Posts Tagged ‘Yolcu’

Bamteli: MEDET YA RABBENÂ!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Rasûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in çok tekrar ettiği dualardan biri şöyleydi: اَللَّهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنْ عِلمٍ لاَ يَنْفَعُ وَمِنْ قَلبٍ لاَ يَخْشَعُ وَمِنْ نَفْسٍ لاَ تَشْبَعُ وَمِنْ دَعْوَةٍ لاَ يُسْتَجَابُ لَهَا “Allah’ım! Fayda vermeyen ilimden, saygıyla ürpermeyen gönülden, doyma bilmeyen nefisten ve kabul edilmeyen duadan Sana sığınırım.”

   “Allah’ım, faydasız ilimden Sana sığınırım!”

Bu istiâze, Sahih-i Müslim’de olduğu gibi, çok hadis kitabında da rivayet edilmektedir. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in Cenâb-ı Hakk’a teveccüh ettiği zaman, vird-i zeban ettiği (dile doladığı) hususlardandır. Onu çokça dillendirmiş, durmuştur.

Bu duanın/istiâzenin ilk maddesi: “Allah’ım, faydasız ilimden Sana sığınırım!” Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle, amele dönüşmeyen ve ameli besleyen bir oksijen, âdetâ bir kuvve-i inbatiye olmayan ilim, kurumaya mahkûmdur; كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًا “… (Onların durumları) tıpkı ciltlerle kitap taşıyan merkebe benzer…” (Cuma, 62/5) fehvasınca, sahibinin sırtında, onun belini çatırdatan bir yükten başka bir şey değildir.

Dahası, daha tehlikeli bir yanı vardır onun; kimisi onunla çalımlara girer, gururlara girer, ucublara girer, insanlara tepeden bakmaya çalışır -hafizanallah- ve böylece şeytanî bir yola kendisini salmış olur. Daha doğrusu şeytanî düşüncenin çağlayanına kendisini salmış olur; bir daha da sahil-i selâmete çıkamaz.

Efendimiz, başta böyle tehlikeli bir şeyden Allah’a sığınıyor: اللَّهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنْ عِلْمٍ لَا يَنْفَعُ “Allah’ım, fayda vermeyen ilimden Sana sığınırım.” Hem de “inne-i te’kid” (te’kid ifade eden “inne”) ile, “Mutlaka/şüphesiz, ben…” diyor. أَعُوذُ بِكَ Muzârî kipi, mütekellim-i vahde; “Sana sığınırım her zaman; şimdi, sonra, daha sonra, daha sonra, sürekli Sana sığınırım, Sana dehalet ederim, Senin himayen altına girmek, Senin inâyet seralarının içinde bulunmak isterim!” Öyle anlamak lazım.

Aynı cümlede مِنْ عِلْمٍ لاَ يَنْفَعُ beyanındaki fiil de yine muzârî kipinde gelmiştir. Böyle olması itibarıyla, “Bugün, yarın, öbür gün.. kimseye faydası olmayan.. bir insana Allah’ı anlatmayan.. Peygamber’i sevdirmeyen.. gerçekten “dindar” haline getirmeyen.. bir yönüyle onu hayvaniyetten çıkıp cismâniyeti bırakıp kalb ve ruhun derece-i hayatına yükselmeye sevk etmeyen faydasız ilim, fayda vermeyen ilim. İşte ondan Sana sığınırım!” manasındadır. Demek ki öyle bir ilimdense, cehalet daha iyi!.. Teologların, tekrar ededurdukları, dile doladıkları ve onunla kendilerini peyledikleri “ilim”. Allah, öyle ilimden, bizleri muhafaza buyursun!..

   “Allah’ım, haşyet duymayan, huzurunda bulunuyor olma şuuru içinde saygıyla ürpermeyen bir kalbden Sana sığınırım!”

İkinci olarak; وَمِنْ قَلْبٍ لَا يَخْشَعُ “Aynı zamanda huşûu olmayan kalbden Sana sığınırım!” قَدْ أَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ هُمْ فِي صَلاَتِهِمْ خَاشِعُونَ “Mü’minler, muhakkak kurtuldu ve gerçek mazhariyete ulaştılar. Onlar, namazlarında (Allah’ın huzurunda bulunuyor olmanın şuuruyla) tam bir saygı, tevazu, içtenlik ve teslimiyet içindedirler.” (Mü’minûn, 23/1-2) Bir iç saygı, Allah’a karşı; bir iç derinlikle O’na karşı edepli, saygılı olma; belki bir kalb titreyişi içinde bulunma.

Hadîs-i şerifin ifade buyurduğu gibi, “Kalbde haşyet olsa, o, tavır ve davranışlara da akseder!” Esasen, bunlardan birisi, dışa vurmuş bir şeydir “haşyet”; diğerine gelince, magmalar gibi kalbde fokurdayıp duran bir şeydir, “huşû”. İnsanı rükû şekliyle iki büklüm, asâ gibi iki büklüm hale getiren, “Yetmedi!” deyip başını yerden yere sürdürüp secde ile O’na en yakın ânı yakalamaya sevk eden duygu…

Kaldırır başını, “Olmadı!” der; bir kere daha!.. Hata ediyorsa şayet, bir kere daha!.. Sonra “Oldu!” kabulü ile oturur, Cenâb-ı Hakk’a tahiyyâtta bulunur. el-Hüccetü’z-Zehrâ’da anlatıldığı üzere, Cenâb-ı Hakk’a tahiyyâtta bulunur ve sonra Allah’ın tahiyyâtını almış gibi, Efendimiz’e olan o tahiyyâtı almış gibi, kendisi de onu tekrar ederken, kendini muvâcehe önünde görüyormuşçasına Efendimiz’e اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ أَيُّهَا النَّبِيُّ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ “Ey Nebî, Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi Sana olsun!” der.

Huşû, bu; böyle bir huşûun olmamasından, derin iç saygının bulunmamasından, fokur fokur iç kaynamasından mahrumiyetten, Allah’ım, ondan da Sana sığınırım!.. O, yukarıya atıf buyurulduğundan dolayı, yine “E’ûzu” ile, yine “innî” te’kidi ile; yani şöyle demek oluyor: اَللَّهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنْ قَلْبٍ لاَ يَخْشَعُ Allah’ım, şüphesiz/tereddütsüz sığınma üzerine sığınma, müzâaf sığınma, mük’ab sığınma, mük’ab der mük’ab sığınma, bütün sığınmalar ile Sana sığınıyorum! Huşûu olmayan, fokur fokur kaynamayan, Senin korkun ile tir tir titremeyen bir gönülden Sana sığınırım!..

   “Allah’ım, doyma bilmeyen nefisten Sana sığınırım!”

Diğer bir husus -ki bunların arasındaki telâzuma daha sonra temas ederiz: وَمِنْ نَفْسٍ لَا تَشْبَعُ “Doyma bilmeyen nefisten…” Bu dünya, “dâru’l-lezzet” değil, “dâru’l-ücret” değil, “dâru’l-hizmet”tir. “Tatmaya izin var, doymaya izin yok!” diyor Hazreti Pîr, bu mevzuda.

