Posts Tagged ‘ittifak’

Bamteli: İNANMAYIN ONLARA, KANMAYIN DÜNYAYA, GEÇ KALMAYIN YARDIMA!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Her beklenti, hizmet insanının gönlüne düşmüş bir güve gibidir, onu yer bitirir; beklentilere bağlı hizmetler de asla kalıcı ve ahiret kazandırıcı olamaz.

Hizmette hiç sarsılmadan, duraklamaya düşmeden, sarsılsak bile tökezlemeden -Allah’ın izniyle- doğru bildiğimiz yolda yürüyelim. Yoksa millet azıcık zikzak görünce, “Acaba bunların başlangıçta hedefledikleri şey, başka bir şey miydi?” diye düşünebilir.

Dünyevî herhangi bir beklentiye girmeden hizmet etmek çok önemlidir. Kulluktaki zirve de odur. Dünyevî herhangi bir ücrete meyletmeden ve yaptığımız hizmeti herhangi bir çıkara bağlamadan yapma mevzuu çok önemlidir. Hani -samimi hizmet ederken- bize bir şeyler olabilir. Fakat -dünyevî beklenti gibi zaaflara düşüp- arkadan gelenlere “Böyle de oluyormuş!” mülahazasıyla zikzak çizmede çok kötü örnek olursak, bu iş akibet itibarıyla kararır, gider. Hafizanallah…

Nasıl ki bugüne kadar beklentili insanlar hiç kalıcı işler yapamamışlardır… Evet, şu disiplin çok önemlidir: Din adına dahi olsa, yaptıkları hizmeti maddî çıkara bağlayan insanların kalıcı hiçbir eserleri olmamıştır ve onlar, başarıya da ulaşamamışlardır!.. Bütün maddî çıkar ve menfaatleri, bir doğru yolda yürürken, ellerinin tersiyle iten insanlardır ki, Allah’ın izni ve inayetiyle, onlar hem başarı üzerine başarıya mazhar olmuş, hem de Cenâb-ı Hakk’ın rızasını kazanmışlardır.

Çok iyi bildiğiniz ve benim çok tekrar ettiğim, tekrar etmede benim usanmadığım sizin de usanmayacağınıza inandığım, Hazreti Ebu Bekir efendimiz (radiyallahu anh)… Eğer peygamberler zincirinin devam ettiği dönemde yetişseydi, onlardan biri olurdu. Sıddîk… Malum olduğu üzere ibadetin ötesinde “ubûdiyet” var; ubûdiyetin üstünde de “ubûdet” ki, ubûdette biraz zühd bahis mevzuu. Sonra, zühdün zirvesi, “aşk” ve aşkın üstünde de bir şey varsa, o da “sadakât”tir; aşkında sâdık olan makbuldür. İşte o zat (radıyallahu anh) o mülahaza ile serfiraz idi.

Hazreti Ebu Bekir, hayat-ı seniyyelerinde, üçü kendinden evvel ortaya çıkmış, ondan sonra sekiz tane daha ona munzam olmuş, tam on bir tane büyük terör örgütünün üstesinden geldi. İster IŞİD’i düşünün, ister el-Kâide’yi düşünün, isterse başkasını düşünün; çok az kan dökerek -Allah’ın izniyle- hepsinin hakkından geldi. Aklınıza geliyordur; “Acaba ne kadar zamanda; elli sene mi, yüz sene mi?!.” Biz (Türkiye), otuz senedir, kırk senedir birilerini topa tutuyoruz, bir adım mesafe alamadık. Sadece kinleri, nefretleri köpürttük; bir yönüyle sizinle inzimam edecek insanları, bizimle inzimam edip aynı duygu, aynı düşünceyi paylaşan insanları, kendimizden uzaklaştırdık; başka duygu ve düşüncelerin zebunu haline getirdik. Âdetâ onların içinde kinler, nefretler mayaladık.

İşte otuz-kırk senelik, mekanize birliklerle, bütün askerî, siyasî, idârî, iktisâdî güçleriniz ile mücadele ettiğiniz şeyin sonucu bu!.. Efendim, az gittik, uz gittik, dere-tepe düz gittik, bir çuvaldız boyu yol… Hikayelerin başlarında söylerlerdi bunları; az gitme, uz gitme, dere-tepe düz gitme, “Tepeler aştık!” deme, geriye dönüp bakma; alınan mesafe bir çuvaldız boyu yol!.. Kırk sene… O zat (radıyallahu anh), iki sene, üç ay, on küsur günde bu on bir tane hadisenin hakkından geldi. Ne kadarla, nasıl geldi?!. Şu anda Türkiye’de yalancı bir darbede öldürülen insanların sayısı kadar insan öldürülmeden o fitne hadiselerinin hakkından geldi.

Çünkü o (radıyallahu anh), dünyevî hiçbir şeye dilbeste olmamıştı. Giderken -Yemin ederim: Vallahi, billahi…- kendisinin, kendisine ait bir evi yoktu! Hususiyle halife seçildiği zaman, bir yerde başkalarının koyunlarını sağarak geçiniyordu. Beş-altı kilometre merkeze uzaktı. Geldi, dediler ki bir gün: “Sen orada iken, devlete ait işler aksıyor, sana maaş takdir edelim!” “Ben, milletime, insanlığa hizmet ederken maaş alamam ki!” dedi. Çok rica ettiler; “Öyleyse, halkın orta seviyede geçimine ne kadar bir şey düşüyorsa, bana da o kadar bir şey takdir edin!” dedi. Gerçek mü’min… Sadâkat… İnanırsanız, bunlara inanın!..

   Dün gecekonduda oturuyorken, millete hizmetlerini dünyevî menfaatlere vesile yapıp bugün saraylarda ârâm eden ehl-i nifaka inanmayın; Allah aşkına münafıklara kanmayın!..

Bir de yaptığı hizmetleri dünyevî çıkar ve menfaatlere bağlayan, gecekondudan kalkıp saraylara konan, hiçbir şeyi yokken filolar oluşturan, bu konuda örnek olabilecek tepeden tırnağa kir âbidesi bir sürü insana bakın!.. Bütün yaptıkları, yapıyor gibi göründükleri şey… Hiçbir şey yapmamışlar; hep maddî çıkar ve menfaate bağlanmış, dünyaya tapmışlar. Kur’ân ifadesiyle, كَلَّا بَلْ تُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ وَتَذَرُونَ الْآخِرَةَ “Hayır hayır! Siz, peşin gelir olarak (gördüğünüz dünyanın) peşindesiniz ve onu tercih ediyorsunuz. Âhiret’i ise bir kenara koyuyorsunuz.” (Kıyâme, 75/20-21) Âcil olanı, siz, âhirete tercih ettiniz; bilerek dünya hayatını, âhiret hayatına tercih ettiniz. Allah’tan koptunuz, Rasûlullah’tan koptunuz. Mâbette de olsanız, ‘oluyor’ gibi görünseniz, hacca gidiyor gibi görünseniz, oruç tutuyor gibi görünseniz bile fersah fersah onlardan uzak kaldınız, uzak düştünüz!..

Hazreti Ebu Bekir’in (radıyallahu anh) başka geliri yoktu. Rica ettiler; öyle bir maaş kabul etti. Fakat o araştırdı, kendine göre. Orta sınıf, belki ortanın altı sınıf, şu kadarla, on kuruşla geçiniyordu. “Ama bana on beş kuruş takdir edilmiş; bu, bana fazla!..” diye düşündü. O fazlayı her gün bir testinin içine attı; her gün, fazla saydığını bir testinin içine attı. Ruhunun ufkuna yürüyeceği zaman vasiyetlerinden önemli birisi şu idi: “Benden sonra halife olacağa bunu verin, bunun içindeki şeyler, hazineye aittir! Ben onu kullanamam!..” Milyonlar harcayarak sağa-sola arabalar ile, uçaklar ile, zırhlı arabalar ile seyahat yapan münafıkların kör gözlerine sokulsun!.. Testi kırılıp Hazreti Ömer’in önüne o üç-beş kuruş para dökülünce… Bir de nâme yazmış oraya, bir bilgi notu yazmış. Hazreti Ömer görünce gözyaşlarını tutamadı, ağladı: “Senden sonra doğru Müslümanca yaşamaya âdetâ fırsat vermiyorsun!” dedi.

Halifelerin İkincisi Hazreti Ömer (radıyallahu anh) de dünyadan âhirete göçerken, öyle göçtü. Hazreti Osman’ın Medine’de imkânları vardı. Fakat o da diğerleri gibi zâhidçe yaşıyordu. Zühdü tarif ederken, Hazreti Pîr, “dünyayı kalben terketmek, kesben değil” der. Hazreti Osman da öyle terketmişti dünyayı. Çünkü Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) bir sefere çıkarken, beş yüz deveyi tereddüt etmeden, gözünü kırpmadan veriyordu Hazreti Osman.

Hazreti Ali (radıyallahu anh) de fakirler fakiri olarak yaşadı. Onun zamanında devlet, Türkiye’nin yirmisi kadar büyük olmuştu. O, devletin reisi idi. Herkes söylüyor, Hazreti Pîr de söylüyor. O, onun kerametine bağlıyor, diyor ki: “Yaz gününde, kış elbisesi giyiyordu. Dolayısıyla da buram buram ter döküyordu, sıcak ülkede. Kış gününde de bazen yazlık elbise giyiyordu, zangır zangır titriyordu soğuktan!” Fakat birisi, “Kur’an’ın Gölgesinde” (Fî Zîlâli’l-Kur’an) kitabında ve o mevzuda yazılmış “el-Adâletü’l-ictimayye fi’l-İslam” (İslam’da Sosyal Adalet) kitabında diyor ki: “Yaz gününde kışlık elbiseleri giydiğini görenler Hazreti Ali’ye dediler ki, ‘Ya Emire’l-mü’minîn, bu yaz gününde yaz elbisesi giysen!’ O cevaben, ‘Ama ben nereden alayım ki?!. Benim o kadar param yok ki, yazın yaza göre elbise alayım, kışın kışa göre elbise alayım!’ dedi.”

Rica ederim, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallahu aleyhi ve sellem), عَلَيْكُمْ بِسُنَّتِي، وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِّينَ، عَضُّوا عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِذِ “Siz, Benim ve doğru yolda olan Râşid Halifeler’in yolunu yol edinin. Bu yolu, azı dişlerinizle tutar gibi sımsıkı tutun.” diyor mu, demiyor mu?!. “Benden sonra Râşid halifelere, Bû-Bekr u Ömer u Osman u Ali’ye sımsıkı sarılın!” عَضُّوا عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِذِ “Azı dişler ile tutmak”, bir idyumdur esasen; meseleye sıkı sarılmayı ifade eder. “Onların yoluna, el-hablü’l-metîn’e tutunuyor gibi sarılın, o yolda yürüyün!” Doğru yolda yürüyenlere Allah Rasûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) tavsiyesi.

Evet, tekrar ediyorum: İsterse dindar görünsün, dine ait bazı vezâifi yapsın; fakat millet adına, sözde dini adına yaptığı işler karşılığında gönlünü bir kısım beklentilere kaptırmış kimselere -yemin ediyorum- Allah aşkına, peygamber hatırına, Bû-Bekr u Ömer u Osman u Ali hatırına inanmayın!.. Öyle kimselere inanmayın; zira onlar, yalancının tâ kendileridir. Millete hizmet yolunda yürürken, dün gecekonduda oturuyor ama bugün saraylarda ârâm ediyorlarsa, bunlar, münafığın tâ kendileridir. İnanmayın!.. Allah aşkına inanmayın!.. Peygamber hatırına, inanmayın!.. Münafığın tâ kendileridir onlar. Abdullah ibni Übeyy ibni Selûl’den farkları yoktur.

İbn-i Selûl de belli bir dönemden sonra küfrünü gizledi. Önce açıktan mücadele ediyordu; sonra baktı ki o yol yürünmüyor, “İnandım!” dedi. Her zaman -böyle- safderun, sürü gibi, bu türlü serkârların arkasından sürüklenen yığınlar olmuştur. Onlara “cemaat” denmez, “cemiyet” de denmez, “toplum” da denmez; onlara sadece “sürü” denir. Biri, ne söylüyorsa, bakarlar, onlar da onu tekrar ederler. Dün, “ak”a kara diyordu, öyle demeye başlarlar; ertesi gün “mavi” dedi, öyle demeye başlarlar. Bir sene içinde elli defa beyan değiştirirler, elli farklı yola arkalarındaki sürüleri sevketmiş olurlar. Bunlar da münafık değilse, İbn Selûl, hiç münafık değildi!..

Evet, onun münafıklığını kabul ediyorsunuz; çünkü Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) onun namazına giderken, ayet nazil olmuştu. O’na mahsus bir şeydir; biliyordu onun münafık olduğunu fakat oğlu çağırdığından dolayı gideceki. Çünkü oğlu, Bedir sahabîlerindendi, Abdullah. Giderken, Allah, وَلاَ تُصَلِّ عَلَى أَحَدٍ مِنْهُمْ مَاتَ أَبَدًا “Onlardan (münafıklardan) ölen hiçbir kimse için sakın cenaze namazı kılma!..” (Tevbe, 9/84) dedi. “Ebedî ölüm ile, kafir olarak ölenin namazını kılma!” Ve Allah Rasûlü, öyle geriye döndü. O, Allah Rasûlü’nün yüce ahlakı… Kur’an, Kalem suresinde وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ “Şüphesiz Sen, ahlâkın -Kur’ân buudlu, ulûhiyet eksenli olması itibarıyla- ihâtası imkânsız, idraki nâkabil en yücesi üzeresin.” (Kalem Sûresi, 68/4) Ve buyuruluyor: تَخَلَّقُوا بِأَخْلاَقِ اللهِ “Allah ahlakı ile ahlaklanın!” O (sallallahu aleyhi ve sellem) o ahlak ile ahlaklanmıştı, o ahlakın gereğini yerine getiriyordu.

   Ferîd-i Kevn ü Zaman (aleyhissalâtü vesselam) ruhunun ufkuna yürüdüğünde mübarek zırhı, üç-beş kuruşluk nafaka karşılığında bir dünyalı nezdinde rehin idi; Hak aşkına, bu bize ne anlatmalı?!.

Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) ruhunun ufkuna yürüdüğü dönemde, aile efradının geçimi için, birinden borç para almıştı. Biraz uzakça olan, Yahudî olduğu söylenen birinden borç almış ve kendi zırhını rehin vermişti. Hani Osmanlı, O’na (sallallahu aleyhi ve sellem) ait emanetleri, mübarek saçının tüylerini, mûy-i mübarekelerini bile getirdi, Topkapı’ya koydu; millet şimdi, bir tane bir yerde, bir şişenin içinde varsa, mübarek gecelerde öpüyor, salât u selam okuyor. Evet, O’nun zırhı, karşısında temennâ durulacak bir şeydir. Onu birine rehin olarak veriyor ve ondan borç para alıyor, çoluk-çocuğunun maişetini öyle temin ediyor.

