Yazarın Arşivi

Kendini İfade Etme Zaafı

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Sohbetlerde sık sık üzerinde durulan “kendini ifade etme” konusunu biraz açabilir misiniz?

Cevap: Öncelikle, kendini ifade etmeyle neyi kastettiğimizi belirleyelim. Kendini ifade etme derken, insanın kendini göstermesini, kendini öne çıkarmasını, sözü döndürüp dolaştırıp kendine getirmesini, sadece sözle değil, hal ve tavırlarıyla da kendini insanların gözünde görünür kılmaya çalışmasını kastediyoruz ve bunu bir ahlâkî zaaf olarak görüyoruz. Bizim insanları uyarmaya çalıştığımız problem budur. Yoksa kendini ifade tabirinin kullanıldığı her durum ya da her kendini ifade etme mahzurlu değildir.

Mesela insanın Allah Teâlâ karşısında kendini ibadet ve ubudiyetiyle ifade etmesi makbul bir tavırdır. Şöyle ki, iç ve dış donanımı itibarıyla her insan, üzerinde sanatkârına ait çizgi ve desenler taşıyan harikulâde bir sanat eseridir. Bediüzzaman’ın ifadesiyle insana varlığın fihristi, özü nazarıyla bakılabilir. Dikkat edilirse insanın, aklıyla, mantığıyla, ruhuyla, kalbiyle, iradesiyle, vicdanıyla, şuuruyla mükemmel bir yaratılışa sahip olduğu görülür. Cenab-ı Allah onu âdeta canlı ve şuurlu bir abide şeklinde ikame etmiştir. İnsan, duyan, hisseden ve duyup hissettiğinin de farkında olan bir varlıktır. İşte bu muhteşem donanıma mazhar olan insanın, sahip olduğu bütün bu güzellik ve derinliklerin Allah’tan geldiğini bilmesi, mahiyetine dercedilen bütün bu ayrıcalıkları düşündükçe “elhamdülillah” deyip şükretmesi, Allah’ın azamet ve mehabeti karşısında “Sübhanallah”, “Allahuekber” deyip gürlemesi ve O’na karşı ubudiyet tavrı içinde kendini ifade etmesi, onun kulluğunun gereğidir. Aslında böyle bir tavır, insanın konumunun farkında olmasının, sahip olduğu her şeyi gerçek sahibine verebilmesinin bir ifadesidir ve Zat-ı Rububiyet ile arasındaki münasebeti dile getirmesi anlamına gelir.

Nefsî Hastalık

Bizim mahzurlu telakki ettiğimiz ve her fırsatta kendimizi uzak tutmaya, başkalarını da uyarmaya çalıştığımız kendini ifade etmeye gelince o, insanın eda ve endamıyla, hâl ve hareketleriyle, fikir ve düşünceleriyle, hatta ibadet ü taatiyle önde görünmeye, başkalarının takdir ve beğenisini kazanmaya çalışması manasınadır. Sahip olduğu fazilet ve meziyetleri başkalarına göstermeye çalışan ve bunlarla övünen biri, aslında o mazhariyetlerin asıl kaynağını unutarak bunları kendine mâl ediyor demektir. Böyle birinin, bilerek ya da bilmeyerek Cenab-ı Hakk’a ait olanı gasp ettiği söylenebilir.

Kendilerinde büyüklük vehmeden, takdir ve alkış peşinde koşan kimseler, farklı yollarla kendilerini ifade etmeye çalışırlar. Böyleleri, kendilerini göstermek ve duyurmak için her yola başvurur, her fırsatta kendilerinden bahisler açarlar. Konuştuklarında da, kalemi ellerine aldıklarında da bir şekilde kendilerini anlatmak için girizgâh arar ve bulurlar. Doğrudan olmasa bile ima ve işaretler ile kendi meziyetlerine dikkat çekerler. Bir resim yapacak olsalar mülahazaları şu olur: “Bir resim yapayım da millet nasıl resim yapılırmış görsün.” Bir yazı yazsalar aynı şekilde, “Bu çok güzel oldu, mutlaka görülmeli, okunmalı, takdir edilmeli” düşüncesine kapılırlar. Hatta yazı hakkında olumsuz kritikte bulunanlara hoş bakmazlar. Zat-ı Uluhiyet’in mübarek ve müteal ismini yazarken bile kendilerine bir hisse çıkarmaya çalışırlar. Kürsüye çıkıp Allah’ı anlatacak olsalar, asıl dertleri, O’nu ne kadar güzel anlattıklarını cemaate göstermek olur. Hatta bağırmaları, ellerini kürsüye vurmaları bile kendilerini ifadeye matuf olur. Sözle, yazıyla kendilerini ifade etmenin yanı sıra hayat tarzlarıyla, bindikleri arabalarla, yaşadıkları evlerle, kullandıkları eşyalarla da kendilerini ifade edebilirler. Bunları yaparken kibirlerine ve riyakârlıklarına kılıf bulmayı da ihmal etmezler. Bazen sun’î tevazu gösterir, bazen de bu iç hastalıklarını estağfirullahlarla gizlemeye çalışırlar.

Bu ruh illetine maruz hastalar, söz, tavır ve davranışlarıyla, yaşam tarzlarıyla sürekli kendilerini anlattıkları gibi, başkalarının da hep kendilerinden bahsetmesini isterler. Kendi kendilerini ifade etmeyi yeterli bulmayan bu hasta ruhlar, sürekli kendilerinin borazanlığını yapacak, sürekli onlardan bahsedecek birilerini yanlarında isterler, konumları el veriyorsa bunun için müesseseler bile tesis ederler. Konuşulan bir sözde, yazılan bir yazıda, telif edilen bir kitapta onlardan söz edilmiyorsa, bunların hiçbiri onlarca bir önem arz etmez.

Bu illetle malul zavallılar aynı zamanda hasetçi ve kıskanç tiplerdir. Başkalarının faziletlerinin konuşulmasından, öne çıkarılmasından fevkalâde rahatsız olurlar. Birileriyle yan yana geldiklerinde riyakârlık yapıp onları övseler de arkadan onların kuyusunu kazar, onları devirmek için ellerinden geleni yaparlar. Bu tipler kendi büyüklüklerini ifade adına sürekli başkalarının ayıp ve kusurlarıyla meşgul olurlar. Çevrelerinde devamlı çukur kazarlar ki kendileri yüksekte görünsün. Bütün bunlar, insana kaybettiren, onu helaket ve felaketlere götüren tavırlardır. Bu tür kimselerde mesâvî-i ahlak (ahlakî kötülük) adına ne arasanız bulabilirsiniz.

Kendini Sıfırlama ve Temrinatla Ruh-İrade Terbiyesi

Oysaki insanın övündüğü, kendini anlatma istikametinde kullandığı her ne varsa hepsi Allah’tandır. İnsan kariyer de yapsa, ilim irfan sahibi de olsa, mal mülk de edinse, farklı maharetlere de sahip olsa, bütün bunlar, Allah Teâlâ’nın ihsan ettiği kabiliyetlerin değerlendirilmesiyle ve Allah’ın insanın önünü açması neticesinde elde edilen şeylerdir. Kaldı ki bunların da ne ölçüde yerinde kullanıldığı, ne ölçüde değerlendirilebildiği sorgudan muaf değildir. Evet, üstüne basa basa söylemek gerekirse insanın Allah’tan gelen mevhibeleri, O’nu unutarak kendine mâl etmesi ve bunlarla kendini ifade etmesi bir yönüyle hak gaspıdır. 

Bu durumda insana düşen vazife, Rabbinin kendisine ihsan ettiği bütün istidat ve kabiliyetleri -kendini değil- Allah’ı anlatma yolunda kullanmak olmalıdır. Onun sesinden, sözünden, bakışından, duruşundan hep Zat-ı Ulûhiyet’e ait mânâlar dökülmelidir. Sözlerinden damla damla marifetullah ve muhabbetullah akmalıdır. Onu dinleyenlerin Allah’la münasebetleri güçlenmeli, aşk u iştiyakları artmalı, heyecanları tetiklenmelidir. Her konuşması âdeta bir münacat, bir tevhit, bir yakarış olmalıdır.

İnsanın kendini ifade etme zaafından kurtulması, genel anlamda ahlâk-ı âliye-yi İslamiyeyi, daha özelde ise tevazu ve mahviyeti tabiatına mâl etmesine, sık sık tekrar ettiğimiz ifadeyle ‘kendini sıfırlamasına’ bağlıdır. Bu da uzun süreli bir nefis terbiyesiyle elde edilebilecek bir seviyedir. Tevazu ve mahviyeti tabiatına mâl edemese bile insan bu konuda kendini zorlamalıdır. Kendini ifade etme iradî bir tavır olduğu gibi, bunu engelleme de yine iradeye bağlıdır. İradî olan şeyler yine iradeyle önlenebilir. Temrinat (alıştırmalar) yapa yapa bir süre sonra bunlar insan karakterinin bir parçası hâline gelir. Fakat o ana kadar insanın sürekli iradesini bu istikamette kullanması gerekir.

Allah’a inanan bir mü’min, ‘kendini ifade’ sayılabilecek her tavrı bir daha hortlamamak üzere toprağa gömmeli ve üzerine de ağır kayalar koymalıdır. Esasında tasavvuf geleneğinin gayesinin bu olduğu söylenebilir. Tekke ve zaviyelerde insanlara böyle bir nefis eğitimi veriliyordu. Çilelerle, riyazetlerle, seyr u sülûk-i ruhanîler ile hedeflenen şey, insanların benlik ve enaniyet kokan tavırlardan sıyrılarak güzel ahlâk ile bezenmeleriydi. Marifetullahın delillerini takip etmek suretiyle Allah’ı çok iyi tanımaları, bunun neticesinde de muhabbetullaha açılmalarıydı. Bu sayede her şeyin O’ndan olduğunun farkına varmaları, O’nun büyüklüğünü, O’nun karşısında da kendi küçüklüklerini görmeleriydi.

Hastalığın Megaloman Hali

Maalesef günümüzde insanlara böyle bir ruh terbiyesi verilemediği, nefisler ciddi bir tezkiyeye tâbi tutulamadığı, kalbler tasfiye edilemediği için enaniyetler daha çok ön plana çıkıyor. Çokları kendini ifade etme, kendinden bahisler açma adına fırsat kolluyor. Hatta bazılarında bu, tabiat hâline gelmiş durumda. Nefislerini, ağzına gem, sırtına eyer vurmak suretiyle dizginleyemeyen ve onu itaatkâr bir binek haline getiremeyen kimseler, sürekli onun sözcülüğünü yapıyor. Nefisler serazat (serbest) bırakıldığından rahatlıkla şahlanabiliyor, keyfince hareket edebiliyor. Çokları da nefislerine binek haline geliyor ve onun altında kalıp eziliyor.

Hele bir de insanın neş’et ettiği ortam buna açıksa; yani o ortamda insanlar kendilerini “kahramanlar yaratan bir ırkın ahfadı” olarak görüyor, sürekli mensup oldukları millete hamasi destanlar kesiyor ve başkalarına da tepeden bakıyorlarsa, böyle bir zeminde kendini ifade etme zaafı herkese sirayet edebiliyor demektir. İnsanlar farkına varmasalar da bu olumsuz atmosferden etkileniyorlar. Hatta daha dar dairede bir mezhebe, bir cemaate, bir müesseseye, bir mesleğe, bir üniversiteye mensup olma bile insanların kendilerini farklı ve üstün görmelerine yol açabiliyor, onların egolarını şişirebiliyor. Böylece her fırsatta kendi üstünlüklerini ve meziyetlerini anlatıyorlar. Bazen bu gurur ve bencillik o kadar büyüyor ki, topyekûn bir devletin, bir heyetin, bir camianın fertleri megaloman hâle gelebiliyor. Fakat herkes aynı hastalığa müptela olduğundan kimse durumun farkına da varamıyor.

İnsanın kendini başkalarından üstün görmesi, her fırsatta kendini öne çıkarması aslında nefiste bir illete işaret eder. Tıpkı beden gibi nefis de hastalanabilir. Maalesef günümüz insanlarının önemli bir kısmı nefsî hastalıklara müpteladır. Bedenî hastalıklara nispetle nefse ait hastalıkların tedavisi daha zordur, daha uzun zaman ve büyük gayret ister. Bunları tedavi etme adına psikologlara başvurulması gerektiği gibi, insan fıtratını iyi tanıyan mürşid-i kâmillere de başvurulmalıdır. Aynı hastalığa müptela kişiler birbirlerindeki problemi göremeseler de Allah’ın nuru ile bakabilen feraset sahibi müminler onların tavır ve davranışlarındaki sun’îlikleri, tekellüfleri, riya ve süm’aları fark edebilirler.

Aslında her insan; içinde riya, süm’a, gurur, fahir, kendini ifade etme gibi duyguların gelişmesine açık olarak yaratılmıştır. Bu bir yönden onun için imtihan unsurudur. Diğer yönden, bu duygulara kaynaklık eden hisler, aslında hayra da şerre de açıktır. İnsandan istenen, içinde oluşabilecek kötü duygulara karşı hep tetikte olmak, oluşanları iradesiyle baskı altına alabilmek ve mahiyetine yerleştirilen her şeyi hayra kanalize etmektir. İradesinin hakkını veren, nefsini ciddi bir tezkiyeye tâbi tutarak kendini sıfırlayabilen kişi, Nesimî ve Hallac gibi kendi varlığı üzerinde raks edebilir. 

أبو ذر الغفاري رضي الله عنه

Herkul | | العربية

سؤال: كيف يجب أن نفهم حادثةَ إرسالِ سيدنا عثمان بن عفان سيدَنا أبَا ذرٍّ الغفاري رضي الله عنهما إلى المكان المسمى “الربذة” وإخضاعه إياه للإقامة الجبرية هناك، وما الدروس المستفادة من هذا؟

الجواب: الاسم الحقيقي لهذا الصحابي الجليل، والذي يشتهر في الغالب بكنيته “أبي ذر”: هو جُنْدُبُ بْنُ جُنَادَةَ، من قبيلة غِفار.. حين سمع ببعثة النبي صلى الله عليه وسلم ودعوته جاء إلى مكة فآمن به، وهو مِن السابقين الأوّلين ممّن أسلموا بمكّة، حتى إن هناك روايات تذكر أنه كان رابع أو خامس من أسلموا، وقد تعرّض للضرب من المشركين إثر إعلانه إسلامه عند الكعبة، ونجا من القتل بفضل تدخُّلِ سيدنا العباس بن عبد المطلب رضي الله عنه، إلا أنه ذهب مجدّدًا إلى المكان نفسه في اليوم التالي وأعلن إسلامه؛ فأصابه مثل ما أصابه في اليوم السابق.

 وبسبب ذلك فقد أرسله الرسول صلى الله عليه وسلم إلى قبيلته “غفار” ليبلغهم الإسلام، وأمره ألا يعود إلى مكة مرة ثانية ما لم يطلب منه النبيُّ صلى الله عليه وسلم ذلك، وبعد ذهابه استطاعَ أن يُدخِلَ نصفَ قبيلته في الإسلام بفضل تبليغه إياهم وتطبيقه ما تعلّمه.

 وقد جاء سيدنا أبو ذر رضي الله عنه إلى المدينة المنورة بعد غزوة “أحد” أو “الخندق”، وانضم إلى أهل الصُّفة، وظل هناك حتى تلك اللحظة التي ارتقت فيها روح رسول الله صلى الله عليه وسلم إلى بارئها.

ولَمَّا سَارَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِلَى تَبُوكَ، تَخَلَّفَ أَبُو ذَرٍّ، وَأَبْطَأَ بِهِ بَعِيرُهُ، فَلَمَّا أَبْطَأَ عَلَيْهِ أَخَذَ مَتَاعَهُ فَجَعَلَهُ عَلَى ظَهْرِهِ، فَخَرَجَ يَتْبَعُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مَاشِيًا، وَنَزَلَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِي بَعْضِ مَنَازِلِهِ، وَنَظَرَ نَاظِرٌ مِنَ الْمُسْلِمِينَ، فَقَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ، هَذَا رَجُلٌ يَمْشِي عَلَى الطَّرِيقِ، فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: “كُنْ أَبَا ذَرٍّ”، فَلَمَّا تَأَمَّلَهُ الْقَوْمُ، قَالُوا: يَا رَسُولَ اللَّهِ، هُوَ وَاللَّهِ أَبُو ذَرٍّ، فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: “رَحِمَ اللَّهُ أَبَا ذَرٍّ يَمْشِي وَحْدَهُ، وَيَمُوتُ وَحْدَهُ، وَيُبْعَثُ وَحْدَهُ[1].

فَضَرَبَ الدَّهْرُ مِنْ ضَرْبَتِهِ، وَسُيِّرَ أَبُو ذَرٍّ رضي الله عنه إِلَى “الرَّبَذَةَ”، فَلَمَّا حَضَرَهُ الْمَوْتُ أَوْصَى امْرَأَتَهُ وَغُلَامَهُ إِذَا مُتُّ فَاغْسِلَانِي وَكَفِّنَانِي، ثُمَّ احْمَلَانِي فَضَعَانِي عَلَى قَارِعَةِ الطَّرِيقِ، فَأَوَّلُ رَكْبٍ يَمُرُّونَ بِكُمْ فَقُولُوا: هَذَا أَبُو ذَرٍّ، فَلَمَّا مَاتَ فَعَلُوا بِهِ كَذَلِكَ فَاطَّلَعَ رَكْبٌ، فَمَا عَلِمُوا بِهِ حَتَّى كَادَتْ رَكَائِبُهُمْ تَطَأُ سَرِيرَهُ، فَإِذَا ابْنُ مَسْعُودٍ فِي رَهْطٍ مِنْ أَهْلِ الْكُوفَةِ، فَقَالُوا: مَا هَذَا؟ فَقِيلَ: جِنَازَةُ أَبِي ذَرٍّ فَاسْتَهَلَّ ابْنُ مَسْعُودٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ يَبْكِي، فَقَالَ: صَدَقَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: “يَرْحَمُ اللَّهُ أَبَا ذَرٍّ يَمْشِي وَحْدَهُ، وَيَمُوتُ وَحْدَهُ، وَيُبْعَثُ وَحْدَهُ”، فَنَزَلَ فَوَلِيَهُ بِنَفْسِهِ حَتَّى أَجَنَّهُ[2].

وعند البحث في كيفية معرفة النبي لما سيحدُثُ لأبي ذرٍّ رغم أن ذلك كان في علم الغيب؛ سنجد أن معرفَتَه جاءت من أحدِ طريقين؛ الأول: أنها معجزةٌ من معجزاته صلى الله عليه وسلم وقد أخبره بها الوحي، والثاني: عرف ذلك بما وهبه ربه من فراسة تؤهّله لقراءة لغة الحوادث.. وهو ما يُسمّى بـ”تأويل الأحاديث” على حدّ التعبير القرآني.

ويعدُّ البعضُ “تأويل الأحاديث” تفسيرًا للأحلام فقط، لكن الحقيقة أن مجاله أوسع بكثير؛ فاستنباط معانٍ مختلفة من الأحداث التي تقع في حياتنا اليومية هو أيضًا نوعٌ من تأويل الأحاديث، والأحداث التي تقع في الحقيقة تحدث عندما تظهر الإشارات الخاصة بعالم ما وراء المادة -والتي نسميها عالم المثال- إلى الوجود كما نراه بالعين المجردة، لذلك فإن تأويل الأحاديث يرتبط بإدراك عالم المثال وعالم الشهادة، أي بإدراك تلك العلاقة التي بين العالم الميتافيزيقي والعالم المادي، ومعرفة معاني الإشارات المثالية وفهم هذه المعاني وتفسيرها أمرٌ لا يتسنّى للجميع فعله.

هناك العديد من التأويلات التي طرحها نبينا صلى الله عليه وسلم انطلاقًا من ملَكة تأويل الأحاديث؛ فقد قرأ الأحداث التي وقعت من حوله قراءةً جيّدةً، واستنبط منها معاني مختلفة، حتى إنه يمكن النظر من هذه الزاوية إلى قضيّة تغييره أسماء بعض الصحابة.. وباعتبار تحقُّق ما قاله صلى الله عليه وسلم، فإنه قد أخبر على سبيل الإعجاز عن حال أبي ذرٍّ رضي الله عنه في المستقبل بناءً على ما استنبطه من موقفه عندما أبطأه بعيره عن بقية الجيش، وبناء على أحواله وتصرّفاته، ومن ثم فإنه صلى الله عليه وسلم قد أخبر عن الموقف العام الذي ستكون عليه هذه الشخصية في المستقبل.

ولقد سمى القرآن الصحابة بـ”السابقين الأولين”، وخصّهم بمكانةٍ مميّزة.. لذلك يجب أن نكون حذرين للغاية عند الحديث عن الصحابة الكرام، وأن نضع مكانتهم العالية نصب أعيننا عندما نُقَيِّمُ مواقفهم، وبالإضافة إلى هذه المكانة الاستثنائية التي يتمتّع بها الصحابة بشكلٍ عام؛ فإن سيدنا أبا ذر هو أحد الصحابة البارزين بالنظر إلى حياته الشخصية وزهده وورعه، ولقد قدّم الإسلامَ دائمًا، وأعلى همتَه باستمرار؛ لدرجة أن نبينا صلى الله عليه وسلم قال في أحد أحاديثه: “أَبُو ذَرٍّ يَمْشِي فِي الأَرْضِ بِزُهْدِ عِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ عليه السلام[3].

عاش أبو ذر حياته في زهدٍ وتقوى كاملين، لم يهتمّ إطلاقًا بالدنيا ولا بمتاعها، فهو يرى أنه لا يجوز للمرء أن يطلب الدنيا إلا في أمرين اثنين؛ أولهما: توفير الرزق الحلال لأهله، أما ثانيهما: فهو الإنفاق في سبيل الله من أجل الآخرة.. لذلك فقد اعتبر أن كلَّ النقود والأموال التي تُدَّخر زيادة عن حاجة الإنسان “كنزٌ” سيُحاسَبُ الإنسان عليه، وحذّر الأثرياء من الأموال والثروات التي تكدّس طمعًا في الدنيا.

إنه يتمتّع بشخصيّة لا تضنّ على أحدٍ بنصحٍ، وتصدَحُ وتجهر في كلِّ مكانٍ بالحقائق التي ترى أنها صحيحة، ولا سيما في الفترة التي مكث فيها بالشام؛ فقد انزعج كثيرًا من امتلاك المسلمين الثروات وعيشهم في راحةٍ ودَعة، وبدأ يعبّر عن انزعاجه هذا في كلّ مكان، وعلى الرغم من أن كلماته هذه قُوبلت بالترحيب من بعض الأشخاص، إلا أنها أزعجت أيضًا عددًا كبيرًا من الناس.

وقد نال معاوية رضي الله عنه والي الشام آنذاك نصيبه هو الآخر من انتقادات أبي ذرٍّ وتحذيراته؛ إذ وجه أبو ذر رضي الله عنه تحذيراتٍ شديدةً إلى معاوية لأنه حابى أقرباءَه وقرَّبَهم ولم يراعِ حقوق الناس على السواء، وعاش في رفاهية.. حتى إنه لم يستطع أن يتمالك نفسه ذات مرّةٍ فصفعَه.. فما كان من معاوية بعد هذه الاعتراضات القاسية، إلا أن اشتكاه أوّلًا إلى كبار الصحابة، وعندما لم يحصل على أية نتيجةٍ تُذكَرُ رفع الأمر برسالةٍ إلى سيدنا عثمان الخليفة في ذلك الوقت.. ويمكن القول: رغم أن معاوية كان يتّخذُ أحيانًا قرارات قاسية جدًّا باسم الدولة فقد تصرَّف بتسامحٍ شديدٍ إزاء الاعتراضات والاستجوابات الموجّهة ضدّه، ولو أنكم تصرَّفْتم مثل هذا التصرف اليوم، ليس إزاء حاكم، وإنما إزاء حارسه أو خادمه، أو مدير مكتبه، لطردوكم، وتعدّوا عليكم.

أراد عثمان، الذي أُطلع على الوضع، أن يبقى “أبو ذرٍّ الغفاري” في المدينة المنورة، لكنه واصل انتقاداته نفسها هناك أيضًا؛ إذ كان يريد من الجميع أن يعيشوا حياة الزهد مثله، ويقوموا بإنفاق الأموال الزائدة عن حاجاتهم الأساسية، وكان دائمًا ما يتلو على أصحاب الأموال الآيات القرآنية التالية: ﴿وَالَّذِينَ يَكْنِزُونَ الذَّهَبَ وَالْفِضَّةَ وَلَا يُنْفِقُونَهَا فِي سَبِيلِ اللهِ فَبَشِّرْهُمْ بِعَذَابٍ أَلِيمٍ * يَوْمَ يُحْمَى عَلَيْهَا فِي نَارِ جَهَنَّمَ فَتُكْوَى بِهَا جِبَاهُهُمْ وَجُنُوبُهُمْ وَظُهُورُهُمْ هَذَا مَا كَنَزْتُمْ لِأَنْفُسِكُمْ فَذُوقُوا مَا كُنْتُمْ تَكْنِزُونَ﴾ (سورة التَّوْبَةِ: 9/34-35).

لقد تسبَّبت كلمات سيدنا أبي ذر هذه انزعاجًا وتبرُّمًا في المجتمع، وبناءً على الشكاوى الواردة، أرسل سيدنا عثمان أبا ذر إلى “الربذة”، وأمر له ببعض الأنعام وخادِمَين، وخصّص له راتبًا يكفيه، وطلب منه العيش هناك، كما سمح له بالمجيء إلى المدينة المنوّرة لتلبية احتياجاته.. وقد ورد في بعض الروايات أن أبا ذر ذهب إلى “الربذة” بمحض إرادته؛ حيث أمضى فيها آخر عامين من حياته، وخلال هذه الفترة، جاءه المعارضون للحكم والإدارة، وعرضوا عليه التمرّد على الخليفة؛ فرفض أيَّما رفضٍ وأوصاهم بالسمع والطاعة للخليفة.

إن أبا ذر يعيش حياته بحساسيّة فائقة، ولا يهتمّ بمتاع الدنيا، ويحبّ الحقّ للغاية، وهو في الوقت نفسه يطيع أوامر ولي الأمر عند الضرورة؛ لهذا السبب بقي في “الربذة” حتى مات، وعاش وحيدًا ومات وحيدًا ودُفن وحيدًا، كما أخبر نبينا عليه الصلاة والسلام، ومن المحتمل أن هذه الكلمات التي وجّهها النبي صلى الله عليه وسلم إليه، كان لها تأثير في ألا يخالف أمر الخليفة.

إن سيدنا أبا ذر الغفاري رضي الله عنه قد التزم بدقة بأوامر الدين، وتمتّع بسجايا مختلفة، وأعلى الهمّة في حياته الدينية، واستحقر الدنيا، وأقام حياته على الزهد والتقوى، وحافظ على منهجه هذا حتى وفاته، ومن ثم كان صحابيًّا عظيمًا حظي بثناء رسول الله صلى الله عليه وسلم..

ومن المؤسف أننا فقدْنا مفهوم الزهد والتقوى والورع بهذا القدر، وإنني شخصيًّا لم أقابل حتى الآن مسلمًا مثل أبي ذر، ولم أعرف أحدًا تمسّك بالزهد والورع بالمعنى الذي فهمه، واستوعبه واصطبغ به.. للأسف، لم ترَ هاتان العينان شخصًا عاش حياته على غرار المحاسبي، وإبراهيم بن أدهم، وفضيل بن عياض، يستطيع أن يرد الدنيا ومتاعها وثرواتها بظهر يده، وبكل سهولة!

 إن الزهد والورع مطلوبان في قلب المرء وفي حياته الشخصية على حدٍّ سواء؛ فكما أن الزاهد بالمعنى الحقيقي لا يحزن على ما فقده من متاع الدنيا، فإنه لا يفرح بما كسبه منه أيضًا، إنه يبني حياته كلها على هذا المفهوم، وإذا كان ثمة إنسان يأكل مرتين أو ثلاثًا في اليوم، ولديه كثير من الملابس، ويعيش في منزلٍ مريحٍ وينام على فراشٍ وثيرٍ؛ فإن حديثه عن الزهد قد لا يكون واقعيًّا، لهذا السبب فإن إظهار الزهد بالمعنى الحقيقي للكلمة أمرٌ شديد الصعوبة، على الرغم من وجود العديد من “المتزهدين” اليوم هنا وهناك.

أما البعد الآخر للمسألة، فإنه مع التسليم بامتلاك سيدنا أبي ذر لكل هذه الفضائل، فإن مكان سيدنا النبي الأكرم صلى الله عليه وسلم، والخلفاء الراشدين وارثي النبوة من الدرجة الأولى مختلِف ومتميّز.

كان الخلفاء الراشدون يدركون جيّدًا حقائق الحياة الاجتماعية، وأن هذه الحقائق قد يكون لها بعض المشاكل الخاصة بها، ومن أجل موازنة القضية، كانوا يتعاملون مع دائرة الحلال على قدر سعتها، ولا يضيقونها.. وإلى جانب اعتمادهم الحد الأقصى من الزهد والتقوى أساسًا وتصميمهم حيواتهم الشخصية وفقًا لذلك؛ فإنهم لم يكونوا يمنعون الناس من الاستفادة من الدنيا واستخدام الرخص المشروعة، شريطةَ أن تظلَّ في الإطار الذي يسمح به الدين، ولو أنهم حاولوا ممارسة أعمالهم وفقًا لفهم أبي ذر للتقوى وفكرته العالية عن الزهد؛ لنفَّروا الناسَ وأشعروهم بحتميّة الحياة الدينية الصعبة التي لا يستطيعون الوفاء بها؛ لأن هذا الأفق في غاية السموِّ والارتفاع، وهو سبيلٌ لا يتسنّى للجميع السير فيه، وعبءٌ لا يمكن للجميع تحمّله.

عند تعريفِ الإنسانية بالإسلام الدين المبين يجب تسليطُ الضوء على أحكامه الموضوعية، ذلك أنه إذا كان المرء يؤدي المسؤوليات المالية المترتبة عليه من زكاةٍ وصدقات وغيرها؛ فلا يحقّ لأحدٍ التدخّل في ممتلكاته وأمواله، ولقد عدَّ رسول الله صلى الله عليه وسلم في كثيرٍ من أحاديثه أحكام الدين الموضوعية كالصلاة والصوم والزكاة والحج شرطًا للإيمان والدخول في ذمة الله ورسوله، فلا يمكنكم التدخل في حياة مَن دخل في ذمة الله ورسوله باتباعه أوامر الدين ونواهيه الأساسية.

 علاوة على ذلك، فإن تعميمَ فهمٍ للتقوى والزهد مثل فهمِ أبي ذرٍّ على الجميع قد يُضعِفُ القوة المادية والاقتصادية؛ لأن مثل هذا الفهم ربما يمنع الكثيرين من السعي والاجتهاد، ويقوّض عزمهم على العمل، ويسوقهم إلى الكسل.

قد يلتزم بعض الناس بأقصى درجات الزهد والتقوى بالنظر إلى حياتهم الشخصية، ويردُّون الدنيا بظهر أيديهم، ويوصون الآخرين بنمط الحياة هذا الذي تبنّوه لأنفسه، غير أنه لا ينبغي لهم أن يفرضوا نمطَ هذه الحياة الزاهدة التي يعيشونها على غيرهم، ولا أن يطعنوا أو يذمّوا الذين لا يشبهونهم ولم يسيروا على منوالهم.. والواقع أن الخلفاء الراشدين أيضًا عاشوا زاهدين جدًّا، وقد كان سيدنا عمر يأكل ويشرب ما تأكله أو تشربه الطبقة الفقيرة من الناس، لقد شكَّل حياته وفقًا لذلك، غير أنهم لم يضعوا حدًّا لأيِّ شخصٍ بشأن كسبه المال، ولم يجبروا أحدًا على العيش مثلهم، وقد شهدت عصورُهم كثيرًا من الأغنياء وملّاك الثروات الهائلة.

وفي النهاية فإنني إذ أطرح هذه التقييمات أجتهد وأرجو ألا أكون قد استخدمْتُ تعبيرًا يسيء إلى تلك الشخصية الغِفارية العظيمة؛ فإنني أكنّ له احترامًا عميقًا لحساسيّته وموقفه الديني، إنه مسلمٌ مثاليٌّ وإنسانٌ كاملٌ، بالنظر إلى حياته الشخصية.

وفي عصرنا هذا الذي نُسي فيه الزهد والتقوى واستحقار الدنيا؛ أدعو الله أن يقدّر لجيلنا تنشئة كثيرين من أمثال أبي ذرّ، وأسألُه أن يُشرِّف جيلَنا بأعلى شمائل الزُّهد، وأكملِ فضائل التقوى، وأعلى قدرٍ من الإخلاص والخدمة الدائمة.

 

[1] الحاكم: المستدرك على الصحيحين، 3/52.

[2] المصدر السابق: 3/52.

[3] سنن الترمذي، المناقب، 35.

Ebu Zer El-Gifârî

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Hazreti Osman’ın Ebu Zer el-Gıfârî’yi Rebeze denen yere gönderip, orada zorunlu ikamete tâbi tutması olayını nasıl anlamalı ve bundan ne tür dersler çıkarmalıyız?

Cevap: Daha çok Ebu Zer künyesiyle meşhur olan bu şanlı sahabinin asıl adı Cündeb İbn-i Cünâde’dir. Gıfar kabilesine mensuptur. Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) risaletini ve davetini duyunca Mekke’ye gelerek iman etmiştir. Mekke’de ilk iman edenlerdendir, hatta dördüncü veya beşinci Müslüman olduğuna dair rivayetler vardır. İman ettiğini Kâbe’nin yanında ilan etmesi üzerine müşrikler tarafından dövülür. Hazreti Abbas’ın araya girmesiyle öldürülmekten kurtulur. Ancak ertesi gün tekrar aynı yere gidip imanını ilan eder ve başına yine aynı şey gelir. Bunun üzerine Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), onu İslâm’ı anlatması için tekrar kabilesi Gıfar’a gönderir ve kendisine haber gelmedikçe tekrar Mekke’ye dönmemesini söyler. Kabilesine gittikten sonra öğrendiklerini anlatması ve yaşaması sayesinde kabile halkının yarısı Müslüman olur. Hazreti Ebû Zer, Uhud veya Hendek Savaşı’ndan sonra Medine’ye gelerek ashâb-ı suffeye dâhil olur ve Allah Resûlü ruhunun ufkuna yürüyeceği âna kadar da oradan ayrılmaz.

Efendimiz’in Firaseti ve Te’vil-i Ehâdis

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Ebu Zerr’in yalnız yaşayıp yalnız vefat edeceğini bir mucize olarak Tebük Seferi esnasında haber vermiştir. O sefer esnasında devesi zayıf olduğu için Ebu Zer ordudan geri kalır. Devesinden ümidini kesince eşyalarını sırtlanır ve yaya olarak yoluna devam eder. Nihayet bir konak yerinde istirahate çekilen orduya yetişir. Uzaktan gelmekte olan kimsenin Ebu Zer olduğunu öğrenen Allah Resûlü şöyle buyurur: رَحِمَ اللَّهُ أَبَا ذَرٍّ يَمْشِي وَحْدَهُ وَيَمُوتُ وَحْدَهُ وَيُبْعَثُ وَحْدَهُ “Allah, Ebu Zerr’e merhamet etsin! O, yalnız yürür, tek başına ölür ve tek başına haşrolur!” (Hakim, el-Müstedrek, 3/53)

Ebu Zerr’in ileride başına gelecekler, Efendimiz’e vahiy yoluyla bildirilmiş olabileceği gibi O, gördüğü bu manzarayı hadiselerin dilini okuma yönünde kendisine bahşedilen bir firasetle de yorumlamış olabilir. Bu tür yorumlamaya Kur’an’ın ifadesiyle te’vîl-i ehâdîs denir. Bazıları, te’vîl-i ehâdîsi sadece rüya yorumu olarak anlar. Oysaki onun alanı çok daha geniştir. Günlük hayatımızda cereyan eden hâdiselerden çeşitli mânâlar çıkarmak da tevil-i ehadisin bir çeşididir. Meydana gelen olaylar aslında misal âlemine ait sembollerin gözle göreceğimiz şekilde vücut kazanmasıyla ortaya çıkar. Dolayısıyla tevil-i ehadis, misal âlemiyle şehadet âlemi, yani metafizik âlemle fizikî âlem arasındaki bu münasebetin sezilmesine, misalî sembollerin anlamlarının bilinmesine bağlıdır. Bu manaları anlayıp yorumlamak ise herkesin yapabileceği bir iş değildir.

Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) tevil-i ehadisten yola çıkarak ortaya koyduğu pek çok yorum vardır. O, çevresinde olup biten hâdiseleri çok iyi okumuş ve bunlardan çeşitli mânâlar çıkarmıştır. Hatta bazı sahabilerin isimlerini değiştirmesine bile bu açıdan bakılabilir. Netice itibarıyla burada Nebiyy-i Ekrem, (aleyhi efdalu’s-salavati ve ekmelü’t-tahiyyat) Ebu Zer Hazretlerinin ordudan geri kalmasından, onun hâl ve tavırlarından yola çıkarak istikbalde zuhur edecek durumunu bildiren mucizevi bir beyanda bulunmuş ve bu ifadeleriyle bir karakterin ileride ortaya çıkacak genel durumunu haber vermiş olabilir.

Sahabe-i Kiram ve Onların Züht Anlayışı

Kur’ân, sahabe-i kiramı “sabıkûn-u evvelûn” olarak isimlendirmiş ve onlara farklı bir konum vermiştir. Dolayısıyla sahabe-i kiram hakkında konuşurken çok dikkatli olmalıyız. Onların başından geçenleri değerlendirirken mutlaka onların bu yüksek konumlarını göz önünde bulundurmalıyız. Genel anlamda sahabenin bu müstesna konumunun yanı sıra Hazreti Ebu Zer, ashab-ı kiram arasında, şahsî yaşantısıyla, zühdüyle ve dinî hassasiyetiyle öne çıkanlardan biridir. Müslümanlığı hep önde götürmüş ve çıtayı hep yüksek tutmuştur. Öyle ki Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir hadislerinde “Ebu Zer yeryüzünde Îsâ b. Meryem’in zühdüyle yürür.” buyurmuştur. (Tirmizî, Menâkıb 35)

Ebu Zer Hazretleri, hayatını tam bir züht ve takva içinde yaşamıştır. Dünyaya ve dünya malına asla önem vermemiştir. Ona göre bir insan sadece iki maksat için dünyalık peşinde koşabilir; birincisi ailesine helal rızık temin etmek, ikincisi ise ahiret hesabına Allah yolunda infakta bulunmaktır. Dolayısıyla ihtiyaç fazlası biriktirilen para ve malları “kenz” (dünya hırsıyla biriktirilen, stoklanan mal/servet) olarak görmüş ve servet sahiplerini bu hususta ikaz etmiştir.

O, kimseden sözünü esirgemeyen, doğru bildiği hakikatleri her yerde haykıran bir karaktere sahiptir. Özellikle Şam’da kaldığı dönemde Müslümanların servet sahibi olmalarından, rahat ve rehavet içinde yaşamalarından ciddi rahatsızlık duymuş ve bu rahatsızlığını her yerde dile getirmeye başlamıştır. Onun bu sözleri, bazı kimseler tarafından memnuniyetle karşılansa da büyük bir kesimi de rahatsız etmiştir.

Dönemin Şam valisi Muaviye de Ebu Zerr’in eleştirilerinden ve ikazlarından nasibini almıştır. Ebu Zer, haksızlık yaptığı, yakınlarını kayırdığı ve lüks içinde yaşadığı gerekçesiyle Hazreti Muaviye’ye sert ikazlarda bulunmuştur. Hatta bir seferinde dayanamayıp ona bir tokat dahi atmıştır. Bu sert çıkışlarından sonra Muaviye de onu önce ileri gelen sahabilere şikâyet etmiş, netice alamayınca da durumu bir mektupla dönemin halifesi Hazreti Osman’a bildirmiştir. Devlet adına yer yer oldukça sert kararlar verse de şahsına yöneltilen itiraz ve sorgulamalar karşısında Muaviye’nin oldukça hoşgörülü davrandığı söylenebilir. Bugün siz değil bir valiye, onun kapıcısına bile böyle bir muamelede bulunsanız sizi kapı dışarı ederler veya hakkınızdan gelirler.

Durumdan haberdar edilen Hazreti Osman, Ebu Zerr’in Medine’de kalmasını ister. Fakat o, burada da aynı eleştirilerini devam ettirir. Herkesin kendisi gibi züht içinde bir hayat yaşamasını ister. Temel ihtiyaçlarından arta kalan malları infak etmeleri gerektiğini söyler. Mal sahiplerine Kur’ân’ın şu âyetini okur: “Altını, gümüşü yığıp Allah yolunda harcamayanlar var ya, işte onları acı bir azabın beklediğini müjdele! Yığılan bu altın ve gümüş Cehennem ateşinde kızdırılarak, bunlarla onların alınları, yanları ve sırtları dağlanacağı gün onlara, ‘İşte sizin biriktirip durduklarınız! Haydi tadın bakalım biriktirdiğiniz o şeyleri!’ denilecektir.” (Tevbe Sûresi, 9/34-35)

Hassas Yaşama ve Emre İtaat

Ebu Zer Hazretlerinin bu sözleri, toplum içinde ciddi rahatsızlığa ve sarsıntıya yol açar. Gelen şikâyetler üzerine Hazreti Osman, Ebu Zerr’i yanına bir miktar deve ve iki hizmetçi de vererek Rebeze’ye gönderir ve onun burada yaşamasını ister. Ayrıca kendisine yetecek kadar maaş bağlar. İhtiyaçlarını karşılaması için Medine’ye gelip gitmesine de müsaade eder. Bazı rivayetlerde Ebu Zerr’in kendi isteğiyle Rebeze’ye gittiği de ifade edilir. Ömrünün son iki yılını burada geçirir. Bu süre zarfında yönetim aleyhtarları kendisine gelerek halifeye isyan teklifinde bulunurlar. Ancak o, bu tür teklifleri şiddetle reddettiği gibi, onlara da halifeye bağlı kalmalarını tavsiye eder.

Hayatını büyük bir hassasiyet içinde yaşayan, dünya malına önem vermeyen ve aynı zamanda son derece hakperest olan Ebu Zer, gerektiğinde emre itaat etmesini de bilir. Bu yüzden vefat edeceği âna kadar Rebeze’de kalır. Efendimiz’in haber verdiği gibi yalnız yaşar, yalnız vefat eder ve yalnız defnedilir. Muhtemelen onun halifenin sözünün dışına çıkmamasında Efendimiz’in kendisine hitaben söylediği bu sözlerin de etkisi olmuştur. Vefat ettiğinde yanında cenaze namazını kılacak ve defin işlemlerini gerçekleştirecek kimse yoktur. Hanımının oradan geçmekte olan bir kafileye haber vermesiyle onlar tarafından cenaze namazı kılınmış ve Rebeze’de bir yere defnedilmiştir.

Farklı derinliklere sahip olan Hazreti Ebu Zer, dinin emirlerine sımsıkı bağlı kalmış, dinî yaşantısında çıtayı çok yüksek tutmuş, dünyayı istihkar etmiş, hayatını zühd ve takva üzerine kurmuş ve ölene kadar da çizgisini korumuş, bu yüzden de Allah Resûlü’nün övgüsüne mazhar olmuş şanlı bir sahabidir. Bu ölçüde zühd, takva ve vera anlayışını maalesef ki kaybettik. Şahsen ben, şimdiye kadar Ebu Zer ayarında bir Müslümanla karşılaşmadım. Onun anladığı, hazmettiği, içine sindirdiği mânâda zühd ve vera’a kilitlenmiş birini tanımadım. Hayatını Muhâsibî, İbrahim İbn-i Ethem, Fudayl İbn-i İyaz çizgisinde götüren, malı mülkü çok rahatlıkla elinin tersiyle itebilen birini bu gözler görmedi ne yazık ki! Zühd ve vera, insanın hem sinesinde hem de şahsi hayatında aranır. Hakiki mânâda zâhid olan kimse, dünyalık namına kaybettiği şeylere üzülmediği gibi, kazandıklarına da sevinmez. Bütün hayatını da bu anlayış üzerine bina eder. Bir kimse günde iki üç defa yemek yiyorsa, kat kat elbiselere sahipse, rahat bir evde yaşayıp rahat döşeklerde yatıyorsa onun zühdden bahsetmesi çok da gerçekçi olmayabilir. Bu sebeple bugün şurada burada pek çok “mütezâhid” (zahid geçinen) olsa da gerçek mânâda zahid göstermek çok zordur. 

Dinin Emirlerinde Objektif Kalabilme

Meselenin diğer boyutuna gelince, Hazreti Ebu Zerr’in bütün bu faziletleri müsellem olmakla beraber, Nebiyy-i Ekrem Efendimiz’in (sallallahu aleyhi vesellem) ve nübüvvetin birinci dereceden varisleri olan Hulefa-i Raşidîn efendilerimizin yerleri ayrıdır.

Raşid Halifeler, sosyal hayatın realiteleri, bu realitelerin de kendine göre bir kısım problemleri olabileceğini çok iyi biliyor ve meseleyi dengede götürme adına helal dairesini kendi genişliğiyle ele alıyorlardı, daraltmıyorlardı. Azami zühd ve azami takvayı esas tutmak ve kendi şahsi hayatlarını da buna göre dizayn etmekle birlikte, dinin mubah kıldığı çerçeve içinde kalmak şartıyla insanların dünyadan istifadesinin, ruhsatları değerlendirmelerinin de önüne geçmiyorlardı. Eğer işleri Ebu Zerr’in takva anlayışına ve onun zühd düşüncesine göre götürmeye kalksalardı, insanları üstesinden gelemeyecekleri bir dinî yaşantıyla yükümlü tutmuş olurlardı. Çünkü bu, herkesin yürüyebileceği bir yol, herkesin altından kalkabileceği bir yük değildir.

Din-i Mübin-i İslâm insanlığa sunulurken onun objektif hükümleri öne çıkarılmalıdır. Bir insan kazandığı malların kırkta bir zekâtını, onda bir öşrünü ve kendisine terettüp eden daha başka mâlî sorumluluklarını yerine getiriyorsa, artık onun malına mülküne karışmaya kimsenin hakkı yoktur. Nitekim Allah Resûlü de birçok hadislerinde mümin olmanın, Allah ve Resulü’nün zimmetine (himaye ve korumasına) girmenin şartı olarak namaz, oruç, zekât, hac gibi dinin objektif hükümlerini saymıştır. Dinin temel emir ve yasaklarına uymak suretiyle Allah ve Resulü’nün zimmetine giren birinin hayatına müdahale edemezsiniz.  Üstelik Ebu Zerr’inki gibi bir züht ve takva anlayışının herkese dikte edilmesi, maddî ve ekonomik güçten mahrumiyeti de beraberinde getirebilir. Zira böyle bir anlayış, pek çoklarını say u gayretten alıkoyabilir, onların çalışma azmini kırabilir ve onları miskinliğe sevk edebilir.

Bazı kimseler şahsî hayatları itibarıyla azamî züht, azamî takva diyebilir ve dünyayı ellerinin tersiyle itebilirler. Kendileri için benimsedikleri bu hayat tarzını başkalarına da tavsiye edebilirler, etmelidirler. Fakat yaşadıkları bu zahidane hayatı başkalarına dayatmamalı, kendilerine benzemeyen, kendileri gibi olmayan insanları ta’n u teşnide bulunmamalıdırlar (ayıplamamalıdırlar). Esasında Raşit Halifeler de çok zahit yaşamıştı. Hazreti Ömer, halkın yoksul tabakası ne yiyor ne içiyorsa onları yiyip içiyordu. Hayatını buna göre programlıyordu. Ancak onlar kimsenin mal kazanmasına sınır koymuyor, kimseyi kendileri gibi yaşamaya zorlamıyorlardı. O dönemde, büyük servete sahip çok sayıda insan vardı.

Bu değerlendirmeleri yaparken inşaallah o büyük ruhu rencide edici bir ifade kullanmamışımdır. Kendi hassasiyetleri ve dinî duruşu itibarıyla ona karşı çok derin bir saygım vardır. O, şahsi hayatı adına ideal bir Müslüman, bir insan-ı kâmildir.

Rabbim, zühdün, takvanın, dünyayı istihkarın unutulduğu günümüzde, neslimize de içlerinden nice Ebu Zer’ler çıkarmayı nasip etsin. Nefsimizi, neslimizi, azami zühd, azami takva, azami ihlas ve daimi hizmet düşüncesiyle serfiraz kılsın.

المداومة على أداء الواجب

Herkul | | العربية

يطيب لنا كلُّ شيء طالما كان الله معنا، لذا علينا أن نبتهل ونتضرع دائمًا في دعائنا قائلين: “اللهم لا تتركنا بدونك”، وأن نجعل هذا وردَنا.. فليس من الممكن لإنسان أن يعيش في طمأنينةٍ وسلامٍ بدونه سبحانه، مثل هذا الإنسان يقضي حياته في اضطراباتٍ وضغوطٍ نفسيّةٍ، ويعيش آلامًا أشدّ من ألم جهنم.. في حين أن المرء الذي يؤمن بالله ويعيش مغمورًا بشعور معيّته يصير في رياض الجنان والبساتين حتى وإن كان حبيسًا في الزنزانات، ﴿أَلَا بِذِكْرِ اللهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ﴾ (سورة الرَّعْدِ: 13/28).

