Posts Tagged ‘Şefkat Tokatları’

BİR NEFES (9)

Herkul | | HERKUL NAGME

Klipten bazı cümleler:

* “Irzımızdır çiğnenen, namusumuzdur doğranan / Ey sıkılmaz! Ağlamazsın, bari gülmekten utan!” Öyle ağırıma gidiyor ki!.. Dudakların geriye gitmesi, öyle ağırıma gidiyor!.. Dinin ayaklar altında çiğnenmesi.. kafirce tavır ve davranışlarla dinin tahrif edilmesi öyle ağırıma gidiyor ki!.. İslam dünyası, böylesine bir şenâat, böylesine bir denâet, böylesine bir aşağılık, böylesine bir kompleks yaşamamıştır.

* Siz, bir farklılık sergilediniz. Dünyanın değişik yerlerinde Hizmet Hareketi ile alakalı doktora tezleri yapıldı. Göklere çıkardılar. Hizmet, her yerde takdirler ile yâd ediliyor. Millet, sizi bir yerde konumlandırıyor. Böyle bir konumlandırma var ise şayet, onun hakkının verilmesi lazım.

* Hep temiz düşünmeli!.. Bir “Şeb-i Arûs” beklentisi içinde olmalı: “Acaba ne zaman O’na ulaşacağım!” Bu hususta beni de istihdam buyur! İ’lâ-i Kelimetullah yapayım, başka hiçbir derdim olmasın! Evimin yolunu unutayım, çocuğumun çehresini unutayım, eşimin çehresini unutayım ama Seni hiç unutmayayım!.. Adanmış bir ruhun vasfı, bu.

* Bir insan, Cenâb-ı Hakk’ın konumlandırdığı yerin hakkını vermiyorsa şayet, o mevzuda o da ona göre bir tokat yer. Cenâb-ı Hak, o kadar iltifat etmiş ise şayet, senin de ona göre bir karşılıkta bulunman lazım! O noktaya getirilmiş bir insan, konumunun hakkını vermiyor ise, o, konum hâinidir!..

* Öyle evim-barkım olmadı, bir dikili taşım da olmadı. Annem ölürken yanında değildim; babam ölürken yanında değildim; kardeşlerim ölürken de yanlarında değildim. Amcamı, elimin tersiyle ittim; “Karşıda bir yangın varken ve içinde benim dinim yanıyorken, sizin bana dünya adına bir şey teklifinizi anlamıyorum; dininizden şüphe ediyorum!” Ama Cenâb-ı Hakk’ın getirdiği konumun hakkını vermediğimden, kendimi konum hâini sayıyorum.

* Allah aşkına!.. Sizin vicdanlarınıza meseleyi havale ediyorum. Kaç insan var bu mevzuda endişe taşıyan; “Kâfir olarak ölmekten korkuyorum!” diyenler parmak kaldırsınlar burada?!.

* Bırakın ehl-i dünyayı; onların nereye yuvarlandığı belli!.. O arabalar ile nereye gidileceği, o villalar ile nereye gidileceği, o alkışlar ile nereye gidileceği, o millete zulüm yapmakla nereye gidileceği bellidir. Bırakın onları!.. Onların işi bitmiş… Ama Cenâb-ı Hak, sizi çok önemli bir konumda konumlandırmış. Tekrar ediyorum: Konumun hakkı veriliyor mu acaba?!.

Bu sohbetin tamamına şu linkten ulaşabilirsiniz: http://www.herkul.org/bamteli/bamteli-konuma-ihanet/

Bamteli: KONUMA İHANET

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Allah (celle celâluhu) herkesi seviyesine göre mükâfatlandırır veya cezalandırır; çok önemli vazifelerle istihdam buyurduğu bir zümreye mükâfatı ya da cezası da ona göre olur.

Şahsî sarsıntılar, şahsî kusurlara ve istikameti koruyamamaya verilmeli. “İyiliği Allah’tan, kötülüğü kendinden bil!” diyor Hazreti Pîr; Kur’an-ı Kerim’in bir ayetinin meali, farklı bir ifade tarzı ile söylenmiş oluyor: مَا أَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللهِ وَمَا أَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ “Sana gelen iyilik/güzellik, Allah’tan; fenalık da nefsinden, senin sebebiyet vermendendir!” (Nisa, 4/79) Sana gelen güzellik, iyilik ve ihsanı, Allah’tan; olumsuz herhangi bir şeyi, negatif şeyi de kendinden bil!..

Şahsî hayatta bu mesele böyle olduğu gibi, sosyal hayatta da aynı ile söz konusudur; Hizmet Hareketi için de aynı şey söz konusudur. Bir problem -şayet- vâki ise, insanlar, onu kendilerinden bilmeliler. Kendilerinden bilmezler ise şayet, mesele onlardaki “tevbe”, “istiğfar”, “inâbe”, “evbe” duygusunu tetiklemez; dolayısıyla da oldukları yerde kalırlar, tepinir dururlar. Ama Allah (celle celâluhu) herkesi seviyesine göre mükâfatlandırır ve herkesi seviyesine göre cezalandırır. Çok önemli vazifeler ile istihdam buyurduğu bir zümrenin mükâfat veya cezası da ona göre olur.

Bunu, حَسَنَاتُ اْلأَبْرَارِ سَيِّئَاتُ الْمُقَرَّبِينَ “Ebrâr adına iyilik kabul edilen şeyler, daha ileri seviyede bulunan mukarrabîn için günah sayılabilir.” sözüyle irtibatlandırabilirsiniz. “Ebrâr” dediğimiz insanlar, “evliyâ”nın da üstünde; evliyâ, asfiyâ, ebrâr, üçüncü derecede; bütün işleri-güçleri hep iyilik, iyilikten başka bir şey düşünmüyorlar. Ama bunların yaptıkları bazı iyilikler, “Mukarrabîn” dediğimiz Allah’a en yakın olan insanlar nezdinde günahtır.

Şöyle bir misal ile misallendirmek mümkündür; mesele aynıyla öyle midir, değil midir, bence onun üzerinde durmamak lazım! İnsanın yaptığı bazı hatalar vardır ki, fiilen hatadır; bir adım atma ile, bir el uzatma ile, bir bakma ile, bir dil-dudak hareketi ile. Bu, bir günahtır; bu, avamın günahıdır. Bazıları vardır ki, bunlar “taakkul” ederler onu fakat fiilen yapmazlar; bu da bir günahtır, bir hatadır; geriye dönerler ise, sevap kazanırlar. O meseleyi akılları ile planlarlar: “Şunu yapayım, mesela şu Manhattan’da bir tur atayım, az bir gözüm-gönlüm açılsın!” Fakat sonra biri karşılarına çıkar, “Gel, şurada bir çay içelim!” der, onu öyle bir mâsiyetten alıkoyar. Bazıları vardır ki, meseleyi “aklî” planda götürmeden, sadece “tasavvur” ederler; gelip-geçici tasavvurlardır, düşüncelerdir bunlar. Bunlar da bir seviyedeki insanlar için yine “hata” sayılır. Bazıları da vardır, onların hayallerine gelir-ilişir bazı şeyler; bu hayale ilişme meselesini, o “Mukarrabîn” için söz konusu etmek lazım; rüyalarının bile kirlenmesi karşısında tir tir titrerler.

Yatağa girmeden evvel, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) okuduğu sûrelere, okuduğu dualara dikkat ederseniz… Kendisi için o türlü şeyler söz konusu değildir; “rehber” olması itibarıyla arkasındakilerine derstir esasen. Ama hayat-ı seniyyelerine bakınca, kalbi tir tir titrer. Hazreti Musa’nın kalbi, tir tir titrer. Hazreti İsa’nın kalbi, tir tir titrer… Neden? Sizin “tasavvur” ettiğiniz şeyler, onlar için günahtır, “tahayyül” ettiğiniz şeyler, onlar için günahtır. Cenâb-ı Hakk’a bu kadar yakın olan bir insanın, o ölçüde olsun hayal kirliliğine kendisini salmaması lazım! Hep temiz düşünmeli! Hep O’nun ile oturup-kalkmalı. Hep O’na ulaşma, O’na kavuşma, vuslat arzusu ile oturup-kalkmalı. Bir “Şeb-i Arûs” beklentisi içinde olmalı: “Acaba ne zaman O’na ulaşacağım!” Bütün dünyevî zevkler, safalar, keyifler, eğlenceler, O düşünüldüğü zaman, unutulacak hâle gelmeli ve hiçbir şey O’na tercih edilmemeli!..

Burada antrparantez rica edeyim: Ehl-i âhiret gibi görünen bizler… Bırakın ehl-i dünyayı, dünyaya tapanları; bir araba ile yetinmeyip iki tane, iki tane ile yetinmeyip üç tane, üç tane ile yetinmeyip on tane, on tane ile yetinmeyip yirmi tane, otuz tane… Bunlar, dünyaya tapan talihsiz bedbahtlar… Şeytan bile zil takıp oynuyordur onlar için; “Bunlar, işin doğrusu bu mevzuda beni geçti, ipi göğüslediler! Şeytanlar âleminden bunlara Nobel Ödülü vermek lazım!” diyordur. Fakat kendini tamamen Kur’an’a hizmete vermiş, adamış insanlara gelince…

Bu mevzuda “adanmışlık” diyoruz: Benim derdim/davam tamamen İ’lâ-i Kelimetullah mülahazasına sahip bulunma… Hani, اَللَّهُمَّ أَعْلِ كَلِمَةَ اللهِ فِي كُلِّ أَنْحَاءِ الْعَالَمِ وَفِي كُلِّ نَوَاحِي الْحَيَاةِ وَاسْتَخْدِمْنَا فِي هَذَا الشَّأْنِ “Allah’ım! Zâtında yüksek ve pek yüce olan kelimetullahı, kelimetülhakkı, ‘Lâilâhe illallah Muhammedun Rasûlullah’ hakikatini i’lâ buyur, onu dünyanın dört bir yanında ve hayatın her ünitesinde gökkuşağı gibi görülür ve herkes tarafından duyulur hale getir. Bizi bu vazifede istihdam buyur.” diyoruz. Allah’ım! Bu konuda beni de istihdam buyur!.. وَضَعْ لَنَا الْوُدَّ بَيْنَ عِبَادِكَ فِي السَّمَاءِ وَاْلأَرْضِ “Gökte ve yerdeki kulların arasında bizim için sevgi ve hüsnükabul vaz’ et.” Yerde-Gökte benim için, bütün dünyalarda benim için ‘vüdd’ vaz’ et!.. وَاسْتَخْدِمْنَا فِي هَذَا الشَّأْنِ Bu hususta beni de istihdam buyur! İ’lâ-i Kelimetullah yapayım, başka hiçbir derdim olmasın! Evimin yolunu unutayım, çocuğumun çehresini unutayım, eşimin çehresini unutayım ama Seni hiç unutmayayım!.. Adanmış bir ruhun vasfı, bu.