Oysaki Kur’an, Enfâl Sûresi’nde, وَاعْلَمُوا أَنَّمَا غَنِمْتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَأَنَّ لِلَّهِ خُمُسَهُ وَلِلرَّسُولِ وَلِذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَابْنِ السَّبِيلِ  “Bir de malumunuz olsun ki savaşta elde ettiğiniz ganimetin beşte biri Allah’ındır. Yani Rasûlullâh’a, onun akrabalarına, yetimlere, yoksullara ve yolculara (gariplere) aittir.” (Enfâl, 8/41) buyuruyor. Elde ettiğiniz o ganimetin… Ki Bahreyn’den gelen ganimet, mescidi dolduracak şekildeydi. O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) gözünü de öyle doldurmuştu ki, endişesini şöyle ifade buyurdu; parmağıyla işaret ederek, “Ben şundan bundan, yani falan düşmanın tepenize binmesinden, filan düşmanın tepenize binmesinden endişe etmiyorum. Fakat şunun üzerinde kavga edeceğinizden endişe ediyorum!” dedi. Fakat yine “Humus”… Humus’u alıyordu ama şuna veriyordu, buna veriyordu. Suffe’de yaşayan bazen üçyüz tane insan oluyordu; serkârları, Devs’in arslanı, Ebu Hüreyre (radıyallahu anhüm ecmain); onlara bakıyor, görüyor, veriyordu. İsteseydi mucizeleriyle O (sallallahu aleyhi ve sellem) bir damla suyu, derya suyu haline getirebilirdi. Fakat zerre kadar dünyaya meyletmedi; etmedi ve giderken de elinin tersiyle dünyayı itti; efendim, “Dû cihandan vazgeçtim, hânümanım kalmadı!” dedi, Rabbine öyle yürüdü. Yaşama mevzuunda da öyle idi.

Evet, geriye dönüyoruz, onlar böyle yaşadı; ruhlarının ufkuna böyle yürüdüler. Onlar bizim için örnekse şayet, giderken, borçlu gitme.. giderken evsiz gitme.. bir hücre içinde hayatını geçirme, bir hücre içinde… Şakır şakır ganimetlerin aktığı dönemde bile, bir hücre içinde sadece…

Öyle ki, o ezvâc-ı tâhirât, mübarek annelerimiz… -Kıtmîr antrparantez arz ediyorum: Öbür tarafta Cenâb-ı Hak, onlara yakın bir yerde lütfederse, o anaların hepsinin ayaklarının altına başımı koymaya teşne bulunuyorum; “Allah’ım, bunu benden esirgeme!” diyorum.- O analarımız, O’na (sallallahu aleyhi ve sellem) layık analardı. Evet, başkası O’na layık olamazdı. O’na layık, O’nun ufkunda insanlardı. Öyle kuvve-i inbâtiyesi önemli bir yerde neş’et etmişlerdi ki, başlarından aşağıya vahy-i ilahî sağanak sağanak yağıyordu ve onlar da selviler gibi boy atıp gelişiyorlardı, iç anatomileri itibarıyla. Ama ne de olmasa, insan… Âişe validemiz diyor ki: “Bazen hilale bir bakardık; geçer, biter yirmi dokuz gün, otuz gün. Bir hilal daha biter; doğar, biter. Bir hilal daha doğar biter de bizim evimizde sıcak bir çanak kaynamazdı.” Diyorlar ki, “Anacığım ne ile geçiniyordunuz?” Cevap veriyor: “Esvedeyn!” (İki siyah ile…) Arapça’da tağlib tarikiyle bir şey diğerine nispet edilerek böyle denir. Burada da su, hurmaya izafe ediliyor; “Bir su ile, bir de hurma ile!” Canım çıksın, Efendiler Efendisi ve canım çıksın, O’nun kendisine yakın o ezvâcı, analarımız; hayatlarını böyle geçirdiler.

Bir defa akıllarından öyle bir şey geçti, onda da “îlâ” oldu. O (aleyhissalâtü vesselam) “İsterseniz, hani dünyayı rahat yaşayacağınız yere gidebilirsiniz!” dedi. Aişe validemizin ifadesiyle, “Ben, dediğimi dedim; vallahi benden sonra bütün ezvâc hep aynı şeyi söyledi: Dünyayı tercih etmek mi?!. Ne demek ya Rasûlallah?!. Sen’in yanında böyle devam ederiz!” dediler. Mü’minler mü’mini; “em’enü’l-mü’minîn” (sallallahu aleyhi ve sellem), hayatını böyle yaşadı. Etrafındaki hâle de ondan farksızdı; arz ettim dört tane büyük insanı (radiyallahu anhum).

   Yalan, yalan, yalan; dünün Maocularıyla el ele vermiş Hizmet düşmanlarının her söz ve hali katmerli yalan. Kanmayın yalan dünyaya ve yalancı kapıkullarına; yürüyün Peygamberler yolunda!..

Yol bu ise, bence, bu yolda yürümeyen serkarlar, O’ndan kopmuş yolsuzlar demektir, O’ndan kopmuş yolsuzlar… İnanmayın -vallahi- onlara; inanmayın Allah aşkına! Allah, size sorar, onlara inandığınızdan dolayı!.. Her şeyleri yalan; dün başka türlü, bugün başka türlü. Çok inkişaf etmiş telekomünikasyon vasıtasıyla tespit edip ortaya koyuyorlar, şimdiye kadar üç yüz tane, dört yüz tane yalan ve döneklik yapmış… Bunlara inanmak demek, kendi aklınızı hafife almak demektir; kendi vicdanınıza karşı saygısızlık demektir; inandığınız değerlere karşı saygısızlık demektir.

Bildiğiniz bu dupduru yolda, gözünüzü kırpmadan yürüyün!.. Ne haddime düşmüş size “Yürüyün!” demek ama müsaade ederseniz diyorum: Yürüyün, Allah’ın izni ve inayetiyle!.. Yürüyün yeryüzünde iki tane dikili taşınız olmadan!..

Evet, bir yüce davaya herhangi bir menfaate bağlı dilbeste olmuşsanız, nezd-i Ulûhiyetinde hiçbir kazancınız olmaz ve tarihe de Amnofisler gibi, Hitlerler gibi, Saddamlar gibi, Kazzâfîler gibi geçersiniz; lânet ile anılan cebâbire gibi geçersiniz.

Ha bazı kimselerin ticareti vardır, meşru yollar ile kazancı vardır… Öyle oldu; o fedakâr insanlar, okullar yaptılar. Türkiye’de yapmakla yetinmediler, dünyanın değişik yerlerinde de okullar yaptılar, üniversiteler açtılar, üniversiteye hazırlık kursları açtılar, binlerce -“Binlerce!” diyorum- evler açtılar. Buralarda -esas- İslam’ın o yumuşak yüzünü, o kalb letâfetini, o bakış nezâhetini sergilediler dünyanın dört bir yanında ve insanları İslamiyet’e karşı imrendirdiler. “Eğer yeryüzünde bir din varsa, o da budur!” dedirttiler ve sevdirdiler o dini.

Fakat şeytanın avenesi, şimdi sizin arkadaşlarınızın, o yolda yürüyenlerin bugüne kadar elli türlü zahmete katlanarak yaptıkları şeyleri yıkmak için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. İşte son duyduğunuz hadise: Sadece bir tane Kıtmîr’i celbetmek için, orada kendileri gibi birisine on beş milyon para teklif ediyorlar; “Arkası da gelir bunun!” diyorlar. “On beş milyon dolar” değil mi? Medyaya düştü. Karakterinize kurban!.. Bunu değil Müslümanlık ile, şeytanlıkla bile telif etmek mümkün değildir.

Acaba Şeytan mı onlara bunları fısıldıyor; yoksa onlar mı şeytanlığı şeytana fısıldıyor ve sizin üzerinize saldırtıyorlar?!. Samimi söylüyorum bunu; çünkü وَكَذَلِكَ جَعَلْنَا لِكُلِّ نَبِيٍّ عَدُوًّا شَيَاطِينَ الْإِنْسِ وَالْجِنِّ يُوحِي بَعْضُهُمْ إِلَى بَعْضٍ زُخْرُفَ الْقَوْلِ غُرُورًا “İşte, (tekvinî kanunlarımız çerçevesinde) her peygamberin karşısında insan ve cin şeytanlarından oluşan bir düşman şebeke var etmişizdir: Birbirlerine tamamen aldanıştan ibaret yaldızlı sözler fısıldayıp telkinde bulunurlar.” (En’âm, 6/112) buyuruluyor.

Onlardan bazıları, insî şeytanlar, cinnî şeytanlar, diyalogları ve sözleri yaldızlayarak, değişik argümanları değerlendirerek, zift medyalarını değerlendirerek, televizyonları değerlendirerek, değişik ajansları değerlendirerek, trolleri/troliçeleri değerlendirerek telkinlerde bulunuyorlar. Bir yönüyle, onlar, onlara en yaldızlı şekilde bir kısım şeytanlıkları telkin ediyorlar; onlar da onlara, “Burada eksik bıraktınız!” diyorlar. Meşveret ediyorlar kendi aralarında: “Ne yapalım, ne edelim? Dünün Maocuları bile olsa, onlarla birleşelim!.. Dün, dinimize küfreden insanlarla, Kitab’ımızı hiçe sayan insanlarla birleşelim.” diyorlar. Onların içinde: “On dört asır evvel gökten indiği -Bakın, aynen, medyada çıktı.- on dört asır evvel gökten indiği zannedilen bir kitaba uyma…” diyen insanlarla uyum, i’tilâf veya ittifak sağlayarak, “Evet, çok iyi yapıyorsunuz. Biz de bu mevzuda sizin istediğiniz şeylerde, sizin arkanızdayız! Yürüyün! Top sizin, çevkan sizin şimdi! Size ters gelen her şeyi yok edin!” diyorlar. Ve size düşmanlık yapanlar, bugün onların güdümünde hareket ediyorlar.

Bir yönüyle, dünya ve mâfîhâyı elinin tersiyle itip, kendisine dünya teklif edildiğinde, “Yahu ne diye bunu bana teklif ediyorsunuz, Allah Allah!” diyecek insanlar… Evet, İbrahim Ethem Hazretleri’nin oğlunun dizinin dibine yığılması mülahazısını -rica ederim- hatırlayın!.. “Allah’ım! Oğlum bile Sen’in ile benim arama giriyorsa, onu şimdi al!” diyor. Evet, bu, O’na (celle celâluhu) gönül vermiş bir “zâhid”in sözü. Bunun üstünde “âşık”lar var ki, onlar bir yönüyle, Cennet’i, Hurîleri, sarayları bile istemeyi Allah’a karşı saygısızlık sayıyorlar. Ee nedir onların dertleri? “Zâhidin gönlündeki, Cennet’tir temennâ ettiği / Âşık-ı dilhastenin gönlündeki, Dildâr’ıdır.” “Allah!” diyorlar. “Allahım! Seni görmeyeceksem, Sen’in karşında iki büklüm olmayacaksam, yerlere kapanmayacaksam, Cennet’in ne önemi olur?!.”

Ama Cennet, önemsiz bir şey değil ki!.. Hep dualarımızda diyoruz: اَللَّهُمَّ أَدْخِلْنَا الْجَنَّةَ مَعَ اْلأَبْرَارِ، بِشَفَاعَةِ نَبِيِّكَ الْمُخْتَارِ، وَآلِهِ اْلأَطْهَارِ، وَأَصْحَابِهِ اْلأَخْيَارِ “Allah’ım, bizi ebrâr kulların ile beraber Cennet’e dâhil eyle, seçkinlerden seçkin Peygamber’inin şefaatiyle, O’nun tertemiz ve nezih aile fertleri hürmetine ve iyiliğe kilitli yaşamış Ashâb’ı hatrına.” Ama işte o Rü’yet ve Rıdvan; o rasathanede (Cennet’te, Cuma yamaçlarında) olacak. Dolayısıyla siz de isteyeceksiniz onu. Ubûdiyetin hangi kademesinde iseniz, mesela işiniz sadece basit insanların, mukallitlerin, kulluğu “ibadet” çerçevesinde edâ ettikleri dairede cereyan ediyorsa, yine isteyeceksiniz bunu. Taklidin kulları, isteyeceksiniz onu; çünkü ötesi, biraz orayla başlıyor. “Ubûdiyet” dairesi içinde iseniz, yine isteyeceksiniz onu; çünkü o da bir yönüyle “zâhid”e bakıyor. Dünya ve mâfîhâyı elinin tersiyle iten, kendisine dünya teklif edildiğinde “Bana hakaret ediyorsunuz!” diyen… Hatta Hazreti Pîr ölçüsüyle, kendisinin takdir edilmesine karşı bile isyan eden; “Ben kendimi beğenmiyorum, beni beğenenleri de beğenmiyorum.” diyebilen… Evet, bu, beğenilmeye karşı bir başkaldırmadır. “Ben, beni beğenmiyorum; beni beğenenleri de beğenmiyorum!”

Takdir ile yâd eden, yüzümüze karşı alkışlayan, alkış tutan, bir yere geldiğimiz zaman, aptallar gibi ayağa kalkan kimseler… Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) لَا تَقُومُوا كَمَا تَقُومُ الْأَعَاجِمُ “Acemlerin, büyüklerine ayağa kalktığı gibi, ayağa kalkmayın!” buyuruyor. Kendisine ayağa kalkmaya teşebbüs edenlere karşı, bunu söylüyor. Kendisine ayağa kalkmaktan menediyor: لَا تَقُومُوا كَمَا تَقُومُ الْأَعَاجِمُ “Dinden haberi olmayan insanların, büyük saydıkları kimselere ayağa kalktıkları gibi, ayağa kalkmayın!” diyor. Yabancı birisi içeriye girdiği zaman, “O mu, o mu, o mu?” diyor, bilemiyor O’nu (sallallahu aleyhi ve sellem); çünkü orada diğerlerinden farksız bir pozisyonda tavır sergiliyor. Kurban olayım!.. Hangi halini beğenmemek mümkün ki?!. Her halin, bizim için kitaplar dolusu mana ifade edecek mahiyette!..

Efendim, böyle yaşamıştı!.. Bazıları مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ diyor, O’nu “Efendim!” olarak kabul ediyor ama yaşayışlarına bakınca, şeytanın güdümünde. Allah’tan kopmuş; Peygamber’in adını da sadece şeklî olarak anıyor. “Müslümanlık!” dese bile -tekrar ediyorum- yalan.. yalan.. yalan.. yalan!.. Katmerli yalan!.. Ziya Gökalp’ın ifadesiyle, mük’ab yalan!..

   “Ey hakikat talibi, hakkı bulduktan sonra ehak için ihtilaf çıkarma; zira ittifak yolunda olur hasen, ahsenden ahsen.”

Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: تَعْتَدُوا وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوَى وَلاَ تَعَاوَنُوا عَلَى الْإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَاتَّقُوا اللهَ إِنَّ اللهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ “Ancak (iman, infak, namaz, sabır, sebat gibi sizi Allah’a yaklaştıracak her türlü) hayır, iyilik ve faziletlerde, bir de Allah’a karşı gelmekten sakınıp O’nun koruması altına girme (takva) hususunda birbirinizle yardımlaşın. Buna karşılık, sizi hayırdan uzaklaştırıp karşılığında cezayı gerektirecek her türlü kötülük ve (hem Allah ile hem de insanlarla olan münasebetlerinizde) haddi aşma ve düşmanlık üzerinde birbirinizle yardımlaşmayın. Allah’a karşı saygılı olun ve O’na karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, cezalandırması çok çetin olandır.” (Mâide, 5/2)

Evet, Mâide sure-i celîlesinde, “Birr u takva üzerinde ittifak edin, birbirinizle yardımlaşın! Günahta ve düşmanlıkta birbirinizle anlaşmayın, birbirinize kuvvet vermeyin; birbirinize düşmanlık ve günah adına bir şeyler fısıldamayın!” buyuruluyor.

