Posts Tagged ‘Şükür’

Kırık Testi: İMAN VE ÜMİDİN KAZANDIRDIKLARI

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Son yıllarda yaşanan bir kısım amansız ve insafsız hâdiseler, inanan gönüllerin geleceği karanlık görmelerine ve ümitsizliğe düşmelerine sebep olabiliyor. Gelecekle ilgili düşünceleriniz ve beklentileriniz nelerdir?

   Cevap: Geleceği mutlak anlamda sadece Allah bildiği için bu konuda dile getirilen her türlü tahmin sadece şahsî hislerin ve sübjektif kanaatlerin dile getirilmesinden ibaret görülmelidir. Yoksa bir mü’minin iddiayla ve kehanetle işi olamaz. Dolayısıyla biz, tarihteki ve günümüzdeki bir kısım hâdiselerden yola çıkarak gelecekle ilgili yorum ve analizler yapsak da bunlar hiçbir zaman kesin ve objektif bilgiler olmayacaktır. Öncelikle bu hususun hatırda tutulmasında fayda vardır.

Bu kısa hatırlatmayı yaptıktan sonra ifade etmeliyim ki, ben ne Türkiye’nin ne de Hizmet hareketinin akıbetini hiçbir zaman karanlık görmedim. Çevremde sadece üç-beş insanın bulunduğu dönemlerde bile bu ümidimi hep canlı tuttum. Zaman zaman karışıklıklar olabilir, bir kısım hercümerçler yaşanabilir. Samimi mü’minler bir kısım despotların zalimce muamelelerine maruz kalabilir. Zulmün paletleri altında ezilebilir. Fakat eğer -Akif’in ifadesiyle- Allah’a inanmış, sa’ye sarılmış ve hikmete râm olmuşsanız hiç endişe yaşamamalı ve ümitsizliğe düşmemelisiniz. Zira siz endişe etmeye, korkmaya ve ümidinizi kaybetmeye başladığınız anda, beraber yürüdüğünüz insanlarda paniğe sebebiyet verir, onları fikir dağınıklığına düşürür ve tereddüde sevk edersiniz. Sonrasında da kaymalar ve dökülmeler başlar.

   Niyet ve Maksadın Doğruluğu

Bir mü’min için asıl önemli olan husus, girdiği yolun ve yöneldiği hedefin doğruluğudur. Eğer siz, Zât-ı Ulûhiyet’i bütün dünyaya doğru bir şekilde duyurmaya çalışıyor, eğitim ve hoşgörü vasıtasıyla bütün dünyada sulh ve selametin hâkim olması için gayret ediyor ve yaptığınız bütün hizmetleri de sadece Allah rızasına bağlıyorsanız doğru yoldasınız demektir. Bu, insanı Cennet’e götürecek, rıza ve rıdvana ulaştıracak bir yoldur. Gerisi sizi çok alâkadar etmemelidir. Çünkü siz daha baştan bu niyetiniz, maksadınız ve gayretinizle kazanmışsınız demektir. Bunun ötesinde sizin bu gaye-i hayalinizin gerçekleşmesi, yapılan hizmetlerin meyve vermesi Cenâb-ı Hakk’ın bileceği bir iştir.

Bazen Allah Teâlâ i’lâ-i kelimetullah yolundaki gayretlere büyük kazançlar ihsan eder. Bazen de bilemediğimiz bir kısım hikmetlere binaen yapılan hizmetlerin karşılığını arzu ettiğimiz şekilde göremeyebiliriz. Birinci durumda mü’minlerin elde ettikleri başarıları sahiplenmeleri ve kendilerinden bilmeleri ne derece yanlışsa, ikinci durumda da onların karamsarlık ve ümitsizliğe düşmeleri o kadar yanlıştır. Çünkü bize düşen vazife, gaye-i hayalimizi gerçekleştirme adına sebeplere riayet etmektir. Sonuçları yaratmak ise Allah’a aittir.

Öte yandan ümitsizlik, Hz. Pir’in de ifade ettiği üzere, yüce gayelere ulaşmanın önünde büyük bir engeldir. Mehmet Akif de ye’sin nasıl bir bela olduğunu şu ifadeleriyle anlatmıştır:

Ye’s öyle bataktır ki düşersen boğulursun,

Ümide sarıl sımsıkı, bak ne olursun.

Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar,

Me’yus olanın ruhunu, vicdanını bağlar.”

Bu yüzden geleceği karanlık görmek, geleceği gerçekten karanlık hâle getirebilir ve kemalâta giden yolları yürünmez kılabilir.

Evet, pek çok âyet ve hadisin de müjdesiyle biz inanıyoruz ki gelecek aydınlıktır. Yaşanan bela ve musibetler ise bu aydınlık geleceğe ulaştıran yoldaki gelip geçici bir kısım fırtınalardır. Bu itibarla yeryüzünü Ye’cüc ve Me’cüs sarsa, bunlar her şeyi tarumar etse, yıkmadık ve devirmedik hiçbir şey bırakmasalar bile, Allah’ın izni ve inayetiyle, biz yine de sonunda bir tamir ve ıslahın vuku bulacağına inanırız/inanmalıyız. Bizim ayakta durabilmemiz, yolumuzda yürümeye devam edebilmemiz ve böylece Allah’ın hoşnutluğunu kazanabilmemiz adına böyle bir iman ve ümit çok önemli birer güç kaynağıdır.

Ebu Süfyan, Mekke fethedildiğinde bir sahabenin o günkü hâline bakıyor, bir de işin bidayetini düşünüyor; Peygamber davasının bir kadın, bir çocuk ve bir köleyle başladığını ve sonrasında o günkü ihtişamına ulaştığını söyleyerek hayretini ortaya koyuyor. Hakikaten Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve etrafındaki fakir ve zayıf durumdaki çok az sayıda sahabe çok kısa bir süre içerisinde büyük başarılar elde etmişlerdi. Hiç şüphesiz bu başarının arkasındaki -sebepler açısından- en önemli dinamikler de iman, ümit, azim ve kararlılıktı. Onlar yürüdükleri yola çok sağlam inanmış, karşılaştıkları bir kısım bela ve musibetler karşısında ümitlerini hiç kaybetmemiş, hiç duraksamadan doğru yollarında yürümeye devam etmiş, inandıkları davayı başkalarına anlatabilme adına her fırsatı değerlendirmiş ve sürekli mefkûrelerine bağlı yaşamışlardı. Neticede Cenâb-ı Hak da onları inkisara uğratmamıştı.

Peygamber yolunun yolcuları her zaman bir kısım bela ve musibetlere maruz kalabilirler. Kendilerinden ve kendi çıkarlarından başka hiç kimseyi gözü görmeyen bir kısım tiranların baskı ve zulümleri altında ezilebilirler. Fakat başkalarının mekanize birlikleri, uçakları, topları, gülleleri, onların dayandıkları güç kaynağı karşısında çok cılız şeylerdir. Dışarıdan gelen bu tür saldırı ve tecavüzlerin bir davaya gönül vermiş insanları yollarından alıkoyması ve onların başlatmış oldukları hizmetleri bitirmesi çok zordur. Yeter ki içteki ahenk korunabilsin, birlik ve beraberlik şuuru canlı tutulabilsin. Yeter ki içte bir çözülme ve bozgun vetiresine girilmesin. Dolayısıyla eğer bu konuda endişe edilecekse kendimizden etmeliyiz.

Konuyla ilgili Hazreti Bediüzzaman’ın şu mealde sözler söylediği nakledilir: “Bana deseler ki Rusya mekanize birlikleriyle sizin üzerinize geliyor. Ben bacak bacak üstüne atar, Zübeyir bana bir kahve yap, derim. Fakat bana deseler ki içte arkadaşlar arasında bir kırılma ve çatlama var. İşte o zaman bana odama kapanıp ağlamak düşer.”

Bu açıdan biz eğer bir şeyden endişe duyacaksak kendi kıvamımızı kaybetmekten endişe duymalıyız. Sürekli, “Konumumuzun hakkını verme adına acaba gereken performansı ortaya koyabiliyor muyuz? Acaba yapılması gereken hizmetler adına layıkıyla bir fedakârlık ve adanmışlık ruhu taşıyor muyuz?” demeli ve kendimizi muhasebeye tâbi tutmalıyız. Eğer bu konularda bir eksiğimiz varsa onun telafisine çalışmalıyız. Bizi öncelikle ilgilendirmesi gereken asıl mesele budur. Bunun dışındaki can yakıcı hâdiseler gelip geçicidir. Bunları çok fazla önemsemeye gerek yoktur. Fakat -Allah muhafaza- kurt gövdenin içine giriyor, damarlarımızı kesiyor ve oradan kanımızı emiyorsa işte o zaman bize oturup ağlamak düşer.

Ne var ki biz bazen asıl odaklanmamız gerekli alanı unutup çok fazla aktüaliteye dalıyor, günlük meselelerle çok fazla meşgul oluyoruz. Bunlar da bizde dağınıklık hâsıl ediyor. Hâlbuki Hz. Pir, “İki elimiz var. Eğer yüz elimiz de olsa ancak nura (yapılacak hizmetlere) kâfi gelir.” (Bediüzzaman, Lem’alar, s. 131) demiştir. Bu açıdan inanmış gönüllere düşen vazife, bütün himmetlerini, yapmaları gerekli olan hizmetlere teksif etmektir. Onlar burada kusur etmemeli ve ihmale sebebiyet vermemelidirler. Çünkü nasıl ki biz, bizden öncekilerin eksik, kusur ve ihmalleri neticesinde meydana gelen boşlukları doldurmada çok zorlanıyorsak, bizden sonraki nesiller de bizim bıraktığımız boşlukları doldurmada çok zorlanacaklardır. Bu sebeple de arkamızdan, “Allah atalarımızın müstehakkını versin!” diyeceklerdir.

Sonraki nesiller arasında yâd-ı cemil olmanın ve rahmetle anılmanın yolu, günümüzde üzerimize düşen vazifeleri arızasız kusursuz yerine getirebilmektir. Eğer biz bu konuda üzerimize düşeni yaparsak onlar da, “İki ayakları bir kap içinde olduğu hâlde hiç durmadan canhıraşane mücadele etmişler. Allah onlardan razı olsun!” diyeceklerdir.

Şuna kat’iyen inanmalıyız ki eğer biz sağlam bir iman ve ümit ile yolumuza devam eder ve üzerimize terettüp eden vazifeleri bihakkın yerine getirirsek Allah da kendisine inananları yalnız bırakmayacaktır. Zira O, Yüce Beyanında şöyle buyurmuştur: وَلَا تَهِنُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَأَنْتُمُ الْأَعْلَوْنَ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ “Gevşeklik göstermeyin, tasalanmayın; eğer iman ediyorsanız üstünsünüz.” (Âl-i Imrân Sûresi, 3/139) Âyet-i kerimenin de ifade ettiği üzere Allah’a iman edenler daha başta üstünler demektir. Potansiyel olarak böyle bir üstünlüğe sahip olan insanlar, eğer azim ve kararlılıklarını devam ettirirlerse pratikte de bu üstünlüğü elde edebilirler.

Aynı şekilde Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Sevr sultanlığına sığındıklarında Hz. Ebû Bekir’e, لَا تَحْزَنْ إِنَّ اللَّهَ مَعَنَا “Tasalanma, Allah bizimle beraberdir.” (Tevbe Sûresi, 9/40) demiştir. Bu sebeple Allah bizimle beraber olduktan sonra gam u tasaya gerek yoktur. Önemli olan duyguda, düşüncede, iz’anda, kabulde hep maiyyet-i ilâhiye çerçevesi içinde bulunabilmektir. Eğer bu gerçekleştirilebilirse Allah (celle celâluhu) da bu teveccühe teveccühle karşılık verecek, böyle bir maiyy.et mülâhazası karşısında sizi yalnız bırakmayacak ve maiyyet teveccühüyle mukabele edecektir.

   Allah Hakkında Hüsn-ü Zandan Ayrılmama

Öte yandan herkesin maruz kalınan bela ve musibetleri öncelikle kendi şahsı, sonrasında da mesul olduğu alan çerçevesinde ele alıp değerlendirmesi gerekir. Yani şunu diyebilmelidir: “Şu anda hırpalandık, ırgalandık ve sarsıldıksa bu, bizim yüzümüzdendir. İhtimal ki Allah’la münasebetlerimiz açısından hata ve kusur yaptık.” Allah hakkındaki hüsn-ü zannımızı koruyabilmemiz adına meselelere böyle bakmamız çok önemlidir. Zira biz biliyoruz ki O (celle celâluhu), kullarına zerre miktarı zulmetmez.

Ayrıca hâdiseleri değerlendirirken doğru bakış açısını yakalama ve meseleleri arka planlarıyla birlikte ele alma da çok önemlidir. Bazen hakkımızda şer gibi görünen olaylar, bizim için pek çok hayırlar vaat ediyor olabilir. Mesela Cenâb-ı Hak bunları bizim için birer keffaretü’z-zünûb yapar ve böylece bizi günah kirlerinden arındırır; bizi ırgalamak suretiyle gözümüzü açar ve doğruları daha iyi görmemizi sağlar; bizi gerçek tevhide ulaştırır; kendisine karşı teveccühümüzü tamamlamaya sevk eder.

Allah, yolunu şaşırmış veya gaflete düşmüş olanları uyandırmak ve kendilerine getirmek için bazen onlara iğnenin ucuyla dokunur, o yetmiyorsa çuvaldızın ucuyla dokunur, o da az geliyorsa bir mızrağın ucuyla dokunur. Bazen çok daha ağır şeylere de müptela kılar. Bunların her biri birer şefkat tokadıdır. Biz bu tür hâdiseleri sadece zahiri yönleri itibarıyla değerlendirecek olursak onların aleyhimizde olduklarını zannedebiliriz. Hâlbuki Allah, bunlarla gözümüzü açar ve bizi uhrevî felâketten muhafaza buyurur.

Biraz daha açacak olursak, Cenâb-ı Hak, kendini salan, adanmış olduğunu unutarak dünyaya talip olan ve kendi hesaplarının arkasına düşen mü’minleri, zahirî yüzleri itibarıyla acı olan bir kısım bela ve musibetlerle sarsar. Böylece onları yeniden asıl vazifelerine sevk eder. Yani bunların her biri, kalbî hayatla ilgili bir yerde dağınıklığa düşmüş insanlara yapılan tembihlerdir. Bir mü’min gerek zelzele, fırtına, sel, kuraklık gibi tabiî âfetleri, gerekse düşmanlık duygularına kilitlenmiş bir kısım insanların yapmış olduğu zulüm ve gadirleri birer tembih (uyarı) olarak anlamalı ve gereken dersi almaya çalışmalıdır.

Aslında Allah’ın mü’minlerin hata ve kusurlarını ahirete bırakmayıp bu tür musibetlerle onları daha dünyada iken arındırması onlar için büyük bir nimettir. Bu açıdan mü’minlere düşen, kendilerine yapılan bu tür ikaz ve tembihleri birer iltifat ve ganimet gibi görmek, kendilerini ıslaha çalışmak, tavır ve davranışlarını düzeltmektir. Şöyle düşünmelidirler: “Biz bir çamurda dolaşıyorduk. Bizi irşat ve terbiye eden Zât, kulağımızdan tuttu, bizi çamurdan dışarıya çıkardı ve bir daha orada dolaşmamamızı tembihledi.”

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), عَجَبًا لِأَمْرِ الْمُؤْمِنِ، إِنَّ أَمْرَهُ كُلَّهُ خَيْرٌ، وَلَيْسَ ذَاكَ لِأَحَدٍ إِلَّا لِلْمُؤْمِنِ، إِنْ أَصَابَتْهُ سَرَّاءُ شَكَرَ فَكَانَ خَيْرًا لَهُ، وَإِنْ أَصَابَتْهُ ضَرَّاءُ صَبَرَ فَكَانَ خَيْرًا لَهُ “Mü’minin durumu şayan-ı takdir ve şaşırtıcıdır! Zira her hali onun için bir hayırdır. Bu durum sadece mü’mine hastır, başkasına değil: Memnun olacağı bir şeye mazhar olsa şükreder ve bu onun için hayır olur. Onu dağidar edecek bir duruma maruz kalırsa da sabreder, bu da onun için hayır olur.” (Müslim, zühd 64) şeklindeki sözleriyle, bela ve musibetlerin bile mü’min hakkında nasıl bir hayra dönüşeceğini ifade buyurmuştur.

Dolayısıyla mü’min, ister bir kısım muvaffakiyetler elde etsin, isterse bir takım sıkıntılara maruz kalsın; her hâlükârda kazançlı çıkma yolları ona açıktır, onun için bir kayıp söz konusu değildir. Buna mazhar olmanın tek şartı, onun, Allah ve hadiseler karşısında “mü’min duruşu”nu koruyabilmesidir. Asıl kaybedecek olan ehl-i dalâlettir, ehl-i nifaktır, ehl-i küfürdür, ehl-i zulümdür. Onlar dünyadaki suri başarılarına aldansalar ve değişik komplolarla dünyada üstünlük elde etseler de burada da ötede de ızdıraptan kurtulamayacak ve kayıp üstüne kayıp yaşayacaklardır.

Izdıraplarla inlediğin zaman…

Herkul | | HERKUL NAGME

“Küfür ve dalaletten başka, her hale hamd ü senâ olsun!”

Ne zaman?!. Promete gibi zincire vurulduğu zaman.. kırbaçlar altında inlediği zaman.. çırılçıplak edilip işkenceye maruz kaldığı zaman.. karıyı-kocayı birbirinden ayırdıkları zaman.. anneyi evladından ayırdıkları zaman.. yeni dünyaya gelmiş çocuk ile annesini hapse attıkları zaman… Bütün bu acı tablolar karşısında, bu acıları şeker ve şerbete çevirmek, اَلْحَمْدُ لِلَّهِ demek…

Bu sohbetin tamamı: http://www.ozgurherkul.org/bamteli/bamteli-sonsuz-hamdolsun/

Bamteli: SONSUZ HAMDOLSUN!..

Herkul | | BAMTELI

M. Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   O gün ne mal, ne mülk, ne evlat insana fayda verir; ancak tertemiz ve her türlü (manevî) hastalıktan uzak bir kalble Allah’a varan güzel ahlaklı kullar kurtulur.

Cenâb-ı Hak, “kalb-i selîm” ile serfirâz kılsın bizi!.. Kalb-i selîm olma, enbiyâ ile aynı duyguyu, aynı düşünceyi paylaşma demektir.

Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) selîm kalbli; katiyen o kalbe rüyada bile gıllügiş misafir olmamış. O’nun kalbi zerre kadar kir görmemiş, leke görmemiş, sis-duman bilmemiş; hep pırıl pırıl bir ayna gibi O’nu (celle celâluhu) aksettirmiş. Huluk-i İlahînin bir aynası olmuş. تَخَلَّقُوا بِأَخْلاَقِ اللهِ “İlahî ahlak ile ahlaklanın!” demiş; fakat başta kendisi o ahlak ile tahalluk etmiş. Kur’an-ı Kerim de O’nu tebcîl sadedinde, Kalem Sûresi’nde, وَإِنَّكَ لَعَلَى خُلُقٍ عَظِيمٍ buyuruyor: “Yemin olsun, kasem olsun, muhakkak ki Sen, ahlakın en güzeli üzerinesin!” (Kalem, 68/4)

İncitmemiş, kırmamış; incitseler de incinmemiş. “Âşık der inci tenden / İncinme incitenden / Kemalde noksan imiş / İncinen incitenden.” (Alvarlı Efe Hazretleri) “İncinme incitenden…” Bir cinas da yapıyor, tasannuya girmeden; beyana ayrı bir güzellik katıyor, o ifadeler. İhyâ’da da bu türlü beyan sanatlarını çok görüyorsunuz; Hazreti Gazzâlî gibi o büyük insanlar, aynı şeylere başvuruyorlar; cinas, seci kullanıyor ve muhtevadaki güzelliği, aynı zamanda üsluptaki güzelliklerde de ortaya koyuyorlar, ta ki kulakları tırmalamasın, yadırganmasın, vicdanlar yumuşaklık ile kabul etsin.

İnsanlığın İftihar Tablosu’nun hali de o… Ve bütün büyükler -esasen- o hali yakalamaya çalışmışlar. Elde etmeye Allah, muvaffak eylesin!.. Huluk-i hasen… رَوَاهُ الْحَسَنُ، عَنْ أَبِي الْحَسَنِ، عَنْ جَدِّ الْحَسَنِ: إِنَّ أَحْسَنَ الْحَسَنِ اَلْخُلُقُ الْحَسَنُ “Hasan, Hasan’ın babasından, o da Hasan’ın dedesinden rivayet etmiş ki: Güzellerin en güzeli, güzel ahlaktır.”

İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz ruhunun ufkuna yürüdüğü zaman, Hazreti Hasan efendimiz -Allahu a’lem- yedi-sekiz yaşlarındaydı. Ama cins dimağlar onlar; peygamber torunu, firâsetli; “Hepsi dâhi idi!” denebilir. O gün ne denmiş, ne söylenmiş ise, onları bir teyp bandına kaydediyor gibi kaydetmiş. Yaşadığı sürece, zehirlenip ruhunun ufkuna yürüyeceği âna kadar, duyup ettiği şeyler ile başkalarını aydınlatmaya çalışmış Hazreti Hasan.

Ve onun için deniyor: رَوَاهُ الْحَسَنُ Seyyidinâ Hazreti Hasan rivayet etti. عَنْ أَبِي الْحَسَنِ Ama bunu babasından duymuş, demek Hazreti Ali’den. عَنْ جَدِّ الْحَسَنِ O da ana tarafından dedesi Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Güzellerin en güzeli, güzel ahlaktır.”

Güzel ahlak, ibadetin en önemlisidir, zirvesidir. Günümüzde ona çok ihtiyaç var. Güzel ahlaka çok ihtiyaç var, hem Cenâb-ı Hakk’a karşı saygısızlığa düşmeme adına, hem de bir kısım musibetler karşısında istikameti bozmama adına. Badireler var, gâileler var, rencide olmalar var, üst üste gelen hadiselerin şoku var… İnsanlarda moral bozulmaları oluyor… Bütün bunlar karşısında, bütün bu şokların tesirinde kalmayarak, hep güzel ahlak ile hareket etmek.. her şeyi hamd ü senâ ile karşılamak.. ve böylece Cenâb-ı Hak’tan sürekli “mezîd” (artma, arttırma, çoğalma) istemek…

   Bir hadiste ifade buyrulduğu gibi, Davud (aleyhisselâm), Cenâb-ı Hakk’a “Yâ Rab! Senin şükrünü nasıl eda edebilirim ki, Sana şükür etmem dahi üzerimde şükrü gerektiren ayrı bir nimettir!” deyince, Cenâb-ı Hak, “İşte şimdi tam şükrettin.”  buyurur.

Siz, olup biten şeyler karşısında rencide olmadan, incinmeden âh u vâh etmeden, biraz evvelki Alvar İmamı’nın (rahmetullahi aleyhi rahmeten vâsiaten) “İncinme incitenden!” dediği gibi, hiç incinmeden sürekli اَلْحَمْدُ لِلَّهِ عَلَى كُلِّ حَالٍ، سِوَى الْكُفْرِ وَالضَّلاَلِ “Küfür ve dalaletten başka, her hale hamd ü senâ olsun!” derseniz, hem edebi korumuş hem de nimetlerin artmasına davetiye çıkarmış olursunuz. Bazıları, اَلْحَمْدُ لِلَّهِ على كُلِّ حَالٍ، سِوَى أَحْوَالِ الْكُفْرِ وَالضَّلاَلِ demişler: “Küfür ve dalalet ahvâli müstesna, her şeyden dolayı Sana hamd ü senada bulunuruz!”

Gelen iyilikler, iyilik olduklarından dolayı, onlar için Allah’a hamd ü senâ edilmiş. Bir kısım sıkıntılar, gâileler, belâlar, musibetler gelmiş; sabır faktörünü isteyen hususlar gelmiş.. ibadet ü tâate sabır gibi.. sağanak sağanak gelen belâlara karşı sabır gibi.. cismanî arzu, istek ve garîze-i beşeriyetlere karşı dişini sıkıp istikametini koruma mevzuundaki sabır gibi… Bütün bunlar, başımızdan aşağıya yağdığı zaman veya bunların tazyikine maruz kaldığımız zaman, bunlar balyozlar gibi başımıza indiği zaman da Allah’a hamd etmek esastır.

Bunların hepsinin, zannediyorum, ifadede bir yeri var. Çünkü -mesela- bir yerde Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) üç tane önemli husustan bahsediyor; bir tanesi de “mescide çok adım ile gitmek”, uzaktaki mescide gitmek. Beş kilometre ötede oturuyor ama ne yapıp yapıp mescide gitmeye, cemaatin içine girmeye ve o saflar içinde yerini almaya çalışıyor. O saflar içinde yerini alan insan, Kâbe’nin etrafında halkalanan, tâ Sidretü’l-Müntehâ’ya kadar uzanan o saflar içinde yerini almış; إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ beyanını, mütekellim-i maa’l-gayr ile ifade ettiği zaman, “Bütün bunların ubudiyetini Sana takdim ediyorum. Gücüm yetse, bütün bunların yardım isteğini Sen’den istiyorum!” demiş olur. O mülahaza ile Cenâb-ı Hakk’ın huzurunda durma… Tâ uzak mesafeden gelip mescitte cemaate iştirak etme…

Ve bir de إِسْبَاغُ الْوُضُوءِ فِي الْمَكَارِهِ “Bütün zorluk ve meşakkatlerine rağmen abdesti tastamam almak.” buyuruyor. Çok çetin olduğu zaman… Şimdi Kıtmîr de abdest alırken bakıyor, çok rahat; bir de elini musluğun altına tutuyorsun, su kendi kendine akıyor. Öyle değildi… Kırbalar ile su dolduracaksın.. bazen buz gibi olacak.. bazen -eskiden bizim memleketimizde olduğu gibi- çeşmelerden şakır şakır akan suyu siz ağzınıza-burnunuza vurduğunuz zaman bıyıklarınızda, kaşlarınızda buz haline gelecek… O dönemde… إِسْبَاغُ الْوُضُوءِ فِي الْمَكَارِهِ Nahoş gibi görünen durumlarda abdesti tastamam alma, arızasız alma; ellerini yıkama, yüzünü üç defa yıkama, kollarını üç defa yıkama, her şeye rağmen, başını mesh etme; إِسْبَاغُ الْوُضُوءِ فِي الْمَكَارِهِ.

İşte, bu türlü durumlarda da bunların sıkıntılarının insana kazandırdığı şeyler olduğundan dolayı, bunlara da اَلْحَمْدُ لِلَّهِ “Elhamdülillah!” demeli!.. Bakın bunlar -esasen- gelen bir nimet değil. Fakat hem “fezâil” (فَضَائِل) hem “fevâdil” (فَوَاضِل) karşısında Cenâb-ı Hakk’a hamd ü senâ ile mükellefiz. Dolayısıyla “hamd” de esasen buna delalet ediyor.

Dolayısıyla bazen hamd ederken, gerçekten iyilik hâlinde başımızdan aşağıya akan güzelliklere karşı, sağanak sağanak yağan güzelliklere karşı اَلْحَمْدُ لِلَّهِ عَلَى كُلِّ حَالٍ، سِوَى الْكُفْرِ وَالضَّلاَلِ dersiniz: “Küfür ve dalaletin yüzüne tükürük… Her şeyden dolayı Allah’a hamd ü senâ olsun!..” veya “Ahvâl-i küfür ve dalaletin dışında her şeye hamd ü senâ olsun!”

İyiliklerden dolayı, doğrudan doğruya hamd, zeminine oturuyor. Fakat bir kısım olumsuz/negatif şeyler karşısında hamd ü senaya gelince… Onlara karşı da dişinizi sıkar sabrederseniz şayet, o da hamdi gerektirir. Yine hamd…

Cenâb-ı Hakk’a karşı -esasen- şükür ile mukabele etmeye imkân yok; çünkü şükür de bir ibadettir/nimettir esasen. O’na karşı bir ibadete/nimete sizi muvaffak kıldığından dolayı “Elhamdülillah!” diyorsunuz. “Elhamdülillah!” da size bir şey kazandırdığından dolayı, ona da “Elhamdülillah!” diyorsunuz. O da bir şey kazandırdığından dolayı, ona da “Elhamdülillah!” diyorsunuz. Onun için Hazreti Zeynülâbidîn, sarih olarak diyor ki: “Sana nasıl şükredebilirim ki, اَلشُّكْرُ لِلَّهِ (Şükür Allah’a!) dediğim zaman bile, bana bir şey kazandırıyorsun; o bile şükür istiyor. Bir kere daha desem, o bile şükür istiyor; bir kere daha desem, o da şükür istiyor!”

