Posts Tagged ‘nifak’

Kırık Testi: KENDİ KENDİMİZLE YÜZLEŞME VEYA MUHASEBE

Herkul | | KIRIK TESTI

İnsan kendini yakın takibe alamaz ve nefsini, iyiliklere açık, kötülüklere de meyyal yanlarıyla doğru okuyamazsa, sürçmelerden sıyrılamayacağı gibi, hayatını istikamet içinde sürdürmesi de çok zor hatta imkânsızdır. Bu konuda önemli hususların başında, hevâ-i nefsin dizginlenmesi gelmektedir. Nefs-i emmâre gemlenmez veya kontrol altına alınmazsa, insan “ahsen-i takvim”e mazhariyet sorumluluğunu yerine getiremez; bir kısım menfî tavır ve davranışlardan asla sıyrılamaz ve yaratılışındaki incelerden ince esrâra da nüfûz edemez. Evet, nüfûz edemez nefis ve hevâ perdede olduğu sürece. Böyle bir körlüğe düşen kimse, var oluş hakikati ve “hakikatü’l-hakâik” adına sürekli küsûflar yaşar; nefsânîliğin kararttığı atmosferden kurtulamaz; egoistçe düşüncelerinin güdümünde kahredici kaprislere takılır ve hep “ben, ben” der durur. Hele böyle birinin içinde neş’et ettiği muhît bu türlü duygulara dâyelik yapıyorsa…

Bu konuda, günümüzdeki içtimâî atmosfer oldukça sisli-dumanlı; yığınlar yaratılış gayesinden bîhaber; böyle bir gayeyi dillendirenler taklit gel-gitleri içinde; deyip edilenler kalb referansı olmayan dil-dudak mırıltısı; kutsallar, dünyevîlikler hesabına kullanılan birer argüman; servet-sâmân düşkünlüğü, tûl-i emel marazı, bohemlik zaafı, bilerek dünya hayatının ebediyetlere tercih edilmesi, üzerinde durulup düşünülmeyen bir muamma…

Böyle bir atmosferde yığınlar birer mezar-ı müteharrik tâli’siz, onları bu hâle getirip güdenler de insî şeytan ve makyavelist mürâîlerdir. Sergiledikleri tavır ve davranış itibarıyla bir yüce gaye-i hayalin ve hak mülahazasının mümessilleri gibi göründükleri halde, onlar genel duygu ve düşünceleri açısından nefis ve hevânın tesirinde birer Firavun, birer Nemrut ve birer Şeddad’dırlar. “Kul oldum, kul oldum!” diyecekleri yerlerde firavunâne naralar atarak herkesi kendilerine kul sayma düşüncesiyle oturur kalkarlar. Uğradıkları yerlerde derviş enînleri sergiler, sofîce tavırlara girer, “din”, “Allah”, “Peygamber” der durur ve kendilerini dinleyenleri büyülerler ama iç dünyaları itibarıyla bunlardan fersah fersah uzaktırlar. Ne hakperest oldukları beyanlarında ne de derviş gibi davranmalarında katiyen samimi değillerdir.

Bunlar birer dünyaperesttirler ve kullandıkları kutsallarla alakalı hususlar da suiistimal edilip atılan birer argüman mahiyetindedir. Âşık Paşa’nın ifadesiyle:

“Hakikî derviş odur ki dünyayı terk eder,

Gerçek mü’min de odur ki, dünya onu terk eder.”

Yoktur o dünyâperestlerde bu duygu ve mülahazanın zerresi; bir aldatma hırıltısıdır hepsinin soluğu sesi. Böylelerini iman, İslam ve ihsan açısından bir yere koymak çok zordur; zira bunların hemen bütünü bir anlamda birer İbn-i Selûl’dür. Düşünce dünyaları kirli, davranışları yapmacık, gaye-i hayalleri debdebe ve ihtişam, hedefleri de dünya ve mâfîhâdır. Dış görünüşe fevkalâde önem verir, makyajla oturur-kalkarlar.. yaldızlı beyanlarla çevrelerini büyülemeye çalışırlar.. levsiyatlarını gizleme mevzuunda ölür ölür dirilirler.. hep apak görünmek için türlü türlü demagojilere başvururlar.. mesâvîleri ortaya çıkınca da hemen sun’î gündemler oluşturarak irtikâplarını örtbas ediverirler.

Bilmez bunlar kalb safvetini, ruh nezâhetini; şeklî, surî Müslüman görünümüyle aldatır ve sürüklerler arkalarından şuursuz kalabalıkları.. hep birer hak eri ve diriliş kahramanı olduklarından dem vurur dururlar ama ne hakk u hakikatle bir münasebetleri vardır, ne de diriliş adına bir gayretleri.. çirkâptır duyguları ve düşünceleri; bilmezler kalbî-ruhî nezafet ve tahareti.. iç ve dış bütünlüğünün esas olduğunu.. nefis ve hevâ güdümünden sıyrılarak Allah’a hâlis kul olmayı. Vicdan mekanizması itibarıyla düşe-kalkadır azm u iradeleri.. taklit eksenli ve yapmacık kulluklarıyla aldatıcıdır her halleri. Abdest alır gibi görünür, namaz kılacakmış gibi ön safa yürürler ama her şeyleriyle göz boyamacadır tavırları.. kandırmacadır Hak karşısında kıyamları, kuudları.. bilmezler Allah tarafından görülüyor olmayı.. zihin ve ruh kirliliğiyle kirletirler miraç güzergahında bulunmayı.. arındıramamışlardır görünme ve bilinme levsiyâtından iç dünyalarını. Oysaki kulluk ve mü’minin miracı namaz böyle bir arınmayla namaz olur. Ne hoş söyler İsmail Hakkı Bursevî:

“Pâk ve tâhir eyle çirkâb-ı hevâdan nefsini,

Yalnız el-yüz yıkamayı sanma taharetten garaz!..”

Nefis ve hevânın farklı renk ve desendeki aldatıcı oyunlarından sıyrılamayan bu bedbahtlar, sabahları bir türlü, akşamları da başka bir türlü yaşamaktan kurtulamazlar.. düşünemezler yarınları, daha ötelerini ve iğneden ipliğe bir hesap gününü.. حَاسِبُوا أَنْفُسَكُمْ قَبْلَ أَنْ تُحَاسَبُوا “Hesaba çekin nefsinizi ve yüzleşin kendinizle, O ma’dele-i ulyâda hesaba çekilmeden evvel.” (Hazreti Ömer radıyallahu anh) mülahazasına kapalıdır vicdanları.. gerçek insan olma ufkuna yürümenin bu yoldan geçtiğinin farkında değillerdir; farkında değillerdir ancak böyle bir metafizik gerilimle nefis ve hevânın gemlenip beşerî garîzaların, hayvanî hislerin ve şehevâni duyguların üstesinden gelineceğinin.

Ne var ki, kendini nâma-nişâna, şöhret ü şâna, makama-mansıba, zevk u safâya, takdire-alkışa kaptırmakla zehirlenmiş bu ruhlar, böyle bir girdaba yelken açtıklarının da farkına varamazlar. Bilemez bunlar hakikî imanı, İslam’ı, ihsanı ve duyamazlar hakikî insan olmadaki enginliği. Nasıl duyabilirler ki, bunlar hem kalbleri ve kafalarıyla, hem de göz ve kulaklarıyla tamamen bu dünyaya hasr-ı himmet etmiş bir kısım yarını olmayan bedbahtlardır. Oysaki bugüne ve fâniyât u zâilâta göz ucuyla bakmaya mukabil, yarınlara ve daha ötelere bütün ihsas ve ihtisas sistemlerimizle yönelmez ve yönelemezsek “ahsen-i takvîm”e mazhariyetimize saygısızlık yapmış ve Allah’a karşı da nankörlükte bulunmuş olma durumuna düşmemiz söz konusudur.

Ama ne dersek diyelim, Hak’la hemhâl olmayan ruhların şeytânî ve nefsânî şerarelere takılmaları kaçınılmazdır. İmam Şafiî, “Sen kendini hakla meşgul etmezsen, bâtıl şeyler ruhunu sarar ve seni hep meşgul eder.” der ki, vicdanlarımıza emanet önemli bir reçete mahiyetindedir.

***

Not: Bu makale, M. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin, Çağlayan Dergisi 2017-Kasım sayısı için kaleme aldığı başyazıdır.

Bamteli: SAĞLAM İNSAN KITLIĞI

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Bağdatlı Ruhî der ki:

“Gör zâhidi kim, ‘Sâhib-i irşâd olayım!’ der;

Dün mektebe vardı, bugün ‘Üstâd olayım!’ der.”

“Zâhid” kelimesinin yerine, zâhide yüklenilen mana itibarıyla, “derviş” demeyi tercih ediyorum, vezin bozulmuyor. “Gör dervişi kim, ‘Sâhib-i irşâd olayım!’ der / Dün mektebe gitti, bugün ‘Üstâd olayım!’ der.”

   Her sesten ürken ve her sayhadan pirelenen dev görünümlü, içi boş kütükler ama halkı illüzyonlarıyla sürükleyip felakete götürürler.

Evet, şimdiye kadar öylelerine -okumak suretiyle o türlü sevdalara tutulanlara- “diplomalı cahiller” dendi. Diplomalı cahil, diplomasız cahilden daha tehlikelidir; çünkü o, insanları, avamı, yığınları, sürüleri kandırabilir. Bunca diz çürütmüş, bunca rahlede -eskidendi “rahle”- sıralarda oturmuş, tahtalara bakmış, kitaplar karıştırmış, fihristlerle uğraşmış, intihallerde bulunmuş, başkalarından aldığı şeyler ile kendisi için bir şeyler örgülemiş… Ve böylece avam için bunlar birer illüzyon olmuş; uyumuş ve onların arkasından sürüklenmişler.

Dolayısıyla şimdiye kadar onlar (diplomalı cahiller), diğerlerinden (diplomasız cahillerden) daha tehlikeli olmuşlardır. Diğerleri saf kalb, temiz beyan, duru düşünce; küçük bir mürşîd bulunca, hemen derlenip-toparlanıp kendilerine gelmişlerdir. Fakat onların iğfal ettikleri ve arkalarından sürükledikleri insanları yola getirmek, çok zor olmuştur. Şimdiye kadar değişik tiranların arkasından sürüklenen insanlar, hep bu türden insanlardır. Bunlar, onların zâhirî şatafatlarına, ihtişamlarına, görünüşlerine aldanmışlardır.

Kur’an-ı Kerim, (halkı dış görünüşleriyle aldatan) münafıkları o durumları ile, değişik yerlerde serdediyor, nazara veriyor. Ezcümle şöyle buyuruyor: وَإِذَا رَأَيْتَهُمْ تُعْجِبُكَ أَجْسَامُهُمْ وَإِنْ يَقُولُوا تَسْمَعْ لِقَوْلِهِمْ كَأَنَّهُمْ خُشُبٌ مُسَنَّدَةٌ يَحْسَبُونَ كُلَّ صَيْحَةٍ عَلَيْهِمْ هُمُ الْعَدُوُّ فَاحْذَرْهُمْ قَاتَلَهُمُ اللهُ أَنَّى يُؤْفَكُونَ “Onları gördüğün zaman kalıp ve kıyafetleri hoşuna gider. (Öyle bir ton ve üslûpla konuşurlar ki,) konuştuklarında sözlerine kulak verirsin. Gerçekte ise onlar, duvara dayalı giydirilmiş kütükler gibidir. (Hain oldukları için hep korku içinde yaşar ve bu sebeple kulaklarına giden) her bağırtıyı kendi aleyhlerinde sanırlar. Düşmandır onlar, dolayısıyla onlara karşı dikkatli olun. Allah canlarını alasıcalar! Nasıl da sürekli sapkınlık içinde bâtıl davalar peşinde koşturuluyorlar.” (Münafikûn, 63/4)

Şekil, şemâil, kıyafet.. ayna karşısında kendilerini şekillendirme, elbiseleriyle görünür hale gelme.. beyanları ile kandırma, tumturaklı ifadeler etme; hikayeler, Firdevsî destanlar ile avam insanların gönüllerini çelme… Bu hususlarda çok maharetli olmuşlardır; olmuşlardır ama o maharetleri, insanlık hayrına/yararına olmamıştır. Aksine insanlığın zararına olmuştur; çünkü hevâ ve heveslerine göre yığınlar oluşturmuşlardır. Kafaları karıştırmışlardır; müstakîm düşünmeyi yıkmışlardır insanların kafalarında. Evet, onların yaptıkları o tahribatı, tamir de çok zor olmuştur. Böyle “dilbend” (kalbi olmayıp da kalbine yüklenecek manaları dilinin ucunda taşıyan) kimseler, her zaman toplumları şirazeden çıkarmış, bir daha ipe-sapa gelmez hale getirmişlerdir.

Evet, oradaki iki mısradan mülhem söyledik bunları: “Gör dervişi ki, ‘Sâhib-i irşâd olayım!’ der. / Dün Tekkeye gitti…” Zâviyeye gitti veya babasından tevarüs etti veya kayınpederinden tevarüs etti; “…bugün ‘Sâhib-i irşâd olayım!’ der.” Ve cahil yığınlar da bir “derviş”, bir “mürşîd” diye onun arkasından sürüklenir giderler. Zannediyorum günümüzde bunların yığın yığını yaşanıyor.

Niyazî-i Mısrî, asırlarca önce demiş ki: “Her mürşide el verme ki yolunu sarpa uğratır / Mürşidi kâmil olanın gayet yolu âsân imiş.” Çünkü onun yolu -bir yönüyle- Kitap ve Sünnet’e göre dizayn edilmiş, işaretler konmuş ve hedefler gösterilmiştir. Tabii bu arada o, “Kitab”a ve “Sünnet”e sıkı sıkıya bağlı olan “Selef-i Sâlihîn”in izinde yol almıştır.

Hakiki mürşîdler, Ebu Hanife’nin, İmam Malik’in, İmam Şâfiî’nin, İmam Ahmed İbn Hanbel’in, muhaddisîn-i kirâm efendilerimizin, müçtehidîn-i ızâm efendilerimizin, müceddidîn-i fihâm efendilerimizin, tek kelime ile -hepsi için kullanabileceğimiz ifade ile- “selef-i sâlihîn” efendilerimizin yolunda yürümüşlerdir. Bu mürşîd-i kâmiller, onların (selef-i sâlihînin) yolundan gittiklerinden dolayı, ona bir mükâfat olarak, Allah (celle celâluhu) onların gözlerini açmış, basiretlerine ve firasetlerine fer vermiş, onlara doğruyu göstermiştir. Onlar, doğru gidenlerin arkasında bir azm u cehd gösterdiklerinden dolayı, mükâfatsız kalmamışlar; Allah da (celle celâluhu) onları yalnız bırakmamıştır.

   Hemen her alanda “kaht-ı ricâl” kendini hissettiriyor; sağlam insan kıtlığı, toplumu adeta felç ediyor.

Fakat “Ben, bana yeterim! Benim aklım bana yeter!” diye düşünen ve Kitap’tan üç satır bilmeyen.. Kur’an’ı biliyorsa şayet, sadece -Üstâd Nurettin Topçu’nun ifadesiyle- “gırtlak ağalığı” yapan, “ses sanatkarlığı” yapan, okuduğu Kur’an ile başkalarını büyülemeye, iğfal etmeye çalışan.. öyle görünmek suretiyle yeni kazanımlar peşinden koşan… Gırtlak ağaları, ses sanatkârları, şimdiye kadar kimseye Allah’ı sevdirememiş, Peygamber’i sevdirememişlerdir; hiç kimsenin selef-i sâlihîn’in yoluna sülûk etmesine vesile olamamışlardır. İşte bunlar, “nâdân”lardır; irşad postunu/makamını tevârüs suretiyle elde etmişlerdir.

Oysaki Muhammed Bahâuddin Nakşibendi Hazretlerine göre -ona ruhlar fedâ- on iki ilimden mücâz (icazet sahibi) olmayan bir insan, seyr u sülûk-i ruhânîsini tamamlasa, üst üste on defa “halvet” yapsa, “erbaîn” yapsa da ona icazet verilmez. İlle “Sarf”ı çok iyi bilecek, “Nahv”i çok iyi; “Me’ânî”yi, “Beyan”ı, “Bedî”i çok iyi bilecek; “Hadis”i, “Kur’an”ı, “Usûl-i Hadis”i, “Tefsir”i, “Usûl-i Tefsir”i, “Usûl-i Dîn”i çok iyi bilecek. Aynı zamanda seyr-i sülûk-i ruhânînin âdâb u erkânını çok iyi bilen, iyi bir üstadın, sarraf gibi bir üstadın elinden geçecek; potalardan geçirilecek, eritilecek ve onun “has” ile “ham”ı birbirinden ayrılacak. Ondan sonra ona “Sen artık birilerine bir şey anlatabilirsin!” denilebilecek.

Çok meselede iflas yaşandığı gibi, günümüzde o alanda da ciddî bir iflas yaşanmaktadır. Doğrusu “hakiki mürşîd” iflası ve kahtı yaşanmaktadır. Eskiler buna “kaht-ı rical” derlerdi. Türkçemizde çevirmişiz, “kaht”a biz “kıtlık” demişiz. Evet, bugün “sağlam insan kıtlığı” yaşanmaktadır. Ama bir alanda mı? Zannetmiyorum. “Tekvinî emirleri hallaç edecek insanlar” alanında da kıtlık yaşanmaktadır. Maalesef zamanımızda her yerde statükoya bağlı, bir yönüyle bir kısım dogmatistler arkasından koşturup duran insanlar var. Fihristlere bakarak kitaplar meydana getirenler.. bir yönüyle “zımnî intihal”ler ile kendilerine belli pâyeler kazandıranlar… Arap’ın ifadesiyle “düktûr” ve “dûcent”ler. Birisi “dû-çent” şeklinde söyler, “dû-cennet” gibi telaffuz ederdi; öyle deyince “dû”, Farsçada iki demektir; “iki Cennetlik”. وَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ جَنَّتَانِ “Buna karşılık, Rabbisinin (Rab olarak) Makamı’ndan korkan ve (Âhiret’te de) O’nun huzuruna çıkacak olmanın endişesiyle yaşayan için iki cennet vardır.” (Rahmân, 55/46) ayetinde işaret edilen iki Cennet. Ciddî mesele içinde bu kadar esprinin çok yakışıklı düşmediğinin ben de farkındayım.

“Her mürşide el verme ki, yolunu sarpa uğratır!” Her idarecinin arkasından sürüklenme ki, yolunu sarpa uğratır. Kalbî/ruhî ciddî donanım ister o mevzuda; Hazreti Ebu Bekir olmak ister, Hazreti Ömer olmak ister, Hazreti Osman olmak ister… Sizin kökünüz, kök sağlamlığınız itibarıyla Orhan olmak ister, Osman olmak ister, Melikşah olmak ister, Murad Hüdavendigar olmak ister, Murad-ı Sânî olmak ister, Fâtih Mehmet olmak ister, Yavuz Han olmak ister… İster… O kadar ki, şöhretin en küçüğünü bile -kendi hayatı adına- “ölüm” sayar ve ondan kaçar. Alkışlanmayı hakaret sayar; takdiri, sövme gibi kabul eder. Gerçek mü’min de odur; yüzüne karşı takdir edilmeyi, sövme kabul eder. Yüzüne karşı takdir edilmeyi, sövme kabul eden Hazreti Pîr mülahazasıyla, -birileri onun hakkında bu tabirlerin kullanılmasını istemeseler bile- o şem’-i tâbânın, ziyâ-ı himmetin ifadesiyle, “Ben, kendimi beğenmiyorum, beni beğenenleri de beğenmiyorum!” diyecek kadar kalbî ve ruhî hayatı itibarıyla yiğitçe davranmak ister. İhraz ettiği konumun hakkını vermek, ancak o sayede olur.

Dolayısıyla bütün alanlarda bir kıtlık yaşanmaktır. Bir kıtlık… Bu kıtlığa da ancak dünya ve-mâfîhâyı bilmeyen, kendilerini tamamen Allah’a ve Peygamber’e vermiş, milimi milimine Sünnet-i Seniyye yolunda giden insanlar giderebileceklerdir. Başkalarını “firak-ı dâlle” ile karalayan, ölçüsüz ve kıstassız vandallar gibi değil, milimi milimine Kitabı, Sünnet’i bilen… O eskiler gibi; bir Buharî gibi, bir Müslim gibi. Metni kritik etme mevzuunda o kadar mâhir olan.. Ricâli nakd mevzuunda o kadar mâhir olan.. otuz-kırk tane hadis kitabını devirmişlik içinde “Falan yerde, falan şekilde yaklaşılıyor; filan yerde, filan şekilde yaklaşılıyor!” diyen, gerçek erbâb-ı ilim. Ve hayvaniyetten çıkmış, cismâniyeti bırakmış, kalb ve ruhun derece-i hayatına yükselmiş; şöyle de diyebiliriz, kalb ve ruh miracıyla Cenâb-ı Hakk’a müteveccih olmuş insanlar.

Var mı -rica ederim- onlar gibi yaşayan insanlar?!. Dünyadan göçüp gittiği zaman ellerini bir Hak dostu gibi çırpıp, “Dû cihandan el yudum, hânümânım kalmadı; ne sarayım, ne geride başkalarına miras bırakacağım bir şey kalmadı!” diyerek, Hazreti Ebu Bekir gibi öbür âleme yürüyen.. Hazreti Ömer gibi öbür âleme yürüyen.. Hazreti Osman gibi öbür âleme, Hazreti Ali gibi öbür âleme yürüyen.. analarımız Ümmü Atiyye gibi, Ümmü Seleme gibi.. daha büyükleri Âişe-i Sıddîkâ validemiz gibi ve onca serveti olmasına rağmen, zannediyorum giderken karnı aç giden mübarek annemiz, annelerin annesi Hazreti Hadîcetü’l-Kübrâ gibi…

   Erken doğan, İnsanlığın İftihar Tablosu’nu bulan, imana ilk uyanan ve servetini Allah yolunda harcadığından fakr ü zaruret içinde dünyadan ayrılan annemiz, Hadîce-i Kübrâ

“İlk doğuş”, onunla… Kadınlık âleminde hakikate ilk defa gözü açılan, ilk defa basireti açılan o olması itibarıyla, isim-müsemmâ birlikteliği içinde bir anadır, Hazreti Hadîce. “Hadîce”, ilk doğan, erken doğan demektir. İlk defa elini göğsüne vurup, Hazreti Ebu Bekir’ce, “Bana anlat yâ Rasûlallah!” diyen o olmuştur. Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) vahyin ekstralığı karşısında, -bir yönüyle- kısmen “Acaba ne oluyor ki?!.” diye… Hâşâ, O’na “tereddüt”ü nispet etmekten Allah’a sığınırım! Fakat bir insan olarak çok sürpriz bir şey ile karşılaşıyor. Sesler duyuyor, melek görüyor; sonra o meleğin bütün ufku kapladığını görüyor. Bütün derinlikleriyle, buutlarıyla… Rivayetlerde “üç/altı yüz kanadıyla” deniyor, üç yüz veya altı yüz tane derinliğiyle bütün ufku kaplıyor. Çok basiretli bir insan, birden bire bu sürpriz şeyler ile karşılaşınca, “Acaba ne oluyor ki?!.” diyor, “Ne oluyor ki?!.” Ama Peygamberlik adına çok fazla bir şey bilmeyen o büyük anamız, O’nu teyîd ediyor.

Büyük olduğundan dolayı, ona Siyer “Hadîcetü’l-Kübrâ” demiş. Evet, Hazreti Ebu Bekir’e “Ekber” veya “Kebîr” dendiği gibi, Hazreti Hadîce validemize de “Kübrâ” demişlerdir. “İlk doğan” büyük kadın; çünkü imana ve Efendimiz’e uyanma, bir insanın yeniden doğması demektir. Bir söz var; “İnsanlığın İftihar Tablosu’nun vilâdeti/doğumu, insanlığın yeniden doğumu demektir!” Çünkü insan, insan olduğunu, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) sayesinde öğrendi.. konumunu, O’nun sayesinde öğrendi.. varlığa bakışını, O’nun sayesinde öğrendi.. hedefini, O’nun sayesinde öğrendi.. kıymet-i harbiyesini, O’nun sayesinde öğrendi.. ahsen-i takvîme mazhariyetin ne demek olduğunu O’nun sayesinde öğrendi.. insan olduğunu, O’nun mesajı ile öğrendi. Bu açıdan O’nun vilâdeti, insanlığın doğumu demektir. Efendimiz’in vilâdeti kutlanırken, haddizatında ona “insanlığın vilâdetini kutlama” da diyebilirsiniz; çünkü O’nun sayesinde insan, insan olduğunun farkına vardı.

Evet, Hadîcetü’l-Kübrâ ilk defa elini göğsüne koyup “Bana anlat yâ Rasûlallah!” diyerek iman eden insan. Kervanları vardı. İşte o kervanlardan birisini, Efendimiz, “reis-i sârbân” olmak suretiyle Şam’a kadar götürdü; sattı, ciddî bir kazanç ile geriye döndü. O, Efendimiz’den birkaç yaş daha büyüktü. Başından öyle bir şey (evlilik) geçmişti. Efendimiz’i maddî-manevî güzelliği ile keşfedince… Gerçek kâşif, ona derler. Amerika’yı keşfeden değil, Uzak Doğu’yu keşfeden değil!.. İnsanlığı kurtaracak Kâşif’i keşfetme… Anamız, onu yaptı; dolayısıyla ona “kâşife-i kübrâ” da diyebilirsiniz, kâşife-i kübrâ. Baktı Efendimiz’in yüzüne, kendisini ifade etti. Efendimiz, hiç öyle bir şey beklemiyordu; çünkü dünya adına O’nun beklentisi yoktu zaten. Zannediyorum o günlerde yirmi dört-yirmi beş yaşlarındaydı; Siyer kat’î bir tarih vermiyor ama öyle olduğunu tahmin ediyorum. Çünkü Ficâr Savaşları olduğu zaman, yirmi küsur yaşındaydı; arkadan başkalarına lojistik destekte bulunuyordu. Dolayısıyla henüz bu sergüzeşti söz konusu değildi o zaman.

Buram buram terledi hicabından; çünkü aynı zamanda bir hayâ âbidesi idi. Bir hayâ âbidesi idi, böyle bir teklif karşısında buram buram terledi. Ama ikna ettiler kendisini; belki amcası, belki başkaları, belki başkaları, belki de bir dönemde arkadaşı olan, Ashâbı’nın serkârı. Hazreti Ebu Bekir arkadaşıydı o zaman; çünkü aralarında iki buçuk, üç yaş var. Biri ikna etti, oldu; ne mübarek şey oldu, ne mübarek şey!..

   Evliyaullah Kervanının Reisesi ve Ehl-i Beyt Sevgisi

Hâlâ vefat edenleriyle bile, Ümmetin kaderiyle alakadarlar. Onun neslinden vefat etmeyip hayatta kalanlar da. Onun nesli, sülâlesi Fâtıma validemiz vesilesiyle devam etti. Bu açıdan ona bütün evliyâullahın reisesi denebilir, evliyaullah kârubânının/sârubânının reisesi denebilir. O da öyle bir ana. Efendimiz’den sonra da zaten çok fazla yaşamaya dayanamamıştı. Dayanamamıştı… Bir hastalığının olduğunu bilmiyorum; Siyer’de görmedim, Hadis-i şeriflerde de görmedim. “Şu hastalığı vardı, bu hastalığı vardı!” bilmiyorum ama Efendimiz’den az sonra vefat etti, ruhunun ufkuna yürüdü.

Hazreti Fâtıma, merkad-ı şerifi ziyaret ederken, ne demişti: مَاذَا عَلَى مَنْ شَمَّ تُرْبَةَ أَحْمَدَا * أَلاَّ يَشُمَّ مَدَى الزَّمَانِ غَوَالِيَ “Efendimiz’in mübarek merkadının toprağını koklayan birisine, dünya boyu başka güzel kokuları koklamaya artık ne gerek var?!.” Bu, iki mısradan مَاذَا عَلَى مَنْ شَمَّ تُرْبَةَ أَحْمَدَا* أَلاَّ يَشُمَّ مَدَى الزَّمَانِ غَوَالِيَ sonra, صُبَّتْ عَليَّ مَصائِبٌ Aslında, “mesâib” kelimesi gayr-ı munsarif ama burada tenvin ile dize geliyor; orada da bir ifade inceliği var. صُبَّتْ عَليَّ مَصائِبٌ لَوْ اَنَّهــــا * صُبَّتْ عَلَى اْلأَيّامِ صِرْنَ لَيالِيَا “Üzerime öyle musibetler döküldü ki, gündüzlerin tepesine dökülseydi, hepsi birden gece olurdu!..” Bu kadar ince benim anam… Ha “Benim anam!” derken, sakın o nesilden geldiğim adına bir iddiada bulunduğumu anlamayın! Ama derim ki “Keşke olsaydı!” Fakat o kapının Kıtmîr’i olduğumu her zaman şerefle ifade edebilirim. O soyun, o sülalenin en sonunda gelenlerin bile arkasından kuyruk sallaya sallaya koşturmaya teşne bulunduğumu çok rahatlıkla ifade edebilirim.

Âl-i beyt sevgisi.. Ehl-i Beyt sevgisi… İmam-ı Şâfiî gibi, Abdurrezzak İbn Hümâm gibi kimseler öyle seviyorlar ki onu, o sevgiyi değerlendiren insanlar, “Acaba bu da Şiî mi, filan?!” diyorlar. “Ehl-i Beyt’i sevmek, eğer Şiîlik ise, yedi cihan şahit olsun, ben Şiîyim!” diyen, İmam Şâfiî. Abdurrezzak İbn Hümâm da, Yahya İbn Saîd el-Kattân gibi, Şu’be İbn Haccâc gibi hadis kritiğinde çok hassas bir insan; hassas, iyi bir sarraf. Nakd-i hadis mevzuunda, nakd-i ricâl mevzuunda çok hassas bir insan. Onda çok ciddî bir Ehl-i Beyt muhabbeti var. Dolayısıyla bazı kimseler, “itâle-i lisan”da (söz itibarıyla hadlerini aşma kusurunda) bulunarak diyorlar ki, “Acaba Şiî mi, bu da?!.” İmam Ahmed gibi birisine oğlu soruyor; mâlum Müsned’in Zevâid’ini yazan da odur. Oğlu, “Baba nasıl biliyorsun onu?!” deyince, “Ben ondan böyle bir şey duymadım.” diye cevap veriyor. Kendisi de yemin edercesine “Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Ömer ve Hazreti Osman’a hiçbir zaman Hazreti Ali’yi tercih etmedim!” diyor.

