Error: Only up to 6 modules are supported in this layout. If you need more add your own layout.

Annemi Ağlatan Sözler

Arkadaşınız Talip Rıza :) | . | TOMURCUK

Merhaba arkadaşlar,

Suyun ötesinden dünyanın her yanına sevgi mesajları gönderen ve insanlık dersi veren Ayyüzlü birkaç haftadan beridir sürekli “vefa”dan bahsediyor. Amcamlar İstanbul’un Vefa semtinde oturdukları için, ne zaman “vefa” kelimesini duysam orada geçirdiğim yaz tatilini ve o şirin yeri hatırlarım. Bundan dolayı, Ayyüzlü’nün neden Vefa’yı o kadar çok andığını anlamakta zorlandım desem yalan olmaz.

Geçtiğimiz hafta beni bir merak aldı; sürekli duyduğum vefa kelimesinin bir zamanlar rüyalarımı süsleyen o beldenin isminden farklı bir şey olduğunu anladım. Bir ikindi namazı sonrası bayanların bulunduğu kata çıkıp annemin yanına oturduğum an yine aynı kelimeyi duydum. Ayyüzlü’ye “Allah’a karşı nasıl vefalı olunur?” diye sorulunca bu sorunun cevabını öğrenmek için dikkat kesildim. Manasını bir türlü çıkaramadığım bu kelime üzerinde o kadar çok duruldu ki, merakımdan eve gidip sözlüğe bakmak için adeta can attım. Kapıdan içeri girer girmez de senelerdir babamın elleri arasında rengi iyice solan ve beli bükülen sözlüğü açtım. Vefa; sevgiyi sürdürmek, sevgi bağını korumak, sadık olmak, verilen sözde durmak, yapılan en ufak bir iyiliği dahi unutmamak demekmiş.

Vefanın manasını öğrendikten sonra, babamın o günkü sohbette tuttuğu notları kendisinden isteyip onlara bir kere daha göz gezdirdim. Ayyüzlü, her şeyden önce Allah’a karşı vefalı olmak gerektiğini anlatmış; O’na karşı vefalı olmayı da, “O’nun sevdiği ve razı olduğu şeylerin peşine düşmek, günahlardan da uzak kalmak” şeklinde tarif etmişti. Allah’ın bizim için seçtiği dini, Peygamberi ve bize gönderdiği kitabı sevmenin de vefanın bir gereği olduğunu söylemişti. Bundan dolayı, günde beş vakit ezanla varoluş gayemizi bize öğreten Allah Rasûlü’nün adını da andığımızı, ezandan sonra O’nun için dua ettiğimizi, namazlarda “Ettahiyyâtü” ve “Salli-Barik”lerle O’nu bir kere daha zikrettiğimizi belirtmiş ve O’nun getirdiği dinin her yerde duyulabilmesi için İslam’a sahip çıkmamızın da Rasul-ü Ekrem Efendimiz’e karşı bir vefa olduğuna değinmişti.

Bizim Bahçenin Gülü

Konuşmasının devamında Ayyüzlü, kişinin ailesine, sevdiklerine, arkadaşlarına, vefalı davranarak onu karakterinin bir yanı haline getirmeden Peygamber Efendimiz’e ve Allah’a da gerektiği gibi vefalı olamayacağını söylemişti. Eğer bir çocuk babasına bir gün sandalyesini verdiyse, başka bir zaman da babasının, “Oğlum bir keresinde sen bana sandalyeni vermiştin” deyip kendi sandalyesini ona vererek, en ufak iyiliği dahi unutmadığını göstererek çocuğuna vefalı olmayı öğretmesi gerektiğini öğütlemişti.

İşte annemin yanaklarından dökülen gözyaşlarını görmem bu cümlelerden sonra olmuştu. O an, annemi gördüğümü ve ağladığını farkettiğimi onun bilmesini istememiş, her şeyden habersiz gibi davranmıştım; fakat, onun neler düşündüğünü öyle çok merak etmiştim ki!

