Posts Tagged ‘Nezahet’

NEZAHET-İ LİSANİYE

Herkul | | KIRIK TESTI

Enaniyetlerin çok ileriye gittiği, sürekli olumsuz hâdiselerin deşelendiği ve herkesin birbirine dil uzattığı bir dönemde, iman ve Kur’ân hizmetine baş koymuş adanmışlara düşen vazife, insanları, her zamankinden daha fazla sevgi ve hoşgörüyle kucaklamaktır.  Eğer onlar da aynıyla mukabelede bulunmak suretiyle bu tür olumsuzluklara iştirak ederlerse hem kendi toplumlarına, hem de topyekûn insanlığa büyük bir kötülük yapmış olurlar.

İnsan olmamız hasebiyle, can yakıcı bazı hâdiseler karşısında öfkeye kapılabilir; hiddet ve şiddetimize yenik düşebiliriz. Hatta yer yer, sınır tanımayan bir kısım zalim ve mütecavizlere karşı içimizde kin ve nefret duyguları belirebilir. Fakat irademizin hakkını vererek bunları bastırmasını bilmeli ve bu kötü duyguların su yüzüne çıkmasına müsaade etmemeliyiz. Hatta elimizden geliyorsa manevî hazım sistemimizle onları eritip yok etmeliyiz. Magmalar gibi kabarıp gelen öfkemizi bastırabildiğimiz takdirde hem ibadet sevabı kazanır hem de toplumdaki ayrışma ve çatışmaları büyütmemiş oluruz.

Maalesef günümüzde hakaret etme, başkalarına naseza nabeca sözler etme moda hâline geldi. Herkesin dili sert, üslubu kırıcı. Ne var ki birileri bunu hak etmiş olsa bile, onlara karşı kötü sözler söylemenin hiçbir faydası yoktur; bilakis zararı vardır. Sövüp sayma sevap olmadığı gibi, insan için bir fazilet de değildir. Hazreti Zekeriya’yı testere ile ikiye biçen, Hazreti Yahya’yı şehit eden zalimlere karşı “Allah belanızı versin!” demenin ibadet olduğuna ve insana sevap kazandıracağına dair ne Kur’ân-ı Kerim’de ne de Sünnet-i Sahiha’da yarım kelimelik bir şey yoktur.

Keşke, kötülüğe kilitlenmiş insanları bile vicdan enginliği ile kucaklayabilsek ve onlar hakkında da iyilik dileğinde bulunabilsek! Mesela desek ki, “Allah’ım bize kötülük yapan insanların kalblerine iman, İslâm ve ihsan mevzuunda inşirah bahşeyle! Onları hidayet eyle!” Bence bu, insanca bir tavır, insanca bir düşünce, insanca bir davranıştır. İnsanca davranmak varken, diğerine tevessül etmemek lazım. Birisinin size bir boynuz atması, bir çifte vurması insanca tavırlar değildir. Fakat bu tür durumlarda siz de karşı tarafa boynuzla, çifteyle karşılık verirseniz, siz de insanlığınızın dışına çıkmış olursunuz. Hâlbuki Kur’ân ve Sünnet baştan sona mü’minleri, insanca tavır ve davranışlarda bulunmaya sevk ve teşvik ediyor.

   Peygamberimizin Muamelesi

İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem), oğlu İbrahim, Osman İbn-i Maz’un gibi zatların vefatına ağladığını hadis kitaplarından okuyoruz. Fakat bunların hiçbirisi Hazreti Hamza’nın şehit edilmesi kadar onu sarsmamıştır. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), Uhud meydanında, canından çok sevdiği amcası Hazreti Hamza’nın her tarafı kesilmiş ve doğranmış bedenini görünce çok gözyaşı dökmüştür. Fakat buna rağmen ne Hazreti Hamza’nın bağrına mızrağını saplayan Vahşi’ye, ne buna sebebiyet veren Hind’e, ne de Ebu Süfyan’a karşı kin ve nefret duymamıştır. O Vahşi ki daha sonra sahabe safları arasına katılmış, mevsimi gelince de Hz. Ebû Bekir’in, yalancı peygamber Müseylime’ye karşı oluşturduğu ordunun içinde yer almış ve bu defa da mızrağını onun bağrına saplamıştır.