Ayette geçen “Te’âvün” kelimesi, tefâül kipinden. Bu kip, eski ifadesiyle, “müşâreketün beyne’l-isneyn, fe-sâiden” (مُشَارَكَةٌ بَيْنَ اْلاِثْنَيْنِ فَصَاعِدًا) “iki ya da daha fazla kişi arasında cereyan eden” fiilleri ifade ediyor. İki kişinin müştereken yaptığı bir işte ve daha çok kimsenin bir meselede ittifak edip bir şeyi realize etme istikametindeki bir araya gelmesine “teâvün” deniyor. O açıdan da orada “İki-üç kişi iseniz, bir şeyde anlaşın ama birr u takvada anlaşın!” manasına geliyor: “On kişi iseniz birr u takvada anlaşın!” Yüz kişi, bin kişi, bir milyon kişi iseniz, birr u takvada anlaşın, iyilik yapmada anlaşın ve aynı zamanda bu yüksek gâye-i hayal istikametinde birbirinize yardım etme istikametinde anlaşın!”

Şayet yaptığınız şeyler, Kitap ve Sünnet’in ruhuna uygun ise ve yürüdüğünüz yol, Peygamberler yolu ise, Râşid halifeler yolu ise, işte o mevzuda yardımlaşın. Bu arada, sizin farklı düşünceleriniz de olabilir. Bence, “Uhuvvet Risaleleri”nde ifade edildiği gibi, detayda tefrikaya düşme yerine, gerekirse o türlü meselelerde kendi fikirlerinizden feragat etmelisiniz. Çünkü “hasen”de ittifak, “ahsen”de ihtilaftan evlâdır. Bu, yine Hazreti Üstad’a ait bir anahtar kelime. (Diyor ki: “Hakkı bulduktan sonra ehak için ihtilafı çıkarma. Ey tâlib-i hakikat, madem hakta ittifak, ehakta ihtilaftır. Bazan hak, ehaktan ehaktır. Hem de olur hasen, ahsenden ahsen.”) “Güzel” bir şeyde ittifak edebiliyorsanız, “en güzel”de şayet ihtilafa düşüyorsanız, orada “en güzel”i kenara koyun şimdilik; çünkü “en güzel”den daha güzel bir şey vardır, o da mü’minlerin kalblerinin ittifakı, vifâkı ve aralarında teâvün düsturunun teshil edilmesi.

Teâvün düsturu, aynı zamanda başka bir yerde, başka bir münasebetle de anlatılan bir meseledir. Hazreti Pîr’in ifadesiyle, “mesâînin tanzimi”, “amellerin taksimi” ve “teâvün düsturunun teshili” çok önemlidir. Bunlar, onun mü’minlere verdiği üç tane anahtar kelimedir; açılmayan paslı kilitleri bile açar, Allah’ın izni ve inayetiyle. Ezcümle; kariyer mi yapacaksınız; bence bu üç tane düsturu nazar-ı itibara alın! O teâvünün de ne ifade ettiğini alın nazara!.. Arkadaşlardan birinin çok iyi kompoze kabiliyeti vardır. Öbürü kitapları fihristinden okuyor gibi bilir. Diğeri, o mevzuda çalışma sistemini biliyordur. Bunların bir kardeşlerine o mevzuda yol göstermeleri ve onun elinden tutmaları da o “teâvün” düsturu çerçevesinde bakabileceğimiz hususlardan bir tanesidir. Konu, bu değil; geçiyorum onu. Onu yüksek idrakinize havale ediyorum.

   Bela ve musibet zamanlarında atf-ı cürüm dikenleri bolca biter; siz dikenlere can suyu verenlerden değil, kurumaya mahkum edilmiş çiçeklere âb-ı hayat içiren ve el ele yeni güller yetiştirenlerden olmaya bakın!..

Cenâb-ı Hak, bu güne kadar Hizmet’te sizi çok önemli şeyler ile başarılı kıldı. Arkadaşlarınız, dünyanın dört bir yanına tohumlar gibi, fideler gibi saçılmışlar. Gittikleri her yerde tohum iseler, başağa yürümüşler; fide iseler, selvi olmaya doğru yürümüşler, Allah’ın izni ve inayetiyle. Ve çoklarının manevî beslenmesine vesile olmuşlar. Cenâb-ı Hak, bu türlü lütuflarda bulunmuş.

Şimdi birinci husus: Bu mevzuda teâvün düsturunu teshil ederek, esasen onu bir yönüyle birinci disiplin olarak kabul ederek, bu işi devam ettirme mevzuunda tevakkufa girmemektir. Böyle bir teâvün… Şartlar biraz değiştiğinden dolayı, bazı hainler tarafından Hizmet’in önünde değişik engeller ve mânialar oluşturulduğundan dolayı, sizin de stratejilerinizi bir kere daha, yeniden gözden geçirerek, “Öyle değil, şimdi böyle!” falan demeniz… Ve birbirimize ait kusurları görmeyerek, vifak ve ittifak içinde hizmetlerinize devam etmeniz.

Bela ve musibet zamanında atf-ı cürüm dikenleri biter, suçlama dikenleri biter!.. “Beceremediler, yüzlerine gözlerine bulaştırdılar, önlüklerine döktüler!” mülahazalarını şeytan tetikler. İnsanın tabiatında vardır; insan, imanıyla, iz’anıyla, marifetiyle bunları baskı altına alır, kontrol altına alır. Fakat böyle kritik dönemlerde, hortlar hepsi, hortlak gibi ve atf-ı cürümler başlar. İşte o türlü kusurları görmezlikten gelerek -esasen- kardeşler ile vifak ve ittifaka dikkat etmek lazım.

Hazret’in, altı-yedi tane temel disiplin olarak ortaya koyduğu hususlar, “vifak ve ittifak”ı iktiza ediyorken, eften püften -bağışlayın; o, “eften püften” tabirini kullanmıyor; eften püften- meseleler ile birbirimize düşmemiz, Kur’an’ın tecviz edeceği, Sünnet-i Sahiha’nın tecviz edeceği, akl-ı selimin tecviz edeceği ve dinin tecviz edeceği şeylerden değildir. Bence böyle bir dönemde, bütün bunları kafamızdan silip atmak suretiyle, başkalarını suçlamamamız ve atf-ı cürümde bulunmamamız çok önemlidir. Atf-ı cürüm, hukukî bir tabir: Atf-ı cürümde bulunmama… Bazıları, atf-ı cürümde bulunarak sıyrılmak isterler bu işten. Sen ne kadar öyle yaparsan yap, Allah nezdinde her şeyin mahiyeti belli ve sen, ona göre muamele göreceksin! Cenâb-ı Hak muhafaza buyursun!..

Teâvün ile ilgili bir diğer mesele şudur: Bugün dünya kadar insan değişik vesilelerle zulme uğramış durumda. Daha önce de arz ettiğim gibi, mağduriyete, mazlumiyete, mahrumiyete, ma’zuliyete maruz kalan on/yüz binlerce insan var. Çok önemli yerlerden azledilmiş, mahrum edilmiş, kendi konumundan uzaklaştırılmış, eskilerin ifadesiyle “nâna muhtaç hale gelmiş”, çoluk-çocuğunun günlük yiyeceği bulunmayan insanlar…

Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam) buyuruyor: مَنْ لَمْ يَهْتَمَّ بِأَمْرِ الْمُسْلِمِينَ فَلَيْسَ مِنْهُمْ “Müslümanların dertlerini onlarla paylaşmayan, onlardan değildir!” Yani, açıkçası, hâlis Müslüman değildir. Öyleyse, biz, Hazreti Ebu Bekir felsefesiyle, “El-âlem ne yiyiyorsa şayet, bize de o kadar düşer!” ve Hazreti Pîr ifadesiyle “Tatmaya izin var, doymaya yok!” “İşte o kadar!..” demeli ve ona göre hareket etmeliyiz. Onun dışında elimizde kalan şeyler hakkında “Acaba o kardeşlerimize nasıl ulaştırırız?!” mülahazasıyla hareket etmemiz, böyle bir teâvün, böyle bir yardımlaşmadır.

Zira onlar, sizin ile paylaştıkları mefkûre uğruna, gâye-i hayal uğruna maruz kaldıkları şeylere maruz kaldılar. Birinin ifadesiyle, “Akıllılar, yurt dışına kaçtı; ahmaklar, bizim elimize düştü!” Bayıldım senin aklına, mantığına!.. İşte onun öyle “ahmak” (!) dediği insanlar… Onlar, fedakar insanlar, kahraman insanlar!..

   Siz hiçbir canlıya kıymayacak/kıyamayacak şefkat kahramanlarısınız; şerirlerin kirli planlar yapmak suretiyle, Cemaat’i terör örgütü şeklinde gösterme gayretleri, onların hıyanetlerinin ifadesidir.

O zulmedenlerin, Allah, kollarını kanatlarını kıracak; bu, Allah, kırar. Siz şimdiye kadar bir karıncaya basmadınız, bir sineğin kanına girmediniz, hep böyle yaşadınız, şu anda da böyle yaşıyorsunuz, bundan sonra da böyle yaşayacaksınız. Karıncaya basmayacaksınız.

Bunları çok rahatlıkla söylüyorum. Çünkü inancımız ve hayat çizgimiz bu. Yanımda çırpınıp duran bir sinek… Bilmiyorum ben onların ne kadar yaşadıklarını. Sordum; bir arkadaş dedi ki, “Hocam, zaten onların ömrü üç gün!” Onu aklım kabul etmedi. Bir arkadaşımız, akıllıca gitti, bir bilgisayara baktı; meğer ömürleri üç ay imiş, üç ay yaşıyorlarmış. Üç ayını doldurmuş, yanımda çırpınıp duruyordu. İnanın, namaz kılıyordum, namazda gözüme takılınca, bu defa namazım sineğin ölümü oldu; hep ona yardımı düşündüm: “Bir an evvel selam versem de şunun önüne bir şey koysam? Acaba, tatlı bir şey mi atsam, bir su mu koysam? Filan…” Selam verdim, çırpınan o sineğe baktım; hareket edemiyor, “Bir çıkayım.” diyor, hasırın az buçuk bükülmüş yeri var, o kadarcık engeli aşamıyor, gördüm. Bir hurmayı yardım, çekirdeğini çıkardım, yumuşak yerini getirdim koydum, onu da üstüne koydum. “İnşaallah yer, canlanır!” dedim. Bilmiyorum ki ben ne kadar yaşadığını. Duamı yaptım, tesbihatımı yaptım; baktım, yine bir kenarda bulunuyor, hurma da orada duruyor. Bir kere daha aynı şeyi denedim. Öyle bıraktım, dışarıya çıktım. Döndüğümde baktım ki ölmüş. Sonra bu hissimi arkadaşlara anlatınca, dediler ki, “Hocam, zaten onun ömrü o kadar yetiyor, o kadar yaşıyor, elinde değil!”

Sizin hissiyatınıza bu duygular ile tercüman oluyor muyum? Evet!.. Biz, buyuz!.. Elin-âlemin, güdümlü, planlı bazı şeyler yapmak suretiyle, Cemaat’i terör örgütü şeklinde göstermesi, onların hıyanetlerinin ve şeytanî fısıldamalarının ifadesidir. Cenâb-ı Hak, insaf u iz’an ihsan eylesin! Onları da Sırat-ı Müstakîm’e hidayet eylesin! “Müslüman görünme”den halas ederek “Müslüman olma”ya muvaffak eylesin!.. Evet, bir tane daha bir şey diyeceğim: Bütün terör örgütlerinin, Allah, belasını versin. Terör devletlerinin de Allah belasını versin!.. Ve verecektir.

Evet, bir taraftan Hizmet’i devam ettirme.. birbirimize destek olma.. kubbelerdeki mübarek taşlar gibi başbaşa verme.. bünyân-ı marsûs haline gelme.. kusurları görmeme.. kusurlara karşı göz yumma.. İnsanlığın İftihar Toblosu’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) ahlakıyla hareket etme… Böyle bir dönemde böyle yumuşak huylu davranmak lazımdır. Kalbleriniz, gül gibi olursa, dilinizden dökülen şeyler, gül yağı gibi kokar! Ve uğradınız her şey ve herkes -bir yönüyle- orayı ıtriyat çarşısı gibi zanneder. Yanıltmazsınız insanları, Allah’ın izni ve inayetiyle.

Diğer yanıyla da o teâvün… Bugün mağduriyet yaşayan kardeşleriniz şayet bir çanak çorba ile iktifa ediyorlarsa, rica ederim, siz de ona kanaat edin; yanındaki pilavı onlara gönderin; tam sırasıdır!..

Bunlar aynı zamanda Allah’a karşı bir şükür ifadesidir ki, وَإِذْ تَأَذَّنَ رَبُّكُمْ لَئِنْ شَكَرْتُمْ لَأَزِيدَنَّكُمْ وَلَئِنْ كَفَرْتُمْ إِنَّ عَذَابِي لَشَدِيدٌ “Rabbiniz şöyle buyurmuştu: Andolsun, eğer şükrederseniz gerçekten size arttırırım ve andolsun, eğer nankörlük ederseniz, şüphesiz, benim azabım pek şiddetlidir.” (İbrahim, 14/7) “Şükrederseniz, kasem olsun nimetlerimi artırırım. Ama o nimetleri görmezlikten gelir nankörlük yaparsanız, Benim azabım şedîddir!” diyor.

Size olmasın, hakiki mü’minlere olmasın, kime olacaksa olsun!.. Ben hiç kimseye olsun istemem! Size zulmedenlere bile âhirette Cenâb-ı Hakk’ın azabının olmasını istemem. Onun için, Allah bir şey yapacaksa onlara, dünyada yapsın. Başlarına dünyalarını yıkacaksa, dünyada yıksın. Ama genel hissiyatım: “Kurban olayım ya Rabbi, Sen onların Cehennem’de yandığını bana gösterme; çünkü bende ona dayanacak kalb yok!..” Müsaadenizle.

517. Nağme: Bir İnâyet Çağrısı Olarak Kardeşlik

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

M. Fethullah Gülen Hocaefendi’ye şu soruyu sorduk:

“Daha önceki sohbetlerde Rasûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in Medine-i Münevvere’ye hicret eder etmez ilk iş olarak mescid yaptırdığı, o tamamlanınca da hemen Muhâcir ve Ensâr arasında muâhât (kardeşlik akdi) ilan ettiği üzerinde durulmuştu. Günümüzde ister İslam coğrafyasındaki problemlerin, ister ülkemizde sürüp giden krizlerin, isterse de Hizmet’in maruz kaldığı musibetlerin hallinde kardeşlik, vifak ve ittifakın bir vesile olması söz konusu mudur? Bu konudaki mülahazalarınızı lütfeder misiniz?”

Muhterem Hocamızın verdiği cevabın ses ve video kaydını arz ediyoruz.

Bamteli: Aman Zehirlenmeyin!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi haftanın Bamteli sohbetinde özetle şu hususları dile getirdi:

Peygamber Efendimiz bazen bir mecliste yetmiş ya da yüz defa istiğfar ederdi; biz de hiç olmazsa günde yedi veya on defa gönülden bağışlanma dilesek!..

