Posts Tagged ‘Müfettihu’l-ebvâb’

Bamteli: DEĞMEZ Mİ?!.

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Ne acıdır, Allah’a doğru giderken takılıp yolda kalmak!..

İnsan, kendiyle yüzleşirse, kendini doğru okur; kendinde olup-biten şeyleri okur. Bununla bir taraftan bu fihristi değerlendirerek tekvinî emirleri hallaç etmeye yönelir; bir diğer taraftan da Rabbiyle olan münasebetlerinin ne ölçüde olduğunu kontrol eder. Daha sıkı durması gerekiyorsa, daha sıkı durur; düşe-kalka yürüyorsa şayet, koltuk değneği aramaya koşar ve birilerine dayanır. Büyüklerin, selef-i sâlihînin yaptığı gibi, “İçimde şu olumsuz duygular var, şu hisler var. Allah aşkına, bana bir şeyler söyleyin de ben bunlardan sıyrılayım!” der. Kendini bir hasta gibi, hâzık hekim saydığı insanların kucağına atar, “Ne olur, derdime bir derman; ne olur, derdime derman!” der.

Böyleleri -Allah’ın izniyle- patikalarda bile şaşırmadan asfaltta yürüyor gibi yürür giderler. Öbürleri, şehrâhta yürüyormuş gibi görünürler ama patikada olandan daha fazla tökezlerler, kapaklanırlar; düşe-kalka yürürler ve hiç farkına varmadan bir yerde de takılır yollarda kalırlar. Ne acıdır, Allah’a doğru giderken takılıp yolda kalmak!..

Onun için Cenâb-ı Hak, imanı nasip etmiş, lütfetmiş. Elimizde değil… Öyle bir ortamda neş’et ettiğimizden dolayı, bazılarımız -bir yönüyle- anne-babanın bu mevzuda sergiledikleri tavır ve davranışlarla taklidî bir şeye ulaşmışızdır. Bazılarımız bulmuştur sağlam bir insan, bir mürşîd… “Her mürşide el verme ki, yolunu sarpa uğratır / Mürşidi kâmil olanın, yolu gayet âsân imiş.” der, Niyazî-i Mısrî. Allah, bazılarımızın yolunu bir mürşide uğratmıştır; o mürşîd de o insanların ellerinden tutmuş, istifhamlarını gidermiş, tereddütlerini izale etmiş ve görmeleri gerekli olan şeyi hakkıyla görmeye onları hazırlamıştır, Allah’ın izniyle.

   Hizmet, Söğüt’ün bağrındaki metamorfozla kozadan kelebeğe yürüme vetiresi türünden bir süreç mi yaşıyor?

Biraz evvel bir arkadaşımızın dediği gibi: “Şimdi bir metamorfoz mu yaşıyoruz?” Yani dar bir alandaydık, tırtıl gibi idik; Kayı Boyu’nun Söğüt’te bir tırtıldan metamorfoz ile bir kelebeğe dönüşmesi ve sonra bütün âlemde, cihanın dört bir yanında pervaz edip dönmesi gibi, acaba biz de ona doğru mu gidiyoruz, bir metamorfoz mu yaşıyoruz?!. Bu tazyiklerle, bu reddedilişlerle, bu bir türlü sindirilemeyişlerle, kabul edilmeyişlerle, taziplerle, tehcirlerle, tehditlerle, tenkillerle, hapse atılmalarla, işkence görmelerle, acaba Cenâb-ı Hak bir metamorfoz mu yaşatacak bize?!..

Arkadaşın dediği doğru gibi; galiba Allah (celle celâluhu) öyle bir metamorfoz yaşatıyor. Diyor ki: Dar bir Türkiye’de anlatacağınız şeyleri, siz, ancak bir ülkenin insanına o darlıkta anlatabilirdiniz. Oysaki taahhüt ettiğiniz, üzerinize aldığınız mesaj, evrensel bir mesaj, dünyanın dört bir yanına duyurulması gerekli olan bir emanet. Bunu da her nesil nereye kadar götürecekse, oraya kadar götürmekle mükellef!..

Öyle bir mefkûreye gönlünü kaptıran bir insan, himmetini âlî tutar, öyle büyük şeyler düşünür ki!.. Aslında, “Allah’ın izniyle Cenâb-ı Hak imkan ve fırsat verirse bana, beni o işte istihdam ederse şayet, bir helezon yapmaya muvaffak kılarsa, o helezonun bir ucunu da Cennet’in kapısına dayamaya muvaffak kılarsa, ben, ona bile tâlibim!” demeli, çok âlî şeylere tâlip olmalı!.. Dûn himmet olmamalı, bayağı bir himmet olmamalı; çok büyük şeyler istemeli Allah’tan!..

Fakat bütün bunların yanında kendini alabildiğine küçük görmeli!.. “Ey benim Yüce Allah’ım! Büyük, yalnız Sen’sin! Sen, o Allah’sın ki; karınca gibi termitlere kocaman kubbeler yaptırtıyorsun. Ahsen-i takvîme mazhar ettiğin insanı, dünya çapında bütün insanlığı istiap edebilecek bir çatıyı inşâ etmeye niye muvaffak kılmayacaksın ki?!. Ahsen-i takvîme mazhar etmişsin; insan, ne karıncadır, ne termittir, ne örümcektir, ne de sinek. Sen’in لَقَدْ خَلَقْنَا اْلإِنْسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ “Muhakkak ki Biz insanı, en güzel şekil ve en mükemmel kıvamda yarattık.” (Tîn, 95/4-5) dediğin, tebcîl ettiğin ve melâike-i kirâma, “İşte bu kıbleye doğru yönelin!” dediğin, Hazreti Âdem’e doğru onları yönlendirdiğin insanoğlu…

İnsana bu büyük işleri yaptırtması, Cenâb-ı Hakk’ın kudret-i bâhiresinden, irâde-i şâmilesinden, meşîet-i Sübhâniyesinden, ilm-i muhîtinden uzak değil ki, olmasın!.. Evet, O (celle celâluhu) her şeye kâdirdir. “Kün, fe-kân!” tezgâhında, her şey bir “Ol!” deyivermekle oluverir, Allah’ın izni ve inayetiyle. Ama siz o meseleyi nereye kadar götürürsünüz? Geçmiştekilere bakın! Râşid Halifeler (radıyallâhu anhüm), o Kamer-i Münîr’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) etrafında hâle idiler, ışık halkaları halinde idiler. Bir yere kadar götürdüler, bir yerde önleri kesildi; “Oraya kadar!” Arkadan gelenlere emanet ettiler; onlar da o emanete sahip çıktı ve alıp bir yere kadar götürdüler. Birileri, başka bir yere kadar götürdü, götürdü… Bidayette arz ettiğim gibi, himmetlerini âlî tuttular, yolda uykuya dalmadılar. Yolda kendini uykuya salan, âlem gider de, o kalır, kaldığı yerde. Âlem, gider de, o kalır, kaldığı yerde!..