Hususiyle günümüzde, insanlar yeme-içme mevzuunda ölçüsüz olduklarından dolayı, onun tabiri ile “tenevvü-i et’imeden gelen sun’î iştah” ile başka mahlûklar gibi yiyip-içip yan gelip kulağı üzerine yatmak, bir ahlak-ı sâbite haline gelmiş. Evet, günümüzde öyle yiyip içip yan gelip yatan ekser insanlar, Allah Rasûlü’nün şu hadis-i şerifine tam muhatap: أَخْشَى ما خَشِيْتُ عَلى أُمَّتِى: كِبَرُ الْبَطْنِ، وَمُدَاوَمَةُ النَّوْمِ، والْكَسَلُ وَضَعْفُ الْيَقِينِ “Siz ümmetim hakkında en çok korktuğum şeyler: Karın büyüklüğü (göbek bağlamak), çok uyku, tembellik ve yakîn (iman) azlığıdır.” أَخْشَى مَا خَشِيتُ عَلَيْكُمْ كِبَرُ الْبَطْنِ En çok, en çok korktuğum, haşyet duyduğum şey, karınları hesabına yiyip içip yan gelip yatan insanlar. Sonra, yakîn azlığı… Demek ki onu tevlîd ediyor, orada telâzüm var; o, gaflet verdiğinden dolayı, öyle bir dimağda, öyle bir latife-i Rabbâniyede haşyet olması katiyen söz konusu olamaz. Doyma bilmeyen o nefis, yedikçe yer, yedikçe yer, yedikçe ver.

Hâlbuki lezâiz çağırdıkça, insan “Sanki yedim!” demeli; “Sanki yedim!” demeyi âdet edinen, bir mescidi, bir camiyi yemedi. “Sanki Yedim Camii,” öyle yapılmış derler. Hazreti Pîr de bunu devrik cümleler ile ifade ediyor. “Sanki yedim!” diyerek, kocaman bir camiyi yememiş oluyor.

Evet, “Tatmaya izin var, doymaya yok!” Nefse yedirdikçe, “Daha bir! Daha bir!” der, “Hel min mezîd!” der, “Daha yok mu?” der, “Hem min mezîd!” der, “Daha yok mu?” der. Tenevvü-ü et’imeden  gelen, değişik yeme türlerinden gelen bir sun’î iştah ile, doyma bilmeyen bir nefis ile yeme üzerine bir eğilir ki, Allah gözünü doyursun!.. Bu, yukarıdaki o kalb haşyetine mani, o da aynı zamanda nâfi olacak “ilim”e mâni.

   Allah Rasûlü, her sahada insan-ı kâmil olduğu gibi, Allah’a teveccüh ve niyaz açısından da O’nun hayatı âdetâ dua ile örgülenmiş mükemmel bir danteladır.

Ve en tehlikelilerden bir tanesi de وَمِنْ دَعْوَةٍ لَا يُسْتَجَابُ لَهَا Bu ifadede “hâ” eki, müennes zamiridir, “davet” kelimesi müennes olduğundan. “Ve aynı zamanda icabet edilmeyen duadan da Sana sığınırım!”

İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) çok dua ederdi. O tabiri başkalarının kullandığını bilmiyorum, kullanmam hata ise, Ruh-u Seyyidi’l-Enâm, Kıtmîr’i bağışlasın; O’na bir yönüyle, “Dua Peygamberi” diyebilirsiniz.

Sağ adımını atarken, nasıl dua eder; sol adımını atarken nasıl dua eder; urbalarını giyerken nasıl dua eder? En olumsuz yere, ıtrahatın yapılacağı yere girerken, nasıl dua eder; oradan çıkarken nasıl dua eder? Mescide girerken nasıl dua eder, çıkarken nasıl dua eder? Namaza dururken nasıl dua eder, rükûa gittiği zaman nasıl içini döker? Yüzünü yere sürdüğü zaman, أَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ وَهُوَ سَاجِدٌ “Kulun Rabbisine en yakın olduğu an secde hâlidir.” denilen o mükemmel, kabule karîn tabloyu nasıl değerlendirir? Bütün bunlara baktığınız zaman, dersiniz ki, “Bu mübarek Zat’ın, bu mutlak İnsan-ı Kâmil’in hayatı âdetâ dua ile örgülenmiş bir dantela!”

Aslında, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun hayatının hangi yanına baksanız, o yanının galebe çaldığını görürsünüz. Dua yanına bakarsanız, öyle… İbadet ü tâat yanına bakarsanız, ayakları şişmeden yatmıyor. Kulluk hukukuna riayete bakınca, bir karıncayı incitmeyecek kadar ince, rakîk, dakîk, şefik bir ruha sahip. Ve evinde bir sürü muallimeyi birbiriyle vuruşturmadan, hepsinin gönlünü alarak, aynı zamanda onları bir arada tutacak kadar yüksek fetânet sahibi. Cephelerde, daima önde; atının zimamından tutup “Az geriye dur!” demeseler, atını mahmuzlayıp, herkesten evvel düşmanın üzerine yürüyecek kadar…

Hangi yanıyla alırsanız alınız, mutlaka O’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) o mevzuda sebkat etmiş olarak görürsünüz. فِي كُلِّ شَيْءٍ سَابِقٌ Her şeyde ipi göğüsleyen bir müsabaka kahramanı. Vasıf olarak “kahraman” denebilir; enbiya-i ızâma başka şekilde “kahraman” denmez. Ama bir “yarış kahramanı”, bir “fetânet kahramanı”, bir “harp stratejisi kahramanı” diyebilirsiniz. el-Abkariyât yazarı da, “el-Abkariyât” sözü ile O’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) dâhiler kategorisi içinde mütalaa eder; ona ait bir yaklaşım;, siz kabul edersiniz-etmezsiniz, ayrı bir mesele.

   “Nasıl ki sadaka belayı ref’ eder; ekseriyetin hâlis duası dahi, ferec-i umumîyi cezbeder!”

“Allah’ım! İcabet buyurulmayan duadan da Sana sığınırım!” Dua yaparsın, yaparsın, kabul edilmez!.. Duanın kabulü için Hazreti Pîr’in de gösterdiği hedef ekseriyet tarafından ihlasla yapılmasıdır. O, güzel vecizelerinden bir tanesinde diyor ki:  “Nasıl ki sadaka belayı ref’ eder; ekseriyetin hâlis duası dahi, ferec-i umumîyi cezbeder!”, “celb eder” de diyebilirsiniz.