İmam Rabbânî hazretlerinin de Mektubât’ında ifade buyurduğu gibi, “Hilafet sırasına göredir, onların değerleri!” Hazreti Ebu Bekir’in bir rüchaniyeti vardır ki, kimse ona ulaşamaz. Fakat Ehl-i Beyt’e baba olma açısından Hazreti Ali’nin de bir rüchaniyeti vardır; orada “mercûh, râcihe tereccüh eder.” O ayrı, o ayrı… Hazreti Pîr bu meseleyi ifade ederken, şu hususu nazara verir:  Biri, dava-i nübüvvetin verâseti cihetiyle Efendimiz’in bıraktığını alıp ileriye götürüyor. Öbürü de dava-i velâyetin temsilcisi olarak, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in kalbî ve ruhî hayatına dair derinliklerini taze, taptaze tutuyor; insanları hayvaniyetten çıkaran, cismâniyetten kurtaran, kalbin ve ruhun derece-i hayatına yükselten bir nesl-i emcedin, bir silsile-i zehebin ceddi, cedd-i emcedi.

“Gör dervişi kim, ‘Sâhib-i irşâd olayım!’ der / Dün mektebe gitti, bugün ‘Üstâd olayım!’ der.” Evet, “der” kelimesine uygun yarım kafiye ile diyeyim: Günümüzde ne kadar da çok var. Allah’ım bize öyle güzel bir ahlak lütfet ki, o sayede her türlü kötü huydan müstağni olalım!.. O ahlak-ı âliye-i İslamiye ile -eskilerin ifadesi- tahalluk edelim! Ama bu aynı zamanda hadisin ifadesi; تَخَلَّقُوا بِأَخْلاَقِ اللهِ “İlahî ahlak ile ahlaklanın!”

   “Ümmetim hakkında en çok korktuğum, ağzı güzel laf yapan, söz söylemeyi iyi bilen münafıklardır.”

İnsan, imanı hesabına, beden ve cismâniyetin öldürücü atmosferinden uzaklaştığı ölçüde Allah’a yaklaşmış ve kendine karşı da saygılı ve anlayışlı davranmış sayılır. Kendini Allah’a yürümeden alıkoyacak “mesâvî-i ahlak”tan, “me’âsî”den, haramdan, haram irtikâbından, yalandan, şöhretten, kuvvet zehirlenmesinden uzak olduğu nispette Allah’a yakındır. Bu illetlerden biriyle malûl olan bir insana, AİDS virüsünden daha kötü bir virüs musallat olmuştur. Zavallı, mânen dize gelmiştir, farkında değil esasen; toprağın altına girdiği zaman, orada hayvanlaşması ile dünyayı nasıl kirlettiğinin farkına varacaktır. Alkış hastaları, saray hastaları, servet hastaları; bunlarla zehirlenmiş insanlar, muvazenesini kaybetmiş insanlar… Böyle muvazenesini kaybetmiş insanlar, delirmiş boğalar gibi, esirmiş develer gibi veyahut da insanlara kızmış filler gibi sokakta önüne gelen herkese ya boynuz vururlar ya da hortum sallarlar.

Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in değişik vesilelerle söylediği mükerrer sözler vardır; “Hakkınızda en çok korktuğum husus…” manasına gelen أَخْشَى مَا خَشِيتُ veya أَخْوَفَ مَا أَخَافُ şeklindeki ifadeler de bunlardandır. Mesela, bir defasında -mealen- şöyle buyurmuştur: “Hakkınızda en çok korktuğum şey, sizin şunun ile, bunun ile kavganız değildir; -serveti, Bahreyn’den gelen ganimeti göstererek- bu mevzuda birbirinizle yaka-paça olmanızdır!” Orada o korkusunu izhar buyurmuş, ortaya koymuştur. Bir başka zaman da أَخْشَى مَا خَشِيتُ عَلَيْكُمْ كِبَرُ الْبَطْنِ، قِلَّةُ الْيَقِينِ، وَكَثْرَةُ النَّوْمِ “Ümmetim hakkında en çok korktuğum şeyler: Karın büyüklüğü (göbek bağlamak), çok uyku, tembellik ve yakîn (iman) azlığıdır.” buyurarak, ümmetini, yakîn azlığı, sürekli uyuma, gaflet içinde ömrünü geçirme ve çok yeme gibi hususlara karşı ikaz etmiştir.

“Hakkınızda en çok korktuğum şey!..” Evet, Efendimiz, değişik vesileler ile korkulacak şeyler mevzuunda ikaz buyururken, “En çok korktuğum şey!”, “En çok korktuğum şey!”, “En çok korktuğum şey!” demiştir ki, bunlardan bir tanesi de, إِنَّ أَخْوَفَ مَا أَخَافُ عَلَى أُمَّتِي، كُلُّ مُنَافِقٍ عَلِيمِ اللِّسَانِ “Ümmetim hakkında en çok korktuğum, ağzı güzel laf yapan münafıklardır.” şeklindeki beyanıdır. “Küll” kelimesi, nekreye muzaf olunca, “her fert” demektir; bu, dilin hususiyeti açısından, “her fert”. “Küllü şey’in”, “her şey” demektir, istisnasız. Belki dereceleri vardır onların ama كُلُّ مُنَافِقٍ عَلِيمِ اللِّسَانِ “Alîmü’l-lisan olan her münafık…” bu söze dahildir.

Dili iyi kullanan, kalemi iyi kullanan; fakat “Dün başka, bugün başka!..” diyen.. dün başka teraneler tutturan, bugün başka türlü teraneler tutturan.. dün “Falanlar, bizim dostumuzdur, onlarla münasebetlerimiz devam ediyor!” diyen, bugün ise onları yerden yere vuran.. dün “Falan kesimin bir parçasıyız, onlarla beraber hareket ediyoruz!” diyen ama ertesi gün, “Ey falanlar! Aklınızı başınıza alın; bakın biz de varız!” diye hemen döneklik yapan kimseler… Fır dönenler… Bu biraz avamca mı oldu?!.

Hani “U dönüşü” falan derler. Bir dönemde, bir başbakanımız vardı. Belki “başbakaniçe” demek de uygun olabilir; o zaman siz de kolayca ulaşabilirsiniz kimliğine. “W dönüşü!” falan demişti. Onun bu sözü çok hoşuma gitmişti benim. Yani, bir kere değil ki zikzak; o fâsid dâire içine girince, sürekli, kalbin ritimleri gibi, böyle eksen kırarak… Sürekli böyle, inişli çıkışlı; “Dün başka, bugün başka!..” Fakat mûcib-i hayret bir şey: Diğerlerinin duygu, düşünce ve kabullerinde de bu olmayınca, en azından bunlardan biri ile bir çarpışma olabilir. Hiç çarpışma olmadan, her şeye “Evet!” diyorlar; dünkü yalana “Evet!”, bugün onun zıddı olan başka bir yalana yine “Evet!”; yine “Evet!”, ona yine “Evet!”, ona yine “Evet!”

Efendim, bu türlü korkunç bir dejenerasyona, deformasyona maruz olmuş toplumların, ne dünya adına, ne de ukbâ adına vâdettikleri hiçbir şey yoktur. Fakat sadece “alîmü’l-lisan” olan o münafıklara kanarlar. Kullanılacak argümanlar, onları kandırmaya matuftur. İcabında illüzyon ile… Bakın, hani olmamıştır bu; o bile olsa, garipsemem ben: Bir illüzyon ile, bir tane helezon ve o helezonun ucunun da gidip Cennet’in kapasına dayandığını filan gösterseler, onu bile kendi hesaplarına kullanırlar. “Sarayımız adına, filomuz adına, aynı zamanda güçlü ve kuvvetli olmayı devam ettirmemiz adına bir şey vadediyorsa şayet…” der, onu da kullanırlar. Bir gün öyle bir helezon, başkaları tarafından, o Cennet’in eşiğine konmuşsa, fakat o, onlara bir şey getirmiyorsa, ellerine birer balyoz alırlar ve o helezonu kırmaya çalışırlar.

Evet, إِنَّ أَخْوَفَ مَا أَخَافُ عَلَى أُمَّتِي، كُلُّ مُنَافِقٍ عَلِيمِ اللِّسَانِ “Ümmetim hakkında en çok korktuğum, ağzı güzel laf yapan, söz söylemeyi çok iyi bilen münafıklardır.” Hadiste geçen, “alîm” kelimesi de mübalağa kipi olarak kullanılıyor; “allâme” kelimesini o türlü şeylerde hiç kullanmadıklarından dolayı, Allah Rasûlü kullanmıyor. Çünkü O (sallallâhu aleyhi ve sellem) dil sultanı aynı zamanda, beyan sultanı. كَلاَمُ سَيِّدِ الْبَشَرِ، سَيِّدُ كَلاَمِ الْبَشَرِ “Her sözü O’nun, âdetâ beşer sözlerinin efendisidir. O (sallallâhu aleyhi ve sellem) insanlığın efendisi olduğu gibi, O’nun beyanı da bütün beşer sözlerinin efendisidir!” demiş, bir Hakk dostu.

   Yalancılara cesaret veren, yamacılardır; günümüzde yalancılıkta olduğu gibi yamacılıkta da çağ atlanmaktadır!..

Hani size bir “yalancı” ile “yamacı”dan bahsetmiştim. Yalancı, yalancıdır ama esasen yalancıyı yalan adına şahlandıran, yalan istikametinde kalbi durasıya, küheylan gibi koşturan yamacılardır. Fakat bazen öyle yamacılar vardır ki!.. Benim bahsedeceğim hikâyedeki yamacının yamalamaları da bir yere kadar sürüyor ama öyle yamacılar vardır ki, hakikaten “Ben Cenneti tuttum, dünyanın göbeğine getirdim, koydum! مَنْ أَرَادَ بُحْبُحَةَ الْجَنَّةِ، فَلْيَلْزَمْنِي Cennet’in göbeğine otağını kurmak isteyen, benim hizbime tâbi olsun! Yahu ne olacak, alt tarafı bir tane kağıt; gidip bir sandığa atsın, Cennet’in göbeğine otağını kurmak isteyen!..” filan dese, buna bile inanır.

İşte öyle bir yalancı çıkıyor bir gün, “Arkadaşlar!” diyor. Böyle toplanmış millet başına, “Bugün ne türlü bir sürprizden bahsedecek yine?” diye. “Sabah erken. Daha herkes kalkmamıştı. Ben dışarıya çıkınca, bir de baktım, gökte -bağışlayın- köpek yavrularının havlamaları duyuluyor!” Yalancı bunu söyleyince, herkes, “Yahu olmaz öyle şey!” falan diyorlar. Yamacı, yanında onun; sürekli hep onu takip ettiğinden, hemen yamayı yapıştırıyor: “Niye istiğrap ediyorsunuz?” diyor, “Ben ondan evvel kalkmıştım; orada bizim şeydeki -bağışlayın- yavru yapmış köpeğin yavrularını kartallar yukarıya kaldırdığından dolayı, canları yanmış, onlar bağırıyorlardı!” Dinleyenler, “Allah Allah, inanmamıştık ama doğruymuş demek!” diyorlar.

Cesaret alınca yalancı, başkalarının tasdikinden cesaret alınca, yalanı hüsnükabul görünce, yalanlarına devam ediyor. -Ben biliyorum, bir tanesi, bin taneden fazla yalan söyledi, zikzak çizdi; arkasından sürüklenenlerden bir tanesi kalkıp da onun bin yalanından iki tanesine “Yalan!” demedi.- İyice cesaret alıyor, yalanın daha büyüğünü söylüyor ertesi gün. “Arkadaş!” diyor, “Bir gün yayımı-okumu aldım. Avlanmaya çıktım. Daldım ormana. Yürüdüm, yürüdüm. Aman Allah’ım, birden bire baktım ki, güvercinler yığını, bir yere otağ kurmuş duruyorlar. Yerleştirdim okumu yayıma, gerdim yayımı. Bir oku fırlattım, bir de arkadan koştum. Ne göreyim, o güvercinlerin hepsi püryan olmuş, pişmişler.” Hani belki yamacı buna bir şey bulacaktı, diyecekti ki, “Sürtünmeden dolayı herhalde ateş çıktı, onlar piştiler!” filan. Ama yalancı durmuyor orada. “Bir de yanında soğan, sarımsak, yoğurt olmaz mı?!. Ye Allah’ım ye!..” Yamacı düşünüyor, düşünüyor; bakıyor ki, bu işle ne iğne başa çıkabilir, ne de çuvaldız başa çıkabilir. “A be birader!” diyor, “Hadi diyelim ki sen oku atarken orada sürtünmeden yangın çıktı, güvercinler pişti; soğanı, sarımsağı, yoğurdu nereden bulayım ben?!.”

Fakat çağın yalancıları, yalanı bu ölçüde götürdükleri halde, arkadan bu ölçüde olsun bir yamacının çıktığına şahit olmadım. Cenâb-ı Hak, yalancıyı da yamacıyı da ıslah eylesin! Kâbil-i ıslah değilse, kafa karıştıran bu insanları, insanların kafalarını karıştırmaya meydan vermemeleri için, O’na (celle celâluhu) havale ediyoruz; ne yaparsa yapsın!..

Bamteli: HÜVE PERSPEKTİFİ.. VE MUKADDESÂTLA ALDATANLAR

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Her şeyi O’ndan (celle celâluhu) bilenler, kazanırlar. Bazı şeyleri kendilerine nispet edenler -iradenin hakkı mahfuz- kazanma kuşağında üst üste kayıplar yaşarlar. “Ben” deme; “Biz” basamağına sıçra, oradan “Hüve”yi rasat etmeye dur!..

   “Âşık-ı sermest olanlar Hû iledir Hû ile / Savmı Hû’dur, iydi Hû’dur, zühd ile erkânı Hû”

İşin mebdei, kendinden geçmeye bağlı; ortası, “Biz” demek. Vifâk ve ittifak, tevfîk-i ilâhînin en büyük vesilesi. Bir araya geldiğimizde, aynı şeyler istikametinde soluk soluğa koştuğumuzda, Cenâb-ı Hak değişik eltâf-ı Sübhâniyede bulunuyor. “Biz”in o kadar bir yeri var. Ama gördüğünüz gibi eltâf-ı Sübhâniyede bulunmak, yine O’na (celle celâluhu) ait. İş, gidip “Hüve”ye dayanıyor; Hû!.. Onun için “Allah” demiş, “Hû” demişler; “Rab” demiş, “Hû” demişler; “Cemîl, Celîl!..” demiş, “Hû” demişler; hep “Hû” (O), O’yu işaretlemişler.

“Hüve” (O), ıtlakı ile bütün esmâ-i İlahiyeyi ifade eder gibi bir gayb zamiri. Aynı zamanda onda Zât-ı Baht’ın nâ-kâbil-i idrak olduğuna da bir îmâ var. Sadece “O” diyorsun. Eğer, O (celle celâluhu), kendisine hitap ederken, tazarru ve niyazda bulunurken, bize “Sen” deme iznini vermeseydi, o saygısızlık olurdu. Ama tenezzülât-ı sübhâniye veya “telattufât-ı sübhâniye” neticesi, إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ “Ancak Sana kulluk eder, sadece Sen’den yardım dileriz!” demeyi talim buyuruyor. “Sana…” ve “Sen’den…” deme iznini bize verdiğinden dolayı, “Sen, Sen!..” de diyoruz. Yoksa O’nu (celle celâluhu) bütün sıfât-ı sübhâniyesiyle, esmâ-i hüsnâsıyla yâd etmek, ancak böyle olunca olur.

Hatta bildiğimiz esmâ-i İlahiye ile O’nu yâd etmek, yine yeterli değildir. Zira أَسْأَلُكَ بِكُلِّ اسْمٍ هُوَ لَكَ، سَمَّيْتَ بِهِ نَفْسَكَ، أَوْ أَنْزَلْتَهُ فِي كِتَابِكَ، أَوْ عَلَّمْتَهُ أَحَدًا مِنْ خَلْقِكَ، أَوِ اسْتَأْثَرْتَ بِهِ فِي عِلْمِ الْغَيْبِ عِنْدَكَ “Senden, Kendini isimlendirdiğin, Kitabında indirdiğin, mahlûkatından birine öğrettiğin veya gayb ilminde Kendine tahsis ettiğin (kimseye bildirmediğin) her ismin hürmetine diliyorum ki…” hadis-i şerifinde/duasında ifade buyurulduğu gibi, O’nun bilemediğimiz daha pek çok ismi vardır. Nezd-i Ulûhiyetinde isti’sâr buyurduğu; melek varlığıyla alakalı, ruhânî varlıkla alakalı, öbür tarafta öbür tarafın var olma şecere-i nurâniyesiyle alakalı esmâ-i hüsnâsı vardır ki, onları nezd-i Ulûhiyetinde hiç kimseye bildirmemiştir; nebi de bilmiyor onu, veli de bilmiyor, has kulları da bilmiyor; benim gibi hamlar, hiçbir şey bilmiyor!..

Evet, kendimizi böyle tam -kendimize göre- konumumuza koyduğumuz zaman, yerleştirdiğimiz zaman, büyük ölçüde karşımıza çıkacak arızaları aşmış oluruz. Kendimizi yerli yerine koyamayınca, kendimize bazı şeyler bahşedince, “bahş” edip “Ben, şuyum, buyum!” mülahazalarına takılınca, -hafizanallah- kazanma kuşağında kayıplar yaşarız. “İnsanın kendini görememesi körlüğü” de ondan kaynaklanır; kendine o ölçüde im’ân-ı nazar, esas, görmeyi daraltır. Ve bu, insanın kadrine/kıymetine, ahsen-i takvîme mazhariyetine bir saygısızlıktır. İnsan, öyle bir varlık değil; ona bakmak suretiyle bakış açısını genişletmek lazım, daireyi genişletmek lazım.

Bakışa öyle “ani’l-merkez” bir açılım kazandırmalı ki, aşmalı “ef’âl” dairesini, “âsâr” dairesini, “esmâ” dairesini; ulaşmalı “sıfât” dairesine ve bir yönüyle “Zât-ı Baht” dairesine; kapının eşiğine başını koymalı ve burada “Hû” deyip inlemeli!.. مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ يَا مَعْرُوفُ “Ey bütün mahlûkat tarafından bilinen Rabbimiz, Seni bilinmesi gereken ölçüde bilip tanıyamadık!..” deyip inlemeli!..

   “Edemedik ya Rab, Seni hakkıyla takdir edemedik!..”

Hakk dostları öyle demişler: مَا عَبَدْنَاكَ حَقَّ عِبَادَتِكَ يَا مَعْبُودُ “Ey ibadete layık yegâne Ma’bud, Sana hakkıyla ibadet edemedik!..” Sana hakkıyla ibadet edemedik, ey ibadet hakkı olan Ma’bud-i Mutlak, Maksûd-i bi’l-istihkâk! مَا شَكَرْنَاكَ حَقَّ شُكْرِكَ يَا مَشْكُورُ “Ey her dilde meşkûr olan Rabbimiz, Sana gereğince şükredemedik!..” Sen’in sağanak sağanak yağdırdığın, var olduğumuz günden, var etmediğin günden, var etme murâd ettiğin günden itibaren, başımızdan aşağıya yağdırdığın nimetler karşısında Sana hakkıyla şükredemedik, ey şükür hakkı olan Meşkûr-i ale’l-ıtlâk, Meşkûr-i Mutlak!.. مَا حَمِدْنَاكَ حَقَّ حَمْدِكَ يَا مَحْمُودُ “Ey herkes tarafından hamd u sena ile yâd edilen Rabbimiz, Sana hakkıyla hamd edemedik.” Sana hakkıyla hamd edemedik ey Mahmud-u Mutlak, Ma’bud-u Mutlak! مَا سَبَّحْنَاكَ حَقَّ تَسْبِيحِكَ يَا سُبْحَانُ “Ey yerde ve gökte her varlık tarafından adı anılan ve tesbih edilen Rabbimiz, şanına lâyık zikr u tesbihi yapamadık!” Seni hakkıyla noksan sıfatlardan tebriye ve tenzih edemedik.. evsâf-ı kemâliye ile tavsif edemedik.. tam yürekten “Sübhân!” diyemedik.. Senin dışında her şeyi gözden silemedik.. dünya ve mâfîhâyı kalbimizden çıkarıp atamadık.. ve bir yönüyle, onları atmak suretiyle “ârif” olma yoluna giremedik!.. “Hikmet-i dünya ve mâfîhâyı bilen ârif değil / Ârif odur, bilmeye dünya ve mâfîhâ nedir.” (Fuzûlî)

O’nu gören, O’nu bilen, O’nu düşünen, O’nunla oturup kalkan birinin gözünde her şey, bir yönüyle izâfîliğe bürünür, nisbîliğe bürünür. Biri kalkar O’na “vücûdî” mülahaza ile bakar; “Sizin ‘siz’ diye bir varlığınız yok; O’ndan gelen, peşi peşine gelen karelerden ibaretsiniz; O’na ait tecellilerin tecessüm şeklisiniz!” der; “vücut” mülahazası. Biri kalkar der ki, “Siz müşahedenizde yanılıyorsunuz!”; “şühûd” mülahazası der. Fakat İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), meseleyi gayba/ıtlâka havale etmek suretiyle, Allah’ın emri, Allah’ın talimi ile, başta üzerinde durulduğu gibi “Hû” der, O’nu, ıtlakı içinde zikreder; ve “Künh-i Bârî, nâ-kâbil-i idraktir!” der. وَمَا قَدَرُوا اللهَ حَقَّ قَدْرِهِ وَاْلأَرْضُ جَمِيعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَالسَّمٰوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِ سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ “Ama onlar, Allah’ın kudret ve azametini hakkıyla takdir edemediler, O’na lâyık tazimi göstermediler. Hâlbuki bütün bir dünya kıyamet günü O’nun avucunda, gökler âlemi de bükülmüş olarak elinin içindedir. Böyle bir azamet ve hâkimiyet sahibi olan Allah, onların uydurdukları ortaklardan yücedir, münezzehtir.” (Zümer, 39/67) hakikatini seslendirir.

“Allah’ı hakkıyla takdir edemediniz!” Biz de kendimize böyle demeliyiz: مَا قَدَرْنَاكَ حَقَّ قَدْرِكَ يَا اَللهُ الرَّحْمَنُ الرَّحِيمُ، يَا اَللهُ اْلأَحَدُ الصَّمَدُ، يَا اَللهُ الْحَيُّ الْقَيُّومُ، يَا اَللهُ، يَا فَرْدُ، يَا حَيُّ، يَا قَيُّومُ، يَا حَكَمُ، يَا عَدْلُ، يَا قُدُّوسُ، يَا هُوَ “Ey Rahmân, Rahîm Allah’ımız.. ey Ehad, Samed Allah’ımız.. ey Hayy, Kayyûm Allah’ımız.. ey Ferd, Hayy, Kayyûm, Hakem, Adl, Kuddûs Allah’ımız.. ey Hû!.. Seni, kudret ve azametini hakkıyla takdir edemedik!..” “Yâ Hû” ile kafiyelendirmeliyiz onu; meseleyi ıtlâka havale etmek suretiyle, O’nun ihata edilemediğini ifade etmeliyiz: لاَ تُدْرِكُهُ الْأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الْأَبْصَارَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ “Gözler O’nu idrak edemez, O’na ulaşıp O’nu göremez, fakat O bütün gözleri idrak eder, görür ve kuşatır. O, Lâtif (en derin, en görünmez şeylere de nüfuz eden)dir, Habîr (her şeyden hakkıyla haberdar olan)dır.” (En’âm, 6/103) Basarlar, basiretler, O’nu ihata edemez, mâhiyet-i nefsü’l-emriyesine göre O’nu kavrayamaz!..

Bilgi, bu, esasen; insanda bilgi yörüngesi de bu olmalı. İnsan, varlığa ve eşyaya bakarken, eşya ve hadiseleri hallaç ederken, “enfüs”ten başlayarak “âfâk”ın en zirve noktasına kadar nazarını gezdirirken, mülahazalarını hep bu ûlvî hakikate, bu “Hû” hakikatine bağlamışsa, Allah’ın izni ve inayetiyle bilme yoluna girmiş demektir. Böyle bir yola gireni de Allah (celle celâluhu), kendi cehaleti ile baş başa bırakmaz; siler, “izafî ilmîlik”e yükseltir; “nisbî ilmîlik”e yükseltir, bazen de “hakîki ilmîlik”e yükseltir. Doğru bilirler, bilinmesi gerekli olan şeyi, doğru bilirler. Günümüzde en az bilinen şey, bunlardır.

   Dünyalarını mamur etme adına, İslamî argümanları basit birer çekiç gibi, birer çivi gibi, birer tornavida gibi kullanıyorlar.

Günümüzün Müslümanları bile, Allah’ı bilmiyor; “Allah!” demede yalan söylüyorlar. Yalan söyleyen bir insanın, iftira eden bir insanın, başkalarının kusur ve ayıplarıyla meşgul olan ama kendine dönüp bir kerecik nazar etmeyen bir insanın Allah’ı bildiğinden söz edilemez. Yalan söylüyor o; “Ben Müslümanım!” derken yalan söylüyor; لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ “Lâ ilâhe illallah!” derken, yalan söylüyor; مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ “Muhammedun Rasûlullah!” derken yalan söylüyor. Nazarı hep başkalarında kusur aramada… Oysa, başkalarında kusur arayan bir insan, ömür boyu kusur irtikâp eder, durur!.. Dönüp kendine bakmaz. Kendi kırığını/gediğini tamir etme azm u ikdâmı içinde bulunmayan bir insanın kırılmalarını kırılmalar takip eder; eğrilmelerini eğrilmeler takip eder.

Hele bir de sağında-solunda müdâhinler (“müdâhin” yağcı demek) yağcılar varsa, rüşvete “hediye” diyenler varsa, çalmaya “Çalıyor ama çalışıyor!” diyenler varsa, bu hal, kendini bilmez densizleri bütün bütün küstahlaştırır/şımartır. Başkalarına sun’î kusurlar uydururlar ve hep onlarla uğraşır dururlar. Onlar, tepeden tırnağa leke içindedirler, cîfe içindedirler, levsiyât içindedirler, zift içindedirler. Ve hele bir de o zift duygularını neşreden bir zift neşriyatları varsa, onunla günah keçileri bulmuş, onları karalayıp duruyorlarsa, suçlu artık belli ve mâlum, “Bizim hiçbir kusurumuz yok!” der, kendilerini mualla, müzekkâ, mâsum, masûn, mahfuz melekler gibi görmeye dururlar. Ve bu duygu, bu düşünce, bu mülahaza, şeytanın pabucunu dama attıracak cinayetler işlettirir onlara. -“Şeytanın pabucunu dama atmak” tabiri, Türkçemizde bir idyumdur.- Tarihin değişik dönemlerinde böyle ifritten ruhlar, hakikaten şeytanın pabucunu dama attıracak cinayetler işlemişlerdir. Ama kendilerine “muallâ/müzekkâ Müslüman” nazarıyla bakmışlardır.

Cinayetlerinin en büyüğü de, dünyalarını mamur etme adına, İslamî argümanları kullanmalarıdır. Onlar, İslâmî argümanları, basit birer çekiç gibi, birer çivi gibi, birer tornavida gibi kullanmak suretiyle, esas dünyalarını mamur etmeye çalışmışlardır. Dinin “iman”a müteallik mesâilini, “İslam”a müteallik mesâilini, “ihsan”a müteallik mesâilini, “ihlas”a müteallik mesâilini, sadece dilin ucuyla telaffuz etmişlerdir. Ve bunlar aynı zamanda -Allah Rasûlü’ne isnad edilen bir beyanla- levsiyâta gömülmüşlerdir: اَلدُّنْيَا جِيفَةٌ وَطُلاَّبُهَا كِلاَبٌ “Dünya bir pislik yığınıdır; onu dileyip peşinden koşanlar da köpeklerdir.” “Ed-dünyâ cîfetun – Dünya bir pislik yığınıdır”, her varlığın مِنْ حَيْثُ هُوَ هُوَ “kendine bakan yanı” açısından ona bakıldığında; Cenâb-ı Hakk’ın esmâ, sıfât ve ef’âlini gösteren yanıyla değil, âhiretin mezrası olması yanıyla değil, oraya sizi götüren bir koridor olması yanıyla değil.

Evet, nefsine bakan yanıyla, dünya “cîfe”dir. Ve onun arkasından koşanlar, saray yapmakla ömür tüketenler, filolar icat etmekle ömür tüketenler, villalar yapmak suretiyle nefislerine tatmin arayan bedbahtlar, talihsizler, gamkînler… Onlar, hayatlarını böyle sürdürdükleri sürece bir sürü mâbudun arkasından -farkına varmadan- koşmuş olurlar. Dünyaya taparlar, zevke taparlar, bohemliğe taparlar, şehevât-ı nefsâniyeye taparlar, bedenî arzularına, garîze-i beşeriyeye taparlar. Kendilerinden sonra, nesillerinden gelen, kendi sulblerinden gelen insanların aynı levsiyâtı yaşamaları için, onlara da öyle bir ortam hazırlama istikametinde ömür sürerler; öyle bir ortam hazırlarlar ki, onları da kendilerinden sonra putperest haline getirirler. Böyle putperestler, ara sıra camiye gitseler de, “Müslüman!” deseler de, “Cedlerimiz!” deseler de, onlar için “ocaklar” açsalar da, bayraklar dalgalandırsalar da, bunların Lat’a, Menat’a, Uzzâ’ya, İsaf’a, Nâile’ye tapmadan farkları yoktur; Zeus’e, Afrodit’e, daha bilmem Allah’ın ne belasına tapmadan farkları yoktur.