وعندما نذكر الذات الإلهية فإنّ كلّ ما سواه تعالى يُعَدُّ ثانويًّا لا قيمة له، بل إن وصفَه بالثانوي مقارنةً بجلال جناب الله كثيرٌ عليه، فالدنيا وما يتعلّق بها من أشياء لا تساوي أيّة قيمةٍ إلى جانب رضا الله تعالى.. لذلك كان طول الأمل في الدنيا والتشوُّف إلى أمورٍ عظيمةٍ فيها، والحرصُ عليها والطمعُ فيها أمرًا لا قيمة له.. والحكمةُ الحقيقية هي القدرةُ على عيشِ حياةٍ قانعةٍ، والقدرةُ على نيل رضا الله، والرضا عنه والقناعة بما أحسن وتفضَّل به، وإن تراءت لنا الدنيا بكلّ جمالها الفتّان، وأُبَّهتها المحيِّرة، وتيسّرت لنا القدرة على تملُّكها، فيجب علينا أوّلًا أن ننظر: أفي ذلك رضا الله أم لا؟ فإن لم يكن فيه رضا الله فواجبٌ علينا أن نرفضها بكلِّ سهولةٍ بظهر أيدينا، ونُنحّيها جانبًا.

إننا -وبكل أسف- فقدْنا هذه الاعتبارات السامية مع مرور الزمان، فالخلفاء الراشدون بعد أن حلّقوا وارتقوا إلى أفق أرواحهم بدأْنا نحن نفقد مكتسباتنا وعمقَنا المعنويّ في علاقتنا بالله تعالى، وخبتْ أضواء عالمنا الفكري شيئًا فشيئًا حتى اليوم، وأغوَتْنا السلطنة والأبّهة أحيانًا.. ولا سيما أننا بدأنا بعد القرن الخامس نعيش حالةَ ركودٍ خطيرة في اتخاذ موقفٍ صارم إزاء الدنيا، والتوجّه إلى الله تعالى، وقد حدث نوعٌ من النشاط في فترات معينة، واستنار أفقنا، وبينما كان ظلامٌ خفيفٌ يخيّم أحيانًا، ثم يشعّ النور وتتفتّح العيون على الحقيقة؛ إذ بنا على ما نحن عليه اليوم.

لقد بدأنا نعيش حقبةً مضطربةً عصيبةً منذ قرنين من الزمان حتى اليوم؛ فقد ابتعدنا تمامًا عن جميع قيمنا، وعن جذورنا المعنوية والروحية، ولذلك صرْنا بعد فترة من الوقت يتامى القيم، والأسوأُ من ذلك أننا لم نستطع بذل مجهودٍ حقيقيّ يؤدّي بنا إلى استعادة تلك القيم مرة أخرى.

ثمة أناس كثيرون في يومنا الحاضر يبدون مسلمين؛ يرتادون المساجد ويصلّون، لكنهم يجعلون الدنيا هدفهم الأساسي، ويعيشون حياة قوامها الدنيا، حتى إنهم ينتقدون مَن يطلب الآخرة، وينشد رضا الله، والتضحية، ويقولون: “لقد علَّقْتَ قلبك بأشياء بعيدة جدًّا، وتجاهلْتَ الحياة في هذه الدنيا”.. وبمعنى آخر: إنهم ينطقون بلسان الشيطان، ويعبّرون عن رغبات النفس، ويتحدّثون مثل الملحدين.

نعيش اليوم انحرافًا خطيرًا للغاية، ورغم كلِّ هذه السلبيات فليس من المستحيل استعادة القيم المفقودة.. غير أنه لا بدّ من حدوث انتفاضةٍ قويّةٍ، فإن تعقدوا العزم في هذا السبيل، وتبثّوا بذور الانبعاث من جديد؛ يُحْيِ الله جميع القيم التي فقدتموها حتى اليوم، ويجب أن يكون هذا هو واجبنا الأصلي، وألا يثنينا أيُّ شيءٍ عن هذا الطريق الذي نسير فيه.

لا داعي للذعر من قوّة الظالمين وتسلُّطهم وجبروتهم، ففي أيّ عصرٍ خُلّد الظالمون حتى يخلد ويصمد من يتسلّطون علينا اليوم؟! إنهم يومًا ما سيفنون بعون الله تعالى وعنايته وسيتساقطون كما تتساقط أوراق الخريف.. إن تعتمدوا على الله، وتجدّدوا عهدكم وميثاقكم معه في كلّ لحظةٍ لن تُغلبوا ولن تُهزموا، ولن يستطيع أحدٌ أن يطرحكم أرضًا.

فإن وقفنا عند ما فعلَه أو قاله فلان أو علان، وصرفْنا قوَّتنا وطاقتنا الفكرية على هذا فلن نستطع أن نكِّون طرقًا بديلة من أجل انبعاثٍ جديد، ولا أن نسير قدمًا.. ومهما فعله الآخرون فعلينا أن نهتمّ بعملِنا وشأننا الخاصّ، وألا ننشغل بما لا يعنينا، وألا ننفق وقتنا على ذلك.. يجب علينا أن نسعى إلى استخدام الإمكانات التي وهبنا الله إياها استخدامًا مفيدًا وبشكل مثمر، وأن نُضاعف جهودنا وأنشطتنا ضعفَين، بل وثلاثة أضعافٍ من خلال التجارب السابقة، والاستفادة من مختلف الأفكار المطروحة بمشاعر صادقة وخيرة؛ فنبحث عن وسائل مضاعفة الواحد إلى عشرة، والعشرة إلى مائة، والمائة إلى ألف؛ فالقدرة على دخول قلب إنسان بالنسبة لنا، وصبُّ إلهامات أرواحنا فيه هي أقيم عملٍ في الدنيا.

لقد قال مفخرة الإنسانية صلى الله عليه وسلم: “فَطُوبَى لِلْغُرَبَاءِ!” ثم ذكر صفتهم فقال: “الَّذِينَ يُصْلِحُونَ مَا أَفْسَدَ النَّاسُ مِنْ بَعْدِي مِنْ سُنَّتِي”[1]، أي: يُصلحون القلوب والأرواح والمشاعر والأفكار، ويصححونها، إنهم يفعلون ذلك دون أن يأبهوا بما يقوله الآخرون من احتقارٍ أو غِلظةٍ أو إساءةٍ أو محاولات عرقلة، بل يعدّونها من خصائص الطريق الذي يسيرون فيه.

 إننا إن نكبحْ جماح مسيرتنا، ونتوقف في مواجهة السلبيات التي نواجهها، ونبطِئ المسير؛ يستحلْ علينا تحقيق الغاية المثالية التي عزمنا عليها، وإن ننشغل أكثر من اللازم بما يقوله أولئك الذين يعتدون ويفترون ويُهينون؛ نضيّع وقتًا عظيمًا لا ينبغي التفريط به، لا سيما وأنه لدينا الكثير من العمل يتعيّن علينا القيام به، وليست لدينا ولو حتى ثانية واحدة نضيّعها.. وبما أن الأمر هكذا فإن إضاعتَنا وقتَنا هنا وهناك إثمٌ أعظم بكثير من الإسراف في الأشياء التي نأكلها ونشربها؛ فيجب ألا نستهلك أوقاتنا وأنفاسنا المعدودة فيما لا يعني شيئًا بالنسبة لإيماننا وعرفاننا وعشقنا وشوقنا، وعلينا أن نُعمل كلّ خليّةٍ من خلايانا العصبية في الأشياء الإيجابية، ونستخدمها في سبيل غايتنا المثالية.

وعودًا على ذي بدء نقول: إن قضيتنا واضحةٌ وضوح الشمس في رابعة النهار، وهي معرفةُ الله تعالى ومحبته، ثم تعريف العالم أجمع به وتحبيبه فيه.. وبعبارة أخرى: إنها فتح آفاق الناس وعيونهم، والعمل على أن تتلاقى القلوب مع الله تعالى عبر إزالة العراقيل والحواجز التي بينها وبين الله تعالى، وما من عملٍ أهمّ وأقدس من هذا العمل، فإدراك شخصٍ واحدٍ الهدايةَ على أيدينا، وانفتاحُ بصيرته على الحقّ والحقيقة، ونبضُ قلبه بالإيمان بالله؛ خيرٌ لنا من حمر النعم، وأقيمُ عندنا مما طلعت عليه الشمس.. ففتحُ قلبٍ أعظم من فتح “إسطنبول”، وإن كنا نؤمن بأن هذا هو عملنا وهدفنا وجب علينا أن نُعمل كلّ ملَكاتنا العقلية ونوظّفها في هذا السبيل، وألا ننشغل بالقضايا التي تظلّ ثانويةً بجانب هذا، وألا نضيّع الوقت أبدًا، لأن الانشغال بصغائر الأمور بينما هناك ما هو أعظم منها هو من شأن صغار الناس.

إن كنا نعتقد بأن القضية التي نخاطر من أجلها، والأعمال التي نبذل الوقت والجهد في سبيلها؛ موافقةً لرضا الله ونافعةً للإنسانية وجب علينا أن نحاول الصمود في مكاننا والثباتَ في سَيرِنا دون أن نغيّر الطريق والاتجاه في مواجهة الصفعات القادمة من اليمين واليسار.

 إذا أصابكم التردّد حول والأعمال التي تضطلعون بها وتساءلتم؛ هل هي مناسبة للغاية أو لا؛ فعليكم أن تتشاوروا، وتراجعوا الفطرة السليمة والعقل المشترك، وتعيدوا النظر في الطريق الذي تسيرون فيه، وتتحقّقوا مما إذا كان ثمّة خطأٌ في الأمر لا؟ عليكم أن تتأكّدوا مما إذا كانت المشاريع التي نفّذتموها، والمؤسسات التي أسّستموها، والأنشطة التي أقمتموها توافق محكمات الدين، وتلبّي احتياجات الإنسانية أم لا؟ بل عليكم أن تنظروا في الأمور التي يتّهمكم بها أولئك الذين يهاجمونكم ظلمًا وعدوانًا، فإن كنتم بعد مراجعة هذه الأشياء واختبارها والتحقّق منها بإنصافٍ تعتقدون أن الطريق الذي تسيرون فيه مستقيمٌ وحقٌّ، وأن الأشياء التي يفعلها من يبغون إثناءكم عن الطريق ظلمٌ وطغيانٌ، وأن الخدمات التي قدّمتموها تعِدُ البشرية بخيراتٍ عظيمة؛ فيجب عليكم حينئذ الحفاظُ على موقفكم بثباتٍ، والرسوخُ في مكانكم بقوّةٍ وشموخٍ، ومواصلةُ الخدمات التي تضطلعون بها من خلال مضاعفتها.. وإنكم إذ تسعون لتقوية موقفِكم في هذه النقطة فعليكم ألا تقفوا مكتوفي الأيدي، ولا تهملوا مَن انخدعوا وضُلّلوا، بل تقومون بتعريف أنفسكم لهم تعريفًا صحيحًا، وبيانِ طبيعة الأعمال التي تقومون بها، وإصلاحِ الأذهان التي أُفسدت.

[1] سنن الترمذي، الإيمان، 13.

Biz, Biz Olarak Kalmalıyız

Herkul | | HERKUL NAGME, NAGMELER

M. Fethullah Gülen Hocaefendi Amerika’nın farklı eyaletlerinden gelen Amerikalı misafirlerini ağırladılar. Muhterem Hocaefendi misafirleri ile bir görüşme gerçekleştirdiler. Bu görüşme akabinde, kendileriyle ilgili yeni bir biyografi kitabı kaleme alan Georgetown Üniversitesi’nden Prof. Ori Z. Soltes beyefendiyi kabul ettiler.

Vazifeye Devam

Herkul | | KIRIK TESTI

Allah Teâlâ bizimle olduktan sonra her şey bize güzeldir. O yüzden dualarımızda sürekli “Allah’ım beni Sensiz bırakma!” diye yalvarmalı ve bunu vird-i zebân etmeliyiz. Onsuzluk Cehennem’den daha acıdır. O’nsuz bir insanın huzur ve itminan içinde yaşaması mümkün değildir. Böyle biri hayatını hafakanlar içinde geçirir, streslerle boğuşur. Buna mukabil Allah’a inanan ve O’nunla beraberlik hissi içinde yaşayan kimse zindanlarda da olsa Cennet bağlarında ve bahçelerinde geziniyor gibi huzur içindedir. Nitekim Kur’ân-ı Kerim bizlere kalblerin ancak Allah’ı zikretmekle itminana ereceğini, huzura kavuşacağını haber verir. (Ra’d Sûresi, 13/28)

Zat-ı Ulûhiyet’in söz konusu olduğu yerde başka her şey tâli (ikincil) kalır. Hatta tâli demek bile onlara karşı bir önem atfetme anlamına gelir, ‘tâlinin tâlinin tâlisi’ diyebiliriz. Evet, dünya ve ona ait işler Allah’ın rızasının yanında gerilerin gerisinde kalır. Dolayısıyla dünya için tûl-i emele, büyük beklentilere girmeye, hırs göstermeye, tamah etmeye değmez. Asıl marifet, müstağni bir hayat yaşayabilmek, Allah’ın rızasını elde edebilmek, O’ndan razı olmak ve ihsan ettiği şeylere kanaat edebilmektir. Dünya baş döndürücü bütün güzelliğiyle, debdebesiyle ve ihtişamıyla karşımıza çıksa ve biz, ona sahip olma imkânı elde etsek, önce bunda Allah’ın rızasının olup olmadığına bakmalıyız. Allah’ın rızası yoksa rahatlıkla onu elimizin tersiyle itebilmeli, kaldırıp bir kenara atabilmeliyiz.

Ancak üzülerek ifade etmek gerekirse biz, zaman içinde bu ulvi mülâhazaları yitirdik. Raşit Halifeler kendi ruhlarının ufkuna kanat açıp yükseldikten sonra, Allah’la münasebet adına kazanımlarımızı ve maneviyattaki derinliğimizi kaybetme vetiresine girdik. Günümüze gelinceye kadar düşünce dünyamızın ışıkları yavaş yavaş kısıldı. Bazen saltanat ve debdebe başımızı döndürdü. Özellikle beşinci asırdan sonra dünyaya karşı tavır alıp Allah’a yönelmede ciddi bir durağanlık yaşamaya başladık. Belli dönemlerde yeni bir hareketlilik oldu, ufkumuz aydınlandı.. bazen bir alaca karanlığın bastırması.. sonra yeniden bir ışık ve gözlerin hakikate açılması… derken bugünlere kadar geldik.

Özellikle bir iki asır öncesinden başlayarak günümüze gelinceye kadar şiddetlenen bir şekilde bir ifritten çağ yaşadık; bütün bütün kendi değerlerimizden, ruh ve mana köklerimizden uzaklaştık. Dolayısıyla da bir süre sonra değerler yetimi hâline geldik. Daha da kötüsü yitirdiğimiz bu değerleri tekrar elde etme konusunda bizi sonuca götürecek ciddi bir ceht ve gayret de ortaya koyamadık.

Günümüzde Müslüman görünen, camiye gelen, namaz kılan nice kimseler vardır ki dünyayı asıl hedef hâline getiriyor, dünyaya çakılı bir hayat yaşıyorlar. Hatta âhiret diyen, Allah rızası diyen, adanmışlık diyen insanları yer yer eleştiriyor ve “Siz gönlünüzü çok ötelerdeki şeylere bağlamışsınız. Bu dünyadaki yaşayışı kulak ardı etmişsiniz.” diyorlar. Yani bir yönüyle şeytanın sözcülüğünü yapıyor, nefsin hırıltılarını dile getiriyor, inançsızlar gibi konuşuyorlar.

Evet, çok ciddi bir savrulma yaşıyoruz. Bütün bu olumsuzluklara rağmen kaybedilen değerlerin yeniden kazanılması imkânsız değildir, ancak bunun için sağlam bir silkinme gerekmektedir. Bu yolda azmederseniz, etrafa diriliş esintileri sunarsanız Allah bugüne kadar kaybettiğiniz değerleri yeniden ihyâ eder. Bizim asıl vazifemiz de bu olmalıdır. Hiçbir şey bizi yürüdüğümüz bu yoldan alıkoymamalıdır.

Zalimlerin muvakkat tasallutları ve zulümleri karşısında paniğe kapılmaya gerek yok. Hangi devirde zalimler uzun boylu payidar olmuştur ki bugün bize musallat olanlar payidar olsunlar. Allah’ın inayetiyle onlar da bir gün hazana maruz yapraklar gibi savrulup gidecekler. Allah’a dayanıyor, güveniyor ve O’na karşı ahd ü peymanınızı her an yeniliyorsanız yenilmezsiniz. Kimse sizin sırtınızı yere getiremez.

Falanın filanın yapıp ettiği şeylere ve söylediği sözlere takılır, düşünme güç ve enerjimizi bunlara harcarsak yeni bir ihyâ adına alternatif yollar oluşturamaz, yol alamayız. Kim ne yaparsa yapsın, biz kendi işimize bakmalıyız. Mâlâyani şeylerle meşgul olup zamanımızı israf etmemeliyiz. Cenab-ı Hakk’ın bize bahşettiği imkânları rantabl olarak kullanmaya çalışmalıyız. Yaşananlardan ders alarak, hayır adına samimi duygularla ortaya konan farklı düşünceleri yerinde değerlendirerek, ceht, gayret ve aktivitelerimizi ikiye, üçe katlamalıyız. Biri on, onu yüz, yüzü bin yapmanın yollarını aramalıyız. Bizim için bir insanın gönlüne girebilmek, ruhumuzun ilhamlarını onun gönlüne boşaltabilmek dünyadaki en değerli iştir.

İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Gariplere müjdeler olsun!” dedikten sonra onların özelliklerini şöyle ifade ediyor: “Onlar ki elin âlemin fesat çıkardığı, bozgunculuk yaptığı bir dönemde bütün bozulmaları tamir ve ıslah eden kimselerdir.” Evet onlar, kalbleri, ruhları, duygu ve düşünceleri ıslah eder, düzeltirler. Bu işi yaparken de kimin ne dediğine aldırış etmezler. Birisi tükürük atmış, diğeri diş göstermiş, öbürü ısırmış; takılmazlar bunlara. Bilakis bunları yürüdükleri yolun hususiyetlerinden sayarlar. Biz karşılaştığımız olumsuzluklar karşısında frene basar, duraklar, hız kesersek uğruna baş koyduğumuz mefkûremizi gerçekleştiremeyiz. Saldıran, iftira atan, hakaret eden insanların ne dediğiyle gereğinden fazla meşgul olursak dünya kadar zaman israfına girmiş oluruz. Oysaki yapacak çok işimiz var, israf edecek bir saniyemiz bile yok. Hal böyleyken vaktimizi şurada burada zayi etmemiz, yediğimiz içtiğimiz şeylerdeki israftan çok daha büyük günah olur. Dinimiz, imanımız, irfanımız, aşk u iştiyakımız adına bize bir şey ifade etmeyen mâlâyaniyat karşısında saatlerimiz eriyip gitmemeli. Allah’ın bize bahşettiği nöronlarımızın her birini pozitif şeylerde çalıştırmalı, gaye-i hayalimiz istikametinde kullanmalıyız.

Tekrar başa dönecek olursak, bizim asıl meselemiz bellidir ki o da Allah’ı tanıma, sevme, sonra da O’nu bütün âleme tanıtma ve sevdirmedir. Farklı bir tabirle, insanların ufkunu, gözünü açma, onların kalbleriyle Allah arasındaki engelleri bertaraf ederek gönüllerin Allah’la buluşmasını sağlamadır. Dünyada bundan daha önemli bir iş yoktur. Bir insanın bizim elimizle hidayete kavuşması, gözünün hakka ve hakikate açılması ve kalbinin Allah’a imanla çarpması bizim için üzerine güneşin doğup battığı her şeyden daha değerlidir. Bir gönlü fethetmek İstanbul’un fethinden daha büyüktür. Eğer işimizin, hedefimizin bu olduğuna inanıyorsak bütün zihnî melekelerimizi bu istikamette çalıştırmalıyız. Bunun yanında tâli kalacak meselelerle meşgul olmamalı, hiç vakit kaybetmemeliyiz. Zira büyük işler varken küçük şeylerle meşgul olmak, küçük insanların işidir.

Uğruna baş koyduğumuz davanın, zaman ve emek harcadığımız işlerin rıza-i ilahîye muvafık ve insanlık adına yararlı olduğunu düşünüyorsak, sağdan soldan gelen toslamalar karşısında yol ve yön değiştirmeden yerimizde sabit kadem kalabilmeliyiz. Yaptığınız işlerin gayeye uygun olup olmadığından yana en küçük bir tereddüt içindeyseniz kafa kafaya verin, ortak akla müracaat edin ve yürüdüğünüz yolu bir kere daha gözden geçirin. İşin içinde bir hata olup olmadığını kontrol edin. Ortaya koyduğunuz projelerin, açtığınız müesseselerin, icra ettiğiniz aktivitelerin, dinin muhkematına uygun olup olmadığına, insanlığın ihtiyaçlarına cevap verip vermeyeceğini bir kere daha gözden geçirin. Hatta size haksızca saldıran insanların dillerine doladıkları hususları bile ele alın. Bütün bunları on kere test ettikten, gözden geçirdikten sonra yürüdüğünüz yolun doğru olduğuna, sizi yolunuzdan döndürmek isteyen kimselerin yaptıkları şeylerin zulüm ve haksızlık olduğuna, yaptığınız hizmetlerin de insanlık adına büyük hayırlar vaat ettiğine inanıyorsanız işte o zaman size düşen vazife, duruşunuzu korumak, yerinizde sapasağlam durmak, yaptığınız hizmetleri katlayarak devam ettirmektir. Bu noktada duruşunuzu sağlamlaştırma gayreti içinde iken yine boş durmaz; aldanmış ve aldatılmış insanlara kendinizi doğru ifade etmeyi, yaptığınız işlerin mahiyetini anlatmayı ve ifsat edilen zihinleri yeniden ıslah etmeyi de ihmal etmemelisiniz.

الوعي بالتاريخ

Herkul | | العربية

سؤال: كيف يمكن إكسابُ أجيالِ الشبابِ الوعيَ بالتاريخ دون استحضارِ خصوماتٍ وقعَت في الماضي؟

الجواب: لا يمكن بناء مستقبلٍ بدون ماضٍ؛ لأن الماضي لأيّة أمّةٍ بمثابة الجذر والأساس، فلا يمكن بناء المستقبل إلا عليه، بل ولا يمكنه أن يتفرّع ويتشعّب إلا بالاعتماد عليه، ولهذا قال يحيى كمال بكلماته الموجزة: “أنا مستقبل جذوره ضاربة في الماضي”.. إن ما قاله يحيى كمال ذو مغزًى عميق؛ لأنه ينبغي للأجيال التي ترغب في بناء مستقبلٍ راسخٍ أن تحافظ على اتصالها بجذورها.

إن ما يُكَوِّنُ شخصيَّتنا هو قِيَمُنا وجذورُنا الروحية والمعنويّة، وعندما استخدمناها مجتمِعةً واتَّكأنا عليها ارتفعنا كناطحات السحاب، وصرنا عنصرَ توازنٍ في ميزان الدول، وسَرَتْ كلمتنا على العالم، وصرْنا وسيلةً لأن تعيش البسيطة حقبةً من السلام بدءًا من الجزر الأيرلندية إلى فرنسا، ومن هناك إلى المحيط الهندي.. لدينا ماضٍ نفتخر به، وجذورٌ قويّة نقف عليها كنصبٍ تذكاري، ولا يمكننا أن نتجاهل هذا.

نعم، لا يمكننا بناء مستقبلٍ من خلال إنكار الماضي والإعراض عنه؛ لأن بذور بوتقة قيمنا ثاويةٌ في الماضي، ومَن بَذَرَ تلك البذور في قلوبنا هم الأنبياء العظام عليهم السلام، وسلطان الأنبياء ومفخرة الإنسانية صلى الله عليه وسلم، ومِن بعدهم الخلفاءُ الراشدون، والصحابة الكرام والتابعون الفخام، والمجتهدون العظام، والمجددون الكرام… وإن جذورَنا لتمتدّ فتصل إلى هؤلاء العظماء، وتجاهلُنا لهم يُعرّضنا لنوعٍ من افتقاد الأصالة، وعندما ننقطع عنهم، نستحيل أشجارًا بلا جذورٍ، أو أوراقًا تساقطت عن أغصانها، وحملَتها الرياح فلا تدري أين ومتى وكيف ستسقط.. إذا أردنا الثبات والصمود في مكاننا حتى في مواجهة أعتى العواصف، ونشر نسمات البعث فيما حولنا؛ فيجب أن نتمسّك بهذه الجذور الراسخة ونعضّ عليها بالنواجذ.

لا يمكن للمجتمعات التي بعُدت عن جذورها وفقدت ماضيها أن تستمرّ في طريقها بشكلٍ مستقرٍّ وحازم؛ ولأنهم لا يستطيعون السير على أرضية ثابتة، فإنهم يترنّحون هنا وهناك، ويأفلون واحدًا تلو الآخر.. هذه المجتمعات غير المستقرّة تشبه تمامًا الأفراد الذين لا يستطيعون تحديد مكانهم واتجاههم؛ فينتقلون من حالةٍ مزاجيّةٍ إلى أخرى حسب ظروف اليوم وملابساته، وما يقولون إنه صحيحٌ اليوم يقولون عنه غدًا إنه خطأ؛ فيدافعون اليوم عن فلسفةٍ أو أيديولوجيةٍ معيّنةٍ، وغدًا عن فلسفةٍ أو أيديولوجيةٍ أخرى؛ إذ يفتقرون إلى الأسس الثابتة والمبادئ الأساسية التي يمكنهم أن يحيكوا الوقت عليها كالنسيج.. إذا كان مقدرًا لنسيج روح الأمة أن يُحبك، فلا يمكن لهذا أن يتحقّق إلا بناءً على مجموعةٍ من المبادئ الثابتة، وإذا كنا نريد أن نقيم صرح روحنا مرة أخرى، فإن ذلك يعتمد على الالتفاف حول قيمنا الذاتية التي تشكّل شخصيّتنا.

والمصادر الرئيسية لتراثنا الثقافي هي؛ أولًا: الأدلة الشرعية الأصلية -الكتاب والسنة والإجماع والقياس- ثم الأدلة الشرعية الفرعية مثل: الاستحسان، والاستصحاب، والمصالح المرسلة، وسد الذرائع التي هي تعتمد على مصادر الاجتهاد المخلِص والصادق للسلف الصالح، والمبادئ العلمية مثل الكلام والتصوف.

بالطبع، لدينا ثروات أخرى تشكّل ماضينا وثقافتنا وقيمنا: وهي المكتسبات المتحقّقة من نتاج العقل، والمُكتشفة بفضل سعة الصدر، والمبتكرة من خلال التجربة، والمحصّلة بإمكانات العلم؛ وتقاليدنا وعاداتنا وأعرافنا الموروثة عن أسلافنا وأجدادنا، وقد فُسّرت هذه المكتسبات وفقًا للزمن من ناحية، كما أُخضعت لمصفاة “أمهات” و”محكمات” الكتب التي يمكن اعتبارها المبادئ الأساسية من ناحية أخرى، ونُقّح منها ما خالف القرآن والسنة، وما لم يتفق مع روح العصر.

وعندما نتحدّث عن جذورنا الروحية والمعنويّة، وعن الوعي بالتاريخ، ونوصي بالحفاظ على الارتباط بالماضي؛ فإننا نقصد المحافظة على كلّ ذلك، وعلى القيم الأساسية للثقافة والحضارة التي تشكّلت بناءً عليه، ونستخدمه أساسًا وقاعدةً في بناء حاضرنا ومستقبلنا، وبالتالي فإن الأفراد والمجتمعات التي تتبنّى الوعي بالتاريخ بهذا المعنى، وتفهم في الوقت نفسه العصر الذي تعيش فيه تَعِدُ بالمستقبل.. إنهم مثل الأشجار العظيمة الضاربة جذورها في أعماق الأرض، الناشرة أغصانها في عنان السماء؛ فهي لا تتأثر بالعواصف أو التسونامي لأن جذورها قوية، بل إن أعنف الأعاصير لا يمكنها أن تقتلعها من جذورها. ولا يمكن للقرون المتعاقبة أن تضرّ بشجرةٍ راسخةٍ على هذا النحو، ولا يمكن لتغيُّر الزمان وتحوّل القرون أن يجعلها تجفّ.. ﴿أَلَمْ تَرَ كَيْفَ ضَرَبَ اللهُ مَثَلًا كَلِمَةً طَيِّبَةً كَشَجَرَةٍ طَيِّبَةٍ أَصْلُهَا ثَابِتٌ وَفَرْعُهَا فِي السَّمَاءِ * تُؤْتِي أُكُلَهَا كُلَّ حِينٍ بِإِذْنِ رَبِّهَا وَيَضْرِبُ اللهُ الأَمْثَالَ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ﴾ (سورة إِبْرَاهِيمَ: 14/24-25).

أما بالنسبة للشعوب والمجتمعات التي انقطعت عن ماضيها فهي كالأشجار التي لا جذور لها؛ إذ لا يمكنها الصمود في مكانها؛ فيُظلِمون مستقبلهم أيضًا مثلما يضيّعون حاضرهم، يعيشون كلَّ شيءٍ وفقًا لليوم فحسب، وبالتالي يمكن اعتبارهم أشخاصًا بلا مستقبلٍ بمعنًى ما؛ لأنه لا مستقبل للحركات التي لا تُبنى على ماضٍ سليم.

عداوات الماضي

من الأهميّة بمكانٍ -أثناء إكساب الأجيال الشابة الوعيَ بالتاريخ- عدم فتح جراحات الماضي وصراعاته، وسواء اعتبرنا أنفسنا على صوابٍ أو على خطإٍ، فينبغي ألَّا ننقل سلبيات الماضي إلى الحاضر، كيلا نفتح الطريق أمام عداوات جديدة.. لقد اندلعت حروبٌ عظمى في الماضي لأسبابٍ ودوافع مختلفةٍ، ووقعت أحداثٌ اجتماعيّة كبيرةٌ أدّت إلى مآسٍ عظيمة، وأثيرت الحشود نفسيًّا في بعض الأماكن، ونُشرت الضغائن والكراهيات في بعض المناطق، وجُعلت الاختلافات سببًا للقتال هنا وهناك، ومن ثم ظهرت صراعات عديدة، ممّا أدى إلى انتشار المظالم وأعمال القمع والإدانات.

واجبنا اليوم ليس تكوين عداوات جديدة عبر نَكْءِ تلك الجراح التي كانت في الماضي، بل علينا ألا نحوّل الأحداث السلبية التي وقعت في الماضي إلى أسبابٍ لصراعاتٍ جديدة.. قد يهدّد البعض حياتنا وعفّتنا وممتلكاتنا، ويغزو وطننا، أو يطعننا من الخلف؛ ولكن لا فائدة من ربط أخطاء أناسِ اليوم ببعض الأخطاء التي ارتكبها أسلافهم.. على العكس من ذلك، فإن مثل هذه الاتهامات وعزو الجرائم يثير مشاعر الكراهية والاستياء لدى الناس، ويدفعهم إلى العداء أكثر فأكثر.. علينا أن ندفن العداوات التاريخية مع أصحابها وزمانها الغابرين، ونضع عليها صخورًا ضخمةً فلا تخرجنَّ، ونحول دون استعادة العداوات والأحقاد والخصومات من جديد.

الحقيقةُ أنه ليس من السهل نسيان بعض الأحداث التي وقعت في التاريخ ولا التغاضي عنها، من الطبيعي أن نتألّم وتنفطر قلوبنا عندما نفكّر في بعض الأحداث المؤسفة، ولا نتمالك أنفسنا من التحقيق في بعض الشرور والخيانات؛ فنشعر بغضبٍ تجاه مرتكبي هذه الجرائم، ونقول: لماذا فعلوا ذلك؟! ولماذا فعلوا هذا؟! ولكن بدلًا من الانشغال بذلك، وإضرامِ نيران الأحقاد التاريخية، وإثارةِ العالم، واستفزازِه، وخلقِ جبهات عدائية جديدة؛ يجب علينا أن نتعلّم من التجارب السابقة، ونفهمَ الدرس، ونقوم بدورنا في عالم اليوم، فلا نسمح بتكرار المأساة مرّةً أخرى.

نعم، لا ينبغي الخلط بين امتلاك وعي تاريخي وبين تحويل الأحداث الماضية إلى أسباب لصراعات جديدة، فعلى الرغم من أهمية امتلاك الوعيِ بالتاريخ كي نستطيع استجماع أنفسِنا والوقوف على جذورنا الروحيّة والمعنوية؛ إلا أن مراعاة كَون الأحداث والعِبَرِ -التي سنأخذها من الماضي إلى الحاضر- مفيدةً لنا وللآخرين؛ تمثّل أحد أركان هذا الطريق.

من ناحية أخرى، لا يمكننا أن نعرّض سلامة الطريق للخطر بمواقفنا وكلماتنا وأفكارنا، فلن يكون من الحكمة أبدًا تحويل الأشخاص الذين نقابلهم على الطرق التي نسير فيها إلى وحوش، فنجعلهم يهاجموننا؛ لأنه لم يثبُت حتى الآن أن أفادت الأحقاد والأضغان والغضب والغيظ البشريةَ بأيّ شيءٍ.

نحن نريد السلام في عالم المستقبل لا الحرب، ونتحرّك في هذا الاتجاه، لذا علينا أن نتعامل ونتعايش بشكلٍ جيّد مع الجميع، وبدلًا من خلق أعداء جدد، يجب أن نسعى بطريقة ما إلى تكوين صداقات حتى مع أولئك الذين هم على خلافٍ معنا، وأن نفتح صدرنا للجميع، وأن يكون لدينا ضميرٌ رحبٌ يكفل لكلِّ مَن دخل إليه أن يجد له مكانًا مناسبًا فيه.. علينا أن نفعل كلّ ما يلزم لتحفيز هذا الشعور لدى الناس؛ فلا يمكن إقامة عالم يسوده السلام في وقتٍ تمارِسُ فيه البشرية فظائعَ مختلفةً بواسطة أسلحةٍ مرعِبةٍ؛ فإن تعذّر ترسيخُ قيمٍ مثل الحبّ والتسامح والأخوّة والسلام، فيمكن لهذه الكرة الأرضية الجميلة التي تحيا عليها البشرية أن تتدمّر من تلقاء نفسها، وتُعجّل قيامتها بيديها.

إننا لا ندري هل سيمكننا الله سبحانه وتعالى من تحقيق كل هذا أم لا، والواقع أن البحث في هذا الأمر ليس من شأننا، إننا مكلّفون ومأمورون بأن نوفّي موقعنا حقّه، وأن نكون أمناء حقًّا على الأمانة التي تحمّلْناها ما حيينا، فنوصل هذه الأمانة إلى حيث نستطيع، ثم نسلّمها إلى الأجيال القادمة من وراءنا، وبما أن كلَّ شخصٍ يقدّم أشياء طيبة في حدود رحابة أفق نفسه؛ فإننا نفعل الشيء نفسه؛ فنحاول أن نزيل العقبات التي تعترض طريق البشرية كي تعيش في أمن وسلام، ونقلّلَ المشاكل والمصائب، ونتوكّل على الله ربّنا بعد أن نفعل كلّ ما في وسعنا، ونلجأ إلى عنايته، ونظلّ نرقب الإجراءات السبحانية للمولى المتعالي وحالُنا يقول: “لنرَ مولاي ما يفعل … ما يفعله هو الأجمل!”.

Tarih Şuuru

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Geçmişte yaşanmış husumete sebep olacak konuları gündeme getirmeden nesillere tarih şuuru nasıl kazandırılabilir?

Cevap: Geçmişsiz bir gelecek inşa edilemez. Zira bir millet için geçmiş bir kök, bir temel gibidir. Gelecek ancak onun üzerine inşa edilebilir, onun üzerinde dal budak salabilir. Bu yüzden Ziya Gökalp’in, “Harabîsin, harabatî değilsin, Gözün mazidedir, âti değilsin!” şeklindeki sözlerine Yahya Kemal, “Ne harâbî ne harâbatîyim, Kökü mazide olan âtiyim.” veciz ifadeleriyle cevap verir. Yahya Kemal’in cevabı manidardır, çünkü sağlıklı bir gelecek inşa etmek isteyen nesillerin mutlaka kökleriyle irtibatlarını korumaları gerekir.

Bizi biz yapan, sahip olduğumuz değerlerimizdir, ruh ve mânâ köklerimizdir. Bunları bir blokaj olarak kullandığımız, sırtımızı bunlara dayadığımız dönemlerde gökdelenler gibi yükselmiş, devletler muvazenesinde denge unsuru olmuş, âleme sözümüzü dinletmişiz. İrlanda adalarından Fransa’ya, oradan Hint Okyanusu’na kadar yeryüzünde bir huzur döneminin yaşanmasına vesile olmuşuz. Üzerinde bir âbide gibi yükseldiğimiz çok sağlam köklerimiz, kendisiyle iftihar edeceğimiz bir mazimiz var. Bunu görmezden gelemeyiz.

Evet, geçmişi inkâr ederek, geçmişe sırt çevirerek bir gelecek inşa edemeyiz. Çünkü bizim değerler mecmuamızın nüveleri geçmiştedir: O nüveleri bizim gönüllerimize saçan da enbiya-i izam (aleyhimüsselam) ve enbiya-i izamın sultanı İnsanlığın İftihar Tablosu’dur (sallallâhu aleyhi ve sellem). Onlardan sonra ise Raşit halifeler, sahabe-i kiram, tâbiîn-i fiham, müçtehidîn-i izam, müceddidîn-i kiram… Bütün bu büyük zatlar bir yönüyle bizim köklerimiz sayılır. Onları görmezden gelme bizi bir çeşit köksüzlükle karşı karşıya getirir. Onlardan koptuğumuz zaman, köksüz ağaçlara veya rüzgârın önünde savrulup duran, dalından kopmuş yapraklara döneriz. Şiddetli bir rüzgâra maruz kaldığımızda ne zaman, nerede devrileceğimiz veya nereye savrulup gideceğimiz belli olmaz. En şiddetli fırtınalar karşısında bile yerimizde sabitkadem olmak, sonra da etrafa diriliş esintileri sunmak istiyorsak o sağlam köklere sıkıca tutunmalıyız.

Köklerinden uzaklaşmış ve mazisini kaybetmiş toplumlar istikrarlı ve kararlı bir şekilde yollarına devam edemezler. Ayaklarını sabit bir zemine basamadıkları için zıp orada zıp burada dolaşır dururlar. Bugün birinin ardından yarın öbürünün ardından giderler. Bu tür toplumlar tıpkı yerini yönünü belirleyememiş fertler gibi kararsızdırlar. Günün şartlarına ve konjonktüre göre hâlden hâle girer, bugün doğru dediklerine yarın yanlış derler. Bir gün bir felsefenin veya ideolojinin savunuculuğunu yaparlar, öbür gün bir başkasının. Bugün şu dünya görüşünü benimserler, yarın öbürünü. Çünkü zamanı bir dantela gibi üzerinde örebilecekleri sabit atkılardan, temel disiplinlerden yoksundurlar. Bir milli ruh dantelası örülecekse, bu ancak sabit bir kısım disiplinler üzerinde olabilir. Yeniden ruhumuzun heykelini ikame etmek istiyorsak bunu ancak ruh ve mânâ köklerimiz üzerinde, bizi biz yapan değerlerimiz etrafında yapabiliriz. Bizim kültür mirasımızın temel kaynakları; en başta edille-i şer’iyye-i asliyyeye (Kitap, Sünnet, icma, kıyas), ardından da yine selef-i salihînin safiyane ve samimane içtihatlarının kaynaklarından olan istihsan, ıstıshab, masalih-i mürsele, sedd-i zerâi gibi edille-i şeriyye-i fer’iyyeye, kelâm, tasavvuf gibi disiplinlere  dayanır.

Elbette bizim geçmişimizi, kültürümüzü, değerlerimizi oluşturan başka zenginliklerimiz de vardır. Aklın ürünü olan, vicdanın enginliğiyle keşfedilen, tecrübelerle ortaya çıkarılan, bilimin imkânlarıyla elde edilen kazanımlar; geçmiş ümmetlerden, atalarımızdan bize miras kalan geleneklerimiz, örflerimiz, âdetlerimiz bulunmaktadır. Bütün bunlar bir yandan zamana göre yorumlanmış diğer yandan da temel prensipler diyebileceğimiz “ümmühât” ve “muhkemât”ın filtresinden geçirilmiştir. Kur’ân ve Sünnet’e aykırı olan, zamanın ruhuna uymayanlar elenmiştir.

Ruh ve mânâ köklerimiz derken, mazi şuurundan bahsederken, geçmişle irtibatın korunmasını tavsiye ederken işte bütün bunları ve bunlar üzerinde şekillenen bir kültür ve medeniyetin temel değerlerinin korunmasını, günümüzü ve geleceğimizi kurarken bunları bir temel ve zemin olarak kullanmayı kastediyoruz. İşte bu anlamda tarih şuuruna sahip, aynı zamanda yaşadıkları çağı da idrak eden fertler ve toplumlar gelecek vadederler. Onlar, yerin derinliklerine kök salan ve semalara doğru dal budak veren ihtişamlı ağaçlar gibidirler. Kökleri sağlam olduğu için ne fırtınalardan etkilenirler ne de tsunamilerden. En şiddetli kasırgalar bile onları yerlerinden söküp atamaz. Aradan geçen asırlar, kökü sağlam böyle bir ağaca zarar veremez. Zamanın değişmesi, asırların başkalaşması onu kurutamaz. O, Kur’ân’da zikredilen “şecere-i tayyibe (güzel ağaç)” (İbrahim sûresi, 14/24-25) misali dönemin şartlarına, konjonktürün gereklerine, zamanın yorumuna ve insanlığın ihtiyaçlarına göre her mevsim farklı farklı meyve verir.

Mazilerinden kopan kişi ve toplumlara gelince onlar köksüz ağaçlar gibidirler. Yerlerinde sabitkadem duramazlar. Bugünlerini zayi ettikleri gibi geleceklerini de karartırlar. Her şeyi bugüne göre yaşarlar. Onlara bir yönüyle âtisiz insanlar gözüyle bakılabilir. Çünkü sağlam bir geçmişe bina edilmeyen hamlelerin geleceği de olmaz.

Geçmişteki Düşmanlıkları Eşelememe

Soruda, nesillere tarih şuuru verelim derken geçmişte yaşanan kavgaların tekrar hortlatılmamasına dikkat çekiliyor ki bu son derece önemlidir. Kendimizi ister haklı ister haksız görelim, geçmişte yaşanan olumsuzluklar günümüze taşınmamalı, taşınıp yeni düşmanlıklara yol açılmamalıdır. Farklı sebep ve saiklerle geçmişte büyük savaşlar patlak vermiş, büyük içtimai hadiseler yaşanmış ve bunlar ağır trajedilere yol açmıştır. Yer yer kitle psikolojisi harekete geçirilmiş, yer yer kin ve nefretler hortlatılmış, yer yer farklılıklar kavga sebebi yapılmış ve neticede nice çatışmalar ve bu çatışmaların sonucunda da nice mağduriyetler, mazlumiyetler, mahkûmiyetler yaşanmıştır.

Bugün bize düşen, bunları eşelemek suretiyle yeni düşmanlıklar oluşturmamaktır. Mümkün mertebe geçmişte yaşanan olumsuz hâdiseleri yeni kavga vesilelerine dönüştürmemeliyiz. Bir dönemde birileri sizin canınızı, ırzını, malınızı tehdit etmiş, yerinizi yurdunuzu işgal etmiş, sizi arkadan vurmuş olabilir. Bunları dillendirmek suretiyle atalarının yapmış olduğu bir kısım hatalardan ötürü bugünün insanlarını suçlamanın kimseye bir faydası yoktur. Aksine bu tür ithamlar, atf-ı cürümler insanlardaki kin ve nefret duygularını tetikleyecek, onları husumete sevk edecektir. Kinlerin, gayzların, düşmanlıkların ortaya çıkmasına sebep olacak ne kadar husus varsa bunların tamamını tarihin bağrına gömmeli ve üzerine de kocaman kocaman kayalar koymalıyız.

Tarihte yaşanmış bazı olayları unutup hazmetmek elbette kolay değildir. Bir kısım tali’siz hâdiseleri düşündüğümüzde tabiî olarak içimiz sızlar, yüreğimiz burkulur. Bazı kötülükleri, ihanetleri, işgalleri sorgulamaktan kendimizi alamayız. İster istemez bunların faillerine karşı öfke duyar, neden şunları yaptılar, neden bunları yaptılar, deriz. Fakat bunların dedikodusuyla meşgul olup âlemi tahrik etmek ve yeni düşman cepheler oluşturmak yerine, yaşananlardan ders alıp aynı şeylerin tekrar etmemesi adına bugünün dünyasında bize düşen şeyleri yapmalıyız.

Evet, tarih şuuruna sahip olmakla, tarihte yaşanan hâdiseleri yeni kavga vesilelerine dönüştürmemek birbirine karıştırılmamalıdır. Derlenip toparlanabilmemiz, yeniden ruh ve mânâ köklerimizin üzerinde doğrulabilmemiz adına tarih şuuruna sahip olmamız çok önemli olsa da, geçmişten günümüze getireceğimiz şeylerin bize ve başkalarına faydalı olmasına riayet etmek de bu yolun erkânındandır. 

Öte yandan, hâl ve tavırlarımızla, söz ve düşüncelerimizle güzergâh emniyetini de tehlikeye atamayız. Yürüdüğümüz yollarda karşılaşacağımız insanları birer canavar hâline getirmek ve üzerimize saldırtmak hiç akıllıca olmayacaktır. Zira kinlerin, nefretlerin, gayzların, öfkelerin şimdiye kadar insanlığa bir şey kazandırdığı görülmemiştir.

Bizler geleceğin dünyasında kavga değil huzur istiyor ve bu istikamette hareket ediyoruz. Bunun için herkesle iyi geçinmek zorundayız. Yeni hasımlar oluşturma bir yana, bir şekilde bize husumeti olan insanları bile dost hâline getirmenin yollarını aramalıyız. Bağrımız herkese açık olmalı. Öyle bir engin vicdana sahip olmalıyız ki oraya giren kimse ayakta kalacağı endişesine kapılmamalı. İnsanlarda bu hissi uyarma adına ne yapılması gerekiyorsa yapmalıyız. Korkunç silahlarla insanlığın farklı canavarlıklar sergilediği bir dönemde bir barış dünyası kurulamaz; sevgi, hoşgörü, kardeşlik, sulh gibi değerler tesis edilemezse insanlık, içinde yaşadığı şu güzelim küre-i arzı kendi başına yıkabilir, kendi kıyametini kendi eliyle koparabilir.

Cenab-ı Hak, bütün bunları realize etmeyi bize nasip eder mi etmez mi, bilemiyoruz. Esasen bu bizim vazifemiz de değil. Biz yaşadığımız sürece konumumuzun hakkını vermekle, sırtlandığımız emanetin sadık bir emanetçisi olmakla mükellefiz. Bu emaneti götürebildiğimiz yere kadar götürür, sonra da arkadan gelecek nesillere teslim ederiz. Bugüne kadar herkes nasıl kendi ufkunun enginliği ölçüsünde hayır adına ortaya bir şeyler koymuşsa biz de aynısını yaparız. İnsanlığın huzur içinde yaşamasına giden yoldaki engelleri bertaraf etmeye, bela ve musibetleri minimize etmeye çalışırız. Elimizden gelen her şeyi yaptıktan sonra da Rabbimize tevekkül eder, O’nun inayetine sığınır, “Görelim Mevlâ neyler.. neylerse güzel eyler!” diyerek Mevlâ-yı Müteâl’in icraat-ı sübhaniyesini seyre dururuz…

***

Not: Bu yazı, 7 Haziran 2015 tarihlerinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

الهجرة القسريّة والجهاد

Herkul | | العربية

لقد أكد القرآن الكريم في كثير من آياته على مسألة الهجرة، فأَمَرَ بالهجرة، ومَدَح مَن يهاجر مِن المؤمنين؛ وذلك لما لها من دورٍ كبيرٍ في انتشار دعوة الإسلام وازدهارها في كلِّ أرجاء العالم؛ ففي ظلّها يتواصل المهاجرون في ديار الهجرة مع أناس مختلفين، ويلعبون دورًا فعّالًا في الخدمات المهمة.

ولقد كان الصحابة الكرام رضوان الله عليهم مدركين لأمر القرآن الكريم بالهجرة؛ فامتطوا صهوة جيادهم وبِغالهم وإبلهم، وهاجروا إلى ديارٍ بعيدةٍ، وكأنهم كانوا يتنافسون من أجل رفع لواء دينهم المبارك وثقافتهم النفيسة وفكرهم الديني حيثما حلّوا وارتحلوا.

 ثم جاء من بعدهم العديد من الصالحين والمرشدين، فحملوا خيامهم على رواحلهم، وطافوا بالبلاد، وأدّوا وظيفة الإرشاد.. لم تمنعهم من تبليغ قيمهم الذاتية مخاطرُ الطريق أو مشقّةُ السفر الطويل، وبفضل هذا الجهد والسعي استطاعوا أن ينشروا الإسلام في بقاع جغرافية واسعة خلال حقبةٍ زمنية قصيرة.

