Posts Tagged ‘muhasebe’

Kırık Testi: KENDİ KENDİMİZLE YÜZLEŞME VEYA MUHASEBE

Herkul | | KIRIK TESTI

İnsan kendini yakın takibe alamaz ve nefsini, iyiliklere açık, kötülüklere de meyyal yanlarıyla doğru okuyamazsa, sürçmelerden sıyrılamayacağı gibi, hayatını istikamet içinde sürdürmesi de çok zor hatta imkânsızdır. Bu konuda önemli hususların başında, hevâ-i nefsin dizginlenmesi gelmektedir. Nefs-i emmâre gemlenmez veya kontrol altına alınmazsa, insan “ahsen-i takvim”e mazhariyet sorumluluğunu yerine getiremez; bir kısım menfî tavır ve davranışlardan asla sıyrılamaz ve yaratılışındaki incelerden ince esrâra da nüfûz edemez. Evet, nüfûz edemez nefis ve hevâ perdede olduğu sürece. Böyle bir körlüğe düşen kimse, var oluş hakikati ve “hakikatü’l-hakâik” adına sürekli küsûflar yaşar; nefsânîliğin kararttığı atmosferden kurtulamaz; egoistçe düşüncelerinin güdümünde kahredici kaprislere takılır ve hep “ben, ben” der durur. Hele böyle birinin içinde neş’et ettiği muhît bu türlü duygulara dâyelik yapıyorsa…

Bu konuda, günümüzdeki içtimâî atmosfer oldukça sisli-dumanlı; yığınlar yaratılış gayesinden bîhaber; böyle bir gayeyi dillendirenler taklit gel-gitleri içinde; deyip edilenler kalb referansı olmayan dil-dudak mırıltısı; kutsallar, dünyevîlikler hesabına kullanılan birer argüman; servet-sâmân düşkünlüğü, tûl-i emel marazı, bohemlik zaafı, bilerek dünya hayatının ebediyetlere tercih edilmesi, üzerinde durulup düşünülmeyen bir muamma…

Böyle bir atmosferde yığınlar birer mezar-ı müteharrik tâli’siz, onları bu hâle getirip güdenler de insî şeytan ve makyavelist mürâîlerdir. Sergiledikleri tavır ve davranış itibarıyla bir yüce gaye-i hayalin ve hak mülahazasının mümessilleri gibi göründükleri halde, onlar genel duygu ve düşünceleri açısından nefis ve hevânın tesirinde birer Firavun, birer Nemrut ve birer Şeddad’dırlar. “Kul oldum, kul oldum!” diyecekleri yerlerde firavunâne naralar atarak herkesi kendilerine kul sayma düşüncesiyle oturur kalkarlar. Uğradıkları yerlerde derviş enînleri sergiler, sofîce tavırlara girer, “din”, “Allah”, “Peygamber” der durur ve kendilerini dinleyenleri büyülerler ama iç dünyaları itibarıyla bunlardan fersah fersah uzaktırlar. Ne hakperest oldukları beyanlarında ne de derviş gibi davranmalarında katiyen samimi değillerdir.

Bunlar birer dünyaperesttirler ve kullandıkları kutsallarla alakalı hususlar da suiistimal edilip atılan birer argüman mahiyetindedir. Âşık Paşa’nın ifadesiyle:

“Hakikî derviş odur ki dünyayı terk eder,

Gerçek mü’min de odur ki, dünya onu terk eder.”

Yoktur o dünyâperestlerde bu duygu ve mülahazanın zerresi; bir aldatma hırıltısıdır hepsinin soluğu sesi. Böylelerini iman, İslam ve ihsan açısından bir yere koymak çok zordur; zira bunların hemen bütünü bir anlamda birer İbn-i Selûl’dür. Düşünce dünyaları kirli, davranışları yapmacık, gaye-i hayalleri debdebe ve ihtişam, hedefleri de dünya ve mâfîhâdır. Dış görünüşe fevkalâde önem verir, makyajla oturur-kalkarlar.. yaldızlı beyanlarla çevrelerini büyülemeye çalışırlar.. levsiyatlarını gizleme mevzuunda ölür ölür dirilirler.. hep apak görünmek için türlü türlü demagojilere başvururlar.. mesâvîleri ortaya çıkınca da hemen sun’î gündemler oluşturarak irtikâplarını örtbas ediverirler.

Bilmez bunlar kalb safvetini, ruh nezâhetini; şeklî, surî Müslüman görünümüyle aldatır ve sürüklerler arkalarından şuursuz kalabalıkları.. hep birer hak eri ve diriliş kahramanı olduklarından dem vurur dururlar ama ne hakk u hakikatle bir münasebetleri vardır, ne de diriliş adına bir gayretleri.. çirkâptır duyguları ve düşünceleri; bilmezler kalbî-ruhî nezafet ve tahareti.. iç ve dış bütünlüğünün esas olduğunu.. nefis ve hevâ güdümünden sıyrılarak Allah’a hâlis kul olmayı. Vicdan mekanizması itibarıyla düşe-kalkadır azm u iradeleri.. taklit eksenli ve yapmacık kulluklarıyla aldatıcıdır her halleri. Abdest alır gibi görünür, namaz kılacakmış gibi ön safa yürürler ama her şeyleriyle göz boyamacadır tavırları.. kandırmacadır Hak karşısında kıyamları, kuudları.. bilmezler Allah tarafından görülüyor olmayı.. zihin ve ruh kirliliğiyle kirletirler miraç güzergahında bulunmayı.. arındıramamışlardır görünme ve bilinme levsiyâtından iç dünyalarını. Oysaki kulluk ve mü’minin miracı namaz böyle bir arınmayla namaz olur. Ne hoş söyler İsmail Hakkı Bursevî:

“Pâk ve tâhir eyle çirkâb-ı hevâdan nefsini,

Yalnız el-yüz yıkamayı sanma taharetten garaz!..”

Nefis ve hevânın farklı renk ve desendeki aldatıcı oyunlarından sıyrılamayan bu bedbahtlar, sabahları bir türlü, akşamları da başka bir türlü yaşamaktan kurtulamazlar.. düşünemezler yarınları, daha ötelerini ve iğneden ipliğe bir hesap gününü.. حَاسِبُوا أَنْفُسَكُمْ قَبْلَ أَنْ تُحَاسَبُوا “Hesaba çekin nefsinizi ve yüzleşin kendinizle, O ma’dele-i ulyâda hesaba çekilmeden evvel.” (Hazreti Ömer radıyallahu anh) mülahazasına kapalıdır vicdanları.. gerçek insan olma ufkuna yürümenin bu yoldan geçtiğinin farkında değillerdir; farkında değillerdir ancak böyle bir metafizik gerilimle nefis ve hevânın gemlenip beşerî garîzaların, hayvanî hislerin ve şehevâni duyguların üstesinden gelineceğinin.

Ne var ki, kendini nâma-nişâna, şöhret ü şâna, makama-mansıba, zevk u safâya, takdire-alkışa kaptırmakla zehirlenmiş bu ruhlar, böyle bir girdaba yelken açtıklarının da farkına varamazlar. Bilemez bunlar hakikî imanı, İslam’ı, ihsanı ve duyamazlar hakikî insan olmadaki enginliği. Nasıl duyabilirler ki, bunlar hem kalbleri ve kafalarıyla, hem de göz ve kulaklarıyla tamamen bu dünyaya hasr-ı himmet etmiş bir kısım yarını olmayan bedbahtlardır. Oysaki bugüne ve fâniyât u zâilâta göz ucuyla bakmaya mukabil, yarınlara ve daha ötelere bütün ihsas ve ihtisas sistemlerimizle yönelmez ve yönelemezsek “ahsen-i takvîm”e mazhariyetimize saygısızlık yapmış ve Allah’a karşı da nankörlükte bulunmuş olma durumuna düşmemiz söz konusudur.

Ama ne dersek diyelim, Hak’la hemhâl olmayan ruhların şeytânî ve nefsânî şerarelere takılmaları kaçınılmazdır. İmam Şafiî, “Sen kendini hakla meşgul etmezsen, bâtıl şeyler ruhunu sarar ve seni hep meşgul eder.” der ki, vicdanlarımıza emanet önemli bir reçete mahiyetindedir.

***

Not: Bu makale, M. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin, Çağlayan Dergisi 2017-Kasım sayısı için kaleme aldığı başyazıdır.

Kırık Testi: BİR SORGULAMA

Herkul | | KIRIK TESTI

Ey nefis!

Sıyrıl hazan duygularından ve bir yeşillik ol, uçuşsun kuşlar, kuşçuklar çevrende.. bir su kaynağı ol, koşsun bütün bağrı yanıklar semtine.. mumlar gibi eri ve etrafına ışıklar saç; hem öyle bir saç ki, mehtabı temâşâya dalmış olanlar, onu bırakıp da senin ikliminin pervanesi olsunlar. İnsanları tıpkı bir anne gibi öyle sıcak ve içten kucakla ki, hışmından korkanlar bile, tereddüt etmeden kendilerini senin kucağına atsınlar. Allah’ın sana ihsan ettiklerini sen de saç cömertçe etrafına; saç ki, insanı insanlara, Cennet’e ve Allah’a yaklaştıran en sırlı formül civanmertliktir. Bu formülü ruhuna mal edip kullanabilirsen, mezhebi kin, nefret, düşmanlık olan en kaba ruhlar bile, bir gün mutlaka senin atmosferine girebilmek için kuyruklar oluşturup bekleyeceklerdir.

Sen her zaman bulutlar gibi olmalı ve kesmelisin güneşin yakıp kavuran sıcaklığını.. mevsimlere takılıp kalmadan, sağanak sağanak boşalan yağmurlar gibi söndürmelisin herkesin ve her şeyin hararetini; hiç olmazsa çiselerin okşayıp geçtiği gibi bağı-bahçeyi, ovayı-obayı, dağı-tepeyi; sen de okşamalısın bütün kurak gönülleri ve ruhları.. herkese açık öyle tatlı bir su kaynağı olmalısın ki, her zaman çevrende testilerin sesi duyulsun.. hasretle yanan gönüller aradıklarını senin ikliminde bulsun. Sen ağzını açıp da ruhunun ilhamlarını seslendirince, hikmetli söz avcılarının kalemlerindeki mürekkepler bitsin ve kitapların sayfalarını renklendiren o nefis duygular ruhanîlerin mezamiri hâline gelsin.. gayzların, öfkelerin, kinlerin, nefretlerin hançerlerini bileyip hemen herkese saldırdıkları, her şeyi yakıp yıktıkları dönemlerde sen, en öfkeli ruhlar dahil, gelip bağrına sığınan bütün yurtsuzların-yuvasızların en içten hâmisi olmalı ve vesayetine koşanları hayal kırıklığına uğratmamalısın…

Günümüzde olduğu gibi, bazı ifritten mütemerrid düşünceler milletçe bizi birbirimize ulaştırabilecek olan yolları yürünmez hâle getirip köprüleri yıktıklarında dahi sevgilerinden, müsamahalarından ve gönül heyecanlarından mânevî yollar ve köprüler kurarak ulaşılabilecek her noktaya ulaşmaya çalışıp, kat’iyen mukabele-i bilmisil (bir davranışa aynı ile karşılık verme) mülâhazalarına takılıp kalmamalısın; ölsen bile mutlaka Müslüman karakterinin gereklerini yerine getirmeli ve başına atılan taşları, atmosfere çarpıp eriyen meteorlar gibi ışığa çevirerek etrafına maytap ziyafetleri çekmelisin. Çevrende hiddetle, şiddetle yükselen bütün sesleri yumuşatarak onlardan sevgi güldesteleri meydana getirmelisin; getirmeli ve ne yolların harap olmasından, ne de köprülerin geçilmez hâle getirilmesinden kat’iyen söz açmamalısın.. söz açıp geçmişteki kin ve nefret virüslerini harekete geçirmemelisin. Bu yol, peygamberlerin yolu ve insan-ı kâmil olmanın da en sağlam köprüsüdür. Şimdiye kadar bu yolda yürüyenlerden hiç kimse takılıp yollarda kalmamış; kalmadığı gibi, herhangi bir kabalık ve hoyratlık karşısında da tavrını değiştirmemiştir. Aslında, eğer bir insan, insanlığının şuurunda ise, ne kinler, nefretler, kabalıklar, ne de değişik türden hamlıklar onun düşünce istikametine ve tavırlarına tesir edemez; etmemelidir de. Gerçi bir kısım toslamalar karşısında yol ve yön değiştiren Müslümanlar da vardır ama bunlar, duygu ve düşünceleri itibarıyla henüz dalgaları dinmemiş ve oturaklaşamamış ham ruhlardır. Ben, böyle hazımsız ruhların başkalarına bir şey verebileceğini zannetmiyorum. Böylelerinin, değişik türden hâdiseler karşısında tavırları hep karşılık verme ve tokmak yemiş davul gibi gürültü çıkarma şeklinde olagelmiştir ki; günümüzde insanlar arasında çokça yaşanan hırgürün en önemli bir sebebi de bu olsa gerek..

Mahviyet, tevazu, hazm, olgunlaşmış, oturaklaşmış insanların dâimî hâlidir. Şartlar ne olursa olsun, böyleleri, her zaman gökler gibi derin, deryalar gibi engin, dağlar gibi mehîb ve sağlam, toprak gibi de mütevazidirler. Ne çevrelerinde olup biten şeylerden müteessir olur, ne değişik ihtilatlarla bulanır, ne de fırtınalara boyun eğer; aksine, toprak gibi yüz yere sürer, her şeye ve herkese dâyelik yaparlar. Onlar, potalarda eriyip kaynayıp özünü bulmuş altın gibidirler; granitleri eriten fırınlara bile girseler mahiyet değiştirmezler. Ve onlar öylesine yanıp kül olmuşlardır ki, artık hiçbir ateşten müteessir olmaz ve hiçbir kor karşısında “pes” etmezler. Zaten külü yeniden yakmayı ve som altını potalara koyup eritmeyi de kimse düşünmez.

Ey nefis! Herkesin derdini vicdanında öyle derince duyup yaşamalısın ki, artık bu konuda kimsenin senden hiçbir beklentisi kalmasın.. onların acılarını öylesine içten hissedip ağlamalısın ki; ağlamaya durmuş bütün gözlerin yaşları kurusun.. onlar için öyle yanıp yakınmalısın ki, ızdıraptan ciğeri kebap olmuş böyle biri karşısında, bütün muzdaripler acılarını unutsun.

İşte kendisini bu ufka ayarlayabilmiş bir bahtiyar, kendi adına tasavvurları aşkın bütün güzelliklerin kadir gecesini idrak etmiş sayılır ve yerde gökte Allah halifesi olma pâyesi ile anılır.

İnsanın tabiatında hem safâ, hem de keder vardır; kederi iradenin mahbesinde sıkıca tutup, safâyı bir murad güvercini gibi uçurabildiği en son noktaya kadar uçurabilen, kâmil insandır ve âdeta o, bir yandan zindancı, diğer yandan da bir kuşbazdır. Bağlayacağını bağlar, salıvereceğini de salıverir. Evet, iradelerimizle hevâ ve heveslerimizin sesini kesmek bir yiğitlik, gönüllerimizi herkesi misafir edecek kadar geniş tutmak da bir babayiğitliktir.

Ey nefis! Her zaman yiğitçe davran ve hep babayiğitlik arkasında ol! Kendini kritik etmede vicdanını bir mihenk taşı gibi kullan; pota görmüş bir altın gibi o sapsarı çehrenle gül herkesin yüzüne.! Herkesin yüzüne gülerken de, sakın iyi bir sarraf olmayı kulak ardı etme.! Mahiyetin itibarıyla sen bunların hepsine açıksın; gökteki ilk maceran da bunun en açık delilidir. Orada melekler senin beşiğini sallarken gıpta ninnileri söylemiş, şeytanlar da haset merasimlerinde zangoçluk etmişlerdi. Sen, daha o ilk gün hem korkunç bir hasetle karşılaştın, hem de takdirkâr nazarlara çarpıldın. Nazar değdi mi değmedi mi onu bilemem ama, âkıbetin uçmak ile noktalansa bile, bir sendeleme yaşadığın muhakkak: memnû’ meyveye elini uzatırken iftar vaktini belirlemedeki içtihad hatanla –bu bir mukarreb hatasıdır– kendini dünya zindanında, hayır hayır! Hazreti Ahmed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) dâyelik yapacak olan toprağın bağrında buldun. “Hakikî şecerenin hikmeti, dünyaya gele Muhammed Hazreti.” (M. Lütfi) sözü, senin ekşi çehreli kaderinin tatlılardan tatlı ilk meyvesini işaretler.. evet, eğer Cennet’te kalsaydın, inkişafa kapalı semeresiz bir ağaç gibi kalacak ve o potansiyel zenginliğini hiçbir zaman duyamayacaktın. Oysaki, oradan ayrılıp da çadırını dünyaya kurunca, bu toz-toprak ülkesi seninle bir gülistana döndü.. ve sürgün edildiğin bu köhne diyar, enbiya, evliya sürgünlerinin bağı bostanı hâline geldi. Sonunda, meleklerin gıptası bütün bütün takdire dönüştü ve şeytanların kıskançlığı da, dönüp bir zıpkın gibi onların bağırlarına saplandı.

Şimdi gel, kendi değerlerini koruma altına al! Hakk’a kurbet yolu sayılan bu sürgünü en iyi şekilde değerlendirmeye bak ve Hakk’a yakınlık vesilelerini O’ndan uzaklaştıran sebepler hâline getirme! Kin, nefret, gayz, hırs, haset ağına düşerek, ebedî hasmın olan şeytanı sevindirme! Şayet bir gün yanılıp da kendi çizginin altına düşersen, Âdem Nebi gibi davran; doğrul, kendine gel, suçunu itiraf et. Hakk’ın her zaman açık olan kapısına yönel ve hatalarına bir dakika bile yaşama hakkı ve şansı tanıma! Günahla bozulup başkalaşan insanî tabiatını tövbe iksiriyle yeniden ihya et, ayağa kaldır ve bir kere daha Allah’a doğru şahlandır! Bütün bunları yaparken de, topyekün insanların tabiatının da aynı olduğunu, sen hata yaptığın gibi, onların da aynı şeyleri yapabileceğini düşün ve bütün mücrimleri mazur gör! Hatta nefislerine yenik düştüklerinden ötürü, elinden geliyorsa onlara acı, kucakla ve yardımcı ol! Zinhar kendini başkalarının günah muhasebecisi gibi görüp de, şunun bunun hatalarıyla meşgul olma! Yanlışlıklarla meşgul olmak hoşuna gidiyorsa, bu hobini kendi günahlarına karşı kullan ki, âlemin küçük lekeleri sana, senin yağlı karalarını unutturmasın!

Uğradığın herkese, gül kokularıyla esen yeller gibi uğra.! Geçtiğin yollarda burcu burcu senin kokun duyulsun. Mumlar gibi yan, eri, başkalarını aydınlat, ama kat’iyen bu büyük fedakârlığı kendi çıkarlarına bağlama! Dolaplar gibi dön ve inle, bütün yanan yüreklerin ateşini söndür, ama kendini hiç düşünme! Bir buhurdanlık gibi için için hep kavrul, çevrene güzel kokular neşret, ama hâlinden asla şikâyet etme! Her zaman yüzün yerde olsun, Hakk’ın sana olan lütuflarını, başkalarına karşı tefâhur vesilesi yapma; aksine, onu muhtaçlara verilen avanslar gibi gör, ücretini peşin almış olmanın hicabını duy! Eğer kalkıp da, hizmet ve gayretlerini, hakkınmış gibi başkalarının teveccühüne bağlarsan, döner, çevrenden iltifat beklemeye başlarsın. Bu ise tedavisi çok zor ve herkesi senden ürkütüp kaçıran öyle bir hastalıktır ki, ısrar ettiğin takdirde, her gün maksadın aksiyle tokatlar yer ve insanları kendinden uzaklaştırmış olursun.. şayet gönül huzuru istiyorsan o, istiğnâ, tevazu, mahviyet ve kanaattedir. Kendini büyük görenler, kendinde olağanüstü yetenekler vehmedenler, herkesten teveccüh bekleyenler, hırsla çalımla oturup kalkanlar, huzur yolunda olsalar da, bir gün mutlaka huzursuzluğa kurban giderler.

Ey nefis! Eğer yüreğin varsa, içindeki düşmanlığın yüzüne tükür! Vefasızlığı kapından kov! Zulmü ayaklarının altına al, çiğne; Hakk’ın her yerde hazır olduğu mülâhazasıyla hayâsızlığın nefesini kes; kötülük hislerini ilâhî intikam inancıyla frenle; hevâ ve hevesin istikametinde değil, her zaman Hakk’ın hoşnut olabileceği yolda bulunmaya çalış! Allah’ın seni her zaman gözettiğini düşün; ağaçlar gibi titre ve tabiatını bozup seni çirkinleştiren, ruhuna yabancı ve kalbinin sırtında da bir yük sayılan ne kadar günah, hata ve mâsiyet var ise, savur gitsin gidebileceği yere.! Unutma ki, tabiatını değiştiren ve ruhunu kirleten bu şeylerden sıyrılmak adına göstereceğin her gayret bir cihad gibi değerlendirilecek ve seni adım adım Allah’a yaklaştıracaktır. Aksine, hep O’ndan uzaklaşman, gurbetin en acılarını yaşaman ve kimsesizliğin vahşetinde boğulup gitmen kaçınılmaz olacaktır.. hem de, amel defterinin hasenât hanesi bomboş, kalbî ve ruhî hayatın itibarıyla da karanlık ve loş olarak. Öyle ise doğrul, kendine gel, insanî değerlere sahip çık, sabırsızlık edip yitirdiğin Cennet’i bir de umursamazlığa kurban etme!

Bugün önceden kaybettiğin şeyleri yeniden elde etme yolunda ortaya koyacağın her gayret, toprağa saçılan tohumların başağa dönüşmesi gibi, mevsimi gelince yirmiye, otuza katlanarak mutlaka geriye dönecektir. Öyle ise hiç durma, tohum saçar gibi her yana iyilikler, güzellikler, faziletler saç; kötülüklere kilitlenmiş duyguların paslarını çöz ve hayatını başkalarının dünyevî-uhrevî mutluluğuna bağlayarak yaşa.! Yaşa da, şahsî hesap ve çıkarların, ruhunu öldüren mahbesinden kurtul! Nefsin adına her zaman sıkıntı çek ve başkalarına rahatlık dağıt!.. Dert dinle; dert yaşa, dertlerle inle ama, herkese derman olmaya çalış! Bütün insanlara sineni sevgiyle öyle bir aç ki; kinle, nefretle donacak hâle gelmiş, kendi kendilerinin mazlumu ve tir tir titreyen bütün nefiszedeler senin sıcaklığına koşsun!

Irmaklar gibi hep yüz yere sür ve hayat ol çağla! Ay ve güneş gibi herkesi ve her şeyi ışığınla kucakla ve başlarını okşa! Sana yönelen ve senden bir şeyler bekleme imasında bulunanları asla hüsnüzanlarında yalancı çıkarma! Hizmette hep önlerde koş, mükâfat tevziinde de arkaların arkasında saklanmaya çalış; Allah için yapılan şeylerin dünyevî menfaatlere bağlanmasından yılandan-çıyandan uzak durduğun gibi uzak dur! İstemeyerek de olsa, bu türlü duygu inhiraflarına düşmeyi kalbin hesabına bir kirlenme kabul et ve bir dakikalığına dahi olsa böyle bir kirlenmeyi varlık içindeki o müstesna insanî konumuna karşı en büyük hürmetsizlik sayarak, hemen bir iç arınma kurnasına koş!

Her zaman iyilik duygularıyla otur-kalk ve hep güzelliklere tercüman ol! İyilik ve güzellik yolunda yürüyen ayaklar baştan daha yüce, ihsan hisleriyle çarpan gönüller de Kâbe kadar kutsaldır. Aslında, senin mahiyetin bir Kâbe, hedefin Hak rızası; yolun da, Hakk’a ulaşma istikametinde kudsiyânın dönüp durduğu bir metâftır. Sen bu çizgini koruduğun sürece ünün gökler ötesi muhaverelerin mevzuu olacak ve nâmın ruhanîlerle anılacaktır. Öyle ise, bu insanî çizgideki hızını daha da artır, artır ki, insanî değerlerin aşındığı bir dünyada bu kabil gayretlere su kadar, hava kadar ihtiyacımız var. Hep hayır düşün, hayır konuş ve hayırlı işler istikametinde koş!