   Allah’ın lütfuyla bir noktaya getirilmiş bir insan, ona göre bir duruş sergilemiyor ve oranın hakkını vermiyorsa, konumuna ihanet ediyor demektir.

Bir insan, Cenâb-ı Hakk’ın konumlandırdığı yerin hakkını vermiyorsa şayet, o mevzuda o da ona göre bir tokat yer. Çünkü o duruma getirme mevzuu, Cenâb-ı Hakk’ın bir iltifatıdır; o iltifat, bir karşılık ister. Cenâb-ı Hak, o kadar iltifat etmiş ise şayet, senin de ona göre bir karşılıkta bulunman lazım! Enbiyâ-i ızâm, seviyelerine göre çok küçük şeyleri mâsiyet saymışlardır; birine eliyle böyle yapsa, “Ben nasıl böyle yaparım!” demişlerdir. Vurmamış ama böyle iter gibi işaret yapmış iseler, onu büyük bir cinayet gibi sayar, hemen başlarını yere koyar ve “Estağfirullah!” derler. Değil o, hayallerine gelip-çarpan bir şey karşısında bile hemen tir tir titrerler. Çünkü tamamen adanmışlardır onlar; masumiyet-i mutlaka içinde, ismet-i mutlaka içindedirler.

O noktaya ulaşılamaz; o, onlara mahsus bir keyfiyet. Ama iradî olarak kendilerini adayanlar, adanmış görenler, “Benim derdim/davam: Dünyanın dört bir yanında ruh-u revân-ı Muhammedî şehbal açsın; nâm-ı celîl-i İlahi, bayrak gibi dalgalansın! Bundan başka bir şey düşünmüyorum ben. Dünyanın kaç tane ülkesi var? Her yere girme, her yerde -bir yönüyle- Allah’ı soluklama, Peygamberi soluklama; o nefeslerimle, soluklarımla gönüllere girmeye çalışma.” diyenler… Kendini bu işe adamış bir insan, bunun dışında kendince en önemli gördüğü meselelere bunun önünde -bakın, bu-nun ö-nün-de- bir yer veriyor ise şayet, diğer şeylere ehemmiyet verdiği kadar yirmi dört saat içinde bu meseleye o denli önem vermiyor ise, konumuna ihanet ediyor demektir; o, “konum hâini”dir. Tekrar ediyorum: o noktaya getirilmiş bir insan, konumunun hakkını vermiyor ise, o, konum hâinidir!.. Dolayısıyla Allah, tokat vurur.

Antrparantez: Ben, şahsım adına meseleye öyle bakıyorum. Günümün yarısı, kendimi tokatlamak ile geçiyor. Öyle evim-barkım olmadı, bir dikili taşım da olmadı. Annem ölürken yanında değildim; babam ölürken yanında değildim; kardeşlerim ölürken de yanlarında değildim. Belki onları çok düşünmedim de… Babam, belki ağlayarak beni gideceğim yere saldı. Amcamı, elimin tersiyle ittim; “Karşıda bir yangın varken ve içinde benim dinim yanıyorken, sizin bana dünya adına bir şey teklifinizi anlamıyorum; dininizden şüphe ediyorum!” Öyle; öyle bir şey… Ama yine kendimi bir “eşek” yerine koyarak, Cenâb-ı Hakk’ın getirdiği konumun hakkını vermediğimden, kendimi konum hâini sayıyorum; konum hâini…

Konum hâini olma var; Allah, hangi konuma yükseltmiş ise, ona göre bir tavır belirlenmezse… Hani tekrar edeyim: Hal, tavır ve davranış… Efendimiz, hadis-i şerifte ifade ediyor: “Göz bakarsa, adım atılır, el uzatılır, arkası gelir onun…” Başka bir yerde, meselenin pozitifini anlatıyor: “Gözünü kapatırsa, bu mevzuda kalbini şöyle temiz tutarsa, şunu da şöyle yaparsa, bu defa firâsetinde hiç yanılmaz o.” diyor. Pozitifi, bu; negatifi de o. Olumsuz bir şeye gözün ile yaklaşırsan, bu, adıma bir çağrıdır, elin uzanmasına bir çağrıdır, o fiili realize etmeye bir çağrıdır, hafizanallah. Her bir günah, kalbde bir yara açar; tevbe-istiğfar ile şayet silinmez ise, anında silinmez ise, konuma göre, hafizanallah, o ikinci bir günaha bir çağrıdır. Bu defa kalb, kirlenir; bu defa meleklere karşı kapanır o kalb; bu defa şeytanlara kale kapıları gibi açılır. Hazreti Gazzâlî de ifade ediyor, İhyâ’sında ifade ediyor bunları; bu açıdan, konumun hakkını vermek lazım.

   Adanmış ruhlar, Cennet’ten tapu dağıtan gafiller gibi davranmamalılar; kâfir olarak ölme ihtimali karşısında tir tir titremeli ve mutlaka konumlarının hakkını vermeye çalışmalılar.

Bakın; zannediyorum dünyanın değişik yerlerinde -ben çok merak etmiyorum, belki onlarca yerde- Hizmet Hareketi ile alakalı doktora tezleri yapıldı. Göklere çıkardılar. Hizmet, her yerde takdirler ile yâd ediliyor. Millet, sizi bir yerde konumlandırıyor, Hareketi/Hizmeti bir yerde konumlandırıyor. Sizin durumunuz/tavrınız, bu… İnsanlığın geleceği adına milletin sizden beklediği şeyler bunlar. Şimdi böyle bir konum var ise şayet, onun hakkının verilmesi lazım. Yoksa ehl-i dünya gibi -biraz evvel bahsettim- bir villanın yanında bir tane daha, yetmedi bir tane daha, yetmedi bir tane… Bir belediye başkanlığı ölçüsünde alkış, milletvekilliği ölçüsünde alkış, başbakanlık ölçüsünde alkış, cumhurbaşkanlığı ölçüsünde alkış… Doyma bilmeyen bir dünyaperestlik, esasen dünyaya taparlık… Namaz kılsa bile, o, dünyaya tapıyor. Ve bir sürü de bunların arkasında sürüklenip gidiyor ise, bunlar, bütün âhiret hayatını heba ediyorlar demektir.

Bir de kalkıp bu arada “Falanı intihap ederseniz, âhirette sizin için beraat fermanı hemen hazırdır! Melekler, ‘Aman buyurun, Cennet sizi bekliyordu!’ der.” gibi şeyler söylüyorlar, hafizanallah. En büyük insanlar, Peygamberler bile “Cennet’e girebilir miyim ben?” diye, onun endişesini yaşamışlardır. Peygamber gibi yaşayanlardan Esved İbn Yezîd en-Nehâî’yi belki yirmi defa, otuz defa arz etmişimdir: Nehâî ailesi, Ebu Hanife’nin de o ekolde yetiştiği bir ailedir. O, Tâbiîn’den; ilmin, fokur fokur kaynağı bir ailedir. Bütünüyle irfan ocağıdır; hele dört tanesi zirvedir bunların; Esved, onların başında gelir. Vefat ederken, Alkame, yanına geliyor; aynı aileden, kuzeni. Esved, sürekli ızdırap içinde, kendinden geçiyor; yüzde takallüsler, tir tir titriyor: “Ne o?” diyor, “Kardeşim, günahlarından mı endişe ediyorsun?!” Ne günahı?!. Günah, onların rüyalarına bile misafir olmamıştır. Gülüyor, acı acı gülüyor; “Ne günahı?!” diyor, “Kâfir olarak ölmekten korkuyorum!”

Ben burada bir noktalı virgül koyarak sorayım: Allah aşkına!.. Sizin vicdanlarınıza meseleyi havale ediyorum. Kaç insan var bu mevzuda endişe taşıyan; “Kâfir olarak ölmekten korkuyorum!” diyenler parmak kaldırsınlar burada?!. Bırakın ehl-i dünyayı; onların nereye yuvarlandığı belli!.. O arabalar ile nereye gidileceği, o villalar ile nereye gidileceği, o alkışlar ile nereye gidileceği, o millete zulüm yapmakla nereye gidileceği bellidir. Elin-âlemin dışarıda onlara -bir yönüyle- birer pasaport vermeleri, birer vize vermeleri, Cennet’e giriyor gibi göstermeleri; bu, riyakârlığın tâ kendisidir, küfrün tâ kendisidir. Bırakın onları!.. Onların işi bitmiş… Ama Cenâb-ı Hak, sizi çok önemli bir konumda konumlandırmış. Tekrar ediyorum: Konumun hakkı veriliyor mu acaba?!.