Allah rızası için verilen sadaka… مَثَلُ الَّذِينَ يُنْفِقُونَ أَمْوَالَهُمْ فِي سَبِيلِ اللهِ كَمَثَلِ حَبَّةٍ أَنْبَتَتْ سَبْعَ سَنَابِلَ فِي كُلِّ سُنْبُلَةٍ مِئَةُ حَبَّةٍ وَاللهُ يُضَاعِفُ لِمَنْ يَشَاءُ وَاللهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ “Mallarını Allah yolunda infak edenlerin hali, yedi başak bitiren ve her başakta yüz dane bulunan bir tohum gibidir. Allah, kime dilerse ona kat kat verir. Allah, (rahmet ve lütfuyla her varlığı) kucaklayan, (merhametiyle kullarına) genişlik gösterendir; (kullarının halini) hakkıyla bilendir.” (Bakara, 2/261) Şayet yoksa verecek bir şey, قَوْلٌ مَعْرُوفٌ وَمَغْفِرَةٌ خَيْرٌ مِنْ صَدَقَةٍ يَتْبَعُهَا أَذًى “Tatlı ve güzel bir söz, bir ayıp örtme ve kusur bağışlama, peşinden gönül incitici hareket gelen bir sadakadan daha hayırlıdır.” (Bakara, 2/263) Tatlı bir söz, yumuşak/güler bir yüz, muhatabınızda inşirah hâsıl edebilecek bir tavır, onun başına kakacağınız iyilikten çok daha hayırlıdır. Bir şey vermediniz/veremediniz, bari güler bir yüzü, tatlı bir tebessümü esirgemeyin!..

Allah (celle celâluhu), sizin hâlis duanız ile ferec-i umumîyi ihsan edebilir. Bakın “hâlisâne” diyor, “ekseriyetin hâlisâne duası ile…” Yani: Allah’ım, bizler, Senin kapının boynu tasmalı köleleriyiz, ayağı prangalı köleleriyiz!.. Sana kulluğumuz, bizim için en büyük şeref; çünkü Sana kulluk sayesinde elli türlü şeye kul olma esaretinden kurtulduk. Servete kul olmadık, alkışa kul olmadık, makama kul olmadık, pâyeye kul olmadık, villaya kul olmadık, filoya kul olmadık, başkalarına baskı yapmaya kul olmadık, takdire kul olmadık, kendimizi dinletmeye kul olmadık; elli türlü şeytanın ayak oyunlarına kul olmadık. Ne suretle kul olmadık? Ey Rabbimiz, Sana kul olduk, elli türlü kulluktan kurtulduk!

Allah’a kul olmak; ihlas, budur. Allah’a kulluğunu sadece O’nun için eda etmek; emredildiği için, Allah’a ibadet ü taat yapmak; “Sadece Senin için!” demek. Sesini yükseltirken, O’nun için yükseltmek, kısarken O’nun için kısmak, konuşurken O’nun için konuşmak: Allah için işlemek, Allah için başlamak, Allah için görüşmek, Allah için konuşmak… Çoğaltabilirsiniz: Allah için oturmak, Allah için kalkmak, Allah için yatmak, Allah için uyumak, Allah için kıyam etmek/kemerbeste-i ubudiyet içinde, teheccüd ile, karşısında el-pençe divan durmak; lillâh, livechillâh, lieclillâh, rızası dairesinde hareket etmek.

İhlas, bu; bunun zerresi, batmanlarla hâlis olmayana tereccüh ediyor, üstün geliyor. “Bir zerre ihlaslı amel”, damlayı derya yapıyor. Bir damlacık ihlaslı amel, zerreyi güneş yapıyor, kamer-i münîr haline getiriyor. Bu açıdan da dua ettiğiniz zaman -esas- ihlas ile Cenâb-ı Hakk’a teveccüh etmek lazımdır: “Allah’ım! İsteyen, bizler gibi âcizler, zeliller; veren de, Senin gibi Aziz, Latîf, Fazıl Sahibi, Kerem Sahibi!.. أَكْرَمُ اْلأَكْرَمِينَ، أَشْفَعُ الشَّافِعِينَ، أَشْفَقُ الْمُشْفِقِينَ، أَعْدَلُ الْعَادِلِينَ، أَصْدَقُ الصَّادِقِينَ؛ فَارِجَ الْهَمِّ، كَاشِفَ الْغَمِّ، مُجِيبَ دَعْوَةِ الْمُضْطَرِّينَ إِذَا دَعَوْكَ Sınırsız ikram ve lütufta bulunan mutlak cömert, yegâne şefaat sahibi, şefkatlilerin en şefkatlisi, herkese hakkını eksiksiz veren âdillerden âdil, vaadinde asla hulf etmeyen ve doğruluk bakımından da başka sâdıklarla kıyas edilemeyecek olan, ey tasaları gideren, gam ve kederlerden kurtuluş yolları yaratan, ızdırar içinde kıvranan kullarının dualarına her zaman cevap veren Rabbimiz!”

Bu mülahazalarla O’na (celle celâluhu) teveccüh ederek, içini O’na dökme, duanın kabulü için çok önemli hususlardandır. Böyle kültürel olarak içimize yerleşmiş kelimeleri tekrar etmek demek değildir mesele. Hangi problemler ile karşı karşıya bulunuyorsak, hangi şeyler bizi o esnada çok meşgul ediyorsa, onları gönülden talep etmek esastır. Mesela “Allah korkusu” meşgul ediyorsa zihninizi, Hazreti Pîr’in sabah-akşam, belki üç-beş vakit dualarında, أَجِرْنَا مِنَ النَّارِ، أَجِرْنَا مِنَ النَّارِ، أَجِرْنَا مِنَ النَّارِ “Bizi cehennem ateşinden koru!..” yedi defa dediği gibi ve Cevşen’de üç şekliyle dendiği gibi, اللَّهُمَّ أَجِرْنَا، خَلِّصْنَا، نَجِّنَا مِنَ النَّارِ، مِنَ النَّارِ، مِنَ النَّارِ diyeceksiniz. Ateşten korkuyorsunuz hakikaten.. birden bire magmalar gözünüzün önünde tebellür ediyor.. ve siz, cismâniyetiniz itibarıyla içine atıldığınız zaman, eriyip gidecek varlıklarsınız… “Allah’ım! Bizi öyle bir ateşle imtihan etme!” diyorsunuz.

Duygu ve düşünce dünyanızı kuşatan, bir sarmal halini alan böyle bir hadise karşısında yapacağınız duayı ona göre belirleyecek; أَجِرْنَا مِنَ النَّارِ، أَجِرْنَا مِنَ النَّارِ، أَجِرْنَا مِنَ النَّارِ؛ وَأَدْخِلْنَا الْجَنَّةَ مَعَ اْلأَبْرَارِ، بِفَضْلِكَ، وَبِكَرَمِكَ، وَبِمَنِّكَ، وَبِلُطْفِكَ، وَبِشَفَاعَةِ نَبِيِّكَ مُحَمَّدٍ الْمُخْتَارِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، وَبِشَفَاعَةِ آلِ بَيْتِهِ اْلأَطْهَارِ “Bizi cehennem ateşinden koru! Bizi cehennem ateşinden koru! Bizi cehennem ateşinden koru!.. Ebrâr diye bilinen iyi ve hayırlı kullarınla beraber bizi de Cennet’ine dâhil eyle, fazl, cömertlik, kerem, nimet ve ihsanların neticesinde, seçkinlerden seçkin Peygamber’inin şefaatiyle ve O’nun tertemiz aile fertleri hürmetine.” diyeceksiniz. O esnada hangi duygunun tesirine girmiş iseniz, nasıl bir atmosfer içinde bulunuyorsanız, doğrudan doğruya, kalbiniz mızrap yemiş gibi, o duyguları seslendireceksiniz. Kalbinizin sesi olarak -esasen- dilinizden dökülen kelimeler o hususta olacak. İcabet edilecek duanın şartları, onlar.