Bayraklar, hareket hâlindeki insanların omuzlarında daha bir güzel görünürler. Arılar, bal yaptıkları müddetçe mübarek kabul edilirler. Askerin yürüyüşü, duruşundan daha mehîbdir. Kalk, askerler gibi bayrak taşı, arılar gibi kovanını balla doldur ve amelmanda olma sevimsizliğine düşme! Her zaman insanlığa hizmette emre amade bulun ve göçüp gitmeye de hazır ol! Ne zaman göç emri geleceği belli olmasa da o, muhakkak ve mukadderdir. Öyle ise hep tetikte ol, günahlardan arın; meçhul çağrıya kapını arala ve beklemeye dur.

Bamteli: SIZINTI’DAN ÇAĞLAYAN’A

Herkul | | BAMTELI

   Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Eğer mâruz kalınan tazyikler, baskılar, zulümler, insafsızca saldırılar ve gâvurun yapmadığı şeylere maruz kalmalar, gönülden, bütün benliğimizle O’na yönelmemize vesile oluyorsa, kazanıyoruz demektir.

Öbür taraf, çok uzak gibi görünüyor. Oysaki dün aramızda dolaşıp duran insanların bugün gölgeleri bile yok aramızda; başka bir dünyadalar. قَالَ كَمْ لَبِثْتُمْ فِي الْأَرْضِ عَدَدَ سِنِينَ “Sonra Allah, der: Yeryüzünde yıl hesabıyla ne kadar kaldınız?” (Mü’minûn, 23/112) قَالُوا لَبِثْنَا يَوْمًا أَوْ بَعْضَ يَوْمٍ فَاسْأَلِ الْعَادِّينَ “Bir gün veya günün sadece bir kısmında kaldık! Ama tam da kestiremiyoruz; bunu zamanın hesabını bilebilen ve aklında tutabilenlere sorsanız, diye cevap verirler.” (Mü’minûn, 23/113) Dünyada ne kadar kaldınız/yaşadınız? Bir gün, belki günün bir parçası; hayır, ondan da az!.. Zaman üstü bir âleme açılınca, bu dünyadaki her şeyin bir “saniyelik şey” olduğunu göreceğiz/görecekler.

Burada ebedî kalacakmış gibi sadece dünyaya taparcasına, balıklamasına onun içine saplanan insanlar, onun bir “hiç” olduğunu orada duyunca/görünce, öyle bir ızdırap yaşayacaklar ki, zannediyorum, yine “acıma” size düşecek. Zalimleri orada kıvranır görürken, “acıma” size düşecek. Binlerce aileyi dağıtan “Zalimlere dedirtir bir gün Kudret-i Mevlâ / Tallâhi lekad âserekellahu aleynâ…” (Düşün ki, Hazreti Yusuf’a ne kadar zulmettiler. Allah’ın kudreti bir gün zalimlere, Hazreti Yusuf’un kardeşlerinin dediği gibi, “Şüphesiz ki, Allah seni seçkin bir insan halinde bize üstün kıldı.” (Yusuf, 12/91) dedirtir.)

   Meşakkat ölçüsünde mükâfat elde edilir; insan, öteler hesabına ne kadar sıkıntıya katlanıyorsa, Allah da ona o kadar terakkî ihsan eder.

Şu halde, “Mü’mine sadakat yaraşır, görse de ikrâh / Doğruların yardımcısıdır Hazreti Allah.” Mü’mine, sadakat yaraşır doğransa da, tazyik görse de, cenderelerden geçse de, paletler altında kalsa da, başına balyozlar inip-kalsa da, haksız iftiralara maruz kalsa da… Bütün bunlar, sabırla meseleyi göğüslüyorsa, onun için kazanım yollarıdır. بِقَدْرِ الْكَدِّ تُكْتَسَبُ الْمَعَالِي “Çekilen sıkıntı ölçüsünde, seviye elde edilir.”

Allah (celle celâluhu), Hazreti Eyyûb (aleyhisselam)’ı, bir sabır kahramanı, bir sabır âbidesi olarak nazara vermektedir: إِنَّا وَجَدْنَاهُ صَابِرًا نِعْمَ الْعَبْدُ إِنَّهُ أَوَّابٌ “Biz O’nu (Eyyûb’u) gerçekten sabırlı bulduk. Ne güzel kuldu O! Tam bir teslimiyet ve samimiyetle Allah’a sürekli yöneliş halinde idi.” (Sâd, 38/44) Cenâb-ı Hak, Hazreti Eyyûb hakkında “Ne güzel kul!” demişse şayet, O’nun (aleyhisselam), çektiği şeyler karşısında, dişini sıkıp sabretmesi sonucunda olmuştur.

Evet, بِقَدْرِ الْكَدِّ تُكْتَسَبُ الْمَعَالِي Bu ifadeyi, biraz farklı manalandırıyoruz: “Meşakkat miktarı, me’âlî elde edilir!” Ne kadar ızdırap çekiyorsanız, ne kadar iğneli fıçılardan geçiriliyorsanız, o ölçüde Nezd-i Ulûhiyet’te değerler üstü değerlere ulaşırsınız!..

Hazreti İbrahim (aleyhisselam) öyle yüce bir karakter. Fakat o yüce karakterin “Halîlullah” unvanını alması, ateşe atılmasını müteakip olmuş.

Hazreti Musa’nın (aleyhisselam), “Kelîmullah” unvanıyla şereflendirilmesi de öyle. O da daha çocukluğunda bir korku zemini içinde hayata gözlerini açmış. Ne sıkıntılarla, Firavun sarayında, boy atıp gelişmiş!.. Başına ne gâileler gelmiş!.. Senelerce maskat-ı re’si olan Mısır’ı terk ederek, Medyen’de yaşamış, senelerce. Dönüp gelmiş, çekmeler devam etmiş. Ama Allah (celle celâluhu), O’nu (aleyhisselam) muhatap olarak seçmiş ve Kitâbullah O’na “Kelîmullah” demiş, “Allah ile konuşan insan”.

Hazreti İsâ’ya (aleyhisselam) da “Rûhullah” denmiş. Az mı çekmiş?!. Hâşâ, sıradan bir insan gibi eşkıya tarafından, zalimler tarafından, çağın zalimlerine denk zalimler tarafından, adım adım takip ediliyor. O (aleyhisselam) da onların önünde, kâh orada, kâh burada hakkı-hakikati dillendiriyor. “Nâsıralı Genç”. İnsanları Allah’a çağırıyor/dâvet ediyor. Gönüllere, Allah’ın O’na (aleyhisselam) verdiği, o “Rûhullah”ın esrârını duyurmaya çalışıyor. Ama en seviyesiz insanın maruz kaldığı şeylerin çok çok ötesinde, daha derince şeylere maruz kalıyor. Nihayet, Allah, O’nu Kendine yükseltiyor. Cenâb-ı Allah, İnsanlığın İftihar Tablosu’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) daha hayattayken “vücûd-i necm-i nûrânî”siyle öbür âlemlere yükseltip sevindirdiği gibi, Hazreti İsâ’yı “vücûd-i necm-i nûrânî”si itibariyle öbür âlemlere yükseltiyor. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Miraç seyahatinde O’nu (aleyhisselam), o makamında, o konumunda ziyaret ediyor; bizzat, O’nunla (aleyhisselam) da görüşüyor.

Çekmeyen yok, onların içinde; Nuh “Neciyyullah” (aleyhisselam), Hûd (aleyhisselam), Salih (aleyhisselam)… Hepsi çekmişler. Onların her birinin çektikleri şeyler, topyekûn bir milletin başına balyoz gibi inse, milleti ezer; o kadar şeye maruz kalıyorlar. Bunlar, Allah’ın sevdiği kullar ama her devirde, hayâsız zâlimler de var. Zulmederken, utanmayan talihsizler var; ehl-i dalalet var; ehl-i hüsran var. Ve bunlar karşısında iki kelimeyle olsun, sesini yükseltmeyen “dilsiz şeytan”lar var; seslerini yükseltirken bile, zalimi alkışlama şeklinde sesini yükseltenler var; etrafa zift saçanlar var. Bir manada, çağın müsaadesi ölçüsünde, insanlar ancak o kadar melek olabilir/melekleşebilir; melekleşmiş insanları şeytan gibi gösterenleri alkışlayanlar var. Dünyaya açılmak suretiyle, maarif ile beşerin gözlerini açmaya çalışan insanların üzerine “Mâ-a’rif” ile giden densizler var, hayâsızlar var, edepsizler var. Hiç eksik olmamış bunlar, dünyanın hiçbir döneminde!..

İlk Ulû’l-azm peygamber Hazreti Nuh (aleyhisselam) ile başlamış; Hazreti Âdem’in çektiği başka bir şey; İnsanlığın İftihar Tablosu’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) kadar, o yolun yolcuları, Peygamber yolunun yolcuları hep çekmişler. Her dönemde de, farklı zift yuvaları olmuş; şeytanî fikirleri üreten merkezler olmuş; diyalektik üreten, demagoji üreten, Makyavelist fikirlerle hedeflerine varmak isteyen densizler olmuş. Bir tarafta çektirenler; bir tarafta da çekenler olmuş. Dünyada çekmişler fakat “â’lâ-i illiyyîn-i kemâlât”a yükselmeleri için, o bir vesile olmuş. بِقَدْرِ الْكَدِّ تُكْتَسَبُ الْمَعَالِي “Meşakkat miktarı, me’âlî elde edilir!” Ne kadar çekiyorsanız, ne kadar sıkıntıya maruz iseniz, o ölçüde nezd-i Ulûhiyette değeriniz/dereceniz var.

Bu açıdan müteessir olmamanız lazım. Kazanan, Allah’ın izni ve inâyetiyle, siz ve sizin çizginizde, hâlâ sarsılmadan, ayakta dimdik duran, dimdik durmayı temâdî ile taçlandıran insanlar!.. Vazife ve misyonlarını edâya devam ediyorlarsa, Allah’ın izni ve inâyetiyle, kazananlar, onlar olacaklar. Öbür taraftakiler de; “Yâ leytenî, yâ leytenî, yâ leytenî!..” (Vah başıma… Keşke!.. Keşke!.. Keşke!..) ile homurdanıp duracaklar. “Homurdanıp duracaklar!” mı diyelim, “Yâ leytenî mırıldanıp duracaklar!” mı diyelim, “Yâ leytenî deyip ‘keşke’lerde teselli arayacaklar!” mı diyelim?!. Diyecekler, hiç tereddüdünüz olmasın.

   Ahiret, zannettiğinden de çok yakın; ölüm, çıkıp gelir bir gün ansızın; seni bekliyor kabir ki o amel sandığın!..

Uzak görülen o âlem, o kadar yakın ki, burnumuzun dibinde âdeta. Nasıl diyor?

يَا مَنْ بِدُنْيَاهُ اشْتَغَلْ   قَدْ غَرَّهُ طُولُ الْأَمَلْ

أَوَلَمْ يَزَلْ فِي غَفْلَةٍ   حَتَّى دَنَا مِنْهُ الْأَجَلْ

اَلْمَوْتُ يَأْتِي بَغْتَةً   وَالْقَبْرُ صُنْدُوقُ الْعَمَلْ

اِصْبِرْ عَلَى أَهْوَالِهَا   لَا مَوْتَ إِلَّا بِالْأَجَلْ

“Ey dünya meşgaleleriyle oyalanan zavallı! Upuzun bir ömür ümidiyle hep aldandın!

Yetmez mi artık bunca gaflet ve umursamazlığın? Zira bak, yaklaştı ötelere yolculuk zamanın!

Unutma, ölüm çıkıp gelir bir gün ansızın! Seni bekliyor kabir, o ki amel sandığın.

Öyleyse, dünyanın sıkıntı ve belâlarından sabra sığın! Bilesin ki ecel gelmeden gerçekleşmez ölüm ayrılığın!”

(İbn-i Hacer el-Askalânî hazretlerinin “Münebbihât” adlı eserinde, Hazreti Ali’ye (radıyallâhu anh) isnat edilen bu sözler) يَا مَنْ بِدُنْيَاهُ اشْتَغَلْ nidasıyla başlıyor. “Ey kendini dünyaya salmış…” “İştigal” kelimesi seçilmiş. Demek, dünya ile meşguliyeti tabiatının derinliği haline getirmiş: Bir saray yetmez, bir tane daha olsun!.. Bir filo yetmez, bir tane daha olsun!.. Bir ton parayı bir yere kaçırma yetmez; adam, bir tane daha olsun!.. Dünya ile öyle bir meşguliyete girmiş ki, o meşguliyet, tabiatının derinliği haline gelmiş. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun nûr-efşân beyanıyla, iki dağ altını olsa, aralarına otursa, bunların bir üçüncüsünü isteyecek!.. يَا مَنْ بِدُنْيَاهُ اشْتَغَلْ İşte böylesine dünya ile iştigali/meşguliyeti, tabiatının derinliği haline getirmiş, öyle içtenleştirmiş ki onu, dünyadan başka bir şey görmüyor.

Öyle ki; كَلَّا بَلْ تُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ وَتَذَرُونَ الْآخِرَةَ “Hayır hayır! Siz, peşin gelir olarak (gördüğünüz dünyanın) peşindesiniz ve onu tercih ediyorsunuz. Âhireti ise terk edip bir kenara koyuyorsunuz.” (Kıyâme, 75/20-21) Hayır, hayır!.. Siz, hemen, âcil olan şeyi, peşin olan şeyi tercih ediyorsunuz, seviyorsunuz. Ama sonradan verilecek şeyleri görmezlikten gelme körlüğüne kendinizi salıyorsunuz. Öyle körlük çağlayanına salıyorsunuz ki kendinizi, Nebî eli bile sizi çıkaramıyor oradan; Ebu Cehil gibi, Utbe gibi, Şeybe gibi ‘Kalîb-i Bedr’e (Bedir kuyusuna, Bedir Harbi’nin yapıldığı yerdeki kuyulara) kadar sürüklenip gidiyorsunuz!.. Siz değil, o zavallılar!..

Zavallı!.. قَدْ غَرَّهُ طُولُ اْلأَمَلْ Kendisini tûl-i emel aldatmış. Şeytana “garûr” diyor Kur’an-ı Kerim; dünyanın aldatıcılığından bahsettikten sonra, Şeytana da “aldatan” manasına “garûr” diyor; mübalağa kipli bir kelime ile ifade ediyor: Çok yaman, yavuz bir aldatıcıdır. Sağdan gelir; suret-i haktan görünerek, “İslam!” der, “İman!” der, “Kur’an!” der, “Demokrasi!” der, “Hümanizm!” der, “Evrensel değerlere saygı!” der. Efendim, şunu vadeder, bunu vadeder; güzel şeyler vadetmek suretiyle sağdan gelir. İnsanın hevâ-i nefsini tetikler; şehevânî duygular içine, tûl-i emellere, tevehhüm-i ebediyetlere salmak suretiyle, onu soldan vurur. Bir yönüyle, önünü, geleceği karartır onun için, âhireti görmez hale gelir; perde perde üstüne, dünyayı bütün câzibedâr güzellikleriyle/hezâfiriyle onun önünde öyle tablolaştırır ki, insan, o resim karşısında bayılır, daha ötesini göremez; böylece önden gelir, vurur. Sonra, geçmişiyle alakasını keser/koparır; bu suretle bazı kimseleri arkadan vurur. Geçmişin lafını ederler fakat bizim geçmişimiz Allah Rasûlü’nün hayat-ı seniyyeleridir, Ebu Bekir’in hayat-ı seniyyeleridir, Ömer’in hayat-ı seniyyeleridir, Osman’ın hayat-ı seniyyeleridir, Ali’nin hayat-ı seniyyeleridir; sahabenin, tâbiînin, müçtehidînin, muhaddisînin hayat-ı seniyyeleridir bizim geçmişimiz. O geçmişten koparır. Hâlbuki “Ben, kökü mazide bir âtiyim!” Geçmişten kopanların, geleceği de yoktur onların.

Bunlar, aynı zamanda Şeytan’ın da birer oyunudur: قَالَ فَبِمَا أَغْوَيْتَنِي لَأَقْعُدَنَّ لَهُمْ صِرَاطَكَ الْمُسْتَقِيمَ * ثُمَّ لَآتِيَنَّهُمْ مِنْ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ وَعَنْ أَيْمَانِهِمْ وَعَنْ شَمَائِلِهِمْ وَلاَ تَجِدُ أَكْثَرَهُمْ شَاكِرِينَ “Şeytan, devam etti: Öyleyse, madem Sen beni azdırıp saptırdın, ben de andolsun, o insanları saptırmak için Sen’in dosdoğru yolunun üzerine oturacağım. Oturup, kâh önlerinden, kâh arkalarından, kâh sağlarından, kâh sollarından kendilerine yaklaşacağım. Onların çoğunu şükredenler olarak bulmayacaksın!” (A’râf, 7/16-17) “Çoğunu o insanların, şükürden nasipsiz olarak göreceksin! Şükretmeyecekler Allah’ın nimetleri karşısında!” diyor.

Evet, أَوَلَمْ يَزَلْ فِي غَفْلَةٍ * حَتَّى دَنَا مِنْهُ الْأَجَلْ “Ve lem yezel” وَلَمْ يَزَلْ de diyebilirsiniz. وَلَمْ يَزَلْ فِي غَفْلَةٍ * حَتَّى دَنَا مِنْهُ الْأَجَلْ Gaflette öyle temâdî etti ki, öyle kendini körlüğe saldı, öyle bir görmezliğe saldı ki!.. Siz bir yerde, taylasanı ile filan, görüyor zannediyorsunuz ama adam körün teki, “görmez” katiyen. Görmediğinden dolayı da neler neler, ne densiz şeyler mırıldanır durur. حَتَّى دَنَا مِنْهُ الْأَجَلْ Derken, ecel birden bire gelip çatar. اَلْمَوْتُ يَأْتِي بَغْتَةً Ölüm, ansızın gelir; beklenmedik bir yerde.

Şu anda hepimiz buradayız. Allah, ihlas içinde, rızası istikametinde, hâlis aşk u iştiyak mülahazasıyla, uzun ömür yaşamaya muvaffak kılsın. Ömür, öyle yaşanmayacaksa, bu camiden çıkmadan emanetini alması daha iyidir. Allah, size, öyle uzun ömür ihsan eylesin ve sizi, yolunda koştursun!.. Koştuğunuz yolda Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hep izlerini görüverin; Ebu Bekir’in izlerini, Ömer’in izlerini, Osman’ın izlerini, Ali’nin izlerini görüverin, Radıyallâhu anhüm elfe merrâtin. Az oldu değil mi?!. Milyon merrâtin, katrilyon merrâtin. (Allah onlardan binlerce, milyonlarca, katrilyonlarca razı olsun.) Hayır, بِعَدَدِ عِلْمِ اللهِ وَبِعَدَدِ مَعْلُومَاتِ اللهِ، رَضِيَ اللهُ عَنْهُمْ أَجْمَعِينَ Allah Teâlâ, onların hepsinden ilmi ve malumâtı adedince razı olsun!.. Onların izlerini göreceksiniz. Esasen kendinizi o izlere saldığınız zaman, kime ulaşacağınız bellidir; ulaşacağınız “İmam”a ulaşmışsınız demektir. Bir yönüyle O’nun arkasındasınız demektir. Ve O’na ulaşan da, ulaşması gerekli olan her şeye ulaşmış demektir; “ihlas”a da ulaşmış, “rıza”ya da ulaşmış, “iştiyak likâullah”a da ulaşmış, ulaşacak hiçbir şey kalmamıştır. Yol, o; yöntem, o.

Ama beride اَلْمَوْتُ يَأْتِي بَغْتَةً * وَالْقَبْرُ صُنْدُوقُ الْعَمَلْ “Ölüm, ansızın gelir, çarpar; kabir ise, bir amel sandığıdır.” Ne kazanmış isen -âdeta bir gelin gibi- oraya gittiğin zaman, çeyizin ile orada karşı karşıya kalacaksın. “Al sana damatlık elbise! Al sana yatacak yatak! Al sana serîr!..” Bir böyle var.. Bir de bunun arkasında çok korkunç ürküten bir “bevâr” (helâk) حَفِظَنَا اللهُ مِنَ الْبُورِ وَالْبَوَارِ (Allah bizi kaybedip helâke uğramaktan, kötü akıbetten ve nihayet felaket yurdu Cehennem’den muhafaza buyursun!..)

Hiç… Zavallı, farkına varmadan, kendini bir gayya içinde bulur. Farkına varmadan, yaptığı o zulümler, o müteessifâne hadiseler, öyle bir gâile olarak balyoz gibi tepesine iner ki, elli defa “Keşke!” dese de hiç fayda vermez, elli defa. Cenâb-ı Hakk, bizi, samimi kulluktan ayırmasın. Haddimizi bilmeye bizi muvaffak kılsın! طُوبَى لِمَنْ عَرَفَ حَدَّهُ، وَلَمْ تَيَجَاوَزْ طَوْرَهُ Ne mutlu o insana ki, kendi kulluk çerçevesini, ne olduğunu, konumun neyden ibaret bulunduğunu bilir; haddinin üstünde, kendini aşan şeylere dilbeste olmaz! Vesselam.

Çekme, ne güzel şey!.. Çekenler, çektirmeyecekler fakat öbür tarafta kazanacaklar. Çektirenler, öbür tarafta çekecekler fakat kazanamayacaklar. Hepsi bundan ibaret!.. Çekenler, burada çekecek; fakat, öbür tarafta kazanacaklar. Çektirenler, kaybedecekler; hiçbir şey kazanamayacaklar!.. Hiçbir şey!.. Hiçbir şey!..

   Soru: Çağlayan Dergisi’nin ilk başyazısı olan “Bir Küsûf Daha Sona Ererken” başlıklı makalede, toplumun içinde bulunduğu problemler sarmalı anlatılırken, “mefkûresizliğin yol açtığı nefsânîlik” de sayılıyor. Hizmet gönüllülerine bakan yönüyle, mefkûresizlik ile nefsânîlik arasındaki münasebeti lütfeder misiniz?

   Cevap: Estağfirullah. Evet, inşaallah, ümidimiz, recâmız; bir küsûf daha sona eriyor. Güneş’e perde çekilmez. Ara sıra bir küsûf (güneş tutulması) veya hüsûf (ay tutulması) olsa da… Bazen o araya giriyor, bazen de öbürü araya giriyor; küre-i arz, araya giriyor, bir şey oluyor; kamer, araya giriyor, bir şey oluyor; belki başkaları araya giriyor, bir şey oluyor. Bu araya girmeler, Cenâb-ı Hakk’ın âdet-i sübhâniyesi…

Cenâb-ı Hakk, bizim kalbimiz ile Zât-ı Ulûhiyet arasına böyle bir şeyin girmesine fırsat vermesin; bize hüsûf-küsûf yaşatmasın. En büyük küsûf, bence, O’na (celle celâluhu) karşı yaşadığımız küsûftur; Şemsü’ş-Şümûs’a (celle celâluhu) karşı küsûftur. Sonra Kamer-i Münîr’e karşı küsuftur, İnsanlığın İftihar Tablosu’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşı küsûftur. Ve Sahabe-i güzîn (radıyallahu anhüm) efendilerimize karşı küsûftur, hüsûftur; onlara “hüsûf” diyelim.

   Ümidi her zaman canlı tutmak, doğruya var güçle sahip çıkmak ve hep kararlı durmak lazımdır.

Ama ümit ve recâmızı hiç kaybetmedik. Hiç kaybetmeyin, hiç!.. Evet, gücümüz ne kadarına yetiyorsa, doğruyu o ölçüde sahiplenerek, o mevzuda kararlı durmamız ve hep ümitli olmamız lazım. Antrparantez bir şey arz edeyim:

Yetmiş yılında, askerî darbe olmuştu. Çoklarımızı içeriye almışlardı. Bana göre yüz Diyanet İşleri Reisi vazifesi görmüş Yaşar Tunagür hocamız da içeri alınmıştı. Onu, kırk küsur yaşlarında, müftü olarak tanıdım. Kürsülerde, sözünden daha çok gözyaşları, ağlamaları ve hicranı vardı; cemaati şakır şakır ağlatmaları vardı. Ve beni kendisine meftun eden şeylerden birisi de bu idi. Hakperest bir insandı. Ama bu insana bile gadrettiler. Bugün hâlâ, o gün o sorumluluğu üzerine alanlardan, hayatta olan insanlar var. Bir Diyanet İşleri başkan yardımcısını, Çorum’a vaiz olarak tayin ettiler. Askerî darbede de “Bu da sana çok, ne hakkın var, sen vaiz oluyorsun!” dediler.

