Posts Tagged ‘İmam Kurtubi’

Kırık Testi: Dinî Hayatı Canlı Tutan İki Dinamik

Herkul | | KIRIK TESTI

 Soru: Dinî hayatı destekleyen ve canlı tutan “müeyyidât” dediğimiz vesilelerin iki önemli rüknü bulunduğu; bunlardan birinin “emr-i bi’l-mâruf nehy-i ani’l-münker”, diğerinin de “rekâik” olduğu ifade ediliyor. Bilhassa günümüze bakan yönüyle bu iki hususu açar mısınız?

 Cevap: Emr-i bi’l-mâruf nehy-i ani’l-münker, insanların, dinin yapılmasını emrettiği şeylere davet edilmesi, yasakladıklarından da sakındırılması demektir. Hatta Maturidî akidesi ve Hanefî fukahasının yaklaşımıyla ifade edecek olursak o, insanlara aklın güzel gördüğü şeylerin emredilmesi, yine aklın çirkin gördüğü şeylerin ise nehyedilmesidir. Başka bir ifadeyle emr-i bi’l-mâruf nehy-i ani’l-münker; iyilik ve güzellik adına ne varsa insanlar arasında yaygınlaşmasının sağlanması, kötülük ve çirkinlik adına ne varsa ondan da insanların vazgeçirilmesi ve korunması demektir.

 Farzlar Üstü Farz Bir Vazife

Bu vazifenin sistemli ve bütün toplumu kucaklayacak şekilde işlettirilmesi adına Devr-i Risalet-penahi’den itibaren farklı farklı vesileler değerlendirilmiş, hutbeler verilmiş, vaaz u nasihatler edilmiş, ders halkaları kurulmuş ve bu faaliyetler, gelenekler içinde farklı desen ve şiveler kazanarak günümüze kadar devam edegelmiştir. Onun en canlı, can alıcı ve müessir olanları da tekke ve zaviyelerde cereyan etmiştir. Çünkü orada vazife yapan insanlar, büyük ölçüde millete kalblerinin sesiyle seslenmiş, mantıklarının önüne geçen vicdanlarıyla insanların gönüllerinde müessir olmaya çalışmış, latîfe-i rabbâniyenin, sırrın, belki hafî ve ahfânın diliyle onların ruhlarına nüfuz etmiş ve hem Cenâb-ı Hakk’ın esması, hem sıfatları hem de Zât-ı Baht adına muhataplarına çok şeyler ifaza ederek onları hep canlı tutmuşlardır.

Mârufu emretme ve münkerden neyhetme, dinî hayatın dipdiri ayakta kalmasına yardımcı olan önemli bir müeyyide olduğu için, ihmal edildiği zamanlarda dinî hayatta da sönme başlamış ve millet dinî değerlerine karşı yabancılaşmıştır. Belli dönemlerde camilerin kapısına kilit vurulmuş, belli dönemlerde ise camiler kendi fonksiyonlarını kaybetmiş, hutbe ve vaazlarda aktüaliteye girilerek kürsü ve minberin itibar ve müessiriyetine gölge düşürülmüştür. Dolayısıyla da bu önemli müeyyide bir yönüyle paketlenip ambalajlanarak bir yere konulmuş ve “sen biraz burada dur” denilmiştir. Dinî duygu ve dinî düşünce adına kıtlık ve kaht dönemlerine baktığımızda, emr-i bi’l-mâruf nehy-i ani’l-münker açısından bugün nispeten daha iyi bir durumda olduğumuzu iddia etsek de, Devr-i Saadet günlerine ve Osmanlı’nın bidayetine nazaran hâlâ debelendiğimiz bir gerçektir. Bediüzzaman Hazretleri,  asrımızda ihmale uğradığından dolayı “farz der farz” tabiriyle emr-i bi’l-mâruf nehy-i ani’l-münker vazifesini “farzlar üstü farz” bir vazife olarak ifade etmiştir. (Bediüzzaman, Lem’alar s.53 (Onuncu Lem’a, Birinci Tokat)) Dolayısıyla, günümüzde bu vazife, farzlar üstü bir farz olarak her birimizin omuzları üzerindedir ve yeniden dirilişimiz adına yeri başka bir şeyle doldurulamayacak bir dinamiktir.