   Milyonlarca, milyarlarca defa hamd ü senâ olsun Allah’a ki, sizi küfür ve dalalet içinde bırakmadı; işi-gücü yalan ve aldatma olan zalimlerin saflarına da katmadı!..

Onun için belki günümüzde de çok tekrar etmek lazım. Eskiden, اَلْحَمْدُ لِلَّهِ عَلَى كُلِّ حَالٍ، سِوَى الْكُفْرِ وَالضَّلاَلِ demeyi, bir arkadaşınız, yeterli buluyordu veya bilmiyordu daha ötesini. Şimdiki bildiği doğru mu, değil mi, onu da bilemeyeceğim; onu sizin irfanınıza havale ediyorum. Artık, أَلْفُ أَلْفِ اَلْحَمْدُ لِلَّهِ عَلَى كُلِّ حَالٍ، سِوَى الْكُفْرِ وَالضَّلاَلِ “Bir milyon defa, milyonlar defa hamd ü senâ olsun Allah’ım, küfür ve dalaletin dışındaki her hale!..” diyor.

Şimdi bir kısım kimseler, kötülüğe kilitlenmiş kimseler, kalbi kirlenmiş kimseler, dimağlarında pâk bir yer kalmamış kimseler; oturup-kalkıp hep kötülük düşünebilirler. Bu kötülükleri de bazen sizin üzerinizde realize edebilirler, uygulayabilirler. Değişik kötülüklere maruz kalabilirsiniz. Bunları hamd ü senâ ile ibadete çevirebilirsiniz. Başınıza gelen her şeyden dolayı, onu şükür ile karşılarsanız şayet, bir adım daha o Miraç’ta O’na doğru yaklaşmış olursunuz; bir adım daha O’na doğru yaklaşmış olursunuz.

Evet, أَشَدُّ النَّاسِ بَلَاءً اَلْأَنْبِيَاءُ ثُمَّ اْلأَمْثَلُ فَالْأَمْثَلُ “Belanın en çetini, en zorlusu ve en amansızı başta Enbiyâ’ya, sonra da imanının derecesine göre diğer mü’minlere gelir.” dendiği üzere, Enbiyâ-ı ızâma da hayatları boyunca Miraç yaşatan -bir yönüyle- başlarına gelen o belâlar/musibetlerdir. İbâdet u tâate karşı sabır… Zaten “ismet” sıfatı onların tabiatlarının bir gereği, masumiyet ile mamurlar. Allah, onlara öyle bir tabiat ihsan etmiş, öyle bir irade ihsan etmiş ki, hayallerinde bile kirliliğe rastlamıyorlar; rüyalarında kirlilik ile tanışmış değiller. Öyle bir şey… Ama bir insan; muktezâ-ı beşeriyet; göz ilişebilir. Çoğu kaçmış bu türlü şeylerden. Ama “Başkaları gibi!..” falan da demiş. Fakat katiyen başkaları gibi onlara ilişmeye onun gücü yetmez. Evet, onlar öyle İlahî seralar ile seralandırılmışlardır ki, gelen şeyler, o seralara çarpar ve geriye dönerler. Cenâb-ı Hak ile öyle bir irtibatları vardır ki!.. Dünyanın güzellikleri değil, Hûri-Gılman etraflarını sarsa, Cennet köşkleri etraflarını sarsa, “nazargâh-ı ilahî” olan o kalblerini Allah’tan başkasına tevcih etmediklerinden dolayı, o türlü şeylerin -teveccühü mü diyelim, tasallutu mu diyelim- karşısında, sarsıntının en küçüğünü bile yaşamadan, bildikleri yolda Allah’ın izni-inayeti ile yürürler. Hep şükreder yürürler, hamd eder yürürler.

Ama gördüğünüz gibi, belâ ve musibetten âzâde olan hiçbir büyük yoktur; hiçbir büyük, belâ ve musibetten âzâde kalmamıştır. Muvakkaten rahat bir nefes alıyor gibi olmuşlardır; tam böyle alıyorken, nefes gırtlaklarına giderken, düğümlenmiştir orada. Hemen bir muzip, bir muziplik yapmıştır; bir olumsuzluk, onların karşısına çıkmıştır. O tertemiz oksijeni bile rahat yudumlama imkânı bulamamışlardır.

Bakın, belki düşünmüşsünüzdür burada: “Mâ-i bârid” (soğuk su) büyük bir nimet olarak ifade buyuruluyor çok defa. Yahu bizde çok; çeşmeden akan sular, “mâ-i bârid”. O, yok bir kere onlarda; güneşin altında ısınıyor o sular, ısınıyor. Cennet’teki o sulara da “mâ-i bârid” deniyor; şeker şerbet de deniyor esasen. Mâ-i bârid… Onu bile ağızlarına aldıkları zaman, büyük bir nimet sayıyorlar. Kim bilir kaç defa Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ağzına aldığı zaman, -O terbiyesizliği yapanın kolu-kanadı kırılsın!- belki arkadan bir tekme vurdular; onu bile rahat yudumlamasına fırsat vermediler. Veya çirkin bir laf ettiler; o, düğümlendi kaldı, içinde düğümlendi kaldı. Bir lokmayı ağzına koyduğu zaman, kuvve-i zâika daha hissesini almadan… Esasen alacaktı; ağız, kendi hissesini alacak idi. Sonra bir mesaj gönderecekti yutağa, “Tatlı bir şey geliyor sana, hazır ol!” falan diyecekti. Yutak da bir mesaj gönderecekti mideye, “Sana şu geliyor, hazmetmeye hazır ol!” Bunların hiçbirine fırsat vermeyen öyle şeyler ile karşılaştı ki!.. Yediği içtiği mübarek boğazından geçerken, âdetâ diken yutuyor gibi oldu; di-ken yu-tu-yor gi-bi ol-du.

O büyüklerin hâli, böyle idi. O açıdan da onların yolunda, bu başa gelen şeylere karşı hamd ve sabır ile mukabele etmeli!.. Allah’a binlerce hamd ü senâ olsun ki, Peygamberler yolunda, Peygamberlerin başına gelen şeyler ile Allah bizi de serfirâz kılıyor. Binlerce hamd ü senâ olsun!..

Ama bir gün inşaallah bu kasvetli bulutlar sıyrılacak… “Şafak, şafak!..” deyip, fecr-i sâdıklar bekleme… Bunlar inşaallah bir gün gerçekleşecek. -Ama bunu da hiçbir zaman ben şahsım adına istemediğim gibi, kalblerinizi kalbimin çok üstünde, çok duru, çok berrak bildiğimden dolayı, sizler de öyle bir temennide bulunmamışsınızdır, zannediyorum.- Günler, yeniden bayrama dönecek. Âdetâ iç içe Şeb-i Arûs’lar yaşayacaksınız. Güzellikten güzelliğe kanat açacaksınız; üveyikler gibi hep güzellikler üzerinde uçup duracaksınız, Allah’ın izni-inayetiyle. Ama bugün maruz kaldığınız bu şeylere katlanmak iktiza ediyor.

Hamd edeceksiniz Allah’a ki, sizi, vazifesi, işi, gücü yalan olan, aldatma olan, demagoji olan, diyalektik olan kirli bir toplum içinde tutmamış. Allah (celle celâluhu) şöyle-böyle değişik yollar ile sizi onlardan ayırmış. Bazen onlardan yediğiniz tekme ile onlardan uzaklaşmışsınız; bazen size doğru kalkan bir yumruğu yememek için onlardan uzaklaşmışsınız… Ve bunların hepsi, Mizan kefesinde, sizin hesabınıza “sevap” unvanı ile ağırlığınızın önemli bir vasıtası olmuş.

Evet… Kim bilir, belki de Allah (celle celâluhu) bu musibetlerle bizi arındırıyor. Böylesi, duyguların, düşüncelerin çok kirlendiği bir dönemde, biz de farkına varmadan üzerimize bazı şeyler sıçratmış olabiliriz. Sokaklar kirli, eğitim yuvaları kirli; dinî eğitimlerin verildiği yerler skolastik düşüncenin pençesinde, belli şeylere takılmış gidiyorlar. Böyle doğru-dürüst, bize hak-hakikat adına rehberlik yapacak insan, âdetâ tanımadık gibi… Bütün bunlardan dolayı da Allah (celle celâluhu) sizi arındırmak suretiyle huzur-i Kibriyâsına arınmış olarak almak istiyor. Gelecekte size lütfedeceği bu şeyden dolayı da belki şöyle demek lazım: أَلْفُ أَلْفِ أَسْتَغْفِرُ اللهَ Ne diyelim ona: Maruz kaldığımız musibetlerden dolayı أَلْفُ أَلْفِ اَلْحَمْدُ لِلَّهِ، أَلْفُ أَلْفِ اَلْحَمْدُ لِلَّهِ. Ve lütfedeceğin güzel şeylerden dolayı أَلْفُ أَلْفِ اَلْحَمْدُ لِلَّهِ، أَلْفُ أَلْفِ اَلْحَمْدُ لِلَّهِ.

   İrade, şart-ı âdîdir; fakat insan -sebepler planında- emek ve gayretinin neticesinden başka şey elde edemez.

Çok iyi bildiğiniz bir hakikat: Hazreti Pîr’den başkasının da onu ifade ettiğini bilmiyorum, fakat aynı mazmun, başka sözler ile hep ifade edilmiştir: Dünyanın binlerce sene mesûdâne hayatı, bir dakikasına, bir saatine mukabil gelmeyen Cennet hayatına namzetsiniz. “Binlerce sene” kesretten kinaye; milyonlarca sene, milyarlarca sene olsa ne ifade eder ki ebediyetin yanında?!. Ebediyet ile onları yan yana getirdiğiniz zaman, o milyonlarca sene, milyarlarca sene bir damla olur; utanır “Yahu niye beni bunun ile karşılaştırdınız?!” diye. Evet, utanır, milyonlarca sene utanır onun karşısında. Bir de o Cennet hayatının binlerce senesi, bir dakika Rü’yet-i Cemâline mukabil gelmeyen Cenâb-ı Hakk’ın Cemâl-i bâ-kemâlini temâşâya ve “Ben sizden razıyım!” iltifat-ı Sübhânîsini duymaya…

Hiç aklıma gelmemişti bu… Hakikatlerin insana intikali, iki yol ile oluyor: Bir: “Mubsarât” ile, bir de “Mesmûât” ile. “Mesmûât” (işitilenler, duyulanlar), O’ndan gelen İlahî mesajlar. İster varlığın doğru okunması, isterse hayatın doğruca talim edilmesi adına vahy-i semâvîye “mesmûât” diyoruz. Enbiyâ-i ızâmın nur-efşân, şeker-şerbet beyanlarından içimize akan sözleriyle şekilleniyoruz, onlar ile öbür âleme göre yapılanıyoruz. Buna “Mesmûât” diyoruz. Evet, aynı zamanda, yine ilim-irfanımızı artırma adına, gözümüzü açma adına, kâinat hakkında denen şeyler de, söylenen şeyler de bir yönüyle “mesmûât” oluyor. Bir de “Mubsarât” (görünen varlıklar, görülmesi lazım olanlar) var. Görüp değerlendirdiğimiz şeyler; gördüğümüz zaman tahlillere, terkiplere gittiğimiz şeyler, analizlere/sentezlere gittiğimiz şeyler; bunlara da “Mubsarât” deniyor. Şimdi, Cenâb-ı Hakk’ın Cemâl-i bâ-kemâlini görmek, esasen “Mubsarât” kategorisine bir mükâfat-ı Sübhâniye; O’nun “Ben, sizden râzıyım!” beyan-ı Sübhânîsi de esasen o duymayı, o “Mesmûât” meselesini değerlendirme karşısında size ihsânât-ı Rabbâniye…

Allah, hiçbir şeyi karşılıksız bırakmaz. وَأَنْ لَيْسَ لِلْإِنْسَانِ إِلاَّ مَا سَعَى * وَأَنَّ سَعْيَهُ سَوْفَ يُرَى * ثُمَّ يُجْزَاهُ الْجَزَاءَ اْلأَوْفَى * وَأَنَّ إِلَى رَبِّكَ الْمُنتَهَى “İnsan, emek ve gayretinin neticesinden başka şey elde edemez. Bu gayretinin semeresi de ileride ortaya çıkacaktır. Emeğinin karşılığı kendisine tam tamına ödenecektir. Ve son durak Rabbinin huzurudur.” (Necm, 53/39-42) Necm Sûresi’nde bahsediliyor. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun Miraç’ını da, Rü’yet’ini de, “Kâb-ı Kavseyni ev Ednâ”yı -Vücub ve imkân arası bir noktaya ulaşmasını, fenanın bekâdan ayrıldığı noktaya ulaşmasını- da ifade eden o sûrede, وَأَنْ لَيْسَ لِلْإِنْسَانِ إِلاَّ مَا سَعَى diyor.

Mehmet Akif de bunu ifade ederken şöyle der:

“Sus ey dîvâne! Durmaz kâinâtın seyr-i mu’tâdı,

Ne sandın! Fıtratın ahkâmı hiç dinler mi feryâdı?

Bugün, sen kendi kendinden ümîd et ancak imdâdı;

Evet, sen kendi ikdâmınla kaldır git de bîdâdı;

Cihan kanûn-i sa’yin, bak, nasıl bir hisle münkâdı!

Ne yaptın? ‘Leyse li’l-insâni illâ mâ-seâ’ vardı!..”

Evet, “İnsana sa’yinden başka bir şey yoktur!” İnsanın sa’yi ne ifade eder? İrade, şart-ı âdî. Usûluddin’de gördüğümüz gibi, bu mesele üzerinde nazarî o kadar çok fikir yürütmüşler ki!.. Orada, insan iradesi, Cenâb-ı Hakk’ın yaratması, Ehl-i İ’tizâl, Cebriye, Eş’ariye, Maturidiye, bunlar arasında olanlar… اَللهُ أَعْلَمُ بِالصَّوَابِ، وَإِلَيْهِ الْمَرْجِعُ وَالْمَآبُ İşin doğrusunu Allah bilir. Fakat, Kıtmîr, biraz da Hazreti Pîr’in bu mevzudaki mülahazalarına istinaden, kestirmeden diyor ki: İrade; “tesâvi-i tarafeyn”den (veya “mütesâvi’üt-tarafeyn”den; yani, vâcib ve mümteni olmayan, belki mümkün ve muhtemel olan şeylerin vücûd ve ademleri, bir sebeb bulunmazsa müsavidir, farkları yoktur. Böyle varlığı ve yokluğu mümkün bulunandan) ibaret olan iki nokta arasında meyelân ya da meyelândaki tasarruftan ibarettir. Kendini o noktada görüyorsun, bir blokaj üzerinde görüyorsun: “Şu da yapılabilir, bu da yapılabilir!” Çok hafif bir dürtü ile, bir itme ile -“Dürtü” mü diyelim, buna?- “içe doğma” ile…

(Sözün burasında elektronik tabloya Hazreti Bediüzzaman’ın resmi yansıyor.) Bakın, Adam çıktı; biliyorsunuz:

“Kan-ter içinde yaşadın, kan-terdi pazarın,

Sinelere çarpıp duruyordu âh u zârın..

Aşk rehberin olmuştu, mefkûren de dildârın;

Hep anıp durmuştun, erdin vuslatına Yâr’ın.”

Meyelân, meyelândaki tasarruf… Bir “eğilim” sadece, insandaki irade; bir eğilim ama öyle küçük bir şey ki, bir damla… Böyle, koyuyorsunuz ortaya, bir de bakıyorsunuz ki!.. “Sen bir damla koydun, bu sana göre!.. Sen, zayıfsın, âcizsin, Benim yarattığım varlıksın; gücün o kadarına yetiyor. Ben, Kudret-i nâ-mütenâhim ile sana bir okyanusu veriyorum! Sen, bir zerre ortaya koydun; Ben, Kudret-i nâ-mütenâhim ile bir güneş sistemini veriyorum; -estağfirullah- Samanyolu’nu veriyorum; -estağfirullah- bir buçuk milyar sistemleri veriyorum!” Verir mi, vermez mi?!. Verir… Kudret-i nâ-mütenâhi; iradesi nâ-mütenâhi; ilmi, bütün âlemi muhît… Verir… O (celle celâluhu) Kendi büyüklüğüne göre yapacağını yapar. Bu açıdan, siz küçük bir şey ortaya koyarsınız; O (celle celâluhu) Kendi büyüklüğüne göre eltâf-ı Sübhâniyede bulunur.

   Her şeyden evvel mü’min bir hüsnüzan insanıdır; insanlara karşı hüsnüzanla emredilen birinin, Rabbisinin muamelelerine karşı suizan ifade eden hoşnutsuzluğu nasıl söz konusu olabilir ki?!.

Yine M. Akif’e kulak verelim:

“Ye’s öyle bataktır ki düşersen boğulursun.

Ümide sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!

Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;

Me’yus olan, ruhunu, vicdanını bağlar.

Ey dipdiri meyyit, iki el, bir baş içindir,

El de senin, baş da senindir,

Kurtarmaya azmin ne için böyle süreksiz,

Sen mi, yoksa ümidin mi yüreksiz!”

Evet, yaşayanlar, hep ümitle yaşar; me’yûs olan, ruhunu-vicdanını bağlar… Bence ye’se düşmeden, değişik tıkanmalara karşı “Vira bismillah!” deyip yeniden işe başlamak lazım… “Devam ediyoruz yâ Rabbi! Devam ettiğimiz bu yolda bize güç ve kuvvet ihsan eyle!.. Eşrârın şerrini kendi başlarına dola! Onları onunla meşgul et!” demek lazım. Eğer bu tabiri büyükler kullanmasaydı, biz de kullanmazdık. Fakat, el-Kulûbu’d-Dâria’da da kullanıyorlar: “Eğer, mehil vereceksen, öyle şeyleri başlarına dola ki, önümüzü almasınlar; bu güzergâh-ı Enbiyâ’da, bildiğimiz gibi hep yürüyelim, Senin iznin ile, inayetin ile!..” diyorlar. Onlar dediklerine göre; onlar, bizim rehberlerimizdir, bizim dememizde de bir mahzur yok. Bu bir beddua da sayılmaz esasen. Ama yerinde, o türlü beddua değil, onları Allah’a havale etme, İnsanlığın İftihar Tablosu tarafından da olmuştur, O’nun hâlesi tarafından da olmuştur, Hâle’ye müteveccih ruhlar tarafından da olmuştur. Biz de Hâle’ye müteveccih olanlara müteveccih, müteveccihlere müteveccih, müteveccihlere müteveccih, müteveccihlere müteveccih… Kaçıncı derecede olursa olsun, gözümüz, hep o batmayan güneşlere doğru… Allah, inayetini üzerimizden eksik etmesin!..

Evet, bu da bir imtihandır. Esasen sabır da zordur. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun mübarek, nûr-efşân beyanları çerçevesinde: اَلصَّبْرُ عِنْدَ الصَّدْمَةِ الْأُولَى “Sabır, hadisenin şoku yaşandığı dönemdedir.” Her şey zâil olup gittikten sonra, ortalık güllük-gülistanlığa döndükten sonra, hâristan birden bire kuruyup gittikten sonra, her şeyi ve her tarafı bâğistanların, bostanların sardığı bir dönemde neşelenmek, اَلْحَمْدُ لِلَّهِ عَلَى كُلِّ حَالٍ demek kolaydır. Fakat o belaların sağanak sağanak, musibetlerin sağanak sağanak yağdığı anda sabır, gerçek sabırdır. اَلصَّبْرُ عِنْدَ الصَّدْمَةِ الْأُولَى Hadisenin şokunun yaşandığı ânda dişini sıkıp katlanma demektir sabır.

İşte bu katlanılması gerekli olan şeyler, değişik vesileler ile hep ifade edilmiştir, kadimden bu yana. Bize ait değil. En son Çağın Sözcüsü de üç şeye ircâ ederek üzerinde duruyor; onları da biliyorsunuz. Malumu i’lâm etmemek, israf-ı kelama gitmemek lazım… Şimdi bu türlü şeyler dokunduğu zaman, insana biraz dokunur. İnsanız… İzzet Molla’nın ifade ettiği gibi, çok tekrar ettim bu lafı, sizi sıkmasın: “Ben usanmam -gözümün nuru- cefâdan, ama / Ne de olmasa cefâdan usanır, candır bu!..” Bir tekme yiyorsunuz, sallanıyorsunuz böyle, hafif bir sallanıyorsunuz. “Yahu niye sallanıyorsun, sallanma!” diyemezsiniz.

Her şeye rağmen, o esnada “Niye bu oldu?!.” gibi -böyle- Cenâb-ı Hakk’a hesap sorarcasına -hâşâ ve kellâ- O’nunla cedelleşmeye giriyor gibi bir tavır sergileme yerine, meseleyi kalb-i selîm havuzunda eriterek, kalb-i selim değirmeninde öğüterek onu, bir yönüyle işe yarar hale getirmek lazım. Tâbir-i diğerle, çoklarının kaybettikleri kuşakta meseleyi “kazanma kuşağı” haline getirmek lazım. Çokları dökülüp duruyor orada. Öyle bir irade -Allah’ın izni-inayeti ile- ortaya koymalı, öyle bir tavır sergilemeli ki, o kandan-irinden deryalardan geçerken şehrâhta yürüyor gibi yürümeli, yerinde üveyik gibi kanat açmalı, O’na doğru yükselmeli!..

Bu açıdan da insan hiç farkına varmadan, içinde hafif kırılmalar olur, küsmeler olur; farkına varmadan… Hemen, anında onun tepesine bir balyoz indirmeli!.. “Marifet” ile, marifetin doğurduğu “Muhabbet” ile, muhabbetin doğurduğu “Allah ile münasebet” ile, “Zevk-i ruhânî” ile ve “O’na olan Aşk u iştiyak” ile mutlaka o meseleyi baskı altına almalı; o negatif şeyi pozitif şeye çevirmeli, Allah’ın inayeti ile, izni ile, riayeti ile!..

   Rıza yörüngeli yaşayanlar, ömürlerini âdeta bir şükür dantelâsı hâline getirirler; hep hoşnutsuzluk homurdanıp duranlar ise, bu nankörlük değirmeniyle, en müsbet, en olumlu işlerini bile ezer, öğütür ve bitirirler.

Siz dilerseniz, -biraz evvelki mülahazaya ircâ edebilirsiniz- O (celle celâluhu) da verir. Sözü, sözlerin sultanı olan Söz Sultanı (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor: يُسْتَجَابُ لِأَحَدِكُمْ مَا لَمْ يَعْجَلْ، يَقُولُ: دَعَوْتُ فَلَمْ يُسْتَجَبْ لِي “Acele etmezse, (sizden) herkesin duasına icabet buyurulur.” (Acele nasıl mı olur?) “Der ki: Yalvarıyorum, yalvarıyorum, bir türlü arzu ettiğim şeye nâil olamıyorum!” “Dua ettim, kabul olmadı!” Evet, hadiste geçen fiil kipini mânâlandıracak olursak, “Dua ettim, dua ettim, dua ettim de kabul olmadı!”

Hazreti Pîr diyor ki: “Bende kulunç rahatsızlığı var; kırk senedir dua ediyorum gitmesi için.” Evet, bir arkadaşınızda da altmış küsur senedir var; dua ediyor, aynı zamanda demir ile, balyozlar ile, merdaneler ile de tepesine vuruyor, gitmiyor, gitmiyor. Ne yapabilirsiniz, gitmiyor?!. Hazreti Pîr diyor ki: “Dua, duayı kesmediğinden dolayı gitmiyor!” Bana diyor ki o kulunçlar, “Yine dua et sen!” Çünkü her dua ile insan, bir adım daha Allah’a yaklaşıyor, belki on adım birden Allah’a yaklaşıyor.

Belaları da bu şekilde değerlendirmek, o çirkin şeyleri tertemiz Cennet ırmaklarına çevirmek gibi bir şeydir. Öyle bir şeye mâruz kalıyorsunuz ki!.. Bir yönüyle, zayıf insanların hemen isyan edecekleri veya şakaklarına -Hitler gibi- bir namlu dayayıp intihar edecekleri bir hadiseye maruz kalıyorsunuz. Azıcık dişinizi sıksanız, “Yahu hele bir teemmül edeyim ben bunu. Bu bana geldi; acaba benim arınmam ile alakalı bir şey miydi? Yoksa Rabbimin bana lütfettiği şeyleri rantabl değerlendirmediğimden, yaptığım zaman israfından dolayı mıydı? Diyeceğim-edeceğim daha çok şeyler vardı, ihmal ettiğimden dolayı mıydı? Yoksa yol, Peygamberler yolu olduğundan dolayı mıydı?!.” Eğer o yolda yürüyorsanız, onlara benzemeniz lazım; numara, drob aynı olması lazım. Onlar dönüp arkalarındakilere baktıkları zaman “Doğru, bunlar da aynı urba ile; öyle ise bunlar da bizden!” falan demeleri için böyle bir şey yapıyorsa, urba değişikliği yapıyorsa, numara-drob değişikliği yapıyorsa Allah (celle celâluhu), bunların hepsi, أَلْفُ أَلْفِ اَلْحَمْدُ لِلَّهِ dedirtecek hususlardır/faktörlerdir.

Fakat o esnada, o ân-ı seyyâlede, o ân-ı seyyâlenin iki seyyâle olmasına müsaade etmeden, anında, daha yumurtanın kabuğunu kırıp dışarıya çıkmak istediğinde, hemen kellesine bir tokmak vuracaksınız olumsuz duygunun, olumsuz düşüncenin. Cenâb-ı Hak da diyecek ki: “Kulum ne sâdık! Bana karşı içinde en küçük şey geçmesine bile tahammülü yok bunun; hemen onun hakkından geliyor!”

Ne zaman?!. Promete gibi zincire vurulduğu zaman.. kırbaçlar altında inlediği zaman.. çırılçıplak edilip işkenceye maruz kaldığı zaman.. karıyı-kocayı birbirinden ayırdıkları zaman.. anneyi evladından ayırdıkları zaman.. yeni dünyaya gelmiş çocuk ile annesini hapse attıkları zaman… Bütün bu acı tablolar karşısında, bu acıları şeker ve şerbete çevirmek… اَلْحَمْدُ لِلَّهِ demek: “Elhamdülillah! Senin bize teveccühündür; bunlar ile bile kim bilir bize neler vadediyorsun!.. Neler vadediyorsun?!. Keşke bütün bunları bize revâ görenlere de aynı lütuflarda bulunarak onları da arındırsan!.. Bulundukları konumdan gerçek insanlık seviyesine ulaştırsan!.. Onlar da Nebiler arkasında yürüme imkânını elde etseler, o şehrâhta yürümeye muvaffak olsalar!..”

(Sözün burasında, o an elektronik ekrana yansıyan bir tablo okunuyor.)

“Sıyır onu, her şey olduğu gibi görünsün,

Hasretlerin sönüp, idbârın, ikbâle dönsün.

Ömür boyu hep nefis ve şeytanı güldürdün;

‘Hakkım!’ deyip biraz da kalb ve ruhun gülsün!”

“Hakkım!” deyip biraz da kalb ve ruhun gülsün! “Hakkım!” deyip biraz da kalb ve ruhun gülsün!..

Bamteli: KALB-İ SELÎM VE GECE

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   “Eğer Allah, zulümleri sebebiyle insanları hemen cezalandıracak olsaydı, yeryüzünde hareket eden tek bir canlı bırakmazdı.”