Fakat o dönemde bugünkü şenaat ve denaet yoktu. Meseleler ferdî planda, “Suçun şahsîliği” disiplinine, hukukun ifadesiyle -ki İslam Hukuku’nda da öyledir, modern hukukta da öyledir- “suçun şahsîliği” esprisine bağlı götürülüyordu. Mesela Kıtmîr’i içeri aldılar ama “Siz, falanlar!.. Siz de bunun yeğenisiniz! Gel bakalım Mazhar, gel bakalım Kevser, gel bakalım Selman, gel bakalım Süleyman!.. Sizin de akrabalığınız var, uzaktan…” Halanızın torununun torunu!.. “Ha irtibat var, iltisak var; ihtimal, sana da o korku bulaşmıştır!..” Evet, böyle bir Yezîd adaleti, bir Haccâc adaleti… Niye “zulüm” demedim? Ağzımı bozmamak için.

Kendisinden dinlemiştim; Yaşar Hocayı da Ankara’da içeriye alıyorlar. Tevkifhaneye alırken, aynı zamanda saç sakalı kesecekler. Hani Kıtmîr’in de bıyıklarımı kestiler, saçlarımı da kestiler; ben bekliyordum makinanın kaşlarıma ne zaman geleceğini? Neyse ki lütfettiler, “Thank you very much!” Kaşlarımı bağışladılar. Yaşar Tunagür Hocayı da bu konuda zorluyorlar, “Sakalını keseceğiz!” diye. “Ben kestirmem!” diyor. Hakikaten, aşağı yukarı kırk yaşındaydı, ben tanımıştım, sakallıydı. Meğer yirmi beş yaşlarında tâ, sakal bırakmış. “Ben, sakalımı kestirmem! Allah için bıraktım, kestirmem!” diyor. Haberi yukarıya götürüyorlar, çünkü emir/ferman yukarıdan geliyor. “Hayır, ne olursa olsun, sakalını keseceksiniz!” deniyor. “Kestirmem!” diyor, diretiyor. O gel-gitler bile, bir parça insaf emaresi ifade ediyor. Şimdi gel-git de yok!.. Evet, sakalını değil, yukarıdan ferman-ı nâ-hümayun gelince, “Kellesini alacaksınız!” dense, kelleyi bile alırlar! Nice insanlar öldü. Ve bir yönüyle balık istifi gibi insanların bir mekânda çırılçıplak olduğunu dünya medyası aldı ve neşretti.

Evet, o gün askerî bir darbe olmuş, fakat tecziye lokal kalıyor. İşte mesela bizi, bütün Ege’dekileri aldılar oraya, hepsi hepsi on tane insan aldılar içeriye. Evet… “Ben, sakalımı kestirmem!” diyor. “Ee, biz keseriz. Nasıl olsa keseriz!” diyorlar. “Ha bak, şöyle kesebilirsiniz belki: Ben katiyen izin vermem buna ama ellerimi bağlarsınız, ayaklarıma da bir zincir vurursunuz. Kafamı da hareket ettirmemek için, ona da bir yönüyle belki bir şey takarsınız, bir tasma takarsınız. Fakat ben yine siz makineyi gezdirirken -gözümün önünde bugün, onun anlatışı- böyle yapar, o sakalımı yine kestirmem!” diyor. Sonra o gel-gitler de sona eriyor. “Benim son direnmem!” diyor orada. Adamlar yeniden bir tereddüde daha düştüler.

Efendim, mütereddit zalim, kararlı zalime göre Allah huzurunda farklı muamele görür. Evet, iki türlü zalim vardır: Biri, mütereddit; zulmün zulüm olduğunu bilir, endişe duyar, sıyrılma yolu arar. Diğeri ise, kararlı; aklına ne esiyorsa, Şeytan dürtüleri ile onu hemen yerine getirir. “Efendim; söyleyin bana, onlarla iltisaklı/irtibatlı kim varsa, hepsini derdest edelim/atalım; sonra, efendim, aklımıza estiği zaman mahkeme ederiz; yatsınlar orada, içeride/hücrede yatsınlar!” der.

Yaşar Hoca demişti ki: “Tam, ben o son mücadeleyi verirken, içeriye girdiler; ‘Yaşar Hoca, sen, tahliye edildin!’ dediler. Sakal kestirmemede kararlı duruşum benim, o en son direnmem, sanki bir yönüyle benim için dışarıya çıkmanın, tahliye olmanın anahtarı gibi oldu. ‘Yaşar Hoca, tahliye oldun!’ dediler. Ben, sakalıma iliştirmedim, Allah da bana iliştirmedi!” Rahmetullahi aleyhi rahmeten vâsieten. Kararlı durmak lazım… Kararlı durmak lazım…

Evet, “küsûf”tan bahsediyorduk. Hiç ümidimizi yitirmedik. Efendim, korkunç bir küsûf vardı ortada veya bir hüsûf; her ne olursa olsun, bunun da bir gün gideceğine inanıyoruz. Yalnız, zulmün gayretullaha dokunma kertesi vardır. Bu açıdan, katiyen ye’se düşmemek lazım; o küsûf da, vakt-i merhûnu gelince açılacak; murâd-ı Sübhânî o istikamette tecelli edince, o küsûf da gidecek.

   Başlangıçtaki sızıntılar birer çağlayana dönüşüyor; çiseleme şeklindeki rahmet damlaları sağanak yağmurlara inkılap ediyor.

Burada yine antrparantez bir şey diyeyim: Bir “Yeni Ümit” vardı, bir “Yağmur” vardı, bir “Sızıntı” vardı. Ve bunların hepsi, mütevâziâne isimlerle yâd ediliyordu. “Sızıntı”, hafif hafif suların o kaynaktan, o gözelerden sızması gibi bir şey idi. Bir gün geldi, kendi keyfiyeti, kendi çizgisi açısından, dünyada birinci, ikinci, üçüncü sırada yerini aldı. Bir milyon tirajlara ulaştı. Kimseyi inciten bir şeyi yoktu. Hatta askerî idarenin olduğu bir dönemde, mekteplerde tavsiye bile edildi. Birisinin gammazlaması ile o tavsiye kaldırıldı ama bir dönem mekteplerde bile tavsiye edildi. Bugün de alıp okuduğunuz zaman onu, ne yâra, ne de zülfüyâra dokunan tek kelime yoktur. Tamamen onda milli mefkûre dantelamız işlenmektedir. Cenâb-ı Hakk’ın hoşnutluğunu temin edebilecek şeyler, Ruh-i Seyyidi’l-Enâm’ı memnun edebilecek şeyler, mezarlarında yatan ecdâdımızı memnun edecek şeyler, dâsitânî şeyler vardı; manzumesiyle, nesriyle, onları memnun edecek şeyler vardı.

Bir dönemde korkuttular, kısmen o tirajı düşürmeye muvaffak oldular. Fakat baktılar ki hâlâ alanlar var, ee gâsıp, mutasallıt, mütehakkim, mütegallip, mütemellik kimseler, geldi, tepesine bindiler. Alın teri ile kazanılmış, yirmi-otuz sene binlerce insanın içinde sa’yi bulunan bir şeyin, hak ve hakikatin nâşir-i efkârı olan bir şeyin tepesine kondular; “Bu, bizimdir!” dediler. Öbür tarafta görürsünüz, ey zâlim oğlu zâlimler!.. “Bizim!” dediler; görürsünüz öbür tarafta, ey zâlim oğlu zâlimler!.. Öyle ki, şimdi bir yerde benzeri, alternatifi bir şeyler neşredilince, bir şeyler çıkınca televizyonda veya işte İnternet’te veya telefonlarda, dijitalde bir şey çıkınca, diyorlar ki, “Biz, buraya el koymuştuk! Tasallutta bulunmuştuk! -Öyle diyeyim ben- tagallüpte bulunmuştuk, tahakkümde bulunmuştuk, temellükte bulunmuştuk, gasp etmiştik! Artık o daire, o câmia içinde bulunan insanların yazıları da -sonradan bile olsa- bize aittir!” Nasıl bir mantık ise bu?!.. Nasıl bir mantık?!. Yirminci asırda… Hukuku görüyor musunuz? “Hukuk” değil, buna, rahmetli Bekir Berk, “guguk” derdi.

“Gönül her zaman arar-durur bir yâr-ı sâdık / Bazen de ‘sâdık’ dedikleri, çıkar münafık.” Hele bir de atıp tutuyorlarsa, iyilik-güzellik adına, hiç farkına varmadan, takılır münafıkların arkasından gidersiniz. Ve nitekim şimdileri köşelerinde yazıyorlar; yani “Bir döneme kadar, belli bir devreye kadar, iltizam oldu!” diyorlar. Demek ki, biz öyle bir günah işledik; “fâsık”ı sezemedik, “zâlim”i sezemedik, “münafık”ı sezemedik. Onları müstakim insan zannettik. Cenâb-ı Hak, adeta “Ne diye basiretinizi kullanmadınız? Ne diye “hüsn-i zan” derken, “adem-i itimâd” mülahazasını canlı tutmadınız? Neden ne olduğunu bilmediğiniz insanlara sırtınızı döndünüz, arkadan hançerlendiniz?!.” dedi. Sebep, bu!.. Sebep, “Yalanlara kandınız!” Yalan, bir lafz-ı kâfirdir. “İftiralara kandınız.” İftira, bir kâfir tavrıdır; isnad, bir kâfir tavrıdır; karalama, bir kâfir tavrıdır; camiye gelen yapsa bile, bir kâfir tavrıdır. Bütün bu sebepleri sıralayabilirsiniz. Fakat bütün bunların arasında çok önemli sâiklerden bir tanesi de, “mefkûresizlik”.

   Çağın insanı, mefkûresizliğin kurbanı olmuştur; acaba biz yüksek bir gaye-i hayale gönülden bağlı kalabildik mi?!.

Mefkûre tabirini, Ziya Gökalp, Fransızca “ideal”in karşılığında kullandı, dilimize soktu. O güne kadar biz, “ideal”i duyduğumuz andan itibaren, “ideal” diyorduk. Fakat Hazreti Pîr-i mugân, şem’-i tâbân -ondan da mana çıkarıyorlar, diğerini de söyleyeyim- Hazreti Bediüzzaman, “gâye-i hayâl” diyor. Ve o meseleye, bir yönüyle, bir hüküm yüklerken, diyor ki: “Gaye-i hayal olmazsa veyahut nisyan veya tenâsî edilse; ezhân enelere dönüp etrafında gezerler.” Bir insan, yüksek bir gayeye dilbeste olmamışsa, gönlünü ona vermemişse, onun için oturup kalkmıyorsa, hep onu soluklamıyorsa, hep onun rüyalarını görmüyorsa, hiç farkına varmadan, kendisini nefsânîlik akıntısına kaptırıverir. Bir egoist olur, farkına varmadan, bir egosantrist olur, bir narsist olur, daha bilmem Allah’ın belası neler neler olur.

Bu açıdan, ben, kardeşlerin, bu davaya gönül vermiş insanların, bu kategorilerin herhangi birisine girdiğini iddia etmek suretiyle, onlara karşı saygısızca bir ifadede bulunmak istemem. Fakat herkes, kendine bakarken düşünmeli: Hakikaten çok ciddî bir gaye-i hayalimiz oldu mu? Bir mefkûremiz oldu mu, hakikaten? Hep “Ne olur, Nâm-ı Celîl-i Muhammedî’yi (sallallâhu aleyhi ve sellem) Güneşin doğup battığı her yere götürelim!” dedik mi?!. Atalarımızdan tevarüs ettiğimiz ve aynı zamanda din süzgecinden geçen, Kitap ve Sünnet referansıyla bu güne kadar gelen.. “Kitap” ve “Sünnet” referansıyla, “İcmâ” referansıyla, “Kıyas” referansıyla, “Tercih” referansıyla bu güne kadar gelen ve bize mal olan.. “gelenek”lerimizi, “tâlî edille-i Şer’iyye”yi, topyekûn dünya çapında ihyâ etme adına ölesiye bir gayretimiz oldu mu? Ölesiye bir gayret!.. Siz, bir tohum gibi, bir mefkûre uğruna, bir başağa yürüme adına, -tıpkı bir ağaç olma adına bir fidenin, bir filizin toprakta uzun zaman kalmaya katlanması gibi- bir ağaç olma, bir selvi olma, bir çınar olma gaye-i hayalini her zaman yaşadınız mı?

Derinlemesine bu mesele yaşanmadıysa, zannediyorum, işte enâniyet, bir yönüyle, bizim için öyle bir küsûfa sebebiyet vermiştir. Ve Cenâb-ı Hak, onun tokadını vurmak suretiyle, kulağımızı çekmek suretiyle, ensemize hafif bir şamar indirmek suretiyle -bu o kadar- “Aklınızı başınıza alın; siz, başka bir davanın yolcularısınız! Oturun-kalkın, hep onu düşünün! Ve kendi kendinize deyin ki: Allahım! Bize öyle bir akıl, öyle bir mantık ver, kafamızdaki nöronların bütününü o mefkûre için çalıştıralım!” Hepsini çalıştırıyor muyuz beynimizdeki nöronların? Zannetmiyorum ben. Nörologlar diyorlar ki, “Onların yarısı bile çalışmıyor!” Çalıştıranlar, çalıştırmış onu, çağın insanına kadar, çalıştıranlar, çalıştırmış. Çalıştırın onları!.. En onulmaz gibi görünen problemleri de çözün, insanlığa sürpriz armağanlar sunun. O size ait geçmişten tevârüs ettiğiniz güzellikleri, hâl ve temsil resimleriyle, meşherlerde öyle bir sergileyin ki, insanların başı dönsün, bakışı bulansın; koşan koşana sizin sergilerinize… Ama bu, bütün o nöronları o istikamette çalıştırmaya bağlı. İnsanın belli, sınırlı bir kapasitesi vardır. Şuna-buna dağıldığınız zaman, asıl “gaye-i hayal”e verebileceğiniz güç ve enerji kalmaz. Güç ve enerjinizi, bir yönüyle o güç/enerji sistemini bütünüyle çalıştırarak en önemli, hayatî noktaya teksif etmek, konsantre olmak suretiyle, bence onu elde etmeye bakın. Ha, biz, o mevzuda, size demem de, benim gibi adamlar gerekeni yapabildik mi?

   Gelin, kendimizi hesaba çekelim, Allah’tan bağışlanma dileyelim ve mazlumların necâtı için hep beraber ızdırapla inleyelim!..

Bir arkadaşımız, bana diyor ki: “Ben öyle hep meseleyi üzerinize aldığınızdan dolayı çok üzülüyorum. Bu mevzuun tek günahkârı siz değilsiniz!” Ama ben, mevzuun önemli bir günahkârı olarak kendimi görüyorum: “Neden beynimin nöronlarını bütünüyle çalıştırmadım? Neden münafığa “münafık!” diyemedim, o teşhisi koyamadım? Neden zâlimi başta keşfedemedim? Edemedim!.. Hüsn-i zannına binaen bütün arkadaşlarımızın mesailerine âdeta bir kerte vurdurdum!..” Ben, kendi kendimi sorguluyorum. Çok samimi söylüyorum. Başımı, Rabbime en yakın olunan secde halinde, yere koyduğum zaman, رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَا إِنْ نَسِينَا أَوْ أَخْطَأْنَا، وَلاَ تُعَذِّبْناَ بِذُنُوبِناَ وَلاَ تُعَذِّبْناَ بِذُنُوبِناَ “Ya Rabbenâ! Eğer unuttuk veya kasıtsız olarak yanlış yaptıysak bundan dolayı bizi sorumlu tutma! Bizi günahlarımız sebebiyle azaba uğratma!” diyorum. “Ben ettim ya Rabbî!..” Çok defa içimden, kelam-ı nefsi ile… Hanefi mezhebine göre, meşhur-mütevâtir olmayan şeyler, namazda söylenmez. Ama çok defa, bir yönüyle, kelam-ı nefsiyle dilim onu kıpırdanıyor: “Ben ettim yâ Rabbi, Sen etme!” diyorum. Efendim.. “Benim günahlarımdan, hatalarımdan dolayı o tamamen masum, inanmış, kendini bu işe adamış insanlara çektirme! Kadın, erkek, çoluk, çocuk, zindanlarda, sürgünlerde, ihtifâlarda, yurt içinde gaybubetlerde.. aç, susuz, sefil.. gavurun revâ görmediği şekilde, olmayacak şeylere revâ görülmüş olarak.. o mazlumlar, o mağdurlar, o mehcûrlar, o muhtefîler, o fârrlar (firar edenler)… Eğer benim yüzümden ise, Rabbim… Benim günahlarım dağlar cesametindedir. Senin rahmetinden ümidimi kesmiyorum. “Ger günahım Kûh-i Kâf olsa ne gam, yâ Celîl / Rahmetin bahrine nisbeten “ennehû şey’ün kalîl.” Yine de Senin rahmetinden ümidimi kesmiyorum; fakat vebalimin büyüklüğü karşısında da eziliyorum, eziliyorum, eziliyorum, eziliyorum…

Bence size düşen şey de esasen, vicdanınızda o ızdırabı duymak.. o ızdırabı duyarak Cenâb-ı Hakk’a teveccüh etmek.. Süfyân İbn Uyeyne’nin ifadesiyle, “Bazen, muzdarip bir gönlün inlemesiyle, Allah, bütün bir ümmeti bağışlar!” Evet, bazen muzdarip bir gönlün inlemesiyle, Allah, bütün bir ümmeti bağışlar!..

Gelin, Allah için hep beraber inleyelim!.. Zâlimlerin def ü ref’i için… Zulüm adına ellerini size uzatanların, ellerini doğruya, müspete, pozitif şeylere döndürmeleri için… Şayet döndürmemede inat ediyorlarsa, onları kırmaları adına, kırıp yüzlerine vurmaları adına… Cenâb-ı Hakk’a tazarru ve niyazda bulunalım!.. Niyazda bulunalım!.. Binlerce mazlum, binlerce mağdur, binlerce mehcûr, binlerce müttehem…  “Terör örgütü ittihamı” ile, “firak-ı dâlle ittihamı” ile, “paralel ittihamı” ile, “irtidat etmişler ittihamı” ile müttehem… Ve dolayısıyla da ezilen binlerce insan, binlerce, binlerce insan… Sağa-sola sığınan, başını sokacak yuva bulamayan binlerce insan…

Cenâb-ı Hak, bu ızdırabı bir an evvel savsın!.. Buna mefkûresizliğimiz, gaye-i hayalimizin olmaması, idealsizce bir an yaşamamız sebebiyet vermişse şayet, o yırtığı yamamak da bize düşer.. o arızayı gidermek, bize düşer.. o tahribatı tamir etmek, bize düşer.

Ama unutmayın, اَلظَّالِمُ سَيْفُ اللهِ يَنْتَقِمُ بِهِ اللهُ، ثُمَّ يُنْتَقَمُ مِنْهُ Zâlim, Allah’ın bir kılıcıdır. Allah, onunla intikam alır, te’dib eder, kulak çeker, şefkat tokadı vurur. Fakat sonra döner, zâlimden de intikam alır.

Bamteli: UKBÂ BUUDLU HAYAT

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Ömrün uzunluğu-kısalığı, onun daha ziyade yerinde değerlendirilip yediveren başaklar haline, yüz veren başaklar haline, yedi yüz dâne veren başaklar haline getirilmesi ya da getirilememesiyle olur, uzun yaşamakla değil. Kısa yaşamaya çok önemli şeyler sıkıştırmaktır esas. İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) altmış üç yaşında ruhunun ufkuna yürümüştür. Şayet yapılan hesap kamerî hesap ise, altmış üç olur; eğer şemsî hesap ise, o kadar bile değil; yaklaşık altmış bir olur. Hazreti Ebu Bekir, O’ndan bir yarım sene daha eksik. Hazreti Ömer de tıpatıp, öyle. Ama hayatlarını öyle değerlendirmişler ki, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) Mâiz ve Gâmidiyeli kadın için kullandığı aynı tabiri onlar için kullanabilirsiniz: Yaşadıkları hayata terettüp eden sevap, fazilet, kurbet, Allah’a yakınlık ve maiyyete terettüp eden eltâf-ı İlâhiye bütün insanlığa dağıtılsa, herkese yeter ve artar! Her birininki!.. Öyle bereketli bir ömür yaşamışlar; altmış sene ama altı yüz sene yaşamaktan daha bereketli olmuş.

   İnsan, ebed için yaratılmıştır; ebedden ve Ebedî Zat’tan başka hiçbir şeyle de tatmin olmaz.

İnsan, niyetiyle, samimiyetiyle, vefasıyla kısacık ömrünü o hale getirebilir ve böylece ebediyete liyakatini ortaya koymuş olur. Çünkü orada “ebedî mutluluk” söz konusu, “ebedî saadet” söz konusudur. İnsan, öyle yapmakla, ebediyet için yaratıldığını sergilemiş olur. “İnsan, ebed için yaratılmıştır; ebedden, Ebedî Zat’tan başka hiçbir şeyle de tatmin olmaz!” Bin senelik dünyevî ömür de onu tatmin etmez.

Menkıbelerde anlatılıyor, hadis olarak da rivayet ediliyor: Evet, kaynağı üzerinde durmayacağım. Hazreti Musa’ya, Azrail (aleyhimesselam) geliyor. Belki Azrail (aleyhisselam) sadece nezaret edecekti.

Zira mukarrabînin ervâhını, Cenâb-ı Hakk, doğrudan doğruya yed-i rahmetiyle kabzeder. Onun için Hakk dostları, “Kendi elinle verdiğin şeyi al!” falan demişler; “Nasıl verdinse, öyle al!” Çünkü hiç kimse -ne Azrail, ne Mikail, ne İsrafil- O’nun kadar merhametli olamaz. “O (celle celâluhu), erhamü’r-Râhimîn, eşfe‘ü’ş-şâfiîn, ekremü’l-ekremîn, e‘azzü’l-a‘izzâ’dır; alacaksa, o yegâne merhametli, yegâne şefaat sahibi, sınırsız ikram ve lütufta bulunan mutlak cömert, yüceler yücesi mutlak galip Zât (celle celâluhu) alsın!” demişler; “Sen al!” diye O’na niyaz etmişler.

Bu açıdan da Seyyidinâ Hazreti Musa’ya, Azrail aleyhisselam gelebilir; “Cenâb-ı Hakk, emanetini istiyor!” diye, mesaj getirir O’na. O da misyonuna bağlı olarak, “Biraz daha!” der, “Bu insanlarda hâlâ yontulması gerekli olan çok şey var; törpülenmeleri icap ediyor!” manasında. Çünkü Hazreti Musa, Tîh hadisesi esnasında ruhunun ufkuna yürür. Oysaki gözünde tüllenip duran Mescid-i Aksâ’nın fütuhâtı vardır. Cenâb-ı Hakk, o misyon ile O’nu tavzif buyurmuş ve oraya yönlendirmiştir. Ama gel gör ki, kapının önüne dayanan insanlar, قَالُوا يَا مُوسَى إِنَّا لَنْ نَدْخُلَهَا أَبَدًا مَا دَامُوا فِيهَا فَاذْهَبْ أَنْتَ وَرَبُّكَ فَقَاتِلاَ إِنَّا هَاهُنَا قَاعِدُونَ “Yine dediler ki: Ya Mûsâ! O zorbalar orada oldukları müddetçe biz asla giremeyiz. Haydi, sen Rabbinle git, ikiniz onlarla savaşın, biz işte burada oturuyoruz.” (Mâide, 5/24)

“Sen ve Rabbin; gidip savaşın orada; biz burada, keyfimize bakıyoruz!” demişler. Dolayısıyla kırk sene Tîh’te dolaşmış; sene ile “erbâin” çıkarmış, “çile” çıkarmış, kıvam bulmuşlar; belki iki nesil yetişmiş orada. Cenâb-ı Hakk, sonra onlara Yûşâ İbn Nûn vasıtasıyla Mescid-i Aksâ’nın fethini müyesser kılmış.