Sebebini ben anlayamasam da Ayyüzlü’nün sözleri çok kişinin başını öne eğdirdi: “Bir beyefendinin dışarıda bir an gözü harama iliştiğinde, bunu hanımına karşı yapılmış en büyük ihanet saymalı; hemen bir camiye koşup orada istiğfar etmeli; ‘Ya Rabbi! Ben eşime karşı çok büyük bir saygısızlık yaptım. Sen, kendisine bakmam, onunla oturup kalkmam, her meselemi onunla paylaşmam için bir hayat arkadaşı lutfetmiştin ve huzurumu ona, onunla olan birliğime bağlamıştın. Fakat ben o birliği gözlerimle, dilimle, kalbimdeki inhiraflarımla çatlattım!’ diyerek inlemeli; vefa duygusunu hemen tamir etmeli. Unutmamalı ki, o eşine ikram ederse, eşi de ona ikram eder; o saygılı davranırsa eşi de saygılı davranır ve o vefalı olursa hayat arkadaşı da ona vefalı olur. Bey bu şekilde hareket ederse, öyle inanıyorum ki, Allah onun eşinin gönlüne de o duyguyu atacak ve o da en ufak bir bakış inhirafını büyük ihanet sayacak, katiyen o türlü bir vefasızlık yapmayacaktır.”

O akşam babam eve döndüğünde annem seccadesinin başında dua ediyordu. Hâlâ gözlerinin yaşlı olduğunu gördüğüm için yanına varıp halini sormak istediğim sırada babam içeri girmişti. Anneme şöyle bir baktı; “Biliyor musun; ben bir an dahi olsa senin bakışlarının bulandığını ve hayallerinin kirlendiğini düşünmedim. Asla vefandan şüphe etmedim.” dedi. Tam odadan çıkacaktı ki, birden geriye dönerek “Çünkü, ben hiçbir zaman sana karşı vefasız davranmadım” diye ekledi.

Bu sözler benim için şifre gibiydi. Hiçbir şey anlamamıştım. Bir aralık, “Anneciğim neden ağlıyorsun ki?“ diyebildim. “Allah’ın bize karşı vefasını düşündüğümden ağlıyorum oğlum. Karşıma hep vefalı insanlar çıkardığı için ağlıyorum. Temeli vefa üzerine kurulmuş bir yuvam olduğu için ağlıyorum. Ve bütün bu nimetlerin şükrünü yerine getirememe korkusundan ağlıyorum.” dedi annem o titrek sesiyle. “Vefa, insanı hep böyle ağlatır mı?” diyecektim ki, annem sözü ağzımdan aldı ve “Talip’im, Allah nasip ederse, büyüyünce anlayacaksın vefanın nasıl bir gül olduğunu; anlayacak ve hep onu koklamak için bülbül gibi şakıyıp duracaksın.” diyerek dua kitabına yöneldi. Benim için yine çözülmesi zor bir bilmece olan bu son sözleri de ağlayarak söyleyen anneme, daha fazla ısrar etmeden, ağlayış sebebini anlamak için büyümeyi beklemem gerektiğine karar verdim.

Yine Bir Bahane

Bahsetmek istediğim diğer mevzu da birkaç gündür buradaki büyüklerin dilinden düşmeyen bir cümleyle alâkalı: “Üç aylar geldi!” Bu sözü çoğunuzun duyduğundan da eminim. Üç aylar gelince bir sürü kandil olur, camilere gidilir. Büyükler çok sevinirler üç ayların geldiğine. Biz çocuklarsa büyüklerin sevincine ortak olmak istesek de sebebini tam olarak bilemediğimizden onlar kadar mutlu olamayız. Fakat, mevlit şekerlerinden bol bol almak için de onlarla beraber camiye gitmeyi ihmal etmeyiz. Üç ayları farklı kılan ne acaba?