   Türkiye’de bazı kapıların size kapanmasından dolayı müteessir olmayın; Allah, Müfettihü’l-ebvâb’dır; dilerse, bir kapıya bedel bin kapı açar!..

Bu emanet, bu gün sizin üzerinizde ise, bunu falanı-filanı idare edenlerden beklemeyin! Onlar, idare tutkusuyla, şöhret tutkusuyla, sadece kendi iktidar ve kendi saltanatlarını sağlama bağlama adına ellerinden gelen elli türlü argümana başvururlar. Elli türlü demagojiye başvururlar; Makyavelistçe hareket ederler. Ama siz kendini tamamen “i’lâ-ı Kelimetullah”a adamış, “Nâm-ı Celîl-i İlahî her yerde bayrak gibi dalgalansın. Şu ezan-ı Muhammedî, her yerde -bizim minarelerimizden yükseldiği gibi- yükselsin!” mülahazasına bağlı insanlar olarak hareket ederseniz, Allah da (celle celâluhu) önünüzde kale kapıları gibi ne kapılar açar, ne kapılar açar!..

Zira O (celle celâluhu), Müfettihü’l-ebvâb’dır. Türkiye’de bazı kapıların size kapandığına müteessir olmayın. “Bir kapı bend ederse, bin kapı eyler küşâd / Hazreti Allah, efendi, Müfettihü’l-ebvâb’dır.” Evet, O, bir kapı bend ederse, kapatırsa, bin kapı eyler küşâd. Küşâd, açmak, açılış yapmak manasına Farsça bir kelime; küşâd eyler, “açar” demek. “Hazreti Allah, efendi, Müfettihü’l-ebvâb’dır.” diyor, Hak dostu.

Siz de يَا مُفَتِّحَ اْلأَبْوَابِ، اِفْتَحْ لَنَا خَيْرَ الْبَابِ “Ey en açılmaz kapıları açtıran, en sarp yokuşları aştıran Rabbimiz!.. Bize de hayırlı kapılar aç; problemlerimizin halli için ferec ve mahreç nasip eyle.” deyin. Hem de sadece خَيْرَ الْبَابِ “en hayırlı bir kapı” değil, أَبْوَابًا كَثيِرَةً بِالْخَيْرِ “hayırlı çok kapılar” aç Allah’ım bize!.. Sen’in nâm-ı Celîlini, Habîb’inin nâm-ı Celîlini duymadık insan kalmasın.

Herkese onu -belli ölçüde- götürelim. Onlar içinde -bir yönüyle- “Biz de sizdeniz!” diyenler olsun, saff-ı evveli teşkil edenler; “Size sempati duyuyoruz!” diyenler olsun; “Size karşı çıkmıyoruz!” diyenler olsun; “Sizin ile anlaşılabilir!” diyenler olsun; “Sizi radikal görmüyoruz!” diyenler olsun; “Sizin ile dünya huzuru temin edilebilir!” diyenler olsun… O “kabul” hangi çerçevede, hangi seviyede olursa olsun, bu, sizin için bir kazanımdır ve nezd-i Ulûhiyette hora geçen hususlardandır. Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm’ı (sallallâhu aleyhi ve sellem) şâd eden, şâd u hürrem eden, odur.

   Neticede O’nun sofrasına oturup “Kardeşlerim!..” hitabına mazhar olmak varsa, zindana, işkenceye, hicrete, çekilen her şeye değmez mi?!.

Bugün bir arkadaşınız bir rüya aktardı. Şimdiye kadar Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) yüzlerce hadisede temessül buyurdu. O mazlumların, mağdurların, zulme uğrayanların, gadre uğrayanların, azledilenlerin, tevkif edilenlerin, ta’zîb edilenlerin gördüğü belki beş yüze yakın müşahedede, bazen doğrudan doğruya, yakazaten, bazen de rüyada Efendimiz temessül buyuruyor. Râşid Halifeler efendilerimiz de geliyorlar fakat benim arkadaşlardan dinlediğim kadarıyla yüzde ellisinde Efendimiz var. Bugün de beni ağlatan bir şey oldu; bir kardeşimiz orada gördüğü bir rüyayı hemen yazmış, bir arkadaşımıza dikte etmiş; o da getirdi, bana okudu:

“Zindanda… Sıkıntı içindeyiz, orada.” O türlü yerlere, o hücrelere girmeyen, orada işkence görmeyen, orada o gardiyanların tafrasına maruz kalmayan, orada hakaret görmeyen insan, orada ne türlü -Freud’un ifadesiyle- anguazların yaşandığını bilemez. Şefkat âbidesi, o türlü tazyikler altında, sarsılmasınlar diye geliyor, ara sıra aralarına giriyor, “Bakın, Ben sizinle beraberim!” diyor. Sana can kurban! Sen bizim ile beraber olduktan sonra, ömür boyu olsa katlanırız ona!.. Ve bunu böyle diyenlerin sayısı da -eskilerin ifadesiyle- “layü’ad ve layühsâ” sayılamayacak kadar çok.