   Kölelik bağını çöz ve azat ol; daha ne kadar zaman dünyevî onca putun esiri olarak kalacaksın?!.

Bütün putlara tapmaktan sıyrılmanın yolu, Allah’a kulluktan geçer; her şeyi O’nun için yapmaya ve bütün dünya ve mâfîhâyı nefsi itibarıyla, dünyanın dünyaya bakan yanı itibarıyla elinin tersiyle itmeye bakar. Dünyanın arkasından yarış atı gibi koşan bir insanın, “Ben Allah’a inanıyorum!” demesine, ben inanmıyorum, rica ederim, siz de inanmayın!.. Bir gün inanmış, kanmış, destek vermiş iseniz, büyük bir cinayet işlemişsiniz; bundan dolayı, bundan sonraki hayatınızı hep tevbe ve istiğfar ile geçirin. Hem de bir kere “Estağfirullah!” değil, katrilyon defa, katrilyon defa “Estağfirullah!” deyin: “Katrilyon defa estağfirullah, katrilyon defa estağfirullah!.. Biz, zâlime ‘âdil’ dedik; cebbâra/hodfurûşa Müslüman nazarıyla baktık; Müslümanlığı, Müslümanlığa ait değerleri, dünyalarını mamur etme adına birer argüman olarak kullanan, İslam’a en büyük ihaneti yapan, Ebu Cehil’den daha korkunç ihanet yapan, Utbe’den, Şeybe’den daha korkunç ihanet yapan kimseleri samimi mü’min sandık!..”

Evet, Ebu Cehiller, Utbeler, Şeybeler dinin karşısında olarak, açıkça dine karşı idiler. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), onu biliyordu; Hazreti Hamza da biliyordu, Hazreti Ömer de biliyordu, Hazreti Ebu Bekir de biliyordu (radıyallahu anhüm elfe merrâtin; Allah, hepsinden binlerce razı olsun!) Biliyorlardı ve ona göre stratejileri vardı, planları vardı. “Bunlar, birer canavar; belli artık, çizgileriyle belli, tavırlarıyla belli. Bu köşede olmazsa başka bir köşede, gulyabani gibi karşımıza çıkacakları da mukadder!” diyorlardı. Dolayısıyla işleri çok ağır değildi; aşarlardı Allah’ın izniyle ve aşmışlardı da Allah’ın izniyle. Fakat, nifak ehliyle başa çıkmak o kadar kolay değildi!..

Şayet, İslamî argümanları kullanmak suretiyle -bir yönüyle- sizin karşınıza çıkan kimseler, لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ “Lâ ilahe illallah!” diyorlarsa.. dillerinin ucuyla söylüyor ve bu söylemeyi bile bir “getiri”ye bağlıyorlarsa, “dünyevî bir getiri”ye bağlıyorlarsa… Oysaki Müslümanlığın esası “adanmışlık”a dayanır; kendi için yaşamamaya dayanır; başkalarını ihyâ etmeye dayanır; bir ba’s-u ba’de’l-mevt eri gibi İsrâfîl olmaya dayanır; “Yeter ki başkaları doysun, gerekirse ben acımdan öleyim, ben sefil yaşayayım!” düşüncesine dayanır. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun buyurduğu gibi: اللَّهُمَّ أَحْيِنِي مِسْكِينًا، وَأَمِتْنِي مِسْكِينًا، وَاحْشُرْنِي فِي زُمْرَةِ الْمَسَاكِينِ “Allah’ım! Beni miskin olarak, yani, hiçbir şeysiz olarak yaşat! Hiçbir şeysiz canımı al, öldür! Hiçbir şeysizlerle beraber haşreyle!” Bu duasında “miskin” tabirini kullanıyor; miskin, fakirin ötesinde bir yokluğa maruz insan demektir.

Bütün dünyalar akıp ayağının dibine geldiği zaman, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun ona karşı duyduğu endişe var: Bahreyn’den gelen o zengince ganimet karşısında, mübarek parmağını -O parmağa bin ruhum kurban olsun!- kaldırıyor ve işaret buyuruyor: “Ben başka şeyden değil…” “Şey” derken, umuma delalet eder, Roma imparatorlarından değil, Pers imparatorlarından değil… “Şu mevzuda birbirinizle yaka-paça olmanızdan korkuyorum!” diyor. Onun için yarışa girişeceksiniz. Dünyanın debdebesi, âlâyişi, serveti, imkânları mevzuunda yaka-paça olacaksınız. “Aman ona ilişirler!” diye, binde bir ilişme ihtimali olan insanları ademe mahkum edecek, bu suretle kendinize göre dünyaperest olma güzergah emniyetini temin etmiş olacaksınız!..

Öyle davranıyorlar: Hedeflerine, dünya adına hedeflerine varmak için, nâm-ı Celîl-i İlahî’yi, Allah (celle celâluhu) ism-i şerifini kullanıyorlar; مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ diyor, Muhammed (aleyhissalâtü vesselam) ism-i celilini kullanıyorlar; آمَنْتُ بِاللهِ وَمَلاَئِكَتِهِ، وَرُسُلِهِ، وَكُتُبِهِ، وَالْيَوْمِ اْلآخِرِ، وَبِالْقَدَرِ خَيْرِهِ وَشَرِّهِ مِنَ اللهِ تَعَالَى “Allah’a, meleklerine, peygamberlerine, kitaplarına, âhiret gününe, kadere, hayır ve şerrin Allah Teâlâ’dan olduğuna iman ettim.” hakâikını kullanıyorlar. Ne için kullanıyorlar? Bir gün İsrafil’in sur sesiyle toz-duman olup gidecek şu dünya için!.. Dünyadaki villaları için, filoları için, yalıları için!.. Giderken arkadan alkışlanmaları, takdir edilmeleri için; “Şunu yaptı, bunu yaptı!” dedirtmeleri için!..

   Her dönemde İbn Selûller, Ebu Cehillerden daha tehlikeli olmuşlardır; çünkü onlar, dünyevî maksatlarına ulaşmak için mukaddesatı kullanır ve herkesi aldatırlar.

Fakat Allah (celle celâluhu) böylelerine sonuna kadar hiç de fırsat vermemiş. “Zâlimin zulmü varsa, mazlumun Allah’ı var / Bugün halka cevretmek kolay; yarın Hakk’ın divanı var.” Nitekim “Zulm ile âbâd olanın, âhiri berbad olur.” İşte size Amnofis!.. İşte size Ramses!.. İşte size Sezar!.. İşte size Stalin!.. İşte size Lenin!.. Üzerlerinden ne kadar zaman geçti; heykellerini/putlarını ayaklarının altına aldılar; denize mi attılar, kuma mı gömdüler! Onların beklediği şeylerin onda biri olmadı onlar için; hayır ile yâd edilmediler.

Dünyaya tapanlar, yaptıkları her şeyi dünya için yapanlar, hiçbir zaman yâd-ı cemil olma işini elde edememişlerdir. Hep lanet ile anılan cebâbire arasında yâd edilmişlerdir. Saddamlar denmiştir. Kaddâfîler denmiştir. “Kaddâfî” (قَذَّافِي), sözlük itibarıyla “atan, fırlatan” manasınadır. Hayatı boyunca hep atan-tutan, başkalarını karalayan kimseler gittikten sonra da insanların onlara lanet yağdıracağı mukadderdir.

Kendi arzu, istek ve kaprislerinden vazgeçemeyen bir insan, katiyen Allah’a sağlam kul olamaz! Allah’a kulluğun yolu, kendi istek, arzu ve kaprislerinden tamamen tecerrüde vabestedir. Giderken öbür tarafa, “Nefsim hesabına dû-cihandan el yudum, hânumânım kalmadı!” diyebilmeye bağlıdır. “Vârımı ol dosta verdim hânumânım kalmadı / Cümlesinden el yudum pes dû cihânım kalmadı.” (Ahmedî) Müslüman geçinen insanlarda böyle deme durumunu görüyor musunuz? Diyebilirler mi? Hayır, katiyen ve kâtıbeten. Çünkü katiyen ve kâtıbeten İslam’ın mübarek ismini kullanarak yalan söylüyorlar; iftira ediyorlar, zift savuruyorlar kendileri gibi dünyaya tapmayanlara, hakka-hakikate kendini adamış olanlara, dünya namına her şeyi ellerinin tersiyle itenlere. Onların ortaya koydukları âsâr-ı bergüzideyi yıkmaya matuf, yapılan şeyleri yok etme istikametinde bütün himmetleri ve gayretleri Firavunların, İbn Selûllerin…

İbn Selûl, Ebu Cehil’den daha tehlikeli idi. Çünkü camiye geliyordu ve öyle hareket ediyordu ki!.. Oğlu Abdullah, Bedir’de bulunmuştu; asıl adı başkaydı ama Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ona “Abdullah” dedi, “Allah’ın kulu”, o pâyeye layık gördü, adını değiştirdi. Dörtte dörtlük bir sahabî idi. Kızı Nâciye (bazı rivayetlerde Cemîle) de dörtte dörtlük bir sahabiye idi. Fakat kendisi öyle şeytan bir adamdı ki, o kızı ile oğlu bile bunun çevirdiği entrikaları bilemiyorlardı. Bazen yüz insanı, bazen iki yüz insanı, bazen üç yüz insanı arkasına almak suretiyle, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun strateji, plan, hareket ve hamlelerini sabote etmeye kalkıyordu. Bedir’de ayrı bir oyun oynuyordu; Uhud’da ayrı bir oyun oynuyordu; Hendek’te ayrı bir oyun oynuyordu. İşi bütün oyundu. Ama mescide gelmeyi de ihmal etmiyordu. Belki ön saflara geçiyordu. Bir de dönüp “Bak, ben buraya geldim!” der gibi, herkes onu yüzüyle orada görsün diye cemaate bakıyordu. O er-Risale ve Çağrı’da gördüğünüz gibi -o rolü oynayan o karakteri de çok iyi seçmişler- öyle tebessüm ediyor, öyle inandırıcı tavırlar sergiliyor ki, öyle “vallah, billah”lar ile meselelerini teyîd ediyor ki, inanmamak elinizden gelmez.

Siz de öyle münafıklara inanmadınız mı? Onlar için kapı kapı koşmadınız mı? Ve gittiğiniz kapılarda ters yüz edilmediniz mi? Başınızdan aşağıya sıcak sular dökülmedi mi?!. İnandınız. Çünkü biz ki mü’miniz, inanırız; aldanırız fakat aldatmayız. Allah Rasûlü (aleyhissalâtü vesselam) buyurur ki: اَلْمُؤْمِنُ غِرٌّ كَرِيمٌ وَالْفَاجِرُ خِبٌّ لَئِيمٌ “Mümin, aldansa da aldatmayı asla düşünmeyen ve şartlar ne olursa olsun her zaman kendi karakterini sergileyen bir asil; fâcir ise, türlü türlü ayak oyunlarına teşebbüs etmekten hiçbir zaman sıkılmayan seviyesiz bir zelildir.” Mü’min, civanmert, âlicenap, mert oğlu merttir ama aldanabilir. Neden? Karşındaki “Lâ ilahe illallah!” diyor; “Ben senin Müslüman olduğuna inanmıyorum!” dersen, sana, Efendimiz’in Hazreti Üsâme’ye dediği gibi demezler mi: “Yarıp kalbine mi baktın!” Bu itibarla, senin için her zaman “aldanma” kapıları da aralıktır; aldanabilirsin. Onun için çağın büyük düşünürü, büyük kalb sahibi, yüksek ruh sahibi, münşi, büyük mimar, diyor ki: “Biz ki hakikî müslümanız. Aldanırız, fakat aldatmayız. Bir hayat için, yalana tenezzül etmeyiz.” Aldanırız, aldatmayız!..

Bir gün farklı argümanlarla karşımıza çıksalar, ben size latife-vâri bir şey söyleyeyim, zannediyorum, biz yine aldanırız. Ve şu anda çokları aldanmış, sürükleniyorlar, körü körüne. Bir görmezin, bir duymazın, bir doğru konuşmazın, bir kalbi Allah için atmazın arkasından sürüklenip gidiyorlar. Sürüklenip gittiler nicelerinin arkasından sağınızda, solunuzda, önünüzde, arkanızda, uzak geçmişinizde… Kim bilir belki çok yakın geleceğinizde, uzak geleceğinizde, yine aynı İbn Selûllerle karşı karşıya kalacaksınız. Çünkü mü’minsiniz; aldandınız. Allah, aldatmaktan bizi muhafaza buyursun!..

   Siz, istikamet, samimiyet, sadakat ve Allah’ın icraatına karşı rıza tavrınızla gelecek nesiller arasında yâd-ı cemil olacaksınız!..

Evet, aldanma bir gün tamir edilebilir, onlar bir bir devrilip gittiklerinde… En köklü, bin senelik çınarlar, selviler bile şiddetli bir fırtına karşısında mukavemet edememiş, devrilmişlerdir. Devrilmeyen kalmamıştır. Devrileceklerinden hiç şüpheniz olmasın!.. Devrilip gideceklerdir. Ama siz de istikametinizle, samimiyetinizle, sadâkatinizle, gelecek nesiller tarafından hayırla yâd edileceksiniz. “Allah, onlardan razı olsun; eğitim müesseseleri açtılar. Eğitim müesseseleri açtı, gözlerimizi açtılar. Eğitim müesseseleri açtı, kulaklarımızı açtılar. Mubsarâta karşı gözlerimizi açtılar, neyin ne olduğunu gördük o müesseselerde; eşya ve hadiseleri hallaç etmeyi gördük; varlık mevzuunda sentezlere, analizlere muvaffak olduk. Ve mesmûata karşı kulaklarımız açıldı; vahy-i semâvîyi olduğu gibi duymaya başladık. Bir yönüyle kalbin dili çözüldü; hep O’nun (celle celâluhu) için atmaya başladı; ritimlerinde hep O (celle celâluhu), hep لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ duyuldu.” Gelecek nesiller, sizi böyle yâd edecekler.

Bugünkü muvakkat kayba, muvakkat mağduriyete/mazlumiyete takılıp kalmamada Allah’a karşı rıza edalı bir yaklaşım vardır. Zımnî olarak; رَضِينَا بِاللَّهِ رَبًّا، وَبِالْإِسْلَامِ دِينًا، وَبِمُحَمَّدٍ رَسُولاً نَبِيًّا Rab olarak Sen’den razıyız. Peygamber olarak O’ndan razıyız. Din/sistem olarak İslam’dan razıyız!.. Hoşnuduz, hoşnut!.. “Râziye” ve “marziyye”. Allah’ın icraat-ı sübhâniyesinin hepsinden razıyız ve O’nun da bizden razı olmasını diliyoruz. Kur’an’da, kaç yerde geçiyor: رَضِيَ اللهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ “Allah onlardan razı olmuştur, onlar da O’ndan hoşnut.” Kur’an’ı bütünüyle bilmeyenler, en son “Lemyekün” (Beyyine) Sûresi’nin sonunun bununla noktalandığını düşünsünler, yeter: جَزَاؤُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ جَنَّاتُ عَدْنٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا رَضِيَ اللهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ ذَلِكَ لِمَنْ خَشِيَ رَبَّهُ “Onların mükâfatı Rabbilerinin nezdindedir: İçlerinde ebediyen kalacakları sonsuz nimet ve ebedî mutluluk cennetleri. Allah onlardan razıdır, onlar da Allah’tan razı. Bu, Rabbisine karşı kalbi saygı ve ürpertiyle dopdolu olan içindir.” (Beyyine, 98/8)

Rızadan evvel geçen şey: O mü’minler, amel-i sâlih yapıyorlar, iman ile mesafe üzerine mesafe kat’ ediyorlar; Allah da onları ebedî cennet ile serfirâz kılıyor. Bu ayette “ebed” tabiri kullanılıyor. On iki yere yakın Kur’an-ı Kerim’de “ebed” kelimesi kullanılıyor. Onlardan bir tanesi de, en sonuncusu, Beyyine Sûresi’nde, أبَدًا “ebedâ” deniyor. Sonra da رَضِيَ اللهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ  “Allah onlardan razıdır, onlar da Allah’tan razı.” Nasıl olmasın ki ebedî?!. Nasıl olmasın ki?!. رَضِيَ اللهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ Allah, onlardan razı oldu; Allah’ın razı olması, onlardaki rıza duygusunu tetikledi; onlar da “Ey Rab! Sen’den razıyız!” dediler. Allah, bizi, haklarında öyle denen ve kendileri de meseleyi öyle dillendiren âlicenap kullar zümresine ilhâk buyursun!..

   “Allah” derken dünyaya tapma, “Allah” derken saltanat arkasında koşma, “Allah” derken ikbal kovalama Allah’a karşı en büyük saygısızlıktır.

Yürüdüğünüz yol, doğru. Ona “eğri” diyen insanlar, kendi eğriliklerini görüyorlar. İnsan, insanın aynası; o eğrilikleriyle, birer ayna olan sizde, kendi tecellilerine bakıyorlar; “Allah Allah! Yamuk bu insan!” diyorlar. Oysaki asâ gibi bükülmüş olan, onlar!.. Şeytan karşısında bükülmüş, nefis karşısında bükülmüş, dünya karşısında bükülmüş, saltanat karşısında bükülmüş, alkışlanma karşısında bükülmüş, parmakla gösterilme karşısında bükülmüş, kendisine ayağa kalkılması karşısında bükülmüş… Bin tane “put” edinmiş ve bir türlü bunlardan yakasını kurtaramıyor; “Allah!” derken bile, esasen, onlardan ayrılamıyor, onları terk edemiyor; Allah’a karşı terbiyesizliğin, küstahlığın en büyüğünü irtikâp ediyor.

Evet, “Allah!” derken dünyaya tapma, “Allah!” derken saltanat ve debdebe arkasında koşma, “Allah!” derken “ikbâl!” deme, “istikbal!” deme, Allah’a karşı en büyük saygısızlıktır. Zira وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ “Gerçek şu ki, insanı Biz yarattık ve nefsinin ona sürekli olarak neler fısıldadığını, neler telkin ettiğini biliriz. Biz, ona şah damarından daha yakınız.” (Kâf, 50/16) buyuruyor Cenâb-ı Hak. “Ben, şah damarından size daha yakınım!”

Sen ne dersen de, senin içindekini, nöronlarından geçenleri, hipofiz bezinde yerleşen şeyleri, talamusun fonksiyonunu, Allah (celle celâluhu) biliyor. Sen belki bunları bilemiyorsun, belki bu mevzunun uzmanı tabipler bile, nörologlar bile bilemiyorlar ama Allah biliyor. Ne kadar biliyor Allah?!. “Benim, avucumun içini bildiğim kadar biliyor!” dersen, Allah’a karşı saygısızlık yapmış olursun. Öyle biliyor ki, onda hiç inhiraf yok; öyle biliyor. Sen ne dersen de!.. “Allah!” de, “Lâ ilahe illallah!” de… Ama niçin diyorsun? Neden dolayı diyorsun? Niye öyle görünüyorsun? Neden mazi ile irtibattan bahsediyorsun? Neden onun namına mazi ile alakalı -bir yönüyle- ocaklar oluşturuyorsun? Ve o ocaklarla birilerinin ocaklarını söndürmek istiyorsun!.. Ocaklar oluşturuyor, birilerinin ocağını söndürmek istiyorsun!.. Ve ediyorsun münkirâne ta’ne-i şimşîr-i hûn efşân, (kan saçan mızrağını, saplıyorsun herkesin bağrına) döküyorsun kan, yakıyorsun can; senin derdin şöhret ü şân!.. Vesselam.

Bamteli: SİZ NEREDESİNİZ EY MÜ’MİNLER!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   “Merhametin yok diyelim nefsine / Merhamet etmez misin evlâdına?!.”

Nasıl ki sadaka belayı defeder; öyle de ekseriyetin hâlis duası ferec-i umûmîyi cezbeder. Umumun gam, keder ve sıkıntıdan kurtulmasına vesile olur ekseriyetin hâlisâne duası. Öyle bir dua ki, annesi, babası ve çocukları ölüm döşeğinde olan birine diyorlar: “Öyle yüreğini yırtarcasına, beynini burnundan kusarcasına dua edersen, bunlar geriye dönecek!..” İşte o mülahaza ile dua etmek… Ağızdan dua adına çıkan her kelime, mızrap yemiş bir kalbin, heyecan mızrabı, “imân-ı billah” mızrabı, “marifetullah” mızrabı, “muhabbetullah” mızrabı yemiş bir gönlün sesi gibi olmalı!.. Belki ıztırar hali bizi böyle bir teveccühe sevk ediyor. Ama bazılarımız -benim gibi nâdânlar- belki böyle bir ıztırar halinde bile yürekten O’na teveccüh etmesini bir türlü düşünmüyorlar, sadece kendilerini düşünüyorlar, başlarına geleni düşünüyorlar.

Nâdânlar… Allah’ı doğru bilmeyen nâdân.. “İman”ı derinlemesine duymayan nâdân.. “İslam”ı hayatın olmazsa olmazı olarak görmeyen nâdân.. “İhsan” ufkundan haberi olmayan nâdân.. “Yakîn” derinliği olmayan nâdân.. “Tevekkül” mefhumundan habersiz olan nâdân.. “Teslim” bilmeyen nâdân.. “Tefvîz” bilmeyen nâdân.. “Sika” ufkundan habersiz olan nâdân…

“Nâdânlar eder sohbet-i nâdânla telezzüz / Divanelerin hemdemi divâne gerektir.”

“Nâdânla zordur sohbet, bilene / Zira nâdân, söyler ne gelirse diline.”

Üç asırdan beri toplumu öyle nâdânlaştırdılar ki?!. Siz, sıyrılmaya çalıştınız ondan. Fakat belli köşe başlarında gulyabaniler önünüze çıktı ve “Hayır, gaflet daha iyi!.. Uyumak daha iyi!.. Hayvanî yaşamak daha iyi!.. Dünya ve mâfîhâya inhimak etmek, balıklamasına dalmak daha iyi!.. Asıl mesele dünyayı yaşamak, dünya muhabbetiyle meşbû bulunmak!..” dediler. Düzeninize tosladılar, azminize tosladılar, ümidinize tosladılar.

Size/bize, yeniden, bir kere daha derlenip toparlanmak düşüyor. Bunca toslamalar karşısında kırılmaların tamir edilmesi için, yeniden kendimize dönmemiz, kendi değerler atmosferimiz içinde her şeyi değerlendirmemiz ve Allah ile münasebetimizi bir kere daha gözden geçirmemiz gerekiyor. Ölesiye bağlı mıyız O’na?!. Hafizanallah, bir günün yarısında O’ndan kopuk yaşayacaksak, “Emanetini al!” diyecek kadar O’nunla irtibatımız adına cesur muyuz, mert miyiz?!.

Sızıntı’nın ilk sayısının kapağıydı: “Merhametin yok diyelim nefsine / Merhamet etmez misin evlâdına?!.” (M. Akif) Merhamet etmez misin evlâd-ı evlâdına, evlâd-ı evlâdına… Onlara İnsanlığın İftihar Tablosu’nun, Râşid Halifeler’in, “iman-ı billah” adına, “marifetullah” adına, “muhabbetullah” adına, “zevk-i ruhanî” adına, “aşk u iştiyâk-ı likâullah” adına bıraktıkları miras gibi bir miras bırakmak üzere… Onları ihyâ etmek, dirilmelerini sağlamak.. gelecek nesillerin İsrâfîl’i olmak.. heyecanınızı bir sûr gibi kullanmak ve onlara hayat üflemek… Toruna, torununun torununa, torununun torununa, torununun torununa… Üç asır, dört asır, beş asır, on asır, dipdiri kalma adına, eriyip kül olmak iktiza ediyorsa, Hazreti Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali (radıyallahu anhüm ecmaîn) gibi eriyip kül olmak lazım!.. O nesiller adına…

   Onca zulme rağmen, dilsiz şeytanlar kol geziyor; maalesef, bir Hızır Çelebi sedası gürlemediği gibi, bir Emile Zola sesi de duyulmuyor!..

Ve izafî planda, nisbî planda sizin emced ceddiniz, -cedd-i emcediniz- Orhan Gazi’ler, Osman Gazi’ler, Süleyman Şâh’lar, Murad Hüdavendigâr’lar… Öyle bir mülahazaya bağlı yaşadılar. Sağlam bir miras geriye bıraktılar. Eskiye eskiye belli bir dönemde o da kıvamını, rengini, desenini, muhafaza edemedi, partallaştı. Koca devlet, paramparça oldu!.. Bir kargaşa dünyası… O kargaşa dünyası -nesi diyelim- sarmalı içinde mübarek Anadolu. Analarla dolu; hep sağlam evlatlar yetiştiren analarla dolu, mübarek ülke.. Asırlarca cihanın kaderine hâkim olan ülke… Şimdi yürekleri yakacak mahiyette zâlimlerin hay-huyu ile, mazlumların iniltisiyle inliyor!.. Öyle bir inliyor ki, Türkiye’nin dört bir yandan işgal edildiği Cihan harbini müteakip, İngilizler bir taraftan, İtalyanlar bir taraftan, Fransızlar bir taraftan, Adalar’da halayığınız gibi gözünüzün içine bakan başkaları İzmir’e bayrak dikecek kadar bir taraftan taarruz ettikleri zaman bile, ne o ölçüde zâlimin hay-huyu ne de mazlumun iniltisi duyulmuştu!..

İslam dünyası, âdeta zâlimlerin hay-huyunun korosu haline geldi; mazlumların iniltisinin korosu haline geldi. Bir, toptan bağırıp çağırma, hay-huy etme; bir de toptan inleme, âh u vâh etme. İki tane ses duyuluyor; bir yerde ezenin zâlimce hay-huyu; beri taraftan sesini çıkarmadan ezilenin, öldürülenin, ırzı çiğnenenin, namusu doğrananın, haysiyetiyle oynananın iniltileri, âh u efgânı duyuluyor. Tarihte belki bir-iki-üç defa, bir kısım zâlimler sebebiyle yaşanmış bir tablo; İslam dünyasında, hususiyle beş asır, altı asır devletler muvazenesinde dümende bulunan bir milletin vatanında, acı acı!..

O çığlıklar, o çığıltılar, kulaklarımda çınlıyor gibi!.. Evet, onu söylemek belki doğru değil: Her gün birkaç defa kendimi yataklık, yatağa düşmüş bir hasta gibi hissediyorum; sonra başımı seccadeye koyuyor, “İçimi Sana döküyorum!” diyorum.

Çevrede hâlden anlamayan, dilden anlamayan bir sürü dilsiz şeytan var. “Dilsiz şeytan” diyor Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm. Bunca mezâlim karşısında, sesini yükseltebilecek bir Ebu’s-Suud yok!.. Bir Molla Gürânî yok!.. Yok!.. Bir Hızır Çelebi yok!.. İsterseniz Frenkçe ifadesiyle deyin, “Bir Emile Zola yok!..” Yok!..

Müslümanlara Şi’b-i Ebî Talib’de boykot yapıldığı dönemde, üç tane insan, kabilelerinin gücünü de arkalarına alarak, bütün Mekke müşriklerinin, bütün kabilelerin altına imza attıkları, “Beni Hâşim’i iflah etmemek lâzım!” muahedesine karşı çıktılar. İnsanlığın İftihar Tablosu da o mağdurlar arasında, o mehcûrlar arasındaydı; mübarek eşi annemiz de. Anneler annesi, annelerimizin hepsi ona kurban olsun!.. Hadîcetü’l-Kübrâ. Hadîce, “erken doğan” demektir. En erken hakikate uyananın o olması itibariyle, isim ile müsemmâ arasında ne kadar da bir mutabakat var?!. Analar anası… Kurban olayım!.. Bilmem ki Âişe validemizin de durumu nasıl; Âişe validemizin büyüklüğünü ölçecek kantarım yok. Ahiretteki mizana konulduğunda bile, o mizanın kırılacağına inanıyorum!.. Ama Efendimiz, kendisine öyle bende olan Hazreti Âişe validemizin yanında, hep “Hadîce’nin yakını…”, hep “Hadîce’nin -bilmem- akrabası…” demek suretiyle, o “erken doğan”ı yâd-ı cemil olarak zikredip duruyor.

Evet, “Mezâlim yaşanıyor.” dedim: Mesâvî irtikâp ediliyor, me’âsî meşrû gösteriliyor. Bohemce yaşayış âdeta alkışlanıyor, ona göz yumuluyor. Suiistimaller örtbas ediliyor, tecavüzler örtbas ediliyor… Nâm-ı Celîl-i Nebevî dört bir yanda şehbal açsın diye, dünyevî herhangi bir beklentiye girmeden, o bayrak omuzlarında, sağa-sola koşan insanların yolları kesiliyor. Yolları kesiliyor kırk haramîler tarafından; “O bayrağı her yerde dalgalandıramazsınız!” diyerek, o bayrağı aşağıya çekiyorlar. O bayrağın dalgalandığı müesseseleri kapatmaya çalışıyorlar. Bir şeytan dürtüsüne uymuşlar ki, hiç sormayın?!. Tarihte ender zâlimler dahi mesâvînin bu ölçüde insanı çıldırtanını yapmamıştır zannediyorum.

   Soluklarımız bu kadarına yetti ya Rasûlallah!..