   “Allah’ın yardımı ne zaman?!.”

İkincisi: Hazreti Pîr’in dediği gibi, dua, duayı kesmediğinden, men etmediğinden dolayı, Cenâb-ı Hak, sürekli duaya teşvik buyuruyor, cebrî duaya sevk ediyor. Şimdi değişik gâile ve belalara maruzsunuz, maruzuz, maruzlar. Herkesin şöyle-böyle bir yakını, tanıdığı birkaç insan, birkaç aile, günümüzde değişik yerlerde mağduriyet yaşamıştır/yaşamaktadır. Himmetini sadece vatan çerçevesinde ele alan insanlar için onlara dua etmek… Umum İslam dünyası açısından mesele ele alındığı zaman, her yerde, aynı zamanda endişe ile ürperen sineler vardır, şakır şakır gözyaşı döken gözler vardır; inleyen insanlar vardır dünyanın değişik yerlerinde. Onları da düşünüp daha geniş dairede himmeti âlî tutarak, فِي كُلِّ أَنْحَاءِ الْعَالَمِ، وَفِي كُلِّ نَوَاحِي الْحَيَاةِ “Allah’ım! Bütün dünyada, âlemin her tarafında olan mü’min kardeşlerim!..”

Hatta meseleyi daha geniş dairede tutarak, “Allah’ım! Bir fetret dönemi yaşıyoruz. İnsanlar, belki tereddüt içindeler. Bazıları değişik şeylere kayıyorlar, örneğini göremediklerinden dolayı. Bir boşluk dönemi yaşanıyor. İnsanlığın İftihar Tablosu’ndan evvelki gibi (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir boşluk dönemi yaşanıyor. Böyle bir dönemde insanlar, ‘Galiba bir Yaratıcı var!’ falan diyorlarsa şayet, bu bile -Allah bilir- bu bile, onların halâsına vesile olabilir. Çünkü yeryüzünde Müslümanlığı, Kur’an, Sünnet, İcmâ-ı Ümmet, Kıyas-ı Fukahâ çerçevesi içinde, milimi milimine yaşayan bir İslam Dünyası yok! İslam dünyası yok!.. İslam, gurbet yaşıyor. İslam, Müslüman dünyası elinde bir yetim!.. İslamiyet, İslam dünyası elinde bir öksüz, bir sahipsiz, bir sürüm sürüm!.. Değerler üstü değerlere sahip olduğu halde, değişik, dünyevî, kirli maksatlara basamak, vesile yapılan bir unsur haline getirilmiş. Ona saygımdan dolayı “unsur” dedim yoksa başka bir şey haline getirilmiş. İslamiyet, zuhur ettiği günden bugüne, hiçbir zaman, İslam dünyasından bugün maruz kaldığı o tahkire, o tezyife, o horlanmaya maruz kalmamıştır. Kimin eliyle? Kimin diliyle? “Müslümanım!” diyen ve Müslümanlığı, İslamî hayatı, insanî hayata, idarî hayata hâkim kılma iddiasında bulunan körler, sağırlar, kalbsizler, kahrolası derbederler; onlar vasıtasıyla!..

Şimdi dert bu ise şayet, evvela kendi ülkenizden -bakın- yakınlarınızdan başlayacaksınız. Bir hayli insan mağdur, mazlum; inliyorlar. Rüyalarında veya temessülât-ı Nebeviye karşısında: “Yâ Rasûlallah, ne zaman?!.” diyorlar, مَتَى نَصْرُ اللهِ “Allah’ın yardımı ne zaman?” der gibi. Ee bunu daha evvelkiler de demişler: أَمْ حَسِبْتُمْ أَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَأْتِكُمْ مَثَلُ الَّذِينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِكُمْ مَسَّتْهُمُ الْبَأْسَاءُ وَالضَّرَّاءُ وَزُلْزِلُوا حَتَّى يَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ مَتَى نَصْرُ اللهِ أَلاَ إِنَّ نَصْرَ اللهِ قَرِيبٌ “Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara mâruz kalmadan Cennet’e gireceğinizi mi sandınız?!. Evet, onlar öyle ezici mihnetlere, zorluklara düçâr oldular ve öyle şiddetle sarsıldılar ki, Peygamber ve yanındakiler, ‘Allah’ın vaad ettiği yardım ne zaman yetişecek?’ diyecek hale geldiler. İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.” (Bakara, 2/214) Bakara sûre-i celîlesinde anlatıldığı üzere, o kadar sıkıştılar, o kadar derbeder oldular, o kadar ezildiler, o kadar sahipsiz kaldılar, o kadar kendilerini gurbet içinde hissettiler ki, değil sıradan insanlar, nebi bile مَتَى نَصْرُ اللهِ “Allah’ın yardımı ne zaman?” dedi. Ben, peygamberlere saygımın gereği olarak, “Arkasındaki insanların mukavemetlerini, immün sistemlerini nazar-ı itibara alarak dedi.” yorumunda bulunuyorum. Evet, nebi, kendi ufku açısından, “مَتَى نَصْرُ اللهِ Allah’ın yardımı ne zaman? Bunlar, dayanamayacaklar galiba, devrilecekler, sürüm sürüm olacaklar! مَتَى نَصْرُ اللهِ” dedi.

   Ey kolu kanadı kırılmış ve yapacak hiçbir şeyi kalmamış çaresizler niyaz ettiği zaman, onların duasına icâbet buyuran ve başlarındaki sıkıntıyı/kötülüğü gideren Rabbimiz; işte bizler de muztarız!..

İşte böyle bütün esbâbın sukut etmesini müteakip nûr-u tevhîd içinde sırr-ı Ehadiyyetin zuhur etmesi sonucu, أَلاَ إِنَّ نَصْرَ اللهِ قَرِيبٌ “İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.” (Bakara, 2/214) buyuruldu. اَللَّهُمَّ نَصْرًا قَرِيبًا، وَفَتْحًا مُبِينًا * اَللَّهُمَّ نَصْرًا قَرِيبًا، وَفَتْحًا مُبِينًا “Allah’ım! Bir nusret-i karîb, yakın zamanda bir nusret Allah’ım! En yakın zamanda engin bir fütuhât; din-i mübîn-i İslam adına ve hafife alamayacağımız tarihî değerlerimizi dünyaya duyurma adına, engin bir fütuhât Allah’ım!..” Bunalmış, sıkılmış, canı gırtlağına gelmiş insanlara o engin rahmetin ile merhamet buyurarak, اَللَّهُمَّ نَصْرًا قَرِيبًا، وَفَتْحًا مُبِينًا فِي أَقْرَبِ أَقْرَبِ أَقْرَبِ أَقْرَبِ زَمَانٍ، فِي أَوْسَعِ أَوْسَعِ أَوْسَعِ إِطَارٍ؛ بِحَيْثُ مَا لاَ عَيْنٌ رَأَتْ، وَلاَ أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلاَ خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ آمِينَ “Allah’ım, Sen’den yardım diliyoruz; din-i mübîn-i İslam adına ve hafife alamayacağımız tarihî değerlerimizi dünyaya duyurma adına kapıları açmanı istirham ediyoruz. Allah’ım, engin bir fütuhât! En yakın, yakınlardan da yakın bir zaman ve en geniş, genişlerden de geniş bir çerçevede; ‘Kullarıma öyle sürpriz nimetler hazırladım ki, ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne de insanın hatırına gelmiş!’ buyurduğun gibi, işte öyle sürpriz şekilde…”