Yine teşrif buyuruyor; o arkadaşın anlattığına göre, arkasındakilere diyor ki: “Şuraya üç tane sofra serin! Oraya Benim bu hücrelerdeki, zindanlardaki kardeşlerim otursun! Bu ortadaki sofraya Ben oturayım. Bu son, üçüncü sofraya da benim sahabilerim otursun!” Sahabîlerden biri, belki de bir kaçı: “Yâ Rasûlallah! Niye öyle?!. ” diye soruyor. Buyuruyor ki: “Onlar, Benim âhirzamanda gelen kardeşlerim!..”

Teveccüh bu olunca, bence, insan, preslense, paletler altında kalsa bile, yeğdir, değer!.. O (sallallâhu aleyhi ve sellem) sizin ile beraber ise, varsın Allah’tan kopmuş insanlar, sizi karşılarına alsınlar, size işkence etsinler, azaba doymazlık, ta’zîbe doymazlık içinde tazip üstüne tazipte bulunsunlar!.. Ne önemi olur, Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) sizinle beraber olduktan sonra, Allah’ın teveccühü sizinle beraber olduktan sonra!.. Yarınsız insanlar, bugün mutlu ve mesut yaşayabilirler ama yarını olan insanlar, bence, yarınları için çalışmalılar; dünyada yarınları için, kabirde yarınları için, âhirette yarınları için, yarınlar ötesi yarınlar diyeceğim Cenâb-ı Hakk’ın Cemâl-i bâ-Kemâlini müşahede yarınları için, Cuma yamaçlarında Zât-ı Ulûhiyeti temâşâ yarınları için. Cenâb-ı Hak, bu “yarın”lar ile serfirâz kılsın sizleri!..

  Ne nankörlük ne de kibir; tahdîs-i nimet şiarımız olmalı!..

Hani siz, deseniz de, demeseniz de, şöyle de düşünüyor olabilirsiniz: Biz zaten bu meseleye dilbesteyiz, Allah’ın izni ve inayetiyle. Hiçbir şey görmesek, hiçbir rüya ile bu mevzuda teyîd almasak, hiçbir yakaza ile harekete ve metafizik bir gerilime geçmesek de şu andaki konumumuz itibarıyla Allah’a binlerce hamd ü senâ olsun!.. Bizi Müslüman yaratmış, dünya muhabbetini kalbimizden silip atmış; bizi cebrî olarak Kendine tevcih etmiş, sonra da demiş ki: Siz, misyonunuz itibarıyla dar Türkiye’nin adamları değilsiniz. Fakat ihtiyarî olarak hicret yapmamıştınız; Ben de ensenize hafif birer tokat, şefkat tokadı vurarak, sizi cebrî hicrete sevk ediyorum! Dağılın dünyanın dört bir yanına. Müslümanlığı, Asr-ı Saadet’te yaşanan şekliyle insanlığa tanıtın! Herkesle kucaklaşan insanları; siyahıyla, beyazıyla, pembesiyle, turuncusuyla, herkes ile kucaklaşan insanları, herkese bağrını açan insanları dünyaya gösterin.

O Türkçe Dil Olimpiyatları’nda gördüğünüz gibi, siyah ile beyaz, birbirine sarılıyor. Bir dönemde o onu yer zannediyordu, o da onu yer zannediyordu. Beyazlar dünyasında “Siyahlar, beyazları yiyor; yamyamlar, insan yiyor!” diyorlardı. Belki o dünyada da “Aman beyazların dünyasına uğramayın; onlar, yamyam gibi insanları yerler!” diyorlardı. Fakat orada -siz de gözünüzle görmüşsünüzdür- siyah ile beyazın, birbirlerine sarılırken, ayrılma hicranıyla hıçkıra hıçkıra ağladıklarına şahit oldum. Böyle bir birleşme, kubbedeki taşlar gibi başbaşa verme; dünya çapında böyle bir çatı oluşturma… Allah, sizi böyle çok önemli bir gâye-i hayalde istihdam buyuruyorsa; bu uğurda her şeye katlanılır, her şey çekilir; “Offf!”lar yerine “Oooh be!” filan denir, bu türlü şeyler karşısında.

Bir de bu arada “Biz kim, bu kocaman vazife nerede?!.” falan diyebilirsiniz, böyle düşünebilirsiniz. O da size ait faziletin ayrı bir derinliği; zaten işin büyüklüğü orada. Bir taraftan o İlahî nimetleri görmek, ihsanları görmek; diğer yandan onların Allah’tan olduğunu bilmek. Görmemek, nankörlük olur; görüp kendine vermek, kibir olur, gurur olur, ucub olur, fahir olur ki batanları batıran hastalıklar, virüslerdir bunlar.

Bir taraftan nankörlüğe girmemek, bir taraftan da kibre, gurura, ucba, kendini beğenmeye düşmemek için diyeceksiniz ki: “Evet bu güzellikler var! Fakat güzellikler, bana lütfedenindir; benim değildir.” Hani bir insan, süslü bir hil’ati giymiş de güzel olmuş; edasına, endamına, numarasına uygun bir şey giymiş ve “Aman ne güzel oldum!” falan demiş. Hazreti Pîr’in bu mevzuyu anlatırken dediği gibi, “Evet, ben güzelleştim. Fakat güzellik libasındır ve dolayısıyla libası bana giydirenindir; benim değildir.” demelidir ki, insan “tahdîs-i nimet”te bulunmuş olsun, hem küfrandan hem de fahirden kurtulsun.

Bu düşünceyle, اَلْحَمْدُ لِلَّهِ demek.. اَلشُّكْرُ لِلَّهِ demek.. اَلْمِنَّةُ لِلَّهِ demek. Bu mülahazayla, Cenâb-ı Hakk’ın (celle celâluhu) üzerinizdeki nimetlerini hatırlayabilir, yâd edebilir ve yüreğinizden koparcasına hamd ü senâ ile metafizik gerilime geçebilirsiniz.

   “Cebrî hicret” ile gidenlerin, gayr-ı müslim şahıs veya devletlere sığınmaları, zillet midir?

