Posts Tagged ‘merhamet’

Bamteli: ACIMASIZLAR VE MERHAMET

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Allah Rasûlü adeta mücessem rahmet idi; O’nun iştirak ettiği savaşlar da hep müdafaa harbiydi.

Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Benim ne alakam var bu dünya ile!” buyuruyor. Oysaki Cennet’e girip Cemâlullah ile taltif edildikten sonra yine dünyaya dönüyor. Ama dünyaya, “dünya için” değil, dünyadakileri uhrevîleştirmek için, mâlâyâniyata gömülmüş insanları İlâhîyata veya Ulûhiyet hakikatine yönlendirmek için dönüyor. Bu, O’ndaki (sallallâhu aleyhi ve sellem) çok aşırı şefkatin ve merhametin ifadesi!..

Bedir’de müşriklerden bazı kimseler ölmüş ve onlar “kalîb-i Bedr”e (Bedir Harbi’nin yapıldığı yerdeki kuyulara, çukurlara) atılmışlar, o şekilde gömülmüşlerdir. Onlar, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşısına öyle kamayla, kılıçla, mızrakla, okla çıkmasalardı, onlara öyle bir mukabelede bulunmazdı. Tamamen bir tenkîl, bir ibâde, bir kahır ve yok etme mülahazasıyla geldikleri için, أُذِنَ لِلَّذِينَ يُقَاتَلُونَ بِأَنَّهُمْ ظُلِمُوا وَإِنَّ اللهَ عَلَى نَصْرِهِمْ لَقَدِيرٌ “Kendilerine savaş açılan mü’minlere, mukabil olarak savaşma izni verildi. Çünkü onlar, pek çok yönden zulme maruz kaldılar. Kuşkusuz Allah, onlara yardım edip zafer bahşetmeye kadirdir.” (Hac, 39/22) ayeti nazil oldu. Onlara da ruhsat yolu açıldı.

Öyle oldu. Onlar, “savaş” diyorlardı, meşrû dairede bir müdafaa savaşı yapıldı. Müdafaa savaşı; can için, din için, nesil için, hürriyet için. Hukuk sisteminin temel disiplinleri bunlar. Abdurrahman Azzam, İslam’ın bütün savaşlarını “müdafaa savaşları” olarak “Ebedî Risalet” kitabında ifade ediyor. Ahmed Hamdi Aksekili de onu tercüme etmişti.

Bu açıdan, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) şefkatidir insanların içine dönme mevzuunda saik olan. Dolayısıyla öyle münferit ve başkalarının sebebiyet vermiş olduğu hadiselere bakarak dar dairede O’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) değerlendirmek doğru değil.

   “Acırsan, acınacak duruma düşersin!” sözü vicdansızlığın ifadesidir; varlıklara merhamet etmeyen İlahî rahmetten mahrum kalır.

Evet, elektronik levhada çıkan مَنْ لَمْ يَرْحَمْ صَغِيرَنَا، وَيُوَقِّرْ كَبِيرَنَا، فَلَيْسَ مِنَّا “Küçüklerimize merhamet etmeyen ve büyüklerimize saygı göstermeyen bizden değildir.” (Tirmizi, Birr 15) hadisiyle başladık. مَنْ لَا يَرْحَمُ لَا يُرْحَمُ beyanı da şâyî bir ifade (yaygın bir hadis): “Şefkat etmeyene, acımayana; acınmaz!”

Bir de hoyratça bir düşünce var: “Acırsan, acınacak duruma düşersin!” Sizin karşınızda konuşurken, nezaketsizlik ifade edeceği endişesiyle beraber söyleyeyim: Bu kadar hoyratça bir ifade, bir laf olamaz.

Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), الرَّاحِمُونَ يَرْحَمُهُمُ الرَّحْمَنُ، ارْحَمُوا مَنْ فِي الْأَرْضِ يَرْحَمْكُمْ مَنْ فِي السَّمَاءِ “Merhamet edip mahlûkata acıyanlara Allah rahmetiyle muamelede bulunur. Siz yeryüzünde bulunanlara acıyın ki, sema ehli de size merhamet etsin.” buyuruyor. Yeryüzünde bulunanlara merhamet… Karıncadan sineğe, ondan bilmem neye, ondan neye kadar… Ve en sonunda “ahsen-i takvîm”e mazhar -bir yönüyle- “İlahî ayna” diyebileceğimiz “insan”a kadar. Onlara merhamet etmeyene, acımayana; acınmaz! Burada öyle acımamaya kilitlenmişse bir insan, öbür tarafta o merhametten, o şefkatten, o mülayemetten -çoğaltabilirsiniz- o Rahmâniyetten, o Rahîmiyetten, o Hannâniyetten, o Mennâniyetten, o utûfetten mahrum olur, tepetaklak gayyâya yuvarlanır.

Allah’ım, Sen o kadar merhametlisin ki!.. Öyle buyuruyorsun: إِنَّ رَحْمَتِي سَبَقَتْ غَضَبِي “Yarış yapacaklarsa şayet, benim rahmetim gazabımın önünde, o maratonu kazanır. Rahmetim, gazabımın önündedir Benim.” وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ “Rahmetime gelince, o her şeyi çepeçevre kuşatmıştır.” (A’raf, 7/156) Önceki, kudsî hadis; sonraki de ayet: “Benim rahmetim, gazabıma sebkat etmiştir.” ve “Rahmetim, her şeyden geniştir, her şeyi kuşatmıştır.” Buna rağmen bir insan, “Ama şu anda benim maruz kaldığım şey…” diyorsa, ona denebilir ki, “Fakat sen, o rahmetten istifade kapılarını kendine kapattın. Merhamet etmedin ki, sana merhamet edilsin!.. Şefkat ile, mülayemet ile, acıma hissi ile herkesin ve her şeyin üzerine titremedin ki!..”

Hani ekosistemciler bir ağacın kesilmesi, bir yerin -bir yönüyle- harap olması, ekosistemde dengenin bozulması gibi hususlar karşısında bile başkaldırıyorlar. Ee bunların içinde en önemli unsur, “insan”dır; ne olursa olsun, insan!.. Bizim milletimizin karakterinde de vardır bu: Ülkeyi işgal etmek için Çanakkale’ye kadar gelenler, orada yaralanınca, karşı taraftan yaralanan ve ölümle pençeleşen insanları gören bizimkiler, mevzilerinden fırlayarak, kendilerini öldürmeye gelen o düşmanı, kendi tabyelerine alır, onun yarasına pansuman tedavisi yapar, su içirip onu bağırlarına basarlar. Çünkü savaş başka şeydir fakat insana acıma hissi başka bir şeydir. İnsan, hâlâ insan ise, insanlık his ve insanlık karakterini yitirmemişse, bu hissini devam ettirecek demektir.

   Herkes kendi karakterini sergiler fakat unutulmamalıdır ki satır satır yazılmaktadır küçük büyük her şey!..

Bu hissi devam ettirmeyenler, insanlık karakterini yitirmiş -evet, o tabir de çok çirkin ama müsaade ederseniz diyeyim- karakter bozması kimselerdir. Kur’an-ı Kerim; قُلْ كُلٌّ يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ فَرَبُّكُمْ أَعْلَمُ بِمَنْ هُوَ أَهْدَى سَبِيلًا “(Rasûlüm, insanların farklı farklı tutumları karşısında sen şu gerçeği) beyan et: Herkes, (inanç ve dünya görüşünden kaynaklanan, kendine göre doğru ölçülerin şekillendirdiği) seciye ve karakterine göre davranır. Fakat kimin yolunun gerçekten doğru olduğunu ise en iyi Rabbiniz bilir.” (İsrâ, 17/84) “Herkes, karakterinin gereğini yapar.” Yapısı ne ise, onu sergiler. Hani mesele genetik mi, yoksa öyle yapa yapa onu tabiatının bir derinliği haline mi getirmiş, o dürtüler ile mi yapıyor, belli değil… Ama o hale gelmiş ise, çok farklı görünse bile, öyle kucak açıyor gibi görünse bile bir gün hakikat ortaya çıkar.

Câhiliye şairi Züheyr İbn Ebî Sülmâ’nın dediği gibi; وَمَهْمَا تَكُنْ عِنْدَ امْرِئٍ مِنْ خَلِيقَةٍ * وَإِنْ خَالَهَا تَخْفَى عَلَى النَّاسِ، تُعْلَمِ “Şayet bir insanın bir huyu varsa, kendisi onu gizlemeye çalışsa bile, er-geç bir gün o ortaya çıkar!” Bir insanda bir huy, bir karakter varsa… Kabalık, hoyratlık, ezme ve bundan lezzet alma, acımama, “Acırsam, acınacak duruma düşerim!” mülahazası… Bunu, sen saklasan, başka türlü göstersen bile, “Ben Müslümanım! El-pençe divan duruyorum Hak karşısında.. ve O’nun toplumun hayatına mal olmasını istiyorum! Toplumun en değerli meselesi haline gelmesini istiyorum!” desen bile, yaptığın bu şeyler ile karakterini ortaya koymuş olursun. O, er-geç bilinir ve sahibini mahcup eder. Hele bir divan var ki, o divanda bir mizan işleyişi var ki, وَكُلُّ صَغِيرٍ وَكَبِيرٍ مُسْتَطَرٌ “Satır satır yazılıdır küçük büyük her şey.” (Kamer, 54/53) فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ * وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ “Her kim zerre miktarı hayır işlerse, karşılığını görür; her kim de zerre miktarı şer işlerse, o da karşılığını görür.” (Zilzâl Sûresi, 99/7-8)

Evet, öyle bir divan var ki, orada en küçük şeyler bile değerlendirilir, insanın yüzüne çarpılır. Oradaki mahcubiyet, buradakine de benzemez. Hazreti Sahib-i Zîşân Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) insanların, o günkü fevkaladeden sıkıntılarını ifade sadedinde buyuruyor ki: “Terleri, gırtlaklarına vuracak!” Bu bir idyum ise, terlemenin son kertesi demektir. Ve bir gerçek ise şayet, vücutlarından ifraz ettikleri -vücudun yüzde yetmiş beşi, su- kendi suları içinde boğulacaklar, hafizanallah. İşte böyle bir terleme ile orada, Hak karşısında, başlarını kaldırıp bakamayacaklar; çünkü kendilerinde bakacak yüz bırakmamışlar. Yüzlerini öyle kirletmiş, o ahsen-i takvîme mazhariyete öyle hakirce davranmış ve onu öyle karartmışlar ki, hicap edecekler; başlarını kaldırıp “Rahmet!” diye, “Ey Rahman u Rahim!” diye O’na (celle celâluhu) bakmaya hicap edecekler. Bakamayacaklar, bakma hakkı verilmeyecek belki de.

Merhamet edin ki, size de merhamet edilsin!.. Acıyın ki, acınasınız!.. “Acımayayım ki acınacak duruma düşmeyeyim!” demeyin, demeyeceksiniz!.. Başkaları dese bile, siz, o türlü bir mukabelede bulunmayacaksınız. “Mukabele-i bi’l-misil, kâide-i zâlimânesi” diyor, Hazreti Pîr-i Mugân. وَإِنْ عَاقَبْتُمْ فَعَاقِبُوا بِمِثْلِ مَا عُوقِبْتُمْ بِهِ وَلَئِنْ صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِلصَّابِرِينَ “Ceza verecek olursanız, size yapılan muamelenin misliyle cezalandırın. Şayet sabredecek olursanız, bu, sabredenler için işin en hayırlısıdır.” (Nahl, 16/126) buyuran Kur’an-ı Kerim, o mevzuda bir ölçü koyuyor. Onlar, size hoyratça gelirlerse, işte savaşlarda olduğu gibi, mukabelede bulunursunuz. Ama وَلَئِنْ صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِلصَّابِرِينَ Dişinizi sıkar, katlanırsanız, mukabele-i bi’l-misilde bulunmazsanız, bu, insanca bir tavırdır.

   Sofîlerden bir kısmı, “ibadet”i avamın kulluk hizmeti, “ubûdiyet”i şuur ve basîret insanlarının ifa ettiği vazife, “ubûdet”i de saflar üstü safların sorumluluklarını yerine getirmeleri şeklinde tarif etmişlerdir.

