Posts Tagged ‘mazhar’

509. Nağme: Kibir Marazı ve Büyüklüğün Mikyası

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi özetle şu hususları dile getirdi:

“Bir lokma, bir kelime, bir dâne, bir lem’a, bir işaret ve bir öpmekle batma!”

*Üstad Hazretleri On Dördüncü Nota, Üçüncü Remiz’de insan mâhiyetine konan mânevî cihâzât ve latîfelerin farklılığından; bazılarının dünyayı yutsa doymayacağından, bazılarının ise bir zerreyi dahi kendinde barındıramayacağından bahsediyor. Bazı latîfelerin, tüy kadar bir ağırlığa, yani gaflet ve dalâletten gelen küçük bir hâlete dayanamayacağını ifade ediyor ve “Mâdem öyledir, hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dâne, bir lem’a, bir işaret ve bir öpmekle batma!” diyor.

*Evet, bazen bir lokma, bir dâne, bir öpme ya da bir bakma insanı kalbin zümrüt tepelerine taşıyabilecek olan latîfeleri öldürebilir. Meşrû dairedeki lezzetler keyfe kâfî iken ve gayr-ı meşrû dairede, bir zevk içinde binlerce elem bulunuyorken bu hakikati görmezlikten gelme kalbi ölüme sürükler. Bazen şahsın içinden gelmeyen sahte bir tavır, yalan bir beyan, faydasız bir söz onu manen ölüme götürür. Hak edilmeyen haram bir lokma, o lokmayı yiyenin gönül dünyasını mahveden bir zehir oluverir. Kibir de kalbi öldürücü virüslerden biridir.

Kibir, basireti kör eden bir perdedir.

*Kibirle meşbû bulunan bir vicdan, kâinatta sayfa sayfa yazılmış mucizeleri göremez, mahlûkatın binlerce dille anlattığı hakikatleri idrak edip anlayamaz. Bundan dolayı olsa gerek, Peygamber Efendimiz, “Kalbinde zerre miktar kibir bulunan insan Cennet’e giremez.” buyurmuşlardır. Çünkü kalbinde kibir ve gurur bulunan kimse için hidayet yolları tıkanmıştır.

*Nitekim Cenâb-ı Hak, mütekebbirler hakkında şöyle buyurmaktadır:

سَأَصْرِفُ عَنْ آيَاتِيَ الَّذِينَ يَتَكَبَّرُونَ فِي الْأَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَإِنْ يَرَوْا كُلَّ آيَةٍ لاَ يُؤْمِنُوا بِهَا وَإِنْ يَرَوْا سَبِيلَ الرُّشْدِ لاَ يَتَّخِذُوهُ سَبِيلاً وَإِنْ يَرَوْا سَبِيلَ الْغَيِّ يَتَّخِذُوهُ سَبِيلاً ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا وَكَانُوا عَنْهَا غَافِلِينَ

“Hiç hakları olmadığı, olması da mümkün bulunmadığı halde yeryüzünde büyüklenip çalım satanları âyetlerimden yüz çevirteceğim. Öyle ki onlar, yolumuzun doğruluğuna dair ne kadar iz, işaret ve delil görürlerse görsünler yine de onlara inanmazlar. Olgunluk ve doğruluk yolunu görseler, onu izlenmesi gereken yol olarak benimsemezler; buna karşılık, eğrilik ve taşkınlık yolunu görseler, hemen onu takip edilecek yol olarak benimserler. Böyle yaparlar, çünkü onlar âyetlerimizi baştan ve peşinen yalanlamış olup, onların anlam ve faydalarını idrakten bütün bütün uzaktırlar.” (A’râf, 7/146)

*Hazreti Üstad, tevazu ve tekebbür adına bir ölçü ortaya koyuyor: “Her adam için, heyet-i içtimaiyede görmek ve görünmek için mertebe denilen bir penceresi vardır. O pencere kamet-i kıymetinden yüksek ise, tekebbürle tetâvül edecek. Eğer kamet-i kıymetinden aşağı ise, tevazu ile takavvüs edecek ve eğilecek, tâ o seviyede görsün ve görünsün. İnsanda büyüklüğün mikyası küçüklüktür, yani tevazudur. Küçüklüğün mizanı büyüklüktür, yani tekebbürdür.” İşte mü’minin kendi hakkındaki düşüncelerini bu esaslar belirlemelidir. Çünkü insanın halk ve Hak nezdindeki büyüklüğünün gerçek emaresi yüzü yerde olmaktır.