İşte bu merakım, sonunda beni Kuran öğretmenimin yanına kadar sürükledi ve kendisine üç aylar hakkında nerede bilgi bulabileceğimi sordum. Artık soru sormadan evvel araştırmak için kitap istemem öğretmenimin de hoşuna gitmiş olacak ki, yüzünde memnuniyetle karışık hoş bir tebessüm beliriverdi. Hemen işini bırakıp her zamanki sabırlı ve yardımsever edasıyla kitaplığından ve yan odadaki arkadaşlarından birkaç kitap getirip onları incelememi, öğrendiklerimi kendisine anlatmamı, anlamadığım bir şey olursa sorabileceğimi söyledi. 

Elimde kitaplarla odadan çıkıp alt kata doğru giderken kendimi artık daha büyümüş hissediyordum; çok farklı bir duygu. Bir bilseniz ne kadar da zevkliymiş kitapların içerisindeki bilgiyi bulmaca çözer gibi kendi başına bulabilmek! Hiç vakit kaybetmeden araştırmaya koyuldum. Okudukça okudum ve öğrendiğim her yeni bilgiyle üç ayların gelişine biraz daha sevinir oldum.

Üç aylarla alakalı bazı notlarımı size aktarmayı düşünmüştüm; fakat, yazar abilerim hem Recep, Şaban ve Ramazan aylarını hem de o aylarda yer alan mübarek geceleri, kandilleri çok genişçe anlattıkları için tekrara girmek istemiyorum. Ne var ki, bir hususa değinmeden edemeyeceğim:

Bizim Rabbimiz, -hâşâ- en ufak hatalarından dolayı kullarına kızıp onları Cehennem’e atan, gazabıyla her şeyi yakıp yıkan bir Rab değildir; aksine, kullarına güzel nimetler nasip edip onları sevindirmekten hoşlanan, suçluları hemen cezalandırmayıp bağışlanmaları için sayısız fırsatlar veren merhametlilerin en merhametlisidir. Bu sebeple, çok merhametli ve affedici olan Allah Teala kullarının ibadet ederek değerlendirmeleri ve dua ederek af dilemeleri için Kadir ve Miraç Gecesi gibi kandilleri, Receb, Şaban, Ramazan gibi üç ayları lutfetmiş. Bu gün ve gecelerde vahyin ilk gelişi, Allah Rasûlü’nün göğe yükselişi gibi bazı özel hadiseler de gerçekleşmiştir; fakat, esasında o günlere kıymet veren Allah Teala’nın kullarına karşı merhametidir.

Aslında “tanrı” kelimesini hiç sevmem. Belki de anne ve babamın o kelimeyi çok seyrek kullandıklarından olsa gerek, ben de “tanrı” deyince çok kötü bir söz etmişim gibi tuhaf bir hisse kapılırım. Fakat, Erzurumlular’ın “Bahane Tanrısı” tabiri bana o kadar sıcak gelir ki, belki de “tanrı” sözcüğünü sadece orada ruhuma çok yakın bulurum. Evet, bazıları, Cenab-ı Hakk’a “Bahane Tanrısı” derlermiş; kullarını affetmek için onlara sürekli tevbe etme fırsatları ve günahlardan arınma imkanları yaratan manasında bu ifadeyi kullanırlarmış. İşte, zannediyorum, üç aylar da o türlü bir bahane ve ilahi rahmetin farklı bir armağanıdır.

Artık, üç ayları daha çok seviyor ve her kandil gecesini iple çekiyorum. O mübarek gecelerin benim dualarımın kabulü için de bir bahane ve vesile olacağını düşünüyorum.

“Allah’tan ne istiyorsun; hangi duanın kabulünü bekliyorsun?” demeyin lütfen. Ben sizden farklı düşünemem ki! Ben de iki şey istiyorum; biri Allah’ın rızası, diğeri de, Ayyüzlü’nün Nuryüzlülere kavuşması.

Şu aydın gecelerinizde bana da dua edin demeyeceğim. Neden diyeyim ki? Ben de sizin vefanıza güveniyorum…

Arkadaşınız Talip Rıza 🙂