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de Mekke-i Mükerreme’den Medine-i Münevvere’ye hicret buyurdu. O gün Medine’nin çevresi, Yahudiler ile muhât idi; Kaynuka, Kureyza, Nadır Yahudileri ve yanı başlarında Hayber saltanatları vardı. Orada o Evs ve Hazrec’den çokları da henüz iman etmemişlerdi. Yetmiş, seksen veya yüz insanın iman etmesiyle, orayı bir güven yeri sayarak, onlar tarafından himaye göreceğine inanarak, Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) maskat-ı re’si (doğum yeri) olan, tev’emi (ikizi) Kâbe’den ayrıldı; oraya gitti. Hicran duyarak ayrıldı.

Bilirsiniz, Mekke’den ayrılırken döndü, Beytullâh’a karşı baktı: “Eğer kavmim beni senden uzaklaştırmasaydı, ben uzaklaşmazdım!” dedi. Canım çıksın; gözyaşları şakır şakır akmaya başladı. İnsan idi… Sabırlı idi, mukavemetli idi, immün sistemi çok güçlü idi, yani “iman-ı billah”ı, “marifetullah”ı, “muhabbetullah”ı, “zevk-i rûhânî”si aşkındı ama -bir yönüyle- O da insandı. Doğduğu yer, maskat-ı re’si, annesinin evi, kardeşlerinin-dostlarının bulunduğu yer… Orada O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) suikast yapmayı planlıyorlardı; O da ayrılma mecburiyetinde kalıyordu.

Bu, zillet değildi; bu, bir yönüyle her yerde Ruh-i Revân-i Muhammedî’nin şehbal açmasına bir yolculuk idi, bir seyahat idi. Şöyle-böyle Kendisine kucak açanları değerlendirerek, Allah’ın izni ve inayetiyle, düşündüğü gibi de olmuştu. Gün geldi, Mekke’ye göre sadece onda bir sayılan o Medine, âdetâ cihanın pâyitahtı haline geldi. O güne kadar adı “Yesrib” idi, silindi; birden bire “medeniyet merkezi” manasına “Medine” dendi. Medine dendi; ad, değişti. İnsanlar da duygu-düşünce değişikliği yaşadı. Her şey değişti orada, her şey güllük-gülistanlığa döndü.

O (sallallâhu aleyhi ve sellem) da cebrî bir hicret yapmıştı. Gayr-ı müslim şahıs ve devletlere sığınma… Hayır, O, bir izzet peşinde idi esasen; Cenâb-ı Hakk’ın emriyle öyle yapmıştı. Biz de öyle yapılacağı mülahazasıyla O’nun yaptığı gibi yapıyoruz; zâlimin işini kolaylaştırmama, bize zulmetmelerine fırsat vermeme, onları şaşırtma mülahazasıyla. Bir tabya idi bunlar; farklı bir mevzilenme idi bunlar; farklı bir müdafaa tarzıydı bunlar. Dolasıyla farklı oluşumlara sebebiyet verecekti.

   Medine’ye hicret eden Allah Rasûlü izzetliydi; Habeşistan’a sığınan Ashâb-ı Kirâm azizdi; günümüzün cebrî muhacirleri de zilletten fersah fersah uzak birer mefkûre kahramanıdır.

Bu açıdan, günümüzde de şuradaki bilmem radikal, taşkın, insanları öldürmekle -televizyon kameraları karşısında insanları kesmekle- kendilerini ifade etmeye çalışan, vahşî ruhların İslam’ın çehresini karartmasına karşılık, bir yerde o aydın çehreyi kendi aydınlığı ile gösterecek insanlara ihtiyaç vardı. Allah, sizi saçtı-savurdu tohumlar gibi, dünyanın dört bir yanına, tâ İslamiyet’in o güzel çehresini gösteresiniz. İster ülke-devlet olarak, ister sergerdanlar olarak, isterse serkârlar olarak, o gaddarların dünyasından başka taraflara tohumlar gibi saçtı, fideler gibi dikti; mevsimi gelince o tohum başağa yürüyecekti. İhlasın derinliğine göre, bire yedi başak, on başak verecekti; her başak, yüz dâne verecekti; birden bire sizin kendi ülkenizdeki “bir”, yedi yüz olacaktı, Allah’ın izni ve inayetiyle.

Şimdi cebrî hicret de -bir yönüyle- bu mülahazaya bağlı bir göç. Bir yüksek gâye-i hayal demek bu. Ha bunu biz düşünemedik; zamanında gönüllü -gerektiği ölçüde- gidemedik!.. Dâussıla duygusu, burnumuzun kemiklerini sızlatıyor. İzzet Molla’nın çok iyi bildiğiniz sözü: “Ben usanmam gözümün nuru cefadan ama / Ne de olmasa cefadan usanır, candır bu!” Normal; dâussıla, burnumuzun kemiklerini sızlatabilir. Fakat o, Cenâb-ı Hakk’ın istihdamı alanında hizmet etme nimeti ve hele onun gelecek adına vadettiği şeyler açısından bakınca… Biraz evvelki “sofralar” mülahazasını, rica ederim, nazardan dûr etmeyin!.. “Kardeşim, kardeşlerim!” dediği insanlardan olma iştiyakını nazardan dûr etmeyin!..

O seviyeye gelecekseniz, muvakkaten böyle bir ızdırap ve böyle bir sancı, annenin çocuğunu doğurmadaki sancısı gibi bir şeydir. O doğum tahakkuk ettikten sonra, her şey unutuluyor; o yavru bağra basılıyor âdeta. Bir yönüyle anne yeniden kendisinin var olması gibi bir duyguya kendini salıyor. Muvakkaten, öyle bir doğum sancısı gibi bir şey!.. Evet, muvakkat bir sancı vardır; fakat sonunda işte öyle bir netice olacaksa, bence, buna “eyvallah!” denir, اَلْحَمْدُ لِلَّهِ denir, اَلشُّكْرُ لِلَّهِ denir, zannediyorum. İnşaallah yakın gelecekte onu görürsünüz. Bir; meseleye öyle bakmalı.