 Rekâik: Tir Tir Titreyen Kalb İnceliği

Rekâike gelince; o da dinî hayatın arızasız kusursuz yaşanması hususunda kalbleri yumuşatacak, insanın ruhunu harekete geçirecek, nazarları ahirete tevcih edecek, hesap ve mizan adına yüreklerde endişe uyaracak ve aynı zamanda onlarda reca duygularını coşturacak hususların anlatılmasıdır. Bu açıdan rekâik; inanan insanlara mahsus farklı bir irşad keyfiyetidir. Onda imana ve İslâm’a müteallik meseleler, hususiyle insanın âkıbetiyle ilgili konular; mesela insanın ölüm meleğiyle karşılaşması, defnedilmesi, kabir azabı, berzah hayatı, mahşer, hesap, mizan, sırat gibi konular ele alınır.

Aynı zamanda önemli bir Hanefî fakîhi olan Ebu’l-Leys es-Semerkandî Hazretleri’nin “Tenbîhu’l-Gâfilîn” adlı kitabı rekâik konusunda önemli eserlerden biri olarak kabul edilir. Eserinde ihlâs, Cennet, Cehennem, mizan gibi konuları ele almıştır. Son bahsinde de şeytanın, Allah Resûlü’yle (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşılaşmasını anlatmıştır. Bu konuları işlerken o, Buharî, Müslim, Nesâî hassasiyetinde senet zincirine dikkat etmemiş olabilir. Aynı durum İmam Gazzâlî’nin İhyâ’sında da söz konusudur. Zira onlar, tergip (teşvik) ve terhip (korkutma) adına zayıf rivayetleri kitaplarına almada bir beis görmemişlerdir.

Bu mevzuda eser kaleme alan İmam Kurtubî Hazretleri daha hassas, daha temkinli ve daha dikkatlidir. Aynı zamanda Mâlikî mezhebinin önde gelen bir fakîhi olan Kurtubî’nin tefsirdeki mahareti de müsellemdir. Onun, insanda hayret uyandıran bir başka yönü de Endülüs’te yaşamış olmasına rağmen, Doğu’da yazılan bütün eserlere vâkıf olmasıdır. Aynı hususiyeti onu  gibi Endülüslü olan Ebû Hayyan’da da görmek mümkündür. Onlar, İslâm Dünyası’nın batısında yaşamalarına rağmen, Orta Asya, Şam, Mısır, Medine ve Bağdat gibi farklı İslâm beldelerindeki eserlere ulaşmışlardır. Onların bu gayret-i diniye ve imaniyelerini hayret ve hayranlıkla takdir etmemek mümkün değildir.

Bugüne kadar daha pek çok âlim, dinî hayatın ayakta durması adına önemli bir müeyyide olan rekâike dair mevzuların üzerinde durmuş ve bu konuda eserler telif etmiştir. Ne var ki bunların gönüllerde mâkes bulması ve ruhlarda tesirli olması için, öncelikle muhataplarda sağlam bir imanın mevcut olması gerekir. Çünkü insanlar, imanda ne kadar ileri gider ve yakinin mertebelerinde ne kadar terakki ederlerse, o ölçüde söylenen ve yazılanları kabul edecek, mesâviye kapanacak ve ibadet ü taate karşı aşk u iştiyak içinde bulunacaklardır. Hiç şüphesiz dinî meselelere karşı bu ölçüde hassasiyet kazanmış olan insanların, bahsedilen müeyyideler karşısındaki tavırları çok farklı olacaktır. Aksi takdirde söylenilen sözler, tunçtan bir duvara toslayacak ve muhataplarda tesir icra etmeyecektir.

