Posts Tagged ‘mektep’

Bamteli: KELÂM, KUDRET ve CUMA YAMAÇLARI

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Hazreti Kelâm’ı dinleyip anlamanın yanında Hazreti Kudret ve İrâde’nin emirlerini de okuyup temâşâ etmek tasavvufun erkânı arasında sayılmaktadır.

“Hazreti Kelâm” deyince daha ziyade Kur’an-ı Mu’cizu’l-Beyânı anlıyoruz. Gayr-ı Metlûv vahyi, Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) Allah’tan gelen değişik tecellî dalga boyunda beyanât-ı Sübhâniyeyi anlıyoruz. Ehlullâhın, esasen ehl-i keşfin kalblerine yağan varidâtı anlıyoruz; Hazreti Pîr, onu “Hutûr etti!” falan tabiriyle ifade ediyor, başkaları doğrudan doğruya “ilham”dan bahsediyorlar; hatta bazıları, İsmail Hakkı Bursevî hazretleri gibi, açıktan açığa Cenâb-ı Hak ile mükâlemeden bahsediyorlar. Bunların hepsini (Hazreti Kelâm’dan olmaları açısından) aynı kategoride mütalaa edebiliriz. Evvelâ onu anlamak lazım.

“Hazreti Kelâm” derken, çocukluktan itibaren onun bizim için ifade ettiği bir mana vardır; söylenince, Kur’ân-ı Kerim’i nazara alırız; “Mukaddes bir beyan. Esasen ona inanmak lazım. Allah Kelamı. Dediği her şey doğrudur onun: Allah, Peygamber, haşr u neşir, Mizan, Terazi, Cennet, Cehennem…” Nazarî olarak bunlara inanırız. “Nazarî olarak” diyorum; belki bu husus ile alakalı antrparantez bir şey ifade etmek gerekecek/icap edecek.

Aynı zamanda “Hazreti Kudret” dediğimizde, daha ziyade, Cenâb-ı Hakk’ın tekvinî emirler âlemindeki tasarrufât-ı Sübhâniyesini kastediyoruz; Kudret’in taalluk alanı… Esasen Kudret, taalluk alanı itibarıyla öbür âlemde tam tecellî edecek. Burada “Kudret” biraz Hikmet eksenli cereyan ediyor; yani, bir yönüyle aynı zamanda o işin içinde bir kısım maslahatlar, faydalar, hikmetler mülahazası da oluyor. Öyle, akıl ile izah edilebilecek gibi bir üslupla mesele ifade ediliyor; Kudret’in taalluku öyle oluyor. Ama öbür tarafta, o Kudret-i Kâhire ve İrâde-i Bâhire, böyle şu esasa dayandırılacak, bu esbâb ile izah edilecek gibi değil, doğrudan doğruya oluyor taalluk ettiği zaman. Tâbir-i diğerle, o “Kün fe-kân” meselesi tamamen orada; o tezgâh ve o sistem işleyince, her şey oluveriyor, hiçbir sebep yokken.

Üstadın yaklaşımı ile, “İzzet ve azamet ister ki; esbâb, perdedâr-ı dest-i Kudret ola aklın nazarında; Tevhid ve Celal ister ki; esbâb ellerini çeksinler tesir-i hakikîden.” Esbâb, niye vaz’ edilmiş? “Umûr-i hasîse” ile Kudret’in mübâşereti görülmesin diye, doğrudan doğruya. Öyle şeyler var ki, o türlü kötü fiillerde özne olarak Zât-ı Ulûhiyeti mülahazaya almak, Cenâb-ı Hakk’a karşı saygısızlık olur.

Esasen bunların birisi, bir yönüyle o meselenin izâhı, belki tafsili… Onun için, o meseleye yaklaşırken de diyor ki Hazreti Bediüzzaman: “Sus! Kâinat mescid-i kebirinde Kur’an kâinatı okuyor! Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım, hidayetiyle amel edelim ve onu vird-i zeban edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Hak’tan gelip Hak diyen, hakikati gösteren ve nuranî hikmeti neşreden odur.” Bu iki kitap arasında, bu iki hakikat arasında öyle bir münasebet var. Biri “tekvinî” şekilde, böyle cansız gibi görülen hâdiseler. Ama yine Kudret’in tasarrufu ile oluyor. Öbürü ise, onların mahiyet-i nefsü’l-emriyesini okuyor; bir yönüyle onların analizlerini sizin önünüze seriyor, bir sergide onları temâşâ eder gibi ediyorsunuz. Böylece birinde -belki- meselenin nazarî kısmı daha ziyade; diğerinde de meselenin amelî kısmı… Nasıl amelî kısmı? Bir, fiil ve davranışlarımız ile ortaya koyacağımız amelî kısmı; bir de “tefekkür” ile, “tedebbür” ile, “tezekkür” ile, “teemmül” ile ortaya koyacağımız amelî kısmı, evet bunları da amelî kısım içinde mütalaa etmek lazım.

   Nazarî ve taklidî imanla kalmamalı, amelî ve tahkikî iman hedeflenmelidir. Taklit, nazarînin başlangıç noktası olarak mebdede bir vazife eda etse de, onunla kazanılanların kalıcı hâle gelmesi tahkikle mümkündür.

Antrparantez şu: Alman Filozofu Kant, “Saf Aklın Kritiği” kitabında, aklı ikiye ayırır; amelî ve nazarî. Bana vaizlik/müftülük imtihanında sorulan sorulardandı bu: Aklı ikiye ayırıyor: Amelî ve nazarî akıl. Nazarî ile Allah’ın bilinemeyeceğini söylüyor; ancak amelî ile bilinebileceğini söylüyor. Soru bu idi: Bu türlü ifadelerin eğri veya doğru yanlarını izah ile, Kant gibi bir filozofa nasıl cevap verirsiniz? Şimdi, bir yönüyle doğru esasen; nazarî ile Zât-ı Ulûhiyet, tam bilinemez; siz, o vadide dolaştığınız sürece, sürekli taklit vadilerinde dolaşırsınız. Yetiştiğiniz kültür ortamı size ne telkin etmiş ise, onu yaparsınız. Nazarî’nin size kazandırdığı şey, odur.

Hatta denebilir ki, Kur’ân-ı Kerim’i bile o mülahaza ile okuduğunuz takdirde, o mü-la-ha-za ile… Nice hafızlar var; Kur’ân-ı Kerim’in manasını bilenler de var; fakat “ihsan şuuru”ndan fersah fersah uzaklar, “ihlas şuuru”ndan fersah fersah uzaklar. Daha ötesinde, aklın, kalbin ve Rûh’un ufkuna ulaşma, Sırr’ın ufkuna ulaşma, Hafâ’nın ufkuna ulaşma, Ahfâ’nın ufkuna ulaşma, onlar için söz konusu değil; bir yerde emekleyip duruyorlar. Dolayısıyla buna “Bilindi!” denmez; fakat belli bir yaş, belli bir başa göre bu -bir yönüyle- kabul edilmiş. Onun için Usûlüddin ulemâsı da “Taklidî iman, makbuldür.” demişler. Bazıları da makbul saymamışlar; “İşi arka planı ile bilmek lazım.” demişler.

Allah’a iman ediyorsanız, şu kâinat kitâb-ı kebîri, Cenâb-ı Hakk’ın bir kitabıdır; onun ile Kendini anlatıyor. Her şey, bir cümle, bir paragraf, belki bir sayfa, belki bir kitap; her şey, çok şey anlatıyor. Hazreti Pîr’in ısrarla üzerinde durduğu gibi, sivrisinekten, karıncadan alın da sistemlere kadar, mikro-âlemden normo-âleme, normo-âlemden makro-âleme kadar, her şey kendilerine mahsus lisanları ile O’nu anlatıyorlar.

Meseleyi bu ufka taşımayınca, “taklit”te emekliyorsunuz demektir. Dolayısıyla bu yönüyle Kant doğru söylüyor. Filozof doğru söylüyor, “Nazarî akıl ile bilinemez!” Ama tashih edilmesi gerekli olan şey: “Bilinmesi gerektiği ölçüde bilinemez!” demektir. Ve zaten çokları bu mevzuda aczlerini, fakrlarını, zaaflarını, idrak yetersizliklerini ifade sadedinde, مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ يَا مَعْرُوفُ “Seni hakkıyla bilemedik, ey Maruf!..” demişler.

Bence Cenâb-ı Hakk’ı bilmenin yolu da budur. Hazreti Ebu Bekir efendimizin sözünü hatırlayın; bir yönüyle, Goethe’nin sözüyle de izah edebilirsiniz: “Künh-i Bârî nâ-kâbil-i idrâktir.” İnsan, O’nu tam ihata edemez. O’nu tam ihata edememe, ihata etme demektir; “Seni tam kavrayamadık!” demek. يَا مَنْ لاَ تُدْرِكُهُ اْلأَبْصَارُ، وَهُوَ يُدْرِكُ اْلأَبْصَارَ، وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ “Ey basiretlerin idrak edemediği ve basiretleri idrak eden, bilen, ihata eden, kuşatan Allah! Sen, Latîf-i Habîr’sin.” Latîf kelimesi, hissettirmeden nüfuz eden manasına gelmektedir; Cenâb-ı Hakk’ın bir ismidir. O’nun lütufları da öyle oluyor. Ve Habîr’sin; “Her şeyden haberdar birisisin!” Başka kimse öyle olmadığından dolayı, “O, Sensin sadece; o, Sana mahsus bir şeydir.” Dolayısıyla onu da onun ile kâfiyelendirmek lazım; zira Kur’an-ı Kerim’de, لاَ تُدْرِكُهُ اْلأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ اْلأَبْصَارَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ “Gözler O’nu idrak edemez, O’na ulaşıp O’nu göremez, fakat O bütün gözleri idrak eder, görür ve kuşatır. O, Lâtif (en derin, en görünmez şeylere de nüfuz eden)dir, Habîr (her şeyden hakkıyla haberdar olan)dır.” (En’âm, 6/103) buyuruluyor.

Şimdi, esas mesele, işin gerçeğine ulaşılması, “amelî” ile oluyor. Demek ki iman ile beraber amel gerekiyor. Kur’ân-ı Kerim de zaten ısrarla bunun üzerinde duruyor, çok yerde; mesela إِلاَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ buyuruyor. Ancak, tamamen “iman” edenler.. imanlarını “marifet” ile taçlandıranlar.. marifetlerini “muhabbet” ile taçlandıranlar.. muhabbetlerini “aşk u iştiyâk-ı likâullah” ile taçlandıranlar… Allah nasip etsin cümleye!.. İman-ı billah, marifetullah, muhabbetullah, zevk-i rûhânî, aşk u iştiyâk-ı likâullah. Çok tekerrür eden şey olduğundan dolayı, bu kelimeler ile ifade ettiğim zaman bile, zannediyorum anlıyorsunuz.

   Taklit vadilerinde dolaşanlar, anlayamazlar marifet ve muhabbeti; onu Leylâ’nın Mecnun’una, Azra’nın Vâmık’ına, daha doğrusu Cenâb-ı Allah’ın (celle celâluhu), Hazreti Muhammed’ine (aleyhisselam) sormak lazım!..

Hazreti Gazzâlî de İhyâ’da son okuduğumuz bölümlerde, onun üzerinde, “Allah muhabbeti” üzerinde duruyor. Mecâzî muhabbetler vadisinde yürüyor; “Şunu, şundan dolayı seversiniz; şunu, şundan dolayı… Cemâle meftûnsunuz, kâmete meftûnsunuz, edâya meftûnsunuz, endâma meftûnsunuz, söze meftûnsunuz, bakışa meftûnsunuz, bilmem neye meftûnsunuz… Bütün bunlar esasen insanı bağlayan ve sevgi vadilerine sevk eden şeylerdir.” diyor. Sonra, “Ama düşünün ki, bunların hepsi, o Güzeller Güzeli’nden gelen tecellinin gölgesinin gölgesinin gölgesinin gölgesidir. Nasıl O’nu sevmezsiniz?!. Nasıl O’na karşı aşk u iştiyak duymazsınız?!.” sualini tevcih ediyor.

Taklit vadilerinde dolaşanlar, anlamaz bunu. Fakat insan ona tâlip olmalı: “Ne olur Allah’ım! İman-ı billah’tan sonra marifetullah!.. Bahtına düştüm, marifetullah’tan sonra muhabbet… Oturup-kalkayım, bir yönüyle Leylâ’nın Mecnûn’u olayım; Şirin’in Ferhat’ı olayım; Azra’nın Vâmık’ı olayım; bilmem kimin kimi olayım!.. Daha doğrusu Allah’ın, Hazreti Muhammed’i olayım, (sallallâhu aleyhi ve sellem)!” Cenâb-ı Hak, öyle eylesin!..

Aşk u iştiyâk-ı likâullah… Ne ile oluyor? İman; evvelâ, iman etmek. Sonra, imanı iz’ân haline getirmek. İz’ân sözcüğü ile ifade edilen mana, sözlüklere bakılacak olursa, aksine ihtimal vermeyecek şekilde, riyazî katiyetin üzerinde bir katiyet ile Allah’a inanmaktır. İki kere iki dört eder; bunda kimsenin şüphesi yok. Ama benim şüphem var; çünkü kemmiyette adetler birbirine müsâvî değildir; bazen biri diğerinden onda bir farklı olabilir; o zaman yan yana getirdiğinizde tam dört yapmaz iki tane iki, bazen üç buçuk yapabilir, bazen de fazla gelir dört buçuk yapabilir. Bunda bile şüphe vardır. İki kere ikinin dört etmesinde şüphe olabilir; fakat senin inancında bu ölçüde bile şüphe olmamalı!.. İşte bu “iz’ân” sözü ile ifade edilmektedir. Aksine ihtimal vermeyecek şekilde, öyle bir kat’iyet ile Cenâb-ı Hakk’a inanma… Böyle inançtır ki, bağrında marifeti geliştirir. Dolayısıyla ona, o basamağa ayağını bastığın zaman, hemen marifetullaha sıçrarsın. Marifetullah basamağına ayağını bastığın zaman, muhabbetullahı düşlersin. Çünkü biliyorsun artık; biliyorsan, seversin. Sevmiyorsan, bilmiyorsun demektir. Onun âşıkı değilsen, bilmiyorsun demektir.

Ha burada antrparantez: Bu, “Kurtulamayacaksın, tepetaklak Cehennem’e gideceksin!” demek değildir. Usûlüddin ulemâsı, mukallidin imanını da kabul etmişler. Onlara da arkadan dahi olsa “Yahu siz de girin; haydi yaramazlar, siz de girin!” denecektir. Öyle olacak; “Sırât’ı öyle geçin, Mizan’dan öyle geçin!..”

İman… إِلاَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ Sonra sâlih amel yapmak, içine gıll u gış karıştırmadan; onu riyâ, süm’a, ucub ve fahir ile kirletmeden. “Amelinizde rıza-i İlahî olmalı. Eğer o razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer o kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder.” İhlas Risalesinde geçen zebercet beyanlardan bir beyan…

Amel-i sâlih… Esasen “sâlih” demek, sağlam, katışıksız, dupduru, berrak, pırıl pırıl demektir. “Sütten çıkmış ak kaşık!” filan dersiniz ya, bu meseleyi sadece belki bir yönüyle ifade ediyor; onun ötesinde bir şey. Öyle bir amel-i sâlih; asla içine bir şey karıştırmadan, içine kendini karıştırmadan, kendi zevklerini karıştırmadan, cismanî arzularını karıştırmadan, makam düşüncesini karıştırmadan, mansıp düşüncesini karıştırmadan, marifet düşüncesini -dünyevî marifet düşüncesini- karıştırmadan, maharet düşüncesini karıştırmadan, alkış düşüncesini karıştırmadan, riya düşüncesini karıştırmadan, süm’a düşüncesini karıştırmadan… Allah, Allah olduğu için Allah’a ibadet etmek. Buna “taabbüdîlik” deniyor. Yani, o meseleyi arka planı ile biz bilemeyiz; fakat Cenâb-ı Hak emrettiği için o meseleyi yapma mecburiyetindeyiz. Ve yaparken de onu ihlas ve ihsan ruhuna bağlı olarak yapmalıyız.