Ashâb-ı Kirâm’ın Habeşistan’a hicreti de bu zaviyeden değerlendirilebilir: Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Tâif’e gitmeyi de -esasen- denedi; fakat oradakiler sözden-sazdan anlamayan ekâbir idi. O’na karşı saygısızca davrandılar. Fakat Habeşistan’da evvela onları dışarıdan gelmiş birer misafir olarak kabul ettiler. Sonra bir de hislerini alınca… Sizin arkadaşlarınızın hislerini, düşüncelerini alınca bölge insanlarının gönüllerini açmaları gibi… “Hazreti Mesih hakkında düşünceniz nedir?” deyince, Hazreti Cafer ilgili ayetleri okudu. Meryem Sûresi’nde (19/16-36) ve Âl-i İmran Sûresi’nde (3/35-63) tafsîlen anlatılıyor. Hazreti Meryem ve Hazreti Mesih’e ait vakıaları Kur’an’dan dinleyince, gözyaşlarını tutamadı Necâşî; yere indi, Hazreti Cafer İbn Ebî Tâlib’in yanına geldi. Elindeki sopa ile işaret etti; “Vallahi sizin ile bizim aramızda bu çizgi kadar fark yok!” dedi.

Şimdi bu yine, hicret ile -esasen- bir yerde tohum saçma idi; bir fideyi ekme demekti; bazı fideleri sürgüne hazırlama demekti. Ve bir gün onlar, ser çekecek ve nicelerinin başına gölgelik yapacaklardı, Allah’ın izniyle. Cafer İbn Ebî Tâlib’in riyasetinde gitmişlerdi. O’nun (radıyallâhu anh) hayatı hep böyle geçti. Medine-i Münevvere’ye Hayber vakıası esnasında döndü. Beş-altı sene sonra da -efendim- Mu’te vakıasında ruhunun ufkuna yürüdü, ordunun başında iken yürüdü. Başka bir derdi de yoktu. Hazreti Ali’nin ağabeyi, Ebu Tâlib’in oğullarının büyüğü, Cafer İbn Ebî Tâlib; o da o misyonu eda etmişti.

Dünyanın dört bir yanına giden arkadaşlarımız, inşaallah bu duyguyla, bu düşünceyle kendilerine terettüp eden misyonu edâ ederler ki bu katiyen zillet değil, aşağılık kompleksi değildir.

   Ülkemizde kadın, erkek ve bebeklere kadar uzanan zulmü, değişik milletlere anlatmak, kendi vatanımızı başkalarına şikâyet sayılır mı?

O benim vatanıma canım kurban olsun!.. O, “anaların vatanı”dır. O güzel vatan, Anadolu!.. “Küçük Asya” dediğimiz Anadolu!.. Analar her zaman dolu dolu evlatlar doğurmuş ve onlar her zaman -Mâlik İbn Nebi’nin ifadesiyle- “Âlem-i İslam’ın şimalinde, Devlet-i Aliyye-i Osmaniye olmasaydı, yeryüzünde Müslümanlık olmazdı!” dedirten hizmetler görmüşlerdir. İşte o evlatları doğurdu, o Anadolu.

O Anadolu, öyle bir ülke; o millet de öyle bir millet. Ama bugün onun başına musallat olan hükûmet, başka bir mesele. O hükûmetin içinde de -esasen- o zulmü, o ihtilâsı, o harâmîliği, o hırsızlığı irtikâp edenler, mahdut bir sınıf. Zannediyorum bir zelzele ile sarsıldıkları zaman, bir fay kırılmasıyla dağıldıkları zaman, bakacaksınız ki, o cephede sadece yirmi-otuz tane insan kalmış. Diğerleri, belli dönemlerde olduğu gibi, yine sizin İnternetlerinizin tuşlarına dokunup diyecekler ki: “Hakkınızı helal edin; hakkınızı yedik, sizin hakkınızda nâ-sezâ, nâ-becâ dırıltılarda bulunduk!” “Dırıltı” tabirine kırılmadınız, değil mi? “Dırıltılarda bulunduk!” diyecekler.

Evet, şimdi vatanın-milletin aleyhinde bulunmak başka bir meseledir; fakat o zulmü revâ görenlerin aleyhinde olmak ayrı bir meseledir. Medine’nin, Şam’ın aleyhinde olma değildir mesele; birinin aleyhinde olma söz konusu ise, Haccâc-ı Zâlim’in aleyhinde olma, Yezîd’in aleyhinde olma, bir manada Abdülmelik’in aleyhinde olma, Mervan’ın aleyhinde olma söz konusudur. Bunlar, o ülkenin, o beldenin, o muhitin insanının aleyhinde olma demek değildir.

Nasıl olursunuz ki?!. Şam’daki o Emevîler, Endülüs’ü fethettiler, bir yönüyle, Tarık İbn Ziyad ile. Ve sekiz asır orayı Batı Rönesans’ına ekollük yapacak bir ülke haline getirdiler. Nasıl diyebilirsiniz? Nasıl diyebilirsiniz ki, Abbasîler bir yerde, başkalarını yıktı, Bağdat’ta bir saltanat kurdular ama Rafizî yayılmasına karşı surlar-setler oluşturdular. Ve aynı zamanda ilme bir gelişme hızı verdiler ki, dördüncü-beşinci asırda, küre-i arzın çapını ölçecek insanlar yetişti. Beni Musa -hep arz ediyorum- küre-i arzın çapını ölçtüler; kaç metre? Meseleyi oraya kadar götürdüler, Allah’ın izni ve inayetiyle. Uçma denemeleri yaptılar. İbn Sina’lar yetiştirdiler, Harizmî’ler yetiştirdiler, Râzî’ler yetiştirdiler. Dünya tababetinde İbn Sina’nın kitapları yedi-sekiz asır okundu. Râzî’nin kitapları, yedi-sekiz asır okundu.

Dolayısıyla ülkenin kadınına da erkeğine de, ricâline de nisâsına da, şebâbına da kühûlüne de, şuyûhuna da (gencine, olgununa, yaşlısına da) canım kurban olsun. Can kurban olduğum bir ülkedir o ülke!.. Fakat bazen talihsizlikler yaşamış; bir yönüyle, liyâkati olmayan bir kısım kimseler gelmiş, musallat olmuşlardır. Ama saf, temiz, duru millet, hüsnüzannına yenik düşmüş; onları gerçekten o işin, o meselenin biricik temsilcisi gibi görme yanlışlığına düşmüştür, zühûlüne maruz kalmıştır.

