Posts Tagged ‘tahdis-i nimet’

Bamteli: DEĞMEZ Mİ?!.

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Ne acıdır, Allah’a doğru giderken takılıp yolda kalmak!..

İnsan, kendiyle yüzleşirse, kendini doğru okur; kendinde olup-biten şeyleri okur. Bununla bir taraftan bu fihristi değerlendirerek tekvinî emirleri hallaç etmeye yönelir; bir diğer taraftan da Rabbiyle olan münasebetlerinin ne ölçüde olduğunu kontrol eder. Daha sıkı durması gerekiyorsa, daha sıkı durur; düşe-kalka yürüyorsa şayet, koltuk değneği aramaya koşar ve birilerine dayanır. Büyüklerin, selef-i sâlihînin yaptığı gibi, “İçimde şu olumsuz duygular var, şu hisler var. Allah aşkına, bana bir şeyler söyleyin de ben bunlardan sıyrılayım!” der. Kendini bir hasta gibi, hâzık hekim saydığı insanların kucağına atar, “Ne olur, derdime bir derman; ne olur, derdime derman!” der.

Böyleleri -Allah’ın izniyle- patikalarda bile şaşırmadan asfaltta yürüyor gibi yürür giderler. Öbürleri, şehrâhta yürüyormuş gibi görünürler ama patikada olandan daha fazla tökezlerler, kapaklanırlar; düşe-kalka yürürler ve hiç farkına varmadan bir yerde de takılır yollarda kalırlar. Ne acıdır, Allah’a doğru giderken takılıp yolda kalmak!..

Onun için Cenâb-ı Hak, imanı nasip etmiş, lütfetmiş. Elimizde değil… Öyle bir ortamda neş’et ettiğimizden dolayı, bazılarımız -bir yönüyle- anne-babanın bu mevzuda sergiledikleri tavır ve davranışlarla taklidî bir şeye ulaşmışızdır. Bazılarımız bulmuştur sağlam bir insan, bir mürşîd… “Her mürşide el verme ki, yolunu sarpa uğratır / Mürşidi kâmil olanın, yolu gayet âsân imiş.” der, Niyazî-i Mısrî. Allah, bazılarımızın yolunu bir mürşide uğratmıştır; o mürşîd de o insanların ellerinden tutmuş, istifhamlarını gidermiş, tereddütlerini izale etmiş ve görmeleri gerekli olan şeyi hakkıyla görmeye onları hazırlamıştır, Allah’ın izniyle.

   Hizmet, Söğüt’ün bağrındaki metamorfozla kozadan kelebeğe yürüme vetiresi türünden bir süreç mi yaşıyor?

Biraz evvel bir arkadaşımızın dediği gibi: “Şimdi bir metamorfoz mu yaşıyoruz?” Yani dar bir alandaydık, tırtıl gibi idik; Kayı Boyu’nun Söğüt’te bir tırtıldan metamorfoz ile bir kelebeğe dönüşmesi ve sonra bütün âlemde, cihanın dört bir yanında pervaz edip dönmesi gibi, acaba biz de ona doğru mu gidiyoruz, bir metamorfoz mu yaşıyoruz?!. Bu tazyiklerle, bu reddedilişlerle, bu bir türlü sindirilemeyişlerle, kabul edilmeyişlerle, taziplerle, tehcirlerle, tehditlerle, tenkillerle, hapse atılmalarla, işkence görmelerle, acaba Cenâb-ı Hak bir metamorfoz mu yaşatacak bize?!..

Arkadaşın dediği doğru gibi; galiba Allah (celle celâluhu) öyle bir metamorfoz yaşatıyor. Diyor ki: Dar bir Türkiye’de anlatacağınız şeyleri, siz, ancak bir ülkenin insanına o darlıkta anlatabilirdiniz. Oysaki taahhüt ettiğiniz, üzerinize aldığınız mesaj, evrensel bir mesaj, dünyanın dört bir yanına duyurulması gerekli olan bir emanet. Bunu da her nesil nereye kadar götürecekse, oraya kadar götürmekle mükellef!..

Öyle bir mefkûreye gönlünü kaptıran bir insan, himmetini âlî tutar, öyle büyük şeyler düşünür ki!.. Aslında, “Allah’ın izniyle Cenâb-ı Hak imkan ve fırsat verirse bana, beni o işte istihdam ederse şayet, bir helezon yapmaya muvaffak kılarsa, o helezonun bir ucunu da Cennet’in kapısına dayamaya muvaffak kılarsa, ben, ona bile tâlibim!” demeli, çok âlî şeylere tâlip olmalı!.. Dûn himmet olmamalı, bayağı bir himmet olmamalı; çok büyük şeyler istemeli Allah’tan!..

Fakat bütün bunların yanında kendini alabildiğine küçük görmeli!.. “Ey benim Yüce Allah’ım! Büyük, yalnız Sen’sin! Sen, o Allah’sın ki; karınca gibi termitlere kocaman kubbeler yaptırtıyorsun. Ahsen-i takvîme mazhar ettiğin insanı, dünya çapında bütün insanlığı istiap edebilecek bir çatıyı inşâ etmeye niye muvaffak kılmayacaksın ki?!. Ahsen-i takvîme mazhar etmişsin; insan, ne karıncadır, ne termittir, ne örümcektir, ne de sinek. Sen’in لَقَدْ خَلَقْنَا اْلإِنْسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ “Muhakkak ki Biz insanı, en güzel şekil ve en mükemmel kıvamda yarattık.” (Tîn, 95/4-5) dediğin, tebcîl ettiğin ve melâike-i kirâma, “İşte bu kıbleye doğru yönelin!” dediğin, Hazreti Âdem’e doğru onları yönlendirdiğin insanoğlu…

İnsana bu büyük işleri yaptırtması, Cenâb-ı Hakk’ın kudret-i bâhiresinden, irâde-i şâmilesinden, meşîet-i Sübhâniyesinden, ilm-i muhîtinden uzak değil ki, olmasın!.. Evet, O (celle celâluhu) her şeye kâdirdir. “Kün, fe-kân!” tezgâhında, her şey bir “Ol!” deyivermekle oluverir, Allah’ın izni ve inayetiyle. Ama siz o meseleyi nereye kadar götürürsünüz? Geçmiştekilere bakın! Râşid Halifeler (radıyallâhu anhüm), o Kamer-i Münîr’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) etrafında hâle idiler, ışık halkaları halinde idiler. Bir yere kadar götürdüler, bir yerde önleri kesildi; “Oraya kadar!” Arkadan gelenlere emanet ettiler; onlar da o emanete sahip çıktı ve alıp bir yere kadar götürdüler. Birileri, başka bir yere kadar götürdü, götürdü… Bidayette arz ettiğim gibi, himmetlerini âlî tuttular, yolda uykuya dalmadılar. Yolda kendini uykuya salan, âlem gider de, o kalır, kaldığı yerde. Âlem, gider de, o kalır, kaldığı yerde!..

   Türkiye’de bazı kapıların size kapanmasından dolayı müteessir olmayın; Allah, Müfettihü’l-ebvâb’dır; dilerse, bir kapıya bedel bin kapı açar!..

Bu emanet, bu gün sizin üzerinizde ise, bunu falanı-filanı idare edenlerden beklemeyin! Onlar, idare tutkusuyla, şöhret tutkusuyla, sadece kendi iktidar ve kendi saltanatlarını sağlama bağlama adına ellerinden gelen elli türlü argümana başvururlar. Elli türlü demagojiye başvururlar; Makyavelistçe hareket ederler. Ama siz kendini tamamen “i’lâ-ı Kelimetullah”a adamış, “Nâm-ı Celîl-i İlahî her yerde bayrak gibi dalgalansın. Şu ezan-ı Muhammedî, her yerde -bizim minarelerimizden yükseldiği gibi- yükselsin!” mülahazasına bağlı insanlar olarak hareket ederseniz, Allah da (celle celâluhu) önünüzde kale kapıları gibi ne kapılar açar, ne kapılar açar!..

Zira O (celle celâluhu), Müfettihü’l-ebvâb’dır. Türkiye’de bazı kapıların size kapandığına müteessir olmayın. “Bir kapı bend ederse, bin kapı eyler küşâd / Hazreti Allah, efendi, Müfettihü’l-ebvâb’dır.” Evet, O, bir kapı bend ederse, kapatırsa, bin kapı eyler küşâd. Küşâd, açmak, açılış yapmak manasına Farsça bir kelime; küşâd eyler, “açar” demek. “Hazreti Allah, efendi, Müfettihü’l-ebvâb’dır.” diyor, Hak dostu.

Siz de يَا مُفَتِّحَ اْلأَبْوَابِ، اِفْتَحْ لَنَا خَيْرَ الْبَابِ “Ey en açılmaz kapıları açtıran, en sarp yokuşları aştıran Rabbimiz!.. Bize de hayırlı kapılar aç; problemlerimizin halli için ferec ve mahreç nasip eyle.” deyin. Hem de sadece خَيْرَ الْبَابِ “en hayırlı bir kapı” değil, أَبْوَابًا كَثيِرَةً بِالْخَيْرِ “hayırlı çok kapılar” aç Allah’ım bize!.. Sen’in nâm-ı Celîlini, Habîb’inin nâm-ı Celîlini duymadık insan kalmasın.

Herkese onu -belli ölçüde- götürelim. Onlar içinde -bir yönüyle- “Biz de sizdeniz!” diyenler olsun, saff-ı evveli teşkil edenler; “Size sempati duyuyoruz!” diyenler olsun; “Size karşı çıkmıyoruz!” diyenler olsun; “Sizin ile anlaşılabilir!” diyenler olsun; “Sizi radikal görmüyoruz!” diyenler olsun; “Sizin ile dünya huzuru temin edilebilir!” diyenler olsun… O “kabul” hangi çerçevede, hangi seviyede olursa olsun, bu, sizin için bir kazanımdır ve nezd-i Ulûhiyette hora geçen hususlardandır. Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm’ı (sallallâhu aleyhi ve sellem) şâd eden, şâd u hürrem eden, odur.