Cibrîl hadis-i şerifinde deniyor mu denmiyor mu? İman, amel-i sâlih ve ihsan… “İhsan” derken de onu tarif buyuruyor İnsanlığın İftihar Tablosu: اَلْإِحْسَانُ أَنْ تَعْبُدَ اللهَ كَأَنَّكَ تَرَاهُ، فَإِنْ لَمْ تَكُنْ تَرَاهُ فَإِنَّهُ يَرَاكَ “İhsan, görüyormuşçasına senin, Allah’a ibadet etmendir; sen O’nu görmesen de O seni görüyordur.” İman var ise, amel-i sâlih olması lazım; zira amel-i sâlihsiz iman, kurumaya mahkûmdur. Evet, amel-i sâlihsiz iman, kurumaya mahkûmdur; susuz, kuvve-i inbâtiyesini kaybetmiş, karbondioksiti olmayan bir zemindeki ağaç gibi, kurumaya mahkûmdur. Amel-i sâlih, onu besleyecek…

Şimdi zannediyorum, Kant’a bir yönüyle hak veriyorsunuz burada; nazarî ile Allah bilinmez. Ama ne kadar bilinir? İşte sizin yetiştiğiniz kültür zemininin size verdiği kadar.. câhil anne ve babanın verdiği kadar.. marifet adına bir şey vermeyen medresenin verdiği kadar; skolastik düşüncenin cenderesi içinde özünü/ruhunu kaybetmiş medresenin verdiği kadar.. özünü/ruhunu kaybetmiş tekkenin verdiği kadar.. tamamen kirlenmiş, levsiyât bataklığı haline gelmiş çarşının verdiği kadar.. bütün bunlardan uzaklaşmış, kendini felsefî akıntılara salmış, yok Natüralizm’dir, yok Materyalizm’dir, yok bilmem nedir düşüncelerine kendini salmış mektebin verdiği kadar. Onun ile bir yere varılmaz, onlar ile bir yere varılmaz; yeni bir amele, esasen sâlih amele ihtiyaç vardır. Amel-i sâlih… Amel-i sâlih ile insan, işte orada Cenâb-ı Hakk’ı hakkıyla bilecek. “Nazarî ile bilinmez, amelî ile bilinir.” sözünü öyle anlamalı; o noktada kabul etmek lazım. Ama işte o kaydı koyuyoruz; yani onun dediğine bakılırsa, “Nazarîyi bütün bütün kaldır, at ve her şeyi amelîye bağla ve ondan sonra değerleri ona bina et!” filan diyelim. Böyle dediği zaman, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in veya Usûlüddin ulemâsının dediği şeyi görmezlikten geliyor demektir.

   “Nasıl ki Kelâm sıfatı, vahiyler ve ilhamlar ile Zât-ı Akdes’i tanıttırır, öyle de Kudret sıfatı dahi mücessem kelimeleri hükmünde olan sanatlı eserleriyle O’nu bildirir.”

Evet, bir kitap, Cenâb-ı Hakk’ın “Kelâm” sıfatından geliyor. Hayat, İlim, Semi, Basar, İrade, Kudret, Kelam; bir de Maturidîler “Tekvîn” sıfatını bunlara ilave ediyorlar; o zaman sekiz oluyor. Kelâm ve Kur’ân-ı Kerim, Cenâb-ı Hakk’ın “Kelâm” sıfatından geliyor; Allah’ın beyân-ı Sübhânîsi… Anlayabilecek bir insan için aynı zamanda -benzetmek olmasın- tıpkı şifreler halinde geliyor. Yanında oturanlar da duymuyorlar; sadece O’nun üzerindeki tesiri ile, O’nun kış gününde bile buram buram ter döküşü ile anlıyorlar. Âişe validemiz -Canım kurban olsun mübarek annemize!- öyle diyor: “Kış gününde bile buram buram ter döküyordu; tir tir titriyordu, zangır zangır titriyordu, o vahiy geldiği zaman.” Kelâm-ı İlahî, bu; bir yönüyle o, Cenâb-ı Hakk’ın Kelâm sıfatından geliyor.

Diğer “tekvinî emirler”e gelince, onlar da aynı Zât’tan geliyor; onlar da yine Cenâb-ı Hakk’ın “İlim” sıfatının plan, program ve projesine göre “Kudret” ve “İrade”siyle ortaya konmuş ayrı bir kitap. “Bir Kitâbullah-ı azâmdır serâser kâinat / Hangi harfi yoklasan, manası ‘Allah’ çıkar!” diyor Recâîzâde. Bir ağacı yokladığınız zaman, O’na ircâ etmeyince makul bir mahmîle bina etmiş sayılmazsınız. Bir karıncayı O’na nispet etmeyince, makul bir mahmîle bina etmiş sayılmazsınız. Aklınızla neler bulursanız bulunuz, o kadar çok boşluk bırakırsınız ki!.. Mesela, Anatomi ile alakalı; ciddî baktığınız zaman, o mevzuda sizin diyeceğiniz analizleriniz filan, hepsi boşa çıkar, Zât-ı Ulûhiyete verilmeyince. Yine Gazzâlî’de ve Hazreti Pîr-i Mugân’ın eserlerinde, ezcümle Münâcaat’ında okuduğumuz gibi, her şey O’na verildiği zaman, bir yönüyle gerçek manası ile bir dolunay gibi zuhur eder.  Temâşâ eder ve “Yahu meğer bu, bu imiş!” dersiniz.

Burada bir şeyi söylemek, belki bencillik adına bir ifade olur; kusura bakmayın. Yarım yamalak, onda bir nispetinde bile, o mevzudaki düşünmeyi, tedebbürü, tezekkürü, tefekkürü İnsanlığın İftihar Tablosu’ndan alacak, anlayacak kabiliyetim yok benim; ama Çağın Sözcüsü’nün dediği şeyden anlayabildiğim kadarıyla, bazen o mülahazalara kendimi saldığım zaman, yeşilliklere abanıp, “Sizler de benim Rabbimin kitabının sayfalarısınız; O’nun yazdığı şeylersiniz!” diyerek üzerlerinden öpesim geliyor. O otları öpesim geliyor. Karıncalara basmak şöyle dursun… Hani, çevreme bakmadan yürüdüğümü bilirsiniz, “Aman bir karıncaya basarım!” diye. Onun için benim yanımda kıyametler kopsa, bir yolda yürüyorsam, ben ayağımın önüne bakarım, “Aman, bir karıncaya, bir böceğe basarım!” diye. Çünkü Allah’ın sanatı, o da… Cenâb-ı Hakk’ın doksan dokuz isminin ona göre değişik tecellîleri vardır; o tecellîlere bir meclâ olması itibarıyla, çok yönleri açısından mecâlî olması itibarıyla, onu hafife almak, doğrudan doğruya o tecelliye karşı bir saygısızlık olur. Evet, Ekosistemciler, bu meselenin yanında emekler dururlar; anlayamazlar bunu.

İşte, kâinat kitâb-ı kebirine öyle bakmak lazım. Ve biraz evvel iki mısra ile ifade ettiğimiz manayı da ona göre değerlendirmek lazım. Her şey, لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُو diyor; “Hû” demeyen bir şey yok kâinatta. Binaenaleyh, bu da -bir yönüyle- Kudret’in kelimeleri oluyor. Kudret-i Kâhire’nin ve İrâde-i Bâhire’nin ilim programına, ilim planına göre, o da O’nun (celle celâluhu) öyle bir kitabı oluyor.

Şimdi, bu kitapların her ikisi de O’ndan geldiğine göre, bunları birbirinden kopardığınız zaman, zannediyorum çok hakikatin cahili haline gelirsiniz. Onun için, biraz evvel ne dedim? “Skolastik düşünce bataklığına saplanmış medrese… Arapça نَصَرَ، يَنْصُرُ نَصْرًا، فَهُوَ نَاصِرٌ  Veya Farsça, كُوفت، كُويَنْد، كُوفتن، كُويَنْدَه. Bunlar ile anlaşılmaz mesele…

Ve diğerlerinin felsefî mülahazaya göre yorumları… “Kâinatın mahiyeti şundan ibarettir.. insan anatomisi şundan ibarettir.. gözün fonksiyonları, kulağın fonksiyonları, ağzın fonksiyonları, dilin fonksiyonları, tat alma duygusunun fonksiyonları, kalbin aktiviteleri, kolonların aktiviteleri, diğer his ve organların aktiviteleri… Bütün bunlara mahrutî bir bakış ile bakmadığınız zaman, Zât-ı Ulûhiyete veremezsiniz bunları. Zât-ı Ulûhiyete vermediğiniz zaman da o kadar boşluk bırakırsınız ki!.. Bir şey yaparsınız bu mevzuda, fakat yaptığınız her şeyin altı boş olur. Altını doldurmanın yolu, Cenâb-ı Hakk’a nispet etmeye bağlıdır.

   İslam dünyası, isim-müsemma birliği içindeki tekke, mektep, medrese ve mabet gibi yerlerde, mahrûtî bakışlı hakikat erlerinin Kitap ve Sünnet çerçevesinde ciddi bir adanmışlık ruhuyla yerine getirecekleri irşad ve rehabilitasyona muhtaçtır.

Kudret ve İrâde’den gelen o varlık da Kudret-i Kâhire’nin bir eseri olması itibarıyla, aynı zamanda o Kelâm sıfatının farklı bir şekilde tecellîsidir. Bu iki kitap birbirinden koparıldığından dolayı İslam dünyası büyük kayıplara maruz kalmıştır. Biz, üçe ircâ ediyoruz bunu:

Bir: “Dinî ilimler” diyoruz. Dinî ilimleri doğru anlamak için Sarf, Nahiv, Meân, Beyân, Bedî ve aynı zamanda belki Usûl diyebileceğimiz şeyler… Ondan sonra Kur’ân-ı Mu’cizu’l-Beyânı doğru okumak. Ondan sonra Sünnet-i seniyyeye doğru vâkıf olmak. Hatta Sünnet-i seniyye üzerinde dururken, nakd-i ricâlde bulunmak, nakd-i metinde bulunmak; erbâbı bilir bunların ne demek olduğunu. O dinî ilimleri öyle bilmek…

Medreseye ait fonksiyon, buydu; fakat medresenin fonksiyonu sadece bu değildi. Beşinci asra kadar, o medreselerde yetişen insanlar çift kanatlı yetişiyorlardı. Bir Harizmî’yi düşünün; uzun zaman Endülüs’te onun sistemleri kullanılıyor. Bir İbn Sinâ’yı düşünün; Gazzâlî, bir yönüyle onu tenkit ediyor; zannediyorum o Nur ayeti münasebetiyle: اللهُ نُورُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكَاةٍ فِيهَا مِصْبَاحٌ الْمِصْبَاحُ فِي زُجَاجَةٍ Elli beş (bazı rivayetlerde 57-58) yaşında vefat ediyor. O dönemde ortaya koyduğu şeylere bakınca, günümüzün tababetinin çok önünde şeyler ileriye sürüyor, insanın aklı durur. Medrese’de yetişmiş; dinî ilimleri öğrenmenin yanında, aynı zamanda Tıpta da zirve yapmış bir insan, müşârun bi’l-benân (parmak ile gösterilir) olmuş bir insan. İmam Gazzâlî’nin bahsettiği şeylere bakıyorsunuz… Bin elli dokuzda dünyaya gelmiş bu insan. Kaç asır evvel!.. Bin elli dokuzda dünyaya gelmiş bu insan; bakıyorsunuz Tıptan bahsettiği şeylere, Felsefeden bahsettiği şeylere, zannediyorsunuz her şeyi adam tetkik etmiş, gözden geçirmiş. İşte, bütün bunlardan uzaklaşan bir medrese esasen skolastik bataklığa balıklamasına gitmiş, aborda olmuş.

İki, “Tekke” ruhunu kaybetmiş. Bir taraftan İslamî ilimlerden uzaklaşmış; diğer yandan, atadan evlada miras bırakılacak şekilde “hilafet”ler icat edilmiş, “Ben ölüyorum, oğlumu halife tayin ediyorum; bundan sonra gelirsiniz, onun ile… Nakşî iseniz, sadece Hatm-i Hâcegân yaparsınız.. Kadirî iseniz ve başka tariklerden, mesela Şâzilî iseniz, halka-i zikirler yaparsınız. Cehren: لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ Çocukluğumda her ikisine de şahit oldum bunların; hem Kâdirîliğe, hem de Nakşîliğe. Hatta konsantrasyon adına, belki “görülüyor olma” mülahazasını o şekilde ifade etme adına, Alvar İmamı merhum -Kutup gibi bir insandı.- ışıkları söndürürdü. Karanlıkta konsantrasyonu sağlamak için, O’nun (celle celâluhu) tarafından görülüyor olmayı o şekilde temin etmek için… “Elem neşrah leke-i şerîf!” derdi. Bir de sesi, o mevzudaki ciddiyetini ifade ederdi. “Fâtiha-i şerife” derdi, böyle. “Salavât-ı şerife!” derdi. Millet de o süre zarfında bir sürü salât ü selam okurdu, bir sürü Fâtiha-i şerîfeyi tilavet ederdi, bir sürü “Elem Neşrah leke” tilavet ederdi. Kâdirîliği de vardı; dolayısıyla bazen de el ele tutarlardı, yine ışıklar söndürülürdü, o serzâkir olarak ortada dönerdi, ritim katardı onlara, bir senfoniyi idare ediyor gibi. O ritim, insana ayrı bir lezzet verirdi. Belli bir dönemde… Ama bu, bizim ölüm dönemimizdi, musallaya doğru gittiğimiz dönemdi. Tevârüs edilmiş bir şey yaşatılıyordu; atalarımız onu yaşamışlardı, tevârüs edilen bir şey kırıntıları ile yaşanıyordu. Kıtmîr, kırıntıları ile yaşananları gördü; o bile bayıltıcı idi. Evet, antrparantez; o bile bayıltıcı idi.

Üç, dünyevî ilimler veya pozitif ilimler. Bunlar tamamen dinin dışında. Ne tekke ile, zâviye ile, dervişlik ile, kalbî-ruhî hayat ile, Sır hayatıyla, Hafî hayatıyla, Ahfâ hayatıyla alakaları var; ne İslamî ilimler ile alakaları var; ne de Allah’a iman ile alakaları var. Ekânim-i selâse, birbirinden koparılmış. Kaç asırdan beri? Beşinci asırdan bu yana… Belli dönemlerde, kısmen canlandırılmağa çalışılmış bu. Belki kalb masajı yapılmak suretiyle canlandırılması gibi bir şey; yoksa kalb, durmuş esasen. Beyin ölümü olmadığından dolayı, demişler “Hele bir zorlayalım bunu, belki canlandırırız!” Azıcık canlandırmışlar. İşte Ali Kuşçu’yu, Fatih (Cennet-mekân) Asya’dan çağırtmış, getirtmiş; “Ne öğrenebiliriz ondan? Daha başkalarından ne öğrenebiliriz?” demiş. Fakat asıl meselenin gurubu, beşinci asır ile başlamış; neredeyse bin sene evvel. Tevakkuf…

Dolayısıyla bin sene evvel, hakikat-i İslamiye’nin üç esası boşanmış. Tekvinî emirler, pozitif ilimlere esas teşkil eden hususlar, kalbî ve ruhî hayata bakan meseleler ve aynı zamanda medresenin esas aldığı İslamî İlimler; bunlar, talak-ı selâse ile boşanmış birbirinden. Sonra başka kapıların tokmağına dokunulmuş. Gitmişler bazen Kant’a sığınmışlar, bazen Dekart’a sığınmışlar, bazen Pascal’a sığınmışlar, bazen başkasına sığınmışlar. Bazen de tâ gitmiş Aristo’ya sığınmışlar; sonra Meşşâîliğine karşı bir de “İşrâkiye yapalım bunu!” demişler. Eflatun’a sığınmışlar, Sokrat’a sığınmışlar; sığınmışlar… Böylece mektep, bir şeyi öldürmüş; tekke ve zaviye bir şeyi öldürmüş; medrese de bir şeyi öldürmüş. Ben buna “talâk-ı selâse ile boşanma” diyorum.

Burası da espri: Bunca zevc-i âherden sonra, zannediyorum, yeniden eski kocalarına dönme zaman ve imkânı gelmiştir; ekânim-i selâsenin, bu üç uknûmun, üç unsurun bir araya gelme zamanı gelmiştir. “Dokuz asırdan beri çalmadığımız kapı, dokunmadığımız tokmak kalmamış; elli defa zevc-i âher yapmışız. Yahu Allah aşkına, yeter artık, bırakalım zevc-i âher yapmayı!..” demenin zamanı gelmiştir. Gelin, bu ekânim-i selâseyi (üç temel unsuru, üçlü sacayağını) birleştirmek suretiyle, kendi çadırımızı veya kendi binamızı, kendi bünyânımızı inşâ etmeye çalışalım. Aynı zamanda bunun statiği Allah’tan; blokajı, Rasûlullah tarafından ikâme edilmiş; selef-i sâlihîn tarafından korunmuş, desenleri ona göre yapılmış. Eski güzelliğine ulaştırmaya çalışalım, Allah’ın izni ve inayetiyle… Meselenin tamamiyeti buna bağlı…

   Dünyada kalb ve ruhun hayat derecelerine yükselebilenler, ötede Cuma Yamaçları rasathanesinden Cemâlullah’ı müşahede edeceklerdir.