 Akıbetinden Endişe Eden Gerçek Mü’min

Bu noktada bir fikir vermesi açısından, yaşadığım bir iki hâdiseyi size nakletmek istiyorum. İlk defa kendi köyümüzde vaaz ettiğimde on beş-on altı yaşlarındaydım. Bugünden o günlere bakınca hayret ediyorum; o köylüler ne terbiyeli, ne alçak gönüllü insanlarmış! Babam, dedem yaşındaki insanlar, kendilerinden çok küçük yaşta olan birisini dinliyorlardı. Onlara öğle vaazında Tenbihu’l-Gâfilîn’den, ikindi vaazında da Dürretü’l-Vâizîn’den ders yapıyordum. Yerine göre Beyzâvî gibi eserlerden de istifade ederek Kur’ân âyetlerini tefsir ediyor, yer yer de menkıbe ve kıssalara yer veriyordum. Akşamları da İbrahim Halebî Hazretleri’nin Gunyetü’l-Mütemellî fî Şerhi Münyeti’l-Musallî’sinden fıkha dair meseleleri arz ediyordum.

Tenbihu’l-Gâfilîn’den ihlâs konusunu anlatmaya başlamıştım. Demek ki cemaat, derin bir muhasebe duygusuyla öyle sıkılmış, öyle bunalmış ki içlerinden bazıları, “Yahu kim bunu bu seviyede götürebilir  ki!” demişti. Ellili yılların Osmanlı nesliydi onlar. Dinî hayatın yaşanmaması için âdeta tepelerine balyozlar inmesine ve üst üste travmalar yaşamış olmalarına rağmen o günkü dinî telâkkinin bakiyyesiyle meseleyi bu şekilde algılamaları hayret vericidir! İhlâs mevzuundan sonra Cehennem bahsine geçmiştim. Bir gün, iki gün derken içlerinden bazıları hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamıştı. Bir gün camiden çıkarken hâlâ isimlerini unutmadığım bir iki insan yanıma sokulmuş, “Hocam, Allah aşkına, Allah’ın bir de Cennet’i yok mu? Bittik biz!” demişti. Üzerinden elli seneden fazla bir zaman geçmiş olmasına rağmen bu durumu hiç unutmam ve hâlâ o zatların hâlleri gözümün önünde tüllenir. Daha sonraki yıllarda büyük camilerde vaaz ederken bile o kalabalıklar içinde meseleleri bu ölçüde engin bir vicdanla karşılayan çok az insana rastlamışımdır.

Demek ki algılama çok önemlidir. Eğer meseleyi böyle algılamıyorsanız, hâlâ işin kenarında köşesinde duruyorsunuz demektir. Bu açıdan rekâike dair mevzuların insanda bir tesir icra etmesi için, insanın söylenilen sözleri üzerine alması ve kendisine söyleniyor gibi dinlemesi gerekir. Mesela Cennet’ten bahsedilirken, onun kendisi için de her zaman mukadder olabileceğini düşünme; Cehennem’den söz açıldığında, kendisinin de buna maruz kalabileceğini düşünüp ürperme; konu ihlâsa geldiğinde, amellerini gözden geçirip gizli şirk olan riyaya düşmüş olabileceği mülâhazasıyla tir tir titreme çok önemlidir. Aksi takdirde hikâye anlatıyor gibi birileri konuşacak, menkıbe dinliyor gibi diğerleri de dinleyecekse, ne rekâike başvurmanın ne de bu türlü konularla meşgul olmanın faydası görülür.