   Engel olamadığımız bir zulmü başkalarına duyurmak, ne günahtır ne vebaldir ne de millete saygısızlıktır; aksine onu durdurmaya vesile olması ihtimaline binaen bir vecibedir.

Evet, bu açıdan vatana, millete karşı saygısızlık değil. Elbette değişik milletlere anlatacaklar o zulmü, tâ dünya -bir yönüyle- zulme “Dur!” desin artık. Cenâb-ı Hak o mübarek ülkeyi, bölgeyi dağılmaktan, saçılmaktan muhafaza buyursun! Yurdumuzdur… Orada evimize el koymuşlardır, malımıza-mülkümüze el koymuşlardır; önemli değil bunlar. Bizim, dünyada zaten dikili bir taşımız yok. Her şeyimize el koysalar bile, bu ülke bizim olsun yeter!

Amma, başındaki insanlar, o işe yetmez. Yetmediklerini gösterdi, kendilerini problemler sarmalı içinde buldular ve şimdi çırpınıp duruyorlar: “Şuraya mı dilencilik yapsak, buraya mı dilencilik yapsak?!.” Sizi yok etme, yıkma adına etrafa para saçmak suretiyle kin ve nefretlerini, rezaletlerini ortaya döküyorlar. Bu kadar yakışıksız laflar ettim ve siz de bundan rahatsız oldu iseniz, bağışlamanızı rica edeceğim.

Zannediyorum, dünyanın zaten değişik yerlerinde çok farklı ad ve unvanlarla bir kısım hukukî müesseseler -aynı zamanda müeyyide hakkı, yaptırım hakkı olan müesseseler- yeni yeni bir şeyler yapıyorlar. Duydukça, olup-bitenleri duydukça seslerini yükseltiyorlar.

Şu kadar çocuğun, anne kucağında, memede, belki süt emme imkânı bile bulamadan, hücrelerde, zindanlarda ağlayıp durduğu ve bazen ağlamalara bile makul cevap verilemediği gibi hallere dünya yavaş yavaş muttali oluyor. Hanımın kocasından ayrı düştüğü, kocanın hanımından ayrı düştüğü.. ikisini de içeriye almışlarsa şayet, biri ayrı hücrede, öbürü ayrı hücrede.. başka zalimlerin yapmadıkları şeylere maruz kalma işi… Bunlar, elbette ki ülkemizin-milletimizin aleyhinde olmadan anlatılmalı. Esas bu işi yapanlar, adlî, idarî, siyasî, istihbârî, mülkî kimlerse şayet, onları anlatmak, hususiyle o mesâvîyi, o günahları irtikâp eden kimseleri nazara vermek, “Bir bunları dinleyin.. gözcü olarak bir gidin.. bir o zindanlara kulak verin.. bir oradaki insanların diyeceklerine kulak verin!” demek; bu, inanan insanların meşru hakkıdır. Bu hak, ne günahtır, ne vebaldir, ne de millete karşı, vatana karşı saygısızlıktır.

Haktır; hatta o hakkı kullanmamak ve zulmü duyurmamak bir yönüyle vebaldir. Zulüm duyurulmadığı takdirde, onlar hâlâ o zulme devam edeceklerinden dolayı, belki Allah, sorguya tâbî tutacaktır: “Neden kendinizi anlatmadınız? Neden o zâlimleri dünyaya duyurmadınız?!” diye Cenâb-ı Hak, sîğaya çekecektir.

Bu açıdan, hiçbir kötülük yapmamış, kötü hiçbir şey yapmadığı halde dünyanın dört bir yanına sürgüne mecbur bırakılmış insanlar, elbette maruz kaldıkları zulümleri zâlimin işini kolaylaştırmama adına anlatmalıdırlar. Zira zalimin işini kolaylaştırma en büyük veballerdendir. Zalimin işini kolaylaştırmama adına yapılması gerekenler yapılmalıdır. Hazreti Musa (aleyhisselam), zalimin işini kolaylaştırmama adına, dönüp “Özür dilerim ey Amnofis! Sen biraz arkadan koşturdun, zahmet çektin, kusura bakma!” falan dememiştir. Hazreti Nuh (aleyhisselam), dememiştir. Hazreti İbrahim (aleyhisselam), dememiştir. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) dememiştir. Hiç kimse dememiştir. Demek, zalimden özür dilemek, zulme iştirak etme demektir.

Allah, onları hakiki hidayete erdirsin!.. اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ hakikatiyle serfirâz kılsın! Bu yanlış yoldan dönmeye muvaffak eylesin! Size-bize de sabr-ı cemîl ihsan eylesin!.. Yol, doğru; yöntem, doğru; hedef, doğru… Çekilen bir kısım sıkıntılar var; olsun, ne gam!.. Günahlarımıza kefaret olacak; varsın, olsun!.. اَلْحَمْدُ لِلَّهِ عَلَى كُلِّ حَالٍ، سِوَى الْكُفْرِ وَالضَّلاَلِ “Küfür ve dalâlet dışında her türlü halimiz için Allah’a hamdolsun.”

Bamteli: Hızır Çeşmesi ve Ramazan

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, (hafta içindeki iki ayrı hasbihalinden oluşan) Bamteli sohbetinde -özetle- şunları söyledi:

İyilikler Allah’tan, Kötülükler Nefsimizdendir!..

*Bir köyde, o köyün serkârı (idarecisi, işin başında olanı) kim ise; bir nâhiyede, o nâhiyenin serkârı kim ise; bir kasabada, o kasabanın serkârı kim ise; bir vilayette, o vilayetin serkârı kim ise, onun orada olan bütün olumsuzlukları kendinden bilmesi, basiretinin ve Allah’ı biliyor olmasının ifadesidir. Onları başkalarından bilmesi ise, nankörlüğünün, körlüğünün ve küstahlığının ifadesidir.