Bütün bunlara rağmen, yılmadan, usanmadan o bayrağın, nâm-ı Celîl-i Muhammedî’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem), nâm-ı Celîl-i İlâhî’nin şehbal açmasını; Hazreti Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali mirasının bir bayrak halinde dalgalanmasını devam ettirmek lazım. O bayrağın indirilmemesini sağlamak için -bence- cansiperane o mevzuda mücadele etmek lazım, cansiperane. Kaba kuvvete başvurmadan, terörün en küçüğüne “Evet!” demeden… Ama o mevzuda öldürürlerse, ezerlerse, bir işkence ederlerse şayet, cân u gönülden, Ashâb-ı Uhdûd gibi, hepsine katlanarak… Çukurlara atsınlar.. mezarlar kazsın dursunlar.. mezarları “mel’un mezar” ilan etsinler… Bunların hiç birine aldırmadan, “Allah’a iman, Allah’ı bilmek bize yeter! Muhabbetullah bize yeter! Marifetullah bize yeter! Aşk u iştiyak bize yeter! Likâullah’a iştiyak bize yeter!..” deyip, durmadan, atı mahmuzluyor gibi mahmuzlayıp veya bir üveyik gibi kanat açıp enginliklere açılıyor gibi sürekli, enginliklere açılmak, “Daha, daha, daha!..” deyip bir “Hel min mezîd” kahramanı gibi, nâmının ulaşmadığı her yere Nâm-ı Celîl-i Nebevî’yi ulaştırmak lazım.

Huzuruna gittiğimiz zaman, “Soluklarımız o kadarına yetiyordu yâ Rasûlallah!” diyecek kadar… “Bir yerde kalbimiz durdu, soluklarımız da bitti; biz de orada döküldük, biçildik; başaklar gibi biçildik!.. Ama Sen de biliyorsun ki, Allah da biliyor ki, sonuna kadar nâm-ı Celîl-i Nebevî’ni cihanın dört bir yanına ulaştırma azmi içindeydik!..” O Cân’a (sallallâhu aleyhi ve sellem), o nâm-ı Celîl-i Nebevî’ye binlerce canımız kurban olsun!.. Ondan başka bir derdimiz, bir davamız olmadı!.. Olsaydı zaten, Kıtmîr gibi -zannediyorum- yüzde doksan dokuz virgül dokuz, sizin de yeryüzünde bir dikili taşınız olurdu!.. Başınızı sokacağınız, kendinize göre bir kulübeniz olurdu!.. Gelecek adına birilerine, bir şeylere dilbeste olur, gönül bağlardınız!.. Dû cihandan el yuma ve hânümânın kalmaması gösteriyor ki, kalbiniz ile siz, O’na müteveccih yaşıyorsunuz. Allah, o teveccühü artırarak devam ettirsin!..

O teveccühü yeterli bulmamalı, “Daha teveccüh, daha teveccüh, daha teveccüh!..” demeli. Teveccühler sâlih dairesi… Zira siz O’na samimi teveccüh ettikçe, O da size bakar. “Kulum, Bana bir ayak gelirse, Ben bir adım…” buyuruyor. Müteşâbih bir ifade bu. “O Bana bir adım atarsa, Ben yürüyerek gelirim; o yürüyerek gelirse, Ben koşarak gelirim…” Buna Belagat ilminde “mukâbele” ve “müşâkele” denir. Yani “karşılıksız bırakmam!” Ama nasıl bir karşılık?!. Bazen bire on vererek.. bazen bire yüz vererek.. Bakara sûre-i celîlesinde ifade edildiği üzere, “Yüz başak veren bir dâne gibi…” bazen bire yüz vererek.. bazen de hâlisâne olursa, ihlasla olursa, ihsan şuuru ile içli-dışlı olursa, bire bin vererek mukabelede bulunur.

   Ey Müslümanlar, siz neredesiniz; durduğunuz yeri söyler misiniz?!.

Kim kazanıyor, kim kaybediyor? Kim doğru yolda, kim eğri yolda?!. Bir türlü taş üstüne taş koymaya doymayan.. villaya villa ilave etmeye doymayan.. filoya filo ilave etmeye doymayan.. bir türlü dünyaya doymayan, doyma bilmeyen aç gözler, varsın “boş”luğun arkasından koşsun dursunlar!.. Siz, öyle bir “dolu”ya doğru yarış yapıyorsunuz ki, tam “Sâbikû!..” ve “Sâri’û!..” ayetlerinin hitabına uymuş gibi, kalbiniz durasıya o mevzuda koşmaya karar vermişsiniz.

Kur’an, emrediyor, siz de ona “Lebbeyk!” diyorsunuz.. “Cennet’e doğru koşun, Cemâlullah’a doğru koşun, Rıdvan’a doğru koşun, Cemâl-i bâ Kemâli müşahedeye doğru koşun!..” Evet, Allah öyle buyuruyor Kur’an’ında, siz de öyle yapıyorsunuz: وَسَارِعُوا إِلَى مَغْفِرَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا السَّمَوَاتُ وَالْأَرْضُ أُعِدَّتْ لِلْمُتَّقِينَ “Rabbinizden (sürpriz mükâfatlarla yüklü) bir mağfirete ve genişliği göklerle yer kadar olan ve müttakîler için hazırlanmış bir Cennet’e yarışırcasına koşuşun!” (Âl-i Imrân, 3/133) سَابِقُوا إِلَى مَغْفِرَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا كَعَرْضِ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ أُعِدَّتْ لِلَّذِينَ آمَنُوا بِاللهِ وَرُسُلِهِ ذَلِكَ فَضْلُ اللهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ وَاللهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ “Rabbiniz tarafından verilecek mağfirete ve cennete girmek için yarışın! Öyle bir cennet ki eni göklerle yerin eni gibi olup Allah’a ve rasûllerine iman edenler için hazırlanmıştır. İşte bu, Allah’ın dilediği kimselere olan bir ihsanıdır. Allah büyük lütuf sahibidir.” (Hadîd, 57/21)

Öyleyse sözümüz her zaman leylî sözü olmalı, diğerlerine hep kapalı bulunmalı. “Leylî sözü söyle, yoksa hâmûş!” diyor Fuzûlî. “Açacak isen kucak, aç O’na âğûş!..” Açacaksan, O’na aç âğûş; kucak aç. Bırak, it dünyayı elinin tersiyle, milletini aziz kılacak kadar. Bir vazife bilerek yapacağın şeyi yap; hepsini vermek icap ettiği yerde de tereddüt etmeden ver Hazreti Osman gibi, Hazreti Abdurrahman İbn Avf gibi (radıyallahu anhüma). İnsanlığın İftihar Tablosu gibi, giderken, kalkanın rehinde gitmeye bak. Giderken, kalkanı rehinde… Aile efradının rızkını temin etmek için aldığı borç paraya mukabil, yanında bulundurduğu o kalkanı rehin vermiş. O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) dilbeste olan, O’nu çok seven Osmanlılar, O’nun mübarek eşyasını “emânet-i mukaddese”ye götürür koyarlar ve millet de onları birer “kutsal emanet” olarak ziyaret eder, yüz sürerler. Onlar için, bence, bir şehir verilse değer. Ama işte o kalkan, ailenin rızkını temin etmek için, alınan borç para karşılığında, o çizgide olmayan birisinin elinde rehindir. Şakır şakır ganimetlerin aktığı bir dönemde; İnsanlığın İftihar Tablosu’nun ruhunun ufkuna yürümesi öyle oluyor. Hazreti Ebu Bekir öyle yürüyor, Ömer öyle yürüyor, Ali öyle yürüyor, Hâlid öyle yürüyor, Sa’d İbn Ebî Vakkâs öyle yürüyor; radıyallahu anhüm ecmaîn.

Peki ama أَيْنَ أَنْتُمْ أَيُّهَا الْمُسْلِمُونَ؟ Siz neredesiniz? Siz, nerede duruyorsunuz?!. Durduğunuz yeri söyler misiniz?!. Durduğunuz yer, onlarla münasebetin remzi olacaktır, Allah ile münasebetin remzi olacaktır.

   Müminler, içtimaî huzur ve yükselişin temini için, mesâîlerinin tanzimi, yapacakları işlerin taksimi ve teâvün düsturunun teshili ile beraber, aralarındaki emniyetin tesisine de muhtaçtırlar.

Aynı zamanda “hey’et-i ictimâiye-i İslâmiye”, “hey’et-i ictimâiye-i milliye”, “hey’et-i ictimâiye-i hıdemiyye/hareketiyye” arasında emniyetin tesisi çok önemlidir. Meseleyi dünya çapında ele aldığınız zaman, “İslâmiye” dersiniz; milletimiz çapında ele alınca “milliye” dersiniz ve aynı zamanda tamamen bu işe gönül vermiş insanlar, “adanmış” insanlar, başka mülahazası olmayan insanlar zaviyesinden ele aldığınız zaman da “Hizmet” dersiniz, “Hareket” dersiniz. Dünya da zaten “Hizmet” diyor, “Hareket” diyor. Buradaki bir arkadaşımız, değişik iki-üç dile tercüme edilen kitabında da aynı zamanda onun Türkçesini yazmış kitabın arkasına, “Hizmet” diyor. Allah, deyip ettiklerimiz çizgisinde, gönüllerimize de istikamet ihsan eylesin. Ve böyle diyen, böyle düşünen insanları, Rabbim, dünyada da, ukbâda da pâyidâr eylesin!..

Mâbeynde emniyetin tesisi, herkesin birbirine güven vadetmesi, çok önemlidir. Başta, esasen, aynı duygu, aynı düşünceyi paylaşan, aynı armoni içinde bulunan insanlar arasında emniyetin tesisi… Bir hizmete gönül vermiş, adanmış insanlar.. fedakâr insanlar.. adanmışlığı bu mevzuda en büyük sermaye, en büyük kapital olarak gören insanlar… Bunlar, kendi aralarında birbirlerine çok iyi güvenmeliler. Sahip oldukları o “mü’min” isminin muktezasını yerine getirmeliler.

O “mü’min” ismi, “inanıyor, inanan” demektir. Mü’min, “mü’min” ismini, Cenâb-ı Hakk’ın “emniyet vadeden, emniyet lütfeden ve aynı zamanda mü’minlik lütfuyla serfirâz kılan” manasına gelen “el-Mü’min” isminden almıştır. Mü’minlerdeki o mübarek isim, Cenâb-ı Hakk’ın Esmâ-i Hüsna’sından alınmış bir isimdir. Zât-ı Ulûhiyete nispeti itibariyle, engin bir manası, nâkâbil-i idrak bir manası vardır. Bize ait yanı itibariyle manası, “yeryüzünde emniyet ve güvenin temincisi, tesisçisi olma”ya kadar uzanır. “Allah’a iman”dan alıp, “Allah’ın söylediği her şeye inanma”dan alıp, “yeryüzünde emniyet ve güvenin temsilcisi olma”ya kadar… Onları gördüğü zaman, herkes, “Bunlara güven duyulabilir! Bunlardan bir hıyanet gelmez!” diyebilmeli. Onun karşılığı ise, “hâin”; o mü’minin karşılığı, “emniyet ve güven vadeden”in karşılığı “hâin” ve mübalağa kipiyle “havvân”.

O açıdan da değişik kategorilerde emniyetin tesisi söz konusu. Tamamen kendini Hizmet’e adamış insanlar arasında daha derince bir emniyet duygusu… Allah’a imandan kaynaklanan, esâsât-ı İslamiyet’e imandan kaynaklanan, aynı zamanda Kitap ve Sünnet’e imandan kaynaklanan, sahabe örneğini görmekten, Siyer felsefesinden kaynaklanan, tam bir “emniyet ve güven temsilcisi” olma, o emniyet ve güveni kendi aralarında tesis etme…

Evet, aynı duyguyu paylaşma.. aynı anlayış istikametinde hareket etme.. birbirine çok fazla itiraz etmeme.. duygu ve düşüncelerini centilmence, efendice, gönül kırmadan ifade etme, ortaya koyma.. icabında bir başkası farklı bir düşünce ortaya koyduğu zaman, geriye adım atmasını da bilme.. kendi düşüncesinden vazgeçerek -biraz evvel hem belki de gelişi güzel söyledim- أَنْتُمْ أَعْلَمُ بِأُمُورِ عُقْبَاكُمْ “Ukbâya ait işleri siz benden iyi bilirsiniz!” mülahazasıyla, -efendim- “Sizin dediğiniz daha isabetli görünüyor!” deme… İsterse sonra başkaları, senin dediğin ve ettiğin şeyi isabetli bulsun ve gelip desinler ki, “Yahu, asıl senin dediğin doğruymuş. O gün bizim dediğimize sen, cevab-ı sevap verdin ama senin dediğin doğruymuş!” O kadar mehil tanıma onlara.. o kadar güven vadetme.. o kadar hakikate saygılı olma…

   Hakkın Hatırı, Münazara Adabı ve İmam Azam Ebu Hanife Hazretleri

Değişik vesilelerle hep tekerrür ettiği gibi, bir kere daha tekrar etmek istiyorum, mazur görürseniz: Ebu Hanife, gecenin yarısına kadar talebeleriyle bazı meseleleri müzakere edermiş. Bizdeki münazara âdâbına göre; yoksa televizyonlardaki birbirine karşı saygısızlık yapma tartışması değil. Münazaranın âdâbı vardır, o mevzuda yazılmış kitaplar vardır: İnsanlar birbirlerine karşı hakikati nasıl savunacaklar? Herkes kendi düşüncesini nasıl ortaya koyacak? Nasıl ifade edecek onu? Geriye dönmesini nasıl yapacak? İleriye adım atmasını nasıl yapacak? Orada karşı tarafın duygu ve düşüncesine nasıl saygılı olacak? Kendi duygu ve düşüncelerine nasıl saygı toplayacak? Buna dair kitaplar yazılmış. Televizyonlardaki o tartışmalar, oradaki o tartışmalar, vahşîce boğuşmalar gibi bir şey. Öyle değil, “münazara âdâbı”na göre…

Ebu Hanife hazretleri, münazara âdâbına göre, gecenin yarısına kadar münazara yapıyor. Muhammed İbn Hasan eş-Şeybânî hazretleriyle, İmam Yusuf hazretleriyle, Züfer hazretleriyle… Beş bin tane, derslerine devam eden insan var. Birisi, mübalağa mı yaptı, bilemiyorum; yapabilir, çağımız, mübalağa çağı: “Elli bin tane, derslerini dinleyen insan vardı; kitaplara bakarak, derse iştirak ederek, onun mütalaalarını müzakere eden insanlar vardı.” demişti. “Elli bin” olmasın, “beş bin” bile olsa, öyle entelektüel, öyle kapasiteli, öyle yürekli, öyle hakşinâs insanın bulunması çok önemli; demek ki, o dönem, hakikaten bir “altın çağ”. Gecenin yarısına kadar müzakere ediyor. Ve sonra talebeler diyorlar ki: “Üstadım!” Ne diyorlarsa, “Ey büyük müctehid! Ey babayiğit adam!” Ne diyorlarsa, nasıl hitap ediyorlarsa o gün. “Senin dediğin gibiymiş bu!” diyorlar. Talebesiyle, meseleyi müzakere ediyor.

Hazret, gittikten sonra, bir daha temel kaynaklara müracaat ediyor; Kitap, Sünnet, Sahabe ve Tâbiîn’in kavilleri… Kendisi Tâbiîn’den değil; bazıları onun bir sahabî gördüğünden bahsederek, onu da Tâbiîn’den sayarlar; oysaki kendi, Tebe-i Tâbiîn’den, üçüncü sınıftan. Seleflerinin mütalaalarına, müzakerelerine, yorumlarına başvuruyor. Sabah namazına geldiğinde… Nasıl hitap ediyorsa onu da bilmiyorum, “Çocuklar!” mı diyor; yoksa Kıtmîr’in beraber ders müzakere ettiği ders arkadaşlarına dediği gibi, “Ali Hoca, Veli Hoca!” dediği gibi, öyle mi diyor, bilemiyorum. Ben, efendiler efendisi o insanın, kendi talebelerine seslenirken bile, efendiliğini koruduğuna inanarak, mutlaka onları tazimle yâd ettiğine inanıyorum. Nasıl diyordu, belki “Ey Ebu Yusuf Efendi! Ey Muhammed Efendi! Ey Züfer Efendi!” Paşazade çünkü, o da; “Ey Züfer Efendi!..” “Ben sabaha kadar, o dediğimiz meseleyi bir kere daha gözden geçirdim, sonra gördüm ki, benim değil de, sizin dediğiniz doğruymuş!”

Hakk’ın hatırı, âlidir; hiçbir hatıra fedâ edilmemelidir. İlle de “Benim dediğim dedik. Benim dediğime uyulmadığı takdirde, herkes yok edilmelidir, zindanlara atılmalıdır; taziplere, tehcirlere, tehditlere, tevkiflere maruz bırakılmalıdır!” Bu, Firavunların düşüncesi… Bu, zâlimlerin, gaddarların, hattârların, müfsitlerin düşüncesi!..

Ebu Hanife’nin düşüncesi, Râşit Halifeler’in düşüncesi, Efendimiz’in düşüncesi ise, meşveret yörüngeli. Ümmetine fikir soruyor, onlar bir şey söyleyince, dikkate alıyor. Geçen sohbette zikredildiği üzere, Selmân-ı Fârisî’nin mütalaasına uyarak, “Hendek!” diyor. Sahabesiyle meşveret ediyor; Uhud savaşında, dışarıya çıkıyor. Her şeyi O’ndan öğrendikleri bir insan… Onların düşüncelerine saygının gereği, “küçüklük” demiyor. Her şeyi O’ndan öğreniyorlar ama meşverette onların dediklerine uyuyor; Uhud’da dışarıya çıkıyor, yoksa Efendimiz’in kendi düşünceleri, içeride kalıp tabya savaşı vermek, müdafaa savaşı vermek istikametindeydi.

İnsanlığın İftihar Tablosu… O büyüğe bakın, Ebu Bekir’e bakın, Ömer’e bakın, Osman’a bakın, Ali’ye bakın, bakın!.. Ömer İbn Abdülaziz’e bakın, Hâdî’ye bakın, Mehdi’ye bakın, Mu’tasım’a bakın!.. Efendim… Süleyman Şah’a bakın, Osman Gazi’ye bakın, Orhan Gazi’ye bakın, Murad Hüdavendigar’a bakın, bakın!.. Bakın, hepsi o muhteşem karakteri temsil eden insanlardır.

   İkiyüzlü zâlimlerin dine ve diyanete verdiği zarar, ehl-i küfrün tahribinden çok daha feci olmuştur.

Bir de değişik dönemlerde, değişik çağlarda, hususiyle enâniyetin dolu-dizgin gittiği yirminci asırda, hususiyle İslam dünyasında ve bilhassa Kapadokya’da; insanların kendi düşüncelerine, kendi dediklerine taptıklarını görünce, insanın midesi bulanıyor. Özür dilerim, “Bulanıyor!” deyince, mideniz bulanmasın. Hakikaten… Çünkü mideyi bulandıracak kadar!.. Öyle bir şenâat, bir denaet, bir mesâvî, bir meâsî nümâyân ki, hiç sormayın!.. Damlasını deryaya atsan, bütün balıkların midesi bulanır!..

Evet, mü’min, emniyet ve güven insanıdır. Herkesin kendisine karşı güven duyduğu insandır, Allah’a inanmanın gereği olarak… Âlem bana güven duymuyorsa, benden kaçıyorsa, ben, insanları Allah’tan uzaklaştırıyorum, demektir. Değişik vesilelerle ifade ettiğim bir hususu, müsaade ediyor musunuz, bir kere daha ifade etmeme: Allah göstermesin!.. Ben, o diyanete mensubiyeti de imâ eden kelimeyi kullanmayacağım, onlar da rahatsız olmasın diye. “Kütüb-i sâlife” falan demek, belki onunla da yine aklınız bir tarafa kayabilir. Fakat sizin din ve diyanetinizin dışında, çok farklı anlayışa, dünya görüşüne, inanç sistemine sahip bir milletin haziresinde neş’et etseydiniz.. sonra hâlihazırdaki İslam dünyasına baksaydınız.. başınızı kaldırıp Kapadokya’ya baksaydınız… Rica ederim, İnsanlığın İftihar Tablosu’yla temsil edilen, mebdei “semâ”ya dayanan, arkasında “vahy-i semâvi-i İlahî” olan İslam dinini seçme mevzuunda bir fikirde bulunur muydunuz?!.

Şu, insanların canavarlaştığı, birbirini yediği.. kuvvetin hâkim olduğu.. adaletin ayaklar altında pâyimal olduğu.. hukuk sisteminin işletilmediği.. kimsenin, kendi hakkını müdafaa edemediği.. karar veren hâkimlerin bile kendilerini zindanda bulduğu.. avukatların müdafaa ettikleri insanlar adına kendilerini zindanda bulduğu… Böylesine kirlenmiş, levsiyât haline gelmiş, damlası okyanusa düşse balıkları öldürecek hale gelmiş bir ülkeye baktığınız zaman -“Bunların sahip olduğu dinin mebdei ‘semâvî’ imiş, Allah’tan gelmiş.” Bunu bilseniz bile.- o istikamette bir tercihte bulunur musunuz?!.

Vicdanlarınıza sesleniyorum. Bir şeye bakarak konuşmayın; Allah için, vicdanlarınızın sesini ortaya koyun! Kapadokya’yı seçme mevzuunda bir tercihte bulunur muydunuz?!. Hayır!..

Emniyet ve güvenin pâyimal olduğu.. Allah’a iman meselesinin kendini ifade etmediği.. mü’minin mü’mince davranmadığı.. hakkın-adaletin yeryüzünde tek temsilcisi olarak kendisini göstermediği bir yere, bu kirli dünyaya bakan insanlar, sadece burunlarını tutar geçerler; istifrağ etmemek için, gözlerini kaparlar.

Bu, insanları Allah’tan öyle bir kaçırmadır ki, kâfir, Müslümanlığa bunun kadar zararlı olmamıştır. Çünkü kırmızı çizgilerle, durduğu yer bellidir; ona karşı senin de metafizik gerilimin olur. Ama bir taraftan sana ait argümanları kullanırken, bir taraftan da kâfirin yapmadığını yapan insanlar, öyle bir kaçırırlar ki Allah’tan, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’dan, Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali yolundan… عَلَيْكُمْ بِسُنَّتِي وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِّينَ “Siz, Benim ve doğru yolda olup hep doğru yolu gösteren Râşid Halifeler’in yoluna yapışın!..” buyurulan o yoldan öyle bir kaçırırlar ki, hafizanallah, ne emniyetten bahsedilebilir ne de güvenden.

   Asrın minaresinin başında durup gelecek nesle seslenen Müezzin’i siz duyacak; insanlığın muhtaç olduğu emniyet ve güven ruhunu siz uyaracaksınız!..

İnsan, sağlam, yürekten Allah’a inanmalı.. “iman”ını, “marifet” ile taçlandırmalı.. marifetini, “muhabbet” ile taçlandırmalı.. muhabbetini, “aşk u iştiyak-ı likâullah” ile taçlandırmalı. Allah ile münasebeti açısından bu ölçüde kendini bir derinliğe salmalı!.. Derinleşme adına öyle bir çağlayana yelken açmalı ki, bir daha geriye dönmeyi, bir yerde takılıp kalmayı aklının köşesinden geçirmemeli!.. Mukteza-i beşeriyet olarak sapmalar, zelleler, şaşmalar olabilir. Fakat hep o marifete, hep o muhabbete, hep o aşk u iştiyaka doğru kararlı yürümeli!.. Birer “cansız resim gibi mü’min” olmaktan çıkmalı; “canlı, hareketli mü’min” olmaya bakmalı!..

Nitekim “İşte ey iki hayatın ruhu hükmünde olan İslâmiyet’i bırakan iki ayaklı mezar-ı müteharrik bedbahtlar! Gelen neslin kapısında durmayınız. Mezar sizi bekliyor, çekiliniz; tâ ki, hakikat-ı İslâmiyeyi hakkıyla kâinat üzerinde temevvücsâz edecek olan nesl-i cedid gelsin!” diyor Hazreti Üstad. Gürül gürül… Hicrî on üçüncü asrın minaresinin başında durmuş, halkı camiye davet eden; kendini “müezzin” gibi gören, Allah’a davet eden, namaza davet eden, iman-ı billaha davet eden; Hicrî on üçüncü asrın minaresinin başında durmuş, on dördüncü asra seslenen Zat!..

O sesi duyan, siz olun bence. Evet, inşaallah duymuşsunuzdur. “Allahu Ekber, Allahu Ekber”i duymuşsanız, “Eşhedü en lâ ilâhe illallah”ı duymaya çalışın.. “Eşhedü enne Muhammeden Rasûlullah”ı duymaya çalışın.. “Hayya ala’s-salat”ı duymaya çalışın.. Kurtuluşa gelin, “Hayya ale’l-felâh”ı duymaya çalışın.. gönül inşirahı ile, bir kere daha “Allahu Ekber”i duymaya çalışın.. ve meseleyi “Lâ ilâhe illallah!” ile noktalayın, kâfiyelendirin.

Evvela, Allah ile münasebet açısından, böyle bir emniyetin temsilcisi olmak… Sonra insanî değerler açısından; “ahlâk-ı âliye-i İslâmiye”, eskilerin ifadesiyle. Hazreti Gazzâlî’nin ifadesiyle, “Münciyât”, insanı kurtaran, necâta erdiren şeyler. Hep isteğimiz o değil mi?!. Dualarımızda أَجِرْنَا، نَجِّنَا، خَلِّصْنَا “Bizi koru.. Bizi kurtar.. Bizi halâsa erdir!..” demiyor muyuz?!. “Münciyât”, “muhlisât”, “mucîrât” diyebiliriz. O diğer iki tabiri (“Ecirnâ/Mucîrât” ve “Hallisnâ/Muhlisât”) çok kullanmamışlar. Fakat bir mahzur yok kullanmakta.

O istikamette, aynı zamanda insanlar arasında da öyle bir emniyetin ve güvenin temsilcisi olmak… Temsil ettiğimiz, yaşadığımız İslamiyet’e gönüllerde imrenme uyarmak… Değişik vesilelerle ifade edildiği gibi, zannediyorum bir evvelki sohbette de geçtiği üzere; “hal ve temsil meşherleri” oluşturmak… Kitap fuarları oluşturuyoruz ya!.. Bir kısım eşyayı teşhir etme fuarları oluşturuyoruz ya!.. Olimpiyatlar oluşturuyoruz ya!.. Belli aktiviteleri icrâ etme adına bize ait bazı şeyleri teşhir etme adına, bu teşhir edilen şeylerin teşhir edildiği yere “meşher” deniyor. Bir şeylerin sergilenmesi, enzâr-ı âleme arz edilmesi onların. Aynı şekilde, hâl derinliğiyle, temsil derinliğiyle, yaşama enginliğiyle bunu yapmak: “Allah Allah! Bu ne istikamet?!. Bu ne istikamet ki yürürken, ‘Aman bir karıncaya basarım!’ diye tir tir titriyor. ‘Arpa kadar haram bir şey ağzıma girer!’ diye tir tir titriyor. Gözü, bakmaması gereken şeye bakmış, bir haram girmişse içine, tir tir titriyor. Üzerinden elli sene geçtikten sonra bile aklına geldiği zaman, ‘Acaba buna karşı bir milyon defa mı Estağfirullah desem!’ diyecek kadar Allah ile irtibatı kavî!.. Ve karşı tarafta emniyet ve güven uyarıyor!..”

O emniyet ve güveni siz uyaracaksınız. Sonra el-âlem de size karşı emniyetin ve güvenin temsilcisi olacak; güvene güvenle mukabelede bulunacak, emniyete emniyetle mukabelede bulunacak. O açıdan, sizin aranızda emniyetin tesisi çok mühim. Hangi kategoride olursa olsun; Hizmet kategorisinde, Hareket kategorisinde, adanmışlık kategorisinde, millet kategorisinde, milletler veya millet-i İslamiye kategorisinde. Belki sonra bir gün gelecek, inşaallah, “insanlık” çapında, öyle bir zümreye, öyle bir oluşuma sebebiyet vereceksiniz ki, hakikaten herkes birbirine güven duyacak. Kimse kimseden endişe etmeyecek. Herkes, çok rahatlıkla, kapılara kilit vurmadan, Cuma namazına giderken dükkânını kilitlemeden, dışarıdaki eşyasını içeriye almadan gidecek. Çünkü bilip inanacak ki, kimse ona el uzatamaz.

Cenâb-ı Hak, bize de ve aynı zamanda mübarek bir milleti ifsat edenlere de hidayet-i tâmme lütfeylesin!.. Kalbleri yumuşatsın!.. Efendimiz’in sözleriyle ve Kur’an’ın öğrettiği dualarla bitirelim:

رَبَّنَا لاَ تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً إِنَّكَ أَنْتَ الْوَهَّابُ

سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ إِنِّي أَسْتَغْفِرُكَ لِذَنْبِي، وَأَسْأَلُكَ رَحْمَتَكَ * اَللَّهُمَّ زِدْنِي عِلْمًا وَلاَ تُزِغْ قَلْبِي بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنِي، وَهَبْ لِي مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً، إِنَّكَ أَنْتَ الْوَهَّابُ

يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ، ثَبِّتْ قُلُوبَنَا عَلَى دِينِكَ * يَا مُصَرِّفَ الْقُلُوبِ، صَرِّفْ قُلُوبَنَا إِلَى طَاعَتِكَ

رَبَّنَا آتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا رَشَدًا

اَللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ، كُلَّمَا اخْتَلَفَ الْمَلَوَانُ، وَتَعَاقَبَ الْعَصْرَانِ، وَكَرَّرَ الْجَدِيدَانِ، وَاسْتَقْبَلَ الْفَرْقَدَانِ، وَبَلِّغْ رُوحَهُ وَأَرْوَاحَ أَهْلِ بَيْتِهِ مِنَّا التَّحِيَّةَ وَالسَّلاَمَ

وَبَارِكْ وَسَلِّمْ عَلَيْهِ وَعَلَيْهِمْ، وَعَلَى جَمِيعِ الْأَنْبِيَاءِ وَالْمُرْسَلِينَ، وَعَلَى الْأَوْلِيَاءِ، وَالْأَصْفِيَاءِ، وَالْمُقَرَّبِينَ، بِعَدَدِ عِلْمِ اللهِ، وَبِعَدَدِ مَعْلُومَاتِ اللهِ، أَبَدَ الْآبِدِينَ، وَدَهْرَ الدَّاهِرِينَ

آمِينَ * أَلْفَ أَلْفِ آمِينَ * وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

“Ey bizim kerîm Rabbimiz, bize hidâyet verdikten sonra kalblerimizi kaydırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz bağışı bol olan vehhâb Sensin Sen!” (Âl-i Imrân, 3/8)

Sübhânsın Allah’ım; Seni (Sana yakışmayacak her şeyden) tenzih ederim. Allah’ım, günahımı bağışlamanı diler ve rahmetini dilenirim. Allah’ım, ilmimi artır ve bana hidayet verdikten sonra kalbimi kaydırma; katından bana rahmet lütfet; şüphesiz ki Sen, çok lütufkârsın.