Hazreti Ebû Bekir (radıyallâhu anh), gerçek inanmış bir insan tipidir. O, hep akıbetinden korkmuştur. Zira akıbetinden korkmayanın akıbetinden korkulur. Aynı anlayışla Hazreti Ömer de  (radıyallâhu anh) akıbetinden hep endişe etmiştir. Yine Kûfe’deki Nehaî mektebinin önemli imamlarından birisi olan Esved İbn Yezîd en-Nehaî, vefat ederken çok korkar, yüzünde takallüsler oluşur ve hâlden hâle, renkten renge girer. Onun başında bulunan Alkame İbn Kays sorar, “Ne o, günahlarından mı korkuyorsun?” O, acı acı tebessüm eder de, “Ne günahı! Kâfir olarak ölmekten korkuyorum.” der. (Bkz.: Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 2/103-104; ez-Zehebî, Siyeru a’lâmi’n-nübelâ 4/52.) İşte akıbetinden endişe eden gerçek bir mü’min!

 Lezzetleri Acılaştıran Ölüm

Rabıta-i mevt de rekaikle alâkalı üzerinde durulması gerekli olan konulardan biridir. Rabıta-i mevt, ölümü ve ötesini düşünmek, kabrin vahşet ve yalnızlığını akla getirmek, ahiret güzergâhında insanı bekleyen tehlikeleri hatırlamak ve her an ölüm geleceği mülâhazasıyla yaşamaktır. Farklı bir ifadeyle rabıta-i mevt, “Nasıl olsa ben daha gencim. Yirmi yaşında olduğuma göre önümde belki altmış sene var. Çünkü seksene kadar yaşayanlar var.” şeklinde düşünüp yaşama değil de, ölümü ne zaman geleceği belli olmayan bir misafir gibi görme ve buna göre hazırlık yapma demektir. Nitekim bir Arap şâiri de, اَلْمَوْتُ يَأْتِي بَغْتَةً وَالْقَبْرُ صُنْدُوقُ الْعَمَلِ  “Ansızın gelip çarpar ölüm; kabir ise amel sandığıdır.” (İbn Hacer, el-Münebbihât s.4) demiştir ki buna göre insan, o güne kadar ne kazanmışsa, oraya götürdüğü çeyizi olacaktır.

Böyle bir duygu, ahirete hazırlanma adına çok önemlidir. Çünkü insan, dünyada emin bir yolda, bir şehrahta yürümemişse, ahiret adına da onun için güzergâh emniyeti söz konusu değildir. Dolayısıyla da o, ahirette çok tehlikeli bir yolda yolculuk yapmak mecburiyetinde kalacaktır. Bu açıdan rabıta-i mevt, insanı her an ölümle irtibat içinde bulundurup, ona kabir ötesi şeyleri düşündüreceğinden değerlendirilmesi gereken önemli bir husustur.

On ikinci notada ifade edilen mülâhazalara bakılacak olursa Hazreti Bediüzzaman’ın Risale-i Nurlar’ı yazmadan evvel bu mevzuda nasıl bir duyarlılık yaşadığı görülür. Orada nefsine söylemedik söz bırakmaz. (Bkz.: Bediüzzaman, Lem’lar s.160-162 (On Yedinci Lem’a)) Aslında Ebu’l-Hasan eş-Şâzilî, Abdulkadir Geylânî ve Hasan el-Basrî Hazretleri’nin kendilerini sorgulama istikametinde ortaya koydukları münacatlarına bakıldığında, onların da aynı duyguları paylaştıkları görülür.

Malum olduğu üzere Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) belli bir dönemde, ihtimal kabirlere karşı yakışıksız değerlendirmelerde bulunulduğundan dolayı, mü’minleri kabir ziyaretinden men etmiştir. Fakat bir süre sonra bu yanlış telâkki yıkılıp gidince, “Ben, sizi kabirleri ziyaretten men etmiştim. Şimdi kabirleri ziyaret edin, o ahireti hatırlatır.” (Tirmizî, cenâiz 60; Ebû Dâvûd, cenâiz 75) buyurmuştur.

