GİZLİ İMTİHANLAR

Herkul | . | KIRIK TESTI

Dünya hayatının imtihanları çeşit çeşittir. Bu imtihanların bazısı aşikâr, bazısı da nispeten gizlidir. Taşıyamayacağı yükün insana yüklenmeyeceği gerçeği müsellem, insan bazen ilk bakışta bilemediği ve farkına varamadığı şeylerle de imtihan olur. Mesela güzel bir iş yapar. Fakat hayal ve tasavvur dünyasına bir sis, bir duman çöküverir de ortaya koyduğu başarı onu gurura sevk eder. Dolayısıyla yaptığı işin ne bereketi ne de sevabı kalır. Zihninde beliren “Ben yaptım, ben ettim, ben başardım.” düşüncesi her şeyi bitiriverir. Zira insanın yaptığı şeyleri kendine mâl etmesi, kendi eseri olarak görmesi içinde gizli şirk barındıran bir yaklaşımdır. Sürekli “ben, ben” demek öyle bir girdaptır ki hiç farkına varmadan insanı dalalet ve küfrün içine çekiverir.

Bu sebepledir ki nefis ve şeytanın hilelerinden uzak kalmak isteyen kişi, en büyük başarılara imza atmış, insanlığı yıldızlar arasında seyahat ettirmiş dahi olsa, sıradanlık duygusundan sıyrılmamalı ve şöyle demelidir: “Hayret ediyorum, Allah nasıl oluyor da bizim gibi sıradan insanlara böyle büyük işler gördürüyor!” Eğer yapılan güzel işlere ille de makul bir mahmil/izah bulmak istiyorsanız meseleye hikmet-i ilâhiye açısından bakarak şöyle diyebilirsiniz: Allah, kendi büyüklüğünü göstermek için bizim gibi küçük insanlara büyük işler yaptırıyor. Böyle büyük işlere bizim güç ve iktidarımızın yetmeyeceği açık olduğundan dolayı bütün bunlar O’nun büyüklüğüne delalet eder.

Kâinat kitabına atf-ı nazar ettiğimizde de aynı şeyi görürüz. Allah Teâlâ, kocaman fizikî âlemleri çok küçük parçacıklardan yaratmıştır. Varlıklar ne kadar büyük olursa olsun, atomlardan, atomları da teşkil eden elektron, nötron ve protonlardan oluşur. Belki Cenab-ı Hak onları da -quark, iyon ve eter gibi farklı isimlerle adlandırılan fakat henüz mahiyet ve hakikatlerini tam tespit edemediğimiz- daha küçük parçacıklardan yaratmaktadır. Dolayısıyla çok küçük şeylerden büyük şeyler yaratmaya bir çeşit âdetullah veya sünnetullah nazarıyla bakılabilir.

Öte yandan Allah, bir karıncaya Firavun’un sarayını harap ettirir. Bir sineğe Nemrud’u yere serdirir. Bir mikropla deccalın hakkından gelir. Bütün bunlar O’nun namütenahi (sonsuz) kudretine delâlet eder.

Bu hakikati daima göz önünde bulunduracak olursak, en büyük başarılar bile bizi ucb ve gurura sevk edemez, bize sıradanlık duygusunu unutturamaz. Hz. Ali’nin ifadesiyle insanlar içerisinde sıradan bir insan olmayı en büyük fazilet bilir, hiçbir şekilde faikıyet (üstünlük) mülâhazasına girmeyiz. Unutmamak gerekir ki insanın kendi yaptığını beğenmesi, bütün güzellikleri kendinden bilmesi, “Var mı benim gibisi!” demesi… bunlar hep şeytanî düşüncelerdir.

   Tevazu ve Mahviyet

İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallahu aleyhi ve sellem) cihanda öyle bir inkılâp yapmıştır ki, Akif’in ifadesiyle, bir nefhada Kayserleri, Kisraları yere sermiş ve bir hamlede insanlığı kurtarmıştır. Buna rağmen O, hayatı boyunca tevazu ve mahviyetten hiç ayrılmamıştır. Mesela bir seferinde yanına gelen bir adam korkudan titremeye başlayınca, “Korkma, rahat ol! Ben kral değilim. Ben, kurutulmuş et yiyen Kureyşli bir kadının oğluyum.” (İbn Mâce, et’ime 30) demiştir.

Cenab-ı Hak, lütuf ve ihsanlarıyla Allah Resûlü’nün büyüklüğünü âleme gösterdikçe, O da Allah’a karşı daha çok şükür ve hamde yöneliyor, insanlara karşı da tevazu kanatlarını yerlere kadar seriyordu. Peygamberliğini nefyedemezdi. Hâşâ, “Ben peygamber değilim!” diyemezdi. Çünkü bu O’na yüklenmiş, taşınması çok ağır bir vazifeydi, dinin en temel rükünlerinden biriydi. Bunun dışında kalan meselelerde ise O, peygamber olduğu halde hiçbir şekilde büyüklük izhar etmiyordu. Ashabıyla birlikte olduğu zamanlarda, dışarıdan gelen bir kişi O’nu görmek istediğinde rahatlıkla seçemiyordu. Çünkü ne kılık kıyafeti ne oturduğu koltuk ne de hâl ve hareketleri çevresindekilerden farklıydı.