Evvela bildiğiniz-ettiğiniz kimseler… Onların ızdırabını vicdanda duymak, mü’min olmanın en önemli unsurlarındandır. مَنْ لَمْ يَهْتَمَّ بِأَمْرِ الْمُسْلِمِينَ فَلَيْسَ مِنْهُمْ “Müslümanların çektikleri ızdırap ve derdi paylaşmayan, aynı derdi onlarla beraber yaşamayan, onlardan değildir!” Ne manaya geliyor bu? Onlar ile aynı çizgide değildir, aynı güzergâhı takip etmiyor demektir. Demek ki düşe-kalka bir yolda sürünüyor, patikada yürüyor; demek ki şehrâh-ı Muhammedîde değil (sallallâhu aleyhi ve sellem). مَنْ لَمْ يَهْتَمَّ بِأَمْرِ الْمُسْلِمِينَ فَلَيْسَ مِنْهُمْ

Halimizi bu zaviyeden bir kere gözden geçirmemiz lazım. Izdırap içinde olan, ızdıraplı insanların ızdırabını ne ölçüde paylaşıyoruz? يَا مَنْ يُجِيبُ الْمُضْطَرَّ إِذَا دَعَاهُ، هَا نَحْنُ مُضْطَرُّونَ، قَدْ ضَاقَتْ عَلَيْنَا اْلأَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ، وَضَاقَتْ عَلَيْنَا أَنْفُسُنَا، وَأَنْتَ مَلْجَأُنَا وَرَجَاؤُنَا “Ey muztar olanların duasına icabet buyuran Zât-ı Ecell u A’lâ! Ha işte canlarımız gırtlağımızda. Yer, bize genişliği ile beraber dar gelmeye başladı. Tahammül-fersâ hadiseler altında ezilir hale geldik. Sen, bizim melce’ ve mencâmızsın. Meded yâ Rabbî, meded yâ Rabbî, meded yâ Rabbî!..” Bu ızdırabı içimizde duyma… Ondan sonra da bütün Müslümanların, bilmediğimiz Müslümanların ızdırabını içimizde duyma… Bütün dünyada -aynen- muzdarip Müslümanlar vardır; onların ızdırabını paylaşma. Bu, mü’min için bir vecibedir; mü’min olmanın şiarıdır, gereğidir. Şimdi, bu duygu ve düşünce atmosferine girdiğiniz zaman, isteyeceğiniz, arzu edeceğiniz şey de herhalde biraz evvel dar bir çerçevede ifade etmeye çalıştığım şeyler olacaktır. Öyle diyeceksiniz; اَللَّهُمَّ انْصُرْنَا وَانْصُرِ اْلإِسْلاَمَ وَالْمُسْلِمِينَ، اَللَّهُمَّ انْصُرْنَا وَانْصُرِ اْلإِسْلاَمَ وَالْمُسْلِمِينَ، وَخَلِّصْهُمْ مِنْ كَيْدِ الظَّالِمِينَ، وَمِنْ مَكْرِ الظَّالِمِينَ “Allah’ım, İslâm’a ve Müslümanlara yardım eyle!.. Allah’ım İslâm’a ve Müslümanlara nusret lütfeyle!.. Onları zalimlerin hile, tuzak ve komplolarından halâs eyle!..” Bir de bu mesele…

Evet, “gönül derinliği ile O’na teveccüh etmek, O’na yürekten ve ihlas ile dua etmek” dedik. Aynı zamanda “himmetini geniş tutarak başkalarını işin içine alacak şekilde dua etmek” dedik. Sonra “bütün İslam dünyasının ızdıraplarını içine alacak daire içinde dua etmek” dedik. Meseleyi böyle geniş dairede ele alarak ve himmeti âlî tutarak dua etmek, kabule karîn olabilecek dualardandır.

   “Acele etmemeniz şartıyla, herhangi birinizin hâlis duasına mutlaka icabet buyurulur.”

Fakat bu arada -esas- zikredilmesi gerekli olan ve çoğunuzun bildiği bir mesele daha vardır: يُسْتَجَابُ لِأَحَدِكُمْ مَا لَمْ يَعْجَلْ buyuruyor İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem). يُسْتَجَابُ لِأَحَدِكُمْ مَا لَمْ يَعْجَلْ “Acele etmedikçe, herhangi birinizin duasına icabet buyurulur.” Allah icabet eder, cevap verir. “Ne istiyor kulum?” der; ne istiyorsan, onu is’âf buyurur. İs’âf buyursun Allah dualarınızı/dualarımızı!.. مَا لَمْ يَعْجَلْ “Acele etmezse..” diyor. Acele etmeyi şöyle ifade buyuruyor Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm: يَقُولُ: دَعَوْتُ فَلَمْ يُسْتَجَبْ لِي “Dua ettim ama bana icabet edilmedi.” Çoğaltabilirsiniz; دَعَوْتُ، دَعَوْتُ، دَعَوْتُ “Dua ettim, dua ettim, dua ettim.. ama bana icabet edilmedi.”

Ee iki seneden beri ben dua ediyorum, her gün belki üç-dört saat. Bunu söylemek ayıp belki ama her gün üç-dört saat dua ediyorum. Şimdi üç-dört saat dua ediyorsun, sen nesin ki yahu kalkıp da “Dua ettim de kabul olmadı!” diyorsun? Sen, O’nun (celle celâluhu)  kapıkulu bir bendesisin, boynu tasmalı bir bendesisin! Senin, senin içinde kaç paralık kıymetin var?!. Seni Yaratan, O (celle celâluhu).. insan haline getiren O.. insan-ı mü’min haline getiren, O.. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun arkasında O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) ümmet olma şerefini bahşeden, O.. âhirzamanda gelmek suretiyle “Kardeşim!” şerefiyle şerefyâb kılan, O.. din-i mübîn-i İslam boyunduruğunun yere konduğu anda, onu kaldırma imkânıyla imkânlandıran, O… Sende, senin kaç paralık katkın var? Elbette, iki sene değil, üç sene değil, dört sene değil!.. Hazreti Cüneyd’in “Bir arzum için tam altmış sene dua ettim!” dediği gibi davranmalısın.