Eğer günahından, zulmünden ve mesâvîsinden ötürü hemen herkes cürmünün ve günahının ölçüsünde tecziye edilseydi, yok edilebilecek nice “cism-i murdar”lar var ki, onların hemen yok edilmeleri gerekirdi. Ama o zaman yeryüzünde hiç kimse kalmazdı. (Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır: وَلَوْ يُؤَاخِذُ اللهُ النَّاسَ بِظُلْمِهِمْ مَا تَرَكَ عَلَيْهَا مِنْ دَابَّةٍ وَلَكِنْ يُؤَخِّرُهُمْ إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى فَإِذَا جَاءَ أَجَلُهُمْ لاَ يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلاَ يَسْتَقْدِمُونَ “Eğer Allah, (şirkten daha başka hatalarına kadar) zulümleri sebebiyle insanları hemen cezalandıracak olsaydı, yeryüzünde hareket eden tek bir canlı bırakmazdı; fakat O, onları takdir buyurduğu bir vadeye kadar bekletmektedir. Vadeleri gelince, onu ne bir an geciktirebilirler, ne de bir an öne alabilirler.” (Nahl, 16/61)

Çünkü herkesin şöyle-böyle türlü türlü inhirafları, zeyğleri, kaymaları, sürçmeleri, bilerek-bilmeyerek, açık-kapalı günahları, hataları ve -derecesine göre bazılarının da- “zelle”leri vardır. Bizim gibi “avam”lara göre “günah-ı kebâir”, bize göre günah-ı kebâirdir. Ne var ki, Hak dostlarına göre, zelle, bir günah-ı kebâirdir. Çok küçük bir zühul, bir zelle, bir nisyan onlara göre büyük günahtır. O mevzuda kat’i bir şey görmedim ama zannediyorum rüyalarının kirliliği bile kendilerini üzecek ve müteessir edecek kadardır; onların rüya kirliliğine bile tahammülleri yoktur. Evet, gayr-ı meşru bakışa, gayr-ı meşru kulak kabartışa, dil-dudak kıpırdatışa, el-ayak uzatışa rüyalarında bile tahammülleri olmayan temiz, pâk, âbide şahsiyetler vardır.

Onun için büyükler, حَسَنَاتُ الْأَبْرَارِ سَيِّئَاتُ الْمُقَرَّبِينَ “Ebrârın öyle iyilikleri vardır ki, onlar mukarrabîn için günah sayılır.” demişler. Siz çok şeyi güzel ve hasene olarak, dinin ruhuna uygun görürsünüz; oysaki onlar, o şeyleri en büyük günah kabul ederler. Hemen kalbleri titreyerek, “Beyt-i Hudâ”ya -Tasavvuf dilinde dilbent edilen, dillere pelesenk edilen Beyt-i Hudâ’ya- yönelir; hemen onu temizleme azm u cehdi ile metafizik gerilime geçer, bir an evvel temizlenmeye dururlar. “Ne ettim ki benim rüyalarıma bu türlü kirli şeyler girdi?!. Birine, uygunsuz, nâ-sezâ, nâ-becâ sözler söyledim; birine yumruk sıktım; birine dûnumdaki mahlûkata ait hususiyet ile tekme attım; birine ağzıma gelen her şeyi söyledim; birine kahredici bir bakış ile baktım veya hafife alıcı bir bakış ile baktım. Acaba ne halt karıştırdım ki benim manevî âlemlere açıldığım veya berzahî levhalarda dolaştığım o güzel hayatım bu türlü kirli şeyler ile kirlendi?!.” diye hemen kalkar Cenâb-ı Hakk’a tazarru ve niyazda bulunurlar. Bir “kebire” (büyük günah) işlemiş gibi olur onların hali…

İnsan, böyle bir kalb temizliğine ulaşmazsa, zannediyorum, o kirli kalbiyle kendi dünya ve ukbasını kirlettiği gibi, etrafına da sürekli kir püskürtür. Onun gözünün içine bakan insanlar da o kirleri, misk u amber gibi alır, yüzlerine-gözlerine sürerler. Kitleleri, kitle ruh haleti ile hareket eden ve birilerinin arkasına takılıp sürüklenen insanları kirletenler, böyle kirletmişlerdir. Konumları itibarıyla aşağıdaki insanlara tesir edecek konumda olduklarından dolayı, kalblerindeki kirler, dillerinden dökülmüş ve başkaları da o dilbent -bağışlayın- o zevzek, o geveze insanların tesirinde kalarak onların arkasından sürüler gibi sürüklenmişlerdir.

O “mukarrabîn”e gelince, onların kalbleri gül gibidir. Kalb, gül gibi olmalıdır ki, insanın ağzından dökülen şeyler de ıtriyat gibi çevrede tesir icrâ etsin!.. Ağzını açıp konuştuğu zaman, herkes, nefesini tutsun, o güzel kokuları koklamaya dursun, teneffüs etmeye dursun. Ama gönül, şeytanî, nefsanî ve hevâî şeyler ile kirlenmiş ise, öyle bir gönül sahibi ağzını her açışında -bağışlayın- çöplüklerdeki levsiyat gibi etrafa levsiyat saçar ve çevrede o levsiyatın bulaşmadığı insan kalmaz. Göze bulaşır, dile bulaşır, dudağa bulaşır, üsluba bulaşır… Cerâid (yazılı basın, gazeteler, medya) bu türlü şeyleri sürekli püskürtüyorsa, etrafa zift püskürtüyorsa şayet, güzel kokular neşredeceği yerde zift neşreden bir zift yuvası, zift organizasyonu haline gelmişse, cahil, şuursuz, tesirde kalan kitlelerin ondan müteessir olmamaları mümkün değildir.

   Yazık kalbini mâsivâdan pak eylemeyene, Sultan’ın tecellisine hazır beklemeyene ve gecelerini teheccüd, tilavet, zikir, tefekkür ile ihya etmeyene!..

Onun için “kalb temizliği” öteden beri hep üzerinde durulagelen şeylerden olmuştur. “Âyine-i idrakini pâk eyle sivâdan / Sultan mı gelir hâne-i nâ-pâka, hicab et!” Ruhun şad olsun, Nâbî!.. “Âyine-i idrakini pâk eyle sivâdan.” İdrak aynasını, aklını ve kalbini, bir yönüyle vicdan mekanizmasının erkân-ı erbaasını mâsivâdan pâk eyle… Nâbî, onları bir haneye benzetip müteşabih olarak diyor ki, “Sultan mı gelir hâne-i nâ-pâka, hicab et!” Yani, Sultan oraya tecelli eder mi?! Sultan kendini orada ifade eder mi? Allah’tan utan, hicap duy! Kirli hâneye O (celle celâluhu) tenezzül etmez, teveccüh etmez; öyle kirli bir yer O’na (celle celâluhu) mezâhir veya meclâ olamaz.

Bir başkası diyor ki: “Dil, beyt-i Hudâ’dır, anı pâk eyle sivâdan.” “Dil”, yani gönül. “Dil, beyt-i Hudâ’dır, anı pâk eyle sivâdan / Kasrına nüzul eyleye Rahman, gecelerde.” Gecelerde sen, teheccüdün ile, duan ile, niyazın ile, tazarruun ile, iç döküşün ile, sızlayışların ile O’na (celle celâluhu) teveccüh ettiğinde, O (celle celâluhu) da oraya teveccüh eder. Teveccüh, teveccüh ile olur. Minnacık, damla teveccüh, derya teveccühe vesile olur; zerre teveccüh, güneş mikyasında teveccühe vesile olur. Siz O’na (celle celâluhu) teveccüh ederseniz cirminizce, O (celle celâluhu) cirimler üstü, bî-kem u keyf bir teveccüh eder ki, mest u mahmur hale gelir, “heyman”dan hafakanlara girersiniz.

Evet, Erzurumlu İ. Hakkı hazretleri, “Dil, beyt-i Hudâ’dır, anı pâk eyle sivâdan / Kasrına nüzul eyleye Rahman, gecelerde.” diyor uzun bir münâcaatında: “Ey dîde nedir uyku, gel, uyan gecelerde.” Bu çağrı, Kur’an’ın ruhuna uygun. إِنَّ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَاخْتِلاَفِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ لَآيَاتٍ لأُولِي الْأَلْبَابِ*اَلَّذِينَ يَذْكُرُونَ اللهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلَى جُنُوبِهِمْ وَيَتَفَكَّرُونَ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هَذَا بَاطِلاً سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ “Muhakkak göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip sürelerinin uzayıp kısalmasında düşünen insanlar için elbette birçok deliller vardır. Onlar ki Allah’ı gâh ayakta divan durarak, gâh oturarak, gâh yanları üzere zikreder, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında düşünür ve derler ki: Ey Yüce Rabbimiz! Sen bunları gayesiz, boşuna yaratmadın. Seni bu gibi noksanlardan tenzih ederiz.” (Âl-i Imrân, 3/190-191) Hazreti Aişe validemizin Sıhâh’ta nakledilen ifadesiyle, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm, uykusuz geçirdiği gecelerden birinde, semânın yüzüne baktı, gözleri doldu, ağladı ve “Veyl olsun, bu ayeti okuyup da ağlamayana, bunun hakkında tefekkür etmeyene!” buyurdu.

Gökler ve yer, bir “Kitab-ı A’zâm” gibi. Allah’ın, Kendisini anlatmak üzere, “Kudret” ve “İrade” kalemiyle yazdığı öyle net satırlardan, paragraflardan, cümlelerden, risalelerden ibaret ki!.. Bakıp da onlarda O’nu (celle celâluhu) görmeyene “Yuff olsun!” derler. İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) bakıyor ve ağlıyordu. “Ey dîde nedir uyku, gel uyan gecelerde / Kevkeblerin et seyrini, seyran gecelerde.” diyor İbrahim Hakkı hazretleri; iki asır, iki buçuk asır evvel yaşamış insan. Hazreti Üstad da çam dağında, ağacın başında, “Dinle de yıldızları, şu hutbe-i şirinini / Name-i nurîn-i hikmet, bak ne takrir eylemiş. / Hep beraber nutka gelmiş, hak lisanıyla derler: Bir Kadîr-i Zülcelâlin haşmet-i sultanına / Birer burhan-ı nurefşânız vücud-u Sânia / Hem vahdete, hem kudrete şahitleriz biz.” diyor. Evet, bütün varlıklar kendilerine mahsus lisanlarıyla “Hû” diyorlar; hangisine bakarsanız bakınız, görürsünüz ki, O’na işaret ediyorlar. Şayet yorumlamada bu mülahazayı ortaya koymazsanız, çok yanlış bir yorumlamaya gitmiş olursunuz.

“Bak heyet-i âlemde, bu hikmetleri seyret / Bul Saniini, ol ana hayran/mihman gecelerde.” O (celle celâluhu), senin gönlünü bir “tecelligâh-ı İlahî” olarak bir hâne kabul etmişse, sen de -bir yönüyle- bir hamle yapıp O’na misafir olmaya bakacaksın, maiyyete koşacaksın. اَللَّهُمَّ تَوَجُّهَكَ، وَمَعِيَّتَكَ، وَرِعَايَتَكَ، وَكِلاَءَتَكَ، وَحِفْظَكَ، وَحِرْزَكَ، وَحِصْنَكَ الْحَصِينَ “Allahım, sevgi ve rahmetle bize teveccüh buyurmanı; dostluğun, yakınlığın ve yüce şanına yaraşır şekildeki beraberliğinle bizi yalnızlıklardan kurtarmanı; vekilimiz olarak bizi gözetip kollamanı, hıfz u sıyanetinle korumanı, aşılmaz manevî kalelerinin ve sağlam sığınaklarının içine almanı diliyorum.” türünden dualar dudaklarından dökülecek. O’na (celle celâluhu) doğru seyr ü sülûk edecek; kendi ufkun itibarıyla, bu basamaklardan birine otağını kurmaya çalışacaksın. Maiyyet mi, maiyyet üstü bir şey mi? Tam bir hırz-ı hasîn ile masûn kalarak, bütün dünya ve mâfihâdan tecerrüd etmek mi? Aşk u iştiyâk-ı likâullah mülahazasına otağını kurmak mı?!.

“Bak heyet-i âlemde, bu hikmetleri seyret / Bul Saniini, o Sanatkârını; ol ana mihman gecelerde.” Ondan sonra diyor: “Çün gündüz olursun nice ağyar ile gafil / Ko gafleti, dildardan utan gecelerde.” “Ko” bırak demek, eski dil. “Ko gafleti, bari utan gecelerde…” En son mısrada da “Ey Hakkı, nihan aşk oduna yan gecelerde!..” diyor.

   “Gece, sevdalı ruhların otağı; gece, âşıkların sırlı durağı!..”

Geceler, -bir yönüyle- O’na (celle celâluhu) doğru açılma rampaları ve rıhtımlarıdır. Geceyi ihmal eden, rıhtımı değerlendirememiş, açılan gemilere binememiş ve O’na doğru seyahata yelken açamamıştır. Gecesi olmayanın gündüzü de kapkaranlıktır!..

Kur’an-ı Kerim, değişik yerlerde geceyi nazara vermiştir; kaç yerde delaletin değişik türleri ile hep ona dikkati çekmiştir; fakat sarih olarak ifade ettiği yerler de vardır. Mesela İsra sûre-i celîlesinde şöyle buyurmaktadır: وَمِنَ اللَّيْلِ فَتَهَجَّدْ بِهِ نَافِلَةً لَكَ عَسَى أَنْ يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامًا مَحْمُودًا “Gecenin bir kısmında kalk, sana ait nafile olarak onunla (Kur’an’la) teheccüd namazı kıl. Böylece Rabbinin seni, (çok yüksek, O’na en büyük yakınlık ve en kapsamlı şefaat makamı olan) Övülme Makamı’na eriştireceğini umabilirsin.” (İsrâ, 17/79) “Nafile” diyor. İnsan, farzlarla Cenâb-ı Hakk’a (celle celâluhu) yaklaşır. Fakat nafile ile öyle bir kurbiyete ulaşır ki, -bu da yine müteşabih- Allah, onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, onu doğruya yürüten iradesi/meşîeti olur. Bu hakikati anlatan hadis-i kudsîde müteşabih olarak “ayak” tabirini de kullanıyor İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem).

Evet, وَمِنَ اللَّيْلِ فَتَهَجَّدْ بِهِ نَافِلَةً لَكَ عَسَى أَنْ يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامًا مَحْمُودًا “Gecenin bir vaktinde de, sana ait bir nafile olmak üzere, teheccüd namazı kıl. Umulur ki, böylece Rabbin seni Makam-ı Mahmûd’a eriştirir.” (İsrâ, 17/79) Ezandan sonra okuyoruz ya, وَابْعَثْهُ مَقَامًا مَحْمُودًا “Allah’ım, O’nu Makam-ı Mahmûd’a ulaştır.” Ahirette makamların en yükseği olan, herkesin O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşısında övgü ile dilbeste kesildiği bir makam; bakanları imrendiren/kıskandıran bir makam… Gerçi ötede/ahirette mü’minler için “kıskanma” meselesi söz konusu olmaz; çünkü o duygu, insanların sinesinden silinip gitmiştir. Fakat bir “teğâbün” -Teğâbün Sûresi’nde ifade buyurulduğu gibi- vardır: “Keşke ben de bu temaşaya mazhar olabilecek ufku ihraz edebilseydim?!. Keşke!.. Keşke!.. Keşke!..” Herkes -bir yönüyle- orada “Keşke!” diyecek. Zannediyorum “Keşke!” demeyenler, enbiyâ-ı ızâmdır, hususiyle Sultan-ı Enbiya’dır (sallallâhu aleyhi ve sellem).

Teheccüd… وَمِنَ اللَّيْلِ فَتَهَجَّدْ بِهِ نَافِلَةً لَكَ “Gecenin bir vaktinde de, sana ait bir nafile olmak üzere, teheccüd namazı kıl.” (İsrâ, 17/79) Ne kadar unutulmuş!.. Teheccüd, peygambere vacib; ümmete sünnet. Bir yönüyle Berzah âlemlerine seyahat manasına gelen, âhiret âlemlerinin projektörlerinin düğmesi mahiyetinde sayılan, öbür âlemi aydınlatabilecek projektörlerin anahtarı mahiyetinde sayılan “teheccüd”, toplumumuzca, belki İslam dünyasında pek çok toplumlarca unutulmuş bir mi’ractır, bir basamaktır veya bir merdivendir. O’na (celle celâluhu) doğru yükselme ve maiyyetine ulaşma adına bir merdiven, bir mi’rac, bir asansördür.

İsrâ Sûresi’nde böyle buyuruluyor; Dehr (bir diğer ismiyle “İnsan”) Sûresi’nde de şöyle deniyor: وَمِنَ اللَّيْلِ فَاسْجُدْ لَهُ وَسَبِّحْهُ لَيْلاً طَوِيلاً “Gecenin bir kısmında da O’na secde et, geceleyin uzun bir süre de O’na tesbîh ve ibadet et.” (İnsan, 76/26) Başını yere koy; kemâl-i ta’zimle, tevazuunu tam ifade edecek bir tavır ile O’na içini dök! وَمِنَ اللَّيْلِ فَاسْجُدْ لَهُ وَسَبِّحْهُ لَيْلاً طَوِيلاً Upuzun bir gecede, sürekli hep O’nu (celle celâluhu) tesbîh u takdîs et!.. Noksan sıfâtlardan O, müberrâdır; sen de o tebriâtı dillendir. “Allah’ım! Sen, kemâl sıfatlarıyla muttasıf, noksan sıfatlardan münezzeh ve Zât-ı Baht’ın ile bir Mevcud-u Mechûlsün; ihata edemeyiz!” mülahazalarıyla tesbîh et!.. وَمِنَ اللَّيْلِ فَاسْجُدْ لَهُ وَسَبِّحْهُ لَيْلاً طَوِيلا “Geceleyin O’na secde et; O’nu geceleri uzun uzun tesbîh et.” (İnsan, 76/26)

Sonra, إِنَّ هَؤُلاَءِ يُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ وَيَذَرُونَ وَرَاءَهُمْ يَوْمًا ثَقِيلاً “Doğrusu şu (günahkâr kimseler,) peşin gelir olarak gördükleri dünyayı tercih edip onun peşinde koşmakta, fakat önlerinde kendilerini bekleyen çok ağır bir günü ise bir kenara koymaktadırlar.” (İnsan, 76/27) Ama gel gör ki, kalbi ölmüş, gözü kapalı, kulağı tıkalı kimseler sadece dünyanın peşinde koşuyorlar. Mesmûata karşı kapanmışlar, mübserâta karşı da kapanmışlar; ne tekvînî emirlerden bir şey anlıyorlar, ne de semâdan gelen, tekvînî emirlerin de tercümanı olan Kur’an-ı Kerim’den bir şey anlıyorlar. Onlar, körler, sağırlar, kalbsizler. Ölmüş kalbleri onların; kalbleri hareket ettiğinde hep aritmi var. Dolayısıyla -bir yönüyle- onların da huzuru yok. Etrafa zift püskürtüyorlar ve farkında değiller. İçinde bulundukları toplumu kirletiyorlar, farkında değiller. İnsanî duyguları öldürüyorlar, canavarlaştırıyorlar onları, farkında değiller. Zulmü alkışlattırıyorlar, zâlimi sevdiriyorlar, farkında değiller. Çünkü kalbleri ölmüş onların. لَهُمْ قُلُوبٌ لاَ يَفْقَهُونَ بِهَا وَلَهُمْ أَعْيُنٌ لاَ يُبْصِرُونَ بِهَا وَلَهُمْ آذَانٌ لاَ يَسْمَعُونَ بِهَا “Onların kalbleri vardır, fakat onlarla meselelerin özüne inip gerçeği idrak edemezler; gözleri vardır, fakat onlarla görülmesi gerekeni göremezler; kulakları vardır, fakat onlarla duyulması gerekeni duyamazlar.” (A’râf, 7/179) Gözleri var, ama görmüyorlar. Kulakları var; fakat işitilecekleri işitmiyorlar. Kalblerine gelince, sebep-sonuç münasebeti ile esas bir neticeye, bir sonuca varamıyorlar; tenâsüb-i illiyet prensibine göre sebepleri tam bulup o sebeplere göre büyük büyük müsebbeblere dilekçe sunamıyorlar.

   Allah Rasûlü’nün herkesi Hakk’a çağırma gibi ağır bir sorumluluk yüklendiği günlerde teheccüd ile melekûtî ufuklara yönlendirilmesi fevkalâde mânidardır.

Evet, İnsanlığın İftihar Tablosu’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) ilk gelen ayetler, Mekke’de ilk gelen sûreler, اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ “Oku yaratan Rabbinin adına ve O’nun adıyla!..” (Alak, 96/1) “Oku!” deyip, okumanın ne demek olduğunu O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) anlattıktan sonra teheccüdü nazara veriyor: يَا أَيُّهَا الْمُزَّمِّلُ * قُمِ اللَّيْلَ إِلاَّ قَلِيلاً * نِصْفَهُ أَوِ انْقُصْ مِنْهُ قَلِيلاً * أَوْ زِدْ عَلَيْهِ وَرَتِّلِ الْقُرْآنَ تَرْتِيلاً “Ey örtünüp bürünen (Rasûlüm)! Gecenin tamamını değil de, yarısını yahut yarıdan az eksiğini veya fazlasını, yatmadan ibadetle geçir. Ve Kur’ân’ı tane tane oku!” (Müzzemmil, 73/1-4) “Ey örtüsüne bürünen İnsan! Kalk şu gece, örtünü at sırtından!..” O’na göre normal bir örtüye bürünmüş, normal bir insan olarak, bilmem kaç dakika, ne kadar kısa zamanlı bir dinlenme faslına yelken açmış; o kadar. “Kalk, geceyi ihya et!” diyor. “Örtünü at sırtından. Gecenin pek çoğunu Rabbinin karşısında kemerbeste-i ubudiyet ile geçir!” Elhak, O (aleyhissalâtü vesselam) da öyle yapıyordu.

İlk gelen vahiyler bunlar. Ondan sonra gelen sûrede: يَاأَيُّهَا الْمُدَّثِّرُ * قُمْ فَأَنْذِرْ * وَرَبَّكَ فَكَبِّرْ “Ey örtüsüne bürünen (şanı yüce nebi)! Kalk ve inzar et. Ve Rabbini yücelt.” (Müddessir, 74/1-3) İkinci vazifen, “Ey örtüsüne bürünen!..” Burada “disâr” diyor. Bu aynı zamanda O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) neye sarınıp ne ile yattığını göstermesi açısından da çok önemlidir. Sadece “tül” gibi bir şeyi üzerine alıyor; hasır gibi bir yerde, mübarek ayaklarını uzatmadan kıvırıyor; elini başının altına koyuyor, kıbleye müteveccihen duruyor; kaç dakika uyuyorsa uyuyor. O da öyle uyuyor ki, gözleri uyurken kalbi uyumuyor, melekût âlemine açık daima. Orada bile Allah ile münasebet içinde geçiriyor o mübarek, o nurlu, o nûr-efşân dakikalarını.

“El-Müddessir; disârına bürünen İnsan!” قُمْ فَأَنْذِرْ “Sana vahiy geldi; kalk, insanları, eğri yolun encamından sakındır!” Gittikleri yol, doğru değil; o bir zulüm yolu, o bir küfür ve küfran yolu, o bir i’tisâf yolu, o bir irtikâp yolu, o bir ihtilas yolu, o bir hak bilmezlik yolu, o bir adaleti ayaklar altında çiğneme yolu… İnsanlar, şirazeden çıkmış bir kitabın eczâsı gibi dağılmışlar etrafa; ahsen-i takvîme mazhariyeti ayaklarının altına almışlar ve esasen kendileri ayaklar altına alınmış, insanî kıymetlerini çiğnetiyorlar. Kalk, bu zavallı derbederleri inzâr et!. Kalk, günümüzün Müslümanları gibi, bu zavallı derbederleri, bu perişanları, bu manevî hayatları itibarıyla, manevî anatomileri itibarıyla kalbi ölmüş insanları veya kalbleri zift yuvası haline gelmiş insanları uyar. Kalk, zulüm yaparken gülüp duran, kahkaha atan -nezaketim müsaade etseydi, diyecektim- “edepsiz insanları” eğri yolun encâmından sakındır!..

Bir de وَرَبَّكَ فَكَبِّرْ O büyük olan Rabbini, “Ekber” diye Kendini ifade eden Rabbini, sen de tekbir et! اللَّهُ أَكْبَرُ كَبِيرًا، وَالْحَمْدُ لِلَّهِ كَثِيرًا، وَسُبْحَانَ اللَّهِ بُكْرَةً وَأَصِيلًا * لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَحْدَهُ، وَنَصَرَ عَبْدَهُ، أَعَزَّ جُنْدَهُ، هَزَمَ الْأَحْزَابَ وَحْدَهُ، لاَ شَرِيكَ لَهُ de ve O’nu (celle celâluhu) tazîm edebildiğin kadar ta’zim et!..

Rasûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendisine gelen emirler mevzuunda zerre kadar muhalefet şöyle dursun, muhalefetin rüyasını bile görmemiştir. O’na ruhlarımız, canlarımız kurban olsun!.. Allah, bizi O’nun vesayetinden, gölgesinden ayırmasın!.. Vakıa gölgesi yere düşmezdi O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem), Itrî’nin ifade ettiği gibi: “Sayesi düşmez yere bir böyle nahl-i Tur’sun / Mihr-i âlemgîrsin baştan ayağa nursun.” O öyle birisiydi ama Allah, “gölge” manasına “vesayet”inden bizleri zerre kadar ayırmasın!..

   İstemez misiniz, dünya onların olsun, âhiret de bizim!..

O (sallallâhu aleyhi ve sellem) emirlere öyle riayet ediyordu ki, sabahlara kadar kemerbeste-i ubudiyet içinde ayakta duruyordu. Çok iyi bildiğiniz bir hadiseyi hatırlatayım: Mübarek anamızdan, anaların anası anamızdan, analarımızın da anası, nenelerimizin de anası, bütün ümmetin anası, Sıddîk’ın Sıddîkası, Allah Rasûlü’nün de Sıddîkası Hazreti Âişe’den… -Cenâb-ı Hak, o duygu ile bizleri serfiraz kılsın; bu mevzudaki sapık düşüncelerin ve sapık mülahazaların tesirinde kalmaktan bizleri muhafaza eylesin! Demiyorum kimler; onların kimler olduğunu söylemiyorum.- Anamız ifade buyuruyor. Örtüsü “disar” idi zaten O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem), minnacık bir şeydi.

Hele o “îlâ” hadisesi sırasında bir hasır üzerinde yatıyordu; üzerine de incecik bir tül almıştı. Hazreti Ömer, kapının tokmağına sık sık dokununca, kapıda perdedarlık yapan Bilal-i Habeşî kapıyı açma mecburiyetinde kalmıştı. İçeriye girince, Rasûlullah’ın yanına gitmekten daha ziyade, kızı Hafsa validemizin üzerine yürümüş, “Ne halt karıştırdınız ki, Efendimiz’i rencide ettiniz?!.” demişti. Hazreti Ebu Bekir de, kerime-i mübeccele-i mukaddese-i münezzehesi üzerine yürümüş, Aişe validemizi itâb etmişlerdi.

Efendimiz cumbada, sizin ayağınızı çok rahat uzatamayacağınız bir cumbada, hasırın üzerinde, üzerinde sadece ince bir örtü, dinleniyor ve tefekkür ediyordu. Yatarken bile… Madem “gözleri uyuyor, kalbi uyumuyor”; “tefekkür”, “tedebbür”, “tezekkür” ile, yatarken bile hayatının derinlikleri peşinde koşuyordu. Zaten öyle bir kalbî derinliği vardı ki!.. Ama O (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir “Hel min mezîd!” âbidesi idi; verilen şeyler karşısında “Ey nâmütenâhi olan Rabbim! Nâmütenâhilik istikametinde daha yok mu, daha yok mu?” diyordu. Çünkü Tasavvufçuların ifadesiyle, “Nâmütenâhi istikametinde seyr u sülûk, nâmütenâhidir, bitmez!” “Sona erdik!” diyen insanlar, yanılıyorlar; çünkü O (celle celâluhu), nâmütenâhîdir; Zât-ı Baht, nâmütenâhîdir: لاَ تُدْرِكُهُ الْأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الْأَبْصَارَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ “Gözler O’nu idrak edemez, O’na ulaşıp O’nu göremez, fakat O bütün gözleri idrak eder, görür ve kuşatır. O, Lâtif (en derin, en görünmez şeylere de nüfuz eden)dir, Habîr (her şeyden hakkıyla haberdar olan)dır.” (En’âm, 6/103) Cenâb-ı Hak, bu hakikatleri, mahiyet-i nefsü’l-emriyelerine uygun idrak etmeye bizleri muvaffak eylesin!..

Rasûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz, Hazreti Ömer’in girdiğini görünce doğruldu. Hazreti Ömer, O’na ne kadar delice saygılı ise, İnsanlığın İftihar Tablosu da Ashabına karşı saygılı olmada, onların haklarını verme mevzuunda hayalî bir kusur bile etmezdi. Hemen doğrulup oturmuşlardı. O’nun mübarek vücudu/yanı, yattığı hasırdan dolayı âdeta delik-deşik gibi olmuştu; hasır, iz bırakmıştı. Koca Ömer, yiğit Ömer, mert Ömer, pek öyle değişik şeyler karşısında ağlamayan Ömer, gözyaşlarını tutamamış, hıçkıra hıçkıra ağlamıştı. “Niye ağlıyorsun yâ Ömer?!.” “Ey Allah’ın Rasûlü, Bizanslılar, Romalılar, Persler şöyle saltanat ve debdebe içindeler; Sen, sultan-ı kâinatsın; hele hâline bak!..” أَمَا تَرْضَى أَنْ تَكُونَ لَهُمُ الدُّنْيَا وَلَنَا الْآخِرَةُ “Yâ Ömer! İstemez misin, dünya onların olsun, âhiret de bizim olsun!..”

Rasûl-i Ekrem Efendimiz, Allah ne demiş ve ne dilemiş ise, onu delâletin bütün çeşitleriyle test ederek yerine getirmişti. Bu delalet, şunu ifade ediyor; bu da “dâll bi’l-ibâre”si, “dâll bi’l-işâre”si, “dâll bi’d-delâle”si, “dall bi’l-iktizâ”sı ile şunu gösteriyor. Hepsi değişik delalet yolları ile bir şey ifade ediyor. Bunların bütününe göre kendisini öyle ayarlamış, -o tabir kullanılacaksa- öyle “regüle” etmiş, öyle “kalibrasyon”dan geçirmişti ki, milimi milimine riayet ediyordu her şeye.

İşte bu kâmetteki Kâmet-i Bâlâ (sallallâhu aleyhi ve sellem)… O daracık hücresinde, cumba gibi hücresinde yatarken, bir insan yatıyorsa bir yatakta şayet, orada bir başka insanın namaz kılacağı kadar bile yer kalmazdı. Hayatını böyle geçirmişti. Ahh “Ben, Peygamberin yolundayım!” diyen sahtekarlar!.. Müzaaf yalancılar, düzenbazlar, dolandırıcılar, sahtekarlar!.. Şuursuz kitleleri “Müslümanım!” diye kandıran, “Müslümanlığı getireceğiz!” diye kandıran sahtekârlar… Binler ile, yüz binler ile mesâkinde (hânelerde/saraylarda/iskan edilecek yerlerde) ikameti bile kendileri için yeterli görmeyen düzenbazlar!.. Utanmazlar mı bundan?!.

İnsanlığın İftihar Tablosu, gece, sabaha kadar namaz kılıyor. Mübarek Âişe anamız buyuruyor ki, “Ayakta ne kadar duruyordu, bilmiyorum. Ben, istirahat ediyordum.” Mutlaka anamız da kalkıyordu; o annemiz de mutlaka teheccüd kılıyordu, mutlaka hayatının o nurânî dakikalarında çok şeyi O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile paylaşıyordu. Ama anamız da bir insandı, istirahat buyuruyordu. Diyor ki: “Allah Rasûlü’nün ayakta ne kadar durduğunu bilemiyorum. Ben bir fasıl uyuyordum. Secde edeceği zaman, başını koyacağı yer olmadığından dolayı -her halde anamız da hasır üzerinde yatıyor- eli ile benim ayaklarımı kırmamı istiyor, ayaklarımdan boşalan yere alnını koyuyor ve secde ediyordu.”

“Ben, O’nun yolundayım!” diyen yalancılar, utansınlar bundan!.. Evet, bütün bu mülahazaları nazar-ı itibara alan Kaside-i Bür’e Sahibi, “Kaside-i Bürde” de deniyor, Kaside-i Bür’e sahibi, ظَلَمْتُ سُنَّةَ مَنْ أَحْيَا الظَّلاَمَ إِلَى * أَنْ اِشْتَكَتْ قَدَمَاهُ الضُّرَّ مِنْ وَرَمِ “Ben, o Peygamber’in sünnetine zulmettim ki, ayakları şişmeden yatmıyordu!” Ama ben, gördüğünüz gibi, ne ayak şişmesi, ne diz ağrıması, ne kalça ızdırabı; aklıma geldiği zaman uzanıp yatıyorum. ظَلَمْتُ سُنَّةَ مَنْ أَحْيَا الظَّلاَمَ إِلَى * أَنْ اِشْتَكَتْ قَدَمَاهُ الضُّرَّ مِنْ وَرَمِ O’nun ızdırardan ayakları şişiyordu.

   Şükreden insanlar ne kadar da az; oysa, bizi sayılamayacak kadar nimetlerle lütuflandıran Rabbimize karşı çok şükreden kullar olmalı değil miyiz?!.

Kaside-i Bür’e Sahibi, böyle diyor, Busîrî. Kendinden mi söylüyor? Sahih hadiste, Anamız diyor ki: “Bir gün dedim o Efendiler Efendisi’ne: Cenâb-ı Hak, Fetih sûresinde لِيَغْفِرَ لَكَ اللهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَأَخَّرَ وَيُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ وَيَهْدِيَكَ صِرَاطًا مُسْتَقِيمًا buyuruyor; Allah, Sen’in, geçmiş ve geleceğe dair olması muhtemel bütün meselelerini af yörüngesine bağlamış. -Buna dikkat edin! Af yörüngesine bağlamış.- Neden kendine bu kadar zahmet ediyorsun; madem her şeyin -bir yönüyle- o yörüngede cereyan ediyor?!.” Allah Rasûlü, annemize şu zeberced sözler ile cevap veriyor: أَفَلَا أَكُونُ عَبْدًا شَكُورًا “Beni bu kadar nimetleriyle perverde eden (görüp gözetip besleyen, nimetlendiren) Rabbim’e karşı çok şükreden bir kul olmayayım mı?!.”

Şükür, nimete karşı metafizik gerilim içinde mukabelede bulunma demektir. Ve İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) bunu tamamiyetin çok çok üstünde, “etemm” şeklinde, “etemmü’l-etemm” şeklinde yerine getiriyor. Ne haddine İmam Busîrî’nin kendine göre söz konuşması!.. Anamız, adeta böyle buyuruyor: “Allah, Sana ‘Geçmiş ve gelecek günahların yok!’ dedi. Geçmişte Sen günah işlemedin. Gelecek adına da günaha giden yolları Sana kerih gösterdi; o türlü şeyler Sana göründüğünde miden bulandı. Dolayısıyla tabii olarak o yollar Sana kesildi. Seni af güzergâhına sevketti. Hâlâ bu ölçüde ibâdet ü taat ve geceleri sonuna kadar ihya etmek suretiyle kendine eziyet etmenin anlamı ne?” diyor. İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) başka şey söylemiyor: أَفَلَا أَكُونُ عَبْدًا شَكُورًا “Ben, beni bu nimetlerle perverde kılan Rabbime, o ölçüde -şekûr, mübalağa kipi- çok şükreden bir kul olmayayım mı?!.”

Aslında Kur’an-ı Kerim, Hazreti Davud ve Hazreti Süleyman ile alakalı bahisleri ifade ederken, اعْمَلُوا آلَ دَاوُودَ شُكْرًا وَقَلِيلٌ مِنْ عِبَادِيَ الشَّكُورُ “Ey Davud ailesi! Çalışın ve Bana şükredin! Kullarım içinde gerçekten şükredenler ne kadar azdır!” (Sebe, 34/13) buyuruyor. Allah’ın kulları arasında, Allah’a, Allah’ın azametine ve O’nun başkalarını nimetleriyle perverde etmesine mukabil, o ölçüde, mütenâsip şükreden kul sayısı, çok azdır!.. İşte o azlardan az olanların zirvesine otağını kuran zat, Allah Rasûlü’dür. O (sallallâhu aleyhi ve sellem), nimetlerin kâmetine göre, Cenâb-ı Hakk’a karşı bi-hakkın mukabelede bulunandır.

Şükür, gelen nimetlere mukabelede bulunma ameliyesidir; kavlî, fiilî, hâlî, fikrî, hissî, mantıkî mukabelede bulunma tavrıdır. أَفَلَا أَكُونُ عَبْدًا شَكُورًا Evet, kalb, bu ölçüde berrak bir “âyine-i Rabbaniye” olunca, bir de o kalbin sahibi onu sürekli “lebrîz” edip O’ndan (celle celâluhu) gelen değişik dalgaboyundaki tecelliler ile doldurup taşırınca nimetlere öyle mukabele edecektir. -“Lebriz”, taşacak kadar dolu, taşkın demek; Akif, bu lebrîz tabirini kullanır.- Kalbi öyle lebrîz edince, bu hale gelir; o kalbi taşıyan insan gezerken-tozarken, gezdiği her yerde, İbn Abbas’ın dolaştığı çarşılar gibi, “Acaba bir ıtriyatçı mı geçti!” diye herkesi merakla kapıya-pencereye sevkeder; “Acaba bir ıtriyatçı mı geçti!” diye. Evet, kalb bu ölçüde gül gibi olmuşsa; böyle bir kalb sahibinin dolaştığı her yerde de âdeta güller açar, etrafa gül kokuları saçılır.

Biliyor musunuz, maraz-ı kalbe mübtela oluşum beni kalb vadilerine sevketti; yoksa ne haddime kalbden bahsetmek!.. Biz “kalb” demişiz. Bazen ona “Latife-i Rabbâniye” demişiz. Bazen büyüklerin ufku itibarıyla, bir yönüyle münezzehiyete mazhariyeti açısından “Latife-i Sübhâniye” demişiz; yani “Tecellîgâh-ı İlahî” ve “Beyt-i Hudâ” olması itibarıyla, o tenzihi nazar-ı itibara alarak “Latife-i Sübhâniye” demişiz. Bazen de hassasiyeti, inceliği, değişik şeyler karşısında teessürü, teessür duyulacak şeyler karşısında teessürü, belki kırılacağı hadiseler karşısında kırılması itibarıyla da, belki bir buudu ve onun kendine mahsus bir derinliği açısından “gönül” demişiz. Nasıl Anatomide kalb değişik sistemlerden mürekkeb; yani, harekete geçiren sistemi var, harekete geçen yanı var, o hareketi ritme sevkeden yanları var; değişik mekanizmalardan meydana gelmiş, Anatomik bir yapıya sahip. Aynen öyle de, bedene nisbeten ruh nasıl ise, “Latife-i Rabbâniye” dediğimiz şey de, o maddî/sanavberî (çam kozalağı) nevindeki kalbe bir “ruh” mahiyetindedir. Latife-i Rabbâniye… “Kalb” dediğimiz şey, odur.

Evet, onun kendine mahsus bir derinliğine de fonksiyonları itibarıyla biz “gönül” diyoruz: “Koyma”, ondan oluyor: “Gönül koydu!” “Kırılma”, ondan dolayı oluyor: “Gönlü kırıldı!” Efendim, “tutulma”, dilbeste olma: “Gönül dilbeste oldu!” Onu çok iyi bilme, sevdasına tutulma: “Gönül âşina oldu!” O’nun için iştiyakla yanma: “Gönül, iştiyâk-ı likâullah oldu!” Böyle demek suretiyle o latife-i Rabbâniyeye ait ve ona mahsus ayrı bir derinliği -nüansları mahfuz- ifade edegelmişiz.

Sözlerimizi “kalb-i selîm” talebiyle noktalayalım: اَللَّهُمَّ أَفْئِدَةً سَلِيمَةً تُغْنِينَا بِهَا عَنِ الْغِلِّ وَالْغِشِّ “Allah’ım! Bize selîm kalbler ihsan eyle; her türlü gıll u gıştan âzâde ve müstağnî kılacak şekilde temiz gönüller lütfet!..” آمِينَ، أَلْفَ أَلْفِ آمِينَ، يَا رَبَّ الْعَالَمِينَ “Âmin, binlerce, milyon kere âmîn. Kabul buyur ey bütün âlemlerin Rabbi!..”

Bamteli: HİZMET’İN ALTI ESASI

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Muhammed Bahâuddîn Nakşibendi hazretlerinin yolunda dört şeyi terk etmek lazımdır; bu esas, şu Farisî beyitle ifade edilmiştir: “Der tarîk-i Nakşibendî lâzım âmed çâr terk / Terk-i dünya, terk-i ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk.”

   “Dünyayı kesben değil, kalben terk etmek lazımdır.

Bir: Terk-i dünya; dünyayı terk etmek. Fuzûlî’nin ifadesiyle, “Hikmet-i dünya ve mâfîhâyı bilen ârif değil / Ârif odur, bilmeye dünya ve mâfîhâ nedir.” Onun nazarında dünya ve mâfîhâ (içindekiler, hezâfiri, şatafatı, ihtişamı, göz kamaştırıcı yanları) o kadar değersiz ki, rahatlıkla “Boş ver!” diyebiliyor. Birincisi, dünyayı böyle terk etmektir.

Hazreti Pîr’in verdiği ölçü ile noktalayacak olursak: “Dünyayı kesben değil, kalben terk etmek lazımdır.” Umurunda değil. Bütün dünya kendisinin olsa, katiyen küstahlığa, şımarıklığa, zihnî/fikrî/ruhî zehirlenmeye düşmez; ha var, ha yok. Bütün dünya elinden gitse, Eyyûbvârî, yiğitçe, اَلْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَعْطَى، ثُمَّ أَخَذَ der; “Hamdolsun âlemlerin Rabbi O Allah’a ki, bir zaman verdi, vermekle imtihan etti; bir de almakla imtihan etti; iki imtihan. Verdiğinde O’nu hamd u senâ ile taçlandırdım; inşaallah, nezd-i ulûhiyette hora geçmiştir. Aldığı zamanı da sabırla, dişimi sıkmakla taçlandırdım; inşaallah o da hora geçmiştir!” Eyyûbvârî ki, O’na Hazreti Pîr “sabır kahramanı” diyor.

Evet, dünyayı kesben değil, kalben terk etmek lazım. İnsan, kalbini, ruhunu, hissini, ihsaslarını ve ihtisaslarını dünyaya bağlarsa, -hafizanallah- o uğurda yapmayacağı canavarlık, şirretlik, fezâat ve şenâat yoktur; asar, keser, öldürür. “Eder münkirâne ta’ne-i şimşir-i hûn efşân / Döker kan, yakar can, onun derdi şöhret ü şan.” Evet, “Eder münkirâne ta’ne-i şimşir-i hûn efşân.” Kan döken mızrağını, saplar herkesin bağrına; kendi hesabına yakar bütün milletin canını. Döker kan, yakar can; onun derdi, hevâsı, hevesi, şöhret ü şân. Başka bir şey düşünmüyor; önüne halılar serilsin, geçtiği güzergâhta yolun sağı ve solu kendini alkışlayan humekâ ile kuşatılsın; efendim, “Allah seni başımızdan eksik etmesin!” seslerini marş gibi dinlesin ve öyle yürüsün… Öyle ister, derdi odur.

Dünyayı kalben terk edenler, bu türlü takdirleri, tebcilleri, tazimleri, sövme gibi kabul ederler. Hazreti Mesih’e ait bir söz, aynıyla değil de manasını söylüyorum: “Amelde ihlaslı olmak, övülmeyi sövülme gibi kabul etmeye bağlıdır.” Takdir ve alkışı, sövülme gibi kabul etmeye bağlıdır. Kendine karşı olan beğenileri ve takdirleri, kendi ruh dünyasında rahatsızlık sebebi saymaktır. İşte çağın önemli, mümtaz simasının sözü: “Ben kendimi beğenmiyorum, beni beğenenleri de beğenmiyorum!”

Evet, böyle bir terk-i dünya. Fakat çok zor olduğundan dolayı, bu enâniyet asrında, bencillik ve egoizm çağında, böylesine kalben, hissen, fikren, ruhen dünyaya sırtını dönmek çok zor olduğundan ve “Olsa da olur, olmasa da olur! Bir dikili taşım olmuş, ne ifade eder, olmamış ne ifade eder?!.” mülahazası, her babayiğidin kârı olmadığından dolayı, Hazreti Pîr onu değiştiriyor, mâlum.

   Bir gönülde iki sevda olmaz!..

İki: Terk-i ukbâ; yaptığı ibadet u tâati cennet, havuzlar, kevserler, akan ırmaklar gibi uhrevî mükâfata bağlı yapmayı da gönülden terk etmek. Terk edilecek şeyleri terk etmezseniz şayet, elde etmek istediğiniz şeyleri elde edemezsiniz; tutmak istediğiniz şeyleri tutamaz ve tutunmak istediğiniz şeylere tutunamazsınız. Terk-i dünya ve terk-i ukbâ… Nedir esas hedef?!. اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ وَاْلاِشْتِيَاق İhlas, Allah rızası, hâlis aşk u iştiyak.

Menkıbe… İbrahim Ethem hazretleri, tacını-tahtını terk etmiş. Efendim, tâçdâr, çullu sultan, çullara bürünmüş. Mücâvir olmuş; Kâbe’yi tavaf etmekle, esasen, orada doygunluk peşinde koşuyor, itminan peşinde koşuyor. O sene nasılsa, evlâdı da hacca gelmiş. Aradan kaç sene geçmişse, hâlâ unutmamış çehresini. Evlâdını görünce, evlâdı ona koşuyor, sarılıyor. (Menkıbe… Olmuş da olabilir, olmamış da olabilir. Fakat ifade ettiği mana önemlidir. Menkıbelerin aslı değil, faslına bakmak lazım.) Çocuğunu bağrına basınca, az kalb kayması yaşıyor, “Evladım!” diye. O anda, kendi duyabileceği şekilde, kendisinin irtibatlı olduğu frekansla hemen bir sinyal alıyor: “Ey İbrahim! Bir kalbde iki sultan olmaz!..” Hemen, “Allahım! Sen’in muhabbetinin yanında kalbime oturanı al!..” diyor. Oğlu, metâfta, dizlerinin dibine yığılıyor. Böyle bir terk-i ukbâ…

Terk-i dünya, terk-i ukbâ ve üçüncüsü; “terk-i hestî”: Terk-i hestî”, kendini terk etmek, kendi ile çok meşgul olmamak. Dünya adına belalar ve musibetler sağanak sağanak başından aşağıya yağdığı zaman, sadece çevresine bakacak, “Acaba bir başkasının başına da bir dolu düştü mü?!.” diye bakınacak ve işte o zaman “Oofff!” diyecek kadar… Öyle bir terk-i hestî, kendini terk etmek. Kendi evini yangın almış, cayır cayır yanıyor; bir insan olarak orada bir ihtizaz sergileyebilir. “Ben usanmam gözümün nuru cefadan, amma / Ne kadar olsa, cefadan usanır, candır bu!..” (Keçecizade İzzet Molla) Evinin yandığını gören, eşyasının yandığını gören bir insanın, hafif bir sarsıntı geçirmesi, gayet normaldir. Amma, öyle değil!.. O yangını, “Yangın/ateş, nereye düşerse düşsün, beni yakar!” mülahazasıyla karşılamak fazilettir; bunun, mesleğinizde de bir esas olması lazımdır. “Ateş, düştüğü yeri yakar!” düşüncesi, bencilce bir mülahazadır. “Ateş, nereye düşerse düşsün, beni yakar!” Falanın evine, filanın devletine, falanın saltanatına… Hepsi benim bağrıma düşmüş gibi beni yakar. Öylesine kendinden sıyrılma!.. Öylesine “başka”laşma, umumileşme!.. Öylesine umumun canı olma, umumun sinir sistemi olma!.. Kime dokunulursa, âdeta kendi sinir sistemine dokunulmuş gibi, içine kan damlayacak şekilde, bir “terk-i hestî”.

Üç tane büyük terk; dünya, ukbâ ve kendini terk. Sonra da “terk-i terk”: “Terki terk”, bütün bu terkleri de terk etme, unutma onları. Ona gelip diyorlar ki; “Yahu dünya senin umurunda değil!” “Farkında değilim, onu umurumda zannediyorum.” “Yahu, sen hiç, اَللَّهُمَّ أَدْخِلْنَا الْجَنَّةَ falan demiyorsun; hep diyorsun ki, اَللَّهُمَّ اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ وَاْلاِشْتِيَاق وَمَعِيَّتَكَ، وَمَعِيَّةَ رَسُولِكَ “Allahım, her amelimde ihlaslı olmayı, rızana ermeyi, Sana halis aşk u iştiyakla teveccühte bulunmayı ve maiyetini, Rasûl-i Ekrem’inle beraberliği istiyorum!..” Fakat öyle bir terk-i terk ki, o, “Allah Allah, öyle mi, siz öyle mi görüyorsunuz?!.” falan, diyecek kadar, kendinde değil; o kadar. Muhammed Bahâuddin Nakşibendi’nin yolu…

Kimlere kalmış bu yol, yolu yürüme… Hazreti Pîr’in nasıl ızdırap içinde olduğunu anlayabilirsiniz: “Ben nasıl bir yol bıraktım arkada? Kimlere kaldı o mübarek yol, güzergâh, şehrâh; şimdi kimlerin ümidine metruk?!.”

Evet, “terk-i terk”; öyle bir terk edecek ki, ona dünyayı, ukbâyı, aynı zamanda cennet arzusunu terk ettiğini hatırlattıkları zaman, hatırlamayacak onları. Öyle bir şey.

   Seyr u Sülûkte Bir Başka Çizgi ya da Çağa Uygun En Emin ve En Kestirme Yol

Fakat “dünya”nın bir numaralı değer durumuna geçtiği.. insanların, enaniyetleri tarafından kündeye getirildiği, el-enseye getirildiği.. egoizmanın hâkim olduğu “enâniyet asrı”nda bu “terk”lere muvaffak olmak çok zor. Allah dostları, “benlik ve enâniyet asrı” demişler. Böyle bir asırda, Muhammed Bahâuddin Nakşibendi hazretlerinin ortaya koyduğu o dört esas çerçevesinde -ki, ben icmalini arz ettim; tafsili, bir kitap muhtevasında- yaşamak çok zor olduğundan, Bediüzzaman hazretleri bugünün insanın zaaflarını bilerek.. dünyayı ukbâya tercih etme zaafını.. şahsına çok önem verme zaafını.. enâniyet zaafını (…) nazar-ı itibara alarak diyor ki: “Der tarîk-ı acz-mendî lâzım âmed çâr çiz: fakr-ı mutlak, acz-i mutlak, şükr-i mutlak, şevk-i mutlak ey aziz!” Tetimmesi, hâşiyesi de “tefekkür” ve “şefkat”. “Benim yolumda da dört şeye sarılmak lazımdır.” Orada “terk”, burada “sarılmak. “Lâzım-âmed” diyor, “lazımdır” o.

1) Acz-i Mutlak: Kendini acz-i mutlak içinde görmek; sa’yine, cehdine, gayretine güvenmemek. Onun Kader Risalesi’nde (Yirmi altıncı Söz’de) iradeye tanıdığı tarif çerçevesinde, aczini müdrik insan, meyelânına, meyelândaki tasarrufuna terettüp eden ne kadar başarı ve muvaffakiyet varsa, onlar karşısında “Allah, Allah! Benim gibi âciz, sinik, bir termit… Nasıl bu kubbeler yapılıyor böyle? Demek ki onları yapan, O (celle celâluhu)!” falan diyor. Eviriyor, çeviriyor, “ene”nin boynunu kırıyor; “elif”iyle uğraşıyor, “nun”uyla uğraşıyor, ondan bir “Hüve” çıkarıyor, “Hû” diyor.

Evet, acz-i mutlak; “benim gibi bir âciz-i mutlak”, “Bizim gibi birer âciz-i mutlak”, “cemaat gibi âciz-i mutlak”. Allah (celle celâluhu) eğer yüz yetmiş, yüz seksen ülkede okul açma, “edille-i şer’iyye-i asliye”ye dair değerleri, “edille-i şer’iyye-i fer’iyye”ye dair değerleri bayraklaştırıp “Beğenirseniz, hani bunlardan alacağınız şeyler olabilir!” mülahazasıyla dünyanın dört bir yanına açılma imkânı vermişse, bu O’ndandır. Eskilerin ifadesiyle, “şedd-i rihâl” eden, ağlayan annesini-babasını arkada bırakan, eşini ağlayarak arkada bırakan, çocuklarını ağlayarak arkada bırakan ve bu yüksek mülahaza, bu gâye-i hayal ile dünyanın dört bir yanına açılan insanlara Cenâb-ı Hak büyük işler yaptırmış. O açılmaları Allah, devam ettirsin! Falanın filanın o mevzuda “hır hır”ına, “dır dır”ına bakmadan, “i’lâ-i kelimetullah” ve “i’lâ-i hakâik” yolunda yürümeye Cenâb-ı Hak muvaffak kılsın ve onda sâbit-kadem eylesin!..

Evet, Cenâb-ı Hak, “acz-i mutlak” içinde olan insanlara, böylesine kubbeler yapma, böylesine duygu ve düşünce dünyalarını, gâye-i hayallerini, mefkûrelerini bütün dünyaya duyurma imkânı verdi. Onlar, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem), gayb-bîn gözüyle görüp bildirmesine ve aynı zamanda bir gâye-i hayal olarak, bir mefkûre olarak, bir hedef olarak onlara göstermesine karşılık, “Evet yâ Rasûlallah! Senin dediğin gibi, nâm-ı celîlin, güneşin doğup battığı her yere ulaşacaktır!” mülahazasına bağlı kaldılar. Başka bir dertleri yok. O “fukara-i âcizûn”u bulundukları yerlerde araştırsanız, hiçbiri orada bir tane ev yapmamıştır; üç bin dolar ile de gitmemiştir. Siz, ey gâfil u nâdanlar! Gönderdiğiniz insanlara üç bin, dört bin, beş bin dolar vermeyince gönderemiyorsunuz. Fakat onlar, karın tokluğuna gitmişler oraya ve orada karın doyurmuşlar, başkalarının karınlarını doyurmuşlar.

Acze terettüp eden bu kadar eltâf-ı İlahiye… Onu görme ama kendinden değil, O’ndan (celle celâluhu) bilme; acz-i mutlak. Zannediyorum, yapılabilecek bir şey. Terk-i dünyanın yerine koyun bunu; dünya ve mâfîhâyı bütün terk etme yerine. Aczinizi ortaya koyarak, “meyelân”, “meyelândaki tasarruf” veya “tesâviyü’t-tarafeynden ibaret olan bir hususta sadece kader dengi değerlendirme” deyip birini tercih ediyorsunuz. Ve tercihinize -bakıyorsunuz ki- dünyalar terettüp ediyor. Bir damla alıyorsunuz, bir yere çalıyorsunuz, bir de bakıyorsunuz ki, umman olmuş. Evet, böyle bir “acz”. Güzel değil mi böyle bir acz?!.

Der tarîk-ı acz-mendî lâzım âmed çâr çiz: Acz-i mutlak…” diyor. Neden? Çünkü “sonsuz” ve “sıfır” mülahazasına bakınca, eğer birisi acz-i mutlak içinde kendini görüyorsa, bir de Kadîr-i Mutlak’ın, Kâdir-i Mutlak’ın (celle celâluhu) varlığını görmüş/anlamış olur. “Kâdir-i Mutlak” (celle celâluhu) karşısında artık başka bir “kâdir” olmaz; orada bir “âciz-i mutlak” olur ki onun gücü, kuvveti, kudreti nisbîdir, izâfîdir; sadece hakkın muradı istikametinde meyelân ve meyelândaki tasarrufta bulunma gibi bir kader denk değerlendirmesinden ibarettir.