Hazreti Âdem’den İnsanlığın İftihar Tablosu’na kadar bütün peygamberler birer tevazu ve mahiyet kahramanı olmuşlardır.

*Bütün peygamberler, Hakk’a teveccühlerinde, ibadet ü tâat ve diğer muamelelerinde hep edepli olmasını bilmiş ve olabildiğine saygılı davranmışlardır. Hazreti Âdem’in, maruz kaldığı o müthiş ilâhî kader ve kaza karşısında, “Hakkımda bu şekilde takdirde bulunup onu infaz ettin.” diyeceği yerde, “Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer merhamet buyurup da kusurumuzu bağışlamazsan apaçık hüsrana uğrayanlardan oluruz!” türünden sızlanışları.. Hazreti Yunus’un “Ya Rabbî! Sensin İlah, Senden başka yoktur ilah. Sübhansın, bütün noksanlardan münezzehsin, Yücesin! Doğrusu kendime zulmettim, yazık ettim. Affını bekliyorum Rabbim!” yakarışı.. Hazreti Eyyub’un, maruz kaldığı musibetler karşısında “Afiyet ver ve beni bu sıkıntılardan kurtar.” şeklindeki arz-ı hâle bedel “Ya Rab! Bana ciddî bir zarar dokundu, Sen merhametlilerin en merhametlisisin.” mahiyetindeki iç çekişi.. Hazreti Musa’nın, bir zelle karşısında mazeret döktürmeden hemen “Ey Rabbim, ben nefsime zulmettim beni bağışla!.” demesi; aç-susuz bir gölgeliğe sığındığında, “Yedir, içir, karnımı doyur.” yerinde “Rabbim! Lütfedeceğin her nimete muhtacım.” şeklindeki beyanları hep bir tevazu, bir saygı ve yüksek bir edep emâresidir.

*İnsanlığın İftihar Tablosu Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) ise, tam bir tevazu ve mahviyet âbidesidir. Huzur-u Risalet penahide birisi O’na, “Seyyidimiz” dediğinde –hakikatte O, öyle olsa bile– o sahabiye bu ifadesinden dolayı itapta bulunmuştur. “Rabbinin hükmüne sabret ve balığın yoldaşı zât (Hazreti Yunus) gibi olma!” (Kalem, 68/48) âyet-i kerimesi nazil olduğunda Ashab-ı kiramdan bazılarının aklına farklı bir düşünce gelebilir diye, “Beni, Yunus ibn-i Metta’ya tercih etmeyin!” buyurmuştur. Başka bir zaman kendisinin mehabet ve heybetinden titreyen birine, “Korkma! Ben kurutulmuş et yiyen bir kadının çocuğuyum.” demiştir.

*Bir sahabi ile bir Yahudi aralarında tartışırlar; yahudi, “Hazreti Musa daha büyüktür!” derken, sahabi de Aleyhissalatü vesselam Efendimiz’in daha büyük olduğunu söyler. Muhatabı ısrar edince, sahabi ona bir tokat vurur. Peygamber Efendimiz hadiseyi öğrenip o sahabinin Hazreti Musa’nın kadr ü kıymetine uygun düşmeyen bir söz söylediğini duyunca hemen olaya müdahale eder; “Beni, Musa b. İmrân’a tercih etmeyin. Zira ben onu Mahşer Günü’nde Arş’ın kavâimine tutunmuş olarak göreceğim!” der ve orada meseleyi ta’dil eder.

*Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in her sabah ve akşam tekrar ettiği şu dua tek başına O’nun tevazu ve mahviyetine delildir. Buyuruyor ki:

اَللّهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنْ أَنْ أُشْرِكَ بِكَ شَيْأً وَأَنَا أَعْلَمُ وَأَسْتَغْفِرُكَ لِمَا لاَ أَعْلَمُ

“Allahım, bile bile Sana bir şeyi ortak koşmaktan Sana sığınırım, bilmediğim şeylerde de Senden mağfiret dilerim.”

Raşit Halifelerin tevazu ve mahviyetlerini ortaya koyan şu çarpıcı sözlere bakar mısınız?