Hazreti Musa, Cenâb-ı Hakk’tan, misyonu adına daha uzun seneler istemiş. Cenâb-ı Hakk da buyurmuş ki; “Bir sığırın sırtına elini koy! Elinin altına ne kadar tüy rastlıyorsa, o kadar sana ömür vereceğim!” Bilmiyorum ben, saymadım; bir eli sığırın üstüne koyunca, altına ne kadar tüy geliyor? Bin mi, iki bin mi? Olabilir, herhalde bin olabilir. “Yâ Rabbî!” diyor Peygamber, “Sonra ne olacak?” Cenâb-ı Hakk, “Sona yine öleceksin!” buyuruyor. Evet, ölüm, dünyadakilerin kaderi; bu kader لاَ يَتَبَدَّلْ وَلاَ يَتَغَيَّرْ değişmez, başkalaşmaz. Bunun üzerine, Hazreti Musa, “Öyleyse, şimdi olsun! Madem sonuçta olacak, şimdi olsun!” diyor.

Peygamberler, bir yönüyle, böyle nâz edâlı niyazlarıyla, iç dünyalarını Rabbimize döküyorlar; O (celle celâluhu) da onları çok sevdiğinden dolayı… Herkesi de sever de, nankörlük yapıp kendi elimizle kendimizi sevilmemezliğe itmememiz lazım!.. Evet, Hazreti Musa, ruhunu Allah’a teslim ediyor. Gaye-i hayâli, yüksek mefkûresi ise, Hazreti Hızır ile görüşmeye giderken, yanında götürdüğü “fetâ”sı, delikanlısı, -tasavvufa da bir ıstılah olarak girmiş tabirle- “fütüvvet”i temsil eden babayiğit, Yûşâ İbn Nûn (aleyhisselam) ile gerçekleşiyor; Mescid-i Aksâ’nın fethi ona müyesser oluyor. Hazreti Musa da onu görüyordur; “Benim dediğim oldu, arzu ettiğim oldu!” veya “Rabbimin beni vazifeli kıldığı, bir misyon olarak bana yüklediği şey olduğuna göre, gam yemem!” diyordur.

   Hayatı anlamlı kılan, gaye-i hayaldir; dine, imana, insanlığa hizmet edebileceksek, yaşamaya değer!..

Antrparantez; siz de öyle düşünmez misiniz? Ülkenizin, ütopyalarda bile tasvirine rastlayamayacağınız şekilde, hakkaniyetin, adaletin, istikametin, mürüvvetin, insanî derinliğin, re’fetin, şefkatin, birbiriyle kucaklaşmanın, birbirine saygı duymanın, anlayış farklılıklarına rağmen, farklılıkları ayaklar altına alarak sevgide buluşmanın ülkesi olmasını arzu etmez misiniz?!. Zannediyorum, herhalde kendini öyle bir yanlışlığa salanların dışında, onu arzu etmeyen tek bir fert yoktur. Öyle bir dünya… Herkesin birbiriyle kucaklaştığı, hatta düşmanlarıyla bile “Yıkanlar hâtır-ı nâşâdımı -yâ Rab- şâd olsun / Benimçün ‘Nâ-murâd olsun!’ diyenler, bermurâd olsun.” (Nailî-i Kadim) anlayışıyla kucaklaştığı bir dünya!.. Çok defa tekerrür eden bir söz: “Âşık der, inci tenden / İncinme, incitenden / Kemalde noksan imiş / İncinen, incitenden!..” (Alvarlı Efe Hazretleri) İncinmeyenlerin ülkesi.. incitmeyenlerin ülkesi.. ezkaza incinmişse şayet, “mukabele-i bi’l-misil kaide-i zâlimâne”sinde bulunmayanların ülkesi…

Öyle bir ülke ve öyle bir toplum olsun.. herkes birbirini kabul etsin.. kimse “Ben!” demesin, şirke girmesin.. herkes “”ya yürüme adına, evvela, ilk basamak olarak, “Biz!” desin, “Biz!..” Mübarek milletimiz, analarla lebalep dolu olan ülke… Milletimiz, mutlu olsun.. o, mesut olsun.. orada herkes birbiriyle kucaklaşsın.. herkes, birbirini davet etsin.. birbirine çay içirsin.. kahveler sunsun.. yemekler yedirsin.. kendi saadetinden daha ziyade başkalarının mutluluğunu düşünsün.. saraylarını satsın, başkalarına bahşiş dağıtsın.. filolarını satsın, başkalarına bahşiş olarak kullansın… Böyle bir ülke, istemez misiniz? Size rüyanızda deseler ki, “O, yarın oluyor!” Size düşen şey şu mülahazadır: “Artık bundan sonra benim yaşamamın anlamı yok! Vazifem, misyonum bitti. Benim de bu oluşumda şöyle-böyle, küçük bir dahlim olduğundan dolayı, karınca kadar, bir termit kadar… Sonradan birileri tarafından ‘Sen de epey bir hizmette bulunmuştun!’ demelerini duymamak için, mezarı tercih ediyorum. Allah’ım! Bana, ülkemi öyle ütopyaları aşkın hale getirdiğin günü gösterme! Elin-âlemin parmak kaldırıp ‘Bu da bu mevzuda bir şeyler yapmıştı!’ demelerini duyurmadan, emanetini al!..

Efendim, bu, Hazreti Musa’nın ahlakı; bu, ahlak sultanı İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve ala ihvânihi mine’n-nebiyyîne ve’l-mürselîn) كَانَ خُلُقُهُ الْقُرْآنَ “Ahlakı Kur’an olan” Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın ahlakı. O, ruhunun ufkuna yürüdüğü zaman, üç tane irtidat hadisesi, yalancı peygamberler, zuhur etmişti. Ruhunun ufkuna yürüdükten sonra çoğaldı, on bir tane oldu. Fakat geriye dönüp Hazreti Ebu Bekir’in arkasında, Hazreti Ömer’in arkasında, Hazreti Osman’ın arkasında, Hazreti Ali’nin arkasında kenetlenmiş o toplumun, Allah karşısında duruyor gibi kemerbeste-i ubudiyetle, en ağır vazifeleri, en ağır misyonları edâ etmeye âmâde ve teşne olduğunu görünce, tebessüm ederek öbür âleme yürümüştü. “Artık bundan sonra Benim yaşamamın bir anlamı yok! Nasıl olsa bu misyon edâ edilecek!”

Misyon için, vazife için, gâye-i hayal için, ideal için dünyada durmak!.. O, edâ ediliyorsa birileri tarafından, artık benim yaşamamın anlamı kalmamış demektir, vazifem bitti demektir!.. Bir asker olarak bir an evvel tezkeremi doldursalar da, ben de o “diyâr-ı âher”e göç edip gitsem! Bir “diyâr-ı âher”e göç edip gitsem!.. Evet, temel felsefemiz bu.

Allah’ın lütfedeceği şeyleri, mesela İstanbul’un fethini en son adım atılıncaya kadar takip etme… Kapılar aralandı, Bizanslıların her birisi, bir ine sindi. Tabiî, ine sinenler de burada gorile dönüşüyorlar. Evet, öyle olmuştu, birisi için. On sene evvel, öyle olmuştu. On sene sonra öyle olduğunu görüyorum ben şimdi. “O nasıl ola ki?!” diye düşünüyordum; fakat öyle olduğunu şimdi görüyorum. Her birisi bir ine siniyordu orada. Herhalde Hızır Çelebi de, Ulubatlı Hasan da, Fatih (cennetmekân) da, “Galiba, benim vazifem bitti artık! Çünkü Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) لَتُفْتَحَنَّ الْقُسْطَنْطِينِيَّةُ، فَلَنِعْمَ الْأَمِيرُ أَمِيرُهَا، وَلَنِعْمَ الْجَيْشُ ذَلِكَ الْجَيْشُ demiş, ‘güzel emir’ olmayı, İstanbul’un fethine bağlamıştı. O da olduğuna göre, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in iltifatı, benim hayatımın -bir yönüyle- kafiyesi oldu. Hayatın kafiyesi konunca, artık, o şiir bitmiş, o güfte sona ermiş demektir. Bana artık âhirete ait güfteleri orada seslendirmek düşüyor! Efendim, ilki de onun, لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ ikrarı…” demişlerdir.

Evet, kalbimiz, bu duyguyla çarpıyor/çarpmalı, ölünceye kadar: Muvaffakiyet ve zaferlerin hay-huyunu duyabileceğimiz günlere erdirmesin!.. Fakat o günleri mutlaka getirsin.. mutlaka analarla dolu olan o ülkeyi sevindirsin.. ütopya yazarlarına, “Ütopya meğer böyle olurmuş!” dedirtsin… Bunlar olduktan sonra, artık vazifemiz, misyonumuz bitmiş demektir bizim. O kadar hasbî olmak.. o kadar îsâr ruhuyla hareket etmek.. o kadar kendini ertelemek, ötelemek, adım adım geriye çekmek.. o kadar misyonu öne çıkarmak, olacak şeyleri öne çıkarmak, gâye-i hayale değerler üstü öyle değerler atfetmek… Nezd-i Ulûhiyette hora geçen şey, budur; Allah, buna değer verir, bunu kabul buyurur, “İşte Benim isteğim de buydu!” der. Yoksa falan yerin fâtihi, filan yerin bilmem nesi olarak, filan… Kalbiniz/sineniz o duyguyla atarak Allah’ın huzuruna giderseniz; bence, beyhude.. beyhude, havanda su dövmüş olursunuz. Yap, et, eyle.. ve onu -elinden geliyorsa- sadece O’na (celle celâluhu) söyle!..

Hatta, birisi, ehl-i derd için “Ehl-i hâl, halini arz etmez Allah’a bile..” diyor; “Arz etmem halimi, hemhâlim olan ‘âh’a bile.” mısraı ile başlayıp bunu söylüyor:

“Söylemem derdimi hemderdim olan ‘âh’a bile

Belki sînemdeki şu nâle-i cângâha bile

Kendi, bî-şübhe, bilir râz-ı derûnum yoksa,

Ehl-i dil söyleyemez derdini Allâh’a bile!..”

Ya bir naz şeklinde, şikayet şeklinde olursa bu?!. O kadar ince, o kadar nazik davranır. Evet, mesleğimizin esası, budur.

   Dünyada malı mülkü kaybetmek “küçük iflas” sayılır; asıl korkulması ve tedbir alınması gereken husus, ahirette müflis olmaktır.

Birileri sizi böyle tanımamış, böyle bilememişler. Gezdikleri her yerde, âdeta salya atıyor gibi, hakkınızda hiç de numarası-drobu uymayan şeyler söyleyip duruyorlar. “Terör” mü desek bunlara, “firak-ı dâlle” mi desek, “dinden dönmüşler” mi desek?!. يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَطِيعُوا اللهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ وَأُولِي الأَمْرِ “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Rasûl’üne ve sizden olan ulûlemre de itaat edin.” (Nisa, 4/59) fehvasınca, kendilerini de “Ulû’l-emr” gördüklerinden dolayı mutlak itaat istiyorlar. Oysaki ulû’l-emr, “ulemâ-i benâm”dır; dünyayı-ukbâyı mahrutî görüşle aynı noktada gören/değerlendiren ufuk insanlardır. Kendini öyle gören zavallı!.. Kendini öyle görmenin esiri/zebûnu olmuş ve kendini “görülme”ye kurban etmiş zavallı!.. Allah’ın o kadar teveccühüne rağmen, hayatını bir müflis olarak yaşamış; öbür tarafta da müflis, hadisin ifadesiyle.

Müflis kime derler?” buyuruyor Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem). Ashâb-ı Kiram da dünyadaki iflasa göre tarifini söylüyorlar. Hani, imkânları olur, parası olur, malı olur, mülkü olur; fakat beceremez onu, dolayısıyla kaybeder her şeyi ve iflas eder, iflas bayrağı çeker. Efendimiz, onu “küçük iflas” görüyor; ona “küçük iflas” demiyor ama “küçük iflas” görüyor onu. “Müflis”, çok önemli şeylerle öbür tarafa gider: Falanın hakkını yemiş, filana zulmetmiş, filan hakkında iftirada bulunmuş, falan hakkında yalan söylemiş… Mesâvî-i ahlak adına neler varsa, hepsini yapmış; kendisini “mühlikât”, “mûbikât” akıntısına salmış ve öbür tarafa “müflis” olarak çıkmış. Varlıkla gitmiş öbür tarafa, dünya kadar varlığı var, Karun kadar serveti var; fakat almışlar sevabını/hasenâtını elinden, vermişler hakkını yediği kimselere; yüklemişler onun vebâlini ve günahını da onun sırtına. Kendi günahıyla beraber, bir de başkalarının günahını sırtlanmış. İşte asıl müflis, budur. Evet, hadisi açtım biraz ama ifade buyurulan mazmun ve mantûkun açılımı idi bu.

O türlü müflis olarak gitmemek için, “Burada iyi şeyler yaptım, çok ciddî kazanımlar ile öbür tarafa yürüyorum ama dünya kadar başkalarının hakkı da sırtımda, öyle gidiyorum!” dememek için, onu çok iyi düşünmek lazım. Arpa kadar hak ile öbür tarafa gitmemek için şakaklarımızı zonklatırcasına ızdırap duymalıyız. Kasıklarımızda sancıyı hissedercesine, bir arpa hakkı, tek bir arpa kadar hakkı sırtlanmamak için sancı çekmeliyiz. Ne kadar unutulmuş bu türlü şeyler, Kapadokya’da!.. “Hak” diye bir şey yok!.. “Hukuk” diye bir şey yok!.. “Adalet” diye bir şey yok!.. “İnsaf” diye bir şey yok!.. “İz’ân” diye bir şey yok!.. “Re’fet” diye bir şey yok!.. “Şefkat” diye bir şey yok!.. Dünya kadar mazlum, mağdur, mehcûr, mahrum, ma’zul… Bütün imkânları elinden alınmış ve âdeta bir müflis olarak sokağa salınmış. Gıdaya ağlayan çoluk-çocuğu kalmış arkada. Eşi kalmış yapayalnız. Bazen hanımını almışlar, bazen beyini almışlar; mutlaka herkese bir zulüm yapmak için ellerinden gelen her haltı karıştırmışlar.

Ve bütün bunları “Müslümanlık” argümanlarını kullanarak yapmışlar. “Müslümanlık gelecek, herkes Müslüman olacak, herkes huzura erecek!” demişler. Kendileri adına da bir sürü halt etmişler, herze yemişler; dünyalarını berbat ettikleri gibi, ahiretlerini de karartma yoluna girmişler. Çünkü tarihe öyle geçecekler; Amnofisler gibi, İbnü’ş-Şemsler gibi, Ramsesler gibi, Stalinler gibi, Leninler gibi geçecekler tarihe. Lanet ile anılacaklar bütün cebâbire ile, cebbârlar ile, hodfüruşlar ile beraber. Dünyada lanetle yâd edilecekler. Ve bunlar, öbür tarafta da karşılarına çıkacak, başlarını eğecekler önlerine.

   Bir tarafta “keşke” çığlıkları ve korkunç akıbet; diğer yanda, şükür koroları ve nimet üstüne nimet!..

Kur’an-ı Kerim, bu acı akıbeti gözler önüne seriyor: وَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ بِشِمَالِهِ فَيَقُولُ يَا لَيْتَنِي لَمْ أُوتَ كِتَابِيَهْ * وَلَمْ أَدْرِ مَا حِسَابِيَهْ * يَا لَيْتَهَا كَانَتِ الْقَاضِيَةَ * مَا أَغْنَى عَنِّي مَالِيهْ * هَلَكَ عَنِّي سُلْطَانِيهْ “Ama hesap defteri sol tarafından verilen kimse der ki: Eyvah, keşke verilmez olaydı bu defterim! Keşke hesabımı bilmez olaydım! N’olurdu, ölüm her şeyi bitirmiş olaydı! Servetim, malım bana fayda etmedi! Bütün gücüm, iktidarım yok oldu gitti!” (Hâkka, 69/25-29) Keşke kitabım verilmeseydi! Onu sol taraftan veya arkadan almasaydım! İçinde olanları görmeseydim! Keşke bu mal menâl, saray, filo, nedir bilmeseydim; yerin dibine batsın, bunlar olmasaydı; öyle gelmeseydim buraya! Ve defterime onlar yazılı olarak burada rezil u rüsva olmasaydım Allah karşısında, Hazreti Rasûl-i Zîşân karşısında ve kendilerine bir şey yaptım diye övündüğüm insanlar karşısında!..

Onlar öyle inleyip يَا لَيْتَنِي لَمْ أُوتَ كِتَابِيَهْ * وَلَمْ أَدْرِ مَا حِسَابِيَهْ “Eyvah, keşke verilmez olaydı bu defterim! Keşke hesabımı bilmez olaydım!” derken, beri tarafta birileri de gürül gürül, âdeta meseleyi korodan seslendiriyor gibi nida edecekler: فَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ بِيَمِينِهِ فَيَقُولُ هَاؤُمُ اقْرَءُوا كِتَابِيَهْ * إِنِّي ظَنَنْتُ أَنِّي مُلاَقٍ حِسَابِيَهْ * فَهُوَ فِي عِيشَةٍ رَاضِيَةٍ * فِي جَنَّةٍ عَالِيَةٍ * قُطُوفُهَا دَانِيَةٌ * كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِيئًا بِمَا أَسْلَفْتُمْ فِي الأَيَّامِ الْخَالِيَةِ  “Hesap defteri sağ tarafından verilen neşelenir ve ‘İşte defterim! Buyurun okuyun, inceleyin! Zaten ben hesabımla karşılaşacağımı biliyordum!’ der. O artık mutluluk veren bir yaşam içindedir. Çok güzel ve pek kıymetli cennet bahçelerindedir. Meyveleri hemen el ile koparılacak durumdadır. Kendilerine şöyle denilir: Geçmiş günlerinizde yaptığınız güzel işlerden dolayı afiyetle, yiyin, için!” (Hâkka, 69/19-24)

Evet, bu, sevinçten, gürül gürül bunları seslendirirken; öbürü, asâ gibi iki büklüm olmuş; o saraylarını, o filolarını, o villalarını sırtına yüklemişler: “Sen, hırsızlıkla yaptın, haramîlikle yaptın; bunları milletten çaldın, kendine mal ettin; çaldığını yüzüne vuranları sen, hırsız gibi gösterdin, onların üzerine gittin; diş gösterdin, salya attın; al veballerini sırtına, yürü şimdi gayyâya!.. خُذُوهُ فَغُلُّوهُ * ثُمَّ الْجَحِيمَ صَلُّوهُ * ثُمَّ فِي سِلْسِلَةٍ ذَرْعُهَا سَبْعُونَ ذِرَاعًا فَاسْلُكُوهُ * إِنّهُ كَانَ لاَ يُؤْمِنُ بِاللهِ الْعَظِيمِ * وَلاَ يَحُضُّ عَلَى طَعَامِ الْمِسْكِينِ * فَلَيْسَ لَهُ الْيَوْمَ هَاهُنَا حَمِيمٌ * وَلاَ طَعَامٌ إِلاَّ مِنْ غِسْلِينٍ * لاَ يَأْكُلُهُ إِلاَّ الْخَاطِئُونَ “Tutun onu, bağlayın ve kelepçeleyin; sonra da, yanıp kavrulması için kızgın alevli ateşe atın! “Bununla kalmayın, yetmiş arşın uzunluğunda bir de zincire vurun! Çünkü sonsuz azamet sahibi Allah’a inanmazdı o. Ve yoksulu doyurmaya hiçbir teşvikte bulunmazdı. İşte netice: Bugün burada hiçbir dostu yoktur ve irinden başka bir yiyeceği de; ki onu ancak, (küfür, şirk, zulüm gibi) en büyük günahları işleyenler yer.” (Hâkka, 69/30-37)

Baksınlar Kur’an-ı Kerim’e!.. Görsünler tefsirinde bu denen şeyleri, orada karşılarına çıkacak şeyleri!.. O duruma düşürecekse, bütün dünyanın size, tek bir ferdinize verilmesi, beş para etmez!

Aldanmış olursunuz!.. يَا وَيْلَتَى لَيْتَنِي لَمْ أَتَّخِذْ فُلاَنًا خَلِيلاً “Âh ah! Keşke şu falancayı dost edinmeseydim!” (Furkân, 25/28) diyecek hale düşersiniz. Ah, keşke falanı, falan tiranı, filan Müller’i, falan haini dost edinmeseydim! Arkasından sürü gibi gitmeseydim! Dediğini etmeseydim! Alkış bekliyordu, yapmasaydım! İnsan gibi davransa, insana yakışır şekilde hareket etseydim!.. لَقَدْ أَضَلَّنِي عَنِ الذِّكْرِ بَعْدَ إِذْ جَاءَنِي “Hakikatten, bana tebliğ edilen Kitap’tan beni o uzaklaştırdı, o saptırdı.” (Furkân, 25/29) Hak, hakikat bana hatırlatıldıktan sonra, tuttum ben, o tiranı, o haini, o münafığı dost edindim! Sürüklendim, arkasından gittim!.. Kimseye değil, kendi kendime ettim!..

Bir öyle deme var; bir de şöyle deme var: يَا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ * ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً * فَادْخُلِي فِي عِبَادِي * وَادْخُلِي جَنَّتِي “Ey (iman ve ibadetle, zikirle) doygunluğa ermiş nefis! Dön Rabbine, sen O’ndan razı, O da senden razı olarak. Katıl sen de (Bana kullukla en büyük şerefe ulaşmış) has kullarımın arasına!.. Ve gir Cennetime!” (Fecr, 89/27-30) Ey itminana ermiş; Allah ondan razı; o, Allah’tan razı; gönül itminanı, huzuru içinde insan!.. ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً Rabbine dön! O’ndan gelmiştin. ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً Sen, O’ndan; O da senden razı. Dön O’na!.. Nereye döndüğünü görüyorsun!.. فَادْخُلِي فِي عِبَادِي O Benim -Bana has- kullarımın içine dön! وَادْخُلِي جَنَّتِي Sonra da Cennet’e gir!

Evet, diğeri için خُذُوهُ فَغُلُّوهُ * ثُمَّ الْجَحِيمَ صَلُّوهُ “Tutun onu, bağlayın ve kelepçeleyin; sonra da, yanıp kavrulması için kızgın alevli ateşe atın!” (Hâkka, 69/30-31) denmişti. “Sallayıverin Cehennem’e!” yerinde, buna فَادْخُلِي فِي عِبَادِي * وَادْخُلِي جَنَّتِي “Katıl sen de (Bana kullukla en büyük şerefe ulaşmış) has kullarımın arasına!.. Ve gir Cennetime!” (Fecr, 89/29-30) buyuruluyor. Bunlar, aynı sahnede, aynı mahşerde, aynı ma’dele-i ulyâ’da, mahkeme-i kübrâ’da konuşulacak, edilecek, üzerinde durulacak şeyler.

    “Hesaba çekilmeden evvel, her gün kendinizi birkaç kez hesaba çekiniz!

O günü bugünden çok ciddî hesap etmek lazım; o ağır hesap günü gelmeden evvel. Hesap günü o. Burada hesaplar, defterler sağlam tutulursa, oraya iflas etmemiş olarak gidilir. Burada defter sağlam tutulmazsa… Hazreti Ömer efendimize nispet edilir bir söz: حَاسِبُوا أَنْفُسَكُمْ قَبْلَ أَنْ تُحَاسَبُواHesaba çekilmeden evvel, her gün kendinizi birkaç kez hesaba çekiniz!” Var mı zimmetinizde bir arpa kadar haksızlık? Bir karınca ağırlığında, bir karıncanın kanına girme kadar bir ağırlık var mı? Bu zaviyeden meseleye bakın!

Mübalağa yapmıyorum ki? Zilzâl Sûresi’ne bakın; o icmâlî sûrede, kıyamet kopmasından, herkesin âkibetine -iyinin, iyi âkibetine; kötünün de kötü âkibetine- kadar, her şey âdeta Kur’an’ın hülasası gibi anlatılıyor: إِذَا زُلْزِلَتِ الأَرْضُ زِلْزَالَهَا * وَأَخْرَجَتِ الأَرْضُ أَثْقَالَهَا “Yer, kendisi için takdir edilen o müthiş sarsıntıyla sarsıldığı zaman.. ve yer, içindeki bütün ağırlıkları dışarı çıkardığı…” (Zilzâl, 99/1-2) dendikten sonra, mesele yine çekilip mizana götürülüyor; teraziye, kantara götürülüyor: فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ Atom ağırlığı, zerre ağırlığı hayır yapmışsa, görür onu; karşılığını görür. وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ Zerre kadar şer yapmış, birinin hukukuna tecavüz etmiş, birine zulmetmiş, vehimlere binaen, paranoyalara dayalı olarak elin-âlemin hukukuna girmiş ve adaleti ayaklar altına almışsa, o da onu görür!.. Nereye kadar görür? Atom ağırlığındaki cinayetine kadar görür.