Eğer Nebiyy-i Ekrem, Vahşi’ye karşı tavır alsa ve aleyhinde sözler sarf etseydi, büyük ihtimalle o İslâm’la şerefyâb olamayacak, Yemame’de kahramanca mücadele veremeyecekti. Aynı şekilde Nebiyy-i Ekrem’in o engin şefkat, merhamet ve müsamahasını görmeselerdi, Benî Ümeyye ailesinin fertleri de İslamiyet’e giremeyecekti.

Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem), müsamahası, şefkati ve affediciliği sadece amcasının katillerine yönelik değildi. O, Mekke hayatı boyunca kendisine her türlü kötülüğü yapan, âdeta içtiği suyu, yediği yemeği haram eden, bulunduğu yerde kendisine yaşama hak ve imkânları tanımayan, hakkında ölüm fermanları çıkaran, Mekke’yi terk edip gittikten sonra dahi yeni hicret yurdunda kendisini rahat bırakmayan Mekke müşriklerini de affetmişti. Mekke fethini müteakip herkes O’nun etrafını sarmıştı. Fakat sinelerde, daha önce işledikleri cürümlerin cezasına çarptırılma korkusu olduğu da muhakkaktı. “Acaba yaptığımız işkence ve zulümlere mukabele-i bi’l-misilde bulunur mu?” endişesi vardı. Ne var ki Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Bugün size ayıplama ve kınama yoktur. Gidin! Hepiniz serbestsiniz!” (Yûsuf sûresi, 12/92) mukabelesinde bulunmuştu. (İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye 5/74; el-Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ 9/118)

Bu nasıl bir civanmertlikti! Yıllarca kendilerinden her türlü eza ve cefayı gördüğü kimselere hiçbir şey dememişti. Onların yaptıkları kötülükleri mesele yapmamıştı. Onları cezalandırma yoluna gitmemişti. Hatta onları mahcup etmeme adına bunların sözünü dahi etmemişti. Çoktan pişman olmuş ve af beklentisi içine girmiş insanlara karşı büyük bir civanmertlik sergilemişti. Esasında bu, O’nun ilâhî ahlâkla ahlâklanmasının bir göstergesiydi.

Evet, tekrar edecek olursak, ona buna hakaret etmenin hiç kimseye bir faydası yoktur. Bu tür sözler, var olan olumsuzluklara yenilerini ekler. Kısır bir dairenin oluşmasını sağlar. Kur’ân-ı Kerim, وَلاَ تَسُبُّوا الَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللهِ فَيَسُبُّوا اللهَ عَدْوًا بِغَيْرِ عِلْمٍ “Onların Allah’tan başka yalvardıkları tanrılarına hakaret etmeyin ki, onlar da cahillik ederek hadlerini aşıp Allah’a hakaret etmesinler.” (En’âm sûresi, 6/108) buyuruyor. Kur’ân, Ebû Cehil, Utbe, Şeybe, İbn Ebî Muayt, Velid İbn-i Muğire gibi Mekke müşriklerinin tapa geldikleri Lat’a, Menat’a, Uzza’ya, İsaf’a vs. sövülmesini yasaklıyor. Putlara karşı, “Allah sizi yerin dibine batırsın, kahretsin!” demeyin diyor. Neden? Çünkü kalkar onlar da sizin inandığınız Allah’a karşı naseza nabeca sözler söylerler.

Bu sebeple bir mü’min kötü sözlerle ağzını, dilini, kalbini kirletmemeli; başkalarının tepkisini üzerine çekmemelidir. Bilakis kendi değerlerini mükemmel bir şekilde temsil etmek suretiyle problemleri halletmeye çalışmalıdır. Her zaman tekrar ettiğimiz bir sözü bir kere daha hatırlatayım. Hâl ile halledilmedik hiçbir mesele yoktur. Asıl olan temsildir, güzel örnek olmadır.

   İncinsek de İncitmeyelim!

Aleyhimde yazıp çizenlerle, sürekli bana kötülük yapanlarla ilgili Allah’tan dileğim hep şu oldu: Cenâb-ı Hak bir gün onları karşıma çıkarsın ve bana da iyilik yapma fırsatı versin. Mesela yoldan geçerken bakayım birinin arabası bozulmuş, durup onu kendi arabama alayım ve gideceği yere götüreyim. Kur’ân’ın tavsiye ettiği ve Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yaptığı gibi kötülüğe karşı iyilikle mukabelede bulunayım. Bu, günümüzde en çok muhtaç olduğumuz şeylerden birisidir. İnşallah cevr ile, tahkir ile kimsenin canını yakmayız. Hatırımızı kırsalar da biz kimsenin hatırını kırmayız. İncinsek de incitmeyiz. Çünkü günümüzde gönüllerin yıkılmaya değil, yapılmaya ihtiyacı var.