Peygamberler yolunda yürünüyor ise şayet, o yolun hakkının verilmesi lazım. Gözünü açıp kapayacaksın: “Allah’ım! Şu anda beni görüyorsun; ne olur Seni görüyor gibi olabileyim, Seni görüyor gibi olma ufkuna beni ulaştır!” Bütün dediğin-ettiğin şey, bu olmalı! “Allah’ım, aşk u iştiyak-ı likâullah!.. Allah’ım, aşk u iştiyâk-ı likâullah!.. Allah’ım, içimde öyle bir alaka ihsan et ki, kardeşlerimin adını unutayım ben!” Çünkü nasıl olsa -bir yönüyle- öbür tarafa gittiğin zaman, kardeşlerin, yanında kümelenecekler. Sen, bu yolun yolcusu olduğuna göre, “adanmışlık” mesleğinde bulunduğuna göre, Cenâb-ı Hak, bir yerde konumlandırmış seni. Özür dilerim, tekrar ediyorum: Konumun hakkını vermek lazım. Konumun hakkı verilmez ise, konum hâinliği olur. Onu yapanın adına melekler, semada “hâin” derler; ona, “Hâin!” derler, hafizanallah.

   Yol, Efendimiz’in ve Ashabının yoludur; yeryüzünde emniyet ve güvenin temsilcisi olan gerçek müminler, hal ve temsilleriyle, binlerce insanın o yolun yolcusu olmalarına vesile teşkil ediyorlar.

Geriye dönelim: En küçük bir musibeti, kendimizden bilmeliyiz; Cenâb-ı Hakk’ın sağanak sağanak başımızdan aşağıya yağdırdığı iyilikleri de O’nun rahmetinin vüs’atine vermeliyiz! Bizi, yerin dibine batırmamasını yine rahmetinin vüs’atine vererek, “Allah Allah! O, bizi bu konuma getirdiği halde hakkını veremedik…” demeliyiz.

Yirmi dört saat yüzün yerde, sürekli hep O’nu düşünüyorsun, hep O’nu. Hatta bir Tahiyyât okuyorsun ki, gerçekten tir tir titriyorsun tepeden tırnağa kadar. Aklının köşesine geliyor ki “Tam O’na göre bir kulluk oldu!” Hafizanallah, burada yine bir küstahlık yaptın, مَا عَبَدْنَاكَ حَقَّ عِبَادَتِكَ يَا مَعْبُودُ “Ey ibadete layık yegâne Ma’bud, Sana hakkıyla ibadet edemedik!..” kafiyesi ile meseleyi kafiyelendirmiyorsan.. مَا حَمِدْنَاكَ حَقَّ حَمْدِكَ يَا مَحْمُودُ “Ey herkes tarafından hamd u sena ile yâd edilen Mabud-u Mutlak, Sana hakkıyla hamd edemedik.” kafiyesi ile kafiyelendirmiyorsan.. مَا شَكَرْنَاكَ حَقَّ شُكْرِكَ يَا مَشْكُورُ “Ey her dilde meşkûr olan Rabbimiz, Sana gereğince şükredemedik!..” kafiyesi ile kafiyelendirmiyorsan… “Sana hakkıyla şükredemedim!” Bir hal… Çünkü konumun gereği bunlar.

Öyle bir dönemde yaşıyoruz ki; bir taraftan konumun bizden istediği şeyler, bir diğer taraftan da ehl-i dünyanın, dünyaya tapanların, dünyaperestlerin, dünyayı put haline getirenlerin, bilerek dünya hayatını ahiret hayatına tercih edenlerin, Cennet’i görmezlikten gelenlerin, köşkleri görmezlikten gelenlerin, Cemâlullah’ı hiç hatırlamayanların, Peygamberimiz ile aynı sofraya (sallallâhu aleyhi ve sellem) oturmayı hiç düşünmeyenlerin halleri…

Bırakın onları!.. Yürüdükleri o Gayyâ’ya doğru gidiyorlar, şeytanın dürtüleri ile hareket ediyorlar; onlar öyle hareket etsinler!.. Fakat siz, İ’lâ-i Kelimetullah’a kendinizi adamış iseniz.. “Dünyanın dört bir yanında Ruh-u Revân-i Muhammedî şehbal açsın!” diyorsanız.. “Nâm-ı celîl-i İlahî, bir bayrak gibi her yerde dalgalansın! Her yerde hoparlörlerde ‘Allah, Allah, Allah’ sesi yükselsin!” istiyorsanız.. kendinizi bu işe adamışsanız.. en azından bu işi beğendiriyorsanız.. en azından tavır ve davranışlarınızdan bu iş damlıyorsa.. size, hal ve temsilinize bakan insanlara, “Bunlarla yol alınır, yol yürünür!” dedirtiyorsanız şayet, Cenâb-ı Hak, sizi öyle bir konuma getirmiştir ki, bu, Peygamberler yolunda en önemli bir mevkidir. Bu, bin tane başbakanlığa değiştirilmez. Bin tane cumhurbaşkanlığına değiştirmem ben! Böyle bir ruh haleti ile, bu türlü kendini adamışlığı, o dünyevî makamlar açısından zirvede bulunma durumuyla değiştirmem!..

Mü’min, yeryüzünde emniyet ve güvenin temsilcisidir; mü’min bunu yeryüzünde sergiliyor ise şayet, Allah’ı sevdiriyor, Peygamberi sevdiriyor, bir yönüyle çoğunu o yolun yolcusu haline getiriyor ise… Kaç tane insan, sizin yanınıza geldi. Hâl, tavır ve davranışıyla, onların ruhuna girmiş, gönüllerine otağını kurmuş arkadaşların o mevzudaki temsilleri vesilesiyle… Haşa, onlara ait olması itibarıyla “yarım yamalak” demeyeceğim ama “tamamiyet”ini de şüphe ile ifade edeceğim o hal ve temsil sayesinde… O kadarı bile onlara öyle müessir olmuş ki!.. Geldiğinde sizin yanınıza, diyor ki: “Ben, Allah Rasûlü’nün peygamber olduğuna inanıyorum. لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ” Kaç tanesine şâhit oldum burada, “Sizin ile yol alınır. Sizin ile tepeler geçilir. Sizin ile kandan-irinden deryalar aşılır!” diyenlerin.

Eğer bu kadarcık hâl ile bile çevrede böyle bir müessiriyet sergileniyor ise, bir de bu işin tamamiyeti sergilenir ve tam temsil edilir ise, Allah’ın izni-inayeti ile… Efendimiz gibi.. O’nun gölgesi, gölgesinin gölgesi, Ebu Bekir’in yolu, Ömer’in yolu, Osman’ın yolu, Ali’nin yolu, Hasan’ın yolu, Hüseyin’in yolu, radıyallâhu anhüm milyon merratin. Az oldu değil mi? Radıyallâhu anhüm katrilyon merratin. Hayır, az oldu! Zerrât-ı kâinat adedince Allah razı olsun onlardan!..

Evet, onların yolu; yol, onların yolu… Biz, kendimize göre bir Müslümanlık belirlemiş gidiyorsak, “İşte bu kadarı da yetiyor!” diyorsak… Oysaki dememiz gerekli olan:  “Allah’ım! İman-ı ekmel!.. -Bakın, “ek-mel” diyorum.- Allah’ım! İslam-ı ekmel!.. En kâmil manada iman.. en kâmil manada İslam.. en kâmil manada ihlas.. en kâmil manada ihsan.. en kâmil manada yakîn.. en kâmil manada sadâkat.. en kâmil manada istikamet.. en kâmil manada tevekkül.. en kâmil manada teslim.. en kâmil manada tefvîz.. en kâmil manada sika.. en kâmil manada nefs-i mutmainne, râdıye, mardıyye, sâfiye, zâkiye.” Göz, hep bunlarda, bu yüce ufuklarda…

   “Irzımızdır çiğnenen, namusumuzdur doğranan / Ey sıkılmaz! Ağlamazsın, bari gülmekten utan!”

İnsan, böyle âlî şeylere, yüksek gâye-i hayale kilitlenir ise, zannediyorum, bunun dışında kalan şeylere evvelen ve bizzat fazla değer atfetmez. Hatta arkadaşlarınızdan birisi demişti: Zât-ı Ulûhiyet, Kur’an-ı Kerim’inde Cennet, Huri, Gılman, köşkler ve ırmaklardan bahsediyor. Acaba insanın aklından geçse ki, “Yahu bunlar ne ki, ne ifade eder ki bunlar benim Rabbimin hoşnutluğu yanında?!. Efendimiz’in ‘Bu da Bendendi!’ falan demesi yanında?!.. Hazreti Ebu Bekir’in ‘Bu da bizdendi!’ demesi yanında ne ifade eder ki bunlar?!.” Acaba Kur’an-ı Kerim’de Cenâb-ı Hakk’ın birer utûfeti olan bu türlü şeyleri hafife alma manasına gelir mi? Bunu sordum İlahiyatçılara, cevab-ı savab alamadım. Aynı zamanda menfi bir cevap da alamadım bu mevzuda. “Hayır, doğru değil bu düşündüğün!” O cevabı da alamadım. “Evet, isabetlidir bu!” O cevabı da alamadım. Zannediyorum, çokları hakikaten o meseleye kilitlenmişler; O’ndan başka bir şey düşünmüyorlar, düşünmüyorlar, düşünmüyorlar.