Kaldı ki bazı kimselerin yaptığına bakınca, o şâir-i şehîrin sözü insanın aklına geliyor: “Ger beni bu günahlarla tartarsa, Hazreti Deyyân!” O, “Rahman” diyor; onun mülahazasını da takdirle karşılıyorum, farklı bir espri var orada. Ben onu “Hazreti Deyyân” diye değiştiriyorum. Çünkü “yevmü’d-dîn” o gün; ceza günü, herkesin hesabının görüldüğü gün. “Ger beni bu günahlarla tartarsa Hazreti Deyyân / Kırılır arsa-i Mahşer’de mizân.” Terazi kırılır, benim bu halim karşısında!.. Evet, bu günahlarla, bu veballerle… Sen o filoları versen, o sarayı bile versen, o günah ve o veballer ile, öbür tarafta kantarı/teraziyi kıracak bir mesâvî ile, Hakk karşısında, insanlık karşısında, rezil olacaksın. “Keşke bunları görmeseydim! Keşke bunları yapmasaydım!” deyip inleyeceksin. Bin defa “keşke” diyeceksin fakat bu “keşke”ler, -Evet, bir espri yapayım, müsaade ediyor musunuz?- bir “keşkek” kadar bile kıymet ifade etmeyecek.

   Soru: Efendim, başlangıçtaki ifadeleriniz Hazreti Yusuf’u (aleyhisselam) hatırlattı. Yusuf Aleyhisselam, kuyuya salındığı, köle gibi satıldığı, zindana atıldığı çok sıkıntılı zamanlarda değil de dünyanın kendisine güldüğü bir anda ölümü istiyor. Bu da gaye-i hayal ve mesuliyet şuuru açısından değerlendirilebilir mi?

Evet… Vazife/misyon bitti… Onun güzelliği karşısında bayılmamak mümkün değil. Hepsinin ayrı bir güzelliği var, bir rüchaniyeti var. Hazreti Yusuf’ta da öyle bir kalb var ki!.. Zannediyorum, bir tabur melâike-i kirama taksim edilse, “Bize fazla geldi!” derler, öyle bir kalb var O’nda.

Fakat düşünün: Orada, bir yönüyle, nâzır oluyor. Bir dönemde bir nâzırın evinde neş’et ediyor, bir vekilin, Maliye bakanının evinde neş’et ediyor, büyüyor. Zindan yaşıyor, sonra o konumu ihraz ediyor. اجْعَلْنِي عَلَى خَزَائِنِ الأَرْضِ إِنِّي حَفِيظٌ عَلِيمٌ “Beni bu ülkede hazinelerin başına getir. Çünkü ben, her bakımdan güvenilir, onları çok iyi koruyacak ve bu işi de çok iyi bilen biriyim.” (Yusuf, 12/55) diyor. “Beni hazinelerin, mâlî meselelerin üzerinde nâzır tayin et; ben o meseleyi -Allah’ın izniyle- iyi bilirim. Ve aynı zamanda o mevzuda da kimsenin hukukuna tecâvüz etmem, bir hafîzim.” diyor. Zât-ı Ulûhiyete ait bir isim, “Hafîz”; “Bir hafîz’im!” diyor. O adam da, O’nun (aleyhisselam) o karakterini, sergüzeşt-i hayatıyla çok iyi okuduğundan, hemen tavzif ediyor. Ve çevre onun için açılıyor. Onu da Kur’an-ı Kerim diyor. Artık her yerde sözü/sazı geçen bir insan haline geliyor.

Düşünün; çok temkinli/dikkatli hareket ediyor. “Temkîn”, tasavvuf merâhilinde son basamak. Temkînli hareket ediyor. O işe gelir gelmez hemen kardeşlerini çağırabilir; Bünyamin’e -Eski Ahid’e göre, Benjamin’e- “Ben buradayım, hemen gel, ben senin kardeşinim, Yusuf, bilesin!” diyebilir. Babası ağlaya ağlaya katarakt olmuş, mucize olarak gözleri açılıyor. Allahu a’lem, Hazreti İbrahim ateşe atıldığı zaman, ateşin yakmadığı o gömlek, O’nun sırtında, onu korumuş Hazreti Yusuf. Onu korumuş, öyle diyorlar; bu bizim Kur’an ve Sünnet kaynaklarında sağlam rivayet edilmediğinden, mülahaza dairem açık. Onu, gözlerine sürünce, gözleri açılacaktır babasının. Fakat “Babacığım, ben Yusuf’um; sen de senelerden beri gözyaşı döktün, ağladın. Gel artık, Mısır’da bir konumum var, bir makamım var!” demiyor.

   Kalb balanslarını Hizmet ruhuna göre ayarlamış insanları, müzelik eşya olmaya iknâ etmek, çok zor olsa gerektir!..

Öyle tedbirli, öyle temkînli hareket ediyor ki!.. Gelecek babası oraya, o peygamberlik misyonunu edâ edecek. Kendisi de peygamber. Kardeşleri de ettiklerine bin pişman; bir yönüyle O’nun çizgisinde, O’nun diyeceği-edeceği şeylere âdeta teşne; ne derse onu harfiyen yerine getirecek şekilde, Kahire’den başlamak üzere bütün Mısır’a seslerini/soluklarını duyurma adına. Öyle hareket ediyor, acele etmiyor orada. Meseleyi hep misyonuna bağlıyor. Yoksa içi yanıyordur, babasının içi yanıp gözünden yaş döktüğü gibi. Ağlaya ağlaya gözlerini kaybetmiş. Kendisinin de ciğerleri yanıyordur o mevzuda. Fakat onlarda misyon önceliği vardır, vazife önceliği vardır.

Dolayısıyla bir gün geliyor, hakikaten onlar rahatlıkla geliyorlar; Mısır halkı da seve seve bağırlarını açıyor. Çünkü Hazreti Yusuf, onlara mutlu gün, aynı zamanda malî refah yaşatıyor. Ekonomik durum çok önemlidir; önemli faktörlerden birisidir. Bir ülkenin bazen batması için, ekonomik batma yeter, artar. Ele-âleme el açma mecburiyetinde kalırsınız. Şimdi bir ülkenin sağdan-soldan para dilenmeye başlaması gibi bir şey olur, açıkları kapama adına. Yalancı avukatlar tutma adına, sağa-sola paralar saçıldığından dolayı, hazinenin canına okunmuş. Evet, dolayısıyla çok ciddî bir medyuniyet duyuyorlar O’na. Sonra onlar gelip oturunca, “Sen de, baban da, kardeşlerin de başımız üzerinde!..” falan diyorlar.

Hazreti Yusuf, bakıyor ki, artık bu çark dönüp duracak; o misyon, Allah’ın izni ve inayetiyle, edâ edilecek. Hazreti Musa döneminde mü’min-i âl-i Firavun da demiyor mu?!. وَلَقَدْ جَاءَكُمْ يُوسُفُ مِنْ قَبْلُ بِالْبَيِّنَاتِ فَمَا زِلْتُمْ فِي شَكٍّ مِمَّا جَاءَكُمْ بِهِ “Daha önce Hazreti Yusuf da size apaçık delillerle gelmişti; fakat O’nun size getirdiği gerçek hakkında bir türlü şüpheden kurtulamamıştınız.” (Mü’min, 40/34) “Bundan evvel Yusuf da gelmişti; bazılarınız O’nun hakkında şüpheye düşmüştünüz!” Demek ki Mısır halkı, Hazreti Yusuf ile Hazreti Yakub ile, Bünyamin ile, Yehuda ile, bir yönüyle orada hakkı-hakikati tanıdı ve Allah’a teveccüh ettiler. İşte, o gemi işleyince, artık o çağlayana gemi salınınca, o deryaya doğru akıp gidince, O’na doğru akıp gidince, “Demek ki benim misyonum bitti artık; bana da gitmek düştü!” diyor Hazreti Yusuf.

Yusuf Aleyhisselam, رَبِّ قَدْ آتَيْتَنِي مِنَ الْمُلْكِ وَعَلَّمْتَنِي مِنْ تَأْوِيلِ الأَحَادِيثِ فَاطِرَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ أَنْتَ وَلِيِّي فِي الدُّنْيَا وَالآخِرَةِ تَوَفَّنِي مُسْلِمًا وَأَلْحِقْنِي بِالصَّالِحِينَ “Rabbim! Bana iktidar ve hakimiyetten önemli pay verdin ve bana belli seviyede, (rüyalar dahil) hadiselerin manâ ve yorumunu öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratıp, değişmez bir sistem ve prensipler üzerine oturtan! Sen, dünyada da Âhiret’te de benim sahibim ve gerçek koruyucumsun. Beni Müslüman olarak vefat ettir ve beni salihler içine kat!” (Yusuf, 12/101) diye niyaz ediyor. Önce, Allah’ın lütfettiği şeyleri sayıyor, nimetleri ta’dâd ediyor; “Bana şunu da verdin, şunu da verdin, şunu da verdin!..” Sonra da تَوَفَّنِي مُسْلِمًا وَأَلْحِقْنِي بِالصَّالِحِينَ “Şimdi beni Müslüman olarak öldür ve sâlih olarak, sâlihlere ilhâk eyle beni! Cedlerime, Hazreti İshak’a, Hazreti İbrahim’e, Hazreti Nuh’a, Hazreti Âdem’e beni de ilhâk eyle!..” diyor.

Hayatını, misyonuna bağlıyor: Vazife yapıyorsam ben, bir anlamı var dünyada durmamın; misyonumu edâ edemiyorsam, O’nu anlatamıyorsam, Efendim’i sevdiremiyorsam bir manası yok yaşamamın!.. Allah’ı sevdiremiyorsam, benim kavaktan bir farkım yok demektir, bir odundan farkım yok, bazı Doğu Anadolu dillerinde dedikleri “keran”dan bir farkım yok” demektir; keran (direk, uzun tahta, kalas)…

Evet, Yusuf (aleyhisselam), böyle bir babayiğit. Onu, diğer peygamberleri ve onların yolunda yürüyen kudsîleri şu sözlerle tavsif edip noktalayalım:

Hayat boyu sesleri-solukları bahar içindir. Onlar, “Nevbahar!” derler, inlerler. Bahar, onların dillerinde yakıcı bir nağme ve dirilten bir sihirdir. Bahar rüyaları görür, bahar hülyalarıyla oturur-kalkar, ütopyaları aşkın bir dünyanın hayaliyle yaşarlar. Ama gün doğup da ortalık ağarınca ve her yanda güller, çiçekler çığlık çığlık nâralar atıp gamzeler çakınca, onların sesleri kesilir, büyüleri bozulur ve tıpkı hazan yemiş yapraklar gibi sağa-sola savrulur dururlar. Çünkü onlar, dünyayı, ukbâ buudlu donatmak için vardırlar; donanmış bir dünyada ise kendilerini, etnografik müzeleri süsleyen eşya gibi görürler.. kalb balanslarını hizmet ruhuna göre ayarlamış insanları, eşya olmaya iknâ etmek, çok zor olsa gerek!.. Onlar, müzelik varlıklar değillerdir.

Vesselam.

Bamteli: MUHÂSEBE, HİDAYET VE ZULÜM

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi haftanın Bamteli sohbetinde özetle şu hususları dile getirdi:

 Kur’an ve Sünnet ile yolunuzu test ediyor, her türlü beklentiye kapalı yaşıyor ve kendinizi sürekli sorguluyorsanız, korkmayın; Allah sizi zayi etmeyecektir!..

* Başımıza gelen bela ve musibetleri kendimize ait bir kısım hata ve kusurların neticesi olarak görmemiz, yüzümüzü Cenâb-ı Hakk’a döndürmemizi sağlar, istiğfar ve tevbeye yönelmemize vesile olur ve içimizde şu duyguyu tetikler: Biz ettik, Sen etme!.. N’olur ya Rab, n’olur ya Rab! Neyin eksik olur ya Rab!.. Biz ettik, Sen etme!..

* Halis bir mü’min yaptığı hizmetler karşısında beklentisizdir; muvaffakiyetleri Allah’tan bilir; şayet onların gerçekleşmesinde bir kısım vesilelerden bahsetmesi gerekirse, uhuvveti, vifak ve ittifakı, arkadaşlarının sa’y ve gayretlerini nazara verir. Zannediyorum, Hazreti Fatih’i İstanbul’un fethinden dolayı yüzüne karşı takdir edecek olsaydınız, o size babasının ve Hacı Bayram Veli hazretlerinin dualarını, Hızır Çelebilerin ve Ulubatlı Hasanların gayretlerini hatırlatır, “İhtimal ki Cenâb-ı Hak bunlar vesilesiyle beni muvaffak kıldı ama ben kendimi o işin içinde çok görmüyorum.” derdi.

* “Akla mağrur olma Eflâtun-ı vakt olsan dahi / Bir edîb-i kâmil gördükde tıfl-ı mekteb ol!.” (Nef’î)

* Allah’ın rızasını tahsil yolunda, hizmet adına ne yaparsak yapalım onu az görmeli, gayretlerimizi yetersiz bulmalı ve hep “Benim yerimde bir başkası bulunsaydı, bu iş katlanarak giderdi; aklı başında bir insan benim yapamadığımı yapar ve bu işten yüz tane semere çıkarırdı.” mülahazasıyla dolu olmalıyız.

 Allah’ın bu yoldaki ihsanları, birer hil’attir; güzellik libasa ve onu giydiren Allah’a aittir!..

* Allah Teâla, Hizmet gönüllülerine yirmi küsur sene gibi çok kısa sayılabilecek bir zaman diliminde yüz yetmiş ülkede bin dört yüzün üzerinde okul açtırdı, bir o kadar da kültür merkezi ve dil kursu gibi müesseseler lütfetti. Aslında bu O’nun giydirdiği bir hil’attir ve meseleye Hazreti Üstad’ın dile getirdiği şu zaviyeden bakılmalıdır:

* “Nasıl ki murassa’ ve müzeyyen bir elbise-i fahireyi biri sana giydirse ve onunla çok güzelleşsen, halk sana dese: ‘Maşaallah çok güzelsin, çok güzelleştin.’ Eğer sen tevazukârane desen: ‘Hâşâ!.. Ben neyim, hiç. Bu nedir, nerede güzellik?’ O vakit küfran-ı nimet olur ve hulleyi sana giydiren mâhir sanatkâra karşı hürmetsizlik olur. Eğer müftehirane desen: ‘Evet ben çok güzelim, benim gibi güzel nerede var, benim gibi birini gösteriniz.’ O vakit, mağrurane bir fahirdir. İşte fahirden, küfrandan kurtulmak için demeli ki: ‘Evet ben güzelleştim, fakat güzellik libasındır ve dolayısıyla libası bana giydirenindir, benim değildir.’”

* İşte bu, tahdis-i nimet mülâhazasıdır. Meseleye bu şekilde yaklaşan insanlar Hakk’ın nimetlerine karşı nankörlük yapmamış olacakları gibi gurur, kibir ve fahre de düşmemiş olurlar. Hatta daha temkinli Hizmet erleri her türlü muvaffakiyet karşısında tahdis-i nimette bulunmakla beraber onun bir istidraç olabileceği endişesini de taşırlar.

 “Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltmeye bakın! Siz doğru yolda olduktan sonra sapanlar size zarar veremezler.”

* Bir kudsî hadîste, Cenâb-ı Hak,

اَلْكِبْرِيَاءُ رِدَائِي وَالْعَظَمَةُ إِزَارِي فَمَنْ نَازَعَنِي وَاحِدًا مِنْهُمَا قَذَفْتُهُ فِي النَّارِ

“Kibriya, Benim ridâm, azamet ise Benim izârımdır. Kim Benimle bu mevzuda yarışa kalkışır ve bunları paylaşmaya yeltenirse, onu Cehennem’e atarım!” buyurmaktadır. Demek ki, kendini büyük görüp kibirlenen bir insan, bu ilâhî sıfatlarda Allah’a şerik olmaya kalkışmış sayıldığından Cenâb-ı Hak, böyle bir insanı derdest edip Cehennem’e atacağı ikaz ve uyarısında bulunmaktadır.

* Bela ve musibetler karşısında bize düşen vazife, her şeyden önce kendimize bakıp nefsimizi düzeltmeye çalışmamızdır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا عَلَيْكُمْ أَنْفُسَكُمْ لاَ يَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ إِذَا اهْتَدَيْتُمْ إِلَى اللَّهِ مَرْجِعُكُمْ جَمِيعاً فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ

“Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltmeye bakın! Siz doğru yolda olduktan sonra sapanlar size zarar veremez. Hepiniz dönüp dolaşıp Allah’ın huzurunda toplanacaksınız. O da yaptıklarınızı size bir bir bildirecek, karşılığını verecektir.” (Mâide, 5/105) Evet, bu âyetin mânâsı, “Başkalarına hiç karışmayın, siz sadece kendinize bakın!” demek değildir. Aksine âyetten anlaşılması gereken mânâ, başkalarının dalâlet ve sapıklıklarını gidermeye çalışırken, yanlışlıklarını görüp konuşurken insanın kendisini unutmaması, şahsî muhasebeyi asla ihmal etmemesi ve önce nefsinin kusurlarını düzeltmeye çalışmasıdır.

* Hazreti Ömer’e nispet edilen bir sözde حَاسِبُوا أَنْفُسَكُمْ قَبْلَ أَنْ تُحَاسَبُوا “Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekiniz.” buyrulmaktadır. Muhasebe şuuruyla hata ve kusurlarının farkında olan bir insan -seviyesine göre- istiğfar, tevbe, inâbe ve evbeye yönelir.

 “Nerede bulunursanız bulunun, O daima sizinle beraberdir.”

* Kim Allah için olursa, kendini Allah’a adamışsa, Allah deyip oturuyor, Allah deyip kalkıyor, Allah’ı heceliyor, Allah ile geceliyorsa, Allah onu katiyen yalnız bırakmaz!.. Bu mülahazayla çokları virdlerinde, اَللَّهُمَّ كُنْ لَنَا وَلَا تَكُنْ عَلَيْنَا “Allahım bizim için ol, aleyhimizde olma!” demişlerdir. Allah muhafaza, insan O’ndan koparsa, değişmeyen âdet-i sübhâniye olarak, her şey onun aleyhinde döner.

وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَمَا كُنْتُمْ  “Nerede bulunursanız bulunun, O daima sizinle beraberdir.” (Hadîd sûresi, 57/4) Bu ilahi beyan bir yanıyla, “Aman dikkatli ve tedbirli yaşayın; aklınızın, kalbinizin, hatta rüyalarınızın kirlenmesine meydan vermeyin! Her zaman O’nun tarafından görüldüğünüz mülahazasıyla hareket edin!.. ” demektir. Diğer taraftan da “Allah sizinle beraberse, bütün dünya bir araya gelse, O’nun izni olmadan size herhangi bir zarar veremezler!..” manasına gelmektedir.

* Peygamberlerin yaşadığı dönemlerde bile münafıklar bir kısım müminleri dahi aldatmış ve arkalarına katıp sürü gibi sürüklemişlerdir. Kesrete bakıp aldanmayın, kıymet kesrette değil keyfiyettedir, gerçek mü’min olmaktadır.

* Her hal ve hareketiyle dünya peşinde koşan kimselere Kur’an şu şekilde hitap ediyor: كَلَّا بَلْ تُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ وَتَذَرُونَ الْآخِرَةَ “Hayır hayır! Siz, peşin gelir olarak (gördüğünüz dünyanın) peşindesiniz ve onu tercih ediyorsunuz. Âhiret’i ise bir kenara koyuyorsunuz.” (Kıyâme, 75/20-21) Hayır, siz dünyaya gönlünüzü kaptırmışsınız, ahireti elinizin tersiyle itiyorsunuz.

Kırık Testi: AMELİN RUHU: İHLAS

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Bir hadis-i şeriflerinde Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), أَخْلِصُوا أَعْمَالَكُمْ لِلهِ فَإِنَّ اللهَ لَا يَقْبَلُ مِنَ الْعَمَلِ إِلَّا مَا خَلَصَ لَهُ “Her zaman amellerinizde Allah’ın rızasını gözetin. Zira Allah, amelin sırf Kendisi için olanını kabul eder.” (Bkz.: ed-Dârakutnî, es-Sünen 1/51; el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 5/33) buyurmaktadır. Efendimiz’in hedef olarak gösterdiği “amellerde Allah’ın rızasını gözetme” şuur ve hassasiyetini nasıl elde edebiliriz?

Cevap: Allah’a (celle celâluhu) gönül vermiş hakikî bir mü’minin, bütün tavır ve davranışlarında Allah’ın rızasını gözetmesi, bir an bile kendini mülâhazaya almaması, “Ben konuştum, ben yaptım, ben ettim.” dememesi, hatta yapıp ettiklerini hafızasından bile silmesi gerekir. Mü’min, bilhassa hak ve hakikate çağırırken, asla gırtlak ağalığı yapmamalı; bir yerde hak ve hakikat adına sohbet edecekse, konuştukları mutlaka gönlünün sesi olmalıdır. Neticeye ulaştığında ise o, yapmış olduğu işlerin, elde ettiği başarıların bir santimini bile kendisine ayırmamalıdır.

 Kalbden Vizesiz Ölü Sözler

Elbette böyle bir şuura ulaşma bir anda elde edilecek bir şey değildir. İnsanın, “Ben, var mıyım, yok muyum?” diyecek ölçüde sürekli kendini silme temrinatı yapıp, zamanla kendini görmeyecek bir keyfiyete ulaşması gerekir. Aksi takdirde yapılan hayırlı işlerin tesiri çok dar bir daireye münhasır kalacaktır da doğurgan olmayacaktır. Muvakkaten bir hareketlenme olsa da, yapılan hizmetler kalıcılık vaat etmeyecektir.

Günümüzde camilerde tilâvet edilen Kur’ân’ların, okunan ezanların, o süslü kametlerin, cemaati farza hazırlama adına okunan İhlâs-ı Şeriflerin onda biri bile, ihtimal, Devr-i Risalet-penahi’de yapılmıyordu. Bugün minarelerden okunan ezanlarla âdeta her yer lerzeye geliyor. Cami kürsülerinde, televizyon ekranlarında sürekli konuşmalar yapılıyor, vaaz u nasihatler ediliyor. Fakat bütün bunlar kalblere tesir etmiyor, gönüllere girmiyor, insanlar Saadet Asrı’ndaki gibi Allah’a yönlendirilemiyor. Çünkü ağızdan çıkan sözler, kalbden vize almıyor. Eğer bir insan, اَللهُ أَكْبَرُ “Allah büyüktür.” derken bile kendi büyüklüğünden dem tutuyor, belli ses ve nağmelerle kendini ifade ediyorsa; Allah ve Peygamber’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) bahsederken de onları ne kadar iyi anlatabildiğini gösteriyorsa, böyle birisi bütün bu sözlerinde zımnî bir yalana giriyor demektir.

 İmanda Derinlik

Böyle bir durum, iman ve Kur’ân hizmetine gönül vermiş insanlar için çok ciddî bir tehlikedir. Eğer bugüne kadar hep meselenin kenarından köşesinden gidilmiş ve olması gerektiği şekilde bir türlü işin merkezine otağ kurulamamışsa, o hâlde öncelikle yapılması gereken içe yönelmemiz, imanda derinleşme mevzuunda kendimizi rehabiliteye tâbi tutmamızdır. Esasında sahabî ahlâk ve anlayışı da bunu gerektirir. Çünkü onlar, birbirleriyle karşılaştıklarında, تَعَالَ نُؤْمِنْ سَاعَةً “Hele gel, seninle bir saat Allah’a iman edelim.” derlerdi. (Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 3/265; İbn Hacer, el-İsâbe 4/83) Yani, “Şu ana kadarki imanımız bir şey ifade ediyordu. Ama bunun, yarın adına bir şey ifade edip etmeyeceğini bilmiyoruz. Bu yüzden onu bir kere daha gözden geçirelim.” Dikkat edilirse sahabîler, “Yeniden iman edelim.” değil de “bir saat Allah’a iman edelim” tabirini kullanmışlardır. Bunun anlamı da tıpkı Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), Ebû Zerr el-Gıfârî’ye (radıyallâhu anh), جَدِّدِ السَّفِينَةَ فَإِنَّ الْبَحْرَ عَمِيقٌ “Gemini bir kere daha elden geçirerek yenile, çünkü deniz çok derindir.” (ed-Deylemî, el-Müsned 5/339) tavsiyesinde buyurduğu gibi, her gün yeni bir yolculuğa açılma demektir.