لم يتوقّف الصحابة الكرام ولا الذين اتبعوهم من الصالحين عن الهجرة، بل كانوا في حركةٍ دائبةٍ؛ لأنّهم كانوا على يقين بأن صمودَهم وثباتَهم مرهونان بسعيهم وتحرّكهم، شأنهم في هذا الأمر شأن الأشياء التي لا تسقط بفعل قوّة الطرد المركزي، فإذا ما توقّفوا سقطوا، وإذا سقطوا داسَتْهم الأقدام وسُحقوا، تمامًا كالحالة المزرية للعالم الإسلامي اليوم، فلا بدّ إذًا من التحرّك للحيلولة دون السقوط.

ولقد هاجر عشّاقُ الخدمةِ اليوم إلى مختلف أرجاء العالم محمّلين بنفس المشاعر والأفكار، فأفادوا الناس واستفادوا هم أيضًا من خير ما وجدوه لديهم، كما أنجزوا الكثير من الخدمات التي لاقت قبولًا كبيرًا لدى الناس، وتعرفوا على الكثير من أصحاب الأفكار المختلفة، وتلاحموا معهم، وأسّسوا جسور الصداقة فيما بينهم.. وهذا كله يُسمّى بالهجرة الاختيارية.

الحُسّاد الظالمون

لكن مع الأسف ظهر الحُسّاد الذين لم يستسيغوا انفتاحَ رجال الخدمة على أرجاء العالم، وتقديرَ الناس لفعالياتهم ومشاريعهم.. وإنني عندما أصفهم بالحسّاد فإنني أعي وأقصد ما أقول، وأشير إلى ما يحمله هؤلاء الظالمون من حسدٍ كبيرٍ وحقدٍ دفينٍ، فلقد بذلوا كلّ ما في وسعهم لعرقلة هذا الانفتاح، وما زالوا يبذلون.. لقد أزعجهم أن يُبلّغ متطوّعو الخدمةِ إلى الناس قيمَهم الثقافية، ويعلّموهم لغتهم الأصلية، وينجحوا في الاندماج والتلاحم مع المجتمعات التي يعيشون فيها؛ فضخُّوا الأموالَ الطائلة، وأطلقوا الافتراءات الكاذبة، ولجؤوا إلى كلّ الوسائل التي بأيديهم لمنع الخدمات المبذولة، فشوّهوا صورة متطوّعي الخدمة باتهاماتهم الكاذبة وافتراءاتهم التي لا دليل عليها، ومارسوا ضدهم ما لا يخطر على البال من الظلم والاضطهاد، فمن ذا الذي يزعجه إبرازُ القيم الدينية ونشرُ أفكار الأمّة غير الشيطان وأتباعه المعاصرين!

وعند النظر إلى ما فعله هؤلاء الحسّاد يبدو لنا الأمر وكأنهم يقولون بلسان حالهم: “لماذا رعيتم الطلاب بمراكزكم التعليمية؟ لماذا كنتم سببًا في الكثير من الخدمات وإطلاق العديد من الحملات على مستوى العالم مثل ذبح الأضاحي وتوزيعها؟ لِمَاذا شَنَنْتم حربًا على الجهل بمؤسّساتكم التعليمية التي أقمتموها في كل أنحاء العالم؟ لماذا أقمتم أولمبياد اللغة ولفتّم أنظار الناس؟ لماذا؟ لماذا؟.. باختصار: لماذا تقومون بما لم نقم به وتثيرون شعور الحسد فينا وتدفعوننا إلى الخيانة؟ كنّا نعيش في هدوءٍ وراحةٍ حتى قمتم بخدماتكم تلك فسبقت خدماتنا، وسُحِقنا؛ من أجل ذلك اعتبرنا الأمر مسألةَ شرفٍ وكرامةٍ، فلن نرحمكم على سوء صنيعكم هذا، وسنقضّ مضجعَكم بحملاتنا واضطهاداتنا، وسنطاردكم مطاردةَ الساحرات.

أجل، هكذا كانت مشاعرهم وأفكارهم، وفي النهاية أدانوا تقديم المنح الدراسية، وجمع الأضاحي، ومساعدة المحتاجين، وبدؤوا في حملاتهم المنظّمة التي تشبه مطاردة الساحرات، فأغلقوا المئات بل والآلاف من مؤسّسات الخدمة، ووضعوا مَن لهم صلة بالخدمة من قريب أو بعيدٍ تحت الرقابة، وسجّلوا لهم ملفًّا أمنيًّا، واجتهدوا في سحقهم والقضاء عليهم، وأوصدوا أبواب مؤسّسات الخدمة التي تقدّم خدماتها لجميع طوائف الشعب، وملؤوا السجون بآلاف الأبرياء، وحرموهم حتى من حقوق المواطنة الأساسيّة، وتلاعبوا بشرفهم وكرامتهم؛ فمهّد الله لهؤلاء المظلومين سبيل الهجرة القسريّة، ونثَرَهُم كالبذور في كلّ أنحاء العالم.

الهجرة القسرية

لا ريب أن ما يفعله الذين يحاولون التصدّي لعمل الخير ظلمٌ كبيرٌ وفتنةٌ عظيمة، لكنّ المسألة لها جانبٌ يتعلّق بالقدر، فيمكن أن نقول هنا على سبيل محاسبة النفس: “من المحتمل أننا لم نحسن استغلال الهجرة الاختيارية، أو أننا لم نستوفِ الخدمة حقّها؛ فأرغمَنا اللهُ على الهجرة بيد الظالمين، وكأنه يقول لنا: سأضطرّكم إلى الهجرة كرهًا بأن أسلّط عليكم بعضًا من الظالمين في بلدكم”.. وهذا هو معنى الهجرة القسريّة.

لقد فتح الله تعالى لكم بالهجرة القسرية طريقًا، ونثركم في العالم بذورًا، وإنّي مفعَمٌ بالأمل بأن تزدهر هذه البذور في المستقبل القريب إن شاء الله، وأن يندمج رجالُ الخدمة من المعلّمين والتجّار والحرفيّين وأصحاب المهن الأخرى مع الناس في ديار الهجرة خلال زمنٍ يسيرٍ بفضلٍ من الله وعنايته، وأن يقوم البعض منهم باستثماراتٍ يتولّون من خلالها تمويل الخدمات المبذولة، وأن يفتح الآخرون مجال خدمات جديدة، وأن يحملوا خدماتهم إلى كلّ العالم.. لا تشكّوا في ذلك أبدًا! فوعدُ الله قاطعٌ في هذا الشأن، فقد أكّد الحقّ تعالى على الأجر الدنيوي والأخروي الذي يترتّب على الهجرة في الكثير من الآيات، وحثَّ المؤمنين عليها.

ومن ذلك قوله سبحانه وتعالى: ﴿وَمَنْ يُهَاجِرْ فِي سَبِيلِ اللهِ يَجِدْ فِي الْأَرْضِ مُرَاغَمًا كَثِيرًا وَسَعَةً﴾ (سورة النِّسَاءِ: 4/100)، يعني ما أكثر الإمكانات التي ستتاح لكم! والفرص التي تُهيّأ لكم إذا هاجرتم! أي إن الله تعالى لن يتخلّى عن الذين هاجروا من أجل نثر البذور السماوية ورعايتها حتى تنمو ويشتدّ عودها وتؤتي أُكُلها، وسيرزقهم من حيث لا يعلمون، ويسعدهم بفضله وكرمه.

فإذا كان ربنا سبحانه وتعالى قد فرَّقَنا قسرًا في جميع أنحاء العالم فله حكمةٌ في ذلك، فعلينا أن نجتهد لفهم هذه الحكمة، ونستوفي الهجرة حقّها، ونصل إلى الآخرين بمؤسّساتنا التي نفتحها وفعالياتنا التي ننظّمها، ونبثّ إلهامات أرواحنا في صدورهم، ونقيم صرح الروح والمعنى أينما حللنا أو ارتحلنا، ونرفع الراية المحمدية هناك، ونتبوّأ المكانة اللائقة بنا كمجتمعٍ عالميّ بين المجتمعات، ولا نقصد بذلك الانغماس في الدنيا، بل التعرّف على العالم، والقدرة على التحدّث بين الأمم عن مصير الإنسانية في العالم.

وفي تتمة الآية يقول ربنا سبحانه وتعالى: ﴿وَمَنْ يَخْرُجْ مِنْ بَيْتِهِ مُهَاجِرًا إِلَى اللهِ وَرَسُولِهِ ثُمَّ يُدْرِكْهُ الْمَوْتُ فَقَدْ وَقَعَ أَجْرُهُ عَلَى اللهِ وَكَانَ اللهُ غَفُورًا رَحِيمًا﴾ (سورة النِّسَاءِ: 4/100)؛ فيعِد الذين خرجوا من ديارهم بنِيّة الهجرة ووافتهم المنيّة في الطريق قبل أن يصلوا إلى وجهتهم؛ بالأجر الجزيل على نياتهم الحسنة وأهدافهم النبيلة.

وفي آيةٍ أخرى يبين ربنا سبحانه وتعالى هذا الأجر الجزيل الذي ينتظر المهاجرين بقوله: ﴿وَالَّذِينَ هَاجَرُوا فِي اللهِ مِنْ بَعْدِ مَا ظُلِمُوا لَنُبَوِّئَنَّهُمْ فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَلَأَجْرُ الآخِرَةِ أَكْبَرُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ﴾ (سورة النَّحْلِ: 16/41)، فالآية تصف حال المؤمنين الذين لم يتمكّنوا من العيش في وطنهم بسبب الظلم والاضطهاد والقمع الذي تعرّضوا له، ولم يجدوا حلًّا سوى الهجرة؛ وتبشِّرهم بالنعيم الدنيوي والأخروي الذي ينتظرهم؛ وذلك أنّ الله تعالى سيمنّ عليهم بما لا يتوقّعون من نِعَمٍ وأفضال في البلاد التي هاجروا إليها، أما بالنسبة للجزاء الأخروي فسيكون أسمى وأعلى بكثيرٍ من جزائهم الدنيوي، وعلى هيئةٍ تفوق التصور والخيال.

الهجرة والجهاد

في آية أخرى يقول الحق تبارك وتعالى: ﴿ثُمَّ إِنَّ رَبَّكَ لِلَّذِينَ هَاجَرُوا مِنْ بَعْدِ مَا فُتِنُوا ثُمَّ جَاهَدُوا وَصَبَرُوا إِنَّ رَبَّكَ مِنْ بَعْدِهَا لَغَفُورٌ رَحِيمٌ﴾ (سورة النَّحْلِ: 16/110)، ففي هذه الآية والآية السابقة يؤكّد ربنا تبارك وتعالى على هجرة أولئك الأبطال الذين تركوا أوطانهم بعد ما تعرّضوا له من فتنة وبلاء وظلم، وأيًّا كان الاسم الذي يُطلقه الآخرون على هذه الهجرة، وسواء قالوا إنهم هربوا، أو نزحوا، أو لجؤوا، أو أيّ شيء آخر؛ فالقرآن الكريم يصف ما فعلوه بالهجرة، ويؤكّد على الأجر الذي ينتظر هؤلاء المهاجرين.

ومن النقاط الأخرى التي تسترعي الانتباه في هذه الآية ورود ذكر الجهاد بعد الهجرة مباشرةً، وتوسّط حرف العطف “ثم” بين الجهاد والهجرة، وهذا يعني أنهم بعدما هاجروا كان أول ما قاموا به أن أسّسوا لهم أرضيةً صلبةً، وفعلوا كلّ ما يلزم لتهيئة هذه الأرضية، ثم انطلقوا في الجهاد والكفاح من أجل إعلاء كلمة الله سبحانه وتعالى، أي إنهم وضعوا إستراتيجيات لإزالة أيّ عائقٍ بين الناس وربّ الناس سبحانه وتعالى، وربطِ القلوبِ بربها جل وعلا، ثم جاء التأكيد فيما بعد على الصبر؛ لأن الأمر صعبٌ عسيرٌ يتطلّب الصبر والمثابرة، ففي هذا الطريق يواجه الإنسانُ العديدَ من الصعوبات والمحن والمشقات، وهذه كلها لا يمكن التغلّب عليها إلا بالصبر.

وفي الحديث يبيّن النبي صلى الله عليه وسلم أن ما يُضفي قيمةً للهجرة هو النية، فيقول: “إِنَّمَا الْأَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ، وَإِنَّمَا لِكُلِّ امْرِئٍ مَا نَوَى، فَمَنْ كَانَتْ هِجْرَتُهُ إِلَى اللَّهِ وَرَسُولِهِ فَهِجْرَتُهُ إِلَى اللَّهِ وَرَسُولِهِ، وَمَنْ كَانَتْ هِجْرَتُهُ لِدُنْيَا يُصِيبُهَا، أَوِ امْرَأَةٍ يَتَزَوَّجُهَا، فَهِجْرَتُهُ إِلَى مَا هَاجَرَ إِلَيْهِ[1].. فالذي يمنح الهجرةَ قيمةً تفوق كلّ القيم هو نيّة الإنسان وهدفُه وعمقُ تفكيره.. وكأن الآية تقول: إنما تكتمل الهجرة بالجهاد، هكذا كان فهم الصحابة رضوان الله عليهم للهجرة!

أجل، ما من إنسانٍ يتعرّض للضغط والتضييق عليه في وطنه، وتُصادر ممتلكاته؛ فيضطر للعيش في بلاد أخرى بعيدًا عن بلده متحمّلًا عذابات الشوق والحنين إلى وطنه؛ إلا وسينال ثواب هذه المشاقّ والمحن التي عاناها.. فإن أحسن بعد ذلك تمثيلَ قيمِهِ السامية في بلاد الهجرة، وعرّف الآخرين بإلهامات روحه، وحاول الوصول بالإنسان الذي خلقه الله في أحسن تقويم إلى الإنسانية الحقّة؛ فسينال أجرًا آخر على فعله هذا أيضًا..

بناءً على ذلك فلا ينبغي لمن سلك هذا الطريق الذي يترتّب عليه هذا الثواب الجزيل أن يشكو من الضغط الذي يتعرّض له، أو يتململَ من الظلم الذي يلحقه، أو يتضجّر من الحسد الذي يُضمَر له.. علينا أن نلهجَ دائمًا بهذا الدعاء: “اللهم لا تُبعدنا عن صراطك المستقيم، وثبّت أقدامنا، ووفّقنا إلى خدمة ديننا وغايتنا المثلى، فإن كتبتَ علينا الهجرة طوعًا أو قسرًا فهيّئ لنا القيام بالخدمة في دار الهجرة على أفضل وجه”.

استمرار الهجرة

قد يؤدّي بقاءُ الإنسان في مكانٍ ما مدّة طويلة، واختلاطُه بالآخرين إلى ظهور بعض المشاكل بعد فترةٍ معيّنةٍ، وحتى ولو داوم هذا الإنسان على تغذيته المعنوية وشحنه الروحي فلن يحولَ ذلك من ظهور بعض المشاكل التي تضرّ بمفهوم الأخوّة، وحينئذٍ تنشأ بعض الخلافات بيننا، وننشغل بأنفسنا وغيرنا عن خدماتنا، وتثور الفتن فيما بيننا، وإن لم يحدث ذلك وقعْنا ضحيّةً لإلفنا وتعوُّدِنا، وفقَدْنا نشاطنا وحيويّتنا، وأضحت خدماتنا لا ترضينا.. وقد يشعر مخاطبونا بالضجر والملل منا ومن كلامنا.. لهذا السبب يجب ألا نكفّ عن الهجرة والحركة والخدمة، وعلى رجال الخدمة أن ينفتحوا على كل العالم، ويتعرّفوا على أناسٍ جددٍ، ويكتشفوا مجالاتٍ جديدةً للخدمة.

ولو حدث تباطؤٌ في الهجرة أو لم تحصل تطورات على المستوى المطلوب أو حدث ركودٌ في الخدمات المبذولة؛ فمن الممكن أن ينشأ بين الناس بعد فترةٍ ما شيءٌ من النزاع والخلاف، وتبدأ الغيبة تسري حتى بين المتميّزين بأخلاقهم وصفاتهم العالية.. وقد شاهدنا أمثلةً كثيرةً على ذلك على مدار التاريخ، فإن كنتم تريدون التخلّص من هذه السلبيّات فالسبيل الوحيد إلى ذلك هو عدم التوقّف عن الحركة والهجرة في سبيل الله، والمسارعة إلى تحصيل مرضاة الله تعالى في ديار الهجرة.

فلا ينبغي أن ننظر إلى أنفسنا -نحن رجال الخدمة- على أننا صخرة لا يمكن إزاحتها من أيّ مكان، ولا يجب أن نعوِّد أنفسنا على البقاء في مكانٍ واحدٍ بشكلٍ دائمٍ، لا بدّ أن نكون رحَّالة متنقّلين، لا نكفّ عن السير والحركة، ولدينا عزمٌ ومثابرة على استيفاء حقّ الطريق الذي نسير فيه.

[1] صحيح البخاري، بدء الوحي، 1؛ صحيح مسلم، الإمارة، 155.

Cuma Hutbesi: Yaşatma İdeali

Herkul | | Cuma Hutbeleri

Bugüne kadar hiçbir ideoloji, insanları uzun zaman bir arada tutmayı başaramadı. Bir arada tutmak şöyle dursun, böyle bir beraberliğin gerektirdiği şartları dahi tam olarak ortaya koyamadı. Ne yakın tarih itibarıyla dünyanın büyük bir bölümüne hükmetme konumunda bulunan Batılı ülkeler, ne doğudaki sosyalist ve komünist milletler ne de varlığı-yokluğu müsâvi, Cemil Meriç’in ifadesiyle “Âraftakiler” diyeceğimiz bağımsızlar.. evet hiçbiri onca iddiasına rağmen dünyaya kalıcı bir huzur ve güven veremedi. Vaad edilenlerin verilemeyişi, alıcı konumunda bulunanların güvenini temelden sarstığı gibi, verilenlerin evrensel olamayışı, insanlığı bütünüyle kucaklayamayışı ve insan tabiatına mülâyim gelmeyişi de, herkeste bir güven bunalımı meydana getirdi; dahası bundan böyle vaad edilecek şeylere karşı da bir kuşku ve tereddüt hâsıl etti. Artık bugün insanlık kendine teklif edilen herhangi bir sisteme karşı biraz şüpheci, biraz endişeli, biraz da müstehzî.. zira o, bugüne kadar cebren içine çekildiği hiçbir sistemin tam işlemediği, işletilemediği inancında. Demek ki bu sistemlerin hepsinde ciddî eksiklikler vardı; bu da onların ortaya koydukları bir kısım güzellikleri alıp götürüyordu ve insanların hafızalarında sadece esefli birer hülya ve yıkık birer rüya kalıyordu.

Mekanik bir sistemde küçük bir parçanın eksikliği, o mükemmel sistemi bir enkaz yığını haline getirdiği gibi, büyük iddialarla ortaya atılan ideolojiler de büyük ölçüde beşer tabiatına ters olmaları, her kesimi kucaklayamamaları, vaad ettiklerini gerçekleştirememeleri, insanlığın ihtiyaçlarına cevap verememeleri; dahası bir kısım insanî değerleri göz ardı etmeleri, hatta bazıları itibarıyla, insanlar arasında kin, nefret ve gayz duygularını körüklemeleri açısından, günümüzdeki ideolojilerin hemen hepsi artık birer düşünce enkazı hâline gelmiştir veya toplumlar tarafından öyle “algılanmakta”dır. Dolayısıyla da, denebilir ki, bugün, küçük bir azınlığın dışında, hemen herkes sarsık, herkes ümitsiz, herkes kuşkulu bir bekleyiş ve sebepler üstü bir arayış içinde.

Bu itibarla da, evvelâ millet olarak bizim, sonra da topyekün insanlığın iradelerimize fer, gözlerimize nur ve gönüllerimize ümit kazandıracak ve bizi yeni inkisarlara uğratmayacak yüksek bir mefkûreye ihtiyacımız var. Aklî, mantıkî, hissî boşlukları olmayan ve yukarıda söz konusu edilen olumsuzluklara karşı kapalı bulunan, şartlar el verdikçe de realize edilebilen bir mefkûre ve bir gâye-i hayale ihtiyacımız var. Yeryüzünde düşünce dünyalarının merkez değiştirdiği, temel ve kalıcı alâkaların şahıslar âleminden fikirler âlemine kaydığı, üst üste yanılmaların insanları bundan sonraki tespitlerinde daha hassas olmaya zorladığı bir dönemde yaşıyoruz. Bu genel durum eğer bir kısım tutarlı stratejilerle değerlendirilebilir ve toplumdaki metafizik gerilim ve birkaç asırlık aktivite yüksek bir ideal etrafında iyi organize edilebilirse, bugün olmasa da çok yakın bir gelecekte, büyük çoğunluk itibarıyla insanlık –belli ölçüde de olsa– bu câzibe merkezinin çevresinde mutlaka bir araya gelecektir.

Ne var ki, her şeyden evvel, o yüksek gâye-i hayalin belirlenmesi icap eder. Bugüne kadar böyle olduğu gibi şimdilerde de pek çok milletin, belli politikaları bulunduğu halde, bu politikalarını sağlam bir mefkûre ile irtibatlandıramadıklarından dolayı hep sallantılar yaşamış ve insanların gönüllerine girme konusunda ciddî bir mesafe alamamışlardır. Bu durum, medeniyet ve demokrasi adına tam oturaklaşamamış ülkelerde daha çok hissedilse de, kendilerini medeniyet muallimi ve demokrasinin de üstadı sayan milletler için de aynıyla geçerlidir. Dış görünüşleri ne kadar parlak olursa olsun, propagandalar ne söylerse söylesin, bugün onca şatafat, debdebe ve ihtişama rağmen büyük gibi görünen pek çok devlet, parlak, imrendirici ideal bir gelecek ve seviyeli bir hayat vaad etmekten daha ziyade, pragmatik yörüngede hareket ediyor olmanın muvakkat aldatmacalarıyla gafil yığınları oyalamada ve yarınlar adına hiçbir şey söyleyememekte, dahası kalb, ruh ve vicdanları da hep aç bırakmaktadır.

Şimdi bize, bütün bu olumsuzlukları da göz önünde bulundurarak kendi değerlerimizi esas alıp, ileriye mâtuf onların üzerinde üreteceğimiz politika ve tasarılarda hep yüksek bir gâye-i hayal takip etmek düşmektedir ki, politikalarımızda istikrar olabilsin; olabilsin de bu iki gücü müsâdemeye meydan vermeden aynı yönde kullanabilelim. Müsâdemeye meydan vermeden diyoruz; zira herhangi bir faaliyet veya hareket ne kadar samimî duygularla da temsil edilse her zaman yapıcı olmayabilir. Niyet doğru işlerin mânevî bir buudu olarak şâyân-ı takdir bir iş sayılsa da, yanlış işlerin vasfı olduğunda kat’iyen aynı mânâyı ifade etmez. Herhangi bir hareket, motivasyon durumuna göre yapıcı da olabilir, yıkıcı da. Plan ve projede akıl, mantık ve hislerin bir değer ifade ettiği yerde, hissî boşlukların bulunmaması yanında sağlam bir temsil de çok önemlidir. Bazen, her biri tek başına iyi sayılan işler bile, “teâruzlar” ve “tesâkutlar” ağında birbirini yok edebilir. Herhangi bir yiyecek maddesini yuvalarına taşımak isteyen karıncaların, hedef farklılığı ya da onların hareket etme müşterek insiyakı programlarının muvakkat his dalgaları karşısında alabora olmasıyla, biri o tarafa-biri bu tarafa zorladıklarında bütün enerjilerini tükettikleri hâlde kat’iyen hedefe yaklaşamadıkları gibi, hiçbir ideali ve gâye-i hayali bulunmayan, bulunsa da ona göre zihnî hazırlığı olmayan toplumlar da hep hareket ederler ama, asla mesafe alamazlar; zira mesafe alma evvelâ, vicdanın saygı duyacağı ve iç insiyakların bir ibadet neşvesi içinde temâyül göstereceği yüce bir hedefin belirlenmesine; sonra, mevcut şartlar ve ortama göre kusursuz bir organizasyona; bunu müteakip de, ayrı ayrı devrelerdeki enerjinin aynı noktaya yönlendirilmesine; yani farklı kesimlerdeki bilgi birikimi, tecrübe ve bloke gücün o gâye-i hayalin emrine verilmesine bağlıdır.

Millî Mücadele esnasında bütün ferdî faaliyetler, hür ve müstakil bir Türkiye gerçekleştirme istikametinde yoğunlaşmıştı. Oldukça basit fakat her kesimce saygı duyulan bu mefkûre, aklî, mantıkî, hissî bütün boşlukları dolduracak ve bütün hareketleri tek bir noktaya teksîfe yetecek güçteydi ve işte bu güç, şart-ı âdi planında hedeflenen hususları gerçekleştirmeye yetti. Ancak her zafer ve muvaffakiyet beraberinde rehâvet de getireceğinden, mefkûrenin her zaman renk atmadan bütün canlılığıyla mevcudiyetini devam ettirmesi de bir hayli zordur. Biz bu zor işte ne kadar başarılı olmuşuzdur, onu tarihin değerlendirmesine bırakalım. Eğer zaferler yaşayan bir toplumu yüksek mefkûrelere uyarıcı yeni sebeplerle beslemezseniz, metafizik gerilimin gevşemesi ve fütur fâsit dairelerinin yaşanması kaçınılmaz olur. Gerçi, böyle bir gerilim gevşemesini sadece zaferlerle gelen rehâvete ya da başarı sarhoşluğuna veya zaman zaman insan tabiatında kendini hissettiren bir kabz hâline, bir umursamazlığa vermek her zaman isabetli olmayabilir. Zira bazen; güven vaad etmeyen lider ve rehberlerin tereddüt doğuran tavırları.. bazen onların yeteneklerinin sınırlılığı.. bazen aydınların ufuksuzluğu; öyle ki, milleti taşımak istedikleri ufkun ötesini değil berisini bile görememeleri.. bazen milletçe içinde yaşadığımız durumu tam kavrayamama ve motivasyon eksikliği.. bazen Makyavelist ve pragmatist düşüncelerin dinî ve millî değerlerin önüne geçmesi… gibi hususlar hem düşünce hayatımızda hem de hareket ve aksiyonlarımızda çatlamalar meydana getirebilir. Bugün biz, bu mahzurların hepsinin söz konusu olabileceği bir atmosferin doğurduğu değişik krizler silsilesiyle karşı karşıya bulunuyoruz. Hemen her zaman kendimizi salma ve çözülecekmiş gibi bir dağınıklık içinde bulunma görünümü sergilemekteyiz. Böyle bir durumun, düşmanların iştihasını kabartacağında, dostları da inkisara uğratacağında şüphe yok; dahası millî hayatımızda bu ölçüde aklî, mantıkî, hissî boşluklara meydan vermeye devam edersek –hafizanallah– gerçekten devrilebiliriz de. Milletimizin böyle bir düşüşle meydana gelmesi mukadder görünen fezâyi ve fecâyii yaşamaması için, üçüncü sınıf ülkelere mahsus, hedefsizlik, sömürülebilirlik ve vesâyette yaşama psikolojisinden bütün bütün sıyrılarak, “Allah’a dayanıp, sa’ye sarılmaya”, ilâhî tevfiki millî birlik ve beraberlikte aramaya, sonra da kendimiz olmaya ve kendi yüksek ideallerimizi takip etmeye mecburuz.

İç içe uçurumlarla karşı karşıya kaldığımız, köprülerin yıkılıp yolların yürünmez hâle geldiği ve milletimiz tarihinde az yaşanan türden değişik imtihanlarla sarsıldığı bir fırtınalı zaman diliminde, alışılagelen formdaki tasarılarla bütün bu olumsuzlukların üstesinden gelinemeyeceği açıktır. Böylesine olağanüstü hâller, insanüstü gayret ve fevkalâde bir performans isteyen hâllerdir ve böyle hâller bazen planlarıyla, projeleriyle, stratejileriyle ve bunları üretecek cins dimağlarıyla, yaşama yerine yaşatmaya ömürlerini adamış temsilci kahramanlarıyla, aynı zamanda bazı milletler için birer tarihî milât da olagelmiştir.

Onun içindir ki, büyük bir millet olmayı düşlediğimiz şu günlerde, uzmanca plan ve projelerin lüzumuna inanmanın yanında, hatta ondan da önce, büyük bir millet olma mefkûresine bağlı ideal nesillerin yetiştirilmesi zaruretine inanıyoruz. Dar bir dairede de olsa böyle bir mefkûrenin, belli ölçüde gerçekleşmesi ve örneklerini birkaç bin insanla ortaya koyarak, tıpkı Millî Mücadele’de olduğu gibi, yurdunu yuvasını terk edip dünyanın dört bir yanına hicretler teşkiliyle, her tarafa millî ruh fidelerini dikmeye çalışmaları, geleceğin büyük Türkiye’sinin, dünyadaki karakollarını hazırlamaları, gittikleri her yerde kendi ruh ve mânâ dünyalarını sergilemeleri, milletimizin tarihin derinliklerinden gelen itibarını yeniden ortaya çıkarıp onu, devletler arası muvâzenedeki hakikî yerine oturtmaya gayret etmeleri ve bütün bunlarda belli ölçüde muvaffak da olmaları, yüksek bir mefkûreye dilbeste olmuş ideal nesillerin neler yapabileceklerini gösterme bakımından önemli misaller olsa gerek.

Bugün, dünyanın en güçlü devletlerinin değişik lobi faaliyetlerinden kendilerini tanıtmaya kadar milyarlar harcayarak halledemedikleri pek çok problemleri bu hasbîler kadrosu, bazen aç, bazen susuz; ama her zaman imanlı, ümitli, azimli ve yine ifadenin Âkifçesiyle; Allah’a dayanıp, sa’ye sarılıp, hikmete de râm olmalarıyla bir hamlede, bir nefhada halledebiliyorlar. İşte böyle harika bir oluşum, ne küçümsenmeli, ne tesadüflere verilmeli ne de gidilen ülkelerin azizliğinde aranmalıdır. Bu fevkalâde hareketteki sır, samimî gönüllerin Allah’a yönelmesinde ve azizliği tarihin derinliklerinden gelen bir millete, Cenâb-ı Hakk’ın ekstradan ihsanlarında aranmalıdır.. evet her başarıda olduğu gibi bunda da gayret, samimiyetle çarpan sinelerden; vefa, milletten; tevfik de Allah’tandır. Tarihin en güç dönemlerinde, çaresizliklere meydan okuyor gibi birdenbire fışkırıp ortaya çıkan ve onca yokluğa rağmen hep varlık cilveleriyle serpilip gelişen harika hamleler gibi, günümüzde de, pek çok tazyik, iftira, isnad ve insafsızca karalamalara rağmen, askerî birliklerin millî marşlarla güle-oynaya ölüme yürüdükleri gibi, bu vefalı milletin ona yakışır fedakâr evlatları da, ellerinde ilim, irfan meş’aleleri, geleceğin büyük ülkesi adına sürekli gurbete, hasrete, mahrumiyete yürüyorlar. Senelerden beri hiçbir fire vermeden, milletimiz ve ülkemiz hesabına çok önemli bir misyon edâ eden bu insanların, hiç bitmeyen güç kaynakları imanları, hiç sönmeyen aşk u heyecan menbâları da millî mefkûreleridir.

Bu iki dinamiğin ne hayatî bir önem ifade ettiğini bilmeyenler, inanç ve mefkûrenin insana neler yaptırabileceğini bir türlü akıl edemediklerinden yer yer kin, nefret karışımı bir kuşkuyla, zaman zaman da hezeyanlaşan bir hazımsızlıkla; “Acaba bütün bunlar nasıl oluyor? Bu işte bunların ne çıkarları var?” diyor, idealsizliklerini ortaya koyuyorlar.

Her şeyden evvel yüksek bir mefkûre, ideal nesilleri harekete geçiren bir marş, onların bitmeyen enerjilerini besleyen bir dinamo, aşk u heyecanları için dupduru bir kaynak ve kaderlerini semâlara haykıran bir coşkudur. Böyle bir mefkûre sayesinde, müşterek harekete dönüşüp, katlanarak büyüyen ferdî gayretler, ayrı bir derinliğe, ayrı bir debiye ve tabiî ayrı bir ritme ulaşarak, tepeleri aşma pahasına da olsa kendine mutlaka bir mecrâ bularak yoluna devam edecektir.

İnsanlığın karanlıklar içinde bocaladığı bir dönemde, çölün bağrından fışkırıp çıkan ve bir hamlede dünyanın mâkûs kaderini değiştiren, bir nefhada üç kıt’ada ümidin sesi-soluğu olup inleyen o bir avuç ilk mücahitlerin en önemli güç kaynakları imanları ve o imanla, her zaman gönüllerinde köpürüp duran ilhamları başkalarının sinelerine boşaltabilme idealleriydi. Asya steplerinden kalkıp Anadolu’ya yürüyen ve bir aşiretten koskoca bir cihan devleti çıkaran Osmanlı serencâmesinin arkasında da aynı dinamikler vardı; tabiî Millî Mücadele’yi gerçekleştiren kahramanların dimağlarında da. Yirminci asrın ortalarına doğru hiçbir hayat emâresi taşımayan Hintli kalabalıkları hürriyet ve istiklâle yürüten büyük heyecanın temelindeki güç de o milletin imanı, ümidi ve kendileri olarak kalabilme-yaşayabilme mefkûresinden başka bir şey değildi.

Ne var ki, insanların sinelerinde böyle bir ateşi tutuşturup onları harekete geçirecek idealin de bir disiplinler ideali olması ve bir nizama bağlı olması gerekir. İnşa edilecek bir âbideden evvel onu teşkil edecek unsurların sağlamlığı, her parçanın bir diğeriyle uyumu ve hedeflenen estetiğe müşterek katkıları çok önemlidir. Bütünü meydana getiren parçalarda elverişlilik, uyum düşünülmeden, ortaya konan eserde mükemmelliğe ulaşılamaz.. evet, ferdî gayret ve hamleler, müşterek harekete göre disipline edilemez ve iyi bir motivasyon sağlanamazsa, fertler arası müsâdeme kaçınılmaz olur. Dolayısıyla da nizam bozulur, her hamle bir başka harekete rağmen cereyan etmeye başlar ve kesirli sayıların çarpımında olduğu gibi her işlem, gider değerlerin düşmesini ve keyfiyetin sıfırlanmasını netice verir. Bu itibarla, daha önce de işaret edildiği gibi, zarar veriyor mülâhazasıyla ferdî enerjiler kat’iyen söndürülmemeli, aksine, mümkün olduğunca zerresi dahi zâyi edilmeden, daha önceden belirlenmiş bulunan gâye-i hayali gerçekleştirme yönüne kanalize edilmeli ve ruhlardaki müsâdeme ahlâkı giderilerek onun yerine mutâbakat anlayışı yerleştirilmeli, hatta mümkünse her fert bu konuda şartlandırılmalıdır.

Bütün dinler, o geniş kapsamlı misyonları içinde, bilhassa bu anlayışı tespit etmek için gelmişlerdir denebilir. Evet her din, ferdî enerjileri zabturabt altına alıp bütün mevcut bloke gücü yeni bir medeniyet ve yeni bir umran çağına yürümenin önemli bir dinamiği hâline getirmiştir. Din rehberliğinde her fert, hürriyet ve şahsî faaliyetlerini, toplumun hareket ve faaliyetleriyle dengeleyerek, –tıpkı fezâda herhangi bir peykin, bir câzibe merkezi etrafında, ona bağlı hareket ettiği aynı anda, kendi çevresinde de dönmesi gibi– o da, bir yandan kendi iradesinin hakkını verip özgürce davranırken, diğer yandan da başkalarıyla olan hareket bütünlüğünü koruyup iki hamleyi birden gerçekleştirebilmiştir. Zaten, bütünlük ve denge, daha sağlam bir organizasyona bağlanmamışsa, parça parça hareketler ne kadar canlı ve çalımlı da olsa, umumî maksat istikametinde birbirlerini desteklemeleri şöyle dursun, bazen hareketsizlikten daha kötü sonuçlar da doğurabilirler. Hâsılı, ister hareketsizlik ister harekette disiplinsizlik ikisi de farklı birer ölüm demektir. Fertleri böyle bir ölümle sarsılmış milletlerin elenip tarihin dışında kalmaları ise kaçınılmazdır.

İnsanlarda münferit hareket etme duygusu, biraz bencillikten, biraz herkesin kendine güvenmesinden ve iktidarının sınırlarını bilememesinden, biraz da, birlik ve beraberlik ruhunun, kolektif faaliyetlerin, vifak ve ittifakın, nasıl ses getiren bir inayet çağrısı olduğunun sezilememesinden kaynaklanmaktadır. Bütün bunların yanında bazen de şöhret, şan, şahsî çıkar gibi hususlar da ferdî mülâhazaları öne çıkarabilir.. hatta bu mülâhazalarıyla, bir dönemde “reh-i sevdâ” deyip Allah rızası için soluk soluğa koşup durduğu hizmet saflarından ayrılarak, kendini yeme-içme-yatma-ıtrahta bulunma insiyaklarına salan ve çevrelerini, hedeflerini bütün bütün unutan tâli’sizler de çıkabilir. Hedef unutulup ortada gâye-i hayal kalmayınca, kim olursa olsun artık egoizmanın ağına düşülmesi, hizmet aşk u şevkinin yerini cismanî arzuların alması ve başkaları için yaşama duygusunun sönmesi kaçınılmaz olacaktır.

Bu açıdan denilebilir ki, bugün bizim meseleler üstü en büyük meselemiz; millet fertlerinin ruhunda yeniden bir kere daha yaşatma arzusunu tutuşturarak, onunla idealleri arasına girmiş bulunan bütün yabancı mülâhazaları ayıkladıktan sonra onun durgunlaşmış gibi görünen enerjisini harekete geçirip, iyi bir motivasyon ve disiplinli bir faaliyetle onu bir kere daha tarihî mefkûresine doğru yürütmektir. Böyle bir harekette, köylü-kentli, aydın-esnaf, talebe-muallim, cemaat-hatip bütün kesimleriyle toplumun bu müşterek hareketine yörünge teşkil edecek fasl-ı müştereklerin belirlenmesinde de zaruret vardır. Bu fasl-ı müşterekleri –buna ortak payda da diyebiliriz– milletimizi, dünya devletleri arasında önemli bir muvazene unsuru haline getirmek.. ferden-ferdâ, ne pahasına olursa olsun bu misyonu edâ etme ahd ü peymânında bulunmak.. düşünceyi öne çıkarıp, millî hisleri de dengeleyerek bu umumî harekette aklî, mantıkî, hissî boşluklara meydan vermemek.. hakikat aşkını, ilim ve araştırma iştiyakını Allah’a amûdî yükselmenin birer vesilesi sayarak toplumu her zaman bu anlayışla beslemek… gibi hususlar olarak sıralayabiliriz.

Böyle bir yaklaşım sayesinde, bu ideali paylaşan fertlerin sürekli canlı kalacaklarına, kolektif faaliyetlerin âhenk içinde yürütüleceğine, hızlı motivasyonlarla zaman ve imkânların en rantabl şekilde değerlendirileceğine ve düşünceye genişleme fırsatı verildiği için her an yenilenmeye de açık kalınacağına inanıyoruz.

Bütün bunları gerçekleştirmek için, Müslümana ne yeni bir din anlayışı telkin etmeye ne de herkese Müslümanlığı yeni baştan öğretmeye ihtiyaç vardır. Yapılması gerekli olan şey sadece ona, bugüne kadar öğrendiklerinin hayatî önemlerini, müessiriyetlerini ve kalıcılıklarını anlatmak olmalıdır. Ne acıdır ki, bu konuda da rivayetler kafaları karıştıracak kadar muhtelif.. hevâ vü heves aklın önünde ve hüdânın otağında ikamet ediyor, his de mantığın tahtında ahkam kesiyor.. bu çarpıklığı, inkâr ve ilhadı meslek edinmiş bulunan ve oturup kalkıp dine saldıran bir kısım ateistlerde görmek mümkün olduğu gibi, sadece kendini dindar sanan kalbî ve ruhî hayata kapalı softalarda da görebiliriz. Bu iki tip insan, zahiren birbirinden farklı görünse de ülkeye, millete, dine zarar vermede at başı sayılabilirler.

Her iki kesim de, dinin ruhuna karşı fevkalâde saygısız, hür düşünce adına alabildiğine müsamahasız ve paylaşmaya da kapalıdırlar. İftira, tezvir, karalama bunların biricik sermayeleri ve kendilerinden kabul etmediklerini gammazlama da en büyük mârifetleridir. Neye sığınıp kime arkalarını dayayacakları önemli değildir; önemli olan hazmedemediklerini ne yapıp yapıp hazmetmektir. Aslında her iki cephenin de bu konudaki hırsları ve gayretleri o kadar aşkındır ki, zannediyorum cehdin bu kadarı (!) yerinde kullanılsaydı o bütün bir dünyayı ihya edebilirdi.

Elbette ki, böyle karanlık bir atmosferde ve bu ölçüde, dü­şünmez, görmez ve bilmezler arenasında fikir hayatı, hakikat aşkı, ilim ve araştırma tutkusu bulunmayacaktır.. bulunsa da gelişmeyecektir.. gelişse de bir fanteziden ileriye gidemeye­cektir. Zaten hâl-i pür-melâlimiz bunu bir değil, yüzlerce dille ilan etmiyor mu?

Oysaki, milletçe bizim düşüncemiz bir imar, bir inşa düşüncesi olmalıdır; olmalı ve birkaç asırdan beri içinde bocalayıp durduğumuz düşünce fakirliğinden, mefkûresizlikten mutlaka kurtulmalıyız. Bizim bugün, belki de her şeyden daha çok, kendi medeniyet telakkimiz ve kendi kültürümüzle dirilme gibi yüksek bir gâye-i hayale ihtiyacımız var. Evet yakın bir gelecekte milletimizin tarihî değerler blokajı üzerinde bir heykel gibi yükselmesi için, milletçe daha çok sancıya, ızdıraba ve zamanın çıldırtıcılığına karşı sabırlı olmaya mecburuz. Hâdiselerin kendi tabiatları içinde gelişme süresine saygılı kalmak bu tabiatı çok iyi tanımaya bağlıdır. Kur’ân Efendimiz’e: “Eğer varılacak yer ve hedef yakın olsaydı, onlar Seni takip edeceklerdi. Ne var ki, mesafeler onlara insaflı gelmedi.”[1] diyerek O’nu teselli, takılıp yollarda kalanları da tevbih etmektedir.

Kaldı ki, Müslümanca düşünceye göre bir hareket ve hamlenin en tabiî hedefi sayılan Allah rızası elde edildikten sonra, millet adına verilen hizmetlerin, ülkemizi devletler arası muvazenede en saygın konuma getirmesi gerçekleşsin ya da gerçekleşmesin maksat hâsıl olmuş demektir. Zaten bir mü’min her hizmet ve her faaliyetinde O’nun rızasına ulaşmayı hedefler; böylece O’nun dışındaki bütün izafî hedefler de, gerçek hedef karşısında birer vesileye dönüşürler.

[1]    Tevbe sûresi, 9/42.

***

Not: Bu hafta mescidimizde okunan Cuma Hutbesi, Muhterem Hocamızın Yeni Ümit Dergisi Ocak 1999 sayısı için kaleme aldığı makaledir.

Cebrî Hicret ve Cihad

Herkul | | KIRIK TESTI

Kur’ân-ı Kerim pek çok âyet-i kerimede hicret üzerinde durur; hicreti emreder, hicret eden mü’minleri metheder. Zira İslâm davasının etraf-ı âlemde neşv ü nema bulması adına hicretin çok önemli bir fonksiyonu vardır. Hicret eden insanlar gittikleri yerlerde farklı insanlarla münasebete geçebilir, önemli açılımlara vesile olabilirler. Nitekim Kur’ân’ın konuyla ilgili emirlerini çok iyi anlayan sahabe-i kiram, atın, katırın, devenin sırtında uzak diyarlara göç etmiş ve gittikleri yerlerde mübarek dinlerini, değerli kültürlerini, dinî düşüncelerini bayraklaştırmak için âdeta yarış yapmışlardır. Onlardan sonra nice hak dostları, nice mürşitler çadırlarını bineklerinin üzerine yüklemiş, farklı diyarları gezmiş ve gittikleri yerlerde irşat vazifelerini eda etmişlerdir. Aylarca sürecek meşakkatli yolculuklar, yolculukta karşılaşacakları tehlikeler onları ruhlarının ilhamlarını, yüce değerlerini başkalarına ulaştırmaktan alıkoymamıştır. Onların bu ceht ve gayretleri sayesindedir ki Müslümanlık kısa bir zaman dilimi içinde geniş coğrafyalara yayılmıştır.

Ne sahabe-i kiram ne de onların yolundan giden hak dostları hiç durmamış, hep hareket halinde olmuşlar. Çünkü bilmiş ve inanmışlar ki, -tıpkı merkezkaç kuvvetiyle düşmekten kurtulan nesneler gibi- düşmeyip ayakta kalmaları, hareket etmelerine bağlıdır; durdukları zaman düşerler, dökülürler; dökülürlerse ayaklar altında kalır, ezilirler. Tıpkı günümüzde İslâm dünyasının hal-i pür-melâli gibi. Dökülmemek için hareket etmek gerekir.

Günümüzün karasevdalıları da aynı duygu ve düşüncelerle dünyanın farklı ülkelerine açıldılar. Gittikleri yerlere kendi değerlerini, kendi kültürlerini götürdükleri gibi, oralarda da karşılaştıklarından alacaklarını aldı, kültürlerini daha bir zenginleştirdiler. Çok önemli oluşumlara, açılımlara vesile oldular. Gittikleri ülkelerde hüsnükabullerle karşılandılar. Farklı farklı anlayıştan insanlarla görüşüp kaynaştılar. Dostluk köprüleri kurdular. Bütün bunlara “ihtiyarî hicret” diyebiliriz.

Hasetçi Zalimler

Maalesef hizmet erlerinin dünyanın dört bir yanına açılmasını, yaptıkları faaliyet ve projelerin alkış ve takdirle karşılanmasını çekemeyen “hasût”lar oldu. Arapçada mübalağa manası ifade eden bu kelimeyi özellikle kullanıyorum. Çünkü onlara hâsit (hasetçi) demek hafif kalır. İşte bu hasûtlar ki böyle bir açılımı kösteklemek için ellerinden gelen her şeyi yaptılar, hâlâ da yapıyorlar. Hizmet gönüllülerinin kendi kültür değerlerini, kendi dillerini öğretmeleri, içinde yaşadıkları toplumlarla kaynaşmaları, başarılı bir entegrasyon sergilemeleri onları rahatsız etti. Dünya kadar paralar dökerek, yalan ve iftiralar atarak, sahip oldukları bütün kozları kullanarak, yapılan güzel işleri engellemeye çalıştılar. Olmadık itham ve iftiralarla hizmet gönüllülerini karaladı, onlara akla hayale gelmedik zulüm ve işkenceler ettiler. Dinî değerlerin bayraklaştırılması, millî mefkûrenin intişarı şeytandan ve onun çağdaş takipçilerinden başka kimi niye rahatsız eder ki!

Bu hasût zalimlerin yapıp ettiklerine bakınca, lisan-ı halleriyle hizmet erlerine sanki şöyle diyorlar: Siz niye burslarınızla talebeye sahip çıktınız? Dünya çapında kurban organizasyonları yaparak niçin çok farklı açılımlara vesile oldunuz? Dünyanın dört bir bucağında açtığınız eğitim müesseseleriyle neden cehalete karşı savaş açtınız? Neden Türkçe olimpiyatları yaparak bütün ülkenin ilgisini üzerinize çektiniz? Neden, neden… Kısaca neden bizim yapmadığımız şeyleri yaparak bizdeki haset duygusunu tetiklediniz ve bizleri hainliğe sevk ettiniz? Ne güzel gül gibi geçinip gidiyorduk. Oysa ki sizin yaptığınız şeyler, bizim yaptıklarımızı gölgede bıraktı ve ezildik. Bu yüzden bunu bir onur meselesi yaptık. Bize yaptığınız bu “kötülüğün” karşılığı olarak da size aman vermeyecek, cadı avıyla hepinizi tek tek ezeceğiz…

Evet, duyguları düşünceleri bu oldu ve neticede burs vermeyi, kurban toplamayı, muhtaçlara yardım eli uzatmayı “suç” sayarak büyük bir cadı avı başlattılar. Yüzlerce, binlerce hizmet müessesesi kapattılar. Hizmetle şöyle böyle alakası olan insanları mercek altına aldılar, fişlediler, sonrasında da yok etmek için ellerinden gelen her şeyi yaptılar. Ülke insanına en büyük hizmetleri yapmış olan hizmet müesseselerinin kapısına kilit vurdular. Binlerce masum insanı hapislere doldurdular, temel vatandaşlık haklarından mahrum bıraktılar. Onların itibarlarıyla oynadılar. Allah da hizmet insanlarına cebrî hicret yolunu açtı ve onları bir tohum gibi dünyanın dört bir yanına dağıttı.

Cebrî Hicret

Allah yolunda yapılan hayırlı faaliyetleri engellemeye çalışanların yaptıkları şeylerin büyük bir zulüm ve fesat olduğunda şüphe yok. Fakat meselenin bir de kadere bakan yönü var. Burada kendimizi muhasebeye çekerek şöyle diyebiliriz: İhtimal ki bizler ihtiyarî hicreti iyi değerlendiremedik veya açılımın tam hakkını veremedik ki Allah bir kere de zalimlerin eliyle bizleri hicret etmeye mecbur bıraktı ve âdeta şöyle dedi: “Ben sizi, kendi ülkenizde bir kısım zalimleri başınıza musallat etmek suretiyle cebrî olarak hicrete zorlayacağım.” Evet, öncekine ihtiyarî hicret dememize mukabil buna da cebrî hicret diyebiliriz.