Hâsılı, ister “emr-i bi’l-mâruf nehy-i ani’l-münker” vazifesinin yerine getirilmesi, isterse “rekâik”e dair konuların sürekli hatırlatılması, vücuttaki atardamar ile toplardamar gibidir. Nasıl ki kılcallara kadar tüm vücudun canlılığı bunlara bağlıdır. Aynen öyle de dindeki canlılığın mevcudiyetini sürdürmesi bu iki müeyyidenin yerine getirilmesine bağlıdır. Çünkü insan, bu sayede kendi akıbeti üzerinde yoğunlaşacak hüşyar bir kalbe sahip olacak, her adımını temkin ve teyakkuz içinde atacak ve hayatının her ânını muhasebe duygusu içinde geçirecektir.

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: MİSVAK ÖZELİNDE NEZAHET ANLAYIŞIMIZ

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

سَاكَ kelimesi Arap dilinde “ovalamak” manasında olup “misvak” kelimesinin kendisinden türediği fiildir. Misvak; bu ovalama işinin kendisiyle yapıldığı, ağız ve diş temizliği nesnesidir. Erek ağacının hem köklerinden hem de dallarından elde edilebilen misvak; Fahr-i Kâinat Efendimiz’in diş ve ağız temizliği hususunda ısrarla tavsiye buyurdukları bir nezafet aracıdır.

“Kütüb-ü Sitte’nin ittifakla rivayet ettikleri ve arkasında kırka yakın sahabenin imzası bulunan, aynı zamanda manevi mütevatir kategorisinde olan bir hadislerinde, Allah Resulü”[1] (sallâllahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadırlar:

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ:

«لَوْلَا أَنْ أَشُقَّ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ -وَفِي حَدِيثِ زُهَيْرٍ عَلَى أُمَّتِي- لَأَمَرْتُهُمْ بِالسِّوَاكِ عِنْدَ كُلِّ صَلَاةٍ»

Ebu Hüreyre (radıyallahu anh), Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz’in şöyle buyurduklarını rivayet etmektedir:

“Eğer ümmetime zorluk vereceğimden çekinmeseydim, her namazın başında onlara misvak kullanmalarını emrederdim.”[2]

***

Hadis-i şerifin ifade ettiklerinden anlaşılan husus; Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz’ in misvak kullanmayı farz kılmamasına temel sebep, ümmetine bunun meşakkat verebileceği endişesidir. Efendimiz’in (sallâllahu aleyhi ve sellem) böyle bir endişeleri olmamış olsa idi, namaz gibi, abdest gibi misvakın da ümmetine farz olacağı açıktır. “Böyle bir şey ise, bu dinin ruhu olan kolaylık prensibine aykırı düşecekti. Çünkü herkes her yerde misvak bulamayabilirdi”[3] Buradan hareketle de, misvakın farz olmamakla beraber, Fahr-i Kâinat Efendimiz’in önemli sünnetlerinden olduğunu anlamak, zor olmasa gerek. Zira bir başka hadis-i şerifte Fahr-i Kâinat Efendimiz, “Misvak hakkında o kadar emir aldım ki bu konuda Kur’an’da bir âyet ineceğini zannettim.”[4] buyurmaktadırlar.

Hadis-i şerifin ifade ettiklerinden hareketle ifade etmek istediklerini okuduğumuzda şu manaları anlamak zor değildir: Evet, misvak kullanmak meşakkat endişesinden ötürü farz kılınmamıştır. Farz kılınmamış oluşuna bir endişenin sebep teşkil ettiği bir ameliye, aslında çok önemlidir. Zira Nezahet Sultanı Efendimiz’in hayat-ı seniyyelerine göz ucuyla baksak misvakın O’nun hayatındaki yeri ve önemini zaten göreceğiz. Bu açıdan insanların en azından buldukları her fırsatta dişlerini misvaklamaları sünnete muvafık bir hayat yaşama gayretinin emarelerindendir.