Tasavvufa giden yol ve sûfîlik, esasen din-i mübîn-i İslam’ın emirlerini bilmekten, mezkûr iki kitabı beraber okumaktan ve kalb ve ruh ufkuna seyahatten geçiyor. Hazreti Bediüzzaman onu ifade ederken de “Madem dünya hayatı ve cismanî yaşayış ve hayvanî hayat böyledir; hayvaniyetten çık, cismâniyeti bırak, kalb ve ruhun derece-i hayatına gir.” diyor. Yani, insanın bir hayvanî ruhu var, normal; biz uyurken de o yine otağını kurmuş, ayrılmıyor, duruyor. Esasen bizim insanî ruhumuz, Berzah iklimlerinde dolaşıyor gibi dolaşıyor ve rüyalar âlemine de işte o insanî ruh gidiyor.

“Hayvaniyetten çık, cismâniyeti bırak, kalb ve ruhun derece-i hayatına yüksel!” diyor. Bu, ilk basamak… Kalb ve ruhun derece-i hayatı… O basamaklara çıkınca, bir yönüyle içinizde bir iştiha hâsıl olacak. Çünkü uzaktan uzağa, yeni yeni ışık parıltılarını/şualarını, yeni ışık tayflarını göreceksiniz; o da “Sır” ışık tayfları… O ufka ulaştığınız zaman da “Hafâ” ışık tayflarını temâşa etmeye başlayacaksınız, “Sıfât”ların ufku olacak. Bir de oraya ulaştığınız zaman, nâ-kâbil-i idrak, hakikat-ı Baht -ne ise şayet- bir yönüyle onun mest u mahmuru olarak “Acaba O’nu da görecek miyiz?!” diyeceksiniz. Ahfâ buudu deniyor, ism-i tafdîl sigası ile; yani, Hafî’nin ötesinde Hafî.

Nâ-kâbil-i idrâk… Bu tabiri Şemseddin Günaltay, Felsefe-i Ûlâ’sında kullanıyor; Goethe’den naklen kullanıyor: “Künh-i Bârî nâ-kâbil-i idraktir.” Yani; Zât-ı Bârî’yi idrak etmek, mümkün değildir. Ve İnsanlığın İftihar Tablosu’nun mübarek beyanı da o meselenin üzerinde duruyor: “Tekvinî emirleri didik didik edin, hallaç gibi savurun onları; fakat Zât-ı Ulûhiyet mülahazasına gelince, ‘İşte burası duracak nokta!’ deyin, durun; çünkü insan idraki, O’nu ihata edecek güçte değildir.” Ama O (celle celaluhu), eserleri ile, ortaya koyduğu şey ile, beyân-ı Sübhânîsi ile, peygamber mucizesi ile, veli kerameti ile, sizi insan yaratması ile, Kendini öyle ifade ediyor ki, artık bu beyanın üstünde beyan olamaz. Dolayısıyla saygılı olun O’na karşı. “Bir de Seni görelim!” falan demeye kalkmayın!.. O’nun görülmesi, orada olacak; tam müşahede edilmesi, Cuma Yamaçlarında; o, Cennet’e girmeye vâbeste. Cenâb-ı Hak, bizi o lütuf ile şereflendirsin!..

Burada yine antrparantez bir şeye geçeceğim: Cuma yamaçlarında Cenâb-ı Hakk’ın temâşâsı sözü ile, Zât-ı Ulûhiyetin müşâhede edileceğini ifade ediyoruz. Dünyada Cenâb-ı Hakk’ı, insanın görmesi, ihata etmesi, mümkün değil. Demek öyle bir ufka ulaşması lazım ki, bu, Cennet yamaçları olmalı. Orada insanın kalbi tam açık bir mir’ât haline geliyor. Ve yine herkes, kalbinin inkişafına göre, Cenâb-ı Hakk’ı dolunay gibi müşahede ediyor; yani, kendine akseden şekliyle müşahede ediyor. Ama Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) müteşâbih beyanları ile buyuruyor ki: “Milyarlarca insan temâşâ edecek O’nu, fakat izdiham (birinin görmesi, birinin görmesine mâni) olmayacak; dolunay gibi, ufukta dolunay gibi.” O, meselenin görünür/görülür olmasına mâni olmamasını ifade etme sadedinde müteşâbih bir beyan… Yoksa hâşâ Cenâb-ı Hak, dolunay değil, güneş de değil, bin tane güneş de değil, bir trilyon güneş de değil; onlar, sadece O’nun nurunun gölgesinin gölgesinin gölgesinin gölgesi; olsa olsa öyle olur..

Bu açıdan, Cuma yamaçlarından temâşâ mevzuu belli bir ufka işaret ediyor. Denebilir ki, zılliyet planında “Kâb-ı Kavseyn”, yani “vücub ve imkân arası”, yani “fenâ âlemini bekâ âleminden ayırma noktası”; o noktaya ulaşan insan, kalbinin de inkişafı ölçüsünde öyle yüksek bir ihâtâya sahip oluyor ki, temâşâ ediyor orada. Ve orada ehl-i tahkikin ifadesine göre, Cenâb-ı Hakk’ı temâşa ettiklerinde bütün Cennet nimetlerini görmez oluyorlar. Hani Cennet nimetlerini Kur’ân-ı Kerim çok yerde ifade ediyor; öbürü üzerinde çok durulmuyor. Çünkü öbürü, “nâ-kâbil-i idrak” bir şey. Hurîlerden, gılmanlardan, köşklerden, villalardan bahsediliyor orada.. ırmaklardan bahsediliyor, ırmakların çeşitlerinden bahsediliyor.. karşılıklı koltuklara oturup dünyevî olan şeyleri muhavere etmekten bahsediliyor… Bir insanın hoşuna gidebilecek, bir insanı bayıltabilecek şeylerden bahsediliyor ki, bunlar, lezzet ihataları itibarıyla dünyanın binlerce sene hayatına mukabil gelecek şeyler. Fakat Zât-ı Ulûhiyeti müşâhede ettikleri zaman, bir Cuma’da… -Onun için o meseleye de terminolojide “Cuma Yamaçları” deme lüzumunu duyuyoruz.- Cuma Yamaçları”nda, فَيَنْسَوْنَ النَّعِيمَ إِذَا رَأَوْهُ Cennet nimetlerini unuturlar, O’nu gördükleri zaman. Rü’yet-i İlahî’yi inkâr eden Mutezile’ye de bir “Yuf!” çekiliyor: فَيَا خُسْرَانَ أَهْلَ اْلاِعْتِزَالِ “Hüsran size, haybet size, kaybetme size!” deniyor, Bed’ü’l-Emâlî’de, nazmen.

Demek ki orası öyle bir rasathane… Cuma Yamaçları öyle bir rasathane haline geliyor ki, nâ-kâbil-i idrak olan Cemâlullah’ı, oradan herkes -kabiliyetine göre- temâşa etme imkânına sahip oluyor. Cenâb-ı Hak, o şeref ile şereflendirsin!..

اَللَّهُمَّ أَجِرْنَا وَخَلِّصْنَا وَنَجِّنَا مِنَ النَّارِ، وَأَدْخِلْنَا الْجَنَّةَ مَعَ اْلأَبْرَارِ، بِشَفَاعَةِ وَبِفَيْضِ وَبِبَرَكَةِ وَبِإِرْشَادِ سَيِّدِنَا وَسَنَدِنَا مُحَمَّدٍ صَلَّى اللهُ تَعَالَى عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

“Allah’ım bizi Cehennem ateşinden uzak tut, kurtar ve koru!.. Ebrâr diye bilinen iyi ve hayırlı kullarınla beraber bizi de Cennet’ine dâhil eyle, Efendimiz ve dayanağımız Hazreti Muhammed’in şefaati, feyzi, bereketi ve rehberliğiyle. O’na da salât ü selam eyle!..”

YENİ* Kırık Testi: GERÇEK ÂLİM VE SOSYAL SORUMLULUK

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Gerçek âlimden kastedilen nedir? Âlimler tarih boyunca sosyal hayatta ne gibi fonksiyonlar görmüştür? Günümüz toplumunda onları ne gibi sorumluluklar beklemektedir?

   Cevap: Hemen ifade etmek gerekir ki her şeyi en iyi bilen olması yönüyle âlim dediğimizde ilk akla gelen Yüce Allah’tır. Nitekim O’nun ilim kökünden gelen üç farklı mübarek ismi vardır. Bunlar; Âlim, Alîm ve Allâm’dır. Son iki isim “mübalağa kipi” diye ifade edilen bir kalıp içinde gelmiştir. Dolayısıyla onlar Allah’ın ufkumuzu aşacak şekilde ilm-i muhit sahibi olduğuna delâlet eder. Ayrıca Yüce Allah hakkında kullanılan Allâmu’l-guyûb ismi de, O’nun şehadet âlemleri yanında bütün gayb âlemleri hakkında da idrak edilemeyecek enginlikte ilim sahibi olduğunu göstermektedir. Bu açıdan da O, kâinattaki zerrelerden damarlarımızın içinde cereyan eden kandaki alyuvarların hareketine kadar her şeyi bilmekte, sevk ve idare etmektedir. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de yer alan, وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ “Biz insana şah damarından daha yakınız.” (Kâf Sûresi, 50/16) âyet-i kerimesi de buna işaret etmektedir.

   Hakiki ve İzafi İlim

İşte bütün bunlardan ötürü hakiki anlamda âlim dediğimizde, Allah akla gelir. İzafî anlamda ise her şeyi en iyi bilen, bilgisinde isabet eden ve hakiki ilim sahibiyle münasebete geçebilen insanlar peygamberlerdir. Hususiyle onlar içinde de ulu’l-azm olanlardır. Yani Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed’dir (aleyhimü’s-salâtü ve’s-selâm). Ahzâb sûresinde yer alan şu âyet-i kerimede ulu’l-azm peygamberlere dikkat çekilmiştir: وَإِذْ أَخَذْنَا مِنَ النَّبِيِّينَ مِيثَاقَهُمْ وَمِنْكَ وَمِنْ نُوحٍ وَإِبْرَاهِيمَ وَمُوسَى وَعِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ وَأَخَذْنَا مِنْهُمْ مِيثَاقًا غَلِيظًا “Hatırla, bir vakit peygamberlerden söz almıştık. Sen’den, Nuh’tan, İbrahim’den, Musa’dan ve Meryem oğlu İsa’dan da… Onlardan sapasağlam bir söz aldık.” (Ahzâb sûresi, 33/7) Yüce Allah, burada ismi geçen peygamberlerle bir mukavele yaptığını ve onlardan sağlam bir söz aldığını ifade etmiş, onlara hususi baktığını ve hususi teveccühte bulunduğunu ima etmiş ve bununla onları şereflendirmiş ve yüceltmiştir. Bu yönüyle onlar, nezd-i ulûhiyetin gözü sürmeli hususi varlıklarıdır. Bunları öyle bilmek, öyle yâd etmek ve öyle saygı duymak gerekir.

Tekrar ifade etmek gerekirse, izafi plânda âlim olanlar, ulu’l-azm peygamberler başta olmak üzere Yüce Allah’ın bütün nebi ve resûlleridir. Çünkü onların, Allah’ın muhit ilmi ile irtibatları vardır. Onlar, vahiy vasıtasıyla bu kaynaktan beslenirler ve bu kaynaktan gelen bilgileri değerlendirme ve onların delâlet ettikleri manaları anlama açısından da üstün istidatlara sahiptirler. Bu açıdan onlar, Yüce Allah’tan gelen vahyi de doğru bir şekilde anlar ve gereğiyle amel ederler. Eğer hakiki ilim kaynağından gelen semavî kitaplar, izafi ilme sahip olan yüce nebiler tarafından gerçeğe uygun olarak yorumlanmasaydı, bizim onlardaki bilgileri bütüncül ve doğru bir şekilde kavramamız mümkün olmazdı. Şayet Kur’ân-ı Kerim, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) tarafından tefsir ve tevile tâbi tutulmasaydı, biz, onu anlama ve onunla amel etme noktasında çoğu yerde hata ederdik.

Söz buraya gelmişken şunu da ifade etmek gerekir ki bazı kimselerin “Kur’ân Müslümanlığı” adı altında Sünnet’i hafife almaları ve dışlamaları, Kur’ân’ın anlaşılmasında Resûl-i Ekrem’in tefsir ve tevillerine yer vermemeleri onların, hakikatten ne kadar uzak düştüklerini ve dinin ruhundan ne derece habersiz olduklarını göstermektedir.

Evet, öncelikle ilmin hakikati Allah’a dayansa ve daha sonra izafi plânda enbiya-i izâm gelse de, biz yine izafiyet açısından ilim sahibi büyük zatlar için de âlim ve hatta allâme kelimelerini kullanıyoruz. Kur’ân’da yer alan şu âyet-i kerimede de ilimde derinleşmiş kimselerin hususiyetine dikkat çekilmiştir:  وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلَّا اللَّهُ وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ آمَنَّا بِهِ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِّنَا “Onların (müteşabih âyetlerin) gerçek yorumunu Allah’tan başkası bilemez. İlimde derinleşenler, ‘Biz ona olduğu gibi inandık. Hepsi de Rabbimizin katından gelmiştir.’ derler.” (Âl-i İmrân Sûresi, 3/7)

Bu âyet-i kerimenin, lafz-ı celâleden sonra vakıf (durak) olup olmamasına göre iki farklı yorumu yapılmıştır. Yukarıdaki mealde, vakıf olmasına göre mânâ verilmiştir. Buna göre Yüce Allah, ilimde derinleşen ulemanın, mânâsında açıklık bulunmayan müteşabih âyetlerin yorumunda detaya inmekten sakındıklarını ve onun gerçek anlamını Allah’a havale ettiklerini bildirmektedir. Burada durulmayıp vasıl yapıldığı zaman ise şu şekilde mânâ vermek mümkün olur: “Müteşabih âyetlerin gerçek yorumunu hakiki manasıyla Allah ve nisbi manasıyla da ilimde rüsuh bulmuş âlimler bilirler.”

   Ulema Geleneği

İşte bu anlamıyla gerek Asr-ı Saadet’te gerekse sonraki dönemlerde büyük âlimler yetişmiştir. Onlar istidat ve kabiliyetlerine göre bir veya birkaç alanda çok derinleşmişlerdir. Mesela bir Hz. Ebu Bekir’in derinliğini anlayabilmemiz pek mümkün değildir. Belki o da engin bir tevazu ve mahviyet içinde olduğundan kendisi kendi derinliğinin farkında değildi. Bu yüzden detaya ait bazı meseleleri bile gelip Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) soruyordu. Mesela O’na gelip, giydiği entarisinin eteğinin uzun olduğunu, bunun kibir sayılıp sayılmayacağını soruyordu. Zira o, ilminin enginliği ve derinliği ölçüsünde fevkalâde mütevazi idi; tam bir mahviyet ve tevazu insanıydı. Çünkü o, bütün hayırların sırlı anahtarının tevazu, bütün kötülüklerin şerli anahtarının da kibir olduğunun şuurundaydı.

Hz. Ebû Bekir, aynı zamanda adil ve oldukça başarılı bir devlet idarecisiydi. Daha önce muhtelif vesilelerle dile getirdiğim bir hakikati bir kez daha hatırlatmak istiyorum. İnsanlık tarihinde devlet idaresinde onun ulaştığı başarıya ulaşmış ikinci bir devlet adamı göstermek çok zordur. Çünkü o, üst üste problemlerin geldiği bir dönemde devlet idare etmiş ve iki seneyi aşan bir süre içerisinde Allah’ın izni ve inayetiyle bütün bu problemlerin üstesinden gelmeyi başarmıştır. Bütün bunların yanında o, ibadetlerinde de çok ileridir. Hatta onun yaptığına ibadet değil, ubûdet denilmesi daha doğru olur. Çünkü o, -tabiri caizse- namazlaşmış, oruçlaşmış, haclaşmış ve âdeta Efendimiz’in bir timsali hâline gelmiştir. Şeklen O’na benzediği gibi, ibadet hayatıyla da adım adım O’nu takip etmiştir.

Hz. Ebû Bekir’den sonra gelen diğer halifeler de -Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali (radıyallâhu anhüm)- devlet idarecisi olmalarının yanı sıra aynı zamanda ilimde de derinleşmiş insanlardı. Bunların her birisinin kendisine has ayrı faziletleri söz konusu idi. Mesela Hz. Ali, ilm-i ledünne dair enginliğiyle Efendimiz’in vilâyetini temsil ediyordu. Sadece dört halife de değil, sahabe içerisinde Abdullah İbn Mesud, Abdullah İbn Abbas ve Muaz İbn Cebel gibi çok sayıda ilim sahibi insan vardı. Mesela bunlardan birisi olan Ebû Hüreyre, sahabenin en çok hadis nakledeniydi; Hz. Âişe kendi dönemine ait birçok ilimde söz sahibiydi. Öyle ki mübarek anamızın o dönemin ilim dalları ile ilgili neredeyse bilmediği bir şey yok gibiydi. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) onu genç yaşında seçmesi, saadet hanesine alması ve kadınlık âlemiyle ilgili pek çok dinî meselenin onun vasıtasıyla ümmete intikal etmesi rastlantıya bağlı işler değildir. Bu evliliği, bedenî hazlarla irtibatlandırmak akıl, mantık ve insafa gözünü kapamak demektir. O yüksek firaset ve fetanet onun ileride ne tür bir vazife göreceğini keşfetmiş ve bunu eda etmesi adına onu nur evine almıştır. O da hususiyle Efendimiz’in ruhunun ufkuna yürümesinden sonra pek çok ilmî meselede kendisine müracaat edilen ve soru sorulan birisi olmuştur. Tabiinin dev imamları onun kapısına gelmiş ve kendisine sütre arkasından soru yöneltmişlerdir.