*Cenâb-ı Hakk’ın bunca hizmete muvaffak kıldığı bu hareketin içindeki insanlar eğer böyle düşünüyorlarsa, olumsuzluklardan kendilerini sorumlu tutuyorlarsa, çok iyi bilmeliler ki, şayet Cenâb-ı Hak onları muvakkaten bir kısım şefkat tokatlarına maruz bırakmışsa, tokatlıyorsa, bunlar gelip geçicidir.

*Bu açıdan bize düşen: “Biz düzgünüz, istikamet içindeyiz.” dememektir!.. “İhtimal bir eğriliğimiz var; ihtimal Kendisine teveccüh-ü tam ile yönelememe gibi bir kusurumuz var; ihtimal imanda bir kusurumuz var; ihtimal amel-i salihte kusur ediyoruz!” şeklinde düşünmektir. Farzların yanında kırıkları sarma, eksikleri giderme manasına gelen kaç rekat nafile namaz meşru kılınmış ise, onu ikiye katlayarak; “Allah’ım bunlar Senin hakkındır, bizim de vazifemizdir.” diyerek; evvâbinden duhaya, duhadan da teheccüde koşarak; beş vakit namazı sünnetleriyle taçlandırarak ve tesbihatta kusur etmeyerek sürekli her vesileyi Cenâb-ı Hakk’ı anmak için değerlendirmektir.

Kim Allah İçin Olursa, Allah Onu Yalnız Bırakmaz

*O’nu anmakla zamanın parçalarını, parçacıklarını taçlandırmak; münevver ân-ı seyyâleyi yakalamaya çalışmak!.. Bütün bunlar pak ve tertemiz kalmanın çok önemli unsurlarındandır. Pak kalanlar böyle kalmışlardır.

*Sen kendine böyle bakarsan, O’nun sana bakışı çok farklı olur. Her zaman böyle bir arınma, yunma, temizlenme, pîr u pak olma mülahazası içinde yaşarsan, O’nun sana bakışı başka türlü olur. Öyle bir bakar ki, inan, sana toz kondurmaz O. İliştirmez sana, kulağını bile çektirmez. Bir fiske vurdurmaz sana O. Önemli olan, O’nun için olmaktır! Çünkü, kim Allah içinse, kendini Allah’a adamışsa, Allah deyip oturuyor Allah deyip kalkıyor, Allah’ı heceliyor, Allah ile geceliyorsa, Allah onu katiyen yalnız bırakmaz!..

İmanın Lezzetini Duymanın Üç Şartı

*İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhissalâtü vesselâm) şöyle buyurmuştur:

ثَلَاثٌ مَنْ كُنَّ فِيهِ وَجَدَ حَلَاوَةَ الْإِيمَانِ أَنْ يَكُونَ اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَحَبَّ إِلَيْهِ مِمَّا سِوَاهُمَا وَأَنْ يُحِبَّ الْمَرْءَ لَا يُحِبُّهُ إِلَّا لِلَّهِ وَأَنْ يَكْرَهَ أَنْ يَعُودَ فِي الْكُفْرِ كَمَا يَكْرَهُ أَنْ يُقْذَفَ فِي النَّارِ

Şu üç haslet kimde bulunursa, o imanın tadını duyar: Allah’ı ve O’nun Rasûlü’nü her şeyden ve herkesten daha fazla sevmek; sevdiğini yalnız Allah rızası için sevmek ve Allah onu küfürden kurtardıktan sonra yeniden küfre düşmeyi ateşe atılmaktan daha kerih görmek.”

*Evet, imanın tadını alan bir insan Allah’ı ve Rasûlü’nü her şeyden artık sever, onları andığı zaman adeta burnunun kemikleri sızlar.

*Sevdiğini Allah için sever; Allah’a kulluğundan, O’na yakınlığından ve insanları Hakk’a ulaştırmaya gayret ettiğinden dolayı ona muhabbet besler. Diğer insanlara ve sâir mahlûkata karşı alâkası da hep Cenâb-ı Hak’tan ötürüdür. Hadisin bu bölümünde “mü’min” değil de “mer’ – kişi/herhangi bir insan” denmesi de dikkate şayandır. Demek ki, her mer’e (kişiye) karşı seviyesine ve Allah’la irtibatına göre kalbî alaka duymak lazımdır. Eğer insan bunu duyabiliyorsa, imanın zevkini tatmış demektir. Mefhum-u muhalifi şu: Bir kimsenin insanlara karşı alakası Allah’tan dolayı değilse, o da imanın tadından, neşvesinden, zevkinden habersiz, bigâne zavallıdır.

*Bir de, Allah, Cehenneme yuvarlanma sebebi olan küfürden kurtarıp imana erdirdikten sonra yeniden küfre ve küfrün sebeplerine dönmeyi ateşe atılmak gibi çirkin görür, böyle bir âkıbetin hayaliyle bile ürperir ve tir tir titrer. Sürçmemek, düşmemek ve bütün bütün kaybetmemek için Gaffâr u Settâr’a sığınır; küfre açılan kapılardan da hep uzak kalmaya çalışır. İşte böyle bir insan, imanın tadını tatmış olur. Mefhum-u muhalifi: Meseleye böyle bakmıyorsa, küfre karşı setler oluşturmuyorsa, kapıları ardına kadar sürgülemiyorsa, -hafizanallah- kapı aralığı bırakıyorsa, o da imanın tadını tatmış sayılmaz.

“Hesaba çekilmeden evvel, kendinizi hesaba çekiniz.”

*Bu ölçüleri esas alınca, Allah’la münasebetimizin ne seviyede olduğunu değerlendirebiliriz. Her zaman böyle bir değerlendirme içinde bulunursak, birer muhasebe insanı olarak burada hesabımızı görür ve Allah’ın izn u inayetiyle ahirete de hesabı görülmüş olarak kırmızı pasaportla gideriz. Mizanda “Sen geç!..” denen insanlar var, kırmızı pasaportlu…

*Burada hesaplı yaşarsanız, öbür tarafta altından kalkamayacağınız hesaplarla karşı karşıya kalmazsınız. Hazreti Ömer efendimizin “Hesaba çekilmeden evvel, kendinizi hesaba çekiniz.” nasihatine uygun şekilde birer hesap insanı olarak yaşarsanız, ahirette göreceğiniz hesabı dünyada bırakmış olursunuz. Hesabı görülmüş bir “Sen geç!” kahramanı olarak berzahı aşarsınız, mahşeri geçersiniz, sırattan uçarsınız. Hadis-i şeriflerin ifadesiyle, Cennete girmekle Cenneti sevindirirsiniz.