İnsan, yolculuğa çıkacağı zaman, “ne olur ne olmaz” diyerek arabasını gözden geçirdiği, motorundan tekerleğine onun parçalarını kontrole tâbi tuttuğu gibi, Allah karşısındaki sorumluluk ve vazifelerinde de restorasyona ihtiyacı olan yönlerini tamir etmeli, yeni bir konsantrasyonla imanını bir kere daha yenilemelidir. Çünkü çok derin olan bu hayat deryasına alelâde açılan bir insan, her an batabilir. Kaldı ki onun önünde berzahla başlayıp Cennet veya Cehennem’le noktalanacak upuzun bir yolculuk vardır. Dolayısıyla insan, bilmediği böyle bir yola çıkarken, çok iyi hazırlık yapmalıdır.

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), hemen akabinde, وَخُذِ الزَّادَ كَامِلاً فَإِنَّ السَّفَرَ بَعِيدٌ “Azığını tastamam al, şüphesiz yolculuk pek uzun.” buyurarak upuzun bir yolculuğa işaret etmiştir. İnsanın hazır ettiği azık, onu sırat köprüsünden geçirecek ve Cennet’e girmesine vesile olacak enginlikte bulunmalıdır. Oradaki sırat köprüsü, dünya köprüleri gibi değildir. Bir hamlede, bir nefhada sıratın bir başından girip öbür başından çıkma imkânı olmayabilir. Bu mevzudaki hadis-i şeriflerin ifadelerine bakılacak olursa o, belki dünya hayatımız kadar uzun bir yolculuk olacaktır. İnsanın Cennet’e girebilmesi de bu köprüden geçmesine bağlıdır.

İnsan, bu uzun yolculukta ihtiyaç duyacağı azığı edinmenin yanında, kendisine yük olacak her türlü hata ve günahtan da uzak kalmalıdır. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bu mânâyı da, وَخَفِّفِ الْحِمْلَ فَإِنَّ الْعَقَبَةَ كَئُودٌ “Sırtındaki dünya yükünü hafif tut, çünkü tırmanacağın yokuş sarp mı sarp.” sözüyle ifade etmiştir. Yani insan, sırtında bir sürü hesapla kabre girmemeye, berzaha açılmamaya, mahşere düşmemeye ve sırattaki çengellere takılmamaya bakmalıdır.

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Hazreti Ebû Zerr’e yaptığı tavsiyesinde son olarak, وَأَخْلِصِ الْعَمَلَ فَإِنَّ النَّاقِدَ بَصِيرٌ “Amelinde ihlâslı ol, sadece O’nu düşün. Zira her şeyi görüp gözeten ve hakkıyla değerlendiren Rabb’in, senin yapıp ettiklerinden haberdardır.” buyurmuştur. Bunu Hazreti Pîr’in ifadesiyle açıklamak gerekirse şöyle diyebiliriz: “Allah için işleyiniz, Allah için görüşünüz, Allah için çalışınız. Lillâh, livechillâh, lieclillâh rızası dairesinde hareket ediniz.” (Bediüzzaman, Lem’alar s.21 (Üçüncü Lem’a, Üçüncü Nükte)) Zira sizin davranışlarınızı kritik edip değerlendiren, onları değerler hanesine kaydeden Zât, sizi her zaman görüyor. Sizin hiçbir davranışınız O’na kapalı değildir. O, her şeyinize nigehbandır.

 Sürekli Muhasebe

İşte dünya hayatının bu çerçevede ele alınması gerekir. Bu meselenin zühul, gaflet, nisyan ve vurdumduymazlığa tahammülü yoktur. Hak dostlarından Esved İbn Yezid en-Nehâî’nin ifade ettiği gibi, اَلْأَمْرُ جِدٌّ، اَلْأَمْرُ جِدٌّ “İş bildiğiniz gibi değil; çok ama çok ciddî!” (Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 2/104) Yani o, hafife alınacak, karambole havale edilecek, basit ve uluorta bir iş değildir. Çünkü burada sonsuz bir azaptan kurtulma veya kurtulamama meselesi söz konusudur. Dolayısıyla insanın, namazını, orucunu ve diğer ibadet ü taatini bu bilinçle değerlendirmesi ve sürekli kendisini muhasebe etmesi gerekir.

Bu itibarla insanın, herhangi bir meseleyi anlatırken, “Cenâb-ı Hak doğru konuştursun, doğru ifade ettirsin, sözlerimize tesir lütfeylesin, gönüllerde mâkes buldursun!” demesi işin bir yanıdır. Bunun yanında meselenin bencillikten kurtarılması ve ihlâsla yapılması da ayrı bir buududur. “Allah’ım, bütün sözlerim Senin rızana uygun cereyan etsin.” demeyi de hiçbir zaman ihmal etmemelidir. Farklı bir ifadeyle, Kur’ân’ın Hazreti Musa’nın yakarışıyla talim buyurduğu, رَبِّ اشْرَحْ لِي صَدْرِي وَيَسِّرْ لِي أَمْرِي وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِنْ لِسَانِي يَفْقَهُوا قَوْلِي “Rabbim! Yüreğime genişlik ver, işimi kolaylaştır. Dilimden şu bağı çöz ki sözümü anlasınlar.” (Tâhâ sûresi, 20/25-27) duası, vird-i zebanımız olmalıdır. Fakat bununla birlikte, مَعَ رِضَاكَ يَا رَبِّ “Rabbim, Senin rızanla birlikte!” demeyi de ihmal etmemeliyiz.

 İhlâs Âbidesi Temsilciler

Biraz daha açacak olursak insanın her zaman, “Deyip ettiklerimi rızanla derinleştir, hoşnutluğunla taçlandır! Teveccühünle, nazarınla, inayetinle, riayetinle onlara sonsuz derinlikler kazandır! Yoksa ben fânîyim, ahiret yurduna gittiğim zaman her şey bitecek. Günde elli, yüz defa yapacağım, edeceğim şeyler içinde Sen yoksan ne çıkar, bir anlamı yok!” diyebilecek yürekliliği ortaya koyması gerekir.

Merhum Nureddin Topçu, mevlit, naat ve münacaat okumakla kendilerini ifade eden insanlara “gırtlak ağaları” derdi. Çünkü o, samimiyete çok açık durur ve ihlâsın önemini sürekli vurgulardı. Hazreti Pîr’in bu konudaki duruşu ise baş döndürecek ölçüde şayan-ı takdirdir. O, ihlâssız ve samimî olmayan hiçbir şeyi kabullenmek istememiş; kalbinin muhassalası olmayan her şeyi yere çalmış ve üzerinde raks etmiştir. Günümüzde işte böylesine birkaç düzine ihlâs âbidesine ihtiyaç vardır. Zira dünyanın çehresini onlar değiştirecektir. Ücrete, takdire, tebcile bağlı vazife yapanların, muvakkat bir kıpırdanışa vesile olmaları söz konusu olsa da kalıcı herhangi bir şey yaptıkları şimdiye kadar görülmemiştir. Evet, meseleleri dünyeviliğe, takdir ve tebcile, çıkar ve menfaate bağlı götüren insanlar, muvakkaten bir tesir icra etseler bile, şimdiye kadar kalıcı ve ciddî bir şey ortaya koyamadıkları gibi bundan sonra da koyamayacaklardır.

İnsanlığın İftihar Tablosu ve O’nun Râşid Halifeler’inden sonra gelen Emevîlerin, Abbasîlerin, Harzemlilerin, Eyyûbîlerin, Selçukluların ve Osmanlıların İslâm’a birçok hizmetleri olmuştur. Onlar hususiyle belirli dönemlerde gül devrinin birer temsilcisi olarak vazife yapmış, sonra da birer yâd-ı cemil olarak ruhlarının ufkuna uçup gitmişlerdir. Fakat onlar, hiçbir zaman Râşid Halifeler’in elde ettiği başarı ve muvaffakiyetleri elde edememişlerdir. İşte bunun sebebi Râşid Halifeler’in derinlerden derin o baş döndürücü ihlâs ve samimiyetleridir. Bugün insanlığın şekle, surete, popülizme, takdire, alkışlanmaya, büyük büyük iddialara değil, yeryüzünde hakikî Müslümanlığın ihlasla yaşanmasına, samimiyetle temsil edilmesine, hâl ile gösterilmesine ihtiyacı vardır.

Kırık Testi: Güç Zehirlenmesi ya da Tiranlaşma

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Belirli bir alandan sorumlu olan veya herhangi bir yerin idaresini üstlenen insanlar bir süre sonra kendilerini oranın maliki gibi görmeye başlayabiliyorlar. Bu konudaki mü’mince mülâhaza ve davranış nasıl olmalıdır?

Cevap: İnsanların sevk ve idaresiyle vazifeli olan bir insanın, yaptığı işin sorumluluğunu üzerinde taşımasıyla, sorumlu olduğu yeri kendi mülkü gibi görmesi arasında çok fark vardır. Fakat ne yazık ki bu durum çoklarının zühulüne, gafletine kurban giden bir hâldir. Haddizatında insanları sevk ve idare sorumluluğunda olan kişiler, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile O’nun Râşid Halifeleri’nin (rıdvanullâhi aleyhim) yolunu takip etmedikleri takdirde, kendilerini bulundukları makamlarda bir emanetçi gibi görmeyip de aksine bulundukları yerin maliki gibi görmeye başladıklarında despotluk ve tiranlığa giden yolun taşları döşenmeye başlamış demektir.

Olumsuzlukları Öncelikle Kendinden Bilen İnsanlar

Böyle bir felâketten korunmanın en önemli esaslarından birisi, idareci konumunda bulunan insanların sürekli kendilerini muhasebeye çekmeleri ve sorumlu oldukları dairede meydana gelen bütün olumsuzlukları da öncelikle kendileriyle alâkadar görmeleridir. Esasen böyle bir idare anlayış ve felsefesi bizim dinî duygu ve düşüncemize dayanır. Bu konuda Hazreti Ömer’in (radıyallahu anh) tavrı bizim için ne güzel örnektir! O, halifelik yaptığı on senelik zaman diliminde Osmanlı ve Selçuklu dönemlerindekine denk fütuhat gerçekleştirmiş büyük bir devlet adamı olmasına rağmen, kıtlık baş gösterdiğinde bir harabede başını secdeye koyup “Allah’ım benim günahlarım yüzünden ümmet-i Muhammed’i helâk etme!” sözleriyle sızlanmıştır. Dolayısıyla önde bulunan insanlar, yaşanan olumsuzluklardan, kırılma ve çatlamalardan öncelikle kendilerini mesul tutmalı, dua dua Allah’a yalvarmalı ve problemlerin çözümü adına ellerinden geleni yapmalıdırlar.

Ruhlarındaki ilhamı muhtaç sinelere boşaltmak maksadıyla insanlık yolunda koşturan ve bu uğurda bazı sorumluluklar alan adanmış ruhlar, kimi zaman hiç beklemedikleri arıza ve problemlerle karşılaşabilirler. Meselâ Cenâb-ı Hak, kendilerine halkın takdir edip alkışlayacağı bazı başarılar lütfeder. Bu durum karakter zaafı olan bazı kimselerde adanmış ruhlarla aynı kare içinde görünme arzusunu tetikler. Neticede menfaat düşüncesi ve çıkar mülâhazasıyla işin içine girenler beklediklerini bulamayınca iftira, tezvir dahil her türlü kötülüğe başvurabilirler. Elbette Allah (celle celâluhu) böyle bir kötülüğün hesabını bu kötülüğü yapanlara sorar. Fakat bu sıkıntı ve problemin yaşandığı yerden sorumlu olan insan, “Acaba ben nasıl bir hata işledim ki burada böyle bir musibete maruz kaldık?” demeli ve en başta kendisini hesaba çekmelidir.

Başarıları Kendinden Bilmeyen İnsanlar

İdareci konumunda bulunan insanlar, böyle bir muhasebe ve murakabe duygusuna sahip olmazlarsa, zamanla onlar tamamen kendi yanlış kararlarından kaynaklanan problemlerde bile hiçbir hata ve yanlışı kabul etmek istemez, suçluyu hep dışarıda arar durur, etraflarına atf-ı cürümlerde bulunurlar. Hata ve kusurlar dile getirildiğinde ise bu durumu kendilerine bir tehdit gibi algılar, farklı sesleri kısmak ve susturmak isterler. Hâsılı onlar, kendi çaplarında tiranlığa başlarlar. Evet, toplumun ortak gayretlerinin neticesinde Cenâb-ı Hakk’ın lütfettiği başarıları kendinden bilme gafletine düşen idareciler, her şeyin kendilerinde başlayıp kendilerinde biteceğini zannedecek; kendilerinin mebde ve münteha oldukları vehmine kapılacaklardır ki, esasında bu durum, zımnî dahi olsa bir çeşit ulûhiyet iddiasında bulunma demektir. Böyle bir iddiaya kalkışan kimsenin feci âkıbeti ise bir hadis-i kudsîde şu şekilde ifade edilir: اَلْكِبْرِيَاءُ رِدَائِي وَالْعَظَمَةُ إِزَارِي فَمَنْ نَازَعَنِي وَاحِدًا مِنْهُمَا قَذَفْتُهُ فِي النَّارِ Kibriya, Benim ridâm, azamet ise Benim izârımdır. Kim benimle bu mevzuda yarışa kalkışır ve bunları paylaşmaya yeltenirse, onu Cehennem’e atarım.” (Müslim, birr 136; Ebû Dâvûd, libâs 26) Kendini büyük görüp kibirlenen bir insan, bu ilâhî sıfatlarda Allah’a şerik olmaya kalkışmış sayıldığından Cenâb-ı Hak, böyle bir insanı derdest edip Cehennem’e atacağı ikaz ve uyarısında bulunmaktadır.

Ortak Akıl ve Meşveret İnsanları

Hâlbuki hiçbir şey bizimle başlamadığı gibi, hiçbir şey bizimle sona ermez de. Aksine kendimize bağlı götürdüğümüz işler, âkıbetleri itibarıyla akamete uğrar; bencillikten ve benlik iddialarından uzak durulduğu takdirde ise yapılan işler kopukluğa ve kırılmaya maruz kalmazlar. İnsan, kendisine ve istihdam edildiği hizmetlere hep böyle bakmalı, meseleleri şahsına bağlı götürme yerine ortak akla değer atfetmeli, müşterek aklı kullanmalı ve asla istişare mekanizmasına karşı müstağni tavır takınmamalıdır. İşin altından kalkamadığını, sorumluluğunu lâyıkıyla yerine getiremediğini gördüğünde de iki adım geriye çekilmesini bilmeli, çok rahatlıkla, “Ben, bulunduğum konum itibarıyla insanlarda vifak ve ittifak duygusunu geliştirmeye ve onların kalblerini telif etmeye çalışarak tevfik-i ilâhîye çağrıda bulunuyorum. Eğer konumumun hakkını veremiyor, gerekli temsili ortaya koyamıyor, hâlim ve görüntüm itibarıyla inandırıcı olamıyorsam, beni bu vazifeden azledip daha küçük bir yere verebilirsiniz.” demelidir. Kendilerini hakka, hakikate, millete adamış oldukları iddiasında bulunan insanların duygu ve düşünceleri bu istikamette olmalıdır.

Dünyevî ve Uhrevî Hiçbir Beklentiye Girmeyen İnsanlar

Onlar yapmış oldukları vazife itibarıyla dünyevî ve uhrevî hiçbir beklentiye girmemelidirler. Ne yüksek makamlara gelme, ne değişik payeler ihraz etme, ne de parmakla gösterilen bir insan olma gibi düşünceler onların gönlünde yer etmemelidir. Çünkü nefse ve dünyaya bakan yönü itibarıyla gözün hep yukarılarda olması, kendini beğenmenin, gururun ve kibrin ifadesidir. Kibirli insanların ise bu konuda dengeli hareket edebilmeleri, konumlarının hakkını verebilmeleri ve mesuliyetlerinin farkında olabilmeleri çok zordur. Zira onlar, kendilerini arzın altındaki öküz gibi görürler. Kendileri vazifeden el çektiğinde fay kırılması yaşanacağını ve zelzele olacağını düşünürler. Bu ise büyük bir gaflet ve sapıklıktır.

Tâbiiyeti, Sebeb-i Mesuliyet ve Hatar Olan Metbuiyete Tercih Eden İnsanlar

Hazreti Pîr’in “İhlâs” ve “Uhuvvet” risalelerinde verdiği ölçülerin birçoğu bu istikamette serdedilmiş altın ölçülerdir. Onlara riayet edilmesi, bu tür kaymaların önüne geçme adına çok önemlidir. Mesela o, bir yerde, tâbiiyetin, sebeb-i mesuliyet ve hatar olan metbuiyete tercih edilmesi gerektiğini ifade eder. (Bkz.: Bediüzzaman, Lem’alar s.192 (Yirminci Lem’a, Birinci Nokta)) Yani insan liyakatli birine tâbi olmayı, sorumluluk, tehlike ve risk içeren başkalarının kendisine tâbi olmasına tercih etmelidir. Diyelim ki bir yerde cemaatle namaz kılınacak. İnsan, orada hemen imamlığa talip olmamalı, iki adım geriye çekilmeli ve kendisiyle birlikte secde eden bir başkasına cemaat olmasını bilmelidir. Hatta birileri tarafından lâyık görülüp kendisine teklif edilmesi hâricinde müezzinliğe bile talip olmamalı, bunu bir başkasına havale etmelidir. Namaz kıldırma, bir yerde konuşma yapma gibi toplum hayatında insanı görünür kılan hususlarda böyle bir hassasiyet gösterilirse şayet, zamanla bu ahlâk insanların gönlüne yerleşir, onların tabiatına mal olur. Kendini geri çekmeyi tabiatının bir derinliği hâline getirebilen insanlar da idarî bir vazife aldığında hemen tiranlık derdine düşmez, despotça tavırlara girmezler.

Teveccüh ve Alkıştan Kaçan Mütevazı İnsanlar

Fatih, Yavuz ve Kanunî (aleyhimürrahmetü velğufran) gibi Osmanlı sultanları, bu konuda ciddî bir terbiye ve rehabilitasyondan geçtikleri için dünya hükümdarı oldukları dönemde bile tiranlığa girmemiş, tevazu ve mahviyetten ayrılmamışlardır. Onlar hakkında bir kısım nâseza, nâbeca sözler söylenmesi, ta’n u teşnide bulunulması ise cehaletten kaynaklanan ezbere konuşmalardır. Düşmanlığa kilitli olanlara karşı ömrünü cepheden cepheye koşarak tüketen Kanunî Cennetmekân, halkın karşısında hep yüzü yerde olmuş, teb’asına ve mü’minlere karşı tevazudan hiç ayrılmamıştır. Onun, büyük zaferlerden döndükten sonra yatağını koridora serdirerek nefsiyle hesaplaştığı rivâyet edilmektedir. Aynı şekilde Yavuz Cennetmekân, Mercidabık ve Ridaniye seferlerinden dönüp Üsküdar’a geldiğinde, halkın teveccüh ve alkışlarından kaçmak için gece yarısına kadar Üsküdar’da kalmış; halk uykuya dalınca da gece yarısı sessizce Topkapı Sarayı’na girmiştir.

Mânevî Beslenme İhmal Edilmemeli

İşte dine, insanlığa hizmete kendini vermiş insanların daha baştan böyle bir temrinden geçmeleri çok önemlidir. İnsan, dar bir daireden sorumlu olduğunda küçük bir tiran kesilmemelidir ki, sorumluluk alanı büyüdüğü zaman da kendisini cihan hükümdarı zannedip, realize edilmesi mümkün olmayan projelerin arkasına düşen, bütün bunları gerçekleştiremeyince de insanları ezen, söz dinlemeyen kocaman bir hayalperest tiran olmasın. Bilâkis o, elde edilen olumlu neticelerin Allah’ın izni ve inayetiyle gerçekleştiğine inanmalı, kendisinin sadece küçük bir “sebep”ten ibaret olduğunu unutmamalı ve hangi konumda bulunursa bulunsun haddini bilmelidir.

Bunun için de, idarî konum açısından en aşağıdan en yukarıya, hiç kimse mânen beslenme konusunda boş bırakılmamalıdır. İnsanlar, İslâmî, insanî ve evrensel ahlâkî disiplinler çerçevesinde sürekli rehabilite edilmeli ve bir “insan” olarak yetişmelerine yardımcı olunmalıdır. Eğer insanlar mânen beslenmez de başıboş bırakılırlarsa, boşluğa düşer, kopup giderler. Bir kere de koparlarsa hep “ben, ben” der gezer dururlar. Kendilerini mahvedecek bir kopukluk içinde yaşarlar, hakikî dost ve yakınlarını kaybederler de benliklerinin dar mahpesinde hayatlarını tüketir dururlar.

Bamteli: YÜREĞİN VARSA, NEFSİNLE YÜZLEŞ!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi (iki ayrı hasbihalden müteşekkil) haftanın Bamteli sohbetinde özetle şu hususları dile getirdi:

Burada hesaplı yaşayın ki, ötede, görülmemiş hesapların altında ezilmeyesiniz!..

*Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelü’t-tehayâ) en büyük mahkemede hesaba çekilmeden önce dünyadayken sık sık nefsi sorgulamayı akıllılık ve mü’minlik emaresi olarak zikretmiş; Hazreti Ömer Efendimiz de Allah Rasûlü’nden işittiği bu hakikati farklı bir üslupla seslendirerek şöyle buyurmuştur: “Ahirette hesaba çekilmeden evvel kendinizi hesaba çekin. Ötede amelleriniz tartılmadan önce burada kendiniz tartın. En büyük arz ve mahkeme için şimdiden gerekli hazırlıklarınızı yapın. Bilin ki, o gün huzura alındığınızda size ait hiçbir şey gizli kalmayacak ve bütün sırlarınız bir bir sayılıp dökülecek.”

*“Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekiniz.” حَاسِبُوا أَنْفُسَكُمْ قَبْلَ أَنْ تُحَاسَبُوا buyuruyor Hazreti Ömer. Hesaplı yaşayın; tabir-i diğerle, riyâzî, yani matematikteki katiyetler ölçüsünde yaşayın. “Bu hayat tarzım, mülahazalarım, tefekkür, tedebbür, tezekkür dünyam riyâzî bir kat’iyette -Allah’ın izni ve inayetiyle- bugün olmazsa yarın, yarın olmazsa öbür gün, öbür gün olmazsa daha öbür gün Cenâb-ı Hakk’ın rıza ufkuna ulaşmama vesile olacaktır.” yörüngesine bağlı bir muhasebe içinde yaşayın. Şayet böyle sürekli kendinizle uğraşma ve nefsinizi sorgulama yerine başkalarının kusurları arkasına takılır, onların eksiklikleriyle meşgul olursanız, şeytan sizi işgal eder.

Aynı delikten ikinci defa ısırılmamak için “hüsn-ü zan ama adem-i itimat!”

*Hazreti Sâdık u Masdûk Efendimiz, “Hüsn-ü zan sahibi olması, kişinin kulluğunun güzelliğindendir.” buyurmuş; hâlis niyetli, müspet düşünceli ve güzel görüşlü olmayı İslam’ı hazmetmenin, onda derinleşmenin ve Allah tarafından görülüyor olma mülahazasına bağlı yaşama enginliğinin bir alâmeti saymıştır. Evet, başkaları hakkında hüsn-ü zan en güzel ibadettir. Ama hususiyle günümüzde olduğu üzere, birileri sürekli yılan gibi ısırıyorlarsa, adem-i itimat mülahazasını da -eskilerin ifadesiyle diyeyim- nazardan dûr etmemek lazım.