Ne var ki o dönem itibarıyla âlimler, isimsiz birer müsemma idiler. Bu yüzden de onların hiçbirisi âlim olduğunu iddia etmemiş, başkaları da onlar için “allâme” gibi mübalağalı vasıflar kullanmamıştır. Aynı şekilde o dönemde âlim yetiştirmek için kurulmuş Daru’l-fünûn gibi özel müesseseler de yoktur. Sahabe döneminde böyle olduğu gibi, tâbiin döneminde de böyle çok sayıda âlim vardır.

Gerek ilk dönem itibarıyla henüz isimsiz birer müsemma olarak varlıklarını devam ettiren seleflerin, gerekse sonraki dönemlerde toplum içerisinde âlim olarak bilinen şahısların İslâm dünyasındaki yerleri çok büyüktür. Özellikle beşinci asra kadar âlimler hem teşriî emirlerin izahı hem de tekvinî emirlerin keşfi mevzuunda çok önemli hizmetler gerçekleştirmişlerdir. Onlar Kur’ân-ı Kerim’in tefsiri, hadislerin tedvini, onlardaki fıkhî hükümlerin çıkarılması, bütün bu ilimlerin usûl ve yöntemlerinin tespit edilmesi gibi mevzularda önemli eserler telif etmiş ve sonraki nesillere büyük bir ilmî miras bırakmışlardır. Onlar sadece bununla da yetinmemiş, Kur’ân ve Sünnet’ten aldıkları dinamizm ile bunlara bağlılık çerçevesinde tekvinî emirleri didik didik etmişlerdir. Onlar hakikat ve araştırma aşkıyla eşya ve hâdiseler üzerinde öyle durmuş ve onlardan değişik fenlerle alâkalı öyle prensipler çıkarmışlardır ki, bir yönüyle Batı Rönesans’ına giden yolu açmış ve bu yolda yürüyecekler için köprüler kurmuşlardır. İbn Sina, Harizmî, Cabir, Râzî ve Zehravî gibi devasa kametler teşriî emirleri çok iyi bilmenin yanında, tekvinî emirler mevzuunda da ortaya koydukları eserlerle uzun asırlar Batı düşüncesine tesir etmişlerdir. Gün geçtikçe bunlar yavaş yavaş ortaya çıkmaktadır. Haklarında eserler telif edilmekte, müzeler kurulmaktadır.

   Mektep, Medrese ve Tekye’nin Birbirinden Ayrılığı

Günümüzde hâlâ ulema geleneği devam etse ve kısmen önemini korusa da, bunun beşinci asırdan sonra alanının daraldığı da bir gerçektir. Yeryüzünde gün bitiminde ışığın karanlığa yenik düşmesi ve bir süre sonra karanlığın hâkim olması gibi, gün geçtikçe ilmî çalışmalar da canlılığını yitirmeye ve azalmaya başlamıştır. İlk beş asırdaki ilmî faaliyetlerde görülen dinamizm, daha sonraki devirlerde yavaş yavaş etkisini kaybetmiştir.

Medreselerin, fen bilimlerini faydasız görerek kapı dışarı atmaları ve aynı zamanda İslâm’ın kalbî ve ruhî hayatından da uzaklaşmaları ise bizim için tam bir felâket olmuştur. Hâlbuki Müslümanlığı kalbî-bedenî ve dünyevî-uhrevî yanları itibarıyla hakiki manada temsil edenler, onu kalbî ve ruhî hayat seviyesinde yaşayabilenlerdir. Maalesef bir dönemden sonra medreseler sadece sarf, nahiv, meânî, beyan, bediî ve belâgat gibi dil ilimleriyle, az miktarda fıkıh, tefsir, kelâm ve hadis ilimlerinin okutulduğu mekânlar hâline gelmiştir. Âlimlerin vazifesi sadece ders okutmaktan ve insanlara vaaz u nasihat etmekten ibaret görülmüş, İslâm’ın ruhî hayatı tekye ve zaviyelere mahkûm edilmiş ve teşriî emirler de tekvinî emirlerden koparılmıştır.

Bir hakikatin üç yüzünü temsil eden medrese, mektep ve tekyenin birbirinden koparılmasıyla, bunlar arasındaki vifak ve ittifak da bozulmuştur. Burada yaşanan ihtilaf ve iftirak ise Allah’ın yardım ve tevfikinin kesilmesine sebep olmuştur. Zira nasıl ki insanlar arasındaki vifak ve ittifak Allah’ın insanları muvaffak kılması için en doğru bir davetçi ise, aynen öyle de İslâm’ın ruhî hayatı, pozitif ilimler ve dinî ilimlerin birbirinden koparılıp ayrı düşürülmesi ve bunların ayrı ayrı güzergâhlar takip etmeye başlamaları da Yüce Allah’ın tevfikinin kesilmesine sebebiyet vermiştir.

Bütün bunlardan da anlaşılacağı üzere günümüzde hakikatin bu üç yüzünü aynı anda temsil eden insan kalmadığından, gerçek ilim insanlarının bulunduğunu söylemek de zordur. Âlim olarak görülen insanların bazısı sadece pozitif ilimleri biliyor ve dolayısıyla natüralizme açık duruyor; bazıları sadece medrese ilimleriyle meşgul oluyor; bazısı da tekye ve tarikatlarda İslâm’ın ruhî hayatını temsil etmeye çalışıyor. Bu itibarla da belki bunların hepsi bir şeyler biliyor ama herkes her şeyi bilmiyor. Bu da bize günümüzde hakiki ulema hasreti yaşatıyor. Bu koordinasyonun yeniden sağlanması gerekiyor. Bu üç kesimin yan yana gelmesi, omuz omuza vermesi ve ortak bir akıl oluşturmaları inşâallah Müslümanların ikinci Rönesansı olacaktır.

   Gerçek Kanaat Önderleri

İslâm tarihine göz atıldığında, âlimlerin toplumun yönlendirilmesinde de önemli fonksiyonlar eda ettikleri görülecektir. Mesela Raşid Halifeler, kendileri de âlim olmalarına ve kendi ilim ufukları itibarıyla pek çok problemi çözebilme kabiliyetine sahip bulunmalarına rağmen, sahabenin önde gelen âlimlerini yanlarında tutmuşlar ve önlerine çıkan her problemi onlarla müzakere etmişlerdir. Sahabe efendilerimiz, bilmedikleri bir meseleyi bilen birisine sorma konusunda hiç çekinmedikleri gibi, aynı zamanda gördükleri hata ve yanlışları düzeltme ve başındaki yöneticiyi ikaz etme noktasında da çok rahat davranmışlardır.

Esasen yöneticilerin ulemadan istifade etmesi ve ulemanın topluma rehberlik yapması nispeten sonraki dönemlerde de devam etmiştir. Mesela Selçuklu veziri olan Nizamülmülk tarafından Nizamiye Medreseleri kurulmuş ve bunların başına İmam Gazzâlî’nin de hocası olan İmamü’l-Harameyn el-Cüveynî getirilmiştir. Onun ayrılmasından sonra ise yerini İmam Gazzâlî doldurmuştur. Onlar, Nizamiye medreselerinin başında bulunduğu dönemde konumlarının hakkını vermiş ve ilmî ağırlıklarıyla herkese kendilerini kabul ettirmişlerdir. İmam Gazzâlî, bir dönemden sonra Din-i Mübin-i İslâm’a başka bir yolla daha iyi hizmet edileceğine inanarak baş müderrislik makamını terk etmiş, fakat fikir ve düşünceleriyle halka rehberlik yapmaya ve yöneticilere yol göstermeye devam etmiştir.

Osmanlı Devleti’nde de bidayetten itibaren ulemanın toplum içerisinde ve yöneticiler nezdinde hep ağırlıklı bir yeri olmuştur. Mesela Osman Gazi Hazretleri, kendi döneminde önemli bir kanaat önderi olan Şeyh Edebalî’den çok istifade etmiş ve onun kızıyla evlenmiştir. Öyle ki onun Osman Gazi’ye verdiği nasihatler bugün bile yöneticilere ışık tutmaya devam etmektedir. Aynı şekilde İkinci Murat (cennetmekân) çok defa Hacı Bayram Veli Hazretleri’nin fikrine müracaat etmiştir. Keza Fatih’in etrafında Molla Hüsrevler, Akşemseddinler hiç eksik olmamıştır. Kanunî her türlü ihtişamına rağmen yapacağı icraatlarla ilgili Ebussuud Efendi’den fetva almıştır. Yavuz Sultan Selim (aleyhi’r-rahmetu ve’l-gufrân) hayatı boyunca Zenbilli Ali Efendi’nin gözünün içine bakmıştır.

Günümüzde de âlim ve kanaat önderi olarak görülen şahsiyetler vardır. Hiç şüphesiz bunlar bulundukları konum itibarıyla önemli hizmetler yapmaktadırlar. Dolayısıyla da boş değillerdir. Fakat günümüzdeki kocaman boşluğu bertaraf etmeye gücü yetecek kadar bir âlim topluluğu bulunmadığını da ifade etmek gerekir. Maalesef günümüz insanı çok ciddi bir boşluk içinde bocalayıp durmaktadır. O, Hazreti Yusuf’un düştüğü kuyudan daha derin bir kuyuya düşmüştür. Onun, düştüğü bu çukurdan kurtarılabilmesi için çok ciddi bir firaset ve kiyasete ihtiyaç vardır. Fakat ne yazık ki toplumumuz bu ölçüde ilim ve fikir sahibi kanaat önderlerinden yoksundur.

Halk, bazı şahısları büyük gördüğünden onlara teveccüh edebilir ve onları büyüklük tahtına oturtabilir. Onlar da bu krediyi kullanarak bir şeyler yapabilirler. Fakat asıl olan, insanların duygu ve düşüncelerini besleyecek, toplumu doğru yola yönlendirecek ve insanların yanlış iş yapmalarına meydan vermeyecek âlimlerin varlığıdır. Çünkü toplum bu tür âlimler ve kanaat önderleri yetiştirebildiği takdirde, pek çok yanlıştan salim kalacak ve müstakim bir çizgide yol alacaktır. Zira bu tür âlimler halka rehberlik yapmanın yanında, toplumu ve devleti idare eden insanların da güvenini kazanacak ve onlara nüfuz ve tesir edeceklerdir. Sonrasında da bu güven ve nüfuzlarını, onları popülizmden uzaklaştırma, tiranlar gibi hareket etmeden koruma ve halkın maslahatlarını gözetmelerini sağlama istikametinde kullanacaklardır.

Hiçbir insan kendi kendine yetmez. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bile, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’in kendi vezirleri olduğunu ifade etmek suretiyle bu konuda bize önemli bir ders vermiştir. (Bkz.: Tirmizî, menâkıb 17; el-Hâkim, el-Müstedrek 2/290) Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) başka bir hadis-i şeriflerinde ise bu hakikate şu sözleriyle dikkat çekmiştir: إِذَا أَرَادَ اللَّهُ بِالْأَمِيرِ خَيْرًا جَعَلَ لَهُ وَزِيرَ صِدْقٍ إِنْ نَسِيَ ذَكَّرَهُ وَإِنْ ذَكَرَ أَعَانَهُ وَإِذَا أَرَادَ اللَّهُ بِهِ غَيْرَ ذَلِكَ جَعَلَ لَهُ وَزِيرَ سُوءٍ إِنْ نَسِيَ لَمْ يُذَكِّرْهُ وَإِنْ ذَكَرَ لَمْ يُعِنْهُYüce Allah bir devlet başkanı hakkında hayır murat ettiği zaman, ona unuttuğunu hatırlatan, hatırladığını da yapmaya yardım eden doğru sözlü bir yardımcı verir. Şayet Allah Teâlâ o devlet başkanı için hayır dilemezse, ona unuttuğunu hatırlatmayan, hatırladığını da yapmaya yardım etmeyen kötü bir yardımcı verir.” (Ebû Dâvud, imâre 4)

Bu itibarladır ki bir yöneticinin meşgul olduğu alanla ilgili kendisini yeterli görmesi, yetersiz olduğunun delilidir. Dolayısıyla böyle birisinin eninde sonunda derbeder olacağından da şüphe edilmez. Maalesef yakın tarihte de “Ben, bana yeterim.” diyen nice diktatör hem kendi hayatını hem de halkının hayatını fiyaskolara boğmuştur. Böyle bir fiyaskodan kurtulmanın yolu ise yöneticilerin, çevrelerinde İmam Gazzâlî, Zenbilli, Akşemseddin, Ebussuud Efendi, Şah Veliyyullah Dihlevî gibi insanları bulundurmaları ve onların görüş ve mütalaalarına başvurmak suretiyle yürüdükleri güzergâhı emniyet altına almalarıdır. Beri tarafta ulema ve kanaat önderleri de, yaşantılarıyla güvenilir birer insan olduklarını ortaya koymalı, kendilerini bir siyasi cereyana kaptırmamalı, fikirlerini siyasî mülâhazalara feda etmemeli ve elde ettikleri krediyi sadece idarecileri doğru yola yönlendirme istikametinde değerlendirmelidirler.

Maalesef günümüzde her iki cenahta da ciddi bir eksiklik göze çarpmaktadır. İçine düştüğümüz boşluk çok derin olduğu gibi, gerek idare edenlerde, gerekse onlara rehberlik yapma konumunda bulunan insanlarda ciddi bir kısım boşluklar vardır. Daha da kötüsü onlar bu boşluklarının farkında değillerdir. Böyle iç içe boşluklar bir araya gelince, işin doğrusu problemlerin çözümü de çok bilinmezli bir denklem hâline gelmiştir. Fakat her şeye rağmen milletimiz bu güne kadar çok önemli âlimler ve idareciler yetiştirmiş ve İslâm’a önemli hizmetler yapmıştır. Onun geçmişte yapmış olduğu bu türlü iyilik ve güzellikler, gelecekte yapacağı iyilik ve güzellikler için de yanıltmayan en güçlü referanstır. 


*Not: Bu yazı ilk defa neşredilmektedir. İnşallah, bundan sonra bu bölümde her hafta yeni bir Kırık Testi okuyabileceksiniz.

Bamteli: DERİN VE CANLI MÜSLÜMANLIK

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Maruz kaldığımız musibetleri aşabilmemiz için sığlıktan kurtulmamıza ve daha derin bir kulluk ortaya koymamıza ihtiyaç var!..

Cenâb-ı Hak, bizleri, dinde derinleşmeye muvaffak eylesin!.. Farzıyla, imanın erkân-ı esâsiyesiyle ve İslam’ın esâsâtıyla; yani, sağlam inanmak ve onu sağlam yerine getirmekle!.. Buna Üstad Necip Fazıl, “iman ve aksiyon” sözüyle yaklaşırdı. “Aksiyon”, “amel”i tam karşılar mı? Fransızca bir kelime; münakaşası yapılabilir; kendisi de sorguluyordu onu.

Antrparantez burada bir şey söylemek istiyorum: Hutbe, Cuma’nın şartlarındandır, dinlenilmesi lazım. Dolayısıyla hutbe okunurken, salat ü selam yeri geldiği zaman bile, yani Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in adı anıldığında dahi salat u selam getirilmez. Bu, meselenin (hutbeyi dikkatle dinlemenin) önemini ortaya koymaktadır. Bazıları diyorlar ki, “Böyle, içinden söylese acaba olur mu?” Kütüb-i Fıkhiye’de. İçinden… Onun (hutbenin) kemâl-i hassasiyetle dinlenilmesi lazım. Hutbede okunan, Kur’an, hadis-i şerif veya onlardan süzülmüş her ne ise şayet, onu kemâl-i hassasiyetle, Ramazan’da iftar vaktinde size sunulmuş bir içecek gibi yudumlamak lazım. Limonatayı mı çok seversiniz, portakal suyunu mu, soğuk bir suyu mu? “Mâ-i bârid”, Efendimiz’in beyanında da içilmesi gerekli olan şey diye tavsiye edilir. Her neyi seviyorsanız şayet, onu yudumluyor gibi hutbeyi yudumlamak lazım! İmam, Kur’an’ı okurken, onu yudumluyor gibi yudumlamak lazım!..