Bazı tavırlar vardır ki, bunlar, işlene işlene insanın tabiatı, bir iç derinliği haline gelir. Artık insan, o mevzudaki emirlere ihtiyaç duymadan, “Allah, böyle emrediyor. Böyle bişârette bulunuyor veya böyle inzârda bunuyor; böyle tevbihte bulunuyor ya da böyle tebşirde bulunuyor!” mülahazalarını nazara almadan “iç itmeler” ile -“dürtü” biraz hakirce bir laf olduğundan dolayı tereddüt ettim ama burada da kullanılabilir- “iç dürtüler” ile yapması gerekli olan şeyleri yapar. İçinden gelir her şey, o emirleri düşünmez; çünkü tabiatına mal etmiştir ve iç derinliği haline getirmiştir. Ve böyleleri, bu şeyleri tabiatlarının gereği olarak yerine getirirken, aynı zamanda “Fevkaladeden bir şey yaptım!” mülahazasına da girmezler. Âdetâ yeme, içme, yatma, beşerî münasebetlerde bulunma misillü tabiî bir şey icrâ ediyor gibi yaparlar. Ne olur sonra? “Riya” mülahazası olmaz, “süm’a” mülazası olmaz, bir “iç beğeni/ucub” mülahazası olmaz, dışa vuran bir “büyük görünme/kibir” mülahazası olmaz. Farkında değillerdir çünkü onlar; “tevazu”, “mahviyet” ve “hacalet”i tabiatlarının bir yanı haline getirmişlerdir. Yaptıkları şeyleri öyle tabiî yaparlar ki, zihinlerini katiyen biraz evvel saydığım o üç şey, dört şey, beş şey, altı şey ile kirletmezler. Ve nöronlarını onunla kirletmeyen insanlar, nezd-i ulûhiyette de ona göre kıymet kazanırlar; Allah (celle celâluhu) ona göre değerlendirir.

Evet, tabiatlar öyle re’fete, şefkate, mülayemete, kucaklamaya muntabı’ olmuşsa!.. Evet مُنْطَبِع diyelim; tabiat haline gelmiş, damgalanmış manasına bu tabiri Osmanlıca’da kullanırlardı. Öyle muntabı’ olmuşsa, artık hiç düşünmeden ve o mevzudaki âmir hususları nazar-ı itibara almadan, gayet tabii bir şey gibi yapar onu. Meseleyi tabiî hale getirmediğiniz zaman da, bir taraftan o “avârız-ı beşeriye”den kurtulamazsın; yani kalbî ve ruhî hayatı öldüren, “sır”ra giden yolları kesen, “hafâ” karşısında gulyabanilik yapan, “ahfâ”yı bütün bütün insana unutturan bir sürü gulyabani ile güzergâhta karşı karşıya kalırsın veya her köşe başında -bir yönüyle- gider onlara toslarsın. Diğer taraftan da ibadet ü tâatte oldukça zorlanırsın…

Bu itibarla da işi tabiat haline getirmek çok önemlidir. Onun için ıstılahta bir “ibadet” vardır; ibadet, Allah’a kulluk yapmaktır. Bir, “ubûdiyet” vardır; onu -bir yönüyle- artık olmazsa olmaz bir mesele haline getirmektir. Bakın, farklılıkları var bunların. Fakat bir de sofilerin kullandığı esas tabir vardır ki, o da meseleyi “ubûdet” seviyesinde/çerçevesinde ele almak, onu tabiatının bir derinliği haline getirmektir. “Aman namaz, aman!..” demektir. Mescitten ayrılırken, âdetâ çok önemli bir yerden -böyle- Cennet’ten çıkıyor gibi zorlanmak… Çünkü hadis-i şerif ifade ediyor: “Kalbi, mescide muallak insan” tebcil ediliyor. Ve buna “ribat” deniyor, peygamber beyanında “ribat” deniyor. İkindiyi kılıyor, “Yahu şu akşam nerede kaldı!” diyor. İbadeti, ibadet ü tâati, Allah’a teveccühü, O’nun (celle celâluhu) karşısında el-pençe divan durmayı öylesine içine işletmiş, daha duru ve yeni bir ifade ile, öylesine içtenleştirmiştir ki tabii olarak yapıyor. Yemek vakti yemeğe gittiği gibi, başka şey sözkonusu olduğunda ona gittiği gibi, gayet tabii yapıyor; çünkü orada başka bir şey düşünülmez artık; “Şöyle derler, böyle derler!” mülahazası olmaz. Orada hiç farkına varmadan -esasen- tabiatın iticiliğine veya akıcılığına kendisini salmıştır, akıyordur o, bir yönüyle. Yelken açmıştır O’na, ve O, onu bir yere doğru sürüklüyordur, farkına varmadan. Dolayısıyla da hiç kirli mülahazalara girmez; hep “Allah!..” der, oturur-kalkar; “Allah!..” der, yer içer; “Allah!..” der, her şeyi O’na (celle celâluhu) bağlar.

   Allah’ım Nasr ve Fetih sûrelerinin sırlarına bizleri de muvaffak eyle!..

Kıtmir de duasında, bu hususları dile getiriyor:

اَللَّهُمَّ اَلْفَتْحَ وَالنُّصْرَةَ وَأَسْرَارَ وَوَعْدَ وَبِشَارَةَ وَمُفَادَ سُورَةِ ﴿إِذَا جَاءَ نَصْرُ اللهِ وَالْفَتْحُ * وَرَأَيْتَ النَّاسَ يَدْخُلُونَ فِي دِينِ اللهِ أَفْوَاجًا * فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَاسْتَغْفِرْهُ إِنَّهُ كَانَ تَوَّابًا﴾ آمِين * اَللَّهُمَّ بِشَارَةَ وَتَبْشِيرَ وَعْدَ وَمُفَادَ سُورَةِ ﴿إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُبِينًا﴾ * وَآيَةِ ﴿وَعَدَ اللهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ﴾ * وَأَسْرَارَ وَوَعْدَ وَبِشَارَةَ آيَةِ ﴿وَلَقَدْ كَتَبْنَا فِي الزَّبُورِ مِنْ بَعْدِ الذِّكْرِ أَنَّ الْأَرْضَ يَرِثُهَا عِبَادِيَ الصَّالِحُونَ﴾ آمِينَ يَا رَبِّي

“Allahım! Senden, bizlere iç ve dış fetihler nasip buyurmanı, bu fetihlerin müyesser olabilmesi için şânına layık nusretlerle bizlere el uzatmanı diliyoruz. Allahım! İlahî yardım ve zaferin geldiği zamanın anlatıldığı Nasr sûresinin sırrını Senden diliyoruz; bu sır hürmetine bizlere fetihler müyesser eyle! Allahım! ‘Biz sana aşikâr bir fetih ve zafer ihsan ettik. Bu da Allah’ın, senin geçmiş ve gelecek kusurlarını bağışlaması, sana yaptığı ihsan ve in’âmı tamamlaması, seni dosdoğru yola hidâyet etmesi ve sana şanlı bir zafer vermesi içindir.’ buyurduğun Fetih sûresinin sırrını da bizlere bahşetmeni diliyor ve dileniyoruz. Bu sûrenin ihtiva ettiği Allah’ın fethi, nusreti ve yardımı; büyük başarıyı yaşatması, fevz u necâta erdirmesi, mü’minleri mağfiret buyurması ve inananlara sekîne indirmesi gibi in’âm ve ihsanların yüzüsuyu hürmetine, bizleri bu sırra erdir; geçmişte yaşattığın nimetleri bir de bizlere yaşat! Allahım! ‘Allah içinizden iman edip makbul ve güzel işler işleyenlere kesin olarak vaad buyurur ki: Daha önce müminleri dünyada hâkim kıldığı gibi kendilerini de hâkim kılacak.’ buyurduğun ayetin sırrını bağışla bizlere. Ve ‘Şu kesindir ki Biz Zikir’den (Tevrat’tan) sonra Zebur’da da şöyle yazmışızdır: Dünyaya salih kullarım varis olacaklar. Dünya onlara kalacak.’ beyanının da sırrını lütfederek biz zayıf ve kimsesiz kullarına, bu vaadini gerçekleştir. Bizler böyle bir ihsana nail olmaya layık değilsek de, Sen, böyle bir ihsanı ve dahasını vermeye ehilsin. Bu lütfunu ne olursun, bizden esirgeme!..”

Mezkûr ayetlerde çok ince bir nokta var. Seyyidina Hazreti Musa (aleyhisselam) kavmiyle alakalı olarak, sorumluluk ve vazifelerini içtenlikle yerine getirdikleri zaman, يُورِثُهَا “Allah, kullarından dilediğini ona vâris/mirasçı kılar.” (A’râf, 7/129) deniyor. Fakat burada gördüğünüz gibi, ümmet-i Muhammed sözkonusu olduğu zaman verilen bişârette وَلَقَدْ كَتَبْنَا فِي الزَّبُورِ مِنْ بَعْدِ الذِّكْرِ أَنَّ ْالأَرْضَ يَرِثُهَا عِبَادِيَ الصَّالِحُونَ “Şu kesindir ki Biz Zikir’den (Tevrat’tan) sonra Zebur’da da, ‘Dünyaya salih kullarım varis olacaklar. Dünya onlara kalacak.’ diye yazmışızdır.” (Enbiya, 21/105) buyuruluyor. Sanki haklarıymış gibi, onlar gider, “yer”e varis olurlar. Liyakatleri olmayanlar da devrilir giderler; mezâr-ı müteharrik bedbahtlar silinirler. Hakâik-i Kur’aniye’yi kâinat üzerinde temevvücsâz edecek olan nesl-i cedîdler gelir arkadan. Bu ifadeler de az değişiklikle Hazreti Pîr-i Mugân ve Şem’-i Tâbân’a ait.

“Salih kullarım” buyuruyor: وَلَقَدْ كَتَبْنَا فِي الزَّبُورِ مِنْ بَعْدِ الذِّكْرِ أَنَّ الْأَرْضَ يَرِثُهَا عِبَادِيَ الصَّالِحُونَ Yaptıkları şeyleri, “riya”, “ucub”, “kibir”, “fahir”, kendilerini beğendirme gibi gayelere bağlamayan.. onu kullanma, onunla dünya adına belli hususları elde etme peşine düşmeyen.. “Müslümanlık!” deyip onun ocaklarını kurarken asıl dertleri saraylar edinme, villalar edinme, filolar edinme, saltanatını devam ettirme olmayan.. o kudsî argümanları -ona da öyle denecekse şayet- kendi şeytânî ve nefsânî arzuları istikametinde basit birer vasıta gibi kullanmayan… Evet, bunlara düşmemenin yolu, sâlih olmaktan geçiyor.

Onu dedikten sonra şöyle buyuruyor: إِنَّ فِي هَذَا لَبَلاَغًا لِقَوْمٍ عَابِدِينَ “Hiç şüphesiz bu Kur’ân’da kendilerini Bize ibadete adamış mü’minler için gerekli her gerçek kâfi derecede yer almaktadır.” (Enbiya, 21/106) İşte burada, ibadet eden, kendini ibadete vermiş, “ibadet” ve “ubudiyet” ile derinleşmiş, “ubûdet” ile derinliği artık sonsuzluğa ulaşmış; “fenâ fillah”, “bekâ billah”, “ma’allah” ufkunu ihraz etmiş; Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın gölgesi mahiyetinde, zılli mahiyetinde artık kendi için yaşamayan insan haline gelmiş kullara işaretler vardır.

   “Ey Rasûlüm, Seni bütün varlıklar için başka değil, ancak eşsiz bir rahmet olarak gönderdik.”

Onların En Kâmil’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) gitmiş, ihraz edeceği şeyleri zirvede ihraz etmiş, “Kâb-ı kavseyni ev ednâ” ufkuna ulaşmış. Bu ufuk ne güzel bir ufuk!.. Ama “Sadece benim burada kalmam önemli değil, Başkalarını da bu ufka yönlendirmem ve aynı zamanda onların ağzına da buradan bir kaşık bir şey sunmam, iştihalarını kabartmam ve onları bu mevzuda ayaklandırmam, harekete geçirmem lazım.” mülahazasıyla, âdetâ onu elinin tersiyle itiyor; mihnet ve meşakkat yurdu olan Mekke-i Mükerreme’ye dönüyor. Bi’setin sekizinci senesi; belâ ve musibetler beş sene daha devam edecek. Peygamberliğinin sekizinci senesi, o bela/musibet insanların içine dönüyor; Ebu Cehil’e, Utbe’ye, Şeybe’ye, İbn-i Ebi Muayt’a ve bilmem daha ne Allah belası kimselere “Bu hakikatleri anlatabilir miyim!” diye dönüyor. Herhalde -Allahu a’lem- bu mevzuda Ebu Cehil’in kapısının ziline -zil yok o zaman- belki elli defa basmıştır, elli defa.

