Posts Tagged ‘İlim’

Kırık Testi: SUSADIĞIMIZ SOLUKLAR

Herkul | | KIRIK TESTI

Çok şey duyduk. Çok şey gördük ve nice nice hâdiselerin içine girip çalkalandık. Ama üzüntüyü atıp huzura eremedik. Duygularımızla doyup itminana ulaşamadık. Çünkü ihtiyaçlarımız başka, o ihtiyaçları gidermek için bize verilen şeyler tamamen başkaydı.

Biz suçluya ve günahkâra inecek; kırık kalblerle inleyecek havari bekliyorduk. Sözü dokunaklı, ruhu hararetli, ifadeleri alabildiğine ciddî havari…

Bize takdim edeceği tesellileri emniyetle içebileceğimiz, samimiyetle gönül derinliklerimizi kendisine açabileceğimiz bu iman ve irfanı dağlar gibi sağlam hakikat erlerini, yıllar yılı hep bekleyip durduk. Açlıklar, hastalıklar ve korkular üst üste üzerimize çullanırken, en utandırıcı sefaletler ruhumuzu kemirip, irademizi aşındırırken, ışıldayan ümitlerimizle, hep onun dirilten soluklarını kulaklarımızın dibinde duyduk ve ümitle canlandık.

Eğer bugüne kadar duyup hissettiklerimizi bulabilseydik ve eğer bulduklarımıza inanabilseydik; çok gedikler kapanmış, çok aşılmazlar da aşılmış olacaktı. Ama biz, bin defa bir araya geldik, bin defa ümitlerle dolduk, bin defa bezme girmeye hazırlandık ve bin defa ahd ü peymânımızı bozduk; çünkü aradıklarımızı bulamıyor, bulduklarımızda da aradıklarımızı göremiyorduk!

Şefkate ve sevgiye susamış gönüllerimiz vardı. İnsanlık istiyordu; mürüvvet istiyordu. Heyhât! Ruhlarımıza sefalet içiriliyor ve gönüllerimiz bin bir çeşit hoyratlığa alıştırılmak isteniyordu. Mazlum, mağdur ve boynu bükük sağdan sola, soldan sağa itilip kakılıyor ve bitip tükenme bilmeyen hafakanlar içinde, kendi kendimizi yiyip bitiriyorduk. “Tagallüpler, esaretler, tahakkümler, mezelletler; türlü ibtilalar ve türlü illetler”le sefil ve ağlanacak hâlimize rağmen, muttasıl istismar ediliyor ve doyma bilmeyen hırslara âlet oluyorduk.

Onun için, artık herkese inanamıyor ve her gönüle dilbeste olamıyoruz. “Dilber-i gülber” isterken “ruhsar-ı ahmer” istiyor, “fatih-i Hayber” isterken yanında Kamber bekliyoruz. Buluruz veya bulamayız; canı dudağına gelmiş bizler, gayri, safvet istiyoruz, samimiyet istiyoruz ve bu kara sevdalıların yolunda hasbîlik istiyoruz.

Bu kadar ihmal ve hatta ihanet gördükten sonra, kuşkularımızı yenmek, karşımıza çıkanları müsamaha ile karşılamak bize gaflet gibi görünüyor. Evet, bütün hüsnü niyet ve hoşgörülülüğümüze rağmen, bu husustaki tereddütlerimizi aşamıyor ve adem-i itimat atmosferinin dışına çıkamıyoruz.

Bizi inandırmak ve kuşkularımızı izale etmek, kahramanlarımızın samimiyet gamzeden hareketlerinin devamlılığına bağlıdır. Onların bu inandırıcı hareketleri sayesinde, yıllar yılı sırtımızda taşıdığımız suizan ve güvensizlik vebalinden kurtulmuş olacağız.

Bizler, sözlerle yapılan çağrılardan, davranışlardaki alüfteliklerden, kazanılmış zaferlere dilbeste sahte kahramanlıklardan, yaşama arzusuyla yanıp tutuşmalardan, ikbal hırsından ve makam arzusundan bıktık. Bizler, Heraklitimiz’den, Kafdağı’ndan su getirecek irade; davranışlarında inandırıcı kararlılık; zaferlerinde kendi göz nuru ve el emeği ile yoğuruculuk; yaşatma arzusuyla maddî-mânevî füyûzat hislerinden fedakârlık, hasbîlik ve diğergâmlık bekliyoruz.

Düşünceleri dupduru ve pürüzsüz; yollar zikzaksız ve dümdüz olsun. Düşünsün, yaşasın, yaşadığına tercüman olsun, anlatsın. İkiyüzlü olmasın ve bizi aldatmasın…!

Hızır arkasına düşüp âb-ı hayat arar gibi, hakikati arayan ve bulduğu yerde kana kana içip ölümsüzlüğe eren; sonra da içinde oluşturduğu irfan peteğinde imanın ve sevginin dünyasını kuran; dışa doğru semavî, içe doğru lâhutî, eşya ve tabiat içindeki esrara bir dil, vicdan ve ruha bir tercüman, aklın tasavvurlar dünyasıyla, iradenin teker teker fethettiği Cennetlerin fatihi hakikat eri…

Hakikate karşı alakasız kalan laubalîler, kâinat kitabını okuyamayan tâli’sizler, iç dünyalarının derinliklerinden ve iradenin davasından habersiz yaşayan nâdanlar, hiçbir zaman hasretini çektiğimiz insanın yerini dolduramamışlardır. Ne var ki, sahnedeki boşluklardan istifade ederek, halkın karşısına çıkan sahte oyuncular gibi, insanımızın karşısına, çeşitli devirlerde pek çok oyuncu çıkmış ve onunla eğlenmiştir. Ama hiçbir zaman onun gönlüne taht kuramamış ve onun beklediği insan olma iltifatını görememiştir.