Ey kalbleri evirip çeviren Allah’ım! Kalblerimizi İslamiyet’te sabit kıl!.. Ey kalbleri halden hale koyan Rabbim, kalblerimizi ibadet ü tâatine yönlendir!..

“Ey Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver ve içinde bulunduğumuz şu durumda bize kurtuluş ve doğruluğa ulaşmayı kolaylaştır.” (Kehf, 18/10)

Allah’ım! Efendimiz Hazreti Muhammed’e ve O’nun güzide ailesine, gece ve gündüzün değişimi, sabah ve akşamın, karanlık ve aydınlığın birbirini takip etmesi, gece ve gündüz gibi sürekli yenilenen zaman ve hallerin tekrar edip durmaları, Kutup Yıldızlarının karşılaşmaları boyunca salât eyle. O’nun ve Ehl-i Beyt’inin ruhlarına bizlerden selam, sevgi ve hürmetler ulaştır.

Allah’ın salat, selam ve bereketi, Efendimiz’in, mübarek ailesinin, bütün nebîlerin, rasûllerin, evliya, asfiya ve mukarrabînin üzerine olsun; Allah’ın ilmi ve Allah’ın malumatı adedince, ebedlere kadar, Allah Teâlâ’nın mülkü devam ettiği sürece!..

Âmin, binlerce, milyon kere âmîn. Kabul buyur Rabbimiz, kabul buyur ve bizi bir kere daha hamd ü sena hisleriyle coştur. Zaten bütün şükür, hamd ve senalar âlemlerin Rabbi Allah’a aittir.

Bamteli: TEVEKKÜL İÇİNDE SABREDECEĞİZ!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

 Müslümanların birkaç asırlık en büyük yitiği, dinî hayatı şekle boğmayan hal âbideleri ve temsil kahramanlarıdır.

Demiş ki Büyük Adam (Hazreti Bediüzzaman): “Tatmaya izin var, doymaya yok” (“… O meyveler, nümunelerdir; tatmaya izin var, tâ asıllarına talib olup müşteri olsun; yoksa, hayvan gibi yutmaya izin yoktur.” Sözler, s.61). Teşekkür için de, tadıp doymama bir esastır. Tıka-basa yediğiniz zaman, midede ne havaya yer kalır, ne suya yer kalır, ne de şükre yer kalır. Çünkü arkasından gelirse, gaflet gelir; esner durursunuz. Amma Allah’ın nimetini tadarsanız kuvve-i zâkia ile, hâlâ içinizde yeme arzusu ve isteği vardır; “Allah’ım! Bu yemekler ne güzelmiş! Bu içecekler ne güzelmiş! Bu soğuk su ne güzelmiş!” dersiniz. Bunları değerlendirip takdir etme, bir yönüyle mizana vurma, “Tat alma hissi, lisan, dil, dudak… Ne yerinde şeylermiş bunlar!” deme, bütün bunları icmâlen bile olsa, mülahazaya alma, öyle derin şükürdür ki, bunların hepsi gider, gider, gider, şu arşa ulaşır: لَئِنْ شَكَرْتُمْ لَأَزِيدَنَّكُمْ “Eğer şükrederseniz, Ben de nimetimi artırırım.” (İbrahim Sûresi, 14/7)

Ne var ki, midesi için yaşayanlarda bunlar olmaz.. bedenî zevklerini takib eden insanlar için bunlar olmaz.. dünyayı ebedî gören insanlar için bunlar olmaz.. tevehhüm-ü ebediyetle sarhoş olan, tûl-i emel ile mest u mahmur yaşayan insanlar için bunlar olmaz… Bunlar, “basiret”e, Cenâb-ı Hakk’ın lütfudur. Her zaman “uyûn-u sâhire” (göz kırpmadan, sürekli O’nu kollayan veya O’nun tarafından kollandığı mülahazasıyla yaşayan insanlar) için söz konusudur. Namazında, niyazında, kıyamında, rükûunda ve secdesindeki haliyle dıştan bakan bir insana “Bu adam Allah’a inanıyor görünüyor!” dedirten kullar için bahis mevzuudur.

Hani bazılarımız, -biraz da kendime benzetiyorum, Allah affetsin- elleri duada ama “O nasıl yapıyor, bu nasıl yapıyor?” dercesine sağa-sola bakıyor. Peygamber Efendimiz, namazda etrafa bakınmaya, göz ucuyla olsun çevreye bakıp durmaya “şeytanın, insanın namazından çaldığı şeyler” manasına “ihtilâs-ı şeytan” buyuruyor. Şeytan, başkalarını kullanıyor, “Bir miktar da bana!” diyor, “Hepsini Allah’a verme!” diyor, “Azıcık böyle yap, bir miktar da bana ver!” diyor. O da mahrum etmiyor şeytanı; onun da gönlü hoş olsun diye şeytana veriyor.

Hâlbuki اَلْمُؤْمِنُ إِذَا رُؤِيَ ذُكِرَ اللهُHakiki mü’min, görüldüğü yerde, Allah’ı hatırlatan insandır.”; oturuşunda, kalkışında, kıyamında, rükûunda, secdesinde, mâbede girdiğinde benzinin renk atmasında, bakışının bulanmasında Allah’ı hatırlatan; dilden, dudaktan, beyandan öte “bir beyan insanı”dır, “Allah’ı hatırlatan insan”dır, “hâl âbidesi”dir, “temsil kahramanı”dır. Firdevsî’nin destanı ölçüsünde destanlarla anlatamayacağınız şeyleri, bir kereliğine öyle birini görmekle hissedersiniz. Zannediyorum, içinize oturur her şey; “Elhamdülillah, demek böyle insanlar da varmış!” dersiniz. Belki bizim, birkaç asır evvel yitirdiğimiz, hasretini çektiğimiz şey de o; “hâl âbideleri”, “timsal kahramanları”, “temsil kahramanları”.

 “İslam, İslam, İslam…” diyen bir kısım nadanlar İslam’ın canına kıydılar.

Yalan ve gösteriş, gürültülü; hakikat ve samimiyet, sessizdir. Yıldırımlar, gök gürültüsünden evvel hedeflerine varırlar”. Gürültülü değil, içten fokur fokur kaynama, mağmalar gibi.. aşkını, heyecanını içinde boğma.. “Âşık’ım!” dersen, belâ-yı aşktan âh eyleme / Âh edip, ağyârı âhından âgâh eyleme!” Bunu “Şuara leşkerine mir-i livâdır sühânım” (Sözüm, şâirler ordusuna bayrak emîridir.) diyen, şâirlerin sultanı Fuzûlî söylüyor.

Evet, yan, yakıl, ocaklar gibi amma gam izhar eyleme! Bilmesin âlem onu. Fakat tavır ve davranışlarınla öyle bir irtibat tavrı sergile ki!.. Bir insan Allah’a inanıyorsa, tavırlarına-davranışlarına da o inanç yansır. Aksine, ayağını ayağının üstüne atan, âlemi hafife alan, kaykılıp arkasına -başkalarının yanında- yayılan, namaz kılarken sağı-solu kollayan, namazda mı değil mi belli olmayan, tavırlarıyla “amel-i kesir”den bir türlü sıyrılamayan insan, zannediyorum, başkalarını da namazdan ürkütür, namaza karşı sinelerde tiksinti hâsıl eder. Neden Türkiye’de, düne kadar devamlı namaz kılma nispeti yüzde 40-45 iken, şimdilerde yüzde 25’e düşmüş?!. Örnek Müslüman eksikliğinden…

İslam, İslam, İslam..” diyen insanlar “İslam”ın canına kıydılar. Şekil ve surete onu bağladılar. Onun bir iç meselesi, içtenleştirme meselesi olduğunu düşünemediler. Öndekileri millet öyle gördü, “Bu da böyle olur!” dediler. Çok defa hiç namaz kılmadılar amma Müslümanlığı da hiç dillerinden düşürmediler. Dolayısıyla onların arkasından sürüklenenler de, “gerçek mü’min tabiatı”nı, “ahsen-i takvime uygunluk halleri”ni, yolda bir yere bıraktılar, yitirdiler. Hem öyle bir yitirdiler ki, dönüp arama duygusunu da yitirdiler. Acaba Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali (radıyallahu anhüm ecmaîn) Müslümanlığı nasıldı? Onu da yitirdiler. Hazreti Muhammed Mustafa Müslümanlığı nasıldı? Onu da yitirdiler. Yalan söylediler, Kendilerini takip edenleri aldatıp çektiler bir vadiye.. karanlık bir vadiye.. İslam’ın ışığının olmadığı bir vadiye.. kalbî ve ruhî hayatın olmadığı bir vâdiye.. cismaniyetin, hayvaniyetin, beşerî garizelerin boy gezdiği bir vadiye çektiler. İnsanları bohemleştirdiler. Onlar da düşünemez oldular; kimin arkasında bulunduklarının da farkına varamadılar. Alkış tuttular, onlara destanlar kestiler. Ve onlar gibi düşünmeyenlere “kâfir, münafık” dediler. Arkadakiler de o Abdullah b. Übeyy b. Selül’leri adım adım takip ettiler; Peygamber yoluna karşı, Ebu Bekir yoluna karşı, Ömer yoluna karşı.. hâlâ da takip ediyorlar.

 İslam coğrafyasında en büyük tehlike, nifaktır!..

En tehlikeli şey, şeytanın kâfiri, kâfir yapması değildir; münafıkı, Müslüman göstermesidir. En tehlikeli şey, odur. Haçlının ülkenizi işgal etmesi, çok tehlikeli değildir; çünkü sizin ve onların arasında kırmızı çizgiler vardır. Bir kere onlar, sizin kadınlarınıza kızlarınıza ilişmezler, mâbedinize ilişmezler; ilişmemiş Haçlılar. Fakat münafık, meseleyi öyle bir karıştırır ki, Müslümanlık ile kâfirlik, bir harcın parçaları gibi, farklı kimyevî şeylerin bir araya gelmesi gibi olur. O güzellik, o beriki çirkinlikle bir araya gelince, kömür-elmas birbirine karışır. Siz, anlayın artık meselenin ne olduğunu!.. Günümüzün İslam dünyasında, bu şenaat, bu denaet yaşanıyor. Bazı yerlerde de katmerli yaşanıyor. Bazı yerlerde “müfret” yaşanıyor; bazı yerlerde “müza’âf” yaşanıyor, bazı yerlerde, -Kapadokya gibi- “mük’ab” yaşanıyor. Münafıklar, gemi azıya almış öyle gidiyorlar ki, hakiki Müslümanlara fırsat vermeme, canlarını alma, “Aman vurun, iflah etmeyin!” mülahazasıyla yaşama adetâ şiar haline, ideal haline, gâye-i hayal haline getirilmiş. Böyle bir dünyada, dış dünyadaki insanların Müslümanlığa imrenmesine imkân yoktur. Onun mübarek, dırahşan çehresini, değişik terör örgütleri gibi, bu değişik terör devletleri de öyle kirlettiler ki!.. Zannediyorum yarım asır, bu kirleri yıkamak için uğraşacaksınız, yine de dıştakilerine Müslümanlığın gerçek çehresini göstermede çok zorlanacaksınız; göbeğiniz çatlayacak, şakaklarınız zonklayacak, kasıklarınızı tutacaksınız, Üstad Necip Fazıl ifadesiyle, “öz beyninizi burnunuzdan kusacaksınız!”

Bunları dedim ama… “Ger günahım Kuh-i Kaf olsa ne gam yâ Celil / Rahmetin bahrine nisbet ennehû şey’un kalîl”. Belki de bizim günahlarımızdan, münafıklar böyle yüz aldı ve yol aldılar, mesafe aldılar, fırsat buldular. Şimdi hadiselerin lisanıyla “Niye firasetinizi kullanmadınız? Neden doğruyu doğru, eğriyi eğri göremediniz?” deniyor ve dolayısıyla Allah, zâlimin eliyle ensenize şamarlar indirmeye başladı, kulağınızı çekmeye başladı. Adeta, “Mü’min, bu kadar aptal olmamalı! Münafığın arkasından gitmemeli! Aptal koyunlar gibi kurdun arkasından sürüklenmemeli! Karanlık derelere yuvarlanmamalı! Aklınızı başınıza alın da, bir daha münafıkların arkasından sürüklenmeyin! Kendi yolunuzda yürüyün!.. Yürüyün ve önünüzde her zaman Ebu Bekir u Ömer u Osman u Ali’nin sesini-soluğunu duyun!” deniyor. Onların sesi-soluğu, parçalanmış Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın sesi-soluğudur; bir derinliğiyle Ebu Bekir’de, başka bir derinliğiyle Ömer’de, başka bir derinliğiyle Osman’da, başka bir derinliğiyle Haydar-ı Kerrâr, Şâh-ı Merdân, Dâmâd-ı Nebî Hazreti Ali’dedir. Onları (radıyallahu anhüm ecmaîn) takip ederseniz, O (sallallâhu aleyhi ve sellem) rehbere ulaşabilirsiniz. O’na ulaştığınız zaman, Allah’la aranızdaki münasebeti tesis etmiş olabilirsiniz. Sadece, yarım yamalak namazla değil, yarım yamalak oruçla değil, “Müslümanım!” demekle değil, “Biz, İslamî bir idare istiyoruz!” demekle değil… Gerçek Müslüman olmakla.. gerçek Müslüman olmakla, Râşid halifelere ulaşırsınız… Onlar da, elinizden tutarlar, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’a götürürler. “Referansız Yâ Rasûlullah!” derler. Onlar referans ise şayet, Allah Rasûlü, dergâh-ı nebevisinden sizi kovmaz. Rasûlullah’ın referans olduğunu da, Allah, dergâhından kovmaz.

Şeytanın referansıyla, tûl-i emel içinde, tevehhüm-ü ebediyet dalgınlığıyla yaşayan, şatafattan hoşlanan, alkışlanmayı cana minnet bilen, şeytanın oyuncağı, Müslüman görünen zavallılar… Böyle görünmekle onlar, hiç farkına varmadan cehennemdeki gayyalarını derinleştiriyorlar. Bir kuyu kazıyorlar başkalarına fakat kazmayı her yere çalışla, esfel-i sâfiline doğru bir derinlik açıyorlar. Çünkü Kur’an diyor ki: إِنَّ الْمُنَافِقِينَ فِي الدَّرْكِ الأَسْفَلِ مِنَ النَّارِMünafıklar, cehennemde, kâfirlerin de altında, en derin derekededirler!”. (Nisâ Sûresi, 4/145) Mü’mine kuyu kazmak için kazma çalan insanlar, onları zindanlara atan insanlar, mallarına el koyan insanlar, “Başkalarının yolunda kuyu kazdım!” zannettiklerinde, esasen, nifakları adına, esfel-i sâfiline doğru kuyu kazıyorlar. Öbür tarafta göreceksiniz.

 Soru: Hazreti Nuh, Hazreti Hud ve Hazreti Salih (alâ Seyyidinâ ve aleyhimüssalâtü vesselam) efendilerimiz gibi pek çok peygamberin, tehdit ve hakaretler karşısında وَمَا لَنَا أَلَّا نَتَوَكَّلَ عَلَى اللهِ وَقَدْ هَدَانَا سُبُلَنَا وَلَنَصْبِرَنَّ عَلَى مَا آذَيْتُمُونَا وَعَلَى اللهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُتَوَكِّلُونَ dedikleri anlatılıyor. Önceki ayetler de nazar-ı itibara alınarak, hemen bütün peygamberlerin bu ortak beyanıyla dikkat çekilen iki noktaya (tevekkül ve sabra) dair ayette kullanılan kayıtlar ışığında neler söylenebilir?

Hazreti Bediüzzaman da قَالَتْ رُسُلُهُمْ أَفِي اللهِ شَكٌّ فَاطِرِ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ (İbrâhîm, 14/10) ayet-i kerimesini bir risalesine (23. Lem’a / Hüccetü’l-lahi’l-Bâliğa Risalesi / Üçüncü Hüccet-i İmâniye) serlevha yapmış. Ayette geçen “Fâtır”, gökleri ve yeri yaratan, onu şekillendiren, kesen-biçen, kıvamına getiren; sadece “ol!” demekle onu öyle bırakmayan, aynı zamanda tam bir kıvama koyan manalarına geliyor. Kâinattaki bütün kesmeleri, biçmeleri, yontmaları ifade ediyor. Teşbihte hata olmasın, kâinat da eli-ayağı, gözü-kulağı, dili-dudağıyla âhenk içinde meydana getirilen bir âbide gibi. Kâinat, Hazreti Pîr’in ifadesiyle,  “büyük bir insan”, insan da “küçük bir kâinat”; kâinat bir kitap, insan da onun fihristi. “Âdeta insan, câmiiyetiyle kâinatın küçük bir fihristesi ve bir misal-i musaggarası hükmünde olup, umum esmanın nakışlarını gösteriyor.” (Lem’alar, 354) Dolayısıyla çok yerde “Fâtır” kelimesi kullanılıyor ki, o, “kesen, biçen, şekillendiren, kıvama koyan, her şeyi yerli yerine yerleştiren; ne aklın-mantığın istiğrab edeceği/yadırgayacağı bir tavır, ne de beğenilmeyecek bir hal bırakan; الَّذِي أَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ “O, her şeyi en güzel şekilde yaratır.” (Secde, 32/7) fehvasınca, sistemlerden o sistemlerin fihristi, özeti, hülasası olan insana kadar her şeyi en mükemmel vaziyette halk eden manalarının tamamını ihtiva ediyor.

 “Gökleri ve yeri var edip, değişmez bir sistem ve prensipler üzerine oturtan Allah hakkında şüphe etmek ha!..”

Öncelikle, Peygamberlerin kavimlerinden müşrikler diyorlar ki: وَإِنَّا لَفِي شَكٍّ مِمَّا تَدْعُونَنَا إِلَيْهِ مُرِيبٍ “Gerçekten biz, bizi kabul etmeye çağırdığınız bu şeyler hakkında çok derin bir kuşku içindeyiz.” (İbrâhîm, 14/9) Biz bir şekk/tereddüt içindeyiz. Hatta onun da ötesinde, -ism-i fâil sigasıyla ifade ediliyor- “mürîb”, bir “septist”, “sofist”iz yani, “reyb” içindeyiz. Bizimkiler o septizmi, sofizmi “reybîlik” kelimesiyle ifade etmişlerdi. Zannediyorum Ahmed Naim merhum da “İlmü’n-nefis”te ve diğerleri de kendi kitaplarında “reybîlik” sözüyle ifade ediyor, bu “mürîb” kelimesinden dolayı.

قَالَتْ رُسُلُهُمْ أَفِي اللهِ شَكٌّ فَاطِرِ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ “Kendilerine gönderilen rasûller ise onlara şöyle karşılık verdiler: Gökleri ve yeri var edip, değişmez bir sistem ve prensipler üzerine oturtan Allah hakkında şüphe etmek ha!” (İbrâhîm Sûresi, 14/10) Bir kere, yarattığı yerlerle ve göklerle O, öyle bir mesaj ortaya koyuyor ki; “Bir kitab-ı a’zâmdır serâser kâinat / Hangi harfi yoklasan, manası Allah çıkar.” Ayette adeta “Göklere, yıldızlara, semaya, nizama, âhenge, zeminin onlarla münasebetine bak!” denilerek, bir yönüyle o koca kitapta icmâlen makro âlemden mikro âleme, normo âleme doğru bir geliş ifade ediliyor. Sonra da diyor ki, …يَدْعُوكُمْ “O, sizi (Kendisine inanmaya) çağırıyor ki, neticede günahlarınızı bağışlasın ve (içinde bulunduğunuz helâki hak eden durumdan sizi kurtarıp, Kendi katında) belli bir sona kadar size süre tanısın.” (İbrâhîm Sûresi, 14/10) İşte bu gökleri ve yeri Yaratan -ki, size “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorulduğunda, siz de “Allah” diyorsunuz.” (Bkz. Mü’minûn Sûresi, 84-90; Yunus Sûresi, 31)- يَدْعُوكُمْ لِيَغْفِرَ لَكُمْ Sizden bir şey istemiyor; sizi yarlığamayı diliyor. Muktezâ-i beşeriyet olarak sağınıza, solunuza, yüzünüze, gözünüze bulaşan, tabiatınıza aykırı kirlerden sizi arındırmak için, günahlarınızı yarlığamak için çağırıyor.

Bir de وَيُؤَخِّرَكُمْ إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّىBelli bir süreye kadar size mehil üstüne mehil veriyor”. Burada da esasen, akla değer atfediyor. Bugün olmadı.. yarın olmadı.. öbür gün bir şeyle karşı karşıya kalırsınız, gözünüz açılır. Bir yerde görmemişsinizdir, başka bir yerde basiretiniz bir şeyi sezer. Bir yerde bir imhâli değerlendirirsiniz, orada bir kere daha ama farklı bakarsınız. فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرَى مِنْ فُطُورٍ ayetinde ifade edildiği gibi, tekrar tekrar bakarsınız. Dön bir kere daha bak canım!.. Dön bir kere daha bak!.. Âhenge bak, nizama bak, düzene bak!.. Bu açıdan da وَيُؤَخِّرَكُمْ إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّىNankörlüğünüz karşısında, zulmünüz karşısında, nifakınız karşısında, sizi hemen, çarçabuk yerin dibine batırmıyor” diyor. Peygamberlerin müşterek mesajı, bu.

 “Allah, kulları içinde her kimi dilerse ona hususî bir ihsanda bulunur.”

Onlar ise şöyle karşılık verdiler: قَالُوا إِنْ أَنْتُمْ إِلاَّ بَشَرٌ مِثْلُنَا تُرِيدُونَ أَنْ تَصُدُّونَا عَمَّا كَانَ يَعْبُدُ آبَاؤُنَا فَأْتُونَا بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ “Dediler ki: Siz de bizim gibi ancak birer beşersiniz; bizi atalarımızın tapageldiği ‘ilâh’lardan vazgeçirmek istiyorsunuz. (Eğer iddianızda doğru iseniz,) haydi bize açık ve karşı çıkılmaz bir delil (bizi inanmaya mecbur edecek bir mucize) getirin!” (İbrâhîm Sûresi, 14/10) “Siz de bizim gibi insansınız!” Sathî bakış öyle.. Doğru; el-ayak, göz-kulak, dil-dudak görünce, öyle diyor; bu, sathî bakış.. bakıp görememe. تُرِيدُونَ أَنْ تَصُدُّونَا عَمَّا كَانَ يَعْبُدُ آبَاؤُنَاSizin derdiniz, bizi, babalarımızın ibadet edegeldiği (hani meşhurları olan Lat, Menat, Uzza, İsaf, Nâile) bu putlara tapmaktan alıkoymak.. (Kâbe’nin çevresini ve içini kirleten) 360 küsur putlara tapmaktan alıkoymak; derdiniz bu!” (Efendimiz için olunca böyle..) فَأْتُونَا بِسُلْطَانٍ مُبِينٍBize apaçık, gözü açan, bâriz, beyyin bir bürhan, bir delil, bir sultan getirin!” “Sultan” kelimesine, Kur’an-ı Kerim tefsirlerinde, bu manaların hepsi veriliyor; “bürhan” deniyor, “ilzam edici bir şey” deniyor, “bir mucize” deniyor, “bir harika” deniyor. Hani “gökten bir taş gelsin!” (İsrâ Sûresi:92; Şuarâ Sûresi:187), “Ay parçalansın!” diyorlar. Bütün bunların hepsi, o sultan.

Kâfirler, münafıklar, putperestler, mülhitler, böyle diyedursunlar; Peygambere gelince: قَالَتْ لَهُمْ رُسُلُهُمْ إِن نَّحْنُ إِلاَّ بَشَرٌ مِّثْلُكُمْ وَلَكِنَّ اللّهَ يَمُنُّ عَلَى مَن يَشَاء مِنْ عِبَادِهِ وَمَا كَانَ لَنَا أَن نَّأْتِيَكُم بِسُلْطَانٍ إِلاَّ بِإِذْنِ اللّهِ وَعلَى اللّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ  “Rasûlleri onlara şöyle karşılık verdi: Biz, evet, sizin gibi ancak birer beşeriz. Fakat Allah, kulları içinde her kimi dilerse ona hususî bir ihsanda bulunur. Sonra, Allah izin vermedikçe size herhangi bir delil getirmemiz de söz konusu olamaz. Mü’minler, (her meselede) ancak Allah’a dayanıp güvenmelidirler.” (İbrâhîm Sûresi, 14/11)

Bu ayetlerde قَالَتْ “Kâlet” denilerek kelimenin müennes olarak kullanılması insanın kafasına takılabilir. Evet, niye müennes kelimeyle ifade edilmiş? Hani كُلُّ جَمْعٍ مُؤَنَّثٌ filan dersiniz. “Cem-i müzekker-i sâlimin gayrı her cemi, cemaat tevili ile te’nis hükmündedir.” denir. Fakat enbiya-i izâm için, “cem-i müzzekker-i gayr-ı sâlim” demek doğru değildir. Allahu A’lem, onlar kavimleri karşısında, zâhiren, bir zaafa uğradıklarından dolayı, “cemaat halinde” ama öyle bir cemaat halinde, “Hiç olmazsa öyle bir cemaati dinleyin!” manalarına işaret edilmektedir.

Ayette رُسُلُهُمْ “Rusülühüm” denilmek suretiyle, aynı zamanda bütün Peygamberlerin de mesajı olduğu yeniden vurgulanıyor. قَالَتْ لَهُمْ رُسُلُهُمْ إِنْ نَحْنُ إِلاَّ بَشَرٌ مِثْلُكُمْBiz, evet, sizin gibi ancak birer beşeriz.” Bu doğru. Bakın, objektif; birine bir şeyi anlatırken, onların doğrularını da doğrulamak lazım; tâ bir yönüyle sizin insafınız, objektif düşünceniz, aynı zamanda, onları da objektif düşünceye sevk etsin. Doğru, o açıdan doğru. قَالَتْ لَهُمْ رُسُلُهُمْ إِنْ نَحْنُ إِلاَّ بَشَرٌ مِثْلُكُمْ Biz de sizin gibi birer insanız, “misl”iniziz… Fakat burada da aynı zamanda “misl” kelimesi kullanılıyor; mesela إِنْ نَحْنُ إِلاَّ بَشَرٌ عَيْنُكُمْ değil. “Aynen sizin gibi” değil, “misil”; dış ve heykel itibarıyla, fizyolojik ve anatomik açıdan bakınca, “Evet, sizin gibi; el-ayak, göz-kulak, dil-dudak bakımından “misl”iniziz; fakat “aynı” değiliz sizinle. Onu da müşrik kafası anlar mı, anlamaz mı? Amma, Kur’an-ı Kerim, anlasınlar diye söylüyor.

 İnsanlığın İftihar Tablosu’na Allah’ın ilmi ve malumatı sayısınca salât ü selam olsun!..

وَلَكِنَّ اللهَ يَمُنُّ عَلَى مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ “Lakin, Allah (celle celâluhu) kullarından, dilediğine ekstradan lütuflarda bulunur.” خَارِقَةً، كَرَمًا، إِكْرَامًا، كَرَامَةً، مُعْجِزَةً Harika, cömertlik eseri bağış, ikram, keramet, ve mucize olarak, Allah birilerine بِحَيْثُ مَا لَا عَيْنٌ رَأَتْ، وَلاَ أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلاَ خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve tasavvurları aşkın ihsanlarda bulunur. Birisini çıkarır; Hazreti Nuh’u çıkarır; onun torunu sayılan, وَإِنَّ مِنْ شِيعَتِهِ لَإِبْرَاهِيمَ veya yolunun yoldaşı olan Hazreti İbrahîm’i çıkarır; Hazreti Musa’yı çıkarır; Hazreti İsâ’yı çıkarır. Allah’ın binlerce salat ve selamı, binlerce salat ve selam kendisine az gelen İnsanlığın İftihar Tablosu’nun ve onların üzerine olsun.

Antrparantez; şimdilerde “binlerce” değil de بِعَدَدِ عِلْمِ اللهِ وَبِعَدَدِ مَعْلُومَاتِ اللهِ “Allah’ın ilmi ve malumatı sayısınca” diyorum. Salat ü selam okurken, اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَأَوْلاَدِهِ وَأَزْوَاجِهِ وَعَلَى إِخْوَانِهِ مِنَ النَّبِيِّينَ وَالْمُرْسَلِينَ وَعَلَى الْمَلاَئِكَةِ الْمُقَرَّبِينَ وَعَلَى عِبَادِكَ الصَّالِحِينَ مِنْ أَهْلِ السَّمَاوَاتِ وَأَهْلِ اْلأَرَضِينَ رِضْوَانُ اللهِ تَعَالَى عَلَيْهِمْ أَجْمَعِينَ بِعَدَدِ عِلْمِ اللهِ وَبِعَدَدِ مَعْلُومَاتِ اللهِ، أَبَدَ اْلآبِدِينَ وَدَهْرَ الدَّاهِرِينَ demeyi tercih ediyorum. Bazı Hak dostları (…ألفُ ألفِ صلاة) “elfu elfi salâtin..” demişler; o da kesretten kinaye. Belki (…ألفُ ألفِ صلاة) “elfu elfi salâtin..” derken onlar, bir milyon değil de, “trilyon.. trilyon…” demek istemişlerdir, kesretten kinaye.. Fakat kinayeden daha ziyade sarîhi söylemek hoşuma gidiyor. Aynı zamanda, Hasan Basri Çantay, إِنَّ اللهَ وَمَلاَئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيمًا ayet-i kerimesinin mealinde, salât u selam ile alakalı diyor ki: En derin salât u selam, اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ بِعَدَدِ عِلْمِ اللهِ وَبِعَدَدِ مَعْلُومَاتِ اللهِ “İnsanlığın İftihar Tablosu’nun üzerine Allah’ın ilmi sayısınca ve Allah’ın malumatı sayısınca, salat, selam ve bereket olsun. Allah’ın o kadar salât u selamını, başta bir yönüyle bütün peygamberlerin çekirdeği olan, hükmü sonunda kafiye gibi gelen; ağacında/temelinde fide olarak bulunan, başında da bir meyve şeklinde arz-ı endâm eden Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-enâm hak ediyor. Dolayısıyla da ondan ötürü, öbürlerine de salât ü selam demek, kadirşinaslığın ifadesidir.