Aslında zalim ve mütekebbirler sövülmekten ziyade acınmayı hak ediyorlar. İnsan, ahiretteki hâllerini düşününce onlara acıyor. Haccac’a, Şimir’e, Lü’lü’ye, İbn Mülcem’e sövülür mü yoksa acınır mı? Zannediyorum ahirette de onların rahmetten mahrumiyetlerini görseniz, vicdanınız harekete geçecek ve içiniz “cız” edecektir.

İnsan, iradesinin hakkını vermeli, düşmanlık duygusunun içine girmesine meydan vermemelidir. Kin ve nefret bir kere gelip insanın korteksine oturursa, bir daha onu yerinden söküp atmak çok zor olabilir. Nöronları bu tür olumsuz duygularla kirlenmiş bir insan sürekli kötülük düşünür. O, aklıyla hareket ettiğini zannetse de çoğu zaman bu kötü duyguların kendisine pompaladığı duygularla hareket eder. Halbuki Kur’ân’a gönül vermiş insanlara düşen vazife, akıl, mantık ve muhakemeleriyle hareket etmek; kalb, ruh ve vicdanın ferah feza iklimlerinde dolaşmaktır.

Bu sebeple, yaşanan olumsuz hâdiselerin bizi birer nefret ve kin insanı hâline getirmesine müsaade etmemeliyiz. Gelecek nesillere kin ve öfke emanet etmemeliyiz. Nefrete bağlı bir kimlik inşası yanlışlığına girmemeliyiz. Bilakis sevgi ve saygıya bağlı bir kimlik inşasını esas almalıyız. Birileri hata yapabilir, zulmedebilir, gadredebilir. Tarih-i tekerrürler devr-i daimi içinde bu tür kötülüklerin sayısız örneği vardır. Fakat biz, aynı hataları yapmamalıyız. Onlar kendi günlerini ve tali’lerini karartsalar da biz kendi günlerimizi ve geleceğimizi karartmamalıyız. 

***

(Not: Bu yazı 25 Kasım 2011 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.)

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: MİSVAK ÖZELİNDE NEZAHET ANLAYIŞIMIZ

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

سَاكَ kelimesi Arap dilinde “ovalamak” manasında olup “misvak” kelimesinin kendisinden türediği fiildir. Misvak; bu ovalama işinin kendisiyle yapıldığı, ağız ve diş temizliği nesnesidir. Erek ağacının hem köklerinden hem de dallarından elde edilebilen misvak; Fahr-i Kâinat Efendimiz’in diş ve ağız temizliği hususunda ısrarla tavsiye buyurdukları bir nezafet aracıdır.

“Kütüb-ü Sitte’nin ittifakla rivayet ettikleri ve arkasında kırka yakın sahabenin imzası bulunan, aynı zamanda manevi mütevatir kategorisinde olan bir hadislerinde, Allah Resulü”[1] (sallâllahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadırlar:

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ:

«لَوْلَا أَنْ أَشُقَّ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ -وَفِي حَدِيثِ زُهَيْرٍ عَلَى أُمَّتِي- لَأَمَرْتُهُمْ بِالسِّوَاكِ عِنْدَ كُلِّ صَلَاةٍ»

Ebu Hüreyre (radıyallahu anh), Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz’in şöyle buyurduklarını rivayet etmektedir:

“Eğer ümmetime zorluk vereceğimden çekinmeseydim, her namazın başında onlara misvak kullanmalarını emrederdim.”[2]

***

Hadis-i şerifin ifade ettiklerinden anlaşılan husus; Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz’ in misvak kullanmayı farz kılmamasına temel sebep, ümmetine bunun meşakkat verebileceği endişesidir. Efendimiz’in (sallâllahu aleyhi ve sellem) böyle bir endişeleri olmamış olsa idi, namaz gibi, abdest gibi misvakın da ümmetine farz olacağı açıktır. “Böyle bir şey ise, bu dinin ruhu olan kolaylık prensibine aykırı düşecekti. Çünkü herkes her yerde misvak bulamayabilirdi”[3] Buradan hareketle de, misvakın farz olmamakla beraber, Fahr-i Kâinat Efendimiz’in önemli sünnetlerinden olduğunu anlamak, zor olmasa gerek. Zira bir başka hadis-i şerifte Fahr-i Kâinat Efendimiz, “Misvak hakkında o kadar emir aldım ki bu konuda Kur’an’da bir âyet ineceğini zannettim.”[4] buyurmaktadırlar.