Âciz-i mutlak… İnsan kendini böyle görmeyince -hafizanallah- kazanma yolunda kaybeder. Şehrâhta yürürken, farkına varmadan birden bire kendini patikada bulur. Allah’ın yolunda yürüyorken, takılır yolda kalır. Dolayısıyla haddini bilmeli, kendine “Ben bir âciz-i mutlakım!” demeli, çünkü Kâdir-i Mutlak (celle celâluhu) bir tanedir.

   “Bir serçe bir kartalı / Salladı vurdu yere / Yalan değil gerçektir / Ben de gördüm tozunu!”

2) Fakr-ı Mutlak: Kendini mutlak fakir saymak. Değişik vesilelerle Kıtmîr ifade ediyor; onun dediğini, beyanını, üslubunu beğenmiyorsanız, siz, bu mülahazayı daha şık bir beyan ile ifade edebilirsiniz. Hakikaten Allah (celle celâluhu) “Ben’den olan şeyleri, Bana ait olan şeyleri şöyle kendi hayalinizde bir tarafa bırakın da ‘Ben, benim!’ diye kendi adınıza bir tekmil verin Bana!” dese, nasıl bir tekmil verirsiniz?!. İşin altına hemen bir “hiç” imzası atar mısınız, atmaz mısınız?!. “Fakr-ı mutlak”. Var eden, O (celle celâluhu). Canlı eden, O. İnsan eden, O. Hele mazhariyetiniz olarak, Müslüman eden, O. Müslüman muhitte yaratan, O. Hazreti Ruh-u seyyidi’l-enâma ümmet eden, O. O’nun yolunda hizmete muvaffak kılan, O. Sizi o yola irşad eden, O… Bunların hepsi, O’na aittir. O’na ait olan şeyleri bir kenara koyduğunuz zaman, siz, kendi adınıza tekmil verecekseniz, “sıfır” diyeceksiniz; “Ben, bir sıfırım!” Fakr-ı Mutlak; varlığın, izâfî bir varlık, nisbî bir varlık.

3) Şükr-i Mutlak: Ben, âcizim; elimden hiçbir şey gelmiyor. Öyle bir fakir, öyle bir dilenciyim ki, Allah’tan başka hangi kapının tokmağına dokunsam, yüzüme çarpılıyor. Böyle bir âciz ve fakirim; fakat görüldüğü gibi, O (celle celâluhu) beni, böyle sere serpe yerde de bırakmıyor. Şimdi mesele, böyle olunca, bu defa size/bize sadece şükretmek düşüyor. Hani, Yunus Emre’nin -Niyazî Mısrî tarafından da izah edilen ve “lügaz” denilen- bilmece gibi sözleriyle nazara verdiği husus vardır:

Çıktım erik dalına,

Anda yedim üzümü,

Bostan ıssı kakıyıp,

Der ne yersin kuzumu.

 

Kafdağı’ndan bir taşı

Şöyle attılar bana

Öylelik yola düştü

Böyle kaldı yazılı.

 

Bir küt ile güreştim,

Elsiz ayağım aldı,

Onu da basamadım

Göyendirdi yüzümü..

 

Bir serçe bir kartalı,

Salladı vurdu yere,

Yalan değil, gerçektir,

Ben de gördüm tozunu..

Küt (Bazı yerlerde kullanılır: Kötürüm) ile güreşiyorsun, elsiz ayağını alıyor; basamıyorsun, utandırıyor seni. Serçe, kartalı yere çalıyor; bir yudumluk bir şey ona göre; “Yalan değil, gerçektir, ben de gördüm tozunu.” Acz ü fakrı böyle görmek lazım.

Acz ü fakr, böyle olduğu halde, sağanak sağanak başınızdan aşağıya yağan nâmütenâhî niam-i İlahiye, eltâf-ı Sübhâniye karşısında, size oturup kalkıp hep şükretmek düşmez mi?!. وَإِذْ تَأَذَّنَ رَبُّكُمْ لَئِنْ شَكَرْتُمْ لَأَزِيدَنَّكُمْ وَلَئِنْ كَفَرْتُمْ إِنَّ عَذَابِي لَشَدِيدٌ “Rabbiniz şöyle buyurmuştu: Andolsun, eğer şükrederseniz gerçekten size arttırırım ve andolsun, eğer nankörlük ederseniz, şüphesiz, benim azabım pek şiddetlidir.” (İbrahim, 14/7) Şükrederseniz, Ben de nimetini artırırım. Nankörlüğe girerseniz.. görmezlikten gelirseniz.. sağanak sağanak başınızdan aşağıya yağdırdığımı, kör kütük olduğunuz halde, kötürüm olduğunuz halde, âdeta Herkül’ler gibi size belli misyonlar eda ettirdiğimi görmezlikten gelirseniz, bu defa Benim azabım şedittir. وَلَئِنْ كَفَرْتُمْ إِنَّ عَذَابِي لَشَدِيدٌ “Ama nankörlük ederseniz haberiniz olsun ki azabım pek şiddetlidir!” diyor. Dolayısıyla, şükür…

Hazreti Zeynülâbidîn’in ifadesiyle, Sana nasıl şükürde başa çıkarım ki?!. اَلشُّكْرُ لِلَّهِ veya اَلْحَمْدُ لِلَّهِ dediğim zaman, onu da nimetin karşısında dedirten Sen’sin; o da bir hamd ister. Ona da bir اَلْحَمْدُ لِلَّهِ demem lazım. İkinci kez bana dedirttiğinden dolayı, bana bir lütufta daha bulundun; yine اَلْحَمْدُ لِلَّهِ Öyleyse oturup kalkıp hep اَلْحَمْدُ لِلَّهِ، اَلْحَمْدُ لِلَّهِ، اَلْحَمْدُ لِلَّهِ، اَلْحَمْدُ لِلَّهِ، اَلشُّكْرُ لِلَّهِ، اَلْمِنَّةُ لِلَّهِ demem lazım. Şükür…

  Arkadaşlar, arkadaşlar / Şevk mezhebi yoldur bize / İmana doymuş yoldaşlar / Dikenler hep güldür bize!..”

4) Şevk-i Mutlak: Hazreti Pîr’in yolu. Ne kadar açık?!. Ne kadar net?!. Ne kadar kulun acz ve zaafına yakışır, numarası-drobu uyar bir şey?!. Ne kadar O’nun azametine muvafık bir gerçek, bir hakikat?!. “Allah, Allah! Ben bu kadar âciz, bu kadar fakir olduğum halde, böyle çağlayanlar gibi her şey; niam-ı İlahiye akıyor karşımda. Artık niye ye’se düşeceğim?!. Niye bu mevzuda inkisâr yaşayacağım ki?!. Şevk içinde hep götüreceğim bunu, götürmeye çalışacağım!.. -İşte biraz evvel ifade edildiği gibi- “meyelân”, “meyelândaki tasarruf”, “kader denk” deyip yürüyeceğim, Allah’ın izni ve inâyetiyle. Madem damlayı derya yapıyor, zerreyi Güneş yapıyor O; o zaman, şevksizlik bende Allah’a karşı saygısızlık olur. Hep şevk içinde olmalıyım!..

Şu anda bile… Balyozlar başımıza inip-kalksa, zindan kapıları ardına kadar, kale kapıları gibi açılsa, insanın en önemli hukukunu ifade eden usûl-i hamse ayaklar altına alınsa da… Bazı usûliddin ve usûl-i fıkıh uleması, usûl-i hamseye bir de “hürriyet”i ilave ediyorlar. Hazreti Pîr de hürriyet üzerinde ısrarla duruyor: “Ben ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam.” diyor. Öyleyse “usûl-i hamse” değil, bir de hürriyet, “usûl-i sitte”.

Evet, haklar elinizden alınacak.. insanî haklardan mahrum edileceksiniz.. hatta çok yerde Allah’a karşı yapmanız gerekli olan vazife-i ubudiyette zorlanacaksınız.. belki abdest alma imkanı bulamayacaksınız.. zikr u fikirde bulunduğunuz zaman, rahatsızlıklarını izhar edecek, engellemeye çalışacaklar…

12 Mart’ta (1971) biz hapishanedeyken, arka koğuşta, böyle şu kadarcık bir yeri namaz kılmak için ayırmıştık. Mahkûmların bir kısmını da bizden ayırmış, o koğuşa koymuşlardı. Dizlerimizi ahşap olan o yere vurunca, şikâyet ettiler hemen. Orada, hapishanede, -“tutuk evi” diyorlar- tutuk evinde subaylara şikâyet ettiler; “Dizlerini hızlı yere vuruyorlar, bir de cehrî namazlarda âşikâre okuyorlar; اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ اَلرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ diyor, açıktan okuyorlar; biz, diğer koğuşta rahatsız oluyoruz!”

Bu türlü şeylere maruz kalsanız, her şeyiniz elinizden alınsa, yine de mutlak bir şevk içinde bulunmalısınız. Madem acz-i mutlaka, fakr-ı mutlaka öyle bir teveccüh var; bize düşen şey de şevk-i mutlak içinde o güzergâhta, O’na doğru gitmek ve katiyen ye’se düşmemektir. “Yeis, mani’-i her kemaldir.” (Tarihçe-i Hayat, s.59)

“Ye’s öyle bataktır ki; düşersen boğulursun.

Ümîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!

Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;

Me’yûs olan ruhunu, vicdânını bağlar.”

“Ey dipdiri meyyit, ‘İki el bir baş içindir.’

Davransana, eller de senin, baş da senindir!

His yok, hareket yok, acı yok… Leş mi kesildin?

Hayret veriyorsun bana; sen böyle değildin.

Kurtulmaya azmin neye bilmem ki süreksiz?

Kendin mi senin, yoksa ümidin mi yüreksiz?” (Ruhun şâd olsun, Âkif!..)

Katiyen ye’se düşmemeli, inkisâr yaşamamalı; acz u fakra o kadar eltâf-ı Sübhâniyede bulunan Allah’ın o eltâf-ı Sübhâniyesi karşısında, hiçbir şey yokmuş gibi davranmalı!.. Oraya girenlerin o etrafa tebessüm yağdırmalarına benzer şekilde… Tebessüm yağdırarak gidiyorlar zindana!.. Arkadan ellerine kelepçe vurmuşlar, sanki kaçacaklar gibi!.. Sırf hakaret olsun diye!.. Bir yönüyle onları aşağılamak için; bir yönüyle de onları tahrik etmeye matuf, “bir şey yapsınlar” diye!.. Fakat çok şükür, melek ruhu taşıyan o insanlar, “mülk”ten ve “milk”ten daha ziyade “melekût”a müteveccih olan o insanlar, gülerek mukabelede bulunuyorlar.

Çok iyi tanıdığım bir yaşlının -belki benden bir iki yaş daha büyük; düşünün, seksen yaşına ayak basmış birisinin- ellerine kelepçe vurmuşlar, Antalya’da. Bir de böyle fotoğrafını çekiyorlar. “Çek, çek!..” diyor onlara ve sonra bir şey ilave ediyor. Âdeta gittiği yere, çok ciddî bir memnuniyet hissiyle gidiyor gibi… Allah, sizi ebediyen pâyidar eylesin!.. İhtimal ki sizler, Amnofis döneminde olsaydınız, aynı şeyleri yapacaktınız. Seyyidinâ Hazreti Mûsâ’ya, “Sen gelmeden evvel de geldikten sonra da hep biz ezâ çekiyoruz!” demeyecektiniz. Onlar (Firavun’un işkencelerine maruz bulunan bazı İsrailoğulları, şikâyet dolu sızlanmayla) “Biz, sen gelmeden önce de işkenceye maruzduk, şimdi sen geldikten sonra da maruzuz.” (A’raf, 7/129) demişlerdi. Siz onların dedikleri gibi demeyecektiniz; “Allah’a binlerce hamd ü senâ olsun ki, peygamberlerin yolunda, peygamberlerin başına gelenler, başımıza geliyor.” diyecektiniz.

Evet, antrparantez bir şey arz edeyim: Dünya çapında, aklı başında ulemâ-i benâmdan büyük bazı kimseler -isim vermeyeceğim- meseleye bu zaviyeden yaklaştılar. Ezher’deki büyüklerden.. Fas’taki büyüklerden.. Afrika’daki başka büyüklerden bazıları dediler ki: “Hizmet, böyle devasa adımlarla inkişaf ederken, ‘Yahu bir istidraç olmasın bu mesele?!. Çünkü bunun onda biri kadar bir hizmet yapanlar, on katı cezaya maruz kaldılar, on katı balyozlandılar, on katı insanca yaşama hak ve hürriyetinden mahrum edildiler. Bunlara bir şey olmadığına göre, başlarına bir şey gelmediğine göre, acaba işin içinde bir bit yeniği mi var?!.’ diye düşünüyorduk. Vaktaki başınıza zâlimlerin eliyle bu türlü musibetler gelmeye başladı, o zaman doğru yolda yürüdüğünüzü anladık!..”

Nitekim أَشَدُّ النَّاسِ بَلاَءً اَلْأَنْبِيَاءُ، ثُمَّ اْلأَمْثَلُ فَاْلأَمْثَلُ “Belanın en çetini, en zorlusu ve en amansızı başta enbiyaya, sonra da imanının derecesine göre diğer mü’minlere gelir.” buyuruyor Hazreti Ruh-u seyyidi’l-enâm. Başına hiçbir şey gelmeden zirveyi tutan haksızlar, nâdanlar, esasen onlar, hallerinden utansınlar. Siz, bu türlü şeylere maruz kaldığınızdan dolayı, اَلْحَمْدُ لِلَّهِ عَلَى كُلِّ حَالٍ، سِوَى أَحْوَالِ أَهْلِ الْكُفْرِ وَالضَّلاَلِHamd olsun Allah’a; ehl-i dalalet ve ehl-i küfrün ahvâli dışında, O’nun verdiği her şeye hamd olsun!..” mülahazasıyla, “Gelse celâlinden cefa / Yahut cemâlinden vefa / İkisi de câna sefa / Lütfu da hoş, kahrı da hoş.” deyip yürüyün O’nun yolunda!.. Şevkinizde bir inkisâr yaşamayın!.. Şevk kırılmasına maruz kalmayın acz-i mutlaka, fakr-ı mutlaka terettüp eden şeyler karşısında.

İşte, Cenâb-ı Hak, böyle bir şevk vermişse, şahlanmış bir küheylan gibi mahmuzlanmadan bile sen son sürat, kalbin durasıya koşuyorsan şayet, onu veren de O (celle celâluhu). O zaman da sen, hep şükredip duracaksın: اَلشُّكْرُ لِلَّهِ، اَلشُّكْرُ لِلَّهِ، اَلشُّكْرُ لِلَّهِ Sana gelip ulaşan nimetlerden dolayı, mukabelede bulunmanın adı: اَلشُّكْرُ لِلَّهِ Nimet, sana gelsin gelmesin, ulaşsın-ulaşmasın, sana o nimetlerin gelebileceği bir makamdan gelen şeyler karşısında; اَلْحَمْدُ لِلَّهِ، اَلْمِنَّةُ لِلَّهِ diyorsun. Bu iki şeyi, birbirinden tefrik etmek lazım; “Fedâil ve fevâdil” deniyor. Evet, bu da şükr-i mutlaka dâhil. Cenâb-ı Hak, şükr-i mutlakta bizi sâbit-kadem eylesin!..

5) Tefekkür: Amma, baştan buraya kadar ifade edilen bu hakikatleri anlamak için, bir şeye ihtiyaç vardır: “Tefekkür”, “tedebbür”, “tezekkür”, “teemmül”. Nüanslarıyla, hepsinin farklı tarifi var. İllet-malûl arasında, kozalite mülahazasıyla, münasebet kurarak meseleleri ele alıp tahlil ve analiz etme, öyle terkiplere ve tahlillere gitme. O tefekkürü kullananlar, ancak onlar, aczdeki o enginliği, fakrdaki o enginliği, şevkteki o enginliği, şükürdeki o enginliği duyabilirler. Onun için haşiye olarak da düşüyor; “tefekkür” diyor, “tedebbür”, “tezekkür”, “teemmül”. Mebdeden müntehaya mahrûtî nazarla -yalın Türkçe ile “bütüncül bir bakışla”- meseleye baktığınız zaman bahsi geçen hakikatleri anlayabileceksiniz. Sebep ile o sebebe terettüp edebilecek ve “Şu da olur, şu da olur, şu da olur, şu da olur!” denebilecek on tane ihtimali, hatta bir sebebin tevlîd edeceği bütün ihtimalleri mahrutî bir nazar (bütüncül bir bakış) ile görmek suretiyle, esasen o dört tane esasın nasıl elmas, zebercet, zümrüt olduğunu ve mâverâdan gelip لاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلَّا بِاللهِ kenzi ile irtibatlı bulunduğunu o zaman anlayacaksınız. لاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِاللهِ، كَنْزٌ مِنْ كُنُوزِ الْجَنَّةِ “Allah’ın havl ve kuvvetinden başka bir dayanak olmadığına inanıp bunu ikrar etmek Cennet hazinelerinden bir hazinedir.” buyuruyor İnsanlığın İftihar Tablosu, sallallâhu aleyhi ve sellem.

6) Şefkat: Ve insanların hoyratlaştığı, kin ve nefretle oturup kalktığı bir dönemde, peygamber üslubunu esas olarak ele alan bir şefkat. Zira Firavun gibi, kendisine ters bakan insanları bile berdâr eden, doğan erkek çocukları, ihtimal dahilinde “Başıma dert olur!” diye öldüren,.. Hani nasıl birileri bazı yerlerde, “İhtimal dahilinde; bunlar benim gibi milimi milimine düşünmediğine göre, bir seçim olursa şayet, başkasına oy verirler!.. Halk içinde kalırlarsa, bunlar başkalarına fikir verirler!.. Bunları rahat bırakırsanız, elleriyle ayaklarıyla boş durmaz, yine okul açarlar, yine ev açarlar, yine şunu yaparlar, yine bunu yaparlar!..” düşüncesiyle hareket ediyorlar. Paranoya yaşandığından dolayı, dünyanın değişik yerlerinde… Bütün Tiranizm sistemlerinde, öyle çok uzak ihtimallere hükümler bina edilmek suretiyle elli türlü, müzâaf der müzâaf zulümler, i’tisaflar irtikâp edilir/ediliyor, hafizanallah.

Evet, Firavun Amnofis öyle birisi. Böyle, bu türlü mezâlimi irtikâp ediyor. Şimdi böyle birisine Allah (celle celâluhu), vazifeli elçisini gönderiyor. Ulû’l-azim peygamber, Hazreti Musa gibi bir insan… Beş tane sayılmış, onların içinde; yüz yirmi dört bin peygamber içinde, üç yüz on üç veya altı yüz yirmi altı mürsel arasında, seçtiği beş tane insan var, önemli: Nuh, neciyyullah; İbrahim, halîlullah; Musa, kelîmullah; İsa, ruhullah; Muhammed, rasûlullah, habîbullah, halîlullah. Sallallâhu aleyhi ve aleyhim ecmaîn.

Cenâb-ı Hak, Hazreti Musa’yı Firavun’a gönderirken, üslup olarak diyor ki, اذْهَبَا إِلَى فِرْعَوْنَ إِنَّهُ طَغَى فَقُولاَ لَهُ قَوْلاً لَيِّنًا لَعَلَّهُ يَتَذَكَّرُ أَوْ يَخْشَى “Firavun’a gidin, çünkü o gerçekten çok azgınlaştı. Ama ona tatlı, yumuşak bir şekilde hitap edin. Olur ki öğüt dinler ve aklını başına alır veya hiç olmazsa kalbinde bir hareketlenme olur da biraz kendine gelir.” (Tâhâ, 20/43-44) Ey Musa ve Harun! Firavun’a gidin, kavl-i leyyin ile konuşun! Yüreklerinizde kin ve nefreti aksettiren bir şey olmasın! Kalblerinizde öyle bir şey olursa, farkına varmadan o, beyanınıza akseder, bakışınıza akseder. Paranoyaklar, sizin göz irislerinizde bile, onlar için ne düşündüğünüzü okurlar, firasetleri çok yüksektir onların! Yüz işmizâzlarınızda, onlar hakkındaki mütalaalarınızı okurlar. Onun için kalben yumuşaklık, tavren yumuşaklık, beyânen yumuşaklık: فَقُولاَ لَهُ قَوْلاً لَيِّنًا Niye? Tereccî… Bakın, “leyte” değil, “tereccî” edatı “lealle” ile ifade ediliyor; bu, “ümit edilir, olabilir” manasına geliyor. لَعَلَّهُ يَتَذَكَّرُ أَوْ يَخْشَى İhtimal ki o da tezekkür eder, bir şeyler hatırlar ve sonra haşyet atmosferi içine girer, Allah’a karşı saygı duyar.

Hâl-i leyyin, kavl-i leyyin, kalb-i leyyin, lisân-ı leyyin, beyân-ı leyyin, tavr-ı leyyin… Birini yumuşatmak istiyorsanız şayet, yumuşatmanın yolu, bundan geçer. O da bir yönüyle “şefkatin dışa vuruşu demektir. Şefkat ile hareket edeceksiniz.

Bir insanın imandan nasibi, şefkati ile mebsûten mütenâsiptir (doğru orantılıdır)!.. İnsan, karıncaya şefkat ediyorsa, arıya şefkat ediyorsa, haydi haydi insana şefkat edecektir. İnsana şefkat etmiyorsa, yuvaya şefkat etmiyorsa, kadına şefkat etmiyorsa, (ihtimallere binaen), herkesin başında bir Amnofis gibi bela olup yağıyorsa şayet, o insanın imandan nasibi de o kadardır.

Cenâb-ı Hak, اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ hakikatine bağlı, sâbit-kadem eylesin! Bizi, istikametten ayırmasın! Sizi, yolunuzdan döndürmesin! Şehrâh-ı Muhammedî’de (sallallâhu aleyhi ve sellem) sâbit-kadem eylesin!..

رَبَّنَا لاَ تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً إِنَّكَ أَنْتَ الْوَهَّابُ * يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ، ثَبِّتْ قُلُوبَنَا عَلَى دِينِكَ * يَا مُصَرِّفَ الْقُلُوبِ، صَرِّفْ قُلُوبَنَا إِلَى طَاعَتِكَ

(“Ey bizim kerîm Rabbimiz, bize hidâyet verdikten sonra kalblerimizi kaydırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz bağışı bol olan vehhâb Sensin Sen!” (Âl-i Imrân, 3/8) “Ey kalbleri evirip çeviren Allah’ım! Kalblerimizi İslamiyet’te sabit kıl!.. Ey kalbleri halden hale koyan Rabbim, kalblerimizi ibadet ü tâatine yönlendir!..)

وَصَلَّى اللهُ عَلَى سَيِّدِنَا وَسَنَدِنَا وَشَفِيعِ ذُنُوبِنَا وَمَوْلاَنَا مُحَمَّدٍ صَلَّى اللهُ تَعَالَى عَلَيْهِ وَعَلَى إِخْوَانِهِ مِنَ النَّبِيِّينَ وَالْمُرْسَلِينَ، وَعَلَى آلِهِمْ وَأَوْلاَدِهِمْ وَأَوْزَاجِهِمْ وَأَصْحَابِهِمْ أَجْمَعِينَ، وَعَلَى الْمَلاَئِكَةِ الْمُقَرَّبِينَ، بِعَدَدِ عِلْمِ اللهِ، وَبِعَدَدِ مَعْلُومَاتِ اللهِ، أَبَدَ اْلآبِدِينَ، وَدَهْرَ الدَّاهِرِينَ * آمِينَ، وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

494. Nağme: Allah Yâr!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi özetle şunları anlattı:

*Necip Fâzıl ne hoş söyler: “Verirler ‘Ben acizim, kudret Senin’ dedikçe / Verenin şanı büyük, sen iste istedikçe!..”

O’nu bulan gerçek yâri bulmuş ve yalnızlıktan kurtulmuş olur!..

*Eğer hususiyle İslam dünyasındaki şu kasvetli atmosferin dağılmasını istiyor ve bekliyorsanız, o kasvetli atmosferi dağıtmaya bizim gücümüz yetmez; ona sadece Kendini “O her şeye ama her şeye kadîrdir.” sözüyle anlatan Hazreti Kadîr’in gücü yeter. Her şeye gücü yeten Zât’a teveccüh eden, Allah’ın izniyle, her şeyin üstesinden gelir. Kendi gücüne dayanan ve kendi kuvvetiyle bir şey yapmak isteyenler ise muvakkaten ileriye iki üç adım atsalar bile, sonra kader onlara beş on adım geriye attırır.

*“Allah yâr.. Allah yâr!..” Cem Karaca da böyle diyordu. O’ndan başka her şey binnisbe ağyâr. Evet, O’nu bulan gerçek yâri bulmuş, yalnızlıktan kurtulmuş olur. “Ben sanırdım âlem içre bana hiç yâr kalmadı / Ben beni terk eyleyince gördüm ki ağyâr kalmadı.” (Niyazi Mısrî) O’na müteveccih olanlar hiçbir zaman mutlak kayıp yaşamamışlardır.

*Kurbet ve maiyyet atmosferinde geçen saniyelerin, hatta ânların bereketi zılliyet planında Hak dostlarına ve seviyelerine göre bütün mü’minlere müyesserdir. Nitekim İmam-ı Rabbânî hazretleri gibi bazı ehl-i hakikat demişler ki: “Bir ân-ı seyyâle vücud-u münevver, milyon sene vücud-u ebtere müreccahtır.” Mesela, Allah’a iman şuuruyla bir an yaşamak, O’nu tanımaksızın binlerce sene yaşamaktan daha iyidir.

“Bir serçe bir kartalı salladı vurdu yere!..”

*İhlasın da azı, onsuz çoklardan daha kıymetlidir. “Amelinizde rıza-yı İlâhî olmalı. Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok.” buyuran Hazreti Bediüzzaman ihlasın ehemmiyetine dikkat çekiyor: “Medar-ı necât ve halâs, yalnız ihlâstır. İhlâsı kazanmak çok mühimdir. Bir zerre ihlâslı amel, batmanlarla hâlis olmayana müreccahtır.”

*Yunus Emre, lügaz denilen bilmece gibi sözleriyle Cenâb-ı Hakk’a itimad eden nice küçüklerin nefsine güvenen nice büyüklere galebe çaldığını şöyle anlatır: “Bir serçe bir kartalı / Salladı vurdu yere / Yalan değil gerçektir / Ben de gördüm tozunu!”

*Yunus Emre, şu sözleriyle de kendi güç, kuvvet, ilim ve iktidarına güvenen kimselerin sonunda nasıl mağlup olacaklarını ve mahcup hale düşeceklerini vurgular: “Bir küt ile güreştim / Elsiz ayağım aldı / Güreşip basamadım / Gövündürdü özümü!”

“Allah zâlime mehil verir fakat bir kere de onu derdest etti mi, iflahını keser!”

*Bakmayın şimdi tiz perdeden atıp tutanlara, tagallüp peşinde koşanlara, şurayı burayı işgal edenlere!.. Milletin malına mülküne el koyan haramîlere ve onların bugünkü uzun dillerine, bitmeyen hikâyelerine bakmayın!.. O hikâye bir gün bittiği zaman, nedametle iki büklüm olacak ve hicaptan yüzünüze bakamayacaklar. Öbür tarafta ise, işleri bütün bütün berbattır onların!..

*Cenâb-ı Allah, ahirette vereceklerini vermemek için zalimlere dünyada mehil verir; mazeretleri tükeneceği âna kadar onları refah içinde yaşatır. O haramîlik yapar, milletin alın teriyle kazandığı şeylerin gidip tepesine konar, kanun nizam tanımaz, Allah bilmez, Allah’tan utanmaz, Peygamber bilmez, alın terinin üzerine oturur utanmadan… Allah Teâlâ bir süreye kadar imhâl eder. Hazreti Sâdık u Masdûk (aleyhi ekmelüttehâyâ) buyurur ki: “Allah zâlime mehil üstüne mehil verir; fakat bir kere de onu derdest etti mi, artık iflah etmez.” Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu sözünü şu ayetle noktalar:

وَكَذَلِكَ أَخْذُ رَبِّكَ إِذَا أَخَذَ الْقُرَى وَهِيَ ظَالِمَةٌ إِنَّ أَخْذَهُ أَلِيمٌ شَدِيدٌ

“Rabbin, zulme dalıp gitmiş ülkeleri kıskıvrak yakaladığı zaman işte böyle yakalar. O’nun derdest edip yakalaması pek acıdır, çok çetindir.” (Hûd 11/102)

“Hûd Sûresi ve benzerleri belimi büküp saçlarımı ağarttı!”