Evet, “Bir arzum için tam altmış sene dua ettim!” diyor. يُسْتَجَابُ لِأَحَدِكُمْ مَا لَمْ يَعْجَلْ يَقُولُ: دَعَوْتُ فَلَمْ يُسْتَجَبْ لِي “Acele etmezse, (sizden) herkesin duasına icabet buyurulur.” (Acele nasıl mı olur?) “Der ki: Yalvarıyorum, yalvarıyorum, bir türlü arzu ettiğim şeye nâil olamıyorum!” Bak, tekrar edeyim: يُسْتَجَابُ لِأَحَدِكُمْ مَا لَمْ يَعْجَلْ يَقُولُ: دَعَوْتُ (دَعَوْتُ، دَعَوْتُ، دَعَوْتُ) فَلَمْ يُسْتَجَبْ لِي İki senedir, altı yüz bilmem ne, yedi yüz bilmem kaç gün, dua etmişsin şu kadar; “Kabul olmadı!” Hâşâ ve kellâ!.. Gönül koyma gibi küstahça bir hale girmemek lazım. Belki dualarım benim katılığıma takılıyor, gitmiyor oraya. Belki henüz her şey gayretullah ufkuna ulaşmamış? Zâlimlere mehil veriyor, “Döner, gelirler!” diye. Bir gün döner, gelir, O’nun kapısının tokmağına dokunurlar diye. Pişman olur, başlarını O’nun kapısının eşiğine koyarlar diye!.. O, Rabbü’l-âlemîn; herkesin Rabbi… Rabbü’l-âlemîn, Rahman u Rahîm O… Eşfaku’l-müşfikîn, Erhamürrâhimîn O.

Şimdi bütün bu mülahazaları –عُذْرًا مِنْكُمْ Sizden özür dileyerek ifade ediyorum- nazar-ı itibara alarak, “Yahu bunlardan birine takılıyor bu mesele!” Onun için bize düşen şey, hâlisâne, yüreğimizden gelerek, hiç kesmeden, ara vermeden, fasıla vermeden ve aynı zamanda içimize gelecek olumsuz duyguları hemen Allah saygısıyla baskı altına almak suretiyle yine duaya devam etmektir.. ellerimizi kaldırıp gözyaşlarının refakatinde, kalbin titreyişinin refakatinde, iki büklüm olmanın refakatinde, secdenin refakatinde, el-pençe divan durmanın refakatinde her zaman Rabbimize içimizi dökmek, inlemek, içimizdeki o engin düşünceleri O’nun karşısında dillendirmektir. وَمِنْ دَعْوَةٍ لَا يُسْتَجَابُ لَهَا “İcabet edilmeyen duadan da Sana sığınırım!” ifadesi bunları da hatırlatmaktadır.

   Ne mutlu size ki, birileri cebrî olarak dünyayı size zehir-zemberek haline getirseler de siz âhiret hayatınızı şeker-şerbet kılacak bir yolda yürüyorsunuz!..

Şimdi bir insanda faydalı bir ilim varsa, esasen, ilim, amele döndüğü takdirde, kalbde de o huşû hissi belirecek; insan, fokur fokur kaynamaya duracaktır. Sonra kalbde o fokur fokur kaynama hali, o huşû ve haşyet varsa, o tavır ve davranışlarına da aksedecek; إِذَا رُؤِيَ ذُكِرَ اللهُ buyurulduğu üzere, “görüldüğü zaman, Allah hatırlanacaktır.” Öyle ince tavırlar içinde bulunacak ki, ona bakanlar, Allah’ı hatırlayacaklar. O hadis râvîleri içinde çok görülüyor; öyle birini görenler, “Allah!” diye seslerini yükseltiyorlardı, “Allah!” diye; kendisi de “Allah!” dediği zaman, tepeden tırnağa titriyordu.

Şayet böyle faydalı ilmi elde etmişse, haliyle o, kalbde bir haşyet haline gelecek, sonra huşû haline gelecek.. ve sonra tavırlarından, davranışlarından haşyet halinde dışarıya dökülecek. Böyle olan biri -aynı zamanda- bu dünyanın “dâru’l-ücret” ve “dâru’l-lezzet” olmadığını anlayacak. Dolayısıyla her şeyde “Tatmaya izin var, fakat doymaya izin yok!” hakikatini anlamış olacak. Bakın böyle bir telâzum var bunların arasında. Neden? Çünkü Cevâmiü’l-Kelim sahibi olan Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm (sallallâhu aleyhi ve sellem) ifade buyuruyor bunu.

Evet, kalbi öyle olan, duyguları öyle olan, tavırları ve davranışları öyle olan bir insan aynı zamanda “Tatmaya izin var, doymaya izin yok!” ve “Sanki yedim!” demeli; yenmemesi gerekli olan şeyleri yememeli. Her şeyi burada yememeli, burada yemek suretiyle ahiret azığını tüketmemeli. أَذْهَبْتُمْ طَيِّبَاتِكُمْ فِي حَيَاتِكُمُ الدُّنْيَا “Bütün zevklerinizi dünya hayatınızda kullanıp tükettiniz!” (Ahkâf, 46/20) Kur’an-ı Kerim buyuruyor ehl-i dünya hakkında: Dünya hayatında bütün tayyibâtınızı, ötede alacağınız her şeyi yiyip-bitirdiniz! Aldınız, kullandınız, zevk u sefâ içinde yaşadınız; âhirette alacak bir şeyiniz kalmadı, alacağınızı orada aldınız!

İşte öyle haşyet ile ürperen bir kalbden gelen bir diğer şey de esasen o dünyaya karşı meyl ü muhabbetin azalması, tûl-i emelin azalması, tevehhüm-i ebediyetin tırpanlanması/biçilmesi, “Ben burada muvakkaten duruyorum!” duygusunun sübut bulmasıdır. Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ın ifadesiyle, مَا لِي وَمَا لِلدُّنْيَا مَا أَنَا فِي الدُّنْيَا إِلَّا كَرَاكِبٍ اسْتَظَلَّ تَحْتَ شَجَرَةٍ ثُمَّ رَاحَ وَتَرَكَهَا “Benim dünya ile ne alâkam olabilir ki! Benim dünyadaki hâlim, bir ağacın altında gölgelenip azıcık dinlendikten sonra yoluna devam eden bir yolcunun hâline benzer.” Tıpkı bir süvari gibi; aldı yürüdü, bir ağacın altında muvakkaten dinlendi, ârâm eyledi, istirahat buyurdu, ondan sonra da çekti gitti. Benin durumum budur!.. Dolayısıyla kaldığım yerde, o kaldığım yerin câzibedâr güzelliklerine, hezâfirine, zehârifine (süs, altın ve mücevher gibi ziynetine) kapılıp kalırsam, gideceğim yere karşı beni unutkanlığa ve oraya karşı alakasızlığa sevk eder, kör-sağır hale getirir, hafizanallah!.. Evet, ondan da o çıkıyor.