Hadis-i şerifin ifade ettiklerinden hareketle ifade etmek istediklerini okuduğumuzda şu manaları anlamak zor değildir: Evet, misvak kullanmak meşakkat endişesinden ötürü farz kılınmamıştır. Farz kılınmamış oluşuna bir endişenin sebep teşkil ettiği bir ameliye, aslında çok önemlidir. Zira Nezahet Sultanı Efendimiz’in hayat-ı seniyyelerine göz ucuyla baksak misvakın O’nun hayatındaki yeri ve önemini zaten göreceğiz. Bu açıdan insanların en azından buldukları her fırsatta dişlerini misvaklamaları sünnete muvafık bir hayat yaşama gayretinin emarelerindendir.

Öte yandan bu yazıda temel mevzumuz misvak kullanmanın faydaları ve hikmetlerinden bahsederek, insan için ne denli ehemmiyet arz ettiğinin izahını yapmak değildir. Misvakın faydaları ile alakalı İslam dünyasında çok çeşitli kitaplar yazıldığı gibi batı dünyası ve bilim çevrelerinde de pek çok ilmi araştırmalar ve makaleler ortaya konmuştur. O yüzden bu hususun kendisi için ehemmiyet arz ettiği insanlar dipnotta[5] işaret edilen kaynaktan istifade edebilirler. Haddizatında misvaka dair bu faydalar bilinmese dahi inanan insanın misvaka ehemmiyet vermesi için bunu Efendimiz’in yapmış ve tavsiye buyurmuş olması kâfi gelmelidir. Bu mevzuda “O (sallâllahu aleyhi ve sellem) misvak kullanmayı tavsiye buyurmuşsa, bana düşen, onun faydasına ve sıhhat açısından yararlarına bile bakmadan, sırf O kullandı ve tavsiye buyurdu diye misvak kullanmaktır. O işi, elde edeceğim bir faydaya bağlamak da ne demek? O kullandı ise ben de kullanırım. Efendimiz bana dese ki takla atacaksın! Bu meselenin mantığı var mı? Aklım öyle inceliklere ermez benim. Senin mantık dediğin şey nedir ki? Mevlana Hazretleri demiyor mu, ‘Aklını Hazreti Muhammed’e kurban et.’ Ben de aklımı kurban ederim Efendim’ e ve O’nun emir ve tavsiyelerini yerine getiririm”[6] mülahazalarından gayrısı inanan insanda şık durmayacaktır.

Misvak Kullanalım! Ama “Nerede” ve “Nasıl”?

Misvak kullanmanın adabına dair genel bir literatür taraması yaptığımızda ele alınan hususların ne yazık ki, çoğunlukla, “misvakın kullanıma hazırlanışı, dil ve dişler üzerinde nasıl hareket ettirileceği” hususu ile sınırlı kaldığını görmekteyiz. Bu sebepten ötürü biz de misvak kullanımının “hangi ortamlarda yapılmasının uygun olacağı ve uygulamada dikkat edilmesi gerekli olan hususlar nelerdir” gibi soruları yazımıza temel almanın daha uygun olacağı kanaatine vardık.

İslam, Temizlik, Misvak ve Nezahet Anlayışımız

İslam dininde temizlik o denli önemlidir ki; o, en temel ibadeti olan namazın eda şartlarından olarak maddi ve manevi temizliği (abdest) olmazsa olmaz kabul etmiştir. Hatta bu dinin Mübelliği Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem) de “temizlik imanın yarısıdır”[7] buyurarak bu hususun imanın yarısı ile eşdeğer olduğunu ifade buyurmuşlardır.