*Allah Rasûlü (aleyhissalâtü vesselam) bir rivayette, “Hûd Sûresi beni ihtiyarlattı!”; diğer bir rivayette ise, “Hûd Sûresi ve benzerleri belimi büküp saçlarımı ağarttı!” buyuruyor. Fakat aslında fevkalade duyarlılık sahibi o Şefkat Peygamberi’ni ihtiyarlatan çok sûre ve ayet vardı. Peygamber Efendimiz, “Hûd suresi ve benzerleri iflâhımı kesip beni yaşlandırdı.” sözü ile فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” (Hûd, 11/112) âyetine işâret buyuruyordu.

*Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Aza şükretmeyen, çoğa da şükretmez.” buyurur. Bir başka rivayette ise şu ilave vardır: “Teşekkürü insanlara karşı ahlak haline getirmemiş birisi Allah’a da şükretmez.”

Bamteli: EMÂNET

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde özetle şunları söyledi:

“Aza şükretmeyen çoğa da şükretmez.”

*Nimetlerin en küçüğü karşısında bile Cenâb-ı Hakk’a karşı gürül gürül şükretmeli; “Küfür ve dalâletten (sapıklıktan) başka her türlü hal için Allah’a hamd olsun!” demeli.

*Allah Rasûlü (aleyhissalâtü vesselam) Efendimiz, şöyle buyurmuştur:

مَنْ لَمْ يَشْكُرِ الْقَلِيلَ لَمْ يَشْكُرِ الْكَثِيرَ وَمَنْ لَمْ يَشْكُرِ النَّاسَ لَمْ يَشْكُرِ اللّٰهَ

“Aza şükretmeyen çoğa da şükretmez. İnsanlara teşekkürde bulunmayan Allah’a da şükretmez.”

*Hakiki bir mü’minin en önemli özelliklerinden birisi bela ve musibetlere karşı sabır, nimetlere de şükür ameliyesi içinde olmasıdır. Bu manayı ifade eden bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur:

عَجَبًا لِأَمْرِ الْمُؤْمِنِ؛ إِنَّ أَمْرَهُ كُلَّهُ خَيْرٌ، وَلَيْسَ ذٰلِكَ لِأَحَدٍ إِلَّا لِلْمُؤْمِنِ

إِنْ أَصَابَتْهُ سَرَّاءُ شَكَرَ فَكَانَ خَيْرًا لَهُ، وَإِنْ أَصَابَتْهُ ضَرَّاءُ صَبَرَ فَكَانَ خَيْرًا لَهُ

“Mü’minin her hali şâyân-ı takdir ve güzeldir. Onun her işi hayırdır ve bu da mü’minden başkası için söz konusu değildir. Çünkü o, herhangi bir nimete mazhar olunca şükreder, bu onun için hayır olur; herhangi bir sıkıntıya maruz kaldığında da sabreder, bu da yine onun için hayır olur.”

*Meseleye bu açıdan bakınca, zannediyorum, bazen fırtınaların şiddetli seyretmesi, bazen dalgaların tsunamiye dönmesi ve bazen ağaçların yerinden söküleceği şekilde hortumların esmesi karşısında “Allah var, ne gam var!..” deriz. “O’nu bulan neyi kaybetmiş ve O’nu kaybeden neyi bulmuştur ki?” demiyor mu Ataullah İskenderânî?!.

Allah, size bambaşka lütuflarda bulundu!..

*Cenâb-ı Hakk’ın size, bu heyete ekstradan çok önemli lütufları oldu. Bunları görmezlikten gelmemek lazım. Allah Teâlâ size, vefalı Anadolu insanına bugüne kadar istikamet içinde önemli hizmetler gördürdü, gördürüyor. Raşid Halifeler müstesna, şefkatleriyle, re’fetleriyle, insanî değerlere saygılarıyla, başkalarını doğru okumalarıyla, çok ciddi empatileriyle bütün dünyada hüsn-ü kabule mazhar olmuş başka bir hareket göstermek neredeyse zordur.

*Yürüdüğünüz yol peygamber yolu olduğu sürece.. yürüdüğünüz yol sahabe yolu olduğu sürece.. makama, mansıba, payeye dilbeste olmadığınız sürece.. dünyevî çıkarlar karşısında peylenmediğiniz/satılmadığınız sürece.. birilerinin vesayeti altına girmediğiniz sürece.. yaşatma duygusunu yaşamanın önünde gördüğünüz sürece.. bir manada, dünyaya bakarken gözlerinizi aşağıya doğru eğip öbür tarafa bakarken kemal-i hassasiyetle gözlerinizi yukarıya diktiğiniz sürece.. ve hep güneşe müteveccih bulunup gölgeye takılmadığınız sürece Allah’ın izin ve inayetiyle bu iş de devam eder.

*İnşaallah siz bu ihlas-ı etemmi ve ihsan-ı etemmi belli ölçüde sergilemişsinizdir, Cenâb-ı Hak da ondan dolayı sizi bu lütufla serfiraz kıldı. Düşünün ki mübarek milletimiz, ister gaye-i hayal bayrağını, ister dil bayrağını, ister kültür bayrağını, isterse de insanî değerlere saygı bayrağını yüz yetmiş küsur ülkede böyle bin dört yüz tane okulla hiçbir zaman temsil etmemiştir. Nefis cümleden ednâ, vazife cümleden a’lâ!.. Allah, termite kubbeler yaptırtıyor; O’na binlerce hamd ü sena olsun.

Zalim ne yaparsa yapsın; her şey yok olsa, “Vira Bismillah!..” der, yeniden başlarız!..

*Bir şart-ı âdî olarak vifak ve ittifakınız bu muvaffakiyetlere bir vesile teşkil etmiş olabilir. Birliğiniz, beraberliğiniz, kenetlenmeniz, bünyân-ı marsûs gibi birbirinize bağlanmanız tevfik-i ilahinin vesilesi olması açısından, Allah sağanak sağanak tevfikini başınızdan aşağıya yağdırmıştır.

*Bu açıdan gezerken, otururken, kalkarken, hiç durmadan “Elhamdülillah alâ külli hâl…” desek, yine de bu büyük nimetin şükür, hamd ve senasını yerine getirmiş olamayız.

*Duyguda, düşüncede, histe, ihsasta ve ihtisasta bu mülahazayı koruduğumuz sürece Cenâb-ı Hak kim bilir daha ne lütuflarda bulunacaktır.

*Bakmayın şimdi muhalif esen rüzgarlara.. tsunamiye dönüşen dalgalara.. zalimlerin hayhuyuna.. mazlumların iniltisine… Takılmayın bunlara!.. Allah sizinle beraberse, bunların hepsi çok yakın zamanda savrulup gidecektir hazan yemiş yapraklar gibi!..

*Hazreti Sâdık u Masdûk (aleyhi ekmelüttehâyâ) buyurur ki: “Allah zalime mehil üstüne mehil verir; fakat bir kere de onu derdest etti mi, artık iflah etmez.”

*Kaldı ki, bugün birileri her şeyi yok etseler; hizmet yuvalarını seddetme gayreti içine girenler tam tehcîre, tenkîle, ibâdeye, ta’yire, tahfîfe giderek düşündükleri şeylerde başarılı olsalar; meleklerin alkışladığı bütün hayır müesseselerini kapatsalar; Anadolu insanının samimiyet zemini ve samimiyet kuvve-i inbâtiyesinde neşv ü nema bulan bu hizmeti bütünüyle yok etseler, Allah’ın izni ve inayetiyle, bu işe gönül vermiş insanlar “Vira Bismillah!..” der, yeniden başlar ve üç beş sene sonra meseleyi aynı kerteye ulaştırırlar.

Emânet.. Allah’ın, Rasûl-ü Ekrem’in ve Selef-i Salihînin Emaneti..

*Nefsimiz, imanımız, ibadetlerimiz… her şeyimiz emanet olduğu gibi, yüce dinimiz, hizmet düşüncemiz, dünya görüşümüz ve hayat felsefemiz de bize emanettir. Bunlar, dün seleflerimizin omuzlarına konmuştu; bugün bizim üzerimizde bulunuyor; yarın da sonraki nesillere aktarılacak. Bu emanetleri deformasyon görmüş bir halde devretmek doğru değildir. Şayet, biz emanetlere sahip çıkmaz, onları gereğince korumaz ve sağlam bir şekilde haleflerimize teslim etmezsek, istikbalin sahiplerini bir ruh travmasına maruz bırakmış oluruz ki, bu hem Allah’a, Peygamber’e, davaya ihanet, hem seleflerimize karşı vefasızlık, hem de yarının insanlarına karşı büyük bir haksızlıktır. Bu itibarla da Allah’ın, Rasûlullah’ın ve seleflerimizin emaneti olarak omuzlarımızda bulunan değerleri zayi etmemek için çok hassas davranmamız icap etmektedir.

*Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz “Benim adım güneşin doğup battığı her yere ulaşacaktır!” buyuruyor. Bütün hayatı, dünya ve mâfîhâyı istihkar edecek fedakâr insanlar sayesinde namının bir gün güneşin doğup battığı her yere ulaşacağına işaret ediyor ve gayb-bîn gözüyle bunun olacağına dair bilgi veriyor. Aynı zamanda kendisine inanan aklı başında insanlara hedef gösteriyor; adeta “Ben bunu diyorum, siz de bunu gerçekleştirmeyi gâye-i hayal edinin!” diyor ve bizden Hazreti Fatih’in “ne güzel kumandan” müjdesi ve hedefi peşinde koşması gibi, oturup kalkıp hep bu gayeyi düşünmemiz gerektiğine işaret buyuruyor.

*Üzerimizde öyle bir emanet bulunuyor ki, Raşit Halifeler’den müceddidlere, müçtehitlere kadar bir hayli babayiğidin, kâmil insanın bu hizmette dahilleri vardır. Bunların hepsini saymak saatler alır; onu yüksek irfanlarınıza havale ederek, meseleyi sadece günümüze getirip arz etmek istiyorum.

Hazreti Üstad ve halis talebeleri “Niçin emanete hıyanet ettiniz?” demezler mi?!.

*Hazreti Bediüzzaman, bu emaneti sonraki nesillere sağlam ulaştırabilme yolunda çeşitli bahanelerle senelerce zulüm görmüştür. “Seksen küsur senelik hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum. Bütün ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında, yahut memleket hapishanelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-ı harplerde bir cani gibi muamele gördüm; bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilattan men edildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere maruz kaldım. Zaman oldu ki, hayattan bin defa ziyade ölümü tercih ettim. Eğer dinim intihardan beni men etmeseydi, belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti.” diyecek kadar acı ve ızdırap yudumlamıştır.

*Binaenaleyh, Hazreti Üstad’ın ve halis talebelerinin de bizim üzerimize yükledikleri bir emanet yükü vardır. Ötede “Biz kendi dönemimizde hıyanet etmedik buna, değişik korumalarla bunu size intikal ettirdik. Sonraki emin ellere teslim etmek size düşüyordu. Niye ihanet ettiniz? Emanete hıyanet münafıklık sıfatıdır.” diyebilirler. Bu açıdan da onların emanetine hıyanet etmeden bu meseleyi samimiyetle götürmek lazımdır.

Merhum Turgut Özal’ın Emaneti

*Rahmetlik Turgut Özal özüyle, sözüyle dört başı mamur bir müslümandı. Yakından tanıma imkânı oldu. Ve çok vefalı davrandı. Kıtmir’in ne haddine Çankaya’ya davet edilmek ama defaatle davet etti; “Ben seni arka kapıdan içeri alırım!” diyordu, öyle bakıyordu meseleye. Fakat size zarar verir diye kabul etmedim, hiçbirini kabul etmedim. Yakında birisinin öyle bir teklifini de yine onun için kabul etmedim. Şimdi biri sizinle görüşünce, ona hemen bir nam takılıyor; o da o mülahazayla mahkûm ediliyor. Onu öyle bir duruma düşürmemek için kabul etmedim.

*1980’den 86 senesine kadar dolaştım sağda solda, kaçmadım… O dönemde askerlik yapan ne kadar arkadaşımız varsa, bazıları için iki üç defa, askeri kışlaya gidip hepsini ziyaret ettim. Billboardlarda resmim vardı, ismim de yazılıydı. Umursamadım onu. Belki de arkadaşlarıma “Boş verin, bu da geçer yahu!” demek için askerî kışlaların içine girdim, onlarla görüştüm. En son Burdur’daki arkadaşı ziyaret etmiştim. Demek o zaman deşifre olmuşuz, yakın takibe almışlar. Sonra ikinci kez, Hazreti Üstad’ın “Benim vekilim!” dediği o mübarek talebesi, yakın tarihte vefat eden merhum Mustafa Sungur’un oğlu Nur Sungur’u -ki o bir dönemde Kestanepazarı’nda Kıtmir’in talebesiydi- ziyarete gittim. Tespit etmişler, derdest ettiler; silah dayadılar karnıma, içeriye götürdüler.

*O zaman rahmetlik Turgut Özal başbakandı. Evet, o da başbakandı, başkaları da başbakan; hakkı olmayanlara Allah o fırsatı vermesin!.. O gece dahiliye vekilini, hariciye vekilini, adliye vekilini hususi olarak topluyor; “Fethullah Hoca’yı falan yerde derdest etmişler, derhal salıversinler!..” diyor. Sabah bizi uyandırdılar, ifadeye çağırdılar, biraz sonra birisi geldi, dedi ki: “Yahu bu gece bütün tel hatları birbirine karıştı. Başımıza iş açacağız, bırakalım bunları, gitsinler!..” Sonra “Burdur aramıyor, bunları İzmir arıyormuş, oraya götürelim.” dediler. “Olur” dedik. İzmir’e götürdüler. Beni arayan şef, istihbarat müdürü, hepsi geldi, elimi sıktılar, “Hocam, çok geçmiş olsun!” falan dediler. “Hani siz beni arıyordunuz?” deyince, “Biz aramıyoruz sizi!” dediler. Merhum Turgut Özal ağırlığını koymuştu; bu insanca bir ağırlık koymaydı. Allah onu da Efendimiz’le beraber Firdevs ile sevindirsin.

*Sadece o değildi. Hizmet’in Asya’da yeni yayıldığı zamanlarda oraları ziyaret edeceği vakit, “Okullar adına referans olmak için hususi gidiyorum, niye arkadaşlar gelmiyorlar?” diye Kıtmir’e haber gönderdi. Ben de bir-iki arkadaştan rica ettim. Hususi gitti, Asya’da dolaştı, daire çizdi ve uğradığı her devlet reisine dedi ki “Bu işe ve bu arkadaşlara ben kefilim, bırakın açabildikleri kadar okul açsınlar!..” Dolayısıyla, bir Turgut Özal emanetidir bu. Ahirette davacı olur o. Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enam ile beraber haşr u neşr olsun inşaallah.

Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit’in Civanmertlikleri

*Süleyman Bey, nereye koyarsanız koyun, cumhurbaşkanı iken, belki otuz tane devlet başkanına mektup yazdı. Neden? Milletimize müyesser olmuş böyle bir hizmetin devam ve temadisi adına. Nereye koyarsanız koyunuz!.. İnsanlık damarıyla, bir yönüyle dine olan saygısı damarıyla, kendi vatanında meydana gelen fedakâr bir kısım kimselerin hizmetlerini alkışlama hesabına rahatlıkla bu mektupları yazmıştı. Onun açısından da bu mesele bir emanettir. Bir de Süleyman beyi ahirette hakkınızda davacı haline getirmeyin!.. “Ben elli tane mektup yazdım, siz niye bu işi yarı yolda bıraktınız? Yürüdüğünüz doğru yolda neden takılıp kaldınız?” der. O yaptığı iyi şeyler de inşaallah onun vesile-i saadeti olmuştur. Herkes hakkında hüsn-ü zannımız var.

*Bir garip şey daha anlatayım size: Bülent Ecevit. Yetiştiği kültür ortamı itibarıyla bahiste bulunmayacağım. Ankara’daki ve İstanbul’daki evine gittim. Ben bir kıtmirim sadece, fakat 30-40 sene cami kürsülerinde halka bir şeyler anlatmaya çalıştım; o da bunun hatırına, yemin ederim size, ceketinin düğmelerini düğmeleyerek karşıladı. Televizyona geldi, aynı saygıyla karşıladı.

*Dahasını söyleyeyim size: Amerika’da henüz beş on tane okul varken, bir arkadaşımız yanına sık sık gidip geliyordu. Bir defa uğradığında “Amerika’da on tane mi, yirmi tane mi charter school açıldı. Bu okullarda talebe yüzde otuz nispetinde seçmeli Türkçe öğreniyor.” deyince, Bülent Bey sevinçle yerinden kalkıyor, heyecanla “Amerika’da da Türk dili öğretiliyor!” diyor, memnuniyetini ifade ediyor.

*Bülent Bey zirvedeyken ben Vatikan’a gittim. O zaman büyükelçiye telefon etmiş. Büyükelçi iki-üç gün bizden ayrılmadı, rehberlik yaptı ta Papa’yla görüşmeye gideceğimiz zamana kadar. Görüşme vakti, saygıyla eğilip “Hocam, ben resmi bir devlet memuruyum, sizin ziyaretiniz resmi olmadığından müsaade buyurursanız buna iştirak edemeyeceğim!” dedi. O da bu mevzuda bir civanmertlik sergilemiş ve o okullara arka çıkmıştı. Bir yönüyle onun da sizin sırtınıza yüklediği bir emanettir.

Dikenliklerde boy atanlar gül bahçelerinden rahatsızlık duyarlar!..

*Bugüne kadar herkes, Allah’ın izni ve inayetiyle sahip çıktı; sahip çıkanlardan Allah ebeden razı olsun. Bu arada Abdullah Gül beyin bir-iki yere telefon ettiğini de şayan-ı şükran ve takdir olarak yâd etmeden geçemeyeceğim. Problemin olduğu bazı yerlere telefon etti, onu da şükranla yâd ederim.

*Ama birileri de var ki!.. Güney Afrika’da Selimiye’nin tipik bir örneği inşa ediliyor; külliye, sağlık sitesi, yurt, okul yapılıyor. O ülkeyi gezmeye gidiyor; o külliye duvarının kenarından geçiyor. Rica ediyorlar, “Bir içeriye girseniz?!.” İnadından içeriye girmiyor, hasedine yenik düşüyor. Daha sonra da o haset ona daha korkunç tahribatlar yaptırtıyor. O hasedin önü alınamayan çağlayanına bir kere yelken açtıktan sonra, günah deryasından, haset deryasından, hemz ü lemz deryasından geriye dönmeye fırsat bulamıyor.

*Kur’an-ı Kerim ferman buyuruyor:  قُلْ كُلٌّ يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ “De ki: Herkes yaratılışına göre davranır, kendi karakterinin gereğini sergiler.” (İsrâ, 17/84) Biri “Yapın, açın!” der. Öbürü de üst üste “Kapatın, yıkın, önünü alın, durdurun bunları!” der, “Çünkü bunlar dünyayı sulayacaklar, toprağın kuvve-i inbâtiyesinde yeni bağlar ve bahçeler meydana getirecekler; zinhar buna fırsat vermeyin. Zira tımar ederlerse, bu hâristan (dikenlik) gülistana döner, bostana döner, bağistana döner. Benim ne gülistana, ne bostana, ne de bağistana tahammülüm yoktur, çünkü ben bir hâr (diken/lik) çocuğuyum, bana da hâristan düşer!” Sana hâristan düşsün!..

477. Nağme: Pennsylvania’da Ramazan Mukabelesi (2)

Herkul | | HERKUL NAGME

Mukabelenin 75 dakika süren akşam faslı.. dualarla karşılanan iftar.. ellerde hurma, kıpır kıpır dudakların eşlik ettiği ezan.. bir oruç vazifesini daha tamamlamanın huzuruyla eda edilen namaz.. her yiyeceğin ve nimetin kıymetinin idrak edildiği sofra.. iki rekatta bir dualar ve salavatlarla ikâme edilen teravih.. kitap okuma, derse hazırlık, gece ibadeti, hacet namazı.. bereketini derinden hissettiren sahur.. ruhları kanatlandıran atmosferde salât-ı fecr.. mukabelenin 80 dakikalık sabah faslı.. iç salonda muhterem Hocaefendi’nin duygu yüklü hasbihali.

İşte bu programın akabinde odalarımıza çekileli henüz on on beş dakika oldu. “Nağme” neşretmek için bilgisayarın başındayız.

Allah Teâlâ’ya kulluğu hissetmek ne azim bahtiyarlık!..

İnsanlığın İftihar Tablosu’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) ümmet olmak ne büyük talihlilik!..

İslam’la şereflenmek ne eşsiz nimet!..

Ramazan ne sevimli.. oruç ne iyi.. Kur’an ne güzel!..

Allah’ın rızasından başka muradı olmayan ve hayatını insanlığın saadetine adamış bulunan Hocaefendi’yi tanımak ne bihemta bir nasip!..

Gelecek nesiller için yaşayan hasbî ağabeyler ne hoş.. onlara benzemeye çalışan halis kardeşler ne şirin!..

Bir ders halkasında Ganj esintilerinin Nil meltemleriyle buluşması ve beraberce Sakarya nefhasına karışması ne tatlı!..

Haşyetle atan yürekler.. muhabbetle bakan gözler.. sevgiyle uzatılan eller.. ve şefkat konuşan diller ne latif!..

Bir de dünyanın hemen her yerinde bu duyguları paylaşabileceğiniz dost, arkadaş ve kardeşlerin bulunması ne lütuf!..

Evet, ekseriyetle hata, kusur ve günahlarımızın hacâletini taşıyoruz. Ümmet-i Muhammed’in (aleyhisselam) içler acısı haline ve iniltileri yürekler dağlayan mazlumların ahvaline ağlıyoruz. Sanki kapkaranlık bir asırda yaşıyoruz.

Fakat bütün olumsuzluklara rağmen hala şehr-i Ramazan’ın nazlı ikliminde neler neler duyup tadıyoruz.

Ya Rabbenâ!.. Sen cemîlsin; ne çok cemal cilvesi var etmişsin!..

Sana hakkıyla hamd ü sena etmekten ve usulünce tahdis-i nimetten aciziz. Aczimizi itiraf ediyor; “Ey her dilde meşkûr olan Rabbimiz, Sana hakkıyla şükredemedik.” diyoruz. Bununla beraber, bilhassa şu mübarek günlerde minnet ve şükran hisleriyle dopdolu bulunduğumuzu Senin her şeyi kuşatan ilmine havale ederek, Söz Sultanı’nın beyanlarıyla Sen’den dileniyoruz:

اَللَّهُمَّ زِدْناَ وَلاَ تَنْقُصْناَ، وَأَكْرِمْناَ وَلاَ تُهِنَّا، وَأَعْطِناَ وَلاَ تَحْرِمْناَ، وَآثِرْناَ وَلاَ تُؤْثِرْ عَلَيْناَ، وَارْضَ عَنَّا وَأَرْضِناَ.

“Allahım, üzerimizdeki nimetlerini artır, bizi noksanlığa maruz bırakma! İkramlarınla değerimizi yükselt, bizi zillete düşürme! Bol bol vererek bize ihsanda bulun, mahrumiyet yüzü gösterme! Bizi tercih et, başkalarını üzerimize tercih eyleme! Bizden razı ol ve bizi razı kıl!..”

***

Kıymetli arkadaşlar,

“Pennsylvania’da Ramazan Mukabelesi” başlıklı “nağme”ye gösterdiğiniz ilgi ve ziyadesine olan talebiniz üzerine bugün bir bölüm daha arz ediyoruz.

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

Kırık Testi: İslâm’ın İnsan Tabiatı İle Bütünleşmesi

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: İslâm’ın, insan tabiatının bir yanı ve derinliği hâline gelmesi hangi hususlara bağlıdır?

Cevap: İslâm’a ait nazarî bilgilerin, insan vicdanında mahiyet-i nefsü’l-emriyesine uygun şekilde duyulup hissedilebilmesi ve onların zamanla insan tabiatının bir derinliği hâline gelmesi öncelikle nazarî bilginin amele dökülmesinin olmazsa olmaz bir şart olduğunun bilinmesine bağlıdır. Bazı felsefeciler “amelî akıl” ve benzeri mefhumlarla esasında bu meseleye dikkat çekmiş, sofiler de “seyr u sülûk-i ruhânî” gibi yol ve sistemlerle bu konu üzerinde durmuşlardır.

Mesela felsefecilerden Bergson, hakikatin ancak vicdanî duyuş ve sezişle bulunabileceğini ifade ederken; Kant da, Allah’ın amelî akılla bilinebileceği üzerinde durmuştur. Batı kültürü içinde yetişmiş bu filozofların hakikate ne kadar aşina olduğunun ve bizi ne ölçüde hakikate aşina kılacağının münakaşası her zaman yapılabilir. Bu, ayrı bir meseledir. Fakat şurası bir gerçek ki, Allah’ın bilinmesi mevzuunda çoğu zaman sizin ortaya döktüğünüz deliller sadece nazarî bilgi olarak kaldığında iman ve İslâm’a ait esasların koruma altına alınmasında bu durum yeterli olmayabilir. Evet, nazariyatta kalmış her türlü bilgiyi ve delili bir muhalif rüzgâr alıp götürebilir. Bu açıdan nazarî bilgilerin mutlaka amel blokajı üzerine oturtulması gerekir.

Kurtuluş Yolu: İman ve Salih Amel

Aslında Kur’ân-ı Kerim,

 لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ ثُمَّ رَدَدْنَاهُ أَسْفَلَ سَافِلِينَ إِلَّا الَّذِينَ أٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ

Andolsun biz insanı ahsen-i takvîme mazhar olarak yarattık. Sonra da onu en aşağı derekeye düşürdük. Ancak iman edip salih amel işleyenler müstesna…” (Tîn sûresi, 95/4-6) ifadeleriyle insanın hüsrandan ve esfel-i safiline gitmekten kurtuluşunu, iman ve salih amele bağlamıştır.

Âyette hem iman, hem de amel için fiil kalıbının kullanılması, kurtuluş için iman ve ameldeki sürekliliğe işaret etmektedir. Bu açıdan insan, hiçbir zaman dünkü imanını yeterli görmemeli ve tıpkı sahabe efendilerimiz gibi yanındakilere, “Hele bir gelin de Allah’a yeniden iman edelim.” (Bkz.: Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 3/265) diyerek imanını sürekli yenileme gayreti içinde olmalıdır. Siz, daha önce imansızlığa ait bütün problemleri halletmiş ve onları idama mahkûm etmiş olabilirsiniz. Fakat iman adına elde ettiğiniz bu kazanımları kaybetmemek için hiçbir zaman ulaştığınız noktayı yeterli görmemeli ve imanınızı her gün bir kere daha yenilemenin yollarını aramalısınız.

İmanın ardından, arızasız, kusursuz, riyasız, süm’asız, süreklilik arz eden salih amel üzerinde durulmuştur. Salih amelin kapsamı çok geniştir. Allah’a imandan ibadet ü taate, ondan anne baba hukukuna riayete, ondan da mü’minlerin haklarının korunmasına kadar yapılması gereken bütün ameller, salihât kategorisi içinde mütalaa edilir. Salih amel için de fiil kipinin kullanılması, insanın bir kere salih amel yapmakla yetinmemesi, âdeta kendisini salih amel çağlayanına salması ve hayatını hep bu akıntı içinde sürdürmesi gerektiğini ifade etmektedir.

Aynı mazmunu Asr Sûresi’nde de görebilirsiniz. Bu sûrede de, insanın hüsranda olduğu ifade edildikten hemen sonra, bundan kurtuluşu, iman ve salih amele bağlanmıştır. İnsan mahiyetinde “kuvve-i şeheviye”, “kuvve-i gadabiye” ve “kuvve-i akliye” gibi menfiliğe de açık bir kısım güç ve duygular bulunmaktadır ki, bunlar her zaman insanı hüsrana sürükleyip batırabilir. İşte zikredilen bu iki sûrede Cenâb-ı Hak, insanı zehirleyecek bu tehlikelere karşı panzehir olabilecek reçeteyi bizlere göstermiştir. Bu hakikati anlatma sadedinde İmam Şafiî, “İnsanlar, Asr sûresini, önünü, arkasını düşünüp değerlendirerek “tedebbür” etseler bu, onlara yeterdi.” (İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’ân 1/3) demiştir.