Şimdi burada Alvar İmamı’nın sözüyle belki bir şey demek icap ediyor, onun dediği şeyi demek gerekiyor: “Allah bizi insan eyleye!” Böyle içinden gele gele derdi sık sık: “Allah bizi insan eyleye!” Demek, konumuna göre diyordu; konumunun hakkını veriyordu. Zira nâm-ı celîl-i İlahî yâd edilince, birden bire rengi değişirdi, yüzünün çizgileri değişirdi, gözünün irisine kadar her şey değişirdi, şakır şakır gözyaşları dökerdi. Bir menkıbesini arz etmişimdir, vakıa: Birisi Medine’den gelmiş, Hac’dan dönmüş. “Efe” diyorlar. Efe; o dönemde, o büyük insanlara “Efe” deniyor. “Medine öyle güzel bir yer ki, hakikaten insan bayılır oraya. Fakat bir kısım bakımsız uyuz köpekler vardı.” diyor. O hemen “Sus!” diyor, “Ben, Medine’nin uyuzlu köpeğine de kurban olayım!” Anlıyor musunuz Rasûlullah’a bağlılığı?!. İşte o, bu seviyede bir “Allah bizi insan eyleye!” diyor. “Allah bizi Müslüman eyleye!” diyor; o ölçüde, o seviyede.

İnsan, o kadar âlî şeylere dilbeste olursa, Cenâb-ı Hak, onu yüzüstü bırakmaz.

“Aç ellerini, içini O’na dök her zaman,

Kes ağyâra dil dökmeyi, O’ndan dile emân,

Eremez emâna gaflet ile gülen, oynayan,

“Ve’l-yebkû kesîren”le bunu istiyor Kur’an.”

(Son mısrada فَلْيَضْحَكُوا قَلِيلاً وَلْيَبْكُوا كَثِيرًا جَزَاءً بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ “Yaptıklarının cezası olarak, bundan böyle az gülsünler, çok ağlasınlar.” (Tevbe, 9/82) ayetine işaret ediliyor.) Allah Rasûlü şöyle buyuruyor: لَا تُكْثِرُوا الضَّحِكَ، فَإِنَّ كَثْرَةَ الضَّحِكِ تُمِيتُ الْقَلْبَ “Çok gülüp eğlenmeyin; şüphesiz çok gülmek kalbi öldürür!” Akif’imiz de, felaketli günlerin yaşandığı bir dönemde -ki, şimdiki günler ona bin defa rahmet okutturur; Akif’in yaşadığı felaketli günler ki, şimdiki zaman, ona bin defa rahmet okutturur- şunu söylüyor:

“Irzımızdır çiğnenen, namusumuzdur doğranan,

Ey sıkılmaz! Ağlamazsın, bari gülmekten utan!”

Öyle ağırıma gidiyor ki!.. Dudakların geriye gitmesi, öyle ağırıma gidiyor!.. Dinin ayaklar altında çiğnenmesi.. kafirce tavır ve davranışlarla, Müslümanlık adına bir şey yapılıyor gibi tavır sergilenmesi.. dinin tahrif edilmesi, dinin farklı gösterilmesi.. Cennet’in çok ucuza peylenmesi.. Cennet adına insanların kandırılması… Öyle ağırıma gidiyor ki benim!.. Hafizanallah, İslam dünyası, böylesine bir şenâat, böylesine bir denâet, böylesine bir aşağılık, böylesine bir kompleks yaşamamıştır.

   Allah, adanmış ruhları, şefkat tokatları mesabesindeki bela ve musibetlerle arındırıyor; onları Allah Rasûlü ve O’nun Hâle’si ile aynı sofrayı paylaşabilecek hâle getiriyor.

Siz, bir farklılık sergilediniz, bir yere kadar, Allah’ın izni-inayeti ile. Ama nasıl kötülük adına atılan bir adım, ikinci bir adım için bir çağrı, bir davetiyedir; iyilik adına atılan bir adım, iki adım, üç adım, dört adım, beş adım, on adım da bir çağrıdır. Atılan on adım, diğer on adımın atılması için de bir çağrıdır, bir davetiyedir. Allah, sizi önemli bir konum ile konumlandırdı. Şimdi maruz kaldığınız şeyler, peygamberler yolunun gereği. Hiç eziyet çekmeyen büyük insan, yoktur; hiç… Hazreti Ebu Bekir’in çektiği, Ömer’in çektiği, Osman’ın çektiği, Ali’nin çektiği dağların başına dökülseydi, Alvar İmamı ifadesiyle, dağlar tuz-buz olurdu. O yolun gereği, bu…

Bir: “Elhamdülillah!” demelisiniz. Yine Hazreti Pîr’in ifadesiyle -başka biri demiş midir, bunu bilmiyorum- اَلْحَمْدُ لِلَّهِ عَلَى كُلِّ حَالٍ، سِوَى الْكُفْرِ وَالضَّلاَلِ “Küfür ve dalalet ahvâlinin dışında, her şeye hamdolsun!” Kıtmîr, bu belli ölçüdeki mazhariyetler karşısında başa gelen şeylere mukabil, أَلْفُ أَلْفِ اَلْحَمْدُ لِلَّهِ عَلَى كُلِّ حَالٍ، سِوَى الْكُفْرِ وَالضَّلاَلِ “Bir milyon defa Allah’a hamd u senâ olsun, küfür ve dalaletin dışında her şeyden ötürü.” diyorum.

Cenâb-ı Hak, böyle bir konumlandırmanın gereği, bu peygamberler yolunda, başınızdan aşağı belayı sağanak sağanak yağdıracaktır. Sizi arındıracaktır bunlar ile, Cennet’e ehil hale getirecektir. Belâlar -bir yönüyle- insandaki olumsuzlukları eriten, olumlu şeyler oluşturan, insanı öbür dünyadaki hâl ve keyfiyete göre hazırlayan vesilelerdir. Tâbir-i diğerle, burada yaptığınız güzel şeyler ve katlandığınız -böyle- ağır şeyler, sizin öbür âleme göre yapılanmanız adına -esasen- yapı taşları mahiyetindedir. Buradaki gibi -böyle- fiziksel bir varlık değil, yok atomlar, yok elektronlar, yok nötronlar, yok moleküller değil. Burada yaptığınız şeylere göre şekilleneceksiniz; çünkü ebedî bir varlığa ereceksiniz. Buyurmuyor mu: “Abdest aldığınız uzuvlar, pırıl pırıl nur saçacak.” Seyyidinâ Hazreti Musa’nın eli gibi, koynundan çıkardığı zaman… Alınlarınız secde izinden dolayı âdetâ güneş gibi pırıl pırıl parlayacak. Ve siz, kamer-i münîri temâşa ediyor gibi -bu, bir yönüyle, herkesin rahat temâşâsını ifade etme adına müteşâbih bir ifade- ayın on dördünü temâşâ ediyor gibi müzâhamesiz temâşâ edeceksiniz Bütün Güzelliklerin Kaynağı’nı.

Cenâb-ı Hak, sizi bir yerde konumlandırmış; bence çok önemli bir eltâf-ı Sübhâniye bu.. Size -bir yönüyle- bir iyilikte bulunmuş. Bir taraftan o konumun hakkını vermek lazım. İhtimal, onun hakkını tam veremediğimizden dolayı, “Hakkını verin!” diye hafif kulak çekti. Hazreti Pîr’in Lem’alar’da, Şefkat Tokatları’nda ifade ettiği gibi. -Orada önce kendisinin üç tane şefkat tokadını ifade ediyor.- Şefkat Tokatları’nda ifade ettiği gibi şefkat tokadı, hafif, böyle enseden… Evet, öğretmenim bana öyle yapmıştı. Çok basit bir şey, mesela “Şuraya tohum saçalım!” demişim. “Yahu bundan şu mana da çıkar: Tohum saçalım falan demek, birilerini gömelim demek mi, bu manaya gelir mi?” falan. Zannediyorum, böyle bir şeydi. Hayatta mı, değil mi bilmem; İstanbullu bir hanımefendi idi. O dönemin yetiştirdiklerinden ama tam hanımefendi idi. Hiç unutmam,  “Sen de mi?!” dedi bana. Hiç unutmam bunu; bu, yetmiş küsur senelik bir hadise, unutmuyorum. “Sen de mi?!” dedi.

Ee canım, sizi bu konumda konumlandıran Allah, bu mevzuda küçük bir hatamızdan tecziye buyurmuş olabilir. Ne hatası bu? El-ayak, göz-kulak, dil-dudak hatası veya taakkul hatası veya tasavvur hatası ya da tahayyül hatası. Hata ne olursa olsun; bakış hatası, adım atma hatası, el uzatma hatası, dil-dudak kullanma hatası… Her ne ise bunlar, bilmeyerek yaptık. Hafif, “Sen de mi?!” diye, evvelâ dolayısıyla bizi istiğfar, tevbe, inâbe ve evbe kurnalarına koşmaya teşvik ediyor, “Gidin arının!” diyor. Kendisi de bizi arındırıyor, kudsî teveccühleri ile, tecellileri ile yıkıyor; Huzur-i Kibriyâsına ehil hale getiriyor; Peygamberler ile, Peygamberlerin arkasındaki o “Hâle” ile aynı sofrayı paylaşabilecek hâle getiriyor.

   “Efendimsin, cihânda itibarım varsa Sendendir.”

Bir diğer taraftan da bu yolda yürüyenlerin başına gelen şeyler, hep aynı şeyler olmuştur. Onların başına geldiğine göre, sizin de başınıza gelecek, sakın yadırgamayın bunu!.. كَلاَمُ سَيِّدِ الْبَشَرِ، سَيِّدُ كَلاَمِ الْبَشَرِ “İnsanlığın Efendisi’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) sözü, sözlerin efendisidir.” O buyuruyor ki: أَشَدُّ النَّاسِ بَلاَءً اَلْأَنْبِيَاءُ، ثُمَّ الْأَمْثَلُ فَالْأَمْثَلُ “Belanın en zorlusu, en çetini, üstesinden gelinmezi, Enbiyânın başına, sonra da derecesine göre diğerlerinin başına…” Hâle’nin başına, Hâle’ye müteveccih olanların başına, müteveccih olanlara müteveccih olanların başına, müteveccih olanlara müteveccih olanların başına…

Hâle, Efendimiz’in ashabı (sallallâhu aleyhi ve sellem). Tâbiîn, onlara müteveccih olanlar. Tebe-i Tâbiîn, Tâbiîn’e müteveccih olanlar. Daha sonra gelenler, onlara müteveccih olanlar… Allah, o teveccüh ile bizleri serfirâz kılsın ve o yolda, düşüp yolda kalmaktan muhafaza buyursun!.. Vesselam.