   Neticede O’nun sofrasına oturup “Kardeşlerim!..” hitabına mazhar olmak varsa, zindana, işkenceye, hicrete, çekilen her şeye değmez mi?!.

Bugün bir arkadaşınız bir rüya aktardı. Şimdiye kadar Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) yüzlerce hadisede temessül buyurdu. O mazlumların, mağdurların, zulme uğrayanların, gadre uğrayanların, azledilenlerin, tevkif edilenlerin, ta’zîb edilenlerin gördüğü belki beş yüze yakın müşahedede, bazen doğrudan doğruya, yakazaten, bazen de rüyada Efendimiz temessül buyuruyor. Râşid Halifeler efendilerimiz de geliyorlar fakat benim arkadaşlardan dinlediğim kadarıyla yüzde ellisinde Efendimiz var. Bugün de beni ağlatan bir şey oldu; bir kardeşimiz orada gördüğü bir rüyayı hemen yazmış, bir arkadaşımıza dikte etmiş; o da getirdi, bana okudu:

“Zindanda… Sıkıntı içindeyiz, orada.” O türlü yerlere, o hücrelere girmeyen, orada işkence görmeyen, orada o gardiyanların tafrasına maruz kalmayan, orada hakaret görmeyen insan, orada ne türlü -Freud’un ifadesiyle- anguazların yaşandığını bilemez. Şefkat âbidesi, o türlü tazyikler altında, sarsılmasınlar diye geliyor, ara sıra aralarına giriyor, “Bakın, Ben sizinle beraberim!” diyor. Sana can kurban! Sen bizim ile beraber olduktan sonra, ömür boyu olsa katlanırız ona!.. Ve bunu böyle diyenlerin sayısı da -eskilerin ifadesiyle- “layü’ad ve layühsâ” sayılamayacak kadar çok.

Yine teşrif buyuruyor; o arkadaşın anlattığına göre, arkasındakilere diyor ki: “Şuraya üç tane sofra serin! Oraya Benim bu hücrelerdeki, zindanlardaki kardeşlerim otursun! Bu ortadaki sofraya Ben oturayım. Bu son, üçüncü sofraya da benim sahabilerim otursun!” Sahabîlerden biri, belki de bir kaçı: “Yâ Rasûlallah! Niye öyle?!. ” diye soruyor. Buyuruyor ki: “Onlar, Benim âhirzamanda gelen kardeşlerim!..”

Teveccüh bu olunca, bence, insan, preslense, paletler altında kalsa bile, yeğdir, değer!.. O (sallallâhu aleyhi ve sellem) sizin ile beraber ise, varsın Allah’tan kopmuş insanlar, sizi karşılarına alsınlar, size işkence etsinler, azaba doymazlık, ta’zîbe doymazlık içinde tazip üstüne tazipte bulunsunlar!.. Ne önemi olur, Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) sizinle beraber olduktan sonra, Allah’ın teveccühü sizinle beraber olduktan sonra!.. Yarınsız insanlar, bugün mutlu ve mesut yaşayabilirler ama yarını olan insanlar, bence, yarınları için çalışmalılar; dünyada yarınları için, kabirde yarınları için, âhirette yarınları için, yarınlar ötesi yarınlar diyeceğim Cenâb-ı Hakk’ın Cemâl-i bâ-Kemâlini müşahede yarınları için, Cuma yamaçlarında Zât-ı Ulûhiyeti temâşâ yarınları için. Cenâb-ı Hak, bu “yarın”lar ile serfirâz kılsın sizleri!..

  Ne nankörlük ne de kibir; tahdîs-i nimet şiarımız olmalı!..

Hani siz, deseniz de, demeseniz de, şöyle de düşünüyor olabilirsiniz: Biz zaten bu meseleye dilbesteyiz, Allah’ın izni ve inayetiyle. Hiçbir şey görmesek, hiçbir rüya ile bu mevzuda teyîd almasak, hiçbir yakaza ile harekete ve metafizik bir gerilime geçmesek de şu andaki konumumuz itibarıyla Allah’a binlerce hamd ü senâ olsun!.. Bizi Müslüman yaratmış, dünya muhabbetini kalbimizden silip atmış; bizi cebrî olarak Kendine tevcih etmiş, sonra da demiş ki: Siz, misyonunuz itibarıyla dar Türkiye’nin adamları değilsiniz. Fakat ihtiyarî olarak hicret yapmamıştınız; Ben de ensenize hafif birer tokat, şefkat tokadı vurarak, sizi cebrî hicrete sevk ediyorum! Dağılın dünyanın dört bir yanına. Müslümanlığı, Asr-ı Saadet’te yaşanan şekliyle insanlığa tanıtın! Herkesle kucaklaşan insanları; siyahıyla, beyazıyla, pembesiyle, turuncusuyla, herkes ile kucaklaşan insanları, herkese bağrını açan insanları dünyaya gösterin.

O Türkçe Dil Olimpiyatları’nda gördüğünüz gibi, siyah ile beyaz, birbirine sarılıyor. Bir dönemde o onu yer zannediyordu, o da onu yer zannediyordu. Beyazlar dünyasında “Siyahlar, beyazları yiyor; yamyamlar, insan yiyor!” diyorlardı. Belki o dünyada da “Aman beyazların dünyasına uğramayın; onlar, yamyam gibi insanları yerler!” diyorlardı. Fakat orada -siz de gözünüzle görmüşsünüzdür- siyah ile beyazın, birbirlerine sarılırken, ayrılma hicranıyla hıçkıra hıçkıra ağladıklarına şahit oldum. Böyle bir birleşme, kubbedeki taşlar gibi başbaşa verme; dünya çapında böyle bir çatı oluşturma… Allah, sizi böyle çok önemli bir gâye-i hayalde istihdam buyuruyorsa; bu uğurda her şeye katlanılır, her şey çekilir; “Offf!”lar yerine “Oooh be!” filan denir, bu türlü şeyler karşısında.

Bir de bu arada “Biz kim, bu kocaman vazife nerede?!.” falan diyebilirsiniz, böyle düşünebilirsiniz. O da size ait faziletin ayrı bir derinliği; zaten işin büyüklüğü orada. Bir taraftan o İlahî nimetleri görmek, ihsanları görmek; diğer yandan onların Allah’tan olduğunu bilmek. Görmemek, nankörlük olur; görüp kendine vermek, kibir olur, gurur olur, ucub olur, fahir olur ki batanları batıran hastalıklar, virüslerdir bunlar.

Bir taraftan nankörlüğe girmemek, bir taraftan da kibre, gurura, ucba, kendini beğenmeye düşmemek için diyeceksiniz ki: “Evet bu güzellikler var! Fakat güzellikler, bana lütfedenindir; benim değildir.” Hani bir insan, süslü bir hil’ati giymiş de güzel olmuş; edasına, endamına, numarasına uygun bir şey giymiş ve “Aman ne güzel oldum!” falan demiş. Hazreti Pîr’in bu mevzuyu anlatırken dediği gibi, “Evet, ben güzelleştim. Fakat güzellik libasındır ve dolayısıyla libası bana giydirenindir; benim değildir.” demelidir ki, insan “tahdîs-i nimet”te bulunmuş olsun, hem küfrandan hem de fahirden kurtulsun.

Bu düşünceyle, اَلْحَمْدُ لِلَّهِ demek.. اَلشُّكْرُ لِلَّهِ demek.. اَلْمِنَّةُ لِلَّهِ demek. Bu mülahazayla, Cenâb-ı Hakk’ın (celle celâluhu) üzerinizdeki nimetlerini hatırlayabilir, yâd edebilir ve yüreğinizden koparcasına hamd ü senâ ile metafizik gerilime geçebilirsiniz.

   “Cebrî hicret” ile gidenlerin, gayr-ı müslim şahıs veya devletlere sığınmaları, zillet midir?

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de Mekke-i Mükerreme’den Medine-i Münevvere’ye hicret buyurdu. O gün Medine’nin çevresi, Yahudiler ile muhât idi; Kaynuka, Kureyza, Nadır Yahudileri ve yanı başlarında Hayber saltanatları vardı. Orada o Evs ve Hazrec’den çokları da henüz iman etmemişlerdi. Yetmiş, seksen veya yüz insanın iman etmesiyle, orayı bir güven yeri sayarak, onlar tarafından himaye göreceğine inanarak, Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) maskat-ı re’si (doğum yeri) olan, tev’emi (ikizi) Kâbe’den ayrıldı; oraya gitti. Hicran duyarak ayrıldı.

Bilirsiniz, Mekke’den ayrılırken döndü, Beytullâh’a karşı baktı: “Eğer kavmim beni senden uzaklaştırmasaydı, ben uzaklaşmazdım!” dedi. Canım çıksın; gözyaşları şakır şakır akmaya başladı. İnsan idi… Sabırlı idi, mukavemetli idi, immün sistemi çok güçlü idi, yani “iman-ı billah”ı, “marifetullah”ı, “muhabbetullah”ı, “zevk-i rûhânî”si aşkındı ama -bir yönüyle- O da insandı. Doğduğu yer, maskat-ı re’si, annesinin evi, kardeşlerinin-dostlarının bulunduğu yer… Orada O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) suikast yapmayı planlıyorlardı; O da ayrılma mecburiyetinde kalıyordu.

Bu, zillet değildi; bu, bir yönüyle her yerde Ruh-i Revân-i Muhammedî’nin şehbal açmasına bir yolculuk idi, bir seyahat idi. Şöyle-böyle Kendisine kucak açanları değerlendirerek, Allah’ın izni ve inayetiyle, düşündüğü gibi de olmuştu. Gün geldi, Mekke’ye göre sadece onda bir sayılan o Medine, âdetâ cihanın pâyitahtı haline geldi. O güne kadar adı “Yesrib” idi, silindi; birden bire “medeniyet merkezi” manasına “Medine” dendi. Medine dendi; ad, değişti. İnsanlar da duygu-düşünce değişikliği yaşadı. Her şey değişti orada, her şey güllük-gülistanlığa döndü.

O (sallallâhu aleyhi ve sellem) da cebrî bir hicret yapmıştı. Gayr-ı müslim şahıs ve devletlere sığınma… Hayır, O, bir izzet peşinde idi esasen; Cenâb-ı Hakk’ın emriyle öyle yapmıştı. Biz de öyle yapılacağı mülahazasıyla O’nun yaptığı gibi yapıyoruz; zâlimin işini kolaylaştırmama, bize zulmetmelerine fırsat vermeme, onları şaşırtma mülahazasıyla. Bir tabya idi bunlar; farklı bir mevzilenme idi bunlar; farklı bir müdafaa tarzıydı bunlar. Dolasıyla farklı oluşumlara sebebiyet verecekti.

   Medine’ye hicret eden Allah Rasûlü izzetliydi; Habeşistan’a sığınan Ashâb-ı Kirâm azizdi; günümüzün cebrî muhacirleri de zilletten fersah fersah uzak birer mefkûre kahramanıdır.

Bu açıdan, günümüzde de şuradaki bilmem radikal, taşkın, insanları öldürmekle -televizyon kameraları karşısında insanları kesmekle- kendilerini ifade etmeye çalışan, vahşî ruhların İslam’ın çehresini karartmasına karşılık, bir yerde o aydın çehreyi kendi aydınlığı ile gösterecek insanlara ihtiyaç vardı. Allah, sizi saçtı-savurdu tohumlar gibi, dünyanın dört bir yanına, tâ İslamiyet’in o güzel çehresini gösteresiniz. İster ülke-devlet olarak, ister sergerdanlar olarak, isterse serkârlar olarak, o gaddarların dünyasından başka taraflara tohumlar gibi saçtı, fideler gibi dikti; mevsimi gelince o tohum başağa yürüyecekti. İhlasın derinliğine göre, bire yedi başak, on başak verecekti; her başak, yüz dâne verecekti; birden bire sizin kendi ülkenizdeki “bir”, yedi yüz olacaktı, Allah’ın izni ve inayetiyle.

Şimdi cebrî hicret de -bir yönüyle- bu mülahazaya bağlı bir göç. Bir yüksek gâye-i hayal demek bu. Ha bunu biz düşünemedik; zamanında gönüllü -gerektiği ölçüde- gidemedik!.. Dâussıla duygusu, burnumuzun kemiklerini sızlatıyor. İzzet Molla’nın çok iyi bildiğiniz sözü: “Ben usanmam gözümün nuru cefadan ama / Ne de olmasa cefadan usanır, candır bu!” Normal; dâussıla, burnumuzun kemiklerini sızlatabilir. Fakat o, Cenâb-ı Hakk’ın istihdamı alanında hizmet etme nimeti ve hele onun gelecek adına vadettiği şeyler açısından bakınca… Biraz evvelki “sofralar” mülahazasını, rica ederim, nazardan dûr etmeyin!.. “Kardeşim, kardeşlerim!” dediği insanlardan olma iştiyakını nazardan dûr etmeyin!..

O seviyeye gelecekseniz, muvakkaten böyle bir ızdırap ve böyle bir sancı, annenin çocuğunu doğurmadaki sancısı gibi bir şeydir. O doğum tahakkuk ettikten sonra, her şey unutuluyor; o yavru bağra basılıyor âdeta. Bir yönüyle anne yeniden kendisinin var olması gibi bir duyguya kendini salıyor. Muvakkaten, öyle bir doğum sancısı gibi bir şey!.. Evet, muvakkat bir sancı vardır; fakat sonunda işte öyle bir netice olacaksa, bence, buna “eyvallah!” denir, اَلْحَمْدُ لِلَّهِ denir, اَلشُّكْرُ لِلَّهِ denir, zannediyorum. İnşaallah yakın gelecekte onu görürsünüz. Bir; meseleye öyle bakmalı.

Ashâb-ı Kirâm’ın Habeşistan’a hicreti de bu zaviyeden değerlendirilebilir: Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Tâif’e gitmeyi de -esasen- denedi; fakat oradakiler sözden-sazdan anlamayan ekâbir idi. O’na karşı saygısızca davrandılar. Fakat Habeşistan’da evvela onları dışarıdan gelmiş birer misafir olarak kabul ettiler. Sonra bir de hislerini alınca… Sizin arkadaşlarınızın hislerini, düşüncelerini alınca bölge insanlarının gönüllerini açmaları gibi… “Hazreti Mesih hakkında düşünceniz nedir?” deyince, Hazreti Cafer ilgili ayetleri okudu. Meryem Sûresi’nde (19/16-36) ve Âl-i İmran Sûresi’nde (3/35-63) tafsîlen anlatılıyor. Hazreti Meryem ve Hazreti Mesih’e ait vakıaları Kur’an’dan dinleyince, gözyaşlarını tutamadı Necâşî; yere indi, Hazreti Cafer İbn Ebî Tâlib’in yanına geldi. Elindeki sopa ile işaret etti; “Vallahi sizin ile bizim aramızda bu çizgi kadar fark yok!” dedi.

Şimdi bu yine, hicret ile -esasen- bir yerde tohum saçma idi; bir fideyi ekme demekti; bazı fideleri sürgüne hazırlama demekti. Ve bir gün onlar, ser çekecek ve nicelerinin başına gölgelik yapacaklardı, Allah’ın izniyle. Cafer İbn Ebî Tâlib’in riyasetinde gitmişlerdi. O’nun (radıyallâhu anh) hayatı hep böyle geçti. Medine-i Münevvere’ye Hayber vakıası esnasında döndü. Beş-altı sene sonra da -efendim- Mu’te vakıasında ruhunun ufkuna yürüdü, ordunun başında iken yürüdü. Başka bir derdi de yoktu. Hazreti Ali’nin ağabeyi, Ebu Tâlib’in oğullarının büyüğü, Cafer İbn Ebî Tâlib; o da o misyonu eda etmişti.

Dünyanın dört bir yanına giden arkadaşlarımız, inşaallah bu duyguyla, bu düşünceyle kendilerine terettüp eden misyonu edâ ederler ki bu katiyen zillet değil, aşağılık kompleksi değildir.

   Ülkemizde kadın, erkek ve bebeklere kadar uzanan zulmü, değişik milletlere anlatmak, kendi vatanımızı başkalarına şikâyet sayılır mı?

O benim vatanıma canım kurban olsun!.. O, “anaların vatanı”dır. O güzel vatan, Anadolu!.. “Küçük Asya” dediğimiz Anadolu!.. Analar her zaman dolu dolu evlatlar doğurmuş ve onlar her zaman -Mâlik İbn Nebi’nin ifadesiyle- “Âlem-i İslam’ın şimalinde, Devlet-i Aliyye-i Osmaniye olmasaydı, yeryüzünde Müslümanlık olmazdı!” dedirten hizmetler görmüşlerdir. İşte o evlatları doğurdu, o Anadolu.

O Anadolu, öyle bir ülke; o millet de öyle bir millet. Ama bugün onun başına musallat olan hükûmet, başka bir mesele. O hükûmetin içinde de -esasen- o zulmü, o ihtilâsı, o harâmîliği, o hırsızlığı irtikâp edenler, mahdut bir sınıf. Zannediyorum bir zelzele ile sarsıldıkları zaman, bir fay kırılmasıyla dağıldıkları zaman, bakacaksınız ki, o cephede sadece yirmi-otuz tane insan kalmış. Diğerleri, belli dönemlerde olduğu gibi, yine sizin İnternetlerinizin tuşlarına dokunup diyecekler ki: “Hakkınızı helal edin; hakkınızı yedik, sizin hakkınızda nâ-sezâ, nâ-becâ dırıltılarda bulunduk!” “Dırıltı” tabirine kırılmadınız, değil mi? “Dırıltılarda bulunduk!” diyecekler.

Evet, şimdi vatanın-milletin aleyhinde bulunmak başka bir meseledir; fakat o zulmü revâ görenlerin aleyhinde olmak ayrı bir meseledir. Medine’nin, Şam’ın aleyhinde olma değildir mesele; birinin aleyhinde olma söz konusu ise, Haccâc-ı Zâlim’in aleyhinde olma, Yezîd’in aleyhinde olma, bir manada Abdülmelik’in aleyhinde olma, Mervan’ın aleyhinde olma söz konusudur. Bunlar, o ülkenin, o beldenin, o muhitin insanının aleyhinde olma demek değildir.

Nasıl olursunuz ki?!. Şam’daki o Emevîler, Endülüs’ü fethettiler, bir yönüyle, Tarık İbn Ziyad ile. Ve sekiz asır orayı Batı Rönesans’ına ekollük yapacak bir ülke haline getirdiler. Nasıl diyebilirsiniz? Nasıl diyebilirsiniz ki, Abbasîler bir yerde, başkalarını yıktı, Bağdat’ta bir saltanat kurdular ama Rafizî yayılmasına karşı surlar-setler oluşturdular. Ve aynı zamanda ilme bir gelişme hızı verdiler ki, dördüncü-beşinci asırda, küre-i arzın çapını ölçecek insanlar yetişti. Beni Musa -hep arz ediyorum- küre-i arzın çapını ölçtüler; kaç metre? Meseleyi oraya kadar götürdüler, Allah’ın izni ve inayetiyle. Uçma denemeleri yaptılar. İbn Sina’lar yetiştirdiler, Harizmî’ler yetiştirdiler, Râzî’ler yetiştirdiler. Dünya tababetinde İbn Sina’nın kitapları yedi-sekiz asır okundu. Râzî’nin kitapları, yedi-sekiz asır okundu.

Dolayısıyla ülkenin kadınına da erkeğine de, ricâline de nisâsına da, şebâbına da kühûlüne de, şuyûhuna da (gencine, olgununa, yaşlısına da) canım kurban olsun. Can kurban olduğum bir ülkedir o ülke!.. Fakat bazen talihsizlikler yaşamış; bir yönüyle, liyâkati olmayan bir kısım kimseler gelmiş, musallat olmuşlardır. Ama saf, temiz, duru millet, hüsnüzannına yenik düşmüş; onları gerçekten o işin, o meselenin biricik temsilcisi gibi görme yanlışlığına düşmüştür, zühûlüne maruz kalmıştır.

   Engel olamadığımız bir zulmü başkalarına duyurmak, ne günahtır ne vebaldir ne de millete saygısızlıktır; aksine onu durdurmaya vesile olması ihtimaline binaen bir vecibedir.

Evet, bu açıdan vatana, millete karşı saygısızlık değil. Elbette değişik milletlere anlatacaklar o zulmü, tâ dünya -bir yönüyle- zulme “Dur!” desin artık. Cenâb-ı Hak o mübarek ülkeyi, bölgeyi dağılmaktan, saçılmaktan muhafaza buyursun! Yurdumuzdur… Orada evimize el koymuşlardır, malımıza-mülkümüze el koymuşlardır; önemli değil bunlar. Bizim, dünyada zaten dikili bir taşımız yok. Her şeyimize el koysalar bile, bu ülke bizim olsun yeter!

Amma, başındaki insanlar, o işe yetmez. Yetmediklerini gösterdi, kendilerini problemler sarmalı içinde buldular ve şimdi çırpınıp duruyorlar: “Şuraya mı dilencilik yapsak, buraya mı dilencilik yapsak?!.” Sizi yok etme, yıkma adına etrafa para saçmak suretiyle kin ve nefretlerini, rezaletlerini ortaya döküyorlar. Bu kadar yakışıksız laflar ettim ve siz de bundan rahatsız oldu iseniz, bağışlamanızı rica edeceğim.

Zannediyorum, dünyanın zaten değişik yerlerinde çok farklı ad ve unvanlarla bir kısım hukukî müesseseler -aynı zamanda müeyyide hakkı, yaptırım hakkı olan müesseseler- yeni yeni bir şeyler yapıyorlar. Duydukça, olup-bitenleri duydukça seslerini yükseltiyorlar.

Şu kadar çocuğun, anne kucağında, memede, belki süt emme imkânı bile bulamadan, hücrelerde, zindanlarda ağlayıp durduğu ve bazen ağlamalara bile makul cevap verilemediği gibi hallere dünya yavaş yavaş muttali oluyor. Hanımın kocasından ayrı düştüğü, kocanın hanımından ayrı düştüğü.. ikisini de içeriye almışlarsa şayet, biri ayrı hücrede, öbürü ayrı hücrede.. başka zalimlerin yapmadıkları şeylere maruz kalma işi… Bunlar, elbette ki ülkemizin-milletimizin aleyhinde olmadan anlatılmalı. Esas bu işi yapanlar, adlî, idarî, siyasî, istihbârî, mülkî kimlerse şayet, onları anlatmak, hususiyle o mesâvîyi, o günahları irtikâp eden kimseleri nazara vermek, “Bir bunları dinleyin.. gözcü olarak bir gidin.. bir o zindanlara kulak verin.. bir oradaki insanların diyeceklerine kulak verin!” demek; bu, inanan insanların meşru hakkıdır. Bu hak, ne günahtır, ne vebaldir, ne de millete karşı, vatana karşı saygısızlıktır.

Haktır; hatta o hakkı kullanmamak ve zulmü duyurmamak bir yönüyle vebaldir. Zulüm duyurulmadığı takdirde, onlar hâlâ o zulme devam edeceklerinden dolayı, belki Allah, sorguya tâbî tutacaktır: “Neden kendinizi anlatmadınız? Neden o zâlimleri dünyaya duyurmadınız?!” diye Cenâb-ı Hak, sîğaya çekecektir.

Bu açıdan, hiçbir kötülük yapmamış, kötü hiçbir şey yapmadığı halde dünyanın dört bir yanına sürgüne mecbur bırakılmış insanlar, elbette maruz kaldıkları zulümleri zâlimin işini kolaylaştırmama adına anlatmalıdırlar. Zira zalimin işini kolaylaştırma en büyük veballerdendir. Zalimin işini kolaylaştırmama adına yapılması gerekenler yapılmalıdır. Hazreti Musa (aleyhisselam), zalimin işini kolaylaştırmama adına, dönüp “Özür dilerim ey Amnofis! Sen biraz arkadan koşturdun, zahmet çektin, kusura bakma!” falan dememiştir. Hazreti Nuh (aleyhisselam), dememiştir. Hazreti İbrahim (aleyhisselam), dememiştir. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) dememiştir. Hiç kimse dememiştir. Demek, zalimden özür dilemek, zulme iştirak etme demektir.

Allah, onları hakiki hidayete erdirsin!.. اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ hakikatiyle serfirâz kılsın! Bu yanlış yoldan dönmeye muvaffak eylesin! Size-bize de sabr-ı cemîl ihsan eylesin!.. Yol, doğru; yöntem, doğru; hedef, doğru… Çekilen bir kısım sıkıntılar var; olsun, ne gam!.. Günahlarımıza kefaret olacak; varsın, olsun!.. اَلْحَمْدُ لِلَّهِ عَلَى كُلِّ حَالٍ، سِوَى الْكُفْرِ وَالضَّلاَلِ “Küfür ve dalâlet dışında her türlü halimiz için Allah’a hamdolsun.”

Kırık Testi: Sistem Körlüğü ve Toplumların Ömrü

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Hak yolunda hizmet ederken, yapılan işlerin zamanla kimileri için sıradan ve monoton hâle gelmesi sistem körlüğünün bir sonucu mudur? Böyle bir körlüğe düşmeme adına yapılması gerekenler nelerdir?

Cevap: İnsanlığın yüzünü güldürme ve dünya çapında mutluluk meltemleri estirme gibi yüce bir gaye etrafında bir araya gelmiş insanlar, bu hayallerini gerçekleştirme adına şimdiye kadar ciddî bir cehd u gayret ortaya koymuşlardır. Öyle görünüyor ki Cenâb-ı Hak da onların bu gayretlerini semeredar kılmış, birlerini bin eylemiş, sağanak sağanak lütuflarını onların üzerine yağdırmış ve yürüdükleri yolda onları muvaffak kılmıştır. Ancak ilâhî inâyetin bir sonucu olan bu başarıların devam etmesi, ihlâs ve samimiyetin korunmasına ve işin merkezinde yer alan mefkûrenin hiçbir zaman hatırdan çıkarılmamasına bağlıdır. Allah korusun, eğer başımızdan aşağı sağanak sağanak dökülen ilâhî lütufları görmezden gelir, mazhar olduğumuz başarıları kendimizden bilir ve vesileleri gayenin yerine oturtursak, bütün toplumların maruz kaldığı çöküntüye biz de maruz kalırız. Esasında değişik dönemlerde İslâm toplumlarında yaşanan kayıpların arka planı iyi tetkik edildiğinde bu tür düşünce kaymalarının yer aldığı görülecektir.

Başarılarda Allah’ın İnâyetini Görmeli

Biraz daha açacak olursak, dünyanın dört bir yanına hicret eden hizmet gönüllüleri, sarf ettikleri cehdin çok ötesinde büyük çapta lütuflara mazhar oluyorlar. Hiç kimse Mûte’deki serdarlar gibi canını tehlikeye atmıyor; Yermûk’teki kahramanlar gibi düşmanla yaka paça olmuyor. Onlar, gittikleri her yörede iltifatlara mazhar oluyor, yaptıkları hizmetler takdirle karşılanıyor. Hiç kimse, evinin yolunu, ailesinin çehresini, çocuklarının isimlerini unutacak ölçüde insanlığın dertleriyle muzdarip olmuyor. Fakat Allah’ın lütfuyla gidilen yerlerde ortaya konan ceht ve gayretler dünya çapında hizmetlere vesile oluyor. İşte yapılan hizmetlerin arkasında Allah’ın inâyet, riayet ve kilâetini görememe, bütün bu güzellikleri kendimize mâl etme, ilâhî lütuf ve inayetlerle meydana gelen bir oluşumun, bir sistemin, -kıvam korunmadığı takdirde- sürekli böyle sürüp gideceğini zannetme ciddî bir körlük demektir.

Başarılarda Tahdis-i Nimette Bulunmalı, Allah’a Yönelmeli

Evet, değişik başarılara imza atma, gözünün içine bakılan bir konuma yükselme, müesseseleşme, sağlam bir sistem kurma gibi şeylerin hepsi insanda körlük hâsıl edebilir. Üstelik böyle bir körlük yaşayan insanlar, Allah’ın ekstradan lütfettiği nimetleri kendilerinden bilmek suretiyle bir mekr-i ilâhîye veya istidraca da maruz kalabilirler. Dolayısıyla da onlar, elde edilen başarılar karşısında tahdis-i nimette bulunma ve hamd u sena ile Allah’a yönelme yerine gurur ve kibre kapılabilirler. Bütün bunlar da insanı, baş aşağı götürecek faktörlerdir.

Sosyologların veya sosyal tarihçilerin de belirttiği üzere hemen hemen her millet ve toplum belli başarılar elde ettikten sonra zafer sarhoşluğuyla derecesine göre böyle bir körlük dönemi yaşamıştır. Bu durum ise toplumların çözülme ve dağılmalarına sebep olmuş; neticede onlar, gidip bir çukura yuvarlanmışlardır. Roma’nın, Bizans’ın, Selçuklu’nun ve Osmanlı’nın yıkılışlarının arka planına nüfuz edildiğinde, hepsinin aynı kaderi paylaştığı görülecektir. Günümüzde de güç dengesinde öne çıkan bazı ülkelerin böyle bir sürece girdiğinden bahsedilebilir. Evet, sağlıklı bir analize tâbi tutulduğunda, dünyanın belirli yerlerini hâkimiyetleri altına alan ve bir kısım başarılar elde eden ülkelerin, bir sistem körlüğüne girdiği ve ardından bir çözülme yaşadığı söylenebilir.

İnsanlara Yüksek Gayeler Göstermeli ve Bunu Gerçekleştirecekleri Vazifeler Vermeli

Bir toplumu böyle bir körlükten korumak ve onun ömrünü uzatmak için, o toplumu oluşturan fertlere sürekli yüksek hedefler gösterilmeli ve her zaman meşgul olacakları bir vazife verilmelidir. Onlar, işleyen dimağlarıyla, herkese açık ruhlarıyla, bütün kâinatı kucaklayan vicdanlarıyla sürekli bir aktivite içinde bulunmalı ve metafizik gerilimlerini hiç kaybetmemelidirler. Eğer siz, insanları yüksek gayelere bağlamaz, daha sonra da onları bu gayelerini gerçekleştirme istikametinde bir kısım işlerle meşgul etmezseniz, şeytan, onları bâtıl şeylerle meşgul edecektir.

Kültür Ortamı ya da Konjonktüre Göre Hizmetin Formatında Yenilikler Yapmalı

Öte yandan dünyadaki farklı kültür ortamlarını göz önünde bulundurup, fasl-ı müşterekleri iyi değerlendirmeli ve birleşik noktaları doğru belirlemelisiniz. Bundan sonra da meşgul olunan hizmetlerin formatıyla oynamalı, konjonktüre göre yeni bir kısım yol ve yöntemler bulmalısınız ki körlük yaşamayasınız. Aksi takdirde renk atma, sönme ve külleşme yaşamanız mukadderdir.

Nefsanîliğe ve Dünyevîliğe Karşı Kapıları Kapatmalı

Bunların yanı sıra özellikle aldığı sorumluluklarla önde görünen insanlar, nefsanîliğe ve dünyevîliğe karşı kapıları kapatıp, arkadan o kapılara onar tane sürgü sürmelidirler. Birisi onları dünyaya çağırdığı zaman da, “Beyhude yorulma kapılar sürmelidir.” cevabını vermelidirler. Hatta dünyevî beklentiler bir yana onlar, yaptıkları hizmetler karşılığında uhrevî beklentilere bile girmemeli, hayatlarını, “Gözümde ne Cennet sevdası, ne Cehennem korkusu. Milletimin imanını selâmette görürsem Cehennem’in alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken gönlüm gül gülistan olur.” (Bkz.: Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat s.616 (Tahliller)) felsefesine bağlı sürdürmeli ve sadece Allah’ın hoşnutluğunu istemelidirler.

Kalb ve Ruhun Yörüngesinde Hareket Etmeli

Zira meseleleri kendilerine bağlı götürenler bugün olmasa yarın, yarın olmasa da öbür gün heyecan yorgunluğu yaşar, mânen ölür giderler. Kendilerini nefyeden insanlar ise bir yönüyle Cenâb-ı Hakk’ı ispat etmiş ve O’nun güç ve kuvvetine sığınmış olurlar. O’nun güç ve kuvvetine sığınan ise, sonsuz bir güç ve kuvvete dayandığından dağları aşar, deryaları geçer ama asla yol yorgunluğu nedir bilmez, güç ve tâkatlerinden de bir şey kaybetmezler.

Bu açıdan toplumun önünde bulunan insanlar sürekli canlı kalmalıdırlar ki etraflarına can verebilsinler. Kalb ve ruhun yörüngesinde hareket etmeyen insanlar, başkaları için diriliş vesilesi olamazlar. Canlılık ve heyecanını kaybeden, mânevî çöküntüye maruz kalan insanın kendine hayrı yoktur ki, başkalarına hayatiyet, aşk ve heyecan kazandırabilsin. Hele bir de kendilerini korkuya, rehavete, tenperverliğe ve yuvaperestliğe salan, konumlarını milletin imkânlarından bazı şeyleri aparmak için kullanan insanların katiyen başkalarına hayat üflemesi mümkün değildir.

Bir mücahededen diğerine koşmalı ve sürekli aktif olmalı!..

Asr-ı Saadet ve Hulefa-i Râşidîn döneminde, insanlar büyük cihaddan küçük cihada, küçük cihaddan da büyük cihada sürekli mekik dokuduklarından hep canlı kalmış ve çok önemli fetihler gerçekleştirmişlerdi. Onların taştan, topraktan yapılmış iğreti evlerinden başka dünyevî mâmelek adına bir şeyleri yoktu. Fakat ufuk enginliğine açılan o yüce kametler, Allah’ın izni ve inayetiyle dünyada ümranların kurulmasına vesile oluyorlardı. Bu açıdan sistem ve başarı körlüğünün önüne geçilmesinin yegâne yolu, sahabînin temsil ettiği bu kıvamın yakalanması ve bu kıvama göre mefkûre insanlarının yetiştirilmesidir.

Toplumların Ömrünü Uzatmak Mümkün

Belki bunlarla da toplumların ölümünün bütün bütün önüne geçmek mümkün olmayacaktır. Çünkü insanlar gibi toplumlar için de ölüm mukadderdir. Bir zaman, büyüklerden birisi, doktorlara biraz da sitemkâr bir ifadeyle, “Şu ölüme çare bulamıyor musunuz?” demişti. Hâlbuki ölümün çaresi yoktur. Zira Allah (celle celâluhu), hayatla ölümü birlikte yaratmıştır. Ölüm, bu dünyada öldürülemeyecektir.

Bir hadis-i şerifte Nebiler Nebisi’nin (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) ifade buyurduğu üzere öbür âlemde, kimileri saadet, kimileri de şekavet yurdunda yerlerini aldıktan sonra, ölüm, bir koç şeklinde getirilip boğazlanacak, yokluğun yok edildiği duyurulacak, hem Cennet ehline, hem de Cehennemliklere, “Artık bundan sonra ebedîlik var!” mânâsında اَلْخُلوُد اَلْخُلُودُ denilecektir. (Bkz.: Buhârî, tefsîru sûre (19) 1; Tirmizî, sıfatü’l-cennet 20; Dârimî, rekâik 90) Esasında Kur’ân-ı Kerim’de ve Sünnet-i Sahiha’da Muhyî ve Mümît isimlerinin birlikte zikredilmesi de bu hakikate işaret etmektedir. (Bkz.: Rûm sûresi, 30/50; Tirmizî, daavât 82; İbn Mâce, duâ 10) Yani hayatı yaratan Allah olduğu gibi, ölümü yaratan da O’dur. Mülk Sûresi’ndeki ifadeyle, “Hanginizin daha güzel iş ortaya koyacağını denemek için, ölümü ve hayatı yaratan O’dur. O, Azîz’dir, Gafûr’dur.” (Mülk sûresi, 67/2)

Bu itibarla bu dünyada herkes için ölüm kaçınılmazdır. Fakat yukarıda sayılan hususlara dikkat etmek suretiyle toplumlar için mukadder gibi görünen yıkılışları, çöküşleri -Allah’ın izniyle- geciktirip ötelemek, ömrünü uzatmak mümkündür. Tıpkı Osmanlı’nın yaptığı gibi. O, ömrünün bir kısmını zirvelerde, bir kısmını felçli, kalan kısmını da yoğun bakımda geçirmiş olsa da, tarihte hiçbir devlete müyesser olmayan uzun bir süre ayakta kalmış; felçli olduğu dönemde bile devletler muvazenesinde bir denge unsuru olarak önemli bir rol oynamıştır.

448. Nağme: Metânetimizin Temeli ve İmtihanın Kaybedenleri

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, yaklaşık altı saat önceki sohbetine şu beyitle başladı:

“Şafak çoktan söktü, ufukta ışık cümbüşü,

Zulmetler hırıltıda, soluk soluğa nurlar.”

Bu mülahazanın bir çeşit dua ve ümit terennümü olduğunu söyleyerek, fetret devrinin bazı muvahhidleri tarafından İnsanlığın İftihar Tablosu’nun da ızdırar ölçüsünde böyle bir intizarla beklendiğini anlattı.

Hizmet Hareketi’nin dünya çapında hüsn-ü kabul gördüğüne değinen Hocaefendi, bu muvaffakiyette Cenâb-ı Hakk’ın sevk ve inayetinin çok açık olduğunu dile getirdi. Allah’ın bu büyük nimetinin görülmemesinin bir nankörlük sayılacağını, meseleye “tahdis-i nimet” zaviyesinden yaklaşılması gerektiğini belirtti.

“Tahdîs-i nimet” sözünün “Allah’ın ihsanlarına karşı şükür duygusuyla dolmak ve O’nun lütuflarını ilan etmek” demek olduğunu; bir başka ifadeyle, Allah tarafından aczimize, fakrımıza merhameten ve ihtiyaçlarımıza binâen, hem de karşılıksız olarak verilen nimetleri düşünmemiz neticesinde onları bahşeden Rabbimize karşı içimizde minnet hislerinin coşması ve bu hamd ü senâ duygusunun şükür nağmeleri olarak dudaklarımızdan dökülmesi manasına geldiğini vurguladı.

“Rahmeti gazabına sebkat eden Cenâb-ı Allah bu kadar sübhanî lütuflarda bulunduktan, sizleri böylesine ümitle şahlandırdıktan ve reca güzergâhına yönlendirdikten sonra bu nimetleri elinizden alarak size bir inkisar yaşatmaz.” diyen aziz Hocamız, bunun şartı olarak İmam Gazzali hazretlerinden bir misalle yolda takılıp kalmamak gerektiğini hatırlattı:

İmam Gazzali Hazretleri yolda kalanların haline şöyle bir misal verir: Bir adam Bursa gibi bir şehirden kalkar, İstanbul misali güzel mi güzel bir beldeye gitmek üzere yola çıkar. Bir süre ilerledikten sonra, yol meşakkati ve yorgunluk ağır basar, biraz dinlenmek ister. Müsait bir yer ararken, bir su kenarı bulur. Şırıl şırıl akan su, meyveli ağaçlar, serin gölgelikler, bülbül gibi şakıyan kuşlar, tatlı tatlı öten kuşçuklar, etrafta uçuşan rengârenk kelebekler… bütün bu güzellikleri görünce oraya hayran kalır, adeta büyülenir ve bir ağacın gölgesine otağını kurar. Suyun çağlamasını dinlemeye, kelebeklerin uçuşunu seyre, ağaçların meyvelerinden yemeye ve serinlikte dinlenmeye durur. Çok geçmeden de içinde bulunduğu halin cazibesine vurulur ve dalar gider, İstanbul güzelliğindeki o diyarı unutur. Başlangıçta o beldeyi kastederek azm-i râh etmiş olsa da, önüne çıkan güzellikler sebebiyle maksadından vazgeçer ve yol yorgunu olarak oraya yıkılıp kalır.

Şayet, insanlara asıl hedefleri ve varıp ulaşmaları gereken ebedî meskenleri sürekli hatırlatılmazsa, -hafizanallah- herkesin -aynı o yorgun yolcu gibi- şirin bir gölgeliğe, lezzetli birkaç meyveye, câzibedâr bir güzelliğe takılıp yolda kalması ve oracığa yığılması muhtemeldir. Dolayısıyla, her insanın bu mevzuda her yeni gün bir kere daha takviyeye ihtiyacı vardır.

Bu hakikatlerin hülasası sadedinde, Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in “Dünyada bir garip, yahut bir yolcu gibi ol, nefsini kabir ehlinden say!” nasihatini ve “Benim dünya ile ne alâkam olabilir ki?!. Şu yeryüzündeki hâlim, bir ağacın altında gölgelenip azıcık dinlendikten sonra yoluna devam eden yolcunun haline benzer.” hadisini zikreden Hocaefendi, şu iki sözün tedâîleriyle ilk faslı noktaladı:

*Hedefi belli olmayan gemiye hiçbir rüzgâr yardım etmez.

*Pusulasız giden geminin rotası denizin dibidir.

Daha sonra muhterem Hocamıza şu soruyu yönelttik:

Hazreti Üstad, bilhassa mahkeme ve hapishane dönemlerinde ısrarla talebelerine uhuvvet ve ittifakı hatırlatan mektuplar yazıyor. “Sizlerin kalb, ruh ve aklınızı itham etmem. Fakat nefis, hevâ, his ve vehim bazen aldatıyorlar.” buyuruyor. İçinde bulunduğumuz zaman diliminde de nefis, hevâ, his ve vehme yenik düşmeme adına tavsiyelerinizi lütfeder misiniz?

Hocaefendi, Üstad hazretleri döneminden günümüze kadar hapishanelerdeki muameleden misaller vererek cevaba başladı. Sorgu ve tutukluluk hallerinin sıradan insanlar üzerindeki tesirlerine temas ederek, gerçek yiğitlerin o zor şartlarda belli olduğunu dile getirdi. Nefis, hevâ, his ve vehmin hadiseleri nasıl büyüttüğünü ve içinden çıkılmaz belalarmış gibi gösterdiğini açıkladı.

Hazreti Üstad döneminde sırf Nur talebelerini tıraş ettiğinden dolayı “Belki bir şey bulaşmıştır!” denilerek onlarla beraber hapse atılan bir berberin ibretlik hatırasına temas eden Hocaefendi, o türlü hallerde en büyük tehlikenin atf-ı cürüm meselesi olduğunu söyledi. Kendi başından geçen bir hadiseyi naklederek, bazı zayıf kimselerin kendilerini kurtarma telaşıyla başkalarını suçluymuş gibi gösterdiklerine dikkat çekti. İnsanların atf-ı cürümle birbirlerini karalamalarının hiçbirine faydasının olmayacağını, bilakis birbirini suçlamanın musibeti ikileştireceğini dile getirerek şunu ilave etti:

“Yine Üstadımızın ifade ettiği gibi, ehl-i dünya, ehl-i dalalet hiç inanmayacaktır; onları o mevzuda o kötü işlerde kullanacak, bir yönüyle dinlerinin temelini sarsacak, sonra da ‘dönek herifler’ diye partal eşya gibi kaldırıp bir tarafa atacaktır.”

Geçmişe ve musibetlere kader açısından, geleceğe ise irade ve teklif zaviyesinden bakmak gerektiğini hatırlatan kıymetli Hocamız ümitlerimize fer verecek ve musibetleri nazarımızda şirinleştirecek vesileleri sıraladı.

Hocaefendi, hasbihalinin sonunda şöyle dedi:

“İstediğini Allah’tan isteyen hiçbir zaman mahrum kalmamıştır. İstediğini dünyadan isteyen insanlar da istediklerine çok uzun boylu sahip olamamışlardır. Kazanan sizlersiniz. Kaybettirmek isteyenler.. esas kaybedenler de onlardır. Size kaybettirmek isteyenler, kaybedenler onlardır! Kaybediyorlar!..”

Muhtevasına işarette bulunduğumuz sohbeti 34:03 dakikalık ses ve görüntü dosyaları halinde arz ediyoruz.

Dualarınız istirhamıyla…

Bamteli: Hizmet’in Evrenselliği ve Gönüllülerinin Ortak Paydası

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’ye şu soruyu tevcih ettik:

“Mefkûre muhâcirleri ile dünyanın dört bir yanında onları istikbal edenler arasındaki irtibatın tamamen evrensel insanî değerlere saygıdan kaynaklandığı ifade ediliyor. Farklı ülke ve kültürden pek çok insanın, Anadolu’nun bağrından çıkan bu hareketle sonradan tanışmış olmalarına rağmen, “Siz bu Hizmet’ten el çekseniz bile artık biz asla ondan vazgeçmeyiz!” dedikleri naklediliyor. Bu açıdan, Hizmet’in evrensel bir ufka ulaştığı söylenebilir mi? Eğer öyleyse, bu, Hizmet gönüllülerine yeni sorumluluklar yükler mi?”

Hocaefendi, sualimize cevap sadedinde şunları söyledi:

*Her şeyi Cenâb-ı Hakk’ın inâyetine, keremine ve riâyetine veriyoruz. O’nun yardımı nümâyan, görüp gözettiği açık. Başkalarının zarar dokundurmasına fırsat vermedi, vermiyor! Onca ızrâr etmek isteyen insanlar çıkmasına rağmen, Allah’a hamd olsun, bugüne kadar çok küçük bir iki yerde, belki bize bir ders verme adına, bir tekleme, bir sekme ve hafif bir kırılma olsa bile, yüzde nispetinde dahi değil veya yüzde nispetinde gibi bir şey. Yeryüzü hizmet düşüncesiyle tanıştığı andan itibaren şöyle bir göz gerdirilse en hâlisane, en muhlisâne yapılan hizmetlerin hemen hepsinde bu ölçüde bir firenin olduğu görülebilir.

Yakın Körlüğü ve Haklarında Sevgi Vaz’ Edilenler

*İçlerinde neşet eden insanı görmezlikten gelme, beşerin tabiatında vardır ki buna yakın körlüğü diyoruz. İnsanlığın İftihar Tablosu’nu da, Mekke fethedileceği âna kadar, Mekkeliler tanıyamamışlardı. Tanıyan az insan vardı. Onların sayılarını Bedir’de ve Uhud’da görebilirsiniz, sayıları bellidir. (…) Saff-ı evveli teşkil eden insanlar az olmuş. Neredeyse bütün Mekke halkı, belki binlerce insan, Mekke fethedilene kadar Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) hep tavır almışlar. Buna da yakın körlüğü denebilir.

*Siz dünyanın 160 küsur ülkesine gittiniz. 160 küsur ülkede -zannediyorum- yüzde bir, belki yüzde iki fire oldu. Bunun dışında da hüsn-ü kabul gördünüz. Adeta Allah tarafından Hazreti Cebrail’e “Ben falanları seviyorum, sen de sev!” buyurulmuş. Hadiste anlatıldığı gibi, Cebrail (aleyhisselam) bütün gök ehline, “Allah falanları seviyor, ben seviyorum, siz de sevin!” diyor ve hadisin ifadesiyle sonra onlara yeryüzünde vüdd, sevgi, gönüllerin inşirahı, herkesin gönlünü onlara açması gibi bir hususiyet vaz’ ediliyor. Allah öyle bir lütufta bulunuyor.

*Bu arkadaşlarımız 160 küsur farklı kültürle, o kültürün atmosferinde yetişmiş insanları muhatap alıyorlar. O insanlara muhatap oluyorlar ve Allah’ın izni ve inayetiyle tepki almıyorlar. Tepki almak şöyle dursun, merkezinden, o arkadaşların gittiği merkezden sürekli oraya fiskos gidiyor, şeytânî vesvese gidiyor, nefsânî vesvese gidiyor: “Aman bunları iflah etmeyin, aman vermeyin!” falan gibi şeyler gidiyor. Fakat buna rağmen sahip çıkan o insanlar, “Bakın işinize, biz sizi tanıyoruz!” diyorlar. Meseleyi bir vüdd vaz’ edilmesine, Allah tarafından bir hüsn-ü kabul vaz’ edilmesine vermezseniz, bu problemi halledemezsiniz.

Ahireti Kazanan İnsan İçin Dünyada Kayıp Söz Konusu Değildir!..

*Nice ifsâdât akıntıları, tsunamileri karşısında -Allah’ın izni ve inâyetiyle- ne o yerin insanları sarsıldı, ne de o arkadaşlar sarsıldı. Allah sizi de sarsmasın, panikletmesin. Önemli değil! Öyle bir şeye Allah’ın izni ve inâyetiyle kimse muvaffak olamayacaktır! Emin olun bundan! Fakat ezkaza diyeyim ben, sizi bütünüyle bitirseler bile burada biteceksiniz, öbür tarafta -bitme yine- boy atıp gelişeceksiniz. Ahireti kazanan insan kaybetmiş sayılmaz. Allah’ın rızasını kazanan bir insan kaybetmiş sayılmaz. Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) maiyyetine ermiş bir insan kaybetmiş sayılmaz. Dünyevî bir saltanatınız, bir debdebeniz, bir sarayınız, bir villanız, bir uçağınız, bir taksiniz olmadı sizin. Çoğunuz itibarıyla -işadamları müstesna; ticaret ile iştigal edenler, yatırımları olan insanlar müstesna- kira ile evde oturduğunuzu biliyorum; belki bazıları kira ile ev bile bulamıyorlar; oradan oraya, oradan oraya gidiyorlar. Belki bazıları çadır gibi, çardak gibi yerlerde ömürlerini geçiriyorlar. Umurunda değil kimsenin! Allah bizimle beraber olduktan sonra, bunlar teessür duyulacak şeyler değil.

*Bu bir mefkûre yolculuğu esasen, adanmışların yolculuğu; gönüllü hicret gibi bir şey. Bir dönemde Sahabe-i Kirâm Efendilerimiz, -Onların hepsinin ayakları başlarımıza taç olsun; onlara kurban olayım, siz de olun! Onlarla boy ölçüşülemez!- tazyik gördüklerinden dolayı, Mekke-i Mükerreme’den Medine-i Münevvere’ye hicret ettiler. Önemliydi o! O sadece bir yerde birilerinden kaçma değildi. Kendi sitelerini kurmaya matuf bir şeydi. “Hele sen biraz bekle, Allah zalimlere mehil üstüne mehil veriyor. Sonra dönüp gelip, arzın göbeği sayılan o Kabe’de dahi Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) nâm-ı celîlini bir şehbal gibi dalgalandıracağız.” Şimdi bu mülahazaya bağlı olunca, çok yüksek bir gâye-i hayale, bir mefkûreye bağlı göç ettiler. O bakımdan meseleye sadece bir kaçma şeklinde bakmak doğru değil. Bir mefkûreyi realize etmek üzere, o bir basamaktı; orası bir zemindi, oluşuma müsait bir mekândı. Medeniyet Medine’de oturaklaşacaktı Allah’ın izni ve inâyetiyle. Bir dönemde Söğüt’te olduğu gibi, sonra ser çekecek ve tüm dünyayı sa’yesi altına alacak ve gölgelendirecekti.

*Günümüzdeki bir yerden kaçma değil. Durmaları için daha müsait bir yerde, annelerinin babalarının, eşlerinin, ailelerinin ve akrabalarının yanında vazifelerini yapmaları mümkünken, üniversitede vazife almaları mümkünken, her türlü okulda vazife almaları mümkünken, hatta en yakın yerlerde vazife almaları mümkünken, 10 bin kilometre ötede gidip vazife almaları ve hüsn-ü kabul görmeleri çok önemli bir şeydir.

Ortak Payda: Evrensel İnsanî Değerlere Saygı

*Evrensel insanî değerlere saygı, bir ortak paydadır esasen. Gittikleri her yerde insana saygı duyuyorlar. Bu insan müslüman olabilir. Müslümanlık adına yarı yolda da kalmış olabilir. Yani şöyle böyle pek çok dalaleti olabilir. Bakıyorsunuz, onlarla da uzlaşabilecek noktalar buluyorlar. Hristiyan olabilir. İnsanî değerler mevzuunda onlarla da ortak bir kısım paydalar bulabiliyorlar. Yahudi de olabilir, keza Budist, Brahmanist, Şintoist… daha dünyanın değişik yerlerinde, farklı anlayışta olan insanların hepsiyle bir ölçüde anlaşabiliyorsunuz. Belki insanî değerlere saygı, gelecekte bu insanları barıştıracak, uzlaştıracak hususlar arasında da en önemli faktör gibi görünüyor. Ben düşüncesi, aidiyet mülahazası, ırk mülahazası, kafatası mülahazası, dem-damar mülahazası; bunlar parçalayıcı şeylerdir.

*Vakıa, herkes neye, kime, hangi anlayışa, hangi dünya görüşüne, hangi hayat felsefesine bağlıysa, ona karşı fazlasıyla saygı duyması gayet tabiidir. Hatta bazıları bu mevzuda: “Vatan sevgisi imandandır.” demişler. Hadis olmasa bile, tenkit edeceğimiz bir yanı yoktur bunun. Fakat senin vatanını sevmen, milletini sevmen, kendi mefkûre dünyanı sevmen, ideallerini sevmen; başkalarına adâveti, düşmanlığı gerektirmez. Evet, her şeyden evvel, bir kere, insanî değerler ortak paydasında onlarla berabersin, insansın! Ahsen-i takvîme mazhariyet cihetiyle ortaksın! Bir diğer mesele de bu mevzuda; şöyle böyle hangi seviyeye kadar onları çekmek veya hangi seviyeye kadar bir yaklaşım temin etmek mümkünse, belki o insanlarda o duyguyu tetiklemek adına yapılması gerekli olan şey de yakın durmaktır.

Zamanın Çıldırtıcılığına Karşı Sabır

*Dünyanın geleceği ve gelecekteki huzuru biraz buna bağlıdır. Fakat çok büyük bir proje olduğundan dolayı, hem çok uzun bir zamana vâbeste hem de bu mevzuda zamanın çıldırtıcılığına karşı sabretmeye vâbeste. Vakt-i merhûnu intizar mevzuunda ölesiye sabretmeye vâbeste bir husus. Bilemeyiz ne zaman olacağını.

*Mefkûre yolculuğu.. çok yüksek bir gâye-i hayale dilbeste olma.. bunlar çok önemli şeyler. Niyetlerinin mükâfatını alırlar. İnsan öyle yüce bir gayeye dilbeste olunca, onun mükâfatını alır. Mefkûresi adına ülkesini terk ederse, onun mükâfatını alır. Gönlünden bir muhacirlik yaşarsa.. bir yerden kaçmıyor, kaçmayıp kalması gerekli olan bir yeri terk ediyor, gitmesi çok zor olan bir yere gidiyor! Kendisi için bidayette çok şey vaad etmeyen bir yere gitmesi çok zor bir mesele. Kalkıp oraya gidiyor. Fakat hemen her şey böyle orada hazırmış, ambalajı yapılmış, tutulacak size armağan gibi sunulacak gibi de değildir. Vakt-i merhûnu intizar çok önemlidir. İşte buna “zamanın çıldırtıcılığına karşı sabır” diyoruz, sabrın bir cümlesi, bir kategorisi içinde mütâlaa ediyoruz bunu da.

Mefkûre Muhâcirlerinin Îsâr Faslı

*Hatta burada şunu da diyeyim. Biz madem insanlığa hizmet peşindeyiz. Bir yere kadar insanlara hizmet ettik; bir yerden sonra şayet onların içinden o hizmeti alıp daha ileriye götürecek insanlar, o kıvamda insanlar ortaya çıktılarsa, işte orada da bu defa îsâr faslı ortaya çıkıyor.. başkalarını kendimize tercih etme faslı öne çıkıyor. Yoksa gıpta duygularını tahrik edebiliriz. Aidiyet mülahazalarını harekete geçirmiş olabiliriz.

*Kendi ülkenizde size karşı öyle bir kıskançlık, öyle bir haset, öyle bir rekabet, öyle bir tenâfüs duygusu olunca, başka ırk ve başka milletlerde o duygunun oluşması çok tabiidir. (…) Ne kadar îsâr ruhu sergilerseniz, o kadar gönüllerde kurduğunuz o tahtın temellerini, blokajını pekiştirmiş olursunuz. Temel düşünce de bu idi: Bir îsâr ruhuyla kendini hiç düşünmemek; yaşatma duygusuyla, yaşamayı ayaklarının altına almak, çiğnemek.. “Kendimize ait her türlü arzuyu, nefsânîliği, şeytanîliği, garîze-i beşeriye, cismâniye ve hayvâniyeyi ayaklarımızın altına alıyor, başkaları için var olduğumuzu en gür sesle haykırıyoruz. Hazreti İsrafil’in suru ile haykırdığı gibi haykırıyoruz.” demek…

*Şimdi mebde’de böyle davrandığınız gibi, müntehâda da çok ciddi bir îsâr duygusuyla, başkalarını kendine tercih etme duygusuyla geriye çekildiğiniz zaman, biliyor musunuz ne yaparlar? Tutarlar, “Hayır o kadar vefasızlık yapamayız biz. Buyurun, bu güne kadar imamlık yaptınız, yine bundan sonra da o mihrapta imamlık size düşer. Sizin o kadar vefanıza karşı vefasızlık, altından kalkılmayan bir vebaldir!” derler. Tabii, bunu bekleyerek de onu yapmamak lazım! Biz bize düşeni, yine îsâr ruhuyla ortaya koymalıyız; hakikaten yaşatma hissiyle, insanlık çapında bir ba’s u ba’de’l-mevt meselesini tetiklemek suretiyle yapacağımız şeyleri yapmalıyız. Öyle bir şey döner gelirse, döner gelir. Yoksa, mesleğimiz peygamberlik mesleği olduğu için, yani onların kıtmirleri olduğumuz ve onların arkasından koşturduğumuz için, “Bu hizmetten ötürü sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretimi verecek olan, ancak Rabbülâlemîn’dir.” (Şuarâ, 26/109) ve “Yaptıkları tebliğ karşılığında sizden bir ücret istemeyen, hiç menfaat beklemeyen, dosdoğru yolda yürüyen bu kimselere uyun.” (Yâsîn, 36/21) ayetleri fehvasına göre hareket etmeli ve katiyen yapılan hizmet karşılığında kimseden bir şey beklememeliyiz!