Bir tane daha antrparantez diyeyim: Ben o enbiya-i izama, evliya-ı fihama, onların ümmetlerine, evlatlarına, torunlarına salat u selam okurken, biraz da rikkatime dokunuyor. Diyorum ki: “Onları -böyle- rahmetle yâd eden yeryüzünde kimse kalmadı. Şu kadar mürsel, şu kadar nebi.. şu kadar Kur’an-ı Kerim’de geçen peygamber… Bunların arkasında giden bir sürü insan… Fakat onların hayrına hiçbir şey yapmıyorlar. Dolayısıyla, zannediyorum, onları hayırla yâd etmek de, onların hayırla yâd edilmesi üzere gönderilen, bütün hayırların kaynağı, Hazreti Muhammed Mustafa’nın (sallallâhu aleyhi ve sellem) ümmetine düşüyor.

 Meccânen Allahım.. meccânen.. meccânen!..

Konuya dönelim: وَلَكِنَّ اللهَ يَمُنُّ عَلَى مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِAllah, kullarından dilediğine meccanen lütuflarda bulunur.” Var ya el-Kulubu’d-Dâria’da: اَللَّهُمَّ خَلَقْتَنِي مَجَّانًا، وَرَزَقْتَنِي مَجَّانًا، فَاغْفِرْ لِي مَجَّانًاAllah’ım, beni meccânen yarattın.. Allah’ım, beni meccânen rızıklandırdın.. Meccanen de mağfiret buyur!” Çoğaltabilirsiniz; Allah’ım, beni meccânen Müslüman yaptın.. meccânen insan şeklinde yarattın.. meccânen Hazreti Muhammed’e ümmet yaptın.. meccânen âhirzamanda “kardeşlerim!” dediği zümre içinde gönderdin.. meccânen din-i mübin-i İslam’a hizmet etme imkanları verdin.. meccânen bir cemaat-i uzmâ içinde -şom ağızların “terör örgütü” demesine bakmayın-, nâm-ı Celîl-i İlahî’yi güneşin doğup battığı her yere götürmeye kararlı bir cemaat içinde beni yarattın.. meccânen.. meccânen… Allah’ım, biz karşılığını ortaya koyamasak bile bu işi tamamlamayı da meccanen bize lütfeyle.. Kereminle, lütfunla, Nâm-ı celil-i sübhanîni, Nâm-ı celil-i nebevîyi, güneşin doğup battığı, hatta Kıtmir’in mülahazasıyla, Güney Kutbu’ndaki penguenlere kadar götürmeyi nasip et. Onlara da fısıldayalım: “Biliyor musunuz penguenler! Muhammedun Rasûlullah.. Allah’ın şanlı, nâmlı, nişanlı, adlı, ünvanlı bir kulu vardı! İnsanlık, O’nunla ışığa gözlerini açtı.. O’nu size fısıldamaya geldik. Buralarda da fısıldayalım O’nun adını buralar, bu buzullar da duysun!..”

Peygamberler sözlerine devam ederler: وَمَا كَانَ لَنَا أَنْ نَأْتِيَكُمْ بِسُلْطَانٍ إِلاَّ بِإِذْنِ اللهِSize hemen bir sultan (delil, mucize, burhan) getirmek de bizim elimizden gelmez.”. Zira mucize, bildiğiniz gibi, Peygamberin, dava-i nübüvvetini ispat etmek üzere, Peygamberin eliyle Allah’ın yarattığı harikulade şeydir. Birilerinin gözünün açılmasını ve hakka hakikate uyanmasını sağlamak üzere velinin vilayetini izhar etmek için o velinin eliyle, onun gayret ve iradesini ortaya koymasıyla, Allah’ın yarattığı hârikulade şeye de “kerâmet” denir. Hazreti Pîr bir basamak aşağıya çekerek ona “ikrâm” diyor. İsterseniz bir basamak daha aşağıya çekerek “kerem” diyebilirsiniz. “Kereme teveccüh” de diyebilirsiniz.. Şahsınız hakkında düşünürken böyle düşünmeniz uygun olabilir.

  “Başkasına değil, tevekkül edeceklerse mü’minler, ancak Allah’a tevekkül ederler!

Bu, peygamber mülahazası.. Onlar “metluv” veya “gayr-ı metluv” vahiy ile konuşuyorlar; hevâ-i nefislerine göre konuşmuyorlar: وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوَى إِنْ هُوَ إِلاَّ وَحْيٌ يُوحَى عَلَّمَهُ شَدِيدُ الْقُوَى ذُو مِرَّةٍ “O, asla heva ve hevesinden konuşmaz; O’nun size söyledikleri, ancak kendisine vahyolunan vahiyden ibarettir. (Kur’ân’ı) O’na o pek güçlü ve kuvvetli (Cebrail) öğretti; pek metin, kemal ve üstün melekeler sahibi.” (Necm, 53/3-6) Diyorlar ki: وَعَلَى اللهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَBaşkasına değil, ancak Allah’a tevekkül eder mü’minler.” Evet, وَعَلَى اللهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ denmek suretiyle, “alâ” harf-i cerri, lafz-ı celâle başında hasr ve inhisara delalet ediyor: “Başkasına değil, tevekkül edeceklerse mü’minler, ancak Allah’a tevekkül ederler!

“Sen Hakk’a tevekkül ol / Tefvîz et ve rahat bul / Hakkına razı ol / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler..

Hakk’ın olicak işler / Boştur gam u teşvişler / Ol, istediğini işler / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler..”

Nihayet Peygamberler diyorlar ki: وَمَا لَنَا أَلاَّ نَتَوَكَّلَ عَلَى اللّهِ وَقَدْ هَدَانَا سُبُلَنَا وَلَنَصْبِرَنَّ عَلَى مَا آذَيْتُمُونَا وَعَلَى اللّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُتَوَكِّلُونَ “Hem niye Allah’a dayanıp güvenmeyelim ki, takip etmemiz gereken yollara bizi ileten O’dur. Bize verdiğiniz her türlü eza ve sıkıntıya hiç şüpheniz olmasın ki sabredeceğiz. Zaten tevekkül sahiplerine de düşen, ancak Allah’a dayanıp güvenmektir.” (İbrâhîm Sûresi, 14/12)

وَمَا لَنَا أَلاَّ نَتَوَكَّلَ عَلَى اللهِNe diye Allah’a tevekkül etmeyeceğiz ki?!” Bir kere, önce verdiği şeyleri şükranla yâd ederseniz şayet, Allah (celle celâluhu) ekstra lütuflarda bulunur. Biraz evvelki mülahazayı, tasdî’ye bâdi olsa (başınızı ağrıtmaya açık bulunsa) bile -ben öyle görmüyorum- bir kere daha tekrar edeyim: بِحَيْثُ مَا لَا عَيْنٌ رَأَتْ، وَلاَ أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلاَ خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ، كَرَمًا، إِكْرَامًا، كَرَامَةً، خَارِقَةً Gözlerin görmediği, kulakların duymadığı, insan hafsalasının alamayacağı bir şekilde, keremen, ikrâmen, kerâmeten, hârikaten… Allah neler ve neler başımızdan aşağıya yağdırır, kendi lütfuyla, keremiyle, fazlıyla…

 “Bu, dilediği kimselere Allah’ın lütfedeceği bir ihsanıdır.”

Allah’ın “fazl”ı, O’nun ekstradan lütfetmesi demektir. Hazreti Pîr Mektubat’ta bir yerde, ذَلِكَ فَضْلُ اللهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ “Bu, dilediği kimselere Allah’ın lütfedeceği bir ihsanıdır.” (Hadid, 57/21) beyanına işaret ediyor. Yani, niye kendinden biliyorsun? ذَلِكَ فَضْلُ اللهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ Allah, bunu, dilediğine verir. Cenâb-ı Hak, size bir ilham veriyorsa, bir ihtarda bulunuyorsa, bir iş yaptırtıyorsa, bir şey konuşturuyorsa, ذَلِكَ فَضْلُ اللهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ Arkadaşlarımız, cennete girme mevzuunda, o tabiri kullanıyorlar ama istiğrab edilecek bir şey değil. Cenâb-ı Hakk’ın fazlı olmadan kimse cennete giremez. O, “ekstradan bir lütuf” demektir. En küçük, zerre kadar bile karşılığı takdim edilmemiş bir lütuf, bir ihsan, bir ulûfe-i şahane demektir.

Cennet’e yalnızca ekstra lütufla, sadece Allah’ın fazlıyla girilebileceğini beyan eden Rasûl-i Ekrem Efendimiz’e “Sen de mi ey Allah’ın Rasûlü?” denilince, En Doğru Sözlü İnsan وَلاَ أَنَا، إلاَّ أنْ يَتَغَمَّدَنِيَ اللهُ بِرَحْمَةٍ مِنْهُ وَفَضْلٍEvet, Allah’ın fazlı ve rahmeti olmazsa, beni sarıp sarmalamazsa, ben de cennete giremem!” buyuruyor. Sana kurban olayım; hem tevazuuna kurban olayım, hem hakikate tercüman olmana kurban olayım!.. Sen öyle deyince, a be imamım, ben arkadan nasıl düşünmeliyim?!.

وَمَا لَنَا أَلاَّ نَتَوَكَّلَ عَلَى اللهِ وَقَدْ هَدَانَا سُبُلَنَا “Hem niye Allah’a dayanıp güvenmeyelim ki, takip etmemiz gereken yollara bizi ileten O’dur.” Sebil değil, sübül; yol değil, yollar. Çağlara göre, bir yönüyle zamanın gerektirdiği yorumlara göre, insanların idrak ve irfan ufuklarına göre, farklı farklı zamanlarda, semadan farklı farklı mesajlar sağanağı gelmiştir. Dolayısıyla burada bir de “sübül” سُبُل denerek bu husus vurgulanıyor. Başka bir yerde, وَالَّذِينَ جَاهَدُوا فِينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَاBizim uğrumuzda gayret gösterip mücahede edenlere (kendisini mücahedeye adamışlara) elbette muvaffakiyet yollarımızı gösteririz.” (Ankebut, 29/69) Yan, “katele” yerine “câhede” ifadesini kullanarak diyeyim: مَنْ جَاهَدَ لِتَكونَ كَلِمَةُ اللهِ هي العُلْيَا ، فَهوَ في سبيلِ اللهِNam-ı Celîl-i İlâhî’nin yeryüzünde şehbal açıp dalgalanması uğrunda mücâhede eden insan Allah yolundadır.” İşteBiz o Allah yolunda mücahede ehlini farklı farklı yollara hidayet ederiz” buyuruyor Cenâb-ı Hak. Farklı farklı yollar.. mizaca göre, mezâka göre, mezhebe göre, anlayışa göre… Usul’de müttehid fakat detayda, teferruatta, zamanın yorumunu yanına alan farklı farklı yollar… O kadar çok yollar açarız ki onlara, hangisinden yürürlerse yürüsünler, Allah’a ulaşırlar. Hazreti Nuh yolundan, Hazreti İbrahim yolundan, Hazreti Musa yolundan, Hazreti İsa yolundan, Hazreti Davud yolundan, Hazreti Süleyman yolundan… Ve makam-ı cem’in sahibi Hazreti Rasûl-i Zîşân yolundan, Allah’a ulaşırlar.

Evet, burada bir de وَمَا لَنَا أَلاَّ نَتَوَكَّلَ عَلَى اللهِ وَقَدْ هَدَانَا سُبُلَنَا “Allah (celle celâluhu) bizi sıkıştırmadı, dara zora koşmadı; yürüdüğümüz yolun o kadar çok şeridi var ki, hiçbir trafikle karşı karşıya kalmadan yürüyorsun; oradan da, oradan da, oradan da… Önemli olan, o yolun bütün şeritlerinin Allah’a ait olması..” manası vurgulanıyor.

 Sabır, sabırdan daha ağırına sabredeceğimizi anlayacağı âna kadar sabredeceğiz!..

Sonra; وَلَنَصْبِرَنَّ عَلَى مَا آذَيْتُمُونَاBize verdiğiniz her türlü eza ve sıkıntıya hiç şüpheniz olmasın ki sabredeceğiz.” Buradaki “Lam” harfi hakkında “te’kid” için diyebilirsiniz, “kasem” için de diyebilirsiniz: “And olsun! And olsun ki, biz, sizin bize yaptığınız bu eziyete karşı sabredeceğiz. Evlerimizi basmalarınıza karşı, mallarımıza el koymalarınıza karşı, alın teriyle kazandığımız şeylere kayyım tayin etmelerinize karşı, ‘sana da bulaşmıştır’ diye adamın suçu daha belli olmadan tutup içeriye atmalarınıza karşı, bir iddianame hazırlamadan insanları mahkûm etmenize karşı… And olsun veya muhakkak, biz dişimizi sıkıp sabredeceğiz. Sabır, sabırdan daha ağırına sabredeceğimizi anlayacağı âna kadar sabredeceğiz. Bu son cümle Hazreti Ali’ye aittir. Sabır, sabırdan daha giriftine, daha çetinine, daha zorlusuna katlanacağımızı anlayacağı âna kadar, dişimizi sıkıp sabredeceğiz. “Gelse Celâlinden cefa / Yahut Cemâlinden vefa” sabredeceğiz. Testereyle biçmeler, tırmıklarla etimizi kemiklerimizden ayırmalar, evlâdı babayı birbirinden koparmalar, yuvaları yıkmalar, her gün SS’ler gibi yuva basmalar… Bunları katlayarak devam ettirseniz dahi, ey hiç değişmemiş olan o zalimler, o SS’ler, dişimizi sıkıp, mutlaka sabredeceğiz!..

Sizin bize yaptığınız o eziyetlere karşı Allah’a gönülden tevekkül edip sabra tutunacağız. Zaten, وَعَلَى اللهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُتَوَكِّلُونَ “Başkasına değil, sadece Allah’a tevekkül eder tevekkülün manasını bilen gerçek mütevekkiller!..”

500. Nağme: MÜNÂFIKLAR

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi özetle şu hususları dile getirdi:

Izdırapsız sinelerin bir parça etten farkı yoktur!..

*Izdırap en duru ilham kaynağıdır. Izdırapsız sinelere sine denir mi, bilmem!.. Izdırap duymayan bir kalbi “bir lokma et” diye sokakta salya atıp gezene atmak lazım!.. Âlem-i İslam’ın Haçlılar dönemindekinden daha fazla muzdarr, perişan, mağdur, mazlum haline geldiği bir dönemde, bunun ızdırabını duymayan bir kalbin bir lokma etten farklı yoktur. Evet, hiç olmazsa günde birkaç saniye, birkaç dakika, birkaç saat, peşi peşine birkaç gece başını yere koyup kendi küçüklüğünü, Ulular Ulusu’nun büyüklüğünü dillendirerek O’na iç dökmeyen bir kalbin sokaktaki birilerine atılacak bir lokma etten farkı yoktur.

*Rasûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz -mealen- “İnananların dertlerini paylaşmayan, Müslümanların dertleriyle dertlenmeyen onlardan değildir.” buyurmaktadır.

*Bazen dudağın geriye gitmesinin bile haram olduğu anlar olabilir. “Irzımızdır çiğnenen, evladımızdır doğranan / Hey sıkılmaz, ağlamazsan, bari gülmekten utan!” diyor M. Akif. Yine şöyle sesleniyor: “Zevke dalmak şöyle dursun, vaktimiz yok mateme! / Davranın zira rezil olduk bütün bir âleme!” Zannediyorum, Haçlı seferleri döneminde dahi İslam dünyası bu kadar perişan, bu kadar derbeder, bu kadar yalnızlaştırılmış ve bu kadar problemler sarmalı içinde kalmamıştır.

Hatada ısrar, küçük bir cürmü büyük bir günaha dönüştürür!..

*Küçük görüp önemsememek, işleye işleye alışarak bütünüyle gaflete dalmak ve masiyette ısrarlı olmak gibi sebeplerle en küçük isyan çukurları bile öldürücü uçurumlara dönüşebilir. Ezcümle; bir insanı hafife almak ve kaş göz işaretleri yaparak onunla alay etmek zâhiren küçük bir günah sayılır. Şayet, insan bir yanlışlıkla böyle bir hataya düşer ama hemen kabahatini anlayıp istiğfar ederse, bu masiyet “lemem” olarak kalır; fakat günahta ısrar eder ve onu bir huy haline getirirse, artık o seyyie (kötülük) bir kebire (büyük günah) halini alır.

*Bu itibarla, masiyetin küçüklüğüne büyüklüğüne bakarak değil, kendisine karşı gelinen Zât’ın azamet ve kibriyâsına nazaran günahlardan sakınmak lazımdır. “Üzerinde ısrar edildiği takdirde hiçbir günah küçük sayılamayacağı gibi, istiğfar ile başı ezilen bir günah da asla kebîre olarak kalamaz.” fehvasınca, esas büyük günahlar, üzerinde ısrar edilen küçük isyanlardır. Çünkü insan, bir günahın küfre götürücü ve öldürücü olduğunu bilirse, bir anlık gafletle o cürmü işlese bile, aklı başına gelir gelmez hemen tevbe kurnalarına koşar, gözyaşları içinde istiğfar eder ve masiyet kirlerinden temizlenir. Fakat, “lemem” addettiği günahları önemsemezse, “bir tane, bir tane daha.. ve son defa…” derken, adeta kapana kısılır ve bir daha da masiyetten yakasını kurtaramaz.

Her sesten ürken ve her sayhadan pirelenen dev görünümlü, içi boş kütükler…

*Din, iman düşmanlarının açıktan açığa diyanet ve mukaddesata sürekli hücum etmelerine karşılık münafık, çok defa dinî, millî ve vatanî değerlere saygılı görünerek her zaman ehl-i imanı aldatmaya çalışır.. her zaman sinsi davranır ve moda tabiriyle “takiyye”lerde bulunur.. yerinde herkesi dostça kucaklar ama, fırsat bulunca da arkadan hançerlemeyi ihmal etmez.

*Bir ayet-i kerimede münafıklar şöyle tavsif edilmiştir:

وَإِذَا رَأَيْتَهُمْ تُعْجِبُكَ أَجْسَامُهُمْ وَإِنْ يَقُولُوا تَسْمَعْ لِقَوْلِهِمْ كَأَنَّهُمْ خُشُبٌ مُسَنَّدَةٌ يَحْسَبُونَ كُلَّ صَيْحَةٍ عَلَيْهِمْ هُمُ الْعَدُوُّ فَاحْذَرْهُمْ قَاتَلَهُمُ اللّٰهُ أَنّٰى يُؤْفَكُونَ

“Sen onları gördüğünde kılıkları-kıyafetleri karşısında hayrete düşer (ve bunları bir şey zannedersin); konuşmaya kalktıklarında (kendilerini dinletirler), sen de dinlersin. (Ne var ki bu kimseler, ruh dünyaları itibarıyla) içleri bomboş kuru kütükler gibidirler. Her sesten ürker, her sayhadan pirelenir ve her şeyi aleyhlerinde sanırlar. Düşmandır onlar. Onlardan sakın. Allah onların canlarını alsın. Nasıl bu hâle geliyorlar?” (Münâfikûn, 63/4)

*Bu âyet-i kerimede münafıkların bazı temel özellikleri anlatılmaktadır ki, bunları şöyle sıralayabiliriz:

-Onlar cismaniyet ve beden itibarıyla dikkat çekicidirler; meselâ iri kıyım, yapılı, cüsseli, görenlere tesir edecek ölçüde şık ve giyim-kuşamları açısından da görkemli ve göz alıcıdırlar. Ayrıca, onlar konuştuklarında mutlaka sözlerini dinletirler. Öyle bir ton, üslûp ve diyalektikle konuşurlar ki, onları işittiğinizde sözlerine kulak verirsiniz.

-İşte bu iki belirgin vasıflarına rağmen münafıklar, elbise giydirilmiş kütükler veya duvara dayanmış keresteler gibidirler. Kalıpları fevkalâdedir ama kalblerinden söz etmek zordur. Onlar kütük gibi kaskatı ve serttirler; zira kalbleri mühürlenmiştir, hak ve hakikat adına hiçbir şey anlamazlar; daha doğrusu anlayamazlar.

-Münafık, her ses ve her sözden irkilir, her hareketi kendi aleyhinde bir tecavüz hamlesi gibi görür, her kıpırdanışı da kendisine karşı bir baskın teşebbüsü şeklinde yorumlar ve bar bar bağırarak etrafında kıyametler koparır. Bu itibarla da Allah’ın, Peygamber’in, mü’minlerin, dinin ve davanın gerçek düşmanları işte bunlardır; nerede ortaya çıkıp sizi nasıl sokacağı belli olmayan akrep tipler de yine bunlardır.

“Hain korkak olur” fehvasınca, münafıkların sineleri hep hıyanetle inip-kalkmaktadır ve nabızları da korkuyla atmaktadır. İman ehli için gerçek düşman bunlardır ve mü’minler kendi üslûplarını korumada kusur etmeden bunlardan sakınmalıdırlar. O hâlde siz de onlardan sakınmalısınız; zira her zaman ve her fırsatta sizi sokabilirler.. hem de topluma iyilik yapıyor olma mülâhazasıyla bunu yaparlar.

-Ve netice, Cenâb-ı Hak fezlekeyi koyuyor: “Allah onların canını alsın, (onları kahretsin; imanı, imanın güzelliklerini gördükleri, iman cemaati içinde yaşadıkları hâlde) nasıl da hakka, hakikate sırtlarını dönüyorlar?”

Münafık, sürekli gelgitler yaşar, herkese ayrı bir yüz gösterir ve tipik bir yüzsüzlük örneği sergiler.

*Münafık eğer güçlü ise, hasım kabul ettiği cepheyi hem kendinin, hem sistemin, hem bütün insanlığın düşmanı gibi gösterir.. gösterir ve değişik vehimlerle, ihtimallerle zihninde mahkum ettiği bu mevhum cephe insanlarını hemen bitirmek veya bitirtmek ister: Çığırtkanlık yapar, iftiraya tezvire başvurur, moda tabiriyle yargısız infazlarda bulunur ve ne yapıp yapıp onların hakkından gelmeye çalışır. Hele bir de medyatik gücü varsa, o ipe-sapa gelmeyen vehim ve kuruntularıyla haftalarca, hatta aylarca kamuoyunu meşgul eder, hem öyle bir eder ki, yığınlar artık başka şey düşünemez hâle gelirler. Eğer güçsüz ve bunları yapabilecek durumda değilse, vehimlerinin bağrında besleyip büyüttüğü o düşman kampı karşısında, riyâdan tabasbusa, tabasbustan da aldatmaya her türlü melânete başvurur, her zaman iki yüzlü davranır –birkaç yüzlü de denebilir–. Ve kafasında kurduğu vehmî cepheler arasında sürekli gelgitler yaşar, herkese ayrı bir yüz gösterir ve tipik bir yüzsüzlük örneği sergiler.

*Kur’an onların yalancılığını vurguluyor:

إِذَا جَاءَكَ الْمُنَافِقُونَ قَالُوا نَشْهَدُ إِنَّكَ لَرَسُولُ اللَّهِ وَاللَّهُ يَعْلَمُ إِنَّكَ لَرَسُولُهُ وَاللَّهُ يَشْهَدُ إِنَّ الْمُنَافِقِينَ لَكَاذِبُونَ

“Münafıklar sana geldiklerinde, ‘Şehadet ederiz ki, sen gerçekten Allah’ın Rasûlüsün.’ derler. Senin Kendisinin Rasûlü olduğunu Allah elbette biliyor. Ama Allah şehadet eder ki, münafıklar (sana inanmamakta ve dolayısıyla) kesinlikle yalancıdırlar (ve yalan söylemektedirler).” (Münâfikûn, 63/1)

Öyle münafıklar vardır ki nifakını eşine, oğluna, kızına dahi sezdirmemiştir.

*Münâfıkların önderi Abdullah İbn Übey İbni Selül idi. Kendisini öyle gizlemişti ki onun münafıklığını çok iyi birer mümin, birer büyük sahabi olan öz oğlu ve öz kızı dahi bilememişti. Peygamberimizin hicretinden önceki liderlik konumu sarsıldığı için, ömrünün sonuna kadar O’nu çekemedi. Her fırsatta mü’minler arasında fitne çıkarmaya çalışır, onların kuvve-i maneviyelerini kırmaya uğraşır, günümüzdeki moda tabirle sürekli algı operasyonları yapardı. Kendisinde izzet ve mü’minlerde zillet tevehhüm eden baş münafık ve hempalarının bir halini Kur’an-ı Kerim şöyle anlatır:

يَقُولُونَ لَئِنْ رَجَعْنَا إِلَى الْمَدِينَةِ لَيُخْرِجَنَّ الْأَعَزُّ مِنْهَا الْأَذَلَّ وَلِلَّهِ الْعِزَّةُ وَلِرَسُولِهِ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَلَكِنَّ الْمُنَافِقِينَ لَا يَعْلَمُونَ

Hem derler ki, ‘Medine’ye bir dönelim; göreceksiniz aziz olan, zelil olanı oradan dışarı atacaktır.’ Oysa izzet, Allah’ın, Rasûlü’nün ve mü’minlerindir. Ne var ki münafıklar bunu bilmezler.” (Münâfikûn, 63/8)

Şüphesiz münâfıklar cehennemin en alt katındadırlar.

*Münafık hemen her zaman, içten içe güm güm gümler ve mevhum hasımları için ne komplolar ne komplolar plânlar.. plânlar da, hasım kabul ettiği kesim veya kimselerin sıkıntılı hâl ve kritik durumlarında gerçek niyetini hemen ortaya koyuverir. Sonra da başkalarının, “hüsnüzann”a binâen ardına kadar açık bıraktıkları kapıdan içeriye girerek akla-hayale gelmedik kötülüklerin hepsini yapar. Bundan dolayıdır ki, Kur’ân-ı Kerim münafığın sukutunu anlatırken şöyle buyurur:

إِنَّ الْمُنَافِقِينَ فِي الدَّرْكِ اْلأَسْفَلِ مِنَ النَّارِ وَلَنْ تَجِدَ لَهُمْ نَصِيراً

“Şu kesindir ki münâfıklar cehennemin en alt katındadırlar. Onları oradan kurtaracak bir yardımcı da bulamazsın.” (Nisâ, 4/145)

*Bir saksağan farkına varmadan kendisini bülbül veya tavus kuşu zannedebilir. Maalesef günümüzde saksağan olduğu halde kendini tavus kuşu zanneden -bağışlayın- çok densizler var. Heyhat ki, İslam dünyası Haçlılar döneminde Haçlılardan çektiğinin ötesinde bu türlü saksağanlardan çekiyor.

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: KISIK SESLER

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

Varlığa duyulan muhabbet ve ünsiyetin sebebi de menbaı da Allah’tır (celle celâluhu). O, hem yanık sinelerin Maksud’u, hem de Zat’ının inayeti bulunmadan Zat’ına vuslatın dahi mümkün olmadığı Rehber-i Mutlak’tır (celle celâluhu). Kimi zaman meayibi mestur kılan bir Settâr, kimi zaman günahları yarlığayan bir Gaffâr olarak sunar varlığını varlığımızın idrakine. Vardan öte bir “Var”dır O’nun varlığı. Yok, var kılmasıyla bulur varlığı.

O, kuluna en büyük armağanı “Zat’ına kulluk” olandır. O, ancak ağyardan geçilerek Zat’ına yaklaşılandır. O, sonsuzluğun sonsuz oluşunu, O’nun zatî sonsuzluğuna muhtaç olduğu Mutlak Sonsuz. O, ezelin Var Eden’i ve fenaya müptela fanileri, faniye sevk eden Yegâne Ezelî. O, “havl”ine dayanmadan günaha kapaklanmaktan beri duramayacağımız, “Kudret”ine sığınmadan birr ü hayra mecal bulamayacağımız bir Sahib-i Havl ve Kudret. O, ariflerin gönlündeki irfanın hakikati, zakirlerin kalbindeki lisanın kuvveti.

O’nun “şua-ı âfitabıdır yakan bil-cümle uşşakı”[1]. O’nun “kuluna kuldan yakınlığıdır”[2] yakın eden ırakı. “O’nun bilinmesi, yaratılışın hedefi, fıtratın gayesi.”[3] O’na iman kevserin mayesi, ahiretin zümrütten sermayesi…

O’nun Yüce Zat’ıdır, Zat’ının en güzel senasını, en bedi, en fasih, en selis ve mûciznûma bir surette zîşuura talim buyuran. Bu Rahmanî nefesin en gür sadâlı Hatîbi ise; Kamer-i Münir, Hazreti Resul-i Zîşan.

İşte O’dur (sallâllahu aleyhi ve sellem), “Allah’ın Nam-ı Celil’i anılmadan kâinatın bekasının mümkün olmadığını” talim ve beyan buyuran:

أَخْبَرَنَا ثَابِتٌ، عَنْ أَنَسٍ، أَنَّ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ:

لَا تَقُومُ السَّاعَةُ حَتَّى لَا يُقَالَ فِي الْأَرْضِ: اللهُ، اللهُ

Hz. Sabit, Hz. Enes’ten (radıyallâhu anhüma) rivayet ediyor:

Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyurdu ki:

“Yeryüzünde ‘Allah, Allah’ diyen var oldukça kıyamet kopmayacaktır.” [4]

***

Evet, her ne kadar hadis-i şerifin evvel emirde muradı “kıyamet alametlerinin ihbarı” olsa da, lafızların çehresindeki nikap biraz aralandığında “Allah” lafzının mana, mefhum ve muktezasıyla kâinatın temadisi adına ifade ettiği ehemmiyet görülecektir.