*Evet, hüsn-ü zan mümkün oldukça hüsn-ü zan etmek ve hüsn-ü zanna kilitlenmek esastır. Fakat yine bir hadîsin ifadesiyle, “Bir mü’min bir delikten bir defa ısırılır.” Mutlak hüsn-ü zan eder, takılıp arkalarından sürüklenirseniz, fırsat bulunca sizi yine ısırırlar. Öyleyse, bir daha ısırılmamak için lazım gelen tedbiri, temkini almalısınız. Tasavvufun ilk basamağı teyakkuzdur; teyakkuza geçmelisiniz. Hüsn-ü zan ettiğiniz hususlarda sürekli negatif bir kısım tavır ve davranışlarla karşı karşıya kaldıysanız, bu defa Hazreti Pir’in verdiği ölçüler çerçevesinde, “hüsn-ü zan ama adem-i itimat” prensibini işletmelisiniz.

Dünyaya gönlünü kaptırıp ahireti elinin tersiyle itenler gibi olmayın!..

*İnsan sık sık kendini sorgulamaz ve nefis muhasebesinde bulunmazsa, şeytanın elinde bir oyuncak haline gelir. Şeytan onu bugün ayrı bir dünyevîliğe sevk eder, başka bir gün ayrı bir dünyevîliğe. Böylece o hiç farkına varmadan dünyanın câzibedar güzelliklerine kapılıp onların arkasından sürüklenebilir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır:

زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَوَاتِ مِنَ النِّسَاءِ وَالْبَنِينَ وَالْقَنَاطِيرِ الْمُقَنْطَرَةِ مِنَ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ وَالْخَيْلِ الْمُسَوَّمَةِ وَالأَنْعَامِ وَالْحَرْثِ ذَلِكَ مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَاللّهُ عِنْدَهُ حُسْنُ الْمَآبِ

“Kadınlar (kadınlar için de erkekler), oğullar, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüş, güzel cins atlar, davarlar ve ekinler gibi nefsin hoşuna giden şeyler insanlara (süslenmiş) cazip gelmektedir. Bunlar dünya hayatının geçici bir metaından ibarettir. Asıl varılacak güzel yer ise, Allah’ın katındadır.” (Âl-i İmrân, 3/14)

*Her hal ve hareketiyle dünya peşinde koşan kimselere Kur’an şu şekilde hitap ediyor: كَلَّا بَلْ تُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ وَتَذَرُونَ الْآخِرَةَ “Hayır hayır! Siz, peşin gelir olarak (gördüğünüz dünyanın) peşindesiniz ve onu tercih ediyorsunuz. Âhireti ise bir kenara koyuyorsunuz.” (Kıyâme, 75/20-21) Hayır, siz dünyaya gönlünüzü kaptırmışsınız, ahireti elinizin tersiyle itmişsiniz. Hesaptan haberiniz yok; kabirden, Münker Nekir’in sualinden, mizandan haberiniz yok. Gırtlağınıza kadar günah içindesiniz fakat hâlâ kendinize göre dinden bahsediyorsunuz. Âcile’yi (hazır ve peşin olanı) seviyorsunuz, gönlünüzü hemen olana kaptırmışsınız. Ahireti terk ediyor; yarını, öbür günü, daha öbür günü, berzah hayatını ve mahşeri görmüyorsunuz. Rıdvan’la sevineceğiniz hayatı görmüyorsunuz, cehennemle muazzeb olacağınız hayatı görmüyorsunuz. “Bugün, bugün, bugün…” diyorsunuz, Ömer Hayyam’ın ifadesiyle “Bir geçmiş gün için beyhude feryat etme / Bir gelecek günü boşuna yâd etme / Geçmiş, gelecek masal hep / Eğlenmene bak, ömrünü berbat etme.” mülâhazasına bağlanıp her şeyi cismaniyet ve beden hesabına değerlendiriyorsunuz.

İlahi nusret umumiyetle arınmış kullara yetişir; arınmadıktan sonra ferec, mahreç ve nusret gelmez.

*İnsanın nefsini sorgulayarak istiğfar ve tevbeye yönelmesi ile sıkıntılardan kurtulup felah ve huzura ermesi arasında da sıkı bir münasebet vardır. Bundan dolayıdır ki, ayet ve hadislerde nusret talebinden önce istiğfar ve tevbe nazara verilmektedir.

*Ezcümle; yatsı namazından sonra okunması sünnet olan Bakara Suresi’nin son iki ayetinin ikincisinde şöyle buyurulmaktadır:

لاَ يُكَلِّفُ اللَّهُ نَفْسًا إِلاَّ وُسْعَهَا لَهَا مَا كَسَبَتْ وَعَلَيْهَا مَا اكْتَسَبَتْ رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَا إِنْ نَسِينَا أَوْ أَخْطَأْنَا رَبَّنَا وَلاَ تَحْمِلْ عَلَيْنَا إِصْرًا كَمَا حَمَلْتَهُ عَلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِنَا رَبَّنَا وَلاَ تُحَمِّلْنَا مَا لاَ طَاقَةَ لَنَا بِهِ وَاعْفُ عَنَّا وَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَآ أَنْتَ مَوْلاَنَا فَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ

“(Onların bu dualarına karşılık Allah şöyle buyurdu: Ey mü’minler! Allah’ın, içinizde kurduğunuz niyet ve planlardan dolayı bile sizi sorguya çekeceğinden çok endişe duyuyorsanız, şunu da bilin ki:) Allah, kimseye kapasitesinin üstünde bir sorumluluk yüklemez; herkesin kazandığı (hayır) kendi lehine, işlediği (fenalık da) aleyhinedir. (Siz, şöyle dua edin:) ‘Rabbimiz, (Sana itaat etmeye çalışırken) eğer unuttuk veya kastımız olmadan bir yanlış yaptıysak, bundan dolayı bizi sorguya çekme! Rabbimiz, bizden önceki ümmetlere (zamanın, şartların ve mizaçlarının gerektirdiği terbiyeleri icabı) yüklediğin gibi, bize öyle ağır yükler yükleme! Rabbimiz, takat getiremeyeceğimiz hükümlerle bizi yükümlü tutma! Ve günahlarımızdan geçiver; bizi bağışla ve bize acı, rahmetinle muamele buyur! Sen, bizim efendimiz, yardımcımız, koruyucumuzsun; şu kâfirler güruhuna karşı ne olur, bize yardım et ve zafer ver!’” (Bakara, 2/286)

*“Kâfir” kelimesinin manası çok umumidir. Mutlak zikredildiğinde, kemâline masruftur ve Allah’ı inkâr edenler için kullanılmış olur. Fakat onun berisinde, nankör kimse için de istimal edilir. Kur’an’da insan için “kefûr” sıfatı zikredilmektedir; bu vasıf, çok nankör manasına gelir; zaten nan, ekmek ve nimet demektir; nankör de nimetin kadrini bilmeyen. Ayrıca, kâfir, bir şeyi saklayıp gizleyene denir. Bundan dolayı, tohumu toprağa gömüp saklaması açısından -şer’î manada değil, lügat itibarıyla- rençpere de kâfir denmiştir. Fıtratındaki inanma kabiliyetini, inanç istidadını setreden, vicdanını karartan, söndüren ve öldüren kimseler de bu manada kâfir olarak anılırlar. Onun için, “…kâfirler güruhuna karşı bize yardım et ve zafer ver!” (Bakara, 2/286) denirken hem ehl-i küfre hem de nankörlük içindeki kimselere karşı nusret talebi söz konusudur.

*Kur’an-ı Kerim, nebiler çevresinde saf bağlayıp mücahede eden “ribbiyyûn”un duasını aktarırken de istiğfar ve nusret münasebetine işarette bulunmaktadır:

وَمَا كَانَ قَوْلَهُمْ إِلاَّ أَنْ قَالُوا رَبَّنَا اغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَإِسْرَافَنَا فِي أَمْرِنَا وَثَبِّتْ أَقْدَامَنَا وَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ

“Evet, onların bu durumda dedikleri sadece şu oldu: Ey kerîm Rabbimiz! Günahlarımızı ve bilmeyerek içine düştüğümüz aşırılıklarımızı affeyle; bizleri doğru yolda sabitkadem kıl ve küfr ü küfran içindekilere karşı bize yardım/zafer ihsan eyle!” (Âl-i İmrân, 3/147)

*Demek ki, arınmadıktan sonra ferec, mahreç ve nusret olmaz. Kendi kusurlarıyla meşgul olmayan için de arınma söz konusu değildir. Hata ve günahlarını itiraf edip Cenâb-ı Hakk’ın yarlığamasını dilemek, arınma kurnalarında yunup yıkanarak ilahi nusrete ehil hale gelmek çok önemlidir.

Arınma yolunda “istiğfar” bir başlangıçtır; onun devamı ve müntehası ise, “tevbe”, “inâbe” ve “evbe”dir.

*Bağışlanma talebinin sözle yapılanına “istiğfar” denir. İstiğfar; insanın, içine düştüğü bir hatanın pişmanlığıyla kıvranarak Cenâb-ı Hak’tan kusurlarının affedilmesini ve günahlarının bağışlanmasını istemesi, afv ve mağfiret dilemesi demektir. İstiğfar, bir başlangıçtır; onun devamı ve müntehası ise, tevbe, inâbe ve evbedir.

*Hataları itiraf edip pişmanlıkla kıvranmak, fevt edilen sorumlulukları yerine getirerek, yeniden toparlanıp Cenâb-ı Hakk’a yönelmek şeklinde ilk küçük yorumları ile tanıyacağımız tevbe; hakikat ehlince, duyguda, düşüncede, tasavvur ve davranışlarda Zât-ı Ulûhiyet’e karşı içine düşülen muhalefetten kurtulup, O’nun emirleri ve yasakları zaviyesinden, yeniden O’nunla muvafakat ve mutabakata ulaşma gayretidir.

*Tevbeden sonra inâbe ve evbe gelir. Bunların farklı tarifleri söz konusudur ama şöyle de denebilir: Ukûbet endişesiyle Hakk’a sığınma bir tevbe; makam ve derecâtı muhafaza arzusuyla O’nda fâni olma bir inâbe; O’ndan başka her şeye kapanma da bir evbedir. Birincisi, bütün mü’minlerin hâlidir ve ezanları da, وَتُوبُۤوا إِلَى اللهِ جَمِيعًا أَيُّهَ الْمُؤْمِنُونَ “Ey iman edenler, hepiniz inhiraflardan vazgeçip Allah’a sığının!”dır. (Nûr, 24/31) İkincisi evliyâ ve mukarrabînin vasfıdır; kametleri de, mebde itibarıyla وَأَنِيبُۤوا إِلٰى رَبِّكُمْ “Rabbinize inâbe ediniz.” (Zümer, 39/54), müntehâ itibarıyla da وَجَۤاءَ بِقَلْبٍ مُنِيبٍ “Cenâb-ı Hakk’a saygı dolu bir kalble geldi.” (Kaf, 50/33) beyanıdır. Üçüncüsü enbiyâ ve mürselînin hususiyetidir. Şiarları da نِعْمَ الْعَبْدُ إِنَّهُ أَوَّابٌ “O ne güzel kuldur! Çünkü o her zaman (Allah’a) rücûdaydı.” (Sâd, 38/30, 44) şeklindeki ilâhî takdir ve iltifattır.

*İnsanda böyle arınma niyeti, azmi ve cehdi olmalıdır ki Cenâb-ı Hak, vaad buyurduğu neticeyi ihsan eylesin:

فَآتَاهُمُ اللَّهُ ثَوَابَ الدُّنْيَا وَحُسْنَ ثَوَابِ الآخِرَةِ وَاللّهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ

“Allah da onlara hem dünya mükâfatını, hem de en güzel âhiret mükâfatını verdi. Elbette Allah, (böyle) ihsan sahiplerini, (Allah’ı görürcesine, en azından O’nun kendilerini gördüğünün şuuru içinde iyiliğe adanmışları) sever.” (Âl-i İmrân, 3/148)

“Sana ulaşan her iyilik Allah’tandır; başına gelen her fenalık ise nefsindendir.”

*Hakikî bir mü’min, bütün iyilik, güzellik ve başarıların Allah’tan geldiğini, kötülük ve musibetlerin ise nefsinden kaynaklandığını bilir. Zira çok açık ve net bir şekilde Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır: مَا أَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللهِ وَمَا أَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ “Sana gelen her iyilik Allah’tandır. Başına gelen her fenalık ise nefsindendir.” (Nisâ, 4/79) Bu inanç, bir taraftan Allah’a karşı hamd, şükür ve sena hissini tetikler; diğer yandan da istiğfar, tevbe, inâbe ve evbe duygusunu harekete geçirir.

*Ceza umumiyetle insanın amelinin cinsinden olur. Bu itibarla da insan şayet bir karıncaya basmışsa, sonraki musibeti ondan bilmeli; “Demek ki ben bir karıncaya bastım, benim de tepeme bastılar!” demelidir.

*Evet, insan o kadarcık bir günah bile işlemiş olsa, “Demek ki başıma inen bu balyoz ondan!” demesini bilmelidir. Şayet bir şahıs, başına gelen olumsuz hadiseleri kendinden bilmezse, hiç durmadan dışarıda suçlu arar. Kendi suçlarını örtmek, perdelemek ve unutturmak için, sun’i gündemler oluşturur; başkalarını kusurlu ve kabahatli gösterir.

Herkes kendi dairesinden sorumludur; alanındaki her musibete “Benim yüzümden oldu!” diye bakmalıdır!..

*Hazreti Sâdık u Masdûk (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz şöyle buyurmaktadır:

كُلُّكُمْ رَاعٍ وَكُلُّكُمْ مَسْؤُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ. اَلْإِمَامُ رَاعٍ وَمَسْؤُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ وَالرَّجُلُ رَاعٍ فِي أَهْلِهِ وَهُوَ مَسْؤُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ. وَالْمَرْأَةُ رَاعِيَةٌ فِي بَيْتِ زَوْجِهَا وَمَسْؤُولَةٌ عَنْ رَعِيَّتِهَا. وَالْخَادِمُ رَاعٍ فِي مَالِ سَيِّدِهِ وَمَسْؤُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ وَكُلُّكُمْ رَاعٍ وَمَسْؤُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ

“Hepiniz çobansınız ve hepiniz sürünüzden mesulsünüz. İmam (idareci) çobandır ve güttüğünden mesuldür. Erkek ailesinin çobanıdır, elinin altındakilerden mesuldür. Kadın, evinin çobanıdır, yeddiklerinden mesuldür. Hizmetçi de, efendisinin malından mülkünden sorumludur.”

*Bu açıdan bakılınca, şayet bir köyde imam veya muhtar yönlendirici insan konumundaysa, oraya bir sel geldiği, bir çığ düştüğü zaman, o imam ya da muhtar “Benim yüzümden oldu!” demelidir. Muhtar köyünden mesul olduğu gibi devletin başındaki insan da bütün halkın mesuliyetini uhdesine almıştır; herhangi bir kurumun ya da birimin idarecisi ise, bilhassa kendi dairesinden sorumludur. Herkes şahsî kusurlarının, özellikle kendi vazife ve sorumluluk dairesinde bir kısım menfi hadiselere sebebiyet verebileceğine inanmalı, bundan korkmalı ve temkinli yaşamalıdır.

*İkinci Halife devrinde bir ara Mekke ve Medine kuraklıkla kavruluyor ve günler geçmesine rağmen bir türlü yağmur yağmıyordu. Hazreti Ömer çok zaman, başını yere koyar, gizli-açık, sesli-sessiz münacat ve tazarruda bulunurdu. Yanından ayırmadığı Eslem onun halini anlatırken diyor ki, “Hazreti Ömer’i çok defa secdede hıçkırıklarla kıvranırken ve tir-tir titrerken görüyordum; şöyle niyaz ediyordu: Öyle zannediyorum yağmursuzluk benim günahlarım sebebiyle! Allahım! Ümmet-i Muhammedi benim günahlarımdan dolayı mahvetme.” (Hangimiz memleketin başına gelen bela ve musibetleri kendi günahlarımızdan biliriz. Kaçımız “Bu kuraklık benim günahlarım sebebiyledir. Bu bela ve musibetler benim yüzümden milletin başına yağıyor. Allahım beni affet. Günahlarım yüzünden masum insanları mahvetme” deriz?) Evet, kuraklık ve kıtlık uzayınca, halk Hazreti Ömer’e müracaat etti. Yağmur duasına çıkmasını istediler. Hazreti Ömer birden, bir şey hatırlamış gibi koştu. Gitti, Hazreti Abbas’ın evine vardı. Kapısını vurdu. “Gel benimle” dedi. O’nu bir tepeye çıkardı. Orada, Hazreti Abbas’ın ellerini tutup, yukarıya kaldırdı. Sonra dudaklarından şu sözler döküldü: “Allahım! Bu Senin Habibinin amcasının elidir. Bu el hürmetine bize yağmur ver.” Sahabi diyor ki, “O el, daha aşağıya inmeden yağmur yağmaya başladı. Biz yağmurla, selle birlikte evlerimize döndük.” İşte Hazreti Ömer’in bu tavrı, öncelikle mahviyet, tevazu ve sorumluluk duygusundan kaynaklanmaktaydı; sonra da Hazreti Abbas’a karşı hüsn-ü zannının, onu Hakk’ın muradı görmesinin neticesiydi.

“Âlemin lekeleri senin yağlı karalarını unutturmasın! Yoksa maiyyetin kokusunu duyamazsın!”

*Geçen haftalarda burada da arkadaşlarınız yağmur duasına çıktılar ama bu defa kar talep ettiler. Bir tanesi, her şeyi kendinden biliyor; söylediğine göre, onlara iltihak etmiyor; “Ben bu cürmümle onlara iltihak edersem, o dualar yüzlerine çarpılır, kabul edilmez. Gelecekken yağmur gelmez, gelecekken kar gelmez!..” diyor. Fakat az ötede hıçkıra hıçkıra ağlıyor; dövünürcesine, “Ne olur ya Rabbî, ellerini kaldıran bu arkadaşları benim yüzümden mahcup olarak geriye döndürme; sevindir onları, gülsün yüzleri!..” diye dua ediyor.

*Konumunun hakkını vererek, insanın bütün olumsuzluklar karşısında böyle demesi, böyle düşünmesi, meseleye böyle bakması ve kendisini böyle sorgulaması icap eder. “Bakma yâ Rab sevâd-ı defterime / Yak yakacaksan onu benim yerime!” Şayet, kendinize öyle bakmazsanız, terakki yolları tıkanır önünüzde; Allah’la münasebete geçemezsiniz, maiyyetin kokusunu alamazsınız, aşk u iştiyak nedir bilemezsiniz, Allah’a karşı özleme hissi nedir bilemezsiniz. Camiye gidebilirsiniz, hacca da gidebilirsiniz, oruç da tutabilirsiniz. Fakat bu kadar dünya levsiyatı içinde kirlenmişseniz ve kiri de başkalarında arıyorsanız şayet, Allah’la münasebetten fersah fersah uzaksınız demektir.

*İnsan kendi hata ve kusurlarına yoğunlaşmalı; onları telafi etmeye ve gidermeye çalışmalıdır. Yoksa kendisi darmadağınık yaşadığı halde, başkalarının şöyle böyle eğri-büğrü halleriyle, küçük kırılmalarıyla meşgul olup durur. El-âlemin bir kısım küçük kusurlarına konsantre olunca da kendi olumsuzluklarını hiç göremez.

*İnsan, kusurları ve günahları açısından kendisine derin ve kuşatıcı bir bakışla bakmalı; en küçük olumsuzluklarını Everest Tepesi kadar büyük görmelidir. Hani bir Hak dostu diyor ya, “Beni günahlarla tartarsa Hazreti Deyyân / Kırılır arsa-i mahşerde arş-ı mizan” Kendine öyle bakmak lazım.

Ahiretinden hiç endişe etmeyip emniyet içinde yaşayanlar akıbetlerini tehlikeye atmış olurlar.

*Vakıa, ümidini yitirmemek ve reca hissini hep canlı tutmak da bir esastır. “Ger günahım kûh-i Kaf olsa ne gamdır ya Celîl / Rahmetin bahrına nisbet ennehü şey’ün kalîl” (Ey güzel isimlerinden birisi de Celîl olan ulu Sultanım! Gerçi benim günahlarım, büyüklüğünü takdir edemediğim Kaf dağından daha büyüktür. Fakat dağlar kadar günah işlemiş olsam da ne gam; yine kaçkınlar gibi dönüp dolaşıp Senin kapına geldim ya! Hem benim dağlar cesametindeki günahlarım Senin rahmet, merhamet ve af deryalarına nispetle bir “şey-i kalîl”dir; deryada damla bile değil.) Bu reca hissini de yitirmemek lazım.

*Dağlar cesametinde mesâvîsini görmeyen ama başkalarının sinek kanadı kadar kusurlarına takılan akılzedeler var. Akılzedeler… Hep başkalarının kusurunu kovalar dururlar fakat bir bataklık içinde sürüm sürüm olduklarının farkına varamazlar.

*Emniyet ve güven içinde yaşayanlar akıbetlerini tehlikeye atmışlardır. Burada O’ndan korkup tir tir titreyen yürekler ise öbür tarafta emniyetlerini teminat altına almış olurlar. Cenâb-ı Allah, bir kudsî hadiste “İki korkuyu ve iki emniyeti bir arada vermem.” buyurmaktadır. Evet, dünyada ahiretinden endişe etmeyen ve öteler için hazırlık yapmayanlar, orada korkularla kıvranacak; burada havf (korku) içinde yaşayanlarsa, ahirette sürekli emniyet ve huzur yudumlayacaklardır.

496. Nağme: “SİZ KIVAMINIZA VE YÜRÜMENİZE BAKIN!..”

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi özetle şu hususları ifade etti:

Temsil dili ve hâl şivesi, Firdevsî’nin destansı beyanlarından daha beliğdir!..

*Temsilde öyle bir güç vardır ki, Firdevsî’nin beyanıyla kitaplar yazsanız ve o büyüleyici ifadelerle insanlara sunsanız, hâl ile ortaya konan temsilin bir damlacığı kadar tesir etmez. Şayet bugün dünyanın değişik yerlerinde sizin değerlerinize karşı saygı duyuluyor ve soluklarınız adeta oksijen gibi yudumlanıyorsa, bu belli ölçüde hâl ve temsile bağlıdır.

*Hâlde ve temsilde kaybeden kimseler, o boşluğu demagojilerle, diyalektiklerle, yalanlarla, iftiralarla ve nefsi tezkiye etmelerle doldurmaya çalışırlar. Fakat yalanla hakikatin boşluğunu doldurmak mümkün değildir. Binlerce yalan, tırnak ucu kadar bir hakikatin boşluğunu dolduramaz.

*İslamiyet muameleden ve hâlden ibarettir. Hâlde kaybedenler, ne kadar büyük iddialarla ortaya atılırlarsa atılsınlar, kendi kendilerini aldatıyorlar demektir.

*Biz her zaman hem dünya hem de ahiret için “hasene” niyaz ederiz;

رَبَّنَا آتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي اْلآخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ

“Ey bizim kerim Rabbimiz! Bize bu dünyada da iyilik ve güzellik (hasene) ver, âhirette de iyilik ve güzellik ver.. ve bizi cehennem ateşinden koru!..” (Bakara, 2/201) deriz. Şu kadar var ki, başımıza bela ve musibet geldiğinde de onu yürüdüğümüz yolun kaderi ve hakkaniyetine emare sayarız.

Rica ederim, “Bu musibet, benim günahlarımdan dolayı oldu!” diyen kaç insan gösterebilirsiniz?

*Her problem akabinde başkalarını suçlar, kabahatleri ona-buna yükler durursak, vazifemizin dışında işlere girişmiş olur ve dağınıklıktan bir türlü kurtulamayız. Bu açıdan da bize düşen vazife, her şeyden önce kendimize bakıp kendimizi düzeltmeye çalışmamızdır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا عَلَيْكُمْ أَنْفُسَكُمْ لاَ يَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ إِذَا اهْتَدَيْتُمْ إِلَى اللَّهِ مَرْجِعُكُمْ جَمِيعاً فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ

“Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltmeye bakın! Siz doğru yolda olduktan sonra sapanlar size zarar veremez. Hepiniz dönüp dolaşıp Allah’ın huzurunda toplanacaksınız. O da yaptıklarınızı size bir bir bildirecek, karşılığını verecektir.” (Mâide, 5/105) Evet, bu âyetin mânâsı, “Başkalarına hiç karışmayın, siz sadece kendinize bakın!” demek değildir. Aksine âyetten anlaşılması gereken mânâ, başkalarının dalâlet ve sapıklıklarını gidermeye çalışırken, yanlışlıklarını görüp konuşurken insanın kendisini unutmaması, şahsî muhasebeyi asla ihmal etmemesi ve önce nefsinin kusurlarını düzeltmeye çalışmasıdır.