Muğire İbn-i Şu’be anlatıyor, Ebu Cehil’in yanında olduğu bir ânı. “Ebu Cehil” değil, “Amr” adı ama temerrüdünde o kadar ileri gitmiş ki, artık “Cehl’in babası” orada, “bilmez”liğin babası; Allah’ı bilmezliğin, Peygamber tanımazlığın, ukba bilmezliğin babası. İdyum, Ebu Cehil. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir gün Mekke’nin bir sokağında karşılaşınca, yine mübarek mesajını sunuyor. O dilden dökülen kelimelere kurban olayım; o dile, o dudağa da kurban olayım!.. O (sallallahu aleyhi ve sellem) kendi mübarek tesirli sesi, tesirli beyanı ile ve inandırıcı çehresiyle, inandırıcı soluklarıyla, âdetâ bir musiki edâsıyla, büyülercesine konuşuyor. Dinliyor Ebu Cehil de; O’nu (sallallahu aleyhi ve sellem) dinliyor ve diyor ki: “Derdin Allah’ı anlatma ise, biz orada -alay bu, hafife alma- ‘Evet, yaptı, anlattı!’ falan deriz!..” Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ayrıldıktan sonra, Muğire İbn-i Şu’be’ye diyor ki: “Vallahi bu, doğru söylüyor, Emîn. Fakat Beni Haşim, ‘Yok Sikâye bizde, yok Rifâde bizde, yok bilmem ne bizde.” diyorlar. Bir de ‘Peygamber bizde!’ derlerse, ben hazmedemem bunu!” Bakın, hazmedememe, hased, insana neler yaptırıyor!..

Hased, bir yönüyle, Allah’ı bilen Şeytan’ı bile Hazreti Âdem karşısında şeytan haline getiriyor. Hased, “Amr”i, Efendimiz’in karşısında çekememezlikten dolayı “Ebu Cehil” haline getiriyor. Dünyanın dört bir yanına açılma, Ruh-i Revan-ı Muhammedî’nin şehbal açmasını sağlama ve nâm-ı celîl-i İlahî’nin bir bayrak gibi dalgalanması maksadıyla 170-180 ülkeye açılma böyle bir hasede çarptı. Kendileri on ülkeye dahi açılamadıklarından dolayı, çekememezlikten ve hasedden ötürü, aynen kâfirin yaptığını yapıyorlar, günümüzde, dünyanın değişik yerlerinde, ruhen harabelerin yaşandığı yerlerde. Evet, Âkif “harabe” nazarıyla bakıyor: “Geçerken, ağladım geçtim; dururken, ağladım durdum / Duyan yok, ses veren yok, bin perîşan yurda başvurdum.” diyor. Bu harap eller, yıkılmış hanümanlar, kimsesiz çöllerde hased ile köpürmüş, kabarmış insanlar, yapamadıkları şeyleri küçük gördükleri bazı kimseler yaptıklarından dolayı, Şeytan’ın yaptığını yapıyorlar, Amnofis’in yaptığını yapıyorlar, Nemrud’un yaptığını yapıyorlar, Saddam’ın yaptığını yapıyorlar, Hitler’in yaptığını yapıyorlar, Stalin’in yaptığını yapıyorlar.

Şimdi, Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) gelince, zikredilen ayetlerden sonra, وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلاَّ رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ “(Ey Rasûlüm,) seni bütün varlıklar için başka değil, ancak eşsiz bir rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya, 21/107) Seni âlemlere rahmet olarak gönderdik!.. Efendimiz’e bir insan olarak her şeyi yapıyorlar. Düşünün, Efendimiz başını Kâbe karşısında yere koyduğunda, mübarek başına bir işkembe koyuyorlar. O İbn-i Ebî Muayt geliyor, Efendimiz’in boynunu sıkıyor. Orada, hani kendisine “Mü’min-i Âl-i Firavun”ın eşi/dengi dedirten, o sıddıkiyet makamının en âbide şahsiyeti, seyyidina Hazreti Ebu Bekir imdada yetişiyor. Ruhumuz kurban olsun ona; Allah, ondan milyon defa razı olsun; ruhaniyeti, bizden haberdardır onun; çünkü onlar, farklı insanlar.

Efendimiz, çend defa aynı şeylere maruz kalıyor. Bunlarla intikama doymuyorlar da, o Şi’b-i Ebî Tâlib’de boykot meselesini başlatıyorlar. Ashab-ı Kiram efendilerimiz üç sene açlığa, susuzluğa, tehcîre maruz bırakılıyorlar. İnsanca hiçbir şey yapamayacaksınız; hürriyetlerinize sınır vurmuşlar sizin; belki izdivaçlarınıza da, belki yemenize de, belki içmenize de. Neyi kaçırabilmişseniz şayet, işte onlar ile, orada kût-u lâ yemut ile yaşıyorsunuz.

Bir insan olarak, insanın aklına aleyhlerinde dua etmek gelebilir ve nitekim bir keresinde demiş, bir kaht (kıtlık) yaşanmış. Gelmişler orada -aynen, Hazreti Musa’ya da öyle diyorlardı- “Cenâb-ı Hak’tan iste, bu ‘ricz’ kalksın da biz Sana inanalım!” Kalkıyor; yine aynı yola sülûk ediyorlar. Bir daha geliyorlar, bir daha “ricz” (Allah’ın belası, musibeti, bir pislik) kalkıyor, Allah kaldırıyor. “Kaht” zâil olunca yine bildikleri gibi davranıyorlar ve yapmadık şey bırakmıyorlar.

Bir insan olarak… İzzet Molla’nın sözüne müracaat edelim: “Ben usanmam -gözümün nuru- cefâdan amma / Ne kadar olsa cefâdan usanır cândır bu!..” Senin başına sürekli balyoz indirip kaldıracaklar, arkadan sürekli hep dürtükleyecekler, mızrakla vuracaklar; böyle içine gelir: يَا رَبِّي، مَا أَحْلَمَكَ! مَا أَحْلَمَكَ يَا رَبَّنَا “Rabbim ne kadar halîmsin; ne kadar halîmsin Rabbimiz!” Orada Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) -bir yönüyle- ta’dîl ediliyor veya esas konumu/makamı itibarıyla, o makam ve o konum kendisine işaretleniyor: “Sen, âlemlere rahmet olarak gönderildin!” Sen’in nöronlarına bu türlü şeyler girmemeli; müsâfereten (kalıcı olmayan, misafir olan, muvakkat) dahi olsa, bir anlık bile olsa, girmemeli!.. Aslında girmez ya!..

   “İnsanlara yumuşak davranman da Allah’ın merhametinin eseridir. Eğer katı yürekli, kaba biri olsaydın, insanlar senin etrafından dağılıverirlerdi!..”

Hani o Uhud’daki, “sonu zafer” olan “muvakkat hezimet” gibi bir şey… “Hezimet” demem ben; O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) iştirak ettiği hiçbir şeye “hezimet” demem. Uhud’un peşinden buyuruluyor ki: فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ اللهِ لِنْتَ لَهُمْ وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لاَنْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِي الْأَمْرِ فَإِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللهِ إِنَّ اللهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِينَ “İnsanlara yumuşak davranman da Allah’ın merhametinin eseridir. Eğer katı yürekli, kaba biri olsaydın, insanlar senin etrafından dağılıverirlerdi. Öyleyse onların kusurlarını affet, onlar için mağfiret dile ve işleri onlarla müşavere et. Bir kere de azmettin mi, yalnız Allah’a tevekkül et. Allah muhakkak ki kendisine dayanıp güvenenleri sever.” (Âl-i Imrân, 3/159)

“Eğer Sen, katı kalbli olsaydın, etrafındaki insanlar, dağılır giderlerdi.” وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لاَنْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَ فَاعْفُ عَنْهُمْ  “Affet onları!..” وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ “Bir de Allah’tan yarlıgama dile onlar için!” وَشَاوِرْهُمْ فِي الْأَمْرِ  “İşleri onlarla müşavere et.” Bakın, meşveret ediyor; meşverette dediklerini ileriye sürüyor gençler. O da (sallallâhu aleyhi ve sellem) meşveretin hatırına Uhud’a çıkıyor. O büyük tefsir sahibinin ifadesiyle “Orada bütün ordusunun helâk olduğunu/olacağını bilseydi bile meşveretin hatırına yine oraya çıkardı.” Çünkü Kur’an-ı Kerim, Şûrâ Sûresi’nde, mü’minleri methettiği yerlerde, bir çok önemli şeyin sonunda, atıf yaparak -ki ma’tuf, ma’tufun aleyh’in hükmündedir- şöyle buyuruyor: وَأَمْرُهُمْ شُورَى بَيْنَهُمْ “Onların işleri de kendi aralarında şûrâ iledir.” (Şûrâ, 42/38) وَأَمْرُهُمْ شُورَى بَيْنَهُمْ “Onlar, öyle yüce kâmetlerdir ki, aralarındaki her meseleyi meşveret ile çözerler.”

Evet, düşüncelerdeki isi-pası silecek bir iksir varsa, o da meşverettir. Tekrar edeyim mi?!. Düşüncelerdeki isi-pası silecek, yürüdüğü yolda insanın yolunu aydınlatacak bir projektör varsa, o da meşverettir”.

Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) meşveret ediyor ve çıkıyor oraya. Fakat sonra “Siz beni böyle bir şeye zorladınız!” diye kınamıyor. Neden? Çünkü O (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Rahmet Peygamberi”; Cenâb-ı Hakk’ın Rahmâniyetini, Rahîmiyetini, Hannâniyetini, Mennâniyetini, utûfetini temsil ediyor. Allah, evvelâ donanımı ile alakalı ona bir hatırlatmada bulunuyor: Adeta “Sen, -esasen- bu mülahazaların âbide şahsiyetisin!” buyuruyor. وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلاَّ رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ Hem de “Âlemlere rahmetsin!” diyor, “Sadece Sana inanan ve arkanda olanlara değil!..” Nasıl ki buyuruyor: “Benim adım, Güneş’in doğup-battığı her yere ulaşacak!” Çünkü o adın ulaşması, bir yönüyle Cennet’in sırlı kapılarını açacak anahtardır. لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ diyen herkes kurtulur. “Adın ulaşması”, odur. O (sallallâhu aleyhi ve sellem), penguenlere kadar o nâm-ı celîl-i Nebevî’nin ulaşması hülyalarıyla oturup-kalkıyor. Böyle bir Rahmeten li’l-âlemin.. böyle bir Rahmeten li’l-âlemin!..

Öyle olunca, O, yapılan bütün kötülükleri sinesine çekmiş; mukâbele-i bi’l-misil kâide-i zâlimânesinde bulunmamış. Ancak tamamen mü’minleri “ta’yîr”, “ta’yîb”, “tahkir”, “tezyîf”, “ibâde”, “tenkîl” mülahazasına bağlı müşrikler mekanize birliklerle karşılarına çıktıkları zaman, işte o zaman mukabelede bulunulmuş. Fakat o mukabele de mukabele-i bi’l-misil değil; onlar on ile gelmişler, O (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir ile mukabele etmiş ve Allah’ın izni-inayetiyle püskürtmüş, “Rahmeten li’l-âlemin” olduğunu göstermiş; gönül koymamış!.. Cenâb-ı Hak, bizi de bu mülahaza ile serfiraz kılsın!..

“Nasıl ki sadaka belayı def eder; öyle de ekseriyetin hâlis duası da ferec-i umumiyi cezbeder!” diyor Hazreti Pîr-i Mugân. Ekseriyetin hâlisâne duası, ferec-i umumiyi cezbeder!.. Öyleyse şu anda kızma, darılma, küsme ve “Cenâb-ı Hak sizi Cehennem’e koysun, gayyâlara atsın; tepe-taklak gidin!” deme yerine, belki hâlisâne dua ederek ferec beklemeliyiz!..