“Efendimsin, cihânda itibarım varsa Sendendir.

-Ey Rasûl-i Zîşân; Efendim-

Meyân-ı âşıkânda iştiharım varsa Sendendir.”

Şeyh Galip, bunu Hazreti Mevlânâ için söylemiş. Fakat Kıtmîr, bunu söyleseydi -ki öyle söz söyleyemez katiyen- ben, onu Gerçek Sahibine gönderirdim: Efendimsin! Cihanda bir itibarım varsa, Sendendir. Bir insan olarak, insanî değerlere yarım yamalak bir saygı duygum varsa, Senden öğrendim. Senden öğrendim, Senden, Senden, Senden…

مَنْ بَنْدَه شُدَمْ بَنْدَه شُدَمْ بَنْدَه شُدَمْ

مَنْ بَنْدَه بَخِدْمَتِ تُوسَرْ اَفْكَنْدَه شُدَمْ

هَرْ بَنْدَه كِه اٰزَادْ شَوَدْ شَادْ شَـوَدْ

مَنْ شَـادْ اَزْ اٰنَمْ كِه تُرَا بَنْدَه شُـدَمْ

“Kul oldum, kul oldum, kul oldum;

Ben Sana hizmette iki büklüm, Senin yolunun bendelerinden biri oldum.

Bendeler, hürriyete kavuştuklarında sevinir, sürura ererler;

Ben, Sana kul/köle olduğumdan dolayı sürûr ve sevinç içindeyim!..”

Bamteli: HER BELA VE MUSİBET BİR CEZA MIDIR?

Herkul | | BAMTELI

M. Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Yol, gösterilmiş; güzergâh, belli; işaretler var, patikaya çıkmamak için… Öyle ihtimam ile bir yol hazırlanmış ki, yürümesini azıcık biliyorsan, hiç sağa-sola toslamadan, patikalara düşmeden, Allah’ın izni-inâyeti ile hedefine ulaşırsın. Fakat kendine azıcık takıldığın zaman, zikzaklar yaşarsın; bu defa tökezlersin, yüzükoyun hâle gelirsin, hiç farkına varmadan.

   İnsan, hiçbir zaman Sahibine (celle celaluhu) karşı küsme tavrına girmemeli; gönlünde hep “Cehennem’e de koysan, eğer gam izhâr edersem kalleşim; yeter ki beni ağyar ateşine yakma!..” mülahazasını beslemeli!..

Onun için ne yapıp yapıp insan, iradesi ile hep O’nun murâd-ı Sübhânîsini hedef almalı. O (celle celâluhu) mutlaka insan için hayır murad buyurur. Hatta sizin zâhiren “şer” gibi gördüğünüz şeylerde de hayır vardır. “Her işte hikmeti vardır / Abes bir iş işlemez Allah!” Kur’an-ı Kerim buyuruyor: وَعَسَى أَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَعَسَى أَنْ تُحِبُّوا شَيْئًا وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْ وَاللهُ يَعْلَمُ وَأَنْتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ “Nice sevmediğiniz şeyler vardır ki, o sizin için hayırlı olabilir. Ve nice sevdiğiniz şeyler de vardır ki, sizin için şerli olabilir. Allah bilir, hâlbuki siz bilmezsiniz.” (Bakara, 2/216)

Nice nâhoş gördüğünüz şeyler vardır ki, sizin için mahzâ hayırdır. Bunların bazılarını bize ait bir kısım kusurlardan/hatalardan, bizden beklenen tavrı sergileyemediğimizden dolayı tedip için “şefkat tokatları” şeklinde algılamakta yarar var. Böylece içten -“Kelâm-ı nefsî” mi diyeyim, yoksa “hiss-i nefsî” mi diyeyim, ne diyeyim; onunla- dahi olsa (her şeyin) Sahibine (celle celâluhu) karşı “küsme” ifade edecek tavırlardan fevkalade sakınarak, “Acaba ne haltımıza binâen Cenâb-ı Hak bizi böyle tokatladı?” demiş oluruz. Zira مَا أَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللهِ وَمَا أَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ “Sana gelen iyilik/güzellik, Allah’tan; fenalık da nefsinden, senin sebebiyet vermendendir!” (Nisa, 4/79) buyuruluyor.

Size gelen iyilikler hepsi Allah’tandır; ekstra, karşılık olmadan, meccanen… Fakat bir kötülüğe maruz kalmış iseniz şayet, o da sizdendir. Ama her başa gelen şey karşısında, “Biz acaba büyük bir halt mı karıştırdık?!” demeliyiz. -Kusura bakmayın “halt” dedim.- “Büyük bir halt mı karıştırdık ki başımıza bunlar geldi?!” Ferden ferdâ (teker teker, her fert açısından), meseleyi o şekilde ele almakta yarar var. O, biraz evvel bahsettiğim o ince duygu, içten küsme, “Böyle değil de keşke şöyle olsaydı! Acaba niye böyle yapıyor ki?!.” düşüncelerine de mani olur.

İşlerinde, icraât-ı Sübhâniyesinde böyle kelâm-ı nefsî ile bile, tahayyül ile bile O’nu sorgulamaya hakkımız yoktur. Evet, Yunus diliyle, çok iyi biliyorsunuz, “Gelse Celâlinden cefâ / Yahut Cemâlinden vefâ / İkisi de câna safâ / Lütfun da hoş, kahrın da hoş!..” demek düşer bize. “Yansam da ocak gibi, gam eylemem izhâr!..” diyor Ketencizâde hazretleri. “Yansam da ocak gibi, gam eylemem izhâr!..” Şakır şakır belâlar başımdan aşağıya yağsa, gam eylemem izhâr! Fakat bir ikinci mısrası var ki, hafif O’nu sorguluyor gibi bir manaya geldiğinden, Kıtmîr -Ne haddine o büyük insanların sözlerini değiştirmek; fakat işte o ince hesaptan dolayı- değiştirme lüzumunu duyuyorum. Birinci mısra şu: “Yansam da ocak gibi, gam eylemem izhâr!” Cehennem’e koy, kalleşim eğer gam izhâr ediyorsam!.. “Yakma beni ateşlere ey çarh-ı cefakâr!” “Çarh-ı cefakâr” neye diyorsun? O, icraât-ı Sübhâniye, kader programı ise… Öyle diyeceğine şöyle desen olmaz mı? “Yakma beni nâr-ı ağyâra ey Gaffâr u Settâr!” Yakarsan, Kendi ateşin ile yak, ağyâr ateşine yakma beni!..

Bunu şunun için dedim: Bir iç küsme dahi, hafif bir küsme dahi, O’na karşı ciddî saygısızlık ifade eder. Maruz kalınan, dünya kadar şeyler var, bugün de… “Niye bunlar başımıza geldi?” İnsanın içine gelebilir. İnsanız, üzülebiliriz. Fakat hemen geriye dönüp bu meselenin hesabını yapmamız lazım: “Acaba biz, olumsuz bir davranışta bulunduk veya olumlu (yapılması gerekli olan) şeyde kusur ettik de onun için mi bunlar başımıza geldi?!.” Öyle ise, أَلْفُ أَلْفِ أَسْتَغْفِرُ اللهَ “Bir milyon estağfirullah yâ Rabbi!” demek suretiyle iyiliği Allah’tan, kötülüğü kendimizden bilmemiz lazım. İsterse aslında, nefsü’l-emirde öyle olmasın…

   Bela ve musibet, sadece bir yanlışın cezası veya bir kötülüğün neticesi değildir, aynı zamanda müminler için bir yükseliş vesilesi ve bir mükâfatın mukaddemesidir.

Evet, “İyiliği, Allah’tan; olumsuz şeyleri, kendinden bil!” Böylece maruz kaldığın şeyleri ikinci bir musibete, ikinci bir belâya vesile yapma! Şayet öyle bir iç küsme olursa, hafizanallah, tokadı biraz daha şiddetli olur; böylece adeta “Aklınızı başınıza alın! Benim size merhametim çok engindir.” buyurur. Kudsî hadis-i şerifte, إِنَّ رَحْمَتِي سَبَقَتْ غَضَبِي “Şüphesiz rahmetim, gazabıma sebkat etmiş, onu geçmiştir.” ve bir ayet-i kerimede وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ “Rahmetime gelince, o her şeyi çepeçevre kuşatmıştır.” (A’raf, 7/156) buyurduğu gibi… “Benim rahmetim, her şeyden daha vâsi’dir. Ve rahmetim, gazabıma sebkat etmiştir. Ben, sizin için katiyen olumsuz şey düşünmem!..” -Estağfirullah, Zât-ı Ulûhiyet söz konusu olunca, ona “düşünme” denmez.- “Takdir etmem; sizin hakkınızda öyle hüküm vermem!”