Onun, gönül vermeye teşne bulunduğu insan, ilmî temâşâlarıyla, mânâ cevherlerini yakalayan, melekler âlemine yükselip, özüyle bütünleşen; zerre iken güneş, katre iken derya, parça iken bütün olmasını bilen; şuur ve eşya ikiliğinden kurtulmuş düşünce adamıdır. Okuyup anlayan; irfanla özleşen, imanla yücelme sırrını keşfeden, ruhanî zevkleriyle Cennetleri gönlüne indiren düşünce adamı…

Gönlünü bu yüce mefhumlarla donatmış beklenen insan, Hakk’ın yanında halkla beraberdir. Her davranışında samimiyet, her nağmesinde halka ait bir inilti vardır.

Onda benliğin hislere tahakkümü; onda muvaffakiyetin gururu, zaferin narası yoktur. O, en çok yüceldiği yerde, en fazla muvaffak olduğu zaman, en asil duygular içindedir.

Şahsî menfaat ve zümre çıkarları, hiçbir zaman onun ufkunu kirletemez. Kinler, nefretler hiçbir zaman bakışını bulandıramaz. Bu irfan erinin nazarında, sevmek, affetmek ve sevdiklerinden gelenlere sabretmek en yüce bir idealdir.

İnsanlığa vaad ettikleri saadeti kanla, irinle getirmek isteyenlere gelince onlar, dört kitabın da reddettiği bir yola girmiş çocuk ruhlu sefillerdir.

Susadığımız soluklara ve hasretini çektiğimiz insana gelince o, yüzünde binlerce elem ve ızdırabın çizgisi bulunsun! Gözü yaşlı, bağrı derin, vicdanı uyanık olsun…! Tekyenin muhasebe ve soyluluğunu; mektebin mantık ve muhakemesini; kışlanın disiplin ve itaatini soluklasın ve bununla kendi mükemmeliyetini bizlere ifade etsin…!

Kalbi kafasından koparılan, ruhu vicdanından edilen ve sadece belli hassalarıyla zifafa çağrılan insanımızı, asırlık bunalımından kurtarıp onu kendi tabiatıyla bütünleştirebilsin.!

Hakk’ın hatırını âlî tutsun; düşünce ve hizmette tekelciliğe düşmesin ve Allah’a (celle celaluhu) varacak yolların, mahlûkatın solukları sayısınca olduğunu bir lahza unutmasın!

Hizmette atılımlı ve ön saflarda bulunsun; ücret ve mükâfatta yerinin çok gerilerde olduğunu hatırdan çıkarmasın. Ve hiç olmazsa bir Katon gibi, kendi insanına karşı, mükellefiyetlerini yerine getirdikten sonra, makamdan, mansıptan sıyrılarak bir kenara çekilip, ikinci bir sorumluluk ve vazife ânını beklesin!

Bu kutlular dünyasının ilk hakikat erleri, kendilerine emaret teklif edilince kaçmışlar. Ve yüklenme mecburiyetinde kalınca da, tekrar ber tekrar kendilerini azletmiş ve başka istidat ve liyakatlilerin iş başına geçmesini istemişlerdi…

Yeni bir diriliş projesini üzerine alanların, bu çizgide bulunmaları şarttır. Yoksa sayılı makam ve mansıp karşısında, sayısız ve sınırsız haris gözlerin çıkaracağı kavga, önüne geçilmez ve çok çetin olacaktır. Hele, bu hava, toy ve genç heyecanlara intikal ettirilirse…

Bilmem ki, havari diye beklediğimiz, samimiyet soluklayan bu insanları görebilir miyiz..? Ama biz, âb-ı hayat vaad eden bu soluklara hava gibi, su gibi muhtaç olduğumuzu, bir kere daha vurgulayacak ve Yüce Yaratıcı’dan, “Deryada mâhinin, dağlarda âhunun” diliyle bizi çok bekletmemesini dileyeceğiz.

Bamteli: İMAN, MUHABBET VE VAZİFE AŞKI

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Hayata mal olmayan, amel ve aksiyona dönüşmeyen bilgi sahibinin sırtında bir yüktür.

Ruha mâl edilmemiş ilimler, sahibinin sırtında bir yük; insanı ulvî hedeflere yöneltmeyen mârifet de, bir kalb ve düşünce hamallığıdır. Evet, Kur’an-ı Kerim’in ayetiyle örtüşüyor: مَثَلُ الَّذِينَ حُمِّلُوا التَّوْرَاةَ ثُمَّ لَمْ يَحْمِلُوهَا كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًا بِئْسَ مَثَلُ الْقَوْمِ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِ اللهِ وَاللهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ “Tevrat’ın mesajını ulaştırma ve onu uygulama yükümlülüğünü kabul ettikleri halde, sonra bu yükümlülüğü yerine getirmeyenler, tıpkı ciltlerle kitap taşıyan merkebe benzer. Allah’ın âyetlerini yalan sayan kimselerin düştükleri durum ne fecî! Allah böylesi zalim gürûhu hidâyet etmez, emellerine ulaştırmaz.” (Cuma, 62/5) Çok kitap evirme-çevirme değil, asıl mesele, “kitaplaşma”, kitap muhtevası ile derinleşme ve kitabı kendi içinde bir dinamizm haline getirmedir.

İnsanı Allah’a yaklaştırmayan ilim, ilim değil, cehilden kötü bir beladır. İnsan, okudukça, düşündükçe, bir adım daha O’na (celle celâluhu) yaklaştığını hissetmeli; bir adım daha kendinden sıyrıldığını vicdanında derinlemesine duymalı; âdeta kendini İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) arkasında, kemerbeste-i ubudiyetle Allah’a karşı ibadette bulunuyor gibi hissetmeli. Bilgiler, böylesine amele/hayata dönüştürülmeyince, sahibinin sırtında bir yüktür. Sâdî-i Şirazî diyor ki, “Bir insanın bilgisi, amele inkılap etmiyorsa, öyle biri, câhilin tâ kendisidir!” Bilgi, aksiyona dönüşmüyorsa, iç ve dış düzenimizi sağlamıyorsa, bizi ibadet ü tâat mevzuunda ve iç âlemimiz itibarıyla dizayn etmiyorsa, uhrevî/melekûtî bir peyzaja tâbi tutmuyorsa, -bence- o, sahibinin sırtında bir yüktür. Bir de “Niye bu kadar fuzulî şeylerle iştigal ettin?” diye öbür tarafta Allah, kişiye bunun hesabını sorar: “Sonuçsuz bir şey için niye bu kadar kafa yordun? Sonucu olmayan bir şey için niye şakak zonklattın? Neden bu işin arkasından koştun durdun?!.”