Allah (celle celâluhu) cebrî hicretle size öyle bir yol açtı, sizi bir tohum gibi dünyanın dört bir yanına öyle bir saçtı ki, inşallah bu tohumlar yakın bir gelecekte meyve verecektir. Yurt dışına açılan öğretmenler, esnaflar, farklı meslek gruplarına mensup adanmış gönüller Allah’ın izni ve inayetiyle kısa zamanda gittikleri yerlere entegre olacak.. bir kısmı oralarda yatırımlar yapacak, yapılan hizmetlerin finansörlüğünü üstlenecek.. diğer bir kısmı ise yeni yeni hizmet alanları açacak, hizmetlerini dünyanın her yanına taşıyacaklardır. Bundan hiç şüpheniz olmasın, bu konuda vaad-i ilâhî vardır. Cenab-ı Hak, farklı âyet-i kerimelerde hicrete terettüp edecek dünyevî-uhrevî mükafatlar üzerinde durmuş, mü’minleri hicrete sevk ve teşvik etmiştir.

Meselâ bir âyet-i kerimede şöyle buyrulur: وَمَن يُهَاجِرْ فِي سَبِيلِ اللّهِ يَجِدْ فِي الأَرْضِ مُرَاغَمًا كَثِيرًا وَسَعَةً  Kim Allah yolunda hicret ederse dünyada gidecek çok yer, genişlik ve bolluk bulur.” (Nisâ sûresi, 4/100) Ayet âdeta bizlere şöyle diyor: Hicret ederseniz, gittiğiniz yerlerde ne imkânlar ne imkânlar bulursunuz. Ne genişliklere, nice bol imkânlara kavuşursunuz. Demek ki semavî tohumları bütün bir yeryüzü sathına saçmak ve böylece onların başağa yürümesini, ağaç haline gelmesini, meyve vermesini sağlamak için dünyaya saçılıp göç eden insanları Cenab-ı Hak gittikleri yerlerde başıboş bırakmayacak, onları hiç ummadıkları yerlerden rızıklandıracak, ilâhî ikramlarıyla sevindirecektir.

Rabbimiz bizleri cebrî olarak âfâk-ı âleme dağıtmışsa bundan bir muradı vardır. Bize düşen, bunun hikmetlerini anlamaya çalışmak ve hicretimizin hakkını vermektir. Açacağımız farklı müesseselerle, yapacağımız faaliyet ve aktivitelerle yeni insanlara ulaşmak, onların sinesine ruhumuzun ilhamlarını boşaltmaktır. Gittiğimiz yerlerde ruh ve mana bayrağımızı dalgalandırmaktır. Ruh-u revan-ı Muhammedî’nin oralarda şehbal açmasını sağlamaktır. Bir dünya toplumu hâline gelerek almamız gerekli olan yeri almaktır. Bir yönüyle dünyevîleşmektir; dünyaya inhimak etme anlamında bir dünyevîleşme değil, dünyayı tanıma, dünyada insanlığın kaderiyle ilgili söz söyleyebilme manasında bir dünyevîleşme…

Âyet-i kerimenin devamında şöyle buyruluyor: وَمَن يَخْرُجْ مِن بَيْتِهِ مُهَاجِرًا إِلَى اللَّهِ وَرَسُولِهِ ثُمَّ يُدْرِكْهُ الْمَوْتُ فَقَدْ وَقَعَ أَجْرُهُ عَلَى اللَّهِ وَكَانَ اللَّهُ غَفُورًا رَّحِيمًا Kim evinden Allah’a ve Resulüne hicret niyetiyle çıkar da yolda ecel gelip kendini yakalarsa o da mükâfatı haketmiştir ve mükâfatını verme Allah’a aittir. Allah Gafûrdur, Rahîmdir (affı, merhamet ve ihsanı boldur).” Günümüzde de örneklerini gördüğümüz üzere, yurdundan yuvasından hicret niyetiyle çıkıp da hedefledikleri yere varamadan yolda vefat edenlerin de Cenab-ı Hak niyet ve hedeflerine göre mükâfatını vereceğini vaad ediyor.

Muhacirleri bekleyen mükâfatların beyan edildiği diğer bir âyet-i kerime de şöyle der:  وَٱلَّذِينَ هَاجَرُواْ فِى ٱللَّهِ مِنْ بَعْدِ مَا ظُلِمُواْ لَنُبَوِّئَنَّهُمْ فِى ٱلدُّنْيَا حَسَنَةً وَلَأَجْرُ ٱلْاخِرَةِ أَكْبَرُ لَوْ كَانُواْ يَعْلَمُونَ Zulme maruz kaldıktan sonra Allah uğrunda hicret edenleri, elbette dünyada güzel bir yere yerleştirir, onlara, karşılaşacakları güzellikler hazırlarız. Âhiret mükâfatı ise daha büyüktür. Ah bir bilseler!” (Nahl sûresi, 16/41) Âyet-i kerime, maruz kaldıkları baskı, zulüm ve işkencelerden ötürü kendi ülkelerinde yaşama imkânları kalmayan, bu sebeple çözümü hicrette bulan mü’minlerin durumunu anlatıyor ve onları bekleyen dünyevî uhrevî nimetleri müjdeliyor. Cenab-ı Hak gittikleri ülkelerde onlara hiç ummayacakları nimet ve ihsanlar lütfedecektir. Onların ahirette elde edecekleri mükafat ise dünyevî mükafatlarının çok çok üstünde, tahayyüllere sığmayacak ölçüde olacaktır.

Hicret ve Cihad

Bir diğer âyet-i kerimede ise hicretten sonra cihad etme ve sabretme üzerinde durulur: ثُمَّ إِنَّ رَبَّكَ لِلَّذِينَ هَاجَرُواْ مِن بَعْدِ مَا فُتِنُواْ ثُمَّ جَٰهَدُواْ وَصَبَرُوا إِنَّ رَبَّكَ مِن بَعْدِهَا لَغَفُورٌ رَّحِيمٌ “Şüphesiz ki Rabbin, mihnet ve işkenceye, zulme ve baskıya uğradıklarından dolayı hicret eden, sonra da mücahede edip sabredenlere mağfiret ve merhametiyle muamelede bulunacaktır, O Gafûrdur, Rahîmdir.” (Nahl sûresi, 16/110) Hem bu ayette hem de yukarıda geçen ayette fitneye, belâya, zulme uğradıktan sonra yurtlarını terk eden babayiğitler üzerinde duruluyor. Başkaları onların gidişine ne isim takarsa taksın, ister kaçtı desinler, ister başka bir şey; Kur’ân buna hicret diyor ve hicret edenleri bekleyen mükâfatlar üzerinde duruyor.

Bu âyet-i kerimede dikkat çeken diğer bir nokta, hicretten hemen sonra cihadın gelmesidir. Hicret ettiler, sonra cihad ettiler, buyruluyor. Hicret ve cihad kelimeleri arasında, “sonra” manasına gelen “sümme” edatı geliyor. Yani onlar hicret ettikten sonra gittikleri yerde öncelikle kendilerine sağlam bir zemin oluşturdular, böyle bir zemin oluşturma adına gerekenleri yaptılar arkasından da i’la-i kelimetullah adına bir mücahedeye başladılar. Yani kendilerini, kendi duygu ve düşüncelerini ifade etmeye başladılar. Cihada getirdiğimiz tanımla ifade edecek olursak, Allah ile insanlar arasındaki engelleri bertaraf ederek gönüllerin O’nunla buluşmasını sağlama adına stratejiler oluşturdular. Cihaddan sonra da sabır üzerinde duruluyor. Zira yapılan bu iş, azim ve kararlılık isteyen zor bir iştir. İnsan bu yolda pek çok zorluklarla, mihnet ve meşakkatlerle karşılaşabilir. Bütün bunların üstesinden ancak sabırla gelinebilir.

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi vesellem), hicrete asıl değer kazandıracak şeyin niyet olduğunu ifade eder: “Ameller (başka değil) ancak niyetlere göredir ve kişinin niyeti ne idiyse, karşılık olarak onu bulur. Dolayısıyla kimin hicreti, Allah ve Resûlü’nün rızasını kazanma istikametindeyse, onun hicreti Allah ve Resûlü’ne olmuş demektir. Yine kim nâil olacağı bir dünyalık veya nikahlanacağı bir kadına ulaşma uğruna hicret etmişse, onun hicreti de hedeflediği şeye olmuştur.” (Buhârî, bed’ü’l-vahy 1; Müslim, imâret 155) Demek hicreti kıymetler üstü kıymetlere ulaştıracak olan şey, insanın niyetidir, hedefidir, mülahaza derinliğidir. Âyetin beyanına göre hicret âdeta cihadla birlikte tamama eriyor. İşte Sahabenin hicreti böyledir.

Evet, tazyik gördüğü, fitneye maruz kaldığı, kırk haramiler tarafından malına mülküne el konulduğu için ülkesini terk eden, daüssıla baskısına göğüs gererek başka diyarlarda yaşamak zorunda kalan bir insan, çektiği bütün bu sıkıntıların sevabını alacağı gibi; gittiği yerde ulvi değerlerini güzel temsil ederek, karşılaştığı insanları ruhunun ilhamlarıyla tanıştırarak, Allah’ın ahsen-i takvime mazhar insan olarak yarattığı kullarını gerçek insanlığa yükseltmeye çalışarak ayrı bir kazanım daha elde edebilir. Büyük kazanımları olan böyle bir yola giren kimse ne baskılardan şikâyet etmeli ne uğradığı zulümlerden ne de kendisine duyulan haset ve çekememezlikten. Bizim her zaman vird-i zebanımız şu olmalı: Allah’ım, bizi sırat-ı müstakimden ayırma, orada sabit kadem eyle! Dinimize diyanetimize, yüce mefkûremize hizmet etmeye bizi muvaffak eyle! İster ihtiyarî isterse cebrî olsun, şayet bizlere hicret nasip etmişsen, oralarda en verimli şekilde hizmet edebilmeyi lütfeyle!

Hicrette Süreklilik

İnsanların uzun süre bir yerde kalması, birbirleriyle yüzgöz olmaları, bir süre sonra bir kısım rahatsızlıkları beraberinde getirebilir. Manevi beslenmelerini devam ettirseler ve sürekli şarj olsalar da uhuvveti zedeleyen bir kısım arızalar ortaya çıkabilir. Birbirimizin bazı yönlerine takılabiliriz. Birbirimizle uğraşmaya başlayabiliriz. İçten içe bir kısım fitneler kaynayabilir. Bunlar olmasa bile ülfet ve ünsiyetin kurbanı olabiliriz. Renk atabiliriz. Canlılık ve dinamizmimizi kaybedebiliriz. Yaptığımız hizmetler artık bizi tatmin etmez hale gelebilir. Veya sizi dinleyen insanlarda sesinize, sözünüze karşı bir bıkkınlık hâsıl olabilir. Bu sebeple hicretin, hareketin, açılımın hiç durmaması gereklidir. Hizmet erleri sürekli dünyanın farklı yerlerine açılmalı, yeni insanlarla tanışmalı, yeni hizmet alanları keşfetmelidirler.

Şayet hicrette bir hız kesme olursa veya arzu edildiği seviyede bir inkişaf yaşanmazsa, açılmalarda duraklama olursa insanlar bir süre sonra birbirleriyle uğraşmaya, birbirlerine düşmeye başlayabilirler. En müstesna insanlar arasında bile çok küçük meselelerin güftugûyu yapılabilir. Tarihte bunun birçok örneğini görmek mümkündür. Şayet bu tür olumsuzluklardan kurtulmak, kavga ve çatışmalardan azade kalmak istiyorsanız, bunun yegane çaresi, harekete ara vermemek, Allah için hicret etmektir. Hicretten sonra da gidilen yerlerde Cenab-ı Hakk’ın rızasını tahsil istikametinde soluk soluğa koşmaktır.

Bizler, mesleğimiz itibarıyla kendimizi hiçbir yerde yerinden sökülmez bir kaya gibi görmemeli, bir yerde daimi kalacak şekilde kendimize yer hazırlamamalıyız. Hep seyyar olmalı, hep hareket halinde bulunmalı, Allah yolunun yolcuları olarak yolculuktan dûr olmamalı ve her zaman yolun hakkını verme hususunda azim ve kararlılık içinde olmalıyız.

***

Not: Bu yazı, 6 Temmuz 2007 tarihlerinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

سيما السجود

Herkul | | العربية

سؤال: يقول الله تعالى: ﴿سِيمَاهُمْ فِي وُجُوهِهِمْ مِنْ أَثَرِ السُّجُودِ﴾ (سورة الفَتْحِ: 48/29)، فما الرسائل التي تبعث بها هذه الآية للمؤمنين؟

الجواب: نصادف عبارات مشابهة لهذه الآية الكريمة في السنة النبوية المطهرة، إذ يبيّن لنا نبينا صلى الله عليه وسلم كيف ستتمثل أعمالنا الدنيوية في الآخرة، ففي حديث شريف يخبرنا صلى الله عليه وسلم كيف سيعرف أمته يوم المحشر، يقول صلى الله عليه وسلم: “لَكُمْ سِيمَا لَيْسَتْ لِأَحَدٍ مِنَ الْأُمَمِ تَرِدُونَ عَلَيَّ غُرًّا، مُحَجَّلِينَ مِنْ أَثَرِ الْوُضُوءِ”[1] فالوضوء في الدنيا سيتمثّل بشكلٍ مختلفٍ تمامًا في الآخرة، وبسبب تعدد مرات الوضوء في اليوم ستتجمل أعضاء الأمة المحمدية، وتصبح في صورةٍ مبهِرةٍ؛ بمعنى أن الوضوء سيكون علامةً فارقةً للأمة المحمدية تميزها عن الأمم الأخرى، ويكون وسيلة لاكتسابها النورانية، لكننا لن ندركَ حقيقة الأمر وطبيعته إلا عندما نشاهده في الآخرة إن شاء الله تعالى.

وما أجمل كلام بديع الزمان سعيد النورسي في هذا السياق، يقول: “إن النتيجة الأُخروية للثمار الطيبة المأكولة في هذه الدنيا في إطار دائرة الحلال والمكلّلة بمشاعر الشكر، هي تلك الأطعمة والثمار الطيبة اللائقة بالجنة الخالدة… حتى إن الفاكهة التي تأكلها في الدنيا ثم تقول عقب تناولها: “الحمد لله”، تتجسّم في الجنة وتقدّم إليك ثمرة طيبة من طيبات الجنة؛ أي إنك تأكل هنا في الدنيا ثمرةً ما، وعندما تحمد الله عليها تنبت لك في الجنّة ثمرةٌ لا نعلم كنهَها، المهم هو أن يرى العبد النعم الإلهية واللطائف الرحمانية في هذه النعمة ويقابلها بمشاعر الشكر والعرفان”[2].

أجل، إن كلَّ عملٍ نعمله في الدنيا أو فعلٍ نقوم به سيتمثل أمامنا في الآخرة على هيئةٍ مخصوصةٍ به، وما نتكبّده من معاناة ومشقّة في الدنيا سيكون سببًا في أن نعيش حياةً راضيةً مفعَمةً بالفرح والراحة، فبعض الأعمال الصالحة التي نقوم بها ستتمثّل لنا قصرًا من قصور الجنة، والبعض الآخر سيتمثّل لنا نهرًا من أنهار الجنة، فضلًا عن ذلك فإن البيوت والأنهار والثمار ستتمثل في الجنة في صورةٍ مختلفةٍ وجميلةٍ لدرجةٍ لا يمكن مقارنتها بأمثالها في الدنيا، ومن ثَمّ فمن المتعذّر وصف اللذة التي نشعر بها عند الأكل من ثمار الجنة، أو الشرب من أنهارها.

ويجب أن ننوّه بأن ماهيتنا في الجنة لن تكون على نفس شاكلتها في الدنيا، سيُنْشِئُها الله تعالى في الآخرة نشأة آخرة، والنِّعم أيضًا التي سنجدها هناك ستكون في ماهيّةٍ مختلِفَةٍ تمامًا عمّا هي عليه في الدنيا؛ بمعنى أن الأعمال في الدنيا ستتمثّل على هيئةٍ مخصوصةٍ في الآخرة، ولكن لا ندرك تفاصيل هذا الأمر المتعلِّق بعالم الآخرة؛ ومن ثم ليس من الصواب إصدار حكمٍ قطعيٍّ في هذه المسألة، فالحكمة تقتضي أن نحيل هذا الأمر كله إلى الله تعالى.

انطلاقًا من ذلك يمكن القول بعد التأمّل في الآية الكريمة الواردة في السؤال: إن الوجوه والجباه الساجدة في حضرة مولاها في الدنيا ستكتسب ماهيةً مختلِفةً في الآخرة، ويغشاها التألُّق والبهاء، ومن يرى أصحاب هذه الوجوه السماوية المتألّقة يغبطهم على حالهم، وقد بشرنا القرآن الكريم بهذا النعيم الأخروي فقال: ﴿يَوْمَ تَبْيَضُّ وُجُوهٌ وَتَسْوَدُّ وُجُوهٌ﴾ (سورة آلِ عِمْرَانَ: 3/106)، وقال أيضًا: ﴿وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَاضِرَةٌ﴾ (سورة القِيامَةِ: 75/22).

وقد فسّر بعضُ المفسرين قوله تعالى: ﴿سِيمَاهُمْ فِي وُجُوهِهِمْ مِنْ أَثَرِ السُّجُودِ﴾ (سورة الفَتْحِ: 48/29) بحسب الدنيا، وذكروا أن الوجوه الساجدة ستكون معروفة في الدنيا بفضل التألّق واللمعان اللذين يعلوان وجوه المؤمنين المصلين، فسجدات المؤمنين تنعكس على وجوههم على نحوٍ غير معروف، كما أن المصلين الذين يقفون في حضرة ربهم يُحدثون تأثيرًا مختلفًا في الآخرين؛ فهم القوم إذا نظرتَ إليهم ذكرتَ الله.

والواقع أن وجه الإنسان يفيدنا في التعرّف على الإنسان بشخصيّته الحقيقية، من هذا الجانب يمكن تناول انعكاس السيرة على الصورة، ونتبين أخلاق الإنسان واستقامته ونزاهته من خلال وجهه، ومن هنا ظهر ما يُسمَّى بعلم القيافة.. ولقد حاول المشتغلون بهذا العلم استنباط بعض المعاني الخاصّة بشخصية الإنسان اعتمادًا على بنيته الفسيولوجية والتشريحية، وجاؤوا بأفكار مذهلة حول الوجه خاصة، وبما أن هذه الأفكار ذاتية فلا ينبغي التعامل معها على أنها حقيقةٌ مطلقة يمكن تطبيقها على كل الأفراد، كما لا يمكن تجاهل هذه الأفكار التي طرحها أرباب القلب تمامًا؛ فمثلًا آراؤهم المتعلقة بالوجه جديرةٌ بالبحث والاهتمام، فالوجه يشبه بمعنًى ما مرآةَ الإنسانِ أو واجهة عرض له، وفي الوقت ذاته هو أبرزُ أعضاء الإنسان وأقيمُها، ففيه تتجلّى رحمانيةُ الله ومن ورائها رحيميّتُه، وهو أفضل الأعضاء التي تبرز خلْقَ الإنسانِ في أحسن تقويم، فكأنه يعكس ماهية الإنسان، ولكننا لم نكتشف بعدُ معناه بشكلٍ كاملٍ.

وقد فسّر البعض الآية بظاهر اللفظ، واعتقدوا أن الممدوحين هنا هم من لديهم ندوبٌ في جباههم بسبب كثرة سجودهم (زبيبة السجود)، وحسبوا أنه لا بد من ظهورها في الجبهة حتى يتسنى الظفر ببشرى الآية.. والحقيقةُ أن أثر السجود قد يظهر تلقائيًّا على جبهة المصلين الساجدين، لكن ليس من الصحيح اللجوء إلى التكلّف والتصنّع من أجل إظهار هذا الأثر، كما يجب ألا يُرهق الإنسانُ نفسَه ويسعى في سبيل إبراز هذه العلامة التي قد تسوقُه أحيانًا إلى الغرور والكبر، فالنفس ماكرةٌ خادعةٌ فاتنةٌ، ربما تجعل أثر السجود مدعاة للظهور والخيلاء، قد يحاول الإنسان أن يُشعر الآخرين بأنه كثير الصلاة والسجود، فمن الأفضل أن نتّخذ من البداية إجراءات احترازية أمام وضعٍ قد يكون ضدّنا لاحقًا، فلا نمكّن النفس من ذلك، ولا نفتح لها منفذًا تدخل منه، وإلا استغلّت ضعفَنا على حين غرّة، وضرَبَتْنا من حيث لا نعلم، إن الإنسان بطبيعته مُعرّضٌ للافتتان في أيّ لحظةٍ بسبب ما لديه من ضعفٍ وأمراضٍ داخليّة مثل: الغرور، والعجب، والفخر، وإظهار النفس، وحبّ التميّز، فعليه أن يتوخّى الحيطة والحذر في مثل هذه الأمور، فمن ناحية يُكثر من صلاته وسجوده، ومن ناحيةٍ أخرى يحول دون ظهور هذا الأثر على الجبهة من خلال السجود على مواضعَ ليّنةٍ بعض الشيء إذا لزم الأمر.

المهارة الحقيقية هي في كثرة العبادة وليس في إظهارها، وهذا الوضع يسري على كل العبادات، فعلى المؤمن أن يكثر من صومه، ولكن لا يسعى إلى إظهاره أمام الآخرين، عليه أن يكثر من الصدقة، ولكن دونما أن يُشعر بها أحدًا؛ إذ لا بد أن يظلّ هذا سرًّا بين العبد وربّه، عليه أن يُخفيه حتى لا تعلمَ شمالُه ما تنفق يمينُه.. أما محاولة الناس إظهارَ عباداتِهم وتقديمها على أنها شيءٌ عظيم فهو من باب إساءة الأدب مع الله عز وجل؛ لأننا مهما توجّهنا إلى الله بالعبادة فلا نستطيع أن نستوفي عبوديَّتنا حقّها، فلماذا إذًا نضخّم ما نفعله ونحاول أن نعظّمه في عيون الآخرين؟! ألا يكفي  أن يرى الله؟! أوَبعدَ رؤية الله نهتمّ بأن يرانا الآخرون؟!

فمن المفيد النظر من هذا الجانب إلى مسألة “أثر السجود” المذكورة في الآية، فليس المقصود بالآية زبيبةَ السجود ذات اللون الغامق التي تظهر على الجبهة بسبب كثرة السجود، فما أهمية أن يظهر هذا الأثر في جبهة الإنسان ما دام الله يرى صلاتنا ويعلم منا سجداتنا؟! وما دام الله تعالى مطّلعًا على حالنا فلِمَ لا نكتفي بعلمه ورؤيته؟! إن هذا يعني أن الإنسان يحتاج إلى علم الآخرين ورؤيتهم ولا يقنع بعلم الله ورؤيته، علمًا بأن الله تعالى قد أكّد في العديد من الآيات على هذه المسألة فقال: ﴿وَكَفَى بِاللهِ حَسِيبًا﴾ (سورة النِّسَاءِ: 4/6)، وقال: ﴿وَكَفَى بِاللهِ شَهِيدًا﴾ (سورة النِّسَاءِ: 4/79)، وقال: ﴿وَكَفَى بِاللهِ عَلِيمًا﴾ (سورة النِّسَاءِ: 4/70)، ﴿وَكَفَى بِاللهِ وَكِيلًا﴾ (سورة النِّسَاءِ: 4/81).. أليس من التناقض الكبير أن يسعى الانسانُ إلى إظهار نفسه عن طريق الآثار والعلامات والمواقف والتصرفات والتنحنح… إلخ، وفي نفس الوقت يدّعي أن الله حسيبه؟!

إن المعنى الأساسي الذي يتحتّم علينا أن نفهمه من الآية الكريمة هو قدْر السجود عند الله عز وجل، ففي الحديث يقول سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم: “أَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ، وَهُوَ سَاجِدٌ، فَأَكْثِرُوا الدُّعَاءَ”[3]؛ لأن العبد بفضل السجود يقاوم الكبر والغطرسة الكامنين في ماهيته، وبذلك يستوعب ويدرك أن العظيم الحقيقي هو الله تعالى، فيعلن ويعترف بصغر نفسه أمام خالقها، إنه يكتسب قيمة تتجاوز جميع القيم حينما يخرّ على الأرض ويضع جبهته على الموضع الذي تدوسه الأقدام معلنًا بذلك عن محوه وتواضعه، وأنه لا شيء أمام الأزلي السرمدي سبحانه وتعالى، فيربي نفسه ويزكيها، ويتذكّر عجزه وضعفَه أمام ربه سبحانه.

[1] صحيح مسلم، الطهارة، 36.

[2] بديع الزمان سعيد النورسي: الكلمات، الكلمة الثانية والثلاثون، ص 755.

[3] صحيح مسلم، الصلاة، 215.

Yarlığa Allah’ım!

Herkul | | BAMTELI

Öyle şiddetli bir arzu var ki ötelere karşı… fakat tek bir şey engel oluyor; mevcudiyetiniz yeryüzünde hala hizmete vesile oluyorsa, bence onu kırmaya hakkın yok diyorum ve onu kırmayı da ciddi saygısızlık sayıyorum. Yani öyle bir ikilem içindeyim. Tabi çoğunuzda da belki bu duygu ve düşünce vardır. Biz burada O’nun için varız, O’nun dava olarak omuzumuza yüklediği meseleden ötürü varız. Ondan dolayı dünyevî bazı sıkıntılara katlanıyoruz. Ama asıl hedefimiz O (cc).. O’nun hoşnutluğu, O’nun rızası!

Soru: Hadîs-i şerif’te مَنْ لَمْ يَهْتَمّ بِأَمْرِ الْمُسْلِمِينَ فَلَيْسَ مِنْهُمْ” buyuruluyor. Bu hadîs-i şerifte geçen “فَلَيْسَ مِنْهُمْ” ibaresinin ahirete ve dünyaya bakan yönlerini lütfeder misiniz?

مَنْ لَمْ يَهْتَمّ بِأَمْرِ الْمُسْلِمِينَ فَلَيْسَ مِنْهُمْ: Müslümanların işleriyle, dertleriyle, sıkıntılarıyla alakadar olmayan onlardan değildir, yani hakiki mümin değildir demektir. Kaybediyor demektir. Hakiki manada onlarla ölçülemez demektir. Bunun gelecekteki mükafatı (Allahu a’lem) baş döndürücü olacaktır Allah’ın izni inayetiyle. Onda hiç şüphemiz yok! Bir gadre uğradıksa şayet, her defasında Cenâb-ı Hak birkaç türlü lütufta berekette bulundu.

Çok iyi şeyler olacağı ümidini taşıyoruz, besliyoruz. Elhamdülillah arkadaşların çehrelerine bakınca, onların yüzlerindeki ümidi okuyunca, ben de ümitleniyorum.

Olan şeylerden dolayı üzülüyoruz tabi. Ama Cenâb-ı Hakk’ın takdiri! Dediğim gibi 27 Mayıs oldu, Haziran oldu, Temmuz oldu. Bütün gadr ayları, gadr seneleri peşi peşine cereyan etti. Her defasında sizin arkadaşlarınız, sizin gibi düşünenler gadr u efgana maruz kaldılar. Bunun da nasıl sonuçlanacağını Cenâb-ı Hak bilir, biz bilemeyiz! Nasıl bir lütf-u ilahi var bilemeyiz!

Soru: Alvarlı Efe Hazretleri’nin: “Dertten büyük derman mı var, bir sebeb-i gufran mı var?” buyuruyor. Burada ifade edilen dert’i, “sebeb-i gufran” olarak görmeyi nasıl anlamalıyız?

O Hazret öyle diyor yani. Üstad Hazretleri de derdi alkışlıyor. Hakperestlerden bir tanesi de: “Ehl-i dert ol, ehl-i dert ol, ehl-i dert ol, ehl-i dert!” diyor. Yani çok küçük şeyleri bile zihninde büyüterek sahiplenme, onları yaşama! İşte biraz evvel olduğu gibi, aynı zamanda başkalarının derdini paylaşma, yaşama, başkaları için inleme! Bunlar insana öyle kazandırıcı şeylerdir ki; zannediyorum ibadet ü taat ile yani bütün ömür boyu hiç durmadan namaz kılsanız, onunla kazanamazsınız onu!

Cenab,ı Hak bazen böyle cebr-i lütfî ihsanlarda bulunur, bunu takdirle karşılamak lazım. “Elhamdülillah! Cenab-ı Hak bizi insan kabul buyurdu ve bize bu şeyleri verdi.” demek lazım. Mükafatını da inşallah öbür alemde görme, belki bu alemde görme imkanı olacaktır. Talip olunan şeylerin büyüklüğüne göre bazen bu türlü şeylerin büyüklüğü de mebsuten mütenasip olur.

Ne duada kusur etmeli ne de fiilî durumda yapılması gerekli olan şeyleri yapmada geri kalmalı! Her iki hususta da cansiperâne, canperverâne yapılması gerekli olan şeyleri yapmalı! Gece gündüz yalvarıp yakarmalı!

Yarlığa Allah’ım bizi de! Ötelere göç etmiş kardeşlerimizi de!

Cuma Hutbesi: O Günler Ne Günlerdi

Herkul | | Cuma Hutbeleri

                                          Yıllar geçiyor ki, yâ Muhammed,
                                          Aylar bize hep Muharrem oldu!
                                          Akşam ne güneşli geceydi;
                                          Eyvah o da leyl-i mâtem oldu!
                                          ………………
                                          Allah için ey Nebî-yi Mâsum,
                                          İslâm’ı bırakma böyle bîkes,
                                          Bizleri bırakma böyle mazlum.

                                                                      (M. Âkif)

Bir zamanlar içimizde Sen vardın, varlığın sayesinde her şey büyülü ve her şey çok güzeldi. Belki bazen bir kısım kopuklukların yaşandığı ve davranışların sevimsizleştiği, tavırların kabalaştığı, ses ve solukların hırıltıya dönüştüğü de olurdu; ama, hemen arkasından Senin dünyandan gelen ışık ve esintilerle bütün bu olumsuzluklar silinir gider, yeniden düşünce ve his atlasımızda sadece Sen ve Senin o rengârenk atmosferin tüllenmeye başlardı. Ufukların kararması, ruhları hafakanların sarması, Senin bütün gönüllerde doğuvermene bir çağrı gibiydi: Ne zaman bunalıma düşsek, gölgen tıpkı bir dolunay gibi gönlümüzün tepelerinde beliriverir ve bütün kasvetleri siler-süpürür, götürürdü. Ne vakit biraz sıkışsak veya kendimize takılsak, içinde bulunduğumuz o muzlim hâl, ışığına bir çağrıymış gibi, birdenbire dört bir yanda Senin o hususî dünyanın sıcaklığı, yatıştırıcılığı duyulmaya başlar ve sonsuzdan gelen nurlar sarardı her yanımızı.. esen rüzgârlar Senin kokunu sürünür gezer.. ikliminin vâridâtı şelaleler gibi başımızdan aşağı boşalır ve biz ötelerden gelen nurlarla banyo yapmışçasına serinlerdik.

Hemen her zaman böyle kısa bir kopukluktan sonra, kendi kendimize: “Eyvah, meğer ne kadar O’nsuz kalmışız.” der ve gönüllerimizde Seni bir kere daha taptaze bulmuş olurduk. Her sürçme, her inhiraf, her bulantıdan sonra âdeta Rahmeti Sonsuz, Seni bir kez daha bize iade ederdi de duyardık bütün benliğimizle sesini-soluğunu, ışığını-kokunu ve mesajının büyüleyen şivesini; duyar ve sihirli bir balona binmiş gibi bir hamlede yer çekiminden kurtulur, ruhlarımızda sonsuza doğru bir hareket havası hissederdik. Böyle bir havanın sihriyle bize ait kirlenmiş atmosferden sıyrılıverir ve âdeta semavîleşirdik. Öyle ki, ruhumuzu ne zaman yoklasak, Senin o ışıktan dünyandan sızıp gelen ve gönlümüzün derinliklerine akan bir ziya, bir ümit, bir inşirah hisseder ve kendimizi Senin o sımsıcak huzurunda sanırdık. Çünkü, içimizde her zaman Sen vardın ve varlığınla her şey çok güzeldi.

Sen bizim için hem geçmiş hem gelecek hem de hâldin; zaman üstü ve büyüleyen öyle bir duruşun vardı ki, nurunla her vakit içimizde gibiydin.. kendi ışık çağında durur, günümüzü kucaklar, ileriye işaretlerde bulunur ve bütün zamanlara kendini dinletirdin. Sinelerimiz otağındı; gönüllerimizde yaşar, bizi kendin gibi yaşatır, annelerimizin kucaklarından daha sıcak o mübarek atmosferinde bizlere yumuşak yumuşak ninniler söylüyormuşçasına hafakanlarımızı dağıtır ve rahatlatırdın hepimizi. Çok defa mânevî huzurunun câzibesine kendimizi salar ve ışığınla taçlandırdığın çağlarda dolaşır, bir zamanlar milletçe ortaya koymuş olduğumuz tarihî güzellikleri temâşâ eder; yitirdiğimiz ya da terk ettiğimiz değerleri yeniden bulmuş gibi olur, çocuklar gibi sevinir; derken Senden fışkırıp gelen o nazlı ve hülyalı günler, hafızalarımızda bir kez daha çiçekler misillü açar; açar ve milletçe Nur Çağı’nın memelerinden süt emiyor gibi olurduk; olurduk da o küflenmiş, kirlenmiş dünyalarımız yeniden pırıl pırıl bir hâl alır; kırılmış, yırtılmış, şirazeden çıkmış hülyalarımızın parçaları bir araya gelir ve Seninle nuranîleşen zamanlar, yaşadığımız günlerin, saatlerin, dakikaların içine akar ve bize gerçek hayatın rengini, desenini, şivesini fısıldardı.

Bizimle aynı memeden süt emmeyenler ne yudumlarlarsa yudumlasınlar, biz hemen her zaman hiç kimsenin duyup tatmadığı hazlarla soluklanır, gözlerimizi açıp kapar ve cennetlerdeymişçesine düşündüğümüz, arzu ettiğimiz, istediğimiz ve elimizi uzattığımız hemen her şeye ulaşır ve âdeta hep rüyalar âleminde dolaşırdık.. neden olmasın ki, içimizde Sen vardın; zaman, mekân ve bunlara bağlı her şey de bize yârdı.

Ne zaman gönüllerimizde Seninle münasebete geçsek, birden âdî ahvâl ve düşüncelerimizin üstünde Senin âhenkli, hülyalı ve aydınlık dünyan tüllenmeye başlar, his ve heyecanlarımızı şahlandıran o esrarlı hayat sergüzeştin bizi, olduğumuz yerden, Sana vâsıl olacağımız şehraha ulaştırır; o yolla ta Hak kapısının önüne götürür, bize mekân üstü teşrifat salonlarında Firdevs koltukları gibi minderler serer ve gönüllerimize hülyalara denk güzellikler sunardı. Seninle bulunduğumuz o sırlı zamanlarda, düşünülmesi imkânsız daha neleri hatırlar, ne zevk ve haz fasılları yaşar ve kim bilir her gün kaç kez “Meğer hayat buymuş.” diyerek var olma neş’e ve sevinciyle soluklanırdık. O zamanlar gölgen üzerimizde, biz de varlık ve yokluğun farkında idik! Senin o masmavi ikliminden süzülüp gelen ruh ve mânâ, bizim özümüz ve canımızdı; bizler onunla yaşar, onunla oturur kalkar, onunla her engeli aşar ve onunla ulaşmak istediğimiz zirvelere ulaşır, sonra yürürdük duraksamadan hedeflerin en kutsalına; Hak rızasına ve ona vesile kabul ettiğimiz nâmını yedi cihana duyurmaya.. ipekler gibi yumuşak nefes ve soluklarla zaman zaman hep kuşlar gibi yükseklerde uçarak, meltem olup her şeyi, herkesi okşayarak, zaman zaman da bulutların bağrında yağmurlaşarak; sonra da dört bir yana sağanak sağanak boşalarak her lahza hayatla çağlardık. “İşte hayat budur.” deyip gönlümüzce yaşadığımız o aydınlık gün ve aydınlık saatlerde güneşimiz Seninle doğar, Seninle batar; gündüzler çehren gibi pırıl pırıl gelir geçer, geceler siyah zülüflerinden bize türküler söyler ve nabızlarımız her zaman kalbinin ritimlerine uygun atardı. Dimağlarımız Seni düşünmekle dinlenir, hafakanlarımız gölgene sığınmakla diner ve böylece hayatın hiç kimseye nasip olmayan tadını ve varlığın bitmeyen zevkli maceralarını hep Seninle duyardık. Senin göklere bağlı hayat sergüzeştinde okurduk imanın yenilmez gücünü, Müslümanlığın kahramanlık olduğunu, doğruluğun paha biçilmez kıymetler ihtiva ettiğini, iffet ve ismetin meleklerinkine denk insan tabiatının bir buudu hâline geldiğini…

Sendin gökler ötesi sırları, verâlardan akıp gelen ışıkları, dünya-ukbâ arasındaki münasebetleri; insanların emellerini, isteklerini, ihtiyaçlarını ve bütün bu hususlardaki beklentilere vaad edilen ebediyetleri söyleyen. Mesajların gelip kulaklarımıza çarparken Seni aramızda hissediyor, beynimizin duyma merkezlerinde sesini duyar gibi oluyor, basiretlerimizle o ışıktan hayatının nuranî karelerini temâşâ ediyor ve bütün bir varlığı kendine has muhtevasıyla Sende görüp Sende okuyorduk. Senin terbiyen, Senin üslûbun ve Senin sisteminle yetişmiş olan nesiller yıllar ve yıllar boyu, Senden duydukları, Senden dinledikleri, Senden aldıkları o mesajların en renkli, en cazip, en derin ve en çarpıcılarıyla hep ra’şelerle ürperip heyecandan heyecana girdi; Seninle alâkaları ölçüsünde imanları iz’an ufkuna erişti, muhabbetleri çağlayanlara dönüştü ve en engin bir aşk u şevk tufanıyla gidip ta ruhanîlere ulaştılar.

Asırlar ve asırlar boyu ard arda gelen nesillerin, Seni bu ölçüde duyup sevmeleri, varlığını ve varlığının gayesi sayılan mesajını bu çerçevede hissetmeleri için kim bilir ne kadar cehdler, ne kadar gayretler sarf etmişlerdi.! Ne beyin fırtınaları yaşanmış ve ne zahmetlere katlanmışlardı.! Ama, mevsimi gelince bunların hepsi semere vermişti.. ve artık her işte, her gönülde Sen vardın ve Seninle geçen her dakika, her saniye âdeta bir eşref saatti. Sürekli başımızdan aşağıya dökülen ışıkların ruhlarımıza akıyor ve benliğimize neler ve neler duyuruyordu! Sen, arkandakilere mutluluklar vaad ediyor, onların ebedî saadet isteklerini cevaplıyordun; onlar da, daha aydınlık günlerin ileride olduğu/olacağı mülâhazasıyla her an daha da şahlanıyor ve Senin arkanda bulunma sevinciyle âdeta yeni bir Asr-ı Saadet yaşıyorlardı.

Biz insanlar, ta yaratılırken, âciz, fakir, ihtiyaç içinde ve bir sürü beklentinin çocukları olarak yaratılmıştık: Gönül huzuru bekliyor, dünyevî-uhrevî saadet hülyalarıyla yatıp kalkıyor, ebediyet ve ebedî mutluluk rüyaları görüyor ve hep boyumuzu aşkın şeylerin peşinden koşuyorduk; Seninle ve Senin ışıktan mesajlarınla beklentilerimizin üstünde ihsanlara nail olduk; Sen gelmeden ölüler gibiydik, risaletinle sûr sesi almış gibi dirilip doğrulduk.

Dün Sen içimizdeydin ve günlerimiz gündü; o aydınlık günler tamamen yok olmasa da, bugün büyük ölçüde renk attı ve soldu. Hüznümüz Yakub’un hüznüne denk, ümitlerimiz de onunki kadar; hepimiz, çok yakın bir gelecekte yeniden ufkumuzda tulû edeceğin o aydınlık günlerin hülyalarıyla yaşıyor, bize vaad edilen avdetinin heyecanıyla sabahlıyor ve akşamlıyoruz. Vilâdetin her sene bize bunları çağrıştırıyor, biz de kâse kâse ümitten iksirler içmiş gibi oluyor ve Seni bu çağın insanlarına bahşeden Rahmeti Sonsuz’a nasıl şükredeceğimizi bilemiyoruz…

Yakın geçmişte Senden kopup ayrılanların çoğu zayi olup gitti. Gidenler kendilerine yazıklar etti. Hepimizin belli ölçüde bir kopukluk yaşadığı muhakkaktı; ne var ki, herkesin Senden uzaklaşması farklı farklıydı ve kaybetmeler de o çerçevede cereyan ediyordu. Şimdilerde geç de olsa, böyle bir ayrılıktan pişmanlık duyduğumuzu ifade ediyor ve Senin anne kucaklarından daha sıcak bağrına dönmek istiyoruz. Yüzümüz yok, hicap içindeyiz; Hak katındaki nazının geçerliliğine de ümitlerimiz tam. Keşke ne seviyede olursa olsun Senden hiç kopmasaydık; kopmasaydık da, Senden, Senin dünyandan akıp gelen ışıklardan ve ruhlarımıza boşalan mânâlardan hiç mahrum kalmasaydık; Seni o inandırıcı çehrenle içlerimizde hep taptaze ve dipdiri duyabilseydik..! Heyhât! Farkına vararak veya varmayarak bir kere koptuk Senden.. uzaklaştık kendimizden. Değişik kurtuluş yolları, yöntemleri peşinde koşup durduğumuz şu anda, keşke bir de yitirdiğimiz şeyleri düşünebilseydik.! Ne gezer; bir kere daha Hârût ve Mârût’un oyununa gelmiş ve bir kere daha Mefisto’ya yenik düşmüştük. Oysaki bizim, Senin gölgenin üzerimizde olduğu ve şeytanlara meydan okuduğumuz günlerimiz, haftalarımız, aylarımız, yıllarımız vardı. Çevre hazanla inlerken günler de geceler de bizde hep bahardı. Yıllarımızı, aylarımızı, günlerimizi çaldılar ve bizi birer zamanzede hâline getirdiler. Şimdilerde oturmuş “Karanlığın son serhaddi, fecrin en sadık emaresidir.” diyor ve bu zifiri karanlıkların yırtılacağı eşref saatleri bekliyoruz.

***

Not: Bu hafta mescidimizde okunan Cuma Hutbesi, Muhterem Hocamızın Yağmur Dergisi Nisan 2003 sayısı için kaleme aldığı makaledir.

Kulun Allah’a En Yakın Olduğu An

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Fetih sûresinde yer alan, سِيمَاهُمْ فِي وُجُوهِهِمْ مِنْ أَثَرِ السُّجُودِ Onların alâmeti, yüzlerindeki secde izi, secde aydınlığıdır. (48/29) âyet-i kerimesinin müminlere verdiği mesajlar nelerdir?

Cevap: Hadislerde de buna benzer bazı ifadelere rastlarız. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), burada bazı amellerin âhirette nasıl karşımıza çıkacağını haber verir. Bir hadislerinde bütün ümmetlerin bir araya toplandığı mahşer günü kendi ümmetini, nurlanmış, parlamış olan abdest uzuvlarından tanıyacağını beyan buyurur. Bu dünyada alınan abdest, âhirette çok farklı bir keyfiyette tezahür edecektir. Günde birkaç defa aldıkları abdest sebebiyle Ümmet-i Muhammed’in uzuvları güzelleşecek, göz alıcı bir keyfiyete ulaşacaktır. Demek ki abdest, ümmet-i Muhammed için bir alamet-i fârika (ayırıcı vasıf) olacak, onları diğer ümmetlerden ayıracak, nuraniyet kesbetmelerine vesile olacaktır. Fakat bizler yine de tam olarak işin hakikat ve keyfiyetini bilemiyoruz. Onu ahirette göreceğiz.

Konu ile ilgili olarak Bediüzzaman Hazretlerinin yaklaşımı da çok güzeldir. Ona göre bu dünyada şükür hisleri ile ve meşru dairede yenilen meyvelerin neticesi yine Cennet’e layık tarzda lezzetli yiyecekler ve meyveler olacaktır. Burada bir meyve yedikten sonra söylenen “elhamdülillah” kelimesi, orada Cennet meyvesi olarak takdim edilecektir. Yani burada bir meyve yenir ama orada mahiyeti bizce meçhul elhamdülillah yenir. Bu durumda önemli olan, o nimet içinde ilahî nimetleri ve Rahmanî iltifatı görüp manevi bir şükür duygusu yaşamaktır. (Bediüzzaman, Sözler, 32. Söz).  

Evet, dünyada yaptığımız her amel, her fiil, âhirette kendine mahsus özellikleriyle temessül edip karşımıza çıkacaktır. Burada çektiğimiz sıkıntılar, ötede ferah-feza bir hayat yaşamamıza vesile olacaktır. Yaptığımız salih amellerin bazıları Cennet köşkü olarak, bazıları Cennet ırmağı olarak verilecektir. Üstelik Cennetteki köşkler, villalar, ırmaklar, meyveler dünyadakiler ile kıyaslanamayacak kadar farklı ve güzel olacaktır. Bu açıdan cennet meyvelerinden yendiğinde, cennet ırmaklarından içildiğinde alınacak lezzetin tarifi mümkün değildir.

Şunu da ifade etmek gerekir ki Cennetteki ‘biz’le dünyadaki ‘biz’ aynı olmayacaktır. Orada karşılaşacağımız nimetler de dünyadakilerden farklı bir mahiyette olacaktır. Yani icmalî olarak dünyadaki amellerin kendilerine mahsus uhrevî temessülleri olacağını söylesek de âhiret âlemine ait detayları bilemiyoruz. Dolayısıyla bu konuda kesin hükümlere varmamız doğru olmaz. İhtiyatlı olan yol, bunları Allah’ın ilmine havale etmektir.

Buradan hareketle soruda geçen âyet-i kerimeye bakacak olursak en başta şunu söyleyebiliriz: Allah Teâlâ’nın huzurunda secde eden alınlar, secdeye giden yüzler âhiret âleminde farklı bir keyfiyet kazanacak, belki parıl parıl parlayacaktır. Bu gökçek yüzlüleri gören kimseler onların hâllerine imrenecektir. Nitekim âyet-i kerimelerde; “O gün bazı yüzler ağaracak…” (Âl-i İmrân, 3/106); “O gün bir kısım yüzler ışıl ışıldır.” (Kıyâme sûresi, 75/22) buyurulmuş ve o cennetlikler tebşir edilmiştir. 

Bazı müfessirler, “Onların alâmeti, yüzlerindeki secde izi, secde aydınlığıdır.” (Fetih sûresi, 48/29) âyetinin anlamını bu dünya açısından ele almış, secde eden yüzlerin bu dünyada da tanınıp bilineceğini ifade etmişlerdir. Gerçekten namaz kılan mü’minlerin simalarında imrendiren bir aydınlık, bir parlaklık olabilir. Yaptıkları secdeler, bilemeyeceğimiz şekilde yüzlerine aksedebilir. Rabbü’l-âlemîn’in karşısında el pençe divan durup namaz kılan kimseler başkaları üzerinde farklı bir tesir uyarabilir. Dolayısıyla onların çehrelerine bakan, Allah’ı hatırlayabilir.

Esasen bir insanın yüzü, onun gerçek karakteriyle tanınması adına çok önemli ipuçları verir. Siretin surete yansıması da bu açıdan ele alınabilir. Hakikaten bir insanın ahlaklı, dürüst ya da güvenilmez olup olmadığını yüzünden okumak mümkündür. Nitekim bu sebeple ‘ilmü’l-kıyafe’ adında bir ilim dalı oluşmuştur. Bu ilimle meşgul olan kimseler, insanın fizyolojik ve anatomik yapısından hareketle onun karakterine dair bir kısım manalar çıkarmaya çalışmış ve özellikle yüzle alâkalı önemli tespitlerde bulunmuşlardır. Gerçi sübjektif olmalarından dolayı bu tespitler mutlak doğruymuş gibi ele alınıp insanlara tatbik edilmemelidir. Fakat ehl-i kalb zatlar tarafından yapılan bu tespitler tamamen de görmezlikten gelinemez. Mesela onların yüz hakkındaki mülahazaları gerçekten üzerinde durmaya değer. Zira yüz, insanın ayinesi ve bir bakıma vitrini gibidir. Aynı zamanda o, insanın en önemli ve en kıymetli uzvudur. Orada rahmaniyet, rahmaniyet içinde rahimiyet tecelli eder. İnsanda tecelli eden “ahsen-i takvim”i en güzel aksettiren de yine insanın simasıdır. Yüz âdeta insanın mahiyetini aksettirir. Fakat bizler henüz onun manasını hakkıyla keşfetmiş sayılmayız.