Çünkü Allah (celle celâluhu) Erhamü’r-râhimîn’dir. O’nun hakkında terbiye, saygı, edep her zaman korunmalı. Allah hakkında hep edepli olunmalı. Yaradan, O (celle celâluhu); meccânen (karşılıksız).. insan yapan, O; meccânen.. mü’min yapan, O; meccânen.. Hazreti Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) ümmet yapan, O; meccânen.. âhirzamanda “Kardeşlerim!” dediği zümre içinde sizi yaradan, O; meccânen.. kıymetimizin çok üstünde değişik hayırlı işlere muvaffak kılan, O, meccânen… Bütün dünya çapında açılımlara vesile olabilecek yolları açmış, şehrâhlar oluşturmuş ve siz yürümüşsünüz O’nun lütfuyla… كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللهِ “Hepsi Allah’tan.” Kur’an-ı Kerim diyor: قُلْ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللهِ “(Ey Rasûlüm) de ki: Hepsi Allah’tan.” (Nisa, 4/78) Hepsi, Allah’tan; bu hayırların hepsi, Allah’tan…

Dolayısıyla hiçbir şeyi, bu iyiliklerin hiçbirini kendimizden bilmeyelim ama fenalıklarda kendimize ayıracak payı da unutmayalım. Bu, bizi bir taraftan tevbeye sevk edecek; bir taraftan da eksiğimizi/gediğimizi tamir etmeye zorlayacak; istiğfara, tevbeye, inâbeye, evbeye zorlayacak ve bunlar da bizim için birer arınma kurnası olacak. Çünkü O, bizi çok seviyor; sevdiğinden dolayı, arınmış olarak huzur-i Kibriyâsına çıkmamızı istiyor. Bazı şeyler ile bizi ikaz ediyor. Babanın-annenin, çok şefkatli oldukları halde, istikametleri adına çocukların kulağını çekmeleri, “Seni gidi yaramaz!” deyip, böyle yapmaları (başlarını hafif okşamaları) gibi… Bunlara “rahmetin tokadı” diyebilirsiniz.

Hazreti Pîr de “şefkat tokadı” diyor. Şefkat tokadı… O “Şefkat Tokatları”nda da evvelâ kendisinin yediği üç tane tokadı anlatıyor. Yemiş mi o; o tokat mı, değil mi? Fakat başkalarının tokatlarını anlatma adına, beraat-ı istihlal (güzel bir başlangıç; nazım ve nesirde maksada ve muhtevaya işaret eden kelime ve deyimlerin yardımıyla konuya ilgi çekici güzel bir üslûpla başlama sanatı) nev’inden kendisiyle başlıyor. “Bakın, ben de âzâde olmadım o tokatlardan, ben de yedim tokadımı. Onun için sizin yediğiniz şeylere ‘tokat’ deyince, sakın sizleri hafife alıyorum, tahkir ediyorum zannetmeyin!” diyor adeta; basiret insanı, idrak insanı, Allah ile münasebetinin farkında olan insan… Baş ağrıttım; meselenin birinci yanı, bu.

İkincisi: Çok değişik vesileler ile min gayr-ı haddin, Kıtmîr kadar, ifade ettiğim üzere, bu peygamberler yolunda hiç kimse bu türlü şeyleri çekmekten âzâde kalmamıştır. İsterseniz gidin Hazreti Âdem’e… Cennet’te yaratılmış, mâyesi tertemiz. Havva validemiz de orada yaratılmış, mâyesi tertemiz. Fakat Cenâb-ı Hak, onları da imtihan etmiş, sonra yeryüzüne indirmiş. Neler çektiklerini Allah bilir!.. Kendi neslinden gelen insanlardan… Düşünün ki çocuklarından birisi diğerini, Kâbil Hâbil’i öldürüyor. Kur’an-ı Kerim’de isimleri zikredilmiyor; fakat evlatlarından bir tanesi, diğerini öldürüyor. Diğeri “Beni öldürsen bile, sana elimi kaldırmam! Allah, seni yaptığın şey ile Cehennem’e sokar!” diyor ve ölüme razı oluyor, elini kaldırmıyor.

Ee Hazreti Nuh’a bakacak olursanız, öyle… Neler çekmiş, tahammül-fersâ… Hazreti Hud; o da onun kadar çekmiş.. Hazreti Salih, Semûd’a; o da onun kadar çekmiş.. Hazreti Lût (aleyhisselam) Sodom’a, Gomorro’ya, Hazreti İbrahim tarafından, Allah’ın peygamberi olarak gönderilmiş, Hazreti İbrahim’in Suhuf’u ile. Fakat orada bir fenalığın önünü alamamış. Sonra Allah, onların altını üstüne getirmek için melekler göndermiş; ona da “Ayrılın buradan!” demiş. Neler çekmiş, neler!..

Hazreti İbrahim, yurdunu, yuvasını terk etmiş.. Babil’de neş’et etmiş; babasından yüz bulamamış, dayısı tarafından yüz bulamamış, çok önemli bir konumda olmasına rağmen. Burası Kenan ilidir, burası Mekke’dir, burası Medine’dir; dolaşıp durmuş, değişik yerlerde bir ikametgâh aramış o yüce peygamber, Allah’ın halîli, dostu. İnsanlığın İftihar Tablosu’na “Allah’ın halîli!” dedikleri zaman, Hazreti İbrahim’in hakkına saygının ifadesi olarak “Halîl, Hazreti İbrahim’dir!” der. Konumu bu; yani gerçek manada, mutlak manada “Allah dostu!” denince, akla gelen insan. “Mutlak zikir, kemâline masruftur.” diye bir söz var; evet, “Allah dostu!” denince Hazreti İbrahim akla gelmeli. Ama İnsanlığın İftihar Tablosu’nun da “Allah’ın halîli” olduğunda şüphe yok, sizin de şüpheniz olmasın! Allah Rasûlü’nün öyle buyurması, O’nun kendine mahsus terbiyesi ve saygısından. Bir de arkasındakilere -sizlere, sizden öncekilere, sizden sonrakilere- terbiye adına talimden ibaret bir şey; esasen, “İşte böyle davranın sizler!” demiş oluyor. Yoksa O, Halîller Halîli’dir, sallallâhu aleyhi ve sellem.

   İnsanlığın İftihar Tablosu’na çektiren Ebu Leheb’lere de, bugün O’nun ümmetine zulmeden, çağın elleri kuruyası zalimlerine de yuf olsun!..

O da neler çekmiş?! Yirmi üç senelik peygamberlik döneminin on sekiz senesi, çekme ile geçmiş. Akla-hayale gelmedik şeyler… Şimdi diyoruz ki, “Bazı kardeşlerimiz zindanlarda işkence görüyorlar. Bazıları şehid oluyorlar. Anne-baba, birbirinden ayrılıyor. Yavru, anneden ayrılıyor… Bunların hepsi muzaaf şekilde O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) döneminde olmuş. Ve Kendi de neler çekmiş!.. Öz amcası, Efendimiz’in kızlarını kendi oğulları ile evlendirmiş. Fakat O, peygamberliğini ilan edince, Ebu Leheb, oğullarına “Boşayın O’nun kızlarını!” demiş. وَأَنْذِرْ عَشِيرَتَكَ اْلأَقْرَبِينَ “Önce en yakınlarını uyar!” (Şuara, 26/214) “En yakınlarını inzâr etmek ile, eğri yolun encâmından sakındırmak ile işe başla!” dendiğinde, O, kavim ve kabilesini toplamış. O’nun o mevzudaki mesajını dinleyince, Ebu Leheb تَبًّا لَكَ demiş, hâşâ ve kellâ. Yeğenine, o güne kadar bağrına bastığı ve süt emmek istediği zaman süt emzirdiği yeğenine -hâşâ ve kellâ, yüz bin defa hâşâ ve kellâ- “Tebben” demiş. “Helâk sana, yuf sana!” demektir, bu. Dolayısıyla, Tebbet Sûresi, onunla (Ebu Leheb ile) alakalı nâzil oluyor. تَبَّتْ يَدَا أَبِي لَهَبٍ “Esasen Ebu Leheb’e yuf olsun (elleri kurusun, kurudu da)!..”

Bütün Ebu Leheb’lere yuf olsun!.. Her dönemde işkence yapanlara.. Müslümanlara eziyet edenlere.. İslam adına yürünen yolu tahrip edenlere.. köprüleri yıkanlara.. insanlık adına diyalog için koşan insanları düşman ilan edenlere.. onlara “terörist” diyen şom ağızlara, salya atan ağızlara yuf olsun!.. Allah, böylelerinin ağızlarına fermuar vursun; daha büyük kötülükler yapmaktan onları muhafaza buyursun!. Yaptıkları, canavarlıktır; onun ötesinde esasen yapacak bir şeyleri de yoktur. “Herkesin istidadına vâbestedir âsâr-ı feyzi / Ebr-i Nisandan ef’î, sem; sadef, dürdâne kapar.” كُلٌّ يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ “Herkes, seciye ve karakterine göre davranır.” (İsrâ, 17/84) “Herkesin istidadına vâbestedir âsâr-ı feyzi; ebr-i nisandan (nisan yağmurundan) ef’î (yılan), sem (zehir kapar); sadef (de), dürdâne kapar.” demişler; denizin dibindeki mercanlar, mercan balıkları, onlar da mercan kapar.

Evet, Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) çekmesine gelmiştik. Mesela bir şey var ki; çok ağır geliyor o. Zannediyorum, kırk-elli gün uykusunu kaçırıyor O’nun. Zaten çok uyuduğu da yok ya!.. Sabahlara kadar ayakta, geceleri kemerbeste-i ubudiyet içinde geçiriyor. Onun için diyorlar: ظَلَمْتُ سُنَّةَ مَنْ أَحْيَا الظَّلَامَ إِلَى * أَنِ اشْتَكَتْ قَدَمَاهُ الضُّرَّ مِنْ وَرَمِ “Ben, o Peygamber’in sünnetine zulmettim ki, ayakları şişmeden yatmıyordu. Ama ben öyle yapmadım, uykum geldiğinde yan gelip kulağım üzerine ‘şey’ gibi yattım!” diyor Bûsîrî, Kaside-i Bürde’sinde. Bununla beraber Efendimiz öyle rahatsız oluyor ki, meleklerden daha mübarek, daha mâsum, daha temiz, daha nezih; ümmet-i Muhammed tarafından “Sıddîka” diye çağırılan annemize iftira karşısında!.. Hazreti Ebu Bekir’e “Sıddîk” deniyor. İki tane peygamber için Kur’an-ı Kerim’de bu tabir kullanılıyor. Hazreti Ebu Bekir’e de “Sıddîk” deniyor ve kızına, kerime-i mükerreme-i mualla-i muhtereme-i mümtâzesine de “Sıddîka” deniyor.