Dolayısıyla asıl “ilim”, ilmin “marifet”e (ki buna “vicdan kültürü” de diyebilirsiniz) dönüşmesi, marifetin “muhabbet”e dönüşmesi, muhabbetin de “zevk-i ruhânî”yi netice verip “aşk u iştiyak”a inkılap etmesi ve insanın, oturup kalkarken çok defa bu mülahazalarla oturup kalkması şeklinde tezahür eder.

   Sevgiyi sevmek ve nefretten nefret etmek esastır; şahıslara değil onların kötü sıfatlarına karşı tavır alınmalıdır.

Evet, böyle bir programa kendisini tâbi tutan bir insan, bir “sevgi âbidesi” haline gelir. Sevgiyi sever, nefretten nefret eder. Kucaklaşma için bayılır; fakat kine-nefrete karşı ciddî bir gerilim içinde bulunur, yedi kapı kovar onları. “Aşk”a o derece âşık olur ki, “mâşuk”u gördüğü zaman, aşka olan aşkından dolayı, onu (mâşukunu) bile bilemez/tanıyamaz.

Menkıbe bu ya; Mecnun, Leyla için delice yanıp tutuşuyor. Fakat onunla karşılaştığı zaman, ona karşı alaka göstermiyor. Çünkü o, aşkın âşığı. Ferhat, aşkın âşığı… Aşka âşık olmak.. muhabbete âşık olmak… Evet, sevgiyi sevmek ve nefretten nefret etmek; bütün mesele, bu!..

Bunun dışında, bir kısım şeylerden de nefret edilebilir: Kâfir sıfatı olan şeylere karşı insan, nefret duyabilir. “İlhad” gibi, “kin” gibi, “hased” gibi, “hazımsızlık” gibi, “başkalarını karalama tavrı” gibi şeylere karşı insan, nefret duyabilir. Fakat bu nefret duyma, “şahıslara karşı nefret” şekline getirilmemelidir. O evsâf-ı hasîseye, evsâf-ı deniyyeye, kötü sıfatlara karşı, esas, nefret duyulmalı, kin duyulmalı ama onu onlardan uzaklaştırma istikametinde o gerilim kullanılmalıdır.

Öyle bir duygu bizde ciddî bir metafizik gerilim hâsıl ediyorsa, onu -boğulmak üzere olan bir insanı kurtarmak gibi- o evsâf-ı deniyyeden, evsâf-ı hasîseden, evsâf-ı şeytâniyyeden o insanı kurtarma istikametinde kullanmalıyız. Evet, “kin”, evsâf-ı şeytâniyyeden; “nefret”, evsaf-ı şeytâniyyeden; “tahrip”, evsâf-ı şeytâniyyeden; “hased”, evsâf-ı şeytâniyyedendir. Bunların pençesine düşmüş biri, boğuluyor demektir, farkına varmadan. O, ayakta görülse bile, hiç farkına varmadan, mânevî bir “mesh” yaşıyor demektir. Yaptığı mâsiyetin keyfiyetine göre, mânevî meshi itibarıyla, bazen -bağışlayın- maymun, bazen goril, bazen dübb (ayı) -saygısızlık olur diye Türkçesini söylemedim-, bazen zi’b -Kur’an-ı Kerim’de de geçiyor, kurt demek- ve bazen de çakal olur. Bunların her birisinin kendine ait hususiyetleri vardır; kimisi ısırır, kimisi parçalar, kimisi bir yönüyle mukallittir, kimisi boğar, kimisi yılan gibi zehirler. Evsâf-ı deniyye-i hasîse-i şeytâniyye bunlar.

Birinde böyle bir şey gördüğümüz zaman, doğru, bir nefret duygusu insanın içinde hemen depreşir. Fakat onu, o şahsa karşı kullanmamalı. Belki o insanı o türlü evsâf-ı deniyyeden sıyırma adına, boğulan bir insanı kurtarma cehdi ile kurtarma adına, bir gayret sarf edilmeli; bütün güç, o istikamette kullanılmalı. Genel ahlakımız bu. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’i öyle tanıyoruz; Hulefâ-i Râşidîn’i öyle tanıyoruz. Kini, nefreti, tahribi tel’in ediyoruz. Allah, o evsâf-ı deniyye ile hareket eden insanlara iz’an, insaf, hakikî iman, sevme duygusu, kucaklama duygusu, muânaka duygusu lütfeylesin! Onları, o hayvanî sıfatlardan, mânen mesh olma halinden, insan şeklinde görünseler de farkına varmadan iç dünyaları itibarıyla hayvan olmaktan halâs eylesin!..

   “O kimseler ki Allah onlara lânet etmiş, gazabına uğratmış, içlerinden bir kısmını maymun, domuz ve tâguta tapan kimseler yapmıştır.”

“Mesh”i, yani “kırade” (maymunlar) ve “hanâzîr” (domuzlar) şekline dönmeyi, tefsirlerde (bkz: Mâide: 5/60) müfessirîn-i ızâm, iki şekilde yorumlamışlar: Bazıları; “Hakikaten bazı kimseler, Cenâb-ı Hakk’a karşı isyanlarının cezası olarak maymun ve hınzır olmuşlardır.” diyorlar. Fakat bazı muhakkikîn de diyorlar ki, “Onlar, bedenen değil, sadece ruhen öyle olmuşlardı!”

Evvelki şıkta meseleyi ele alan insanlar, onların, evolüsyon, de-evolüsyon, aşağıya doğru bir değişim, deformasyon, dejenerasyon yaşadıklarını söylüyor; “İnsan tabiatı, ona müsait olmadığından dolayı, belli bir süre yaşamış ve ölmüşler.” diyorlar. Peygambere başkaldırmış, O’nun nurlu mesajını reddetmiş, ellerinin tersiyle itmiş, hevâ-i nefislerine uymuş, şeytanın arkasından gitmiş kimseleri Allah öyle cezalandırmış. Mesela, Hazreti Musa döneminde ve Hazreti Davud (aleyhimesselam) döneminde, biri onlar için bir şey demiş, o olmuş; öbürü de bir şey demiş, o olmuş.