İşte gerçek anlamda büyüklüğün ölçüsü budur. Her zaman tekrar ettiğimiz bir ifadeyle söyleyecek olursak, büyüklerde büyüklüğün emaresi tevazudur; küçüklerde küçüklüğün emaresi ise tekebbürdür.  

Ortada çok bir başarı yokken enaniyeti kontrol etmek nispeten kolaydır. Eğer yaptığınız hizmetler henüz küçük bir ışık tayfından, mini bir sızıntıdan ibaretse neyi nefsinize mâl edeceksiniz ki! Fakat Allah’ın lütufları sağanak sağanak üzerinize boşalmaya başlamışsa, işte burada tevazu ve mahviyeti koruyabilmeniz hiç de kolay olmayacaktır. Harikulade işlerin yapıldığı, herkesin size teveccüh ettiği zamanlarda gurur ve kibir bataklığına düşme tehlikesi de artacaktır. Dolayısıyla Allah’tan gelen nimetlerin aynı zamanda O’ndan gelen birer imtihan olduğu unutulmamalıdır.

Bu imtihanı kazanmanın gereklerinden biri, ortaya çıkan güzel işleri kendimizden bilmememiz, Allah’ı unutmamamızdır. Şurası iyi bilinmelidir ki, kalblere hükmeden, kalbleri evirip çeviren Allah’tır. Şayet bir dönemde insanlar hizmet adına şahlanmış, coşmuş ve dünyanın dört bir yanına hicret etmişlerse bu Allah’ın lütfu ve inayeti sayesinde gerçekleşmiştir. “Biz sevk ediyoruz, biz yönlendiriyoruz, biz evirip çeviriyoruz, biz başarıyoruz…” gibi mülahazalara girersek, Allah, lütfettiği nimetlerini elimizden alır. Fert planında bu tür düşünceler taşıyorsak bu ferdî enaniyet olur; bir topluluk olarak bu tür mülâhazalara sahipsek bu sefer de cemaat enaniyeti olur. Hatta buna hadisin ifadesiyle “şirk-i hafi” (gizli şirk) de diyebiliriz.

   Her şey O’ndan (celle celâluhu)

Bu sebeple “Cihanın dört bir yanına açılan, şu kadar okul açan, bu kadar faaliyet yapan bir cemaatin fertleriyiz!” diyerek aidiyeti ön plana çıkarmak bizim için yıkım olur. Ferdî enaniyetten kurtulma adına ene’yi (beni) yırtıp nahnü’yü (bizi) göstermeye çalışmalıyız. Fakat bu sefer de cemaat enaniyetine düşme tehlikesiyle karşı karşıya kalacağımız için nahnü’yü de ayaklarımızın altına almalı ve hüve’yi (O’nu) göstermeliyiz. İyi bilmeliyiz ki hepimiz her zaman O’na muhtacız; O ise hiçbir zaman hiç kimseye muhtaç olmayan bir Zat-ı Ecell ü Â’lâ’dır.

Bununla birlikte üst üste fetihlerin yaşandığı, medyanın meseleyi abarttığı, herkesin size yahşi çektiği bir dönemde duygu ve düşüncelerin kontrol edilmesi çok zordur. Bu zorluğun üstesinden gelebilme adına Allah’a ne kadar dua edilse azdır. Sürekli ellerimizi açıp, “Allah’ım bizi kendimize hiç ender hiç göster!” demeliyiz. Yapılan hizmetlerin ahirette kişi adına önemli birer kazanım hâline gelmesinin yolu da buradan geçer. Yoksa insanın kendi hesapları adına yaptığı amellerin ahirette ona bir faydası dokunmayacaktır.

Çokça zikredilen bir hadis-i şerifte de ifade edildiği gibi (Müslim, imare 152; Nesâî, cihad 22) insan, Allah’ın huzuruna çıktığında salih amellerine güvenecek fakat bunları Allah için yapmadığından kendisine bir faydası dokunmayacaktır. Hatta nefis hesabına yapılan; Allah yolunda mücahede etme, ilimle meşgul olma, vaaz u nasihat etme veya infakta bulunma gibi güzel işler -Allah muhafaza- kişinin helakine sebep olacaktır. Yaptığı salih amelleri övgüye, takdire ve alkışa bağlayan insanlar kendilerini çok ucuza peylemiş olacaklardır. Çünkü onlar yaptıklarının karşılığını bu dünyada almış olacaklarından ahirete bir şey kalmayacaktır. Allah, bizleri, elde edeceği mükâfatı çok küçük şeylere bağlamaktan, hayatını çok ciddi bir darlığın mahkûmu olarak geçirmekten, peşin lezzetlerin arkasında koşmaktan ve bu yüzden de ahirette hüsran yaşamaktan muhafaza buyursun!

Evet, Allah, ne kadar varidat ve mevhibelerini lütfeder, insanın davranışlarını ne kadar semeredar kılarsa, onun da o ölçüde Allah’a teveccüh etmesi ve kendini sıfırlaması gerekir. O, nail olduğu nimetlerin ağırlığıyla Allah huzurunda el pençe divan durmalı, rükû ve secde ile şükrünü seslendirmelidir. Layık olmadığı mülahazasıyla, mazhar olduğu lütufları hayret ve şaşkınlıkla karşılamalı ve bunlara şükür ile mukabelede bulunmalıdır. Alvar İmamı gibi sürekli, “Değildir bu bana layık bu bende, Bana bu lütf ile ihsan nedendir?!” demelidir.

Tags: , , , , ,