*Günümüzün insanı genel tavırları itibariyle her şeyi halletmiş gibi ciddi bir emniyet içinde yaşıyor; istiğfar ve tevbe gibi çok önemli dinamiklere uzak bulunuyor.

*Bağışlanma talebinin sözle yapılanına “istiğfar” denir. İstiğfar; insanın, içine düştüğü bir hatanın pişmanlığıyla kıvranarak Cenâb-ı Hak’tan kusurlarının affedilmesini ve günahlarının bağışlanmasını istemesi, afv ve mağfiret dilemesi demektir. İstiğfar, bir başlangıçtır; onun devamı ve müntehası ise, tevbe, inâbe ve evbedir.

*Tevbe; hataları itiraf edip pişmanlıkla kıvranmak, fevt edilen sorumlulukları yerine getirerek, yeniden toparlanıp Cenâb-ı Hakk’a yönelmektir. Hakikat ehlince tevbe; duyguda, düşüncede, tasavvur ve davranışlarda Zât-ı Ulûhiyet’e karşı içine düşülen muhalefetten kurtulup O’nun emirleri ve yasakları zaviyesinden, yeniden O’nunla muvafakat ve mutabakata ulaşma gayretidir.

*İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) mâsum ve masûn olduğu halde bazen bir mecliste yetmiş ya da yüz kere istiğfar ederdi; kendi ufku itibariyle, seyyidü’l-mukarrebin olması açısından ve imamlığı zaviyesinden, dualarında adeta nefsini yerden yere vururdu. Bu haliyle de bize nasıl davranmamız gerektiğini talim buyururdu.

Ne kadar değişik zehir ve ne çok zehirlenen insan var!..

*Nefsini sık sık sorgulamayan, istiğfar ve tevbe ihtiyacı hissetmeyen bir insan bütün mesâvîye karşı kapıları aralamış sayılır ve hiç olmayacak şeylerle çarpılır. Çarpıldığı her şey de onu felç eder, hafizanallah. Dünyanın cazibedar güzellikleri zehirler, felç eder. Basit bir aile muhitinden, bir gecekondudan bir gündüz-konduya gelince saltanat zehirlenmesine maruz kalır.

*Basit bir muhitten biraz daha alımlı çalımlı bir muhite gelme.. basit bir takdirden herkes tarafından takdir edilir bir duruma yükselme.. acz, fakr ve kuvvetsizlikten birden bire hiç ummadığı şekilde bir kuvvet ve bir iktidarı elde etme.. Cennet’in kenzi olan “Lâ havle ve lâ kuvvete”yi tamamen kendinde görme.. “istediğimi yaparım, istediğimi işlerim” mülahazasına kapılma.. biraz okuyup yazınca kendini her şeyi bilir zannetme… Bunlar kendisini sık sık kontrol etmeyen/edemeyen, günde birkaç defa ister istiğfar, ister tevbe, ister inâbe, ister evbe havuzunda arınmaya çalışmayan kimselerin zehirlenmeleridir.

*Meseleyi nefis muhasebesine bağlı götürmeyen, nazarı sürekli kalbî ve ruhî hayatta olmayan, günde bir kaç defa “Allahım, her amelimde ihlaslı olmayı, rızana ermeyi, Sana halis aşk u iştiyakla dolu bulunmayı diliyorum, lütfet!..” demeyen insanlar, sayılan hususlardan biriyle zehirlenmekten kurtulamazlar.

Yollar yürünerek alınabilir; azim, irade ve gayretle bugün olmazsa yarın zirvelere ulaşılabilir.

*Marifet, muhabbet ve hal Müslümanlığının oluşma süresi, istidat ve kabiliyetlere göre farklılaşabilir. Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri gibi inkişafa açık müstaid bir fıtrat bile bazı şeyleri altmış yaşından sonra duyup hissettiğini söylemiştir. Hazreti Cüneyd’in bu sözünü, onun altmış yaşına kadar ciddi bir şey duymadığı, görmediği, tatmadığı şeklinde anlamak elbette ki doğru değildir ve böyle bir anlayış o mümtaz ruha karşı saygısızlık olur. Demek ki o büyük insan, gözünü insan-ı kâmil ufkuna dikmiş hep oraya bakıyordu ama o ufka dair bir kısım esintileri duymak belli bir zamana vâbesteydi. Belki de o, bu sözüyle insanlardaki istidat farklılıklarına dikkat çekmek istemişti.

*Her mefkûre insanının, hayatının gayesi bildiği dâvasını ve vazifesini üstün bir gayretle ele alması, kulluğa dair sorumluluklarını derin bir mesûliyet şuuruyla ve fedakârca yerine getirmesi gerekir.

*“Men câle nâle – Yollar yürünerek alınabilir, zirvelere azim, irade ve plânlarla ulaşılabilir; azimle yola koyulan ve yolculuğun gereklerini yerine getirenler hedeflerine nail olurlar.” ve “Men talebe ve cedde, vecede – Bir şeyi gönülden dileyen ve onu elde etmek için azim ve iradesinin hakkını vererek çalışıp çabalayan insan mutlaka istediği o şeyi bulur.” hakikatleri hep hatırda tutulmalıdır.

“Günahım gözümde büyüdükçe büyüdü ama onu alıp affının yanına koyunca, affını tasavvurlar üstü büyük buldum.”

*İnsan, kusurları ve günahları açısından kendisine derin ve kuşatıcı bir bakışla bakmalı; en küçük olumsuzluklarını Everest Tepesi kadar büyük görmelidir. Hani bir Hak dostu diyor ya, “Beni günahlarla tartarsa Hazreti Deyyân / Kırılır arsa-i mahşerde arş-ı mizan” Mü’min, kendine öyle bakmalıdır.

*Esved b. Yezîd hazretleri bütün hayatını dini omuzunda taşımakla ve halis kullukla geçirmiş. Her zaman dini hecelemiş, hep dinle gecelemiş, başka hiçbir şey düşünmemiş. Ruhunun ufkuna yürüme mevsimi gelince, iki büklüm olmuş, ağlamaya durmuş; endişesi yüz kıvrımlarında, gözünün irisinde okunuyormuş. Demişler ki; “Nedir bu hıçkırıklar, günahlarından mı yoksa ölmekten mi korkuyorsun?” Bunun üzerine o büyük Hak dostu, “Hayır hayır, iş çok ciddi; ben günahlarımdan ya da ölümden değil, küfür üzere ölmekten korkuyorum.” cevabını vermiş.

*Vakıa, ümidini yitirmemek ve reca hissini hep canlı tutmak da bir esastır. “Ger günahım kûh-i Kaf olsa ne gam ya Celîl / Rahmetin bahrına nisbet ennehü şey’ün kalîl” (Ey güzel isimlerinden birisi de Celîl olan ulu Sultanım! Gerçi benim günahlarım, büyüklüğünü takdir edemediğim Kaf dağından daha büyüktür. Fakat dağlar kadar günah işlemiş olsam da ne gam; yine kaçkınlar gibi dönüp dolaşıp Senin kapına geldim ya! Hem benim dağlar cesametindeki günahlarım Senin rahmet, merhamet ve af deryalarına nispetle bir “şey-i kalîl”dir; deryada damla bile değil.) Evet, bu reca hissini de yitirmemek lazımdır.

*İmam Gazzali hazretlerinin yaklaşımıyla, insan hayattayken hep havf yörüngeli yaşamalı, Allah karşısında mehabet duygusuyla oturup kalkmalı; fakat can hulkuma gelip el el ile, ayak ayak ile “elveda, elfirak” dedikleri zaman da hep reca soluklamalıdır. İmam Şafii’nin dediği gibi demelidir:

وَلَمَّا قَسَا قَلْبِي وَضَاقَتْ مَذَاهِبِي     جَعَلْتُ الرَّجَا لِعَفْوِكَ سُـلَّمَا

تَعَاظَمَنِي ذَنْبِـي فَلَمَّا قَرَنْـتُـهُ       بِعَفْوِكَ رَبِّي كَانَ عَفْوُكَ أَعْظَمَا

“Kalbim kasvet bağlayıp yollar da sarpa sarınca, ümidimi affına merdiven yaptım. Günahım gözümde büyüdükçe büyüdü ama onu alıp affının yanına koyunca, affını tasavvurlar üstü büyük buldum.”

Kimisi makam, kimisi servet, kimisi iktidar ve kimisi de maharetle zehirlenmiş.

*Evet, zehirleyen faktörler pek çoktur. Mesela, biraz evvel ifade edildiği gibi, gecekondudan, Eşrefpaşa’dan veya Kasımpaşa’dan bir yerlere sıçrayan külhaniler farkına varmadan öyle zehirlenirler ki, kendilerini bir şey görmeye başlarlar. Bir yerde okuduğumu hatırlıyorum: Esasen Hâmân mezar bekçiliği yapıyormuş. Mezar bekçiliğinden Amnofis’in yanına yükselince ve orada şeytânî dehasıyla artık her dediğini dedirtip yaptırınca zehirlenmiş.

*Cenâb-ı Hak, Hazreti Musa’nın (aleyhisselâm) kavminden olan Kârun’a, hazinelerinin anahtarlarını bile güçlü, kuvvetli bir topluluğun zorla taşıdığı büyüklükte bir servet vermiş, fakat o, bu serveti kendi becerisiyle kazandığını iddia etmiş. Hakk’ın, kendisine yaptığı iyilik ve ihsanlara bir şükür ve teşekkür ifadesi olarak insanlara iyilik yapacağı yerde, iyiliğin asıl sahibini unutmuş, kendini bencilliğin gayyalarına salıvermiş ve sahip olduğu servet u sâmânla şımarmış, böbürlenmiş, ferîh fahûr yaşamaya ve ifsada başlamış. O da mal, mülk ve servetle zehirlenmiş.

*Amnofis, halkı ezmek, zayıflatmak, tesirsiz kılmak, sonra da ezikliği kabul ettirerek kitleleri küçük olmaya ve küçük kalmaya alıştırmak suretiyle herkese boyun eğdirmiş. O da karşısında tasmalı ve prangalı halayıklar görmesi sebebiyle zehirlenmiş.

*Samirî ise marifetiyle zehirlenmiş. O aklı eren, konuşmasını bilen, el ve ayak hareketleriyle değişik beceriler sergileyebilen bir insanmış. Fakat o da kendisine bahşedilen bu mârifet ve kabiliyetleri bir buzağı heykeli/putu yapmada kullanmış ve bu sebeple tepetaklak devrilip gitmiş.

*Demek ki, sanatla veya bir başarı ortaya koymakla da zehirlenme oluyor. İnsan, sürekli kendisini kontrol altına almazsa ve dini disiplinlerle kendisini rehabilite etmek suretiyle ahsen-i takvime mazhariyetinin gereklerini yerine getirmeye çalışmazsa, hafizanallah, kendini salmış sayılır. Dolayısıyla da o türlü sebeplerden biriyle zehirlenmesi kaçınılmaz olur.

*En tehlikeli mesh (suret değiştirme, hayvan şekline bürünme) nedir biliyor musunuz? İnsanın, mesh olduğunun farkına varamamasıdır; hâlâ kendini Müslüman zannetmesi ve hala “onu getireceğim” iddiasında bulunmasıdır. Böyle bir gafletin zararı, sadece -bağışlayın- o ferdi küstahlaştırması, şirazeden çıkarması ve meshe maruz bırakması değil, aynı zamanda o yanlış İslamiyet telakkisiyle bir toplumu korkunç bir badire içerisine atmasıdır. Maalesef, günümüz İslam dünyasında böylesine bir fecaat, böylesine bir şenaat, böylesine bir denaet yaşanmaktadır.

“Sen, ey riyakâr nefsim! Dine hizmet ettim diye gururlanma!..”

*Dünyevî beklentilere bağlı olan herhangi bir hizmet akîm kalmaya mahkûmdur. Ancak “Varım ol Dost’a verdim hânümanım kalmadı / Cümlesinden el yudum pes dü cihanım kalmadı” mülahazasıyla, yürüdüğünüz yolda sonuna kadar yürürseniz, sizin karşınızda bütün kuvvetler, aysbergler bile olsa, tuz-buz olur erir gider Allah’ın izni ve inayetiyle.

*Allah’ın lütfettiği hizmet ve muvaffakiyetleri O’nun lütfu olarak bilmek lazımdır. Allah Teâlâ’nın kendi büyüklüğünü göstermesinin vesilelerinden birisi de çok küçük unsurları kullanarak çok büyük neticeleri halk etmesidir. O dilerse, çok küçük ve sıradan insanlara, dâhi ve güçlü kuvvetli kimselerin başaramayacağı işleri gördürür.

*Mazhar olunan başarılar ve güzellikler illa bir sebep ve vesileye bağlanacaksa, şöyle demeli: “Demek arkadaşlar arasında ciddi bir vifak ve ittifak var ki Cenâb-ı Allah tevfikini yâr ediyor. Hizmet gönüllüleri arasındaki kardeşliği bir vesile ve teveccüh kabul ediyor; o teveccühe teveccühle mukabelede bulunarak muvaffakiyetler lütuf buyuruyor.”

*Her fert, bir yönüyle kendi sa’yinin de işin içinde olması itibarıyla, “Ya Rabbî, bana lütfettiğin bu nimetlerin birer istidraç olmasından Sana sığınırım!” demelidir. Alvar İmamı nasıl diyor: “Değildir bu bana layık bu bende / Bana bu lütf ile ihsan nedendir?” Hazreti Pir de bu düşünceyi farklı bir ifadeyle şöyle dile getiriyor: “Nefis cümleden edna, vazife cümleden âlâ.” Yine, “Sen, ey riyakâr nefsim! Dine hizmet ettim diye gururlanma. ‘Allah bu dini, fâcir bir adamla da te’yid ve takviye eder.’ sırrınca, müzekka olmadığın için, belki sen kendini o racül-i fâcir bilmelisin!” diyerek bu hususa dikkat çekiyor. Kim diyor bunu? Doğduğu günden itibaren gözünün içine günahın girmediği bir insan söylüyor. Niye söylüyor bunu? Talebelerine ders vermek için: İşte böyle düşünün, Cenâb-ı Hakk’ın lütuflarını sahibinden bilin!..

Kırık Testi: Toprak ve Gül

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Sadî’nin Gülistan’ında yer alan, “Toprak ol toprak ki gül bitiresin; zira topraktan başkası gül bitirmez.” sözünün kulluk anlayışımız açısından ifade ettiği mânâlar nelerdir?

Cevap: Bu güzel sözü, öncelikle hakikat mânâsında ele alacak olursak şunları söyleyebiliriz: Gül, sadece toprakta biter. Granitin, mermerin veya demirin üzerinde gülün neşv u nema bulması mümkün olmadığı gibi, insanlar nazarında çok kıymetli olan gümüş, altın, zebercet ve yakut gibi değerli madenler üzerinde de gül bitmez.

Esasında öldükten sonra insanların toprağa gömülmesini de bu espriye bağlayabilirsiniz. Ölen bir insan kaldırılıp bir kenara atılmıyor. Bilâkis o, öbür tarafa ait güller bitirmesi için toprağa gömülüyor. Bu, ister acbü’z-zeneb hakikatine, isterse başka bir yoruma bağlansın, insanda öyle bir öz var ki, Allah (celle celâluhu) onun üzerinden insanı yeniden ihya buyuruyor. Fakat bu dünyada henüz toprağa gömülmeden mânen kendisini çürümeye salmış bir insanın ukba yamaçlarında bir gül hâlinde arz-ı endam etmesi mümkün değildir.