*Dini çok iyi anlayan ve onu hayatlarına hayat kılan sahabe-i kiram efendilerimizin, iman atmosferinde huzur ve itminan solukladıkları aynı anda akıbet-endiş olduklarını da görüyoruz. Meselâ tevâzu ve mahviyetle iki büklüm yaşayan Hazreti Ebû Bekir Sıddık efendimizin Cenâb-ı Hakk’a tazarru ve niyazda bulunurken kullandığı şu ifadeler bunun güzel ve çarpıcı bir misalini teşkil eder:

جُدْ بِلُطْفِكَ يَـا إِلهِي مَـنْ لَـهُ زَادٌ قَـلِيـلْ

مُفْلِـسٌ بِالصِّدْقِ يَأْتِـي عِنْدَ بَابِـكَ يَاجَلِيلْ

ذَنْبُهُ ذَنْبٌ عَظِيمٌ فَاغْفِرِ الـذَّنْـبَ الْعَظِيـمْ

إِنَّهُ شَخْـصٌ غَرِيبٌ مُذْنِـبٌ عَبْـدٌ ذَلِيـلٌ

مِنْهُ عِصْيَـانٌ وَنِسْيَـانٌ وَسَهْـوٌ بَعْدَ سَهْـوْ

مِنْكَ إِحْسَانٌ وَفَضْلٌ بَعْـدَ إِعْـطَاءِ الْجَزِيـلْ

“Lütfunu esirgeme ey Rab bu kuluna ki, azığı pek kalîl,

İflas etmiş olsa da sadakatle yine kapına geldi ey Celîl!

Günahı pek büyük; Sen o günahları yarlığa ne olur,

Hali de pek acip, hem günahkâr bir abd-i zelîl.

Onunki isyan, onunki nisyan ve hata üstüne hata,

Senden ihsan üstüne ihsan, hem de atâ-yı cezîl.”

*Hazreti Ömer (radıyallahu anh) öyle tevazu ve mahviyet abidesiydi ki, sadece şu duası bile bunu göstermeye kâfidir: “Allahım, ben sert ve şiddetli biriyim, bana yumuşaklık ihsan eyle. Ben güçsüzüm, bana kuvvet ver. Ey Rabbim, idaresini üzerime aldığım bu ümmeti doğru yola irşat için bana güç ve kuvvet lütfet.”

*Hazreti Ali (kerremallahu vechehû) efendimizin, el-Kulûbü’d-Dâria’da da yer alan Kaside-i Mecdiyye’sindeki şu sözleri kendisine nasıl baktığını, tevazu ve mahviyetini çok güzel yansıtmaktadır:

إِلَـهِي لَئِنْ لَمْ تَعْفُ عَنْ غَيْرِ مُـحْسِنٍ

فَمَنْ لِمُسِيءٍ فِي الْـهَوَى يَتَمَتَّعُ

“Allahım, şayet Sen ihsan ehlinden başkasını affetmeyeceksen, (benim gibi) nefsinin isteklerine dalmış düşe kalka yürüyen günahkarlara kim merhamet edecek, onların yüzlerini kim güldürecek!..”

Allah aşkına, ilk günkü nezahet içinde Hizmet şiirinin kâfiyesini koymaya çalışın!..

*İnsan, her zaman haddini bilmeli, konumunun farkında olmalı, temkin ve teyakkuz içinde bulunmalıdır. Kendi üzerinde görünen güzelliklere asla sahip çıkmamalı, hatta -Hazreti Üstad’ın yaklaşımıyla- “mazhar” dahi değil belki bir “memerr” olduğunu hiçbir zaman unutmamalıdır. Çünkü bizim üzerimizde görünen güzellikler bizim zatımızın lazım-ı gayr-i mufarıkı (ayrılmaz parçası/vasfı) değildir. Suyun üzerinde güneşin aksini alan kabarcıklar gibi bu güzellikler de bizim üzerimizde bazen görünüyor, bazen de görünmüyor. Öyleyse bütün bu güzellikler, bize ait değildir ve bizden kaynaklanmamaktadır; o Güzeller Güzeli’ne aittir.