Aksine, bir insanda faydalı olmayan bir ilim varsa, ürpermeyen bir kalb varsa ve aynı zamanda dışarıya vuracak -öyle- bir haşyet yoksa ve sürekli yiyip-içip yan gelip kulağı üzere yatıyorsa, böyle bir insanın duasının kabul olması da uzaklardan uzak bir ihtimaldir. Çünkü onun hayatında en çok lezzet aldığı şey, “Allah’a teveccüh” değil, “el kaldırıp yalvarmak” değil!.. Daha ziyade yiyip içip yan gelip kulağı üzerine yatmak, birini iki etmek, ikisini dört etmek, dördünü sekiz yapmak, sekizini on altı haline getirmek, on altısını otuz iki haline getirmek. Bu suretle, durmadan tûl-i emel peşinden koşmak, tevehhüm-i ebediyet duygusuyla âhiretini ayaklar altına alıp çiğnemek; كَلَّا بَلْ تُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ وَتَذَرُونَ الْآخِرَةَ “Hayır hayır! Siz, peşin gelir olarak (gördüğünüz dünyanın) peşindesiniz ve onu tercih ediyorsunuz; âhireti ise bir kenara koyuyorsunuz.” (Kıyâme, 75/20-21) tokadını yemek!.. Hayır hayır; siz, dünya hayatını, şu fânî ve zâil hayatı, âhiret hayatına tercih ettiniz, kaybettiniz!..

Ne mutlu size ki, birileri cebrî olarak dünya hayatını size zehir-zemberek haline getirdiler. Onun bu hale gelmesi, inşaallah, âhiret hayatını sizin için şeker-şerbet haline getirecek. Tattıkça onu, yeniden “Hel min mezîd!” diyeceksiniz. “Ol suyu kim içse hemân / Kalbe doğar nur-i cihân / Verir hayat-ı câvidân / Yandıkça yandım, bir su ver!” diyeceksiniz: Yandıkça yandım, bir su ver! Bildikçe bildim, biraz daha bildir! Tanıdıkça tanıdım, biraz daha tanıttır! Gördükçe gördüm, biraz daha gördür! Yakînimi ilme’l-yakîn’e ulaştır; ilme’l-yakînimi ayne’l-yakîne ulaştır; ayne’l-yakînimi hakka’l-yakîne ulaştır! Râdiye, Mardiyye, Sâfiye, Zâkiye ufkuna ulaştırmak suretiyle münasebet-i tâmme ile Senin ile münasebete ulaştır!.. Tâ her şeyi ayağımın altına alayım, -raks doğru değil, caiz değildir ama- onların üstünde raks edeyim! Ben, onların üstünde raks ederken, şeytan da iki büklüm hale gelecek. Meselenin aksi olunca, -hafizanallah- insan sürüm sürüm olacak; şeytan da zil takıp oynayacak; “Nasıl oynadım, kapı kullarım ile, halayığım ile!” diyecek. Günümüzde bir kısım serkârlar ile oynadığı, zil takıp onlar için oynadığı gibi, oynayacak…

Allah, sizi Kendi yoluna sevk etti, hidayet buyurdu. Bir kısım şeylere maruz bıraktı, çekiyorsunuz. Çektiğinizi/çekeceğinizi burada çekeceksiniz; inşaallah öbür tarafta çekecek bir şey kalmayacak. Allah, inayetini sizinle, bizimle eylesin! Vesselam.

448. Nağme: Metânetimizin Temeli ve İmtihanın Kaybedenleri

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, yaklaşık altı saat önceki sohbetine şu beyitle başladı:

“Şafak çoktan söktü, ufukta ışık cümbüşü,

Zulmetler hırıltıda, soluk soluğa nurlar.”

Bu mülahazanın bir çeşit dua ve ümit terennümü olduğunu söyleyerek, fetret devrinin bazı muvahhidleri tarafından İnsanlığın İftihar Tablosu’nun da ızdırar ölçüsünde böyle bir intizarla beklendiğini anlattı.

Hizmet Hareketi’nin dünya çapında hüsn-ü kabul gördüğüne değinen Hocaefendi, bu muvaffakiyette Cenâb-ı Hakk’ın sevk ve inayetinin çok açık olduğunu dile getirdi. Allah’ın bu büyük nimetinin görülmemesinin bir nankörlük sayılacağını, meseleye “tahdis-i nimet” zaviyesinden yaklaşılması gerektiğini belirtti.

“Tahdîs-i nimet” sözünün “Allah’ın ihsanlarına karşı şükür duygusuyla dolmak ve O’nun lütuflarını ilan etmek” demek olduğunu; bir başka ifadeyle, Allah tarafından aczimize, fakrımıza merhameten ve ihtiyaçlarımıza binâen, hem de karşılıksız olarak verilen nimetleri düşünmemiz neticesinde onları bahşeden Rabbimize karşı içimizde minnet hislerinin coşması ve bu hamd ü senâ duygusunun şükür nağmeleri olarak dudaklarımızdan dökülmesi manasına geldiğini vurguladı.

“Rahmeti gazabına sebkat eden Cenâb-ı Allah bu kadar sübhanî lütuflarda bulunduktan, sizleri böylesine ümitle şahlandırdıktan ve reca güzergâhına yönlendirdikten sonra bu nimetleri elinizden alarak size bir inkisar yaşatmaz.” diyen aziz Hocamız, bunun şartı olarak İmam Gazzali hazretlerinden bir misalle yolda takılıp kalmamak gerektiğini hatırlattı:

İmam Gazzali Hazretleri yolda kalanların haline şöyle bir misal verir: Bir adam Bursa gibi bir şehirden kalkar, İstanbul misali güzel mi güzel bir beldeye gitmek üzere yola çıkar. Bir süre ilerledikten sonra, yol meşakkati ve yorgunluk ağır basar, biraz dinlenmek ister. Müsait bir yer ararken, bir su kenarı bulur. Şırıl şırıl akan su, meyveli ağaçlar, serin gölgelikler, bülbül gibi şakıyan kuşlar, tatlı tatlı öten kuşçuklar, etrafta uçuşan rengârenk kelebekler… bütün bu güzellikleri görünce oraya hayran kalır, adeta büyülenir ve bir ağacın gölgesine otağını kurar. Suyun çağlamasını dinlemeye, kelebeklerin uçuşunu seyre, ağaçların meyvelerinden yemeye ve serinlikte dinlenmeye durur. Çok geçmeden de içinde bulunduğu halin cazibesine vurulur ve dalar gider, İstanbul güzelliğindeki o diyarı unutur. Başlangıçta o beldeyi kastederek azm-i râh etmiş olsa da, önüne çıkan güzellikler sebebiyle maksadından vazgeçer ve yol yorgunu olarak oraya yıkılıp kalır.

Şayet, insanlara asıl hedefleri ve varıp ulaşmaları gereken ebedî meskenleri sürekli hatırlatılmazsa, -hafizanallah- herkesin -aynı o yorgun yolcu gibi- şirin bir gölgeliğe, lezzetli birkaç meyveye, câzibedâr bir güzelliğe takılıp yolda kalması ve oracığa yığılması muhtemeldir. Dolayısıyla, her insanın bu mevzuda her yeni gün bir kere daha takviyeye ihtiyacı vardır.

Bu hakikatlerin hülasası sadedinde, Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in “Dünyada bir garip, yahut bir yolcu gibi ol, nefsini kabir ehlinden say!” nasihatini ve “Benim dünya ile ne alâkam olabilir ki?!. Şu yeryüzündeki hâlim, bir ağacın altında gölgelenip azıcık dinlendikten sonra yoluna devam eden yolcunun haline benzer.” hadisini zikreden Hocaefendi, şu iki sözün tedâîleriyle ilk faslı noktaladı:

*Hedefi belli olmayan gemiye hiçbir rüzgâr yardım etmez.