Bazıları, âyet-i kerimeyi zahirî ve lafzî anlamıyla ele alarak, burada, çok secde etmekten ötürü alnında iz oluşan kimselerin methedildiğini zannetmişlerdir. Âyetin müjdesine nail olabilmek için de alınlarında secde izi oluşması gerektiğini düşünmüş ve bunu sağlama adına uzun süre sert zeminlerde secde etmeyi tercih etmişlerdir. Çok namaz kılan, çok secde edenlerin alnında gayriiradi olarak iz oluşabilir. Fakat alında iz oluşturmak için sunî ve tekellüflü yollara girmek doğru değildir. İnsan bu konuda kendini zorlamamalı, bir iz arayışı içinde olmamalıdır.  Alında oluşacak böyle bir iz, insanı gurur ve kibre de düşürebilir. Nefis çok ayyardır, çok aldatıcıdır, baştan çıkarıcıdır. Secde izini de caka ve gösteriş mevzuu yapabilir. Bununla başkalarına çok namaz kılıyor olduğunu hissettirmeye çalışabilir. Daha sonra aleyhimize olabilecek bir duruma karşı daha baştan tedbir almak en güzelidir. Bu konuda nefse malzeme ve koz vermemek gerekir. Yoksa -Allah muhafaza- bir an boşluğumuzdan yararlanıp bizi bununla vurabilir. Gurur, ucb, fahr, kendini ifade etme, üstün görünme gibi iç problemleri ve türlü türlü zaafları olan ve bu sebeple her an devrilmeye meyyal bulunan insanoğlunun bu gibi konularda çok dikkatli, çok ihtiyatlı hareket etmesi gerekir. Bu açıdan bir taraftan çok namaz kılmalı, çok secde etmeliyiz; diğer yandan gerekirse biraz yumuşak yerlerde secde ederek alında secde izinin çıkmasına engel olmalıyız.

Asıl marifet, insanın çok ibadet etmesi, ama bunu belli etmemesidir. Bu durum bütün ibadetler için geçerlidir: Mümin çok oruç tutmalı ama çok oruç tuttuğunu göstermeye çalışmamalı, çok tasaddukta bulunmalı ama bunu kimseye hissettirmemeli, çok namaz kılmalı ama bu, Rabbiyle arasında kalmalıdır. Hatta mümkünse bunları gizlemelidir. İnsanın yaptığı ibadetleri göstermeye çalışması, bunu da büyük bir şey olarak takdim etmesi Allah’a karşı saygısızlıktır. Zira biz O’na ne kadar çok ibadet edersek edelim, kulluğun hakkını verdiğimizi iddia edemeyiz. O zaman neyi gözümüzde çok görüyor, başkalarına çok gösteriyoruz ki! Ayrıca yaptığımız ibadetleri Allah’ın görmesini ve bilmesini yeterli bulmuyor muyuz ki başkalarına da gösteriyor, duyuruyoruz.

Âyette zikredilen secde izi meselesine de bu açıdan bakmakta fayda vardır. Burada asıl vurgulanan husus, secde ede ede alında siyahımsı veya kahverengi bir rengin belirmesi veya bir nasırın oluşması değildir. Allah kıldığımız namazları, yaptığımız secdeleri gördükten ve bildikten sonra alnımızda iz oluşsa ne olur, oluşmasa ne olur. Madem O bizim her hâlimize nigâhban, niye O’nun bilmesiyle, görmesiyle iktifa etmiyoruz. Başkalarının bilmesine, görmesine ihtiyaç duyma, Allah’ın görüp bilmesini yeterli bulmama demektir. Oysaki Kur’ân-ı Kerim birçok âyet-i kerimede, “Hesap görücü olarak Allah yeter.”, “Şahit olarak Allah yeter.”, “Bilen olarak Allah yeter.”, “Vekil olarak Allah yeter.” buyuruyor. Bir taraftan Allah’ın her şeye yettiğine inanacağız, beri tarafta bir kısım emarelerle, izlerle, çizgilerle, tavır ve davranışlarla, öksürmelerle vs. kendimizi ifade edecek, kendimizi anlatacağız. Bu büyük bir çelişki değil midir?

Esasında âyet-i kerimeden anlaşılması gereken öncelikli mana, secdenin Allah katında ifade ettiği değerdir. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de kulun Cenab-ı Hakk’a en yakın olduğu ânın secde ânı olduğunu beyan eder ve orada Allah’a çokça dua edilmesini tavsiye buyurur. Zira secde sayesinde insan, mahiyetinde mevcut bulunan kibir ve büyüklenmeye karşı çıkmaktadır. Böylece asıl büyüğün Allah olduğunu kavramış, O’nun karşısında kendi küçüklüğünü kabul ve ilan etmiş olur. İnsan, Allah karşısında yere kapandığı, ayaklarını bastığı yere başını koyduğu, tevazu ve mahviyetini gösterdiği ölçüde değerler üstü değer kazanır. Secdeyle insan, Ulular Ulusu Sonsuz karşısında ‘sıfır’ olduğunu ifade eder ve nefsini terbiye eder. Secde, ona acziyetini ve Allah karşısındaki konumunu hatırlatır.

***

Not: Bu yazı, 8 Temmuz 2007 tarihlerinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

الدين المعاملة

Herkul | | العربية

يقرِن القرآنُ الكريم في العديد من آياته بين الإيمان والعمل الصالح، وفي هذه الآيات يرد ذكر العمل بعد الإيمان مباشرة، وهذا يعني أن الإسلام النظري لا يكفي وحده، وإنما لا بدّ من التصاقِهِ بالإسلام العملي.. أي يتشبّث المؤمن بأركان الإيمان قولًا وعملًا، ويتبع سبيل المرشدين.. ومرشدُنا في هذه المسألة كما في كلّ المسائل هو مفخرةُ الإنسانية سيدنا محمد صلى الله عليه وسلم، ومن بعده صحابتُه الأصفياء وعلى رأسهم الخلفاء الراشدون.. وفي هذا الجانب يقول الرسول الأكرم صلى الله عليه وسلم: “عَلَيْكُمْ بِسُنَّتِي، وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِّينَ، عَضُّوا عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِذِ[1].

ولا جرم أن توجيهَ النبيِّ صلى الله عليه وسلم أنظارَنا في مسألة العمل إلى سنة الخلفاء الراشدين من بعد سنتِه السنية، وأمرَه بالتمسّك والاعتصام بنهجهم له دلالةٌ ومغزًى كبير؛ وذلك لأن منهج الخلفاء الراشدين هو منهج الأنبياء حقًّا، فالفهمُ الصحيح للدين، ومعايشةُ الدين على نحوٍ مستقيم، وتحويلُ الإسلام النظري إلى إسلامٍ عمليّ: أي جَعلُ الدين روحًا للحياة؛ كل هذا منوطٌ بعدم الانحراف عن هذا المنهج.. فإذا أردنا تحويل الإسلام التقليدي إلى إسلامٍ تحقيقي فعلينا بهذا المسار.

ومن أبرز خصال الصحابة الكرام رضوان الله عليهم أن أفعالَهم أكثر من أقوالهم بعشرة أو بعشرين ضعفًا.. والحقّ أن مسلمي اليوم الذين يكتفون بالشكليّة والسطحية؛ في أمسّ الحاجة إلى هذا النموذج الإسلامي الذي وضعه هؤلاء الصحابة رضوان الله عليهم، وكما ذكرنا آنفًا فإن هدفَنا الأساسي هو تحويلُ الإسلامِ النظري الذي ورثناه عن آبائنا وأمهاتنا وبيئاتنا إلى إسلامٍ عملي، والانسلاخ ُمن الإيمان التقليدي الذي ورثناه عن البيئة الثقافية التي نشأنا فيها، والانتقالُ إلى الإيمان التحقيقي.

العلاقة بين الإيمان والعمل

ثمّة صلةٌ قويّة بين الإيمان والعمل، فكما أن الإيمان الراسخ يتطلّب عملًا، فإن العمل يغذّي الإيمان ويقوّيه، فالمؤمن بالله وكتبه ورسله صدقًا وعدلًا يأتمر بالأوامر، وينتهي عن النواهي، وهذا من شأنه أن يقوّي إيمانه ويقربه إلى التحقيق، ويُبعده عن التقليد، وهو هدفٌ بالغ الأهمية بالنسبة للمؤمن.

 إننا لا ندري هل سينتفع المرء من الإيمان التقليدي في القبر، وحياة البرزخ، والمحشر، والصراط أم لا؟! من الممكن القول انطلاقًا من سعة رحمة الله إن المرء سيدخل الجنة أيضًا بإيمانه التقليدي، هذا إذا فكرنا في الأمر بالنسبة للآخرين، أما عندما نفكر في أنفسنا فلا يجب أن نقطع بذلك، بل علينا أن ندعم إيماننا بالعمل، وأن نجعله جزءًا من طبيعتنا، وأن نصل به إلى مرتبة التحقيق.

إن المؤمن باعتبار أصل الكلمة هو مَن يؤمن بالله ويعتمد عليه، كما أنه في الوقت ذاته الممثِّلُ للأمن والأمان، ولكن المهم ليس الأسماء، بل استيفاء حقّ هذه الأسماء.. فهل جعلنا الإيمانَ حقًّا جزءًا من طبيعتنا؟ وهل نحن حقًّا ممثِّلون للأمن والأمان والاستقامة والعدالة على وجه البسيطة؟ لا داعي للثرثرة والادعاءات الكبيرة، فأعمالُنا هي التي ستكشف عن ماهيتنا، وعن مدى إيماننا بربنا، وعن قدْرِ صِلتنا معه سبحانه وتعالى.. فإذا كانت جميعُ أفعالِنا وسلوكياتنا، بل وردودُ أفعالنا ودوافعُنا الداخلية تدور حول الإحسان والخير؛ فهذا يعني أننا مؤمنون حقًّا.

هل يقتصر العمل الصالح على العبادات؟

من المعلوم أن القرآن الكريم يركز على العبادات مثل الصلاة والزكاة والصوم والحج، فلهذه العبادات دَورٌ مهمّ في حياة المسلم، ولكن ليس من الصحيح اعتبار العمل الصالح مجرَّدَ عبادات فقط، فنطاقُ العمل الصالح أوسعُ بكثير، فهو يشتمل على كل السلوكيات الفردية والأسرية والتجارية والاجتماعية والسياسية، ولهذا ينبغي للمؤمن أن يراعي في تصرفاته حدودَ الحلال والحرام، والموازين التي وضعها الدين، والمبادئ الأخلاقية، وأن يبتعد فراسخ عن السلوكيات التي حظرها الدين صراحةً، وألا يسمح لنفسه بالاقتراب من الشبهات.. فمثلًا لا يكتفي بألا يأخذ الرشوة، بل يتجنّب كلّ السلوكيات التي تشي بالرشوة، كما عليه أن ينجز أعماله مراعيًا العدلَ والإنصاف، وألا يهضم حقّ أحدٍ ولو بمقدار ذرّة.

والكتب الفقهية التي تحتوي على الأحكام الخاصة بأعمال المسلمين تقسِّم الأعمالَ في الأساس إلى قسمين: العبادات، والمعاملات.. فالمعاملاتُ هي كلُّ فعلٍ خارج عن العبادات، لا سيما العلاقات والمعاملات بين الناس.. ولقد جاء في الأثر: “الدِّينُ الْمُعَامَلَة”، فالمؤمن الحقيقي يتّضح بمعاملاته ومراعاته لمسألة الحلال والحرام، فإن لم تجد الكلمات التي تنساب من الأفواه ما يقابلها في الحياة العملية، وإن لم تتوطّد الأفكار بالأعمال وظلّت مجرّد نظريّة فلا قيمة لها..

قد يخرج البعض ويتكلّم كيف يمكن أن نكون مثل الصحابة، وقد يدعي أنه يسير على نهج الخلفاء الراشدين، ويَعِظُ الناسَ ويعِدهم بوعودٍ كبيرة، ولكن يا تُرى هل تتّفق أفعاله مع أقواله؟! وهل يتوخّى الدقّة العالية في معاملاته؟! وهل يتحرّى بقدر الكفاية مسألةَ الحرام والحلال؟! فإن كان الجواب بالإثبات فهو حريٌّ بأن يُصغى إليه، أما إذا كان الجواب بالنفي فهو إذًا كذّابٌ غشّاش ليس إلا.. ومع الأسف نقابل كثيرًا من هذه النماذج الأخيرة في أيامنا، ولو أنّك طوّفتَ بخيالك حول العالم، وتتبّعتَ هذا بفِراستك؛ فستجد نماذج كثيرة من هؤلاء حولك.

ولقد صوّر الشاعر “عاشق رُخْصَتي” هذا المنظر الذي نعيشه بقوله:

لقد أصبحنا في عصر ٍ
لا يُعرف فيه الشجاع ولا النبيل
الكلّ يبكي على ليلاه
ولا يُعرف الدواء ولا العليل

وأنا أقول بعد إجراء بعض التغييرات الطفيفة على هذين البيتين:

لقد أصبحنا في عصر
لا يُعرف فيه المؤمن من المنافق
الكلّ يبكي على ليلاه
ولا يُعرف الحبيب مِنَ الغريب

إننا نعيش في عهدٍ تبدو فيه أوضاع العالم معقدة للغاية.. فقد راجت الأكاذيب، وحيكت المؤامرات، وانتشرت الافتراءات، وللأسف يصدقها الكثير من المؤمنين السذّج، ولكن لا بد أن يأتي يوم تُكشف فيه الحقائق، ويقضي الله فيه بحكمه.

ما يقع على عاتقنا

ليفعل كلُّ شخصٍ ما بدا له، فما يقع على عاتق المؤمنين المخلِصين هو تحويلُ إيمانهم النظري إلى إيمان عملي، والحفاظُ على المنهج الذي رسمه الإسلام لهم في عباداتهم ومعاملاتهم، والكشفُ عما تتطلّبه هوياتهم في كلّ موضع.. عليهم أن يتجنّبوا كلَّ فعلٍ أو تصرُّف يمسّ عفّتَهم وشرفَهم، ومن جانب آخر عليهم أن يتحلّوا بالمروءة واللطف والاتزان والإنصاف والعدل لأقصى درجة في معاملاتهم مع الآخرين، ويجب ألا يقصروا هذه الخصال النبيلة على الناس فقط، بل لا بد أن يحتضنوا الكائنات كلّها بشفقتهم ورحمتهم، فإن نصيبَ الإنسان من الإيمان على قدر شفقته بالمخلوقات، لهذا السبب يعتبر المؤمنُ الحقيقيّ اقتلاعَ ورقةٍ من شجرةٍ قبل أوانها، وعدمَ الالتفاتِ إلى النمل أثناء السير؛ نوعًا من الجرم.. فإذا استطاع المؤمنون الحفاظ َعلى هذا المستوى فتحت لهم الإنسانيةُ صدرها، وتقبّلتهم، ومدَّتْ لهم يدَ العناية والرعاية، فدَعُوا المحرومين من الشفقة والرحمة يتخبّطون في غيظهم وحقدهم وكرههم.

إن المؤمنين الحقيقيّين الذين وصلوا إلى الإيمان التحقيقي وتوّجوا إيمانهم بالعمل الصالح؛ مهما كانت حساسيّتهم ودقّتهم في تنفيذ أوامر الدين والتعامل بشفقة مع المخلوقات، ومهما فعلوا من أعمال صالحة؛ فإنهم يعرفون كيف ينسحبون تواضعًا، بل وكيف يخفون أنفسهم.. إنهم لا يسعون إلى التميّز أو التقدير لإنجازاتهم؛ لأن المؤمنين بالله حقًّا يكفيهم أن الله يرى ويعلم كلّ شيء، فالشيء الوحيد الذي يهتمّون به ويقلقون بشأنه هو ما إذا كانت أعمالهم متوافقة مع إرادة الله أم لا، فطالما أن الله راضٍ عن أعمالهم فلا يهمّهم أن يعلم الآخرون بما فعلوه أم لا، أو أن يتوجهوا إليهم بالتقدير أم لا.

[1] سنن الترمذي، العلم، 16؛ سنن أبي داود، السنة، 5.

Cuma Hutbesi: Gönül Dili, Hal Şivesi

Herkul | | Cuma Hutbeleri

Beyan bir anahtarsa, o anahtarla açılan ışıktan dünyanın adı gönüldür. Her sözün kıymeti onun gönül ile irtibatı ölçüsündedir. Bence dil ve dudakla ifade edilen şeyler sadece gönül beyanının bir gölgesinden ibarettir. Ne var ki, Hak kelâmının bir izdüşümü sayılan gönül dilini de ancak ona açık duranlar ve ondan yükselen nefesleri duyanlar anlarlar. Mantık, muhâkeme, üslup, meânî kurallarına riayet söz cevherinin önemli unsurlarıdır.. evet, beyanın birer rengi, deseni, şivesi kabul edilen hakikat, mecaz, teşbih, istiâre, kinaye… gibi esaslar söze derinlik katan mühim hususlardandır. Her biri ayrı bir süsleme ve sözü sevdirme sanatı sayılan “muhassinât-ı lâfzıye”den cinas, seci’, iktibas… gibi hususların ve “muhassinât-ı mâneviye”den tevriye, tıbak, mukabele, hüsn-ü ta’lîl… türünden unsurların ifadeleri renklendirip bediî bir derinliğe ulaştırdığı da muhakkak. Ne var ki, temelde beyanı beyan yapan, onun gönül diliyle irtibatı ve iç ihsasların sesi-soluğu olmasıdır.

Lâfızlar mânâların kalıpları olmaları itibarıyla, bir yere kadar meânî, beyan, bedî’ –şimdilerde bu tabirlere biraz yabancı olabiliriz– kural, kaide ve disiplinlerinin de önemli oldukları söylenebilir; ancak, beyanda aranan gerçek zenginlik ve enginliğin kalb ve ruhun derinliklerinden fışkırıp ortaya çıkmasıyla “mebsuten mütenasip” olduğu da bir gerçektir. İmandan kaynaklanan bir heyecanla mızrap yemiş bamteli gibi inleyen gönüllerdir ki, dinleyenler üzerinde mütemâdî tesir icra eder ve bir aşk u alâkaya vesile olurlar.

Aksine, vicdan mekanizmasına mâl edilememiş, gönül diliyle seslendirilememiş ve hal şivesiyle renklendirilememiş bütün söz ve beyanlar ne kadar yaldızlı olsalar da yine de ruhlar üzerinde mütemâdî tesir icra edemezler. İnsanın iç dünyası her zaman mamur, mabetler gibi pırıl pırıl, arş-ı rahmete açık ve hep O’nunla münasebet heyecanı içinde bulunmalıdır ki, onun dillendirdiği mânâ ve mazmunların çevredeki akisleri de derin ve mütemâdî olsun; gönül gözleri kapalı, ruhu bedenî ve cismanî ihtirasların baskısı altında bulunan birinin başkasına edip eyleyeceği fazla bir şey de yoktur. Hayatlarının her faslında O’nu görüyor gibi davranan, O’nun tarafından görülüyor olma mülâhazasıyla oturup kalkan, Kur’ân ifadesiyle, nerede bulunursa bulunsun, O’nun hâzır ve nâzır olduğunu soluklayan ve görüldüğünde Allah’ı hatırlatan dırahşan çehrelerdir ki, her zaman inandıkları kadar inandırıcı olmuş; hakikatleri ve “Hakikatü’l-Hakaik”ı hissettikleri kadar çevrelerine de duyurabilmiş ve hep sinelerde yankılanan bir ses ve soluk olagelmişlerdir.

Kendi özünden habersiz, mahiyetindeki derinliklere karşı bîgâne, Hak’la münasebetlerinde gerilerin gerisinde birisi oturup kalkıp bülbüller gibi şakısa, dil döküp çevresine destanvârî şeyler sunsa da kat’iyen hiçbir gönle giremez, hiçbir kimse üzerinde müessir olamaz; çok güzel konuşabilir, konuşmalarıyla teveccüh ve iltifat da toplayabilir, ama muhatapları üzerinde kalıcı bir tesir uyaramaz ve kat’iyen onları Hakk’a yönlendiremez; Allah, kendisine yönlendirmenin şifreli anahtarını gönül diline ve hal şivesine armağan etmiştir. Bugüne kadar ruh ve gönülden yükselmeyen ve insan ledünniyatına ulaşamayan kuru bilgiler, söz ebelikleri, heva ve hevesleri şahlandıran dil ve akıl oyunlarıyla bir şeyler yaptıklarını sananlar kendilerini avutmuş, başkalarını da aldatmışlardır ama kat’iyen sinelerde sürekli yankılanan bir ses ve soluk olma bahtiyarlığına erememişlerdir. Ses-soluk, dil-dudak, kalem ve parmak iç ihsasların emrinde olmalıdır ki, söz gerçek değerine ulaşabilsin.

Gönül erleri her zaman söze gerçek değerini kazandırma peşindedirler. Onlar ağlarını gerer, sürekli iç ihsaslarını ve gönüllerinden fışkıran mazmunları avlamaya çalışır, vicdan mekanizmasından vize almayan mülâhazalara kapalı durur, kalblerinden nebeân etmeyen sesler-sözler bülbül nağmeleri gibi dahi olsa onları içlerinin farklı bir derinliğinde unutulmaya terk eder ve o kabîl mülâhazalar karşısında sürekli sessizlik murakabesi yaşarlar. Gönüllerinden fışkırdığına emin bulundukları ve hak mülâhazasına bağlı dillendirdikleri mefhumlar aklın zahirî nazarında zehir bile olsa, onları gönül dilinden yükselmeyen, hal şivesiyle renklenmeyen kevserlere tercih ederler; tercih ederler, zira onlar nefsanî ve cismanî huzur peşinde değillerdir; mülâhaza dünyalarına bağlı yürüdükleri yolda bin türlü mahrumiyet ve mağduriyet söz konusu olsa da, onlar hep gönül ibrelerinin gösterdiği istikamete müteveccihtirler ve gerektiğinde bütün bütün kendilerini unutmaya, hatta “ömür billâh” yâd edilmemeye hazırdırlar. Ne nâm u nişan ne şöhret ü şân ne de servet ü sâmân peşindedirler. Edip eylediklerine karşı sürekli vefasızlık görseler veya hep mahrumiyetlere maruz bırakılsalar da ne alınır, ne gönül koyar ne de kimseyi vefasızlıkla suçlarlar. Böyle davranmayı inançlarının gereği, yürüdükleri yolun da hususiyeti sayar; karşılaştıkları olumsuzluklara bir “eyvallah” çeker ve yol almaya bakarlar bu peygamberler şehrahında.

Tarih boyu bütün Kur’ân talebeleri hep böyle düşünmüş ve bu güzergâhta yürümüşlerdir. Dün ve bugün o nurânî şehrahın yolcuları o yolun Sonsuz Rehber’inin takipçileri olmaya and içmiş, hep sevgi soluklamış, başkalarına karşı aşk u alâka mırıldanmış, herkesi kardeşlik hisleriyle kucaklamış, Bediüzzaman ifadesiyle, kâinata “mehd-i uhuvvet”[1] nazarıyla bakmış, konuşurken gönül dilleriyle konuşmuş, konuştuklarını hal şivesiyle renklendirmiş ve fânileri Bâkî’den ayıran noktaya ulaşmış, his ve heyecanlarıyla hep bir farklılık resmi çizmişlerdir.

Bunlardır ki, çevrelerindeki en küçük işaretlerde bütün varlığın ruh ve mânâsını duyar; duyduklarını çehrelerindeki imalarla, gözlerindeki mânâlarla şekillendirir; var olmadaki derin sırları ledünnî bir sezişle sezer ve kalbin tepelerine sağanak sağanak boşalan mânâları birer “mâide-i semâviye” gibi karşılaştıkları herkese tattırmaya çalışırlar.. dolaşırlar vadi vadi, inançlarında filizlenen güzellikleri sunacak sineler ararlar.. ve buldukları her müstaid ruhla âdeta bir bayram yaşarlar. Duygularında gayet masum, en büyük başarılar karşısında bile iddiasız, her türlü beklentiye karşı kapalı; ama pürneşe ve püriştiyaktırlar.

Gece-gündüz hep bir sır peşindedirler.. sırlarını paylaşma onların en büyük emelidir. Gönüllerinde duyduklarıyla gönüllerde heyecan uyarmaya çalışırlar.. âşina sinelere duygudan-düşünceden, sesten-sözden matbaa mürekkebi görmemiş güftesiz besteler sunarlar. Soluk soluğadırlar yaptıkları işin heyecanıyla; ne yeis ne de keder, ne tereddüt ne de inkisar; yudumlarlar amel ve aksiyonlarının zevkini ve lezzetini edip eyledikleri işin içinde ve aramazlar başka bir ücret aradıkları gibi ruh bilmez ve gönül bilmezlerin. Sunarlar gönüllerinde mayaladıkları ruhu, mânâyı ve o zevkine doyulmaz mârifet ve muhabbeti. Ön yargılı değilse, kimse kurtulamaz bu büyülü seslerin birer inşirah çağlayanı gibi gönül yamaçlarında çağlamasının tesirinden; kimse kurtulamaz sinelere çarpıp insan benliğinde yankılanan bu ledünnîliğin cazibesinden…

Gökler ötesi ifadelerin akisleri sayılan bu tesirli gönül beyanlarına karşı hiç kimse alâkasız kalamaz. Biz hemen tesirini görmesek de gönülden fışkıran, hâlle farklı bir şiveye ulaşan bu beyan âbideleri bugün olmasa da yarın mutlaka ona açık kalbler üzerinde tesirlerini gösterecek, vicdan sistemlerini bütün derinlikleriyle tesir altına alacak.. ve bir gün şuuraltı müktesebât hâline gelmiş bu vâridât, çok küçük bir tedâîyle de olsa ortaya çıkarak en alâkasız ruhlara bile kendi boyasını çalacaktır.

Evet, bugün ne gönül diliyle söylenen sözler ne de hâl şivesiyle seslendirilen beyanlar kat’iyen zayi olmamaktadır. Şimdilik zihinler onları birer disket gibi kaydediyor, şuur değerlendiriyor, mantık ve muhâkeme besleyip büyütüyor ve yeni kalıplara, yeni şekillere ifrağ ediyor, sonra da onları bir “vakt-i merhûn”a emanet ediyor. Mevsimi gelince belki de kalbin o sihirli beyanları, hâlin ruhlar üzerindeki o silinmez izleri ne duyulmadık şeyler ne görülmedik güzellikler ifade edeceklerdir..!

[1]   Bkz.: Bediüzzaman, Mesnevî-i Nûriye s.79 (Hubab).

***

Not: Bu hafta mescidimizde okunan Cuma Hutbesi, Muhterem Hocamızın Yağmur Dergisi Ekim 2005 sayısı için kaleme aldığı makaledir.

Cuma Hutbesi: Vilâdetin Çağrıştırdıkları

Herkul | | Cuma Hutbeleri

Varlığın çehresindeki perdeyi kaldıran; eşyanın ruhunda meknî bulunan sırları gün yüzüne çıkaran; yerle gök arasındaki kopukluğu giderip bir kere daha arzı semalara bağlayan; akılla kalbi en sağlam esaslar çerçevesinde buluşturup muhakemenin ufkunu fizik ötesi enginliklere ulaştıran; canlı-cansız her şeyi en doğru şekilde okuyan; okuduklarını, herkesten çok önce ve en büyük araştırmacıların idrak ufkunu aşkın bir seviyede yorumlayıp küllî kaidelere bağlayan O’dur. O’dur kâinat hakkında sözün özünü söyleyen; sözleriyle eşya ve hâdiseleri hallaç eyleyen ve her şeyin ötesini temâşâ etmemiz adına bize sır perdesini aralayan; insan düşüncesini madde ve mânânın birleşik noktasına yükselten ve köhneleşmiş anlayışları târumâr ederek gördüğümüz şu fizikî dünyayı cennetlerin koridoru hâline getiren…

Biz hemen hepimiz, körkütük yaşadığımız şu âlemde Rabbimiz’i O’nunla tanıdık. Sağanak sağanak başımızdan aşağı dökülen nimetleri O’nun basiretlerimize saçtığı nurlar sayesinde duyup hissettik. Nimete minnet ve şükran duygusunu; ihsan, hamd ü senâ düşüncesini O’ndan öğrendik. O’nun sunduğu mesajlarla Yaratan ve yaratılan arasındaki ilişkileri, kul ve Mâbud münasebetlerini, Yaratan’ın ululuğuna ve bizim kulluğumuza yaraşır şekilde duyup anlayabildik.

O yeryüzüne ayak basmadan önce –ayağı başlarımızın tâcı– her tarafta ziya-zulmet iç içe, çirkin-güzel yan yana, gül dikene takılı, şeker kamışta saklı, arz semaya inat kapkaranlık, sema ürperten korkunç bir boşluk, metafizik fiziğin dar mülâhazalarına bağlı, mânâ maddenin arkasında renksiz ve silik, ruh içi boş kuru bir unvan, gönül de cesedin gölgesindeydi. O’nun basiretlerimize çaldığı ziya ile, bütün eski dünya ve eski düşünceler bir bir yıkıldı.. zulmetler ışık karşısında bozgunlar yaşamaya başladı.. ve bir kere daha zimam, ruh ve mânânın eline geçti. O’nun, insan, varlık ve Allah adına ortaya koyduğu yorumlar sayesinde, kâinat, muhtevalı ve okunaklı bir kitaba dönüştü.. bir baştan bir başa bu koskoca âlem bir meşher hâlini aldı.. eşya ve hâdiseler de âdeta birer bülbül kesildi; Hakk’ı söyleyen, Hakk’a çağıran, Hakk’ın ibdâ ve inşâ destanlarını haykıran birer bülbül…

İnsanlığın gözleri O’nun ışığına uyanacağı âna kadar hissiyat kapkaranlık, düşünceler tutarsız, gönüller de yalnızlıkla iki büklümdü. Ne kedersiz bir sevinç bilinebiliyor, ne de elemsiz lezzetten haber vardı. Ötelerden bir damla rahmet düşmüyor; gönül yamaçları da baharı ve yeşili bilemiyordu. O’nun teşrifiyle her yeri kasıp kavuran kuraklığın büyüsü bozuldu; göklerin gözü yaşlarla doldu ve gönüller Cennet yamaçlarının rengini aldı. Derken rahmetsizlikten şak şak olmuş bütün sinelerin ızdırabı dindi.. ve nice bin seneden beri ölümün pençesinde kıvranan ruhlara hayat çeşmesinin ufku göründü.

O, bu köhne dünyaya şeref vereceği âna dek yalan-doğru iç içe, günah-sevap yol arkadaşı, fazilet mefhumu silik bir kavram, rezalet hevâ ve heves pazarlarının en mergûb metâıydı. Alınlarında isyan damgası, ruhlarında hezeyan bütün insanlık asıl hedeflerine ters hayat sergüzeştleriyle, her görüldükleri yerde sinelere ürperti salıyor.. hemen herkes bu vahşethâne-i belâda birbirini endişe ile süzüyor.. hak ayaklar altında pâyimâl, kuvvet bütün azgınlığıyla her şeye hâkim.. dişli olmak âdeta bir imtiyaz.. sözü sadece pençesi güçlü olanlar söylüyor.. hayvanî ölçüler içinde boğuşma insanların her günkü tabiî hâli.. birbirini yemek mârifet.. kaba kuvveti iradenin hakkı saymak takdirlik iş.. hak düşüncesi Kafdağı’nın arkasında, adaletsizlik zayıfın, güçsüzün korkulu rüyası.. ismet, iffet, hakka hürmet mülâhazaları en sefil günlerini yaşamakta ve günümüzdekinden de beter.. ne kalbe rağbet ediliyordu ne akla itibar; hakaret görüyordu salim düşünce ve dinî duygular.. vicdan, zihnin bir yanına sıkışmış yitik mefhumlu bir ucûbe.. ruh, biyolojik hayatın birkaç kademe altında sürüm sürüm bir mağdur.. hırsızlık râyiç, harâmîlik yiğitlik, yağma-talan şecaat emaresi.. düşünceler sefil, duygular vahşi, yürekler merhametsiz ve ufuklar da zifte boyanmış gibi simsiyah olduğu bir dönemde her şeye yeten muhteşem bir kalb enginliğiyle O geldi; O geldi ve bir hamlede dünyanın çehresindeki yıllanmış küfleri temizledi.. ufuklardaki isi-pası sildi.. gönülleri ışık ümidiyle şahlandırdı.. şafakların aydınlık çehresiyle hemen herkesi bir yeni günü temâşâya çağırdı.. gözlerdeki perdeyi kaldırdı ve ruhlara o güne kadar görmedikleri farklı şeyleri müşâhede etme zevkini duyurdu.. aklın nabzını kalbin ritmine bağladı.. sinelerdeki değişik hezeyanları kalbî ve ruhî heyecanlara çevirdi.

O geldi ve bütün yaslı çehrelerdeki kederlerin yerini en içten tebessümler aldı.. O geldi, zulmün sesi kesildi.. mazlumun âhı dindi ve sinelerdeki adalet duygusu dirildi.. O geldi kaba kuvvete “Dur!” deyiverdi; mütecavizlerin haddini bildirdi ve hakkın dilindeki zincirleri çözdü.

Bunca fezâyi ve fecâyie rağmen bugün hâlâ bir kısım mükemmelliklerden söz edebiliyorsak; bunu O’nun bize sunduğu evrensel değerler külliyâtı o muhteşem semavî kâmusa borçlu bulunuyoruz. Gönüllerimizde iyiyi, güzeli, insanî olanı arama hissi, O’nun içimize saldığı sonsuz televvünlü ziyadandır. Ruhlarımızda duyduğumuz ebedî saadet arzusu O’nun sinelerimizde tutuşturduğu nurdandır, imandandır.

O’nu tanıyınca hepimiz ve her şey değişti; biz ebed için yaratıldığımızı, ebede meb’ûs olduğumuzu anladık; anladık ve virane gönüllerimiz birden, İrem Bağlarına dönüşüverdi. Derken, çevremiz birdenbire Firdevs renklerine büründü. Tâli’imizin aydınlığında O’na katılıp O’nun leşkeri içinde yerimizi alınca önümüzü kesen bütün gulyabânî ağları bir bir yırtıldı.. kurtlar, çakallar kuyruklarını kısıp inlerine sığındı.. çıyanlar töre değiştirip güvercinlerle arkadaş oldu.. ve şeytanî ocaklar bir bir söndü; şeytanlar da gidip otağlarını ümitsizlik vadilerine kurdu; kurdu ve her yerde burcu burcu ruh ve mânâ râyihaları duyulmaya başladı.

Ey ışığıyla karanlık dünyalarımızı aydınlatan Nur, ey o enfes râyihasıyla cihanları ıtriyat çarşısına çeviren Gül, gönül mağriplerimizde o vakitsiz gurûbun, ümit sabahlarımızı kapkaranlık bir hicran gecesine çevirdi. Göz gözü görmez oldu ve yollar bütünüyle birbirine karıştı. Gün geldi, akıl, Senin yolundan çıkıp başka vadilere saptı. Düşünce bütün bütün Sana karşı kapandı ve her taraf yıllardan beri pusuda bekleyen o kapkaranlık hilkat garibeleri ile doldu. Adın sinelerimizden kazınmak ve nâmın yeni nesillere unutturulmak istendi. Bu meş’um gayretlerle beraber şu köhne dünyamız uğursuzluk ağına takıldı ve ümmetin kaderi kamburlaşıp iki büklüm oldu. Durduğumuz yerde duramadık, olmamız gerektiği gibi olamadık ve ulaşma iddiasında bulunduğumuz yere de ulaşamadık; mânâ köklerimizden koptuk.. maddeyi ve dünyayı doğru okuyamadık.. kendimizi bir korkunç hazanın solduran, öldüren ikliminde sararıp solmaya saldık.. herkes kendi düşünce dünyasının ufkuna koşarken bizler ürperten bir yok oluş içinde olduğumuz yerde kalakaldık.

Bak şimdi korkutan bir belirsizlik var Senin dünyanda; anlayışlar dar, düşünceler çarpık, yenilenme ve dirilme duyguları da tamamen meflûç. Doğduğun kutlu diyar, yıllar var bütünüyle kısırlaştı, hiçbir şey doğurmuyor artık. Mübarek köyün, vefasızlığımızı tecziye suskunluğu içinde. Şam, Bağdat sürekli anomali doğuruyor. Belhler, Buharalar hiçlik vadilerinde hiçi arıyor. Konya folklor gösterileri ile teselli peşinde. Bir baştan bir başa koca Endülüs, ruhunu katledenlere teslim. İstanbul gayesizlik ve hedefsizlik pençesinde mütemâdi gel-gitler yaşıyor.. ve koskoca bir âlem garip, yetim, ihtilâçlar içinde ve zamanzede…

Getirdiğin o muhteşem mânânın üzerine simsiyah bir gölge düştü. Seninle gönüllerimiz arasında korkunç bir gaflet, cehalet, basiretsizlik haylûleti var; yaşanan bu küsûf ortamında gelecek adına bir şey söylemek şöyle dursun çevremizi bile tam görüp değerlendiremiyoruz. Senin ışığının ulaşmadığı ruhların “ba’sü ba’de’l-mevt”i mümkün mü bilemeyeceğim.? Aslında ziyasını, rengini, desenini Senden almayan yığınlar nasıl dirilebilir ki..!

Biz hepimiz, bir tâli’siz dönemde gönül yamaçlarımızda ruhunun gurûbunu acı acı seyrettik ve gidip karanlıklara gömüldük. Bu ürperten gurûb karşısında hiçbir şey yapamadık ve tam bir âcizlik örneği sergileyerek hep sustuk.. ve sustu buna karşı kendi alanında bütün ilâhî lütuflar, ihsanlar, huzurlar, saadetler ve gül devrine ait en tatlı neşîdeler. Mübarek sima ve sîretine hasret gittiğimiz bu günlerde, kaderimize hicran, bize de suskunluk düştü. Simsiyah yokluklar yaşadığımız bu meş’um dönemde gökler bize hiç yüz vermedi.. yıldızlar yüzümüze hiç gülmedi.. ay-güneş Senin üzerine doğduğu renkte hiç mi hiç görünmedi.. biz çevremizde hep karanlıklar gördük ve gece mahluklarının homurtularıyla ürperdik. Sen artık aramızda yoktun ve her yanda yılanların-çıyanların ıslıkları duyuluyor, her taraf yarasaların şehrayinleriyle inliyordu. Sen küsmüş müydün/küser miydin onu bilemem; bildiğim bir şey varsa, o da, Seni kırmış olmamız ihtimalidir –ihtimal sözü de bir iyimserlik ifadesi–.. ama eğer lütfedip gönüllerimize teveccüh buyurmazsan, bu defa biz kırılıp paramparça olacağız.. ve şayet gelip dünyamızın çehresindeki isi-pası silmezsen bu sakil hava ile bir daha dirilmemek üzere boğulup gideceğiz.

Ey güzeller güzeli Sevgili gel, bir kere daha yeniden misafirimiz ol. Tahtını sinelerimize kur ve bize buyurabildiğin her şeyi buyur. Gel, gönüllerimizdeki karanlıkları kov, bütün benliğimize ruhunun ilhamlarını duyur ve bize yeniden diriliş yollarını göster. Gel, her gün biraz daha azgınlaşan şu zulmetleri güneşlere taç giydiren ışığınla dağıt ve herkesi inleten zulüm ve adaletsizlik ateşini söndürüver. Gel, her şekliyle kine, nefrete, düşmanlığa kilitlenmiş şu zavallı ruhların boyunlarındaki zincirleri çöz; sevgiye, merhamete, şefkate hasret giden sinelerimizi muhabbetle, hoşgörüyle coştur. Gel, ruhlarımızı aklın aydınlığı, gönüllerimizi de mantık ve muhakeme enginliğiyle buluştur ve bizi kendi içimizdeki kopukluklardan kurtar.

Sen gidince kimilerimiz akla takılıp düz yollarda yolsuzluk yaşamaya başladık. Kimilerimiz de kendini bir kısım gönül hülyalarına saldı ve değişik vehimlerle oyalandı; öyle ki ne aklın dilini anlayabildik ne de kalbî ve ruhî hayatın derinliklerine dalabildik; aklı ihmal edip dünyanın kanına girdik, kalbe bütün bütün tavır alıp kendi derinliklerimizi görmezlikten geldik.

Ey karanlık gecelerimizin Ay’ı-Güneş’i, ey yolda kalmışların biricik rehberi, Sen bizler gibi sadece bir kere doğmadın/doğmazsın; zamanın her parçası Senin için bir tulû vakti, gönüllerimiz de Senin mütevazi matlaın; perişaniyetimiz Sana bir çağrı, sinelerimiz Seniyye-i Vedâ; ne olur artık ağlayan gönüllerimize acı da gel; doğ canlarımıza Yaratan aşkına, bizi yalnız bırakma; yalnız bırakıp ruhlarımızı Sensizlik ateşine yakma. Ne ilm u irfanımız var, ne hayr u taate mecâlimiz; günah, isyan diz boyu; Sana sunacağımız armağan بِبِضَاعَةٍ مُزْجَاةٍ “Kayda değmez bir sermaye”[1] ölçüsünde bile değil. Bugüne kadar aşındırmadık eşik ve çalmadık kapı bırakmadık; gönül bağlayıp arkalarından koştuklarımız her zaman bizi aldattı, sonra da yol ortasında bırakıp gittiler. Ne yürümeye takatimiz kaldı ne bulunduğumuz yerde ikamete dermanımız. Bağban Sen isen –öyle olduğunda şüphemiz yok– bağ niye sahipsiz kalsın. –Sana böyle bir çağrıda bulunmak da ayrı bir saygısızlık.– Merkezi tutmak Senin hakkın ise o makam adına söz söylemek kimin haddine…

Ey şefkati, adaletini aşkın Gönüller Sultanı, Seni unuttuğumuzun, Sana saygısızlıkta bulunduğumuzun farkındayız; ama Sen, şimdiye kadar bundan daha acılarını da gördün; incinsen de küsmedin, vefasızlık görsen de alâkanı kesmedin. Başını yaranlar, dişini kıranlar karşısında bile ellerini açıp dua dua yalvardın. Seni bilmemelerini mazeret sayarak, lânet ve bedduada bulunmadın, lânet ve bedduaya “âmin” de demedin. Sineni, Ebû Cehil’leri bile ümitlendirecek ölçüde açabildiğin kadar açtın ve her sözünü, her davranışını Hakk’ın rahmetinin enginliğine bağladın. Beklediklerimiz hakkımız olmasa da, bütün bu yaptıkların karakterinin gereği olduğunda şüphemiz yok.

Ey Dost, kaç bahar gelip geçti biz hep hazandayız ama, düşe-kalka olsa da hep izindeyiz. Gel bizi bir kere daha sevindir; sevindir ki, bağının taptaze fidanlarıyla nâmını âleme tam duyuracak demdeyiz. Dünya Senin dünyan –müsaade buyurursan dünyamız da diyeceğim– bu dünya ışığa hasret gidiyor. Bizler o kırık azimlerimiz ve o çatlamış ümitlerimizle, yolların hakkını veremesek de hep yollardayız. Sadece hislerimizle de olsa, aradığımız sevgili Sensin; gel son kez içimize doğ ki gönüllerimiz ışıkla dolsun ve ufuklarımızı saran şu upuzun geceler savulup gitsin; yerlerini gündüzlere bıraksın…

Gözlerimiz tulûunun emarelerini görmese de, tadın, lezzetin, kokun daha şimdiden hemen hepimizi mest etti. Gel bizi yeniden arkana al ki, ışığın ruhlarımıza vursun.. Sen “Sâyesi yere düşmez bir nahl-i Tûr’sun / Mihr-i âlemgîrsîn baştan ayağa nûrsun.” (Itrî). Mesajın nur, düşüncen nur, ufkun nur, her yanınla pürnursun; aç yüzünden nikâbını cihanlar nurla dolsun ve her yanda nâmın duyulsun.

Ey Yüce Dost, söylenen sözler bir na’t değil, sevgili kapısında mırıldanan serenât da değil; özü hasret, ruhu hicran kapıkuluna ait ritimsiz bir feryattır, bir feryâd-ı mutâddır…

[1]    Yûsuf sûresi, 12/88.

***

Not: Bu hafta mescidimizde okunan Cuma Hutbesi, Muhterem Hocamızın Yağmur Dergisi Nisan 2001 sayısı için kaleme aldığı makaledir.

جنتنا المفقودة: شعور العبودية

Herkul | | العربية

من أكبر المشاكل التي يعاني منها المؤمنون اليوم عدمُ قدرتهم على أن يجعلوا الأفكار الجميلة التي يردّدونها والكلمات الطيبة التي يتفوّهون بها جزءًا من طبيعتهم، ناهيك عن عدم استطاعتهم أن يبلغوا أفق الإخلاص والإحسان في أعمالهم، إننا لم نستطع أن ننسلخ من الإيمان التقليدي ألبتة، وبالتالي لم نستطع أن نوطّد صلتنا مع الله تعالى، ولا أن نسلِّم مخلصين لأوامر دينه، ولا أن تقشعرّ قلوبنا وتفيض أعيننا من الدمع عند ذكره، وفي الغالب لا نشعر بعاطفةٍ تعادل حنين الأم الرؤوم لفلذة كبدها الذي تنتظره في لهفةٍ واشتياق.

قد لا يستطيع الإنسان في بداية الأمر إنشاءَ علاقة وطيدة مثل هذا مع الله سبحانه وتعالى، وقد لا يملك هذا القدر من الشعور، ومع ذلك لا بد أن يطمح على الأقل إلى مثل هذا الشعور والإحساس، وأن يحدد أهدافه جيدًا، ويوحِّد مطالبه؛ لأن مَن لم يوحّد مطالبَه وقبلَتَه يستحيلُ عليه قطعًا الوصول إليه سبحانه وتعالى.

ليتنا استطعنا أن نذيب أنانيّتنا في حوضٍ كبيرٍ كما يذوب السكّر ويتلاشى في الشاي! أو كما يقول الصوفية: “ليتنا استطعنا أن ننسلخ من “أنا”، ونرسو في ميناء “نحن”، ثم نجتاز “نحن”، ونرتقي إلى أفق “هو”!”، ليتنا تلاشينا تمامًا ذاتًا وأنانيةً! إذًا لَكُنّا وصلْنا إلى أفقٍ مختلفٍ تمامًا، وخِلْنا الوجود كله حبيبًا وفيًّا، وقلنا كما يقول الشاعر “نيازي مصري”:

ظننتُ أنه لم يبق في العالم حبيب
فلما تخلّيتُ عن نفسي رأيتُ كلَّ شيءٍ حبيبًا

يجب أن نعلم أنه طالما ظلت أنفسُنا وأنانيتُنا حجابًا للحقيقة! بمعنى أنه طالما ظللنا نقول: أنا، أنا… فلن نفوز بالوصال مع الله سبحانه وتعالى. وما أجمل قول الشاعر الصوفي:

أنى تتجلّى لعبدٍ يقول ها أنا ذا
فلن أراك ظاهرًا حتى أكون غائبًا

ومن ثم علينا أن نتضرّع إلى ربنا سبحانه وتعالى في أدعيتنا قائلين: اللهم إن تجليك منوطٌ بغيابي، فلا تحرمني منك يا إلهي بإظهار نفسي وأنانيتي.

يجب أن يكون تقديرنا للشيء تبعًا للقيمة التي يحملها هذا الشيء، فالأشياء التي نقوم بها بمقتضى بشريّتنا، علينا أن نستنفذها ضمن الدائرة المشروعة، وعند فعل ذلك يجب أن نراعي حقوق أنفسنا وعائلتنا ومحيطنا الاجتماعي، ولكل هذا إطارٌ وحدودٌ بحسب الحاجة والضرورة، أما بالنسبة لمعرفة الله ومحبته والتوجّه إليه بالعبودية؛ فليس لها إطارٌ أو حدودٌ، ففي هذه المسألة يجب أن نتطلّع إلى الذرى دائمًا، وأن نرنو بأبصارنا إلى أعلى فأعلى قائلين: هل من مزيد؟!

 ينبغي أن نطمح إلى معرفة الله بأن نرفع أيدينا قائلين: اللهم عرّفنا بذاتك، وألوهيتك، وربوبيتك، وجاهك، ومنزلتك، وأسمائك السبحانية، وصفاتك القدسية كما عرّفتَ عبادَك المقربين من الأنبياء والمرسلين”.. وعلينا عند فعل ذلك أن نسأل الله أن يُشعِرَنا بمحونا وعجزنا أمامه حتى لا يُداخلنا العجبُ والغرور.. فمن ناحية يجب أن نطمح إلى أعلى الكمالات، ومن ناحية أخرى أن نتحرّك مدرِكين عجْزَنا عن الوقوف والاستواء بدون فضل الله وعنايته عز وجل.

ومهما تعمّقْنا في العبودية يجب أن نعي أننا لم ولن نستطيع أن نؤدّي حقّ عبوديّتنا لربّنا جلّ وعلا، وحتى في اللحظات التي نستغرق فيها في العبودية علينا أن نقول بصدقٍ وإخلاصٍ: “ما عبدناك حقّ عبادتك يا معبود!”، علينا أن نتجنّب كلّ أنواع الادعاءات، ولا نطمح إلى المقامات الكبيرة، وأن نعتبر العبودية له هي أسمى المقامات، وأن نتمسّك بفكرة أن نكون بين الناس فردًا من الناس، فلا نجري وراء مقامات مثل الغوثية والقطبية والمهدية، يجب أن نعلم أن المعرفة الحقيقية هي أن نتجمّل بالتواضع والحياء ونكران الذات ونحن نحلّق في سماء العبودية.

ولا يمثّل هذا الموقف تناقضًا بالنسبة للإنسان، كما أنه ليس شعورًا بالدونية، إنما هو نتيجة طبيعية للتعامل وفقًا لمقتضى الحال.. هذا هو الموقف الذي يجب أن نتبنّاه في عبوديتنا لله رب العالمين، لكن إن تمثَّلْنا الموقف نفسه مع الناس وخاصّة مع المتكبّرين والمستبدّين؛ فقد أهنَّا أنفسنا، واستولى علينا ما يُسمى بالشعور بالعقدة الدونية.