اَللَّهُمَّ فَرَجًا وَمَخْرَجًا فِي أَقْرَبِ أَقْرَبِ أَقْرَبِ… زَمَانٍ؛ فِي خِدْمَتِنَا وَفِي حرَكَتَنِاَ وَفِي جَمَاعَتِنَا وَفِي مُؤَسَّسَاتِنَا وَفِي مَدَارِسِنَا وَفِي جَامِعَاتِنَا، يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ * اَللَّهُمَّ نَصْرًا قَرِيبًا، وَفَتْحًا مُبِينًا فِي أَوْسَعِ أَوْسَعِ أَوْسَعِ أَوْسَعِ… إِطَارٍ؛ فِي أَقْرَبِ أَقْرَبِ أَقْرَبِ أَقْرَبِ… زَمَانٍ؛ بِحَيْثُ مَا لاَ عَيْنٌ رَأَتْ، وَلاَ أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلاَ خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ * آمِينَ يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ

“Allahım içinde bulunduğumuz musibet, keder ve tasadan bir çıkış yolu, bir kurtuluş lütfeyle!.. En yakın, yakınlardan da yakın bir zamanda, Hizmet’imiz, hareketimiz, cemaatimiz, müesseselerimiz, okullarımız ve üniversitelerimiz için bir ferec ve mahreç ihsan eyle!.. Allahım! Bir nusret-i karîb, yakın zamanda bir nusret Allahım! En yakın zamanda engin bir fütuhât; din-i Mübin-i İslam adına ve hafife alamayacağımız tarihî değerlerimizi dünyaya duyurma adına, engin bir fütûhât Allahım!.. En yakın, yakınlardan da yakın bir zaman ve en geniş, genişlerden de geniş bir çerçevede; ‘Kullarıma öyle sürpriz nimetler hazırladım ki, ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne de insanın hatırına gelmiş!’ buyurduğun gibi, işte öyle sürpriz şekilde. Âmîn, ey yegâne merhametli, Erhamerrâhimîn!..”

Bamteli: SİZ NEREDESİNİZ EY MÜ’MİNLER!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   “Merhametin yok diyelim nefsine / Merhamet etmez misin evlâdına?!.”

Nasıl ki sadaka belayı defeder; öyle de ekseriyetin hâlis duası ferec-i umûmîyi cezbeder. Umumun gam, keder ve sıkıntıdan kurtulmasına vesile olur ekseriyetin hâlisâne duası. Öyle bir dua ki, annesi, babası ve çocukları ölüm döşeğinde olan birine diyorlar: “Öyle yüreğini yırtarcasına, beynini burnundan kusarcasına dua edersen, bunlar geriye dönecek!..” İşte o mülahaza ile dua etmek… Ağızdan dua adına çıkan her kelime, mızrap yemiş bir kalbin, heyecan mızrabı, “imân-ı billah” mızrabı, “marifetullah” mızrabı, “muhabbetullah” mızrabı yemiş bir gönlün sesi gibi olmalı!.. Belki ıztırar hali bizi böyle bir teveccühe sevk ediyor. Ama bazılarımız -benim gibi nâdânlar- belki böyle bir ıztırar halinde bile yürekten O’na teveccüh etmesini bir türlü düşünmüyorlar, sadece kendilerini düşünüyorlar, başlarına geleni düşünüyorlar.

Nâdânlar… Allah’ı doğru bilmeyen nâdân.. “İman”ı derinlemesine duymayan nâdân.. “İslam”ı hayatın olmazsa olmazı olarak görmeyen nâdân.. “İhsan” ufkundan haberi olmayan nâdân.. “Yakîn” derinliği olmayan nâdân.. “Tevekkül” mefhumundan habersiz olan nâdân.. “Teslim” bilmeyen nâdân.. “Tefvîz” bilmeyen nâdân.. “Sika” ufkundan habersiz olan nâdân…

“Nâdânlar eder sohbet-i nâdânla telezzüz / Divanelerin hemdemi divâne gerektir.”

“Nâdânla zordur sohbet, bilene / Zira nâdân, söyler ne gelirse diline.”

Üç asırdan beri toplumu öyle nâdânlaştırdılar ki?!. Siz, sıyrılmaya çalıştınız ondan. Fakat belli köşe başlarında gulyabaniler önünüze çıktı ve “Hayır, gaflet daha iyi!.. Uyumak daha iyi!.. Hayvanî yaşamak daha iyi!.. Dünya ve mâfîhâya inhimak etmek, balıklamasına dalmak daha iyi!.. Asıl mesele dünyayı yaşamak, dünya muhabbetiyle meşbû bulunmak!..” dediler. Düzeninize tosladılar, azminize tosladılar, ümidinize tosladılar.

Size/bize, yeniden, bir kere daha derlenip toparlanmak düşüyor. Bunca toslamalar karşısında kırılmaların tamir edilmesi için, yeniden kendimize dönmemiz, kendi değerler atmosferimiz içinde her şeyi değerlendirmemiz ve Allah ile münasebetimizi bir kere daha gözden geçirmemiz gerekiyor. Ölesiye bağlı mıyız O’na?!. Hafizanallah, bir günün yarısında O’ndan kopuk yaşayacaksak, “Emanetini al!” diyecek kadar O’nunla irtibatımız adına cesur muyuz, mert miyiz?!.

Sızıntı’nın ilk sayısının kapağıydı: “Merhametin yok diyelim nefsine / Merhamet etmez misin evlâdına?!.” (M. Akif) Merhamet etmez misin evlâd-ı evlâdına, evlâd-ı evlâdına… Onlara İnsanlığın İftihar Tablosu’nun, Râşid Halifeler’in, “iman-ı billah” adına, “marifetullah” adına, “muhabbetullah” adına, “zevk-i ruhanî” adına, “aşk u iştiyâk-ı likâullah” adına bıraktıkları miras gibi bir miras bırakmak üzere… Onları ihyâ etmek, dirilmelerini sağlamak.. gelecek nesillerin İsrâfîl’i olmak.. heyecanınızı bir sûr gibi kullanmak ve onlara hayat üflemek… Toruna, torununun torununa, torununun torununa, torununun torununa… Üç asır, dört asır, beş asır, on asır, dipdiri kalma adına, eriyip kül olmak iktiza ediyorsa, Hazreti Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali (radıyallahu anhüm ecmaîn) gibi eriyip kül olmak lazım!.. O nesiller adına…

   Onca zulme rağmen, dilsiz şeytanlar kol geziyor; maalesef, bir Hızır Çelebi sedası gürlemediği gibi, bir Emile Zola sesi de duyulmuyor!..

Ve izafî planda, nisbî planda sizin emced ceddiniz, -cedd-i emcediniz- Orhan Gazi’ler, Osman Gazi’ler, Süleyman Şâh’lar, Murad Hüdavendigâr’lar… Öyle bir mülahazaya bağlı yaşadılar. Sağlam bir miras geriye bıraktılar. Eskiye eskiye belli bir dönemde o da kıvamını, rengini, desenini, muhafaza edemedi, partallaştı. Koca devlet, paramparça oldu!.. Bir kargaşa dünyası… O kargaşa dünyası -nesi diyelim- sarmalı içinde mübarek Anadolu. Analarla dolu; hep sağlam evlatlar yetiştiren analarla dolu, mübarek ülke.. Asırlarca cihanın kaderine hâkim olan ülke… Şimdi yürekleri yakacak mahiyette zâlimlerin hay-huyu ile, mazlumların iniltisiyle inliyor!.. Öyle bir inliyor ki, Türkiye’nin dört bir yandan işgal edildiği Cihan harbini müteakip, İngilizler bir taraftan, İtalyanlar bir taraftan, Fransızlar bir taraftan, Adalar’da halayığınız gibi gözünüzün içine bakan başkaları İzmir’e bayrak dikecek kadar bir taraftan taarruz ettikleri zaman bile, ne o ölçüde zâlimin hay-huyu ne de mazlumun iniltisi duyulmuştu!..

İslam dünyası, âdeta zâlimlerin hay-huyunun korosu haline geldi; mazlumların iniltisinin korosu haline geldi. Bir, toptan bağırıp çağırma, hay-huy etme; bir de toptan inleme, âh u vâh etme. İki tane ses duyuluyor; bir yerde ezenin zâlimce hay-huyu; beri taraftan sesini çıkarmadan ezilenin, öldürülenin, ırzı çiğnenenin, namusu doğrananın, haysiyetiyle oynananın iniltileri, âh u efgânı duyuluyor. Tarihte belki bir-iki-üç defa, bir kısım zâlimler sebebiyle yaşanmış bir tablo; İslam dünyasında, hususiyle beş asır, altı asır devletler muvazenesinde dümende bulunan bir milletin vatanında, acı acı!..

O çığlıklar, o çığıltılar, kulaklarımda çınlıyor gibi!.. Evet, onu söylemek belki doğru değil: Her gün birkaç defa kendimi yataklık, yatağa düşmüş bir hasta gibi hissediyorum; sonra başımı seccadeye koyuyor, “İçimi Sana döküyorum!” diyorum.

Çevrede hâlden anlamayan, dilden anlamayan bir sürü dilsiz şeytan var. “Dilsiz şeytan” diyor Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm. Bunca mezâlim karşısında, sesini yükseltebilecek bir Ebu’s-Suud yok!.. Bir Molla Gürânî yok!.. Yok!.. Bir Hızır Çelebi yok!.. İsterseniz Frenkçe ifadesiyle deyin, “Bir Emile Zola yok!..” Yok!..

Müslümanlara Şi’b-i Ebî Talib’de boykot yapıldığı dönemde, üç tane insan, kabilelerinin gücünü de arkalarına alarak, bütün Mekke müşriklerinin, bütün kabilelerin altına imza attıkları, “Beni Hâşim’i iflah etmemek lâzım!” muahedesine karşı çıktılar. İnsanlığın İftihar Tablosu da o mağdurlar arasında, o mehcûrlar arasındaydı; mübarek eşi annemiz de. Anneler annesi, annelerimizin hepsi ona kurban olsun!.. Hadîcetü’l-Kübrâ. Hadîce, “erken doğan” demektir. En erken hakikate uyananın o olması itibariyle, isim ile müsemmâ arasında ne kadar da bir mutabakat var?!. Analar anası… Kurban olayım!.. Bilmem ki Âişe validemizin de durumu nasıl; Âişe validemizin büyüklüğünü ölçecek kantarım yok. Ahiretteki mizana konulduğunda bile, o mizanın kırılacağına inanıyorum!.. Ama Efendimiz, kendisine öyle bende olan Hazreti Âişe validemizin yanında, hep “Hadîce’nin yakını…”, hep “Hadîce’nin -bilmem- akrabası…” demek suretiyle, o “erken doğan”ı yâd-ı cemil olarak zikredip duruyor.

Evet, “Mezâlim yaşanıyor.” dedim: Mesâvî irtikâp ediliyor, me’âsî meşrû gösteriliyor. Bohemce yaşayış âdeta alkışlanıyor, ona göz yumuluyor. Suiistimaller örtbas ediliyor, tecavüzler örtbas ediliyor… Nâm-ı Celîl-i Nebevî dört bir yanda şehbal açsın diye, dünyevî herhangi bir beklentiye girmeden, o bayrak omuzlarında, sağa-sola koşan insanların yolları kesiliyor. Yolları kesiliyor kırk haramîler tarafından; “O bayrağı her yerde dalgalandıramazsınız!” diyerek, o bayrağı aşağıya çekiyorlar. O bayrağın dalgalandığı müesseseleri kapatmaya çalışıyorlar. Bir şeytan dürtüsüne uymuşlar ki, hiç sormayın?!. Tarihte ender zâlimler dahi mesâvînin bu ölçüde insanı çıldırtanını yapmamıştır zannediyorum.

   Soluklarımız bu kadarına yetti ya Rasûlallah!..