*Pusulasız giden geminin rotası denizin dibidir.

Daha sonra muhterem Hocamıza şu soruyu yönelttik:

Hazreti Üstad, bilhassa mahkeme ve hapishane dönemlerinde ısrarla talebelerine uhuvvet ve ittifakı hatırlatan mektuplar yazıyor. “Sizlerin kalb, ruh ve aklınızı itham etmem. Fakat nefis, hevâ, his ve vehim bazen aldatıyorlar.” buyuruyor. İçinde bulunduğumuz zaman diliminde de nefis, hevâ, his ve vehme yenik düşmeme adına tavsiyelerinizi lütfeder misiniz?

Hocaefendi, Üstad hazretleri döneminden günümüze kadar hapishanelerdeki muameleden misaller vererek cevaba başladı. Sorgu ve tutukluluk hallerinin sıradan insanlar üzerindeki tesirlerine temas ederek, gerçek yiğitlerin o zor şartlarda belli olduğunu dile getirdi. Nefis, hevâ, his ve vehmin hadiseleri nasıl büyüttüğünü ve içinden çıkılmaz belalarmış gibi gösterdiğini açıkladı.

Hazreti Üstad döneminde sırf Nur talebelerini tıraş ettiğinden dolayı “Belki bir şey bulaşmıştır!” denilerek onlarla beraber hapse atılan bir berberin ibretlik hatırasına temas eden Hocaefendi, o türlü hallerde en büyük tehlikenin atf-ı cürüm meselesi olduğunu söyledi. Kendi başından geçen bir hadiseyi naklederek, bazı zayıf kimselerin kendilerini kurtarma telaşıyla başkalarını suçluymuş gibi gösterdiklerine dikkat çekti. İnsanların atf-ı cürümle birbirlerini karalamalarının hiçbirine faydasının olmayacağını, bilakis birbirini suçlamanın musibeti ikileştireceğini dile getirerek şunu ilave etti:

“Yine Üstadımızın ifade ettiği gibi, ehl-i dünya, ehl-i dalalet hiç inanmayacaktır; onları o mevzuda o kötü işlerde kullanacak, bir yönüyle dinlerinin temelini sarsacak, sonra da ‘dönek herifler’ diye partal eşya gibi kaldırıp bir tarafa atacaktır.”

Geçmişe ve musibetlere kader açısından, geleceğe ise irade ve teklif zaviyesinden bakmak gerektiğini hatırlatan kıymetli Hocamız ümitlerimize fer verecek ve musibetleri nazarımızda şirinleştirecek vesileleri sıraladı.

Hocaefendi, hasbihalinin sonunda şöyle dedi:

“İstediğini Allah’tan isteyen hiçbir zaman mahrum kalmamıştır. İstediğini dünyadan isteyen insanlar da istediklerine çok uzun boylu sahip olamamışlardır. Kazanan sizlersiniz. Kaybettirmek isteyenler.. esas kaybedenler de onlardır. Size kaybettirmek isteyenler, kaybedenler onlardır! Kaybediyorlar!..”

Muhtevasına işarette bulunduğumuz sohbeti 34:03 dakikalık ses ve görüntü dosyaları halinde arz ediyoruz.

Dualarınız istirhamıyla…

Garip yahut Yolcu

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ الله الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

عَنْ ابْنِ عُمَرَ رَضِيَ اللهُ عَنْهُمَا قَالَ : قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

كُنْ فِي الدُّنْيَا كَأَنَّكَ غَرِيبٌ أَوْ عَابِرُ سَبِيلٍ وَعُدَّ نَفْسَكَ فِي أَهْلِ الْقُبُورِ

* * *    

Allah Rasulü (aleyhissalatü vesselam)’ın dünyadaki iki vezirinden birisi Hz. Ömer (radıyallahü anh)’ın mübarek oğlu Abdullah b. Ömer hazretleri, Kainatın Medar-ı Fahri Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi vesellem)’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

“Dünyada bir garip yahut bir yolcu gibi ol ve kendini şimdiden kabir ehlinden say.”

(Buhari, Sahih; Tirmizi, Sünen; Ahmed b. Hanbel, Müsned)

 

Garip yahut Yolcu

Allah Teala’nın Kitab-ı Kerim’i Kur’ân-ı Hakîm ve zahidlerin, abidlerin önderi Allah Rasulü (sallallâhü aleyhi vesellem), bize dünya ve ahiretin mahiyetini ve bunlara ne kadar ehemmiyet verileceğini hakkıyla bildirmişlerdir. Bu minvaldeki bir ayet-i kerimede;

وَابْتَغِ فِيمَا آتَاكَ اللهُ الدَّارَ الآخِرَةَ وَلاَ تَنْسَ نَصِيبَكَ مِنَ الدُّنْيَا وَأَحْسِنْ كَمَا أَحْسَنَ اللهُ إِلَيْكَ

“Allah’ın sana ihsan ettiği bu servetle ebedî âhiret yurdunu mâmur etmeye gayret göster. Dünyadan da nasibini unutma! (Dünyaya ihtiyaç ölçüsünde yönel). Allah’ın sana ihsan ettiği gibi sen de insanlara iyilik et (malını Allah yolunda infak et).” (Kasas, 77) buyrulmuştur.

Efendimiz (aleyhissalatü vesselam) da bir hadis-i şeriflerinde “Benim dünya ile ne alakam olabilir ki! Benim durumum ancak bir süvarinin durumu gibidir ki ağacın altında bir müddet dinlenir ve sonra da yoluna devam eder.”

Görüldüğü üzere Efendimiz (s.a.s), dünyanın konumunu, ahiret yolculuğunda olan bizler için kısa bir dinlenme yeri olarak tarif etmiş ve her birine önemi kadar değer verilmesini istemiştir.

Anlaşılacağı üzere yukarıda geçen ayet ve hadislerin mihveri, insanoğluna verilen nimetlerin, geçici dünya hayatı için değil, ebedi ve daimi ahiret hayatı uğrunda kullanılmasıdır. Nitekim ayette “Allah’ın sana ihsan ettiği gibi sen de insanlara iyilik et (malını Allah yolunda harca).” buyrulmaktadır.

Hz. Osman ve Hz. Abdurrahman b. Avf gibi zengin sahabiler, bu çağrıya en güzel şekilde kulak vererek servetlerini dinin yüceltilmesi uğrunda harcamış ve Allah Teala da onlara daha fazlasını nasip etmiştir.

Dünyayı ukba buudlu yani Allah’a ve ahirete bakan yönüyle değerlendirebilmek ve bu amaçla kendimizi sık sık muhasebe etmek en güzel amellerden ve bizleri Allah’a ve O’nun Rasulüne yakınlaştıran en kıymetli hazinelerdendir.

 

اَللّٰهُمَّ اجْعَلْنَا مِنَ الزَّاهِدِينَ الْمُقَرَّبِينْ

وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى رَسُولِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينْ