Posts Tagged ‘Taassup’

Kırık Testi: ZULÜM KARŞISINDA ALINACAK TAVIR

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Hemen her çeşidiyle zulmün çok yaygın bir hâl aldığı günümüzde, ondan uzak kalma adına nasıl bir duruş sergilenmelidir?

   Cevap: Zulüm hem Kur’ân-ı Kerim’de hem de Sünnet-i Sahiha’da çok geniş anlamlı olarak ele alınmıştır. Fakat kısaca o, haddini aşma ve başkasının hakkına tecavüz etme demektir. Elbette onun da kendi içinde dereceleri vardır. Mesela siz, bir karıncayı öldürdüğünüz zaman zulüm işlemiş olursunuz. Çünkü hiç kimse haksız yere bir hayvanın yaşama hakkını elinden alamaz. Eğer haksız fiilinizin konusu bir insan ise elbette o zaman işlediğiniz zulüm daha da büyük olacaktır. Bir topluluğa yapılan zulme gelince, o diğerleriyle kıyaslanmayacak ölçüde çok daha büyük ve korkunç bir cürümdür.

Hangi çeşidiyle olursa olsun, zulüm öyle Allah belâsı bir inhiraf ve sapkınlıktır ki Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde, اِتَّقُوا الظُّلْمَ فَإِنَّ الظُّلْمَ ظُلُمَاتٌ يَوْمَ الْقِيَامَةِ “Zulümden uzak durun. Zira o, kıyamet gününde insanı boğacak ve bunaltacak üst üste karanlıklar şeklinde onun karşısına çıkacaktır.” (Buhârî, mezâlim 9; Müslim, birr 56) buyurmak suretiyle onun uhrevî yansımalarına dikkat çekmiştir. Yani insanın bu dünyada gerek hayvanlara gerek insanlara gerekse Allah’a karşı yapmış olduğu zulüm ve haksızlıkların her birisi ayrı bir dert ve sıkıntı olarak ahirette onun karşısına çıkacaktır. Bu dünyada sınır tanımayan ve had bilmeyen zalimlere Allah ahirette hadlerini bildirecektir.

Muhakkik âlimlerin, zulmü, imana girmeye mâni engellerden birisi olarak kabul etmeleri de ayrıca üzerinde durulması gereken bir konudur. Hatta o, Allah’a iman etmeye mâni olduğu gibi, iman etmiş olan insanların iman dairesinin dışına çıkmaları adına da önemli bir sebeptir.

   Zulmün Engellenmesi

Zulüm, insanlık adına bu ölçüde kötü ve çirkin olduğuna göre mutlaka önünün alınması gerekir. Hadisin ifadesiyle herkes tasarruf kabiliyetine, takatine ve konumuna göre bazen eliyle bazen de diliyle zulmün önüne geçmeye çalışmalı; buna güç yetiremediği durumlarda da en azından kalbiyle zalime buğz etmelidir. (Bkz.: Müslim, îmân 78; Tirmizî, fiten 11; Ebû Dâvûd, salât 239) Nitekim zulme karşı sessiz kalınmaması gerektiğini ifade eden, مَنْ سَكَتَ عَنِ الْحَقِّ فَهُوَ شَيْطَانٌ أَخْرَسُ “Haksızlık karşısında susan, dilsiz şeytandır.” sözü meşhur olmuştur.

Bazı küçük zulümleri önlemek fertlerin imkân ve iktidarı dâhilindedir. Fakat bazı zulümler de vardır ki onlar ancak devlet eliyle önlenebilir. Hatta mükemmel şekliyle olmasa bile şöyle böyle adalet ve demokrasinin hükümferma olduğu günümüz dünyasında işlenen öyle zulümler vardır ki devletler de onların üstesinden gelemezler/gelemiyorlar. Kan seylaplarının insanları sürükleyip götürdüğü, yuvaların yıkıldığı, çocukların yetim, eşlerin dul kaldığı, vahşet ve şenaatlerin birbirini takip edip gittiği bu zulümlerin önlenmesi ancak uluslararası bazı kurum ve kuruluşların eliyle mümkün olur. Bu açıdan, mani olacak güce sahipken zulüm karşısında sessiz duran, ister fert ister devlet isterse de uluslararası bir kuruluş olsun, dilsiz bir şeytandır; zulmü engelleme imkânı bulunduğu hâlde buna göz yumduğu için bir yönüyle zulme ortak olmuş olur ve ahirette de buna göre muamele görür.

Zulme karşı tavır almak ve onu engellemek çok önemli olduğu gibi, bu konuda takip edilecek doğru stratejiyi belirleme ve üslup hatasına düşmeme de en az bunun kadar önemlidir. Daha baştan insan haksızlıkları nasıl önleyebileceğini iyi hesap etmeli, kendi imkânlarının farkında olmalı ve aynı zamanda zulmü önleyeceğim diye daha büyük fitnelerin ortaya çıkmasına sebebiyet vermemeli, hayır yapıyorum diye şer yapmamaya dikkat etmelidir.

   Zulümle Hiçbir Yere Varılamaz

Bazıları irtikâp ettikleri zulüm ve haksızlıklar yoluyla hedeflerine varacaklarını zannetseler de büyük bir yanılgı içindedirler. Çünkü bugüne kadar zulüm yoluyla bir yere varıldığı veya herhangi bir hakkın ikame edildiği hiç görülmemiştir.

Öte yandan zulümle bir yere varılması mümkün olmadığı gibi, onunla kaybedilen hakların geri alınması da mümkün değildir. Eğer insanlar zulüm yoluyla bir yere varmaya veya kaybettikleri haklarını elde etmeye çalışırlarsa bu, yeni yeni zulümlerin ortaya çıkmasına, hukukun çiğnenmesine ve adaletin paramparça olmasına sebebiyet verecektir. Eğer hakkın hâkimiyeti ve adalet talep ediliyorsa, işin bidayetinden nihayetine kadar hakka bağlılığın elden bırakılmaması gerekir. Çok defa ifade ettiğimiz bir tabirle söyleyecek olursak, hedef meşru olduğu gibi ona ulaştıracak vesile ve yolların da meşru olması lazımdır.

Peki, günümüzdeki bunca zulüm ve haksızlıkları önlemek bizim elimizden gelir mi? Bunun ne kadarına muvaffak olabiliriz? Bunu bilemiyoruz. Fakat önemli olan ıslah ve tamir yolunda olmaktır. Bu yolun yolcularına düşen vazife, her zaman hak ve hakikatin temsilcisi olmak, herkese bağrını açmak ve aynı zamanda yapılan zulüm ve haksızlıklara da aynıyla karşılık vermemektir. Nâbî’nin ifadesiyle söyleyecek olursak,

Cevr ile kimseyi bîzar etme

Sana cevr etse de azar etme

Varma şekvâ ile bâb-ı şâha

Sana cevr ideni sal Allah’a

“(Zulmederek kimseyi rahatsız etme. Sana zulmetse bile sen haksızlık etme. Şikâyet ile Allah kapısına varma. Sana zulmedeni Allah’a havale et.)”

   Mevlâna Olabilmek

Belki çok defa -biraz da hamasi mülâhazalarla- Mevlâna, Yunus Emre, Ahmet Yesevî veya Hacı Bektaş-ı Velî diyor ve onların hoşgörüsüne atıfta bulunuyoruz. Ne var ki Mevlâna demek kolaydır da Mevlâna olmak zordur. Mevlâna’dan bahsettiğiniz aynı anda hakikaten size hakaret edene kucak açabiliyor musunuz? Üzerinize geldiklerinde yumuşak bir şekilde bu problemi halletme yollarını araştırıyor musunuz? Size karşı düşmanlık besleyen insanları bir süre sonra kendinize benzetebiliyor musunuz? İşte gerçek Mevlânalık budur.

Mevlâna’nın hoşgörüsüyle ilgili şöyle bir hâdise anlatılır. Kaba softalardan birisi bir gün Mevlâna’nın karşısına çıkar ve onun “Bir ayağım Müslümanlığın merkezinde diğer ayağım yetmiş iki milletin içinde.” türünden sözlerini eleştirir. Onu zındıklıkla ve Müslümanları saptırmakla itham eder ve aleyhinde sayar döker. Hazret onun dediklerine hiç müdahale etmeden Allah’ın verdiği bir temkinle sükûnet içerisinde dinler. Onun, diyeceklerini dediğini ve başka sözü kalmadığını görünce, “Sözün bitti mi?” diye sorar. “Evet” cevabını alınca da gayet yumuşak bir sesle, “Sen de gel. Sana da bağrım açıktır.” der.

İşte burası sözün bittiği noktadır. Böyle bir durumda karşı tarafın içindeki bütün olumsuz duygular eriyip gider. Onun içindeki kin ve nefretler birdenbire sevgi maytapları hâlinde başınızdan aşağıya yağmaya başlar. İnsanların başına yukarıdan ışıklar yağdırmanın yol ve yöntemi varken ne diye meteorlar yağdıralım!

Eğer siz Mevlâna ruhunu temsil etmeye odaklanmışsanız size düşmanlık yapanlar bir kere, iki kere, üç kere, dört kere.. size zulüm ve haksızlık yapsalar bile, mukabele görmediklerinden dolayı bir süre sonra bu zulümlerinden vazgeçeceklerdir. Şimdi meseleleri bu şekilde yumuşaklık ve mülâyemet yoluyla çözme dururken ne diye kin ve nefretleri tetikleyecek yollara girelim ki!..

Fakat burada daha önce de farklı vesilelerle dile getirilen bir hususa açıklık getirmekte fayda mülâhaza ediyorum. O da şudur: Biz kendimize ait haklardan vazgeçebilir ve bunları affedebiliriz. Fakat dinimize, diyanetimize, millî değerlerimize veya ülkemize saldırıda bulunulduğunda aynı tavrı sergileyemeyiz. Burada yapılması gereken şudur: Öncelikle bu kötülükleri yapan insanlara makul şekilde izahatta bulunur ve hatalarını düzeltmeye çalışırız. Hâlâ inat ediyorlarsa tekziplerde bulunuruz. Yine hatalarından vazgeçmez ve temerrütlerini sürdürürlerse tazminat davaları açarız.

Fakat bunları yaparken bile hep hukuk ve ahlâkın bize çizdiği sınırlarda kalmaya dikkat eder ve katiyen centilmenlikten fedakârlıkta bulunmayız. Hep insanca davranırız. Bir kısım tavzih, tashih ve tekziplerde bulunurken bile sözlerimizle, davranışlarımızla, bakışlarımızla ve ifade tarzımızla hep karşı tarafa olumlu mesajlar vermeye çalışır ve asla kendi karakterimizden taviz vermeyiz. Söyleyeceklerimizi şeytanın fısıltılarıyla değil, Cibril-i Emin’in ses ve soluğuyla dile getiririz. Başkalarının zulüm ve saldırıları kendi karakterlerini gösterir. Bu durum kendisini İslâmî düşünceye ve evrensel insanî değerlere bağlayan insanları kendi karakterlerinin gereğini yapmadan alıkoymamalıdır.

   Değer mi Bunca Zulme?!.

Bence bu kısacık dünya ne başkalarına zulmetmeye ne de onların zulümlerine aynıyla mukabelede bulunmaya değmez. Neticede hepimiz birer yolcuyuz. Kısa bir müddet dünya misafirhanesinde kaldıktan sonra yaptıklarımızın hesabını vermek üzere ahirete intikal edeceğiz. Değer mi kavga etmeye? Değer mi ihtilâf ve iftiraklar çıkarmaya? Değer mi zulüm ve haksızlıklar irtikâp etmeye?

Anonim bir sözde dünyanın basitliği ve geçiciliği şöyle ifade edilir:

Çeşm-i ibretle nazar kıl, dünya bir misafirhanedir

Bir mukim âdem bulunmaz, ne acep kâşânedir

Bir kefendir akıbet sermayesi şah u geda

Pes buna mağrur olan mecnun değil de ya nedir?

İnsanoğlu bugüne kadar birçok kere, karşılaştığı problemleri çözebilmek için kin ve nefretleri değerlendirdi. Keşke bundan sonra bir kere de sevgi ve hoşgörüyü değerlendirebilsek! Gönüllerimizi herkese açabilsek ve oraya giren hiç kimse ayakta kalacağı endişesine kapılmasa! Herkese karşı derin bir saygı ve hürmet hissiyle muamelede bulunabilsek! Ciddi bir empati duygusuyla âlemin hissiyatını ve yetiştikleri kültür ortamlarını doğru okuyabilsek ve herkese buna göre davranabilsek! Zira bizim başkalarından beklediğimiz davranış tarzı ne ise onların bizden bekledikleri şey de odur. Saygı bekliyorsak saygı göstermeliyiz. Hakkımızın gözetilmesini istiyorsak herkesin hak ve hukukuna riayet etmeliyiz.

Şunu bilmek gerekir ki bugünkü problemler dar düşüncelerin, donuk dimağların halledemeyeceği ölçüde karmaşık bir hâl almıştır. Taassup duygusuyla hareket eden radikal düşünceli insanların gönüllerin fethi ve insanlığın barışı adına yapacakları çok bir şey yoktur. Hele onlar bu katılıklarıyla asla gönüllerde kendi değerlerine karşı saygı uyaramazlar. Başkalarına İnsanlığın İftihar Tablosu’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) sevdiremezler. Çünkü onlar kendi nefislerinin esiridirler.

Bu yüzden insanlığın problemlerinin çözümü adına vicdanı engin, gönlü zengin ve düşüncesi de derin olan insanlara ihtiyaç vardır. Nasıl Hazreti Mevlâna yedi sekiz asır evvel Müslümanların ciddi mânâda çözülüş ve kopuş yaşadığı bir dönemde ortaya koyduğu makul reçetelerle yeniden onları bir araya getirdi ise, insanlığın birbirinden koptuğu, herkesin ters istikametlere yöneldiği ve ilişkilerin çatışma ve düşmanlıklar üzerine bina edildiği günümüz dünyasında da inanmış gönüllere düşen vazife, Mevlâna ruhunu bir kere daha canlandırmaktır. Bu yapılamadığı sürece dünyanın farklı yerlerindeki zulüm ve düşmanlıkların önüne geçmek mümkün olmayacaktır. Hele bir de tiranlar ve onların hırslarıyla, intikam adına hazırlanan korkunç silahlar yüzünden dünyada barış ve huzurun ne ölçüde tehlikede olduğu göz önüne alınacak olursa, hayatlarını sevgi ve hoşgörüye adayan fedakâr gönüllerin sorumluluğunun ne ölçüde büyük olduğu daha iyi anlaşılacaktır.

BAMTELİ: Kökü Mâzîde Bir Âtî ve Hakta Sebât

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde özellikle şu konuları vurguladı:

“Kimin için Allah var, onun için her şey var!”

*“Muğnî” ism-i şerifi Cenâb-ı Hakk’ın esmâ-i hüsnâsından: Varlık bahşeden, ekstra lütuflarda bulunan, gönülleri zengin kılan; Kendisine inananları başkalarına karşı müstağni hale getiren; “Sen olduktan sonra, başka şeylerin yokluğu hiçbir şey ifade etmez; Sen bizimle olunca, her şey bizimle beraber sayılır!” dedirten. Maddî-manevî zenginliği Allah’tan görüp bilen insanlar, Cenâb-ı Hakk’ın bu mübarek isminin mazhar ve meclâsıdırlar.

*Hazreti Pîr diyor ki: “Kimin için Allah var, onun için her şey var!” Şu halde mü’min: “Allah’ım! Beni Sensiz etme!..” demeli ve bunu vird-i zebân etmeli. (…) Bunun dışındaki meseleler tâlî şeylerdir; değerleri ne kadarsa, o kadar önem verilir.

*Allah “Ganiy-yi ale’l-ıtlak, Muğnî-i mutlaktır.” Onun inayet gölgesine giren insanlar -zılliyet planında- O’ndan başka her şeye karşı müstağni davranırlar. Dünya -bir yönüyle- bütün süsü cazibesiyle, baş döndürücü güzellikleriyle, debdebe ve ihtişamıyla karşılarına çıksa da onlar göz ucuyla ona bir nigâh-ı âşinâ kılar ve “Acaba Senin bunda rızan var mı? İtelim mi? Dürtelim mi? Atalım mı bunu?” mülahazasına girerler. Çünkü Zât-ı Ulûhiyet söz konusu olduğu yerde her şey tâlîdir. İkinci derecede de değil. Tâlînin tâlînin tâlîsidir.

“Ne harabîyim ne harabatîyim / Kökü mazide olan âtîyim!..”

*Maalesef, bu mülâhazalar bizim yitirdiğimiz mülâhazalardır. Biz, Râşid Halifeler, Sahabe-i Kirâm ve selef-i salihîn efendilerimizden sonra, Allah ile münâsebet adına derinlikleri yitirdik! Bu yitirdiğimiz şeyleri bulma mevzuunda ise bir cehd, bir gayret sergileyemedik. O kadar çok şey yitirdik ki, bunları toplamaya kalksak çeyrek asır sürer.

*Bir de sağdan, soldan, önden, arkadan gelen şeytanın avenesi var! Nazarlarımızı hep buraya teksif ediyorlar ve dahası bizi kökümüzden koparıyorlar.

*Kendisine, “Sen hep maziden bahsediyorsun; sürekli Osmanlı çeşmelerini, camilerini dile getiriyorsun; sen bir harabîsin, harabatîsin” diyenlere karşı Yahya Kemal, “Ne harabîyim ne harabatîyim / Kökü mazide olan âtîyim” diye cevap vermiştir. Evet, bugünü değerlendirmek için dünü bilmek iktiza etmektedir. Güçlü bir gelecek bekliyorsanız sağlam bir kökünüzün olması lazımdır.

*Geçmişi inkâr ederek bir gelecek kurmamız mümkün değildir. Çünkü bizim değerler mecmuamız ve onun nüveleri hep geçmişteydi. Başta Enbiyâ-ı İzâm ve onların Sultanı, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem).. O’ndan sonra Râşid Halifeler, Sahâbe-i Kirâm, Tabiîn-i Fihâm, Tebe-i Tabiîn-i İzâm, Müctehidîn-i İzâm, Müceddidîn-i Kirâm, günümüze kadar… O kökten geliyoruz! Onu görmezlikten gelmek ve onu kabul etmemek -bağışlayın- köksüzlüktür! Râşid Halifeler’den ve onların hayat tarzından kopmuşluktur. Cihanlara hükmettikleri halde fakirâne yaşayan Râşid Halifelerden kopmuşluk ise -bağışlayın- bir kopukluktur!

*Geçmişinden kopan insanın, geleceğimiz adına vaat ettiği/edeceği hiçbir şey yoktur! O bir köksüzdür; köksüz ağaçlar da bugün olmazsa yarın devrilmeye mahkûmdur!..

*Mü’min iman, marifet ve muhabbet adına derinliklere doğru kök salmalı. Bir Hak dostu diyor ki: Cenâb-ı Hakk’ın kahrından/azabından korkuyorsan, O’nun emirlerine sımsıkı sarıl, dinde sâbit-kadem ol; zira ağaçlar şiddetli rüzgârların korkusuyla köklerini bulundukları yerde daha bir sağlamlaştırırlar.” Ağaçlar şiddetli rüzgarlar karşısında devrilmemek için arzın derinliklerine doğru hep kök salarlar.

“Değerler Yetimi” Bir Milletin İhyâsı

*Biz bir yönüyle beşinci asırda inhiraf yaşamaya başladık. Saltanat ve debdebe başımızı döndürdüğü andan itibaren de o inhirafı katladık. Bir iki asır önceden başlamak suretiyle, günümüze kadar artan bir şekilde, bütün bütün kendi değerlerimizden, ruh ve mana köklerimizden uzaklaştık. Dolayısıyla “değerler yetimi” ve “din öksüzü” haline geldik.

*Sağlam bir silkinme olursa -Allah’ın izni ve inâyetiyle- Allah Teâlâ bugüne kadar öldürdüğümüz şeyleri ihyâ eder. Uğradığımız her yerde adeta mazinin “tın tın” sesini duyuyor gibi oluruz. Gürül gürül bir ezan edâsıyla, Ruh-u Revân-ı Muhammedî’nin şehbal açması edâsıyla çok farklı şeyler duyar, çok farklı hislerle kendimizden geçeriz. Silkinirsek -Allah’ın izni ve inâyetiyle- bunlar mukadderdir, tereddüdünüz olmasın.

*Muvakkat zâlimlerin, muvakkat tasallutları ve zulümleri karşısında paniğe kapılmaya gerek yok. Ne zaman, hangi devirde zalimler uzun boylu pâyidâr olmuşlar ki bugün size musallat olanlar da pâyidâr olsunlar?!.

*Eğer O’na dayanıyorsanız, O’na güveniyorsanız, “رَبَّنَا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا وَإِلَيْكَ أَنَبْنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُEy Yüce Rabbimiz, biz yalnız Sana güvenip Sana dayandık. Bütün ruh u cânımızla Sana yöneldik ve dönüş Sanadır, sonunda Senin huzuruna varacağız.” deyip o ahd-ü peymânınızı her an yeniliyorsanız, asla yenilmezsiniz; gelmez sırtınız yere ve gelmezsiniz kündeye Allah’ın izni ve inayetiyle.

*Kendi işimize bakmamız lazım. Fikir kabiliyetimizi falanın filanın demesine etmesine harcarsak alternatif yollar oluşturamayız ve yol alamayız. Bu itibarla da mâlâyanî şeylerden sıyrılıp şu anda bile cehd, gayret ve aktivitelerimizi ikiye, üçe katlayarak işimize bakmalıyız.

Kimdir “Gariplere müjdeler olsun!..” Tebşirinin Muhatapları?

*İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Gariplere müjdeler olsun!..” buyuruyor. Gariplerin kim olduğu sorulunca da onları elin âlemin fesat çıkardığı, bozgunculuk yaptığı bir dönemde bütün bozulmaları ıslah etmek suretiyle ıslah hareketi içinde bulunanlar olarak tarif ediyor.

*Bütün bu yapılanlar karşısında duraklarsak, bir frene basarsak, “Hızımızı keselim, bir bakalım bu adamlar ne diyorlar?” falan dersek, dünya kadar zaman israfına gitmiş oluruz. Oysaki zamanın bir saniyesini bile israf etmeye hakkımız yok. Yediğiniz içtiğiniz şeylerde israf, gezmede israf, debdebede israf, ihtişamlı yaşamada israf… Bunlar nasıl haramdır; zamanın israfı da -o yeme içmeden daha büyük- haramdır.

*İnsan zimmetleme, ufuklarını açma, gönüllere ruhumuzun ilhamlarını boşaltma, kalblerin önündeki engelleri bertaraf ederek onların Allah’la buluşmalarını sağlama.. dünyada bundan daha büyük bir şey yoktur. “Bir insanın senin elinle hidayete kavuşması, gözünün hak ve hakikate açılması, üzerine güneşin doğup battığı her şeyden hayırlıdır!” buyuruyor Söz Sultanı, Cevâmiu’l-kelim Sahibi, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (sallallâhu aleyhi ve sellem).

Taassup İlleti

Soru: Muhterem efendim, daha önce farklı bir açıdan ele alınan bir konu hakkında sormak istiyoruz. Taassup ile salâbet-i diniye ya da hamiyet-i İslamiye dediğimiz ahlak arasındaki belli başlı farklar nelerdir?

*Arapça bir kelime olan taassup, işin önünü arkasını hesap etmeden sadece kendi anlayış ve kendi beğenisine göre meseleleri değerlendirme, akla uymayan ve dinin ruhuna ters düşen hususlarda bile inat ve temerrüt içinde bulunma ve Türkçemizde “dediğim dedik” sözüyle ifade edebileceğimiz tavır ve davranışlar sergileme demektir. Rasûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bazı hadis-i şeriflerde bu tutumu, lügat itibarıyla “sinirlilik” mânâsına gelen “asabiyye” sözcüğüyle ifade etmiştir. Çünkü taassup, tamamen sinir ve hisler üzerine kurulan bir davranış şeklidir; dem ve damara dayanan, cismaniyet ve hayvaniyetten beslenen bir his ve duyuşun dışarıya vurmasıdır.

*İnsandaki taassup hissi, hayırda kullanılırsa, pozitif bir kısım şeylere de vesile olabilir. Bu diğer duygularda da böyledir. İnsan mahiyetindeki benlik, şehvet, öfke, inat ve hırs gibi boşlukların yüzleri terbiye ile bâkî gerçeklere ve uhrevîliğe döndürülürse, bunların hepsi insanın önemli birer derinliği haline de gelebilir.

İnadı Hakta Sebat, Hasedi Hayırda Yarış İçin Kullanmalı!..

*İnsandaki kötü duygulardan biri “inat”tır. Çok defa kuru bir inat adına insanlar birbirlerine düşmekte, aralarında ciddî kavgalar meydana gelmekte, hatta birbirlerini öldürmektedirler. Ne var ki, inadını iradesinin emrine alan bir insan, ne olursa olsun asla hak ve hakikatten ayrılmaz ve böyle bir kimsenin önünü tama, makam, mevki, şöhret, rahat ve rehavet gibi duygular kat’iyen kesemez. Böylece fena bir huy olan ve tamamen nefis mekanizması içinde yer alan inat duygusu, iradesinin hakkını veren bu insanda hakta sebat ve hakikate teslimiyet şeklinde kendisini hissettirir. Evet, artık şeytanî bir mekanizma olan inadın yönü müspete çevrilmiş ve bu sayede inat, insanın melekî yanında yer alarak onun melekiyetine hizmet eder hâle gelmiştir.

*Yine bu cümleden olarak; “haset”, bir kimsenin, başkalarının mazhariyetlerini çekemeyip, onlara nasip olan nimet ve faziletler karşısında hazımsızlık göstermesi, diğer insanlardaki nimetlerin ve iyi hallerin yok olmasını ve hepsinin kendine verilmesini arzu etmesi demektir. Bu, insanı batıran, mahveden bir duygudur. Hasan Basri hazretleri, “Ben haset edenden daha ziyade mazluma benzeyen bir zalim görmedim!” der. Hazreti Pir de şöyle söyler: “Hased, evvela hâsidi yakar bitirir, mahsûd hakkında zararı varsa da çok azdır.” İşte, böyle Allah belası bir maraz olan haset duygusu bile tadil edilerek, yumuşatılarak “tenâfüs” hissine dönüştürülüp hak hakikat adına bir yarış vesilesi şeklinde kullanılabilir.

Günümüzde Taassup Ehlinin Mülahazası: “Benim gibi düşünmüyorsan hainsin!..”

*Evet, taassup için Arapça’da asabiyet de kullanılır; bir yönüyle damara, kana bağlılık içinde tavır ve davranışlar sergileme, körü körüne kabalık yapma, cahilce davranma ve asabiyetin değişik şekilleriyle başkalarına karşı kötü muamelelerde bulunma manasına gelir. İnsanların, kendi arzu ve isteklerini esas almaları, yetiştikleri kültür ortamına ve şuuraltı müktesebata göre hareket etmeleri; dolayısıyla kendilerine ters saydıkları şeylere karşı sertçe karşı koymaları demektir.

*Bugün de siz o taassubun muzaaf, hatta mük’ap şeklini görüyorsunuz. “Benim gibi düşünmüyorsan, sen hainsin. Beni kabul etmiyorsan, sen alçağın tekisin!” dendiğine şahit oluyorsunuz. Bazıları kendileri gibi düşünmeyen ve kendileri gibi olmayan herkesi vatan haini, millet haini, darbeci falan ilan ediyorlar. Şeytandaki taassup gibi bir şeydir bu. Böyle şeytanî bir mülahazadan dolayı, bu tarafta o kadar hayır, fezâil ve mezâyâ olmasına rağmen, hiçbirini görmüyorlar. Kendi elleriyle olmadığından ve kendileri yapamadıklarından, biraz da yetersizliklerinden ve işe yaramadıklarından dolayı işe yarayan insanları ve onların hayırlı faaliyetlerini hor hakir görüyor; mutaassıbâne bir tavır içinde karalamaya ve onların yüzüne zift saçmaya çalışıyorlar.

Mü’minin Şe’ni: Taassup Değil, Salâbet-i Diniye

*Mü’minde asla taassup olmamalıdır. Çünkü mü’min hakperesttir. Onun vazifesi hakkı tutup kaldırmaktır. Bu açıdan hakka gönül vermiş bir insanın hakka karşı çıkması, hakkın karşısında ayak diretmesi, onu görmezlikten gelmesi düşünülemez. Aksi takdirde o, hakka karşı saygısızlık yapmış olur. Bu yüzden mü’minde taassup değil, salâbet-i diniye olmalıdır.

*Salâbet, bir mevzuda dayanıklı ve sağlam olma, ayağını yere sağlam basma ve böylece kavlî, fiilî ve hâlî olarak kaymama kararlılığı içinde bulunma demektir. Sertlik, katılık ve müsamahasızlık ise salâbet-i diniye demek değildir. Salâbet-i diniye; şartlar ve hâdiseler ne kadar değişirse değişsin, bir insanın İslâm’ın vaz’ ettiği bütün hükümleri yaşama mevzuunda tam bir kararlılık ve samimiyet ortaya koyması demektir.

*Milletimiz başta olmak üzere bütün insanlığın faydasına bir kısım işler yapıyorsak, bunların milletimizin menfaatine ve diğer milletlerin yararına olduğuna inanıyorsak, ayrıca, geçmişle irtibatımız, Ruh-u Seyyidi’l Enam’ı hoşnut etmemiz ve Cenâb-ı Hakk’ın rızasına ermemiz adına muvafık ve önemli vesileler olarak görüyorsak, sâbit kadem olmamız lazımdır. Şayet tereddüdümüz varsa, yürüdüğümüz yolu bir kere daha gözden geçirmemiz, kafa kafaya vererek ortak akılla o meseleyi test etmemiz ve varsa yanlışlarımız görüp düzeltmemiz gerekir. Fakat bu muhasebe, murakabe ve testi defalarca yapmış ve doğru yolda olduğumuza kanaat getirmişsek, artık onda sebat göstermemiz icap eder.

“Bugün bu hizmetle uğraşanlar, yarın nedametle ellerini dizlerine vuracaklar!..”

*Neresi yanlış bu işin? Her rengi ve her deseniyle siz Anadolu insanı yirmi senede Allah’ın izniyle dünyanın 163 ülkesine girmişsiniz; Batılılar iki asır çalışmalarına rağmen bu ölçüde muvaffak olamamışlar. Dünyanın değişik yerlerinde değişik nispetlerde seçmeli ders olarak Türkçe okutuluyor. Bir gün dünyanın neresine giderseniz gidin, orada sizinle Türkçe konuşan insanlarla karşılaşacaksınız.

*Bir senedir gittikleri her yerde “Amanın bu okulları kapatın, bunlar sizin başınızı ağrıtır, size dert olur!” diyorlar. Böyle demelerinde acaba bir haklılık payı var mı? Sizin kültürünüz, öz değerleriniz dünyanın dört bir yanında temsil edilip bayraklaştırılıyor; sizin bu değerler mecmuanıza insanlar alaka duyuyorlar. Allah aşkına, Peygamber hatırına, bunun yanlışı neresinde?!.

*Siz kafa kafaya verdiniz, “Vallahi de, billahi de on defa test ettik, bu konunun zerre kadar yanlışı yok!” dediniz. O zaman da size, hiç durmadan hizmetinize koyulmak ve ayrıca o aldanmış insanların zihinlerindeki isi, pası silmeye çalışmak düşer.

*Endişe etmeyin!.. Bugün bu hizmetle uğraşanlar, yarın ellerini dizlerine vurup “Keşke toprak olsaydık!” diyecekler, “toprak olsaydık da bunları yapmasaydık!..”