Fakat bu mevzudaki yorumların diğeri de şöyledir: “Onlar, mânen mesh olmuş, şekil değiştirmiş; ahlak, karakter, tavır ve davranış itibarıyla aynen o mahlûklar gibi olmuşlar!” Salya atmışlar, diş göstermişler, asırlardan beri yapılagelen şeyleri tahribe çalışmışlar; kırk-elli seneden beri yapılan şeyleri tahribe çalışmışlar, o mevzuda bütün himmetlerini kullanmışlar, yıkmayı şiâr edinmişler; hafizanallah, mânen böyle bir mesh, yani bir gorillik, bir dübblük, bir zi’blik yaşamışlar.

Cenâb-ı Hakk isterse, öylelerini yeniden hidayete erdirir. Nasıl “ahsen-i takvim”e mazhar bir mahiyette yaratmışsa, ahsen-i takvime mazhariyetin gereği olarak hususiyetlerini onlara duyurmak suretiyle onları eski hallerine ircâ buyurabilir. Tâ baştan -şayet- öyle düşünüyor, öyle planlar peşinden koşuyor idiyseler, yine Allah’ın elindedir, Allah (celle celâluhu) tevbeye muvaffak kılabilir.

Gerçi, bir yönüyle, son andaki tevbe, “hâlet-i yeis”te söylediğinden dolayı, hüsn-i kabul görmüyor. Nitekim, Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyuruluyor: وَلَيْسَتِ التَّوْبَةُ لِلَّذِينَ يَعْمَلُونَ السَّيِّئَاتِ حَتَّى إِذَا حَضَرَ أَحَدَهُمُ الْمَوْتُ قَالَ إِنِّي تُبْتُ الْآنَ وَلاَ الَّذِينَ يَمُوتُونَ وَهُمْ كُفَّارٌ أُولَئِكَ أَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَابًا أَلِيمًا “Yoksa makbul tevbe, (hayatları boyu) kötülükleri işleyip de onlardan birine tam da ölüm gelip çattığında, ‘Artık ben tevbe ettim!’ diyenlerin tevbesi olmadığı gibi, küfür içinde bir hayat geçirip, (ölüm anında tevbeye yeltenen, ama o andaki tevbe makbul olmadığı için) kâfir olarak ölüp gidenlerin tevbesi de değildir. Evet, böyleleri için çok acı bir azap hazırladık.” (Nisâ, 4/18) İşte, o hâle gelmeden, Allah (celle celâluhu) آمَنْتُ بِاللهِ، وَبِرَسُولِهِ، وَبِالْيَوْمِ اْلآخِرِ “Allah’a, O’nun yüce elçisine ve ahiret gününe inandım!” dedirtir. Allah’ın elinde; O’nun rahmeti, gazabına sebkat etmiştir.

   Entelektüel olmak, hakkı ve doğruyu her şeye rağmen seslendirmeyi gerektirir; maalesef günümüzde kendisini dilsiz şeytanlığa salmamış aydın yok denecek kadar azdır.

Geriye dönelim: Meslek itibarıyla, sevgiyi sevmek, sevgiye âşık olmak ve nefretten nefret etmek, onu yedi kapı kovmak şiarımızdır. Kimseye karşı nefret hissi, kin ve garaz duygusu taşımamak; ta’yîr, ta’yîb, tahkîr, tezyîf, tehcîr, tehdit, tenkîl, ibâde mülahazalarına gitmemek; hayatını “başkalarını bitirme” gibi şeytanî bir mülahazaya bağlamamak… Şeytanî mülahazadır bunlar. “Hepsini bitireceğiz; bilenmiş kılıç gibiyiz, onları yok edeceğiz!” mülahazası, şeytanî bir mülahazadır.

Bunun karşısında susanlar da “dilsiz şeytan”lardır. En azından bir entelektüel gibi “Yahu, bu kadarı fazla!” demeyen insanlar… Birileri mesh olmuş, ciddî bir deformasyona, bir tebeddüle, bir tagayyüre uğramışlarsa, bunlar da bu olumsuzluklar karşısında sükût etmekle, dilsiz şeytanlığa kendilerini salmışlardır, hafizanallah. Hâlbuki entelektüel olmak, hakkı ve doğruyu -her şeye rağmen- seslendirmeyi gerektirir.

“Entelektüel” deyince Emile Zola falan akla geliyor ama aslında bizde öylesi çok. Fatih cennet-mekân’ın elinin kesilmesi hükmü, menkıbelerde anlatılır. Men-kı-be-ler-de… Şimdi her şeyi tenkit ediyorlar ya, “Böyle bir şey olmamıştır!” diye bunu da tenkit ederler. Gerçek hadise mi, menkıbe mi? Fatih’in elini kesilmeye mahkûm ediyor kadı Hızır Çelebi, Fatih’in kadısı. Onu mahkûm ettikten sonra, Fatih, o hükmü, cân ü gönülden, hüsn-i kabul ile karşılıyor. Ve sonra koltuğunun altında, tokmak gibi, balyoz gibi, sakladığı şeyi çıkarıyor: “Kadı efendi!” diyor, “Eğer Allah’ın verdiği hüküm ile hüküm vermeseydin, bu balyoz ile senin başını parça parça edecektim!” Hızır Çelebi de orada kolunun altından kama gibi bir şey çıkarıyor: “Hünkârım!” diyor, “Eğer sen de verdiğim hükme (Allah’ın hükmüne) razı olmasaydın, ben de bu mızrak ile veya kama ile seni delik deşik edecektim!”

Şimdi bu olmuş-olmamış meselesi değil; bu, hakka saygının, adalete saygının, insaflı olmanın, iz’ânlı olmanın, -bir yönüyle- sevgi insanı olmanın, muhabbet insanı olmanın, her hareketiyle kendisini Allah’a yaklaştıracak bir tavır ve davranış içinde bulunmanın ifadesidir. Cenâb-ı Hakk öyle eylesin!