Hadis-i şerif’i, balâda geçen veçhesiyle bir değerlendirmeye tabi tutmadan önce, bu hadis adına ulema tarafından söylenegelenlere kısaca temas etmek istiyoruz.

Hadis-i şerif, ulema tarafından daha ziyade; “kıyamete kadar yeryüzünde Allah’a ibadet edenlerin eksik olmayacağını” [5] ifade eden sair hadis-i şeriflerle arasında bir tearuzun olup olmadığı noktasında değerlendirilmiştir. Hatta bu mevzuda, yani kıyametin kimin üzerine kopacağı mevzuunda, Müslim-i Şerifte yine 234. hadis-i şerif olarak naklolunan “Allah Allah diyen hiçbir kimsenin üzerine kıyamet kopmaz” hadisi de tartışmaların neticesine doğrudan tesiri olan bir rivayettir. Şöyle ki;

Mevzumuza temel aldığımız hadis-i şerifte Allah Resulü (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Yeryüzünde ‘Allah Allah’ diyen var oldukça kıyamet kopmaz” buyurmaktadırlar. Oysa Müslim-i şerifte, aynı başlık altındaki bir sonraki hadiste ise “Allah Allah diyen hiçbir kimsenin üzerine kıyamet kopmaz” buyrulmaktadır. Meseleye yalnızca mevzumuza temel aldığımız hadis zaviyesinden yaklaşacak olursak; “Yeryüzünde ‘Allah Allah’ diyenler var oldukça kıyamet kopmayacaktır” kanaati hâsıl olmaktadır. Kıyametin mutlaka kopacağı hakikati nazara alındığında ise şu sonuca ulaşmaktayız: Demek ki “kıyamet kopmazdan evvel yeryüzünde ‘Allah Allah’ diyen insan kalmayacaktır”. Oysa Müslim’deki aynı numaralı hadisin devamında ve beşinci dipnotta işaret ettiğimiz kaynaklar ve daha pek çok eserde “kıyamete kadar yeryüzünde Allah’a ibadet edenlerin eksik olmayacağı ifadesi ve işaretleri” vardır.

Aralarında zahiren tearuz varmış gibi gözüken bu hadisler arasında aslında bir tearuzun olmadığını ifade adına İmam Nevevi hazretleri şu hususlara temas etmiştir:

“Bu hadis-i şerifler zahiri manaları üzerine bırakılmışlardır. Dolayısıyla te’vile lüzum yoktur. Vakıa; bir hadis-i şerifte ‘ümmetimden bir taife kıyamete kadar Hakk’a muzahir olmaya devam edecektir’ buyrulmuşsa da bu hadis-i şerif yukarıda zikri geçen hadislere muhalif değildir. Çünkü bu hadis-i şerifin manası ‘ümmetimden bazıları kıyamet alametleri zuhur edinceye kadar Hak dinin müdafii olacaklardır’ demektir. Hadis-i şerifte her ne kadar ‘kıyamete kadar’ denilmiş olsa da bunun manası ‘kıyamet alametleri zuhur edinceye kadar’ demektir.”[6]

Hadis-i şeriflerin arasını tevil adına ortaya konan yaklaşımlardan biri de; kıyametin kopmasından murad, “Yemen taraflarından eseceği ve inananların ruhunun tatlı bir şekilde kabzedilip kıyametin inanmayan şerirlerin üzerine kopacağını[7] ifade eden hadis-i şerifteki mezkûr rüzgârın gelme zamanıdır” diyenlerin yaklaşımıdır. Bu rüzgârın esmesi ile Allah diyen yahut o zamana kadar Hak dine muzahir olmuş bütün inananların ruhları hafifçe kabzedilecek ve kıyamet geriye kalan şerirlerin tepesinde kopacaktır.

Hazreti Bediüzzaman Yaklaşımı

Hz. Üstad -ulaşabildiğimiz kadarıyla- bu mevzuya Mektubat ve Şualar olmak üzere iki eserde temas etmektedir:

Şualardaki “ahir zamanda, Allah Allah diyecek kalmaz” hadis-i şerifinin tevili sadedinde:

“(Gaybı ancak Allah bilir) ‘Allah Allah’ deyip zikreden tekyeler, zikirhaneler, medreseler kapanacak ve ezan ve kamet gibi şeâirde Allah’ın ismi yerine başka isim konulacak, demektir. Yoksa umum insanlar küfr-ü mutlaka düşecekler demek değildir. Çünkü Allah’ı inkâr etmek, kâinatı inkâr etmek kadar akıldan uzaktır. Umum değil, belki ekser insanlarda dahi vuku’unu akıl kabul etmez. Kâfirler Allah’ı inkâr etmiyorlar, yalnız sıfâtında hata ediyorlar. Diğer bir te’vili şudur ki: Kıyamet kopmasının dehşetini görmemek için, mü’minlerin ruhları bir parça evvel kabzedilir. Kıyamet, kâfirlerin başında patlar”[8] şeklinde bir yaklaşım ortaya koymaktadırlar.

Mektubatta ise bu mevzuya ayrı bir derinlik kazandırılmış ve şöyle denilmiş:

“…İşte İsevîliğin din-i hakikîsi zuhur ile ve İslamiyet’e inkılap etmesiyle, çendan âlemde ekseriyet-i mutlakaya nurunu neşreder. Fakat yine kıyamet kopmasına yakın tekrar bir dinsizlik cereyanı baş gösterir, galebe eder ve “El-hükmü lil-ekser” kaidesince, yeryüzünde “Allah Allah” diyecek kalmayacak, ‘yani ehemmiyetli bir cemaat, Küre-i Arz’da mühim bir mevkie sahip olacak bir surette “Allah Allah” denilmeyecek’ demektir. Yoksa ekalliyette kalan veyahut mağlup düşen ehl-i hak, kıyamete kadar bâki kalacak; yalnız, kıyametin kopacağı anında, kıyametin dehşetlerini görmemek için, bir eser-i rahmet olarak, ehl-i imanın ruhları daha evvel kabzedilecek, kıyamet kâfirlerin başına kopacaktır.[9]

Şüphesiz Üstad Hazretlerinin mevzunun izahı adına ifade buyurduğu her söz son derece ehemmiyetli. Fakat bu cümleler arasında; “yani ehemmiyetli bir cemaat, Küre-i Arz’da mühim bir mevkie sahip olacak bir surette ‘Allah Allah’ denilmeyecek” şeklindeki cümlesi onun ne denli hakîm bir bakış açısına sahip olduğunun bir ifadesidir. Zira Üstad Hazretleri “yeryüzünde Allah Allah diyecek kalmayacak” rivayetini “ahir zamanda Allah’ın adını duyurma misyonu ile vazifeli olan insanların seslerinin cılız çıkacağı, bu manada yapılan faaliyetlerin ses getirmeyeceği, hadiselere yön tayin edecek bir makamı ihraz etmekten uzak olacakları” şeklinde anlamış ve hadis-i şerife zamanın yorumunu itiraz kabul etmez bir tarzda iliştirmiştir.

Son sözler olarak ise, belki şu hususlar ifade edilebilir:

Üstad Hazretleri yine Mektubat’ta “Âhirzamanda Hazret-i İsa Aleyhisselâm Deccal’ı öldürdükten sonra, insanlar ekseriyetle din-i hakka girerler. Hâlbuki rivayetlerde gelmiştir ki: “Yeryüzünde ‘Allah Allah’ diyenler bulundukça kıyamet kopmaz.” Böyle umumiyetle imana geldikten sonra nasıl umumiyetle küfre giderler?”[10] şeklinde sorulan bir sorunun cevabına geçmeden önce, böylesi umumi bir irtidatın vukuunda başat rol üstlenecek olan iki temel saikı nazara vermektedir.

Birinci Saik: Nifak perdesi altındaki Süfyaniyet.

İkinci Saik: Tabiiyyun ve Maddiyyun felsefelerinin tesirleri.

Nifak ve Süfyaniyet Açısından: Demek ki, ahir zamanda müminler çok büyük bir nifak fitnesi ile imtihan olacak, Süfyan namında bir şahıs bu ehl-i nifakın serkârlığını yapacaktır. İnsanlar kime ve hangi amacın muzafferiyeti adına gayret gösterdiklerinin farkına varamayacak ve neticede de Allah’ın adının bayraklaştırılacağı iddiasına hizmet eden insanlarla birlikte olduğunu zannedip, bilmeden Hakk’ın ses ve soluğunun kısılmasına kendini adamış bir takım murdar ruhlularca kullanılmış olacaklardır.

Tabiiyyun Ve Maddiyyun Felsefelerinin Tesirleri Açısından: Demek oluyor ki böylesi bir meş’um dönemde, insanlar etraflarında cereyan eden hadiselere, Cenab-ı Hakk’ın bakılmasını murad buyurduğu pencereden değil de kendilerini zebun eden o şey her ne ise, o zaviyeden bakacak ve sadece o bakış açısının dayattığı kadarıyla bir fikir sahibi olacaklardır. Bu, kimilerinde köhne felsefi düşüncelerin tesiri, kimilerinde sözün sihri, kimilerinde makamın gücü, kimilerinde de para ve şöhretin etkisi vs. şeklinde varlık izhar edecektir. İşte böylesi bir dönemde de; ümmetten bir taifenin Hakk’a ve Hakk’ın bakış açısına muzahir olması son derece ehemmiyet arz etmektedir.

O, (celle celaluhu) her şeyin en doğrusunu bilen yegâne Alîm’dir!

Sefa Salman

[1]. Esad Erbili Hazretleri

[2]. Kaf Sûresi 50/16.

[3]. M. Fethullah Gülen, Prizma III

[4]. Sahih-i Müslim, İman 234.

[5]. Buhari, Fiten, 13; Rikak, 9;

[6]. Ahmed Davudoğlu, Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi

[7]. Sahih-i Müslim, İman, 185.

[8]. Bediüzzaman Said Nursi, Şualar, s.584

[9]. Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat s.58

[10]. Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat. S.56

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: MUHTEŞEM SURETLER PERİŞAN NİYETLER

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

“Biz ne Medine hurmalıkları, ne de cahiliyet damarı için harp ettik. Biz, Allah ve Resûlü’nün dinini tebliğ yolunda cihat ettik. Bu uğurda akan kanların, alınan yaraların, kaybedilen canların hiçbiri boşuna değildir. Allah’ın vereceği mükâfata o kadar müştakım ki, bunun için vücudumun kalbur gibi olmasına bile razıyım. Yaralarımın çokluğu asla mühim değildir. Bana şehitlik makamı ihsan etmesi için duanızı bekliyorum, başka isteğim yoktur.”

Bu ifadeler, Fahri Kâinat Efendimiz’den (sallâllahu aleyhi ve sellem) Uhud’da aldığı kılıcın hakkını Uhud’da kanıyla, Yemâme’de ise fethi getiren cengâverliği neticesinde canı ile ödeyen ve hayatıyla hak ettiği şehadetine adeta bu sözlerini de şahit tutan Hz. Ebû Dücâne’ye (radıyallâhu anh) aittir. Hiç şüphesiz, onun bu meydanda böylesine gıpta edilesi bir makama yükselmesinde mürüvvet ve cesaretinin taşıyıcı etkisi göz ardı edilemez. Ne var ki, bu yolda asıl önemli saik; onu bu yola sevk eden sahih niyeti ve istikametiydi. Onu ve değer verdikleri uğrunda feda ettiklerini paha biçilmez kılan, kendisini yola çıkaran sebeplerdir. Abdullah İbni Mübarek hazretlerine ait olduğu söylenen bir sözde “Nice küçük amel vardır ki, niyet onu büyük yapar; nice büyük amel de vardır ki niyet onu küçük yapar.” denilmektedir. El-hak öyledir. Zira bu meyanda sûi-misal olanlardan birisi Kuzman’dır. İbni Hişam, İbni Habib ve Belâzurî gibi kaynaklarda Evs, Hazrec ve Kaynuka oğullarından münafıklarla alakalı farklı isim ve sayılar göze çarparken bu kaynakların Kuzman’ın münafıklığı hususunda ittifak etmiş olmaları Kuzman hakkındaki perdeleri aralaması bakımından dikkate değer bir ayrıntı. Hadis ve meğazi kitapları benzer lafızlarla bu hadiseyi şöyle naklederler:

“Zaferoğulları arasında, Kuzman adında, çoluksuz çocuksuz, garip bir adam vardı ki, kendisinin kimlerden olduğu bilinmezdi. Kendisi, savaşlarda gösterdiği kahramanlıkla tanınırdı. Çok güçlü, kuvvetli idi. Münafıklardandı. Peygamberimiz Aleyhisselam’a ondan bahsedildikçe, Peygamberimiz Aleyhisselam: ‘O, muhakkak, Cehennemliklerdendir!’ buyururdu. Kuzman, Uhud savaşına kavmi ile birlikte çıkmaktan kaçınmıştı. Sabaha çıkınca, Zaferoğulları’nın kadınları, ona, ‘Ey Kuzman! Erkekler savaşa gitti, sen geride kaldın ha! Ey Kuzman! Sen şu yaptığın şeyden utanmıyor musun? Sen kadından başka bir şey değilsin! Kavminin erkekleri savaşa gittikleri halde, sen evde kaldın ha? Sen artık ev bekle!’ diyerek kınamaya başlayınca, Kuzman evine girdi. Yayını, sadağını ve kılıcını alıp Uhud´a gitti. Peygamberimiz Aleyhisselâm’ın Müslümanların saflarını düzelttiği sırada, safların en arkasına durdu. Yavaş yavaş ilerleyerek ön safa girdi. Çarpışma başlayınca, Müslümanlar içinde, ok atanların ilki oldu. Sonra da kılıcını sıyırdı. Şiddetle çarpıştı. Müşriklerden sekiz veya dokuz kişiyi öldürdü. Kendisi de ağır şekilde yaralandı. Daha sonra Zaferoğulları’nın evlerine getirildi. Müslümanlardan bazıları:

  • ‘Ey Kuzman! Sana müjdeler olsun!’ dediler. Kuzman:
  • ‘Ben neden dolayı müjdeleniyorum?’ dedi.
  • ‘Cennete gireceğin için’ dediler. Kuzman:
  • ‘Vallahi, ben ancak kavmimin şerefi için çarpıştım! Eğer anlattığınız şey için olsaydı, çarpışmazdım! Vallahi, biz ne Cenneti umarak, ne de Cehennemin ateşinden korkarak çarpıştık! Biz ancak kavmimizin şerefi için çarpıştık!’

Yarasının ağrısı şiddetlenince de, kendisini öldürmek için ok çantasından bir ok aldı, kolunun damarını deldi. Kılıcını karnına dayayıp onun üzerine yüklenerek intihar etti. Kuzman´ın bu hareketi Peygamberimiz Aleyhisselam’a anılınca, Peygamberimiz Aleyhisselam:

  • O, Cehennemliklerdendir! Şehadet ederim ki; ben Allah´ın Resûlüyüm!” buyurdu.[1]

Hadis-i şerif Bediüzzaman Hazretleri’nin de işaretiyle çoğunlukla; insanların dine hizmet etmiş olmalarını bir fahr ve gurur sebebi olarak görüp aldanmamaları, Cenâb-ı Hakk’ın, bir fâcirin eliyle de bu dini teyit buyuracağı hakikatinin anlatılmak istendiği sadette kullanıldığı görülmektedir. Mesela; inancının gerektirdiği şekliyle kamuya ait kuruluşlarda çalışma imkânı bulamayanların bu imkâna kavuşturulması buna örnek olarak zikredilebilir.

Öte yandan Müslim’in tahric ettiği rivayette, Aleyhissalâtu Vesselam Efendimiz’in hadisin sonunda şöyle buyurdukları mervîdir:

إِنَّ الرَّجُلَ لَيَعْمَلُ عَمَلَ أَهْلِ الْجَنَّةِ فِيمَا يَبْدُو لِلنَّاسِ، وَهُوَ مِنْ أَهْلِ النَّارِ،

وَإِنَّ الرَّجُلَ لَيَعْمَلُ عَمَلَ أَهْلِ النَّارِ فِيمَا يَبْدُو لِلنَّاسِ، وَهُوَ مِنْ أَهْلِ الْجَنَّةِ

“Kimisi vardır ki, halkın nazarında ehl-i Cennet’e yaraşan hayırlı işler yaparlar. Hâlbuki o, Cehennemliklerdendir. Kimisi de vardır ki, halkın nazarında Cehennemliklere ait kötü işler yapar. Hâlbuki o, Cennetliklerdendir!”

***

Biz de mevzumuzu daha ziyade bu son kısım üzerinden devam ettireceğiz.

Hadis-i şerifte Aleyhissalâtu Vesselam Efendimiz “إِنَّ الرَّجُلَbuyurmak suretiyle meseleyi mutlak olarak bırakıyor. Böylece, “Bunlar öyle insanlardır ki, kaşları gözleri boyları posları yerli yerindedir; dolayısıyla da avam-ı nâs tarafından gerçek hüviyetleri kolayca anlaşılabilecek insanlar değillerdir” denilmek isteniyor. Bir başka açıdan da şöyle ifade edilebilir “İnsanları kıymet terazisine koyarken karşı kefede o insanın boyu posu, endamı olmasın, zira bunlar insanları değerli kılan şeylerden değildir.” Vakıa insanların suretlerinin hatta isimlerinin dahi onların karakterlerinin tahlili açısından ifade ettiği şeyler yok değildir fakat bunlar, bir basiret nurunun insanlara sunduğu ölçüde, sağlam ve objektif veriler sunamazlar.

Öte yandan insanların yaptıkları işlere değer ve derinlik katan niyetleridir. Öyle ki; niyetin sahih olmaması, doğurduğu neticeleri açısından günahın kendisinden daha acı verici, daha ürkütücüdür. Çünkü insan beşerî garizelerine mağlup olup günaha kapaklanabilir. Bu bir yönüyle onun hakkında bir azap emaresi olabilir. Ama şayet o günahı işlerken vicdanında gönlünde duyup hissettiği şey, o günahın helal olduğunu kabul yönünde ise, bu, kişiyi dinden çıkarır; dolayısıyla da o ebedi bir azaba dûçar olur. Mesele bu denli kırk katlı bir bohça gibi örtü örtü üstüne sarmalı bir gönlün meyelânına bağlı olarak götürülüyorsa, insanlar nazarında bu karakterlerin neden gerçekte oldukları gibi anlaşılamadığı açıktır.

Bu karakterlerin fark edilebilmesi, yukarıda da kısmen işaret edildiği gibi, ancak ilim, idrak, tecrübe ve kalbî bir hayatla elde edilebilecek olan basiret ve firasetin varlığına vâbestedir. Vakıa; bu ikisi dahi nifak sahiplerinin açık adreslerinin tespitinde yeterli olmasa da koordinatların tespiti noktasında yüzde yüze yakın oranda bir rasanetle önemli veriler sağlar.

Asr-ı Saadet’te bu çerçevenin içini en iyi dolduran en bariz örnek mezkûr hadis-i şerifin birinci muhatabı olan Kuzman’dır. O uzun yıllar inananlar cemaatinin içinde yaşamış fakat Sahabe-i Güzîn Efendilerimiz ta ki Uhud’a kadar onun gerçek karakterini bilememişlerdir. Ama onlar öyle güzide insanlardı ki, Kuzman’a dair gördükleri ve bildikleri, hatta muvakkaten de olsa cennetlik olduğuna şehadet getirmelerine medar olan cengâverlikleri, onun nifakını ve cehennemliklerden oluşunu haber veren Rasulûllah’a -haşa ve kellâ- itiraz etmelerine dayanak olmamış ve Peygamber Efendimiz’i hilaf-ı vaki beyanla itham etmemişlerdir. Zira her şeyi bilemeyebileceklerinin şuurunda olmalarının yanı sıra onlar bir şeyi çok iyi biliyorlardı: O (sallâllahu aleyhi ve sellem) Allah’ın Resul’üydü ve “konuşunca -haşa ve kellâ- hevasından konuşmazdı.”[2]

Hadis-i Şerif’in Günümüz Okuması

Tanımdan da anlaşılacağı üzere basiret ve firasetin elde edilmesi, hadiselere Cenâb-ı Hakk’ın bakılmasını murad buyurduğu pencereden bakılabilmesinin statiği mesabesinde olan âlî bir ilmin varlığına vabestedir. Sahip olduğu ilmin yekûnu, cebindeki parayı ve menfaatini düşünmekten gayrısına yetmediği günümüz insanından, kendi içlerine bir güve gibi sızmış bu insanları dert edinip, bunların toplumun can damarlarından tahliyesi ve kendine has o asil kanla tahliyesi (katma-donatma) adına beyin zonklatmasını beklemenin ayakta durmaya gücü yetmeyen bir meyhurdan cambazlık beklemekten bir farkı yoktur. Talim ve terbiye sistemimiz ne zaman kendi öz değerleri adına dertli sadalar yetiştiren bir mekanizma hüviyetini alır, işte o demde milletimiz adına ümitvar olmak bir mana ifade edecektir. Aksi takdirde, insanın özüne irfan mayası çalmayan bir eğitimin, bakışlarına basiret boyasını vurmayan bir öğretimin en parlak meyvesi diplomalı cahillerdir.

Oysaki ilim bir deniz feneridir. Elde edebilenler ilmin kendisiyle, elde edemeyenler de onu elde edenlere bakıp onlarla yolunu bulmaya, Hak karşısındaki konumlarını tespite yol ararlar. İnsanların kahir ekseriyetinin, hususiyle de üçüncü dünya ülkeleri diye tabir olunan beldelerin insanlarının kendi yollarını aydınlatacak bir ilmî yetkinlikten uzak olmaları hakikati göz önüne alınacak olursa, burada insanların daha ziyade aydınların ışığı altında toplandıkları söylenebilir. Şayet bu aydınlar zümresi insiyakî hareketlenmeler karşısında ilmin izzetini koruyacak bir olgunluğa erişememiş yahut sürüklenen sürülerden ürküp de bir kenara çekilmiş ise, ilme gurbet yaşatmanın günahı yanı başında, bütün bir toplumun vebalini de omuzluyorlar demektir. Zira milletin iki dudağının arasına baktığı bir hengâmda, yetim malının sistemli bir şekilde çalınması demek olan yolsuzluk, rüşvet ve iltimas gibi günahlara “görmez”den gelinebilir, tolere edilebilir günahlarmış gibi sus pus olmak hangi ilimle, hangi izzetle telif olunabilir. Yahut günahlar arasında oransal değerlendirmelerle bir cilalama gayretkeşliğine soyunanların bu halleri İslamî hangi kıstasın filtresinden kurtulabilir? “Din adına hayırlı olma” ismiyle müsemma olanların şerrin başını çekmeleri, bel’amlık; kendi dünyevi pes menfaatleri adına şerirlerin safında el bağlaması ise rüsum ulemalığı değil de nedir? İşte bütün bunlar böylesi bir cehaletin ağında kıvranan bir toplumda hakkı, hakikatine mutabık görmeye engel afetlerdir.

Toplumun bütün fert ve aydınlarıyla bu denli duyarsızlaşmasının hakikate perde olduğu müsellem. Bir de şer şebekesinin kendi eracifinden gizleyebildiklerini gizleme, gizleyemediklerini de çarpıtma mahareti vardır ki en az toplumun aymazlığı kadar müessirdir. Zira düşünmeyen insanları yönetmek için poz vermek yeterlidir. Bu içinde bulunduğu toplumda mergup metaın mahiyetine göre değişir. Bu kimi zaman hürriyet temalı nutuklar.. kimi zaman istibdat kokan söylemlerdir.. kimi zaman bütün kimlikleri yok sayan bir ifrat.. kimi zaman faşizme varan tefritlerdir.. Kuzman hadisesinde de olduğu gibi; kimi zaman meydanlarda dünyevi pes menfaatleri adına düşmanları olarak lanse ettiklerine parmak sallamak, meydan okumaktır; çoğu zaman da bu meydan okudukları ile perde arkasında inananlar aleyhine kirli ittifaklar kurmaktır. Kimi zaman toplumun dini duygularını istismara varan bir kare, kimi zaman da aldanmaya teşne bir toplum için Kur’an-î bir nağmedir.

Görüldüğü gibi; toplumun can damarlarına sızmış olan bu insanlar, toplumun cehaletinden azami derecede istifade etmenin yanı başında, en usta tiyatroculara bile taş çıkartacak rol kabiliyetleri ile öne çıkmaktadırlar. Rol diyorum zira en usta tiyatrocular dahi belli bir süre sahnede kalabilir ve herkes bunun baştan sona bir kurgu, bir oyun olduğunu bilir. Oysa bu tür şer şebekeleri, ömür boyu bir tiyatro sergiler de kimse reel ile hayal olanı tefrik edemez. O denli inanmışlardır ki bunun bir tiyatro olmadığına, oynanan oyuna dikkatleri çekenler, oyun oynayanların da kışkırtmasıyla dışlanır, yalanlanır, şeytanlaştırılır, onların maddi manevi bütün varlık ve değerlerine hücum edilir. Kendi nazarlarında cennetlik olan bu zümera-yı cehennem el üstünde tutulur, kendi nazarlarında cehennemlik olan zümera-yı cennet ise taşlanır ve dışlanır.

Böyle bir gaflet ve böylesi gafillerden Allah’a (celle celâluhu) sığınıyoruz.

Sefa Salman

[1]. M. Asım Köksal, İslam Tarihi, 4/138-140.

[2]. Necm Sûresi 53/3.

429. Nağme: Maneviyâtın Yavuz Hırsızları

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, ahirette “Keşke toprak olsaydım.. keşke falanı dost edinmeseydim.. keşke insî cinnî şeytanlara uymasa, peygamber yolunda yürüseydim!..” türünden temennilerle inlememek için dünyada seçimi iyi yapmak ve tercih hatasına düşmemek gerektiğini vurgulayarak sohbetine başladı.

Muhterem Hocamız, zamanımızda dinin ruhunu çalan gerçek maneviyât hırsızlarının kimler olduğunu ve nasıl bir yavuz hırsızlık tavrı sergilediklerini anlattı.

Nifak çağının hastalıkları, münafıkların çirkin tuzakları ve şeytanın soldan yanaşmasına mukabil ehl-i nifakın sağdan saldırıları gibi mevzular üzerinde durdu ve çok çarpıcı misaller serdetti.

27 dakikalık sohbeti ses ve görüntü dosyaları halinde arz ediyoruz.

Dualarınız istirhamıyla…

405. Nağme: Nifak Çağı ve Cumhurbaşkanlığı Seçimi

Herkul | | HERKUL NAGME

Fethullah Gülen Hocaefendi, Türkiye saatiyle, 7 Ağustos 2014 Perşembe 00:15’te sona eren yeni sohbetine Nâilî-i Kadîm’in şu beytini okuyarak başladı:

“Gül hâre düştü, sînefigâr oldu andelib / Bir hâre baktı bir güle, zâr oldu andelib”

(Gül dikenliğe düşünce, bülbülün sinesi yaralandı / Bülbül, bir güle, bir de dikene baktı, oracığa yığılıverdi)

Muhterem Hocamız şunları söyledi:

Gül dikenliğe düşünce bülbül dilgir olurmuş. Bir hâre -dikene- bakarmış bir de güle, zar koparırmış. Nâilî-i Kadîm… Tahlili uzun söz ister. Çünkü sebk-i hindi üzerine söylenmiş. Ama günümüzü güzel ifade ediyor. Belki o ifadeye ilave edilecek bir şey var. Gülünüz hâre düşse de, siz bülbül iseniz, bence güle zar etmemek lazım. “Âşıkım dersen bela-yı aşktan âh eyleme / Âh edip ağyarı âhından âgâh eyleme!” “Şuara leşkerine mir-i livâdır sühânım” (Sözüm, şâirler ordusuna bayrak emîridir.) diyen şairler sultanı Fuzuli’nin bu da. Biraz değiştirerek “Dertliyim dersen bela-yı dertten âh eyleme / Âh edip dert bilmezleri âhından âgâh eyleme!” Ocaklar gibi yan ama gam izhar eyleme, derdini kimseye duyurma. Böyle bir dönemde yaşıyoruz.

Asıl yiğitlik, sürekli kötülük yapana karşı da iyilik yapabilmektir!

Kalbin de tıpkı mide gibi bir hazım, bir sindirme sistemi varsa, ona göre de bir takım enzimler varsa ki biz var olduğunu söylemeye çalışıyoruz; iman-ı billah, hakiki iman, marifetullah, muhabbetullah, iştiyak likaullah ve iştiyak likaurasulillah gibi enzimler… “Gelse celalinden cefa yahut cemalinden vefa…” Sürekli mızraklansan, sürekli iğnelensen, sürekli sağdan soldan çuvaldızlar yesen de bunlarla onları eritmeli, bir ‘of’la bile kendini ifade etmemelisin. Geçmişti daha evvel; “Sabır kurtuluşun sırlı anahtarıdır.” Gelen şeyler bazen sağdan gelir, bazen soldan gelir; bazen önden, bazen arkadan, bazen alttan, bazen üstten. Bazen evinizin içinden gelir, bazen secdede yanınızda durandan gelir. Bazen dirsek dirseğe, diz dize, topuk topuğa temas ettiğiniz insanlardan gelir. Asıl yiğitlik bunları hazmetmek, ses çıkarmamak ve yiğitçe ‘Hakkım helal olsun!’ diyebilmektir.

Hakkın müdafaası olarak tashih hakkınız, tavzih hakkınız, tekzib hakkınız ve icabında bu meş’um ağızları susturma adına karakterinize yakışır şekilde, insanca hatta melekî, melekutî yanınızla bunlara cevap verme hakkınız mahfuzdur. Fakat aynı hırçınlıkla coşma, taşma; ille de dediklerini diyeceğim, ettiklerini edeceğim, söylediklerini söyleyeceğim, yazdıklarını yazacağım, çizdiklerini çizeceğim ve bir kategori içinde mütalaa edeceğim, karalayacağım, tutmasa bile üzerinde iz bırakacak şekilde çamur atacağım… gibi uğursuz, densiz tavır ve davranışlara mukabelede bulunmama yiğitliktir.