Kulluğun Zirvesi: Secde

Öteden beri toprak, hep tevazu ve mahviyetin misali olarak zikredilir. Çünkü o, ayaklar altında ezilmesine rağmen, insanlar ve diğer canlılar için -Allah’ın izni ve inayetiyle- hep bir hayat kaynağı olmuştur. Dolayısıyla insan da yüzü yerde olduğu, hangi konumda bulunursa bulunsun kendisini hep sıfır gördüğü, Allah karşısında el pençe divan durduğu sürece yükselip meyve verecektir. Ancak o, büyüklük taslayıp havada uçmaya kalkıştığında ise bir gün gelecek, tepetaklak yuvarlanıp gidecektir.

Bu açıdan insan, Allah’ın kendisine olan ihsanları, nimetleri ve mazhariyetleri ölçüsünde eğilmelidir. Bu hakikati, namazdaki rükünleri düşünerek zihninizde canlandırabilirsiniz. Mesela “Allahu ekber” deyip, kemerbeste-i ubûdiyet içinde kıyama duran insan, Allah karşısındaki bu hâlini yetersiz görür; O’na doğru ayrı bir âzim ifadesi olan rükûa gider, âsâ gibi iki büklüm olur. Arkasından, “Allah’ım! Bana böyle bir ibadet imkânı verdiğin için Sana şükürler olsun. Sen, ne büyüksün! Sen, ne yücesin! Tek büyük Sen olduğuna göre bana küçüklük düşer. Fakat ben, ayaktaki hâlimle bunu ifade edemem. İşte iki büklüm oluyor ve Senin karşında eğiliyorum.” duygularıyla secdeye kapanır. Daha sonra muradını arıyor gibi başını secdeden kaldırır, âdeta kendisine açılan kapı aralığından O’na bakıyor gibi yönelip, “Hayır, bu yetmedi!” der, tekrar secdeye kapanır.

Nitekim İnsanlığın İftihar Tablosu, أَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ وَهُوَ سَاجِدٌ  “Kulun Rabbisine en yakın olduğu an secde hâlidir.” (Müslim, salât 215; Ebû Dâvûd, salât 148; Nesâî, mevâkît 35) ifadeleriyle secdenin dışında insanın, Allah’a daha çok yakınlaşabileceği başka bir hâlin bulunmadığını ifade buyurmaktadır. Secdenin ifade ettiği bu mânâ bir şiirde şöyle ifade edilmektedir:

“Baş-ayak aynı yerde, öper alnı seccade,

İşte, insanı yakınlığa taşıyan cadde..!”

Başarıları Kendinden Bilme Âfeti

Demek ki insan, ne kadar mütevazi, ne kadar başı yerde, ne kadar iki büklüm ise, o ölçüde Allah’a yakın olacaktır. Esasında Allah’a gönülden inanmış bir insanın başından aşağı sağanak sağanak dökülen nimetler karşısındaki genel mülâhazası budur. O, Rabb-i Kerim’inin sonsuz nimetleri karşısında tevazu ile eğildikçe eğilir, ayağını bastığı yere başını koyar, Sonsuz karşısında sıfır olduğunu ilân ve itiraf eder.

Bu açıdan kendisini dinine, ülkesine ve milletine hizmet etmeye adamış insanlar, hangi başarıları elde ederlerse etsinler, hangi konuma yükselirlerse yükselsinler hiçbir zaman elde edilen başarıları kendilerinden bilmemelidirler. Hep yüzleri yerde olmalı ve O’nun rızasından başka hiçbir beklentiye girmemelidirler; dünyevî veya uhrevî bir geri dönüşe gönül bağlamamalıdırlar. Kendilerini hak yolunda hizmete adamış insanların, yaptıkları hizmetler karşılığında, “Dünyaya ait şu işim hallolsun; rahat yaşayabileceğim bir evim olsun; çocuğum bir yere gelsin.” gibi mülâhazalara girmemeleri gerekir. Bununla birlikte onlar, yapılan hizmetleri Cennet’e girmeye veya Cehennem’den sakınmaya bile bağlamamalı, bunları Allah’ın lütfundan, inâyetinden, riayetinden ve kilâetinden beklemelidirler.

Yoksa dinine, milletine hizmet etme iddiasıyla ortaya çıktıkları hâlde keselerini dolduran, oluşturdukları havuzlara bir şeyler akıtan insanlar, hâl ve tavırlarıyla apaçık yalan söylüyorlar demektir. Yapılan hizmetleri popülizme, alkışa, takdire bağlama, müşarun bi’l-benân (parmakla gösterilen) olma maksadını takip etme, dünyevî bir kısım makamların arkasına düşme hem riyakârlık hem bencillik ve hem de Allah’a karşı saygısızca pazarlığa girme demektir. Bir lütf-u ilâhî olan başarıları ve nimetleri kendilerinden bilen, bunları kendi akıl, zekâ, fetanet ve dirayetlerine veren, bu istikamette Firavunca laflar edenlere bugün bir fırsat verilse bile yarın bu fırsat onların ellerinden alınır, burunları yere sürtülür, bugün şımarıp küstahlaştıkları ölçüde yarın mahcup duruma düşerler. Âdet-i ilâhiye böyledir, onun değiştiği hiç görülmemiştir.

Gübre Ol ki Güller Yetişsin!..

Hakikî bir mü’minin, nail olduğu bir kısım muvaffakiyetleri kendi çıkarları istikametinde kullanması veya üzerinde bülbüller ötüşüyor diye şımarıp küstahlaşması söz konusu olamaz/olmamalı. O, mazhar olduğu ihsan ve ikramlar karşısında, “Acaba ben, gülümle, çiçeğimle, yapraklarımla, kökümle yeniden bir kere daha toprağa dönüp, yeni bir kısım güllerin neşv ü nema bulması için uygun bir ortam ve zemin teşkil edebilir miyim?” mülâhazalarıyla hareket eder/etmelidir.

Üstad Necip Fazıl (makamı Cennet olsun), kendisinden bahsederken, “Beni de bir gübre kabul edin.” derdi. Onun bu sözünü hiç unutmam. Aslında kendi büyüklüğünün farkında olmasına rağmen bu mülâhazalar içinde bulunması onun tevazu, mahviyet ve hacâletini ifade etme adına çok önemlidir. İşte bir mü’min kendisine böyle bakmalıdır. O, bir gül bahçesine dönse, her tarafa ser çekse, dört bir yandan bülbüller üşüşerek onun yapraklarına konsa, onun için şarkılar ve naatlar okusa, o, tekrar yeni güllerin bitmesi adına gül yaprakları hâlinde toprağa dökülmelidir. Zira Allah’ın sağanak sağanak başımızdan aşağıya yağdırdığı nimetleri karşısında bize düşen vazife, mahviyet, tevazu ve hacaletimizi daha da derinleştirme olmalıdır. Hatta birileri, bizden bahsedip de takdirle yâd ettiğinde, biz, “Allah Allah! Ne halt karıştırdık ki bu insanlar, bizim için sövme mânâsına gelen bu övgü dolu sözleri söylüyorlar!” demeliyiz.

Ortaya konulan hizmetleri ille de esbab-ı âdiye içinde bir sebebe dayandırmak gerekirse, onu mü’minler arasındaki vifak ve ittifaka vermelidir. Cenâb-ı Hakk’ın, vifak ve ittifakı kendisine yönelmiş bir teveccüh veya nazar kabul ettiği, teveccühe teveccühle, nazara da nazarla mukabelede bulunduğu düşünülmelidir. Çünkü vifak ve ittifak, tevfik-i ilâhînin en büyük vesilesidir.

Enfâl Sûresi’nde geçen, وَأَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِهِمْ لَوْ أَنْفَقْتَ مَا فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا مَا أَلَّفْتَ بَيْنَ قُلُوبِهِمْ وَلٰكِنَّ اللهَ أَلَّفَ بَيْنَهُمْ إِنَّهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ “(Allah), mü’minlerin kalblerini birbirine ısındırıp bir araya getirdi.  Şayet sen dünyada bulunan her şeyi sarf etseydin, yine de onların kalblerini birleştiremezdin; fakat Allah onları birleştirdi. Çünkü O Aziz’dir, Hakîm’dir.” (Enfâl sûresi, 8/63) âyet-i kerimesinin de işaret ettiği üzere asıl mesele Allah’ın inâyeti, riayeti ve kilâetidir. Biz, O’nunla münasebetimizi ne kadar sıkı tutarsak, O da birlerimizi bin yapar. O, bir damlaya koskocaman deryanın, bir zerreye güneşin, bir karıncaya da gergedanların işini gördürmek suretiyle büyüklüğünü ifade eder. Çünkü Allah’ın, büyüklüğünü ifade etme hususlarından birisi de çok küçük unsurları kullanmak suretiyle büyük işler yapmasıdır.

Nitekim Fahr-i Kâinat Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ruhunun ufkuna yürüdüğünde sayıları otuz-kırk bini geçmeyen sahabe-i kiram efendilerimiz, o dönemin iki süper gücü olan Bizans ve Sasanî’nin hakkından gelmiş, devletler muvazenesinde önemli bir yere oturmuş ve dünyaya yeni bir nizam vermişlerdi. Üstelik onlar, her birisi bugünkü PKK’nın üç-dört katı büyüklüğündeki on bir tane irtidat hâdisesinin üstesinden gelmişlerdi. Hazreti Ebû Bekir (radıyallâhu anh), iki buçuk seneye varmayan hilâfeti döneminde, bütün bu fitneleri bastırmış ve asayişi temin etmişti. Bugün kendilerini büyük devlet olarak görmelerine ve mekanize birliklerinden bahsetmelerine rağmen, PKK gibi bir hâdisenin önüne geçemeyenler hicapla iki büklüm olmalıdırlar.

Toprakla Öyle Bütünleş ki Mezarın Dahi Bilinmesin!..

Allah bes, bâkî heves (Allah yeter, kalanı heves). Alkışa, takdire, alâyiş ifade eden sözlere ihtiyacımız yok. Kemâl-i mahviyet ve tevazu içinde Cenâb-ı Hakk’a karşı hizmet etmeli, O’nun rızasına kilitlenmeli, sonra da yeniden bir güle çekirdek olmak üzere toprağa gömülmeliyiz. Değil hayatta iken takdir edilme, gömülürken bile, “Cenazeme çok insan iştirak etsin.” şeklinde bir arzu ve beklentimiz olmamalıdır. Hatta bir yerde, “Mevtayı nasıl bilirsiniz? Haklarınızı helâl eder misiniz?” şeklindeki sözleri güft ü gû saymalı, asıl olanın Allah’la münasebeti kavi tutmak olduğunu da asla unutmamalıyız.

Silik bir insan gibi yaşamalı ve ruhumuzun ufkuna yürümeyiz. Mümkünse, çağın devasa kâmetinin dediği gibi mezarımızın bile saklı kalmasını istemeliyiz. O, “İki-üç talebemden başka, kimse benim mezarımı bilmesin.” demiştir. Allah aşkına, bu nasıl bir tevhid telâkkisidir; Allah’la ne müthiş bir irtibattır! Nitekim ruhunun ufkuna yürüdüğü günden bugüne birkaç kişinin dışında kimse onun mezarının yerini bilmemektedir. O, eserlerinde dile getirdiği fevkalâde tevazu, fevkalâde mahviyet ve fevkalâde hacâlet ilkesini bir hayat düsturu hâline getirmiş, hayatını nefye bağlı götürmüştür. (Bkz.: Şuâlar s.305 (On Üçüncü Şuâ); Emirdağ Lâhikası 1/106)

Eğer yaptığımız hizmetler neticesinde ille de bir beklentimiz olacaksa o da dünyanın dört bir yanında “ruh-u revân-ı Muhammedî”nin şehbal açması olmalıdır. Fakat bu hususta bile illâ neticeyi görelim diye ısrarcı olmamalı, meseleyi murad-ı ilâhîye havale etmeliyiz. Çünkü O’nun muradının önünde bir murat takip etmek doğru değildir. Biz isteriz, arzu ederiz ama O’nun muradını bilemeyiz. Biz istesek de bazı kömür istidatlar hidayete ermeyecektir. Dolayısıyla biz, Allah’ın (celle celâluhu) ve O’nun Şânı Yüce Nebisi’nin (aleyhi ekmelüttehâyâ) gönüllere taht kurması hususunda kararlı ve ısrarcı olsak da neticeyi Allah’a havale eder, O’nun hüküm ve takdirine razı oluruz.

Bamteli: Karar Kararabildiğin Kadar!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, Ramazan ayı ve bayramından sonraki ilk sohbetinde özetle şunları söyledi:

Çölleri Cennetlere Çevirmenin Biricik Yolu

*“Ey kupkuru çölleri cennetlere çeviren gül!..” İslam dünyasına o kadar gülmüştün; etrafa güller saçmış, gül kokuları neşretmiştin; bir kere daha niye olmasın ki?!. Evet, günümüzde güle, gül kokusuna, gül gibi olmaya çok ihtiyaç var. Gönlümüz gül gibi olursa, gezdiğimiz her yer de -Allah’ın izniyle- ıtriyat çarşısı gibi hep gül kokar.

*Elin-âlemin sağa sola levsiyât savurmasına, kerih kokular neşretmesine bakmamak ve ona takılmamak lazım. Aynı şeyleri yapmakla mukabelede bulunmak, İslamî konumumuz ve duruşumuz itibarıyla bize yaraşmaz, yakışmaz. Güllerin Sultanı da onu hoş karşılamaz. O zaman size karşı yapılan bütün taarruzları güzel bir tavırla savmaya çalışın. El-âlem, hatta sizinle aynı safta bulunan ve aynı kıbleye yönelen insanlar yaylarını gerip size zehirli oklarını atmaya çalıştığında, siz yayınızı gerin, okunuzun ucuna bir gül yerleştirin ve onlara bir gül atın; duygu ve düşüncelerinizi bu tavırla ortaya koymaya çalışın.

Allah’ın Rahmet ve Bereketi Birleşen Gönüller Üzerine Yağar!..

*Allah’ın ümmet-i Muhammed’e en büyük lütuflarından bir tanesi, onların kalblerini te’lif etmesi, onları bir araya getirmesidir. Gönülleri birbirine ısındırmak çok zordur. Kalbleri telif edecek, insanları birbirine sevimli kılacak ve dostluk köprülerinin kurulmasını sağlayacak olan sadece Allah’tır. Nitekim İlahî Kelam’da “Şayet sen dünyada bulunan her şeyi sarf etseydin, yine de onların kalblerini birleştiremezdin; fakat, Allah onları birleştirdi. Çünkü O Aziz’dir, Hakîm’dir (üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibidir).” (Enfâl, 8/63) buyurulmuştur. Evet, kalbleri birbirine ısındırmak, insanları bir araya getirmek ve onlardan bir vahdet örgülemek için dünya dolusu altın, gümüş sarfedilse yine de yeterli olmaz. Te’lif belki ittihattan ve vifaktan evvel gelir. Bu, en basitinden, en seviyesizce bir araya gelmeye denir. Bunun üstünde esas vifak ve ittifak vardır.