Acz u Fakr Şevk u Şükür

Sofîler de, Müslüman şahsiyetinin oluşması ve insanın yeni bir fıtrat kazanması adına seyr u sülûk-i ruhânîyi tavsiye etmişlerdir. Fakat bunun da kendine göre değişik yol ve yöntemleri vardır. Büyük zatlar, biraz da kendi yaşadıkları dönemde Müslümanları baskı altına alan faktörleri göz önünde bulundurmuş ve bunlara karşı mücadele etmeye müsait sistemler kurmuşlardır. Kimisi sistemini yedi nefis mertebesine bağlarken kimisi de sistemini letâif-i aşere (on latîfe) üzerine tesis etmiştir.

Hazreti Pîr ise, vaz’ ettiği sistemi, acz-i mutlak, fakr-ı mutlak, şevk-i mutlak ve şükr-ü mutlak olmak üzere dört esasa bağlamış ve bir de bunların mütemmimi olabilecek iki esastan bahsetmiştir ki, bunlar da şefkat ve tefekkürdür. (Bkz.: Bediüzzaman, Mektubat s.17 (Dördüncü Mektup); Sözler s.518 (Yirmi Altıncı Söz, Zeyl)). Bu sistem, potansiyel insanın hakikî insan olabilmesi ve kemale erebilmesi için takip edilmesi gereken bir yoldur. Fakat bir insanın bu esasları kabullenmesi ve içine sindirmesi ciddî bir cehd u gayrete vabestedir.

Bu esasların birincisi olan acz-i mutlak, insanın arzu ettiği her şeyi yapamamasının şuurunda olması demektir. Hâdiseler, Cenâb-ı Hakk’ın belirlemiş olduğu plan ve programa göre meydana geliyor ve biz çoğu zaman bunlara müdahale edemiyoruz. Bu konuda iradenin fonksiyonunu inkâr etmesek de, neticeleri yaratanın Allah olduğu da muhakkak. Öyleyse insan, Sonsuz Kudret ve Sonsuz İrade karşısında kendisini deryada damla gibi görmeli ve O’nun karşısındaki yerini ve konumunu kabul etmelidir.

Fakr-ı mutlak ise insanın, her nesne ve her varlığın hakikî sahibi, maliki Allah olduğu gerçeğini kavraması demektir. Sahip olduğumuz her şey O’ndan. Bizi varlığa erdiren, belli imkânlara mazhar kılan, Müslüman yapan, Nebiler Sultanı’nı (sallallahu aleyhi ve sellem) tanıtan, hiçbir liyakatimiz olmadığı hâlde bize yüksek ufukları gösteren, bizi yüksek ideallere bağlayan ve bunları realize etmeye bizi sevk eden O’dur. Biz, Rabbimizin üzerimizdeki nimetlerini bir kenara bırakarak kendimiz adına bir tekmil vermeye kalksak, elimizde hiçbir şey kalmayacaktır. O hâlde bedenimiz, aklımız, hissimiz, fikrimiz ve sahip olduğumuz daha başka şeylerin hepsi O’ndansa, biz neyiz? Biz, Hazreti Pîr’in ifadesiyle, O’nun varlığının ziyasının gölgesinin gölgesinin gölgesi, zıllî birer varlığız. O’nun karşısında bize, deryada damla bile denemez. (Bediüzzaman, Mektubat s.61-62 (On Beşinci Mektup, Altıncı Sual))

Tefekkür ve Şefkat

Zikredilen bu esaslar çok önemli olsa da, onlar sadece birkaç kez okuma ve üzerinde düşünmekle tam mânâsıyla insan tabiatıyla bütünleşemez. Bunların insanın tabiatının bir derinliği haline gelmesi, ciddî bir teemmül, tedebbür ve tezekküre bağlıdır. İnsan, Kur’ân ve kâinat üzerinde derinlemesine düşünmeli ve her sohbeti evirip çevirip bu mülahazaların açılımına bağlamalıdır. O, neye malik olduğunu, ne kadar sermayesinin bulunduğunu ve ne kadar gücünün var olduğunu sürekli düşünmelidir. Esasında insanın şevk ü şükür mülâhazalarına ulaşması böyle bir aktif düşünce sistemine bağlıdır.

Mesleğimizin esaslarından bir diğeri olan şefkat ise, insanlığa karşı merhametli olmak ve ölesiye başkalarını kurtarma gayreti içinde bulunmak demektir. Hatta insan, sahip olduğu şefkat duygusunu sadece insanlıkla da sınırlı tutmayarak onu bütün bir varlığa yaymalı ve hemen her fırsatta bu duyguyu derince sergilemelidir. Öyle ki o, yerde çırpınan bir arının karşısında ağlayacak ölçüde engince bir şefkate sahip olmalıdır.

Hiç şüphesiz böyle bir şefkat duygusunun kazanılması da, tefekkür ve tedebbürün yanında, güçlü bir ahiret inancına sahip olmaya bağlıdır. Zannediyorum enbiya-i izamdaki o fevkalâde heyecan ve helecan da, su-i akıbet endişesiyle, hüsn-ü akıbet iştiyakından kaynaklanmaktadır. Çünkü onlar, başıboş bırakılan insanların Cehennem’e yuvarlanacağını bilmekte ve öbür tarafta bütün debdebe ve ihtişamıyla salınıp duran bir Cennet’in varlığına da kesin olarak inanmaktadırlar. İşte bu sebepledir ki onlar, insanları böyle bir Cennet’e sevk edebilme adına bütün ceht ve gayretlerini ortaya koymuşlardır. Kur’ân-ı Kerim’de iki âyet-i kerimede az farkla, “İnanmıyorlar diye, neredeyse kendini öldüreceksin.” (Şuarâ sûresi, 26/3; Kehf sûresi, 18/6) hitabına muhatap olan İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) bu hâli de, ondaki bu engin mülâhazalardan kaynaklanmaktadır.

Evet insan, gerek Hazreti Pîr’in ortaya koyduğu bu yolla gerekse daha başka yol ve yöntemlerle âdeta bir helezonda yükseliyor gibi yukarılara çıkmaya çalışmalıdır. O, bir taraftan bulunduğu makamın hakkını verirken diğer yandan da sürekli nazarlarını daha yüksek makamlara dikmeli ve doyma bilmeyen bir mârifetullah yolcusu gibi her zaman, “Daha yok mu?” demelidir. Eğer, bulunduğu makamda mazhar olduğu varid ve mevhibeleri iyi değerlendirebilirse bu, onun içinde yeni şeylere karşı iştiyak uyaracak ve böyle bir yolcu sürekli değişik kapılar çalacaktır.

İstikamet ve Kesintisiz Gayret

İçinde uyanan iştiyaklar istikametinde hareket eden böyle bir hak yolcusu sürekli çıtayı yükseltmeye çalışacak ve yükselttikçe de buna göre hareket etme imkânı doğacaktır. Böylece o, salih bir dairenin içine gireceğinden, sürekli içinde yeni iştiyaklar oluşacak ve bu iştiyaklarla da yeni mertebelere talip olacaktır. Yani insan şart-ı adi planında gayretini ortaya koyduğu zaman, asıl şart olarak ilâhî meşiet taalluk edecek ve onu arzu ettiği mertebelere ulaştıracaktır.

Elbette bütün bunların birdenbire içselleştirilmesi ve insanın tabiatı hâline gelmesi mümkün olmayacaktır. Bu, ciddî bir gayrete vabestedir. Gerçi bazı hususî durumlarda harikulâdelikler gerçekleşebilir ve insanlar birdenbire insanî kemalâtın zirvesine ulaşabilirler. Mesela Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) huzurunda kısa bir süre kalan insanlar sahabî olma ufkuna ulaşmıştır. Çünkü O’nun huzuru, muhataplarını derinden derine etkileyen bir insibağ atmosferidir. O’nun hâli, tavrı, oturuşu kalkışı, sükûtu, konuşması, yüzündeki yer yer ürperti, zaman zaman da sevinç ifade eden çizgileriyle hep Allah’ı hatırlatır. O, yanındakilere her hâliyle Allah’ın huzurunda olduğunu hissettirir.

Aynı şekilde Nebiler Serveri’nden (sallallahu aleyhi ve sellem) sonra gelen bazı Allah dostları da, atmosferlerine giren insanları bazen bir nefhada insan-ı kâmil olma ufkuna ulaştırabilirler. Mesela Hazreti Pir-i Mugan’ın etrafında yer alan Tahiri Mutlu, Hasan Feyzi, Hafız Ali ve Hulusi Efendi gibi yüksek istidatlarda bu dikey yükselişi görebilirsiniz.

Fakat bütün bunlar ender-i nadirattandır, süreklilik arz etmez. Çünkü o, bir ikram-ı ilâhîdir. Bu ikram-ı ilâhî, enbiya-i izamda bir mu’cize şeklinde tezahür ederken, evliya-i kiramda ise bir keramet şeklinde ortaya çıkar. Bu meselenin objektif olanı yani herkes için her zaman başvurulabilecek şekli ise, bu konuda iradenin hakkını vermekten geçmektedir.

Biz, kendi değerlerimizi tabiatımızın bir derinliği hâline getirmek istiyorsak, beslenme kaynaklarımızla aralıksız bir iştigal içinde bulunmaya çalışmalı, oturup kalktığımız her yerde sohbet-i cânan demeli ve bütün konuşma ve sohbetlerimizi bunlar üzerinde örgülemeliyiz.

Bir de unutulmamalıdır ki, insan Allah’a kulluk konusunda ciddî cehd ü gayret sarf ederse, Allah da ona yardımcı olacaktır.

“Sen Mevlâ’yı seven de, Mevlâ seni sevmez mi?

Rızasına iven de, Hak rızasın vermez mi?

Sen Hakk’ın kapısında, canlar feda eylesen,

Emrince hizmet etsen, Allah ecrin vermez mi?”

Siz Allah’a teveccüh ederseniz, O da size teveccüh muamelesinde bulunur; siz, nazarlarınızı O’na yöneltirseniz, O da size bakar; siz kalbinizi O’na açarsanız, O da bu kalbi boş bırakmaz.

Son bir husus olarak şunu ifade edeyim ki, insan, İslâm’ı yaşamayı tabiatı hâline getirebilirse, bir kısım ibadet ve mükellefiyetleri yerine getirme hususunda çok fazla zorlanmayacaktır. Mesela uykuyu bölerek gecenin bir vaktinde kalkma ve teheccüt namazını kılma, nefse ağır gelen bir ameldir. Fakat insan, bunu âdet hâline getirmiş, tabiatına mal etmiş ve âdeta Allah’la gizli bir vicdanî mukavele yapmışsa, yataktan kalkma konusunda çok rahatsızlık duymayacaktır. Belki ilk anda uykunun verdiği mahmurluğun etkisiyle bir sarsıntı yaşayacaktır ama kendisini namaza salıp da namazını duayla taçlandırdığı ve içini Allah’a dökmeye başladığı zaman kendi içinden, “Ne iyi ettim de uyandım ve gecenin bu tenha saatlerini Rabbimle münasebetim adına değerlendirdim!” diyecektir.

 

Kırık Testi: Kulluktaki Zaafiyet ve Kabaran Enaniyet

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Enaniyet ve benliğin kuvvet bulmasının en önemli sebeplerinden biri olarak ubûdiyet zaafiyetine vurguda bulunuluyor. Ubûdiyet zaafiyetiyle enaniyetin kuvvet bulması arasında nasıl bir ilişki vardır?

Cevap: Arapça “a-b-d” kökünden türeyen ubûdiyet, insanın Cenâb-ı Hakk’a karşı sorumluluklarını yerine getirip kulluk şuuru içinde olması demektir. İbadet de aynı kökten gelir; ancak bu iki kelime arasında bazı mânâ farklılıkları vardır. Kısaca ifade edecek olursak ibadet; imana ait nazarî bilgilerin belli bir disiplin ve sistem içinde amelîye dönüşmesinin ad ve unvanıdır. Ubûdiyet ise insanın, hayatını kulluk şuuru içinde yaşaması demektir. Başka bir ifadeyle ibadet; emredildiği şekliyle kulluk sorumluluklarının yerine getirilmesi; ubûdiyet ise kullukta derinleşe derinleşe hayatın ihsan mülahazası içinde, hep O’nun tarafından görülüyor olma şuuruyla yaşanması mânâsına gelir.

İbadetlerini vicdanında derinlemesine duyarak yerine getiren, temrin yapa yapa kullukta derinleşen, ubûdiyet mülahazasına kilitli bir kul başka kulluklardan sıyrılmış olur. Zaten başkalarına kulluktan sıyrılmanın tek yolu, Allah’a hakikî mânâda kul olmaktan geçer. O’na kul olmayanlar ise mahlûkatın sayısınca değişik güç ve kuvvet sahiplerine, totem, ikon ve putlara kul, köle olur.

Esasında kendisine karşı ibadet edilmeye layık olan tek varlık Allah’tır (celle celâluhû). Tasavvuftaki ifadesiyle O, Mâbud-u Mutlak ve Maksûd-u bi’l-İstihkak’tır. Yani ibadet edip hayatımızın her anında O’na karşı kulluk şuuruyla hareket etmemiz O’nun hakkı, bizim de vazife ve sorumluluğumuzdur. Farklı bir ifadeyle Allah, Allah olduğu için maksuttur; Allah, Allah olduğu için mahbuptur ve Allah, Allah olduğu için mâbuttur. Dolayısıyla hiçbir şekilde hakkı olmadığı ve layık bulunmadığı hâlde değişik inhiraf ve sapıklıklar neticesinde kendisine tapılan totem, mit, ikon, put gibi şeyler apaçık küfür ve dalalettir. Mâbud-u Hakikî ise tektir, o da Allah’tır (celle celâluhû).

İşte böyle bir ubûdiyet mülahazasına kilitli kul, Allah’tan başka hiç kimse karşısında bel kırmayı, boyun bükmeyi, baş eğmeyi düşünmediği gibi, kendisini de hiçbir zaman diğer insanlardan üstün ve farklı görmez, kul olmaktan öte kendine bir yer ve konum belirlemez. O, her zaman kendisinin Mâbud-u Mutlak karşısında boynu tasmalı, kulağı küpeli ve ayağı prangalı bir köle olduğunun idrakindedir. Böyle birisi nefsini, enaniyetini ve benliğini kulluk potası içinde erittiğinden, mazhar olduğu bütün güzellikleri ve elde ettiği bütün başarıları da hep O’na bağlar. Belki nefsinin aldatmasıyla bazen boyunu aşkın muvaffakiyetler karşısında bir baş dönmesi, bir bakış bulanması yaşayabilir; ama o, hemen her zaman ruhunda mündemiç bulunan ubûdiyet duygusuyla, içinde kabarabilecek bu tür menfi duyguları baskı altına alır.

Ters Orantı

Görüldüğü gibi kulluktaki derinleşme ile enaniyet ve benliğin kuvvetlenmesi arasında makûsen mütenasip (ters orantılı) bir durum vardır. Yani bir insan, Allah’a karşı kullukta ne kadar derinleşirse, nefis, enaniyet ve bencilliğine karşı o kadar temkinli davranıp içindeki menfi duyguları o ölçüde kontrol altına alabilir. Allah’a ubûdiyetten uzak duran kişi ise, kulluktan uzaklaşmanın derecesine göre bencilleşir, egoist ve hatta egosantrist olur. Çünkü o, kendini kendine hatırlatacak kulluk vazifesinden uzak bulunduğundan zamanla kim olduğunu unutur da elde ettiği bütün başarıları kendine mâl eder. Hatta başkalarının yaptığı güzel işlerin bile bir yönüyle kendisiyle irtibatlandırılmasını arzu eder. Dolayısıyla başarı, alkış ve takdirler bir girdap gibi sürekli onu kendi içine doğru çeker.

Hâlbuki Hak karşısında el pençe divan duran, hayatının her karesini böyle bir şuurla geçiren insan kim olduğunu hiçbir zaman unutmaz. O her zaman, boynu tasmalı, ayağı prangalı, âciz, zayıf, fâni bir varlık olduğu şuuruyla hareket eder; böyle bir acz u fakr duygusu onda ibadet ve ubûdiyet için sürekli “Daha yok mu?” arzusunu tetikler. Ne kadar ibadet yaparsa yapsın, isterse her gün bin rekât namaz kılsın, yine de onun ağzından, sürekli “Allah’ım! Sana hakkıyla ibadet yapamadım! Ey her şeyden daha açık daha seçik bilinen Zât! Seni hakkıyla bilemedim. Bilseydim zaten erir giderdim. Ey şükür hakkı olan Allah’ım! Sana hakkıyla şükredemedim.” cümleleri dökülür. Zira böyle bir kul bilir ki, yapmış olduğu ibadetler, mazhar olduğu nimetlerin yanında bir hiç hükmündedir.

Sınırsız Nimetler Sonsuz Şükür İster

Hakikaten bir insanın, cansız görülen varlıklar seviyesinde kalmayıp hayata mazhar olması, bitki ve hayvan değil de şuurlu bir varlık mazhariyetine ermesi, bunun da ötesinde Allah’ı bilip tanıması, iman gibi sırlı bir anahtarla ebediyetin kapılarını açma fırsatını elde etmesi, Cennet’e liyakat yolunu takip etmesi öyle büyük nimetlerdir ki, bunların dünyada bir bedeli yoktur. Bu sonsuz nimetleri ihsan eden ise, Cenâb-ı Hak’tır.

Eğer bir insan bütün bu nimetlerin farkında olur, O’na teveccüh eder, kullukta derinleşir, “hel min mezid/dahası yok mu” kahramanı kesilir, sürekli mârifet, muhabbet ve aşk u iştiyakını artırmaya çalışırsa, Allah da lütuf ve keremiyle onu enaniyet ve bencillik girdabından kurtarır. Alvar İmamı’nın ifadeleriyle;

“Sen Mevlâ’yı seven de / Mevlâ seni sevmez mi?

Rızasına iven de / Hak rızasın vermez mi?

Sen Hakk’ın kapısında / Canlar feda eylesen

Emrince hizmet etsen / Allah ecrin vermez mi?”

Aslında Allah (celle celâluhû), bin bir hâdise ile her an bize kendini ifade buyuruyor. Buna mukabil biz de, bu hâdiseleri sistemli ve disiplinli bir tefekkürle, dikkat ve teyakkuzla takip etmeye çalışır, ayrı ayrı kareleri yan yana getirerek bütününün birden ifade ettiği mânâyı anlamaya çabalar ve farklı farklı yollar araştırarak hep O’na yürüme gayreti içinde olursak, O da bizi yarı yolda bırakmayacaktır. Zira O, bugüne kadar kendisine yürüyen hiç kimseyi yolda bırakmamıştır.

Enaniyet Çağında Ubûdiyet İksiri

Tarih boyu gündüzler geceleri, geceler gündüzleri takip edip durmuştur. Kimi zaman toprak semaya inat; sema, “gözlerin kuruması murat” demiş, zemin bir baştan bir başa çöle dönmüştür. Ama kimi zaman da semadan sağanak sağanak rahmet yağmış, yer yediveren, yedi yüz veren başaklara beşiklik etmiştir. Evet, kimi zaman aydınlık karanlığa galebe çalmış, karanlık ise iyice büzüşmüştür. Ruhanilerin ve meleklerin atmosferi, şeytanların atmosferini hâkimiyet altına almış, farklı bir ifadeyle melekûtî durum, mülkî durum üzerinde hâkimiyet tesis etmiştir. Devr-i risalet-penahiyi bu aydınlık dönemlere birinci derecede örnek gösterebilirsiniz. O dönemde, âdeta şeytanların gezecekleri, oturup kalkacakları, yiyip içecekleri, yatacakları vs. müsait bir zemin ve atmosfer kalmamıştır. Daha sonraki dönemlerde de buna benzer parlak dönemler olmuştur.

Günümüzde de vücudunun bütün zerreleriyle Allah’a kul olduğunu duyan, hisseden, ihsaslarını aşkın ihtisaslarıyla sürekli O’nunla beraber olduğu şuuruyla yaşayan insanların sayısı az değildir. Zaten öyle olmasaydı, bu arz, yörüngesinde durmazdı. Zira Allah (celle celâluhû) kendisine halis kulluk yapan insanların adesesiyle yeryüzüne bakar; bizim gibi mücrim, günahkâr, düşe kalka yürüyen insanları da mânen görkemli olan o insanların hürmetine bağışlar; onların yüzü suyu hürmetine kâinata bir ömür daha biçer ve onlar hatırına onu yerle bir etmez.

Her ne kadar günümüz enaniyet çağı olsa da, inşallah ibadet ve ubûdiyet adına güzel bir dönem başlamıştır. Zaten karanlığın son noktası, aydınlığın başlamasına işaret eder. Şafaktan evvel ufukta bir kararma olur. Fakat bu, son kararmadır. Tabir caizse, gecenin kendisine has hususiyetlerinin son kez püskürmesi demektir. Evet, son hıncıyla karanlıklar bir kere daha bütün ufku sararlar; fakat bir de bakarsınız, arkadan bir fecr-i kâzip zuhur eder. O, her ne kadar yalancı bir fecir olsa da, aynı zamanda fecr-i sâdıkın en doğru şahididir. Zira o, şimdiye kadar hiç yanıltmamış, ne zaman fecr-i kâzip doğmuşsa kısa bir zaman sonra ardından fecr-i sâdık zuhur etmiştir.

Hâsılı, enaniyet çağında bile olsa insan, Cenâb-ı Hakk’a karşı ibadet ve ubûdiyette ne kadar derinleşirse, enaniyet o ölçüde ondan elini eteğini çekecek ve bencilliğin alanı yavaş yavaş daralacaktır. Nasıl ki, ışık dairesi genişledikçe zulmet dairesi daralıyor; aynen öyle de, ubûdiyetle enaniyet arasında böyle bir zıtlık vardır. Birisi, diğerinin rağmına gelişir. Bir insan ubûdiyette ne kadar derinleşirse, o ölçüde enaniyette sığlaşır. Zamanla o insan her şeyi kudret-i ilâhiyeye bağlar, ortaya koyduğu başarıların kıymetini ise, O’nun rıza ve teveccühünün bulunup bulunmamasına göre değerlendirir ve neticede enaniyet ve benlik itibarıyla tamamen erir, kendini görmez olur, hep O’nu söyler, gezdiği her yerde O’nu haykırır.

Demek ki Doğru Yoldasınız!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin birkaç saat önceki sohbetinden bazı cümle ve paragraflar:

*“Taşı delen suyun gücü değil, damlaların devam ve temâdîsidir.” Onun için, doğru bildiğiniz, hususiyle Kur’an’ın ve Sünnet’in temel disiplinlerine uygun bulduğunuz yolda devam etmelisiniz.

Her Şey O’ndan!..

*Tevhid her zaman mihrabımız olmalı; ancak o mihrapla Allah’a ulaşabileceğimize inanmalıyız. Onun dışında bütün güçleri ve kuvvetleri “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah” havz-ı kebîri içinde eritmeliyiz.

*Meseleyi sadece kendimize ve ferdî irademize bağladığımız zaman, işi daraltmış oluruz.. şart-ı âdî planında, bazı fiillere perde nevinden sebep olan iradeyi, Cenâb-ı Hakk’ın engin meşîet ve iradesi yerine koyma gibi -bağışlayın- bir küstahlığa düşmüş oluruz ki bu bir manada şirktir!..

*Yapılması gerekli olan işlerde meşveretten, ortak aklın engin dairesi içinde alınan karardan sonra iradenin hakkı verilmeli ama olup biten şeyler katiyen sadece insan iradesine verilmemeli. O’nsuz edemeyeceğimize kendimizi inandırmamız lazım. İster bilgi ufku ister strateji üretme ve isterse de yaptığımız işler adına her şeyi O’na vermemiz bir şükr-ü manevî sayılır. Cenâb-ı Hak, “Eğer şükrederseniz Ben de nimetimi artırırım; şayet nankörlük yaparsanız, biliniz ki azabım çok şiddetlidir!..” (İbrahim, 14/7) mealindeki fermanıyla, şükredenleri mükâfatlandıracağı vaadinde, küfrân-ı nimete düşenleri de cezalandıracağı tehdidinde bulunmuştur.

*Âidiyet mülahazasıyla enaniyetinizin kabaracağına ihtimal vermiyorum. Siz şu on beş yirmi senedir, insanlık ve Türk milleti adına, devletlerin yaptığının elli katını yaptınız, Allah size yaptırdı! Öyleyse meselenin arkasındaki güç ve kuvvet, Allah’ın havl ve kuvvetidir. Allah kime lütfediyorsa ona lütfetmiş olur; “Bu Allah’ın bir fazlıdır, dilediğine onu lütfeder” diyor Kur’an.

*Halkın içinden çıkan, orta ölçekte imkânlara sahip olan insanların ve daha bıyığı terlememiş genç delikanlıların eliyle Allah’ın yaptırdığı bu büyük iş, sadece O’na yakışıyor. Onu bize giydirmeye, bize mâl etmeye çalıştığınız zaman -inanın, yemin ederim- ne numarası uyar ne de drobu uyar. Fakat O’nun azamet ve ulûhiyetine öyle yakışıyor ki; O’dur bütün bunları yapan! Bunu O’ndan bilme tevhiddir!.. Hâlis tevhid!

Enaniyet de Âidiyet Mülahazası da Tehlikelidir!

*Böyle görmez de bazılarının dedikleri gibi “Ben yaptım.. ben ettim.. başkaları benim yaptıklarımın rüyasını bile görmemiştir.. benim yaptığım bu işi ayakta alkışlamazsan ben seni de fişlerim!..” mülahazalarına kapılırsanız -Allah muhafaza- nankörlüğe düşmüş olursunuz. Yapılan şeyleri Allah’tan görmüyorsanız, bu bir nankörlüktür ve “…şayet nankörlük yaparsanız, biliniz ki azabım çok şiddetlidir.” (İbrahim, 14/7) buyurulmaktadır. Bu itibarla da meseleleri ne kendimize ne de aidiyet mülahazasına bağlamalıyız.

*Vakıa bazı kimseler destek oldular. Makamları cennet olsun. Turgut Özal merhum, vefatından evvel Asya’da gezdi; hatta arkadaşlar gitmedikleri zaman bana haber gönderdi: “Ben sizin için gidiyorum. Ne diye gelmiyor bu arkadaşlar?” diye. O Asya’daki devletleri dolaştı ve dedi ki “Ben bunlara kefil oluyorum.” Allah (celle celâluhu) ona öyle güzel bir iş yaptırdı ki, döner dönmez, bir iki gün sonra da ruhunun ufkuna yürüdü. Allah ona onu nasip etti ve binlerce insan gözyaşıyla cenazesine iştirak etti. Allah gönlümüzde ona verdiğimiz yere göre, öbür tarafta da onu serfirâz kılsın. Süleyman Bey belki 20 tane devlet başkanına mektup yazdı. Ben hiçbir devlet başkanının böyle yapacağına ihtimal vermedim, vermiyorum, bundan sonra da vermeyeceğim… Şimdi bunları görmezden gelmemek lazım; referans oldular. Bundan evvelki Cumhurbaşkanı da değişik yerlere telefon etti; gittiği yerlerde de söyledi. Allah onun da ecr u mesûbatını ziyade eylesin. Ama mesele bunların te’yid ve desteğiyle değildi. Esasen -sebepler planında- o işi götürecek, o boyunduruğa boyun verecek hasbi, fedakâr insanlar vardı.

*Cenâb-ı Hakk’ın lütufları karşısında ne ferdî enaniyete kapılmalı ne de onu besleyen âidiyet mülahazasına düşmeli. Hayır, her başarıyı Allah’tan bilmeli. Cenâb-ı Hakk’a binlerce hamdolsun bize böyle bir hizmet lütfetti. Bu hakikatle beraber şu da unutulmamalıdır ki, bu hizmetten daha küçük çapta hizmetleri bulunan insanlar şimdiye kadar sizin şöyle böyle maruz kaldığınız şeylerin elli katına maruz kaldılar.