*Yaptığı hizmet karşısında şunu elde etmek, bunu elde etmek, -bugün o insanlar demagojilerle, diyalektiklerle başkalarını kandırmaya çalışsalar da- tarihin sayfalarına şenâet, denâet ve rezâlet şeklinde kapkara kalemlerle işlenecektir. Tereddüdünüz olmasın. Fakat bizim tarih sayfalarımızın beyaz mürekkeple kaydedilmesi için lazım gelen şey ne ise.. sergüzeşt-i hayatımızı, bembeyaz mürekkeple tarihin sayfalarına işleyebileceğimiz şekilde, öyle bir fedakarlık yolunda, öyle bir hasbîlik yolunda, öyle bir îsâr duygusu yolunda -ki, îsârlaşma dedik buna.. îsârın ta kendisi olma- götürürsek Allah’ın izniyle, ne dünyada ne de ukbâda hiçbir kaybımız olmaz. Enbiyâ-ı İzâm’ın yoludur bu! O yolda yürümüş oluruz.

Dünya “Boş verin onların dediklerini, siz işinize bakın!” diyor.

*Öyle bir sevgi, öyle bir sempati hâlesi var ki Hizmet etrafında.. “Boş verin onların dediklerini, bakın işinize! Biz 20 senedir sizi tanıdık.” diyorlar, “Kendi içinizde sizi 20, 30, 40 senedir tanımayan kimseler varsa şayet, veyl olsun onlara; sizi tanımamışlar. Sizi bitirmeye, sizi yıkmaya çalışıyorlar.”

*Bitirme kelimesi iki manaya gelir: Bir, tüketme manasına; tenkildir bu, kökten kazıma.. bir de, tohumların neşv ü nema bulması, başağa yürümesi şeklinde bir bitme vardır. Bu açıdan da haksız yere sizi bitirmeye çalışanlar, farkına varmadan, sizde metafizik gerilimi artırarak adeta dibinize su salmış, kuvve-i inbatiyenizi coşturmuş, gübre atmış, güneşlendirmiş ve havalandırmış gibi sizin bir yönüyle boy atıp gelişmenize vesile oluyorlar. Bunlara teşekkür etmek lazım. Sizde o metafizik gerilimi, o pekişmeyi, o kenetlenmeyi, bünyan-ı marsus gibi birbirinizden kopmaz hale gelmeyi sağlıyorlarsa, onlara da “thank you very much!..”

*Tazyikler, baskılar bir yönüyle terakki rampalarıdır Allah’ın izni ve inayetiyle. “Karar kararabildiğin kadar zira kararmanın son noktası fecrin başlangıç noktasıdır.” Gecenin en karanlık noktası fecr-i kâzibe tekâbül eder. Fecr-i kâzibin kendisi yalancı bir fecirdir ama o, fecr-i sâdıkın en doğru şahidi ve en inandırıcı referansıdır.

Ne Kibir, Ne Nankörlük; Esas Olan Mahviyet ve Tahdis-i Nimet

*Bir yönüyle yapılan şeyleri küçük görmemek lazım. Çünkü yapılan şeyleri küçük görmek nankörlüktür. Hazreti Pir-i Mugan’ın ifadesiyle, birisi sana güzel bir cübbe giydirse, sen de o cübbeyle ayna karşısına dikilip kendi edana endamına bakıp kırıtsan ve “Ben çok güzel oldum, var mı benim gibi bir güzel?” desen, bu gurur olur, kibir olur. Fakat “Nerede o güzellik nerede ben, hiçbir şey yok bende!” desen, bu da nankörlük olur. Bu ikisi ifrat ve tefrittir. Bir de bu ikisinin ortası vardır; ona sırat-ı müstakim diyoruz. Orta yolu şudur: “Evet bir güzellik var fakat o güzellik bana o cübbeyle, o atlasla geldi, dolayısıyla da o güzellik o atlası bana giydirene aittir.” Bu da tahdis-i nimet olur.

*Cenâb-ı Hak size ve arkadaşlarınıza çok lütuflarda bulundu. Şimdi bunu görmezlikten gelmemek lazım, önemli bir lütuftur bu. Birileri de onu durdurmak için çok farklı hile ve hud’a versiyonlarıyla uğraşıyorlar. “Acaba nasıl yapsak ki bunu bir yerde durdursak, dağıtsak?” falan. Cenâb-ı Hak o fırsatı vermedi onlara. İş gidiyor Allah’ın izni ve inayetiyle. Bunu görmezlikten gelmeyelim. Bu Cenâb-ı Hakk’ın çok önemli bir lütfudur, ihsanıdır. Fakat Alvar İmamı merhumun buyurduğu gibi, “Değildir bu bana layık bu bende / Bana bu lütf ile ihsan nedendir?” demeliyiz.

*Cenâb-ı Hakk’ın büyüklüğünün emarelerinden bir tanesi çok küçük unsurlarla büyük şeyler yapmaktır. Şu kocaman fizik âlemine bakın; atomlar, elektronlar, nötronlar, protonlar, partiküller.. onun altında esirden, eterden bahsediliyor ve belki onun altında başka şeyler var. Bu minnacık şeylerden başınızı döndüren şu koskoca fizik âlemini, kehkeşanları yaratıyor. Küçük şeylerden büyük şeyleri yapmak O’nun büyüklüğünün en büyük emaresidir. Bizim gibi küçük insanlarla Allah (celle celaluhu) büyük şeyler yapıyorsa, bu da O’nun büyüklüğüne emaredir.

*Hazreti Pir de “Nefis cümleden ednâ, vazife cümleden a’lâ” diyor. Başka bir yerde de, “Dine hizmet ettim diye fahirlenme, Allah bazen bu dini fâcirin eliyle bile teyit buyurur, destekler!” diyor. Haşa, o kendi hakkında öyle düşünebilir. Bizim nazarımızda o mualladır, o müzekkadır, nefsini tezkiye etmiş bir insandır Allah’ın izni ve inayetiyle. Fakat rehberliği cihetiyle bize ders verir: Elinizden başarılar, muvaffakiyetler gelebilir; çok önemli başarılar sergileyebilirsiniz; o zaman da böyle demelisiniz.

“Burada da Senin nâm-ı celîlin dalgalansın yâ Rasûlallah!..”

*Meselenin bir diğer yanı da şudur: İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) gösterdiği bir ufuk var; “Benim nam-ı celilim güneşin doğup-battığı her yere ulaşacaktır.” Bir taraftan, o işi temsil eden babayiğitlere bir hedef gösteriyor; bir taraftan da gayb-bin gözüyle gördüğü bir şeyi söylüyor. El-hakk bugüne kadar çokları bir yere kadar götürmüşler onu. Fakat ne Raşid Halifeler’in elinde, ne Abbasîlerin elinde, ne Emevilerin elinde, ne de Osmanlıların elinde bugünün insanının sahip olduğu imkânlar yoktu. Bugün, o insanların şimdiye kadar iktiham ettikleri (katlandıkları, aştıkları) o mehâlik (tehlikeli yerler ve işler) ölçüsünde gayret gösterilir ve tehlikeler/zorluklar göğüslenirse, zannediyorum güneşin doğup battığı her tarafa gidebilir bu mesele. Onun için o hedeflenmeli. Alaska’ya, Grönland’a kadar nam-ı celîli götürmek âdeta bir sorumluluk, bir vazife olarak bize yükleniyor.

*Doyma bilmeyen hisle, hırsla -belki hırsın caiz olduğu yerlerden bir tanesi budur- kendi mübarek dinimizi, düşüncemizi anlatmalıyız. Bu, insanları nereden nereye getirecek?.. Bazıları tam sizin çizginizde veya sizin üstünüzde Osmanlı çizgisinde, Mehdi, Hadi çizgisinde, Ömer b. Abdülaziz çizgisinde, Hazreti Ebubekir, Ömer, Osman, Ali (radıyallahu anhüm ecmaîn) çizgisinde bir yere gelir. Bazıları dost olur, “ilişmeyelim size” derler, “güzel insanlarsınız” derler ama düşünce dünyaları hayat felsefeleri farklıdır. Irkları, dilleri, anlayışları, felsefeleri farklıdır fakat bir dostluk, bir taraftarlık, bir sempatizanlık beslerler. Bir de Cemil Meriç merhumun ifadesiyle “âraftakiler”, bir o tarafa bakarlar, bir de bu tarafa bakarlar; ahval ve şerait lehte cereyan ettiğinde bu tarafta olurlar, biraz aleyhe dönüyor gibi olunca “Şimdilik ilişmeyin bize, bizi olduğumuz yerde bırakın böyle. Biz âraftakileriz, durumu idare ediyoruz. Siz de ne olur Allah aşkına, bizi idare edin.” derler. Olabilir!.. Herkesin immun (bağışıklık) sistemi aynı ölçüde değildir. Dolayısıyla bazıları çok küçük virüsle hemen yatağa düşebilirler. Fakat bazılarının da umurunda değildir; on türlü grip virüsü bile musallat olsa, yine hiçbir şey olmamış gibi kalkar, gezer, çalım çakarlar.

*Böyle bir mefkûre… Götürüp onu Mars’a da dikme Allah’ın izni ve inâyetiyle; “Burada da Senin nâm-ı celîlin dalgalansın yâ Rasûlallah!..” deme. Himmet bu ölçüde âlî olmalı, dûn-himmet olmamalı. Siz, himmetin böyle âlî olmasının mükâfatını görür, defterinize hasenat yazdırmış olursunuz. Nereye kadar muvaffak olur, nereye kadar bu işleri realize edersiniz? O bizi aşar.

*Bizim derdimiz bu! Ne devlet.. ne sultanlık.. ne ülke fethetme.. ne milletin sahip olduğu imkanları elinden alma… Bu gibi şeyler öteden beri hep bizim menfûrumuz oldu.