Peygamberlik Semasının Yıldızları

Muammer Durak | . | YAZARLAR

Yaratılış gayesinden uzaklaşmış, dünyanın, nefsin ve şeytanın oyuncağı haline gelmiş beşeriyet son bir kez daha peygamber sesi soluğuyla kendisini yaratan ve yaşatan Yüce Allah’a imana davet edilmiş ve Efendimiz (sallallahü aleyhi vesellem) bütün alemleri kucaklayan mesajıyla gönderilmişti. Evet türlü türlü istek ve arzuların kulu-kölesi olmuş insanoğlunun bütün bu prangalardan kurtulması da ancak bu sayede yani Vahid ü Ehad olan Alemlerin Rabbi’ne inanmakla olabilirdi. Åžefkat kahramanı Efendimiz (sallallahü aleyhi vesellem) vahyin yol göstericiliğinde mana aleminin kapılarını açıyor ve hakiki insanlığa giden yolları gösteriyordu. Zulüm ve vahşetin hükümferma olduğu cahiliye çağını tarihin bir daha benzerine şahit olmadığı gül devrine çeviriyordu.

Her ne kadar kibrine, gururuna, inadına, sahip olduğu makamına, atalarından tevarüs ettiği batıl inançlara ve daha başka sebeblere takılıp İnsanlığın İftihar Tablosu’ndan yüz çeviren bir takım bedbahtlar olduysa da azıcık vicdanının sesini dinleyenler fevc fevc O’nun nurlu iklimine koşuyorlardı. Hem de taşlar altında ezilmeyi, parça parça edilmeyi göze alarak, sabah evden çıkarken akşam geri dönüp dönmeyecekleri belli olmadığı bir ortamda. Bir taraftan işte bu zor şartlar altında Allah’ın (cc) dinine ve Resulüne sahip çıkan bu kudsiler diğer taraftan da Efendimiz’e (sallallahü aleyhi vesellem) nazil olan vahyin ilk muhatapları olma şerefine nail oluyorlardı.

Allah Rasülü’nün getirmiş olduğu hakikatlere gönülden bağlanmaları, O’nun nurlu halkasında sohbetiyle müşerref olmaları hasebiyle “musahabe kahramanları” manasına Ashab ifadesiyle isimlendiriliyorlardı. Doğrudan Efendimiz’in (Aleyhi Ekmelü’t-Tehâyâ) nübüvvetleri ve risaletleriyle münasebettar olduklarından daha sonra gelen hiçbir veli bu Altın Neslin faziletine ulaşamamıştır. Evet Sahabe-i kiram, beşeriyet tarihinin peygamberlerden sonra en büyük insanlarıdır. Hatta İmam-ı Rabbani’nin ifadeleri çerçevesinde; ittifakla ilk müceddid kabul edilen Ömer İbn Abdülaziz, Vahşî’nin ancak atının burnundaki bir toz olabilirdi.

Sahabe-i kiram vahiy buudlu rahmet sağanağı altında dini her gün daha farklı duyuyor ve her gün farklı bir boya (sıbğatullah) ile boyanıyorlardı. Cahiliye dönemi kırıntılarını bir bir söküp attıkları iç dünyalarında din bünyanı adına her gün yeni bir kerpiç koyuyorlardı. Yeni bir emir daha, yeni bir nehiy daha…

Mekke müşriklerinin eziyetleri altında ilk şehitler verilirken, boykot edilip ölüme terkedilirken dahi ağaç yaprakları ile besleniyor ama -henüz bir izin olmadığından dolayı- mukabele-i bilmisilde bulunmuyorlardı. Sabrediyor ve her zaman murad-ı ilahiyi kendi iradelerinin önünde tutuyorlardı. Hicret emri aldıklarında kimisi ailesini, çoluk-çocuğunu, kimisi malını mülkünü, kimisi de sahip olduğu her şeyi geride bırakıp kendilerine yeni yurtlar ediniyorlardı. Allah yolunda cihatla emrolunduklarında ise her defasında kendilerinden sayıca ve techizatça kat kat fazla kuvvetlerle göğüs göğüse geliyor ve bunu cennetlere açılan bir koridor biliyorlardı.

Hudeybiye’de Efendimiz’in (sallallahü aleyhi vesellem) abdest suyunun bir damlasının dahi yere düşmediğini, Sahabe-i kiram Efendilerimiz tarafından bu damlaların ”“birbirleriyle yarışırcasına- yüzlerine gözlerine sürüldüğünü gören Mekkelilerin elçisi Urve geri döndüğünde tespitlerini şu şekilde dile getirecekti; “Ben nice Kisralar, Kayserler ve Necaşîler gördüm. Fakat bunların hiçbirini etrafındaki insanların Muhammed (sav)’e olan bağlılığı gibi bir bağlılık içinde görmedim. Gelin beni dinleyin ve bu adamla uğraşmayın!”

Sahabe-i kiram Efendilerimiz, Allah Rasülü’nün terbiye atmosferinden geçmiş, “Allah’a (cc) ve Rasülüne iman ettim” diyen bir insanın nasıl bir yaşam sürmesi gerektiğinin en güzel örnekleri olmuşlardı. Onlar’ın yaktığı çerağlarla yollarını aydınlatmayanların da vuslata ermek yerine yollarda kalacakları muhakkaktır.

NOT: İnşallah önümüzdeki yazıdan itibaren Sahabe-i kiram Efendilerimizin mübarek hayatlarından özetle bazı tablolar aktarmaya çalışacağım.