Cenâb-ı Hak, namazı, tabiatımıza göre, numarası-drobu uygun, tam bize göre bir şey olarak emretmiş. Hakikaten bu el, bu ayak, bu mafsallar… Vücutta, üç yüz küsur mafsal… Namaz kılmak için ne kadar da yakışıyor, başka varlıklara baktığımız zaman. Her defasında derinlemesine onu duymak, namazlaşmak… Dün, aklımdan geçiyordu ki, ara sıra namazla alakalı bir bahsi okusalar; İmam Gazzalî’den mi, Hazreti Pîr’den mi, yoksa daha dûn olan insanlardan mı, namaza ait bir bahsi, tekrar tekrar bize anlatsalar da biz de namazlaşarak namaz kılsak!.. Oruçlaşarak oruç tutsak!.. Allah yolunda tamamen “kul”laşarak, kulluğumuzu “ibâdet” şeklinde değil, “ubûdiyet” şeklinde de değil, ubûdiyet üstü “ubûdet” şeklinde, vücudumuzun bütün derinliklerinde duyarak yerine getirsek!..

Sığlıkla, şu anda yürüdüğümüz yol, yürünmez. Ve bizim, şu andaki sığlığımızla, maruz kaldığımız şeylerden sıyrılma imkânı olmaz! Onları gönül rahatlığıyla atlatamayız. Daha derin kulluğa ihtiyaç var; Peygamberâne bir bakışa, O’nun yolunda, sahabî anlayışında bir bakışa…

O camilerde namaz kılan insanları, mübarek kandil gecelerinde veya Cuma namazlarında gördüğüm zaman… Ama İslam dünyasının her yerinde, hususiyle de Kapadokya’da… Camideki cemaati görünce, cansız posterler gibi geliyor bana!..

   Mektep, medrese ve tekyenin birbirinden kopuşu yıkılışımıza sebebiyet vermiştir; belimizi doğrultmamız kalb/ruh hayatı, dinî ilimler ve fen bilimleri birlikteliğine bağlıdır.

Zannediyorum, milletimiz, hayatında, tarih boyu böyle bir sığlığa maruz kalmamıştır. Bin senelik Müslümanlıkla tanışıklığı var: Tekvînî emirler hallaç edilmiştir; şunları, Kur’an-ı Kerim’in ayetlerini mütalaa ediyor gibi mütalaa etmişlerdir; otu, ağacı, yıldızı, Ayı, Güneşi… Sizin modern isimleriyle ifade ettiğiniz Fiziği, Kimyayı, Matematiği, Astrofiziği, Antropolojiyi, Ekolojiyi… Sizin Kur’an-ı Kerim’in ayetlerini tahlil ettiğiniz gibi tahlil etmişlerdir. Ve aynı zamanda Kur’an-ı Kerim’i de öyle derinlemesine kavramış, yüzlerce tefsir yazmışlardır. Biz sadece onlardan belki otuza yakınını müzakere ettik; Allame Hamdi Yazır’ın tefsirini ana kitap olarak baştan sona kadar okuduk; sonra da onun deyip demediği şeyleri görmek için, onun yanında yirmi küsur, otuza yakın tefsire arkadaşlar bakarak özetlediler; otuz tefsiri birden mütalaa etme imkânı oldu. Sorgulayacağınız bir şey yok.

Bir şey var; belki, kendi zamanlarının renk ve desenini taşıyordu. Ona, esas günümüzün, bu zamanın yorumlarının ilave edilmesi, konjonktürün kazandırdığı şeylerin ilave edilmesi lazımdı. O da, bugün kolektif şuurla, ortak akıl ile yazılacak; “fünûn-i müsbete” ile beraber, “tekye ve zaviyenin varidatı”yla beraber, aynı zamanda “Kitab ve Sünnet bilgisi”yle beraber… Bunların hepsini hazmetmiş/sindirmiş bir “hey’et-i âliye”nin bir araya gelmesiyle ortaya koyacağı bir tefsir.

Bu, tefsir mevzuuna/mazmununa saygının gereği… Bu, İslamiyet’e saygının gereği… Bu, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’a saygının gereği… Bu, Kur’an’ı bize bir mesaj olarak gönderen Allah’a saygının gereği. Zira o “Kur’an, kâinat mescid-i kebîrinde kâinatı okuyor.” Hazreti Pîr’in ifadesi: “…Yoksa sus. Kâinat mescid-i kebirinde Kur’an kâinatı okuyor! Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım, hidayetiyle amel edelim ve onu vird-i zeban edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Hak’tan gelip Hak diyen ve hakikati gösteren ve nuranî hikmeti neşreden odur.” Evet, yalnız sensin, ey Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan!..

Tekye ve zâviye”, İslam’ın kalbî ve ruhî hayat cihetinin temsil edildiği yerler, taklide emanet. “Kur’an ilimleri”, yine, mukallitlere emanet. “Fünûn-i müsbete”, başını almış, Pozitivizmin, Natüralizmin, Materyalizmin güdümünde, ayrı bir vadide; kendini bir çağlayana salmış ki, dışarıya çıkmaya ihtimali yok. Yeniden, bu üç esasın, üç temel disiplinin, (Tekye ve zaviye, Kur’an ilimleri, Fünûn-i müsbete); bunların inzimamı esas önemli. Bir vâhidi teşkil edecek zira bunlar, bir vâhidin farklı üç tane yüzünden ibaret. Fakat bunlar, Hicrî beşinci asırdan sonra birbirine yabancı hale gelmiş. “Tekye”, bir yerde, bir darlığın mahkûmu, emeklemeye durmuş. “İslamî İlimler”, farklı bir vadide, emeklemeye durmuş. “Fünûn-i müsbete”, başkalarının elinde kalmış, bize de onun taklidi düşmüş. Onlar, “Materyalizm!” demişlerse, o denmiş; “Pozitivizm!” demişlerse, o denmiş; “Natüralizm!” demişlerse, o denmiş; ötesinde bir şey söylenememiş.

Bir gün, yine bu üç esasın bir araya gelmesiyle, Kur’an’dan maksut olan şey, Cenâb-ı Hakk’ın murâd-ı sübhânîsi ortaya çıkacaktır. Gaye-i hayal haline getirip bunu realize etmeye bakmak, bunu tahayyül etmek lazım. İnşaallah, bir gün İslamî ilimleri tahsil etmenin yanında, fünûn-i müsbeteyi de tahsil eden ve böylece konuştuklarında birbirini anlayan insanlar neş’et edecek. Antropolog konuşurken, Tefsircinin onu anlaması lazım, Hadisçinin, onu anlaması lazım; Astrofizikçi konuşurken, Tefsirci ve Hadisçinin onu anlaması lazım; Fıkıhçının onu anlaması lazım… Birbirini anlayan “hey’et-i âliye” -ki Hazreti Pîr’in de işareti var- bir araya gelerek, çağın renk ve desenine göre, numara-drop uygun, o çağa göre bir yorum ortaya koyacak. Büyük müfessirin, üçüncü asırdaki müfessirin (“Te’vilâtü’l-Kur’ân” isimli tefsirindeki) ifadesiyle ifade etmek lazım; bir “te’vil” ortaya koyacak. “Kitabü’t-Tevhid” sahibi, Mâverâü’n-Nehr’in âbide şahsiyeti, İmam Ebû Mansûr el-Mâtürîdî (ö. 333/944); akidede bizim de yolunda yürüme durumunda olduğumuz insan. Allah, onların yolunda yürümede bizleri sâbit-kadem eylesin! Her şeyi yarımlaştırdığımız, çeyrekleştirdiğimiz gibi, aslında onların yolunda yürümede de sekmeye devam ediyoruz. “Sekme” denir buna, hafizanallah.

   Günümüzün cahil ve laubali teologlarını değil, her konuda kılı kırk yararak eserler yazmış ve örnek bir hayat ortaya koymuş selef-i sâlihîni takip etmek lazım!..

Onları çok ciddi takip ettiğiniz söylenemez. Gece, teheccüdü kaçırdığından dolayı, gündüz onu kaza ederken, “Bu esas, gece namazıydı ve berzah hayatını aydınlatacak bir projektör idi; ben nasıl oldu da bu geceyi böyle ölü geçirdim?!.” diye ağlayan/üzülen kaç insan vardır, o camileri lebâleb dolduran insanlar içinde?!. Bırakın onları, kaç imam vardır, kaç müezzin vardır, kaç vaiz vardır, kaç merkez teşkilatındaki ekâbir vardır, kaç Horasanlı Taylasanlı vardır?!. “Evvâbin’i kılamadım! Cebren li’n-noksan; farzımda, revâtibimde kusur etmiş olurum. Onu da kılayım ben!..” diyen kaç insan vardır?!.

Kütüb-i fıkhiye’de anlatılan esaslar bunlar. Ezbere bir şey değil ki, alın bakın. Burada bunların hepsi de yine müşterek “Fethü bâbi’l-İnaye” ile beraber müzakere edildi. Yirmi eser var mıydı? Belki, yirmi ayrı fıkıh kitabı mütalaa edildi. Ben en âli mektepte meseleye bu şekilde yaklaşıldığını bilmiyorum; çünkü oralarda bile iş, geçiştirmeye bağlanmış. “Fihriste bak, işle, fişle, doktora yap, doçentlik yap, profesör ol; tamam, allâme-i cihansın!” O değil!.. O, müktesebatın bütününe vâkıf olma, esastır. O, Kütüb-i Sitte’yi birkaç defa baştan sona okumamışsa; “Falan şöyle diyor, filan böyle diyor!” Ben ona katiyen hadisçi demem. Efendim, o olsa olsa, “hüdeys”çi olur; muhaddis değil, “müheydis”!.. Yok öyle bir kelime.

Evet.. Derin olma mecburiyetindeyiz. Dürer’e bakın, Gurer’e bakın; Fatih döneminde yazılan eserler. Yine o döneme ait İbrahim Halebî’nin “Mülteka’l-Ebhur”una bakın; sadece namaza müteallik, Haleb-i Sağîr’ine bakın. Belli bir dönemde yazılmış (Nuru’l-Îzâh şerhi) Merâki’l-Felâh’a bakın; onun haşiyesi, Tahtâvî’ye bakın… Onlara göre bir Müslümanlık… Selef-i sâlihînin dediği şeyleri süzmüş, değerlendirmiş, takdirlerde-tercihlerde bulunmuş, ortaya koymuşlar; “Müslümanlık budur!” demişler.

İbn Âbidîn’e bakın, son allâmelerden. Fıkhı, müctehid kadar bilen hocalara şahid oldum. O Erzurum müftü nâibi Osman Efendi de onlardan bir tanesi idi. Fıkıh kitaplarını mütalaa ederken, uykuya daldığına, kitabın yüzüne düştüğüne şahit olmuştum. Bize, dersleri takrir etmenin dışında, yatakta bile onları mütalaa ederdi. Kendisine bir müctehid nazarıyla bakılırdı. Ama o, İbn Âbidîn’i kendinden çok büyük, allame gibi görürdü. Konyalı Hâdimî’nin Muhammediye şerhi “Berika”yı ders olarak takrir ederken, Hâdimî’yi bir allame gibi görür, ona saygı duyardı. Kendisi bir allame idi; ama onları gerçek allame gibi görür, onlara saygı duyardı.

Onlar anlatmışlar: Nasıl Cuma namazı kılınır Türkiye’de, nasıl beş vakit namaz kılınır, farzlar nelerdir, revâtib nelerdir, zevâid nelerdir, cebren li’n-noksan edâ edilen şeyler nelerdir? Ee alın bakın!.. İbn Âbidîn’e mi ben inanacağım şimdi, günümüzde bir kitabı baştan sona kadar okumamış, günümüzün daracık bilgili teoloğuna mı?!. Hem de “firak-ı dâlle”den, firak-ı dâlle… Bir yerde, Perslinin tecviz ettiği şeyi (Mut’a’yı) tefsire yazarken, “evet” diyen, firak-ı dâlle. Bunların fetvâ emini oldukları dönem!.. Zamanın ne kadar karardığını ona göre değerlendirin!.. Ufkun ne kadar karardığını, insanların ne kadar dinden uzaklaştığını kararlaştırın!.. Ee diyor ki, Cuma günü, işte camiye geldiğiniz zaman, orada ister tahiyye-i mescid şeklinde, isterse cumanın ilk sünneti.. sonra cumanın farzı.. ondan sonra, cumanın son sünneti.. günümüze göre, ondan sonra zuhr-i âhir. Ve İbn Âbidîn, lütfen bakın, beş-on tane o selef-i sâlihin’den, dördüncü, beşinci, altıncı, yedinci asırda yaşamış fukahâ-i kirâmın eserlerinden kaynak göstermek suretiyle diyor ki, günümüze göre, “Bir de vaktin son iki rekât sünneti mutlaka kılınması lazım!” Ee kendini beğenmiş akıl hastası teolog, hemen namazı kılar kılmaz, aradan geçiştirme -efendim- üzerinden atma manasında sıvışıp camiden çıkınca, cemaat de harıl harıl boşalıverir arkasından; “Galiba böyle olacakmış!” der. “Galiba böyle olacakmış!”

Hadis-i şerifte ifade buyrulduğu gibi; “Ulemâ kalmayınca, halk, cühelâyı “âlim” diye intihap ederler, meseleleri onlara sorarlar; onlar da o yarım-yamalak bilgileriyle fetva verirler; kendileri dalalete düşmüştür, başkalarını da idlâl ederler.” “Fe-dallû ve adallûفَضَلُّوا وَأَضَلُّوا Efendimiz buyuruyor. Şayet, sen, aradan çıkarma ve hemen sıvışma şeklinde, hemen öyle yapıyorsan, başkaları da -işte o şeyin arkasından sürüklenen koyun sürüsü vardı ya- onlar da senin arkandan sürüklenir çıkarlar.

   Hakka adanmış ruhlar, hep azimetlerle amel etmeye çalışmalıdırlar!..

Evet, dinin emirlerini azimetlere yürekten bağlılık içinde ölesiye bir gayretle yerine getirmek lazım. Ha, birilerinin o mevzuda kusuru var; sünneti ihmal ediyor; zevâid’de kusuru var, ihmal ediyor onu. O mevzuda onlara denecek şeyleri, usulünce, kaçırmadan, tenfîr etmeden, meseleyi bir ağırlık şeklinde onlara tahmil ediyor gibi tahmil etmeden anlatman lazım. Ama sana gelince, Hazreti Pîr’in de bir yerde işaret ettiği gibi, Şa’rânî’nin Mizân’ı zaviyesinden “azimetlerle amel etmek” hedefin olmalı.

Mesela; Ebu Hanife hazretlerinin bir yaklaşımı var. Diğer üç imam, hatta onların dışında İmam Sevrî, Evzâî -bunlar da o devrin müctehidleri, onlar- öyle demiyorlar. Fakat Hazreti İmam-ı Hümam, “Mâ-i müsta’mel necistir!” diyor. Zuheylî -merhum- el-Fıkhü’l-İslamî isimli on ciltlik eserinde -onu da mütalaa etme imkânı olmuştu- diyor ki: “O Hazret, bir yerdeki bir tablo karşısında bunu söylemişti. Gerçekten biri, genel durumu itibariyle, şöyle idi de, onun vücudundan dökülen sular, dolayısıyla necisti; dolayısıyla mâ-i müsta’mel necisti!” Bununla beraber, Hazreti İmam-ı Hümam’ın talebeleri, Hazreti İmam-ı Hümam’ın mütalaasının o istikamette olduğunu söylüyorlar. Şimdi, herkes buna riayet etmeli mi, üzerine hiç suyu sıçratmamalı mı?!. Fakat bir imam bunu söylemişse, elden geldiğince “azimetle amel” odur.

Abdestin kaç tane rüknü var; Kur’an-ı Kerim’in ifadesine göre; yüzünü yıkamak, kollarını yıkamak, başına mesh vermek, ayaklarını yıkamak; başa mesh edilmesi ve ayakların da yıkanması. Ama imamlardan bir tanesi “Niyet de abdestin esasıdır.” diyor. Biri de “Tertip esastır!” diyor, “Sıra ile yapmak lazım; evvela kollarını yıkayıp sonra yüzünü yıkadığın zaman, olmaz!” diyor. Şimdi, Şa’rânî’nin Mîzân’ına göre yapılması gerekli olan, o diğer mezheplerin farklılıklarını da nazar-ı itibara alarak meseleyi ağırlığıyla yüklenmektir.

Kur’an’a gönül vermiş, dilbeste olmuş, kendi için yaşamayan, başkalarını yaşatmayı gâye-i hayal haline getirmiş insanlar, Allah ile münasebetlerini bu ölçüde bir derinlik içinde ele almıyorlarsa, tekkeleri işgal eden post-nişinler olsa da, sıfır oğlu sıfırdır. Camide gürleyen vaiz olsa da, sıfır oğlu sıfır; Diyanet’te belli merâtipte makamları ihraz etseler de -bağışlayın- sıfır oğlu sıfır!..

Evet… Vâkıa insanın, şahsı itibariyle kendisini sıfır görmesinde yarar var. Ama bu şekilde “sıfır olma”, ayrı bir mesele. Bu, Allah’ın bir mekridir, hafizanallah. Ve din bilgisi, din adına halkın onları dinlemesi meselesi de bir çeşit “istidraç”tır. Neden bu yarım yamalak bilgili insanları insanlar, insan diye, biliyor diye dinliyorlar?!. Onlar, dinliyorlar; o da farkına varmadan, -efendim- kendisini bir şey görüyor, zavallı, “istidraç”zede; kaybediyor, kazanma kuşağında.