Bütün bunlara rağmen, yılmadan, usanmadan o bayrağın, nâm-ı Celîl-i Muhammedî’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem), nâm-ı Celîl-i İlâhî’nin şehbal açmasını; Hazreti Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali mirasının bir bayrak halinde dalgalanmasını devam ettirmek lazım. O bayrağın indirilmemesini sağlamak için -bence- cansiperane o mevzuda mücadele etmek lazım, cansiperane. Kaba kuvvete başvurmadan, terörün en küçüğüne “Evet!” demeden… Ama o mevzuda öldürürlerse, ezerlerse, bir işkence ederlerse şayet, cân u gönülden, Ashâb-ı Uhdûd gibi, hepsine katlanarak… Çukurlara atsınlar.. mezarlar kazsın dursunlar.. mezarları “mel’un mezar” ilan etsinler… Bunların hiç birine aldırmadan, “Allah’a iman, Allah’ı bilmek bize yeter! Muhabbetullah bize yeter! Marifetullah bize yeter! Aşk u iştiyak bize yeter! Likâullah’a iştiyak bize yeter!..” deyip, durmadan, atı mahmuzluyor gibi mahmuzlayıp veya bir üveyik gibi kanat açıp enginliklere açılıyor gibi sürekli, enginliklere açılmak, “Daha, daha, daha!..” deyip bir “Hel min mezîd” kahramanı gibi, nâmının ulaşmadığı her yere Nâm-ı Celîl-i Nebevî’yi ulaştırmak lazım.

Huzuruna gittiğimiz zaman, “Soluklarımız o kadarına yetiyordu yâ Rasûlallah!” diyecek kadar… “Bir yerde kalbimiz durdu, soluklarımız da bitti; biz de orada döküldük, biçildik; başaklar gibi biçildik!.. Ama Sen de biliyorsun ki, Allah da biliyor ki, sonuna kadar nâm-ı Celîl-i Nebevî’ni cihanın dört bir yanına ulaştırma azmi içindeydik!..” O Cân’a (sallallâhu aleyhi ve sellem), o nâm-ı Celîl-i Nebevî’ye binlerce canımız kurban olsun!.. Ondan başka bir derdimiz, bir davamız olmadı!.. Olsaydı zaten, Kıtmîr gibi -zannediyorum- yüzde doksan dokuz virgül dokuz, sizin de yeryüzünde bir dikili taşınız olurdu!.. Başınızı sokacağınız, kendinize göre bir kulübeniz olurdu!.. Gelecek adına birilerine, bir şeylere dilbeste olur, gönül bağlardınız!.. Dû cihandan el yuma ve hânümânın kalmaması gösteriyor ki, kalbiniz ile siz, O’na müteveccih yaşıyorsunuz. Allah, o teveccühü artırarak devam ettirsin!..

O teveccühü yeterli bulmamalı, “Daha teveccüh, daha teveccüh, daha teveccüh!..” demeli. Teveccühler sâlih dairesi… Zira siz O’na samimi teveccüh ettikçe, O da size bakar. “Kulum, Bana bir ayak gelirse, Ben bir adım…” buyuruyor. Müteşâbih bir ifade bu. “O Bana bir adım atarsa, Ben yürüyerek gelirim; o yürüyerek gelirse, Ben koşarak gelirim…” Buna Belagat ilminde “mukâbele” ve “müşâkele” denir. Yani “karşılıksız bırakmam!” Ama nasıl bir karşılık?!. Bazen bire on vererek.. bazen bire yüz vererek.. Bakara sûre-i celîlesinde ifade edildiği üzere, “Yüz başak veren bir dâne gibi…” bazen bire yüz vererek.. bazen de hâlisâne olursa, ihlasla olursa, ihsan şuuru ile içli-dışlı olursa, bire bin vererek mukabelede bulunur.

   Ey Müslümanlar, siz neredesiniz; durduğunuz yeri söyler misiniz?!.

Kim kazanıyor, kim kaybediyor? Kim doğru yolda, kim eğri yolda?!. Bir türlü taş üstüne taş koymaya doymayan.. villaya villa ilave etmeye doymayan.. filoya filo ilave etmeye doymayan.. bir türlü dünyaya doymayan, doyma bilmeyen aç gözler, varsın “boş”luğun arkasından koşsun dursunlar!.. Siz, öyle bir “dolu”ya doğru yarış yapıyorsunuz ki, tam “Sâbikû!..” ve “Sâri’û!..” ayetlerinin hitabına uymuş gibi, kalbiniz durasıya o mevzuda koşmaya karar vermişsiniz.

Kur’an, emrediyor, siz de ona “Lebbeyk!” diyorsunuz.. “Cennet’e doğru koşun, Cemâlullah’a doğru koşun, Rıdvan’a doğru koşun, Cemâl-i bâ Kemâli müşahedeye doğru koşun!..” Evet, Allah öyle buyuruyor Kur’an’ında, siz de öyle yapıyorsunuz: وَسَارِعُوا إِلَى مَغْفِرَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا السَّمَوَاتُ وَالْأَرْضُ أُعِدَّتْ لِلْمُتَّقِينَ “Rabbinizden (sürpriz mükâfatlarla yüklü) bir mağfirete ve genişliği göklerle yer kadar olan ve müttakîler için hazırlanmış bir Cennet’e yarışırcasına koşuşun!” (Âl-i Imrân, 3/133) سَابِقُوا إِلَى مَغْفِرَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا كَعَرْضِ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ أُعِدَّتْ لِلَّذِينَ آمَنُوا بِاللهِ وَرُسُلِهِ ذَلِكَ فَضْلُ اللهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ وَاللهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ “Rabbiniz tarafından verilecek mağfirete ve cennete girmek için yarışın! Öyle bir cennet ki eni göklerle yerin eni gibi olup Allah’a ve rasûllerine iman edenler için hazırlanmıştır. İşte bu, Allah’ın dilediği kimselere olan bir ihsanıdır. Allah büyük lütuf sahibidir.” (Hadîd, 57/21)

Öyleyse sözümüz her zaman leylî sözü olmalı, diğerlerine hep kapalı bulunmalı. “Leylî sözü söyle, yoksa hâmûş!” diyor Fuzûlî. “Açacak isen kucak, aç O’na âğûş!..” Açacaksan, O’na aç âğûş; kucak aç. Bırak, it dünyayı elinin tersiyle, milletini aziz kılacak kadar. Bir vazife bilerek yapacağın şeyi yap; hepsini vermek icap ettiği yerde de tereddüt etmeden ver Hazreti Osman gibi, Hazreti Abdurrahman İbn Avf gibi (radıyallahu anhüma). İnsanlığın İftihar Tablosu gibi, giderken, kalkanın rehinde gitmeye bak. Giderken, kalkanı rehinde… Aile efradının rızkını temin etmek için aldığı borç paraya mukabil, yanında bulundurduğu o kalkanı rehin vermiş. O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) dilbeste olan, O’nu çok seven Osmanlılar, O’nun mübarek eşyasını “emânet-i mukaddese”ye götürür koyarlar ve millet de onları birer “kutsal emanet” olarak ziyaret eder, yüz sürerler. Onlar için, bence, bir şehir verilse değer. Ama işte o kalkan, ailenin rızkını temin etmek için, alınan borç para karşılığında, o çizgide olmayan birisinin elinde rehindir. Şakır şakır ganimetlerin aktığı bir dönemde; İnsanlığın İftihar Tablosu’nun ruhunun ufkuna yürümesi öyle oluyor. Hazreti Ebu Bekir öyle yürüyor, Ömer öyle yürüyor, Ali öyle yürüyor, Hâlid öyle yürüyor, Sa’d İbn Ebî Vakkâs öyle yürüyor; radıyallahu anhüm ecmaîn.

Peki ama أَيْنَ أَنْتُمْ أَيُّهَا الْمُسْلِمُونَ؟ Siz neredesiniz? Siz, nerede duruyorsunuz?!. Durduğunuz yeri söyler misiniz?!. Durduğunuz yer, onlarla münasebetin remzi olacaktır, Allah ile münasebetin remzi olacaktır.

   Müminler, içtimaî huzur ve yükselişin temini için, mesâîlerinin tanzimi, yapacakları işlerin taksimi ve teâvün düsturunun teshili ile beraber, aralarındaki emniyetin tesisine de muhtaçtırlar.

Aynı zamanda “hey’et-i ictimâiye-i İslâmiye”, “hey’et-i ictimâiye-i milliye”, “hey’et-i ictimâiye-i hıdemiyye/hareketiyye” arasında emniyetin tesisi çok önemlidir. Meseleyi dünya çapında ele aldığınız zaman, “İslâmiye” dersiniz; milletimiz çapında ele alınca “milliye” dersiniz ve aynı zamanda tamamen bu işe gönül vermiş insanlar, “adanmış” insanlar, başka mülahazası olmayan insanlar zaviyesinden ele aldığınız zaman da “Hizmet” dersiniz, “Hareket” dersiniz. Dünya da zaten “Hizmet” diyor, “Hareket” diyor. Buradaki bir arkadaşımız, değişik iki-üç dile tercüme edilen kitabında da aynı zamanda onun Türkçesini yazmış kitabın arkasına, “Hizmet” diyor. Allah, deyip ettiklerimiz çizgisinde, gönüllerimize de istikamet ihsan eylesin. Ve böyle diyen, böyle düşünen insanları, Rabbim, dünyada da, ukbâda da pâyidâr eylesin!..

Mâbeynde emniyetin tesisi, herkesin birbirine güven vadetmesi, çok önemlidir. Başta, esasen, aynı duygu, aynı düşünceyi paylaşan, aynı armoni içinde bulunan insanlar arasında emniyetin tesisi… Bir hizmete gönül vermiş, adanmış insanlar.. fedakâr insanlar.. adanmışlığı bu mevzuda en büyük sermaye, en büyük kapital olarak gören insanlar… Bunlar, kendi aralarında birbirlerine çok iyi güvenmeliler. Sahip oldukları o “mü’min” isminin muktezasını yerine getirmeliler.

O “mü’min” ismi, “inanıyor, inanan” demektir. Mü’min, “mü’min” ismini, Cenâb-ı Hakk’ın “emniyet vadeden, emniyet lütfeden ve aynı zamanda mü’minlik lütfuyla serfirâz kılan” manasına gelen “el-Mü’min” isminden almıştır. Mü’minlerdeki o mübarek isim, Cenâb-ı Hakk’ın Esmâ-i Hüsna’sından alınmış bir isimdir. Zât-ı Ulûhiyete nispeti itibariyle, engin bir manası, nâkâbil-i idrak bir manası vardır. Bize ait yanı itibariyle manası, “yeryüzünde emniyet ve güvenin temincisi, tesisçisi olma”ya kadar uzanır. “Allah’a iman”dan alıp, “Allah’ın söylediği her şeye inanma”dan alıp, “yeryüzünde emniyet ve güvenin temsilcisi olma”ya kadar… Onları gördüğü zaman, herkes, “Bunlara güven duyulabilir! Bunlardan bir hıyanet gelmez!” diyebilmeli. Onun karşılığı ise, “hâin”; o mü’minin karşılığı, “emniyet ve güven vadeden”in karşılığı “hâin” ve mübalağa kipiyle “havvân”.