Öte yandan bu yazıda temel mevzumuz misvak kullanmanın faydaları ve hikmetlerinden bahsederek, insan için ne denli ehemmiyet arz ettiğinin izahını yapmak değildir. Misvakın faydaları ile alakalı İslam dünyasında çok çeşitli kitaplar yazıldığı gibi batı dünyası ve bilim çevrelerinde de pek çok ilmi araştırmalar ve makaleler ortaya konmuştur. O yüzden bu hususun kendisi için ehemmiyet arz ettiği insanlar dipnotta[5] işaret edilen kaynaktan istifade edebilirler. Haddizatında misvaka dair bu faydalar bilinmese dahi inanan insanın misvaka ehemmiyet vermesi için bunu Efendimiz’in yapmış ve tavsiye buyurmuş olması kâfi gelmelidir. Bu mevzuda “O (sallâllahu aleyhi ve sellem) misvak kullanmayı tavsiye buyurmuşsa, bana düşen, onun faydasına ve sıhhat açısından yararlarına bile bakmadan, sırf O kullandı ve tavsiye buyurdu diye misvak kullanmaktır. O işi, elde edeceğim bir faydaya bağlamak da ne demek? O kullandı ise ben de kullanırım. Efendimiz bana dese ki takla atacaksın! Bu meselenin mantığı var mı? Aklım öyle inceliklere ermez benim. Senin mantık dediğin şey nedir ki? Mevlana Hazretleri demiyor mu, ‘Aklını Hazreti Muhammed’e kurban et.’ Ben de aklımı kurban ederim Efendim’ e ve O’nun emir ve tavsiyelerini yerine getiririm”[6] mülahazalarından gayrısı inanan insanda şık durmayacaktır.

Misvak Kullanalım! Ama “Nerede” ve “Nasıl”?

Misvak kullanmanın adabına dair genel bir literatür taraması yaptığımızda ele alınan hususların ne yazık ki, çoğunlukla, “misvakın kullanıma hazırlanışı, dil ve dişler üzerinde nasıl hareket ettirileceği” hususu ile sınırlı kaldığını görmekteyiz. Bu sebepten ötürü biz de misvak kullanımının “hangi ortamlarda yapılmasının uygun olacağı ve uygulamada dikkat edilmesi gerekli olan hususlar nelerdir” gibi soruları yazımıza temel almanın daha uygun olacağı kanaatine vardık.

İslam, Temizlik, Misvak ve Nezahet Anlayışımız

İslam dininde temizlik o denli önemlidir ki; o, en temel ibadeti olan namazın eda şartlarından olarak maddi ve manevi temizliği (abdest) olmazsa olmaz kabul etmiştir. Hatta bu dinin Mübelliği Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem) de “temizlik imanın yarısıdır”[7] buyurarak bu hususun imanın yarısı ile eşdeğer olduğunu ifade buyurmuşlardır.

Temizliğe bu denli ehemmiyet veren Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem) maddi temizliğin bir cüz’ü sayılan ağız ve diş temizliği hususuna da son derece önem atfetmişlerdir. Nezih hayat-ı seniyyeleri buna şahit olduğu gibi mübarek beyanları da bu hususun en büyük delilidir.

Ne var ki dinin özünde mündemiç olan o nezaket ve nezahet ruhunu tam manasıyla kavrayamayan bir kısım günümüz sığ Müslümanları, temizlik gibi zatında güzel ve matlup olan bir işi dahi insanlarda tiksinti hâsıl edecek bir formatta ortaya koymayı başarmış (!) ve değerleri itibariyle kendisini muhafazakâr olarak kabul eden insanları dahi bu sünnetin edasından uzaklaştırmışlardır. Evet, bir sünneti ihya etmek çok büyük bir hayır kapısıdır. Bununla birlikte böyle güzel ve önemli bir işin insanlar nazarında tiksinti uyaracak bir formatta ortaya konulmaması da inanan insanların temsil ettikleri değerler adına asla göz ardı edemeyecekleri önemli bir husustur. Şayet bir sünneti ihya etmekten anlaşılan, onu sadece kendi hayatımızda tatbik etmekten ibaret değilse -ki anlaşılması gerekli olan da bu değildir zaten- bu mevzuda hakiki manada bir ihyaya muvaffak olmak isteyen her insanın en az bu sünneti yerine getirmekteki hassasiyeti kadar yerine getiriliş keyfiyetinde de yani usulde de (metod) hassas olması kaçınılmazdır. Zira yaptığımız şey kadar nasıl yaptığımız da son derece önemlidir.