*Hazreti Üstad, “Sen, ey riyakâr nefsim! ‘Dine hizmet ettim’ diye gururlanma. ‘Muhakkak ki Allah, bu dini, fâcir adamla da te’yid ve takviye eder.’ hadisi sırrınca, müzekkâ olmadığın için, belki sen kendini o racul-i fâcir bilmelisin. Hizmetini ve ubudiyetini, geçen nimetlerin şükrü, vazife-i fıtrat, farize-i hilkat ve netice-i san’at bil, ucub ve riyadan kurtul.” diyor. Evet, Allah, bu dini, fâcir adamla da te’yid eder. Dine ve insanlığa hizmet eden herkes kendisine bu açıdan bakmalıdır.

*Râbia Adeviyye validemiz, kendisine dünyevî nimetler teklif edenlere “Allah Allah, beni niye böyle hakaret zeminine çağırıyorsunuz. Ben ‘İlle rü’yet-i Mevlâ.. ille rıza-yı ilahî!..’ diyorum.” şeklinde cevap verirmiş. Zavallılar, cahiller; (sadece “Rabia İşareti” yapıyorlar) o kadar biliyorlar. O büyük kadın, kendisine izdivacı kastederek “Anacığım, o işi düşünmediniz mi?” diyen iki Hak dostuna “Allah Allah!.. Ben de sizi Allah’a gönül vermiş insan zannediyordum. Neyden bahsediyorsunuz siz?” diyor.

*İnsan, gerçekten bir şeye kilitlenmişse, kendisini bir kısım meşru haklardan bile mahrum edecek kadar o işte fani olur. Ona “fenâ fi’l-fiil”, “fenâ fi’l-Hizmet”, “fenâ fi’l-Hareket”, “fenâ fi i’lâ-i kelimetillah” denir. Hizmet’te fâni olma.. Hareket’te fâni olma.. İ’lâ-yı Kelimetullah’ta fâni olma.. nam-ı celil-i Muhammedî (aleyhissalâtü vesselam)’ın dünyanın dört bir yanında şehbal açması istikametinde fâni olma…

*Bir yere kadar Allah bunu size yaptırdı, Allah’ın izni ve inayetiyle. Günümüzde kendini Müslüman zanneden kimselerin, metres kullanan kimselerin, taaddüd-i zevcâta giden kimselerin, uyuşturucuya kendisini salan kimselerin, kirli yurtlar/pansiyonlar açan kimselerin gırtlaklarına kadar kirlilik içinde bulunmalarına karşılık, siz meşru dairedeki zevk ve lezzetlerle iktifâ ederek, gayr-ı meşru daireden gözünüzü keserek, üzerinize zerre kadar çamur sıçratmadan, istikamet içinde, nezahet içinde, nezafet içinde, temizlik içinde bu hizmet şiirinin kafiyesini koymaya çalışın. Buyuruyor ki: “Benim nâmım güneşin doğup battığı her yere ulaşacaktır!” Allah aşkına, Peygamber hatırına bu kafiyeyi koymaya çalışın; Efendimiz’in adını oralara kadar götürmeye çalışın!..

481. Nağme: Özür Dilemek mi?

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, özetle şunları söyledi:

Övgüler, ancak manevî hazım sistemi güçlü insanlara zarar vermez!..

*Pîr-i Küfrevî Hazretleri’nden hilafet almış bir zat olan Ketencizade, Divan’ında şeyhi için şöyle der:

“Azîzim, rehberim, pîrim, efendim, şem’-i tâbânım.

Ziya-i himmetimdir her iki âlemde devrânım.

Benimle müttefiktir bu recâda cümle ihvanım.

Aman ey kutb-ı ekrem, gavs-ı azam, şah-ı devranım.

Nazardan dûr kılma bendegânı, gözde sultanım.

Azîzim, rehberim, pîrim, efendim, şem’-i tâbânım.”

*Aslında bu ve benzeri ifadeler İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) için söylenmesi gereken beyanlardır. Fakat takdir edilip alkışlanan insanın hazım sistemi müsaitse ve “Bu sözler onların hüsnüzanlarının ifadesi. Ben beni biliyorum. Hazreti Üstad’ın felsefesiyle, ben beni beğenmiyorum; beni beğenenleri de beğenmiyorum.” diyebilecekse, o türlü medh ü senanın bir mahzuru olmayabilir.

“Dine hizmet ettim diye gururlanma!..”

