Error: Only up to 6 modules are supported in this layout. If you need more add your own layout.

Hicretin Dünü ve Bugünü

Herkul | . | KIRIK TESTI

Sahabe-i kiram Hazretlerinin önce Mekke’den Medine’ye daha sonra da dünyanın dört bir tarafına yaptıkları hicretleri hakkında öteden bu yana çok çeşitli şeyler söylenmiştir. Ben bunlara yeni bir şey ilave edecek değilim ama bunlar arasında önemli gördüğüm bir iki hususun dün ve bugün perspektifinde yeniden değerlendirilmesinin yerinde olduğunu düşünüyorum.

Sahabe-i kiram, her şeyden önce Mekke’de dini hayatlarını yaşama imkanı ve ölümüne deyip girdikleri o kudsi hakikatları muhtaç gönüllere duyurma zemini bulamadıkları için hicret ettiler. Buraya bir şey ilave edebilirim: Bunun yanısıra, bana göre onlar hicrete alışmak için hicret ettiler, gitmeye alışmak için gittiler. Çünkü Medine’ye yaptıkları bu hicret ve bu gitme bir ilk olsa da son olmayacaktı.

Tabakat kitapları -ihtilaflı da olsa- Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) vefat ettiğinde yüz bin sahabe olduğunu kaydediyorlar. İbn Hacer El-İsabe isimli eserinde on bin insandan bahsediyor ama o günkü toplum telakkileri açısından kadın ve çocukların pek çoğunun bu rakama dahil edilmemiş olacağını hesaba katmak lazım. Kaldı ki o günkü toplumda kadınların sayısı erkeklerden az değildi, belki daha da çoktu. Çünkü savaşlarda büyük ölçüde ölenler erkeklerdi. Bugün yine tarihçilerin tesbitlerine göre Medine mezarlarında on bin insan bulunuyor. Bu demektir ki yaklaşık doksan bin insan dünyanın değişik yerlerine Din-i mübin-i İslam’ı anlatmak üzere çıkmış ve bir daha geri dönmemiş.

Muthiş bir ruh, heyecan ve inancın göstergesi bu: Doksan bin insan ve dini i’lâ adına hicret… Bakın ülkemizin şanlı misafiri Ebâ Eyyûb el-Ensari Hazretlerine. Yezid döneminde, yetmiş yaşını aşmış iken, at sırtında Medine’den İstanbul önlerine gelmiş. Hayatı boyunca o cepheden bu cepheye koşmuş, memalik-i hârrede (sıcak memleketlerde) pişmiş bu insan o uzun yola çocuklarının itirazına rağmen seve seve çıkıyor. İhtimal bu uzun yolculukta hastalanıyor ve İstanbul surları önünde vefat ediyor; ediyor ama vefatı öncesi tabakat kitaplarının kayıtlarına göre; "Beni elinizden geldiğince İstanbul içlerine doğru götürün. Götüremediğiniz yerde beni gömün. Ben Allah Rasulü’nden buranın mutlaka bir gün fethedileceğini duydum. İşte O’nun haber verdiği kahramanların, yiğitlerin kılıç seslerini, at kişnemelerini duymak istiyorum!" diyor.

Binlercesi içinden sadece bir örnek bu. Benim inancıma göre hakiki manâda hicreti, hicret derken kasdettiğimiz o ulvi ve yüksek değeri gerçek hayatta temsil eden, canlandıran sahabe-i kiram olmuştur. Hatta bu hicret düşüncesi, inancı ve heyecanı onların içinde öyle bir seviyeye ulaşmıştı ki hicret ettikleri yerden geriye dönmeyi ihanet saymışlardır. Sadece ziyaret için ülkelerine, vatanlarına, memleketlerine döndükleri zaman orada ölmeye hicretlerini iptal edecek endişesi ile yaklaşmışlardır. Tarihte örneği var bunun. Mekke’den Medine’ye hicret eden ve Veda Haccı sırasında Mekke’de vefat eden Sa’d b. Havle’nin kaderi başkaları için hep endişe kaynağı olmuştur. Aynı hac esnasında ciddi şekilde rahatsızlanan Hazreti Sa’d b. Ebi Vakkas bu endişesini kendisini ziyarete gelen Allah Rasulü’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) bildirince Efendimiz, ona ihbar-ı gayb nev’inden; "Sen daha yaşayacaksın. Allah senin elinle bazılarını aziz, bazıları zelil yapacak." buyurmuş ve Hazreti Sa’d’ın endişesi izale olmuştu.

Sahabe sonrasına gelince; o günden bu yana farklı seviyelerde ve şekillerde de olsa hicret hiç kesintiye uğramamıştır. Gerçi Efendimiz (sallâhu aleyhi vesellem) Mekke fethinden dönerken; "Lâ hicrate ba’de-l fethi velâkin cihâdün ve niyyetün – Mekke fethedildikten sonra hicret yoktur; fakat cihat ve niyet vardır." buyurmuştur. Ama bu o ilk kutluların gerçekleştirdiği Mekke’den Medine’ye olan hicrettir. Dolayısıyla yukarıda belirttiğimiz gibi farklı şekil ve seviyelerde hicret hiç durmadan devam etmiştir. Zaten bu hicretler olmasaydı İslam’in dünyanın dört bir yanına ulaşması mümkün olur muydu? Demek tarih boyunca müslümanlar Peygamberlerinden tevarüs ettikleri o hicret düşüncesini koruma, yaşama ve yaşatmada fevkalade hassas hareket etmişler.