Temizliğe bu denli ehemmiyet veren Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem) maddi temizliğin bir cüz’ü sayılan ağız ve diş temizliği hususuna da son derece önem atfetmişlerdir. Nezih hayat-ı seniyyeleri buna şahit olduğu gibi mübarek beyanları da bu hususun en büyük delilidir.

Ne var ki dinin özünde mündemiç olan o nezaket ve nezahet ruhunu tam manasıyla kavrayamayan bir kısım günümüz sığ Müslümanları, temizlik gibi zatında güzel ve matlup olan bir işi dahi insanlarda tiksinti hâsıl edecek bir formatta ortaya koymayı başarmış (!) ve değerleri itibariyle kendisini muhafazakâr olarak kabul eden insanları dahi bu sünnetin edasından uzaklaştırmışlardır. Evet, bir sünneti ihya etmek çok büyük bir hayır kapısıdır. Bununla birlikte böyle güzel ve önemli bir işin insanlar nazarında tiksinti uyaracak bir formatta ortaya konulmaması da inanan insanların temsil ettikleri değerler adına asla göz ardı edemeyecekleri önemli bir husustur. Şayet bir sünneti ihya etmekten anlaşılan, onu sadece kendi hayatımızda tatbik etmekten ibaret değilse -ki anlaşılması gerekli olan da bu değildir zaten- bu mevzuda hakiki manada bir ihyaya muvaffak olmak isteyen her insanın en az bu sünneti yerine getirmekteki hassasiyeti kadar yerine getiriliş keyfiyetinde de yani usulde de (metod) hassas olması kaçınılmazdır. Zira yaptığımız şey kadar nasıl yaptığımız da son derece önemlidir.

Bu açıdan, misvak kullanmak gibi temelde bir temizlik ameliyesi olan sünnetin ifasında birtakım hususlara dikkat etmek, inandığımız bu değerleri, kendi kadr u kıymetine halel getirmeyecek bir hassasiyette ortaya koymak, hem o değerin sebepler planında bânisi olan Efendimiz’in (sallâllahu aleyhi ve sellem) memnuniyetleri, hem de değerlerimizin kabul görmesini umduğumuz kesimler tarafından kabulünü kolaylaştırma adına çok önemlidir.

Buradan hareketle, insanların gelip geçtiği bir cadde üzerinde, bir elinde misvak diğer elinde bir bardak su… Elindeki misvakı suya batırıp sonra da dişlere sürmenin, hemen sonrasında ise aynı suyla ağzı gargara yapıp sokağa dökmenin; bırakın dünya görüşü itibariyle kendisine uzak olan insanları, benzer dünya görüşüne sahip insanlarda dahi tiksinti hâsıl edeceği aşikârdır.

Otobüs, vapur gibi toplu taşıma araçlarında, insanların topluca hareket etmek durumunda olduğu mekânlarda birilerinin, dişlerini göstere göstere temizlemeye çalışmasının, bu da yetmiyormuş gibi ağzından çıkardığı misvakın ucunu sıkıp suyunu yere sızdırmasının ne Müslümanlıkla ne de insanın nezahet ve nezafet duygusuyla telif edilebilir bir yanı olmasa gerektir.

Öte yandan Buhari ve Müslim gibi muteber hadis kaynaklarında mevzu ile alakalı tahric edilen hadis-i şeriflere bakıldığında Efendimiz’in (sallâllahu aleyhi ve sellem) misvakı -haşa- bu şekilde insanlarda tiksinti uyaracak şekilde kullandığınıa dair tek bir rivayet yoktur. Olması da mümkün değildir. Zira O üsve-i hasenedir. Zira O (sallâllahu aleyhi ve sellem) kendi zatının tavzif buyurulduğu vazifeyi ifade sadedinde “güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildiğini”[8] beyan buyurmaktadır.

İmam Kurtubi hazretleri de bu mevzuda varid olan hadis-i şerifleri izah sadedinde şu önemli hususlara temas etmektedir: “Misvakı mescidler gibi mahfillerde ve insanların huzurunda kullanmaktan ictinab etmek lazımdır. Zira Resulûllah’ın (sallâllahu aleyhi ve sellem) mescidlerde misvak kullandığına dair hiçbir rivayet varid olmamıştır. En nihayetinde misvaklama mevzuu bir takım kazuratların ve pisliklerin izalesi babından bir ameliyedir. Dolayısıyla ne mescidlerde ne de insanların önünde bunu yapmak uygun değildir. İnsanların önde gelenlerinin bulunduğu bir mecliste bunu yapmak ise mürüvvete yakışmayacak tavırlardandır.”