*İnsan övgü dolu sözlere muhatap olduğunda hemen şu hadisi hatırlamalıdır: “Allah (dilerse), İslam dinini fâcir bir kişi ile de te’yid edip kuvvetlendirir.” Hazreti Üstad, “Sen, ey riyakâr nefsim! Dine hizmet ettim diye gururlanma. ‘Allah bu dini fâcir bir adamla da te’yid ve takviye eder.’ sırrınca, müzekka olmadığın için, belki sen kendini o racül-i fâcir bilmelisin!” diyerek bu hususa dikkat çekiyor.

*İnsan birileri tarafından takdir edilebilir; önemli olan, temellük etmemek ve “ben oyum” dememektir. Öyle düşünmek aldanma olur.

*İnsanlığın İftihar Tablosu, büyüklüğüne ve faziletlerine rağmen (Hazreti Ali’nin dile getirdiği)

كُنْ عِنْدَ النَّاسِ فَرْدًا مِنَ النَّاسِ

“İnsanlar içinde insanlardan bir insan ol!” düsturunu haliyle temsil ediyordu. Mesela, Hicret esnasında Kuba’da istirahat buyurduğu esnada Allah Rasûlü’nü ziyaret için koşan insanlar ancak Hazreti Ebu Bekir’in işaret etmesiyle Kendisine yöneliyorlardı; zira o farklılık ifade eden hiçbir tavır sergilemiyordu.

*Manevi sindirim sistemleri güçlü olmayan insanlar takdirler karşısında boyun kırılmasına mahkûm olabilirler.

*İnsan, her zaman haddini bilmeli, konumunun farkında olmalı, temkin ve teyakkuz içinde bulunmalıdır. Kendi üzerinde görünen güzelliklere asla sahip çıkmamalı, hatta -Hazreti Üstad’ın yaklaşımıyla- “mazhar” dahi değil belki bir “memerr” olduğunu hiçbir zaman unutmamalıdır. Çünkü bizim üzerimizde görülen güzellikler bizim zatımızın lazım-ı gayr-i mufarıkı değildir. Suyun üzerinde güneşin aksini alan kabarcıklar gibi bu güzellikler de bizim üzerimizde bazen görünüyor, bazen de görünmüyor. Öyleyse bütün bu güzellikler, bize ait değidir ve bizden kaynaklanmamaktadır; o Güzeller Güzeli’ne aittir.

Yezid de Ehl-i Beyt’i “Paralel” Vehmetmişti!..

*Övgüler karşısında büyüklük duygusuna kapıldığınız ve öyle bir komplekse esir düştüğünüz zaman çok kötülükler yapabilirsiniz. Zavallı Yezid’i türlü türlü kötülüklere sevk eden o düşünceydi. Kendini bir şey zannediyordu ve alternatif olabileceğini vehmettiği Ehl-i Beyt’ten kırk elli insanı “paralel” görerek Kerbela’da onların canlarına kıyıyor, kanlarını döküyordu. Evet, o türlü şeylere kapılırsanız, “Aman, kaçırırım elimden!..” diye şeytan artık her türlü kötülüğü yaptırtır.

*Haccâc-ı Zâlim olarak bilinen Haccâc b. Yûsuf es-Sekafî’nin de belki bazı iyilikleri olmuştu ama seksen bin insanın canına kıydığı nakledilir. Şartlar aynı olsa, demek ki başka zaman da aynı şeyler yapılacak. Fakat, o da gitti, bir yâd-ı kabîh olarak kaldı zihinlerde; beriki de gitti, bir yâd-ı kabîh oldu zihinlerde.

Ehl-i Beyt’in yaptığı gibi, can pahasına sabit-kadem olmalı!..

*Durduğunuz yerde sabit-kadem olmak, size düşen şeydir bugün. O türlü küçük esintilerle, “Şunu yaptılar, bunu yaptılar!” değil, Hazreti Ali, Hazreti Hasan, Hazreti Hüseyin gibi kelleyi verme pahasına bile olsa o mevzuda her şeyi tebessümle karşılamak.. “Gelse Celâlinden cefa / Yahut Cemâlinden vefa / İkisi de cana safa.. / Lütfun da hoş, kahrın da hoş…” deyip kavlî ve fiilî duada ısrar etmek. Değil mi ki O’ndan, Dost’tan geliyor?!.