   İnsanın imandan nasibi, mahlûkata muhabbeti ve şefkati ölçüsündedir.

Hakiki manada sevgi, izafî manada sevgi… Hakiki manada sevgi; aynı duyguyu, aynı düşünceyi paylaşanlar arasında… Hazreti Mevlana’nın dediği gibi, “Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguyu paylaşanlar, ancak anlaşabilir!” Derece derece alaka ve sevgi: Şunlara, şu türde şu çizgide olanlara, saff-ı evvelde olanlara karşı şu ölçüde sevgi.. ikinci safta bulunanlara şu ölçüde sevgi.. üçüncü safta bulunanlara şu ölçüde sevgi.. gelmiş tâ arkalarda durmuş, revaklarda durmuş, onlara da o ölçüde sevgi… Herkese karşı sevgi ama birilerine karşı hakiki manada sevgi, diğerlerine karşı mecazî manada sevgi.. fakat herkesle mutlaka bir alaka, bir irtibat.

İnsanın imandan nasibi, mahlûkata muhabbeti ve şefkati ölçüsündedir. İman ile şefkat mebsûten mütenâsiptir (doğru orantılıdır) denebilir. Kin ve nefret insanının, ehl-i imandan nefret eden insanın, imandan nasibi o kadardır. Böylelerine ehl-i iman nazarıyla bakıyorsak şayet, حُسْنُ الظَّنِّ مِنْ حُسْنِ الْعِبَادَةِ “Hüsnüzan, hüsn-i ibadettendir!” fehvasınca bakıyoruzdur. Dolayısıyla bu mevzuda çok defa yanılabiliriz.

Belki Hazreti Pîr’in verdiği ölçüler içinde hareket edilirse, o yanılmayı da aza indirmiş olabiliriz: “Hüsnüzan, adem-i itimâd!” “Tedbir” mülahaza dairesini açık bırakmak, hançerleyecek insana, “Hançerlesin!” diye sırtını dönmemek; tedbirli, temkinli olmak. Tasavvufun -bir yönüyle- ilk basamağı sayılan da “teyakkuz” dairesi içinde hareket etmektir. “Tefe’ul” kipiyle ifade edildiğinden dolayı, daha bir uyanık, daha bir uyanık, daha bir uyanık, daha bir uyanık olmak.. mürgülemeye meydan vermeden, esnemeye meydan vermeden, kendini çimdikleyerek hep uyanık kalmak… “Ne ile?” Marifet ile, bir yönüyle “irfan” ile, delâili tetkik ile, müzakere ile, mütalaa ile kendini çimdiklemek suretiyle sürekli uyanıklığı zirvede götürmek.. hep, gözleri açık olmak.. hadis ifadesiyle, “uyûn-u sâhire”den olmak.. cephelerde uyûn-u sâhire; sınır boylarında, sızmalara karşı titiz bir şekilde ve uyanık bir vaziyette pürdikkat nöbet bekleyen er oğlu erler. Bunlar, sürekli ibadet ü tâatte bulunuyor gibi sevap kazanırlar.

Evet, “iman” çok önemli bir mevzudur. Mesele, o esas üzerine, o sağlam zemin üzerine bina edilince, Allah’ın izni ve inayetiyle “iman-ı billah”tan sonra “marifetullah”, sonra “muhabbetullah”, sonra kendi kendine terettüp eden “zevk-i ruhânî” gelir. İnsan öyle bir zevk duyar ki, artık yeme-içme, yemeden içmeden ve cismanî zevklerden lezzet alma, onun yanında “deryada damla” kalır. Ha bunun ötesinde ayrı bir şey var, “aşk u iştiyâk-ı likâullah”; o, büyüklerin şe’ni… Fakat falanın-filanın şe’ni diye -estağfirullah, onlara falan-filan denmez- o büyük zevatın şe’ni diye, “Biz onu bırakalım; o, onların olsun!” da denmemeli. Hayır, bence, himmet, âlî olmalı; insan, himmetini âlî tutmalı. Onun için Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki öbür âlem için, “Cenâb-ı Hak’tan istediğiniz zaman, Firdevs’i isteyin! Çünkü o, cennetin zirvesi.” Kim bilir, belki çok farklı şekilde her zaman Cemâl-i bâ Kemâlini (celle celâluhu) temâşa, “Cuma yamaçları” dediğimiz Firdevs’teki o yamaçlardan yapılıyor! Bilemeyiz onu. Belki “Râzıyım!” sesinin yankılandığı “Rıdvan tepesi” de yine oradadır; bilemeyiz onu. Onun için de “İsterken, Firdevs’i isteyin, dûn himmet olmayın!” buyurulmaktadır. Himmet, çok âlî tutulmalıdır.

İman-ı billah.. marifetullah.. muhabbetullah.. kendi kendine gelen, zevk-i ruhânî. Zevk-i ruhanî, kendi kendine terettüp eder. Böyle, yaptığımız şeyleri yapıyoruz; ille de bunu “Zevk-i ruhânîyi peyleyelim!” diye yaparsanız, bence çok küçük şeylere talip olmuş olursunuz. İlle de bir şey talep edecekseniz, اَللَّهُمَّ اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ وَاْلاِشْتِيَاقَ “Allahım, her amelimde ihlaslı olmayı, rızana ermeyi ve Sana halis aşk u iştiyakla teveccühte bulunmayı istiyorum!..” diyeceksiniz. Bütün himmetinizi onları elde etme istikametinde kullanacaksınız.

Geriye dönelim: “İman” ile “muhabbet”, tev’em (ikiz) gibidir; bazen birbirini iltizam eder onlar; bazen de kozalite mülahazasıyla, sebep-sonuç mülahazası içinde ele alınabilir.

   Can hulkuma gelinceye kadar hizmete, kitap elden düşeceği âna dek okumaya/okutmaya devam etmeli!..