Selef, ne demişse, o meseleyi milimi milimine yaşamak… Kur’an’ı, Sünnet’i didik didik etmiş, hallaç etmişler, ona göre ahkâm-ı İlâhiyeyi ortaya koymuşlar, ârızasız-kusursuz. Cenâb-ı Hak, Firdevs’i ile hepsini sevindirsin!

   Harikulade Dehalar, Dağılmamış İnsanlar, Doğru Müslümanlık ve Günümüzdeki Sahtekârlar…

O ölçüde o meseleleri ortaya koyacağımız, şartlar ve konjonktür hazır olacağı âna kadar… Bir farklı anlayış… Bundan sonra tek başına bir insanın müctehid olması mümkün değil. “Ben müçtehidim!” diye ortaya çıkan, haddini bilmeyen paranoyaklar olabilir; paranoyak, olabilir. Fakat günümüzde “ezhân” bu kadar dağılınca, zihinler bu kadar dağılınca, dün duyduğu şeyi bugün unutan insanların içtihatta bulunmaları mümkün değil.

O ictihad meselesi… Dördüncü derecede Ahmed İbn Hanbel. Bir milyon hadisten, o kırk bin küsur hadise yakın, (oğlunun ziyadesiyle beraber, Abdullah’ın ziyadesiyle beraber) seçmiş. Bir milyon hadisten… Aklınızda değerlendirmeniz için küçük bir örnek vereyim; Buhari burada var, değil mi? Ondaki hadis sayısı, beş bine yakın. Düşünün, yüz bini ne kadar olur onun! Sonra yüz binin on katı ne kadar olur! Fakat o Ahmed İbn Hanbel, o müçtehidîn-i izâmın dördüncüsü. Ebu Hanife, İmam Mâlik, İmam Şâfiî, sonra dördüncü derecede Ahmed İbn Hanbel geliyor.

O cins dimağlar… Başka şeylerle meşgul olmamışlar, dağınıklığa düşmemişler; bütün himmetlerini Allah’ın murad-ı sübhânîsini anlama istikametinde kullanmışlar. Siyaset nedir, bilmemişler. Siyasetçiye kapı kulu olmamışlar. Onlar karşısında düğme iliklememişler. Hatta İmam Gazzalî gibi, çokları bir yönüyle, onlarla oturup kalkmayı ilme karşı saygısızlık ve cinayet saymışlar. “Ayağıma gelirse!..” Harun Reşid, Fudayl İbn İyaz’ın ayağına gidiyor ve “Bana nasihat et!” diyor. Türkiye kadar yirmi büyüklükte bir devletin başındaki adam, Fudayl İbn İyaz’ın ayağına gidiyor; o da onun kusurlarını sayıp döküyor yüzüne: “Milletin malından alıyorsun, hakkın mı o? Ebu Bekir ne kadar almıştı, Ömer ne kadar almıştı, Osman ne kadar almıştı? Ama sen, ne yapıyorsun?!. Bu mevzuda, çoluk-çocuğun için de -o dönemde yoktu hani, günümüzden misal verecek olursak- nereden bu villalar; gecekondudan çıkıp da birden bire nasıl oluyor o filolar?!. Nasıl oluyor da o yalılar?!. Nasıl oluyor da dünya kadar yurt dışına para transferleri?!. Nasıl oluyor?!.” O da hıçkıra hıçkıra ağlıyor, yanındaki Fazl “Hünkarı, sultanımızı çok rencide ediyorsunuz; ne olur, biraz yumuşak konuşun!..” diyor. Ama Harun Reşid, gönlünden gelen bir istekle dinliyor onu; çünkü o, doğru Müslüman!.. Çünkü o, doğru Müslüman!.. Mefhum-u muhalifini, şöyle günümüzde genel manzara itibariyle nazarınızı gezdirin, tayin etmeye çalışın.

Mefhum-u muhalifi… Çünkü onlar, doğru Müslüman değil!.. Çünkü onlar, sahtekar!.. Çünkü onlar, riyakar!.. Namazları da yalan, oruçları da yalan, geçmişle irtibat adına değişik organizasyonları da yalan!.. Şanlı ecdadımızın adını kullanmaları da yalan!.. Yalan ile oturuyor, yalan ile kalkıyorlar!.. İftira ile oturuyor, iftira ile kalkıyorlar!.. Ve dolayısıyla da hayallerinde kendilerine “Binde bir ihtimalle, ne olur ne olmaz, tehlike olur!” diye, birilerini, bir tehlike zümresi, tehlike cemaati olarak îlân etmek suretiyle, ademe mahkum etmeye çalışıyorlar. Ta’yîrleri ta’yîrler, tahkirleri tahkirler, tezyifleri tezyifler, ibâdeleri ibâdeler, tenkilleri tenkiller takip ediyor. Yerle bir etmek için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar; çünkü onlar birer vehim insanı!..

   Canlı kalabilmenin yolu, öncelikle hal ve temsil ile sürekli hakikatlere tercüman olmak, sonra da gerektiğinde dil ile o hal ve temsilin şerhini yapmaya çalışmaktır.

Evvelâ: Esasen her mü’min, inandığı şeyleri başkalarına duyurmak, hususiyle temsil ile meşherlerde sergilemek, hâl ile dünya meşherlerinde sergilemek suretiyle, kendini canlı tutar. Ele-âleme hayat nefhettiğiniz sürece canlılığınızı korumuş olursunuz. Mü’minin canlılığını muhafaza etmesi meselesi, esas, etrafa -bir yönüyle- hayat nefhetmesine bağlıdır, İsrâfîl gibi. Bunun heyecanını yaşama… “Benim, canlı kalmam lazım! Her zaman Allah’ı görüyor gibi ibadet yapmam lazım! Allah tarafından görülüyor olma mülahazasıyla asâ gibi iki büklüm yaşamam lazım!” Biraz evvelki mülahazalara bağlı, Allah’a karşı ubudiyeti aradan çıkarma, -efendim- sonra sıvışıp gitme şeklinde değil. “Keşke hiç bitmese, şu öğlen hiç bitmese!”

Hadis-i şerifte buyurmuyor mu? “Kalbi, camiye muallak olan insan!” Öğleni kılıyor, “İkindi ne zaman gelecek? Ben, yeni bir irtibatla, salat-ı vüstâ ile bir irtibat daha tesis edeyim?!.” Dünya işlerine gidiyor; idareci ise, idaresinin başına gidiyor, masasının başına oturuyor ama kalbi, cami için çarpıyor: “Bir ezan okunsa da, yeniden, ezan ile bir konsantrasyona geçsem; bir kamet okunsa, yeni bir konsantrasyona geçsem; bir sünnet kılsam, bir kat daha konsantrasyonumu artırsam; bir farza dursam, Allah ile tam münasebete geçsem de bir kere daha o tadı tatsam!..” Öyle…

Şimdi herkese bu duyguyu, bir yönüyle duyurma… Arz ettiğim gibi, meşher-i âlem çarşısında, memerr-i âlem çarşısında (âlemin gezip dolaştığı çarşıda) hâl ile, temsil ile sergileme… Halin/temsilin -bir yönüyle- net anlaşılmadığı yerlerde -esası odur- kavli devreye sokma… Yani “Niye bu insanlar, bu kadar ince?!. Neden gözler kontrol altında?!. Neden kulaklar, mesmû olmaması gerekli olan şeylere karşı kapalı?!. Neden dil, hep konuşulması gerekli olan şeyleri konuşuyor?!. Neden sükût, tefekkür; konuşma, hikmet?!.” Bu hususlarda, el-âleme, o temsilin dilinden anlamayan, hâlin dilinden anlamayanlara, sen, “İşte şunun için!” diyeceksin. Şimdi bu, esas o vazifeyi yapan, o misyonu edâ eden, o işin mücâhidi diyeyim, o işin mücâhedecisi olan o insanın canlı kalması adına, hep dipdiri kalması adına çok önemli bir faktör.

İkincisi: O mesaj size sunulmuş ve dünyanın her yerine o meseleyi ulaştırma, bir sorumluluk şeklinde size yüklenmiş mi, yüklenmemiş mi? Diyor mu, demiyor mu İnsanlığın İftihar Tablosu, sallallâhu aleyhi ve sellem: “Benim adım, Güneşin doğup battığı her yere ulaşacaktır!” Ve bu ümmet, mübarek ümmet, Kur’an-ı Kerim’de takdir edilirken, كُنْتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللهِ  “(Ey Ümmeti Muhammed!) Siz, insanların iyiliğine olarak ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. Usulünce iyilik, doğruluk ve güzelliği teşvik edip yayar, kötülük, yanlışlık ve çirkinliğin önünü almaya çalışırsınız; elbette Allah’a inanıyor (ve bunu da zaten inancınızdan dolayı ve onun gereği olarak yapıyorsunuz).” (Âl-i Imrân, 3/110) Evet… Münafıklar, kendilerine ait hususlarla anlatıldıktan sonra, mü’minlere gelince, onlar, bu evsafla anlatılıyorlar. Kaç yerde, hakkı/hakikati anlatma ve aynı zamanda münkerâttan insanları vazgeçirme meselesi, ciddî bir sorumluluk şeklinde, inanan insanlara birer vazife olarak tahmil ediliyor. Bu sorumluluğu yerine getireceksiniz. Bu, bir esas; bunlar, usûl. Ama bu mevzuda üsluba gelince, onu da o müctehidlerin o mevzuda ortaya koydukları temel disiplinlerle, her çağda gelen müceddidlerin ortaya koydukları disiplinlerle belirleyeceksiniz. Böylece siz, usulü, esası, “üslub”a fedâ etmeyeceksiniz. Usûlü/esası, deldirmeyeceksiniz, üslup hatasıyla. O da ayrı bir mesele. Ortak akla müracaat edeceksiniz; “Şöyle bir mesele var fakat insanların tepkisine de sebebiyet verebilir; ben bu meseleyi nasıl diyeyim, nasıl edeyim?!.” diyeceksiniz.

Bir de bu mesele… Sizin canlı kalmanızın çok önemli bir dinamizmi olmasının yanı başında; aynı zamanda o güzellikleri değişik meşherlerde teşhir ederek, temsil ile, hal ile göstererek onları herkese duyuracaksınız. Cami minberlerinde/mihraplarında lafazanlıkla anlatarak değil; esasen, إِذَا رُؤِيَ ذُكِرَ اللهُ Ricalin değişik kâmet-i bâlâlarında görülen bir hususiyettir; “Hakiki mü’min odur ki, görüldüğü zaman, Allah hatırlanır! يَا مَنْ إِذَا سَجَدَ تَجَلَّى اللهُ deniyor, Efendimiz ile alakalı. “Ey secde ettiği zaman, Cenâb-ı Hak tecelli ettiği insan!” deniyor. Aynı zamanda secdedeki kıvranmasını da ifade ediyor, Kur’an-ı Kerim bir yerde: وَتَقَلُّبَكَ فِي السَّاجِدِينَ “(Kulluk görevini yerine getirebilmen için) secde edenler arasında secdede kıvrım kıvrım kıvrandığını (ve o secde edenlerin iyi birer kul olabilmeleri için nasıl gayret sarf ettiğini de) görüyor.” (Şuarâ, 26/219) Sizi böyle gören insanlar, “Niye?” falan derler, “Neden?” derler. Ve bu, size, esasen, o meselenin izahı, şerhi, haşiyesi adına kendinizi ifade etme yolunu açar. Bir yönüyle size bir imkân verilmiş olur, siz o işi sergilerseniz. Bu da meselenin bir diğer yanı.

   Gerçek Müslümanın terörist olamayacağını ve terörün her çeşidinden fersah fersah uzak bulunduğumuzu bütün dünyaya anlatmalısınız!..

Meselenin bir diğer yanı: Esasen, Müslümanlığın bir kavga dini olmadığı çok iyi anlatılmalıdır. “Ebedî Risalet”te ifade edildiği gibi, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) savaşları/harpleri bile, müdâfaa savaşıdır. Bütün dünyaya bunu göstermek lazımdır. Kavganın karşısında olduğunuzu, anarşinin karşısında olduğunuzu, terörist örgütlerin karşısında olduğunuzu ifade etmeniz, İslam’ın güzelliğini anlatma adına çok önemli bir husustur. Yığın yığın günümüzde terörist var. Müslümanlığın/Müslümanların terörizm ile katiyen alakalarının olmadığını anlatmak çok mühimdir. Yirmi sene evvel mi demiş Kıtmîr: “Müslüman, terörist olmaz; teröriste de ‘Müslüman’ denmez!” Olmaz!.. Belki de burada, bu kulelerin tahrip edildiği zaman mıydı, neydi; evet, belki o zaman. O da yine on-on beş sene herhâlde oluyor. Başka zaman belki başka şekilde de mesele ifade edilmiştir. İslam’ın mübarek adını, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enam’ın emanetini, Cenâb-ı Hakk’ın mesajının -esas- hayat tarzı şeklinde hayatımıza hayat olmasını -bence- o türlü şeylerle karartmamak lazım.

Din hayatın hayatı, hem nuru, hem esası. İhya-yı din ile olur şu milletin ihyası.” (Sözler, s.717) İhyâ-yı din ile olur dünyanın ihyası… İhyâ-yı din ile olur dünyanın ihyâsı!.. Ne çapta olursa olsun, inandırın! Bir seviyede inansın. Dolayısıyla bu, sizi -bir yönüyle- omuz omuza getirecek; diz dize, topuk topuğa getirecek; âdeta bir safın insanları haline getirecek. İsterseniz siz sonradan ona “kültürler diyalogu” dersiniz; isterseniz “anlayışlar diyalogu” dersiniz; isterseniz “inançlar diyalogu” dersiniz. Fakat esası bunun, “kavgasız bir dünya” demektir; “birbirini canavar gibi öldürmeyen insanların dünyası!” demektir.

Kâfî derecede -zaten- insanlar ölüyor. Efendim, buna Darwin mülahazasıyla “natürel seleksiyon” demeyeceğim de ben; bir yönüyle şöyle-böyle, değişik yaygın/sârî hastalıklarla veya işte başkalarının şöyle-böyle zarar vermesiyle insanlar ölüyor. Buna da isterseniz “iradî seleksiyon” diyebilirsiniz; “Natural seleksiyon” yerinde “iradî seleksiyon”. Yok öyle bir tabir. Evet, bu açıdan da varsın olsun, insanlar. Efendim, “Bir ekmek bulamıyorsam ben, yarım ekmek ile geçinirim, yarısını başkasına veririm!” Ve böylece kimsenin canına kıymam.

Kardeşleriniz, dünyanın değişik yerlerine yayıldılar, bir anlayışı ortaya koydular ve o insanlar, onları bağırlarına bastılar. Allah vüdd vaz’etti: إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ سَيَجْعَلُ لَهُمُ الرَّحْمَنُ وُدًّا “Rahmân, iman edip imanları istikametinde sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanlar için (gök ve yer ehlinin gönüllerinde) bir sevgi var edecek (ve onlar, şu anda az ve güçsüz de olsalar, her tarafta kabul görecekler)dir.” (Meryem, 19/96) İman ettiler, sâlih amel yaptılar. Allah, onlar hakkında sevgi, herkesin gönlüne sevgi koydu; onlar için hüsn-i kabul vaz’ edildi; herkes, bağrına bastı onları.

Öyle ki, kapalı olarak üç-beş seneden beri, açık olarak da iki seneden beri, o oluşumları yıkmak için sağa-sola dünya kadar para döktükleri halde, Allah’ın izni ve inayetiyle küçük bir-iki yerde -ancak- kırılmaya sebebiyet verebildiler. Bütün müfsitliklerini, zulümlerini kullandılar ancak bir-iki yerde küçük kırılmaya sebebiyet verdiler. Onlar da tamir edilmez gibi değil, Allah’ın izni ve inayetiyle.

Öbürleri “Niye bütün bütün kıramadık?! Richter ölçeğine göre on şiddetinde bir zelzeleye sebebiyet veremedik; bütün bu müesseseleri yerin dibine batıramadık?!.” diye kederlerinden gidecekler. Ben değil, başkaları da değil, belki siz de değil ama birileri o ölçüde saygılı davranmayacak, o ölçüde dine de saygılı olmayacak, o ölçüde ölüp gidenlere karşı da saygılı olmayacak ve şöyle diyeceklerdir, taziye adına:

“Ne kendi eyledi rahat,

Ne halka verdi huzur;

Yıkıldı gitti cihandan,

Dayansın ehl-i kubûr…”

Bamteli: TÜRKİYE PERSPEKTİFİNDEN İÇTİMÂÎ RUH

Herkul | | BAMTELI

  Soru: Muhterem Efendim! Cuma hutbesinde, “içtimâî ruh” tabiri geçti. Bir makalenizde ona “vicdan genişliği veya inkişâfı” da denebileceğini ifade buyuruyorsunuz. “İçtimâî ruh” nasıl anlaşılmalıdır? Onun önündeki engeller nelerdir ve inkişâfı hangi hususlara bağlıdır?