Müslim-i şerifte, bu mevzuda rivayet olunan hadis-i şerifler özelinde; zikri geçen rivayetler incelendiğinde daha farklı bir husus dikkatimizi çekmektedir. Mezkûr hadis-i şeriflerin hiçbirinde Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz’in misvaklamayı mübarek saadethanelerinin dışında yaptığına dair bir rivayet mevcut değildir. Müslim-i şerifteki rivayetlerin ilki, mevzumuza temel aldığımız hadis-i şeriftir ki mefhumu malumdur. Bu rivayetlerin ikincisi misvaklamayı saadethanelerinde yaptıklarını, üçüncüsü ve geri kalan rivayetlerin hemen hepsi ya mübarek hücrelerinde yaptıklarını ya da yine hücre-i saadetlerinde gece ibadetine kalktıklarında yaptıklarını ifade eder mahiyettedir. Hal böyle olunca toplu yaşam alanlarında yapılan ağız ve diş temizliklerinin kendi nezahet anlayışımız açısından bir dayanağı zaten olmadığı gibi nasslar açısından da bir temelinin olmadığı anlaşılmış olmaktadır.

Son olarak bazı kesimlerin hadis-i şerifte geçen عِنْدَ كُلِّ صَلَاةٍ “her namaza başlarken” ifadesinden “her farz namaz”ı anlayabilecekleri ve buradan hareketle de mescidlerde misvak kullanmanın caiz olduğuna kani olabilecekleri ihtimaline binaen şu noktalara temas edilebilir: Bu ifadeden, her vaktin farz olan namazlarını anlamak doğru bir yaklaşım değildir. Zira Kurtubi hazretlerinin de ifade ettiği gibi Resulûllah Efendimiz’in nafile namazları mescidde kılmaları çok az vaki olmuştur. O (sallâllahu aleyhi ve sellem) namazların nafilelerinin neredeyse tamamını mübarek hücre-i saadetlerinde kılarlardı. Buradan hareketle de şu tespitte bulunmak zorlama bir yorum olmasa gerek: Resulûllah Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem) nafile namazlarını hücre-i saadetlerinde kıldıkları için, tabii olarak namaz kılmaya mescidde değil hücre-i saadetlerinde başlamış olmaktaydılar. Yani Resulûllah Efendimiz misvakı mescidde değil saadethanelerinde yapmaktaydılar. Dolayısıyla hadis-i şerifte geçen bu ifadeden hareketle; Efendimiz’in (sallâllahu aleyhi ve sellem) cemaatin önünde misvak kullandığına ve buradan hareketle de insanlar arasında misvak kullanmakta bir beis yoktur söylemine yol aramak, doğru bir yaklaşım gibi durmamaktadır. Allahualem!

Netice olarak biz Müslümanlar, Cenâb-ı Hak nezdinde güzel olan şeyleri, yerine getiriliş keyfiyetini nazar-ı itibara almaksızın, sadece yapmış olmakla, mükellefiyetlerimizden kurtulmuş olmamaktayız! Zira güzel olanı güzel bir şekilde ortaya koymak da bizlerin mükellefiyetleri cümlesindendir. Bu mükellefiyetin de ötesinde bir husus vardır denilecek olursa o da; güzeli güzel bir surette yansıtmanın, hal ve tavırları ile temsil noktasında bulunan biz müntesipleri üzerinde İslam’ın bir hakkı olduğudur.

Cenâb-ı Hak biz kullarını Nezaket ve Nezahet Sultanı O Zat’ın (sallâllahu aleyhi ve sellem) gölgesinde bir hayata muvaffak eylesin!

Sefa Salman

***

[1]. M. Fethullah Gülen, Sonsuz Nur 1

[2]. Sahih-i Müslim, Taharet 42

[3]. M. Fethullah Gülen, a.g.e.

[4]. Müsned-i Ahmed, I, 237, 307

[5]. Mustafa Kutbay, Sızıntı Dergisi, Mayıs 1993 sayısı.

[6]. M. Fethullah Gülen, Ümit Burcu

[7]. Sahihi Müslim, Taharet 1

[8]. Müsned-i Ahmed, 2/381