Ben zannediyorum ki aynı duygu ve düşünce bir yönüyle günümüzde de yaşanıyor ve yaşatılıyor. Benim bir çok yerde kudsiler kadrosu dediğim bu insanlar dünyanın dört bir yanına arkalarına dönmeden gidiyorlar. Pekala gayeleri ne? Mensup oldukları milletin, devletin, kültürün ve dinin değerlerini muhtaç gönüllere duyurmak. Evet, bu gaye uğrunda dünyevi nice imkanları terk eden ve tıpkı sahabe misali bir daha geriye dönmeyi düşünmeyen, geriye dönmeyi döneklik sayan sayıları meçhul nice insanlar var bugün.

Fakat hiç kimse bunu kendinden bimemeli. Kendinden bilme, her şeyden önde Allah’a karşı ciddi bir saygısızlıktır. Zira akılları bu istikamette ikna eden O, gönülleri bu ruh ve heyecanla dolduran O. Eğer O’nun ilkâ buyurduğu bu inanç, bu duygu, bu düşünce olmasaydı, bir his ve heyecan tufanı halinde onların gönüllerinde esmeseydi bu tablo gerçekleşir miydi? Bizler bu inanç ve heyecanı onların gönüllerinde hasıl edebilir miydik? Rica ederim, siz böyle külli bir hadiseyi falanın-filanın konuşmasına, onun-bunun yönlendirmesine bağlayabilir misiniz? Kendi nefsini ikna edemeyen insanın/insanların başkalarını ikna etmesi mümkün mü? Kendi kaprisleri, arzuları, his ve hevesleri karşısında günde bir-kaç defa kalıp ezilen, adeta preslenen insanların yol göstericiliği ile olur mu bu iş?

Demek ortada bir sevk-i ilahi var, sevk-i ilahinin insiyakları var ve gidenler, dönmemek üzere gidenler, sahabenin anladığı ve yaşadığı manâda hicret edenler işte bu sevk-i ilahiye mazharlar. Keşke ben de defalarca iç geçirdiğim, sürekli hayalini kurduğum, zaman zaman sözünü ettiğim, hatta söz verdiğim hicreti yapabilseydim! Mesela çok çetin bir yer olan Pekin’e gitseydim; gitseydim de öteler ötesinde, muhtemel “Sen bu muhacirlerle beraber olamazsın. Çünkü sen hicret etmedin!” cümlesine muhatap olma endişesinden kurtulabilseydim. Keşke!

Keşke diyoruz ama kader cebr-i lütfî ile bizi başka yerlere getirdi. Hastalıktı, havalar şiddetliydi derken kaldık buralarda. Babamın şiirinde dediği gibi ecelde müddet var demek. Babam bunu Erzurum zelzelesinde söylerdi de benim hafizamda sadece bir kıtası kalmış. Soğuk bir kış mevsiminde binalar sürekli sarsılıyor. İçeriye giriyoruz evler vahşi vahşi bakıyor bize, dışarıya çıkıyoruz siddetli kış ve insan boyu kar. Manzum cümlelerle Cenab-ı Hakk’a tazarruda bulunuyor:

Dışarıya çıkarız şitâ şiddetli

İçeri gireriz evler hiddetli

Eceller gelmiş, vâde müddetli

Sabırlar buyur, Gufrana bağışla bizi.

Her neyse, biz hicret edemedik ama hicret edenlerin duygu, düşünce, hissiyatlarını paylaşıyor, onlarla beraber oturup kalkıyoruz. Hadiste ifade buyurulduğu gibi "Lâ yeşkâ bihim celisühüm – Onlarla beraber olan şaki olmaz." İnancım o ki bahsi geçen hicret ufkunu yakalamış, onu hayata geçirmiş kişilerle bu dünyada beraber olan bir insan öbür tarafta bahtsız olmaz. “Haydi sen de geç” derler ona da.

Evet, keşke dünyanın dört bir yanında idbarimizin ikbale dönmesi için hicret edilse! Keşke bu uğurda anne ve babalar ikna edilebilse! Keşke hicret edilen yerlerde kültürümüze, milletimize, ülkemize hizmet edilebilse! Keşke binbir defa gadre uğramış o güzelim dilimiz dünya dili haline getirilebilse!

Şimdilerde yaptıkları eğitim faaliyetleri ile milletimizin adını duyurmaya çalışanların tutuşturdukları meşaleler etrafı aydınlatmaya başladı. Gönüllüler kadrosunun yaptıkları değişik yerlerdeki bu büyük-küçük hizmetlerin hüsn-ü kabul görmesi bana milletimize ait çok derinlerden gelen bir kısım hususiyetlerin bulunduğunun göstergesi gibi geliyor. Gerçi "O mâhiler ki deryadadırlar, deryayı bilmezler!" fehvasınca belki bizler farkında değiliz, kendimize ait kültürümüzün rengini, tadını, şivesini tam bilemiyoruz, farklılığı kavrayamıyoruz; fakat başkaları bunun farkında, o farkı görebiliyor. Komşuluk münasebetlerini, aile yapısındaki rasâneti, sosyal münasebetlerdeki yumuşaklığı ve sıcaklığı kavrayabiliyor. Eğitim alanında fedakarca çalışmaları görüyor ve takdir ediyorlar. Kaldı ki bunlar bizim kendimizi ifade yolları.

Hâsılı; bizim dünyamızda sahabe ile başlayan hicret onları takip eden kutlular tarafından devam ettiriliyor. Özü aynı. Fark sadece şekilde. Dolayısıyla bu ayrılıkta bir gayrılık olduğu söylenemez. Ne mutlu onlara!