İstidradî olarak, bir şey arz edeyim size: Bildiğiniz gibi, yirmi kadar hastalığım var ama yine de derslere/sohbetlere çıkmak için kendimi zorluyorum. Çünkü Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) başta olmak üzere, Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Ömer, Hazreti Osman, Hazreti Ali efendilerimiz, son anlarına kadar yapmaları gerekli olan şeyi yapmaktan dûr olmamışlar.

Yakın tarih itibarıyla, daha önce dar dairedeki/halkadaki arkadaşlara, beraber hadis-tefsir mütalaa ettiğimiz arkadaşlara arz ettiğim bir hususu arz edeceğim: Ben şahsen kendisini görmedim, son dönemin önemli allamelerinden Hüsrev Efendi (M. Hüsrev Aydınlar, 1884-1953) vardı. Aslen Arnavut, Mehmet Akif gibi; İstanbul’da büyük âlim idi. Öyle ki, Ömer Nasuhi Hoca’yı, biliyorsunuz; “Istılâhât-ı Fıkhiyye Kamusu” münasebetiyle, bizim epey okuyan bir arkadaşımız, “Onun (Ömer Nasuhi Bilmen Hoca’nın) bu eseri -veya “âsârı”, çok mücelledat olduğu için, âsâr-ı bergüzidesi- onun müceddid olduğuna delalet eder!” diyor. Benim hemşehrim Ömer Nasuhi Hoca, Erzurum Ova’dan. Hüsrev Hoca, ona diyor: “Sus, sus be câhil! Sen sadece kitaplara bakarsın; hani bir kısım kariyer yapan insanlar gibi, oradan alır, oradan alır, oradan alır, fişlersin, işlersin, kitap meydana getirirsin. İlim, o değildir!” Hazreti Gazzâlî’ye ait sözde olduğu gibi, “Tuttuğun not defterindeki ilme, ilim denmez!” İlim, kafanın nöronlarına işlemiş olmalı. İşte İhyâ’yı okuyoruz şimdi, görüyorsunuz. Adam şıp-şak, nerede hangi hadisi söyleyecek, hangi kelâm-ı kibârı söyleyecek, meseleleri nasıl analiz edecek, hemen ortaya koyuyor.

O da (Hüsrev Efendi de) böyle bir zat. Talebelerine ders verme mevzuunda dakika fevt etmiyor. Yaşını bilmiyorum. Mahmut Bayram Hoca da onun talebelerinden birisi.. İstanbul’un meşhur vaizlerinden, Fatih’in de imamı -onu görmekle de Cenâb-ı Hakk şereflendirdi Fakir’i- Salih efendi de onun talebelerinden birisi.. Diyanet İşleri Başkan yardımcılığı yapan, benim derinden saygı duyduğum, yirmi Diyanet İşleri Başkanı kadar hizmet eden Yaşar Tunagür Hoca da -Makamı cennet olsun!- onun talebelerinden birisi…

Hüsrev Hoca, derslerinde hiç kusur etmiyor. Aklımda kaldığına göre, özellikle Taftazani’nin “Tavzîh”ini okutuyor, ondan otuz defa icazet veriyor; otuz defa “Tavzîh”i okuyor/okutuyor. O da erbabınca mâlum bir eserdir; mâlum, usûl ile alakalı. Sürekli ders takrir ediyor. Gün geliyor, yatağa düşüyor. Bu defa o yatakta, talebeler yine halka oluyor, o da kitabı elinde tutuyor böyle. Fakat bazen eli kitabı taşıyamıyor, kitap elinden düşüyor ve Hoca hıçkıra hıçkıra ağlıyor, “Yâ Rabbi, artık kitabı taşıyamıyorum ben!” diyor. Ama bu haliyle yine diyeceği şeyleri demeye çalışıyor.

İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), ayakta duracak halde olmadığı dönemde, Seyyidinâ Hazreti Ebu Bekir’in arkasında namaza durduğu gibi, yapabileceği şeyi, insan, cân hulkuma geleceği âna kadar arızasız yapmalı. Yirmi tane rahatsızlığım var; buna rağmen, üzerime terettüp eden vazifeyi yapmazsam, Efendim’e muhalefet etmiş olurum. Ve öyle büyük zatlara muhalefet etmiş olurum.

   Allah’ım bu ne iman, bu ne teslimiyet ve bu ne vazife aşkı!..

Ve bir gün gerçekten Hüsrev Efendi’nin elinden kitap düşüyor, Hazret ruhunun ufkuna yürüyor. Makamı cennet olsun; Allah, onu “Nûr-i Hâlid” (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile beraber haşr u neşr eylesin!..

Bir taraftan, öğretme vazifesini yapma mevzuunda bu kadar işin delisi; öğretme, insanlara bir şeyler anlatma. Bir diğer taraftan da öyle engin bir teslimiyeti var ki!.. O meseleyi elli sene evvel dinledim, belki elli beş sene evvel dinledim sahibinden; o zatı bizzat görmedim, çevresinden dinlediğim şey ama aklım almıyor hâlâ.

Yaşar Tunagür Hoca diyor ki: Hocamız Hüsrev Efendi’nin evine yine derse gidiyorduk, evinde ders takrir ediyordu. Bir gün kapıyı çaldık; içeriye girerken, baktık kapının önünde altında ateşler yanan kazanda su kaynıyor. Bir de tabut ve teneşir var orada. İçeriye girdik; Hoca, her günkü gibi, dersi bize takrir etti. Bir şey demedik. Ayrılırken “Hocam, bu ne haldir?!” deyince, “Yok bir şey! Benim üniversiteye giden bir kızım vardı ya, dün vefat etti; su, onun için kaynıyor; tabut-teneşir de onun için geldi!”

Bu kadar, yaptığı vazifenin âşığı olması!.. Bu kadar, insanları mârifete yönlendirme mevzuunda hâhişkâr olması!.. İşinin delisi olması, bu kadar!.. Onlar, böyle yapınca… Siz, küçük çapta bile olsa, Kıtmîr’in dediklerine bir değer atfediyorsanız, size saygımın gereği olarak, benim de çıkıp sizinle musâhabede bulunmam bir vecibe gibi geliyor bana.