O açıdan da değişik kategorilerde emniyetin tesisi söz konusu. Tamamen kendini Hizmet’e adamış insanlar arasında daha derince bir emniyet duygusu… Allah’a imandan kaynaklanan, esâsât-ı İslamiyet’e imandan kaynaklanan, aynı zamanda Kitap ve Sünnet’e imandan kaynaklanan, sahabe örneğini görmekten, Siyer felsefesinden kaynaklanan, tam bir “emniyet ve güven temsilcisi” olma, o emniyet ve güveni kendi aralarında tesis etme…

Evet, aynı duyguyu paylaşma.. aynı anlayış istikametinde hareket etme.. birbirine çok fazla itiraz etmeme.. duygu ve düşüncelerini centilmence, efendice, gönül kırmadan ifade etme, ortaya koyma.. icabında bir başkası farklı bir düşünce ortaya koyduğu zaman, geriye adım atmasını da bilme.. kendi düşüncesinden vazgeçerek -biraz evvel hem belki de gelişi güzel söyledim- أَنْتُمْ أَعْلَمُ بِأُمُورِ عُقْبَاكُمْ “Ukbâya ait işleri siz benden iyi bilirsiniz!” mülahazasıyla, -efendim- “Sizin dediğiniz daha isabetli görünüyor!” deme… İsterse sonra başkaları, senin dediğin ve ettiğin şeyi isabetli bulsun ve gelip desinler ki, “Yahu, asıl senin dediğin doğruymuş. O gün bizim dediğimize sen, cevab-ı sevap verdin ama senin dediğin doğruymuş!” O kadar mehil tanıma onlara.. o kadar güven vadetme.. o kadar hakikate saygılı olma…

   Hakkın Hatırı, Münazara Adabı ve İmam Azam Ebu Hanife Hazretleri

Değişik vesilelerle hep tekerrür ettiği gibi, bir kere daha tekrar etmek istiyorum, mazur görürseniz: Ebu Hanife, gecenin yarısına kadar talebeleriyle bazı meseleleri müzakere edermiş. Bizdeki münazara âdâbına göre; yoksa televizyonlardaki birbirine karşı saygısızlık yapma tartışması değil. Münazaranın âdâbı vardır, o mevzuda yazılmış kitaplar vardır: İnsanlar birbirlerine karşı hakikati nasıl savunacaklar? Herkes kendi düşüncesini nasıl ortaya koyacak? Nasıl ifade edecek onu? Geriye dönmesini nasıl yapacak? İleriye adım atmasını nasıl yapacak? Orada karşı tarafın duygu ve düşüncesine nasıl saygılı olacak? Kendi duygu ve düşüncelerine nasıl saygı toplayacak? Buna dair kitaplar yazılmış. Televizyonlardaki o tartışmalar, oradaki o tartışmalar, vahşîce boğuşmalar gibi bir şey. Öyle değil, “münazara âdâbı”na göre…

Ebu Hanife hazretleri, münazara âdâbına göre, gecenin yarısına kadar münazara yapıyor. Muhammed İbn Hasan eş-Şeybânî hazretleriyle, İmam Yusuf hazretleriyle, Züfer hazretleriyle… Beş bin tane, derslerine devam eden insan var. Birisi, mübalağa mı yaptı, bilemiyorum; yapabilir, çağımız, mübalağa çağı: “Elli bin tane, derslerini dinleyen insan vardı; kitaplara bakarak, derse iştirak ederek, onun mütalaalarını müzakere eden insanlar vardı.” demişti. “Elli bin” olmasın, “beş bin” bile olsa, öyle entelektüel, öyle kapasiteli, öyle yürekli, öyle hakşinâs insanın bulunması çok önemli; demek ki, o dönem, hakikaten bir “altın çağ”. Gecenin yarısına kadar müzakere ediyor. Ve sonra talebeler diyorlar ki: “Üstadım!” Ne diyorlarsa, “Ey büyük müctehid! Ey babayiğit adam!” Ne diyorlarsa, nasıl hitap ediyorlarsa o gün. “Senin dediğin gibiymiş bu!” diyorlar. Talebesiyle, meseleyi müzakere ediyor.

Hazret, gittikten sonra, bir daha temel kaynaklara müracaat ediyor; Kitap, Sünnet, Sahabe ve Tâbiîn’in kavilleri… Kendisi Tâbiîn’den değil; bazıları onun bir sahabî gördüğünden bahsederek, onu da Tâbiîn’den sayarlar; oysaki kendi, Tebe-i Tâbiîn’den, üçüncü sınıftan. Seleflerinin mütalaalarına, müzakerelerine, yorumlarına başvuruyor. Sabah namazına geldiğinde… Nasıl hitap ediyorsa onu da bilmiyorum, “Çocuklar!” mı diyor; yoksa Kıtmîr’in beraber ders müzakere ettiği ders arkadaşlarına dediği gibi, “Ali Hoca, Veli Hoca!” dediği gibi, öyle mi diyor, bilemiyorum. Ben, efendiler efendisi o insanın, kendi talebelerine seslenirken bile, efendiliğini koruduğuna inanarak, mutlaka onları tazimle yâd ettiğine inanıyorum. Nasıl diyordu, belki “Ey Ebu Yusuf Efendi! Ey Muhammed Efendi! Ey Züfer Efendi!” Paşazade çünkü, o da; “Ey Züfer Efendi!..” “Ben sabaha kadar, o dediğimiz meseleyi bir kere daha gözden geçirdim, sonra gördüm ki, benim değil de, sizin dediğiniz doğruymuş!”

Hakk’ın hatırı, âlidir; hiçbir hatıra fedâ edilmemelidir. İlle de “Benim dediğim dedik. Benim dediğime uyulmadığı takdirde, herkes yok edilmelidir, zindanlara atılmalıdır; taziplere, tehcirlere, tehditlere, tevkiflere maruz bırakılmalıdır!” Bu, Firavunların düşüncesi… Bu, zâlimlerin, gaddarların, hattârların, müfsitlerin düşüncesi!..

Ebu Hanife’nin düşüncesi, Râşit Halifeler’in düşüncesi, Efendimiz’in düşüncesi ise, meşveret yörüngeli. Ümmetine fikir soruyor, onlar bir şey söyleyince, dikkate alıyor. Geçen sohbette zikredildiği üzere, Selmân-ı Fârisî’nin mütalaasına uyarak, “Hendek!” diyor. Sahabesiyle meşveret ediyor; Uhud savaşında, dışarıya çıkıyor. Her şeyi O’ndan öğrendikleri bir insan… Onların düşüncelerine saygının gereği, “küçüklük” demiyor. Her şeyi O’ndan öğreniyorlar ama meşverette onların dediklerine uyuyor; Uhud’da dışarıya çıkıyor, yoksa Efendimiz’in kendi düşünceleri, içeride kalıp tabya savaşı vermek, müdafaa savaşı vermek istikametindeydi.

İnsanlığın İftihar Tablosu… O büyüğe bakın, Ebu Bekir’e bakın, Ömer’e bakın, Osman’a bakın, Ali’ye bakın, bakın!.. Ömer İbn Abdülaziz’e bakın, Hâdî’ye bakın, Mehdi’ye bakın, Mu’tasım’a bakın!.. Efendim… Süleyman Şah’a bakın, Osman Gazi’ye bakın, Orhan Gazi’ye bakın, Murad Hüdavendigar’a bakın, bakın!.. Bakın, hepsi o muhteşem karakteri temsil eden insanlardır.

   İkiyüzlü zâlimlerin dine ve diyanete verdiği zarar, ehl-i küfrün tahribinden çok daha feci olmuştur.

Bir de değişik dönemlerde, değişik çağlarda, hususiyle enâniyetin dolu-dizgin gittiği yirminci asırda, hususiyle İslam dünyasında ve bilhassa Kapadokya’da; insanların kendi düşüncelerine, kendi dediklerine taptıklarını görünce, insanın midesi bulanıyor. Özür dilerim, “Bulanıyor!” deyince, mideniz bulanmasın. Hakikaten… Çünkü mideyi bulandıracak kadar!.. Öyle bir şenâat, bir denaet, bir mesâvî, bir meâsî nümâyân ki, hiç sormayın!.. Damlasını deryaya atsan, bütün balıkların midesi bulanır!..

Evet, mü’min, emniyet ve güven insanıdır. Herkesin kendisine karşı güven duyduğu insandır, Allah’a inanmanın gereği olarak… Âlem bana güven duymuyorsa, benden kaçıyorsa, ben, insanları Allah’tan uzaklaştırıyorum, demektir. Değişik vesilelerle ifade ettiğim bir hususu, müsaade ediyor musunuz, bir kere daha ifade etmeme: Allah göstermesin!.. Ben, o diyanete mensubiyeti de imâ eden kelimeyi kullanmayacağım, onlar da rahatsız olmasın diye. “Kütüb-i sâlife” falan demek, belki onunla da yine aklınız bir tarafa kayabilir. Fakat sizin din ve diyanetinizin dışında, çok farklı anlayışa, dünya görüşüne, inanç sistemine sahip bir milletin haziresinde neş’et etseydiniz.. sonra hâlihazırdaki İslam dünyasına baksaydınız.. başınızı kaldırıp Kapadokya’ya baksaydınız… Rica ederim, İnsanlığın İftihar Tablosu’yla temsil edilen, mebdei “semâ”ya dayanan, arkasında “vahy-i semâvi-i İlahî” olan İslam dinini seçme mevzuunda bir fikirde bulunur muydunuz?!.

Şu, insanların canavarlaştığı, birbirini yediği.. kuvvetin hâkim olduğu.. adaletin ayaklar altında pâyimal olduğu.. hukuk sisteminin işletilmediği.. kimsenin, kendi hakkını müdafaa edemediği.. karar veren hâkimlerin bile kendilerini zindanda bulduğu.. avukatların müdafaa ettikleri insanlar adına kendilerini zindanda bulduğu… Böylesine kirlenmiş, levsiyât haline gelmiş, damlası okyanusa düşse balıkları öldürecek hale gelmiş bir ülkeye baktığınız zaman -“Bunların sahip olduğu dinin mebdei ‘semâvî’ imiş, Allah’tan gelmiş.” Bunu bilseniz bile.- o istikamette bir tercihte bulunur musunuz?!.

Vicdanlarınıza sesleniyorum. Bir şeye bakarak konuşmayın; Allah için, vicdanlarınızın sesini ortaya koyun! Kapadokya’yı seçme mevzuunda bir tercihte bulunur muydunuz?!. Hayır!..

Emniyet ve güvenin pâyimal olduğu.. Allah’a iman meselesinin kendini ifade etmediği.. mü’minin mü’mince davranmadığı.. hakkın-adaletin yeryüzünde tek temsilcisi olarak kendisini göstermediği bir yere, bu kirli dünyaya bakan insanlar, sadece burunlarını tutar geçerler; istifrağ etmemek için, gözlerini kaparlar.

Bu, insanları Allah’tan öyle bir kaçırmadır ki, kâfir, Müslümanlığa bunun kadar zararlı olmamıştır. Çünkü kırmızı çizgilerle, durduğu yer bellidir; ona karşı senin de metafizik gerilimin olur. Ama bir taraftan sana ait argümanları kullanırken, bir taraftan da kâfirin yapmadığını yapan insanlar, öyle bir kaçırırlar ki Allah’tan, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’dan, Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali yolundan… عَلَيْكُمْ بِسُنَّتِي وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِّينَ “Siz, Benim ve doğru yolda olup hep doğru yolu gösteren Râşid Halifeler’in yoluna yapışın!..” buyurulan o yoldan öyle bir kaçırırlar ki, hafizanallah, ne emniyetten bahsedilebilir ne de güvenden.

   Asrın minaresinin başında durup gelecek nesle seslenen Müezzin’i siz duyacak; insanlığın muhtaç olduğu emniyet ve güven ruhunu siz uyaracaksınız!..

İnsan, sağlam, yürekten Allah’a inanmalı.. “iman”ını, “marifet” ile taçlandırmalı.. marifetini, “muhabbet” ile taçlandırmalı.. muhabbetini, “aşk u iştiyak-ı likâullah” ile taçlandırmalı. Allah ile münasebeti açısından bu ölçüde kendini bir derinliğe salmalı!.. Derinleşme adına öyle bir çağlayana yelken açmalı ki, bir daha geriye dönmeyi, bir yerde takılıp kalmayı aklının köşesinden geçirmemeli!.. Mukteza-i beşeriyet olarak sapmalar, zelleler, şaşmalar olabilir. Fakat hep o marifete, hep o muhabbete, hep o aşk u iştiyaka doğru kararlı yürümeli!.. Birer “cansız resim gibi mü’min” olmaktan çıkmalı; “canlı, hareketli mü’min” olmaya bakmalı!..

Nitekim “İşte ey iki hayatın ruhu hükmünde olan İslâmiyet’i bırakan iki ayaklı mezar-ı müteharrik bedbahtlar! Gelen neslin kapısında durmayınız. Mezar sizi bekliyor, çekiliniz; tâ ki, hakikat-ı İslâmiyeyi hakkıyla kâinat üzerinde temevvücsâz edecek olan nesl-i cedid gelsin!” diyor Hazreti Üstad. Gürül gürül… Hicrî on üçüncü asrın minaresinin başında durmuş, halkı camiye davet eden; kendini “müezzin” gibi gören, Allah’a davet eden, namaza davet eden, iman-ı billaha davet eden; Hicrî on üçüncü asrın minaresinin başında durmuş, on dördüncü asra seslenen Zat!..

O sesi duyan, siz olun bence. Evet, inşaallah duymuşsunuzdur. “Allahu Ekber, Allahu Ekber”i duymuşsanız, “Eşhedü en lâ ilâhe illallah”ı duymaya çalışın.. “Eşhedü enne Muhammeden Rasûlullah”ı duymaya çalışın.. “Hayya ala’s-salat”ı duymaya çalışın.. Kurtuluşa gelin, “Hayya ale’l-felâh”ı duymaya çalışın.. gönül inşirahı ile, bir kere daha “Allahu Ekber”i duymaya çalışın.. ve meseleyi “Lâ ilâhe illallah!” ile noktalayın, kâfiyelendirin.

Evvela, Allah ile münasebet açısından, böyle bir emniyetin temsilcisi olmak… Sonra insanî değerler açısından; “ahlâk-ı âliye-i İslâmiye”, eskilerin ifadesiyle. Hazreti Gazzâlî’nin ifadesiyle, “Münciyât”, insanı kurtaran, necâta erdiren şeyler. Hep isteğimiz o değil mi?!. Dualarımızda أَجِرْنَا، نَجِّنَا، خَلِّصْنَا “Bizi koru.. Bizi kurtar.. Bizi halâsa erdir!..” demiyor muyuz?!. “Münciyât”, “muhlisât”, “mucîrât” diyebiliriz. O diğer iki tabiri (“Ecirnâ/Mucîrât” ve “Hallisnâ/Muhlisât”) çok kullanmamışlar. Fakat bir mahzur yok kullanmakta.

O istikamette, aynı zamanda insanlar arasında da öyle bir emniyetin ve güvenin temsilcisi olmak… Temsil ettiğimiz, yaşadığımız İslamiyet’e gönüllerde imrenme uyarmak… Değişik vesilelerle ifade edildiği gibi, zannediyorum bir evvelki sohbette de geçtiği üzere; “hal ve temsil meşherleri” oluşturmak… Kitap fuarları oluşturuyoruz ya!.. Bir kısım eşyayı teşhir etme fuarları oluşturuyoruz ya!.. Olimpiyatlar oluşturuyoruz ya!.. Belli aktiviteleri icrâ etme adına bize ait bazı şeyleri teşhir etme adına, bu teşhir edilen şeylerin teşhir edildiği yere “meşher” deniyor. Bir şeylerin sergilenmesi, enzâr-ı âleme arz edilmesi onların. Aynı şekilde, hâl derinliğiyle, temsil derinliğiyle, yaşama enginliğiyle bunu yapmak: “Allah Allah! Bu ne istikamet?!. Bu ne istikamet ki yürürken, ‘Aman bir karıncaya basarım!’ diye tir tir titriyor. ‘Arpa kadar haram bir şey ağzıma girer!’ diye tir tir titriyor. Gözü, bakmaması gereken şeye bakmış, bir haram girmişse içine, tir tir titriyor. Üzerinden elli sene geçtikten sonra bile aklına geldiği zaman, ‘Acaba buna karşı bir milyon defa mı Estağfirullah desem!’ diyecek kadar Allah ile irtibatı kavî!.. Ve karşı tarafta emniyet ve güven uyarıyor!..”

O emniyet ve güveni siz uyaracaksınız. Sonra el-âlem de size karşı emniyetin ve güvenin temsilcisi olacak; güvene güvenle mukabelede bulunacak, emniyete emniyetle mukabelede bulunacak. O açıdan, sizin aranızda emniyetin tesisi çok mühim. Hangi kategoride olursa olsun; Hizmet kategorisinde, Hareket kategorisinde, adanmışlık kategorisinde, millet kategorisinde, milletler veya millet-i İslamiye kategorisinde. Belki sonra bir gün gelecek, inşaallah, “insanlık” çapında, öyle bir zümreye, öyle bir oluşuma sebebiyet vereceksiniz ki, hakikaten herkes birbirine güven duyacak. Kimse kimseden endişe etmeyecek. Herkes, çok rahatlıkla, kapılara kilit vurmadan, Cuma namazına giderken dükkânını kilitlemeden, dışarıdaki eşyasını içeriye almadan gidecek. Çünkü bilip inanacak ki, kimse ona el uzatamaz.

Cenâb-ı Hak, bize de ve aynı zamanda mübarek bir milleti ifsat edenlere de hidayet-i tâmme lütfeylesin!.. Kalbleri yumuşatsın!.. Efendimiz’in sözleriyle ve Kur’an’ın öğrettiği dualarla bitirelim:

رَبَّنَا لاَ تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً إِنَّكَ أَنْتَ الْوَهَّابُ

سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ إِنِّي أَسْتَغْفِرُكَ لِذَنْبِي، وَأَسْأَلُكَ رَحْمَتَكَ * اَللَّهُمَّ زِدْنِي عِلْمًا وَلاَ تُزِغْ قَلْبِي بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنِي، وَهَبْ لِي مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً، إِنَّكَ أَنْتَ الْوَهَّابُ

يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ، ثَبِّتْ قُلُوبَنَا عَلَى دِينِكَ * يَا مُصَرِّفَ الْقُلُوبِ، صَرِّفْ قُلُوبَنَا إِلَى طَاعَتِكَ

رَبَّنَا آتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا رَشَدًا

اَللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ، كُلَّمَا اخْتَلَفَ الْمَلَوَانُ، وَتَعَاقَبَ الْعَصْرَانِ، وَكَرَّرَ الْجَدِيدَانِ، وَاسْتَقْبَلَ الْفَرْقَدَانِ، وَبَلِّغْ رُوحَهُ وَأَرْوَاحَ أَهْلِ بَيْتِهِ مِنَّا التَّحِيَّةَ وَالسَّلاَمَ

وَبَارِكْ وَسَلِّمْ عَلَيْهِ وَعَلَيْهِمْ، وَعَلَى جَمِيعِ الْأَنْبِيَاءِ وَالْمُرْسَلِينَ، وَعَلَى الْأَوْلِيَاءِ، وَالْأَصْفِيَاءِ، وَالْمُقَرَّبِينَ، بِعَدَدِ عِلْمِ اللهِ، وَبِعَدَدِ مَعْلُومَاتِ اللهِ، أَبَدَ الْآبِدِينَ، وَدَهْرَ الدَّاهِرِينَ

آمِينَ * أَلْفَ أَلْفِ آمِينَ * وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

“Ey bizim kerîm Rabbimiz, bize hidâyet verdikten sonra kalblerimizi kaydırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz bağışı bol olan vehhâb Sensin Sen!” (Âl-i Imrân, 3/8)

Sübhânsın Allah’ım; Seni (Sana yakışmayacak her şeyden) tenzih ederim. Allah’ım, günahımı bağışlamanı diler ve rahmetini dilenirim. Allah’ım, ilmimi artır ve bana hidayet verdikten sonra kalbimi kaydırma; katından bana rahmet lütfet; şüphesiz ki Sen, çok lütufkârsın.

Ey kalbleri evirip çeviren Allah’ım! Kalblerimizi İslamiyet’te sabit kıl!.. Ey kalbleri halden hale koyan Rabbim, kalblerimizi ibadet ü tâatine yönlendir!..

“Ey Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver ve içinde bulunduğumuz şu durumda bize kurtuluş ve doğruluğa ulaşmayı kolaylaştır.” (Kehf, 18/10)

Allah’ım! Efendimiz Hazreti Muhammed’e ve O’nun güzide ailesine, gece ve gündüzün değişimi, sabah ve akşamın, karanlık ve aydınlığın birbirini takip etmesi, gece ve gündüz gibi sürekli yenilenen zaman ve hallerin tekrar edip durmaları, Kutup Yıldızlarının karşılaşmaları boyunca salât eyle. O’nun ve Ehl-i Beyt’inin ruhlarına bizlerden selam, sevgi ve hürmetler ulaştır.

Allah’ın salat, selam ve bereketi, Efendimiz’in, mübarek ailesinin, bütün nebîlerin, rasûllerin, evliya, asfiya ve mukarrabînin üzerine olsun; Allah’ın ilmi ve Allah’ın malumatı adedince, ebedlere kadar, Allah Teâlâ’nın mülkü devam ettiği sürece!..

Âmin, binlerce, milyon kere âmîn. Kabul buyur Rabbimiz, kabul buyur ve bizi bir kere daha hamd ü sena hisleriyle coştur. Zaten bütün şükür, hamd ve senalar âlemlerin Rabbi Allah’a aittir.

Bamteli: ŞEFKAT YÂ HÛ!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde özetle şunları dile getirdi:

Mesleğimizin Esası Şefkattir

*İlahî ahlakla ahlaklanmalı; şefkatli ve merhametli olmalı. Aksi halde, “Madem O Şefik, Refîk, Latîf, Rahmân, Rahîm… Neden O’nun o geniş dairedeki tecellilerinden hissenize düşeni alma gayreti içinde değilsiniz?!.” derler.

*Aslında bizim mesleğimizin esası şefkattir. Bu hizmet-i imaniye ve Kur’aniye içinde bulunanların hareket güzergâhları tefekkür ve ufukları da şefkattir. Ancak bu iki esas çizgi korunduğu takdirde acz, fakr, şevk ve şükür anlaşılır.

*Esasen tedebbür, tezekkür ve tefekkür, İslam dünyasının yitikleri haline gelmiş. Düşüncesizlik marazına müptela İslam dünyası, korkunç bir şefkatsizlik içinde bulunuyor; tabir-i diğerle, merhametsizlik akıntısına kendisini kaptırmış gidiyor.

Yalan bir lafz-ı kâfir; büyük günahları mahzursuz görmek de küfürdür.

*Bediüzzaman hazretleri, “Yalan bir lâfz-ı kâfirdir.” der. İnsan bir kere yalan söylerse, günah-ı kebâir işlemiş olur. Tevbe edince, Allah yarlığar onu, affeder. İki kere yaparsa, Allah affeder; elverir ki kendisine dönsün. Fakat şayet bu işi mahzursuz gibi yapıyorsa, o kâfir olur!.. Bile bile iftira ediyorsa, kâfir olur; bile bile isnatta bulunuyorsa, kâfir olur; isterse Müslüman geçinsin, kâfir olur. Kebâiri mahzursuz görmek küfürdür.

*Onca zulüm işleniyor ama bütün bunlar karşısında zerre kadar insanî duygu ve düşünce seslendirilmiyor. Bir tepki yok. Peygamber’e hakaret ediliyor, “gurura kapıldı” deniliyor, bir tepki yok. Kur’an’a “gırgır” deniliyor, bir tepki yok. “Falan, Allah’ın vasıflarını hâiz!” deniyor, bir tepki yok. Oysa bu türlü şeyler karşısında sükût dilsiz şeytanlıktır. Ziya Paşa’nın dediği gibi, “Yuf bu türlü ruhları taşıyan insanlara!..”

“Onlar, başka değil, hayvanlar gibidirler; belki onlardan daha aşağıdırlar.”

*İslam dünyasında, bilhassa güç ve iktidarı ellerinde bulunduranlar, insanların şerefleriyle, haysiyetleriyle, diyanetleriyle, nefisleriyle, mallarıyla, canlarıyla, hürriyetleriyle oynuyorlar. Asıyorlar, kesiyorlar; insanî haklarından mahrum ediyorlar; hürriyetlerini ellerinden alıyorlar. Kendileri gibi düşünmeyenlere karşı, Lenin gibi hareket ediyorlar, Hitler gibi hareket ediyorlar, bugüne kadar gelmiş Tiranlar gibi hareket ediyorlar. Manzara bundan ibaret; korkunç bir şefkatsizlik nümayan. Başka dünyalar çok alakadar etmez bizi. Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın ortaya döktüğü yakut, zebercet, zümrüt gibi temel disiplinlerden habersiz olduklarından dolayı onları -mazur görme değil- görmezlikten gelme bir esas olmalı. Fakat “Ben Müslümanım” diyen insanlar bunu yapıyorlarsa, “Onlar, başka değil, dört ayaklı hayvanlar gibidirler; belki yolca daha sapıktırlar.” (Furkan, 25/44)

*Hayvanlar günümüzün zalimlerinden daha insancıl davranıyorlar. Bir belgeselde görmüştüm: Bir panter bir maymunu derdest ediyor. Hayvancık hamlini vaz’ etme faslına yakınmış. Öyle şiddetli bir heyecanla hamlini vaz’ ediyor. Panter, doğan yavruyu görür görmez boğazından sıkıp öldürdüğü annesini hemen bırakıyor. O yavrunun üzerine eğiliyor, yalıyor, kokluyor, ağzına nefes veriyor. Dönüp böyle acı acı mahrumiyet, mağduriyet, beceriksizlik, çaresizlik içinde sağa-sola bakıyor; adeta “Ben ne yapmalıyım?” diyor. Ben onu okudum onda. “Ben buna daha ne yapmalıyım?” Şimdi vahşi bir hayvanın bile etini yemek için avladığı bir hayvanın yavrusuna karşı duyduğu şefkat!.. Sizin dünyanız sayılan o dünyada serkarlar onun onda birini duymuyorlar. Çünkü Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle “Onlar, başka değil, dört ayaklı hayvanlar gibidirler; belki yolca daha sapıktırlar, onlardan daha aşağıdırlar.” (Furkan, 25/44)

*Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

إِنَّ اللَّهَ رَفِيقٌ يُحِبُّ الرِّفْقَ فِي الْأَمْرِ كُلِّهِ

“Şüphesiz Allah, refîktir (merhametli ve şefkatlidir); her işte mülayemeti, rahmet ve şefkatle muameleyi sever.”

Ciğerini heva-i nefsine ısırtmış insanlar öyle çaresiz bir hummaya tutulmuşlardır ki, o marazın dermanı yoktur!..

*Bütün yalanları, iftiraları, saygısız lafları söylettiren ve bütün merhametsiz, şefkatsiz, insafsız fiillere sebebiyet veren, heva-i nefistir. Muzaffer el-Kirmanşahî der ki: “Hevâ yılanı akıttı gönlüme zehirini / Ne tabib var derdime ne bir nefesi kuvvetli / Sadece delicesine sevdiğim o Yar var ki / Ondadır efsunum, Ondadır kalbimin merhemi.” Evet, ciğerini heva-i nefsine ısırtmış insanlar öyle çaresiz bir hummaya tutulmuşlardır ki, o hummanın dermanı yoktur.

*Hep “saray.. saray.. saray..” veya “para.. para.. para..” diyenler, kalbini hevâ-i nefse ısırtmış kimselerdir. Onlar kendilerine şöyle ya da böyle muhalefet edenlere değişik ad ve unvanlar takmak suretiyle konuyu değiştirerek kendi mesâvîlerini kapamak isteyen densizlerdir. Bağışlayın, o vandallar, mesâvîlerini setretmeye matuf hiç olmayacak şeyler söylerler. Böylece isyan deryasına yelken açan ve filosuyla, gemisiyle, sarayıyla, servetiyle, kaçırdığı paralarıyla, dolarlarıyla, riyalleriyle, altınlarıyla, gümüşleriyle mesut yaşayacağını zanneden hevaperesler katiyen huzur yudumlayamazlar. Kafalarını saran, nöronlarına gelip oturan istikbal ve akıbet endişesi onları öyle kıvrandırır ki gafletle kendilerini eğlenceye verirler.

*Hadis olarak rivayet edilir: “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz; nasıl ölürseniz öyle diriltilir ve haşredilirsiniz.” Nasıl, hangi duygu ve hangi anlayışla yaşıyorsanız, o hal üzere ölür, öyle dirilir ve o muameleyi görürsünüz.

*Sultan İkinci Ahmed, alev alev peygamber aşkıyla yanarak şunları söyler: “İftirakınla Efendim bende takat kalmadı!” Efendim kim? Mutlak zikir kemâline masruftur, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Yahpâre oldu bu dil, aşkta muhabbet kalmadı / Şol kadar ağlattı ben bîçarei hükm-i kaza / Giryeden hiç Hazreti Yakub’a nevbet kalmadı.”

*Sultan Ahmed Camii yapılırken, Efendiler Efendisi’nin (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) kadem-i pâkini sorguç gibi tacına takan Sultan Ahmed cennetmekan aleyhir-rahmetü ve’l-gufran hazretleri de eteklerine taş doldurup işçi ve ırgatlarla beraber taş taşımaktaydı. Amele gibi çalışırken şöyle diyordu: “Allahım, Ahmed kulunun günahlarını mağfiret eyle; bu hizmetini de kabul buyur!” Ceddiniz buydu sizin. Onlar, cihana hükmettikleri dönemde neyin mahkûmu, neyin bendesi, neyin kulu olduklarının da farkındaydılar.

İkaz Görünümlü İlahî İltifatlar

*Şefkat Peygamberi Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) âlemlere rahmet olduğu, Kur’ân-ı Kerim’in değişik âyetlerinde ifade edilmektedir: Enbiyâ sûresindeki وَمَآ اَرْسَلْنَاكَ اِلاَّ رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ “Başka değil, Biz seni bütün âlemlere ancak rahmet olarak gönderdik.” âyet-i kerimesi bu hakikati açıkça seslendirir.

*Mahbûb-u Âlem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz, insanları ebedî hüsrandan kurtarma davasına o kadar gönülden bağlanmıştı ki, Kur’ân-ı Kerim, O’nun bu konudaki ızdıraplarını, “Neredeyse sen, onlar bu söze (Kur’an’a) inanmıyorlar diye üzüntünden kendini helâk edeceksin!” (Kehf, 18/6) ifadesiyle dile getirmektedir. Benzer ayet-i kerimelerde de, Cenâb-ı Allah, Rasûl-ü Ekrem’ine “Onlar iman etmiyorlar diye neredeyse üzüntüden kendini yiyip tüketeceksin!” (Şuara, 26/3), “Kur’ân’ı sana, meşakkat çekip, bedbaht olasın diye indirmedik.” (Tâ Hâ, 20/2) şeklinde hitap etmektedir.

*Aslında, bu ilahî hitaplar da Allah Rasûlü’nün, ister ümmet-i davetin isterse de ümmet-i icabetin genel tavır ve durumları karşısındaki duyarlılığını, insanlığın kurtuluşu hakkındaki hassasiyetini, O’ndaki ölesiye yaşatma arzusunu ve kurtarma cehdini nazara vermektedir. Bu itibarla, mezkûr ayet-i kerimeleri Peygamber Efendimiz’in heyecanlarını ta’dil eden ve onu îkaz için inen birer ilahî kelam şeklinde anlamak eksik, hatta yanlış olur. Evet, beyanlarda ta’dil ve tembih söz konusu olduğu kadar, ciddi bir tebcil, takdir ve iltifat da vardır.

Vandallar ne derlerse desinler, dünyanın dört bir yanında Hizmet Hareketi’yle alakalı kitaplar telif ediliyor, makaleler yazılıyor, konferanslar veriliyor.

*Dünyanın dört bir yanında Hizmet Hareketi’yle alakalı kitaplar telif ediliyor, makaleler yazılıyor, konferanslar veriliyor. Şimdiye kadar belki elli tane kitap yazıldı. Bu bir ay içinde buraya dünya çapında popülaritesi olan insanların yazdığı bir hayli kitap geldi. Hareket’le alakalı pek çok doktora yapılmış, Düşününüz; dünyanın değişik yerlerinde vazife gören, aynı zamanda duygu ve düşünce açısından da farklı olan yüksek akademisyenler Hareket hakkında ve Hareket’in dünya adına vadettiği şeylerle alakalı doktoralar yapıyor, konferanslar veriyor, kitaplar yazıyor. Bu adamların hepsi aklını peynirle yemiş; sadece İslam dünyasında bazı ülkelerde bir kısım vandallar, ahmaklar doğruyu görüyor ve diğerlerinin gördüklerini yanlış sayıyorlar!..

*Cenâb-ı Allah, ahirette vereceklerini vermemek için zalimlere dünyada mehil verir; mazeretleri tükeneceği âna kadar onları refah içinde yaşatır. O haramîlik yapar, milletin alın teriyle kazandığı şeylerin gidip tepesine konar, kanun nizam tanımaz… Allah Teâlâ bir süreye kadar imhâl eder. Hazreti Sâdık u Masdûk (aleyhi ekmelüttehâyâ) buyurur ki: “Allah zâlime mehil üstüne mehil verir; fakat bir kere de onu derdest etti mi, artık iflah etmez.” Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu sözünü şu ayeti hatırlatarak noktalar: وَكَذَلِكَ أَخْذُ رَبِّكَ إِذَا أَخَذَ الْقُرَى وَهِيَ ظَالِمَةٌ إِنَّ أَخْذَهُ أَلِيمٌ شَدِيدٌ “Rabbin, zulme dalıp gitmiş ülkeleri kıskıvrak yakaladığı zaman işte böyle yakalar. O’nun derdest edip yakalaması pek acıdır, çok çetindir.” (Hûd 11/102)

Bizim mesleğimizde düşene vurulmaz. Vahşilere dahi insanca davranacaksınız!..

*Zulmedenler bir gün mutlaka çer-çöp gibi savrulacaklar, hiç tereddüdünüz olmasın. Fakat meseleyi konunun başındaki şefkat mülahazasına bağlayarak ifade edelim: Düşene vurulmaz bizim mesleğimizde. Sizin yüzünüze merhamet dilenircesine bakan insanlara merhametsizlik yapılmaz. Düşene tekme atılmaz. “Oh oldu!” denmez. “Ne kendi etti rahat, ne âleme verdi huzur / Yıkıldı gitti cihândan, dayansın ehl-i kubur!” denmez. Belki şefkat edilir; hala bir kurtulma imkânları varsa şayet, ellerinden tutulur. Çünkü insanız biz; ahsen-i takvimin timsali insan…

*“Mukabele-i bilmisil”de bulunmaya din cevaz vermiştir fakat şefkat kahramanları misliyle cezalandırma ruhsatını dahi kullanmamalıdırlar. Hazreti Pir’in bu düşünceye bağlı anahtar ifadelerinden biri “mukabele-i bilmisil” için “kaide-i zalimâne” tabirini kullanmasıdır. Evet, Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Ceza verecek olursanız, size yapılan azap ve cezanın misliyle cezalandırın. Ama eğer bu hususta sabrederseniz, bilin ki bu, sabredenler için daha hayırlıdır.” (Nahl, 16/126) Demek ki, eğer size ikab ederlerse, işkence yaparlarsa, eziyette bulunurlarsa, misliyle mukabele hakkınız vardır. Bu, hakkın, adaletin, doğru olmanın, dini doğru yaşamanın gereğidir. Fakat bir mü’minin -mukabele de olsa- asla yapamayacağı davranışlar söz konusudur. Bununla beraber ayet-i kerime bize daha yüksek bir ufuk göstermektedir: “Dişinizi sıkar sabrederseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.”

*Evet, size nasıl eza ettilerse, aynı eza ile mukabelede bulunmanız hakkınızdır. Fakat sabrederseniz, aynıyla mukabelede bulunmazsanız, civanmertçe bir tavır takınırsanız, bu sizin için daha hayırlıdır. Siz sizin için daha hayırlı olan yolda yürüme mecburiyetindesiniz.

*Nasıl ki bedelsiz, karşılıksız bir hizmete dilbeste olup engin bir şefkat ve aşkın bir adanmışlık ruhuyla dünyanın dört bir yanına gittiniz. Oralarda bir ırgat, bir amele gibi çalışıyor ve yeni bir dünya oluşturmaya gayret ediyorsunuz. Hani seslendiriliyor ya o olimpiyatlarda: “Yeni bir dünya!..” Yeni bir dünya inşası peşinde koşuyorsunuz. Aynen öyle, size kötülük yapanlara karşı da o şefkati ortaya koymalısınız. Onlar bir gün gelip de hazana maruz birer tıbn-i bîkarar, sağa-sola savrulan yapraklar gibi savrulacaklar ama siz o yapraklar karşısında da şefkatinizi sergileyecek ve onlara basmayacaksınız. Belki alıp koklayacaksınız. “Biz böyle bilmiyorduk sizi!” diyeceksiniz. Onların sizden özür dilemelerine fırsat vermeyecek, “Siz bir şey yapmamıştınız, belki konumunuzun gereği olarak öyle davranıyordunuz!” diyeceksiniz. Diyecek ve hep insanca davranacaksınız. İnsanca davranmayanlara karşı da tavrınızı bozmayacak ve vahşice davrananlara bile insanca davranacaksınız.