Posts Tagged ‘Miraç’

Bamteli: ACIYORUM!..

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Dünyanın her yerinde ve hayatın her biriminde, şekil ve suretten sıyrılmış hakiki müminlerden en az biri bulunmalı ki, insanlık, IŞİD, Boko-Haram ve Murâbıtîn gibi örgütleri İslam’ın temsilcileri olarak görmesin.

Şu anda İslam dünyasında ve hususiyle sizin o mübarek memleketinizde kapkaranlık bir tablo var. Toprağını tûtiyâ gibi gözünüze süreceğiniz memleketinizde… Hususiyle Kıtmîr açısından meseleye bakacak olursanız, hep aklımdan geçmiştir, uçaktan indiğim an bir avuç toprağını alıp yüzüme-gözüne süreyim, diye; benim nazarımda o kadar kutsaldır. Çünkü neredeyse bin seneden beri orada sizin atalarınız, sizin dedeleriniz, dedelerinizin dedeleri hep hak ve hakikati bir bayrak gibi, bir şehbal gibi dalgalandırmışlar. Öyle bir ülke…

Siz, orada neş’et etmişsiniz; taklidî dahi olsa, yani görmeye uyma şeklinde bile olsa, duymaya uyma şeklinde bile olsa, dininizi-diyanetinizi, Allah ve Peygamber sevginizi hep o ülkede öğrendiniz. Dünyanın değişik yerlerine -çoğunuz itibarıyla- açılırken, o donanım ile açıldınız, Allah’ın izni ve inayetiyle. Fakat hâlihazırdaki durumuna bakılınca, şiddetin, hiddetin, öfkenin fokur fokur kaynadığı bir ülke haline gelmiş; dıştan bakan insanlara, “Aman, Allah içine düşürmesin!” dedirtecek kadar. O kadar çirkinleşmiş, o kadar gayzın, nefretin kaynadığı, magmalar gibi köpürüp durduğu, insanı kaçırdığı, etrafındakileri yakıp-yıktığı bir ülke haline gelmiş. Cenâb-ı Hak, basiretli insanlar ihsan eylesin!..

Söz, oraya gelince şunu da ifade edeyim: Hani buradaki gençler/sizler, ileride bir daha kendi ülkenize “Bura bizim ülkemiz!” deyip -bir kısmınız itibarıyla- gidebilirsiniz. Antrparantez arz edeyim ki, işler düzeldiğinde, her şey rayına oturduğunda, sistemler tıkır tıkır işlemeye başladığında, yine de siz, o zaman dengeli düşünmeli, “Acaba nerede daha faydalı olabilirim; ben, insanlık için nerede daha yararlı olacaksam, orada kalmalıyım!” demelisiniz.

Bence her yerde bir tane aklı başında insan olmalı; şekil insanı değil, sûret insanı değil, taklidin âzâd kabul etmez kölesi değil. Her şeyi sindirmiş, içtenleştirmiş.. tavır ve davranışlarına aksediyor inandığı şeyler.. kalbi, fokur fokur Allah muhabbeti ile kaynıyor, Peygamber sevgisi ile kaynıyor.. ve bu, davranışlarına aksediyor. Hadîs-i şerif öyle diyor: “Eğer kalbinde Allah’a karşı saygı/haşyet hissi olsaydı, bu, senin tavır ve davranışlarına da aksederdi!” El-ayak hareketlerine, ses tonuna, vurgulamalarına, gözünün irisine, yüzündeki takallüslere, kırışıklığa, tebessümlerine, oturuş-kalkışına, her şeyine aksederdi. O hâli, o keyfiyeti ihraz ederek, nerede dünyaya numune olunabiliyorsa, insanlığa numune olunabiliyorsa, oraya gitmek lazım.

Diyordum ki; işler düzelince, her şey rayına oturunca, nerede daha yararlı olacaksak bence orayı seçmeliyiz; yeniden, bir kere daha istişare ederek ona göre tercihte bulunmalıyız. “Orada mı, öbür tarafta mı?” Onu ona göre tercih etmek lazım!..

Fakat gerçekten huzur içinde, sevgiyle kucaklaşabilecek şekilde insanların birbiriyle kaynaşması/bütünleşmesi adına, zannediyorum dünyanın her yerinde bulunmak, insanlık adına çok önemli bir hizmet olacaktır. Şu kadar üniversite var, şu kadar hastane var, şu kadar hapishane var; binlerce… Bunların her birinde bir tane, o Müslümanlığı tavır ve davranışları ile aksettirecek şekilde insan olsa, Müslümanlığın, IŞİD tarafından temsil edildiği gibi, Boko-Haram tarafından temsil edildiği gibi, Murâbıtîn tarafından temsil edildiği gibi olmadığını anlayacaklar; “Bu, başka bir Müslümanlık!” diyecekler. O kadar… Ve dünyanın buna şiddetle ihtiyacı var!..

   Sarsıntı üstüne sarsıntı yaşamış, her tarafından çivileri sökülmüş dünyanın tamire ihtiyacı var; bu ıslahın gerçekleşmesi de sebepler planında numune-i imtisal bir topluluğun güzel temsiline bağlı.

Bu açıdan burada ele aldığımız insanlar, ister orta yaşta, ister yaşlı, isterse de çocuk olsun, onlar öz değerlerimizle çok iyi beslenmeli. Çocuklar, daha mekteplerde okuyan insanlar, hususiyle onlar, güzel beslenmeli. Eski ifadesiyle, şuuraltı müktesebatın donanımı esnasında fikrî beslenmeler, insanın gelecek adına şekillenmesi açısından çok önemli. Belli bir yaşta o şuuraltı beslenme gerçekleşiyor;  “0-5 yaş” diyorlar, 0-7 de olabilir. Fakat Fakîr, dar tecrübelerimle, 15 yaşına kadar o beslenmenin devam ettiğini zannediyorum. Biz, onlara belki lise sınıfına kadar hep böyle şerbet gibi güzel şeyler içirirsek, şuuraltı müktesebatları/donanımları o olursa, Allah’ın izni ve inayetiyle, büyüdükleri zaman ona, mantığa ve muhakemeye göre, drobu uygun, numarası uygun bir hal, bir keyfiyet kazandırırlar ve o, inandırıcı olur. Şekilden sıyrılmış oluruz, sûretten sıyrılmış oluruz; bir yönüyle hakikatin dilbestesi, dolayısıyla da dilrubâsı oluruz. Bir taraftan ona bend olma, bağlanma; bir diğer taraftan da âlemin baktığı zaman hayranlık duyacağı şekilde kâmet-i bâlâ birer insan olma. Bu, o şuuraltı müktesebat döneminde -ki mekteplerde o oluyor- sağlanmalı. Cenâb-ı Hak, arkadaşlarımızı öyle bir hizmete muvaffak kılsın; arkadan gelen nesilleri de o istikamette yetişmeye muvaffak eylesin!..

Dünyanın tamire ihtiyacı var. Çivileri sökülmüş her taraftan, kırılma üstüne kırılma yaşıyor dünya; topyekûn dünya. Ve en acısı da İslam dünyasında yaşanıyor. İslam dünyasında İslam’ın sadece adı kalmış!.. Ne tadı var, ne tuzu var!.. Onu, diline-dudağına değdiren “Aman, Allah göstermesin; bunu bir kere daha tatmayalım!” diyecek kadar, birileri tarafından çirkinleştirilmiş o. O güzel çehre, zift püskürtülmek suretiyle çirkinleştirilmiş. Dünyaya âlet ediliyor, dünyevî saltanata âlet ediliyor, dünyayı put haline getirmeye âlet ediliyor. Âhiret unutturuluyor; Allah sevgisi, Peygamber sevgisi, kapı ardı, hafizanallah…

Kaç insan Allah sevgisi ile oturup kalkıyor?!. Kaç insan Peygamber sevgisi ile meşbu; aklına geldiği zaman gözleri doluyor?!. Kaç insan “Acaba Sana ne zaman kavuşabilirim!” mülahazası ile oturup-kalkıyor veya “Dünyada kaldığım sürece başkalarını Sana ulaştırma, Senin ile tanıştırma, Senin ile buluşturma cehd ü gayretinde olacağım; muvaffak eyle beni!” mülahazası ile oturup kalkıyor?!. Evet, bu…

Oysaki insanların çoğu -hafizanallah- dünyaya tapıyor; dünyayı put haline getirmişler. Yunus Emre diyor ki: “Demedim mi, demedim mi / Gönül sana söylemedim mi? // Gönül mürgi (güvercini) yuvasından / Uçar bir gün demedim mi?.. // Canım derviş, gözüm derviş / Çalış maksuduna eriş // Bu gafletle baş olmaz iş / Geçer fırsat demedim mi?!.” Fırsatı kaçırmadan, imkanları fevt etmeden, elimizdeki insanları, bir heykeltıraşın yontup şekillendirdiği gibi, imrenilecek hâle getirmemiz lazım!

Dünyada bir yer, çok küçük çapta bile olsa, mikro-planda bile olsa örnek hale gelse… Kendi köyümün adı ile ifade edeyim; Korucuk köyü gibi olsa fakat ütopik bir hali olsa… Yani, orada herkes Allah sevdası ile oturup-kalksa.. “Peygamber!” dediği zaman -Kıtmîr’in nenesi gibi- yirmi dört saat ağlayan kadınlar olsa… Yirmi dört saat ağlardı neredeyse, onun ninesi; Peygamberin adını duyunca, “Muhammed!” deyince (sallallâhu aleyhi ve sellem) ağlardı. Allah ölmüş kalblerimizi bunun ile ihyâ buyursun, ölmüş kalblerimizi diriltsin!.. O kadarcık bir yerde, gayet lokal bir yerde, imrendiren bir keyfiyet olsa.. insanlar namaz vaktinde “Aman kaçırırım!” diye hemen koşuverseler.. ezanı duydukları zaman “ilk tekbir”e yetişmek için âdetâ atlarını mahmuzluyor gibi oraya koşuverseler.. ellerini Cenâb-ı Hakk’a kaldırdıkları zaman da O’nun huzurunda bulunuyor olma huzuruyla diyeceklerini deseler.. diyeceklerini derken, kalbleri bir mızrap yemiş gibi, dillerinden-dudaklarından dökülenler, o kalbin çıkardığı ses olsa… Bir yer, böyle olsa… Helale, harama dikkat edilse.. arpa kadar kimse kimsenin hukukuna tecavüz etmese.. kimse kimseye bir tokat vurmasa.. kimse kimseye ekşi bir yüz ile bakmasa.. herkes birbiriyle karşılaştığı zaman sarmaş dolaş olsa…

   Herkesi Hayran Bırakan Kardeşlik Tablosu ve Bayram Tebriği Olarak Habbâb Bin Erett Hadisi…

Antrparantez: Çok az olduğumuz, böyle beş-on kişi olduğumuz dönemde, Kıtmîr Edirne’de imamlık yaparken, hususiyle mübarek gecelerde ders yaptığımız zaman, zannediyorum oraya dıştan gelmiş insanlar üzerinde en müessir olan şey, o idi; örneğini anlatacağım size, arkadaşlar kalkar ağlaya ağlaya birbirlerine sarılırlardı. “Bugün, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) dünyaya teşrif ettiği gün.. bugün de hicret ettiği gün.. bugün Bedir’de muzaffer olarak döndüğü gün.. bugün Hendek’te o kadar insanın yedi-sekiz kat fazla düşman karşısında bir zafer sergilediği gün!..” Değişik günler değerlendirilmek suretiyle, onlarla alakalı üç-beş tane laf edilirdi; gönüler yumuşardı. Ondan sonra kalkar namazı kılarlar, dolayısıyla sarmaş-dolaş olurlardı, muânaka yaparlardı. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir kere, iki kere belki bunu yapmıştır. Bir-iki kere yaptığına göre, yapılması cevaza dayanıyor. Ama her zaman yapmak, doğru mu, değil mi?!.

Öyle bir sarılma, öyle bir sarmaş-dolaş olma… O Korucuk Köyü’nde böyle örnek bir şey sergileniverse.. camiler, ağlamalar ile, iniltiler ile inlese.. müezzininin -bir yönüyle, belki militarizmden kalma- komutlarıyla “Subhânallah, Subhânallah, Subhânallah!” diyen insanlar değil; doğrudan doğruya “Subhânallah!” dediği zaman, “Allah’ım, Seni kâinattaki zerreler adedince takdis ediyorum!”; “Elhamdülillah!” dediği zaman “Kainatların zerreleri adedince Sana hamd u senada bulunuyorum!..” diyen, bunu vicdanının sesi olarak onu ortaya koyan insanlar… Hazreti Sâhip-kırân, Çağın Sözcüsü, yaparken, öyle yapıyor.

İşte o beş-on insanın öyle sarmaş-dolaş olması, en muannitlere bile öyle müessir olmuştu ki!.. Bir gün karakola celb etmişlerdi. Çend defa Kıtmîr’i derdest edip götürmüşlerdir karakollara; 27 Mayıs’ta da, ondan sonra da, ondan sonra da… Şimdi oraya götürdüklerinde, iki tane polis istintak edebilir, soru sorabilir, cevabı alabilir; fakat Emniyet Müdürü geliyor. Diyor ki, “Seni, şurada, şu odaya alınca, bir Allah bilir, bir de ben bilirim!” “Sen beni oraya alıp, orada üç-beş tokat, üç-beş tekme atabilirsin; öbür tarafa gittiğimiz zaman, sen, göreceğini görürsün o zaman! Kim alçak, kim yüksek, onu o zaman göreceksin!” Bir şey diyemiyor adam, şaşırıp kalıyor. Sonra birisi geliyor, oradaki âmirlerden; “Yahu” diyor bana, “O gün, ben camide sizi seyrettim.” Onlar da kolluyorlar, camide biz ne yapıyoruz diye; namaza gelmiyor ama caminin dışında, pencereden bakıyor, ne yapılıyorsa onu görüyor. “O sarmaş-dolaş hal ne idi, senin bu şimdiki hâlin ne?!.” diyor.

Benim o “şimdiki hâlim” şuymuş: Habbâb İbn Erett (radıyallahu anh) Efendimiz’e gelip diyor ki: “Ya Rasûlallah! Bu belâ, bu musibet ne zaman bitecek?!” Efendimiz de (sallallâhu aleyhi ve sellem) Sıhâh’ta geçen bir hadis-i şerife göre, buyuruyor ki: “Sizden evvelki insanların etleri, kemikleri birbirinden ayrılırdı. Onları kütükte doğruyor gibi doğrarlardı. Onları derin derelere atarlardı. Fakat onlar, yine dinlerinden dönmezlerdi!” Ben, insanların sıkıntı çektiği bir dönemde, bayram tebriği olarak bu hadisi alıp yazdım/yazdırdım. Fakat çok işgüzar, çok akıllı (!), çok vatanperver (!) bir matbaacı, götürmüş, bunu savcılığa vermiş. Dolayısıyla benim oraya celb edilmeme vesile oluyor bu. Şimdi adamın “Bu neydi?!” dediği mesele oymuş; Efendimiz’in mübarek beyanı imiş, o. Oysaki esasen insanların olup-biten şeyler karşısında sarsılmadan, dik durmaları adına sahabenin çektiği şeylere göre bizim çektiğimiz şeylerin çok az/önemsiz olduğunu, onlarınkinin onda biri bile sayılamayacağını ifade etme adına bir gayret idi o. Adam ona itiraz ediyor ama bir hususa hayranlık duyduğunu da ifade ediyor: “O camideki durum neydi?!” diyor, “O incelik, o nezâket, o sarmaş-dolaş olma, o kaynaşma neydi; bu hal nedir?!” falan diyor; yani, onu ters görüyor fakat öbürünü takdirden de dûr olmuyor..

   Hak ve hakikati temsilin sadece şebnemlerini gören insanlar hayranlıklarını dile getiriyorlar; şayet İslam gerçek güzelliğiyle sergileniverse, kim bilir onlar nasıl mesafe alırlar.

Evet, geriye dönüyorum, parantezi kapadık. Çok küçük bir köyde bile olsa, böyle ideal bir toplum olsa… Campanella’nın “Güneş Devleti” gibi bir şey, bir köy ölçüsünde bile olsa, inanın bütün insanlık öyle bir sistem kurma adına kümelenecek her yerde, “Yahu biz de böyle bir sistem gerçekleştirelim!” diyecek. O “Güneş Devleti”ni yazan insan, Osmanlı’ya muttali olunca diyor ki: “Ben, beyhude meşgul olmuşum! Bir yerde adamlar o dünyayı kurmuşlar!” Yani, Kanûnî’ler, Yavuz Cennet-mekân’lar, bir ölçüde Sarı Selim’ler… Sarı Selim, tam öyle miydi? Ama Edirne’deki Selimiye Camii’ni yaptıran, o; Kıbrıs’ı fetheden de yine o; yani düşüklerinden bir tanesi. Atın-katırın sırtında, dünya hakimiyeti tesis etme.. devletler muvazenesinde muvazene unsuru olma.. problemleri çözmede sihirli bir anahtar gibi, hemen o anahtarı o kilidin içine sokma ve çözme… Böyle bir dönemi yaşadıklarını duyunca, “Ben, beyhude bir Güneş Devleti yazmışım!” diyor, bir yönüyle kendisini suçluyor, israf-ı zaman ettiği üzerinde duruyor. Böyle ütopik bir toplum ve yapı esasen.

Bu açıdan elimize aldığımız insanlar, genç yaşta, çocuk yaşta olabilirler; orta yaşta veya yaşlı da olabilirler. Böyle müsait zamanları bu istikamette değerlendirmek suretiyle, kendi değerlerimizi şeker-şerbet gibi o insanlara içirirsek Allah’ın izni ve inayetiyle, zannediyorum bir gün dünya imrenecek bu hâle… Zaten daha şimdiden bunun reşhalarını, damlacıklarını, şebnemlerini görünce -Biliyorsunuz yapraklara düşen şeylere “şebnem” denir.- diyorlar ki: “Hakikaten bugün dünyanın değişik yerlerindeki tiksindiriciliğe karşı Hareket ve Cemaat ümit vaad ediyor!” Ne gösterdik ki öyle diyorlar?! Gösterilen şey, bellidir. Siz, dünyanın nerelerine gittiniz? Burada binlerce üniversite var, binlerce hapishane var; kaç tane chaplain’iniz (din görevliniz) var, bu hapishanelere giden, hastanelere giden. Değişik devlet kurumlarına giden kaç tane insanınız var?!. Fakat buna rağmen, gördükleri insanlar imrendirici olduğundan dolayı, hayranlıklarını ifade ediyorlar.

Buraya gelen belki yüz tane insan oldu. “Yüz” dedim, az oldu değil mi, belki çok daha fazla oldu ama giderken -Hayret ediyorum ben!- hiçbiri gayr-ı memnun olarak gitmedi. Demek ki benim yerimde aklı başında bir adam olsaydı, meseleleri doğru anlatan birisi olsaydı, o adamlar çıkarken çıkamayacaklardı, bayılıp eşiklere yığılacaklardı! Bu kadar dar anlayışlı, dar görüşlü, dar düşünceli, meseleleri ciddî analiz edemeyen bir insanın yanına gelip-giderken bile, “Vallahi biz dersimizi aldık!” diyorlar. Hayret!.. Bu kadarcık şeyle ders alan bu insanlar, demek çok güzel bir tablo oluşturulduğu takdirde ne büyük mesafeler kat’ edecekler. Müslümanlık kendi değerleri ile âdetâ sergileniyor gibi -kitap fuarlarında kitapların sergilendiği gibi- bir sergileniverse, Allah’ın izni ve inayeti ile insanlar birbirini yemekten vazgeçecekler, yamyamlığı bir tarafa bırakacaklar, kardeş gibi sarmaş-dolaş olacaklar, Allah’ın izniyle ve inayetiyle..

   Şefkat Peygamberi, kendine has o derin merhamet hissi ve Cehennem’e sürüklenenlere karşı acıma duygusuyla, insanları ebedî saadete yönlendirmek için Miraç’tan şu mihnet yurduna dönmüştü.

“Acıma hissi” ve “şefkat duygusu” çok önemlidir. Hazreti Sâhib-i zaman, Çağın Sözcüsü, “acz, fakr, şevk, şükür” dedikten sonra bir de meseleyi “tefekkür” disiplinine bağlayarak, sonra onu “şefkat” ile taçlandırıyor. Düşünürseniz, aklınızı kullanırsanız, insanca mantığınız ile meseleyi ele alırsanız, görürsünüz ki, insanın imanının derinliğinin nispeti, şefkati ile mebsûten mütenasip (doğru orantılı) demektir. Ne kadar imanınız (şefkatiniz) varsa o nispette de şefkatiniz (imanınız) var demektir. İnsanlığın İftihar Tablosu gibi…

Bu mesele ifade edilirken, orada da (Çağlayan Dergisi için yazılan “Acıyorum” başlıklı makalede de) esasen bu ifade ediliyor: İnsanlığın İftihar Tablosu, hiçbir kimseye müyesser olmayan Miraç’a çıkıyor. Aklımız ermez o derinliğe… Hazreti Üstad, “Vücûd-i Necm-i Nurânî” diyor. O (sallallâhu aleyhi ve sellem) farklı bir vücut ile Miraç’a yükseldi. Birilerinin dediği gibi “rüya” değil. Bu mevzuda, çok büyük, muhakkik birisi de bu yanlışı yaparak “rüya” dedi. “Rüya” değil esasen, “Vücûd-i Necm-i Nûrânî”si ile yükseldi.

Efendimiz, bütün enbiyâ-i ızâmın bulunduğu göklere uğruyor. Hazreti İsa ile görüşüyor, Hazreti Musa ile görüşüyor; zirvede Hazreti İbrahim (aleyhisselam) ile görüşüyor. Cenâb-ı Hakk’ın cemâl-i bâ-kemâlini müşahede ile şerefyâb oluyor ve Cennet’ler de O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) ayağını basmasıyla O’nunla şerefyâb oluyor. O, Cennet’leri şereflendiriyor; aynı zamanda Kendisi de Cenâb-ı Hakk’ın cemâl-i bâ-kemâlini görmek ile şerefleniyor ve aramıza öyle dönüyor.

Öyle bir nimet ki, yine Hazreti Pîr’in bu mevzudaki -sizin de çok iyi bildiğiniz- bir sözü ile meseleyi değerlendirmek istiyorum: “Dünyanın binlerce mesûdâne hayatı…” Bakın, “bin-ler-ce se-ne”; bir milyon sene olsun, bir milyon senesi bir dakikasına veya bir saatine mukabil gelmeyen Cennet hayatı… Bir milyon sene yaşasanız ve birilerinin zırhlı arabalarda, kapkara saraylarda, hayatlarını bilmem kimlerin garantisi altında, arzu ettikleri her şeyi yiyerek, yiyip içip kulakları üzerine yan gelip yatarak yaşadıkları gibi ömür sürseniz… Böyle dünyevî bir mutluluk, hayvanî bir mutluluk, sûrî bir mutluluk… Böyle bir mutluluk içinde geçen binlerce sene, milyonlarca sene bir saatine, bir dakikasına mukabil gelmeyen Cennet hayatı… Cennet hayatının da binlerce senesi, bir dakika Rü’yet-i Cemâline mukabil gelmeyen Cenâb-ı Hakk’ın cemâl-i bâ-kemâlini müşahede…

İnsanlığın iftihar Tablosu’nun hayatta en çok sıkıldığı dönemlerden bir tanesi… Şi’b-i Ebî Tâlip’te boykot yaşıyor, üç sene… Belki bir çadır kurmasına bile müsaade etmiyorlar, nasıl çardaklara sığınıyorlar ise, sığınıyorlar oraya… Yoksa güneş, beyinlerine vurduğu zaman, beyin kaynar, delirir insan orada. Tam üç sene orada İnsanlığın İftihar Tablosu, Beni Hâşim ile beraber… Henüz inanmamış amcası Ebu Tâlib de onların içinde; analar anası, mübarek anamız -Canım kurban olsun!..- Hazreti Hadîce de orada.. Yaşça Efendimiz’den evvel dünyaya gelmiş. “Büyük” tabirini be-tahsis kullanmıyorum; çünkü insanlar arasında O’ndan daha büyüğü yoktur. Ama yaşta/yaşça Efendimiz’den evvel dünyaya gelmiş, öyle mübarek bir anne… Evliliği kendisi teklif ediyor. Efendimiz, onun ticarî işlerini görürken, tanışma imkânı bulunuyor. Dünya güzeli o görkemli İnsan (sallallâhu aleyhi ve sellem), iç derinliği ile ayrı bir güzellik sergileyen o İnsan, onun da dikkatini çekiyor; “Sen!” diyor. Başkalarının bu mevzuda araya girmesiyle O da “Pekâlâ!” diyor. O mübarek validemiz de orada, o üç sene…

Daha Kur’an-ı Kerim’den çok fazla ayet nâzil olmamış, din tamamlanmamış; denecek şeylerin hepsi denmemiş ama denenleri yeterli bulmuşlar; orada O’nunla beraber. Güneşin altında, kumun üstünde, yiyecek şey ya buluyorlar, ya bulamıyorlar. Öyle bir ızdırap içinde kıvranıp duruyorlar… Ama ben o mevzu ile alakalı Siyer’de, Megazî’de, Hadis kitaplarında Efendimiz’den bir buçuk cümle ile bir şey işitmedim; “Şunu çektik, bunu çektik!” dediğini görmedim. Onu, o Siyer’e muttali olan insanlar anlatıyorlar. Ne O, ne de Beni Hâşim’den başkaları…

Fakat orada çok yıpranma oluyor. Dolayısıyla o boykot sona erdirilince… Üç tane vefalı insan, henüz Müslüman olmamışlar ama üç vefalı insan… Cenâb-ı Hak bana öbür tarafta “Bir isteğin var mı?!” dediği zaman, diyeceğim bazı şeyler var. “Ya Rabbî o üç tane insanı bağışla, bahtına düştüm!” de diyeceğim. Bir de Hazreti Ebu Bekir gibi “Ebu Tâlib’i bağışla, ne olur, bahtına düştüm!” diyeceğim. Çünkü benim Efendim’e yapılacak iyi şeylerin kat katını, kat katını yapıyorlar. Ama o sıkıntılı hayat, onları orada öyle yıpratmış ki, boykot sona eriyor fakat Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) iki şoku birden yaşıyor. Hadîce validemiz, ruhunun ufkuna uçuyor, kanatlanıp gidiyor; tâ başından o güne kadar O’na kucak açmış, himaye etmiş, destek olmuş, her şeyi ile O’nu tasdik etmiş mübarek anamız, analar anası vefat ediyor. Ebu Tâlib de arkadan vefat ediyor. Üzüntü üzüntü üzerine… Mekke’deki temerrüt gemi azıya almış. Günümüzde o zindanlardaki insanlara yapılanların kat katı, biraz önce dediğiniz gibi, kadın-erkek denmeden çilenin kat katı irtikâp ediliyor.

İnsan nihayet.. hadisenin şokunun yaşandığı ân.. O da insan… İzzet Molla’nın sözünü çok tekrar ediyorum: “Ben usanmam -gözümün nuru- cefâdan ama / Ne de olmasa cefadan usanır, candır bu!” Tekme yiyorsun, çifte yiyorsun, yumruk yiyorsun… Hırpalanmış İnsanlığın İftihar Tablosu, en âlî bir şey ile şereflendiriliyor, pâyelendiriliyor, taçlandırılıyor.

Cenâb-ı Hak diyor ki İnsanlığın İftihar Tablosu’na, “Sen, yeryüzünde bunca şeye maruz kaldın. Ben şimdi Seni huzuruma almak ve nikâbı kaldırmak istiyorum. Senin kalb aynanda Sana tecelli etmek için Seni huzuruma çağırıyorum, misafir ediyorum; mihmandârın oluyorum!” Cennet’i dedim; sonra Cemâlullah’ı da demeye çalıştım. Cennet’in binlerce sene mesûdâne hayatı, bir dakika Rü’yet-i cemâline mukabil gelmeyen… İnsanlığın İftihar Tablosu bütün bunları ihraz ediyor. Ama geride de sıkıntı var, ızdırap var, elem var.. boynunu sıkan, öldürmeye teşebbüs eden insanlar var.. işkembeyi, sırtına koyan insanlar var.. geçtiği yollarda önünü kesen insanlar var.. Ashâb-ı kirâmı -çarmıha geriyor gibi- çarmıha gerenler var.. Bilal-i Habeşîleri, Sümeyye’leri, Yâsir’leri, Ammâr’ları kumun üstüne yatıran, kayaları onların üzerine koyan insanlar var… Dünya, O’nun için Cehennem. Fakat “Olsun!” diyor. O gördüğü şeyleri gördürmek, duyduğu şeyleri duyurmak, tattığı şeyleri tattırmak için Miraç’tan ayrılıyor, geliyor insanlığın içine; o Cehennem-zebûn hayatın içine geliyor.

Bir Hak dostu diyor ki: “O, öyle pâyeleri ihraz etti ki, Allah’a yemin ederim, ben o noktaya ulaşsaydım, vallâhi, billâhi, tallâhi geriye dönmezdim!” Allah Rasûlü, çile yurduna neden dönüyor? Akın akın Cehennem seline kapılmış, o akıntıya kapılmış, Cehennem’e dökülen insanlar dökülmesin diye, ciddî bir şefkat hissi ile dünyaya dönüyor.

   Gayr-ı mütecânis toplumlarda reçete, demokrasidir; merhametsiz insanlar, o reçeteyi uygulama yerine hem kendi ülkelerini hem de başka memleketleri kan gölüne çevirdiler/çeviriyorlar.

“Şefkat” dediniz; bakın, şefkat oradan geliyor. Acıyor; acıma hissi ile “Ben, o yanmaya dayanamam!” diyor, “İnsanların yanmasına dayanamam!” diyor. “Mekkelinin yanmasına dayanamam! Bunların hepsi Hazreti İsmail’in torunları ama bir zaman gelmiş, bunlardan kimisi ‘Lât!’ demiş, ‘Menât!’ demiş, ‘Uzzâ!’ demiş, ‘İsâf!’ demiş, ‘Nâile’ demiş; bir kısım taşa-toprağa tapmaya başlamışlar. Bu gidiş iyi bir gidiş değil, Ben buna dayanamam!” diyor.

Hani biraz evvel Kıtmîr… Sen kimsin ki, Ebu Tâlib’i istiyorsun!.. O üç tane insanı, Mekke’deki o fermanı yırtan insanları, Efendimiz’in o boykottan kurtulması adına… Evet, arzumu Cenâb-ı Hakk’a öyle arz etmeyi düşünürüm ama benim gibi bir mücrime orada öyle bir konuşma hakkı verirler mi, vermezler mi, o mevzuda da bir şey diyemeyeceğim. Ama o şefkat, o acıma duygusu, O’nun Miraç’tan dönmesine vesile oluyor.

Kendinden sonradaki “Hâle” de öyle şefkatli. “Hâle” diyoruz; ayın etrafındaki o ışık çemberine “hâle” deniyor. Nâbî bir şiirinde şöyle der: “Değildir hâle çıkmış cami içre kürsi-i vâzâ / Gürûh-u encüme Nûr ayetin tefsir eder mehtap!” O, “Kamer-i Münîr”, Mehtap; etrafındakiler de esasen yıldızlar. Yıldızlara Nur ayetini tefsir ediyor. O, bir vâiz için söylüyor; Nâbî’nin o sözünü vâiz için fazla mübalağalı buluyorum. Muhatabı belirleyememiş; o muhatap, İnsanlığın İftihar Tablosu. “Değildir hâle çıkmış cami içre kürsi-i vâzâ / Gürûh-u encüme Nûr ayetin tefsir eder mehtap!” O Hâle’dekiler de aynı ruh hâletini paylaşıyorlar; “Acıyorum!” duygusunu, “Acıyorum!..”

Burada yine antrparantez bir şey arz edeceğim: Devr-i Risâletpenâhi’de onca savaş içinde Müslümanlardan ölen insanların sayısı yüz yetmiş küsurdur. Şimdi “Müslümanım!” diyen insanların o Müslümanca, samimi (!), derin (!), engin gayretleri (!) sayesinde ülkesini terk edip kaçan insanlardan Meriç’te ahirete yürüyenler yüz yetmiş küsuru çoktan geçti. Evet, bir kandırma ile Türkiye’ye geldiler; tatmin edici bulmadıklarından dolayı, “Biz de Yunanistan’a!..” dediler, onlar da “Meriç’i geçelim!” dediler; Suriyeli mü’minler de orada sulara karıştı. Sayılarını Allah bilir. Ve orada insanlar, birbirine karıştı; yanlış diplomasi ile, yanlış politikalar ile, ülke karıştırıldı. Oysa demokrasiye gitme yolu vardı…

Gayr-ı mütecânis toplumlarda reçete, demokrasidir. Herkes kendi inandığına ölesiye inanmalı. Bırak… Birisi Karl Marks’a inanır.. birisi Engels’e inanır.. birisi Efendimiz’e inanır.. birisi Ebu Hanife’ye inanır.. birisi Şafiî’ye inanır.. birisi Hazreti Ali’ye inanır, “İnandım!” der ve “İnandım”ı aynı zamanda Aleviliğe bağlar, Şiîliğe bağlar… Toplumun yapısı bu ise, buna “gayr-ı mütecânis toplum” diyoruz. Bence onun için herkesin anlayışına, duygusuna, düşüncesine, hayat felsefesine, dünya görüşüne saygılı olmak lazım. Toplumu ancak böyle ayakta tutabilirsiniz. “Herkes benim gibi düşünmeli, benim gibi düşünmeyenler yerin dibine batsın!” mülahazasıyla hareket ederseniz, tam o “acıma hissi”ne ters bir şey olur. Başta geçtiği gibi, esasen kin, nefret, garaz, intikam hissi… “Herkes ölmeli, sadece ben kalmalıyım!” marazı… Hatta “Bana zarar verecek, villalarımı elimden alacak, filolarımı elimden alacak!” paranoyası… “Elimden alacak!” mülahazası… “Yüzde bir ihtimal, binde bir ihtimal elimden alacaklar!.. Bunları bile ben yok etmeliyim! Bu türlü ihtimallere bile kapıları kapamalıyım!” filan…

Şefkat ve acıma gurbetinin yaşandığı bir dönemde, o “acıma hissi” çok önemli. Acıyorlardı, acımışlardı, acıma mecburiyetindeyiz. Yolumuz, Peygamberler yolu ise, Râşid Halifeler yolu ise, Enbiyâ-ı ızâm yolu ise, acıma da tabiatımız olmalı!.. Onu öyle içtenleştirmeliyiz ki, birinin dediği gibi, karıncaya basmayacak şekilde içtenleştirmeliyiz. Karıncaya acımalıyız; bir arıya şefkat edecek kadar ince olmalıyız; o işi içtenleştirmeliyiz.

   “Hüsn-ü zan, adem-i itimat” denmişti; bu disipline uyamayıp hüsn-ü zanna yenik düştüğümden dolayı kendime de acıyor, içten içe hayıflanıyor ve sinemde derin bir keder hissediyorum!..

Bu mülahazalarla (Çağlayan Dergisi’ne başyazı olarak kaleme alınan makalede) “Acıyorum, acıyorum, acıyorum!..” deniyor. Ondan sonra da şu mazmunla devam ediliyor: “İnsan, her zaman arar-durur bir yâr-ı sâdık / Bazen de ‘Sâdık!’ dedikleri, çıkar münafık.” “Hak!” derler, “Adalet!” derler, hakkı ayaklarının altına alırlar, adalet üzerinde de raks ederler. Ama sen, o sözlerine bakarak inanırsın.

“Hak!” dediler, “Adalet!” dediler, “Müslümanlık!” dediler, “Hazreti Muhammed!” dediler, “İslamiyet!” dediler; sen de inandın. Hususiyle, karşısında bunun tersini söyleyen insanlara mukabil, “ehvenü’ş-şerreyn!” diye tercih ettin. “Ehvenü’ş-şerreyn” deniyor, Mecelle’de de bir disiplindir; iki şer söz konusu olduğu zaman, bu şerlerin ehveni, en hafif olanı tercih edilir.

Yapmadık şey bırakmadınız iyilik adına. Onlar da yüzsuyu döktüler, ayağınıza kadar geldiler; size yalvardılar o mevzuda. Fakat sonra yapacaklarını yaptılar, dünya kadar insanın canına kıydılar, ettiler.

“Bunu göremediğimden dolayı, kendime de acıyorum! Münafığı, mü’min-i hakiki gördüğümden dolayı kendime acıyorum! Yapacakları şeyleri bir firâset ile sezemediğimden dolayı kendime acıyorum!.. ‘Yuf olsun bana!’ diyorum. Onları doğru okuyamadığımdan dolayı kendime acıyorum! Bunca acınacak şeylere sebebiyet vereceklerini baştan sezemediğimden dolayı kendime acıyorum! Acınacak durumdayım!..” Bu muhteva da var o yazıda; “Acıyorum!”

O yazıların çoğunda kâğıtların bazıları gözyaşları ile ıslanmıştır; bazılarını yırtmış atmışsınızdır, bazılarını da öğütme makinesine atmışsınızdır, kadimden bu yana.

O mülahazalar ile, o hisler ile hissiyatınızı ifade etmişsiniz. Tabii kendi dar ufkum itibarıyla… Siz -belki- böyle bir meseleyi ele alsaydınız, çok daha derince şeyler söyleyebilirdiniz; uyarıcı, tenbih edici şeyler söyleyebilirdiniz, hatta mezardakileri ayağa kaldıracak şeyler söyleyebilirdiniz.

Cenâb-ı Hak, o duygu ile, sizleri de serfirâz kılsın! Vaktinizi çok aldım, siz bağışlayın, Rabbim de affeylesin!.. Vesselam.

Bamteli: ÂDEMİYETTEKİ SIR VEYA ÇEŞİT ÇEŞİT ADAMLAR

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   “Ne mutlu o kimseye ki, amel defterinde çok istiğfar bulunur.” 

İstiğfar ederken çoğu zaman şöyle diyorum: أَلْفُ أَلْفِ أَسْتَغْفِرُ اللهَ مِنْ كُلِّ ذَنْبٍ، وَمِنْ كُلِّ خَطَإٍ، وَمِنْ كُلِّ مَعْصِيَةٍ، وَمِنْ كُلِّ مَا لاَ يُحِبُّ رَبُّنَا وَلاَ يَرْضَى، وَمَا لاَ يَنْبَغِي لَنَا، وَلاَ يَلِيقُ بِنَا “Bütün günahlardan, topyekûn hatalardan, Allah’a isyan manasına gelen her fiilden, Rabbimizin sevmeyeceği ve razı olmayacağı hal, tavır ve işlerin tamamından, bir de üstümüze vazife olmayan, bize dünya ahiret fayda vermeyen ve katiyen yakışmayan şeylerin hepsinden binlerce kere, milyon defa istiğfar ediyorum.”

Sizin de bildiğiniz gibi, Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) insanın hasenât defterinde veya seyyiâtı silme -kötülüklerin üzerine çizgi çizme- defterinde en çok istiğfarın bulunması mevzuuna teşvik ediyor, onu takdir ediyor, tebcîl ediyor.

İstiğfar; “Bilerek/bilmeyerek -öyle derler idi- elimden, dilimden, ağzımdan, gözümden, kulağımdan ve sâir âzâ vü cevârihimden.. tahayyüllerimden, tasavvurlarımdan, taakkullerimden.. zift gibi ruh dünyam üzerine sıçrayan ne kadar mel’ûn mesâvî var ise, hepsinden bîzârem. -Hazreti Mevlânâ ifadesiyle- Bîzârem ez u vez an, suhan bîzârem. (Davacıyım/uzağım o sözden de onu söyleyenden de.) Yâ Rabbi, bunlardan dolayı Sana sığınıyor, Sana dehalet ediyorum! Yarlığa bendeni, liyakatim olmadığı halde. Tevbe ediyorum; Tevvâb’sın, kabul buyur, ne olur!.. Sana “İnâbe” edenler arasında benim inâbemi de lütfen cevapsız bırakma! “Evbe” ufkundan Sana yönelenler arasında eyle beni de! Hiç olmadık günahlarına bile dağlar cesâmetinde günahlar işlemiş gibi Sana teveccüh edenlerin teveccüh duygusunu bana lütfeyle!..” manalarına geliyor. Bunların (Tevbe, İnâbe ve Evbe’nin) her biri belli bir seviyedeki merâtib-i insaniyeyi işaretleyen bir husustur.

   Mutasavvıflara göre, “Âdem-i Nebevî” ne demektir; âdemiyetin en yüce halkalarını kimler teşkil eder?

Sofî ıstılahında, “Âdem-i Nebevî” tabiri vardır. Âdem-i Nebevî, peygamberlik yolunda adam olma demektir. Türkçemizde de “Adam gibi adam ol!” derler. Adam gibi adam olmak, hakikî manada, Âdem-i Nebevî yolunu takip etmeye vâbestedir. Hazreti Âdem (aleyhisselam), “âlem-i hâricî” itibarıyla evveldir; Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm (sallallâhu aleyhi ve sellem), “âlem-i ilim” itibarıyla evveldir; أَوَّلُ مَا خَلَقَ اللهُ نُورِي “Allah’ın en önce yarattığı benim nurumdur.” buyurmuştur. Hilkat itibarıyla evvel olan Hazreti Âdem çekirdeği, ilim itibarıyla evvel olan Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm’ı bir gün semere vermiştir. Bir şecere-i mübârekenin öpülüp başa konulacak mübarek meyvesi Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm (sallallâhu aleyhi ve sellem)… O’nun yolunu takip edenlere “Âdem-i Nebevî” denir.

Peygamber yolunun yolcuları… Göz açar ve kapar, sürekli oradan gelen tecellîleri avlamaya çalışırlar, eltâf-ı Sübhâniyeyi yakalamaya çalışırlar, içlerine doğan şeylerle işin verâsını kurcalamaya çalışırlar. Her ân çok farklı tahliller ve terkipler peşinde koşarlar: “Şimdi şunu duydum, şunu hissettim; bunu analiz ettiğim zaman, acaba bunun sentezinden ne çıkar?” Oraya ayaklarını bastıktan sonra, gözlerini daha yukarılara dikerler; gözlerini daha yukarılara diker ve sürekli doyma bilmeyen bir aşk u iştiyak ile, çok telaffuz edilen ifadeyle, aşk u iştiyâk-ı likâullah ile oturur-kalkarlar. Ve etraflarındaki hâlelere de o yolu gösterirler.

Hususiyle, etrafında çok ciddî hâleler oluşan Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm… O Hâle’nin gözleri hep O’nun üzerinde… O’na bakanın inanmaması mümkün değildir. Ama şartlı/ön yargılı gitmiş ise, o başka. Ebu Cehil gibi, Utbe gibi, Şeybe gibi, çağın Ferâinesi (Firavunları) gibi ön yargı ile gitmişler ise şayet, onlar, temerrütleri içinde, temerrüt gayyaları içinde boğulup gitmişlerdir. Fakat Abdullah İbn Selâm gibi, objektif bir mülahaza ile “Ben bir bakayım buna!” demişlerse, O’nun o cemâl-i bâ-kemâlini müşahede edince, “Vallahi bu çehrede yalan yok!” demiş ve hemen kemerbeste-i ubudiyet ile Kelime-i Tevhîd’e sığınmışlardır. O, Allah Rasûlü’nün önünde -İsrail ulemasından, müşârun bi’l-benân olmasına rağmen- her şeyini atarak, üzerinde ziynet/debdebe adına Musevîlikten gelme ne varsa hepsini atarak,

مَنْ بَنْدَه شُدَمْ بَنْدَه شُدَمْ بَنْدَه شُدَمْ،

مَنْ بَنْدَه بَخِدْمَتِ تُوسَرْ اَفْكَنْدَه شُدَمْ،

هَرْ بَنْدَه كِه اٰزَادْ شَوَدْ شَادْ شَـوَدْ،

مَنْ شَـادْ اَزْ اٰنَمْ كِه تُرَا بَنْدَه شُـدَمْ

“Kul oldum, kul oldum, kul oldum! Ben Sana hizmette iki büklüm oldum. Kullar âzâd olunca şâd olur; ben Sana kul olduğumdan dolayı şâd oldum.” -Bunu, Hazreti Mevlânâ söylüyor.- mülahazalarını dillendiriyor gibi, o ruh haletiyle, Allah Rasûlü karşısında dize gelmiş. Bu dize gelişe sebebiyet veren, önyargısız bakış, doğru bakış, “bakmak” ile yetinmeyiş ve “görme”ye başvuruş… “Baktım ben buna ama nasıl görmem lazım bunu?!.”

Evet, إِذَا رُؤِيَ ذُكِرَ اللهُ Görüldükleri zaman, Allah’ı hatırlatan simalar… Çehrelerinden mehâfet ve mehâbet dökülür onların. Birer Âdem-i Nebevî’dir onlar. Âdem-i Nebevî’de ikinci halkayı teşkil edenler ise, ister “sahabe” deyin, ister “Tâbiîn’in önde gelenleri” deyin, o Hâle’yi teşkil edenler… Ama Kıtmîr “birinci halka”, “ikinci halka” deme cihetini tercih ediyor. Hâle’yi teşkil eden birinci halka… O halkanın da O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) en yakın olanı Râşid Halifeler, Aşere-i Mübeşşere, Ezvâc-ı Tâhirât, Âl-i Beyt-i Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem). İkinci halkayı, belki izâfî birinci halkayı teşkil edenler, diğer sahabe-i kirâm… İzâfî, hakikî izâfî diyeyim ben ona. Sonra, Tâbiîn-i ızâm.. sonra Tebe-i Tâbiîn-i kirâm.. sonra da tâ kıyamete kadar gelecek Ehlullah. Sürekli gözleri o kapıda, başları o kapının eşiğinde, elleri o kapının tokmağında; hep “Yâ Rabb! Yâ Rahman! Yâ Rahîm!” duyguları ile inleyip etrafı velveleye veren insanlar. Bunlara “Âdem-i Nebevî” denir.

   Şefkat Peygamberi’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) tattıklarını insanlığa da tattırmak için Miraç’tan bile dönmesi eşsiz bir “îsâr”dır ve aynı zamanda, ümmet-i Muhammed’e o fedakârlık ufkunu işaretlemektedir.

Sonraki şıkta olanlara belki -bir yönüyle- “Âdem-i Sûrî” diyebilirsiniz. Âdem-i Sûrî… Belki sûretâ insan şeklinde göründüklerinden dolayı onlara “adam” deniyor; fakat esasen adam değil onlar. Onlar, hayatı bata-çıka götürüyorlar. Belki onlara “Âdem-i Sûrî” demek, daha uygun olacaktır.

Onların bir altında, diğer bir kategoriye dâhil insanlar var ki, onlara da “Âdem-i Hayvanî” denir. Hazreti Pîr, o mevzudaki mülahazalarını ifade sadedinde diyor ki: “Madem hakikat böyledir; hayvaniyetten çık!.. -Âdem-i hayvanî olmaktan çık.- Kalb ve ruhun derece-i hayatına yüksel!” Böyle denmek suretiyle -esasen- “Hâle” işaretleniyor orada. Onlar nasıl yaşamışlar, nasıl oturup-kalkmışlar, ne demişler, ne etmişler ve geriye ne miras bırakmışlar ise, santim kaybetmeden onları adım adım takip etme mevzuu…

Bütün bunları yaparken de “Acaba tam rıza-i İlahîye uygun düştü mü?!” Gerçek mü’min… Yirmi saat ibadet yapıyor.. yirmi saat başını yerden kaldırmıyor.. gezerken, otururken, sürekli vird-i zebânı “O” (celle celâluhu).. bazen “Hû!” diyor.. bazen “Ehad!” diyor.. bazen “Samed!” diyor.. bazen “Vâhid!” diyor.. bazen “Vâcid!” diyor.. bazen “Rahman!” diyor.. bazen “Rahîm!” diyor… Dilini başka şeyler ile hiç kirletmiyor. Fakat bunları, O’nun büyüklüğü ve kendi küçüklüğü karşısında, o kadar yetersiz buluyor ki!.. Bunların kâfiyesi şu olmayınca, bunların hepsini elinin tersiyle it bir yere!.. Nedir kâfiyesi? مَا عَبَدْنَاكَ حَقَّ عِبَادَتِكَ يَا مَعْبُودُ “Ey Ma’bud-i Mutlak, Maksûd-i bi’l-istihkâk! Büyüklüğüne göre Sana kulluk yapamadık/yapamadım!” مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ يَا مَعْرُوفُ “Her şeyden daha fazla/iyi bilinen, Maruf-i Mutlak! Herkesten, her şeyden -belki bir yönüyle, her şeye âşinâ gözlere- en iyi bilinen, görünen Sensin! Ama Seni hakkıyla bilemedik/bilemedim!” Bunun ile kâfiyelendirmek… مَا حَمِدْنَاكَ حَقَّ حَمْدِكَ يَا مَحْمُودُ “Ey herkes tarafından hamd u sena ile yâd edilen Allah’ım, Sana hakkıyla hamd edemedik/edemedim. Neyim var ise, hepsi Sen’den! Varlığım, Sen’den.. Canlı olmam, Sen’den.. İnsan olmam, Senden!..”

Hakikaten bazen insan, başını yere koyunca, nasıl hamd ü sena edeceğini bilemiyor. Elimizde miydi secdeye muvaffak olmak? Başka bir hazirede neş’et edebilirdik! Ama nâm-ı celîl-i Muhammedî’nin terennüm edildiği bir yerde neş’et ettiğimizden, evvelâ “taklit” ile “Vira bismillah!” deyip bir ilk basamağa adım attık. Ondan sonra Cenâb-ı Hak, bir yönüyle üst basamağı gösterdi; “Bak, orada durma; önünde bir basamak daha var! Bir basamak daha var! Bir basamak daha var!” Sûrî’den belki ulvî olan İnsanî’ye, İnsanî’den bir yönüyle Nebevî’ye yükselme yollarını göstermek suretiyle, “irade”ye fer verdi, “meyelân”ı isabetli kullanmayı lütfetti.

“Tesâvi-i tarafeyn”den (veya “mütesâvi’üt-tarafeyn”den; yani, vâcib ve mümteni olmayan, belki mümkün ve muhtemel olan şeylerin vücûd ve ademleri, bir sebeb bulunmazsa müsavidir, farkları yoktur. Böyle varlığı ve yokluğu mümkün bulunandan) ibaret olan iki şey arasında doğruyu belirleme mevzuunda, o, âdetâ seni dürttü; sana o doğruya ulaşma yolunu gösterdi, “Şu!” dedi sana. Sen, farkına varmadan, birden bire -bağışlayın- “Cup!” diye kendini doğrunun içinde buldun. Bu defa sana düşen şey, o mevzuda derinleştikçe derinleşmek… Bu, bir deryanın içine atılma ise şayet; mercan adalarına kadar ulaşmak… Hatta onların da altında, güneş yüzü görmeyen canlıların dolaşıp durduğu, orada “Hû!” deyip hep O’nu andığı, o âlemlerin âlemi içine girmek… Ona kadar yolu var. Şayet bu rûhânî veya melekûtî ise şayet, melekler gibi kanat açıp hep semalara doğru pervaz etmek.. “Dahası yok mu, dahası yok mu, dahası yok mu?!” demek.. “Burası birinci kat sema, ötesi ikinci kat sema, ötesi üçüncü kat sema…” Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) Miraç’ta basamak basamak yükseldiği gibi, “Kâb-ı Kavseyn-i ev Ednâ – İki yay aralığı kadar ya da daha yakın”  sözüyle ifade edilen “vücub ve imkân arası bir nokta”ya ulaşma.. vücub ve imkân arası noktaya ulaşma.. bir yönüyle, “adem” ile “vücud”un örtüştüğü noktaya ulaşma orada. Sonra “Fenâfillah” ve “Bekâbillah” hakikatini zirvede temsil etme; doğrudan doğruya en son görülecek şeyi görme, O’nun temâşâsı ile mest u mahmur olarak geriye dönme.. “Bu kadar güzellikler var ise burada, başkalarını buraya ulaştırma vazifesi düşüyor bize!” deme…

Nimetlerin en mest edici, sermest hâle getirici ve en büyükleriyle mest ü sermest olduğu halde bile geriye dönme.. başkalarını da o noktaya ulaştırma “îsâr” ruhu ile, fedakarlık ruhu ile geriye dönme.. İnsanın kendisinin duyup mest olması başka bir mesele, yeni “mest”ler, yeni “sermest”ler oluşturma adına, her şeye katlanma pahasına, yeniden bu fânî diyara, bir yönüyle “erâcif” olan bu dünyaya dönme.. ve insanları o bataklık içinden kurtarma, o “Âdem-i Nebevî” ufkuna ulaştırma…

   Talebin kıymeti insanın kıymetini yükseltir; insan talip olduğu şey ölçüsünde kıymet kazanır.

“Âdem-i Hayvanî” yolunda yürüyen insanlar, düşe kalkadırlar; onların “şehrâh” dedikleri şey, patika olduğundan sürekli sürüm sürümdürler. Bazen hevâ-i nefislerine uyarlar. Bazen hevâyı ilah ittihaz ederler, Kur’an-ı Kerim ifade buyuruyor bunu. Bazen -hafizanallah- bohemliklerine yenik düşerler. Bazen alkışa ve takdire yenik düşerler. Bazen “Villa!” derler, “Yalı!” derler, “Saray!” derler, “Alkış!” derler, “Takdir!” derler; şeytan yolunda adım adım şeytana doğru yürürler. Evet, bunlara da “Âdem-i hayvânî” denir. أُولَئِكَ كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ “Onlar hayvanlar gibidir, hatta onlardan da aşağıdırlar.” (A’râf, 7/179) fehvasınca, bazen öyle bir noktaya işi götürürler ki, hayvandan daha aşağıdırlar.

Cenâb-ı Hak, taklidî olarak bizi -belki, bir yönüyle- “Âdem-i Hayvanî”liğe açık bir mahiyette, bir donanımda yaratmış. Sonra “sûrîlik” ufkunu göstermiş. Sonra “Âdem-i velâyet” ufkunu işaretlemiş. Daha sonra -adeta- “Âdem-i Nebevî ufku, esas hedefiniz olmalı!” demiş.

Zira insan, gerçek kıymetini hedefinin kıymeti ile ortaya koymuş olur. Hedef ne kadar kıymetli ise, o -bir yönüyle- aynı zamanda insanın kıymetini aksettirir. İnsan neye tâlip ise, kıymeti ona göredir. Bir insan dünyaya tâlip ise, “erâcif”e tâlip demektir. Tûl-i emeli ile, tevehhüm-i ebediyeti ile, hiç ölmeyecekmiş gibi, âhireti unutuyor ve balıklamasına bu dünyaya dalıyorsa, şeytandan farkı yoktur onun. İsterse “Allah!” desin, “Peygamber!” desin; taklitten sıyrılamamış, sûrî insaniyetten sıyrılamamış, “Âdem-i Hayvanî” mahiyetinden sıyrılamamış demektir; camiye gelse de, hacca gitse de sıyrılamamış, sıyrılamamış, sıyrılamamıştır, hafizanallah.

Ama birileri de aynı zamanda o zeminde neş’et ediyorlar. Onlar da emekleye emekleye gidiyorlar. Bir çocuğun evvelâ sürüne sürüne başlayıp ileriye matuf hayata yürümesi gibi… Sonra bir yerde düşe-kalka yürüyor; sonra bir yere gelince, doğrudan doğruya yürüyor; bir zaman sonra -adeta- kanatlanmaya hazır hale geliyor. Aynen bunun gibi, “maddî anatomi”si itibarıyla olduğu gibi “manevî anatomi”si itibarıyla da insan, böyle, dünyaya gelirken esasen hiçbir şey bilmiyor. Fakat çevresinde “Allah, Peygamber, ukbâ, haşir, neşir” duyuyor. Zamanla bunları taklit olarak kabulleniyor. Fakat zaman geliyor, aynı anda “Basar”ın yanında “Basiret”i de bütün enginliğiyle açılıyor, her şeyi arka planı ile görüyor.

Görüyor ki, Sabah Risâle’de de okuduğumuz üzere, Allah (celle celâluhu) -hâşâ ve kellâ- abes yere bizi yaratmadığı gibi, abes yere bizi yaşatmıyor ve abes yere de bizi öldürmeyecektir; çok önemli şeylere namzet bulunuyoruz. Bizi hicran içinde, hüsran içinde, yürek yakıcı şeyler karşısında yapayalnız bırakmayacak. Öbür tarafta da Cennet’i bize lütfedecek, cemâl-i bâ-kemâli ile meseleyi taçlandıracak; “Ben, sizden râzıyım!” demek suretiyle aradığımız/beklediğimiz her şeyi oksijen gibi bize içirmek suretiyle ebediyetin ne kadar lezzetli bir şey olduğunu duyuracak/hissettirecek.

Bu itibarla da, buradaki sıkıntılar, buradaki yaşananlar ötede lezzete dönüşecek. Hedef bu ise şayet, yolun neresinde kalırsanız kalın, neresinde öbür tarafa yürürseniz yürüyün, esasen hedeflediğiniz şeye göre muamele göreceksiniz. Hedef ne ise şayet; nedir o? “Âdem-i Nebevî” ufku… O zaman, Allah (celle celâluhu), sizi onlar ile haşr u neşr eder, “Bu da sizdendi!” der.

   Allah’ı seviyor ve O’nun tarafından sevilmek istiyorsanız, bunun en önemli vesilesi Rehber-i Ekmel (aleyhissalâtü vesselam) Efendimiz’e tâbi olmaktır.

Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruluyor: قُلْ إِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَاللهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ “(Ey Rasûlüm, onlara) de: Eğer Allah’ı seviyorsanız, o halde bana tâbi olun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah, (günahları) çok bağışlayandır; (bilhassa mü’minlere karşı hususî) rahmet ve merhameti pek bol olandır.” (Âl-i Imrân, 3/31) قُلْ De ki: إِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللهَ Allah’ı seviyorsanız, فَاتَّبِعُونِي Bana uyunuz. Yani, rehberinizi iyi seçiniz. Mihrabı belirleme adına imamın durduğu yönü iyi bilmek lazım, imamı görmek lazım önde. İmamı önünde göremeyen insanlar, “Kâbe’ye doğru namaz kılıyorum!” diye “otağ-ı şeytânî”ye dönmüş olurlar. Ama imamı görenler… O âdetâ bir pusula gibidir, milimi milimine Beytullâh’ı gösterir imam; milimi milimine insana mihrabını gösterir, yöneleceği noktayı gösterir. Dolasıyla O’na ulaşmayı düşünüyorsanız, “Hüve”ye ulaşmayı düşünüyorsanız, bir yönüyle “Ene”den vazgeçerek, esasen O’nda erimeye bakacaksınız. Buna Sofîler, “Fenâ fişşeyh”, sonra “Fenâ firrasûl”, sonra “Fenâfillah, bekâbillah maallah” diyorlar. Evvelâ sağlam bir mürşîd; sağlam…

Sağlam olmayan mürşide el verirseniz, yolunuzu sarpa uğratır: “Her mürşide el verme ki, yolunu sarpa uğratır / Mürşidi kâmil olanın, gayet yolu âsân imiş.” Temsiliyle, hâliyle ve neresine bakarsanız bakınız edasıyla, âdeta “lafz-ı celâle” yazılmış gibi, hep Allah’ı gösteren insanlar; yüz çizgilerinde, mimiklerinde, yüz hareketlerinde, gözlerinin irisinde, kulak kabartmalarında, dil-dudak hareketlerinde, hep “Allah!” diyen insanlar. Mürşid-i kâmil…

Öylesi de vardır ki, “mürşîd” diye arkasına düşersiniz, hafizanallah, Bel’am İbn Bâûrâ’nın veyahut da Bersîsa’nın arkasına düşmüş olursunuz. “Halife!” der, birisinin arkasına düşersiniz, hafizanallah; fakat sizi şeytan yolunda, şeytan patikalarında sürüm sürüm hale getirir. Ne dizlerinizde derman kalır, ne ayaklarınızda fer kalır ama hiçbir zaman güneşe doğru da mesafe alamazsınız, hep gölgenize takılıp gidersiniz, gölgeye taparsınız.

Bu açıdan da قُلْ “Ey Rasûlüm, onlara de: إِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللهَ İçinizde Allah sevgisi var ise, فَاتَّبِعُونِي Bana uyun, tâbi olun bana!.. Tâbi olun ki, يُحْبِبْكُمُ اللهُ Allah da sizi sevsin…

Şimdi bir yönüyle “sevme”, sevmeye vesile… Fakat Allah (celle celâluhu), sevmeyi sevmeye vesile kılarken, ortada bir de o mevzuda, hâşâ O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) “şart-ı âdî” diyemem… O’na dediğimiz şey şu; terminolojiye öyle sokuluyor o mesele, “gâye ölçüsünde bir vâsıta”. Ee onu biz demiyoruz ki: لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ Allah, nâm-ı celîl-i İlahî ile O’nun adını yan yana getirmiş mi getirmemiş mi?!.

Menkıbelerde anlatıldığına göre, Hazreti Âdem (aleyhisselam) kırk sene boyunca başını yukarıya doğru kaldırmamış. Neden sonra aklına gelmiş, “Allah’ım! Beni, torunum olan, o şecere-i mübârekenin semere-i mübârekesi Hazreti Muhammed Mustafa’ya bağışla!” Bağışlamış. “Sen O’nu nereden biliyorsun?” hitabına mukabil, “Ben Cennet’ten uzaklaştırıldığımda, döndüm, Cennet’in kapısına -ne ve nasıl ise orası- baktım; baktım ki لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ yazılı. Nâm-ı Celîlinin yanına O’nun mübarek adını koyduğuna göre, nezd-i Ulûhiyetinde O’nun kıymetini anladım!” diyor. Onun için, ne desek bilemiyoruz; diyoruz ki, “gâye ölçüsünde bir vâsıta”. O’nu severseniz, O’na uyarsanız, esas uymanız gerekli olana uymuş olursunuz. Dolasıyla sevmek istediğiniz de sizi sever. O, sizi sevince, siz de O’nu seversiniz. Sevgi, yukarıdan gelir. O -bir yönüyle- “Tevvâb” ismiyle tecelli ederse şayet, siz de “Tâib” ünvanıyla O’na döner, tevbe edersiniz.

   “Hemen herkesin bozgunculuk yaptığı dönemde, imar ve ıslah hamlelerini sürdüren gariplere müjdeler olsun!” 

“Kenetlenmeli artık eller bir biriyle

Ve yürümeli mutlu geleceğe, el ele,

‘Allah bir, peygamber bir, din bir, diyanet bir…’

Deyip gürlemeli herkes, gönülden bir ses ile.”

O, üçüncü mısradaki ifade, Hazreti Pîr-i Mugân’ın, Uhuvvet Risalesi’nde, kardeşliğe çağrı mesajı. Bizi, dünyadaki bütün insanlarla böyle bir kardeşliğe çağırıyor. Doğrudan doğruya “kardeş” olacaklar, “dost” olacaklar, “taraftar” olacaklar, “sempatizan” olacaklar… Ve hepsi Efendimiz’in yolunda birer kazanım sayılacak.

Cenâb-ı Hak, bu kazanımların hangisine bizi mazhar kılar ise, bunu çok büyük bir mazhariyet sayarız, şükrederiz. Yine de şükrünü edâ etmiş sayılmayız, yine şükrederiz, şükre de şükrederiz. Hazreti Zeynülâbidîn’in dediği gibi, şükre de şükrederiz, hep şükreder oturur, şükreder kalkarız. Cenâb-ı Hak, bizi “şâkirîn”den, “hâmidîn”den eylesin!..

Onun için, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm, kendi hâlesine “Arkadaşlarım!” diyor, “Ashabım!” diyor, “yol arkadaşlarım, dava arkadaşlarım, mefkûre arkadaşlarım, gâye-i hayal arkadaşlarım!” manasına. Diğer taraftan, her şeyin bittiği, boyunduruğun yere konduğu, “Allah’a inandım!” diyen insanların bile şeytana zil taktırıp oynattıkları bir dönemin geleceğini haber veriyor. Bu döneme, Allah Rasûlü, Kitabü’l-Fiten ve’l-Melâhim’de “Fesat dönemi” diyor ve o dönemde ıslah için paça sıvayanları da “Islahçı”lar olarak müjdeliyor. طُوبَى لِلْغُرَبَاءِ، اَلَّذِينَ يُصْلِحُونَ مَا أَفْسَدَهُ النَّاسُ “O gariplere muştular olsun! Halkın kendini bozgunculuğa saldığı bir dönemde onlar ellerinden geldiğince tahribatı tamire, fesadı ıslaha çalışırlar.”

O garipler ki, bazı kimselerin bozgunculuk yaptığı, her yerde gezip-dolaşıp etek etek para döktüğü, “Aman, hayır adına yapılan şu müesseseleri kapatın! Din-i Mübîn-i İslam adına şehbal açmış hakikatler müessesesini kapatın! Bayrağınızın dalgalandığı yerleri kapatın! Oralarda kümelenen insanları dağıtın! Onları o işin kadrini bilmeyen insanlara verin!” dediği bir dönemde ıslahtan ayrılmazlar. Diğerleri, etek etek para dökmek suretiyle şeytanı sevindirecek, Mele-i A’lânın sakinlerini üzüntüye gark edecek ve gazab-ı İlahîyi celp edecek işler yapıyorlar. Düşünmüyorlar ki, sonunda belâ ve musibet dönerek, balyoz gibi gelip başlarına inecek. Meseleleri görmeden, körü körüne öyle bir yolda yürüyorlar ki, işte bunlara “Âdem-i Hayvânî” denir. Dillerinden dökülen, onların kalblerinin sesi değildir, inanç mızrabı ile mızraplanmış kalbin dile-dudağa aksetmiş sesi değildir; sadece dilin-dudağın, kandırmaca, başkalarını aldatmaya matuf sesidir: لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ Ama neylersin, “Biz ki müslümanız, aldanırız fakat aldatmayız!”

   Asr-ı Saadet’te vicdanlı birkaç insan çıkıp zulme “Yeter!” demiş, her şeyi göze alarak, Ashâb-ı Kirâm’a karşı uygulanan boykota son vermişlerdi; bugün de mazlumlara sahip çıkanlar var ama heyhat çoğu Müslümanlar bu konuda sınıfta kaldılar.

“Halvetî” deyip, esas rahatını halvette, tek başına yaşamada arama değil, hadisin ifadesiyle, insanların içinde bulunma, otağını insanların göbeğine kurma, eziyet görme, hakaret görme, balyozlar yeme, ama “Olsun!” deme…

İnsanlığın İftihar Tablosu, Miraç ile mi şereflendi, yoksa Cennet’in O’nun ile şereflenmesi mi diyelim meseleye? Hangisini diyelim? “O (sallallâhu aleyhi ve sellem), Cenâb-ı Hakk’ı görmek ile şereflendirildi ama Cennetler de O’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) görmekle şereflendi.” Öyle deyin.

Bi’set-i Seniyyenin sekizinci senesi… Izdırap gırtlağa kadar gelmiş. Şi’b-i Ebî Tâlip’ten yeni sıyrılmışlar. Boykot; su yok, ekmek yok, çardak kurma yok, çadır yok. Çölün altında, sıcakta, beyin kaynatan sıcakta; bütün Beni Hâşim, orada yaşamaya mahkûm. Ve tam zulmün şiddetlendiği bir anda o üç tane insan, bu gün size sahip çıkanlar gibi ortaya atılıyorlar. Henüz لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ deme kanatlarıyla kanatlanamamış insanlar; fakat vicdanları var. Kılıçlarını çekiyorlar; bir yönüyle, arkalarında onlara destek olacak insanları da işaretliyorlar; “Biz, bu fermanı yırtıyoruz!” diyorlar, insanlara o kadar zulme “Yeter!” diyorlar. Bugün dünyanın dört bir yanında Amerika’da, İngiltere’de, Almanya’da, Hollanda’da, Fransa’da ve Afrika’nın değişik ülkelerinde “Yeter!” diyen insanlar gibi…

Bu arada, aldanan, İslam dünyasının bazı ülkeleri oldu. Aldandılar; şeytanı, insan sandılar. Zira “İnsan, her zaman arar durur bir yâr-ı sâdık / Bazen de sâdık dedikleri, çıkar münâfık!” Aldandılar; o bâzîçede yandılar. Neden? Şeytana kandılar. Dolayısıyla ellerine birer balta aldılar, manivela aldılar; birilerinin senelerden beri, elli seneden beri ikâme etmeye çalıştıkları ve bir manada temeli yüz sene öncesine, bir manada esas temeli/çekirdeği/nüvesi bin dört yüz küsur sene öncesine dayanan bir hakikat-ı uzmâyı yıkmaya durdular. Onun bir şecere-i mübâreke haline gelmesini, bir semere-i mübareke verecek hale gelmesini baltalamak için, yok etmek için, âdetâ ocaklara atıp yakmak için ellerinden gelen her şeyi yapmaya koyuldular.

Bunlar, “Âdem-i Hayvânî”de emekleyip duran, “asâkir-i şeytaniye”dir. Biz, رَبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ وَأَعُوذُ بِكَ رَبِّ أَنْ يَحْضُرُونِ “Ya Rabbî! Şeytanların vesveselerinden Sana sığınırım ve onların yanımda bulunmalarından da Sana sığınırım!” (Mü’minûn, 23/97-98) derken, “insî ve cinnî şeytanlar” kategorisinde bunları da nazar-ı itibara alarak Cenâb-ı Hakk’a öyle sığınıyoruz. رَبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ وَأَعُوذُ بِكَ رَبِّ أَنْ يَحْضُرُونِ Allah’ım! Bizi, onlardan uzak eyle! Sana binlerce hamd ü senâ olsun ki, bizi onlarla beraber bulundurmamışsın! Bizi ayırmışsın, Peygamberler yoluna sevk etmişsin!..

Evet, “Âdem-i Nebevî” yolu.. “Âdem-i Hayvanî” yolu.. Allah’a binlerce hamd ü senâ olsun. Allah, Kendisini zikretmek ile kalblerimize itmi’nan versin; -öz Türkçesi ile ifade edecek olursak- oturaklaşma versin! Maruz kaldığımız, gördüğümüz belâ ve musibetler karşısında şikâyet etme durumuna düşürmesin! Kadere taş attırmasın! “Neden bu böyle oldu?!” dedirtmesin!..

Mutlaka, “Her işte hikmeti vardır / Abes fiil işlemez Allah. // O’na bir kimse cebr ile / Bir iş işletemez asla. // Ne kim Kendi murad eder / Vücuda ol gelir billah.” diyor, İbrahim Hakkı hazretleri, Tevhidnâme’sinde. Cenâb-ı Hak, bu duygu, bu düşünce ile sizi serfirâz kılsın!.. Ve sizin aranızda kuyruk sallayarak gezen Kıtmîr’i de size bağışlasın! Beraber, onun elinden tutup Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm’ın yanına götürmeye muvaffak eylesin!

Şimdi o boykot öyle acı bir şeydi ki!.. Bi’set-i Seniyye’nin sekizinci senesi; çekilmedik şey kalmamış. Ebu Tâlib, ondan az sonra, o boykottan az sonra vefat etmiş. Ebu Tâlib ki, Efendimiz’e bağrını açan amca… Benim aklıma gelince, öyle acıyorum ki!.. Hazreti Ebu Bekir gibi ağlamak geliyor içimden. Ebu Kuhâfe’nin elinden tutup Efendimiz’in yanına getirdiğinde, “Yâ Rasûlallah! Babamın yerinde Ebu Tâlib’in olmasını çok arzu ederdim!” demişti o. Bir o kadar da benden al!.. Ama diliyle diyemedi. O ne idi, bilemem! Onun kadar O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) sahip çıkan olmadı ama diliyle diyemedi. Fakat benim Rabbimin rahmeti çok geniştir, onu da mükâfatsız bırakmaz. Bugün size kucak açanlar kimler ise şayet, onları da inşaallah karşılıksız bırakmasın!.. Nerede tutarsa tutsun, otağlarını nereye koyarlarsa koysunlar, Allah, onları da mükâfatsız bırakmasın!..

O sıkıntı -bir yönüyle- immün sistemini çökertiyor; az sonra vefat ediyor mübarek annemiz, annelerin annesi de. Şimdi Hazreti Fâtıma’ya “Anamız!” dersiniz. Neden? Çünkü bütün velilerin anası; Hasan’ın, Hüseyin’in, Zeynülâbidîn’in anası… O ananın da bir anası var: Hadîcetü’l-Kübrâ. “Hadîce”, erken doğan demek; ismi ile müslümanlığa erken uyanması arasında öyle bir örtüşme var ki!.. Bir de o yetmiyor, erken O’na uyanmış; “Kübrâ” demişler, “büyük”, büyüklerden büyük bir kadın. Öyle idi; o da immün sistemi çökmüş olarak Şi’b-i Ebî Tâlip’teki boykottan sonra vefat ediyor.

   Meşakkat ölçüsünde mükâfat elde edilir; insan, öteler hesabına ne kadar sıkıntıya katlanıyorsa, Allah da ona o kadar terakkî ve ötede de o nispette ihsan lütfeder.

Şi’b-i Ebî Tâlib, bağrında neyi doğurmuş, onca sıkıntıya rağmen? Efendim, “Kâb-ı Kavseyni ev Ednâ”ya, vücub-imkân arası bir noktaya, bir zirveye ulaşmayı doğurmuş. Ümmet-i Muhammed’e de o noktaya giden o güzergâhı göstermeyi doğurmuş. Bir taraftan o sıkıntılar; bir taraftan hâlâ Kâbe’nin karşısına gidip orada bir rükûa, bir secdeye fırsat vermeyen müşriklerin vahşîce baskıları… Bütün bunların olduğu bir dönemde, bu sıkıntıların üst üste balyozlar halinde başına indiği dönemde, Allah (celle celâluhu) O’nu Miraç’ı ile sevindiriyor. Kendi cemâl-i bâ-kemâlini göstermekle, O’na “Habibim!” demekle, “Git, kullarımı da buraya çağır!” demekle şereflendiriyor. Ve O’nun armağan olarak omuzuna alıp getirip ümmetine armağan ettiği beş vakit namaz ile onları da şereflendiriyor: “Bu, senin yolun! Ve aynı zamanda, bu yolda yürüyenler, aynen Senin yolunda Bana ulaşacaklar!” Beş vakit namaz!..

Unutulmamalıdır ki, بِقَدْرِ الْكَدِّ تُكْتَسَبُ الْمَعَالِي “Meşakkat ölçüsünde yükseklikler elde edilir.” Mecellenin kuralı olarak zikredilir: بِحَسَبِ الْمَغْرَمِ اَلْمَغْنَمُ “Ne kadar cereme, o kadar kazanım!” Bu şekilde meseleyi dillendirebilirsiniz. Ne kadar cereme, ne kadar sıkıntı, o kadar kazanım… أَشَدُّ النَّاسِ بَلاَءً اَلْأَنْبِيَاءُ، ثُمَّ اْلأَمْثَلُ فَالْأَمْثَلُ “Belânın en zorlusu, en çetini, Enbiyâ-ı Izâma, ondan sonra da Allah’ın sevdiği, derecesine göre diğer kullara.” Âdem-i Nebevî yolunda olanlara, “Âdem-i İnsanî” yolunda olanlara. Allah, “Âdem-i sûrî” ve “Âdem-i hayvanî” yolunda olanlardan eylemesin!..

Onca sıkıntı çekilmiş fakat o cereme ölçüsünde öyle ganimetler elde edilmiş ki, bütün dünya verilse, bence, yine de onun yanında bir zerre kalır. Siz de göreceğinizi göreceksiniz ve diyeceksiniz ki: “Allah’ım! Sana orada hep şükredip hamd edip duruyorduk; iyi ki bizi o şerirler ile beraber, aynı zeminde, bir araya getirmedin! Dünya onlara gülüyordu; onlar da dünya karşısında şakıyıp oynuyorlardı. Biz ise, bazı sıkıntılar çekiyorduk ama olsun!.. Şimdi duyup-ettiğimiz şeyler yanında, onların hepsi birer fıkra haline geldi; anlatılacak, gülünecek, tatlı tatlı hikâyeler halinde nakledilecek şeyler oldu. Meğer o yaralar ve bereler, ne ilaçlar imiş, ne reçeteler imiş!” Böyle diyeceksiniz ve عَلَى سُرُرٍ مُّتَقَابِلِينَ Karşılıklı koltuklara oturacaksınız; birbirinizle sohbet edecek ve o ahvâl-i dünyeviyeyi birbirinize anlatacaksınız; hep anlatacaksınız.

رَبَّنَا آتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي اْلآخِرَةِ حَسَنَةً، وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ، وَأَدْخِلْنَا الْجَنَّةَ مَعَ اْلأَبْرَارِ، بِشَفَاعَةِ نَبِيِّكَ الْمُخْتَارِ، وَآلِهِ اْلأَطْهَارِ، وَأَصْحَابِهِ اْلأَخْيَارِ، وَسَلِّمْ مَا دَامَ اللَّيْلُ وَالنَّهَارُ * آمِينَ

“Rabbimiz, bize dünyada da (Sen’in nezdinde) iyi ve güzel her ne ise onu, Âhiret’te de (yine Sen’in indinde) iyi ve güzel olan ne ise onu ver ve bizi Ateş’in azabından koru! Ve bizi dâhil eyle Cennet’e, ebrâr (iyiliğe kilitli sâlih kullar) ile beraber!.. Seçkinlerden seçkin Peygamber’inin şefaatiyle, O’nun tertemiz aile fertleri ve hayırlı ashâbı hürmetine… Salât ü selam olsun onlara, gece ve gündüz devam ettiği sürece.” Âmin.

Kırık Testi: KUTLU ZAMAN DİLİMİ ÜÇ AYLAR

Herkul | | KIRIK TESTI

Üç ayların kendilerine mahsus bir tadı, bir şivesi vardır ki, onları yılın diğer aylarından ayırır.. her ayın güzellik ve nefasetinin zâhirî duygularımızla hissedilip yaşanmasına mukabil, bu müstesna zaman dilimi kalble ve batınî duygularla yaşanır. Bu aylarda gönül dünyalarına yönelen insanlar, iman ve iz’anlarından fışkıran ışıklarla eşyanın perde arkasını süze süze, duygularıyla, içinde ebedî bir ömür sürecekleri firdevslere uyanmış ve ulaşmış gibi olurlar. Onlar için bu aylardaki günler, geceler, hatta saatler ve dakikalar âdeta bir başka büyüyle gelir-geçer; gelip geçerken de derecesine göre herkese mutlaka bir şeyler fısıldar.

Bu aylarda zaman hep uhrevî renklerle tüllenir.. insanlar tıpkı öbür âlemin sakinleriymişçesine munisleşir ve sırlı bir derinliğe ulaşırlar. Herkes kendi iç derinliklerinden olduğu gibi, varlığın sinesinden de ukba buudlu bir şiiri dinler ve yığın yığın hülya ve hatıraların, beklenti ve rüyaların gurup ve tulûlarında dolaşır. Yer yer hüzünlü, zaman zaman da neşeli tedaileriyle üç aylar, bize hem yitirilmiş bir Cennetin hasretini hatırlatırlar hem de buğu buğu onu yeniden bulabileceğimiz ümidiyle bütün benliğimizi sararlar. Evet, hayatımızın her dakikasını ayrı bir saadet ve neşeye, ayrı bir gerilim ve hamleye çeviren bu günlerdeki hatıra ve tedailer, duygularımızı sessiz bir şiire, hayatımızı da sihirli bir güzelliğe çevirirler.

Biraz da üç aylardaki nurların gönüllere sinmesiyle sokaklardaki ışıklar, minarelerdeki mahyalar, her taraftaki ruhanî canlılık ve mabetlere koşan insanların simalarındaki letâfetle dünyadakinden daha çok Cennetteki zamanları hatırlatan bu nûrefşân zaman dilimi, kadrini, kıymetini bilenlere ayrı ayrı lezzetler ve zevk-i ruhanîler sunar. Evet o, imanı, İslâm’ı, mabedi ve ibadeti duyup anlayanları; mârifet, muhabbet ve ledünnî hazlara açık olanları, değişik dalga boyundaki ışıklarının renkleri, latîf latîf esen havasının incelikleri, uğradığı herkesi büyüleyip geçen zamanın seslerinden toplanmış ve ruhları sarıp okşayan o sonsuz zevk meltemleriyle kucaklar.

Hemen her sene zamanın bu altın dilimini idrak edince, âdeta, ötelerin ayn-ı hayat olan o sevimli, neşeli mavimtırak günlerine bir kere daha kavuşur gibi oluruz. Evet, bir kere daha gönül gözlerimizde her yan baharla tüllenir.. her tarafta yeniden hayat köpürür.. dağ-bayır yeşerir ve renklerle kahkaha atar.. çiçekler raksa durur, bülbüller naralar yağdırır.. ve duygular gülden, lâleden alevlerini alıyor gibi olur. Öyle ki her yanda esen bu umumî hava gönüllerimizi bir mutluluk vaadiyle kaplar ve bize ne bilinmedik, ne sezilmedik şeyler fısıldar. Hatta hayatları bedbinliğe, karamsarlığa kilitlenmiş insanlar bile bu semavî şehrâyinden nasiplerini alırlar. Hele günler, o ibadetle derinleşen saatlerini, hayatın gerçek mânâsını terennüm etmek için gönüller üstünde bir mızrap gibi hareket ettirdiğinde, kuş cıvıltıları safvetinde ve bir çocuk neşesi tadındaki ezan dakikalarının, Cennet güzellikleri kadar tesirli ve bu güzelliklere meftun bir kalb gibi olgun ve dolgun ibadet saatlerinin, Hakk’ı muhatap alma ve Hakk’a muhatap olma mânâsıyla tüten zeberced duyguların zikr u fikirle sinelerimizi coşturan şiiri başlar.. başlar da, varlığın çehresindeki perdeler sıyrılır ve Hakk’a yakın olmanın o kendine mahsus huzur ve itminan dolu lezzetli, sımsıcak mavi dakikaları bizim olur. Günde beş, haftada lâakal otuz beş defa, âdeta bir nurdan helezon çevresinde dolaşır, gönüllerimizde miraç fırsatlarına erer ve hep insan-ı kâmil olmanın rüyalarıyla yaşarız.

Üç ayların başlangıcı, kamer birkaç gün önce zuhur etse de, rağbetlere açık inayetle tüllenen bir perşembe akşamı “merhaba” der ve bir mızrap gibi gönüllerimize iner. Ulu günlere ve daha bir ulu güne akort olmaya teşne duygularımızı ilk defa uyarıp coşturan “Regâib” bir ses ve enstrüman denemesi gibidir. Yirmi küsur gün sonra gelecek olan “Miraç” tam hazırlanmış ve gerilime geçmiş ruhlar için âdeta, semavî düşüncelerle, gök kapılarının gıcırtılarıyla ve uhrevîlik esintileriyle gelir. “Beraat” bu tembihlerle uyanmış ve tetikte bekleyen sinelere kurtuluş muştularıyla seslenir. “Kadir Gecesi” ise, bu kadirşinas insanları, tasavvurlar üstü ve ancak bin aylık bir cehd ile elde edilebilecek feyiz ve bereketle kucaklar, onları afv u mağfiret meltemleriyle sarar.

Üç ayların bu olabildiğince tatlı ve imrendiren sıcaklığı, imanlı gönüller için gece-gündüz demeden devam eder. Her gün, bütün parlaklık ve canlılığıyla bereketlerini başımıza boşalttıktan sonra gidip ufka kapanınca, arkadan yepyeni, âsûde ve buğu buğu güzellikleriyle bir başka sabah tulû’ eder.. gönüllerimizi dolduran, iç âlemlerimizde gizli gizli bir şeyler örgüleyen, hüşyar gönüller için oldukça hülyalı bir sabah..

Receb ayının girmesiyle Rahmeti Sonsuz’a karşı dua, niyaz, hamd u senâ ve tam bir teyakkuzla hazırlığa geçen ruhlar, ayın sonuna doğru ötelere uyanmış gibi tam bir temâşâ zevkine ererler.. ererler de hemen herkesin dili, edası, üslûbu değişir ve çehrelerini bir heybet, bir haşyet ve bir ümit sevinci bürür. Herkes daha ziyade kalb diliyle konuşmaya başlar.. beşerî sertlikler daha bir yumuşar.. ve bunlar arasında bir hayli insan, miraç yapacakmışçasına bütün dünyevî ağırlıklarını atar da âdeta ruh hiffetine ulaşır. Derken Hakk’a yönelmiş bu insanların gönüllerinden taşan nuraniyet ve simalarındaki rengârenk incelik en katı kalbleri dahi yumuşatacak ve rikkate getirecek ölçülere ulaşır.

Receb ayının girmesiyle, her zaman ayrı bir derinlikle tüllenen geceler, daha bir büyülü hal alır ve herkese ne dâhiyâne düşünceler ilham ederler. Hele, ondaki bu gecelerin ötelere açık menfezleri sayılan kutlu zaman parçaları, her zaman bize, gönüllerimize benzeyen emeller ve Cennet duygularıyla coşan hülyalar aşılarlar.. aşılarlar da, sonsuzluk arzularımızı kucaklar ve ruhlarımıza yeni yeni rüyaların kapılarını aralarlar. Hemen her gece benliğimizde uyukluyor gibi sessiz sessiz duran hislerimizi uyarır ve bize dünyadakinden daha derin saadet düşünceleri ilham eder.

Kitaplarda “Şehrullâhi’l-Muazzam” diye geçen Şaban ayını, bütün varlığa ve benliğimize sinmiş bir lezzet gibi duyar ve gönüllerimizin ümide, beklentiye, uhrevî güzelliklere kaydığını hisseder gibi oluruz. O, gecesiyle-gündüzüyle, insana Ramazan besteli büyülü bir mûsıkî gibi tesir eder.. kendisine sığınanları semavî kollarıyla sarar.. bir anne şefkatiyle kucaklar ve onları rahmetin enginliklerinde dolaştırır. Onu kendi ruhuyla idrak edenler için, sanki zaman delinmiş de, duygularımıza zaman üstü âlemlerden bir şeyler akıyormuş gibi olur. Öyle ki, herkes onun aydınlık dakikalarında ve onu duymanın enginliklerinde bir adım daha atsa, kendini, bir sihirli merdivene binip ötelere yürüyecekmiş gibi sanır. Hemen her gün, her gece, her saat ve her dakika fıtratlarımızdaki gizli sonsuzluk arzusu ve ebediyet düşüncesiyle kim bilir kaç defa ötelere ihtiyacımızı hisseder ve bu Allah ayının araladığı menfezlerle emellerimizi temâşâya koşarız.

Derken sımsıcak, olabildiğince yumuşak ve hummalı dakikalarıyla Ramazan ufukta belirir.. vicdanlar teyakkuza geçer, bütün gönüller uyanır, bütün duygular coşar.. ve insanlar oluk oluk mabede akar; oradan da Rabbine yürür. Ramazan’ın gelmesiyle ruhun rabıtaları daha bir güçlenir.. uhrevî arzu ve emeller daha bir köpürür; köpürür ve duygular üzerine bir mızrap gibi inip kalkan bir Ramazan mülâhazası, inanmış sineleri aşkla, şevkle coşturur; onların ruhlarında âdeta yangınlar meydana getirir. Denebilir ki, Ramazan senenin en nurlu, en içli, en tesirli, en lezzetli günleri ve ledünnî hayatımızın da en önemli bir iç dinamizmi olarak bütün benliğimize siner ve bize en uhrevî hazlar yaşatır. Çarşı-pazar ve sokakların görüntüsü ötelere ait duygularla köpürür. Minarelerin solukları gönüllerde Kur’ân hüznüyle yankılanır.. mabetler ışıktan fistanlara bürünür ve imanlı gönüllerin avazlarıyla inler. Evden mabede, mabetten mektebe her yerde Hakk’a yönelişin sevinç ve itminanı yaşanır.. ibadetle şahlanan sineler, bütün güzelliklerini ortaya döker.. en mahrem çizgileriyle iç dünyalarından kopup gelen aşklarını, şevklerini haykırırlar. Bu insanlar, güya “vuslata hazırlanın” emrini almış gibi her geceyi bir “şeb-i arûs” arefesi sayar ve her günü de engin bir vuslat duygusuyla geçirirler.

Evet, Ramazan’daki her seste bir başlangıç vaadi, her solukta bir kurtuluş ümidi nümâyândır. İftarlar, bize bir kısım sırlar fısıldar ve ufkumuzda büyük buluşmanın çağrışımlarıyla tüllenirler.. teravihler ümit dünyamıza neler neler vaad ederler.. geceler, âdeta nazlı bir gelin edasıyla bize harem kapılarını aralar ve vâridâtın her türden dalga boyuyla ışık olur gönüllerimize akarlar.. imsaklar tıpkı vapur düdüğü, uçak sesi ve füze tarrakalarıyla tınlar ve Dost’a vuslat yolunda bir gece yolculuğunu salıklarlar… Nihayet upuzun bir gün, o tatlı buluşmanın telaşlı ama dikkatli, heyecanlı fakat ümitle dolu saatleriyle gelir her yanımızı sarar.

Ramazan’da hayat o kadar derin ve anlamlıdır ki, konuşulan her söz, duyulan her ses insana, onun gönlünden fışkıran bir besteymiş gibi gelir; gelir de en tatlı nağmeler hâlinde duygularımız süzülmeye başlar. Her zaman ruhun bir tomurcuk gibi açılmasına ve benliğin derinliklerinde uyuyan duyguların uyanmasına vesile olan ve bizi en büyüleyici, en enfes hülyalar âleminde dolaştıran Ramazan, hepimizi ta iliklerimize kadar bir aşk u şevk ve bir vuslat ihtiyacıyla yoğurur, gönüllerimize gerçek hayatın neşvesini duyurur.

Ramazan’da tam azığını alabilen herkes, burada elde ettiklerinin ötesinde, yürüdüğümüz bu nurlu fakat biraz buğulu yolun sonunda, hep özleyip durduğu bir ebedî saadetin var olduğunu anlar ve bütün benliğiyle O’na yönelir. Evet, her iftar ve her imsakta insan, kendine yepyeni bir vuslat kapısının aralandığını seziyor gibi olur ve iki adım ötede daha çaplı ve daha büyüleyici bir buluşma ihtiyaç ve ümidini duyar; duyar da bir tarafta gurbet ve yalnızlık, diğer tarafta da beklenti ve hülyalar onları daha engin bir büyü ile sarar ve hakiki aşkın derinliklerine çeker. Öyle ki, onların sinelerinin enginliklerinde olduğu gibi, mekânın sonsuzluğunda da her şeyin aşk etrafında cereyan ettiğini duyar ve kendilerinden geçerler. Kadın-erkek, genç-ihtiyar, zengin-fakir herkes, kendi idrak seviyesine göre, Ramazan’da önemli bir hazırlık dönemi yaşar; sonra da hiç bitmeyecek bir yol mülâhazasıyla hep Allah’a yürüyor gibi olurlar…

Bamteli: ÖTELERE İŞTİYÂK VE PEYGAMBERÂNE ÎSÂR

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Sâdî-i Şirâzî diyor ki: “Ne kadar okursan oku, bilgine yakışır şekilde davranmadığın sürece, câhilsin demektir!” Bilginin tabiata mal edilmesi.. bilginin Allah’ın rızasını kazanma istikametinde bir dinamik haline getirilmesi.. bilginin insanı sürekli şarj etmesi ve aldığı bu enerji ile insanın hep “Hû” deyip O’na (celle celâluhu) doğru koşması… Bilgi, bunu yapmıyorsa, Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle, كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًا “… (Onların durumları) tıpkı ciltlerle kitap taşıyan merkebe benzer…” (Cuma, 62/5) Kur’an-ı Kerim ifade ettiği için, diyorum: Öyle biri, sayfaları, dosyaları, kitapları sırtında taşıyan bir merkûp gibidir!..

   İnsanlığın İftihar Tablosu’nun gökler ötesi âlemlerden, dönüp insanlar arasına inmesi hiç kimseye nasip olmayan bir “îsâr” derecesidir.

Bilginin, “marifet”e dönüşmesi… “Vicdan kültürü” haline gelmesi de diyebilirsiniz. Sonra onun orada kaynaya kaynaya kaymaklaşıp “muhabbet” haline gelmesi.. muhabbetin insanı çıldırtacak bir “aşk” haline gelmesi, insanın “aşk” deyip inlemesi.. sonra kaynaya kaynaya aşkın “iştiyâkullah/iştiyâk-ı likâullah” halini alması. Bu kaymak üstü kaymak, “akrebü’l-mukarrebîn”in işi. Hedef, o olmalı; insan, dünyevî işlerinde koşarken de hedefi o olmalı; uhrevî işlerde koşarken de hedefi o olmalı: “İştiyâk-ı likâullah”, Cenâb-ı Hakk’a mülâkî olma iştiyakı.

İnsan, iradesiyle frenlemeli o arzuyu. Yani insan, “Keşke bir an evvel ‘şeb-i arûs’ (vuslat günü/düğün gecesi) olsa; bir an evvel O’na (celle celâluhu) mülâkî olsam; bir an evvel bana ‘Kulum!’ dediğini duysam, bir an evvel!.. O eşref-i mahluk olan, ekmel-i mahluk olan İnsanlığın Medâr-ı İftiharı Hazreti Seyyidü’l-enâm (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile bir an evvel diz dize gelebilsem.. lâl ü gûher gibi dudaklarından dökülen inci-mercanı dersem.. kulak yoluyla kalbime indirsem.. ve onun zevki ile mest ve sermest olsam!..” demeli ama iradesiyle, “Hele dur biraz!.. Bu duyguyu, bu düşünceyi başkalarına duyurma gibi kutsal bir vazife de var!” düşüncesiyle o arzuyu frenlemeli.

Senin o kavuşma arzusuyla yanıp tutuştuğun Efendimiz, Allah’a mülâkî olduktan sonra, O’nun cemâl-i bâ-kemâlini müşâhede ettikten sonra dünyaya döndü. Büyük çoğunluğun kanaati bu istikamettedir: Gördü!.. Süleyman Çelebi de Mevlîd’inin Miraç bahsinde “gördü”ye bağlar meseleyi. Gördü!.. Cennetin binlerce sene mesûdâne hayatı bir saat rüyet-i cemâline mukabil gelmeyen Cenâb-ı Hakk’ın cemâl-i bâ-kemâlini gördü. “Ben Sen’den hoşnudum!” iltifat-ı sübhâniyesini duydu. Ama döndü, geriye geldi; elinizden/elimizden tutmak için, o ufuklara bizi de ulaştırmak için.

İşte dünyada kalınacaksa, bunun için kalınır. Yoksa… Kutsal bir vazifedir İstanbul’un fethi de. Nasıl olmaz ki?!. Efendimiz buyuruyor: لَتُفْتَحَنَّ الْقُسْطَنْطِينِيَّةُ، فَلَنِعْمَ الْأَمِيرُ أَمِيرُهَا، وَلَنِعْمَ الْجَيْشُ ذَلِكَ الْجَيْشُ “İstanbul mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden komutan ne güzel komutan ve onu fetheden ordu ne güzel ordudur.” Fakat böyle bir vuslat arzusu.. iştiyâk-ı likâullah tutkusu.. “cinneti” de diyebilirsiniz.. o işin mecnunu olmak, mec-nu-nu… Mecnun, Ferhat, Vâmık gibi işin mecnunu olmak; esasen, onu şiddetle arzu etmek. “Burada kalma ne kadar zor yahu! Bir an evvel bir şeb-i arûs için kalbim hep çarpıyor, nabzımı tuttuğum zaman ‘Şeb-i arûs, şeb-i arûs, şeb-i arûs!..’ diyor. Ama burada kalıp da bu duyguyu başkalarına duyurma gibi kutsal bir vazife var!” Evet, bu, “îsâr”ın zirvesidir.

Birine yemek yedirmen, onu kendine tercih etmen, îsâr.. kendin giymeyip giydirmen, îsâr.. kendin binmeyip arabanı birine vermen, onu bindirmen, îsâr.. eski sisteme göre, atına binmeyip onu başkasına vermen ve yaya yürümen, îsâr.. aç durman ama başkasını doyurman, îsâr.. susuzlukla cayır cayır yanman ama suyu başkasına vermen, îsâr… Fakat bütün bu îsârların üstünde farklı bir îsâr var: İştiyâk-ı likâullah (Allah’a iştiyak duygusu) ile yanıp tutuştuğu halde, Efendimiz’e iştiyak duygusuyla yanıp tutuştuğu halde… Ki Hazreti Pîr “…Milyonlarca Fârûkî Ahmedler ile muhât olarak sâkindir. Onların ziyaretlerine gitmek için niye acele etmiyoruz? Geri kalmak hatadır.” diyor. Binlerce Fârûk-i Serhendî’ler ile, İmâm-ı Rabbânî’ler ile muhât. Etrafına gittiğiniz zaman, belki peygamberân-ı ızâm bile, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) halka-i zikrinde, halka-i fikrinde veya halka-i sohbetinde veya müşâhede-i cemâlinde bulunuyor, etrafında halkalar teşkil ediyorlar. O halkanın içinde bulunma, onlarla beraber; Hazreti Musa’nın, Hazreti İsa’nın, Hazreti İbrahim’in, Hazreti Nûh’un temaşasına koştuğu Zât’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) temaşasına koşma… İşte, bu iştiyak ile yanıp tutuşma fakat iradenin hakkını vererek, “Hele az daha dur, dişini sık, sabret!” deyip başkalarında da o duyguyu uyarma, çok önemli bir îsâr ve îsâr duygusunda “zirve bir îsâr”. Mü’minin, bütün îsâr duygularını böyle bir îsâr duygusuyla taçlandırması gereklidir. Gerçek mü’min, hakiki iman etmiş bir insan, böyle bir taçlandırmanın sevdalısıdır.

   “Peygamberin gözü kaymadı, şaşmadı, aşmadı da. Vallahi gördü, hem de Rabbinin âyetlerinden en büyüğünü gördü!”

İnsanlığın İftihar Tablosu, Âyetü’l-Kübrâ’nın kendi hususiyetleriyle zuhûrunu müşâhede etti, ama asla gözleri kamaşmadı; kamaşmadı ve bütün gök ehlince “müşârun bi’l-benân” oldu. Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle, إِذْ يَغْشَى السِّدْرَةَ مَا يَغْشَى مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغَى لَقَدْ رَأَى مِنْ آيَاتِ رَبِّهِ الْكُبْرَى “O dem ki Sidre’yi bir feyiz sarıyor, sardıkça sarıyordu… Peygamberin gözü kaymadı, şaşmadı, aşmadı da. Vallahi gördü, hem de Rabbinin âyetlerinden en büyüğünü gördü!” (Necm, 53/16-18)

Orada, gördüğü her şeyi doğru gördü. O güzellikler karşısında, kendisini yanlış yorumlamaya sevk edebilecek yanlış algılamaları olmadı. Cenneti, debdebe ve ihtişamıyla gördü, “vücûd-i necmî-i nûrânî”siyle, “vücûd-i hâkânî”siyle… Cismanî keyfiyet kazanıp öbür tarafta size sunulacak şey, o cennet, o cehennem şu anda da mevcut; belki mahiyet farklılığıyla mevcut. Şu anda, siz onu göremezsiniz; çünkü belki birisi bir zakkum-ı Cehennem tohumu halinde, öbürü de bir tubâ-i Cennet çekirdeği halinde. Ama Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendi vücûd-i necmî-i nûrânîsi, vücûd-i hâkânîsiyle gördü. Esasen, rüya değil, tahayyül değil, tasavvur değil ama farklı, tam kendine göre. O vücuda döndüğü zaman, o “tahavvül” mü diyelim, bir yönüyle, o “değişim” mi, “farklı değişim” mi diyelim; sofîlerin ifadesiyle, “fenâ fillah”, “bekâ billah/maallah” mı diyelim, o vücûd-i hâkânîsiyle, o âlemler, bütün debdebe ve güzelliğiyle meşher gibi O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) önüne serildi. Neye baktı ise o engin bakışıyla, sadece bakma değil, gördü; her şeyi gördü. Her şey nasıl görülecekse, göz kaymadı, öyle gördü; onun hakkında nasıl bir mütalaada, nasıl bir analizde, nasıl bir sentezde bulunulacaksa, nasıl bir terkipte, nasıl bir tahlilde bulunulacaksa, öyle bulundu.

Bir de çokları gibi Kadı Iyaz, “Şifâü’ş-Şerîf”inde ısrarla üzerinde duruyor, Aliyyü’l-Kâri de, Şifâ kitabı üzerine yazdığı şerhte Kadı Iyaz hazretlerinin mütalaalarına destek veriyor: Kaynak söylüyorum, erbâbı bilir bunları; “Cenâb-ı Hakk’ın cemâl-i bâ-kemâlini de gördü!” diyor. Ama şu, bir disiplindir: “Muhît, muhît olduğu aynı anda, muhât olmaz!” Onun için Kur’an-ı Kerim, esas, “ihâtâ”yı nefyetmekte: لاَ تُدْرِكُهُ اْلأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الأَبْصَارَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ “Gözler O’nu idrak/ihata edemez, O’na ulaşıp O’nu göremez, fakat O bütün gözleri idrak eder, görür ve kuşatır. O, Lâtif (en derin, en görünmez şeylere de nüfuz eden)dir, Habîr (her şeyden hakkıyla haberdar olan)dır.” (En’âm, 6/103) Basarlar, O’nu ihata edemez, kuşatamaz! Çünkü bizim basarımız, bir yönüyle “muhât bir basar”dır, bize göredir; ne kadar engin bakarsanız bakınız, bize göredir. Oysaki O (celle celâluhu) nâmütenâhîdir, nâmütenâhî… Nasıl “Zât-ı Baht” dediğimiz Hazreti Zât-ı Kibriyâ, “nâ-kâbil-i idrâk”tir; aynı zamanda ihâta edilme mevzuunda da O, öyle ihata edilmez. Ama Efendimiz, o yüksek kabiliyet ve istidadıyla ve gözü kaymama kabiliyetiyle, Cenâb-ı Bârî hazretlerini de gördü; o baş döndürücü şeylere de şâhit oldu. Bir; böyle anlamak lazım.

Bir de başınız öyle döner ki, işte “Bed’ü’l-Emâlî”de dendiği gibi;

يَرَاهُ الْمُؤْمِنُونَ بِغَيْرِ كَيْفٍ

وَإِدْرَاكٍ وَضَرْبٍ مِنْ مِثَالٍ

فَيَنْسَوْنَ النَّعِيمَ إِذَا رَأَوْهُ

فَيَا خُسْرَانَ أَهْلَ الْاِعْتِزَالِ

“Mü’minler, O’nu keyfiyetsiz ve kemmiyetsiz olarak görürler. Buna bir misal de getirilemez. O’nu gördükleri zaman da bütün Cennet nimetlerini unuturlar. ‘Allah görülmez’ diyen Ehl-i İ’tizâl’e hüsran olsun!” (el-Ûşî, Bed’ü’l-emâlî s.50-54) Ehl-i İ’tizal, “Rü’yet”i kabul etmediklerinden dolayı, “Yazıklar olsun ona!” diyor.

Efendimiz, orada, baş döndürücü şeyler görüyor; Cenâb-ı Hakk’ın cemâlini de görüyor. Neyi görüyor? Cennetin binlerce sene mesûdâne hayatı, bir dakika rü’yet-i cemâline mukabil gelmeyen Zât-ı Bâri’yi müşahede ediyor. Kendisi (sallallâhu aleyhi ve sellem) Miraç hadis-i şerifinde ifade buyurduğu üzere, köşkleri/villaları görüyor. Hatta Seyyidinâ Hazreti Ömer’in, yine vücûd-i necmî-i nurânîsiyle, kendi villasını görüyor. İstiyor ki, o çok sevdiği, “Peygamber olsaydı benden sonra, Ömer olurdu!” buyurduğu insanın evini şereflendirsin. İhtimal, onun oradaki o hâne-i saadetlerine şeref vermek için adım atmak istiyor. Döndüğünde, bunu Hazreti Ömer’e hikâye ediyor: “Ömer’in o mevzudaki hassasiyet ve kıskançlığını hatırladım, geriye adım attım! Evinden içeriye girmek istemedim! O âlemdeki evinden içeriye girmek istemedim!” Hazreti Ömer, gözyaşlarını tutamıyor; “Sana karşı mı ya Rasûlallah!” diyor.

Harem odasına kadar, bırak harem odasını, kalbimizin en mahrem noktasına kadar, buyursun gelsin!.. Kalblerimizin Sultanı (sallallâhu aleyhi ve sellem) kursun otağını oraya!.. İman.. iz’an.. o mevzuda yakîn.. esasen, marifet-i tâmme, muhabbet-i tâmme şeklinde vicdanlarımız O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) otağını kurabileceği bir tahttır, bir taht. O’nu öyle taht-ı hümayun haline getirmeli ki, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm, oraya baksın; “Tam bana göre bir taht!” desin. O bakış, cihanlara değer!..

Evet, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam) Cenâb-ı Hakk’ın ne büyük âyetlerini gördü! مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغَى لَقَدْ رَأَى مِنْ آيَاتِ رَبِّهِ الْكُبْرَى “Peygamberin gözü kaymadı, şaşmadı, aşmadı da. Vallahi gördü, hem de Rabbinin âyetlerinden en büyüğünü gördü!” (Necm, 53/16-18) Esasen dünyada da bir sürü ayet var: Âyât-ı beyyinât, tekvinî emirler; hepsi âyât. Kur’an, o ayetlerin tefsiri. “Sus. Kâinat mescid-i kebirinde Kur’an kâinatı okuyor! Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım, hidayetiyle amel edelim ve onu vird-i zeban edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Hak’tan gelip Hak diyen ve hakikati gösteren ve nuranî hikmeti neşreden odur.” Yalnız Sensin, ey Kur’an! Ey Tercüman-ı Kur’an, Hazret-i Ruh-u Seyyidi’l-Enâm!.. Sana canlarımız kurban, sallallâhu aleyhi ve sellem.

Ne gördü, ne ettiyse, onları hep vazifesi adına değerlendirmiş. Baş döndüren öyle bir meşheri temâşâ etmiş ama fevkalade vefalı. Biraz evvel îsâr adına bir şey dedim; O, îsârda insanlığın ulaşamayacağı ufku ihraz etmiş bir “îsâr âbidesi”. “Kahraman” tabirini de kullanmıyorum, Mahmud Akkad, kullanıyor. Bir îsâr âbidesi… Gördü onları; “Yahu insan, nasıl bunlardan mahrum kalır?!. Ben eğer burada kalmaya karar verirsem, pekâlâ buraya gelmeye çok ihtiyacı olan o insanlar buraya nasıl gelecek? Öyle ise her şeye rağmen, Benim geriye dönüp onların ellerinden tutmam icap diyor!” deyip döndü. Evet, o büyük Hak dostunun ifade ettiği gibi; “Hazreti Muhammed Mustafa, öyle makamları ihraz etti ki, vallahi ben oraya çıksaydım, geriye dönmezdim. Ama O (sallallâhu aleyhi ve sellem), döndü, geldi, elinden tutulacak kimselerin ellerinden tuttu.” Ve sonra hükmünü koyuyor: “İşte veli ile Peygamber arasındaki fark!” İşte Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm ile en büyük veli arasındaki fark! Devlet başkanı falan-filan değil!.. Onlar, bir Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali (radıyallâhu anhüm) değilse, beş para etmez. Satsanız bana, ben beş paraya almam! Çünkü yalanları, doğrularından daha çoktur; “Siyasette söz, hakikatin hilafınadır.”

   “Gâye-i hayal olmazsa veyahut nisyan veya tenâsî edilse; ezhân enelere dönüp etrafında gezerler.”

Şimdi, Cenâb-ı Hak, evvela kalblerimizi o türlü iştiyakla mamur kılsın! Bizi, aşkın, sevdanın, iştiyâk-ı likâullah’ın delisi haline getirsin!.. Kendi kendime söz vermiştim: Hayat-ı Kıtmîrânenin sonunda, daha ziyade münâcaat ve naat yazmaya. Öyle şiire de kabiliyetimin olduğu söylenemez. Ama herkesin kendine göre bir dırdırı, bir mırmırı vardır. Şiiri de kirletmiş olabilirim, naatı da kirletmiş, münâcaatı da kirletmiş olabilirim. Ama şimdiye kadar o kadar enfes münâcaatlar, o kadar enfes naatlar yazılmıştır ki, Zat-ı Ulûhiyete karşı aşk u iştiyakı dillendiren, O’nun delisi olduklarını ortaya koyan!.. Hangisinin o sözlerine bakarsanız, “Yalan söylüyor, mübalağa yapıyor!” diyemezsiniz. Onu, bir sevda delisi şeklinde, Mecnun gibi görürsünüz. Öyle Mecnun gibi görürsünüz ki, sevdanın sevdalısıdır. Aşkın âşığıdır o. Ne dediğinin, ne ettiğinin farkında değildir, artık tamamen o işin delisi olmuştur.

Şimdi mesele gönle öyle yerleşince, -hep tekrar ettiğim ifade ile- tabiatın bir derinliği haline gelmişse, iç dinamizminiz haline gelmişse şayet, zannediyorum, sizde de çok ciddî, öyle bir iştiyak olacak. Diyeceksiniz ki: “Hayatta kaldığımız sürece, bu hayatta kalmanın gâyesi, gâye-i hayali veya mefkûresi veya ideali -bize göre- kendini düşünmeden, kendi rahatını düşünmeden, aile efradının mutluluğunu/rahatını düşünmeden, insanlık adına bir şeyler yapıp ortaya koyma mefkûresi/gaye-i hayalidir.”

Aslında böyle bir gaye-i hayal olmazsa, insanın, enâniyet girdabına kapılmaması da mümkün değildir. İşte Hazreti Üstad’ın bu mevzudaki beyanı: “Gâye-i hayal olmazsa veyahut nisyan veya tenâsî edilse, ezhân enelere dönüp etrafında gezerler.” Yani öyle yüksek bir duyguya, bir düşünceye, bir meseleyi realize etmeye kilitlenmemiş iseniz şayet… Yani Bağdat’a gitmeye… Bağdat derlerdi, eskiden sultanlık orada olduğundan dolayı… Bağdat’a gitmeye karar vermemiş iseniz şayet, enâniyet girdabına, egoizm girdabına, egosantrizm girdabına, narsizm girdabına düşmeniz, kaçınılmaz olur.

Öyle diyor: “Gâye-i hayal olmazsa veyahut nisyan veya tenâsî edilse…” Nisyan, unutma demektir; gaye-i hayali unutma. “Benim vazifem: İ’lâ-i Kelimetullah!” Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) maddî mücâhedede: مَنْ قَاتَلَ لِتَكُونَ كَلِمَةُ اللَّهِ هِيَ الْعُلْيَا فَهُوَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ “Kim, Allah adının/dininin en yüce olması için mukâtele ederse, o Allah yolunda demektir.” buyuruyor. Günümüzde bu meseleyi ifade edecek olursak; مَنْ جَاهَدَ لِتَكُونَ كَلِمَةَ اللهِ هِيَ الْعُلْيَا، فَهُوَ فِي سَبِيلِ اللهِ Nâm-ı Celîl-i İlahînin, her yerde anılan bir şey haline, şehbal açan bir bayrak haline gelmesi istikametinde, tamamen o duyguya kilitlenmiş, o gâye-i hayale kilitlenmişse şayet, zannediyorum, o insanın da başı dönmez, bakışı bulanmaz, sağa-sola takılmaz. Biri gelse ısırsa, öbürü çelme atsa, öbürü bir el-enseye kalkışsa, öbürü bir kündeye girişse, bunların hiçbirini görmez; yürür, “Vira bismillah!” deyip hedefine doğru. Durdursalar, yine yürür, yine yürür, yine yürür. Öbürü de arkadan ürür!..

“Gâye-i hayal olmazsa ya nisyan veya tenâsî edilse..” Unutulacak gibi değil ama tenâsî edilse. Tenâsî, “tefâ’ül” kipinden, “izhâru mâ leyse fi’l-bâtın” manasına. “Yahu unutulacak gibi değildi bu ama…” Hani eski Tıpta kullanılırdı, “temâruz”. Maraz, hastalık demek; temâruz ise, hasta görünme demektir. Böyle bir rapor koparmak için hasta görünür; “Uf başım, of kasıklarım, of falan-filan!” der. Buna eski hekimler, “temâruz” (تَمَارُض) derlerdi, şimdi ne diyorlar bilmem. “Te’âmî” (تَعَامِي) de onun gibidir; gördüğü halde görmezden gelmek. Gâye-i hayal olmazsa ya nisyan veya tenâsî edilse; görmezden gelinir, unutulmuş gibi bir muameleye tabi tutulursa, “ezhân enelere dönüp etrafında gezerler”; insan, egoizmanın korkunç akıntılarına kapılır ve bir daha da o kahredici akıntıdan sahil-i selamete çıkamaz; “Dünya!” deyip arkasından koşanların çıkamadıkları gibi.

   Yüce bir gaye uğrunda, damla ile deryaları kazanma ufkuna yürürken çekilen sıkıntılar yolun kaderi olarak görülmelidir.

Bize gelince, dileğimiz: اَللَّهُمَّ اِشْتِيَاقًا إِلَى لِقَائِكَ، وَإِلَى لِقَاءِ حَبِيبِكَ، تُغْنِينَا بِهِ عَنِ اشْتِيَاقِ مَا سِوَاكَ، يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ Allah’ım! Bize, Zâtına ve Habîbine karşı öyle delirtici bir iştiyak ver ki; başka bütün iştiyaklar, sinemizden silinip gitsin! Ey yegâne merhametli, başka bütün iştiyaklar, sinemizden silinip gitsin! Cennet bile silinip gitsin! Onun kıymeti de orada Allah’ın Cemâli var, Rıdvân’ı var, Enbiyâ-ı ızâm var, Allah’ın sevdikleri var; ondan dolayı, onların hatırına. Yoksa, bizim sevdalı olduğumuz şey, O (celle celâluhu).. Hû.. Allah Hû.

Evet, dünyada, böyle bir yüksek gâye-i hayal için durmaya değer. Kıtmîr’in mülahazası; iştirak etme mecburiyetinde değilsiniz. Ben, Sultanlar Sultanı’nı (celle celâluhu) insanlara anlatamayacaksam.. bu mevzuda bir hizmetim olmayacaksa.. Efendimiz ile alakalı iki tane gönle O’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) sevdiremeyeceksem şayet.. bir insanın hidayetine -Allah’ın yaratmasıyla- vesile olamayacaksam şayet.. kendi şahsî hayatım adına eğer böyle yüksek bir gâye-i hayale dilbeste olamamışsam… Siz beni mazur görün, kendime ait bir söz ile söylüyorum; cihanları fethetme dahi olsa onun karşılığında, kendimi “eşek” sayarım. Sakın size bir şey söyledim zannetmeyin! Ben, düşündüğüm şeyi -kendi adıma düşündüğüm şeyi- kendime söyledim!..

O’nu (celle celâluhu) sevdirme… Emir: حَبِّبُوا اللَّهَ إِلَى عِبَادِهِ يُحْبِبْكُمُ اللَّهُ buyuruyor: “Allah’ı sevdirin kullarına ki sevsin Allah da sizi!” Mukabele… Böyle bir mukabele!.. Bir damla ile O’na (celle celâluhu) doğru adım atın, size derya ile mukabelede bulunsun! Bir zerre ile O’na (celle celâluhu) doğru bir adım atın, size güneşler ile mukabelede bulunsun! Bir fâni âlem ile O’na (celle celâluhu) doğru bir adım atın, bir bâkî âlemi size bahş eylesin!

Pazarlığa bakın! “Te’âtî”ye bakın! Ticarette “te’âtî” yolu ile alışveriş vardır. Malın fiyatı üstünde, bellidir; karşılığını verir, alırsın; pazarlık yapmadan, be’y ü şirâ mülahazasına girmeden. Buna da Kitabü’l-Büyû’da, “te’âtî yoluyla alışveriş” denir. İşte bu, “te’âtî”dir: وَأَوْفُوا بِعَهْدِي أُوفِ بِعَهْدِكُمْ  “Verdiğiniz sözü tutun, bakın nasıl söz tutuluyormuş, Ben nasıl size verdiğim sözü tutacağım!” (Bakara, 2/40) Hele bir dilbeste olun, hele bir gönlünüz ile O’nun (celle celâluhu) arasındaki engelleri, mâniaları, surları elinizin tersiyle itin! Hele O’nun (celle celâluhu) ile bir kalbî bütünlüğe geçin; bakın başınızdan aşağıya sağanak sağanak neler yağdırıyor!..

Evet, O’nun (celle celâluhu) bir şey kazanmaya ihtiyacı yok. O (celle celâluhu), Ganiyy; O, Muğnî; O, Müstağni-i Mutlak. Siz/biz, muhtaç. Üyevsü’l-Karnî’nin münâcaatında dediği gibi; belki daha öncesi Seyyidinâ Hazreti Ali’ye, Zeynülâbidîn’e, Hasan Basri gibi kimselere dayanıyor. Evet, O (celle celâluhu), Ganiyy-i ale’l-ıtlâk, Müstağnî-i Mutlak!..  Muhtaç olan, biziz; fakir olan, biziz; âciz olan, biziz; sermayesi damla olan, biziz; sermayesi zerre olan, biziz!.. Bu minicik şeyleri vermek suretiyle cihan-bahâ şeyleri elde etmek, ne kadar kârlı bir ticaret!.. إِنَّ اللهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنْفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُمْ بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ “Allah, karşılık olarak cenneti verip müminlerden canlarını ve mallarını satın almıştır.” (Tevbe, 9/111) buyuruyor.

Allah sizin ile öyle bir pazarlıkta bulunuyor. Satın size ait fânî şeyleri; alın bâkî şeyleri.. gelip-geçici şeyleri atın; alın gelip-geçmeyen şeyleri.. atın böyle fânî güzellikleri; elde edin bâkî bir güzelliği, bakmaya doyamayacağınız, gördüğünüz/baktığınız zaman kendinizden geçeceğiniz. Çünkü sadece dünyada değil, sistemlerde, galaksilerde, manevî hayatta, maddî hayatta, cismâniyette, metafizikte, metapsişikte ne kadar serpiştirilmiş güzellikler varsa, bütün o güzelliklerin kaynağı O (celle celâluhu)’dur. O güzelliklerin hepsini dolunay halinde, bir ufukta temâşâ ediyor gibi temâşâ etme… Orada kalb durması olsa, -zannediyorum- kalb durur. Fakat orada kalb durması yok, orada aritmi yok. Evet, kalb durur, ölür insan o güzellik karşısında. Dünyaya ait güzellikler, öyle deryada damla ve topraktan bir zerre gibi bir şey. Onu ver, bak ne alıyorsun karşılığında!..

Siz, ona talipsiniz, ona talip oldunuz arkadaşlarınızla beraber. Bugün de Cenâb-ı Hakk öyle yüce bir şeye talip olmanın bir parça sıkıntısını çektiriyor. Öyle büyük bir şeyi elde edeceksiniz, azıcık sıkıntı çekmeniz lazım. Öyle bir şey karşılığında sıkıntı çekmek, âdet-i İlahî. أَشَدُّ النَّاسِ بَلاءً: اَلْأَنْبِيَاءُ، ثُمَّ اْلأَمْثَلُ فَالْأَمْثَلُ “Belanın en çetini, en zorlusu, enbiyâ-ı ızâma… Sonra derecesine göre diğer insanlara.” Hazreti Pîr, açılımını yaparak söylüyor; أَشَدُّ النَّاسِ بَلاَءً اَلْأَنْبِيَاءُ، ثُمَّ اْلأَوْلِيَاءُ “Belanın en çetini, enbiyâ-ı ızâma; sonra evliyaya…” İsterseniz “asfiyâ”, “ebrâr”, “mukarrabîn” de diyebilirsiniz, derecesine göre. Enbiyâdan sonra “mukarrabîn”, onlardan sonra “asfiyâ”, onlardan sonra “evliyâ”, onlardan sonra da “sizler gibi güzel insanlar”, onlardan sonra da sizin yanınızda bulunduğundan dolayı belki Kıtmîr. Evet, “kıtmîr”, hurma çekirdeğinin yarığındaki iplik/nokta gibi şey veya o çekirdeği saran zar demektir; değersizliğin ifadesi olarak kullanılır; Ashâb-ı Kehf’in köpeğinin de adıdır. Evet, Hizmet dünyasında “kıtmîr”, o kadar.

   Haramîler Hizmet’i taşlıyorlar; bilmiyorlar ki, “Kazara bir sapan taşı bir altın kâseye değse / Ne taşın kıymeti artar, ne kıymetten düşer kâse.”

Evet, sizi ötede şanlı, namlı, nişanlı, adlı, ünvanlı hâle getirecek bir yolda yürüyorsunuz. O güzel hallerinizle hallolmayacak mesele yoktur. İnsanlığın problemlerini, o güzel halinizle/temsilinizle halledeceksiniz. Ha, bu arada birileri gelip ilişecek; diş atacak, ısıracak, yalan söyleyecek. Bunların hepsi kâfirce şeyler; onlara “kâfir” demiyoruz fakat bu davranışlar, kâfirce şeyler. Yalan, kâfirce bir şey.. iftira, kâfirce bir şey.. olmadık bir şeyde bulunma/söyleme, kâfirce bir şey.. birini ifnâ etme, ibâdede bulunma, tenkîlde bulunma, itibarsızlığa zorlama, kâfirce tavır, kâfirce davranış…

Bunları yapan insanlar, tevbe ederlerse, kurtulurlar. Bir de deyip ettikleri kimselerden özür dileme şartı vardır. Ama bir şey var ki bana yapılamaz gibi geliyor: Heyeti milyonlara bâliğ olan bir cemaat hakkında, bir Hizmet hakkında bu türlü iftiralarda, isnatlarda, nâsezâ/nâbecâ sözlerde bulunuyorlarsa, hafizanallah… O cemaatin teker teker her ferdinden -el öpme pahasına bile olsa- helallik almadıktan, bütününe “Hakkını helal et!” deyip helallik almadıktan sonra kurtulmaları mümkün değildir. Ve ona ne benim ne başkasının ne de başkalarının gücü yetmez. Cenâb-ı Hak, böyle diyen ve böyle edenleri, altından kalkılmayan o “vizr fâsid dairesi”nden halâs eylesin!.. “Vizr”, vebal, günah, kaybettiren şey demektir. O “vizr fâsid dairesi”nden halâs eylesin!..

Dünya, başlarını döndürmüş, bakışlarını bulandırmış; dünyadan başka bir şey görmüyorlar. “Dünya saltanatı!” deyip onun uğrunda her şeylerini fedâ ediyorlar. Kur’an’ın ifadesiyle: “Bilerek dünya hayatını âhiret hayatına tercih ediyorlar.” Ve bir yönüyle, bu kıymetli, çok değerli olan Hizmet’i değersizleştirmek için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. Cenâb-ı Hak, o fâsid daireler zincirinden onları da halâs eylesin! Ne diyelim?!.

Evet, “Kazara bir sapan taşı bir altın kâseye değse / Ne taşın kıymeti artar, ne kıymetten düşer kâse.” Bir kâsede altın taşıyorsunuz; kendini bilmez bir densiz, bir taş atıyor. Taş gelip kâseye (keseye) değiyor; ne taşın kıymeti artar, ne kıymetten düşer kâse. Öyle bir şey taşıyorsanız, size diyenler, sadece kendi densizliklerini ortaya koymuş olurlar. Evet… “Hakîr düştüyse ‘Hizmet’, şânına noksan gelir sanma / Yere düşmekle cevher, sâkıt olmaz kıymetten…” Sürgün.. ihtifâ.. cebrî hicret.. zindan.. evlere kapanma, dışarıya çıkamama.. aç bırakılma, susuz bırakılma.. kâfirin, zâlimin yapmadığı/yapmayacağı şeylere maruz kalma… Bütün bunlarla sizi kıymetsizliğe mahkûm etme ceht ve gayreti içindeler. Fakat, yere düşmekle cevher, sâkıt olmaz kıymetten!..

Siz, cihan çapında maşerî vicdana otağlarınızı kurmuş insanlarsınız. Sevgi otağlarınızı, sempati otağlarınızı… Kimsenin o gönüllerden onu söküp atmaya gücü yetmeyecektir. Amnofis de olsa, yetmeyecektir; Jul Sezar da olsa, yetmeyecektir; Lenin de olsa, yetmeyecektir; Tiran da olsa, yetmeyecektir; yetmeyecektir, yetmeyecektir… Siz, hal ile, temsil ile dünya çapında insanlığın sinesine otağ kurmuşsunuz. Densiz, kirli ağızlar, ağızlarını her açışlarında levsiyât boşaltan insanlar, “terör örgütü” diyecekler, “firak-ı dâlle” diyecekler, “paralel” diyecekler… Halt edecekler, herze yiyecekler; fakat katiyen size zarar gelmeyecek.

Durumunuzu resmetme açısından -min gayri haddî- bunları söyledim. Eğer sizi incittiysem, özür dilerim. Allah karşısında da yakışıksız, şık olmayan bir şey dedimse, O’ndan da af dilerim. Ama zâlimlerden asla!..

Kırık Testi: Zamanı Bir Başka Duyuş

Herkul | | KIRIK TESTI

İçinde bulunduğumuz kutlu zaman dilimini tam duyabilmek için, evvelâ ruh ve vicdanların gökler ötesi böyle bir mûsıkîyi ve şiiri hissetmeye hazır olmaları lâzımdır. İç âlemleri, dış çevreleri ve hayat televvünleri itibarıyla âfâkî ruhlar onu sadece gökte değişen hilâller şeklinde takip ederler.

Günümüzde umumî atmosfer; radyolarla, televizyonlarla, klaksonlarla; uçak, tren, vapur, otomobil, tramvay gürültüleriyle; âsâbımızı bozan münasebetsiz sirenler ve ciyak ciyak reklâm ve propaganda vasıtalarının çığlıklarıyla o kadar ciddi kirlendi ki, esaslı bir ameliyat-ı ruhiye ve fikriye geçirmeden, hatta yeni baştan bir kere daha bütünüyle uhrevîleşmeden bu mübarek ayların semavîliğini ve bu aylarda ötelerin bayıltan mûsıkîsini duymak çok zor, belki de imkânsızdır.

Mânevî kirlerden arınmış, semavîliklere açık nezih ruhlar, bilhassa içindeki bazı gecelerle daha bir zirveleşen bu mübarek zaman dilimini, âdeta bir lezzet gibi duyar, bir gül gibi koklar, bir mûsıkî gibi dinler ve bir kevser gibi yudumlarlar. Azıcık dikkat edebilsek hemen hepimiz, bu ayların ufkumuzda tulûunu, tıpkı semavî bir koruya veya uhrevî bir koya giriyor gibi en büyüleyici şekilde hisseder; ötelerde seyahat ediyormuşçasına bütün benliğimizle köpürür ve nâsûtiyetimizin hudutlarına sığmaz hale geliriz.

Aslında bir zamanlar, bu bizim en tabiî hâl ve iklimimizdi: Eskiden senenin hemen her mevsiminde yudumlayıp dolaştığımız o ledünnî zevk ve uhrevî hazlara, şimdilerde, pek çoğumuz itibarıyla fevkalâde aç ve susuz bulunuyoruz. O zevk ve hazları, geçmişe ait enginlikleriyle duyabilmek için, gündelik duygulardan ve düşüncelerimizi saran isten-pastan arınmamız, sonra da ümit ve beklentilerimizde daha bir derinleşmemiz icap ediyor. Bunu başarabildiğimiz sürece, varlığın içinde her zaman gizli, büyülü, ince ve gönüllerimizi rikkate getiren pek çok gerçeği duyabilir ve sınırlılığımızı aşabiliriz. Hele, insanı sürekli ledünnî ufuklarda gezdiren mübarek gün ve gecelerde…

Evet, varlığı gönül kulağıyla dinleyebilenler için mübarek gün ve geceler, âdeta ötelerin diliyle bir şeyler mırıldanan birer şair, birer bestekâr hâline gelir ve bizlere ne harikulâde şeyler fısıldar. Duyup hissettiğimiz esintiler, cismaniyetimizi kuşatan başka görüntü ve başka gürültüleri bir tarafa iterek, gönlümüzün derinliklerinden, ukbaya açılan hususî menfez ve koridorlarla bizi, öbür tarafın meçhul ve büyülü yamaçlarına ulaştırır ve temâşâ zevkiyle âdeta mest eder. Böyle bir mülâhazalar dünyasında sabahlar, Cennete ilk adım atışın mest ü mahmurluğu içinde; öğlenler, Sevgiliyi temâşâ ile günün yorgunluğunu atma hazzıyla; akşamlar, bir alaca karanlık içinde vuslata yürüme neşvesiyle; geceler, halvetin idrakler üstü güzellikleriyle tüllenir ve her biri ayrı bir tat, ayrı bir neşe ile gelir geçer gönül ufkumuzdan.

Hele, Regâib, Miraç, Beraat kandilleri gibi gece âleminin taçları ve zamanın Allah’a en yakın zirveleri ya da O’na açılmanın rıhtımları, limanları, rampaları sayılan o mübarek gün ve gecelerde, gönüller ayrı bir duyarlılıkla parıldar; ruh sonsuza doğru bir başka türlü kanat çırpar; her şey verâların ezelî şiirine dem tutar; her yanı tam bir uhrevîlik büyüsü kaplar; her sineyi, dillerin ifadeden âciz kaldığı bir naz ve niyaz zemzemesi sarar. Hususî bir kısım tecellilerle ötelerin kapısı, penceresi, menfezi hâline gelen mekân; ümit ve beklentilerin yakarışlara dönüşüyle billurlaşan zaman ve yeni nazil olmuş gibi, her sûresi, her maktaı, her âyeti ve her cümlesinde hemen herkese yepyeni bir hayat vaadiyle âvâz âvâz çağıldayan Kur’ân, bizlere, iman ve ümitle yemyeşil tepeler, Cennette cuma yamaçları gibi rü’yete açık zirveler ve susamış gönüllerimize hayat suyu gibi iksirler içirerek, ruhlarımıza mü’min olmanın tasavvurlar üstü avantajlarını sunarlar.. sunar ve Rabb’e yönelik sinelerde ne telâffuzları çatlatan mânâ ve muhtevalar, ne ifadelere sığmayan tecellilerle tüllenirler.

Öyle ki, ruhlardaki bu enginlik ve zenginlik, görüp hissettiğimiz her şeye rengini çalarak bizi bütünüyle veraîleştirir.. ve kendimizi, uhrevîlerin teşkil ettiği bir halka-i zikirde mehabet yudumluyor ya da Cennetlerin ferahfeza ikliminde, huri ve gılmandan müteşekkil bir korodan neşideler dinliyor gibi buluruz.

Hele, bazılarımız itibarıyla ve bazı zamanlarda, ruhlarımızı saran bu zengin uhrevîlik, bizi, içinde bulunduğumuz dar zaman buudları dışına çekerek, içimizde hep hasretini duyduğumuz Cennetin kapısının önüne kadar sürükler.. sürükler de, âdeta kendimizi, fevkalâde mahrem, asla duyulup görülmemiş ve kelimelerle ifade edilmeyen bir sihirli âlemin sahilinde sanırız. Böyle bir ruh hâleti içinde biz bir şey düşünüp konuşmasak da, öteler kendi sesinden bize güftesiz besteler sunar ve: “Ben kulağınızda bir ihtizaz, gözlerinizde bir ışık, sinelerinizde de bir haz olarak hep içinizdeyim.. içinizde ve duygularınıza açık limanlarda, rıhtımlarda, rampalardayım. İsteseniz beni avuçlarınızın içine alıp sahiplenebilirsiniz…” derler. Ötelere, ötelerin de ötesine uzanan bu köpük köpük duygular içinde gönüllerimize yağdığına inandığımız uhrevî ışıkların; her zaman his ve yakarışlarla tüten umumî havanın; mor, pembe, beyaz, sarı sokaklarda ve mahyalardaki kandillerin; günde birkaç defa ruhlarımızda sonsuzu rasat etmeye koştuğumuz mabetlerin; bizimle aynı duyguyu paylaşan ve hislerimize tercüman olan tertemiz insanların.. evet bütün bunların hemen hepsinin ayrı ayrı birer mevcudiyeti, birer ruh ve mânâsı, birer lezzeti ve birer büyüsü olduğunu duyar gibi oluruz. İşte bu mânâ ve muhteva ile dopdolu ruhlarımız, asıl kendilerine döndüklerinde, her şeyden daha engin olan iç dünyalarının derinliklerini temâşâya dalar ve çevrelerindeki eşyayı daha bir farklı duymaya başlarlar.

Evet, varlık, insan ve ötelerin daha mükemmel duyulup hissedildiği bu mübarek günler, dimağlarımızda en kudretli düşünceleri tutuşturur, ruhlarımızda en zevkli şiirleri besler, gönüllerimize en sırlı vâridât kapılarını aralar ve bize en mahrem hislerimizi ifade etme imkânını hazırlar.

Bu mübarek zaman diliminin mehabetiyle bazen hemen pek çoğumuz susar ve âdeta kendi iç dünyamızla hasbıhâle başlarız. Kim bilir, belki de böyle bir sessizleşme, güven, sevgi, itibar ve herkesi kucaklama yolunda en beliğ sözlerden daha anlamlı tesirler icra ediyordur. Evet bazen, murâkabe, his, mârifet mülâhazası ifade eden böyle heybetli bir sessizlik en derin sözlerden daha müessir olabilir.. ihtimal bizim en çok hasretini çektiğimiz işte bu sâmit talâkattir.!

Eskiden beri bu kutlu zaman dilimi yaşana yaşana ruhlarımıza öyle işlemiştir ki, o daha ufukta belirir belirmez, kalbimizin dudaklarında ne şeker-şerbet şeyler duymaya başlar, ne engin mânâların bir beyan zemzemesi hâlinde içimize aktığını hisseder ve ne enfes düşüncelerin kalemlerden akan mürekkeplere karışıp nakış nakış kâğıtların üzerine döküldüğüne şahit oluruz. Olur ve hâlihazırdaki mevcudiyetimizin yanında, olmayı düşündüğümüz, iman ve ümitlerimizde tomurcuk tomurcuk açan günleri sayıklar, arzu ve emellerimize göre yepyeni dünyalara doğru kanat çırpıp uçtuğumuzu sanırız.

Biz hepimiz, bu mübarek ayları ve o ayların zirve gün ve gecelerini imanlı gönüllerimize her zaman akseden ışık tayfları şeklinde görmüş ve sevmişizdir. Aradan yıllar ve yıllar geçse, insanların düşünce ve tarz-ı telakkileri değişse de bu mübarek gün ve geceler, bizleri hep aynı duygu ve düşünce yamaçlarında dolaştıracak ve gönüllerimize aynı ilhamları boşaltacaklardır.

518. Nağme: İman, Ümit ve Sabır

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi şu hususları dile getirdi:

* Ümit her şeyden evvel bir inanç işidir. İnanan insan ümitlidir ve ümidi de inancı nispetindedir. Hele insan, inanacağı şeyi iyi seçebilmiş ve ona gönül vermişse, artık onun ruh dünyasında, ümitsizlik, karamsarlık ve bedbinlikten asla söz edilemez.

* Allah’ın sonsuz kudretine inanan insanların ümitsizliğe düşmeleri düşünülemez. Zira bizi mülkünde istihdam eden O’dur. Mülk O’nundur ve O, mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. İsterse gecede gündüz; kışta da bahar yaratır. Dilerse gündüzü geceye, yazı da kışa çevirir.

* Ayet-i kerimenin ifadesiyle, وَلَا تَيْأَسُوا مِنْ رَوْحِ اللهِ إِنَّهُ لَا يَيْأَسُ مِنْ رَوْحِ اللهِ إِلَّا الْقَوْمُ الْكَافِرُونَ “Allah’ın rahmetinden asla ümidinizi kesmeyin. Şurası bir gerçek ki, O’na inanmayan kâfirler güruhu dışında hiç kimse Allah’ın rahmetinden ümit kesmez.” (Yûsuf Sûresi, 12/87)

* Ümit, Allah’a güvenin ifadesi olduğu gibi, iradenin hakkını vermek de demektir. Allah bir irade vermişse, niye ye’se düşelim ki?!. M. Akif ifadesiyle:

“Ye’s öyle bataktır ki; düşersen boğulursun.

Ümîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!

Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;

Me’yûs olan rûhunu, vicdânını bağlar.”

* Hazreti Üstad, ümitsizliği çok büyük bir engel olarak anlatmış; “Yeis, mani-i her-kemaldir.” demiş; inşirah verici beyanlarıyla hep ümidin sesi soluğu olmuştur.

* Denebilir ki iman zayıfladıkça yeis güçlenir. Aksine, insan imanda ne kadar derinleşirse ümidi de o ölçüde pekişmiş olur.

* Mü’minlerin birbirlerine sabır tavsiye etmeleri gerektiği gibi ümit takviyesinde bulunmaları da lazımdır.

* Şayet yürüdüğünüz yol Peygamberlerin ve Hak dostlarının yürüdüğü doğru yol ise, Allah katiyen sizi yolda bırakmaz, size yolsuzluğun acısını tattırmaz.

* Yol O’nun yolu ise, o yolda çekilenler bile nimettir. Hiç öyle olmasaydı, Peygamberlere ve onların arkasında yürüyenlere o kadar ağır şeyler çektirilir miydi?!.

* Ashâb-ı Kiram efendilerimiz işkence ve eziyetlerin her türlüsünü çekmişlerdi. Yerinde boykotlara maruz kalmışlar, yerinde tehcirlere, tehditlere, tenkillere, ibâdelere uğramışlardı. Yurtlarını yuvalarını terk etme mecburiyetinde bırakılmışlar, farklı beldelere hicret etmek zorunda kalmışlardı.

* Boykot yaklaşık üç sene sürdü. İzdivaç yok; gökte yağmur, yerde nebat yok; alışveriş yok, yardım yok, yiyecek yok, ilaç yok… Müslümanlar sabır ve metanetle güneşin doğacağı ânı bekliyorlardı. O dönemde -günümüzde olduğu gibi- yaş kuru tefrik edilmeden, değmiş değmemiş denmeden herkese çektiriliyordu.

* Ondan sonra da gönülden inananlara kan kusturan o Ebu Cehiller, o Utbeler, o Şeybeler hiçbir dönemde eksik olmamıştır; belki sadece isimler değişmiştir ama hemen her zaman bir kısım zalimler zulümlerine devam etmişlerdir.

* Boykot döneminin sonunda, hüzün senesinin ardından Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in Miraç’la mükâfatlandırılması gibi, her sıkıntı fevkaladeden bir iltifatla taçlandırılmıştır. Meselenin sonucu bu ise, mü’min kaybetmiyor demektir; kaybeden zalimlerdir.

* Başlangıcı zehir zemberek, neticesi şeker şerbet bir şey varsa, o da, zalimlerin eliyle çekilen azaplar karşısında dişini sıkıp sabretmektir. Fasbirû.. fasbirû!.. (Öyleyse, sabrediniz.. sabrediniz!..)

Bamteli: RUHÂNÎ LEZZET ve ENGİN ŞEFKAT.

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi haftanın Bamteli sohbetinde özetle şu hususları dile getirdi:

İnkâr ve dalâlet fırtınaları karşısında ayakta kalabilmenin vesilesi amelî ve tahkikî imandır.

*Nazarî ve taklidî imanla kalmamalı, amelî ve tahkikî iman hedeflenmelidir. Bu sayede imanın marifete ulaşması, marifetin muhabbetle taçlandırılması ve muhabbetin cinnete varacak şekilde bir aşk u iştiyaka inkılap etmesi mümkün olacaktır. Cenâb-ı Hakk’a kavuşma, cemâl-i bâkemâlini müşahede etme ve “Ben sizden razıyım” hitab-ı celîl-i sübhaniyesini duyma iştiyakıyla yanıp tutuşma, o meselenin zirvesidir. Şayet “iman ettim” diyenler, meseleyi amelle de derinleştirmemişlerse, namazdan şeker-şerbet yudumluyor gibi zevk almıyorlarsa, kaçırdıkları bir teheccüdden dolayı bile yirmi dört saat yemekten iştahları kaçmıyorsa, onlar hala nazarîde emekleyen insanlar demektir.

*Bergson, hakikatin ancak vicdanî duyuş ve sezişle bulunabileceğini ifade ederken; Kant da, Allah’ın amelî akılla bilinebileceği üzerinde durmuştur. Batı kültürü içinde yetişmiş bu filozofların hakikate ne kadar aşina olduğunun ve bizi ne ölçüde hakikate aşina kılacağının münakaşası her zaman yapılabilir. Bu, ayrı bir meseledir. Fakat şurası bir gerçek ki, Allah’ın bilinmesi mevzuunda çoğu zaman sizin ortaya döktüğünüz deliller sadece nazarî bilgi olarak kaldığında iman ve İslâm’a ait esasların koruma altına alınmasında bu durum yeterli olmayabilir. Evet, nazariyatta kalmış her türlü bilgiyi ve delili bir muhalif rüzgâr alıp götürebilir. Bu açıdan nazarî bilgilerin mutlaka amel blokajı üzerine oturtulması gerekir.

*Usûlüddin uleması, taklitle kazanılan inancın bile insanı kurtaracağını söylemiş ve bunu ıstılahî ifadesiyle, “Taklidî iman makbuldür.” şeklinde ifade etmişlerdir. Fakat her ne kadar böyle denmiş olsa da, inkâr ve dalâlet fırtınaları karşısında imanın ayakta kalabilmesi için taklitle benimsenen bu mülâhazaların, daha sonra altlarının doldurularak sağlam bir temele oturtulması ve içte hazmedilip sindirilmesi gerekir. Zira taklit, nazarînin başlangıç noktası olarak mebdede bir vazife eda etse de, onunla elde edilenlerin kalıcı hâle gelmesi tahkikle mümkündür.

Engin deniz, uzun yol ve sarp yokuşlar ancak iman, marifet, muhabbet ve aşk u iştiyak azıklı gemiyle aşılabilir.

*Rasûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Ebû Zerr hazretlerinin şahsında bütün ümmet-i Muhammed’e şöyle buyurmuştur:

جَدِّدِ السَّفِينَةَ فَإِنَّ الْبَحْرَ عَمِيقٌ

وَخُذِ الزَّادَ كَامِلاً فَإِنَّ السَّفَرَ بَعِيدٌ

وَخَفِّفِ الْحِمْلَ فَإِنَّ الْعَقَبَةَ كَئُودٌ

وَأَخْلِصِ الْعَمَلَ فَإِنَّ النَّاقِدَ بَصِيرٌ

“Gemini bir kere daha elden geçirerek yenile, çünkü deniz çok derin. Azığını tastamam al, şüphesiz yolculuk pek uzun. Sırtındaki yükünü hafif tut, çünkü tırmanacağın yokuş sarp mı sarp. Amelinde ihlâslı ol, zira her şeyi görüp gözeten, tefrik eden ve hakkıyla değerlendiren Allah senin yapıp ettiklerinden de haberdardır.”

*Marifet, nazarî bilgi değildir; o, bir vicdan kültürüdür. Vicdan marifetle lebrîz olunca (taşacak kadar dolunca) muhabbet sınırına ulaşılmış demektir. Artık muhabbet insan mahiyetinde bir dinamo haline gelir ve o sayede insan, Allah’ı, Rasûlü’nü ve Sahabeyi her şeyden artık sever. Zamanla o kulu likâullah iştiyakı bütün bütün sarıverir.

*Özellikle tasavvuf ıstılahı olarak çokça zikredilen “likâullah” tabiri, Allah’a kavuşmak, Cenâb-ı Hakk’ın vuslatına ermek ve Cennet’te “Cuma Yamaçları”ndan Mevlâ-yı Müteâl’in o güzellerden güzel cemaliyle şereflenmek demektir. Likâullah iştiyakına (Mahbûb’a karşı arzu ve isteklerle dolup taşmaya) giden yol, imandan, imana bağlı mârifetten, mârifet kaynaklı muhabbetten ve muhabbetten hâsıl olan aşk u şevkten geçer.

Cenâb-ı Hakk’ın cemalini görenler Cennet nimetlerini dahi unuturlar. Bize de lütfet cemâlini ya Rabbenâ!..

*İştiyak likâullah, zirvedekilerin mülahazasıdır. En büyük sabır da likâullaha aşk u iştiyak ile yanıp tutuşan ama henüz “gelebilirsin” davetini almadığından dünya zindanına katlanan hakikat âşıklarının vuslata karşı dişini sıkıp dayanma sabrıdır. Bunların kendilerini dünyada kalma adına frenlemeleri sadece, emre itaatteki inceliği kavramalarından kaynaklanır. “Burası bir talimgâhtır; biz de birer askeriz. Bizi buraya O gönderdi. O’nun aşk u iştiyakıyla ocaklar gibi yanıp tutuşsam da yine de gam izhar eylemeyeceğim. Emir verip ‘gel’ diyeceği âna kadar rızayla sabredeceğim.” Zirvedekilerin solukları bunlar.

*Aliyyu’l-Kârî hazretlerinin ifadesiyle “Mü’minler keyfiyetsiz, idraksiz, ihatasız ve misalsiz olarak, her türlü tarifin üstünde ‘bî kem u keyf’ O’nu müşahede edeceklerdir. O’nu görünce, artık Cennet’te olduklarını ve Cennet nimetlerini de unutacaklardır. Yazık o inanmayanlara, onlar öyle büyük hüsran içindedirler ki, mü’minler Cenâb-ı Hakk’ın cemaliyle sermest olarak Cennet nimetlerini bile unuturken, onlar pişmanlık ve hasretle vurunup dövüneceklerdir.” Evet, Cenâb-ı Hakk’ın cemalini görenler Cennet nimetlerini dahi unuturlar. Zira Hazreti Bediüzzaman’ın ifadeleri içinde, dünyanın binlerce sene mesûdâne hayatı, Cennet’in bir saatine mukabil gelmez. Cennet’in de binlerce sene mesûdâne hayatı, Cenâb-ı Hakk’ın cemâlini bir dakika görmeye karşılık olamaz. Hele bir de, O’nun bizzat “Ben sizden hoşnudum!” demesi vardır ki, o hiçbir nimetle kıyas edilemez.

Hakiki saadet, hâlis sürur, en şirin nimet ve safi lezzet marifetullah ve muhabbetullahtadır.

*İman ve sâlih amel dairesi, insanın marifetten muhabbete, muhabbetten de lezzet-i ruhaniyeye kadar pek çok güzelliği duyup hissetmesini sağlar. Öyle ki, ibadet iştiyakı onun ruhunu bütün bütün sarar ve kulluk onun için ruhanî bir zevke dönüşür; artık o, bal-kaymak yiyor gibi ibadet eder ve ibadete bir türlü doymaz.

*Gerçi, insan lezzet-i ruhâniyenin ve manevî zevklerin talibi olmamalıdır; fakat o peşine düşmese de bunlar kulluğun bir semeresi olarak ziyade bir lütuf şeklinde esip gelebilir. Nitekim Nur Müellifi, “Hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi iman-ı billahtır. Ve insaniyetin en âli mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, iman-ı billah içindeki marifetullahtır. Cinn ü insin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki muhabbetullahtır. Ve ruh-u beşer için en halis sürur ve kalb-i insan için en safi sevinç, o muhabbetullah içindeki lezzet-i ruhâniyedir.” derken bir hedef göstermekten daha çok tabiî bir neticeyi nazara vermiştir. Hazreti Üstad, hakiki saadetin, hâlis sürurun, en şirin nimetin ve safi lezzetin marifetullah ve muhabbetullahta olduğunu belirtmiş ve bir insan marifet ve muhabbet ufkuna ulaşırsa, onun ekseriyetle lezzet-i ruhaniyeyi de derinden duyup tadacağına işaret etmiştir.

*Esasen, ibadeti ve genel olarak kulluğu -ruhânî de olsa- zevke ve lezzete bağlama bizim mesleğimize uygun değildir. Hâlis bir mü’min, haccını, orucunu, namazını, teheccüdde gece karanlıklarını yırtan âh u vahlarını ve i’lâ-yı kelimetullah hesabına iştirak ettiği hayırlı faaliyetlerini zevk almaya, lezzet-i ruhâniye ile dolmaya ve doyma bilmeme gibi hallere mazhar olmaya bağlamamalı; bütün amellerini sadece ve sadece Cenâb-ı Hakk’ın emrini yerine getiriyor olma mülahazasıyla ve O’nun rızasını arama duygusuyla ortaya koymalıdır. Vakıa, insan bu konuda hâlis niyetini ve istikamet çizgisini korursa, onun bir kısım ekstra lütuflarla mükâfatlandırılması da her zaman söz konusudur; o talep etmese de zaman zaman lezzet-i ruhâniye meltemleri eser gelir ve onun ruhunu sarar. Temkinli mü’min o hallerin bile “istidraç” olmasından endişe duymalı ve hep teyakkuzda bulunmalıdır.

Şefkat Peygamberi’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) tattıklarını insanlığa da tattırmak için Mir’aç’tan bile dönmesi eşsiz bir îsâr ve fedakârlıktır.

*İnsanlığın İftihar Tablosu, kendisini himaye eden amcası ve çok sevdiği zevcesi Hazreti Hatice Validemiz’i kaybettiği “hüzün senesi”nde, “Habib-i Zîşanım, tasalanma! Ebu Talib’i ve Hatice’yi aldım ama Ben varım.” manasına gelen ilahî bir davet almış; hem bedeni hem de ruhuyla Cenâb-ı Hakk’ın mi’râcına mazhar olmuştu. “Kâb-ı Kavseyni ev Ednâ – İki yay aralığı kadar ya da daha yakın” tabiriyle Kur’an’da anlatıldığı üzere, imkân-vücub arası bir noktaya ulaşmıştı.

*Şefkat Peygamberi (aleyhissalâtü vesselam) Efendimiz, melekût âlemini seyerân eylemiş, daha sonra urûcunu, nüzulle taçlandırmış ve ümmetini Cenâb-ı Hakk’a götürmek için geri gelmiştir. Büyük velilerden Abdülkuddüs Hazretleri demiştir ki: “Hazreti Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) Mi’râç’ta gökler ötesi âlemlere gitti, Sidretü’l-Müntehâ’ya ulaştı, Cenâb-ı Allah’la konuştu. Fakat Cennet’in câzibedâr güzellikleri O’nun başını döndüremedi, bakışlarını bulandıramadı. Döndü, ümmetinin arasına geri geldi. Allah’a yemin ederim, eğer ben oralara gitseydim, o mertebelere ulaşsaydım, geriye dönmezdim!..” Bunu değerlendiren bir büyük zât ise, “işte nebi ile veli arasındaki fark” diyerek önemli bir hakikate işaret etmiştir.

*Peygamber Efendimiz’in bu tercihi -Kalbin Zümrüt Tepeleri’nde- “îsâr-u îsârillâh” sözleriyle ifade edilen hâldir; apaçık hususî mazhariyetlere bile birer mahmil bularak, ücret ve huzûzât vaktinde bütün mevhibeleri nisyana gömüp, sadece ve sadece O’nu duyup, O’nun varlığının ziyasının gölgesi olduğunu hissetmektir ki, “Akrabü’l-Mukarrabîn”in yoludur. Bu mânâda, Hazreti Şeref-i Nev-i İnsan ve Ferîd-i Kevn ü Zaman bir îsâr kahramanıdır. O’nun gökler ötesi âlemlerden, dönüp insanlar arasına inmesi, duyup tattıklarını ümmetine de tattırmak için müşriklerin eziyetlerine maruz kalacağı bir yolu seçmesi hiç kimseye nasip olmayan bir “îsâr” derecesi; ümmeti adına Cennet’ten çıkıp cehennemlere gözyaşı salması, salıp bütün insanları dilemesi de hiç kimsenin tasavvur bile edemeyeceği bambaşka bir îsâr derinliğidir.

Damlanızı derya, zerrenizi güneş kılma yolunda yürüyorsunuz; bu yolda her musibete katlanmaya değer!..

*Günümüzün zalimleri yaptıkları zulümleri bin kat katlasalar, sizin için işin sonu Cennet, rü’yet, rıza ve Rıdvan olduğuna göre, öpüp başınıza koymanız lazım. Elhamdülillah, Cenâb-ı Hak bizi peygamberlerin ve selef-i salihînin yolunda, o yüce ve evrensel mefkûremizi ikâme etme istikametinde yürütüyor. Sizi ve arkadaşlarınızı ama ihtiyârî ama cebrî hicretlere zorlamak suretiyle, dünyanın dört bir yanına açılmanızı sağlıyor. Kendi dünyanızda şöyle böyle ektiğiniz ve başağa yürüyecek hale getirdiğiniz filizleri, fideleri dünyanın dört bir yanına da taşıyacaksınız; hâristanları, (diken tarlalarını) gülistanlar, bostanlar, bağistanlar haline getireceksiniz. Cenâb-ı Hak bunun için dört bir yana salmışsa, sizi çok önemli bir hizmette istihdam buyuruyor demektir.

*Kendinize bakarken “Allah Allah!.. -Hazreti Pîr’in ifadesiyle- Nefis cümleden ednâ, vazife cümleden a’lâ. Bunlar nasıl oluyor da bize gördürülüyor. Biz kendimizi onbaşı bile görmedik. Onbaşı görmedik ama sanki Allah müşîrlere gördürdüğü vazifeyi bize de gördürüyor. Bu, Allah’ın lütfunun enginliği. Nasıl oluyor da böyle oluyor? İnşaallah istidrac değildir.”

*İstidrac, ekstra nimetlerin sağanak sağanak başından aşağıya yağması sonucunda bir insanın kendisini bir şey zannederek şirazeden çıkmasıdır; nimetleri kendi hakkı gibi görerek küstahlaşıp adım adım azaba yürümesidir. Bazen kendini emirü’l-mü’minin görmesi, bazen kendini kutup görmesi, bazen kendini gavs görmesi, bazen kendini mehdî görmesi, bazen kendini mesîh görmesi gibi -hafizanallah- kendini haydutluklara salmasıdır.

*Kendi damlanızı derya kılma yolunda yürüyorsunuz.. kendi zerrenizi güneş kılma yolunda yürüyorsunuz.. hiç ender hiçliğinizi her şey yapma yolunda yürüyorsunuz, Allah’ın izni ve inayetiyle. Cenâb-ı Hak bu mevzuda zaferyâb eylesin, beni de size bağışlasın. Sizin aranızda, öbür tarafta haşr olmaya muvaffak eylesin!..

*Hayatım boyunca hep öyle düşündüm: Bu ahiret hesabına kırmızı pasaportlu güzel insanlar içinde bana da “geç” denileceğini umdum ve istedim. Neden kırmızı pasaportlu?!. فَطُوبٰى لِلْغُرَبَاءِ الَّذينَ يُصْلِحُونَ مَا أَفْسَدَهُ النَّاسُ “O gariplere müjdeler olsun!.. Halk kendini bozgunculuğa saldığı bir dönemde onlar ellerinden geldiğince tahribatı tamire, fesadı ıslaha çalışırlar.” Böyle güzide bir cemaat, kalb aydınlığıyla yürüyen bir cemaat içinde bulunduğumdan dolayı öyle düşündüm ve diledim. Onlara kırmızı pasaportlulara yapıldığı gibi “Geç, geç, geç…” denirken, -bir hadis-i şerifte işaret edildiği üzere- aralarına karışmış bir tufeylîye de “Sen de geç!” deniyor. Kendimi hep böyle gördüm, böyle değerlendirdim. Cenâb-ı Hak, beni size bağışlasın; sizi de bağışlanacaklara, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’a bağışlasın!..

Kırık Testi: Îsâr Ruhu

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: İnsanlığa ait problemlerin çözümünde îsâr hasletinin yeri ve önemi nedir? Îsâr hasleti nasıl kazanılabilir?

Cevap: Başkalarını kendisine tercih etme mânâsına gelen îsâr, yitirdiğimiz en önemli değerlerimizden biridir. Bugün fert ve toplumlar arasında yaşanan herc ü mercin, ihtilâf ve iftirakların, insanların birbirini kabul edememesinin ve sindirememesinin arkasında îsâr ruhunun ölümü vardır. Bu ruhun ölmesinin sebebi ise kalbe ait değerlerin bozulmaya yüz tutmasıdır. Çünkü kalb fesada uğrayınca bütün insanî değerler, insandaki ahsen-i takvime ait yazılar ve tuğralar silinip gider ve şeytan da insanın düşünce dünyası üzerinde daha rahat oyununu oynar. Bu açıdan Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), إِنَّ الْحَلَالَ بَيِّنٌ وَإِنَّ الْحَرَامَ بَيِّنٌ “Helâller bellidir haramlar da bellidir.” şeklinde başlayan hadis-i şerifin sonunda şöyle buyurmuştur: أَلَا وإِنَّ فِي الْجَسَدِ مُضغَةً إِذَا صَلَحَتْ صَلَحَ الْجَسَدُ كُلُّهُ وَإِذَا فَسَدَتْ فَسَدَ الْجَسَدُ كُلُّهُ أَلَا وَهِي الْقَلْبُ Dikkat edin! Cesette öyle bir et parçası vardır ki, o sıhhatli olunca beden de sıhhatli olur, o bozulunca beden de bozulur. Aklınızı başınıza alın! İşte o, kalbdir!” (Buhârî, îmân 39; Müslim, müsâkât 107)

Demek ki insanın, kalbini her türlü toz ve kirden temiz tutması, her gün birkaç defa onu gözden geçirmesi mânevî hayatının korunması adına çok önemli bir faktördür.  Bu konuda insanın çok dikkatli olması ve çok dua etmesi gerekir. Öyle ki, kalbde çirkin bir kısım izler bırakabilecek olumsuz hayal ve düşüncelerden bile insan uzak durmalıdır. Çünkü hadisin de ifadesiyle, Allah (celle celâluhu, insanın kalbine bakar ve onu kalbine göre değerlendirir. (Bkz.: Müslim, birr 32-33; İbn Mâce, zühd 9) Cenâb-ı Hak, bir insanın kilosuna, rengine, boyuna posuna, neş’et ettiği kültür ortamına göre değil, kalbinin safvet ve nezahetine göre muamelede bulunur. Öbür tarafta mizanda da kalbin ağırlığına bakılır; kalb ne kadar O’na teveccüh etmiş ve ne kadar O’nun için çarpmışsa insana o ölçüde değer verilir. (Bkz.: Şuarâ sûresi, 26/88-89)

Îsâr Ruhunun Altın Çağı: Asr-ı Saâdet

Kalbi pak ve temiz olan kişiler aynı zamanda insanlığa karşı re’fet ve şefkat hisleriyle dolu olacak ve yaşamadan daha çok yaşatmayı düşüneceklerdir. Esasen îsâr ruhu da buna bağlıdır. Kur’ân-ı Kerim, îsâr hasletine şu ifadeleriyle dikkat çekmiştir: وَيُؤْثِرُونَ عَلٰۤى أَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ “Onlar, muhtaç olsalar bile başkalarını kendilerine tercih ederler.” (Haşir sûresi, 59/9) Asr-ı Saâdet’te bu ruh ve düşünce çok ileri seviyedeydi. Meselâ Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), karnı aç olan bir misafirini hane-i saâdetinde doyurmak istemiş, kendi mübarek hanesinde sudan başka bir şey bulunmadığı söylenince onu bir sahabiye göndermişti. Onun da evinde sadece bir kişiye yetecek kadar yemek bulunduğundan, karı-koca çocukları uyutmuş, ışığı söndürmüş, kendileri kaşıklarını tabağa boş getirip götürmüşlerdi. Böylece kendileri aç kalmıştı ama gelen misafir karnını doyurabilmişti. (Buhârî, menakıbu’l-ensar 10, tefsîru sûre (59) 6; Müslim, eşribe 172, 173)

Mehmet Akif, îsâra ait bu yüce ruhu Yermuk Muharebesi vesilesiyle gözümüzün önüne sermiştir. Bu savaşta sahabe efendilerimizden Hâris İbn Hişam, İkrime İbn Ebî Cehil ve Ayyâş İbn Ebî Rebîa (radıyallâhu anhum) ölümcül yara almıştı. Şehadetleri beklenirken onlardan Hazreti Hâris su istemiş, hemen bir sahabî efendimiz matarayı eline alıp onun imdadına koşmuştu. O, son anlarını yaşamaktaydı. Belki de sadece bir kelime söylemeye gücü vardı. Tam matarayı dudağına götüreceği sırada Hazreti İkrime’nin su istediğini duymuş, suyun ona götürülmesini işaret etmişti. Sahabî suyu ona götürmüş, o da tam matarayı dudağına götüreceği esnada bu sefer de Hazreti Ayyâş su istemişti. Hazreti İkrime, suyun ona götürülmesini işaret etmişti. Sahabî, Hazreti Ayyâş’a matarayı götürdüğünde onun şehit olduğunu görmüştü. Diğerlerine suyu yetiştireyim diye yanlarına vardığında onların da çoktan şehit olduklarını anlamıştı. (el-Hâkim, el-Müstedrek 3/270; İbn Abdilberr, el-İstîâb 3/1084)

Buca kampındayken hiç unutmadığım buna benzer bir hâdise yaşanmıştı. Yemek yerken tabağıma bir et parçası düşmüştü. Ben de onu hemen yanımda oturan misafir bir hocanın önüne itmiştim. O da yanındakine itti; derken et parçası belki on iki tane insanın önünde dolaştıktan sonra yine onun tabağına gelmişti. Nüktedan bir insan olan hoca da, Yûsuf Sûresi’nde geçen bir âyet-i kerimeyi okuyarak, بِضَاعَتُنَا رُدَّتْ إِلَيْنَا “Bidâa döndü dolaştı ve bizi buldu.” (Yusuf sûresi, 12/65) demişti. İşte insanlar arasında bu duygu ve düşüncenin yaygınlaşması toplumun huzuru, kardeşlik ruhunun tesisi adına çok önemlidir.

Makam ve Mansıpta Kardeşini Tercih

Bütün bunlar îsâr adına önemli misaller olsa da, îsârı sadece yeme-içme, giyme gibi hususlardan ibaret görmemek gerekir. Belli bir makam, mansıp ve paye elde etme söz konusu olduğunda kardeşini kendine tercih etme de îsâr adına çok önemlidir. Bu konuda Hazreti Ömer’in şu tavrı ne kadar çarpıcı ve güzel bir misaldir: İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) ruhunun ufkuna yürüdüğü zaman, vahdet-i ruhiye bozulmasın ve İslâm toplumu dağılmasın diye sahabe hemen bir imam etrafında ittifak etmek üzere bir araya toplanmışlardı. Hazreti Ebû Bekir, Hazreti Ömer’in faziletlerini anlatarak ona biat etmek istediğini ve onun halife seçilmesi gerektiğini ifade etmişti. Ama Hazreti Ömer hemen Hazreti Ebû Bekir’in elini tutmuş ve “Allah Resûlü’nden sonra başa geçecek birisi varsa o da Ebû Bekir’dir.” diyerek ona biat etmişti. İşte, âmirlikte, önde bulunmada kendini geriye çekip kardeşini ileriye sürmek îsârın çok önemli bir çeşididir. (Bkz.: Buhârî, fezâilü ashâb 5, cenâiz 3, meğâzî 83; Nesâî, cenâiz 11; İbn Mâce, cenâiz 65)

Bu arada şunu ifade edeyim ki, biz, Hazreti Ebû Bekir’le Hazreti Ömer Efendilerimizin büyüklüklerini kıyas edebilecek durumda değiliz. Çünkü elimizde onların kendi kamet-i kıymetlerine göre ağırlıklarını tartacak bir kantar yok. Zannediyorum ahiretteki mizan bile Ebû Bekir’i, Ömer’i, Osman’ı ve Ali’yi (radıyallâhu anhüm) sevaplarıyla tartmaya kalksa, kırılır. Onların hepsi birbirinden kıymetlidir. Hatta onlar, öyle at başı gitmişler ki, bir paye olarak önlerinde sadece peygamberlik kalmış, Allah Resûlü’nden (sallallâhu aleyhi ve sellem) sonra peygamberlik olmadığı için bu payeyi ihraz edememişler. Eğer İnsanlığın İftihar Tablosu’ndan (sallallâhu aleyhi ve sellem) sonra bir peygamber gelecek olsaydı, onlar olurdu.

Evet, Hazreti Ebû Bekir, Hazreti Ömer’i halifeliğe lâyık görürken, o da diğerini lâyık görmüştü. Katiyen hiçbiri “Ben bu işi daha iyi beceririm. Falan parmaklarıyla beni işaret etti.” dememişti. İşte maddî menfaatlerin yanında belirli makamları elde etme söz konusu olduğunda başkalarını kendine tercih edebilme, belki maddî menfaatlerin ötesinde bir îsâr hasletidir.

Bu haslete sahip bir insan yaşamayı değil, yaşatmayı tercih edecek ve “Gerekirse ben ölüp gideyim, önemli olan âlemin yaşamasıdır. Eğer bir milletin ayakta durması benim kurban edilmeme bağlıysa, Cenâb-ı Hak tez elden bunu bana nasip etsin!” diyecek kadar yürekli davranacaktır. Bunun aksine kendisini arzın altındaki öküz gibi farz eden, kendisi çekildiğinde yerin yıkılacağını, kıyametin kopacağını vehmeden insanlar ise bu ruhtan nasipsiz bedbahtlardır.

Cennet’in Kapısının Önünde Bile

Îsâr hasletinin nereye kadar ulaşabileceğini göstermesi açısından ahirete ait şu tablo ne kadar dikkat çekicidir. Rivayet edildiğine göre Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm zenginler ile âlimlerin Cennet kapısında karşılaşmalarını gayb-bîn gözüyle görerek bize haber vermiştir. Buna göre -biraz açarak ifade etmek gerekirse- âlimler zenginlere hitaben, “Buyurunuz, öncelik sizin hakkınızdır, evvela siz giriniz. Çünkü siz servetinizi Allah yolunda infak etmeseydiniz, ilim yuvaları açmasaydınız ve eğitim imkânları hazırlamasaydınız, biz ilim sahibi olamaz ve doğru istikameti bulamazdık. İlim yolunda bulunmamıza ve ufkumuzun açılmasına siz vesile oldunuz; biz size borçluyuz. Dolayısıyla öncelik hakkı size aittir. Buyurunuz!” diyecek ve onlara hürmeten bir adım geriye çekilecekler. Fakat cömert zenginler, “Aslında biz size borçluyuz; çünkü eğer siz o engin ilminiz sayesinde bizim gözlerimizi açmasaydınız, bize güzel rehberlik yapmasaydınız, tekvinî ve teşriî emirleri beraberce okumasını öğretmeseydiniz ve helâlinden kazanıp Allah için infak etmenin güzelliğini göstermeseydiniz, biz servetimizi böyle hayırlı bir iş uğrunda sarf edemezdik. Siz kılavuzluk yaptınız ve bizi bir verip bin kazanma çizgisine taşıdınız. Bundan dolayı, dünyada olduğu gibi burada da öncülerimizsiniz; buyurunuz, evvela siz giriniz!” mukabelesinde bulunacaklar. Bu tatlı muhavereden sonra âlimler öne geçecek ve cömert zenginlerle ard arda Cennet’e dâhil olacaklar.

Âlimlerle cömert zenginler arasındaki bu konuşmayı sadece ileride vuku bulacak bir hâdisenin nakledilmesi şeklinde anlamamak gerekir. Bilâkis burada aynı zamanda îsârın enginliği de anlatılmaktadır. Düşünün ki, Cennet’in kapısının önüne gelinceye kadar o insanların arkada bıraktıkları ağır hesaplar ve zor geçilen bir köprü vardır. Önlerinde ise gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve hiçbir hatıra gelemeyen Cennet’in cezbedici ve baş döndüren güzellikleri vardır. İnsan o güzellikleri gördüğünde âdeta zevkten başı dönüp bayılacak hâle gelir. Düşünün ki, böyle bir manzara karşısında bile îsâr ruhu sergilenmektedir. İşte Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) çizmiş olduğu bu resimle bize îsâr ruhunun bu noktaya kadar yolu olduğunu göstermektedir.

Çağımızın nadide fıtratı ve peygamber varisi olan zatın, “Seksen küsur senelik hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum; ömrüm hep, harp meydanlarında, esaret zindanlarında ve çeşitli çilehanelerde geçti. Çekmediğim eza, görmediğim cefa kalmadı… Gözümde ne Cennet sevdası, ne de Cehennem korkusu var; milletimin imanını selâmette görürsem Cehennem’in alevleri içinde yanmaya razıyım, çünkü vücudum yanarken gönlüm gül gülistan olur…” (Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat s.616 (Tahliller)) sözlerini duyan bir insan, bu ses ve soluğun âdeta on dört asır öteden geldiğini zanneder. Zannediyorum toplumumuzun havadan ve sudan ziyade böyle engin bir îsâr ruhuna ihtiyacı vardır.

Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Miraç yolculuğunda görülmezleri görmesi, erilmezlere ermesi, aşılmazları aşmasından sonra tekrar bu mihnet yurduna dönmesi îsâr ufkunun ulaşabileceği son noktayı anlama adına çok önemlidir. Nebiyy-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu yolculuğunda Hazreti Mesih, Hazreti Musa, Hazreti İbrahim ve Hazreti Âdem (aleyhimüsselâm) ile karşılaşmış, bu mübarek zatlar tarafından teşrif, tekrim ve tebcil edilmiş, sonra Cennet’e girerek oranın baş döndüren güzelliklerini görmüştü. (Bkz.: Buhârî, bed’ü’l-halk 6, enbiyâ 43, menâkıbü’l-ensâr 42; Müslim, îmân 259, 264) Ardından da Cenâb-ı Hakk’ın cemâl-i bâ-kemâlini müşahede buyurmuştu. Kim bilir insan ruhu Müşahedetullah’ı nasıl duyuyor ve nasıl hissediyordur! Bed’ü’l-emâlî’de, Rü’yetullah’la müşerref olan mü’minlerin Cennet nimetlerini bile unutacakları söylenmiştir. (el-Ûşî, Bed’ü’l-emâlî s.41) Yani bu esnada Cennet’in bütün köşk ve yalıları, bir tanesinin bile cemâlinin dünyaya aksetmesiyle bütün dünyanın nura gark olacağı huriler, meyveler, yiyecekler vs. hepsi görülmez hâle geliyor. İşte bütün bunlara mazhar olan ve vücûp ve imkân arası bir noktaya ulaşan Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) gördüğü, duyduğu ve hissettiği nimetleri ümmetine de duyurmak için gözü kamaşmadan tekrar insanlığın içine dönmüştür.

Abdülkuddus, Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) böyle bir yolculuktan geriye dönüşünü anlattıktan sonra, “Vallahi, billâhi ben o makamlara erseydim, geriye dönmezdim.” demiştir. Başka birisi de onun bu sözüne şu yorumu yapmıştır: “İşte Peygamberle en büyük veli arasındaki makam farkı budur.” Evet, Peygamberler tamamen yaşatmak için vardır. Veliler ise bir yönüyle yükselmeyi ve mânevî zevklere ulaşmayı isteyebilir.

Ayrıca, daha dünyada iken böyle bir ufka ulaşan Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ümmetinin elinden tutmak için yine onların arasına döndüğü gibi ahirette de ümmetinden Cehennem’e gidenlerin çığlıklarını duyduğu zaman, kim bilir, onun kenarına kadar gidecek, onlara el uzatacak ve onları Cehennem’den çıkarmak isteyecektir. Bunların hepsi peygamber ufkunda îsârın değişik tecelli dalga boyundaki zuhurlarıdır.  

Çatışma ve Vuruşmaların Panzehiri

İmanla, kalbî hayatla, Allah’a yakın olmakla, şefkatle, yaşatma duygusuyla çok yakından irtibatı bulunan îsâr ruhuna bugün çok ihtiyacımız vardır. Evet, günümüzde heva ve hevese bakan yönü itibarıyla dünyayı içindekilerle birlikte elinin tersiyle itebilecek, sadece yaşatmak için yaşayacak ve “Allah’ım! Başkalarını yaşatmaya vesile olacaksam yaşamamın bir kıymet-i harbiyesi olabilir. Yoksa ben başkalarına bir yararı olmayan ve onlarda bir diriliş duygusu hâsıl etmeyen bu anlamsız hayattan tiksinti duyuyor, Sana sığınıyorum. Beni bu ağır vebal altından kurtar.” diyecek babayiğitlere ihtiyacımız var.

Çünkü “ben” diyen ve her şeyi benlik ve egoizmaya bağlayan kişiler, hep insanları birbiriyle vuruşturmuş, hasetleri, kıskançlıkları, çekememezlikleri ve rekâbetleri harekete geçirmiş ve toplumu yaşanmaz hâle getirmişlerdir. Oysaki falanın, filanın yapacağı işleri yapacak binlerce insan vardır. Ne olurdu azıcık Allah’a itimat olsaydı; ne olurdu sahabe ve peygamberden bahsederken azıcık onların yolunda yürümeye karar verilseydi; ne olurdu yeri geldiğinde bir adım geri atılsa ve “Al bu işi biraz da sen götür.” denilseydi! İşte birbirinden kopmuş ve parçalanmış toplumu yeniden bir araya getirecek olan bir iksir varsa, o da gönüllerde yeniden yeşerecek olan bu îsâr ruhudur.

Yoksa günümüzdeki problemlerin tam olarak ne diplomasi, ne siyasî oyunlar, ne ayak oyunları, ne de think tank kuruluşlarının stratejileriyle çözülebilmesi mümkün değildir. Çözülseydi dünden bugüne değişik inkılaplar ve metamorfozlar yaşamış toplum şimdiye kadar çoktan ileri bir ufka adım atmış olurdu. Ama görüldüğü üzere hâlâ canavarlık devam ediyor ve hâlâ insanlar tıpkı yamyamlar gibi birbirlerini yiyor. Allah aşkına, insanların üzerine bomba yağdırmanın, zehirli gaz kullanmanın, başkalarına hayat hakkı tanımamanın, İslâm-fobya ile hareket etmenin, cemaat fobisiyle türlü zulümler yapmanın yamyamlıktan ne farkı var! Bunların hepsi değişik türde canavarlıktan başka bir şey değildir. Bütün bunları bertaraf etmenin yolu ise, yeniden insan olmaya yönelmek ve îsâr ruhuyla ahsen-i takvime mazhariyetin gereklerini yerine getirmeye çalışmaktır.