Bu açıdan, misvak kullanmak gibi temelde bir temizlik ameliyesi olan sünnetin ifasında birtakım hususlara dikkat etmek, inandığımız bu değerleri, kendi kadr u kıymetine halel getirmeyecek bir hassasiyette ortaya koymak, hem o değerin sebepler planında bânisi olan Efendimiz’in (sallâllahu aleyhi ve sellem) memnuniyetleri, hem de değerlerimizin kabul görmesini umduğumuz kesimler tarafından kabulünü kolaylaştırma adına çok önemlidir.

Buradan hareketle, insanların gelip geçtiği bir cadde üzerinde, bir elinde misvak diğer elinde bir bardak su… Elindeki misvakı suya batırıp sonra da dişlere sürmenin, hemen sonrasında ise aynı suyla ağzı gargara yapıp sokağa dökmenin; bırakın dünya görüşü itibariyle kendisine uzak olan insanları, benzer dünya görüşüne sahip insanlarda dahi tiksinti hâsıl edeceği aşikârdır.

Otobüs, vapur gibi toplu taşıma araçlarında, insanların topluca hareket etmek durumunda olduğu mekânlarda birilerinin, dişlerini göstere göstere temizlemeye çalışmasının, bu da yetmiyormuş gibi ağzından çıkardığı misvakın ucunu sıkıp suyunu yere sızdırmasının ne Müslümanlıkla ne de insanın nezahet ve nezafet duygusuyla telif edilebilir bir yanı olmasa gerektir.

Öte yandan Buhari ve Müslim gibi muteber hadis kaynaklarında mevzu ile alakalı tahric edilen hadis-i şeriflere bakıldığında Efendimiz’in (sallâllahu aleyhi ve sellem) misvakı -haşa- bu şekilde insanlarda tiksinti uyaracak şekilde kullandığınıa dair tek bir rivayet yoktur. Olması da mümkün değildir. Zira O üsve-i hasenedir. Zira O (sallâllahu aleyhi ve sellem) kendi zatının tavzif buyurulduğu vazifeyi ifade sadedinde “güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildiğini”[8] beyan buyurmaktadır.

İmam Kurtubi hazretleri de bu mevzuda varid olan hadis-i şerifleri izah sadedinde şu önemli hususlara temas etmektedir: “Misvakı mescidler gibi mahfillerde ve insanların huzurunda kullanmaktan ictinab etmek lazımdır. Zira Resulûllah’ın (sallâllahu aleyhi ve sellem) mescidlerde misvak kullandığına dair hiçbir rivayet varid olmamıştır. En nihayetinde misvaklama mevzuu bir takım kazuratların ve pisliklerin izalesi babından bir ameliyedir. Dolayısıyla ne mescidlerde ne de insanların önünde bunu yapmak uygun değildir. İnsanların önde gelenlerinin bulunduğu bir mecliste bunu yapmak ise mürüvvete yakışmayacak tavırlardandır.”