*Vifak ve ittifak, sizin aranızda problemleri çoğaltmama adına da önemlidir. Çünkü insanın belli ölçüde bir enerji kapasitesi vardır. Onu dağıtacak olursanız, asıl vazifenizi gereğince eda edemezsiniz. Hazreti Pîr’in ifadesiyle, iki elimiz var; dört elimiz olsaydı dahi bu hizmete yetmezdi. Öyle dağılırsak, konsantre olamazsak, en basit işlerde bile başarı sergileyemeyiz, başarılı olamayız. Kendimiz, kendimiz olma çizgisinde kendimizi ifade edemediğimizden dolayı, başkalarına da bir şey anlatamayız.

*Hazreti Üstad, “Vifak ve ittifak tevfîk-i ilâhinin en büyük vesilesidir.” diyor. Bir dua!.. Siz birleşirseniz, Allah da muvaffakiyetlerini sağanak sağanak başınızdan aşağıya yağdırır.

“Hoş gör!.. Hoş göremezsen bari nâhoş görme!.. Nâhoş görsen de dillendirme!..”

*Kötülükleri dahi iyilikle savmaya çalışmak bir mü’min ahlakıdır. Kur’an-ı Kerim’de bu husus farklı şekillerde nazara verilmektedir. Bu cümleden olarak şöyle buyurulmaktadır:

وَلَا تَسْتَوِي الْحَسَنَةُ وَلَا السَّيِّئَةُ اِدْفَعْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ فَإِذَا الَّذِي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَأَنَّهُ وَلِيٌّ حَمِيمٌ

“İyilikle kötülük bir olmaz. O halde sen kötülüğü en güzel tarzda uzaklaştırmaya bak. Bir de bakarsın ki seninle kendisi arasında düşmanlık olan kişi candan, sıcak bir dost oluvermiş!” (Fussilet, 41/34)

*Hoş gör!.. Hoş göremezsen bari nâhoş görme!.. Nâhoş görsen de dillendirme!.. En azından bu mertebelerden, bu yörüngelerden birinde yol almaya bakmak lazım. 

*Yanlış bulduğum bir Türk atasözü var: “Kendisine iyilik yaptığın insanın şerrinden sakın!” Belki gerçekten öyle namert insanlar, cibilliyeti bozuk olanlar bulunabilir. Ama o sözün yerine esasen sizin düşünce dünyanızı aksettiren şu söz daha uygun: “Şerrinden korktuğun, kötülüğünden endişe duyduğun kimseye dahi bir damlacık bile olsa iyilikte bulun.” (…) Endişe duyduğunuz insanların o endişe verici hislerini, gayzlarını, kinlerini, nefretlerini bu istikamette kırmaya çalışmak lazım. Böyle yapıldığı takdirde, siz karşınıza çıkacak problemleri de azaltmış olursunuz. Tabir-i diğerle, güzergâh emniyetini de sağlamış olursunuz.  

Ayrıştıran Değil Birleştiren, Kutuplaştıran Değil Buluşturan Olmalı!..

*Kendiniz olun!.. Kendiniz!.. Anadolu insanı!.. Ayrıştıran, parçalayan, insanları birbirine düşüren, kutuplaştıran, bir kısım avantajlar tanımak suretiyle bazılarını yanına çeken ve diğerlerine karşı cepheleştiren kimseler gibi olmayın! 

*Her yeri Allah’ın izni ve inâyetiyle bir gül bahçesine çevirmek lazım. Hususiyle gülün hâre (diken tarlasına) düştüğü dönemlerde! “Gül hâre düştü, sînefigâr oldu andelib / Bir hâre baktı bir güle, zâr oldu andelib” (Gül dikenliğe düşünce, bülbülün sinesi yaralandı / Bülbül, bir güle, bir de dikene baktı, oracığa yığılıverdi) (Nâilî-i Kadîm) Böyle bir dönemdesiniz. Size ağlamak, kirleri gözyaşlarıyla yıkamak, gönül heyecanlarıyla şiddeti hiddeti def etmek ve Allah’ın izn u inâyetiyle iman gücüyle de hiç durmadan, yorulmadan, benzini bitmeyen arabalar gibi, güneş enerjisiyle işleyen arabalar gibi sürekli yol almak düşüyor!.. 

Korkunç Tahrip Gayretlerine Rağmen İki Çürük Taşı Bile Düşüremediler!..

*Hiçbir yerde bir tevakkuf yaşanmadı. Neye rağmen? Tahrip çok kolaydır. Şu bina zannediyorum dört beş senede yapıldı. Vefalı bir Anadolu insanı sadakası olarak Altın Nesil Vakfı adına yaptı bunu. Bu bina dört beş sene sürdü ama iki tane dinamit yerleştirdiğinizde bunu iki dakika içinde yerle bir edersiniz. Hazreti Pir, “Tahrip çok kolaydır, tamir çok zordur.” der. Bir şeyi deforme etmek çok kolaydır ama o şeyi yeniden hüviyet-i asliyesine sokabilmek için senelere ihtiyaç vardır, belki birkaç nesle ihtiyaç vardır. Sizin vazife ve misyonunuz bu işte.. bunu yapacaksınız Allah’ın izniyle. 

*Tahribat o kadar sert, hızlı, intikam duygularına bağlı, ölçüsüz kıstassız, her şeyi mübah sayarak, yalanı iftirayı meşru göstererek yapılıyor olmasına rağmen, iki tane çürük taşı bile düşüremediler. Belli ki Allah’ın sizin üzerinizde büyük bir inayeti var. Bu inayet, o inayete karşı şükür ister. Cenâb-ı Hak, “Şükrederseniz -izz-ü celalime kasem ederim ki- Ben de nimetlerimi artırırım.” buyuruyor. Allah’a binlerce hamd ü sena olsun.

*“Küfür devam eder ama zulüm devam etmez!” Küfür mahkeme-i kübraya kalır; Allah kendi huzur-u kibriyasında onu cezalandırır; fakat zulüm umumun hukukuna tecavüz, masum insanların hukukuna tecavüz olduğundan dolayı er-geç dünyada cezasını bulur. Zulmedenler cezalarını bulurlar. 

Hicap İçinde İki Büklüm Yanınıza Geldiklerinde…

*Bir gün birileri ettikleri zulümden hicap duyacaklar, utanacaklar, yanınıza gelecekler. Şu sözü çok vird-ü zeban edin: “لَا تَثْرِيبَ عَلَيْكُمُ الْيَوْمَ يَغْفِرُ اللّٰهُ لَكُمْ وَهُوَ اَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ” (Daha önce yaptıklarınızdan dolayı bugün size kınama yoktur. Allah, sizi de affeder. O, Merhametlilerin En Merhametlisi’dir.) Hazreti Yusuf (aleyhisselam) söylemişti kardeşlerine karşı. Yusuflar Yusufu (sallallâhu aleyhi ve sellem) da Mekkelilere karşı söylemişti bunu. 

*Mekke’nin fethi gerçekleştirildikten sonra herkes Rahmet Güneşi’nin etrafında toplanır ve O’nun gözünün içine bakarak kendileri hakkında vereceği kararı beklemeye başlarlar. Allah Rasûlü (aleyhissalâtü vesselam), heyecan ve endişeyle bekleşen Mekkelilere, “Şimdi size ne yapmamı umuyorsunuz?” diye sorar. Esasen O’nun nasıl merhametli, affedici ve civanmert bir insan olduğunu iyi bilen bazı Mekkeliler, “Sen kerimsin, kerim oğlu kerimsin!” şeklinde karşılık verirler. O’nun hedefi ne sırf gâlip gelmek, ne maddî zafer, ne mal, ne mülk, ne hükümdarlık, ne de toprak fethidir; O’nun hedefi, adaletin ikâmesi, insanların kurtuluşu ve onların kalblerinin fethidir. Şefkat Peygamberi, o âna kadar düşmanlık yapan, senelerce kendisine ve Ashabına her türlü işkenceyi reva gören o insanlara karşı kararını şöyle açıklar: “Size bir zaman Hazreti Yusuf’un kardeşlerine dediği gibi derim: ‘Daha önce yaptıklarınızdan dolayı bugün size kınama yoktur. Allah, sizi de affeder. O, Merhametlilerin En Merhametlisi’dir. Gidiniz, hepiniz hürsünüz/serbestsiniz!” Aslında bu sözler, “İçinizde herhangi bir burkuntu duymayın. Kimseyi cezalandırma niyetinde değilim. Herkes karakterinin gereğini sergiler. Siz, bir dönemde kendi karakterinizi sergileyip üslubunuzu ortaya koydunuz. Benim üslubum da işte budur!” mülahazasının ifadesidir.

*Bu yolun doğru olduğuna inanıyorsanız, dönerseniz mele-i alânın sakinleri dönek der. Yolun doğruluğuna inanıyorsanız şayet, dönemezsiniz!.. Bu doğru yolda Allah’ın izni ve inayetiyle yürüdüğünüze inanıyorsanız, Allah’ın gelecekte bu meseleyi katlayarak daha da büyüteceği mevzuunda şüpheniz olmasın!..

Endişe, Ümit ve Tevekkül

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin, 6-7 saat önce sona eren sohbetinden bazı cümle ve paragraflar şöyle:

*İncitseler de incinme! Sövseler de, sövmeyi tahayyül bile etme! Nöronlarına hâkim isen, rüyalarına bile girmesine meydan verme! Muktezâ-yı beşeriyet olarak, hayaline gelip çarpabilir o türlü olumsuz esintiler. Hemen sıyrılmaya bak onlardan!

Savrulanlarla Savrulmamalı!..

*Başkalarının insanlık dışı tavırları ve davranışları bizi önüne katıp, aynı düşünce ve aynı anlayışa sevk ediyorsa, irademiz zayıf ve ayağımızı sağlam yere basamıyoruz demektir. Elin âlemin savulması veya savrulması bizde savrulma meydana getiriyorsa, sabitkadem değiliz demektir.

*Varsın herkes kendi karakterinin gereğini yapsın, söylesin, yazsın, çizsin; elli türlü iftiraya başvursun; yalanın katmerlisini söylesin. “Yalan bir lafz-ı kâfirdir” diyor çağın müceddidi; yalan, münafıkların da en birinci sıfatı. Kimileri yüz defa yalan söylese de bu sizi tek bir yalan söylemeye sevk etmesin! Başkalarının öyle bir kâfir sıfatını irtikâp etmesi, onu sizin irtikâp etmenizi mubah kılmaz. Haram her zaman haramdır.

*“Herkes karakterinin, maddî manevî donanımının gereğini sergiler. Yol bakımından kim dosdoğru hidayet üzerinde, onu Allah bilir!” (İsrâ, 17/84) Kendimizi Allah’ın bilmesine göre ayarlamak mecburiyetindeyiz. Madem Allah biliyor her şeyi, onları da biliyor, sizi de biliyor! Herkese yaptığına göre muamele edecek. Bazılarının fiilleri zulüm seviyesinde olmuşsa, dünyada cezalarını çekecekler. Küfürse, mahkeme-i kübrâya bırakılacağını yine Hazreti Pîr-i Muğân, Şem-i Tâbân ifade buyuruyor. Bize mü’mince nezaketimizi korumak düşer.

*Öyle görülüyor ki, imana ve Kur’an’a gönül vermiş, bir yönüyle millî dinî mefkûrelerini bayraklaştırmaktan, Hazreti Pîr’in ifadesiyle o yüksek gâye-i hayallerini realize etmekten başka bir mülahazası olmayan insanlara bundan sonra da gelen çelme takacak, giden çelme takacak. Bazıları kündeye alacak; bazıları el ense yapacak. Fakat siz bütün bu oyunlara gelmemeye bakarak, Allah’ın izni ve inâyetiyle, sürekli, hiç yılmadan işinizi devam ettirmeye bakmalısınız.

*İnsanlara karşı edep çerçevesinde hareket etmeyenlerin, Allah’a karşı edepli olmaları da beklenemez. Size karşı edepsizce davranan ve hakkınızda yalanın her türlüsünü tecvîz eden kimselerin Allah’a karşı saygılı oldukları da düşünülemez.

*Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’a ait bir beyan: “Aza teşekkür etmeyen, çoğa da teşekkür etmez.” Bir başka nebevî söz: “Şükrü insanlara karşı ahlak haline getirmemiş birisi, Allah’a da teşekkür etmez.” Yani o kaba saba, küstah, nankör birisidir.

*Demek ki insan teşekkürü tabiatına mâl etmiş, içselleştirmiş, bir derinliği haline getirmişse, insanların yaptığı iyiliklere karşı güzel mukâbelede bulunur ve böyle biri Allah’a karşı teşekkür, hamd ve senâda da katiyen kusur etmez. Bu, Peygamber yolunda yürüyenlerin -Allah’ın salât ve selâmı üzerlerine olsun-, müctehidîn-i fihâm yolunda yürüyenlerin, müceddidîn-i kirâm yolunda yürüyenlerin, Hazreti Müceddid-i A’zam yolunda yürüyenlerin şiarı olmalı!

Efendimiz’in Endişeleri

Soru: Şüphesiz sika ufkunun kahramanı olan Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz, kara bulutların toplanması ve rüzgârın sert esmesi karşısında dahi mübarek çehresine yansıyacak ölçüde endişelenir ve duaya dururdu. Bugün mü’minler olarak lakayt denecek kadar rahat yaşadığımız, hatta tevekkül ile vurdumduymazlığı birbirine karıştırdığımız söylenebilir mi? Hadiseleri derinden duyma ile imanın kuvveti arasında bir münasebet söz konusu mudur?

*Evet, dediğiniz o husus öyleydi; Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) havada bir bulut belirdiği zaman endişe duyar ve duaya dururdu.  Çünkü bazı kavimlerin başına bela gelirken ilk defa bir emare olarak öyle bir şey zuhur etmişti. Nitekim Kur’an’da şöyle buyurulmaktaydı:

فَلَمَّا رَأَوْهُ عَارِضًا مُسْتَقْبِلَ أَوْدِيَتِهِمْ قَالُوا هَذَا عَارِضٌ مُمْطِرُنَا بَلْ هُوَ مَا اسْتَعْجَلْتُمْ بِهِ رِيحٌ فِيهَا عَذَابٌ أَلِيمٌ

“Vaktâ ki, bildirilen azabı, vâdilerine doğru enlemesine yayılarak ilerleyen bir bulut halinde görünce, ‘Bu, dediler, bize yağmur getiren bir bulut!’ (Hazreti Hûd şöyle dedi) Hayır bu, sizin gelmesi için acele edip durduğunuz şeydir, yani can yakıcı azap taşıyan bir rüzgârdır! Rabbinin izniyle her şeyi devirip yerle bir eden bir kasırgadır.”(Ahkâf, 46/24)

*İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhissalâtü vesselam) şiddetli bir rüzgar estiği zaman yine “Acaba bu Ad kavmininin altını üstüne getiren o rüzgar gibi mi? Kayaların içine giren o insanları yerlerinden söküp saman çöpü gibi ve ağaçların başından aşağıya dökülen, riha maruz o tibn-i bikararlar gibi sağa sola savurur mu?” diye endişe duyar, rengi benzi kaçar, bent-beniz kalmazdı. Allah’a ne kadar iman ediyorsa ve O’na karşı ne ölçüde reca duygusu varsa, adeta o ölçüde de korkuyor, Allah’ın büyüklüğü karşısında mehafet ve mehabet hisleriyle dolu bulunuyordu. Çünkü O, ihsan abidesiydi. O (sallallâhu aleyhi ve sellem) Cîlî’nin ifadesiyle mutlak manada insan-ı kâmildi. Her şeyi belki bütün insanlığın duyduğu derinlikte duyuyordu.    