Belki bir gün burada, ama bugün, ama yarın… Hiç aklımdan çıkmayan bir hissimi söyleyeyim: Size bir şey söylerken hemen yüzü koyu yere yıkıldığımı duyar/görür gibi oluyorum. Ve bunu biraz da istiyorum: “Başımı secdeye koyduğum zaman; bana verdiğin şeyi al! Sana en yakın olduğum zaman al, Allah’ım!” Hep aklımdan geçiyor. Bu hissimi size açmamıştım, ilk defa açıyorum. Başımı yere koyduğum zaman.. ve bir gün burada bir şeyler derken, bir şeyler ederken…

Ama ne kadar işe yarıyor onlar, ne ifade ediyor? Ee ne yapalım, Kıtmîr de ancak o kadar şey yapabilir! Onu, bir Kıtmîr’den beklediğinizi bekliyor gibi bekleyin! Kıtmîr, Ashâb-ı Kehf’in kıtmîri gibi kıtmîr…

Kendime doğru dürüst bir insan nazarıyla bakmadım. Başkaları sağda-solda, “Şu şöyle dedi, bu böyle dedi!..” diyorlar. “Mâsum!” dedi, “Masûn!” dedi, filan… Ben, Esved İbn Yezîd en-Nehâî’nin korktuğu gibi korkuyorum; hafizanallah, Bel’am İbn Bâûra gibi baş aşağı gitmekten korkuyorum. Her gün yatağa girerken, “Allah’ım, beni kâfir olarak öldürme!” diyorum. Neler diyorum neler, orada!.. Uykum geleceği âna kadar, bir sürü yalvarıp yakarıyorum. Yalvarıp yakarma içinde gözlerimi yummuş oluyorum. “Allah’ım! Beni kafir olarak öldürme!..” Ödüm kopuyor, kâfir olarak ölmekten. Esved İbn Yezîd en-Nehâî de öyle endişe duyuyordu…

   Yuf olsun kendini günahsız gibi gören zavallılara, zulmederken bile vazife yaptığını sananlara!..

On defa dinlemişsinizdir, Âişe validemiz, bir saat ayakta duruyor; وَبَدَا لَهُمْ مِنَ اللَّهِ مَا لَمْ يَكُونُوا يَحْتَسِبُونَ * وَبَدَا لَهُمْ سَيِّئَاتُ مَا كَسَبُوا وَحَاقَ بِهِمْ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ “…Allah tarafından önlerine hiç de hesaba katmadıkları öyle şeyler konur ki! Bizzat işleyip kayıtlarına geçen kötülükler, (kazandıkları günahlar) önlerine dökülür ve alay edegeldikleri gerçekler kendilerini her taraftan sarıverir.” (Zümer, 39/47-48) ayetlerini sürekli tekrar buyurup duruyor, vird-i zebân etmiş, tekrar edip duruyor. Ben desem, ona “mırıldanma” diyebilirsiniz ama kadınların sultanı, sultanların sultanı anam (radıyallâhu anhâ) olunca, orada “Vird-i zebân etmiş duruyor!” denir. O, on dört-on beş yaşında, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) sağanak sağanak vahiy yağan hânesine geliyor. Rüyasında bile günah görmüyor. Neye ağlıyor anam, ben bilemiyorum!.. O ağlıyorsa, bize “ağlama” değil, “heyecandan kalbin durması” düşer.

Yuf olsun kendini günahsız gibi gören zavallılara, zulüm yaparken vazife yaptığını zannedenlere!.. Bir manada bin dört yüz seneden beri yapılan şeyleri, bir manada da bir asırdan beri yapılan şeyleri yıkmayı vazife ve şiar edinerek, “Devletin parası deniz, yemeyen domuz!” mülahazasıyla etrafa paralar dökmek suretiyle, mâmûreleri/ümrânları yıkmak için elinden gelen her türlü şeytanlığı yapanlara yuf olsun!.. Allah, akıl ve fikir verecekse, yaşatsın, akıl ve fikir versin. Yoksa, insanlığı, Müslümanları, İslam dünyasını bu türlü eşrârın, bu türlü füccârın şerrinden muhafaza buyursun!..

Amma nasıl olsa gidecekler, herkes gibi. (Gönenli Mehmet Efendi’nin ifadesiyle) “Saatin zinciri bitince eylemez tık tık!” Zincir yok şimdi. “Zemberek boşalınca, eylemez tık tık!” Evet, bunu da geçtik; “Pil bitince, eylemez tık tık.” “Vakt-i merhûnu gelince, ruha derler: ‘Çık, çık!’ / Hakk’a kulluk eyle zira / Ahirette dinlemezler hınk mınk!”

Vesselâm.

Cuma Hutbesi: ÇAĞ, KAOS ve ÜMİT

Herkul | | Cuma Hutbeleri

İçinde bulunduğumuz çağ, vaad ettiği müspet ve güzel şeylerin yanında, bizim için hep bir ızdırap ve inkisar çağı oldu. Sadece bizim için de değil; onunla tanışırken, henüz kalbî, ruhî, fikrî ve ilmî hazırlığını tamamlayamamış milletler, âdeta, muratlarına ermeden ve umduklarını bulamadan bağırlarından hançerlenen âşıklar gibi, ümitleri ye’se, iştiyakları da hicrana dönmüş ve iki büklüm olmuşlardır. Bilhassa bizim insanımızın hâli bütün bütün yürekler acısıdır.

Evet o, asırlar boyu, devletler muvazenesindeki yerinden koparılıp atılmanın, hep başta yaşamışken ayak olmaya zorlanmanın hafakanları içinde şaşkın ve âdeta bir berzah hayatı yaşadı. Hiçbir millet ve toplum çerçevesine yerleştirilemeyecek kadar gariplikler ve tuhaflıklar içinde sürdürdüğü bu şeâmetli yolculukta, tıpkı kumarda kaybeden birinin, “belki kazanırım” mülâhazasıyla “bir daha, bir daha…” dediği gibi, her şeyi çarçur etme ruh hâletiyle iflastan iflasa sürüklendi.. bari bunca zaman içinde bir kere kazanabilseydi, ya da küçük bir kazanma ümidi olsaydı..! Ne gezer.. o hep kaybetti ve kaybettikçe de, daha bir hırsla neticesi belirsiz bu oyunun aldanan rekortmeni hâline geldi.