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde yukarıdaki soruya cevap sadedinde şunları söyledi:

  Bir toplumda genişlik ve kuşatıcılık fertten başlar; fert, engin ruhlu ve geniş vicdanlı ise, toplum da aynıyla o mükemmeliyeti aksettirir.

Bildiğiniz gibi, “ictimâ” Arapça bir kelime. Türkçe’de “toplanma” sözcüğüyle karşılıyoruz onu. Tam ifade eder mi, etmez mi? Çünkü o kelime Arapça’da esasen “bir ve beraber olma”yı ifade ediyor; Ebu Davud’un, Sünen’inin mebdeinde namazı anlatırken dediği gibi, “topuk topuğa, diz dize, omuz omuza, birbirini zorlarcasına, kubbedeki taşlar gibi kenetlenmiş bir yapı”yı işaretliyor. Sonra kelimenin geldiği kip/bab itibariyle meseleyi ele aldığınız zaman da o “bir araya gelme”yi ve “bir toplum olma”yı tabiatlarının bir derinliği haline getirmiş kimselere imada bulunuyor. Efendim, “ce-me-a” (جمع) değil, “icmâ” (إجماع) değil, “ictimâ” (اجتماع) deniyor: Bu, “toplu yaşama”yı, -bir yönüyle- “birbirine dayanma”yı ve aynı zamanda “birbiri için olma”yı tabiatlarının bir derinliği haline getirmişler demektir. Böyle bir ruh hâleti vurgulanıyor.

Böyle bir ruh hâletini kazanma, -bir yönüyle- hayvaniyetten çıkmaya, cismâniyeti bırakmaya, kalb ve ruhun derece-i hayatına yükselmeye bağlıdır; orada ifade edildiği gibi, “vicdan enginliği”ne bağlıdır. Bu da herkese açık olma demektir. Ama “alâ merâtibihim”; herkese kendi konumuna göre bir alaka göstermektir. Mesela, sizinle beraber usulü/ümmühâtı paylaşan insanlarla münasebetiniz, kenetlenmeniz ve alakanızda, birbiriyle imtizaç etme ve yan yana geldiği zaman âdeta mıknatıs gibi birbirini çekme şekli söz konusudur. Bir de kendinizi zorlayarak birileriyle bir araya gelme vardır. Onlarla, bütün değerleri paylaşmıyor olabilirsiniz ama paylaşabileceğiniz ortak bir kısım değerler de vardır; bu defa onların etrafında bir araya gelirsiniz.

Ama önceki çok farklıdır; orada Uhuvvet Risalesi’nde bahsedildiği gibi, “Allah bir, Peygamber bir, din bir, diyanet bir, mefkûre bir, gaye-i hayal bir, bine kadar bir, bir…” Onu çoğaltabilirsiniz. O, “bin” tane fasl-ı müşterek etrafında bir araya gelme, kenetlenme, bir çeşit kenetlenmedir. Bir de diğer bir şey diyor: İşte millî mefkûre bir, vatan bir; aynı zamanda belki bir düşman birliği var; ülkenize gözlerini dikmişler ve siz onlara karşı bir ve beraber olma mecburiyetindesiniz. Bu türden şeyleri de “yüze kadar bir, bir…” diyebilirsiniz. Bir fasla gelir ki, “ona kadar bir, bir…” diyebilirsiniz. Bir fasla gelir ki, “onda iki” filan fasl-ı müşterek vardır. Şimdi bunların hepsi çok farklı bir daire içinde, başkalarıyla beraber olma, bir şeyleri paylaşma demektir. Şimdilerdeki sade ifadesiyle “ortak paydalar” sözcüğüyle ifade edebilirsiniz onu. “İctimâî ruh” dediğimiz zaman da, Frenkçe ifadesiyle, “sosyal ruh” falan diyebilirsiniz. Dolayısıyla psiko-sosyolojiye giren bir konu olur bu.

Belki çok üzerinde durulmamış bunun ama Uhuvvet Risalesi açısından bu meseleye bakabilirsiniz. Bir de kendi duygularınızdan sıyrılarak, daha ziyade Cenâb-ı Hakk’ın muradını hedeflemek suretiyle İhlas Risalesi açısından meselenin üzerinde durabilirsiniz. Yani, Allah için işler, Allah için başlar, Allah için görüşür, Allah için konuşur ve Allah için düşünürseniz şayet, böyle bir kenetlenme olur.

  İçtimâî ruha, insanın yuva, sokak, mâbed ve mektep kurnalarından geçerek her türlü bencilce tavırdan sıyrılıp isminin özündeki ünsiyete yönelmesi de denebilir.

Bu mülahazaları seslendirirken, levhalara intikal eden sözlerden biri hatırıma geldi: “Gönlünüzde herkesin oturabileceği bir sandalye olmalı!..” İnsanlar, kalbinize girdikleri zaman, ayakta kalma endişesine kapılmamalılar!.. Evet, duygu ve düşünce itibariyle kalbinizde herkes için bir sandalye bulunmalı. Çok rahat “Senin de yerin var burada!” demelisiniz. Ama bahsettiğim gibi saflar halinde (alaka seviyesine göre) esasen.

Bu ruhun inkişafı, biraz belki terbiyeye bağlı; ailede terbiyeye bağlı, sokağın o terbiyeyi delmemesine bağlı, mektebin o terbiyeyi ilmîleştirmesine bağlı, mâbedin o terbiyeyi ruhânîleştirmesine bağlı. Şayet “yuva” fakir ise, “sokak” kirli ise, “mâbed” formalitelerin tesiri altında ise, “mektep”te de kalbî ve ruhî hayatın yeri hiç yoksa, her şey materyalizm, natüralizm, pozitivizm etrafında dönüp duruyorsa, (öyle oluyor diye tenkit etmiyorum, sorgulamıyorum; şayet öyle ise…) o içtimâî ruhun gelişip boy atması zordur. Öbür türlü ise, bunlar birbirlerini te’yid ederler; birinin yaptığı şeyi diğeri bozmaz. Sağlam yuvada, anne ve babadan, aile çevresinden aldığı şey, sokakta kumara atılan bir zar gibi zayii olmaz. Mâbed, onu ruhânîleştirmek suretiyle derinleştirir. Mektep, bir yönüyle tekvinî emirlerin, eşya ve hadiselerin hallaç edilmesiyle, talebeyi her zaman kâinatı didik didik eden insan haline getirir. Bir derinleşme olur. Ve böylece birbirini yıkmaz; sokak, yuvaya rağmen olmaz; mâbed, yuvaya rağmen olmaz; mektep, yuvaya rağmen olmaz. Hepsi aynı istikamette, aynı hedefte hareket ettikleri takdirde, insan, hayvaniyetten çıkar, cismâniyeti bırakır, -belli ölçüde- kalbin ve ruhun derece-i hayatına yükselir. O zaman da kendinde bir genişlik hisseder, herkese kucak açmasını bilir, bir yönüyle herkesle belli münasebet yolları tesis edebilir: Kendimizi nasıl anlatırız, insanları nasıl doğru anlarız?!. Kendimizi doğru anlatmayınca, başkalarını da doğru anlamayınca, doğru okumayınca, -zannediyorum- öyle kalbî ve ruhî bir birlik tesis etme meselesi de mümkün olmayabilir.

Vicdanın inkişaf ettirilmesi, bir yönüyle bahsettiğim bu “dört ekol” -filan diyelim- bütün bunlardan geçtikten sonra gerçekleşir. Adeta bunların birisi ilk mektep, birisi orta dereceli okul, birisi üniversite ve birisi de akademisyenlik seviyesi oluyor. Noktayı mektep mi koyar, yoksa mâbed mi koyar?!. Benim şu andaki kanaatim: Mektep, mektep olduğu zaman mâbedin önünde o fonksiyonu eda edecektir. Fakat o, sadece önüne konan bu günkü müfredat programına göre, yaptığı şeyleri yapmaya durunca.. mâbed, ruhundan uzak kalınca, geçmişten gelecekten -bir yönüyle- tevarüs ettiğimiz değerlere karşı yabancılaşınca.. sokak, kirlerden arınmayınca… Sizin evde verdiğiniz şeylerin karşısına her köşe başında bir gulyabani dikilir ve sizin ruhunuz inkişaf etmez. O ruh inkişaf etmeyince, vicdan inkişaf etmeyince, his dünyanız inkişaf etmeyince, bu defa o kucaklama da tabii olmaz artık; zorlamalı, sun’î olur, riyakârca olur. Vakıa onu da çok kınamam; sun’î de olsa birilerine karşı, belki -o taklidî imanın bir gün tahkikîye inkılap etmesi gibi- bir gün hakiki olur. Ama meselenin böyle hakikatle başlayıp hakikatle noktalanması, hakikat adına bestelenmesi veya bir güfte halinde ortaya konması ve yine hakikat adına ona bir kafiye konması, hem de âdeta o manzumun bütün muhtevasını ifade edecek mahiyette kafiye konması, bütün bunların bir araya gelmesine vabestedir. Ancak bunlar bir araya geldiği zaman, o “ictimâî ruh” hâsıl olur.

  Kötü ahlak, insanda darlık hâsıl eder; cehalet, kibir, gurur, bencillik, kıskançlık gibi fenalıklar sebebiyle vicdan daralır, büzüşür ve bir hodgâmlık dehlizine dönüşür.

İctimâî ruhun önünü kesen gulyabanîler, İmam Gazzalî hazretlerinin ifadesiyle, bütün mühlikât ve mûbikâttır; insanı helakete sürükleyen ne kadar meâsî ve mesavî varsa, onlar o ictimâî ruhu öldüren, felç eden şeylerdir. Onları, Hazret, İhyâ-ı Ulûmiddîn’de sıralar, derste konu oraya geldiği zaman göreceksiniz. Diyelim ki, enâniyetten başlar; egoizm, egosantrizm, narsisizm… Hafizanallah, insan bunların pençesine düşmüşse şayet, zannediyorum o değerli şeylere karşı bütün bütün kapanmış olur. Öfke, mesela, o mühlikâttan bir tanesidir. Mesela, hazımsızlık, o mühlikâttan bir tanesidir. Gazap, mühlikâttan bir tanesidir. Biri Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in karşısında (bir nasihat isteğiyle) beklentiye girince, Efendimiz ona üç defa لاَ تَغْضَبْ، لاَ تَغْضَبْ، لاَ تَغْضَبْ buyuruyor: “Öfkelenme!.. Öfkelenme!.. Öfkelenme!..” O mühlikâttan, mûbikâttan bir tanesi de budur.

Bunların karşısında da münciyât vardır, sağlam bir iman gibi; ekmel iman, ekmel İslam, en mükemmel İslam. الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي وَرَضِيتُ لَكُمُ الْإِسْلاَمَ دِينًا “İşte bugün sizin için (bütün kaideleri, hükümleri ve evrenselliğiyle) dininizi kemale erdirdim; üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı seçtim.” (Mâide, 5/3) dediğine göre Allah (celle celâluhu), eksiği yok, gediği yok: Nazarî planda Ben meseleyi size tastamam olarak verdim; ondan sonra tastamam olarak yaşamak, size kalıyor. وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِيBununla size nimetimi de tamamladım. وَرَضِيتُ لَكُمُ الْإِسْلاَمَ دِينًاDin olarak da İslam’dan hoşnut oldum!..” Onu yaşarsanız.. “iman”, O’nun dediği gibi olursa.. “İslam”, O’nun dediği gibi olursa.. bunların Allah tarafından görülüyor veya Allah’ı görüyor gibi yerine getirilmesi demek olan “ihsan” O’nun dediği gibi olursa.. bunlar yapılırken emre itaatteki inceliği kavramışlık içinde “ihlas” denirse.. ihlas denirken, “ihlas gez-göz-arpacığı” ile “rızâ-i ilahi” hedeflenirse.. “rızâ-i ilahi” mülahazasıyla sürekli Cenâb-ı Hakk’a mülaki olma aşk u iştiyakı hedeflenirse.. “Sana ne zaman kavuşacağım!” mülahazası yaşanırsa, işte o zaman insan arı-duru yaşar. Ve arı-duru yaşayınca -zannediyorum- herkes de onunla münasebete geçebilir. Aksine, o kirli şeylere karşı, kirli akıntılara karşı, durağanlaşmış sulara karşı, temiz olduğu şüpheli olan şeylere karşı insanlar da biraz kuşku ile bakarlar.

Bu açıdan da o vicdan genişliği ve onun inkişaf etmesi, Hazreti Gazzalî ifadesiyle, “münciyât”a (kurtarıcı şeylere) bağlıdır. Ve batırıcı şeyler, yıkıcı şeyler de gulyabanîler gibi onun önündeki engellerdir. Onlara da bir yerde “mühlikât” deniyor; zaten ahlak kitaplarının hepsinde, belki rekâikte de “mûbikât” da deniyor ki, aynı zamanda insanı helak eden, batıran, dize getiren, felç eden, fonksiyonlarını edâ edemez hale getiren şeyler demek oluyor.

  “Vicdanın ziyası, ulûm-u diniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder.”

Belki de bir toplumu sevk ve idare edenlere düşen vazife/misyon, “Bana benze!” mülahazasından daha ziyade, şu bahsettiğim dört hususu, bir hakikatin ayrı dört buudu haline getirecek şekilde, hayata geçirmektir: Yuvanın tam istikamete kavuşması.. sokağın kirlerden arınması.. mâbedin sokaktaki o kirleri arındıran bir kurna haline gelmesi.. ve mektebin zihinlerde meydana gelebilecek yanlış mülahazaları gidermesi; materyalizme dair, pozitivizme dair, natüralizme dair, deizme dair, ateizme dair mülahazalardan insanı arındırıcı, tekvinî emirleri doğru okumasını öğretici, ilmin bütün dallarının -bir yönüyle- Cenâb-ı Hakk’ın farklı beyanları olduğunu gösterici olması… “Bir kitabullah-ı âzamdır serâser kâinat / Hangi harfi yoklasan mânâsı hep Allah çıkar.” (R. M. Ekrem) Arapçada dendiği gibi, تَأَمَّلْ سُطُورَ الْكَائِنَاتِ، فَإِنَّهَا مِنَ الْمَلَإِ اْلأَعْلَى إِلَيْكَ رَسَائِلُ “Kâinat satırlarını derinden derine teemmül et. Çünkü onlar Mele-i Âlâ’dan sana indirilmiş Allah’ın mektupları/mesajlarıdır.” (İbn Kayyim, Medâricü’s-sâlikîn 3/356) Hazreti Pir hem bunu söylüyor, hem de Türkçesini söylüyor: تَأَمَّلْ سُطُورَ الْكَائِنَاتِ Kâinatın satırlarını, satır satır, paragraf paragraf, kelime kelime arka planlarıyla beraber nazar-ı itibara al. فَإِنَّهَا مِنَ الْمَلَإِ اْلأَعْلَى إِلَيْكَ رَسَائِلُ Onlar, mele-i a’ladan sana gönderilmiş nağmelerdir, risalelerdir. Onları doğru okuduğun zaman, çok farklı mülahazalara ulaşacaksın. İşte, mektep de bunu veriyorsa, böylece birbirinden ayrılmış kalb ile kafanın yeniden izdivacı sağlanmış olacak veya vicdan ile mantık/muhakeme izdivacı sağlanmış olacak.

Efendim, sekiz asırdan beri kısmen, beş asırdan beri büyük ölçüde, son iki asırdan beri de belki tamamen denebilecek şekilde kalb ile kafa ayrılığı yaşanıyor. Kafa mı boşadı kalbi, kalb mi kafayı boşadı?!. Çok değişik kapıları dövdüler/vurdular, elli defa zevc-i âher yaptılar, Kıtmîr, artık biraz da espriye bağlı ironi olarak diyor ki: “Bunca zevc-i âher yaptıktan sonra, Allah aşkına, ey kalb ve ey kafa, artık gelin, bir daha bir araya gelin, evlenin!.. Siz bir hakikatin iki yüzünden ibaretsiniz!..” Ne diyor Hazreti Pîr bu mevzuda, “Vicdanın ziyası, ulûm-u diniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit; birincisinde taassup, ikincisinde hile, şüphe tevellüt eder.” Bir üveyik gibi himmetin kanat açması, sonsuza doğru açılması, enginleşmesi, herkesi kucaklayıcı hale gelmesi, talebenin himmetinin pervâz etmesi, aklın ziyasına ve kalbin/vicdanın nuruna bağlıdır. Bunları bir araya getirdiğiniz zaman, bir vâhidin iki yüzünden ibaret olan bu şeyler, bir sâlih dairenin oluşmasına sebebiyet verir. Doğurgan döngü… Bu tabiri tabipler kullanmıyorlar, sadece onun negatifini kullanıyorlar, “kısır döngü” diyorlar; “fasit daire” denirdi eskiden, şimdi “kısır döngü” deniyor. Fakat onun tam karşılığı “sâlih dâire”, “doğurgan döngü”. Hayır, hayır doğurur.. hayır, hayır doğurur.. hayır, hayır doğurur…

Evet, himmetin pervaz etmesi, vicdanın genişlemesi ve inkişafı… Aklıma gelen hususlarla…

  Soru: Bir makalenizde cehalet, kibir, gurur ve hased gibi marazlar sebebiyle, vicdanın daralıp büzüşerek bir bencillik dehlizine dönüştüğü anlatılıyor. Türkiye’nin mevcut manzarasına bakıldığında, din, dil, milliyet ve vatandaşlık bağlarının dahi kopmakta olduğu, toplumun değişik kesimleri arasında kavgaların ve hatta grupların kendi içinde bile korkunç ayrılıkların meydana geldiği müşahede ediliyor. Bu açıdan değerlendirince, ülkemizde “ictimâî ruh”un bir kere daha canlanmasını mümkün görüyor musunuz?