إن إظهار التواضع وإنكار الذات أمام الله يرفعنا أيّما رفعة، ويوصلنا في النهاية إلى منزلةٍ نتقدم بها حتى على الملائكة وهم عباد الله المكرمون.. فلقد ارتقى مفخرة الإنسانية صلى الله عليه وسلم بعبوديته إلى المعراج، وتقدم على الملائكة ومن بينهم جبريل وميكائيل بتواضعه لربّه جل وعلا، حتى إنه صلى الله عليه وسلم قال من باب التحدث بالنعمة: “مَا مِنْ نَبِيٍّ إِلَّا لَهُ وَزِيرَانِ مِنْ أَهْلِ السَّمَاءِ وَوَزِيرَانِ مِنْ أَهْلِ الأَرْضِ، فَأَمَّا وَزِيرَايَ مِنْ أَهْلِ السَّمَاءِ فَجِبْرِيلُ وَمِيكَائِيلُ، وَأَمَّا وَزِيرَايَ مِنْ أَهْلِ الأَرْضِ فَأَبُو بَكْرٍ وَعُمَرُ[1]، ولكن كما جاء في حديث الشفاعة كان سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم إذا تحدّث عن مقامه ومنزلته عند ربه يقول: “وَلَا فَخْرَ”، وهو وإن لم يصرح بهذا اللفظ فقد كان قلبه ينبض به دائمًا.

وفي هذا الشأن يمثّل المقربون الذين يتبوؤون منزلةً كبيرةً عند الله عز وجل القدوة لنا؛ فلقد كانوا يتطلّعون دائمًا إلى معرفة الله، ويحاسبون أنفسهم محاسبةً قاسيةً في هذا السبيل، وينسبون كلَّ ما يملكونه لله عز وجل، لم ينسبوا شيئًا إلى أنفسهم في نجاحاتهم، بل ولم يدَّعوا الأفضلية على أحد.

فما الذي يدّعيه الإنسان لنفسه؟! وهو الذي خُلِق من ماء مهين وسيصل به الحال في النهاية إلى أن يكون عظامًا نخرة كما ورد في القرآن الكريم! أليس كلّ ما نملكه منه سبحانه وتعالى؟! ومهما كان قدر عبوديتنا له، ومهما بلغنا من المقامات فهذا لا يعني أننا وفّينا بواجبنا ومسؤوليتنا تجاهه سبحانه وتعالى، إننا عاجزون عن شكره على نِعَمه كما ينبغي، أو التعرف عليه بحقّ، أو أن نتوجّه إليه بالعبودية الحقة.. وهكذا فإن السبيل إلى الوصول إلى العبودية الحقة هو القدرة على إدراك عجزنا هذا، وعندما ندرك ذلك نكون قد توّجْنا عبوديتَنا.

هذه هي جنتنا المفقودة بالنسبة للكثيرين منا، فيجب أن نعمل على الوصول إليها، وأن نحلِّق مرة أخرى بمعرفة الله، ومحبة الله، والشوق إلى الله، وأن نرتفع أعلى وأعلى، وندفع بظهور أيادينا كلَّ ما سوى ذلك، فإن لم تكن الصلة قويّةً بين قلوبنا وبين الله ورسوله الأكرم صلى الله عليه وسلم فستظلّ الكلمات التي تنساب من أفواهنا مجرد ادعاء.. قد يكرمنا الله فنكون كلَّ شيءٍ، ولكن يجب أن ننظر إلى أنفسنا على أننا لا شيء.. وعلى هذا يتوقف انبعاث المسلمين من جديد بعد أن أصبحوا مجتمعًا نصف ميت، يسير بلا بوصلة، ولا يعي ما يفعل.

[1] سنن الترمذي، المناقب، 17.

Din Muameledir

Herkul | | KIRIK TESTI

Kur’ân-ı Kerim, onlarca âyetinde iman ve salih ameli birlikte zikreder. Bu âyetlerde, imanın hemen ardından söz amele gelir. Demek ki tek başına nazarî Müslümanlık yeterli değildir. Amelî Müslümanlığa ihtiyaç vardır. Yani mümin, sıkı bir şekilde iman esaslarına bağlı kalan ama orada kalmayan, sağlam imanının yanı sıra daima güzel şeyler yapan, söyleyen, güzel bir çizgi takip eden insandır. Her meselede olduğu gibi bu konuda da rehberimiz öncelikle İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallahu aleyhi ve sellem), ardından da, başta Hulefa-i Raşidin olmak üzere O’nun güzide ashabıdır. Nebiyy-i Ekrem buna şu şekilde dikkat çeker: “Benim yolumu ve doğru yolda olan Râşid Halifelerin (Benden sonra gelecek ve aynen benim yolumu, rüşd yolunu takip edecek kimselerin) yolunu yol edinin. Bu yolu, azı dişlerinizle tutar gibi sımsıkı tutun.” (Tirmizî, İlim 16; Ebû Dâvûd, Sünnet 5; İbn Mâce, Mukaddime 6)

Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) amel konusunda nazarlarımızı, sünnet-i seniyesinden sonra Raşit Halifelere çevirmesi ve onların yoluna sımsıkı tutunmamızı emretmesi çok önemlidir. Çünkü onların yolu, gerçekte peygamber yoludur. Kur’ân’ın doğru anlaşılması, dinin müstakim bir çizgide yaşanması, nazarî Müslümanlığın amelî Müslümanlığa çevrilmesi, yani dinin hayat hâline getirilmesi, o yoldan sapmamaya bağlıdır. Taklit yoluyla öğrendiğimiz Müslümanlığı amelî Müslümanlığa çevirmek, İslam’ı derinliğiyle yaşamak istiyorsak o yolu takip etmeliyiz.

Sahabe-i kiramın en çok öne çıkan özelliklerinden biri, söyledikleri sözlerin belki on, yirmi katını pratikte de yaşıyor olmalarıydı. İşin edebiyatını yapmakla iktifa eden günümüz Müslümanları, onların ortaya koydukları bu Müslümanlık modeline her zamankinden daha çok muhtaçtır. Yukarıda da ifade ettiğimiz üzere, öncelikli hedefimiz, anne babamızdan ve çevremizden edindiğimiz nazarî Müslümanlığı amelî Müslümanlığa çevirebilmek, içinde yetiştiğimiz kültür ortamından bize intikal eden taklidî imandan sıyrılıp tahkikî imana geçmek olmalıdır.

İman-Amel İrtibatı

İman ve amel arasında çok güçlü bir irtibat vardır. Sağlam bir iman, ameli gerektirdiği ve ortaya çıkardığı gibi, amel de imanı besler ve güçlendirir. Allah’a, kitaplara, nebilere gönülden inanan bir insan, onların ortaya koyduğu emir ve yasaklara riayet eder. Bu da onun imanını güçlendirir, taklitten tahkike çıkarır ki bir mümin açısından bu çok önemli bir hedeftir. Zira taklidî imanın kabirde, berzah hayatında, mahşerde, sıratta ne kadar işe yarayacağını bilemiyoruz. Yine de başkaları hakkında düşünürken, Cenab-ı Hakk’ın rahmetinin enginliğine güvenerek, taklidî imanla da Cennet’e girilebileceğini düşünebiliriz. Fakat kendimiz hakkında düşünürken bunu yeterli görmemeli, imanımızı amelle desteklemeli, böyle yaparak onu tabiatımıza mâl etmeli ve tahkike ulaştırmalıyız.

Kelimenin kökeni itibarıyla mümin; Allah’a inanan, O’na güvenen insan demek olduğu gibi, aynı zamanda emniyet ve güvenin de temsilcisi demektir. Fakat önemli olan, isimler değil, bizim onların altını ne kadar doldurabildiğimizdir. Gerçekten imanı tabiatımızın bir parçası hâline getirebildik mi? Hakikaten yeryüzünde emniyet ve güvenin, istikamet ve adaletin temsilcileri olabildik mi? Aslında büyük iddialara, lafazanlıklara gerek yok; bizim kim olduğumuzu, Allah’a ne kadar inandığımızı, O’nunla nasıl bir irtibatımızın olduğunu ortaya koyacak şey, amellerimizdir. Bütün hareket ve davranışlarımız hatta reflekslerimiz ve iç dürtülerimiz hayır ve iyilik etrafında dönüyorsa işte o zaman inanıyoruz demektir.

Salih Amel Sadece İbadet midir?

Bilindiği gibi Kur’ân-ı Kerim, birçok âyet-i kerimede namaz, zekât, oruç, hac gibi ibadetler üzerinde durur. İyi bir Müslüman olabilme yolunda bu ibadetlerin çok önemli bir yeri vardır. Fakat amel-i salihi sadece ibadetlerden ibaret görmek doğru değildir. Onun alanı çok daha geniştir; müminin (ferdî, ailevî, ticarî, içtimaî, siyasî…) bütün davranışlarını kapsar. Dolayısıyla mümin, bütün davranışlarında helal-haram sınırlarına, dinin koyduğu ölçülere, ahlakî prensiplere dikkat etmek zorundadır. Dinin açıkça yasakladığı davranışlardan fersah fersah uzak durmalı, şüpheli alanlara da yaklaşmamaya çalışmalıdır. Söz gelimi, onun rüşvet alması söz konusu olamayacağı gibi, o, rüşvet ihtimali bulunan davranışlardan dahi kaçınmalıdır. Bütün işlerini adalet ve hakkaniyet esasına göre yürütmeli, kimsenin zerre kadar hakkına girmemelidir.

Müslümanların amellerine dair hükümleri ihtiva eden fıkıh kitapları, temel olarak amelleri ikiye ayırır: İbadât (ibadetler) ve muamelât. Muamelât; ibadetler dışında kalan her tür fiili içine alır. Hususiyle insanlar arası muameleler, münasebetler buraya girer. Ulema, “Din muameledir.” demiş. Gerçek mümin, muameleleriyle, haram-helal hassasiyetiyle belli olur. Ağızlardan dökülen sözlerin gerçek hayatta karşılığı yoksa, fikirler pratikle desteklenmiyor teoride kalıyorsa, bunların bir kıymeti yoktur. Birileri kalkıp sahabe olmaktan bahsedebilir, Hulefa-i Raşidin’in yolunu takip ettiğini öne sürebilir, kendisini dinleyenlere büyük vaatlerde de bulunabilir. Ama acaba onun tavır ve davranışları sözleriyle paralellik arz ediyor mu? Muamelelerinde milimi milimine hassas davranıyor mu? Helal, haram konusunda yeterince dikkatli mi?.. Öyle ise sözlerine kulak vermeye değer. Ama değilse, o bir yalancı, bir sahtekârdan başka bir şey değildir. Maalesef günümüzde bu tür örneklerle o kadar sık karşılaşıyoruz ki, hayalinizi birazcık etraf-ı âlemde dolaştıracak, ferasetinizle iz sürecek olursanız çevrenizde yığınla misalini bulabilirsiniz. Âşık Ruhsatî, yaşadığımız bu tabloyu çok güzel resmediyor:

Bir vakte erdi ki bizim günümüz
Yiğit belli değil, mert belli değil…
Herkes yarasına derman arıyor
Deva belli değil, dert belli değil…

Ben, bu şiiri biraz değiştirerek şöyle diyorum:

Bir vakte erdi ki bizim günümüz
Mümin belli değil, münafık belli değil…
Herkes yarasına derman arıyor
Yâr belli değil, ağyâr belli değil…

Maalesef ahvâl-i âlemin çok girift olduğu bir dönemde yaşıyoruz. Öyle yalanlar söyleniyor, ayak oyunları oynanıyor, iftiralar atılıyor ki nice saf mümin bunlara inanıyor. Ama elbet bir gün Allah hükmünü verecek, kimin ne olduğunu ortaya çıkaracaktır.

Bize Düşen

Kim ne yaparsa yapsın, samimi mü’minlere düşen vazife, nazarî imanlarını amelî imana çevirmek, İslâm’ın hem ibadetler hem de muamelâtla alakalı konularda kendilerine çizdiği çizgiyi korumak ve her durumda karakterlerinin gereğini ortaya koymaktır. Bir taraftan iffet ve ismetlerine toz konduracak her tür tavır ve davranıştan uzak durmalı, diğer yandan da insanlarla olan münasebetlerinde kılı kırk yarar derecede adaletli, hakkaniyetli, ölçülü, nazik ve insanî olmalı, hatta bu yüce seciyelerini insanlarla sınırlı da tutmamalı, bütün varlığı şefkatle kucaklamalıdırlar. Bir insanın imandan nasibi, mahlukata duyduğu şefkati ölçüsündedir. Bu yüzden gerçek mümin, vaktinden önce bir ağacın yaprağını koparmayı, yürürken yerdeki karıncalara dikkat etmemeyi dahi bir çeşit cinayet sayar. İşte bu kıvam korunabildiği takdirde insanlık mü’minlere bağrını açacak, onları benimseyecek, onlara sahip çıkacaktır. Bırakın, şefkat ve merhamet mahrumları, gayz, kin ve nefretleri içinde debelenedursunlar.

Tahkikî imana ermiş, imanlarını amelle taçlandırmış hakiki mü’minler, dinin emirlerini yerine getirme, mahlukata şefkatle yaklaşma, insanlarla olan münasebetlerinde şer’in, hakkın, hukukun çizgisini koruma gibi konularda ne kadar hassas hareket ederlerse etsinler, ne kadar güzel ameller ortaya koyarlarsa koysunlar, kendilerini geriye çekmeyi, hatta gizlemeyi de bilirler. Onlar, başarılarıyla öne çıkma, takdir edilme peşinde değildirler. Allah’a yürekten inanan, O’nun her şeyi bilmesini, görmesini yeterli bulur. Onların ehemmiyet verip endişe duydukları tek şey, işledikleri amellerin Allah’ın rızasına muvafık düşüp düşmediğidir. Çünkü onlar, yapılan şeylerden O razı olduktan, bunlara bir değer atfettikten sonra başkaları bilse ne olur bilmese ne olur, değer atfetse ne olur atfetmese ne olur, mülahazası ile yaşarlar.

***

Not: Bu yazı, 6 Eylül 2015 tarihlerinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

Cuma Hutbesi: Hayatın Gayesi

Herkul | | Cuma Hutbeleri

Bu hayatın yaşama külfetine değip değmemesi büyük ölçüde, varlığın gayesinin bilinip bilinmemesine bağlıdır. Hatta diyebiliriz ki; varlık ve insan mülâhazamızın zaman zaman bize hatırlattığı hayat muamması, daha çok duyularak, hissedilerek, yaşanarak, belli ölçüde ve âheste âheste netleşmekte ve belirginleşmektedir.

Aslında, hilkatte ilk ve icmâlî gaye bellidir; bu gaye insan, kâinat ve Allah gerçeği karşısında; iman, mârifet ve zevk-i ruhanî ufkuna ulaşarak insan olma farklılığını ortaya koymaktır. Böyle büyük ve mücmel bir planın tahakkuku ise, ancak ve ancak sistemli bir düşünce ve disiplinli bir aksiyona bağlıdır. Henüz tafsîlî düşünceye kapalı böyle basit bir ilk plan ve ilk hareket, düşünce ve aksiyon “salih daire”sinin (doğurgan döngü) ilk halkasını teşkil eder, sonra da, kalbin lâhûtî ufkuyla aklın hikmet maşrıkları arasında bir sürü salih daire yaşamaya başlar. Derken aksiyonlar daha komplike düşüncelere doğru geniş zaviyelere ulaşır, düşünceler de daha büyük projelere dönüşerek devam eder.

Hiç şüphesiz böyle bir sürecin en muhteşem üstadı, en güçlü rehberi, en bâriz karakteristiği de sağlam bir iman, şuurlu bir amel ve her amelde engin bir murâkabe anlayışıdır. Bu sayededir ki, herkesin gafletle, hatta pek çok kimsenin sarhoşça kendini içine saldığı pek câzip hayat cereyanları, bu vasıflara hâiz olanlara, hayatın gerçek mânâsını temâşâ imkânını veren birer rasathaneye dönüşürler. Çünkü onlar, düşünür; düşüncelerini aksiyona çevirir; aksiyonu yeni fikir çileleriyle derinleştirir ve her gün farklı bir doğumun sancılarıyla kıvranır dururlar; kıvranır durur ve ancak ızdırapla zonklayan beyinlerin doğurgan olacağına inanırlar. Evet onlar, şartlar ne kadar amansız, acılar ne kadar aşkın ve ruh ne kadar hafakanlar içindeyse, döl yatağındaki fikirlerin de o kadar güçlü, o kadar tutarlı ve o kadar çalımlı olabileceği inancındadırlar.

Bu itibarla da onlar, fikir sancısıyla oturur-kalkar.. varlığı her gün yeni baştan bir kere daha hallaç eder.. yerinde onu bir kitap gibi okur, yerinde bir meşher gibi temâşâya alır.. ve yerinde de iplik iplik örgülediği düşünce dantelasına nakşederler. Zaten, kâinat kitabının ruhundaki hikmet de hep bunu resmetmekte ve insanın yaratılış gayesi de hep bunu göstermektedir.

Her şeyden evvel üzerinde durulması lâzım gelen şu ki, var olma, mutlaka kadri bilinmesi gereken önemli bir nimet basamağıdır. Evet, mademki biz varız ve bizimle beraber, bizi alâkadar eden dünyalar dolusu nimetler de var; elbette bu nimetleri devşirme, değerlendirme ve onları daha başka nimetlerin basamakları hâline getirme de bize düşmektedir.

Öyle ise her şeyden evvel, bütün istidat ve kabiliyetlerimizi hem de son kertesine kadar bu istikamette kullanarak ve Kudreti Sonsuz’un isteyip dilemesine birer davetçi mesabesinde bulunan iradelerimizin ses ve soluklarını mırıldanarak, iradî varlıklar olduğumuzu mutlak ortaya koymalıyız. Zaten bizim vazifemiz de, bu engin varlık çağlayanı içinde kendi yerimizi, kendi sorumluluklarımızı, kâinat ve kâinat ötesi münasebetlerimizi düşünmek ve ruhî mantığımızı, varlığın perde arkası değerlerini araştıran bir hikmet kaynağı hâline getirmemizdir. Bunu yapabildiğimiz takdirde, kendimizi daha farklı duyacak, daha farklı görecek, daha derin hissedecek, derken bütün varlık ve hâdiselerin dilinin çözüldüğüne, bize bir şeyler anlattıklarına ve bizimle diyaloğa geçtiklerine şahit olacağız.

Eğer yanılmıyorsam, gerçek hayat adına yakalanması gerekli olan ufuk da işte budur! Biz kâinatın en önemli bir canlı aksesuarı, hatta ruhu, özü, usâresi; topyekün varlık da bu özün bir inkişaf ve inbisatı… Öyle ise denebilir ki, bizim asıl sorumluluğumuz, konumumuzun gerektirdiği bir zaviyeden, varlığın bütün satır ve sayfalarını okuyup değerlendirerek, ruhumuzun derinliklerindeki hikmet aktivitemizi ortaya çıkarmaktır.. çıkarıp ve dış yüzü itibarıyla doğmak-ölmek arasında ızdırap çekmekten ibaret olan cismanî yaşayışın dağdağalarından sıyrılıp, kalbî ve ruhî hayata vaad edilen mânevi enginliklerde tecellî ve zevk avlamaktır.

Aslında, bu elemli hayatı yaşamaya değer hâle getiren de, herhalde, bu fâni yolculuğun her merhalesinde, ayrı bir neşveye ulaşmak ve farklı bir lütfa mazhariyet olsa gerek. Bunu başarabilen kimseler, her an ayrı bir tecellî ile mest ve sermest; ruhlarının, tıpkı bir şiirin, bir mûsikînin kendi mecrâsındaki akışının cezbesiyle pürheyecan karar noktasına koşması gibi, haz yudumlayarak, zevk soluklayarak hep O’na koşarlar.

Evet, bizim için gerçek saadet, haricî tatminlere bağlı, gelen-kesilen, akan-duran saadet değildir; bizim için hakiki saadet, ruhumuzdan fışkıran, Allah münasebetiyle derinleşen ve Cennetle noktalanan ebedî saadettir.. evet, işte, içimizden taşıp dalga dalga bütün varlığımızı saran bu neşve bizim neşvemizdir. İçimiz İlâhî tecellilerin bir güzergâhı, vicdanımız bu tecellîleri avlamaya çalışan bir seherî, ömrümüz hep pusuda ve gözlerimiz tâli’imizin ufkunda en küçük emareleri teveccüh teşrîfâtıyla karşılarken, ruhlarımız da sürekli “Kadem bastın gönül tahtına Sultanım safâ geldin.” (M. Lütfi) neşideleriyle zevk ü şevkimizi seslendiriyor.

Bizim bugünkü nesilleri, böyle bir iman ve anlayışa, böyle bir yorum ve neşveye yükseltecek rehberlere ihtiyacımız var. Genç nesiller ancak, bu ufkun erleri arkasında koşarken, gençliklerini de, o gençliğin gaye ve hedefi çizgisinde doya doya yaşayacak.. ruhlarının sonsuzla bütünleştiği ufuklarda, fena ve zevâli aynı bekâ gibi duyacak.. ömürlerinin sâniye ve sâliselerine cihanların sığabildiğini hayretle temâşâ edecek.. ve her şeyin çehresinde ayrı bir ebediyet televvünü müşâhedesiyle ayrı bir bekâya erecek.. ve bu hayatın gerçekten yaşanmaya değdiğini anlayacaklardır.. anlayacak ve her şeyin kendi ruh semalarında tulû ve gurûp ettiğini müşâhede ederek, galaksiler arası seyahat ediyor gibi sürekli kendi derinliklerinde, sonsuzun temâşâ menfezleri arasında gelip gidecek ve bu fâni hayatı pek çok buudlarıyla birden yaşamaya çalışacaklardır.

***

Not: Bu hafta mescidimizde okunan Cuma Hutbesi, Muhterem Hocamızın Sızıntı Dergisi Temmuz 1997 sayısı için kaleme aldığı makaledir.

Yitik Cennetimiz: Kulluk Şuuru

Herkul | | KIRIK TESTI

Bugünün mü’minlerinin en büyük problemlerinden biri; tekrar edip durdukları güzel düşünceleri, güzel sözleri bir türlü tabiatlarına mâl edememeleri, amellerinde ihlas ve ihsan ufkunu yakalayamamalarıdır. Bir türlü taklidî imandan sıyrılıp tahkikî imana erişemiyoruz. Dolayısıyla da Allah’la derin bir münasebete geçemiyor, bir peygamber âşığı olamıyor, dinin emirlerine gönülden teslim olamıyoruz. Allah’ı andığımızda tüylerimiz ürpermiyor, gözlerimiz yaşarmıyor. Çoğu zaman, bir annenin, yolunu gözlediği ciğerparesine duyduğu özlem ölçüsünde bir duygu yoğunluğu yaşamıyoruz.

İnsan, işin başında Allah’la böyle derin bir münasebet kuramayabilir, bu denli şuur sahibi olamayabilir. Ama en azından böyle bir duyuşa, böyle bir sezişe talip olmalıdır. Hedeflerini çok iyi belirlemeli, talepte dağınıklığa düşmemelidir. Talepte dağınıklığa düşen ve tevhid-i kıble yapamayanlar katiyen O’na ulaşamazlar.

Keşke şekerin çayın içinde eriyip gitmesi gibi, biz de enaniyetlerimizi büyük bir havuzun içinde eritip yok edebilseydik. Tasavvuftaki ifadesiyle; ‘ene’den (ben’den) sıyrılarak ‘nahnü’ (biz) limanında ârâm eyleyebilseydik; arkasından ‘nahnü’yü de aşarak ‘hüve’ (O) ufkuna yükselebilseydik ve böylece benlik ve enaniyet itibarıyla bütün bütün yok olabilseydik! İşte o zaman çok farklı bir ufka ulaşırdık, tüm varlığı bir yâr-ı vefadar (vefalı bir dost) olarak görür ve Niyazi Mısrî gibi şöyle derdik:

Ben sanırdım âlem içre bana hiç yâr kalmadı
Ben beni terk eyledim, gördüm ki ağyâr kalmadı.

Çok iyi bilinmelidir ki, nefis ve ene’miz hakikate perde olduğu, yani “ben, ben…” demeye devam ettiğimiz sürece Allah’a kavuşamayız. Bir Hak eri bu durumu ne güzel anlatır:

Sen tecelli eylemezsin perdede ben var iken,
Şart-ı izhâr-ı vücudundur adîm olmak bana. (Gavsî)

Bu açıdan dualarımızda Rabbimize hep şöyle yalvarmalıyız: “Senin Sen olarak tecelli etmen, benim ben olarak yokluğuma bağlıdır. Beni bana mahkûm etmek suretiyle beni Sensizliğe mahkûm etme Allah’ım!”

Her şeye kâmet-i kıymeti kadar değer vermeliyiz. Beşer olmanın gereği olarak yaptığımız birtakım şeyler vardır. Allah’ın bize lütfettiği nimetlerden meşru dairede istifade ederiz. Bunu yaparken, nefsimizin, ailemizin ve sosyal çevremizin haklarına riayet etmeye çalışmalıyız. Bunların sınırlarını da zaruretlerle, ihtiyaçlarla çizmeliyiz.  Allah’ı tanıma, bilme, sevme ve O’na kullukta bulunmaya ise sınır koymamalıyız. Bu hususta mülahazalarımız hep zirvede olmalıdır. Sürekli helminmezîd (Daha yok mu?) diyerek zirveleri kollamalıyız. Rabbimizi tanıma konusunda öyle istekli olmalıyız ki, ellerimizi kaldırıp sürekli, “Allah’ım ne olur, tıpkı mübarek kulların enbiya-i izama duyurduğun gibi, Zât-ı Bahtına, ulûhiyet ve rububiyetine, şuûnât ve itibaratına, esmâ-yı sübhaniye ve sıfat-ı kudsiyene müteallik ne varsa bana da duyur!” demeliyiz. Bunu yaparken aynı zamanda Allah’tan, hiçliğimizi, O’nun karşısında ‘sıfır’ olduğumuzu bize duyurmasını da talep etmeliyiz ki ucb ve fahre düşmeyelim. Bir taraftan A’lâ-yı illiyyîn-i kemâlâta (en yüksek derecelere) talip olmalı; diğer yandan Allah’ın inayeti olmadan ayakta duramayacağımızın bilinciyle hareket etmeliyiz.

Kullukta ne kadar derinleşirsek derinleşelim kulluğun hakkını veremediğimizi/veremeyeceğimizi idrak etmeli, ibadetle en içli dışlı olduğumuz anlarda bile içimizden gele gele, tüm kalbimizle inanarak “Sana hakkıyla ibadet edemedim ey Mâbud!” demeli, her tür iddiadan uzak durmalı, büyük payeler arayışına girmemeli, O’na kulluğu en yüce paye görmeliyiz. İnsanlar içinde bir insan olma düşüncesine sımsıkı bağlı kalmalı; velilik, gavslık, kutupluk ve mehdilik gibi makamların peşinden koşmamalıyız. Şunu bilmeliyiz ki; asıl marifet; bir yandan ubudiyet semalarında pervaz ederken diğer yandan tevazu, mahviyet ve hacalet içinde hayatı sürdürebilmektir.

Bu tavır; insan açısından bir çelişki olmadığı gibi, aşağılık kompleksi de değildir. Bilakis mukteza-yı hâle mutabık davranmanın tabiî bir sonucudur. Rabbülâlemîn karşısında takınılması gereken kulluk tavrı budur. Ama aynı duyguya, insanlar karşısında, hususiyle müstebit (zorba) ve mütekebbirler karşısında kapılırsanız, işte o zaman bunun adı aşağılık kompleksi olur, bununla kendinizi alçaltmış olursunuz.

Allah Teâlâ karşısında göstereceğiniz tevazu ve mahviyet sizi yükselttikçe yükseltir. Sonunda öyle bir noktaya gelirsiniz ki, Allah’ın mükerrem kulları olan melekleri bile geride bırakırsınız. İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallahu aleyhi ve sellem), kulluğuyla Mirac’a yükselmiş; Allah karşısındaki tevazuuyla meleklerin önüne geçmiş, Cebrail’i de Mikail’i de geride bırakmıştır. Öyle ki, bir hadislerinde tahdis-i nimet olarak bu iki büyük meleği gökteki iki veziri olarak zikretmiştir. (Tirmizî, menâkıb 17) Fakat Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), şefaat hadisinde olduğu gibi, Allah nezdindeki konum ve mevkiini zikrettiği yerlerde, “lâ fahra” (övünmek için değil) demeyi ihmal etmemiştir. Her zaman bunu kelâm-ı lafzî ile açıktan söylemese de, O’nun sinesi her zaman “lâ fahra” mülahazasıyla çarpmıştır.

Bu konuda, Cenab-ı Hak nezdinde kıymetleri büyük olan zatların, mukarrebînin (Allah’a en yakın hak dostları) tavırları da bizim için örnek teşkil eder. Allah’ı tanıma ve bilme noktasında onların gözleri hep zirvelerde olmuş; bu yolda nefisleriyle çetin bir hesaplaşmaya girmişlerdir. Sahip oldukları her şeyi Allah’tan bilmiş, muvaffakiyetlerinde kendilerine pay çıkarmamış, kimseye karşı üstünlük mülahazasına girmemişlerdir.

Kur’ân’ın ifadesiyle, başlangıcı itibarıyla hakir bir damla sudan yaratılan ve akıbeti itibarıyla da çürümüş kemiklere dönüşecek insan neyin iddiasındadır ki! Sahip olduğumuz her şey O’ndan gelmiyor mu? O’na ne ölçüde kulluk edersek edelim ne kadar yükseklere çıkarsak çıkalım, bu katiyen vazifemizi yerine getirdiğimiz anlamına gelmez. Sahip olduğumuz nimetlere gerektiği ölçüde şükretmeye de O’nu hakkıyla tanımaya da O’na hakkıyla kullukta bulunmaya da gücümüz yetmez. İşte gerçek kulluğa ulaşmanın yolu da zaten bu acziyetimizin farkına varabilmekten geçer. Bunun farkına vardığımız an, kulluğumuzu da taçlandırmış oluruz.

Pek çoğumuz itibarıyla bizim yitik cennetimiz budur. Onu mutlaka bulmaya çalışmalıyız. Bir kere daha marifetle, muhabbetullahla, iştiyak-ı ilâhî ile kanatlanmalı, hep yükseldikçe yükselmeli, bunların dışındaki her şeyi elimizin tersiyle itmeliyiz. Kalblerimizin Allah’la ve Resûl-i Ekrem’le (sallallahu aleyhi ve sellem) irtibatı güçlü değilse, ağzımızdan dökülen bütün sözler birer iddiadan ibaret kalır. Her şey olabiliriz ama kendimizi hiçbir şey görmeliyiz. Esasen şu anda pusulasız bir şekilde yol yürüyen, ne yaptıklarının farkında olmayan, yarı canlı bir topluluk hâline gelen Müslümanların yeniden dirilişi de buna bağlıdır.

***

Not: Bu yazı, 5 Nisan 2015 tarihlerinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

مفهوم العطلة عند المؤمن

Herkul | | العربية

يخرج الناسُ في يومنا الحاضر لقضاء العطلة في أوقاتٍ معيَّنةٍ من العام؛ بغية أن يتخلّصوا من رتابة العمل، وينعموا بالراحة والمتعة كما يحلو لهم، فيهجرون بيوتهم في أشهر الصيف خاصّةً، ويبتعدون عن أماكن عملهم، ويتوجّهون المصايف والمنتجعات السياحية، وبينما يفعل البعض هذا ضمن دائرة الشرع يغرق الآخرون في الغفلة ويرتكبون المعاصي والموبقات؛ حيث تلهيهم أماكن العطلة والأنشطة التي تُمارس فيها عن دينهم وتُبعدهم عن ربهم، فالبعض يستغلُّ عطلته في تهدئة روحه وإعادة شحن طاقته، بينما البعض الآخر لا تزيده العطلة إلا تعبًا وإرهاقًا.

والعطلة في أحد معانيها تعني الاستسلام للخمول والكسل، بيد أننا نستخدمها اليوم بمعنى أخصّ، فماذا تعني العطلة بالنسبة للمسلم؟ وكيف للمسلم أن يقضي هذه الشريحة من الوقت؟

شأن المؤمن أن يكون في حركةٍ دائبة، فإذا فرغ من عملٍ نصب إلى عمل آخر، فهو يستريح حين يتعب من عمله، وحين يستريح يشتغل بعملٍ آخر، ولقد أشار القرآن الكريم إلى ضرورة ألا يستولي الكسل والخمول والتوقف والركود على حياة المسلم، يقول ربنا سبحانه وتعالى: ﴿فَإِذَا فَرَغْتَ فَانْصَبْ * وَإِلَى رَبِّكَ فَارْغَبْ﴾ (سورة الشَّرْحِ: 94/7-8). وعلى ذلك فإن المؤمن يجد راحته في تبديله لعمله، وانتقاله من عملٍ إلى آخر، وأيًّا كان العمل الدنيوي الذي يشتغل به لا ينسى ربَّه، ولا يبتعدُ عنه، فإذا ما ضاقت نفسه من الأعمال الدنيوية التقط أنفاسه وشغل نفسه بالصلاة والدعاء وقراءة الأوراد والأذكار.

أجل، الإنسان بمقتضى فطرته يملّ ويسأم من عمل الشيء نفسه دائمًا، فإذا ما أصابه الملل من العمل الذي يقوم به انتقل إلى عمل آخر، وتخلص من ملله وضجره بالاشتغال بأمرٍ آخر، فمثلًا حين يرهقه عملٌ ذهني أو فكري ينتقل إلى نشاط بدني، وإذا أتعبه العمل البدني اتجه هذه المرة إلى شيء ينشّط قلبه وروحه، وبذلك يكون قد أدى كلَّ ما تتطلّبه بنيتُه المادية والمعنوية، وأقبل على أيّ عملٍ يعمله بعشقٍ وشوقٍ ونشوةٍ، بلا سأمٍ ولا ضجر.

هذا هو معنى الراحة والاسترواح بالنسبة للمؤمن، فراحته في الوثوب من عملٍ إلى آخر على الدوام، ولا مكان في حياته للدعة والخمول، وهذا يعني أن يعيش المسلمُ الحياةَ بكل جوانبها المختلفة، وأن يزيح عن نفسه التعب في عملٍ ما بالاشتغال بعملٍ آخر، فإذا استوعبنا هذا الملمح اللطيف والسرّ الكبير في هذا الأمر الموجّه -في الآية الكريمة- إلى سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم استطعنا أن نستثمر حياتنا كلها بشكلٍ أكثر بركةً وفاعلية وإنتاجية.

أجل، قد يتعب الإنسانُ من العمل الذي يقوم به، ويصيبه الضجرُ والملل من الاشتغال بالشيء نفسه دائمًا، ويشعر بالحاجة إلى الراحة والاسترواح والخروج إلى العطلة، لكن المسلم لا يقضي وقته سدًى حتى أثناء العطلة، ولا يستغرق في المتعة بلا قيد أو اعتدال، فاستراحته لا تمنعه من الاشتغال بأعمال أخرى في مجالات مختلفة، بمعنى أنه في حركة وعمل حتى في وقت راحته. 

فمثلًا مخيّمات القراءة التي ينظّمها الإنسانُ مع أصدقائه لها الكثير من المنافع الذهنية والقلبية والروحية، كما أنها فرصةٌ للراحة والاستجمام، ويا حبّذا لو أقيمت مثل هذه المخيمات في الأرياف واستَنْشَق الإنسانُ الهواءَ النقيَّ الذي تتّسم به الأرياف، وابتعد عن مشاغله الدنيوية، وانزوى في مكانٍ هادئ يروّح فيه عن نفسه، ويتخلّص فيه من تعبه؛ عندها سيأخذ قسطًا من الراحة وسيلبِّي حاجتَه إلى العطلة، ويتغذّى معنويًّا.

ولو أُتيحت الفرصة يمكن أن تُقام هذه البرامج بين الأسر، ويُشجّع الأطفال على الاشتراك فيها، ويمكن للذين يشعرون بالملل والضيق من بيوتهم وأعمالهم واشتغالهم بنفس الشيء طوال الوقت أن يجدوا راحتهم في القيام بالأنشطة المتنوعة في هذا الجوّ المتميّز، وإلى جانب الأنشطة الترفيهية يمكن مثلًا تعليم تلاوة القرآن، ومطالعة الكتب، وقراءة الأذكار والأوراد، وتنظيم البرامج النافعة.

لقد ازدادت المشاغل والأعمال واشتدت ضغوطات الحياة في عصرنا إلى أن أصبح الناس لا يستطيعون أن يخصّصوا وقتًا كافيًا للقراءة والعبادة والغذاء الروحي، وربما تكون أوقاتُ العطلة فرصةً للقيام بمثل هذه الأعمال التي لم تحن الفرصة للقيام بها في أيام العمل، فبفضل الأنشطة المختلفة ننعم بالراحة ونستثمر وقتنا بشكلٍ جيّد، فضلًا عن ذلك فإن مثل هذه الأنشطة تُبعدنا عن الجوّ الخانق المملّ للحياة اليومية، وتخلّصنا من الإلف والتعوّد، وتتيح لنا الفرصة لنعيش حياتنا بشكل أكثر حيويّة وفاعليّة.

قد يمكن للإنسان أن يقرأ وحده الكتب، ويشغل نفسه بالدعاء، وقراءة الأوراد والأذكار، ولكن إذا اجتمع عددٌ من الناس في مكانٍ ما تحملهم على ذلك النوايا الحسنة والمقاصدُ العالية، وكان مدارُ حديثهم حول الله تعالى ورسوله صلى الله عليه وسلم؛ فسيتشكّل من خلال هذا التجمّع عالمٌ خاصّ بهم، ويتهيّأ جوٌّ مختلف لهم، ويتوطّد التآزر والتفاعل فيما بينهم.. كما أن تنفُّسَ هذا الجوِّ يخلق تأثيرًا مختلِفًا في عالم الإنسان القلبيّ والروحيّ والعاطفي، حيث ينفتح في هذا الجوّ على عوالم أخرى، وينفعل بمشاعر مختلفة، ويشعر وكأنه يسير في أروقة الجنة، ويخرج من هنالك وقد استراح ذهنيًّا وبدنيًّا، وتنشّطَ روحيًّا، وبهذه الطاقة التي استمدّها من هذا الجو يحافظ على حيويته لفترة طويلة من الوقت.

أجل، لا مجال للكسل والخمول في حياة المؤمن، فلقد كان السعي والجدُّ والاجتهاد والحركة الدائبة من المقوّمات التي رفعت المسلمين في العصور الأولى للإسلام إلى الذرى، أما ما أهلكَنَا فهو الولع بالراحة، والحرص على متعة النفس، والركون إلى الدعة والخمول، ومتى ما تخلّى العالم الإسلامي عن السعي والاجتهاد وبدأ يستسلم للنوم والراحة أصبح لعبةً في أيدي الطغاة والمستبدين.

الجميع يخرج للعطلة كما يحلو له، ويطوِّر من نظام حياته وفق ذلك، ويجدّ ويكدح طوال العام من أجل قضاء عطلة جميلة فقط.. هذا ما يفكر فيه الجميع.. أما المؤمن فلا يفعل شيئًا لمجرّد أن الآخرين يقومون به، فلديه مقوّماتٌ خاصّةٌ بحياته، ومن ثم لا يركن إلى الدعة والخمول، لا في وقت العمل ولا في وقت العطلة، لا سيما الذين نذروا أنفسهم لخدمة الدين وجعلوا فلسفتهم في الحياة العيشَ من أجل إحياء الآخرين، عليهم أن يعيشوا ضمن الدائرة التي حددت إطارها المصادرُ الرئيسة في تراثهم الثقافي، وأن يكون لديهم إرادة وتصميم على العمل على نحو لا يسمح بتسرّب الكسل والخمول إلى حياتهم، فإن شعروا بالحاجة إلى الراحة بمقتضى طبيعتهم البشرية قاموا بعطلتهم وهم يحافظون على معالمهم الذاتية.

 

Cuma Hutbesi: Fütüvvet

Herkul | | Cuma Hutbeleri

Gençlik ve yiğitlik sözcükleriyle karşılamaya çalıştığımız fütüvvet, örfî mânâsı itibarıyla, kerem, sehâ, iffet, emanet, vefa, şefkat, ilim, tevazu ve takva gibi gerçekleri özünde toplayan bir mânâlar ve dinamikler halitası ve hak yolcusunun uğradığı makamlardan bir makam, fakr u fenâdan bir renk, vilâyetten de bir sestir.

Tamamen başkaları için yaşama anlayışına kilitlenme ve her türlü ezayı, cefayı ‘of’ demeden sineye çekmenin bir unvanı olan fütüvveti, hüsn‑ü hulukun derin bir buudu ve mürüvvetin ayrı bir televvünü saymak da mümkündür.

Delikanlı mânâsına gelen “fetâ”dan türetilmiş “fütüvvet”, bazılarınca, her türlü fenalığa baş kaldırmanın remzi ve ihlâslı ubûdiyetin de unvanı sayılmıştır ki,

إِنَّهُمْ فِتْيَةٌ أٰمَنُوا بِرَبِّهِمْ وَزِدْنَاهُمْ هُدًى۝وَرَبَطْنَا عَلٰى قُلُوبِهِمْ إِذْ قَامُوا فَقَالُوا رَبُّنَا رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْأَرْضِ لَنْ نَدْعُوَ مِنْ دُونِه إِلٰهًا لَقَدْ قُلْنَۤا إِذًا شَطَطًا

“Gerçekten onlar Rabbilerine inanmış yiğitlerdir; Biz de onların hidayetlerini artırdık ve kalblerini imanî irtibatla metanetleştirdik; metanetleştirdik de o zaman baş kaldırıp: ‘Bizim Rabbimiz bütün semavat ve arzın da Rabbidir.’ dediler; ‘Biz asla O’ndan başkasına ilâh diyemeyiz. Dersek, o zaman hadden efzun bir yalan söylemiş oluruz.’”[1] âyeti bunun beliğ bir tercümanı ve gürül gürül bir beyanıdır. سَمِعْنَا فَتًى يَذْكُرُهُمْ يُقَالُ لَهُۤ إِبْرٰهِيمُ “Putları diline dolayan, İbrahim dedikleri bir yiğit işittik.”[2] fermanı ise, himmeti insanlık, tek başına bir millet sayılan ve ferdiyet üstü bir şahsiyete sahip gerçek bir fütüvvet erinin güç, tesir ve içinde bulunduğu toplum nezdindeki mânâsını ifade etmektedir.

وَدَخَلَ مَعَهُ السِّجْنَ فَتَيَانِ “Onunla beraber iki genç de zindana girmişti.”[3] Veya وَقَالَ لِفِتْيَانِهِ اجْعَلُوا بِضَاعَتَهُمْ فِي رِحَالِهِمْ “Yusuf gençlere: ‘Onların erzak bedellerini yüklerinin içine koyun!’ dedi.”[4] gibi yerlerde ise, yiğitlik söz konusu değil, düz bir delikanlılıktan, hatta ayarı düşük bir gençlikten, daha doğrusu emir kulu hizmetçilerden bahsedilmektedir.

Işık Çağı’ndan bu yana birçok kimse fütüvvete dair bir hayli söz söylemiştir: Kimilerine göre o, fakiri hor görmeme, ganînin ağına düşmeme.. kimilerine göre herkese karşı insaflı olup ama kimseden insaf beklememe.. kimilerine göre ömür boyu nefsinin amansız düşmanı olarak yaşama.. kimilerine göre hem bu dünyada hem de öteki âlemde; “Milletî, milletî!” veya “Ümmetî, ümmetî!” mülâhazalarıyla yakarışa geçip kendini unutma ölçüsünde arkasında gidenleri düşünme.. kimilerine göre, “Mâbud-u bi’l-hakk”a yönelmeye mâni bütün putları kırıp, her çeşit bâtıla karşı kıyam etme.. kimilerine göre de, nefsi adına her türlü kötülüğü sineye çekip, Allah’a ait hakların söz konusu olduğu yerde de aslanlar gibi kükreme.. kimilerine göre en küçük şahsî kusurları karşısında dahi ömür boyu inleyip durmasına karşılık, başkalarının en büyük günahlarını görmezlikten gelme; hatta başkalarına vilâyet mertebelerinde yer ararken, kendisine sıradan kulluğu bile fazla bulma.. kendinden uzaklaşana yaklaşma yolları arama; eziyet edene ikramda bulunma.. hizmette ön sıralarda, ücret almada gerilerin gerisinde kalabilme gibi vasıflardan ibarettir.

Bu arada, bütün bu vasıfları dört ana esasa ircâ edenler de olmuştur ki, o da; Hz. Haydar-ı Kerrar’ın beyanı vechiyle: 1. Güçlü olduğu yerde affetme, 2. Hiddet ü şiddet anında hilm ü silmle muamelede bulunma, 3. Düşmanları hakkında bile hayırhahlıktan geri kalmama, 4. İhtiyaç içinde kıvrandığı durumlarda bile “îsâr” ruhuyla hareket edip başkalarını düşünme… şeklinde hulâsa edilebilir. Aslında, Hz. İmam’ın hayatı da âdeta bu esaslarla örülmüş bir dantelâ gibidir: Evet o, İbn Mülcem hakkındaki muamelesinden,[5] muharebede yere yıktığı düşmanını affetmesine,[6] sahabeden kendisiyle harbetmiş bir hasmının öldürülmesi karşısında duyduğu teessürden,[7] ömrünü îsâr esaslarına göre yaşadığından dolayı bir kış günü yazlık elbise içinde tir tir titremesine[8] kadar her hâliyle fütüvvetin temsilcisi kahraman bir fetâ idi.. ve لَا فَتٰى إِلَّا عَلِيٌّ وَلَا سَيْفَ إِلَّا ذُو الْفِقَارِ “Ali gibi yiğit, Zülfikar gibi de kılıç bulunmaz.”[9] sözünün tam mâsadakıydı.. o, tertemiz olarak dünyaya gelmiş, nezahet içinde yiğitçe yaşamış, dünyanın kirlerine bulaşmadan da Allah’a ulaşmıştı ki, bu hâliyle Hz. Musa’nın, fütüvvetle alâkalı sorusuna Cenâb-ı Hak’tan aldığı cevaba tıpatıp uyuyordu. Evet Cenâb-ı Hak, Hz. Kelîm’in fütüvvetle alâkalı sualine: “Nefsini Benden tertemiz aldığın gibi, yine Bana tertemiz iade etmendir.” şeklinde cevap vermişti.

Tevhid ve İslâm düşüncesini kabule müheyyâ olarak yaratılan ruhun; bütün letâifiyle gerçek tevhide yönelmesi, nefsanî ve bedenî hazları aşarak kalbin enginliklerine açılması ve memuriyetinin gereği esbaba tevessülün dışında her şeye karşı kapanması, Hak mülâhazasını sarsacak her türlü duygu ve düşünceye daha baştan tavır alması, fütüvvetin en bâriz emareleri ve insan-ı kâmil olmanın da merdivenleridir. Başta bu aksiyonu göstermeyenin, nefis, heva, şeytan, dünyaya meyl ü muhabbet ve nefsanî hazlardan da sıyrılmayanın, fütüvvet gibi bir zirveye ulaşması söz konusu değildir.

                       Fütüvvet yolu Kafdağı’ndan geçen define,

                       Bu defineden düz yolda yorulanlara ne!..

﴿رَبَّنَۤا اٰتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا رَشَدًا﴾

وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الْمُقْتَدٰى وَعَلٰى اٰلِه ذَوِي الْإِحْسَانِ وَالْوَفَاءِ.

[1]   Kehf sûresi, 18/13-14.

[2]   Enbiyâ sûresi, 21/60.

[3]   Yûsuf sûresi, 12/36.

[4]   Yûsuf sûresi, 12/60.

[5]   Abdurrezzak, el-Musannef 10/125, 154; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef 5/274.

[6]   Bkz.: Şeyh Şemseddin Sivasî, Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn (Osmanlıcası) s.294

[7]   et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 1/113; İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk 25/115.

[8]   Bkz.: İbn Mâce, mukaddime 11; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 1/99.

[9]   İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk 39/201, 42/71; ez-Zehebî, Mîzânü’l-i’tidâl 5/390.

***

Not: Bu hafta mescidimizde okunan Cuma Hutbesi, Muhterem Hocamızın Sızıntı Dergisi Ocak 1994 sayısı için kaleme aldığı orta sayfa makalesidir.

Mü’minin Tatil Anlayışı

Herkul | | KIRIK TESTI

Günümüzde insanlar senenin belirli vakitlerini tatil yaparak geçiriyorlar. Bu vesileyle yapageldikleri işlerine ara vermek, yorgunluklarını atmak, dinlenmek ve eğlenmek istiyorlar. Özellikle yaz ayları geldiğinde çoğu insan evinden, iş yerinden uzaklaşarak tatil mekânlarına gidiyor. Bazıları bunu meşru dairede yapsa da bazıları gaflete dalıyor, günahlara giriyor. Tatil yapma adına gidilen mekânlar, yapılan aktiviteler insanları Allah’tan uzaklaştırabiliyor. Kimileri tatillerini ruhlarını dinlendirme, yeniden şarj olma adına değerlendirirken, kimilerinin yaptıkları tatiller onları daha da yoruyor.