Çile ve Izdırap Hak Yolun Kaderidir

*Dahası seyyidina Hazreti Âdem’den İnsanlığın İftihar Tablosu’na kadar bütün peygamberler (sallallâhu ala seyyidinâ ve aleyhim ecmâin) ve aynı şekilde İmam Gazali, Abdülkadir Geylani, Hasan Şâzilî, İmam Rabbani ve Ehl-i beyt imamları (radiyallahu anhüm ecmaîn) gibi büyükler de hep musibetlere ve belalara maruz kalmışlar. En son sizin bildiğiniz Hazreti Pir, çok defa kendi ifadeleriyle tekrar edip durduğumuz gibi, “Bütün ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında memleket mahkemelerinde, memleket hapishanelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-ı harplerde bir câni gibi muamele gördüm; bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilâttan men edildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere mâruz kaldım.diyor.

*Şimdi, hep aklımdan geçiyordu: Bu insanlar yirmi senede dünyanın yüz altmış ülkesinde bin üç yüz, bin dört yüz okul açtılar. Acaba bizim hizmetimiz hora geçmiyor mu, Cenâb-ı Hakk’ın rızasına muvafık değil mi?!. Neden böyle hiç fiske bile yemiyoruz; bir iğnenin ucuyla bize dokunmuyorlar?!. Bu yol peygamberler yolu, bu yol evliya yolu… Hayatını hep sefa içinde geçirenler İnşikak Sûresi’nde ifade edildiği gibi ahiretteki zevk ü sefalarını burada kullanmış olurlar. İşte bu hadiseler başladıktan sonra “Elhamdülillah, diyorum, demek ki arkadaşlarımız, yürüdükleri yolda tevhid mihrabına doğru yürüyorlarmış.. hedefleri Allah rızasıymış, i’lâ-yı kelimetullahmış.. evrensel insanî değerler üzerinde, bu ortak paydada insanları bir araya getirme cehdi, gayreti, azmi, misyonuymuş.” Onun için Allah (celle celalühu) adeta “Sizi de bu kadar hırpalayacağım!” diyor. Bazılarınız işin dışında, başkalarının çektiği şeyler karşısında ızdırap duyacaksınız.. birinin ağlaması karşısında ızdırap duyacaksınız. Bazılarınız da medrese-i Yusufiyeye atılacak, tevkif edilecek, istintaka tâbi tutulacak, mahkûm edilecek.

*Evet, bu kadar hizmet karşısında bunlar olmasaydı, bir yönüyle “demek ki hora geçmiyor!” denebilirdi. İnşaallah yapılan şeyler hora geçiyor ki nezd-i Uluhiyette, Allah (celle celaluhu) o mübarek, o mukaddes seleflerinizin yolunda, onların başlarına gelen şeyleri belli ölçüde, gücünüzün yettiği kadar sizin başınıza da getiriyor. “Hizmet yapıyorum” deyip de sağda solda keyif çatan insanlar, başlarına bunlar gelmiyorsa, kendi hallerine ağlamalıdırlar. “Belanın en çetin, en zor ve altından kalkılmaz olanına enbiya maruz kalır. Ondan sonra da seviyesine göre diğer mü’minler!.” deniyor hadis-i şerifte.

*Dolayısıyla çektiğimiz şeyler bizim için bir arınma hadisesidir. Cenâb-ı Hakk’a binlerce hamd u sena olsun ki, öbür tarafa almak istediği insanları arınmadan, yıkanmadan -teneşirde yıkanma değil esasen, belaların ve musibetlerin havzında yıkanmadan- huzur-u kibriyası ve azametine almıyor.

Amel Defterini Sağdan Alanlar

Soru: Kur’an-ı Kerim’de

فَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ بِيَمِينِهِ فَسَوْفَ يُحَاسَبُ حِسَابًا يَسِيرًا وَيَنْقَلِبُ إِلَى أَهْلِهِ مَسْرُورًا

ve benzeri ayetlerde anlatılan “kitabı sağdan almak” ne demektir? “Hisab-ı yesîr” nasıl olur ve ona mazhariyetin dünyevî vesileleri nelerdir? Ahirette “ehline sürurla dönme” dünyadaki hangi türlü hallerle irtibatlıdır?

*Kur’an-ı Kerim’de bu üsluptaki ifadeler bir kaç yerde geçiyor. Buna Kur’an ıstılahıyla “tasrif” (ifadede farklı versiyon) deniyor. Aynı hakikatler, bazen tafsil edilerek, bazen siyak ve sibaka göre burada mesele şöyle anlatılır mülahazasına bağlanarak, bazen de bir yerde tafsil edilen bir mesele diğer bir yerde icmalî şekilde ifade edilerek ortaya konuyor ki buna “tasrif” diyoruz.

*Kitabı sağdan verilen, bir yönüyle kendisine yümünle, bereketle, hayırla yaklaşılan demektir. Bu meselenin hakikati, öbür tarafta meleklerin yazdıkları şeylerin ve nezd-i uluhiyette, ilm-i ilahide bulunan şeylerin insana sağ tarafından verilmesi, aynı zamanda yümünlü bir veriliş demektir. Bunlar hep yümünlü hareket etmişler, hep bir yönüyle ahirete kilitli yaşamışlar; biraz evvelki mülahazayla da hep tevhid mihraplı oturmuş kalkmışlar, hep Hakk’ı hecelemişler, oturmuş kalkmış hep Hak’la gecelemişler. Dolayısıyla da onların, hayatlarını hayırlı, bereketli, yümünlü götürmelerine karşılık, kitapları da yümünlü veriliyor. Bu veriliş aynı zamanda o yümünle aynı kökten gelen sağ taraf manasına “yemîn”den veriliyor.

*Kitabı böyle sağdan, yümünlü, bereket vaad eder sekilde veriliyorsa, insan katiyen hisâb-ı yesîrle muhasebe görecektir. Mutlaka onun hesabı kolay olacaktır. İşin içinden hemen, şipşak sıyrılıp çıkacaktır Allah’ın izniyle. Yeşil pasaport, kırmızı pasaport ile geçiyormuş gibi. Belki kitabının içinde küçük günahlar da vardır; muvakkaten düşmüş, sürçmüş, zelle yaşamış, şeytanın vesvesesine gelmiştir. Oraya gelince bakılıyor ona, o büyük günahlar yoksa, “sen geç” diyorlar. Buna isterseniz melaike-i kiramın -Cenâb-ı Hakk’ın izniyle- iltiması diyebilirsiniz. Allah’a nispet ettiğinizde de buna, Hazreti Sultan’ın ulufe-i şahanesi nazarıyla bakabilirsiniz.

Hesabı Hemen ve Kolayca Görülecek Olanlar

*Kolayca, hemencecik hesaba çekilen insan sevinç ve neşe içinde, pürneşe ehline dönüyor. Bir değişim yaşayarak ehlinin yanına gidiyor. O âna kadar abûs, yüzü asık, “başıma ne gelecek” endişesiyle tir tir titriyor ve terliyor fakat orada o hisâb-ı yesîrle geçince, birden bire değişiyor, her tarafından neşe dökülüyor ve bu, tabiatına mal oluyor, tabiatının bir derinliği oluyor.

*Hisâb-ı yesire mazhariyetin dünyevi vesilesi, sıratı dünyada geçmek, yani, sırat-ı müstakimi yaşamaktır. Burada insan, hayatını iradesine bağlı örgülerse, Allah’ın murad-ı sübhanisine uygun şekillendirirse, bir dantela şeklinde ortaya koyarsa; orada sıratı geçme, mizanı aşma ve aynı zamanda hisab-ı yesîrle serfiraz kılınma -Cenâb-ı Hakk’ın lütfu olarak- onun için mukadderdir.

Ahirette Emniyet İçinde Olmanın Vesilesi

*Dünyada bazı şeyleri çekenler, ızdırap ve elemleri burada yaşayanlar, korkulu halleri burada atlatanlar, o taksiti burada ödeyenler ötede emniyet ve sürur içinde olurlar. Kudsî hadisin ifadesiyle, Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “İki emniyeti ve iki korkuyu birden vermem.”

*Emniyetini dünyada yaşayan, ferih fahur ömür süren ve bohemce duygularını takip eden insanlar -bir yönüyle emniyet, zevk ve safa haklarını burada kullandıklarından dolayı- orada zevk u sefadan mahrum edilirler. Bu dünyada hep ızdırap çekmiş, ızdırap duymuş, ızdırap yaşamış, ızdırapla kıvrım kıvrım olmuş, ta’n u teşniye maruz kalmış, tenkiller yaşamış, tekdirler yaşamış, değişik kin ve nefretlere maruz kalmış, bir kısım meşru haklarından mahrum edilmiş ve dünya nezdinde karalanmaya çalışılmış insanlar ise, ızdırap hayatlarını burada yaşayıp bitirdiklerinden, bütün taksitleri ödediklerinden dolayı, öbür tarafta ellerini kollarını sallaya sallaya, yasemenlikte reftare geziyor gibi hesabı kolayca geçip ailelerinin yanına yürürler.

Ümit, Sohbet ve Hizmet

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin bu sohbetinden bazı paragraflar:

Ümit Kaynağı Olma Babayiğitliği

*Gamı-tasayı bırak, iraden canlı ise! Ümit kaynağı ol, olabilirsen herkese. Hususiyle ümitlerin darbelendiği bir dönemde, en önemli babayiğitlik, başkalarına ümit kaynağı olmaktır.

*Laf çakacaklar, karalayacaklar, zift atacaklar. Hiç böyle olmadık bir dönem bulunmamış ki! Bu itibarla da takılmamalısınız denip edilenlere! Kâse kâse ümit sunmalısınız çevrenize!.. Yanınıza gelen, semtinize uğrayan ümit yudumlasın sizin menhelü’l-azbi’l-mevrudunuzdan (tatlı su membaınızdan), Cennet kevserleri gibi şerbet, süt, bal tadında ümit ırmağınızdan. Bu kevserlerden ümit yudumlamak için yanınıza gelmiş olanlar giderken katiyen elleri boş dönmemeli. Tavırlarınıza, davranışlarınıza, bakış ufkunuza, dünya görüşünüze ve hadiseleri yorumlayışınıza baktığı zaman ümitsizliği unutmalı! Ye’s urbası giydirilmiş, ruh haleti itibarıyla da numarası drobu gayet uygun düşmüş kimseler yanınıza uğrar uğramaz o ümitsizlik urbalarını sırtlarından çıkarıp atmalı ve hemen ümitle şahlanmalı!..

Bütün Başarılar O’ndan

*Şayet her şeyi kendimizden biliyorsak, şirke giriyoruz demektir. “Biz yaptık, biz becerdik, bizim tedbirimiz, bizim projemiz, bizim realize etmemiz…” diyorsak neuzubillah -sizi tenzih edeyim- şirke girmiş oluruz! Her şeyi yapan, “sizi de, sizin tavır, davranış ve aksiyonunuzu da yaratan Allah’tır (celle celaluhu)” Eğer her şeyi O’ndan biliyorsak, biz niye ye’se düşelim ki? Neden ümitsizlik yaşayalım ki?!.

*Şimdiye kadar ne denmez kimselere neler demişler; neler söylemişler, nasıl karalamalara gitmişler!.. Düne kadar akıllı dedikleri, arkasından gittikleri, dünya ve ukbaya ait her meseleyi sorup ona göre planladıkları insanlara ve onların mesajına karşı, ya küfür tavrından, ya haset tavrından, ya kıskançlık tavrından, ya rekabet tavrından veya “Ben neden yapamıyorum da bunlar yapıyor? Neden o mesaj verme işi bana gelmedi? Esas ben ondan daha layıktım!..” gibi mülahazalardan bir hazımsızlık ve bir çekememezlik öteden beri hep olagelmiştir.

Şeytanın Güdümünde

*Şeytan her gün biraz daha profesyonelleşiyor. Bugüne kadarki tecrübelerini biraz daha derinleştirerek akla hayale gelmedik taktikler sergiliyor. “Çok akıllıyım” diye yola çıkan insanları, yolun yarısında şirazeden çıkarıyor.

*Şeytan boş durmaz! Dolayısıyla sizin çağınızda da boş durmayacaktır! Siz nasıl çok geniş dairede teknolojik imkânları kullanıyor, her yere ulaşmaya çalışıyorsunuz televizyonlarla, radyolarla, internetle, açtığınız okullarla… Unutmayın, Şeytan ve avenesi (mine’l-cinni ve’l-insi!..) de boş durmayacaktır! Sizin üzerinize, girdiğiniz alanlara girecek, karıştıracak! Belki size yerinde bir kısım ümitsizlikler pompalayacak, ümidinizi kıracak. Yeis pompalayacak size, karşı tarafı da tahrik edecek. Onlar “Biz düşünüyoruz” zannedecekler. Dolayısıyla böyle mabed yıkarken, mabed ölçüsünde ilim yuvalarını yıkarken, onları kapamaya çıkarken, o iş için yollara dökülürken, zannedecekler ki zavallılar, “Bunları biz düşünüyor, biz planlıyoruz.” Oysaki onları şeytanın dürtüleriyle yapıyorlar. Tamamen zimamı şeytana vermişler, onun güdümünde hareket ediyorlar.

*Tezkiye-i nefis, tezkiye-i nefis etmemekle başlar. Debbağın deriyi yerden yere vurduğu gibi kendinizi en olumlu işlerinizde bile yerden yere vurmadığınız takdirde, kendinize ihanet ediyorsunuz ve yaptığınız pozitif şeyleri yıkıyorsunuz demektir.

Şükür, Nimetin Artmasına Vesiledir

*Bize verilen nimetleri kendimizden bilmemiz nankörlük ve hatta şirk olur. Meselenin ikinci yanı da biz hiçbir şeyken Cenâb-ı Hakk her şeyi lütfettiğine göre, verdiği şeyler vereceği şeylerin en inandırıcı referansıdır. Siz bu nimetleri şükürle karşılarsanız, Allah onu katlar. Ona da şükrederseniz, muzaaf eltafta bulunur.

*Allah her yerde bir vüdd, bir sevgi vaz’ etti. Bu, muhabbetin ötesinde bir şey; yani gönüllerde tabiî bir alaka ve tabiî bir kabul demektir. Öyleyse bu bizden olamaz. Biz o kadar câzibe-i kudsiyeye sahip değiliz. Fakat Allah (celle celaluhu) öyle bir fırsat verdi. Demek ki Allah dileyince oluyor. Öyleyse, mesele Allah’ın dilemesinden kaynaklanıyorsa, yolumuza sarsılmadan devam edelim; Allah biri bin edebilir.

“Sahibiniz Allah ise, elli tane tiran elli yerde üzerinizden tren yürütse, yine hizmetiniz devam eder ve birleriniz bin olur!..”

*İlk dönemde cihanın dört bir yanına koşan mefkûre muhaciri bir avuç insan belli ölçüde kendisini ifade etmiş. Aradan geçmiş 20-30-40 sene. Bu zaman zarfında yerli halklar nabız tutmuşlar, bakmışlar ki kalbler hep aynı atıyor, hiç aritmi yok. Ve inanmışlar, inanıyorlar: Bununla bir yönüyle dünya kardeşliğine gidilebilir. Bununla Allah’ın izni ve inayetiyle boğuşmalara son verilebilir. Terör hareketleri belli ölçüde kontrol altına alınabilir Allah’ın izni inayetiyle. Bu size müyesser olur mu olmaz mı? Bu, O’nun bileceği bir şey; biz bilemeyiz! Bize sadece o yolda yürümek ve biri bin etme arkasında koşmak düşer. Himmet âlî tutulmalı, dûn himmet olmamalı insan. İnsanın gözü hep yukarılarda olmalı mesâî itibarıyla. Nefsine bakan yanı itibarıyla da, İnsanlığın İftihar Tablosu gibi, “Allah’ım! Beni kendi gözümde minnacık kıl!” demeli.

*Allah (celle celaluhu) bu işi te’yîd buyuruyorsa, -Türkçemizde “arkanızdaysa” sözüyle ifade edilir bu!- sizin sırtınız yere gelmez. Elli tane tiran, elli yerde tren yürütse üzerinize; trenler raylar yerine sizin üzerinizden geçse ve sizler paramparça olsanız, parçalarınız yeniden dirilecek, birleriniz bin olacak ve hizmet devam edecektir Allah’ın inâyetiyle.

*Bir de vifak ve ittifak, tevfîk-i ilâhînin en büyük vesilesidir. Cennete girmek ve cennetin göbeğine otağını kurmak bile vifak ve ittifaka bağlı ise şayet; dünyayı cennetlere çevirmek haydi haydi ona vabestedir.

Sohbet-i Cânân, İnsanı Hakk’ın Boyasıyla Boyar

Soru: Sofiyece hakikate ulaştıran iki önemli yolun hizmet ve sohbet olduğu vurgulandıktan sonra “sahabe, hizmette zirveleri tuttuğu gibi sohbette de en yüksek şahikaların üveyki olma payesiyle serfirazdı” tespiti yapılıyor. Ashab-ı Kiram’ın hizmet ve sohbet hususiyetlerini lütfeder misiniz?

*Sofiyece, hakikate ulaştıran iki önemli yol vardır; bunlardan biri sohbet, diğeri de hizmettir. Hizmet, himmete mazhariyetin bir vesilesi ve yolu; sohbet de, zâhir ve bâtın duygularla hakikati duyma, hissetme, yaşama hâlidir ki, öteden beri hep ehemmiyetli bir “insibağ” sebebi addedilegelmiştir. Ne var ki, her insibağ, sohbetin merkez noktasını tutan zatın mertebesiyle mebsûten mütenasip (doğru orantılı) olduğundan, tezahür ve tesirlerinde de bir kısım farklılıklar söz konusudur. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun, câmiiyyeti itibarıyla Hak sohbeti sayesinde mazhar olduğu insibağ, en kâmil mânâdadır ve “Sen, Allah’ın boyasıyla boyan ve O’nun verdiği rengi tam al; (zaten) o ilâhî boyadan boyası daha güzel olan kimdir ki?” (Bakara Sûresi, 2/138) hakikatinin aşkın bir remzidir.

*Hizmet, ihlâs ve samimiyet içinde Hak rızasını aramak ve Hakk’ın hoşnut olduğu kimselerin terbiye ve vesayetinde bulunmaktır. Bir kere başta, Zât-ı Ulûhiyetin kendilerine teklif ettiği şeyleri arızasız kusursuz yerine getirmek kutsal bir hizmet oluyor. Sohbet de sofilerde çok önemli faktördür. Bir yerde sohbet aslî olarak insibağ vesilesidir; bir yerde de zıllî olarak bir insibağ vesilesidir. İnsanlığın İftihar Tablosu zirvede bir insibağa mazhardı. Âleme kendi boyasını çalma, âlemi bir yönüyle şöyle böyle kendine benzetme donanımıyla donanmıştı, öyle gönderilmişti. O’nun yolunda gidenlerde de zılliyet planında bir insibağ kabiliyeti vardır.

*Sohbet, beraber olma, arkadaş olma, aynı zemini ve aynı ortamı paylaşma demektir. Bir de o sohbetin, sohbete konu teşkil edecek şeylerle taçlandırılması vardır. “Keşke sevdiğimi sevse kamu halk u cihan / Sözümüz cümle hemân kıssa-i cânân olsa..!” Keşke herkes Allah’ı sevse.. keşke Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) herkes sevse!.. Her oturup kalktığımız yerde hemen musahabemiz sohbet-i Cânân etrafında olsa.. hep evirsek çevirsek konuyu Zât-ı Ulûhiyete getirsek… Sohbetin bu şekli var ki, bu onu taç üstüne sorguç yapma gibi bir şey oluyor. Mesela, Alvarlı Efe hazretleri, dört güzeller türküsünü duyunca “Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Ömer, Hazreti Osman ve Hazreti Ali’yi hatırlayıp iki göz iki çeşme ağlarmış.

“Malımızdan/canımızdan istediğini al ya Rasûlallah!..”

*Sahabenin, hizmette zirveleri tuttuğu gibi sohbette de en yüksek şahikaların üveyki olma payesiyle serfiraz olduğunu bilelim. Sahabe efendilerimiz, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun gösterdiği hedef ne ise onu realize etmek için ölesiye bir kıvam sergilemişlerdi Allah’ın izni ve inayetiyle. Kimsenin onları o seviyede yakalaması mümkün değil. Cihanın rengini değiştiriyorlar. Sahabe-i Kiram gibi hak ve hakikate hizmet eden bir başka zümre göstermek mümkün değildir.

*Evet, Ashab-ı Kiram, Allah Rasûlü’nün (aleyhissalâtü vesselam) işaret buyurduğu işlere koşmada ve hizmette de eşsizdi. Öyle ki, bir cihada hazırlık esnasında, Rasul-ü Ekrem Efendimiz’in “Bana bir işaret ve yol gösterin. Ne yapayım?” demesi üzerine Ensar’ın ileri gelenlerinden Sa’d İbni Muaz ileri atılarak şunları söylemişti: “Bana öyle geliyor ki bizi kastettin ya Rasûlallah. Biz, İsrailoğulları’nın peygamberlerine dediği gibi ‘Sen ve Rabbin gidin savaşın; biz burada oturuyoruz’ (Mâide, 5/24) demeyeceğiz. Biz, sizinle beraber düşmanla yaka paça olup, göğüs göğüse kavga edeceğiz. Ey Allah’ın Rasûlü! Sen, Allah’ın dediğine bak ve yolunda yürü, biz Sana tâbiyiz. İstediğinle sıla-i rahim yapıp bütünleş. İstediğinle istediğin gibi alakanı kes. İstediğinle sulh ol, istediğine karşı düşmanlık ilan et. Malımızdan istediğini al ve istediğin yere infak eyle. Biz hep Seninle beraber olacağız.” İşte bu hissiyat sahabenin genel çizgisini yansıtmaktaydı.

*Hazreti Üstad’ın şu sözleri de Ashâb-ı Kiram’ın sohbet ve hizmette derinliğini ve İnsanlığın İftihar Tablosu’nun insibağıyla kazandıkları mertebeyi işaretlemektedir: “Şu cezire-i vâsiada vahşî ve âdetlerine mutaassıp ve inatçı muhtelif akvâmı, ne çabuk âdât ve ahlâk-ı seyyie-i vahşiyânelerini def’aten kal’ ve ref’ ederek, bütün ahlâk-ı hasene ile teçhiz edip bütün âleme muallim ve medenî ümeme üstad eyledi.”

Sabır ve Şükür

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

عَنْ أَنَسٍ رَضِيَ اللَّهُ

قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

اَلْإِيمَانُ نِصْفَانِ

نِصْفٌ فِي الصَّبْرِ وَنِصْفٌ فِي الشُّكْرِ

* * *                  

Uzun Yıllar Rasülullah (aleyhissalatü vesselam)’ın

hizmetini gören Hz. Enes b. Malik (radıyallahu anh),

Peygamber Efendimiz

(sallallahu aleyhi ve sellem)’in

şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir:

“İman iki kısımdan müteşekkil bir bütündür;

onun bir yarısını sabır, diğer yarısını da şükür oluşturur.”

(Şuabü’l-İman, 123/7; Feyzu’l-Kadîr, 188/3)

 

Sabır ve Şükür

Yüce dinimiz İslam’ın iki mühim esası olan sabır ve şükür Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde pek çok kez vurgulanmıştır. Sabır ve şükrün önemine işaret eden bazı ayet-i kerimeler şöyledir:

اِسْتَعِينُوا بِالصَّبْرِ وَالصَّلاَةِ

“Sabır ve namazla (Allah’tan) yardım isteyiniz.” (Bakara Sûresi, 2/45)

وَاللهُ يُحِبُّ الصَّابِرِينَ

“Allah sabredenleri sever. (Âl-i İmrân Sûresi, 3/146)

لَئِنْ شَكَرْتُمْ لَاَزِيدَنَّكُمْ

“Eğer şükrederseniz nimetimi artırırım.” (İbrahim Sûresi, 14/7)

إِنْ تَشْكُرُوا يَرْضَهُ لَكُمْ

“Allah Teâlâ’ya şükrederseniz, O da sizden razı olur.” (Zümer Suresi, 39/7)

 

Diğer yüce evsafta olduğu gibi sabır ve şükürde de Efendimiz (aleyhissalatü vesselam) ümmetine ve bütün insanlığa en güzel örnek olmuştur. O, mübarek hayatlarında karşılaştığı eziyetlere daima sabretmiş ve davası uğrunda maruz kaldığı sıkıntılar sebebiyle hiçbir zaman şikayette bulunmamıştır. Yine O, mazhar olduğu küçük-büyük bütün nimetlere daima şükretmiş, nankörlüğün en küçüğünden dahi fersah fersah uzak olmuştur.

Malum olduğu üzere Allah Rasülü geceleri ayakları şişinceye kadar namaz kılar, uzun uzun dua ve zikirde bulunurlardı. Bir keresinde O’nun bu hali karşısında Hz. Aişe annemiz “Ey Allah’ın Rasülü! Senin geçmiş ve gelecek günahların bağışlandığı (yani bütün hayatın boyunca günahtan korunup hiç günah işlemediğin) halde bu kadar ibadetin hikmeti nedir?” diye sorduğunda İki Cihan Serveri şu cevabı vermiştir:

أَفَلَا أَكُونُ عَبْدًا شَكُورًا

“Rabbime çok şükreden bir kul olmayayım mı!” (Buhârî, Teheccüd 6; Müslim, Sıfâtü’l-münâfıkîn 79-81)

Kur’an’da bu manayı ifade eden bir ayette ise mealen şöyle buyrulmuştur: “Ey Davûd hanedanı, sürekli şükür gayreti içinde olun” (Sebe Suresi, 34/13) Yani, şükür sizin sürekli yaptığınız, daima tazeleyerek devam ettiğiniz bir ameliniz, işiniz olsun. Yine bir gün Hz. Davud (aleyhisselâm): “Yâ Rab! Sana nasıl hakkıyla şükredebilirim ki! Sana şükür etmem dahi üzerimde şükrü gerektiren ayrı bir nimettir!” deyince, Allah Teâlâ: “İşte şimdi tam şükre erdin.” buyurmuştur.(Beyhakî, Şuabü’l-îmân 4/100-101; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 9/333)

Ayet ve hadislerden anlaşıldığı üzere her mü’min, sahip olduğu şükür hissini daha da geliştirmeye çalışmalı, bunu gerçekleştirmek için alıştırmalarda bulunmalıdır. Nitekim bir hadis bunu teyid eder mahiyettedir:

مَنْ لَمْ يَشْكُرِ الْقَلِيلَ لَمْ يَشْكُرِ الْكَثِيرَ، وَمَنْ لَمْ يَشْكُرِ النَّاسَ لَمْ يَشْكُرِ اللّٰهَ

“Aza şükretmeyen çoğa da şükretmez. İnsanlara teşekkürde bulunmayan Allah’a da şükretmez.” (Tirmizî, Birr 35; Ebû Dâvûd, Edeb 12; Müsned, 4/278)

Hakiki bir mü’minin en güzel özelliklerinden birisi bela ve musibetlere karşı şikayet etmeden sabır; nimetlere de daima şuurluca şükür ameliyesi içinde olmasıdır. Bu manayı ifade eden bir hadiste şöyle buyrulmuştur:

عَجَبًا لِأَمْرِ الْمُؤْمِنِ؛ إِنَّ أَمْرَهُ كُلَّهُ خَيْرٌ، وَلَيْسَ ذٰلِكَ لِأَحَدٍ إِلَّا لِلْمُؤْمِنِ

إِنْ أَصَابَتْهُ سَرَّاءُ شَكَرَ فَكَانَ خَيْرًا لَهُ، وَإِنْ أَصَابَتْهُ ضَرَّاءُ صَبَرَ فَكَانَ خَيْرًا لَهُ

“Mü’minin her hali şâyân-ı takdir ve güzeldir. Onun her işi hayırdır ve bu da mü’minden başkası için söz konusu değildir. Çünkü o, herhangi bir nimete mazhar olunca şükreder, bu onun için hayır olur; herhangi bir sıkıntıya maruz kaldığında da sabreder, bu da yine onun için hayır olur.”(Müslim, zühd 64; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef 1/322) sözü ne mânidardır.

اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ و بَارِكْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينْ

وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ

وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