*Hemen her musibet, bir yönüyle insanın kendisinde başlar, onun boşluklarında beslenip boy atar; zamanla büyümesini tamamlar ve gün yüzüne çıkar. Bu açıdan, gerçek sebebi arama ve bulma yolunda atılması gereken ilk adım insanın kendisini sorgulamasıdır. “Bu musibet, benim yüzümden meydana geldi; buna benim tutarsızlığım ve Allah’la münasebetteki kopukluğum sebebiyet verdi!..” diyerek, musibeti, iradenin hakkını veremeyişe bağlamak ve hemen istiğfara sarılmak mü’mince bir tavırdır. Hani Türkiye’de bir sürü -el âlem “tabiî âfet” diyor- “ilâhî âfet” meydana geliyor. Rica ederim “Bu, günahlarımdan dolayı oluyor!..” diyen kaç tane insan gösterebilirsiniz?!. Oysa herkesin, şahsî, ailevî ve içtimaî hayatı itibarıyla farklı farklı sorumlulukları vardır. İnsanların kimisi aile, kimisi mahalle, kimisi nahiye, kimisi şehir, kimisi de kocaman bir ülke genişliğinde sorumluluğa sahip olabilir. Her dairenin problemi öncelikle onun sorumlusuyla ilgilidir; bir ülkenin maruz kaldığı musibetler de bir yönüyle o ülke için söz sahibi olan insanlar yüzündendir.

“Allahım, ümmet-i Muhammedi (s.a.v.) benim günahlarımdan dolayı mahvetme!..”

*İkinci Halife devrinde bir ara Mekke ve Medine kuraklıkla kavruluyor ve günler geçmesine rağmen bir türlü yağmur yağmıyordu. Hazreti Ömer çok zaman, başını yere koyar, gizli-açık, sesli-sessiz münacaat ve tazarruda bulunurdu. Yanından ayırmadığı Eslem onun halini anlatırken diyor ki: “Hazreti Ömer’i çok defa secdede hıçkırıklarla kıvranırken ve tir-tir titrerken görüyordum; şöyle niyaz ediyordu: Öyle zannediyorum yağmursuzluk benim günahlarım sebebiyle! Allahım, ümmet-i Muhammedi benim günahlarımdan dolayı mahvetme!..”

*Kuraklık ve kıtlık uzayınca, halk Hazreti Ömer’e müracaat etmişti. Yağmur duasına çıkmasını istemişlerdi. Hazreti Ömer birden, bir şey hatırlamış gibi koştu. Gitti, Hazreti Abbas’ın evine vardı. Kapısını vurdu. “Gel benimle!..” dedi. O’nu bir tepeye çıkardı. Orada, Hazreti Abbas’ın ellerini tutup, yukarıya kaldırdı. Sonra dudaklarından şu sözler döküldü: “Allahım! Bu Senin Habibinin amcasının elidir. Bu el hürmetine bize yağmur ver!” Sahabe diyor ki, “O el, daha aşağıya inmeden yağmur yağmaya başladı. Biz yağmurla birlikte evlerimize döndük.” İşte Hazreti Ömer’in bu tavrı, öncelikle mahviyet ve tevazuundan kaynaklanmaktaydı; sonra da Hazreti Abbas’a karşı hüsn-ü zannının, onu Hakk’ın muradı görmesinin neticesiydi.

*İmam Şafii Hazretleri buyurur ki: “Sen kendini Hak ile meşgul etmezsen, bâtıl seni işgal eder.”

*Evet, insan, nefsini problemlerin asıl kaynağı görmelidir ki bu, aynı zamanda zımnî nedamet, tevbe ve istiğfar sayılır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de, “Başınıza gelen her musîbet, işlediğiniz günahlar (ihmal ve kusurlarınız) sebebiyledir, kaldı ki Allah günahlarınızın çoğunu da affeder.” (Şura, 42/30) denilmektedir.

*Hazreti Ömer (radıyallâhu anh) mescidde hançerlenince alıp evine götürdüler. Herkes başucundaydı ve hıçkırıklar boğazlarında düğümlenip kalmıştı. Hazreti Ömer, “Oğlum! Git, Hazreti Âişe’ye benden selâm söyle. Fakat sakın, ‘Emirü’l-Mü’minînin selâmı var.’ deme. Zira şu anda ben Mü’minlerin Emiri değilim. ‘Ömer senden, iki arkadaşının (Peygamber Efendimiz ve Hazreti Ebû Bekir) yanına defnedilmek için müsaade istiyor.’ de.” Abdullah İbn Ömer, babasının emrini yerine getirmiş, Hazreti Âişe’nin evine gitmiş ve onu bir köşede oturmuş ağlıyor bulmuştu. Ona babasının arzusunu söyleyince, Hazreti Âişe Validemiz, “Vallahi, orayı ben kendim için düşünmüştüm ama Ömer’i nefsime tercih ederim!” deyivermişti. Oğlu bu müjdeli haberle dönüp babasını müjdeleyince, Hazreti Ömer çok rahatlamış ve dudaklarından şu cümle dökülmüştü: “Vallahi, işte benim arzum buydu!”

Bir insan kendi kusurlarını görmezse, bu maraz onu sürekli kusur arayan bir paranoyak haline getirir.

*Urve Hazretleri anlatıyor: “Sabahları evden çıkınca Hazreti Aişe’nin evine uğrar ve ona selam verirdim. Yine bir gün erkenden ona uğradım. Baktım ki, namaz kılıyor, Cenâb-ı Hakk’ı tesbîh u tazimde bulunuyor; sürekli -bir rivayette- “Bizzat işleyip kayıtlarına geçen kötülükler, (kazandıkları günahlar) önlerine dökülür ve alay edegeldikleri gerçekler kendilerini her taraftan sarıverir.” (Zümer, 39/48) -diğer rivayette- “Biz dünyada, ailemiz içinde iken sonumuzdan endişe ederdik. Ama şükürler olsun ki Allah bize lütfetti ve bizi, o kavuran ateşten korudu.” (Tur, 52/26-27) mealindeki ayetleri okuyor; bu ayetleri durmadan tekrar ediyor, Rabbine dua dua yalvarıyor ve ağlıyor. Onu o halde görünce, ben de kalkıp namaza durdum. Fakat o okumasını bir türlü bitirmeyince ben biraz sıkıldım ve daha fazla dayanamayıp bir ihtiyacımı görmek için çarşıya gittim. Geri döndüğümde ne göreyim; Hazreti Aişe yine namazda ve kıyamdaydı; aynı ayetleri tekrar ediyor, ağlıyor ağlıyordu.”

*Hafizanallah, bir insan kendi kusurlarını görmezse, bu maraz onu sürekli kusur arayan bir paranoyak haline getirir. Kendi kusurlarını görmeyen zavallı kusur-zâde birilerine kalkar “paralel” der, birilerine kalkar “terör örgütü” der; müdde-i umumi (savcı) gibi elin âlemin kusurlarını araştırır: “On sene evvel ne demişti, ne söylemişti? Bu sözden ne çıkar? Hele bir kitaplarını karıştırın, bakalım elini-kolunu bağlayacak bir şey bulabilir miyiz?” İşte, insan kendine bakmayınca ve kendi kusurlarını görmeyince, şeytan onu bu türlü densizliklere sürükler; farkına varmadan o da kendini densizliğin çağlayanına salınca, bir daha da geriye dönmeye fırsat bulamaz.

*Allah’a mülâki olma ve O’nu hoşnut etme yolunda “Hel min mezid – Daha yok mu?” âbidesi olmaya bakmalısınız. Şayet iman-ı billah, marifetullah, muhabbetullah, zevk-i ruhani, aşk u iştiyak adına “Hel min mezid – Daha yok mu?” kahramanı olmazsanız, siz hiç farkına varmadan, şeytanın dürtüleriyle bir dünya hel min mezid zavallısı haline gelirsiniz. O zaman dünya hesabına “Daha yok mu?” der durursunuz: Bir filo daha, bir yalı daha, bir yat daha, bir araziyi kapama daha, biriyle bir irtikâba, irtişâya, ihtilâsa girme daha, mutlaka bir şeyler kotarma, koparma, elde etme daha… Kıbleni tayin edememişsen, ne tarafa yöneleceğini bulamamışsan, neyin arkasından koşacağını bilememişsen, bütün hayat boyu beyhude koşmuş olursun.

Yeni yetmelerin tahribatı ülkenin anahtarlarını başkalarına vermek kadar korkunç bir denâet ve şenâet ifadesidir.

*Allah’a şükürler olsun, Hakk’a adanmış ruhlar, rıza yolunun “Hel min mezid” abideleri oldular. Cenâb-ı Allah da onları te’yid buyurdu ve dünyanın hemen her yanında bir mum tutuşturmaya muvaffak kıldı. Milletimizin ekseriyeti ve onu idare edenlerin çoğu da yapılan hizmetleri hep desteklediler. Gittiği her yerde devlet başkanlarına “Ben bu arkadaşlara kefilim.” diyen Turgut Özal başta olmak üzere, belki elli yere referans mektupları yazan Süleyman Demirel ve Türkçe’nin Amerika’da bile öğretiliyor olmasının sevincini yaşayıp alakasını hiç eksik etmeyen Bülent Ecevit gibi rical-i devlet, meseleye sahip çıktılar. Bu arada Abdullah Gül beyin bir-iki yere telefon ettiğini de şayan-ı şükran olarak yâd etmeliyim.

*Bunlara rağmen, yeni yetme bazı kimseler arkadan geldiler, milletimizin tarihinde çok farklı formatta ortaya konan böyle mükemmel bir açılımı yıkmak için adeta savaş ilan ettiler. Adeta savaş ilan ettiler ve her tarafta “Aman bu okulları kapatın, buralarda hainler yetişiyor!” dediler. Sanki yirmi senedir nabız tutan, kalb dinleyen dünya insanları ahmak!.. Sanki Amerikalılar ahmak, İngilizler ahmak, Almanlar ahmak, Afrikalılar ahmak; bütün devlet başkanları ahmak!.. Sanki sadece üç-beş tane yeni yetmenin aklı eriyor da “Sakın bunlara fırsat vermeyin; aman vermeyin ve bunların hakkından gelin!” dediler. Hâlbuki bu korkunç tahribat ülkenin anahtarlarını başkalarına vermek kadar bir denâet ve şenâet ifadesidir.

*Kudsî bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur:

أَعْدَدْتُ لِعِبَادِيَ الصَّالِحينَ مَا لَا عَيْنٌ رَأَتْ وَلَا أُذُنٌ سَـمِعَتْ وَلَا خَطَرَ عَلٰى قَلْبِ بَشَرٍ

“Salih kullarıma gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve insan tasavvurlarını aşkın şeyler hazırladım.” 

*Hadis-i şerifte işaret edilen o lütuflarla serfiraz olmak istiyorsanız, günlük dedikodulardan uzak kalarak kendi kıvamınıza ve yolunuzda yürümenize odaklanmalısınız. Mevcut sıkıntılarda alternatif yollar oluşturarak, istemeyenlere rağmen, nerede, nasıl ve hangi yolla yürümek gerektiği üzerinde yoğunlaşmalısınız. Nam-ı celil-i Muhammedî’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) ulaşmadığı ve Anadolu insanının bin senelik kültür değerlerini götürmediğiniz bir yer bırakmamaya bakmalısınız. Dünya kardeşliği adına gittiğiniz her yere tohumlar saçmalısınız. Yeryüzünün dört bir yanında açtığınız okullar başağa yürüdüğü ve ser çekip ağaçlar halinde salınmaya durduğu gibi, bir gün geriye dönüp bakacaksınız ki bugün ektiğiniz tohumlar da başağa yürümüş, Söğüt’teki söğüt gibi ser çekmiş, dal budak salmış, bütün cihanı gölgesi altına almış ve herkese huzur, sulh u salah solukluyor…

Bamteli: Hızır Çeşmesi ve Ramazan

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, (hafta içindeki iki ayrı hasbihalinden oluşan) Bamteli sohbetinde -özetle- şunları söyledi:

İyilikler Allah’tan, Kötülükler Nefsimizdendir!..

*Bir köyde, o köyün serkârı (idarecisi, işin başında olanı) kim ise; bir nâhiyede, o nâhiyenin serkârı kim ise; bir kasabada, o kasabanın serkârı kim ise; bir vilayette, o vilayetin serkârı kim ise, onun orada olan bütün olumsuzlukları kendinden bilmesi, basiretinin ve Allah’ı biliyor olmasının ifadesidir. Onları başkalarından bilmesi ise, nankörlüğünün, körlüğünün ve küstahlığının ifadesidir.

*Cenâb-ı Hakk’ın bunca hizmete muvaffak kıldığı bu hareketin içindeki insanlar eğer böyle düşünüyorlarsa, olumsuzluklardan kendilerini sorumlu tutuyorlarsa, çok iyi bilmeliler ki, şayet Cenâb-ı Hak onları muvakkaten bir kısım şefkat tokatlarına maruz bırakmışsa, tokatlıyorsa, bunlar gelip geçicidir.

*Bu açıdan bize düşen: “Biz düzgünüz, istikamet içindeyiz.” dememektir!.. “İhtimal bir eğriliğimiz var; ihtimal Kendisine teveccüh-ü tam ile yönelememe gibi bir kusurumuz var; ihtimal imanda bir kusurumuz var; ihtimal amel-i salihte kusur ediyoruz!” şeklinde düşünmektir. Farzların yanında kırıkları sarma, eksikleri giderme manasına gelen kaç rekat nafile namaz meşru kılınmış ise, onu ikiye katlayarak; “Allah’ım bunlar Senin hakkındır, bizim de vazifemizdir.” diyerek; evvâbinden duhaya, duhadan da teheccüde koşarak; beş vakit namazı sünnetleriyle taçlandırarak ve tesbihatta kusur etmeyerek sürekli her vesileyi Cenâb-ı Hakk’ı anmak için değerlendirmektir.

Kim Allah İçin Olursa, Allah Onu Yalnız Bırakmaz

*O’nu anmakla zamanın parçalarını, parçacıklarını taçlandırmak; münevver ân-ı seyyâleyi yakalamaya çalışmak!.. Bütün bunlar pak ve tertemiz kalmanın çok önemli unsurlarındandır. Pak kalanlar böyle kalmışlardır.

*Sen kendine böyle bakarsan, O’nun sana bakışı çok farklı olur. Her zaman böyle bir arınma, yunma, temizlenme, pîr u pak olma mülahazası içinde yaşarsan, O’nun sana bakışı başka türlü olur. Öyle bir bakar ki, inan, sana toz kondurmaz O. İliştirmez sana, kulağını bile çektirmez. Bir fiske vurdurmaz sana O. Önemli olan, O’nun için olmaktır! Çünkü, kim Allah içinse, kendini Allah’a adamışsa, Allah deyip oturuyor Allah deyip kalkıyor, Allah’ı heceliyor, Allah ile geceliyorsa, Allah onu katiyen yalnız bırakmaz!..

İmanın Lezzetini Duymanın Üç Şartı

*İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhissalâtü vesselâm) şöyle buyurmuştur:

ثَلَاثٌ مَنْ كُنَّ فِيهِ وَجَدَ حَلَاوَةَ الْإِيمَانِ أَنْ يَكُونَ اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَحَبَّ إِلَيْهِ مِمَّا سِوَاهُمَا وَأَنْ يُحِبَّ الْمَرْءَ لَا يُحِبُّهُ إِلَّا لِلَّهِ وَأَنْ يَكْرَهَ أَنْ يَعُودَ فِي الْكُفْرِ كَمَا يَكْرَهُ أَنْ يُقْذَفَ فِي النَّارِ

Şu üç haslet kimde bulunursa, o imanın tadını duyar: Allah’ı ve O’nun Rasûlü’nü her şeyden ve herkesten daha fazla sevmek; sevdiğini yalnız Allah rızası için sevmek ve Allah onu küfürden kurtardıktan sonra yeniden küfre düşmeyi ateşe atılmaktan daha kerih görmek.”

*Evet, imanın tadını alan bir insan Allah’ı ve Rasûlü’nü her şeyden artık sever, onları andığı zaman adeta burnunun kemikleri sızlar.

*Sevdiğini Allah için sever; Allah’a kulluğundan, O’na yakınlığından ve insanları Hakk’a ulaştırmaya gayret ettiğinden dolayı ona muhabbet besler. Diğer insanlara ve sâir mahlûkata karşı alâkası da hep Cenâb-ı Hak’tan ötürüdür. Hadisin bu bölümünde “mü’min” değil de “mer’ – kişi/herhangi bir insan” denmesi de dikkate şayandır. Demek ki, her mer’e (kişiye) karşı seviyesine ve Allah’la irtibatına göre kalbî alaka duymak lazımdır. Eğer insan bunu duyabiliyorsa, imanın zevkini tatmış demektir. Mefhum-u muhalifi şu: Bir kimsenin insanlara karşı alakası Allah’tan dolayı değilse, o da imanın tadından, neşvesinden, zevkinden habersiz, bigâne zavallıdır.

*Bir de, Allah, Cehenneme yuvarlanma sebebi olan küfürden kurtarıp imana erdirdikten sonra yeniden küfre ve küfrün sebeplerine dönmeyi ateşe atılmak gibi çirkin görür, böyle bir âkıbetin hayaliyle bile ürperir ve tir tir titrer. Sürçmemek, düşmemek ve bütün bütün kaybetmemek için Gaffâr u Settâr’a sığınır; küfre açılan kapılardan da hep uzak kalmaya çalışır. İşte böyle bir insan, imanın tadını tatmış olur. Mefhum-u muhalifi: Meseleye böyle bakmıyorsa, küfre karşı setler oluşturmuyorsa, kapıları ardına kadar sürgülemiyorsa, -hafizanallah- kapı aralığı bırakıyorsa, o da imanın tadını tatmış sayılmaz.

“Hesaba çekilmeden evvel, kendinizi hesaba çekiniz.”

*Bu ölçüleri esas alınca, Allah’la münasebetimizin ne seviyede olduğunu değerlendirebiliriz. Her zaman böyle bir değerlendirme içinde bulunursak, birer muhasebe insanı olarak burada hesabımızı görür ve Allah’ın izn u inayetiyle ahirete de hesabı görülmüş olarak kırmızı pasaportla gideriz. Mizanda “Sen geç!..” denen insanlar var, kırmızı pasaportlu…

*Burada hesaplı yaşarsanız, öbür tarafta altından kalkamayacağınız hesaplarla karşı karşıya kalmazsınız. Hazreti Ömer efendimizin “Hesaba çekilmeden evvel, kendinizi hesaba çekiniz.” nasihatine uygun şekilde birer hesap insanı olarak yaşarsanız, ahirette göreceğiniz hesabı dünyada bırakmış olursunuz. Hesabı görülmüş bir “Sen geç!” kahramanı olarak berzahı aşarsınız, mahşeri geçersiniz, sırattan uçarsınız. Hadis-i şeriflerin ifadesiyle, Cennete girmekle Cenneti sevindirirsiniz.

Ramazan’la Yağacak Rahmete Hazırlanırken…

*Cenâb-ı Hak, gönül ve ruh inşirahı içinde Ramazan orucunu tutmaya ve Ramazan-ı Şerif vazifesi yapmaya müyesser eylesin. Hava çok sisli-dumanlı gidiyor; fakat sis-duman bazen atmosferde yağmura dönüşür. Biz olumsuz şeyler beklerken, bakarsınız damla damla -her bir damlada da bir melek-i müvekkel- rahmet yağar. Cenâb-ı Hak adeta başımızdan aşağıya eltâfını sağar.. ve belki başkalarını o rahmet deryası içinde boğar.. size de neler neler lütfeder!..

*Onun için meseleleri muvakkaten kapanan kapılara göre değerlendirmemek lazım. “Bir kapı bend ederse, bin kapı eyler küşâd / Hazreti Allah, efendi, müfettihu’l-ebvâbdır.” (Şemsî)

*Şu dua vird-i zebanımız olsun:

يَا مُفَتِّحَ اْلاَبْوَبِ اِفْتَحْ لَنَا خَيْرَ الْبَابِ

“Ey açılmaz kapıları açan, insanlara her zaman farklı kapılar aralayan Rabbimiz! Şimdiye kadar lütfedip açtığın binlerce kapı gibi, bize hayırlı kapılar, hayır kapıları lütfeyle!..”

*Böyle mübarek bir ayın son günleri ve mübarek Ramazan ayının da şafak öncesi anları yaşanıyor. Bu iki mübarek ayın iktiran mevsiminde yapacağımız dualar nezd-i uluhiyette inşaallah kabule karîn olur. Başta kendi memleketimiz olmak üzere, Cenâb-ı Hak, tutuşturduğu meşaleyi bütün dünyayı aydınlatacak meşale haline getirir inşaallah.. O’nun elinde.

Dünyaya Âb-ı Hayat Taşıyor, Her Yanı Hızır Çeşmeleriyle Buluşturuyorsunuz!..

*“Bir mum başka mumları tutuşturmakla ışığından hiçbir şey kaybetmez.” Ellerinde mumlar dünyanın dört bir yanına açılan arkadaşlarınız, başkalarının elinde ışıksız olan mumları tutuşturmak suretiyle takatlerinin, güçlerinin, tahminlerinin, gayelerinin, hatta hayallerinin üstünde esasen bütün dünyayı aydınlatabilecek bir ışık dönemine ışık tuttular, olabileceğini gösterdiler. Olabilecek daha büyük şeyler adına, olan şeyler en inandırıcı referanslar halinde dünyanın dört bir tarafına yayıldı. Bugün onu da görüyorsunuz. Tazyikler, baskılar arttıkça, Cenâb-ı Hakk’ın inayeti de farklı bir zeminde adeta patlamalar, feveranlar yapıyor. Bir yerde kaynaklar tıkanmak istenirken hiç de tıkanmıyor, bakıyorsun başka yerlerde cennet çeşmeleri, kaynakları gibi sular kaynıyor.

*Dünyaya o Hızır çeşmesini götürüyorsunuz, ulaştırıyorsunuz. Ona vesile olan tazyikler, Cenâb-ı Hakk’ın değişik tecelli dalga boyunda rahmetinin ifadesidir. Siz o baskıları görmeseniz, dünyanın çok muhtaç olduğu âb-ı hayata dünya ulaşamazdı, mum tutuşturmaya ulaşamazdı. Bir mesaj götürüyorsunuz, bütün dünya insanlığı, başkalarıyla da yaşamanın mümkün olduğunu görüyor, bir huzur dünyasının emarelerini görüyor, okuyor. Bu da zannediyorum Enbiyaların mesajının gölgesinde (gölgesi kaydı çok önemli) insanlık için yapılması gerekli olan en önemli şey. Bir huzur dünyası, bir selam-ı âlem. Olumsuz şeyler yapanlara karşı bile “selam” deyip, onlara esenlik çakmak. Dünyanın böyle bir atmosfere, böyle bir oluşuma ihtiyacı var. Kim bilir belki de bugün muvakkaten ve lokal olan bir yerdeki tazyikler, döl yatağında bu mübarek oluşumları besliyor.

Arefedeyiz.. Bayram O’nun “Kün” Demesi Kadar Yakın!..

*Bu türlü şeylerin arefesinde olabileceğimiz ümidini yaşamalı ve bu ümidi hep korumalıyız. Allah dilerse yapar; Bir şeyi dilediğinde O’nun buyruğu, sadece “Ol!” demektir, hemen oluverir!..“ (Yâsîn, 36/83) “Kün fekân” (‘Ol’ dedi hemen oluverdi!..) hakikati, O’nun varlığı var etme tezgahıdır. “Kün” (ol) deyince her şey oluverir.

*Evet değişik güzel şeylerin arefesinde bulunuyoruz. Ama unutmayın, yine de oruç gibi bir sıkıntısı vardır arefenin… Yani o eltâfın, güzel şeylerin dalga dalga gelmesinden evvel bir kısım sıkıntılar da vardır. Fakat inşaallah şafaklar söker ve söken şafakları güneşler tulûlarıyla taçlandırırlar. Ümit ediyoruz. Baştan dendiği gibi, Allah bir kapı bend ederse, bin kapı eyler küşâd (açar.) Bin kapı küşâd edecekse, o bin kapının, milletimize, insanlık âlemine ve hizmetimize açılması için biz de o mevzuda bir şeyler (kavlî, fiilî ve hâlî dualar) yapalım!..