Müslim-i şerifte, bu mevzuda rivayet olunan hadis-i şerifler özelinde; zikri geçen rivayetler incelendiğinde daha farklı bir husus dikkatimizi çekmektedir. Mezkûr hadis-i şeriflerin hiçbirinde Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz’in misvaklamayı mübarek saadethanelerinin dışında yaptığına dair bir rivayet mevcut değildir. Müslim-i şerifteki rivayetlerin ilki, mevzumuza temel aldığımız hadis-i şeriftir ki mefhumu malumdur. Bu rivayetlerin ikincisi misvaklamayı saadethanelerinde yaptıklarını, üçüncüsü ve geri kalan rivayetlerin hemen hepsi ya mübarek hücrelerinde yaptıklarını ya da yine hücre-i saadetlerinde gece ibadetine kalktıklarında yaptıklarını ifade eder mahiyettedir. Hal böyle olunca toplu yaşam alanlarında yapılan ağız ve diş temizliklerinin kendi nezahet anlayışımız açısından bir dayanağı zaten olmadığı gibi nasslar açısından da bir temelinin olmadığı anlaşılmış olmaktadır.

Son olarak bazı kesimlerin hadis-i şerifte geçen عِنْدَ كُلِّ صَلَاةٍ “her namaza başlarken” ifadesinden “her farz namaz”ı anlayabilecekleri ve buradan hareketle de mescidlerde misvak kullanmanın caiz olduğuna kani olabilecekleri ihtimaline binaen şu noktalara temas edilebilir: Bu ifadeden, her vaktin farz olan namazlarını anlamak doğru bir yaklaşım değildir. Zira Kurtubi hazretlerinin de ifade ettiği gibi Resulûllah Efendimiz’in nafile namazları mescidde kılmaları çok az vaki olmuştur. O (sallâllahu aleyhi ve sellem) namazların nafilelerinin neredeyse tamamını mübarek hücre-i saadetlerinde kılarlardı. Buradan hareketle de şu tespitte bulunmak zorlama bir yorum olmasa gerek: Resulûllah Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem) nafile namazlarını hücre-i saadetlerinde kıldıkları için, tabii olarak namaz kılmaya mescidde değil hücre-i saadetlerinde başlamış olmaktaydılar. Yani Resulûllah Efendimiz misvakı mescidde değil saadethanelerinde yapmaktaydılar. Dolayısıyla hadis-i şerifte geçen bu ifadeden hareketle; Efendimiz’in (sallâllahu aleyhi ve sellem) cemaatin önünde misvak kullandığına ve buradan hareketle de insanlar arasında misvak kullanmakta bir beis yoktur söylemine yol aramak, doğru bir yaklaşım gibi durmamaktadır. Allahualem!

Netice olarak biz Müslümanlar, Cenâb-ı Hak nezdinde güzel olan şeyleri, yerine getiriliş keyfiyetini nazar-ı itibara almaksızın, sadece yapmış olmakla, mükellefiyetlerimizden kurtulmuş olmamaktayız! Zira güzel olanı güzel bir şekilde ortaya koymak da bizlerin mükellefiyetleri cümlesindendir. Bu mükellefiyetin de ötesinde bir husus vardır denilecek olursa o da; güzeli güzel bir surette yansıtmanın, hal ve tavırları ile temsil noktasında bulunan biz müntesipleri üzerinde İslam’ın bir hakkı olduğudur.

Cenâb-ı Hak biz kullarını Nezaket ve Nezahet Sultanı O Zat’ın (sallâllahu aleyhi ve sellem) gölgesinde bir hayata muvaffak eylesin!

Sefa Salman

***

[1]. M. Fethullah Gülen, Sonsuz Nur 1

[2]. Sahih-i Müslim, Taharet 42

[3]. M. Fethullah Gülen, a.g.e.

[4]. Müsned-i Ahmed, I, 237, 307

[5]. Mustafa Kutbay, Sızıntı Dergisi, Mayıs 1993 sayısı.

[6]. M. Fethullah Gülen, Ümit Burcu

[7]. Sahihi Müslim, Taharet 1

[8]. Müsned-i Ahmed, 2/381