Tatil ile atalet kelimeleri aynı kökten gelir. Bu yönüyle tatil, kendini atalete, tembelliğe salma demektir. Gerçi biz bugün bu kelimeyi biraz daha hususi anlamda kullanıyoruz. Peki, bir Müslüman açısından tatilin ifade ettiği anlam ne olmalı, bir Müslüman bu zaman dilimini nasıl geçirmelidir?

Mü’min her zaman hareket hâlindedir. Bir işi bitirince hemen farklı bir işe koyulur. O hep “çalışarak dinlenme, dinlenirken çalışma” metoduyla hareket eder. Nitekim Kur’ân’da yer alan şu âyet-i kerime Müslümanın hayatında tembellik ve ataletin, durma ve duraksamanın olmaması gerektiğini ifade eder: فَإِذَا فَرَغْتَ فَٱنصَبْ وَإِلَىٰ رَبِّكَ فَٱرْغَب Bir işi bitirince, hemen başka işe giriş, onunla uğraş. Hep Rabbine yönel, O’na yaklaş! (İnşirah sûresi, 94/7) Dolayısıyla mü’min, iş değiştirerek, bir hâlden başka bir hâle geçerek dinlenir. Hangi dünyevî işle meşgul olursa olsun, Allah’ı unutmaz, O’ndan uzaklaşmaz. Dünyevî işlerden bunaldığı zaman namazla, duayla, evrad u ezkârla nefes alır, rahatlar.

Evet, insan fıtratı itibarıyla sürekli aynı şeyleri yapmaktan sıkılır, bunalır. Yaptığı işe karşı bıkkınlık oluştuğunda, farklı bir işe geçerek, farklı bir meşguliyet bularak hâsıl olan bu bıkkınlığı giderir. Mesela zihnî ve fikrî bir çalışmadan yorulduğunda, fizikî bir aktivite yaparak zihnini dinlendirir. Veya beden gücüyle yaptığı bir işten yorulduğu zaman bu sefer kalb ve ruhunu harekete geçirecek bir şeye yönelir. Böylece hem maddi-manevi bünyesinden beklenen her türlü fonksiyonu eda etmiş hem de yaptığı her işi gına gelmeden, aşkla, şevkle, neşe’yle yapmış olur.

İşte mü’minin tatili, dinlenmesi, istirahati budur. O, sürekli bir işten başka bir işe sıçrar. Onun hayatında atalete yer yoktur. Bu, hayatı farklı yanlarıyla yaşamak, bir işteki yorgunluğu başka bir işte atmak demektir. Sahib-i Şeriat’ın bu emrindeki sır ve temel espri iyi kavranıp fiiliyata geçirildiğinde, hayat çok daha verimli ve bereketli değerlendirilmiş olur.

Evet, insan, yaptığı işlerden yorulabilir, sürekli mesaide aynı işleri yapmaktan bıkabilir, dolayısıyla da dinlenmeye, rahatlamaya, tatil yapmaya ihtiyaç duyabilir. Fakat bir Müslüman bunu yaparken dahi vaktini tembelce geçirmez veya ehl-i dünyanın yaptığı gibi kendini ölçüsüzce eğlenmeye salmaz. Onun dinlenmesi, değişik türden bir takım faydalı meşgalelerle uğraşmasına engel olmaz. Bu yönüyle o istirahat ederken bile bir aksiyon içindedir denebilir.

Mesela insanın arkadaşlarıyla düzenleyeceği bir kitap okuma kampının, zihnî, kalbî ve ruhî faydalarının yanında rahatlatıcı, dinlendirici bir yönü de vardır. Özellikle böyle bir kampı eğer imkân varsa kırların temiz havasını teneffüs edecekleri, dünyevî meşgalelerden uzak kalacakları, ruhlarını dinlendirecekleri asude bir mekânda yapmaları, onların hem tatil ihtiyacını ziyadesiyle giderecek hem de manen beslenmelerine vesile olacaktır.

Şartlar elveriyorsa bu tür programlar ailelerle birlikte yapılabilir, çocukların da ona iştiraki sağlanabilir. Evinden, işinden, okulundan, sürekli aynı şeyleri yapmaktan bunalan insanlar farklı bir atmosferde, farklı aktiviteler yaparak rahatlayabilirler. Burada, dinlendirici/eğlendirici faaliyetlerin yanında mesela Kur’ân bilmeyenlere Kur’ân okuması öğretilebilir, birlikte kitap müzakereleri yapılabilir, birlikte evrad u ezkâr okunabilir veya faydalı görülen daha farklı programlar düzenlenebilir.

Özellikle işlerin, meşgalelerin bir hayli arttığı, çalışma şartlarının zorlaştığı günümüz dünyasında insanlar çoğu zaman okumaya, ibadet ü taate, manevî beslenmeye yeterince vakit ayıramıyorlar. Tatil zamanları bunun için bir fırsata çevrilebilir. Çalışma günlerinde fevt edilen işler o zaman yapılabilir. Yapılacak farklı aktivitelerle hem dinlenmiş hem de vaktimizi değerlendirmiş oluruz. Ayrıca bu tür programlar bizi gündelik hayatın boğucu, sıkıcı atmosferinden uzaklaştıracak, ülfet ve ünsiyetten kurtaracaktır. Böylece hayatımızı daha renkli, daha canlı, daha verimli yaşama imkânı elde etmiş olacağız.

İnsan tek başına da kitap okuyabilir, dua edebilir, evrad u ezkarla meşgul olabilir. Fakat hangi mekânda olursa olsun, çok sayıda insan güzel niyet ve maksatlarla bir araya geldiklerinde, hep birlikte Allah’tan, Efendimiz’den bahsettiklerinde kendilerine mahsus bir dünya kuracak, farklı bir atmosfer meydana getirecek, bir sinerji oluşturacaklardır. Bu atmosferi teneffüs etmek de insanın kalb, ruh ve his dünyası üzerinde apayrı bir tesir meydana getirecektir. Siz böyle bir atmosferde farklı dünyalara açılacak, farklı duygularla coşacak, âdeta kendinizi Cennet koridorlarında dolaşıyor gibi hissedeceksiniz. Oradan hem zihniniz ve bedenimiz dinlenmiş hem de manevi açıdan şarj olmuş olarak çıkacaksınız. Aldığınız enerjiyle bir süre daha canlılığınızı muhafaza edebileceksiniz.

Evet, mü’minin hayatında ataletin, tembelliğin yeri yoktur, olmamalıdır. İslâm’ın ilk asırlarında Müslümanları zirvelere taşıyan dinamikler sa’y u gayrettir, çalışkanlıktır, bitmek bilmeyen bir aksiyondur. Bizi mahveden şey ise rahat düşkünlüğüdür, yaşama zevkidir, istirahate çekilmedir. İslâm dünyası ne zaman ki sa’y ve gayreti bırakarak kendini salmaya başladı, uykuya çekildi, işte o zaman bir kısım mütegallip ve müstebitlerin oyuncağı oldu.

Dileyen dilediği gibi tatil yapabilir. Buna göre bir sistem geliştirebilir. Sırf güzel bir tatil yapabilmek, tatilde gezip eğlenmek için çalışıp kazanabilir. Bu herkesin kendi bileceği şeydir. Bir mü’min, başkaları bir şey yapıyor diye yapmaz; onun hayatının kendine özgün dinamikleri vardır. O, iş zamanında da tatil zamanında da kendini rahat ve rehavete salmamalıdır. Hususiyle yaşatmak için yaşamayı hayat felsefesi hâline getirmiş adanmışlar, kültür miraslarının temel kaynaklarının kendilerine çizdiği enginlikte yaşamalı.. hayatlarında atalete, tembelliğe yer vermeyecek şekilde bir çalışma azmi ortaya koymalı.. insan olmalarının gereği dinlenmeye ihtiyaç duyduklarında da tatillerini, istirahatlerini kendi çizgilerini koruyarak gerçekleştirmelidirler.

***

Not: Bu yazı, 29 Haziran 2007 tarihlerinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

الانهزام أمام نقاط الضعف

Herkul | | العربية

تكمن في طبيعة الإنسان آلياتٌ مهمّة تتعلّق بالجانب الروحي لممثّل الإرادة والإحساس والشعور واللطيفة الربانية والسر والخفي والأخفى؛ كما توجد أيضًا آليّاتٌ سلبيّة تتعلّق بالنفس يمكن للشيطان أن ينفذ منها، يمكن أن تسمّى هذه أيضًا نقاط الضعف البشرية.. ولقد تناول بديع الزمان سعيد النورسي أبرز هذه الآليات السلبية ونقاط الضعف في رسالته “الهجمات الست”[1]، وحذرنا منها؛ وهي “حبُّ الجاه والشهرة” و”الخوفُ” و”الطمعُ” و”العنصريةُ” و”الأنانيةُ” و”حبّ الدعة والراحة”، ولا جرم أن نقاط الضعف لا تقتصر على هذه فقط، فمن الممكن ذكر العديد من النقاط المتعلّقة بهذا الشأن.

قد تختلف هذه الميول ونقاط الضعف التي تتعلّق بالنفس من شخصٍ لآخر، بمعنى أن ابتلاء كلّ شخصٍ يختلف عن الآخر، فمثلًا قد يُبتلى البعضُ بحبّ المنصب، وحتى يحافظ على هذا المنصب ويستفيد من قوته؛ يرتكب الكثير من الجرائم والآثام.

ومع هذا فهناك أناس لا يعانون من هذه المشكلة ولا يرومون إلى تقلّد المناصب والمقامات، وحتى وإن عُرضت عليهم بعض المناصب مثل الإدارة أو الإدارة العامّة أو عضوية البرلمان أو الوزارة ؛ يُعرضون عنها ولا يلتفتون إليها، لكن قد يكون لديهم ضعفٌ أمام المال والثروة، وفي سبيلهما يجثون ويخضعون، ويسلكون كلّ الطرق المشروعة وغير المشروعة، ويملؤون جيوبهم وخزائنهم دون تحرٍّ للحلال والحرام، وينتهكون حقوق الآخرين، ويتنازلون حتى عن أسمى قيمهم.

وهناك آخرون لا يتغلّب عليهم حبُّ المنصب ولا حبُّ المال، ولكنهم يستسلمون لأهوائهم ورغباتهم الجسمانية، ويخضعون للحيوانية الكامنة في ذواتهم، ولقد ذهب أناسٌ كثيرون حتى اليوم ضحيّةً لهذا الضعف، وما أكثر العائلات التي تشتّتَتْ والمجتمعات التي تعفّنت من الداخل بسبب هذا الضعف!

وقد يقع الكثيرون أيضًا في أيامنا في أَسر الشهوة، وبالتالي يصبحون عرضةً لاستغلال الآخرين من شياطين الإنس والجن الذين يستغلون هذا السلاح في تقييد حركة العديد من القامات السامقة وإرغامهم على فعل ما يريدون، فإذا ما اقترفت هذه القامات ذنبًا ناشئًا عن هذا الضعف سارعوا مضطرين إلى أن يأخذوا على أنفسهم العهود والمواثيق حتى لا يفتضح أمرهم؛ ولهذا لا يقدرون على التصدي للظلم والقهر، بل لا ينبسون ببنت شفةٍ، وعند ذلك يُفسح المجال أمام الذين قيدوا ألسنتهم وأيديهم وأرجلهم مستفيدين من هذا الضعف؛ لتقديم مسرحياتهم اللعينة ومؤامراتهم الخبيثة براحةٍ واطمئنان.

وهناك أناس لا يغلبهم أيٌّ من نقاط الضعف المذكورة آنفًا، فلا يركنون إلى متاع الدنيا، ولا يركضون وراء المنصب، ولا يتعلقون بالحياة البوهيمية، ولكن أكبر ضعفهم هو الخوف، وبسببه لا يُظهِرون أدنى مقاومةٍ أمام أيّ تهديدٍ أو خطرٍ بسيطٍ، بل يخضعون على الفور، ويفعلون كلَّ ما يُفرَض عليهم خوفًا من أن يقعوا ضحيةً لفاعلٍ مجهول، أو تضيع ما في أيديهم من الفرص المتاحة لهم، ورغم أن أصحاب النوايا السيئة قد عجزوا عن تقييدهم بالمال فإنهم بسبب ما يستشعرونه من خوف لديهم يجعلونهم عديمي التأثير والفاعلية، بل ويسلسلون أيديهم وأرجلهم، ويستخدمونهم كالخدم والعبيد.

ومن نقاط الضعف البشري المهمة أيضًا الجشع والطمع والشره، وكم أفلس أناسٌ بسبب هذا الضعف الناشئ عن توهّم الخلود، وطول الأمل! وهو ما أشار إليه مفخرة الإنسانية صلى الله عليه وسلم بقوله: “لَوْ كانَ لاِبْنِ آدَمَ وادِيَانِ مِن مَالٍ لَابْتَغَى وَادِيًا ثَالِثًا، وَلَا يَمْلأُ جَوْفَ ابْنِ آدَمَ إلَّا التُّراب”[2].

ومن نقاط الضعف الأخرى التي تُعتبر اختبارًا للإنسان حبُّ الشهرة، ولقد انزلقت أقدامُ كثيرٍ من الناس بسبب رغبتهم في أن يُشار إليهم بالبنان، وأن يكونوا محلَّ تقديرٍ واهتمام من الآخرين، وحرصهم على أن يتركوا ذكرًا جميلًا وراءهم، وقد يقوَى هذا الشعور لدى البعض ويشتد، فيرغبون في أن تدوم شهرتهم حتى بعد وفاتهم وليس في حياتهم فقط، فيرغبون مثلًا في أن تشارك الجموعُ الحاشدة في تشييع جنازتهم، وأن يُدفنوا داخل مقابر مقببة ومنمقة ومزخرفة، بل ويعتنون عناية خاصة بما يُكتب على شواهد قبورهم بعد وفاتهم، ولا أدري بمَ ينتفع الميت من هذا الأمر، فمنكرٌ ونكير لا يلتفتان لهذه الأمور! أجل، إن حبَّ الشهرة قد أذلّ كثيرًا من الناس حتى اليوم، وجعلهم يرتكبون الكثير والكثير من الآثام.

والذين راحوا ضحية هذه النوعية من نقاط الضعف لم ينصفوا إنسانيتهم، بل انهزموا أمام حيوانيتهم، وأصاب الشللُ والقصور خصائصَهم البشرية، فهذه النوعية من نقاط الضعف تنخر في جسد الإنسان مثل السوس في الشجر، وتمنعه من أن يعبر عن نفسه بقوة وشجاعة، أو أن يصدح بالحق والحقيقة، ولهذا يتحوّل إلى شيطان أخرس أمام الظلم والجور، ولقد كُتب على الكثير من البائسين أن يعيشوا مثل المفلوج الذي عجزت يداه عن الحركة في هذه الدنيا البائسة التي انطفأ نورها وأظلم نهارها وتجمد ربيعها، وهذا هو سبب تحوّل الدنيا إلى عالمٍ من الظلم والقهر والاضطهاد، ويرجع ذلك إلى نقاط ضعفنا وثغراتنا وأخطائنا وعيوبنا.

والواقع أن خَلق الإنسان بفطرة مهيأةٍ لمثل هذه المشاعر ليس شرًّا مطلقًا، فثمّة مواضعُ يجب أن تُصْرَف فيها هذه المشاعر، وَجِهاتٌ لا بد أن تُصَرَّف عنها، ولذا أُدرِجت في ماهية الإنسان، لكنها تحوّلت إلى نقاطِ ضعفٍ بسبب صرفها في الاتجاه الخاطئ.. فلو أن العبد تمسّك بأركان الدين الأساسية التي هي منبع الهداية، ودخل في كنف ربه بالتقوى، وتمتّع بالدقة والحساسية في اجتناب المحرمات وأداء الفروض؛ فسيستقرّ كلُّ شيءٍ في مكانه الصحيح، ويتفادى العبدُ نقاط الضعف هذه وما يلحقها من أضرار، ويصبح إيمانه وتقواه بمنزلة الدرع الذي يقيه الذنوب والآثام، بل وينال ثواب العبادة بمجاهدته نقاط ضعفه هذه.

أجل، علينا أن نتوخّى الحيطة والحذر دائمًا ونحن نتعامل مع صنوف الابتلاء التي ذكرناها آنفًا أو التي لم يسعنا المجال لذكرها. ومن ثَمَّ يجب أن نفحص -باستمرارٍ- الأسوار التي تقينا حيل الشيطان ودسائسه وهمزاته ووساوسه، ونرمّمها على الدوام؛ حتى نسدّ الشقوق والثغرات، ولا نسمح للشيطان بالدخول من أي منفذٍ كان، علينا ألا نسمح بتغلغل شياطين الإنس والجن بيننا، وتسلُّلهم إلى عالمنا القلبي والروحي، وتحريكهم لأنفسنا الأمارة بالسوء، يجب أن نعطي الإرادة حقّها عند التصدّي لرغباتنا وأهوائنا، وأن نقاوم الذنوب والآثام بشجاعةٍ وقوّة، لا ينبغي أن نكون عبيدًا للإمكانات المادّية، والمقامات والمناصب، والصيت والشهرة، والجسمانية والشهوة… يجب ألا نتعلق بنعيم الدنيا الزائل، بل نرنو بأبصارنا إلى النعيم الأبدي، ولْنعلمْ أن الملذّات والأذواق المشروعة تكفي لمتعتنا وإشباع رغبتنا، فلا داعي ولا موجب لمباشرة الحرام.

وهذا من شأنه أن يقي الإنسانَ من الوقوع في دركات الحيوانية، ويجعله يحلّق في سماء الكمالات الإنسانية، وهذه هي أركان الطريق المؤدي إلى أفق الإنسان الكامل.

 

[1] هو القسم السادس من المكتوب التاسع والعشرين من كتاب “المكتوبات” للأستاذ بديع الزمان سعيد النورسي.

[2] صحيح مسلم، الزكاة، 117.

Cuma Hutbesi: Mübarek Bir Coğrafyanın Gurbet Yılları

Herkul | | Cuma Hutbeleri

Tuhaf bir dönemden geçiyoruz; ışık karanlıkla iç içe, gece gündüzle at başı; bir yanda yığın yığın ölüme sürüklenenler, diğer yanda İsrafil sûru almış gibi dirilenler; bir tarafta bahar meltemleri üfül üfül, öbür yanda her şeyi kırıp geçiren fırtınalar.. bir bakıyorsun güllerin, çiçeklerin arasında boy boy dikenler ve her yanda bülbül nağmelerine inat saksağan çığlıkları; bir de bakıyorsun, her tarafta kızaran güller ve güller üzerinde şakıyan bülbüller. İlhad hezeyanları iman soluklarıyla yan yana, inkâr ulumaları ikrar âvâzeleriyle iç içe. Yer yer gelip kulaklara çarpan söz şeklindeki hırıltılarla ürperiyor; zaman zaman da gönüllerde ninniler gibi duyulan altın seslerle dinleniyoruz. Evet, dört bir yanda diken tohumları saçanların haddi hesabı yok; herkese ötelerin turfanda meyveleriyle ziyafet çekenlerin sayısı da onlardan az değil. Zannediyorum bunca zıt şey, şimdiye kadar hiçbir zaman bu kadar birbirine yakın olmamıştı.

Yıllar var ki bizler, Atlantis’in yetim çocukları gibi gönüllerimiz hep o yitik ülkenin hasretiyle inim inim ve gözlerimiz üst üste gurûblarla kararan o meş’um ufuklarda sabahladık, akşamladık. Bazen sarsıldık, bazen de kaybettiğimiz değerlerin, tıpkı askerden dönenler gibi dönüp geleceği ümidiyle canlandık ve coştuk. Şu anda da, bazen tüllenen güzellikler ümitlerimize bir şeyler fısıldıyor; arkadan bir tipi-boran esip geliyor ve berdülacûz gibi her tarafı kasıp kavuruyor. Bazen yapılanlar yıkılıyor; yıkılmayanlar da üst üste sarsıntılar yaşıyor.. ve hep böyle tâli’sizce devrilenlerin yerini yiğitçe koşanlar alıyor.

Bizler, olup biten bütün bu şeyleri, Allah’ın ekstra lütuflarına ve özel teveccühlerine bağlayarak yer yer seviniyor, zaman zaman da değişik olumsuzluklar karşısında buruklaşıyor ve inkisarlarla kıvranıyoruz; inkisarlarla kıvranıyoruz, pişip olgunlaştığını sandığımız çiğleri ve çiğlikleri gördükçe ve inkâra, ilhada kilitlenmiş ruhların kabalık ve bağnazlıklarını, dostların vefasızlığını, yakın durup uzak görünenlerin tuhaf tavırlarını, sürekli yüzüp gezen hercâî gönüllerin kararsızlığını düşündükçe. Nasıl olmuştu da, geçmişi o kadar sağlam, mânâ kökleri o kadar mükemmel bir millet, içlere burkuntu şu eğri büğrü düşünce ve eğri büğrü hâliyle böyle bir çelişkiler toplumu hâline gelebilmişti! Nasıl olmuştu da anlayamamıştık ruhumuzu Mefisto’ya sattığımızı ve gönlümüzü tenimize kurban ettiğimizi! Hatta ruhumuzun ağzına gem vurup cismaniyetimizi şahlandırdığımızı; Allah’a başkaldırıp alnımıza isyan damgası yediğimizi..!

Maalesef millî karakterimizle telifi imkânsız bir aymazlık içine girmiştik ve göremiyorduk olup bitenleri; göremiyorduk da milletçe her gün biraz daha kaddimiz bükülüyor, biraz daha kamburlaşıyor, üst üste kırılmalar yaşıyor, yer yer yıkılıp enkazlaşıyor ve peşi peşine bu kırılıp yıkılmalarla millî ruhumuzun rengi, deseni değişiyor, derken ufkumuz daralıyor, çehrelerimiz kararıyor, düşüncelerimiz yamuk-yumuk hâle geliyor ve sözlerimiz tamamen hezeyana dönüşüyordu; dönüşüyordu ama, biz farkında değildik bu ürperten değişimin.

Gün geldi, bu iç içe fezâyi ve fecâyi ile millî konumumuza yakışır duruşumuz bütün bütün bozuldu; birlik, beraberlik ruhunda kırılmalar başladı.. toplumu teşkil eden fertler, bağı kopmuş tesbih taneleri gibi şuraya-buraya saçıldı.. bunu, sağda-solda sun’î gruplaşmalar takip etti.. gruplar arasında kinler, nefretler körüklendi ve herkes birbirinin kurdu hâline geldi. Zamanla toplum bütünüyle çirkinleşti ve o dırahşan çehrelerin yerini simsiyah simalar aldı.. her yanda kapkara sesler yükselmeye başladı.. ardından da kitleler birbirini yemeye, sistem de hepsini birden ezip öğütmeye koyuldu. Artık her yanda duyulan ya zalimlerin “hayhuy”u ya da mazlumların âh u efgânıydı. Bütün bunlar oldu, oluyor ve bundan sonra da olacağa benzer. Böyle bir durumun çok acı ve üzücü olduğunda şüphe yok; ancak, bundan daha acısı da, bu üzücü ve ezici duruma çare bulma yolunda beklediğimiz, o sineleri heyecanla dopdolu büyük muzdarip ve çilekeşlerin ağızlarına fermuar vurulmasıydı.

Mevcut manzaradan şikâyete hakkımızın olmadığı muhakkak; ne var ki olup bitenleri görmezlikten gelmenin de, Müslümanlıkla, milliyetperverlikle telifi imkânsız. Ama ne acıdır ki, kökü çok eskilere dayanan çarpık bir anlayışla biz, dini, diyaneti tamamen kendimize benzettik.. milliyet ruhunu da hevâ ve heveslerimize feda ettik.. aklın sahasına giren şeyleri akla, aklı da kalb ve ruhun yedeğinde meâlîye tevcih edip gönüllerimizi mârifetle mamur kılacağımıza; basiret, irade, şuur, his, idrak ve latîfe-i Rabbâniye… gibi iç ve dış duyularımıza sırtımızı dönerek maddî-mânevî her iki âlemi de kararttık. Gayri her gün, ayrı bir şaşkınlık içinde farklı bir yöne yöneliyor; her gün değişik bir kısım fantezilere takılıyor ve dur-durak bilmeden mihraptan mihraba koşuyoruz. Konuşup bir şeyler anlatmaya çalıştığımızda da, nefeslerimizi tutup suskunlaştığımızda da sürekli hatalar yapıyor ve sürekli yeni arızalara sebebiyet veriyoruz; sebebiyet veriyor ve muttasıl aynı hataları tekrar edip duruyoruz. Derlenip toparlanamıyor, bir türlü hedefe kilitlenemiyor ve sağlam bir tevhîd-i kıble mülâhazasıyla “Yâ Hak” deyip gönülden O’na yönelemiyoruz.

Düştüğümüzün farkında değiliz, hiç olamadık da; doğrulma yönündeki azmimiz ise süreksiz. Düşüncelerimiz yamuk-yumuk; iradelerimizde çatırtılar duyuluyor; kararlarımız tutarsız ve ruhlarımızı öldüren o yabancılaşmadan bir türlü kurtulamıyoruz. Bazen inanç ve millî mefkûremize ters patikalarda yürüyor; bazen kendi düşünce istikametimize zıt cereyanlara kapılıyor ve bilmediğimiz meçhullere sürükleniyor; bazen de arkalarından koştuğumuz kimselerin ihanetine uğruyor ve arkadan hançerleniyoruz.

Yıllar var, bu garip maceralar âdeta kaderimiz oldu: Hep susuz vadilerde su deyip koştuk; hep kupkuru kuyulara kovalar saldık; bazen yabanî kamışlarda şeker aradık; bazen de diken ekip pıtrak biçmekte ömür tükettik. Dünyaları iğnâ edecek kadar zengin bir kültür mirasımız bulunmasına rağmen, bir türlü dilencilikten ve başkalarına serfüru etmekten kurtulamadık. Baştan başa birer gül bahçesi olan tarihî yamaçlarımız yerine, gidip gidip başkalarının dikenliklerine takıldık. Kendi bahçelerimizdeki onca bülbül nağmelerine rağmen saksağan sesi dinleye dinleye bir hâl olduk.

Hususiyle son yıllarda millî tabiat ve millî karakterimiz itibarıyla bir hayli deformasyona maruz kalmış olmalıyız ki, artık kendimiz olmadan utanıyor, bize ait birkaç bin senelik değerlerimize sırt çeviriyor ve mânâ köklerimizi, tarihî dinamiklerimizi –hepimiz öyle düşünmesek de– inkâr ediyoruz. Eskimeyen o muhteşem eski mirasımızı âvâz âvâz dört bir yanda ilan edip, kendi derinliklerimizi herkese duyuracağımıza, bir kısım mütegalliplerin, kulaklarımızı tırmalayan hırıltılarını dinliyor ve bir mânâda iç bulantılar yaşıyoruz.

Biz, milletçe devletler arası muvazenede o muhteşem yerimizi kaybettiğimiz günden beri dünyayı başıboşlar idare ediyor; insanlığın kaderi bulaşıklara emanet. Her yerde yağmacılar arpalık peşinde.. yeryüzü nimetleri nankörlerin kontrolünde.. hak düşüncesi, insaf ve adalet mülâhazaları, ara sıra, canı yanmışlarca seslendirilen imdat çığlığı gibi bir şey.. silinip gitmiş, yüreklerden merhamet ve şefkat hissi.. körelmiş vefa, sadakat ve güven duygusu, unutulmuş gibi şeref, itibar ve haysiyet tutkusu.

Evet asırlar var ki biz, en hayatî millî değerlerimizi unuttuk ve yüzlerce seneden beri geliştirdiğimiz kültür mirasımızdan bütün bütün yüz çevirdik. Dahası dünyanın dört bir yanından derleyip millî ve dinî değerlerimizin yerine ikame etmeye çalıştığımız o bize ait olmayan yabancı telakkilerle genç nesillerin zihinlerini bulandırdık. Artık, pek çoğu itibarıyla avareleştirdiğimiz bu nesiller, kendi değerlerine sövüyor, millî ruh ve millî düşünceyi tahkir ediyor, eski mirasa ait her şeyi yıkmaya çalışıyor ve bölük-pörçük olmuş farklı kulvarlarda hep “hiç”lere koşuyor. Bütün bunlara karşılık, olup bitenleri doğru görüp, doğru düşünüp, doğru yorumlayanların sayısı da az değil; ne var ki pek çoğu itibarıyla bunlar da, ağızlarına fermuar vurulmuş gibi yutkunup duruyor ve hep bir sessizlik murâkabesi yaşıyorlar. Bazen seslerini yükseltip birkaç adım atsalar da, küçük bir tazyik ve önemsiz bir tehdit karşısında, önce durdukları yerin dahi gerisine çekilerek sürpriz mazhariyetler beklemeye koyuluyorlar. Bu hâlleriyle onlar da, ya tevekkülü tevâküle karıştırıyor ve kendi kendileriyle iç çelişkiler yaşıyorlar, ya da durmaları gereken yerde duramadıklarından ve konumlarının hakkını veremediklerinden, Allah’la olan münasebetlerini kirletiyor, millet düşmanlarını da cesaretlendirmiş oluyorlar. İradelerinin hakkını verip kendileri olacaklarına, iradesizliklerine kurban gidiyor ve başkalarının gelip üzerlerinde hâkimiyet kurmalarına hep açık duruyorlar.

Evet, seneler var, sağlam bir geçmişi olan bu millet, sürekli kalb ve kafa ayrılığıyla kıvranıp duruyor; ne kâinat ve hâdiseler adına mâkul bir yorum ortaya koyabiliyor ne de sosyal olayları doğru okuyabiliyor. Aval aval bakıyor çevresine ve sürükleniyor değişik rüzgârlarla şuraya-buraya. Doğrusunu söylemek gerekirse kendimize gelip akıl, göz ve gönül ufkundan bütün varlığı, bütün şuûnu ve kendimizi yeniden dosdoğru okuyacağımız, yepyeni bir tahlil ve terkiple (analiz ve sentez) bir kere daha kendimizi ifade edeceğimiz âna kadar bu dağınıklık sürüp gideceğe benzer. Keşke bu mâkus kaderimizi değiştirebilseydik! Keşke Allah’ın bize bir lütfu olan konumumuza göre sağlam bir duruşa geçerek mazhariyetlerimizin hakkını eda edebilseydik! Ne acıdır ki eda edemedik; hatta şu anda da sadece olup biten hâdiseler karşısında ciddî bir şeyler yapamama acziyle yer yer kıvranıyor; zaman zaman da elem ve kederlerimizi sinelerimize gömerek kâh yutkunuyor, kâh gözyaşlarıyla boşalıyor; ama her zaman içimizi kanatan bir hicran yaşıyoruz.. böyle bir durumda da ne Cenâb-ı Hakk’a karşı ne de milletimize karşı sorumluluklarımızı yerine getirdiğimizi söylememiz mümkün değil…

Keşke bu ölçüde olsun bütün bir millet olarak vefa düşüncelerimizi koruyabilseydik! Hiç olmazsa oturup içimizi Allah’a dökerek ağlayabilseydik! Yapamadık ve kendimize ait düşüncelerimizi tam koruyamadık.. bütün benliğimizle Hakk’a yönelip içimizi O’na açamadık.. yıllar var hep duygusuz yaşadık.. duygusuz oturup kalktık. Oysaki, milletçe durduğumuz yer itibarıyla bizim de âleme söyleyeceğimiz bir kısım gönül hikâyelerimiz olmalıydı! Geleceğin dünyasında, bizim düşünce ibrişimlerimizden de bir kısım atkılar bulunmalıydı! Bizler dünyada yalnızlığın, yetersizliğin gurbetini yaşamamalıydık; gamımızı, kederimizi paylaşacak bir kısım kimseler bulup onlarla el ele tutuşarak yürümeliydik kendimiz olmaya doğru…

Vakit henüz geç sayılmaz; önümüzde dünya kadar fırsatlar var.. Hakk’a adanmış ruhların sayısı ise hiç de az değil. Zannediyorum, geriye sadece aşk u şevkle dizginleri gerip Allah’a dayanmak, O’nun kapısının tokmağına dokunup içimizi dökerek gözyaşlarıyla “Biz geldik.” diyebilmek kalıyor. Şimdi gelin, bunca zamandır ağlanacak hâlimize gülmelerimize bedel biraz da gönül heyecanlarımız ve gözyaşlarımızla kendimizi ifade etmeye çalışalım.

***

Not: Bu hafta mescidimizde okunan Cuma Hutbesi, Muhterem Hocamızın Yağmur Dergisi Temmuz 2002 sayısı için kaleme aldığı makaledir.

Zaaflara Yenik Düşmeme

Herkul | | KIRIK TESTI

İnsan mahiyetinde irade, his, şuur, latife-i rabbaniye, sır, hafi, ahfa gibi insanın manevi yönünü ilgilendiren önemli mekanizmalar vardır. Bununla birlikte insanda şeytanın nüfuz edebileceği nefse ait olumsuz bir kısım duygular, mekanizmalar da vardır. Bunlara insanın zaafları da denebilir. Bediüzzaman Hazretleri Hücümat-ı Sitte risalesinde bu zaafların önde gelenlerini ele almış ve bizleri bu konuda uyarmıştır. Bunlar makam tutkusu, korku, tamah, ırkçılık, enaniyet, rahat ve rehavet arzusudur. İnsanın zaafları elbette bunlarla sınırlı değildir. Bu konuda daha birçok özellik üzerinde durulabilir.

Nefse ait bu eğilimler ve zaaflar kişilere göre de farklılık gösterebilir. Yani herkesin imtihanı farklı olabilir. Mesela bazıları makam tutkusuna kapılır ve o makamda kalabilmek, o makamın gücünden istifade edebilmek için pek çok günahlar irtikâp ederler.

Bununla birlikte bazılarının makam-mansıp sahibi olma gibi bir dertleri, bir hedefleri yoktur. Kendilerine müdürlük, genel müdürlük, milletvekilliği veya bakanlık gibi mevkiler teklif edilse dönüp bakmazlar bile. Ancak onların da paraya, servete karşı zaafı olabilir. Onu elde etme adına meşru-gayrimeşru her yolu kullanabilirler. Helâl-haram demeden ceplerini, kasalarını doldurabilir, başkalarının hakkına girebilirler. Servet karşısında dize gelebilir, en yüce değerlerinden bile tavizler verebilirler.

Başkaları da vardır, ne makam tutkusu ne de para onları dize getirebilir fakat onlar da cismanî ve şehevî arzularına takılır, benliklerindeki hayvaniyete yenik düşerler. Bugüne kadar niceleri bunların kurbanı olmuş, nice aileler bu yüzden dağılmış, nice toplumlar içten içe çürüyüp gitmiştir.

Günümüzde de çokları şehvetine yenik düşebiliyor ve bu yüzden başkalarının istismarına açık hâle gelebiliyor. İnsî ve cinnî şeytanlar bu silahı kullanmak suretiyle nice kamet-i bâlâları zincire vurup onlara istediklerini yaptırıyorlar. Böyle bir mesaviye girdiklerinde, bu durumun ortaya çıkmaması için değişik angajmanlıkların altına girmek zorunda kalıyor ve bu yüzden zulüm ve haksızlıklar karşısında seslerini çıkaramaz hâle geliyorlar. Bu durumlarından istifade ile onların ellerini kollarını zincire vuran kimseler ise istedikleri melanet oyunlarını rahatlıkla sahneliyorlar.

Öyle kimseler de vardır ki bu sayılan zaafların hiçbiri yoktur onlarda. Ne dünya malına bel bağlarlar ne makam arkasında koşarlar ne de bohemliğe özenirler. Fakat bunların zaafları da korkudur. Küçük bir tehdit karşısında bile mukavemet gösteremez ve hemen dize gelebilirler. Bir fail-i meçhule kurban gitme veya sahip oldukları imkânları kaybetme korkusuyla kendilerine dayatılan her şeyi yapabilirler. Kötü niyetli kimseler parayla, makamla, şehvetle elini kolunu bağlayamadıkları bu tipleri korkuyla etkisiz hâle getirir, hatta ellerine ayaklarına pranga vurarak onları halayık gibi kullanabilirler.

Bunların yanında, tamah, açgözlülük ve doyma bilmeme de insan için önemli zaaf noktalarından biridir. Niceleri bu zaafları sebebiyle batmıştır. Bu duygunun kaynağı, tevehhüm-ü ebediyet ve tûl-i emeldir, yani hiç ölmeyecekmiş hissi ve bu his sebebiyle aşırı şekilde dünyaya bağlanma. İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) insanın tamahkârlığını ifade sadedinde şöyle buyuruyor: “İnsanoğlunun bir vadi dolusu altını olsa, bir vadi daha ister. Onun gözünü topraktan başka bir şey doyuramaz.” (Müslim, zekât 117)  

İnsan için imtihan unsuru olan zaaflardan bir diğeri de şöhretperestliktir. Parmakla gösterilir olma, takdir edilme, bir yâd-ı cemîl bırakma arzusu da nicelerinin ayağını kaydırmıştır. Bu duygu bazılarında o kadar güçlüdür ki sadece hayattayken değil, ölüp gittikten sonra bile şöhretlerinin devam etmesini isterler. Cenazelerine kalabalık kitlelerin katılmasını, kubbeli, süslü mezarlar içinde yatmayı ister, mezar taşlarına yazılan yazılarla ilgilenirler. Ölüp giden bir insan için bunlar ne işe yarar bilmiyorum. Münker-nekir böyle şeylere bakmaz. Evet, nam ve şöhret sahibi olma isteği bugüne kadar çoklarını dize getirmiş, onlara ne mesaviler ne mesaviler işletmiştir.

Bu tür zaafların kurbanı olan kimseler, insaniyetlerinin hakkını verememiş, hayvaniyetlerine yenik düşmüş kimselerdir. İnsanî vasıflar açısından eksiktirler, mefluçturlar. Bu tür zaaflar, bir güve gibi onun insanlığını yer bitirir de onu, medeni cesaretiyle kendini ifade etmekten, hak ve hakikati haykırmaktan alıkoyar. Dolayısıyla o, zulüm ve haksızlıklar karşısında dilsiz şeytan kesilir. Bundan dolayı ışığı söndürülmüş, gündüzü gece, baharı kış hâline getirilmiş şu tali’siz dünyada eli kolu bağlanarak bir felçli gibi yaşamaya mahkûm edilmiş pek çok zavallı vardır. Bu tali’siz dünyanın mazlumiyet, mağduriyet, mahkûmiyet dünyası  hâline gelmesinin bir sebebi de budur. Bunun arkasında ise yine bizim zaaflarımız, boşluklarımız, hata ve kusurlarımız vardır.

Esasen insan fıtratının bu tür duygulara açık olarak yaratılması, mutlak anlamda bir şer değildir. Onların kullanılacağı yerler, yüzünün çevrilmesi gerekli olan yönler vardır; bundan dolayı insanın mahiyetine dercedilmişlerdir. Bunların zaaf haline gelmesi, onun yönünü yanlış tarafa çevirmekten kaynaklanır. Şayet kişi, hidayet kaynağı olan dinin temel disiplinlerine sımsıkı sarılır, takva ile Allah’ın himayesine girer, haramlardan kaçınma ve farzları yerine getirme noktasında hassas davranırsa, her şey yerli yerine oturur ve o, bu tür zaaflardan ve onların vereceği zararlardan korunur. İmanı ve takvası, günahlara karşı bir kalkan vazifesi görür. Hatta bu zaaflara karşı verdiği mücadele sebebiyle ibadet sevabı kazanır.

Evet, bize düşen vazife, yukarıda sayılan-sayılmayan imtihan unsurları karşısında sürekli uyanık olmaktır. Bunun için şeytanın hile ve desiselerine, dürtü ve vesveselerine karşı sık sık surları gözden geçirmeli, sürekli restorasyon yapmalı, gedik ve çatlakları kapamalı, onun girebileceği hiçbir menfez, açık kapı bırakmamalıyız. İnsî ve cinnî şeytanların içimize nüfuz etmesine, kalb ve ruh dünyamıza sızmasına, nefs-i emmareyi harekete geçirmesine meydan vermemeliyiz. Nefsin arzu ve isteklerine karşı iradenin hakkını vermeli, her tür günah karşısında yiğitçe durmasını bilmeliyiz. Maddi imkânların, makam-mansıbın, şan u şöhretin, cismaniyet ve şehvetin… kulu kölesi olmamalıyız. Geçici dünyevi nimetlere gönül kaptırmamalı, gözümüzü Allah’ın ebedî ihsanlarına dikmeliyiz. Meşru dairedeki zevk ve lezzetlerin keyfe kâfi olduğunu bilmeli, asla harama adım atmamalıyız.

İşte bu duruş, insanı hayvaniyet derekelerine düşmekten korur ve onun insanî kemalat semalarında pervaz etmesini sağlar. İnsan-ı kâmil ufkuna giden yolun erkânı budur.

***

Not: Bu yazı, 29 Aralık 2014 tarihlerinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

الترابط

Herkul | | العربية

ركز بديع الزمان سعيد النورسي على ضرورة أن تقوم العلاقة بين الذين وهبوا أنفسهم لخدمة الإيمان والقرآن على التفاني الذي يعرّفه بقوله: “أن يفنى كلٌّ في الآخر؛ أي أن ينسى كلُّ أحد مزاجَه الشخصي ومشاعرَه النفسية الخاصة، ويعيش فكرًا مع مزايا إخوانه وفضائلهم”[1]. ونقول بشيء من الإيضاح: التفاني هو أن ندرك حاجةَ بعضنا للبعض الآخر، وأن نفرح بإنجازات إخواننا، وأن نؤثرهم على أنفسنا عند اللزوم، ولا ريب أن مثل هذا الأفق يشكّل مستوًى متقدِّمًا للغاية في الأخوّة الدينية التي أمر بها الإسلام، ومن يعملون بهذه الروح تترسخ بينهم وبين إخوانهم وحدةٌ كاملة نتيجة تشابكهم وترابطهم القوي فيما بينهم.. فمَثَلُهم كمَثل الحجارة التي تشكّل القبة الواحدة، يتشابكون ويتلاحمون، ويحمي بعضُهم بعضًا من السقوط.

ويلفت القرآن الكريم أنظارنا إلى مسألة الترابط فيقول: ﴿إِنَّ اللهَ يُحِبُّ الَّذِينَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِهِ صَفًّا كَأَنَّهُمْ بُنْيَانٌ مَرْصُوصٌ﴾ (سورة الصَّفِّ: 61/4). وفي الصحيحين أن رسول الله صلى الله عليه وسلم يقول معبّرًا عن هذا المعنى: الْمُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِنِ كالْبُنْيانِ يَشُدُّ بَعْضُهُ بَعْضًا”[2].

أجل، إن القوة تنشأ عن مثل هذا الترابط القوي، فالذين يعملون معًا ويتعاونون فيما بينهم يحرزون نجاحات تتجاوز قواهم وقدراتهم الشخصية، أما الذين يعملون بمفردهم معتمدين على إمكاناتهم الذاتية دون اعتبار للآخرين؛ فإنهم وإن حقّقوا نجاحًا جزئيًّا فلن يُكتب لهذه النجاحات الديمومةُ والتأثيرُ على نطاق واسع، لكن إذا أضافوا قابلياتهم إلى قابليات الآخرين، ووحّدوا مواهبهم وقدراتهم مع مواهب الآخرين وقدراتهم، وتوجّهوا إلى هدفٍ واحدٍ؛ فسيقهرون الصعاب، ويعبرون الجبال الشامخات التي كان يُظَنّ أنها لا تُقهر.. والتاريخ حافل بأمثلة كثيرة على ذلك.

وإن مثل هذا الترابط من شأنه أن يعزّز قوّتنا المعنوية، ويمكّننا من السير إلى المستقبل دون تعثُّرٍ أو تبعثرٍ، ويشكّل قوة جذبٍ للآخرين، ويجعل من غلافنا الجوي مركزًا للجاذبية، ولا شك أن الذين يجتمعون حول فكر وشعورٍ واحدٍ، ويترابطون فيما بينهم؛ يجذبون انتباه الآخرين، وخاصّة أولئك الذين يتحرّكون وفقًا للمزاج الجماهيري.

الأهم من هذا كلّه أن مثل هذا الترابط يجلب المحبة الإلهية، وبالتالي العناية الإلهية، يقول الرسول الكريم صلى الله عليه وسلم: “يَدُ اللَّهِ مَعَ الجَمَاعَةِ”[3]، فإذا كان الله قيّد عنايته وإعانته بترابطنا وتماسكنا على سبيل الشرط العادي، ثم فشلنا في تحقيق هذا الترابط؛ فهذا يعني أننا سنُحرَم من هذه المعونة. أما إذا ترابطنا فستشملنا العناية الإلهية، ومن شملتهم عناية الله لا يضرهم أحد، بل إنهم بفضل هذه العناية سيسيرون نحو هدفهم دون توقف أو تردد رغم كل المساعي التي تهدف لإعاقتهم.

وثمة جانب آخر للمسألة، وهو أن الأمة المحمدية لا تجتمع على ضلالة، كما صرحت بذلك بعضُ الأحاديث الشريفة، وهذا هو السبب في جعل الإجماع أحدَ مصادر التشريع الإسلامي، وتكمن الفكرة نفسها وراء تقرير القرآن بأن الشورى هي أبرز صفات المجتمع المؤمن؛ لأن معدل الخطإ بالنسبة للذين يتشاورون ويتذاكرون بعض القضايا هو احتمالٌ بعيدٌ جدًّا مقارنةً بمعدّل خطإ الشخص الواحد، فالحقيقة إنما تبزغ من تصادم الأفكار وتنوّعها، فأحيانًا يستفيد مئات الأشخاص من رأي شخصٍ واحدٍ، حيث إن كلَّ فردٍ من أعضاء مجلس الشورى يدلي بدلوه ويُسهِم بتجربته في الموضوع المطروح.

وقد تكون الإصابة في اتخاذ القرارات لطفًا خاصًّا من الله تعالى لهؤلاء الذين يعملون في إطار الوعي الجمعي نتيجة ترابطهم فيما بينهم وتشابكهم كأحجار البنيان المرصوص؛ بمعنى أن الذين يوحّدون جهودهم ويتعاونون فيما بينهم يظفرون بعنايةٍ وتوجّهٍ خاصٍّ من الله تعالى؛ حيث يوفقهم الله، ويقيهم السقوط في الضلالة والأخطاء الكبيرة.

أما الذين يتصرّفون بمفردهم فهم أكثر عرضةً للخطإ، ولا يتغيّر الوضع حتى لو كانوا دهاةً عباقرةً؛ لأن الإنسان مهما كان عالِمًا ذكيًّا فعِلمُه وفكرُه قاصران لأنهما صادران عن فردٍ واحدٍ لا يستطيع أن يدرك كلّ الأحداث والتفاصيل في آنٍ واحدٍ، فضلًا عن أن الأفراد قد يخضعون في قراراتهم واختياراتهم لأهوائهم ورغباتهم، وعلى ذلك فيجب أن نثق بالنتائج التي توصّل إليها الذين حصروا همتهم حول غاية سامية في ضوء الشورى، لا الخطط التي وضعها أحد أصحاب القدرات الكبيرة منفردين.

لقد بدأنا موضوعنا بالحديث عن التفاني والترابط والأخوة، وكل هذه أوصافٌ مهمّة وضوابط ضرورية للوصول إلى النجاح في الخدمات المبذولة، لكن تشكيل مثل هذا الترابط، وتكوين مثل هذه الأخوّة الصادقة، وحفظ روح الوحدة التي تتشكّل فيما بعد؛ يستلزم جهودًا مضنيةً، من أجل ذلك لا بدّ من خضوع الأفراد لتدريب جاد، وإن لم يُتوخَّ الحذر فربما تدخل مشاعر الحسد والغيرة في العمل بمرور الوقت، وتتعارض الأنانيات، وتنشأ النزاعات والصراعات، فترى الذين يرنون بأبصارهم نحو مقامات ومناصب معينة تحدوهم الرغبة في الظهور والشهرة والتعبير عن الذات، بل ويحاولون التأثير في الناس من خلال لفت أنظارهم إلى نجاحاتهم، وكما ينشأ هذا كثيرًا بين أهل الدنيا فكذلك قد يحدث بين أرباب الخدمة الإيمانية والقرآنية، وهذا أكثر ما أخشاه.

ينبغي للمؤمن أن يصرّ على دفن مزاياه وفضائله في تراب الخفاء، وأن يقدِّر ويبارك أصغرَ الخدمات التي تصدر عن الآخرين، وإذا كان لا بدّ من وضعِ أحدٍ في مكانٍ تستهويه نفسه فعليه أن يقدّم غيره وليس نفسه، وأن يؤثِر أخوانه على نفسه دائمًا في المقامات المادية والمعنوية.

فمن أجل أن نقي أنفسنا من الحسد، وما ينشأ عنه من حقدٍ وغلٍّ وعداءٍ فلا ينبغي إثارة عرق الحسد لدى الناس، ولا نحاول إبراز فضائلنا ومزايانا؛ فإنكم عندما تقولون: “لقد قلت هذا، وكتبتُ ذاك، وفعلت ذلك” فإنكم تحرّكون مشاعر الحسد في أعماق قلوب الآخرين؛ لأن إظهار النفس ولو بقدر ضئيل يُشعر الآخرين بالانزعاج وعدم الارتياح، وهذه هي إحدى نقاط الضعف الشديدة لدى الإنسان الذي يرغب دومًا في إبراز نفسه، وينزعج من إبراز الآخرين لأنفسهم، وقليل ما هم الذين لا ينزعجون من ذلك، ويتمكنون من قمع مشاعر الغيرة لديهم.