Yakarışla Geçen Gecelerin Finali

*Efendimiz’in (aleyhi efdalüssalati vetteslimat) bu korkusunu bizim endişe duyduğumuz basit, sıradan korkulara irca etmemek lazım. Bir canavardan korkmak, bir zelzele olduğunda korkmak gibi değil O’nunki. O, ümmeti adına endişe duyardı. “Acaba kusurumuz mu oldu?” diye düşünürdü. Zira mukarrebîn kusura kendi zaviyesinden bakar. Onun için, rüzgârın sertçe esmesi, semada bir bulutun belirmesi, bir şimşeğin çakması, bir gök gürültüsü gibi hadiseler karşısında “Acaba Cenâb-ı Hak bununla tedip mi ediyor, tazip mi ediyor?!.” der; ümmetinin başına bir şey geleceğinden endişe duyardı.

*Müşfik Nebî, bir gece hangi işarete ve endişeye binaen, kim bilir nasıl sarsılmıştı ki, o âna kadar günler geceler boyunca tekrar edip durduğu, Hazreti İbrahim’in duası olan, “Ya Rabbî! Doğrusu onlar (putlar) insanların çoğunu saptırdılar. Artık bundan sonra kim bana tâbi olursa, o bendendir. Kim de bana karşı gelirse, o da Senin merhametine kalmıştır, şüphesiz Sen Gafûrsun, Rahîmsin.” (İbrahim, 14/36) mealindeki ayet ile; Hazreti İsa’nın duası olan, “Ya Rabbî! Eğer onları cezalandırırsan, şüphe yok ki onlar Sen’in kullarındır. Onları affedersen, Aziz ü Hakîm (üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibi) ancak Sen’sin!” (Mâide, 5/118) mealindeki ayeti yine sabaha kadar tekrar tekrar okumuş, ellerini kaldırıp “Allah’ım! Ümmetimi (mağfiret et), ümmetimi (mağfiret et!)” diye yalvarmış ve ağlamıştı. Bunun üzerine Allah Teâla, “Ey Cebrail! Muhammed’e git ve O’na de ki: Biz seni ümmetin hususunda razı edeceğiz ve asla kederlendirmeyeceğiz.” buyurmuştu. İşte o gece, nice zamandır devam etmekte olan dert, ızdırap, dua ve gözyaşı gecelerinin finali gibiydi, bir manada “final gecesi”ydi.

Efendimiz “Ümmetim arasına ihtilaf ve iftirak düşmesin!..” Dedi, Fakat…

*Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), başta sahabe-i kiram efendilerimiz olmak üzere, kıyamete kadar gelecek bütün ümmeti hakkında o endişeyi duyuyordu. Mesela, İnsanlığın İftihar Tablosu “Ümmetim arasına ihtilaf ve iftirak düşmesin!..” diye içi yanarcasına inleyip duruyordu.

*Vifak ve ittifak tevfik-i ilahinin en mühim vesilesiyse, Muhyiddin İbni Arabi hazretlerinin mukabileyn mülahazasına bağlayarak diyebiliriz ki, ihtilaf ve iftirak da bir yönüyle hezimetin en büyük sebebidir.

*Fahr-i Kâinat Efendimiz (aleyhi ekmelüttehâyâ), yine bir gün ümmet-i Muhammed’in dertleriyle iki büklümken, Hazreti Rahman u Rahîm’den üç talepte bulunmuştur; ümmetinin geçmiş kavimler gibi toplu helâke uğramaması, bir düşmanın tasallutunda ebediyen kalmaması ve tefrikaya düşmemesi için niyaz etmiştir. Allah Teâlâ, Rasûl-ü Ekrem’inin ilk iki duasını kabul eylemiş, fakat üçüncüsünü belli hikmetlere binâen geri çevirmiştir. Cenâb-ı Zülcelâl Hazretleri, mealen şöyle buyurmuştur: “Habibim, Ben bir hüküm verirsem, artık o öylece gerçekleşir. Sana ahdim olsun ki, ümmetini umumî kıtlıkla cezalandırmayacağım, toplu şekilde helâke uğratmayacağım ve köklerine kibrit suyu akıtıp mevcudiyetlerine tamamen son verecek bir düşmanı onlara musallat etmeyeceğim. Fakat, onlar kendi aralarında kavgaya tutuşup birbirlerine kıyacaklar!..” Evet, başka kavimler isyana daldıkça semavî ve arzî afetler onları bütünüyle kırıp geçirmiştir; ama ümmet-i Muhammed böyle bir akıbetten sıyanet edilmiştir. Ne var ki, inananların da cürüm işledikçe birbirlerine düşmeleri, birlik ve beraberliklerini kaybetmeleri, ihtilaf ve iftiraklarla hırpalanmaları mukadderdir. İşte, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) Efendimiz, böyle bir felaketin ümmetinden uzak olması için de dua dua yalvarmış; ancak, bazılarını tahmin ettiğimiz ama ekseriyetini bilemeyeceğimiz pek çok hikmete binâen Cenâb-ı Hak, Habîb-i Edîb’inin bu niyazına “kabul” mührü vurmamıştır.

*Kanaatimce, bu hikmetlerden birisi, insan iradesine dikkat çekmek ve ittifakın iradeye vâbeste bir mesele olduğunu bildirmektir. Vifak ve ittifakın temini için insanlardan iradelerinin hakkını vermeleri istenmektedir. Şüphesiz, “hissî kardeşlik” de önemli bir esastır; ancak yeterli değildir. Uhuvvet ve ittifak mevzuu hissîlikten daha çok aklî, mantıkî ve irâdîdir; gerçekleşmesi için de karar, azim ve gayret gereklidir. Mü’minlerin anlaşıp birleşmelerinde ve birbirlerini sevmelerinde esas olan, hissîlikten öte, duygu, düşünce, inanç ve itikat birliğinin, içtimaî mutabakatı iktiza etmesine bağlı mantıkî kardeşliktir. Bundan dolayıdır ki, Nur Müellifi, meselenin daima mantıkî yönlerini ve dinamiklerini nazara vermiştir. Mesela; “Hâlıkınız bir, Mâlikiniz bir, Mâbudunuz bir, Râzıkınız bir, bir, bir… Bine kadar bir, bir. Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir… Bir, bir, yüze kadar bir, bir!..” demiştir. Öyleyse, insan, bütün bu ortak noktaları nazar-ı itibara almalı, ittifak ve uhuvvetin lüzumunu kavramalı ve sonra da onun tesisi için iradesini ortaya koymalıdır.

*“İlle de ben, benim dediğim, benim düşüncem, benim mülahazam, benim tayfam, benim takımım…” dediğiniz zaman, hiç farkına varmadan bugün belli bir zümreyi karşınıza almış olursunuz. Siz bu huylarınızla hareket ettiğiniz takdirde, yarın karşınıza almayacağınız kimse kalmaz. Bugün birilerine diş gösteriyor, bir yönüyle o huyunuzla ortaya çıkıyorsanız ve o sizin tabiatınız ise, yarın başkaları çok korksun, onlara da diş gösterecek, onları da ısıracaksınız demektir, hafizanallah. Onun için mülayemet, mülayemet, mülayemet.

Nurunuz Sönmez, Söndürülemez Ama…

*Peygamber Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) sadece dua yönüyle bakacak olursanız, zannedersiniz ki bütün işi-gücü dua. O’nu dua yönüyle müceddidler, büyük veliler ve çağımızda Hazreti Pir tam temsil etmiş.

*Bugün müminler olarak çok rahat yaşadığımız, hatta tevekkül ile vurdumduymazlığı birbirine karıştırdığımız söylenebilir mi? Bazılarımız itibarıyla “evet” diyebiliriz. O meseleyi derince duyan insanlar vardır. Dudaklarından her an dualar dökülen insanlar vardır. Namazını bitirip yemeğe gelirken, o arayı bile boş geçirmeyip sürekli dua eden insanlar vardır.

*Şimdi sağanak sağanak belalar geliyor başımıza. (Fuzulî’nin sözünü az değiştireyim) “Dertliyim dersen belayı dertten âh eyleme / Âh edip âhından ağyarı âgah eyleme.” Bu âh eylememe, size katlanmış bir sevaba vesile olur. Fakat belaların böyle sağanak sağanak geldiği dönemde bir de tazarru ve niyazda bulunma, sürekli sızlanıp denecek şeyleri deme çok önemlidir. Böyle belaların yağdığı bir dönemde bir dakikamızı dahi boş geçirmemeli ve başka işlerimizi yaparken bile mülahazalarımızla olsun Cenâb-ı Hakk’a teveccüh ve niyazda bulunmalıyız.

*Kaldı ki bir yönüyle, devahi (bela ve musibetler) çok büyük. Adamlar tamamen tenkile (kökten kazımaya) karar vermişler. Fakat emin olun, bu iş Cenâb-ı Hakk’ın size lütfuysa şayet, katiyen hiç kimse onu kökten kazıyamayacaktır Allah’ın izni ve inayetiyle. “Takdîr-i Hudâ kuvve-i bâzu ile dönmez / Bir şem’a ki Mevlâ yaka, üflemekle sönmez.” (Ziya Paşa) Sönmeyeceğine, söndürülemeyeceğine içten iman u izanla vazifeye devam Allah’ın izni ve inayetiyle.

*Bir insan, imanının gücü nispetinde, endişe duyulacak şeylerden derin endişe duyar, sevinecek şeylerden de o ölçüde sevinç duyar. İmanının derinliğiyle mepsuten mütenasiptir (doğru orantılı) bu duyma meselesi. İnancınız ne kadar güçlüyse o kadar akıbet-endiş olursunuz. Zaten, akıbetinden endişe etmeyenin akıbetinden endişe edilir.

Haset ve Zulüm Karşısında İman, Ümit ve İtminan Solukları

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin bu sohbetinden bazı paragraflar:

Daima Ümit Soluklamalı, Hep Ümit Kaynağı Olmalı!:.

*Gamı-tasayı bırak iraden canlı ise! Ümit kaynağı ol, olabilirsen herkese. Öyle otur, öyle kalk, öyle düşün, öyle konuş, öyle davran ki, sana bakan insanlar ümitle şahlansınlar. Ümitleri kırıcı; geleceği karanlık gösterici düşüncelerden uzaklaş! En karanlık anlarda bile ümit solukla!

*Başkalarının da başvuracağı, kuyunuza kova salacağı bir “menhelu’l-azbi’l-mevrûd” (tatlı su kaynağı) olun! Herkes size kova salsın! Zaten kova salınmayınca kuyu kurur! Mutlaka bir şeyler vermesi lazım ki, ona bir şeyler verilsin. Hep vermenin yolunda olmak lazım. Verirseniz, verme lazım-ı gayr-ı müfârıkı, sıfat-ı sâbitesi olan Zât, O da size verir! Sürekli verene verilir. Elden tutanın elinden tutar. Başkalarını aydınlatanın yolunu aydınlatır. Siz bir mumla yola çıkarsınız, O hiç farkına varılmadık şekilde sizin önünüzde projektörler yakar; sizinle beraber başkalarının yolu da aydınlanır.

*Sırât-ı müstakîmde yürümek öbür tarafta sırâtı geçmenin referansı olur. Burada, sapmadan, devrilmeden, düşmeden, yola takılmadan o sırât-ı müstakîmde yaşıyorsanız, öbür tarafta da öyle küheylan gibi şahlanır geçersiniz. Hayır! Melekler gibi kanatlanır geçersiniz! Ve ateşteki zebâniler seslenir: “Çabuk geçin! Ateşimizi söndürüyorsunuz.” Burada ateş söndürmüşseniz, orada ateş söndürmeye namzetsiniz demektir. Uğradığınız her yeri güllük gülistanlık haline çevirirsiniz.

Birlik ve Beraberlikteki Güç

*İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “İnsanların arasına karışan, onların eza ve cefalarına katlanan mü’min, halktan uzak duran ve onların eziyetlerinden emin olmaya çalışan mü’minden daha faziletli, mükafatça daha üstündür.” Bir de doğrudan doğruya toplumun içinde kenetlenerek; onlarla beraber bir mefkûreyi, bir gaye-i hayali realize etmeye çalışmak vardır ki, bu çok büyüktür. İştirak-ı a’mâl-i uhreviye cihetiyle, sizinle beraber o mevzuda soluklanan, sizinle beraber koşan bir milyon insan varsa, siz o bir milyon insanın sevabına da mazhar olursunuz. 10 milyonla beraber hemdem, hemhâl iseniz; bir bünyân-ı mersûs gibi, kubbedeki taşlar gibi veya pırlantalar gibi başbaşa vermiş, orada ayakta duruyorsanız, 10 milyonun sevabı sizin defterinize de akar, 10 milyonun makbuliyetine göre Allah size bakar, 10 milyonun makbuliyetine göre mele-i âlânın sakinleri sizinle münasebete geçmek isterler; siz artık bir fert değilsiniz, 10 milyonsunuz!

*Bir ve beraber olma çok önemlidir. “Vifak ve ittifak tevfîk-i İlâhiyenin en büyük vesilesidir!” yine o Sultan’a ait bir söz. Birlik ve beraberlik içindeyseniz, Cenâb-ı Hakk’ın sizi muvaffak kılmasına bir dilekçe vermişsiniz demektir. O da Kendi kapısına giden dilekçelerin hiçbirisini boş çevirmez. Ellerinizi açmışsanız, soluklarınız da birleşmiş, bir koro halinde semalara doğru yükseliyorsa, ona cevap farklı olur! Böyle bir isteğin geriye dönüşü de çok farklı olur! Öyle bir isteğe çok farklı cevap verirler.

Kötülükte Yardımlaşanlar ve Vebal İskeletleri

*Meselenin müsbet/pozitif yanında bu böyle olduğu gibi, şirretlik, anarşi, tiranlık yanında, bir yönüyle narsisizm yanında da öyledir. İnsan, ferden ferdâ bu negatif şeyleri yaşıyorsa, o kadar zararlıdır. Bir tek insandır o; bir tek insanı zehirleyecek kadar negatif potansiyele sahiptir. Bir tek insanı şirazeden çıkaracak kadardır. Bu da o negatif cephede halvetîliktir, tek başına olmaktır.

*Fakat bir de konumu, makamı, müessiriyeti ve çevresi olan biri, kitle psikolojisiyle kendisini takip eden insanları arkasına almış, o da binlere, milyonlara, milyarlara ulaşmışsa şayet, hafizanallah, bir sürü insanı kör kütük arkasından sürüklemiş olur; onun da vebali o kadar olur. İnsanları körleştirme, kütük haline getirme, herhangi bir mefkûresiz arkasından koşturma, yalanına da doğru gibi baktırma! Böyle bir vebali irtikap ettiğinden dolayı onların içindeki o fertler, adeta o vebali temsil ediyor gibi olurlar. Onlar da bir vebal şahsı, âbidesi veya vebal iskeleti haline gelirler.. vebal iskeleti, günah iskeleti, hacâlet iskeleti, rezalet iskeleti haline gelirler. Ne mırıldanılıyorsa onu mırıldanırlar. Ortaya ne atılıyorsa, onun arkasından sürüklenir giderler. Kendilerini geriye dönülmez bir ırmağa salmışlardır ki, hafizanallah, birkaç adım ötede helâket, felaket kendilerini bekliyordur. Bu da o meselenin negatif yanıdır.