Ramazan’la Yağacak Rahmete Hazırlanırken…

*Cenâb-ı Hak, gönül ve ruh inşirahı içinde Ramazan orucunu tutmaya ve Ramazan-ı Şerif vazifesi yapmaya müyesser eylesin. Hava çok sisli-dumanlı gidiyor; fakat sis-duman bazen atmosferde yağmura dönüşür. Biz olumsuz şeyler beklerken, bakarsınız damla damla -her bir damlada da bir melek-i müvekkel- rahmet yağar. Cenâb-ı Hak adeta başımızdan aşağıya eltâfını sağar.. ve belki başkalarını o rahmet deryası içinde boğar.. size de neler neler lütfeder!..

*Onun için meseleleri muvakkaten kapanan kapılara göre değerlendirmemek lazım. “Bir kapı bend ederse, bin kapı eyler küşâd / Hazreti Allah, efendi, müfettihu’l-ebvâbdır.” (Şemsî)

*Şu dua vird-i zebanımız olsun:

يَا مُفَتِّحَ اْلاَبْوَبِ اِفْتَحْ لَنَا خَيْرَ الْبَابِ

“Ey açılmaz kapıları açan, insanlara her zaman farklı kapılar aralayan Rabbimiz! Şimdiye kadar lütfedip açtığın binlerce kapı gibi, bize hayırlı kapılar, hayır kapıları lütfeyle!..”

*Böyle mübarek bir ayın son günleri ve mübarek Ramazan ayının da şafak öncesi anları yaşanıyor. Bu iki mübarek ayın iktiran mevsiminde yapacağımız dualar nezd-i uluhiyette inşaallah kabule karîn olur. Başta kendi memleketimiz olmak üzere, Cenâb-ı Hak, tutuşturduğu meşaleyi bütün dünyayı aydınlatacak meşale haline getirir inşaallah.. O’nun elinde.

Dünyaya Âb-ı Hayat Taşıyor, Her Yanı Hızır Çeşmeleriyle Buluşturuyorsunuz!..

*“Bir mum başka mumları tutuşturmakla ışığından hiçbir şey kaybetmez.” Ellerinde mumlar dünyanın dört bir yanına açılan arkadaşlarınız, başkalarının elinde ışıksız olan mumları tutuşturmak suretiyle takatlerinin, güçlerinin, tahminlerinin, gayelerinin, hatta hayallerinin üstünde esasen bütün dünyayı aydınlatabilecek bir ışık dönemine ışık tuttular, olabileceğini gösterdiler. Olabilecek daha büyük şeyler adına, olan şeyler en inandırıcı referanslar halinde dünyanın dört bir tarafına yayıldı. Bugün onu da görüyorsunuz. Tazyikler, baskılar arttıkça, Cenâb-ı Hakk’ın inayeti de farklı bir zeminde adeta patlamalar, feveranlar yapıyor. Bir yerde kaynaklar tıkanmak istenirken hiç de tıkanmıyor, bakıyorsun başka yerlerde cennet çeşmeleri, kaynakları gibi sular kaynıyor.

*Dünyaya o Hızır çeşmesini götürüyorsunuz, ulaştırıyorsunuz. Ona vesile olan tazyikler, Cenâb-ı Hakk’ın değişik tecelli dalga boyunda rahmetinin ifadesidir. Siz o baskıları görmeseniz, dünyanın çok muhtaç olduğu âb-ı hayata dünya ulaşamazdı, mum tutuşturmaya ulaşamazdı. Bir mesaj götürüyorsunuz, bütün dünya insanlığı, başkalarıyla da yaşamanın mümkün olduğunu görüyor, bir huzur dünyasının emarelerini görüyor, okuyor. Bu da zannediyorum Enbiyaların mesajının gölgesinde (gölgesi kaydı çok önemli) insanlık için yapılması gerekli olan en önemli şey. Bir huzur dünyası, bir selam-ı âlem. Olumsuz şeyler yapanlara karşı bile “selam” deyip, onlara esenlik çakmak. Dünyanın böyle bir atmosfere, böyle bir oluşuma ihtiyacı var. Kim bilir belki de bugün muvakkaten ve lokal olan bir yerdeki tazyikler, döl yatağında bu mübarek oluşumları besliyor.

Arefedeyiz.. Bayram O’nun “Kün” Demesi Kadar Yakın!..

*Bu türlü şeylerin arefesinde olabileceğimiz ümidini yaşamalı ve bu ümidi hep korumalıyız. Allah dilerse yapar; Bir şeyi dilediğinde O’nun buyruğu, sadece “Ol!” demektir, hemen oluverir!..“ (Yâsîn, 36/83) “Kün fekân” (‘Ol’ dedi hemen oluverdi!..) hakikati, O’nun varlığı var etme tezgahıdır. “Kün” (ol) deyince her şey oluverir.

*Evet değişik güzel şeylerin arefesinde bulunuyoruz. Ama unutmayın, yine de oruç gibi bir sıkıntısı vardır arefenin… Yani o eltâfın, güzel şeylerin dalga dalga gelmesinden evvel bir kısım sıkıntılar da vardır. Fakat inşaallah şafaklar söker ve söken şafakları güneşler tulûlarıyla taçlandırırlar. Ümit ediyoruz. Baştan dendiği gibi, Allah bir kapı bend ederse, bin kapı eyler küşâd (açar.) Bin kapı küşâd edecekse, o bin kapının, milletimize, insanlık âlemine ve hizmetimize açılması için biz de o mevzuda bir şeyler (kavlî, fiilî ve hâlî dualar) yapalım!..