ولكن إذا كان علينا تقدير الناس، ولفت الأنظار إلى نجاحاتهم، والتصفيق لهم، وتشجيعهم على عمل المزيد من أعمال الخير؛ فعلينا أيضًا ألا نكلّفهم فوق ما يطيقون؛ بأن نزكّيهم أمام الله، أو نمدحهم بما يُغريهم ويُطغيهم، فإذا تكلمنا لا نبالغ فيما نقول، ولا نمدح أحدًا بما ليس فيه، ولا نقدِّره بقدرٍ فوق قدره، وأن نعمل على أن يكون كلامُنا مطابقًا للواقع، فإن تحرّكنا ضدّ هذه المعايير التي وضعها دينُنا فسننال صفعةً تنافي مقصدنا.

فالاستقامة هي من أهم آليات الأخلاق والحياة الإسلامية؛ وتعني تجنب الإفراط والتفريط، والابتعاد عن كلّ أنواع الغلو، وإظهار الأهمية اللازمة لكل شيءٍ، وبهذا المعنى يضع أربابُ الصراط المستقيم كلَّ شيء في نصابه، فيتجنبون المبالغات ومدح الناس على النحو الذي لا يطيقون، ويرون الجماليات المبذولة، ويقدرون قدر أصحابها دون الإخلال بالموازين المذكورة آنفًا؛ لأن الحديث عن الخدمات التي بذلها الآخرون، والثناء على أصحابها، والشعور بالامتنان لهم، والدعاء لهم؛ هو مقتضى الاعتراف بالجميل لهم، فالاعتراف بالجميل يشجِّع الناس ويحفزهم أكثر على فعل الخير، كل هذه مقاييس مهمّة لدرْءِ الحسد، والحفاظ على الأخوّة.

لنفترض أن لنا إخوةً يعملون في مكانٍ ما في سبيل إعلاء كلمة الله، وقاموا بأعمال عظيمةٍ ترسم البسمة على وجوهنا جميعًا، فلا بد أن نجد وسيلةً نتكلّم من خلالها عن مزاياهم حتى لا نحوجهم إلى الحديث عن أنفسهم؛ فلربما كانت تراود أحدَهم رغبةٌ في الحديث عن نفسه وأعماله، أو نوى هذا وخطّط له من قبل، فإن تداركْنا الأمر، ولفتْنا الأنظارَ إلى أعماله فلن ندع له شيئًا يتحدّث عنه.

عندما كان بديع الزمان سعيد النورسي يعدّد دساتير الإخلاص ركز على مبدإ: “الافتخار بمزايا إخواننا وشكرنا لهم”. أجل، إذا كان لا بد من إبراز مزيّةٍ أو الافتخار بها فلا بدّ أن تكون مزايا إخواننا، وليست مزايانا نحن، وبدلًا من الحديث عن أنفسنا نتحدّث عن إخواننا، وإذا كان لا بدّ من تفضيل أحدٍ فليكن إخواننا وليس أنفسنا، فمثلُ هذا الأمر يحول دون الحسد، ويقينا الكبر والغرور، ويرسِّخ روح الأخوّة فيما بيننا.

فإن لم ننتبه لذلك فلن نستطيع التغلّب على الحسد والغرور والشقاق والخلاف، ولن نحافظ على الوحدة والاتحاد فيما بيننا، ولن نعمل في وئامٍ ووفاقٍ؛ وهذا كله يحطّ من ثوابنا، ويحبط من أعمالنا، ويجعلنا نسير ونسير، ولكن دون أن نحرز تقدُّمًا فعليًّا.

[1] بديع الزمان سعيد النورسي: اللمعات، اللمعة الحادية والعشرون، ص 224.

[2] صحيح البخاري، الصلاة، 88، المظالم 5؛ صحيح مسلم، البر، 65.

[3] سنن الترمذي، الفتن، 7.

Cuma Hutbesi: Ölümsüz Ruhlar

Herkul | | Cuma Hutbeleri

Ölümsüz ruhlar, her mevsimde canlılığını korur ve ayrı bir hayat cilvesi gösterirler. Onlar için sararıp-solma, pörsüyüp zebil olma asla söz konusu değildir. Ne ayların, güneşlerin batması, ne de gece ve gündüzün değişip durması onları kat’iyen eskitemez. Nasıl eskitir ki; bir buhurdanlık gibi devamlı tütüp duran onların hayat kâseleri, Hızır’ın âb-ı hayat içtiği aynı kâsedir. Bu iklimde benliğine doğru yelken açanlar için, her bahar canlı ve muhteşem; her yaz şâhikalarla omuz omuza, her sonbahar ve kış, yeni gerilimlere hazırlayan diriltici bir tazyik mevsimidir. Yeryüzünde, bin çeşit ölüm kol gezse, onlar yine canlı ve tetiktedir. Çevreleri de onların diriltici soluklarıyla Cennet cilveleri gösterecektir.

Meleklerle gönüldaş bu yüce kametler için, hiçbir zaman inhidam[1], inhilâl[2] ve inkisar[3] bahis mevzuu değildir. Onlar emrolundukları için iş yaparlar. İçinde yaşadıkları topluma karşı kendilerini vazifeli bilirler. Bu itibarla da ne iş ve düzenlerinin bozulmasından müteessir olurlar, ne de toplumu saran tehlikeler karşısında paniğe kapılırlar. Hele hayal kırıklığına asla düşmezler.

Gönüllere girme konusunda örümcek gibi sabırlı ve maharetli, aslan gibi metin ve kararlıdırlar. Her yere ibrişimden tahtlar kurarak, sessiz, fakat uyanık olarak semtlerine uğrayacak misafirleri beklemeye koyulurlar. Onların atmosferine giren Hızır’la buluşur, onlarla hemhâl olan mutluluğa erer. Onların bakışlarında aydınlık, düşüncelerinde hikmet, beyanlarında hakikat nümâyandır[4]. Halvethânelerine bedbin ve nevmid olarak girenler, orada imana ve ümide kavuşarak ebedî var olmanın sırrını elde ederler.

Ne uğursuz gibi görünen gecelerin karanlığı ne de üst üste yığılmış problemlerin çokluğu onları asla şaşırtamaz. Nuh Tufanı’na uğrasalar, ihtimal ki ayakları ıslanmadan geçer giderler. Âd’ın[5] ahkâfını[6] görseler, azim ve iradelerinden hiçbir şey kaybetmeden yine hedeflerine doğru ilerlerler. Ne Nemrud’un ateşi, ne Firavun’un gururu, ne de Sezar’ın zulüm ve istibdadı onları korkutamaz ve sindiremez.

Onların düşüncelerinde: “Sabah olsun ortaya çıkalım.” yahut: “Karlar, buzlar çözülsün, bahar gelsin yola revân olalım.” yoktur. Onlar “Kökleri sabit, dalları göklerde, latîf ağaçlar gibidirler ve Rabb’in izniyle her zaman meyve verirler.” Karda, kışta, baharda, yazda…

Güvenip bel bağladıkları Kudreti Sonsuz sayesinde ne başkalarına temenna çeker, ne de yanıp sönen ışıklara aldanırlar. Tiranların güç ve iktidarları, çeşitli hiziplerin hâkimiyet ve saadet vaadleri, onların bakışlarını bulandıramaz, yol ve yönlerini değiştirtemez. Gözlerin döneceği, ayakların bağının çözüleceği ve en bâlâ kametlerin dahi iki büklüm olacağı o dehşetli günü yâda getirdikçe, hayat ve ona ait her şeyi istihkâr[7] ederek, maddenin eline düşmekten sakınır ve eşya putuna baş kaldırırlar. Lüks ve konfor en çok nefret ettikleri şeylerdendir. Rahat ve rehavete gömülmeyi, kendileri adına ölüm ve milletleri için de bir tali’sizlik sayarlar. Bu itibarla da içinde yaşadıkları topluma karşı sürekli farklılık gösterirler. Ne var ki, metodolojilerine uyan ve düşünce çizgilerine giren herkesle ve her şeyle, bir çeşit münasebetten de geri kalmazlar.

Onlar, dünden bugüne, sıra dağlar gibi yerlerinde durmuş ve asla mevzilerini terk etmemişlerdir. Mihrapların çokluğu onları şaşırtmamış, kıblenin çöküşü onların zihnini bulandıramamıştır. Ay batmış, güneş doğmamış, teker teker bütün yıldızlar silinip gitmiş; ama onlar yine yol ve yön değiştirmemişlerdir. Azimli, iradeli ve kararlı olmuşlardır sonuna kadar.

Onlar, içinde yaşadıkları milletin hayat kâsesini taşıyan ruhanîler, millet de onların azat kabul etmez bendeleridir.

Ya şu yürürken yorulup yolda kalanlara, en küçük bir engebe karşısında ürküp geriye duranlara, iş yapmak için hep bahar bekleyenlere, en ehemmiyetsiz tazyik karşısında azim ve iradesiyle felce uğrayanlara, kitlelerin sevk ve idaresini kimseye vermedikleri hâlde, sürekli olarak onları yanıltan ve şaşırtanlara, evet, bütün bunları yapanlara ne demeli..? Ne demeli, dünü ayrı bir macera, bugünü ayrı bir mezellet ve yarını hangi hezeyânlara hamile bulunduğu belirsiz bu tali’sizlere..?

Bunlar, bahar gelince yiğit kesilir, güneş doğunca daldan dala sekmeye başlar, kar bastırınca sünepeleşir, gece olunca da hımbıllaşırlar. Ganimet bahis mevzuu olunca ön saftadırlar; tehlike baş gösterince de, gerilerden daha gerilere çekilerek kayıplara karışırlar. Fakirlik hâllerinde zahit[8], imkân elverdiğinde Karun[9]; pöhpöhlenince cevvâl, unutulunca da miskindirler. Hâsılı, “Öyle bednam, öyle bedhâl, öyle kem tali’tirler ki”; onlara, milletin yüz karası dense sezadır.

Bilmem ki daha kendine ermeden düşünceye doymuş, ülfet ve ünsiyete boğularak imanî haz ve zevklerini yitirmiş bu tali’sizlere bir şey anlatmak kâbil olur mu?.. Biz, şimdilik o bahsi kapatarak, zıddın, zıddı tedaisiyle[10] içine girdiğimiz bu saksağan hikâyesini burada kesmek istiyoruz.

Keşke şu perişan satırlar onlara dahi bir şeyler anlatabilseydi…

[1]   İnhidam: Yıkılmak.

[2]   İnhilâl: Çözülmek.

[3]   İnkisar: Kırılmak, gücenmek.

[4]   Nümâyan: Görünen, parlayan.

[5]   Âd: Hz. Hûd Peygamber’e (aleyhisselâm) isyan ettiklerinden ilâhî gazaba uğrayan ve helâk olan, Yemen taraflarında yaşamış bir kavmin adı.

[6]   Ahkâf: Uzun ve yüksek kum yığınları. Yemen sahillerinden “Şemr” denilen kumluk bir vadidir. Âd kavminin yurtları burada idi.

[7]   İstihkâr: Hakîr görmek, küçük görmek.

[8]   Zahit: Borç olan ibadetlerden, aslî vazifelerden başka dünya süs ve makamlarından feragât eden kimse. Sofî, müttakî.

[9]   Kârun: Hz. Musa (aleyhisselâm) devrinde yaşamış ve malı ile mağrur olarak haddini aşmış ve Allah’ın zekât emrini dinlemediğinden malı ile birlikte yere batmış olan dünya zengini, Rabbinin lütuf ve ihsanını kendine mâl ederek nankörlük ve enaniyetinden dolayı bu fena sıfatı ile meşhur olmuştur.

[10] Tedâî: Bir şeyin başka bir şeyi hatıra getirmesi. Çağrışım.

***

Not: Bu hafta mescidimizde okunan Cuma Hutbesi, Muhterem Hocamızın Sızıntı Dergisi Mart 1982 sayısı için kaleme aldığı makaledir.

Cuma Hutbesi: İdeal Cemiyet

Herkul | | Cuma Hutbeleri

İdeal bir cemiyet, ideal fertlerden meydana gelir. Parça ve parçacıkları günahlardan ibaret hezeyan yığınlarına gelince, bunlar, iyiye, güzele ve hayırlara kapalı bir kısım kuru kalabalıklardır.

İdeal insan veya eskilerin ifadesiyle, meleklere ait vasıflarla serfirâz “kâmil insan”, “And olsun Biz insanı en güzel biçim ve mahiyette yarattık.”[1] mealindeki âyet veya âyetlerle, maddî-mânevî suret ve şekillerin en göz alıcısı, en mükemmeli ve tam “ahsen-i takvîm” sözüne uygun olarak yaratıldığının farkında; “Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara arz ettik.. bunlar onu yüklenmekten kaçındı ve korktular da, onu insan yüklendi…”[2] şeklindeki beyanlarla, görülüp bilinen varlıklar arasında sonsuza kadar yükselmenin tek namzedi ve her şey olmaya müsait istidat ve kabiliyetlerle donatılmış bulunduğunun şuurunda ve kendisine bahşedilen ilk mevhibeleri değerlendirmesini bilen basiret ve idrak insanıdır.

Evet o, ilâhî birer lütuf olan ilk mazhariyetlerini değerlendirip, hayatını vahiy ve ilhamların altında sürdürmeye gayret ederek, iradesinin hakkını verip bu ilk ihsanları yediveren başaklar gibi geliştirip ölümsüzleştirebildiği ölçüde kâmil insan olma yoluna girmiş sayılır.

İdeal insan; “Hayat nedir, ölüm nedir, varlık nedir, kendisinin varlıkla alâkası nedir, kulluk nedir, itaat nedir, günah nedir, sevap nedir, musibetler nedir ve bunların insanoğluna musallat olması nedendir?” gibi bin bir bilmecenin, onun dimağında anaforlar meydana getirmesine karşılık, vicdanında çakıp duran hikmet parıltılarından, ruhuna akseden ilham esintilerinden örüp ortaya koyduğu nurdan helezonların ta zirvesine yükselerek, oradan her şeyin perde arkası “melekût”unu sezer, anlar.. sonra da hayret ve hayranlığın hasıl ettiği sevgi ve mehabetle ruhun ilk kaynağına yönelir ve itminan soluklar. Bu noktaya ulaşmış bir ruh ne ihsanlarla şımarır, ne de mahrumiyetlerle sarsılır. Nimet ile nikmeti, kahır ile lütfu bir tutar, bir görür; başkalarının şımarıp küstahlaştığı, karamsarlaşıp yeisle inlediği aynı anda, o, çölde gül bitirmesini, kamıştan şeker çıkarmasını bilir, kaybetme kuşağında dahi sürekli kazanır.

Evet o, en amansız musibetler karşısında, en ürpertici girdaplar içinde dahi hep, kendini, başarı ve muvaffakiyetlere doğru uzayıp giden upuzun bir imtihan koridorunda yürüyormuş gibi hisseder.. ve en zorlu, en çetin dakikalarında dahi ötelerden gelen huzur ve üns[3] esintilerini ruhunda duyar, Allah’a hamd ve senâ hisleriyle iki büklüm olur.

İdeal insan, gücü her şeye yeten, sözü her yerde geçen Kudreti Sonsuz’a imanı sayesinde, her zaman güven ve itminanın en erişilmezine mâlik sayılır.. ve kalbinin derinliklerine doğru kök salmış dupduru inancı; ruh dünyasına, akıl almaz buudlar kazandıran tasavvur, düşünce ve itikadı onu ihsaslar üstü öyle bir noktaya ulaştırır ki; eğer kendini bu derinliklere aşina bir kulakla dinleyebilse “Korkma, mahzun olma! Sana söz verilen Cennetlerle neşelen”[4] veya “Selâm sana! Yapageldiğin güzel işlerin, güzel amellerin mükâfatı olarak gir ebediyet otağı Cennetlere..!”[5] sesini işitecek ve zevklerin en erişilmezini yaşayacaktır.

İdeal insan, hayatını, yürekten inandığı ötelere göre tanzim edip yaşayacağından, her zaman cürüm, cinayet, zulüm ve rezaletlerden uzak kalmaya çalışacak ve nefsiyle mücahedesi sayesinde başıboşluk ve bohemliğe düşmeyecektir.. gözleri sürekli Dost güzelliklerinin cilvelendiği yamaçlarda, kafası ebedler duygusuyla sermest; gönlü, ruhanîlerin konup kalkmasına açık bir gönül bahçesi gibi pırıl pırıl ve rengârenk.. o da bu tılsımlı iklimin, gezip gören, düşünüp araştıran mütalâacısı ve seyyahı…

Beden ve ceset insanının, bütün bir hayat boyu cismanî hazlarını takip edip, nefsanî isteklerin zebunu olarak yaşamasına rağmen bir türlü doygunluk ve itminana ulaşamamasına mukabil, mefkûre insanı hep huzurlu ve itminan içinde olmanın yanında, ilim ve irfanıyla insanlığa hâdim, cesaret ve şecaatiyle yeryüzünden zulüm ve haksızlığı kaldırmaya kararlı.. yerinde “dövene elsiz, sövene dilsiz”, kadirnâşinaslara karşı afv u safh ile kanatlı; yerinde ve şartları tahakkuk edince de muharebe meydanlarında tepeden tırnağa yara bere içinde.. vücudu delik deşik; urbası kızıl kanla boyanıp bayrak rengini almış.. mızrağı kırık ve kılıcı kesmez olmuş; ama yine de atını mahmuzlayıp saflar yarmasını, sineler deşip kelle almasını ve bir aslan gibi zalimleri pençe-i kahrıyla lerzân[6] etmesini bilen ruh insanıdır.

Bu ruh insanı, Allah’tan gayrı her şeyin fâni ve geçici olduğuna inandığı için, kimseye ve hiçbir şeye serfürû etmez, madde karşısında aldanmaz.. mâlik bulunduğu her şeyi İslâmiyet ve Müslümanlık yolunda, uhrevîlere has bir duygu ve düşünce ile değerlendirir.. eşya ve hâdiseleri pamuk gibi hallaç eder.. mesaisini milletin mutluluğu istikametinde ve hususiyle de gelecek nesiller adına en hayatî noktalarda yoğunlaştırır ve “Yaşasın gelecek nesiller” diyerek arkasına bakmadan çeker gider.

O, hep Hak rızası ve doğruluk peşindedir. Ne bedeni adına hakk-ı temettü, ne de ruhu hesabına keramet ve harikalara mazhariyet onun bakışını bulandıramaz. Allah’a kulluğu en büyük değer sayar; bu değerler ölçüsü içinde en küçük kulları dahi kendinden yüce bilir ve onları başına tâç yapar. Onlardan gelebilecek sertlik, huşûnet ve hazımsızlık ateşlerini basar sinesinde söndürür.. ve edeb-erkân bilmeyenlere, kötülüklerin, iyiliklerle nasıl savulabileceği yolunu gösterir. Onun bu yumuşaklardan yumuşak ikliminde, yıldırımlar, şimşekler ışık içinde doğar, ışık içinde gelişir ve gözlere gönüllere ziya olur gider.. onun aydınlık atmosferinde her an ayrı bir Nemrut’tan ateş “berd u selâm”[7] olur da haşin ve hırçın ruhlara ülfet ve ünsiyet üfler.

Öyle zannediyorum ki, bizler bir kısmımız itibarıyla henüz bu seviyeyi yakalayamadık.. ve yakalayamadığımız için de kötülükleri iyilikle savmasını bilemiyor; sertliklere sertlikle, kine, öfkeye öfkeyle mukabele ediyor; heva ve heveslerimizi fikir sanarak sürekli aldanıyor: İslâm uğrundaki mücadelemize hislerimizi karıştırıyor ve böylece kazanma kuşağını tutmuş olmamıza rağmen çok defa kaybediyoruz.

Eğer İslâm’ın zâtî güzellik ve cazibesi, Kur’ân’ın da gönüllere hayat üfleyen o altın nefesi olmasaydı, bizim bugünkü eksik ve kusurlu temsilimizle, yüce dava ve mukaddes emanetin hâlihazırdaki noktaya ulaşması dahi mümkün değildi…

[1]   Tîn sûresi, 95/4.

[2]   Ahzâb sûresi, 33/7.

[3]   Üns: Alışkanlık, arkadaş, hemdem.

[4]   Bkz.: Fussilet sûresi, 41/30.

[5]   Bkz.: Nahl sûresi, 16/32.

[6]   Lerzân: Titrek, titreyen.

[7]   Berd u selâm: Ateşin selâmetli, soğuk oluşu.

***

Not: Bu hafta mescidimizde okunan Cuma Hutbesi, Muhterem Hocamızın Sızıntı Dergisi Haziran 1990 sayısı için kaleme aldığı makaledir.

Kenetlenme

Herkul | | KIRIK TESTI

Bediüzzaman Hazretleri eserlerinde iman ve Kur’ân hizmetine gönül verenlerin birbirleri ile olan ilişkilerinin “tefânî sırrına” dayanması üzerinde ısrarla durur. O, tefânîyi, birbirinde fâni olmak; kendi nefsanî hislerini unutup, kardeşlerinin meziyet ve güzellikleriyle fikren yaşamaktır şeklinde tarif eder. (Bediüzzaman, Lem’alar, s. 204) Biraz daha açacak olursak tefânî, birbirimize olan ihtiyacımızın farkına varma, kardeşlerimizin mazhar olduğu muvaffakiyetlere sevinme, yeri geldiğinde onları kendimize tercih edebilme demektir. Hiç şüphesiz böyle bir ufuk, İslâm’ın emrettiği din kardeşliğinin oldukça ileri bir seviyesini teşkil eder. Böyle bir ruhla hareket eden kimseler birbirlerine sımsıkı kenetlenerek aralarında tam bir birlik oluşturacaktır. Birbirinde fani olan kardeşler bir kubbeyi oluşturan taşlar gibi baş başa verecek, kenetlenecek ve birbirlerini düşmekten koruyacaklardır.

Kur’ân-ı Kerim, bu kenetlenme meselesini nazarlarımıza şöyle verir: اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الَّذِينَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِهِ صَفًّا كَأَنَّهُمْ بُنْيَانٌ مَرْصُوصٌ “Allah, O’nun yolunda, taşları birbirine kenetlenmiş bir bina gibi saflar halinde savaşanları, mücadele verenleri sever.” (Saff sûresi, 61/4)

Sahîheyn’de (Buhârî-Müslim) geçen bir hadislerinde de Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bu manayı şöyle ifade eder: الْمُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِنِ كالْبُنْيانِ يَشُدُّ بَعْضُهُ بَعْضًا “Mü’minin diğer mü’minlerle münasebeti, bir binanın taşlarının münasebetine benzer; birbirlerine destek verirler.” (Buhârî, salât 88; mezâlim 5; Müslim, birr 65)

Evet, böyle güçlü bir kenetlenmeden kuvvet doğar; baş başa verip birlikte hareket eden insanlar, şahsi güç ve kuvvetlerinin çok üzerinde başarılara imza atabilirler. Buna mukabil tek başına hareket eden, başkalarına itibar etmeden kendi imkânlarıyla bir şeyler yapmaya çalışan kimseler kısmen muvaffak olsalar da onların bu muvaffakiyetleri devamlı ve geniş tesirli olmayacaktır. İşte bu kabiliyetler başka kabiliyetlerle ele ele verir, sahip oldukları istidat ve kabiliyetleri, güç ve imkânları bir araya getirir ve aynı hedefe doğru hareket ederlerse nice zorlukların üstesinden gelebilir, aşılmaz zannedilen tepeleri aşabilirler. Tarih bunun örnekleriyle doludur.

Böyle bir kenetlenme, hem bizim kuvve-i maneviyemizi takviye edecek, düşmeden, dağılmadan geleceğe yürümemizi sağlayacak hem de başkaları için bir çekim gücü oluşturacak, atmosferimizi bir cazibe merkezi hâline gelecektir. Pek çok insanın aynı duygu ve düşünce etrafında bir araya gelip birbiriyle kenetlenmesi başkalarının da dikkatini çekecek, özellikle kitle ruh hâletiyle hareket eden kimseleri kendine çekecektir.

Her şeyden önemlisi, böyle bir kenetlenme, âyetin ifadesiyle ilahî muhabbeti, o da ilâhî inayeti celbeder. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir başka hadislerinde şöyle buyurmuştur: “Allah’ın rahmet ve inayet eli cemaat ile beraberdir.” (Tirmizî, fiten 7; Nesâî, tahrim 6) Şayet Cenâb-ı Hak yardım ve inayetini şart-ı âdi planında bizim kenetlenmemize bağlamışsa, böyle bir kenetlenmeyi sağlayamazsak o yardımdan mahrum kalınacak demektir. Ancak kenetlendiğimizde ilâhî inayet bizi kuşatır. Ayrıca O’nun inayeti altında olan insanlara kimse zarar veremez. Onlar tüm engelleme çabalarına rağmen ilâhî inayetle durmadan, duraksamadan hedeflerine doğru yürürler.

Meselenin bir başka yanı da şudur: Bazı ayetlerin işaret, bazı hadislerin de tasrih ettiği üzere ümmet-i Muhammed, hata üzerinde ittifak etmez. Dinî hükümlerin tespitinde icmanın bir delil olarak kullanılmasının önemli bir sebebi de budur. Aynı şekilde Kur’ân’ın “şûrâ”yı mü’min bir toplumun en bariz vasıflarından biri olarak ortaya koymasının arkasında da aynı temel espri yatar. Zira kafa kafaya verip belli meseleleri birlikte müzakere eden kimselerin yanılma oranları tek bir kimseye göre çok daha uzak bir ihtimaldir. Farklı fikirlerin çarpışmasından hakikat ortaya çıkar. Bazen bir kişinin fikrinden yüzlerce insan istifade eder. Heyetteki her bir insan, konuşulan mevzuya kendi birikimiyle katkıda bulunur.

Kararlarında isabet etme, bir binanın tuğlaları gibi birbirine kenetlenmek suretiyle cemaat şuuru kazanmış bir topluluğa Allah’ın özel bir lütfu olabilir. Yani bir araya gelip birlikte hareket edebilen insanlara Allah hususi inayet ve teveccühte bulunur, muvaffak kılar, onları dalalete ve büyük yanılgılara düşmekten korur.

Buna karşılık, münferit hareket eden kimseler çok daha fazla yanılmaya maruz kalırlar. Fertler dâhi bile olsalar bu böyledir. Çünkü insan ne kadar zeki ve bilgili olursa olsun yine de ilmi ve fikri, tek kişinin ilim ve fikri olmakla sınırlıdır; bütün olayları, bütün detayları her an göremeyebilir. Üstelik fertler karar ve tercihlerinde nefislerinin, hevalarının tesirinde kalabilirler. Bu yüzden, büyük karizmaların fikirlerine, dahiyane projelere değil, itimat edeceksek bir gaye-i hayal etrafında kilitlenmiş fertlerin meşveret neticesinde ulaştığı neticelere itimat etmeliyiz.

Tefânîden, kenetlenmeden, kardeşlikten söze başlamıştık. Yapılan hizmetlerde başarıya ulaşma adına bunlar çok önemli vasıflar, çok önemli disiplinlerdir. Ne var ki böyle bir kenetlenmenin, bu seviyede samimi bir kardeşliğin meydana gelmesi de akabinde oluşan vahdet ruhunun korunması da kolay değildir, ölesiye gayret gerektirir. Bunun için fertlerin ciddi bir eğitimden geçirilmesi gerekir. Dikkat edilmediği takdirde zamanla işin içine haset ve kıskançlık duyguları girebilir, enaniyetler çarpışabilir, çatışma ve ihtilaflar baş gösterebilir. Belli paye ve makamlara gözlerini diken insanlar oraya ulaşmak için görünme, bilinme ve kendini ifade etme arzusu içine girebilirler. Başarılarını nazara vermek suretiyle göz doldurmaya çalışabilirler. Ehl-i dünya arasında bu tür şeyler çok yaşandığı gibi, iman ve Kur’ân hizmetine gönül veren insanların arasında da yaşanabilir. Bunlar benim ciddi endişe ettiğim hususlardır.

Mü’min, kendi fazilet ve meziyetlerini “hafâ” türabına gömme noktasında kararlı olmalı, başkalarının yaptığı en küçük hizmetleri dahi alkışlamalı, takdir etmeyi bilmeli. İstenilen, beğenilen bir yere, koyacaksa, kendini değil başkalarını koymalı; maddi manevi makamlara sahip olma hususunda hep kardeşini kendine tercih edebilmeli.

Hasetten ve onun sebebiyet vereceği hınç, kin ve düşmanlıklardan korunma adına da kimsenin gıpta damarını tahrik etmemeli, kendi fazilet ve meziyetlerimizi öne çıkarmaya çalışmamalıyız. “Bendeniz şöyle konuşmuştum, böyle demiştim, şöyle yazmıştım, şunları yapmıştım.” gibi şeyler söylediğiniz zaman başkalarının kalblerinin derinliklerindeki kıskançlık duygularını tahrik edersiniz. Zira siz kendinizi azıcık öne çıkarınca başkaları bundan rahatsızlık duyar. Bu, insanın çok zayıf bir damarıdır. Hem kendini öne çıkarmak ister hem de başkalarının kendilerini öne çıkarmasından rahatsız olur. Siz kendinizi anlatmaya başladığınızda bundan rahatsız olmayacak, kıskançlık duygularını baskı altına alabilecek insan sayısı çok azdır.

Şu kadar var ki, insanları takdir etme, onların başarılarını nazara vererek onları alkışlama, bununla onları daha fazla hayır yapmaya teşvik etmenin yanında; Allah’a karşı kimseyi tezkiye etmeme (temize çıkarmama), övgüyü kaldıramayacak kimseleri methetmek suretiyle onların sırtına, altından kalkamayacakları bir ağırlık yüklememe de temel disiplinlerimizdendir. Bir şey anlatırken mübalağaya girmeme, kimseye kamet-i kıymetinin üstünde değer atfetmeme ve bütün sözlerimizin vakaya mutabık olmasına dikkat etme de… Eğer dinimizin koyduğu bu ölçülere aykırı hareket edersek maksadımızın aksiyle tokat yiyebiliriz.

İslâmî ahlâkın, İslâm’a göre yaşamanın en önemli dinamiklerinden olan istikamet; ifrat ve tefritten, her türlü aşırılıktan uzak durma ve her şeye gerektiği ölçüde önem atfetme demektir. İşte bu manada “sırat-ı müstakim” erbabı her şeyi yerli yerine koyar. Mübalağalardan, insanları kaldıramayacakları şekilde sena etmekten uzak durduğu gibi, yapılan güzellikleri de görür, o güzelliklere vesile olanları -yukarıda zikredilen esasları rahatsız etmeden- takdir etmesini de bilir. Zira başkalarının yapmış olduğu hayırlı hizmetlerden bahsetme, onları sena etme, minnetle anma ve duada yad etme, kadirşinaslığın bir gereğidir. Böyle bir kadirşinaslık, insanları hayır hususunda daha da cesaretlendirecek ve motive edecektir. Bunlar, hasedin önünü alma ve kardeşliği muhafaza etme adına önemli ölçülerdir.

Diyelim ki bir yerde i’lâ-i kelimetullah yolunda koşturan bir kardeşimiz var. Gerçekten hepimizin yüzünü güldürecek güzel işler yapıyor. Siz bir yolunu bulup onun meziyetlerini öyle bir anlatmalısınız ki o kendini anlatma ihtiyacı duymasın. Belki böyle biri, kendi yaptıklarını anlatma niyeti içindedir, hatta bunları kafasında planlamış, kurgulamıştır. Siz onun yaptıklarını öyle bir nazara verirsiniz ki ona anlatacak bir şey bırakmazsınız.

Bediüzzaman Hazretleri de ihlâs düsturlarını sayarken “kardeşlerinin meziyetleriyle şâkirâne iftihar etme” prensibi üzerinde duruyor. Evet, eğer bir meziyeti öne çıkaracak, onunla iftihar edeceksek, bu, kendi meziyetlerimiz değil, kardeşlerimizin meziyetleri olmalı. Kendimizden bahsetmek yerine kardeşlerimizden bahsetmeliyiz. Birisinin öne çıkması gerekiyorsa kendimizi değil kardeşlerimizi öne çıkarmalıyız. Böyle bir tavır hem hasedin önünü alacak hem bizi gurur ve kibirden koruyacak hem de aramızdaki birlik ruhunu perçinleyecektir.

Bunlara dikkat etmeyecek olursak hasedin, gururun, çekişme ve kavgaların önüne geçemeyiz. Aramızdaki birlik ve beraberliği muhafaza edemez, vifak ve ittifak içinde hareket edemeyiz. Bunlar da hem sevaplarımızı alır götürür hem de yaptığımız güzel işlerin yümün ve bereketini. Yürürüz, yürürüz ama yol alamayız vesselam.

***

Not: Bu yazı, 21 Haziran 2007 ve 6 Ağustos 2007 tarihlerinde yapılan sohbetlerden hazırlanmıştır.

السطحيّةُ وركودُ الهمم

Herkul | | العربية

يرى “أحمد حلمي فِيلِيبَه لِي (Filibeli Ahmet Hilmi)” -وهو من المفكّرين البارزين في أواخر العهد العثماني- أن ثمَّةَ عائقين يحولان دون تقدُّم المسلمين؛ أوّلهما: ركود الهمم، والآخر: هو الاكتفاء بالمعرفة السطحية.. ووفقًا لقناعتي القاصرة: فإن اختزال تخلّف العالم الإسلامي في هذين السببين تضييقٌ للمسألة، ومع ذلك فهذان العاملان يضطلعان بدورٍ كبيرٍ في عصرنا الحاضر.

وركودُ الهمم يعني باختصارٍ: الرضا بالوضع القائم، وعدم بذل الجهد للمضيّ قدمًا.. ولقد تطرّق بديع الزمان سعيد النورسي رحمه الله إلى هذه المسألة، وبيّن أن الاكتفاء بالموجود نوعٌ من دنوّ الهمة، فإذا ما ارتضت الأمة بالركود والانحطاط في اقتصادها وثقافتها وحضارتها وحياتها العلمية والبحثية؛ فهذا يعني أنها قد استسلمت للتفسّخ والاضمحلال؛ لأن ركود الهمم ينشأ عن الكسل والبطالة، والمجتمعُ الراكدُ الثابت في مكانه لا مجال فيه للتطوّر والتقدّم، ولا مناص من تحلُّله وتفسُّخه مع مرور الوقت.

والمجتمعاتُ التي يستولي عليها ركودُ الهمم لا تستطيع مواكبة العصر الذي تعيش فيه، وحتى لو كانت على وعيٍ بعصرها زمنيًّا فإنها تظلُّ دائمًا متخلّفة من حيث العقلية عن معاصريها، والذين لا يستطيعون فهم العصر الذي يعيشون فيه يتعذّر عليهم التحكّم في الزمان، وبالتالي لا يمثّلون أيّ نفعٍ للناس في زمانهم لأن عقولهم ما زالت حبيسةً متخلّفةً في العصور القديمة، فما زالوا يستخدمون الأدوات والوسائل القديمة التي عفا عليها الزمن لأنهم لم يستطيعوا تجديد أنفسهم بما يتناسب مع مقتضيات العصر، وهؤلاء وإن اعتقدوا أنهم سيصلون إلى مكانة ما بهذه الطريقة فإنهم في الواقع على خطإٍ كبيرٍ.

أما المشكلة الأخرى التي كشف عنها “أحمد حلمي فيليبه لي” فهي السطحية.. والسطحيّةُ عكس التعمّق؛ وتعني الاكتفاء بالمعلومات السهلة البسيطة المتاحة، وإهمال القراءة العميقة، وعدم إجراء أبحاث متعمقة؛ وهذا كلُّه من المشاكل التي يعاني منها المسلمون حاليًّا، ومع الأسف هذا هو واقعُنا البائس، فلا يمكن لمن ينظر إلى الأحداث بنظرة سطحية، ومن يقرأ بسطحية، ومن يقنع بالأفكار السطحية؛ أن يطرح أفكارًا عظيمةً أو مشاريعَ متعدّدة الجوانب، فحتى الآن لم يستطع أصحاب النظرة السطحيّة للكون أن يصلوا إلى الله تعالى الذي يتجلّى بأسمائه وصفاته في كلّ الذرّات، والذين حاولوا فهم الإسلام بنظرة سطحية توصلوا -للأسف- إلى استنتاجاتٍ خاطئةٍ حوله، والذين نظروا إلى مفخرة الإنسانية صلى الله عليه وسلم بسطحيّةٍ لم يستطيعوا أن يتعرّفوا عليه بقامته وقدره العاليَين، والذين قرؤوا القرآن المعجز البيان بسطحيّةٍ قد عجزوا عن اكتشاف جواهره، بل ورأوه عبارةً عن مجموعةٍ من الأساطير. أجل، إن النظرة السطحية لا يمكن أن ترتقي بالإنسان إلى أيّ مكانة.

فرغم شيوع المعرفة وسهولة الوصول إلى المعلومات في عصرنا الحاضر فإننا نلاحظ أن السطحيّة قد ازدادت بشكلٍ أكبر، فقد بات مصدر المعرفة بالنسبة للكثيرين اليوم عناوين الصحف، ومواقع التواصل الاجتماعي، ففيهما يبحث الناس عن المعلومات التي يحتاجونها، ويسعون إلى أن يتعرّفوا على كلِّ شيءٍ من خلالهما، ولكن هذه المصادر يصعبُ عليها أن تمنحَ معلومةً أكيدةً موثوقة، أضف إلى ذلك كمّيّة التلوّث المعرفي في هذه المصادر، ففيها مقالات وأخبار وفيديوهات هدفها توجيهُ أنظار الناس إلى جانبٍ معيّن أحيانًا، وخداعُهم أحيانًا أخرى، حتى ينشغلوا بالمنشورات والجدالات اليوميّة العقيمة.. وفي هذه المصادر تُعدّ السيناريوهات، وتُصوَّر الأفلام، وتُبثّ الأخبار المثيرة، بحيث يتهافت عليها الناس، وينجرفون وراءها، ويبتعدون عن عوالمهم الذاتية، وعندها لا يستطيعون مواجهة مشاكل العالم الذي يعيشون فيه، وبالتالي لا يتمكّنون من وضع حلولٍ عمليّةٍ مفيدة لها.

الاستفادة من مستجدّات العصر

إننا لا نستطيع فهم “الكتاب المسطور” ولا “الكتاب المنظور” بأبعادهما العميقة لعجزنا عن التخلّص من السطحيّة؛ علمًا بأن هذين الكتابين قد خضعا في عصور الإسلام الأولى إلى التحليل والتدقيق، وتمّ التوصل من خلالهما إلى حقائق عديدة، فلو نظرنا إلى المؤلّفات التي حُرِّرت في القرون الخمسة الأولى للهجرة لأدركنا مدى انتعاش الحركة العلمية والفكرية في تلك الفترة؛ فقد نشأ فيها علماء كثيرون، وحرِّرت مؤلَّفاتٌ خالدة، ولكن مع الأسف تلاشت هذه الحيوية واختفى هذا التعمّق مع مرور الوقت، وحلّ محلّهما التقليد والسطحيّة. ومما يؤسَفُ له أن عصر التنوير الذي انتعشَ في مدارس الغرب مؤخّرًا لم يطرق أبواب مدارسنا في الفترة الأخيرة، فكُرِّرت المؤلفات المحرَّرة منذ قرون، ولم تُضَف إليها معلومات جديدة، ولم تُمهّد السبل للابتكارات الجديدة والتطوّرات الحديثة.

والحقُّ أن كلَّ مؤلَّفٍ من هذه المؤلَّفات كان رائعةً فنّيّةً في حدّ ذاته، وكلُّ كاتبٍ من أولئك الجهابذة الغابرين كان علّامةً في تخصّصه، إلّا أنّهم قد حرّروا مؤلّفاتهم بتأثيرٍ من حياتهم العلمية والثقافية، وبما يتماشى مع ظروف عصرهم وتطوّراته، في حين حدثت تغيُّراتٌ كبيرةٌ وثوراتٌ عظيمةٌ فيما بعد، فكان يلزم متابعة هذه التغيّرات عن قربٍ، وكان لا بدّ للعقليّة العِلميّة الإسلامية من إجراء عملياتٍ تجديديّةٍ تتناسب مع شروط العصر، ولكن حدثَ ركودٌ كبيرٌ في الفترات اللاحقة، وتعذّر علينا أن نتابع التغيّرات والتطوّرات في الغرب، فلم تُحلَّل عوالمُ الوجود والأحداثِ لا في ضوء القرآن والسنّة، ولا من خلال المعلومات الحديثة التي تمّ الوصول إليها، فلو تجاهلْنا كلَّ هذه الحقائق في أيامنا ولم نتفوّقْ على المؤلفات المكتوبة منذ قرون فلن نستطيع التخلُّص من ركود الهمم والسطحية.

كان كلٌّ من الإمام الغزالي، وفخر الدين الرازي، والقاضي البيضاوي، والإمام التفتازاني، والإمام الجرجاني، وغيرهم من العلماء؛ قامةً عاليةً، قدّموا مؤلفات رائعة تعلّمنا وسنتعلّم منها الكثير والكثير، ولكن لا يمكننا اعتبار أفكارهم بمثابة نصوص القرآن والسنة، ولا يمكننا مساواتها بفهم الصحابة رضوان الله عليهم، أو أخذُها وتلقّيها عنهم دون قيدٍ أو شرطٍ، فإذا ما نحّينا جانبًا الأحكامَ الثابتة غير المتغيّرة التي نصّوا عليها في مؤلفاتهم فلا يمكننا أن نتجاهل أيضًا أنهم قدّموا آراءً تخضع لتأثير الفترة التي عاشوا فيها، إننا لا نستطيع معالجةَ النوازل اعتمادًا على مؤلّفات العلماء السابقين وأفكارِهم وتأويلاتهم الماضية فقط، ودون الأخذ بمستجدّات العصر.. يجب أن نفهم الماضي وما حُرِّر فيه من مؤلَّفات، وأن نستفيد منها بشكلٍ صحيح، لكن لا يجب أن نُلزِم أنفسنا بها ونحبسَ عقولنا بين دفّتيها.. إن ما ذكرناه لا يستوعبه أصحابُ النظرة السطحية، فهم يُرجِعون كلَّ مسألةٍ يعالجونها إلى الماضي لأنهم لم يتخلَّصوا من التقليد رغم تغيُّر الزمان وتقدم الإنسانية في العلوم والفنون، ولذلك لا يزال التخلُّف في أن يكون قدرَنا ومصيرَنا.

في العهد الأخير للدولة العثمانية نشأ العديد من المفكّرين والعلماء المحقّقين أمثال: أحمد نعيم، وحمدي يازِرْ، وإسماعيل فَنّي، وفريد كام، وبالطبع بديع الزمان سعيد النورسي.. فهؤلاء العلماء تمردوا على الركود والسطحية والتقليد، وحاولوا فتح أعين المسلمين وتوسيع آفاقهم، بل كان هناك مَن ينتمي إلى مذاهب فكرية مختلفة أمثال “بشير فؤاد” و”جلال نوري”، ومع ذلك قاموا بجهود تجديدية مهمّة، لقد كان هؤلاء العلماء مفكّرين ومنفتحين على أعماق فكرية مختلفة بالنسبة لعصرهم.

ورغم أن رجال الدولة العثمانية قاموا بأعمال كبيرة وأبرزوا نجاحات باهرة في المجالين الإداري والعسكري فلم يتسنّ لهم -مع الأسف- إظهار نفس الحيوية والنشاط في الساحة العلمية والفكرية، لا سيّما وأنه قد حدث ركودٌ خطيرٌ في الحياة العلمية، فلم نعد نرى هذا العشقَ المفرِطَ للعلمِ والحقيقةِ والبحثِ والدراسةِ في الدولة العثمانية كما كان الحال في القرون الأولى للإسلام.. ومع ذلك فقد نثرت الدولةُ العثمانية -بتأثيرٍ من مكتَسَبات الماضي- ما في جعبَتِها من جواهر، وأنبتت ما في أرضِها من ثمارٍ يانعةٍ كان منها هؤلاء العلماء الذين ذكرناهم آنفًا، لقد بذل هؤلاء جهدًا كبيرًا لتمزيق حُجُب الغفلة وأستار الأُلفةِ، وإنهاء حالة الجمود في الساحة العلمية والفكرية، والانتقال من التقليد إلى الإبداع والتحقيق، وإثارة الحماس لدى الناس من جديد، ومع ذلك لم تحدث صحوة جماعية في الحياة العلمية والفكرية، واستمرّ هذا الوضع حتى عصرنا الحالي.

والآن دعونا نتناول هذه المسألة من بعض الجوانب:

الحلول المستدامة

يمكن القول إن النفور من القراءةِ والبحثِ مرضٌ اجتماعي، وهو من أكبر العوامل في تأخير هذه الصحوة، كما أن مدى فهمنا لما نقرؤه هو مسألةٌ جديرة بالنقاش أيضًا، فكم منا يقرأ ويُخضِع ما يقرؤه للنقاش والنقد والتحليل، ويعقد المقارنات، ويحلل ويجمع المعلومات التي حصّلها! والأصعبُ من ذلك أن عدمَ القراءة وعدمَ التعلُّم وعدمَ الفهم بات لا يحرّك فينا الشعور بالانزعاج! لقد أصبحنا نقنع بالمعلومات السطحية أو التي تأتينا عن طريق السماع من هنا أو هناك، وكما قلتُ في البداية: لا ينبغي أن ننسى وسائل الإعلام وشبكات الاتصال الرقمية التي تسبّبت في هذه المشكلة والتي تستحوذ على الجميع اليوم.

قد تبدو هذه السطحيّة عاديّةً إلى حدٍّ ما بالنسبة للناس العاديّين، ولكن المؤسف أن المشتغلين بالعلم حتى لم يتخلّصوا أيضًا من هذه السطحية، فمثلًا لماذا لا يعرف الشخص الذي يعمل في مجال علم الاجتماع كلَّ ما هو ضروريٌّ لمعرفته حول هذا الموضوع؟! لماذا لا يقوم الشخص المتخصّص في الاقتصاد بتدريب نفسه جيّدًا في هذا المجال؟! ولماذا لا يفتح العلماء المتخصّصون في العلوم الإسلامية كالحديث والفقه والكلام آفاقًا جديدة للإنسانية؟!

طالما لم ينشأ مثقفون حقيقيّون يوجّهون المجتمع فلن يتحقّق أيُّ تطوُّرٍ جادّ.. فهذا الوضع يصبّ في مصلحة القادة المستبدّين الذين يريدون إدارة المجتمع كالقطيع، فهؤلاء لا يريدون للمجتمع أن يتعلّم ولا أن يكون مثقّفًا؛ لأنهم يعتقدون أن “رعيَ” و”قيادةَ” المجتمع الجاهل هو الأيسر بالنسبة لهم.. إنهم يريدون مجتمعًا يوافقهم الرأي، ويفكّر على النحوِ الذي يرغبون، ولا يستطيعُ ولا يفكّرُ في تجاوزِ الحدود التي وضعوها لهم، فهم يخشون المعارضة والنقد والاعتراض، وينزعجون من وجود أشخاصٍ يسيرون على الطريق الذي يعتقدون صحته، ويدافعون عن الحقيقة، ويتمرّدون على القهر والظلم؛ لأنهم يخافون من عجزهم عن قيادة مجتمع بهذا المستوى وإدارتِه وتوجيههِ في الاتجاه الذي يرغبون فيه.. ولنتذكّر دائمًا أن هؤلاء الإداريين المستبدّين يضطلعون بدورٍ مهمٍّ أيضًا في تخلّف المسلمين اليوم.

وإزاء ذلك فإنّ المهمّة التي تلقي بظلالها على عاتقنا هي إعلانُ الحربِ على كل أنواع الجهلِ والتعصّبِ والتقليدِ والسطحيّةِ وركودِ الهمم؛ وكذا استغلالُ كلّ الإمكانات التي بحوزتنا للقضاء عليها، ومن الضروري أن نبذل قصارى جهدنا لإثارةِ حماسِ الناس وعشقِهم للقراءة والبحث والتفكير من جديد، ولا ننسَ أن الجغرافيا التي نعيش فيها تحتاج إلى أنشطةٍ تأهيليّةٍ وإصلاحيّةٍ مستدامةٍ، وليس إلى إسعافاتٍ أوّلية مؤقّتة أو حلول تضميديّة أو مسكّنات قصيرة المدى، قد ننجحُ في إنعاش الناس إلى حدٍّ ما إذا جعلناهم يتنفسّون من خلال أسطوانات الأكسجين، ولكن هذا حلٌّ مؤقّتٌ قصير المدى، ولا بدّ للمشاكل المزمنة أن تظهرَ مرة أخرى طالما لم يُطبّق العلاج المطلوب.. وبالمثل تمامًا فثمّة حاجةٌ ماسّة إلى تبديد هذا الجوِّ المظلِم المملّ الخانق الذي نعيش فيه.

ومن يستطيعون تحقيق ذلك يكونون قد قدّموا فوائد جمّةً ومُسْتَدَامَةً للإنسانية، وتركوا من ورائهم ذكرى جميلةً، وهذا يتوقّف على مدى التعرّف الجيّد على العصر، والتشخيص الجيد للمشكلات والنوازل، ووضعِ الخطط السليمة لمعالجتها، ثم بذل الجهد والعمل الجادّ في هذا الاتجاه، لا بد من أن ننشئ قواعد متينة، ثمَّ نبني عليها مباني قوية؛ جديرةً بمواجهة العواصف المدمّرة ومقاومة الأمواج المتلاطمة.