*Zalimlerin azab-ı ilahiye maruz kalmalarına da “ohh” değil, hayır! Kalbini ve vicdanını herkese açmış, orayı bir misafirhane gibi herkesi misafir etmeye hazır hale getirmiş engin vicdan sahipleri belki o zaman bile “ohh” demezler, “off” derler; “Keşke olmasaydı, keşke bu mesavî irtikap edilmeseydi, keşke bu zulümlere girilmeseydi!..” derler.

*Allah mutlaka zalimlere hadlerini bildirecektir, hiç tereddüdünüz olmasın; ama haml (yüklülük) müddetine sabretmek lazımdır. Bu açıdan da çeken insanlar acınacak insanlar değildir, çektiren insanlar acınacak insanlardır.. âkıbetlerine ağlanacak insanlardır.

*Okullar basılıyor, üniversiteye hazırlık kursları basılıyor, yurtlar basılıyor, hatta kreşler basılıyor. Şok tesiri yapabilecek bu hadiseler karşısında da tavır değiştirmeden hep centilmence, efendice davranmak lazım.

Musaların Firavunlardan özür dilediğini kim görmüş?!.

*Bazıları “Kusurlarımız olmuştur!” sözünü bile açıkgözlülük ve çenesi düşüklük yaparak kendi hesaplarına mazeret, itizar, özür dileme gibi değerlendirmiş olabilirler. Varsın desinler, önemli değil. Bizim hata ve kusurumuz, Peygamber Efendimiz’in “Benim namım güneşin doğup battığı her yere gidecek!” tebşiri ve hedefi istikametinde Cenâb-ı Hakk’ın verdiği geniş imkânları gereğince değerlendirememiş olmaktır. Biz buna cinayet diyoruz, günah diyoruz. Acaba Allah’ın bize lütuf buyurduğu, önümüze serdiği imkanları rantabl olarak değerlendirdik mi? Değerlendirememişsek, işte biz ona kusur ve hata nazarıyla bakıyoruz.

*Yoksa kim görmüş Hazreti Hüseyin ve çevresindekilerin Yezid’den özür dilediğini; mazlumların Haccâc-ı Zâlim’den özür dilediğini, Musaların Firavunlardan özür dilediğini, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun Ebu Cehillerden, Utbelerden, Şeybelerden özür dilediğini kim görmüş. Öyle bir cinayet işlemekten de Allah bizi muhafaza buyursun.

Kötülüklerini zulümle perdelemeye çalışan haramîler utansın!..

*Zalim, zalimdir; onun için olumsuz düşünmeyebilirsiniz; ona acıma mevzuunda kendinizi rehabilite ederek, sinenizde onlar için bile bir açık yer bırakabilirsiniz; bunlar ayrı bir mesele. Ama özür dilemeye gelince, neyin özrünü dileyeceksiniz? Hırsızlık yapan var mı içinizde? Şöyle diyeyim: Bir arpa kadar? En günahkârınız benimdir ama yemin edebilirim ben başkasının bir arpa kadar hakkını yemedim. (…) Öyleyse, sizin tırnak kadar haram yemediğinizi çok rahatlıkla söyleyebilirim. Neden özür dileyeceksiniz?

*Evet, neden özür dileyeceksiniz? Rüşvet mi aldınız? Rüşvet mi verdiniz? Yakınınızı mı kayırdınız? Size pöhpöh çekenleri, sahte mabeyn-i hümayun insanlarını önemli yerlere mi getirdiniz? Neyin özrünü dileyeceksiniz? O açıdan da rahatsınız, Allah’ın izni ve inayetiyle. Sizi yere baktıracak bir şey yapmadınız.

*El-âlem, kendisini yere baktıracak şeyler karşısında “Ne yapsam ki ben bu mesavîyi örtsem, mevzuyu değiştirsem, alternatif şeyler oluştursam, insanları o istikamete sevk etsem de benim mesavîmi, kral çıplak, üryanlığımı görmeseler.” deyip kıvranıyor. Elhamdülillah siz iffetli yaşadınız, ismetli yaşadınız, fetanetinizi din-i mübin-i İslam’ı i’la etme (yüceltme) istikametinde kullandınız; enbiya-yı izamın sıfat-ı hamsesini nisbî planda yaşamaya çalıştınız. Bu açıdan da sizi mahcup edecek bir şey yok Allah’ın izni ve inayetiyle.