Seyyidina Hazreti Mesih (aleyhisselam) ruhta derinliği temsil eden enbiya-ı izamdan biridir. İnsanlığın İftihar Tablosu ahir zamanda onun ineceğini söyler; şahs-ı manevi olarak ya da başka şekilde, detayda münakaşaya girmemeli, asılda mutabakat sağlamak lazım. O, “senin sağ tarafına bir tokat vururlarsa, dön bir tokat da sol tarafına vursunlar ama tokatla mukabelede bulunma!” buyurur. İşte bu sözün sahibi söz sultanı der ki: “İyilik sana karşı iyilik yapana iyilik yapma değildir. Sürekli başından aşağıya kötülük yağdırana iyilik yapmak, işte asıl iyilik odur.” Zannediyorum günümüzde o ruha dilbeste, o ruha hayranlık ve iştiyak izhar eden insanlara düşen de böyle davranmaktır. Şayet böyle davranmazsanız, karakterlerinin gereği bölüp-parçalamayı, insanları birbirine düşürmeyi şiar haline getirmiş bazı kimselerin yaptıklarına aynı şeylerle mukabele ederseniz, bir ayrılığı ikiye katlamış olursunuz. Birbirinizden uzaklaşmayı ikiye katlamış olursunuz. Sonra bir gün taraflardan biri bir nedamet duyarsa, iki katlık bu mesafeyi kat etme enerjisini sarf etme mecburiyetinde kalır. Siz durduğunuz yerde durmalısınız. Uzaklaşanlar bir gün dönüp gelirse, sadece kendi uzaklıklarını kat etmiş olurlar. Onlara da o kadar zahmet çektirmiş olursunuz. En kötü insanlara bile kötülüklerine mukabil o kadar zahmet çektirmeme kararında, niyetinde, azminde, centilmenliğinde bulunmak lazım.

Böyle bir devir yaşıyoruz. Çünkü bu devir nifak devri İslam dünyasında. Mine’ş-şark ile’l-garb, mine’l-cenub ile’ş-şimal, bir nifakın bütün İslam dünyasında hakim olduğu bir dönem yaşıyoruz. Eğer realiteleri görmezsek, konjonktüre vakıf olmazsak, farkına varmadan bir şeyler yapıyoruz zannederek çok kötülükler etmiş oluruz İslam’a, hafizanallah. Kim kötülük yaparsa yapsın, kötülükle mukabelede bulunmamak lazım.

O saldırganlara sadece acınır!

Bunları söylemek pek hoşuma gitmiyor, ama malum ama meçhul bir takım kimselere karşı… Gönüllerinizde siz iz sürerek kim olduğunu anlarsınız onların. Onun için bunları söylemek pek hoşuma gitmiyor. Ama sizin de gördüğünüz gibi öyle bir dönem ki… Mesela deseniz “İnsanları cennete götürmek istiyoruz!” İçinizde bu pozitif, müspet mütalaaya itiraz edecek var mı? “Yolunu, yöntemini bulduk, gözleri görmeyenlere değneklik yaparak, ayakları tutmayanları sırtımıza alarak onları cennete götürmek istiyoruz!” deseniz. Şu an öyle bir çarpıtma ahlakı yaşanıyor ki, size şöyle derler: “Yahu dünyada bu kadar yapılacak iş varken hala kaçamak oynuyorlar. Cennete gideceksiniz de ne olacak?” İşte böylesine çarpıtmaların zirve yaptığı bir dönemde herhalde bir kesime çok akıllıca davranmak, Muhammedî ruhla davranmak, Muhammedî ahlakla davranmak (bin kere salatu selam olsun O’na), Seyyidina Hazreti Mesih ruhuyla hareket etmek, Yunus Emre ruhuyla hareket etmek, “Dövene elsiz, sövene dilsiz, derviş gönülsüz gerek” demek lazım. “Dervişlik hırka ile taç değil / Gönlünü derviş eyleyen hırkaya muhtaç değil!” El-âlem payelerle kendilerini ifade ededursunlar, payeleri kendi hesaplarına kullansınlar. Sizin için en büyük paye tevazu, mahviyet, hacalet, kendini sıfırlamadır. Sana ‘varsın’ dediklerinde kendi üzerine bir çarpı çekme, ‘yok’a nasıl var diyorsunuz’ diye itirazda bulunmadır. Yokta var olduğunu iddia eden varlıkta yokluğu bilemez, sohbet-i yar lezzetini -beyim- ağyar olan bilemez. Varsın başkaları bunu bilmesinler. Zaten her halleriyle de bilmediklerini ortaya koyuyorlar.

Bir mübarek müesseseyi, senelerden beri hep iyiliğin dili, tercümanı olmaya çalışmış bir müesseseyi protesto niyetiyle, onların duvarlarının dibinde tel örgülerini aşmak üzere adeta -keşke onu da demesem- Bastille kaçkını gibi insanlar toplanmış, birini de omuzlarına almışlar, orada bayrak indirmeye çalışıyorlar. O omuzlarda olan da demek onların serkârı. En çok bilenleri!. “La ilahe illa Muhammed, La ilahe illa Muhammed” diyor. Demek ki hayatında kelime-i tevhidi, kelime-i şehadeti bile söylemesini öğrenememiş. Onlara “kaçkın” dedim, siz beni mazur görün, onlar da lütfen bu eksikliklerini görsünler. Şimdi bir insan böyle bir şey söylese, dersiniz ki, “Sürç-ü lisan oldu.” Fakat çevresinde kitle psikolojisiyle hareket eden o yığın da –Birinin dediği gibi ben “çapulcu” demeyeceğim. Çünkü o bana çirkin geliyor. Lisan bozukluğuna maruz kalmış bir hasta insanın kullanacağı tabirdir o- 50 tane 100 tane adam da aynı şeyi tekrar ediyor, “La ilahe illa Muhammed, La ilahe illa Muhammed” diyorlar. Meseleye baktığınızda bu bir yanıyla şirktir. Sözde birilerine karşı tevhid dersi verme adına şirk mırıldanıyorlar ama farkında değiller.

Birilerini ta’n u teşniye matuf bunları söyledim zannetmeyin. Size söven, sayan, aleyhinizde olan, bu anlayışta ve mantalitedeki insanlara bence sadece acınır. O çirkin seslerini çıkarmamak için biraz bal, biraz kaymak, bir lokma üzerine sürülerek onlara atılır, konuşup günaha girmesinler diye. Kemik de demedim, çünkü o da başkasına atılır. Eğer azıcık insafları varsa, zannediyorum, seslerini keserler. Azıcık imanları varsa, seslerini keserler. Azıcık iz’anları varsa, seslerini keserler. Zira hayvanlar bile, en vahşi hayvanlar bile, bu kadar centilmenliği katiyen karşılıksız bırakmamışlardır.

Yumuşak söz, yumuşak kalbin sesi soluğudur; aksi ise…

Firavun gibi, Amnofis gibi bir mütemerride -en sevdiği kulunu tehlikeye atma demektir- “korkuyorum beni öldürürler” diyen bir kulunu gönderiyor ve fakat ona ve kardeşine diyor ki “Firavun’a gidin, yumuşak bir dil kullanarak duygu ve düşüncelerinizi seslendirin!” Amnofis bu, kavmini kast sistemine göre hafife alan, “Siz sadece mahluksunuz, bana hizmet etmek için yaratılmışınız!” diyen; diğer bir ayette de “Sizin -haşa- yücelerden daha yüce tanrınız benim!” diyen Amnofis. Şimdi böyle birine Allah şanlı elçisini gönderirken “kavl-i leyyin” diyor. “Ya Rabbi niye kavl-i leyyin (yumuşak söz) diyeceğiz ki?” Yumuşak söz, yumuşak kalbin sesi soluğudur, yumuşak düşünmenin sesi soluğudur, yumuşak tavrın sesi soluğudur. Hırçınlık, huşunet, çekememezlik, hazımsızlık, kin, nefret ve intikam duygusu şeytanın huyudur. Secde etmedi, sonra hala temerrüdü içinde. Zayıf bir hadiste, Cenâb-ı Hak tarafından “Git Hazreti Adem’in mezarı başında ona secde et, yine kabul edeceğim!” denildiğinde de “gitmem” der inadına. Kinin, nefretin abide şahsiyetini arıyorsanız budur. Her devirde bunun peyrevleri de olmuştur. Yumuşak davranır, yumuşak konuşur, düşüncelerinizi yumuşak bir üslupla ortaya koyarsanız, ihtimal aklını başına alır, o da düşünür ve sonra haşyet duygusuna yönelir. “Bakın, bu kadar temerrüdüme, bu kadar hoyratlığıma, bu kadar kabalığıma, bu kadar intikam hissime rağmen mukabelede bulunmadılar!” der. Ve böyle de olmuştur, o Amnofis…

İsterseniz muhavele, isterseniz mülaane, isterseniz mübahele diyebilirsiniz. Ben “Kötülüğü biz yapıyorsak, Allah’ın laneti bizim üzerimize olsun, yoksa kim yapıyorsa onların üzerine olsun!” dedim. Buna bir yönüyle mübahele denir, bir yönüyle mülaane denir; Nur Sure-i Celilesinde açıkça ifade ediliyor lanetleşme. Bir kısım ehl-i tahkik nezdinde de muhavele denir; kim yanlışsa onun Allah’a havale edilmesi demektir. Bu tabir de çok çirkin, mümin için kullanılmaz ama bir kısım zilzurna cahiller, kalktı buna beddua dediler, beddua şeklinde algıladılar, son söylenen sözleri de yine beddua diye algıladılar.

Şimdi toplum böyle mük’ap bir cehalet yaşıyor. Antrparantez arz ediyorum: Mük’ap cehalet, herkesin bildiği bir şey olmayabilir. Terminolojimize Ziya Gökalp’ın kazandırdığı bir şeydir. Bir basit cehalet vardır, bir muzaaf cehalet vardır, bir de mük’ap cehalet vardır. Basit cehalet, insan bilmez; muzaaf cehalet, bilmediğini bilmez; mük’ap cehalet, bilmediğini bilmez ama kendini biliyor zanneder. Mük’ap demek üç buudlu, üç derinlikli cehalet demektir. O mük’ap cahiller, meseleyi farkı şekilde sağa sola çektiler, değerlendirdiler. Bunlar arasında kendini kalemşör sayanlar da var, sütun tutanlar da var, jurnalde yeri olanlar da var. Çok farklı şekilde değerlendirdiler bunları; ta’n u teşniye vesile yaptılar, karalamak için ellerinden gelen her şeyi yaptılar. Evet bu açıdan da böylelerinin üzerine giderken bile kavl-i leyyin deniyor. Onlar diyorlar ki “Allahım bu adam taşkınlık yapar, üzerimize gelir, korkuyoruz bundan.” Allah da onlara tenbih buyuruyor: Korkmayın Allah sizinle beraberdir, en iyi gören O’dur, en iyi bilen O’dur. Havale edin O’na, O bu problemleri halletsin, parçalanmaya çalışılan bu toplumun sağa sola saçılmış enkazını Allah (celle celaluhu) yeniden bir araya getirsin.

Bir Uğrak Yeri Olarak Anadolu ve Birlik Ruhu

Bu toplum tek bir kategoriye irca edilecek gibi değildir. Anadolu, memerr-i akdâmdır, herkesin uğradığı bir yer. Hunlar gelmiş geçmişler, Hititler gelmiş geçmişler, değişik Oğuz boyları gelmiş geçmiş, batıya doğru geçmişler. En son Kayı boyu gelmiş. Belki ilk defa Malazgirt’le -makamı bin defa Firdevs olsun- Alparslan cennet mekan Hazretleri Anadolu’nun kapılarını açıyor. Daha sonra da Anadolu’da o akvâm-ı muhtelifeyi, gayr-i mütecanis toplumu, bir araya getirme onlara müyesser olmuş, Allah’ın işi. Bir yönüyle Hulefa-i Raşidin’den sonra belki en mükemmel bir devlet idaresine, ütopyalar üstü bir devlet idaresine sahip olan Osmanlı’ya müyesser olmuş.

Siz hangi ırktan geliyorsanız, mesela Türk’sünüz, iftihar edebilirsiniz. Bir insanın mensup olduğu milletle iftihar etmesi tabii hakkıdır. Fakat bu katiyen başkalarını tahkir etmeyi gerektirmez. O surette kendi milletinizin kıymetini de bilmiyorsunuz demektir. Kur’ân, Zat-ı Uluhiyet’le alakalı bir meseleyi anlatıyor: “Onların Allah’tan başka yalvardıkları tanrılarına hakaret edip sövmeyin ki, onlar da cahillik ederek hadlerini aşıp Allah’a hakaret etmesinler!” (En’am, 6/108) Elin alemin zinhar Lat’ına, Menat’ına, Uzza’sına, Zeus’una, Afrodit’ine sebbetmeyin, uygunsuz, nâsezâ nâbecâ söz söylemeyin; kalkar onlar sizin Allah’ınıza, Peygamberinize söz söylerler, o sözü siz söylemiş olursunuz. Bilenler için İslami ahlak budur. Siz şimdi kendi milletinizi seversiniz. Hazreti Pir’in dediği gibi, mesleğin muhabbetiyle yaşama, milliyetin muhabbetiyle yaşama, hangi ırka mensupsan onun muhabbetiyle yaşama.. fakat bu, başkalarına adaveti, düşmanlığı gerektirmez. Türkiye’de akvam-ı muhtelife var. Mesela, Babil’den gelmiş Ekrad kardeşlerimiz var; bir dönemde sultanlık kurmuşlar ki dünyaya bedel; bir dönemde dünyanın kaderine hakim olmuşlar ve bugün sizin bir parçanız. Bu parçayı görmezlikten gelmek, körlüktür. Abazalar vardır, hafife alamazsınız. Sen ne olursan ol, milletini seviyorsan, başkalarını hafife alamazsın. Gürcüler vardır, Türkler vardır, Boşnaklar vardır, Arnavutlar vardır, Makedonlar vardır, daha dünyanın dört bir yanından gelmiş hatta farklı din mensubu insanlar vardır; Süryaniler vardır, Nasturiler vardır. Kendi içlerinde de onların farklı farklı mezhepleri vardır. Yiğitlik ve istikamet, bir yönüyle dünyada sesin, sözün geçerli olması meselesi, bütün bunların hepsini tefrik etmeden bağrına basabilme yiğitliğidir.

Bazıları da kalkmış, Rusya’nın içinden gelmiş; hatta bir mülahazaya göre Devlet-i Aliye’yi parçalamak için içine girmişlerdir. Karadeniz’de oturmuşlardır, sonra Türklerin içinde erimişlerdir. Sen birine Laz, birine Abaza, birine Kürt dediğin takdirde, kalkar kendine “Sen de falan filan!” dedirtmiş olursun. Bu açıdan, insanları tefrikaya, ihtilafa sevk etmeden, parçalamadan, bölmeden milleti bir arada tutabilme, herkese bağrını açabilme esastır. Bir söz var; “Vicdanınız öyle bir enginlikte olmalı ki, kim olursa olsun, kalbinize girdiği zaman ayakta kalma endişesine kapılmamalı.” Günümüzde o Mevlana ruhuna, Yunus Emre ruhuna, o başka Hünkar ruhuna sahip olmaya ihtiyaç var. Bu kadar engin kucaklı olmak lazım.

“Bağrım sana da açık, gel seni de bağrıma basıyorum!”

Bir hususu bir defa daha arz edeceğim müsaadenizle. Kıtmir, o kadar sabırlı değil, bilirsiniz. Ama altı-yedi aydır birisi “Yüz elli iki yüz kadar hakaret lafı, küfür söylendi” dedi. Zannediyorum Amnofis Hazreti Musa’ya bunun onda birini söylememiştir. Ama siz de şahitsiniz ki, ben bir tek kelimeyle mukabelede bulunmadım. Çıkar bir televizyonda konuşurdum, en azından burada konuşurdum. Şu çirkin kelimeler bitsin, bakalım artık ne bulacaklar, ne diyecekler.. yeter falan…

İşte bir gün bir tanesi yine -herhalde aynı genleri taşıyanlardan bir tanesi- Koca Mevlana çarşıda yürürken karşısına dikiliyor. Sahih Hadis-i Şerif’lerde “Yetmiş bin tane taylasanlı Süfyan’a arka çıkacak, arkasından gidecek!” deniyor, ihtimal öyle yobazlardan bir tanesiydi. Günümüzde de lâyuad velâyühsâ mevcuttur bunlar. Karşısına çıkıyor, “Yok sen ‘yetmiş iki millete kapım açıktır, bir ayağım İslam’ın merkezinde, bir ayağım yedi düvel içinde dolaşıyor’ diyorsun. Sen melunun tekisin, kâfirin tekisin, müfsidin tekisin.. sizin dininizden bile şüphe ediyorum, sülüksünüz, siz paralelsiniz, siz aşağılık mahluksunuz, siz organizasyonsunuz…” ağzına ne geliyorsa, dağarcığında ne varsa söylüyor. İhtimal bunları söylemek için de günlerce fikir yormuş, dağarcığına doldurmuş bunları; bir kaç defa da tekrar etmiş, ezberlemiş; sonra o şefkat, merhamet, mülayemet insanının karşısına çıkmış; hepsini birden onun üzerine karbondioksit atıyor gibi püskürtmüş. Hazret, fevkalade temkinle, tedbirle, teyakkuzla, basiretle dinlemiş. Bakmış dağarcıktaki şeyler bitti, diyeceği bir şey kalmamış. “Sözün bitti mi?” demiş. “Bitti vallahi, diyecek bir şeyim kalmadı.” Elli senedir aleyhimde yazı yazan birisi de öyle demişti Kıtmire: “Valla elli senedir yazı yazıyorum, artık şimdi diyecek bir şeyim kalmadı.” Hazreti Mevlana, “Kardeşim, bağrım sana da açık, gel seni de bağrıma basıyorum” demiş. Bence günümüzün insanına, insanlığını müdrik olan insanına, ahsen-i takvime mazhar olan insanına düşen şey budur. Kıtmir’in ilk defa bu mevzuda söylemek istediği şey bu olsun. Burada sizi veya başkalarını incitir bir lafta bulundumsa Allah beni affetsin..

Cumhurbaşkanlığı Seçimi ve Oy Tercihi

Soru: Cumhurbaşkanlığı seçimiyle alakalı değerlendirmelerinizi ve tercih hususundaki tavsiyelerinizi lütfeder misiniz?

Bu çok önemli bir mesele; çünkü daha sonra herhalde parlamentonun, bakanların intihabı da biraz o işe bağlı; onların isabetli seçimi de biraz ona bağlı. Türkiye’nin geleceği de ona bağlı. Türkiye son iki üç dört beş senedir problemler sarmalı içinde, çevresinde dost kalmamış garip bir ülke olma durumunda. Yeniden yeni hatt-ı muvâsalalar temin ederek, köprüler kurulması.. Mısır ile bir münasebet içinde bulunma, Suriye ile bir münasebet içinde bulunma.. Irak ile bir münasebet içinde, Pakistan ile bir münasebet içinde, Somali ile, Sudan ile, Fas ile, Tunus ile, Cezayir ile.. hatta Avrupa Birliği peşinde senelerden beri koştuğumuzdan dolayı, demokratik değerler ve kriterler adına öyle olma peşinde koştuğumuzdan dolayı, Avrupa devletleriyle, Avrupa Parlamentosu ile.. tâ 51’li yıllardan bu yana içinde bulunduğumuz NATO ile münasebetlerimizi yeniden tesis etmeye matuf yumuşak bir atmosferin oluşması… Bu kendi içimizde bile birbirimizle geçinemediğimize göre, sanki dünya ile geçinememe meselesi tabiî bir hal almış, “Biz işte böyle biriyiz!”. Hayır, bunlar aşılmalı, kendi içimizde de bu problemler giderilmeli.

Âkif’in sözü: “Tefrika girmeden bir millete düşman giremez / Toplu çarptıkça yürekler onu top sindiremez.”

Ondan dört buçuk asır evvel yaşayan Yavuz Selim cennet mekân:

“Milletimde ihtilaf ü tefrika endişesi,

Hattâ kûşe-i kabrimde bîkarar eyler beni.

İttihad etmekken a’dâya karşı çaremiz,

İttihad etmezse millet, dağidar eyler beni.

Evvelâ, bir molekül mahiyetinde diyebileceğimiz, kendi ülkemizde o vahdet ruhunun, o sevgi atmosferinin, o herkese kucağının açık olması düşüncesinin, engin insânî anlayışın hakim olması lazım ki, burada tecrübeyi kazanmış ve o testten geçmiş insanlar olarak, buradaki tecrübelerimizi değerlendirerek, başkalarıyla da yeniden bir dostluk tesis edebilelim. Bu açıdan da bu türlü intihaplar çok önemli.

Ama biraz evvel arz ettiğim gibi insanımızın çoğu böyle kitle psikolojisiyle.. Batıda da olan o kitle psikolojisiyle.. bütün o ihtilaller tarihinin arkasında hep o derme çatma düşünce vardır. Biri çıkmış ortaya, “yürüyün” demiştir ve onlar da yürümüşlerdir. Doğru mu değil mi belli değil!. Böyle bir durum! O açıdan da yanlış intihaplar olabilir. Dolayısıyla bu yanlış intihaplar Türkiye’deki ihtilafı, iftirakı yeniden körüklemiş olabilir. Oysaki, herkesin kucaklanması lazım. Yoksa bu bizi bulunduğumuz bölgede yapayalnız bırakır. Çok dostumuzun var olduğu söylenemez şu anda. Birileri bize dost gibi görünüyorsa, bize dost olmada onların da belli çıkarları vardır. Çıkarların fasl-ı müşterekinden dolayı sûrî dostluklarını devam ettirmeye çalışıyorlar. Yoksa yürekten bir dostun var olduğu katiyen söylenemez. Bunları söylerken de bilgi iddiasında bulunmayacağım, fakat artık ayağa düşmüş bilgiler olduğundan, Kıtmir’in bilmesinde de bir mahzur, bir iddia yok herhalde.

İsabetli bir intihapta bulunmak lazım. Bu bir! Temhidin bir parçası.

İkinci parçası şu: Ben hayatımda şimdiye kadar “falana filana oy verin!” demedim. Katiyen! Zaten bir dönem takip ediliyordum, ben de kaçıyordum. O kaçmada da güzel bir bahane bulmuştum, altı sene kaçtım. Bana “Ya kaçmasan!..” falan diyenlere diyordum ki: “Yahu ben Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) güçlü değilim ki! O da Mekkeli mütemerridlerden ayrıldı, Medine’ye gitti -kaçtı tabirini betahsis kullanmadım-. Ama Hazreti Musa kendisi kullanıyor; Mısır’dan Eyke’ye firar ediyor. Hazreti İsa saklanıyor. Hazreti Nuh kavminden sıyrılıyor. Ben de bunları söylüyordum. O büyük insanlar da temerrüd karşısında, tasallut karşısında, ısırma karşısında onlardan uzakta durmayı tercih etmişler. Buraya son gelişim de bir kaçma değil, hastaneye geldim. Haziran fırtınası kopunca, “Hele biraz daha duralım, hele biraz daha duralım; Türkiye için problem olmayalım!” Sûrî çağrılar da oldu. Herhalde adımı anmamaya yemin etmişlerdi, yeminde keffaret lazım gelir (!) diye “Pennsylvania, Pennsylvania, Pennsylvania” oldu. Belki yemin etmişlerdir, siz öyle düşünün. Yoksa tenezzül etmemeye bağlı bir ad anmama meselesi demeyelim buna, yine meseleyi hüsn-ü zanna verelim.

Ama buradayken, referandumda ben hiç yapmadığım şeyi yaptım. Dedim ki: “Mezardakiler bile kalkıp gidip demokrasi yolunda, evrensel insan haklarını gerçekleştirme yolunda, Avrupa Birliği yolunda, Ortadoğu ile iyi münasebetlere geçme yolunda, hukuk sistemimizdeki bu olumlu, pozitif değişim için herkes oy versin!” dedim. Bir candan dostum şimdi diyor ki -Allah uzun ömür versin- “Bunlar hakkında yanılmışız!” İhtimal ki ben de o referandumda öyle demekte yanılmışım. Hazreti Pîr diyor ki: “Biz ki müslümanız, aldanırız fakat aldatmayız.” Hadis diyor ki: “Mümin, saftır (temiz kalbli ve hüsn-ü zanlıdır), kerimdir; fâcir/münafık ise hilekârdır, leîmdir (ayak oyunlarıyla hayatını sürdürür, alçakça davranır.)”Evet, mü’min civanmert bir insandır, aldanabilir. Münafığa gelince, ayak oyuncudur o ve leîmdir o. Bu açıdan da aldanabiliriz o referandumda öyle demede. Ve onlar “Biz aldandık” diye onun da canına okudu, değiştirdiler o meseleyi. Şimdi tevbeler tevbesi geyik avına!.. (Gerçi referandumdaki destek bir partiye değildi, ama) bir daha böyle seçim mevzuunda “Aman falana şöyle yapın, filana böyle yapın!” dememe gibi bir şey var kafamda. Bana ne? Fakat bir şey söyleyeceğim burada, hakikat adına bir şey söyleyeceğim.

Bir daha falan mı filan mı demem. Hayatımda zaten bir kere oy kullandım. Bakın 74 yaşındayım, bir kere. Onda da onların sevdiği bir insana kullandım, içinde merhum Turgut Özal da vardı, ondan dolayı biraz da belki. O da ben oy kullandığımdan dolayı kaybettiler, daha evvel kazanmışlardı. Arkadaşlarım bana dediler ki, “Hocam kazanmasını istemediğimiz bir yere oy kullansan da, onlar da kaybetseler!” “Onun da, dedim, Allah’a hesabını veririm.”

Kendisinde Nifak Alametleri Bulunana Oy Vermeyin de Kime Verirseniz Verin!..

Ama bir şey söyleyeyim: Milletimizin basîreti vardır bence. Şahıs mahıs değil. Bence seçecekleri insana bakmalılar! Yalan söylemiyorsa; çünkü yalan münafıklık sıfatıdır; emanete hıyanet etmiyorsa, çünkü emanete hıyanet, bu nefsine karşı hıyanet, ailesine karşı hıyanet, millet malına karşı hıyanet, bunların hepsi Efendimiz’in sahih hadisiyle münafıklık alametidir. Başkalarına gadr etme, onları bir kısım sahip oldukları insanî haklardan mahrum etme, gadre uğratma; bu da münafıklık alameti. Kendisine bir şey emanet edildiğinde, o emanete riayet etmeme, münafıklık alameti. Başka yerde de “Söz verdiği halde karşı tarafı aldatan ve ona gadr eden”. Hazreti Ruh-u Seyyidü’l-Enâm -O’na canımız kurban olsun- buyuruyor ki: “Bu dördü bir insanda bulundu mu o tam halis münafıktır!” Yani namaz kılınca münafıklıktan çıkmaz, oruç tutunca münafıklıktan çıkmaz. Abdullah ibn Übeyy ibn Selul de namaz kılıyordu. 300 tane hempası vardı, onlar da mescide giriyorlardı, abdestli mi abdestsiz mi, cem’ mi ediyorlardı, hepsini gece mi kılıyorlardı, Rasûlullah’a ne diyorlardı, belli değil. Fakat Allah Rasûlü sahih hadiste, “Bu dördü bir insanda bulunursa, o münafıktır, halis münafıktır.” diyor.

O zaman bana düşen şey şunu demektir:

Millete zulmedene oy vermeyin de kime verirseniz verin. Sayın Başbakan Tayyip Erdoğan’a verin, Sayın Ekmelettin Bey’e verin, Sayın Selahattin Bey’e verin, kime isterseniz verin. Fakat oy verirken, şu nifak alametleri kendisinde bulunanlara Allah aşkına, Peygamber hatırına vermeyin. Bu kim olursa olsun! Benim babam da olsa, amcam da olsa, öz kardeşim de olsa, kırk elli seneden beri bağrıma bastığım insanlardan biri de olsa, bu sıfatlar bulunanlara vermeyin. Zulmedene vermeyin, millete haksızlık yapana vermeyin, kanun nizam tanımayanlara vermeyin, keyfîliklerini kanun yerine koyanlara vermeyin; kime verirseniz verin.

Ben bu mevzuda fazla söz söylemek istemiyorum. Allah yardımcınız olsun, yanlış şey yapmadan, yanlış söz söylemeden Allah muhafaza buyursun. Gidin Cenâb-ı Hakk’ın rızasını kazanacağınız yolda îmal-i fikirde bulunun, yani düşüncenizi kullanın. Vesselâm…

404. Nağme: Ekmel’in Manası ve İrfan Ufku

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Özel sohbetleri yayınladığımız “Nağme” bölümünü, buhranlı dönemde bazı kötü niyetli insanlara malzeme vermiş olmamak için uzun zamandan beri yenilemiyorduk.

Fakat, muhterem Hocamız konuşsa da konuşmasa da, biz ders ya da sohbet neşretsek de etmesek de, ifsada kilitli insanlar çarpıtacak malzeme mutlaka buluyor ve bühtanlarını aralıksız sürdürüyorlar.

“Bari masum insanların istifadesine daha fazla mani olmayalım!” düşüncesiyle bugün bir kere daha “Vira bismillah!” diyoruz.

Allah’ın izni ve inayetiyle, ehl-i nifakın tahrif ve iftiralarına aldırış etmeden, burada duyup dinlediğimiz hakikatleri en kısa sürede sizlere de ulaştırmaya gayret edeceğiz. İnşaAllah, bir periyot gözetmeden, görüntülü ya da sesli kaydedebildiğimiz sohbet, hasbihal ve dersleri aynı gün neşretmeye çalışacağız.

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin daha bir iki saat önce tamamladığı ve sadece ses kaydı yapabildiğimiz 24:36 dakikalık sohbetle başlıyoruz.

Dualarınız istirhamıyla…