*Meselenin pozitif yanında bulunmamız gerekir. Kendimizi onların o -bağışlayın- densizce tavırları, densizce beyanları, densizce mütalaaları içine salmamak, onlarla meşgul olmamak, dağılmaya meydan vermemek lazım. Derlenip toparlanıp esas kendi dünyamızı ihyâ etmeye, kendi ruh âbidemizi ikâme etmeye bakmalıyız Allah’ın izni ve inâyetiyle.

Yürüdüğünüz Yolda Şüpheniz Yoksa…

*Büyük ölçüde öyle de olmuştur Allah’ın izniyle. Siz burada nasıl kendinizi diğer arkadaşlarınızla beraber hissediyorsunuz, dışarıda esen o bâd-ı hazanın hiç tesirinde kalmamış gibi bir tavır içindesiniz, inanın bana, dünyanın değişik yerlerindeki o adanmışların, okul, üniversite, kültür lokalleri, okuma salonları, imam hatipler açmak üzere, irşad adına dünyanın değişik yerlerine giden arkadaşların hiçbirinde en küçük bir sarsıntı müşahede edilmedi. Belki sizin ülkenizde, o mübarek ülkede fırtınalar şiddetli esebilir. O fırtınaların tesiriyle -alfa, beta, gama tesiriyle- sarsıntı yaşayanlar olabilir. Bazen arzu ettiğiniz tabloyu göremeyebilirsiniz. Beklediğiniz potansiyeli bulamayabilirsiniz. Evinizde, yurdunuzda, üniversiteye hazırlık kursunuzda, üniversitenizde, değişik tehditler karşısında, baskılar karşısında -herkesin immun sistemi o kadar baskıya mukavemet edecek durumda değildir- sarsıntılara şahit olabilirsiniz. Fakat dünyanın hiç umurunda değil o mesele, herkes bildiği gibi yapıyor.

*Girdiğimiz ve yürüdüğümüz yolun doğruluğuna inanıyorsak, bize, Allah’ın izni ve inayetiyle, hiç sarsılmadan o yolda yürümek düşer. Allah’ın nâm-ı celîl-i İlâhîsini ilan etme mevzuunda şüpheniz var mı? Bunun olumlu bir şey olduğu mevzuunda şüpheniz var mı? Hazreti Rasûl-ü Zîşân’ın, Rûh-u Revân-ı Muhammedî’nin dünyanın dört bir yanında şehbal açmasının çok önemli bir hadise olduğunda şüpheniz var mı? Herkes, Allah’ın size olan mesajı, şu mübarek Kur’ân-ı Kerîm’i tanısın, duysun, öğrensin; bunun isabetli bir iş olduğunda şüpheniz var mı? Tarihten tevârüs ettiğiniz, ruh ve mana köklerinden size akıp gelen o usarenin insanlık için yararlı bir şey olduğunda şüpheniz var mı? Şayet bu hususlarda şüpheniz yoksa, Allah sizinle beraberdir! Bunlara inanıyorsanız, gevşekliğe düşmeyin, tasalanmayın, Allah sizinle beraberdir! Ve Allah (celle celaluhu) taşıdığınız o şehbâli düşürmeyecektir izn-i sübhânîsiyle, kudret-i kâhiresiyle ve irâde-i bâhiresiyle!

İnanıyor ve Ahiret Yörüngeli Yaşıyorsanız, Tasalanmayın; Allah Sizinle Beraberdir!..

*Bir can yakmasına maruz kaldıysanız, başkaları da kaldı! Bugün size saldıranlar, sizin aleyhinizde olan insanlar, inanın bana, yemin bile edebilirim, sizden daha fazla ızdırap çekiyorlardır. Çünkü sizin, dünyayı kaybetseniz bile ahiretiniz var! Allahınız var! Peygamberiniz var! Yalanınız yok, iftiranız yok, isnadınız yok, intikam duygunuz yok, kininiz yok, nefretiniz yok, fezâzetiniz yok, gayzınız yok, toplumun içine iftirak ve ihtilaf atmanız yok! Dolayısıyla öbür tarafta böyle reftâre yürüyor gibi cennet bahçelerinde yürüyeceksiniz, dünyayı bütün bütün kaybetseniz bile. Ama inanın, yürüdüğünüz yolda halisane yürüyorsanız, Allah dünyada bile sizi yalnız bırakmayacaktır.

*Hicret esnasında Allah Rasûlü’nün yolu Sevr’e uğramıştı. Kendisini takibe koyulan Mekke müşrikleri bir aralık gölgeleri içeriye düşecek ve tehditleri Sevr’in duvarlarına çarpıp yankılanacak kadar yaklaşmışlardı. Arada bir metrelik mesafe ya vardı ya da yoktu ve Hazreti Ebû Bekir (radıyallâhu anh) telaş içindeydi. Çünkü o esnada Allah Rasûlü’nün, kendisine emanet olduğunu düşünüyor ve O’nun adına endişe ediyordu. Hâlbuki Allah Rasûlü’nün dudaklarındaki tebessümde en küçük bir değişiklik yoktu. O itminan ve emniyet insanı, dostunu teselli ederek, “Tasalanma! Allah bizimle beraberdir.” diyor ve ekliyordu: “İki kişi hakkındaki zannın nedir ki, onların üçüncüsü Allah’tır.” Siz artırarak söyleyebilirsiniz: Üç iseniz, dördüncüsü -unutmayın- sizi gözeten Allah’tır, dört iseniz, beşincisi Allah’tır… İnsanlığın İftihar Tablosu, orada kendi yakîn, tevekkül, teslim ve tefvizini ifade etmenin yanı başında, aynı zamanda rehberliği açısından bize düşünmemiz, dememiz, etmemiz gerekli olan hususlar mevzuunda da bir ders veriyor: Böyle deyin:

لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللهَ مَعَنَا

“Tasalanmayın! Allah bizimle beraberdir.” (Tevbe, 9/40)

وَلَا تَهِنُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَأَنْتُمُ الْأَعْلَوْنَ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ

“Gevşeklik göstermeyin, tasalanmayın; eğer iman ediyorsanız üstünsünüz.” (Âl-i Imrân, 3/139)

إِنْ يَمْسَسْكُمْ قَرْحٌ فَقَدْ مَسَّ الْقَوْمَ قَرْحٌ مِثْلُهُ

Eğer bir yara aldıysanız, o kavme de benzeri bir yara değmiştir. (Âl-i Imrân, 3/140)

*Şayet size bir yönüyle bir yaralama, ajite eden bir şey geldi, dokunduysa, sizden evvel onu size reva görenlere daha acısı gidip musallat oldu. Uykuları kaçıyordur, yastıkları da, yorganları da, döşekleri de yılan, çıyan yuvası haline gelmiştir. Başlarını koydukları zaman uyuyamazlar, “Acaba ne yapsak, daha ne uydursak, ne desek de teselli olsak!” diyorlardır. Bu da sizin daha avantajlı olduğunuzu gösteriyor. Çünkü öyle bir kulvarda yürüyorsunuz ki, o kulvarda yürüyenlere hiçbir zaman kaybetme yok; düştüğünüz yerde bile kendinizi ayakta, dimdik görüyorsunuz Allah’ın izni ve inayetiyle.. bu yol peygamberler yolu, nâm-ı celil-i ilahiyi duyurma yolu, millet ruhunu ikame etme yolu, ruh ve mana köklerimizden akıp gelen usareleri değerlendirme yolu.

Kast Sisteminin “Sen kimsin?” Nakaratlı Zavallıları Hasetle Kıvranıp Duruyorlar!..

*Negatif yanıyla meseleyi karşılaştırdığınızda nerede durduğunuzu daha net göreceksiniz. Elhamdulillah, Allah bizi böyle bir yolda istihdam buyuruyor elimizde olmayarak. Allah’ın sevkidir, insiyakıdır. Biz kendimizi daima belli yerlerde bulmuşuzdur, bulduğumuz yerde de dört yanımıza bakmış, “Burada da şu avantajlı şey var, burada da şu avantajlı şey var.. Allah Allah! Bunlar hazırlanmış birisi tarafından.” Kader Risalesi’nde ifade edildiği gibi, “Şu daha güzel” falan demek kadar bir meyelan… Şimdiye kadar yapılan şeyler bunlardan ibaret. Ve şimdiye kadar bu şekilde, bu çizgide yapılan şeyler, inanın en büyük devletlerin bile yapamadığı şey haline gelmiştir.

*Meselenin başkalarını rahatsız eden yanlarından bir tanesi de budur: “Allah Allah! Bu ne idüğü belirsiz (!) insanlar, yani çoluk çocuk bunlar… Bazılarımızın kariyeri var, bazılarımızın siyasi tecrübeleri var, bazılarımızın arkasında da şuursuzca sürüklenen kitleler var; biz dünyanın değişik yerlerinde otuz tane okul açamadık, bunlar dünyanın yüz altmış küsur ülkesinde bin üç yüz okul açmışlar!” derler. Ne kadar lokal var, onların sayısını bilmiyorum. Ne kadar okuma salonu var, onları da bilmiyorum. Aynı zamanda bu heyetin ne kadar ticari yatırımlar mevzuunda rehberlikleri var, onları da bilmiyorum. Ne kadar geldilere sebebiyet vermişlerdir, ne kadar gittilere sebebiyet vermişlerdir, onları da bilmiyorum.

*Bu, Cenâb-ı Hakk’ın sizi sevk etmesiyle, iç insiyaklarla, bir yönüyle vicdanın güdümünde yaptığınız şeylerdir. Bunu Allah’tan bilmek lazım. Allah’tan bilirseniz, bu bir şükür olur, Allah da size olan bu nimetini artırır. “İyilik yaptığından dolayı insanlara teşekkür etmeyen, -teşekkür ahlakı yok demektir- Allah’a da teşekkür etmez.” “Az şeye şükretmeyen, çok şeye de şükretmez.” Teşekkürü bir huy, bir ahlak, bir tabiat derinliği haline getirmek lazım. Ondan dolayı da Allah’a binlerce hamd u sena olsun, “Nefis cümleden edna, vazife cümleden a’lâ” “Herkes yahşi ben yaman, herkes buğday ben saman” şeklinde söylendiği gibi dûnhimmet olmamıza rağmen, çok farklı insiyaklarla hiç farkına varılmadık şekilde çok değişik hizmetlerin başında kendimizi bulduk, Allah da bunları lütfetti. Böyle bir mülahaza şükürdür Allah’a karşı. “Biz yaptık, biz ettik, biz evirdik, biz çevirdik” mülahazası Cenâb-ı Hakk’ın o mevzudaki tasarrufunu görmezlikten geldiğinden dolayı, ona da nankörlük (nimeti görmeme) denir. Siz nimeti görmüyorsanız, Allah da nimeti, görmeyenlerin elinden alır, görenlerin eline verir. Bu açıdan sürekli metafizik bir gerilimle, şükürle gerilmeli, Allah’a hamd u senâda bulunmalı.

*Sizi ümmi, değersiz, kast sistemine göre onuncu basamakta görüyorlar, size tepeden bakıyorlar. Nitekim birisi “Lan sen kimsin, sen kimsin, sen kimsin!..” diyordu. Şimdi size böyle bakan insanlar, esas, kendi karakterlerini ortaya koyuyorlar, yani ne ise onu ifade ediyor, zavallı. Size böyle bakan insanlar, sizin elinizle Allah’ın ortaya koyduğu şeyleri sizden gördüklerinden dolayı, küfrün de ötesinde korkunç tahrip yapan hasede sapıyorlar, kıskançlığa sapıyorlar, hafizanallah.

Mazluma En Çok Benzeyen Zalimler

*Haset, çekememezlik… “Niye bunlar da biz değiliz.. neden bunlar da ben değilim.. neden dünyanın yüz altmış ülkesinde bana şöyle bakılmıyor, böyle bakılmıyor, hep bunların yaptıkları işlerden bahsediliyor?” Haset bazen öyle şeylere sebebiyet verir ki küfür ona sebep olmamıştır. Küfrün ötesinde insanlara nankörlükler işlettirir, hafizanallah.

*Şimdi bu kadar şeye Allah’ın izni ve inayetiyle muvaffakiyetiniz karşısında çekememezlikler olabilecektir. Bunlar da Hasan Basri hazretlerinin buyurduğu gibi “Ben haset edenden daha ziyade mazluma benzeyen bir zalim görmedim.” Kendine ediyor, kendi uykularını kaçırıyor. Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde,

إيَّاكُمْ وَالْحَسَدَ فَإِنَّ الْحَسَدَ يَأْكُلُ الْحَسَنَاتِ كَمَا تَأْكُلُ النَّارُ الْحَطَبَ

“Haset etmekten sakının! Zira ateşin odunu yiyip bitirdiği gibi haset de iyilikleri yer bitirir.” buyurur. Evet, haset insanın amelini, hatta emellerini, beklentilerini cayır cayır yakar, yok eder; tıpkı ateşin odunu yaktığı gibi. Dolayısıyla da haset o odun gibi insanları cayır cayır yakar. İnsan odun olmuşsa, yakılmaya namzet demektir, hafizanallah.

*Allah’a binlerce hamd u senâ olsun ki, sizi o derekeye düşürmedi, başkalarına böyle bakmadınız hiçbir zaman, bir kast sistemi mülahazasına girmediniz. “Onlar halayık, kapıkulu, tasmalı insanlar; bizler de onları yetmeye ve gütmeye müvekkel melekler gibiyiz!” Kendinize hiçbir zaman öyle bakmadınız. Böyle bir bakış batırır insanı, hafizanallah.

*Hazreti Pîr, “Sen, ey riyakâr nefsim! ‘Dine hizmet ettim’ diye gururlanma. ‘Muhakkak ki Allah, bu dini fâcir adamla da te’yid ve takviye eder.’ hadisi sırrınca, müzekkâ olmadığın için, belki sen kendini o racul-ü fâcir bilmelisin. Hizmetini ve ubudiyetini, geçen nimetlerin şükrü, vazife-i fıtrat, farize-i hilkat ve netice-i san’at bil, ucub ve riyadan kurtul.” diyor. Hangi mülahazadan dolayı “Dine hizmet ettim diye fahirlenme!” diyor. Dine elhak hizmet etmiş. Çağımızda onun kadar hizmet felsefesini bilen, tutarlı hizmet yapan ikinci bir insan çıkmamıştır. Çok büyük zatlar vardır; veliler vardır, kutuplar vardır; fakat Allah kime dilerse ona hizmet ettirir. Çok büyük insanlar var, etraflarına insanları toplayıp onları irşad eden, o insanların kalblerini Allah’a yönlendiren.. o insanların hepsinin ayağının altına başımı koyarım, o ayrı bir mesele fakat o zata Allah (celle celalühu) o iç içe karanlıklar, zulmetler olan çağda öyle bir hizmet yaptırmıştır ki… Belki günümüzün nesilleri bunu tam anlayamadılar, tanımadılar ama gelecek nesiller ona karşı yabancı kalmayacaklardır, onu tanıyacak ve arkasından gideceklerdir.

*Cenâb-ı Hak inayet-i tâmmesini üzerimizden eksik etmesin.. sizleri bizleri iki cihanda aziz etsin.. taksiratımızı af buyursun.. size haksız yere saldıran, haset eden, çekememezliğe giren insanları da hidayetiyle, ıslahıyla serfiraz kılsın; cennet mahrumu haline, değerler mahrumu haline, değerler yetimi haline getirmesin.