Âişe-i Sıddîka… Hayata gözlerini açtığı zaman, bir talebe gibi İnsanlığın İftihar Tablosu ile yüz yüze geliyor. Burada antrparantez şunu arz edeyim: Bazıları o meseleyi erken evlenme mevzuunda değerlendiriyorlar. Onu (Hazreti Âişe validemizi) İnsanlığın İftihar Tablosu keşfediyor. Annemiz, çok zeki. Düşünün ki dinin yarısına dair hadisler, onun rivayeti ile geliyor; dinin yarısını ifade eden hadisler… Efendimiz’den en fazla hadis rivayet eden sahabiler arasında birinci derecede Ebu Hüreyre, ikinci derecede mübarek, mualla, mümtâze validemiz Hazreti Âişe-i Sıddîka. Konumu, bu. Allah Rasûlü, onu keşfediyor. Ama yanına alıyor onu; tabii nikâh olmayınca, haram olur O’na. Dolayısıyla Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) o mümtaz dimağ ile alakalı elin-âlemin şu veya bu şekilde olumsuz değerlendirmelerine karşı, onu nikâh altına alıyor.

O’nun o türlü şeylere hiç ihtiyacı yok. Hadice Validemiz, bi’set-i seniyyenin sekizinci senesinde vefat ediyor. Hicret’ten bir-iki sene sonra izdivaç yapıyor. Beş sene… Evli bir insanın beş sene bekâr kalmasını düşünün. O’nun o türlü şeyler ile alakası yok. O “Ezvâc-ı Tâhirât” dediğimiz mübarek annelerimizin her biri bir kabileden. Esasen, çok önemli; o kabilelere, onlar vasıtası ile nüfuz etme.. sağanak sağanak vahiy sağanağını bulundukları kabilelere taşıma.. onlar ile Allah Rasûlü arasında irtibatı sağlama… Sonsuz Nur’da (ve yetmişli yıllarda sorulan bir soru üzerine Asrın Getirdiği Tereddütler-1’de) zannediyorum arîz ve amik olarak üzerinde duruluyor bunun. Keşke benim dar idrakim ile anlatılmasaydı; aklı daha geniş, daha kapsamlı olan birisi tarafından daha derince, meselenin felsefesi ortaya konarak anlatılabilseydi!.. Ama o bile çok şey ifade ediyor zannediyorum.

   “O iftiracılara gelince, onlardan her birinin, iktisap ettiği günah nispetinde cezası vardır; bu yaygaranın elebaşılığını yapan şahsa ise cezanın en büyüğü vardır.”

Bu mübarek, bu muallâ, bu mümtâze validemize iftira ediyorlar. Münafıklar, meseleyi büyütüyorlar. Hani şimdi dünyada bir kısım kirli zift medyası var. Hiç olmayacak şeyleri, yalanları, iftiraları, tezvirleri allayarak, pullayarak neşretmek suretiyle birilerini itibarsızlaştırmaya çalışıyorlar ya!.. Aynen, münafıkların karakterleri… قُلْ كُلٌّ يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ Herkes, karakterinin gereğini sergiler!.. Yadırgamayın çok!..

İyi bir fırsat (!) Peygamberi arkadan hançerleme… Âişe validemiz hakkında “Şu oldu!” filan… Vahiy geleceği âna kadar… إِنَّ الَّذِينَ جَاءُوا بِالإِفْكِ عُصْبَةٌ مِنْكُمْ لاَ تَحْسَبُوهُ شَرًّا لَكُمْ بَلْ هُوَ خَيْرٌ لَكُمْ لِكُلِّ امْرِئٍ مِنْهُمْ مَا اكْتَسَبَ مِنَ الإِثْمِ وَالَّذِي تَوَلَّى كِبْرَهُ مِنْهُمْ لَهُ عَذَابٌ عَظِيمٌ “O İftirayı çıkaranlar, içinizden küçük bir gruptur. Siz o iftirayı kendi hakkınızda fena bir şey sanmayın, bilakis o sizin için hayırlıdır. O iftiracılara gelince, onlardan her birinin, kazandığı günah nispetinde cezası vardır. Bu yaygaranın elebaşılığını yapan şahsa ise cezanın en büyüğü vardır.” (Nur, 24/11) Nûr sûre-i celîlesinde; hususî ayet nâzil oluyor.

Öyle ki, o iftira karşısında, iffet âbidesi, tıpkı Hazreti Meryem gibi “Keşke bundan evvel ölseydim!” diyor. Oysaki Cenâb-ı Hak, Hazreti Meryem validemize ruhu nefhetmiş; ondan Mesih dünyaya gelecek ve dünyanın yarısına -bir yönüyle- hayat üfleyecek. Ama ona öyle ağır gelmişti ki kocası olmadan, birden bire hamile olma mevzuu, “Keşke daha evvel ölseydim!” demişti. Sonra alttan gelen bir ses, bir yönüyle onu teselli etmişti. Daha çocuk iken, Hazreti Mesih konuşmuştu, Allahu A’lem. Melek de deniyor tefsirlerde. Fakat Kıtmîr’in mülahazası: Hazreti Meryem’in, daha sonra “Bu çocuk nereden?!” falan dendiğinde, çok rahatlıkla, “Kendisine sorun!” demesi için, daha evvel Allah (celle celâluhu) hazırlamıştı onu. Ayaklarının dibinde konuşunca orada, “Bu çocuk yine konuşacak.” itminanı hâsıl olmuştu. Ee ne demişti: قَالَ إِنِّي عَبْدُ اللهِ آتَانِيَ الْكِتَابَ وَجَعَلَنِي نَبِيًّا “Bebek dile geldi ve konuşmaya başladı: Ben Allah’ın kuluyum; O bana kitap verdi, beni peygamber olarak görevlendirdi.” (Meryem, 19/30) Vukuu muhakkak olan şeyler, mazi kipi ile ifade edilir; Arapça’da bir hususiyet. Daha Peygamber olmamış, peygamberlik gelmemiş, Kitap gelmemiş ama آتَانِيَ الْكِتَابَ “Allah, muhakkak, bana Kitap verdi!” diyor. وَجَعَلَنِي نَبِيًّا “Beni peygamber olarak görevlendirdi.” وَجَعَلَنِي مُبَارَكًا “Beni mübarek kıldı.” أَيْنَ مَا كُنْتُ “Nerede olursam olayım, beni mübarek kıldı.” Fakat önce Hazreti Meryem böyle bir şey ile, böyle bir imtihan ile karşılaşınca, öyle ağır bir şeye maruz kalmıştı ki, “Keşke ölseydim!” demişti.

İfk hadisesindeki iftira da Hazreti Âişe validemizi öyle çarpmıştı ki annemiz yatağa düşmüştü. Ve nihayet Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) yanına geldi onun. Kim bilir çend defa yanına geldi-gitti?!. Hazreti Ebu Bekir, en sevdiği insan; o, yıkılmış bir yönüyle.. hanımı, yıkılmış bir yönüyle.. kardeşleri, Muhammed, Abdurrahman yıkılmış bir yönüyle. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ayakları titreye titreye geliyor oraya; “Yâ Âişe, ne olur?!.” diyor, “Ne olur?!.” İşte o esnada vahiy iniyor orada. Mübarek validemiz, “Bu, Senin tezkiyen mi; yoksa Cenâb-ı Hakk’ın mı?” O (aleyhissalâtü vesselam), “Allah’ın seni tezkiyesi!” deyince, mübarek validemiz bir taraftan canlanırken, bir taraftan da minnetini Cenâb-ı Hakk’a sunuyor. Ben öyle diyorum. Orada hafif, az, Efendimiz gibi kendisinin de “efendi” bildiği bir insana, hafif sitem edâlı bir şey söylüyor ama minnet ve şükranını Cenâb-ı Hakk’a karşı sunuyor.

   Hangi Hak dostunun hayatını inceleseniz, hal diliyle şöyle dediğini işiteceksiniz: “Üzerime öyle musibetler döküldü ki, gündüzlerin tepesine dökülseydi, hepsi birden gece olurdu!..”

Niye dedim bunu? O büyük insanlar hep çekmişler; büyüklükleriyle mebsûten mütenasip olarak çekmişler. Ebu Bekir, çekmiş; Ömer, çekmiş; Osman, çekmiş; Ali, çekmiş… Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) kızlarını boşamış amcasının (Ebu Leheb’in iki) oğlu ve onlar vefat edip gitmişler. Erkek çocukları vefat edip gitmişler. Arkada bıraktığı bir Fatıma validemiz var; onun ile teselli oluyor. Bütün Ehl-i Beyt, ondan dünyaya gelecek. O da Efendimiz’den altı ay sonra ruhunun ufkuna yürüyor. Dayanamıyor herhalde o yokluğa. Ben, yaşını da şöyle tahmin ediyorum: Zannediyorum, evlendiği zaman -Hicret’ten sonra evlenmişlerdi- on yedi, on sekiz yaşlarında var ise, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ruhunun ufkuna yürüdüğünde, yirmi yedi, yirmi sekiz yaşlarında vardı. Efendimiz’den altı ay sonra vefat etti, dayanamadı.