  Cevap: Estağfirullah… Belki burada meseleleri doğru dillendirdiğimiz zaman, bazıları rahatsız olabilir. Dediğiniz husus, şu anda Türkiye ve Türkiye gibi ülkelerin genel problemi. Suriye’de de Türkiye gibi yaşanıyor. Eskiden ellerimizi açıp yalvarırken, gözlerimiz yaşarırken, “Allah’ım! Onlara saadet, selamet, birlik, beraberlik, kardeşlik ruhu ihsan eyle!” diyorduk. Şimdi, Türkiye de Suriyeleşti bir yönüyle. Belli bir derecede beraber mi sayılır, yoksa biraz daha iyi mi görülür, yanı başındaki Arap âlemi de öyle; Afrika’ya girdiğiniz zaman, orada da bazı devletler hâlâ kabile devleti gibi davranıyorlar. Fakat biz daha çok Türkiye’yi gördüğümüzden.. ve şu anda da Türkiye yıkım yarışını çok önde götürdüğünden dolayı.. ayrıştırma yarışını önde götürdüğünden dolayı.. aile fertlerini bile birbirine düşman yapma yarışını önde götürdüğünden dolayı.. suçsuz insanları derdest edip içeriye atarak toplumu parçalamada işi önde götürdüğünden dolayı… (Türkiye) dikkati çeken bir mahiyet, bir görüntü arz ediyor; insan ürperiyor.

  Mübarek bir coğrafya problemler sarmalı içinde kıvrım kıvrım ama devrin Akıllı Mehmet’leri “No Problem!” deyip duruyorlar!..

Değişik vesilelerle arz ettiğim gibi; bir kilise haziresinde, bir havra haziresinde veya bir inkâr-ı uluhiyet atmosferinde neş’et eden bir insana Müslümanlığı telkin etseniz, Türkiye gez-göz-arpacığı ile meseleye baktığı zaman, “Vallahi seçesim gelmiyor!” der, “Böyle bir Müslümanlığı seçesim gelmiyor!..” Müslümanlıktan daha çok garazın, kinin, nefretin, hazımsızlığın, düşmanlığın, öfkenin, parçalamanın, yıkmanın, dağıtmanın, gulyabânîler gibi insanları birbirinin üzerine salmanın ülkesi gibi bakar ve “Bunun tercih edilecek bir yanı yoktur!” falan der. Siz, kendinizi öyle bir yerde, öyle bir hazirede farz edin; sonra o hazirenin kültürüyle yetişmiş olarak -muhal farz- size desinler ki “Müslümanlığı tercih edin!” Siz, Müslümanlığa Türkiye gibi, Suriye gibi yerler açısından baktığınız zaman, “Böylesi, yerin dibine batsın!” dersiniz herhalde, “Olacaksa, yerin dibine batsın!” dersiniz.

Genel manzara bu, Türkiye’de. Anadolu.. mübarek Anadolu… Analarla dolu bir ülkedir o. Ve uzun zaman çok mübarek bir milletin “küçük Asya”sı halinde devletler muvazenesinde denge unsuru olma misyonunu edâ etmiştir. Sadece kendi içinde değil, uluslararası muvazenede önemli bir fonksiyon edâ etmiştir. Hep dilimin ucuna o geldiği için onu söylüyorum; mesela, Fransuva’lar kaçacak bir yer düşünürken, Devlet-i Aliyye’nin bünyesini düşünmüşlerdir. Anadolu, öyle bir yerdir. İstanbul, öyle bir milletin payitahtıydı. Dünyada bir yeri seçme meselesi söz konusu olunca, orayı seçiyorlardı. Atın-katırın üstünde -bağışlayın- bilmem iki yüz elli bin kilometrelik bir alan, bir saha (rakam aklımda yanlış kalmış olabilir); o kadar insan, milyonlarca insan; Sudan da onun içindeydi, Mısır da onun içindeydi, Mağrip ülkeleri de onun içindeydi, Yemen de onun içindeydi. Ve defaatle orada güney-kuzey problemleri oldu. Hatta “hasta devlet” dendiği anda bile güney-kuzey problemleri oldu, yine o Devlet-i Aliyye, Abdülhamid döneminde o problemi -Allah’ın izniyle- çözdü.

Şimdi çevre, problemler yumağı halinde; bir yönüyle, bizde işte öyle bir o problemler sarmalı içindeyiz; kendi ülkemiz öyle bir problemler sarmalı içinde. Böyle mübarek bir millet… “Hak etmemişti!” sözüyle ifade ederiz çok defa. Bu ölçüde, böyle bir dejenerasyona, bir deformasyona maruz kalmayı hak etmemişti. Maalesef öyle bir şeye maruz kaldı.

Heyhat ki, hâlâ “Bir problem yok!” diyorlar. Şimdi bir taraftan;

“Hârab eller, yıkılmış hânümanlar, kimsesiz çöller,

Emek mahrumu günler, fikr-i ferdâ bilmez akşamlar…

Geçerken ağladım geçtim, dururken ağladım durdum.

Duyan yok, ses veren yok, bin perişan yurda başvurdum!..”

Genel manzaraya bakınca, Âkif’in bu inlemeleri, insanın kulaklarında tın tın çınlıyor. Bir taraftan da soruyorsunuz mes’ûlîne; o müdrik mes’ûlîne, aklı her şeye eriyor gibi görünen mes’ûlîne soruyorsunuz; “Yok!” diyorlar, “bir problem yok!.. No problem!.. Şu anda, demokrasinin, hakkın, hukukun, adaletin en rahatlıkla yaşandığı bir ülke varsa, o da analarla dolu olan bu ülkedir!” Çend defa başkalarından duydunuz bunu; mübalağa yapmıyorum ben.

Evet, manzara, bu; işin mahiyeti, bu. Keşke bunu bilseler ama Akıllı Mehmet’ler bunu zor anlarlar: Otuz dokuz tane ölmüş insanın yanında kendi kolu-kanadı da kırılmış, “Sormayın, az daha bir sakatlık çıkaracaktık!” diyen kimselere, bunu anlatmak çok zordur. Ama geride bıraktıkları bir enkaz var; korkunç bir deformasyon var. Haçlılar, işgal ettikleri zamanda, bir yönüyle çizgiler belli idi. Siz diyordunuz ki, “İşte birisi, Frederic Barbaros.. birisi, Philip.. birisi Aslan Yürekli Richard!.. Bunların hepsi bir Piyer Martin’in iğfaliyle yollara çıkmış serseriler. Hele biraz dişimizi sıkıp sabredelim!..” Böyle diyordunuz; inanan insanlar arasında o bir ve beraber olma meselesi bozulmamıştı. Onlar tâ Mısır’a kadar gitmişlerdi ama orada da Selahaddin’e toslamışlardı; belki ondan evvel Zengiler hükümdarı Nureddin’e toslamışlardı; Selahaddin’in babası Nizameddin’i yetiştiren, amcası Şîrgûh’u yetiştiren ve bir manada Selahaddin’i de yetiştiren oydu. Edebiyat tarihinde de Sâdi-i Şirazî’leri yetiştiren ülke, Zengi Türkleri. Onlara toslamış ve hep püskürtülmüşlerdi; Allah’ın izni ve inayetiyle püskürtülmüşlerdi.

  Her şeyden önce, sebepler üstü bir taleple Cenâb-ı Hakk’a yakarmalı: “Allahım, birliğimizi sağla, aramızı te’lif buyur, bizi vifak ve ittifaka muvaffak kıl!..”

Fakat şimdi öyle bir ayrıştırma oldu ki!.. Baba-anne, oğluna diyor ki, “Soyadını değiştir, benim ailem içinde olduğunu görmeyeyim!” Kime karşı diyor bunu?!. Namazında, niyazında, orucunda olan insana karşı diyor. Bir yerde okul yapmış, “Hain, vatan haini; sen nasıl bir yerde okul yaparsın!” “Vatan haini, sen nasıl gider bir yerde üniversite yaparsın! Vatan haini, sen Türkiye’de nasıl evler açıp talebeye burs verirsin! Hepiniz hainsiniz!.. Ben ailemden seni siliyorum, soyadını değiştir, benim soyadımı taşımanı istemiyorum!” Mübalağa yapmıyorum; burada, tanıdığınız arkadaşlar var. Bu türlü arkadaşlar var ve bunun ızdırabını içinde sürekli sinesine mızrak yemiş gibi acı acı duyan insanlar var, binlerce… Öyle kırılmalar olmuştur ki, korkunç fay kırılmalarıyla öyle bir sarsıntı yaşanmıştır ki, âdetâ hiçbir şey, hiçbir temiz duygu ayakta kalmamıştır.

Zahirî esbap açısından bu deformasyonu yeniden formasyona tabi tutmak, bu dejenerasyonu yeniden nizam-intizama getirmek için epey ceht ve zaman gerekir. Buradaki psiko-sosyologlar ve sosyal tarihçiler de böyle düşünüyorlar. Geçende arkadaşlar anlatıyorlardı; “Böyle aklı başında insanlar gelse ülkenizin başına, yirmi beş senede, yeniden insanların birbiriyle kenetleneceğine ihtimal veriyor musunuz?” diyorlar. Ben de bunu çok doğru buluyorum.

Ama Allah’ın ekstradan inayetleri vardır; göz görmemiş, kulak işitmemiş, hiç kimsenin aklına gelmeyecek şekilde ilahî sürprizlerle, تَوَجُّهًا مِنْ لَدُنِ اللهِ، فَضْلاً مِنْ لَدُنِ اللهِ، عِنَايَةً مِنْ لَدُنِ اللهِ، رِعَايَةً مِنْ لَدُنِ اللهِ، كِلاَءَةً مِنْ لَدُنِ اللهِ “Allah indinden hususi bir teveccüh, Allah’tan özel bir lütuf, Allah tarafından hususi bir inâyet, Allah’tan hususî bir riâyet, Allah indinden özel bir kilâet” ile birden bire Allah (celle celâluhu) kalbleri te’lif buyurabilir.

Nitekim Kur’an’da bu husus vurgulanmaktadır: وَأَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِهِمْ لَوْ أَنْفَقْتَ مَا فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا مَا أَلَّفْتَ بَيْنَ قُلُوبِهِمْ وَلَكِنَّ اللهَ أَلَّفَ بَيْنَهُمْ إِنَّهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ “Allah, o mü’minlerin kalblerini birbirine ısındırıp birleştirdi. Eğer yeryüzünde her ne varsa hepsini bu maksatla sarf etmiş olsaydın, yine de onların kalblerini birleştiremezdin fakat Allah onları birleştirdi. Hiç şüphesiz Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip olandır, her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.” (Enfâl, 8/63) Dağ-taş altın olsaydı, hepsini sarf etseydin, Sen bu kalbleri böyle bir araya getiremez, kenetlendiremezdin!.. Allahtır ki kalbleri kenetlendirdi, te’lif buyurdu!..

Murad buyurduğu zaman bizden öncekilere yaptığı gibi, inâyet-i İlahiye ile, riâyet-i İlahiye ile, kilâet-i İlahiye ile, azamet-i Sübhâniyesi hürmetine, kibriyası hürmetine, uluhiyeti hürmetine, Rububiyeti hürmetine, sıfât-ı sübhâniyesi hürmetine, esmâ-i hüsnâsı hürmetine, İsm-i A’zam’ı hürmetine, Hazreti Rasûl-i Zîşân hürmetine, Cenâb-ı Hak o günleri göstersin.. toplum yeniden birbiriyle kenetlensin.. birbirine karşı saygılı hale gelsin.. birbirini kucaklasın.. herkes birbirine “Senin, benim vicdanıma otağını kurman adına vicdanım o kadar geniştir!..” diyecek hale gelsin!.. İnşaallah.. O’nun elindedir. Evet, onu Cenâb-ı Hakk’ın engin rahmetinden intizar ediyoruz; inşaallah olur bir gün, Allah (celle celâluhu) onu da lütfeder.

Bu meselenin bir yanı: Sebepler üstü, böyle bir dilek, böyle bir recâ, bu mevzuda tazarru ve niyaz. “Canlarımız gırtlakta veya dudakta!.. Ne olur, bizim birliğimizi temin buyur Allah’ım!..” falan der, yalvarırsınız Cenâb-ı Hakk’a. Bu türlü yalvarışlar, yakarışlar, tazarrular, niyazlar, Hazreti Müsebbibü’l-Esbâb’a sebepler üstü teveccühün unvanıdır, diyebilirsiniz.

  Şehrin altını üstüne getiren esirmiş filler karşısında da yine insanlığınızı muhafaza etmeli ve kendi karakterinize uygun bir tavır sergilemelisiniz.

Diğer taraftan da bu mevzuda size çok önemli bir vazife düşüyor: El-âlem sizi tartaklasa, size insanca muamelede bulunmasa, sizi kast sistemine göre yok olmaya mahkûm görse, on basamak aşağıda görse, size böyle baksa, bence bütün bunları görmezlikten gelerek, en vahşi tabiatlara karşı, en hırçın tabiatlara karşı, en hasûd tabiatlara karşı, en çekemez tabiatlara karşı, cinnet getirmiş insanlara karşı, paranoya yaşayan insanlara karşı, dünyaya tapan insanlara karşı, “Saray, saray!” deyip bundan başka bir şey düşünmeyen insanlara karşı, “Filo, filo!” deyip filleşen insanlara karşı (ki delirmiş filler, şehrin içine girdiği zaman, önüne gelen herkesi ayaklarının altına alır, çiğnerler; bunlara karşı) filleşmeye gitmeden insanca tavrınızı, davranışınızı muhafaza etme mecburiyetindesiniz. Yunus ifadesiyle, “Dövene elsiz, sövene dilsiz.. ve gönülsüz!” davranmak suretiyle, bu yırtığı ancak öyle yamayabilirsiniz.

Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: وَإِنْ عَاقَبْتُمْ فَعَاقِبُوا بِمِثْلِ مَا عُوقِبْتُمْ بِهِ وَلَئِنْ صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِلصَّابِرِينَ “Size yapılan bir haksızlık ve kötü muameleye mukabele edecek olursanız, size yapılanın aynısıyla mukabelede bulunun. Fakat sabreder de mukabele yerine af yolunu seçerseniz, böyle davranmak, sabredenler için hiç kuşkusuz daha hayırlıdır.” (Nahl, 16/126) Efendim, “Bir cezaya çarptırıldığınız zaman, misliyle mukabele...” “Mukabele-i bi’l-misil…” Ama onların yaptıkları, zâlimâne şey; aynı şeyi yaparsanız, siz de zâlim olursunuz. وَلَئِنْ صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِلصَّابِرِينَ Gerçek insana, daha yüksek bir insanî ufuk gösteriyor: “Dişinizi sıkar, aktif sabrederseniz…” Durağan sabır değil, çağlayan sabır!.. Efendim, sızıntı halinde akan sabır… Önü kesildiği zaman çağlayan sabır, Niagara gibi veya Amazon gibi… -Niye başka yerlerde geziyorsun?!.- Nil gibi, Fırat gibi, Dicle gibi, (bir dönemde bizimdi) Tuna gibi. Evet, hiçbir şeyin, o çağlamanın önünü alamayacağı şekilde hep çağlayıp durmalı. Onu hedeflemeli ve o yırtığı yamamaya çalışmalı; o harap olmuş gönülleri tamir etmeye çalışmalı, Allah’ın izni ve inayetiyle.

Şayet hâlâ insanlıklarından bir parça içlerinde varsa, zannediyorum, kötülüklere karşı iyilikle mukabelede bulunma, bir yönüyle onların şeytan ve nefislerini de dize getirecek, pes ettirecek, Allah’ın izni ve inayetiyle.

Üstad Necip Fazıl’ın ifadesiyle,

“Yol O’nun, varlık O’nun, gerisi hep angarya..

Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk Sakarya!..”

Milletin ruhuna sesleniyor, Hazret. Makamı cennet olsun. Âmin.