Evet, türbe-i Nebeviyeyi ziyaret ettiğinde demişti ki:

مَاذَا عَلَى مَنْ شَمَّ تُرْبَةَ أَحْمَدَا * أَلاَّ يَشُمَّ مَدَى الزَّمَانِ غَوَالِيَا

صُبَّتْ عَلَيَّ مَصَائِبٌ لَوْ أَنَّهَا * صُبَّتْ عَلَى اْلأَيَّامِ صِرْنَ لَيَالِيَا

“Efendimiz’in mübarek merkadının toprağını koklayan birisine, başka güzel kokuları koklamaya artık ne gerek var?!. Üzerime öyle musibetler döküldü ki, gündüzlerin tepesine dökülseydi, hepsi birden gece olurdu!..” “O’nun mübarek toprağını koklayan bir insan için artık başka ıtriyatı koklamaya lüzum yok!” diyor; kokluyor onu orada, içi yanmış olarak. “Başıma öyle musibetler döküldü ki…” صُبَّتْ عَلَيَّ مَصَائِبٌ لَوْ أَنَّهَا * صُبَّتْ عَلَى اْلأَيَّامِ صِرْنَ لَيَالِيَا “Eğer gündüzler üzerine, o musibetler dökülseydi, bütün gündüzler, geceye inkılap ederdi!” diyor. Bu, o mevzuda, O’nun hicranına dayanamamayı ifade etmenin çok zengince bir misalidir. Tam Peygamber kızı olmaya mahsus bir ifade… Ve altı ay sonra da bir “Şeb-i arûs!” deyip yürüyor, önce Babasının yanına; sonra O’nun elinden tutuyor, yürüyor Huzur-i Kibriyâ’ya. Cenâb-ı Hak, o mübarek annemize bizi de bağışlasın!..

Çekmiş… Hazreti Hasan, zehirlenerek çekmiş.. Hazreti Hüseyin, Kerbelâ’da, Revan nehri kenarında, yanındaki yirmi-otuz insan ile, aile efradı ile o günün Yezîd’i tarafından çekmiş.. ve Müslümanlar, Haccâc tarafından çekmiş; seksen bin insanı, Emevîlerin emriyle, Abdülmelik’in emriyle şehid etmiş, öldürmüş; “Benim saltanatımı kabul edeceksiniz!” diye, “Beni kabul etmiyorsanız, sizin hakk-ı hayatınız yok!” Resim benziyor mu günümüzün tiranlarına?!. Hususiyle çağımızda tiran enflasyonu yaşanıyor; toprak, tiran bitirmek için gayet mümbit!..

Şâh-ı Geylânî, çekmiş.. Muhammed Bahâuddin Nakşibendi, çekmiş.. Necmeddin-i Kübrâ, Moğol işgalinde savaşarak şehid olmuş, büyük veli, Aktâb’dan bir insan.. İmam-ı Rabbânî, zindana atılmış, Müceddid-i Elf-i sânî, Hicri ikinci binin müceddidi. Teker teker o büyükleri ele aldığınız zaman, çekmeyen tek bir insan yoktur; hep çekmişler. Ama son çeken insan var bir tane, Çağın Sözcüsü… Zannediyorum çektiklerini öyle unutmuş ki, hep söylüyorum bunu, çektiklerini anlatırken seneleri eksik söylüyor.

   Çağın Sözcüsü de çok çekmiş ama “Milletimin imanını selamette görürsem, Cehennem’in alevleri içinde yanmaya razıyım! Çünkü vücudum yanarken, gönlüm gül-gülistan olur!” demiş.

1925 senesinde Şeyh Said hadisesi oluyor. O zaman ne kadar dişe-tırnağa dokunur insan var ise, hepsini toplamaya karar veriyorlar. O (Hazreti Bediüzzaman) da Erek dağında mağarada inziva yapıyor. Kendi başına orada; her halde yiyecek-içecek götürüyorlar. Van’da… Esas kendisi Bitlis’te dünyaya geliyor, Nurs köyünde; fakat Van’da uzun zaman Tahir Paşa’nın yanında da kaldığından, bir dönemde orada talebe okuttuğundan ve o Van Kalesi’nde kaldığından dolayı, yine orada kalmayı tercih ediyor. O eski talebeleri de herhalde -o mevzu ile alakalı net bir şey bilmiyorum, herhalde- sefer tasları ile bir şey götürüyorlar; orada, bir-iki yudum alıyor, geçiniyor. “Sen de bir şey yapabilirsin!” ihtimali ile onu da alıyorlar. Bakın, bütün paranoyaklar aynı şeyi yapıyorlar: “Sen de bir şey yapabilirsin!”

Şeyh Said, bir şey yapmıyor. Bir düğünde, halk etrafında toplandığından dolayı, kalabalık… O günün serkârı kim ise şayet, “Onlar bir şey yapabilirler!” diye üzerlerine gidiyorlar. “Seni almak istiyoruz!” deyince, o seven insanlar da “Hayır, onu vermeyiz!” diye, orada bir yönüyle meşrû müdafaa gibi bir şey yapıyorlar. Ama mesele “devlete karşı gelme” gibi kabul ediliyor. Derdest ediliyor, öldürülüyor. Tabiî onunla yetinilmiyor, Diyarbakır’daki Şeyh Abdulkadir’e de kıyılıyor. Bir de duyuyorlar, işitiyorlar Erek Dağı’nda bir Said Nursî var imiş, “Bu da bir problem olabilir!” falan diyorlar. Onu da alıyorlar, sürüyorlar. Şeyh Said’e yaptıkları gibi, Vanlılar etrafına toplanıyorlar, “Efendi! Seni teslim etmeyelim!” diyorlar. “Hayır, ben, milletimin bağrına dönüyorum!” diyor. Hep “Milletim!” diyor, Anadolu insanına “Milletim!” diyor. Ve burada arkadan gelen, orada bölücülük yapan insanlara da bir mesaj veriyor, bir reçete veriyor. Hatta o millet için, “Milletimin imanını selamette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım! Çünkü vücudum yanarken, gönlüm gül-gülistan olur!” diyor.

Şimdi, bazı yerlerde “yirmi beş sene” kaydıyla diyor ki: “Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-ı Harblerde bir câni gibi muamele gördüm, bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilattan men’ edildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere maruz kaldım. Zaman oldu ki, hayattan bin defa ziyade ölümü tercih ettim. Eğer dinim intihardan beni men’ etmeseydi, belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti.”

Çekmedik şey kalmıyor. Düşünün, Demokratlar iktidar oluyorlar. Mahkemelerden bir tanesi, 58’dedir; Ankara’da o mahkeme oluyor. O mahkemede bile esasen çok ağır ithamlarda bunuyorlar ama salıveriyorlar. İşte iki sene sonra da ruhunun ufkuna yürüyor; 60 senesinde, ruhunun ufkuna yürüyor. O konuda da dediği oluyor: “Ben rahmet-i İlâhiyeden ümid ederim ki: Mevtim, hayatımdan ziyade dine hizmet edecek!” Ağzın şeker-şerbet yesin, Kevser içsin; Peygamberin eliyle lokmalar yesin! Ne kadar doğru demişsin! Hakikaten de öyle olmuş. Ondan sonra vefalı talebeleri, daha sonra da talebelerinin talebeleri, daha sonra da talebelerinin talebeleri… Siz kendinizi nereye koyuyorsunuz? Talebelerinin talebeleri, talebelerinin talebeleri bütün dünyada ses-soluk oluyor; uykuda olanları bir ezan sesi ile, âdetâ Sabâ nağmesiyle “Kalkın namaza!” diye uyarıyorlar..

Evet, milletinin imanını selamette görme adına her şeye katlanıyor ama çekiyor ve katiyen o millete de küsmüyor, giderken de dargın gitmiyor. Fakat ceddi olan -Seyyid olduğundan dolayı Hazreti İbrahim ile de irtibatı var.- Hazreti İbrahim’in anavatanı Urfa olduğundan dolayı, orada vefat etmeyi düşünüyor ki, Urfa’ya varıyor. Otelde… Vardığı gün… Ben has talebelerinden, rahmetlik -Makamı cennet olsun!- âbide şahsiyet Bayram Ağabey’den dinlemiştim: “Otel odasında, yatakta hep inleyip duruyordu. Öyle ızdırap çekiyordu ki?!.” Tâ Isparta’dan oraya kadar onca yolu araba ile kat’ etmişti. “Hep inleyip duruyordu. ‘Ah ne olur şu iniltiler bir dursa da bir uyusa; bir görsem, bir ferahlasam, içim bir rahat etse!’ diyordum. Bir aralık iniltiler kesilince sevindim; ‘Elhamdülillah, uyudu demek ki!’ dedim. Ama dizimi çektiğim zaman gördüm ki ruhunun ufkuna yürümüş!” O da öbür âleme gitmiş… Çekmiş, çekmiş, çekmiş… Fakat hiç şikâyet etmemiş, hep katlanmış. Arkasındaki o sâdık bendeleri de hepsi o işe katlanmışlar. Çünkü Peygamber Yolu’nun gereği, bu…

Allah (celle celâluhu) mü’minleri -bir yönüyle- dünyadan küstürüyor, arzu ve iştihalarını âhirete karşı kamçılıyor. Size Cenâb-ı Hak böyle bir kamçı vurmuş ise, kendinizi bahtiyar sayın, elhamdülillah!.. “Dünya nimetleri zehirli bala benzer; lezzeti nispetinde elemi de vardır!” diyor Hazreti Üstad. Bence bu elemli lezzetten ise, elemi olmayan lezzeti tercih etmek lazım; o da öbür âlemde…