Vaktiyle hep ötelere yönelip semavîlik arayan başlar, dualarla göklere doğru kaldırılan eller ve O’ndan başkasına karşı, almak için değil vermek için yaratıldığına inanan gönüller, şunun-bunun kapısında zilletle dilenen sergerdanlar hâline geldiler. Bir zamanlar atalarımızın, sonsuza yürüme rampaları sayılan mabet, ruhanîliği çarmıha gerilerek, Allah’a açık şeffafiyeti merasimlerle karartılarak, mânâ ve muhtevası şekle kurban edilerek pek çok mezar-ı müteharrikin uğradığı bir güzergaha dönüştürüldü. Varlığın bir kitap gibi yorumlandığı, bir meşher gibi temâşâ edildiği ve bir laboratuar gibi her şeyin kurcalandığı mektep, kapkaranlık dogmaların tutsağı ve küflü şablonların kafalara yerleştirildiği bir izbeye döndürüldü.. eşya hor görüldü.. tabiat yanlış yorumlandı.. ekolojik denge bozuldu.. ve dünya yaşanmaz bir Cehenneme çevrildi. Mabetle beslenemeyen, mekteple aydınlanamayan ve kâinatla içli-dışlı olamayan ve dolayısıyla da gönle ümitler yağdıracak ufukları bulamayan nesiller, kendilerini değişik çılgınlıklara salarak hezeyanda ve yakıp-yıkmada teselli aramaya başladılar. Evet, pek çoğu itibarıyla günümüzün nesilleri, bütün bütün ebedîliği temâşâ etme istidat ve kabiliyetini kaybetmiş gibi ufuksuz, idealsiz, mazisiz ve geleceksiz, dar bir zaman dilimine sıkışmışlığın hırçınlığını yaşamakta.

Eski ülke, eski kent, eski mahalle ve eski yuvanın yerini alan iğretilik, ruhsuzluk ve zevksizlik içinde hayata gözlerini açan, açarken de ilk defa para, şöhret, şehvet, riya, rahat tutkusu ve egoizma ile tanışan nesillerin başka türlü olmalarını beklemek de herhalde hayal olurdu. Hayatla böyle bir ortamda tanışan bu olabildiğine aç ve kendi ruhî derinliklerine kapalı insanlar, beden ve cismaniyeti her şey saydı ve onların bütün bütün insanî isteklere cevap vereceğine inanarak onlara tıpkı din ölçüsünde bağlandı, heva ve heveslerine teslim oldular.

Bu arada İslâm ruhunun, mefkûresiz, aşksız, heyecansız temsilcilerinin, din ve diyanet adına yapıyor gibi göründükleri hemen her şeyde “hakk-ı temettü” aramaları, mübarek dinimizin semavîliğini bütün bütün kararttı ve mütehayyir kitlelerin metafizik heyecanını ve din-i hakka açık temiz fıtratların insiyaklarını başka arayışlara sevk etti.. ve dahası bir kısım yalın kılıç ve palalarla kalblere iman kazacakları vehmine kapılanlar, zaman zaman da dini politize ederek bu Allah ve Cennet yolunun mânâ ve muhtevasını bütün bütün değiştirdiler.

Akıl, ilim ve vahyin meyvesi sayılan bir medeniyete öncülük ettikleri iddiasında bulundukları aynı anda, yer yer düşmanlık, kin, nefret, kıskançlık ve saldırganlığa başvurmayı da ihmal etmediler; hatta böyle davranmayı dinin gereği gibi göstererek bir mânâda mesâvî-i ahlâkı kutsadılar. Zaten böyleleri kat’iyen hüdâ erleri olamazdı; olsa olsa bunlar, cinayetlerini heva ve hevesleriyle besleyen caniler olabilirlerdi ki, yaptıkları da böyle bir karakterin gereğiydi. Aslında zaman zaman beyanlarına da akseden düşünceleri, onların tasavvur ve tahayyüllerini ele veriyordu ki, o da bize her meydanda, her sokakta kurulmuş otomatik idam sistemlerini işletmeye hazır, duyguları kanla köpüren, eli kanlı, gözü kanlı bir kısım kanlı delileri çağrıştırmaktaydı.. çağrıştırmaktaydı; zira çok iyi tanıdığımız, gönüllerinde aşkın, vefanın, imanı takdirin ve insana saygının bulunmadığı bu bulanık ruhlardan başka bir şey de beklenemezdi. Evet böylelerinden güven, hakka hürmet, herkese hakk-ı hürriyet beklemek beyhudedir.

Bütün olumsuzlukların yanında, istediğini istediği zaman göklere çıkaran ve dilediğinde gayyalara batıran; bâtılı tasvir edip sâfî zihinleri şirazeden çıkarmada kurgu-bilimlerde olduğundan da ürpertici ve o ölçüde de bir büyüye sahip bulunan bir kısım medya ise, âdeta bu bin bir menfîliğe tuz-biber olmaktadır.. evet bugün genç-ihtiyar, kadın-erkek, okumuş-okumamış, hemen herkes bu devvâr u gaddârın elinde bir oyuncak ve bu sihirbazın meshûr bir piyonu. O, elindeki ruhsuz bir kısım cenazelere güzellikleri çirkin, çirkinlikleri güzel gösterebiliyor.. küçüklükleri alkışlattırıp büyüklüklere lanet yağdırtabiliyor.. bedeni ve cismaniyeti ruhun ve kalbin önüne çıkararak, vicdana kezzap döküp insan hissiyatını köreltebiliyor.. gıybet, iftira ve dedikoduya prim vererek dünya kadar bühtan bağımlısı yetiştirebiliyor.

Bunca mesâvînin önünde, arkasında veya yanında bulunan yarım aydınlar ise, daha çok eski dönemlerin, göğüslerinde sıra sıra madalyaları, sırmalı elbiseleri, kaytanlı urbalarıyla çalım satan saltanat ağalarını hatırlatmaktalar ki, bunların pek çoğunun dili kafasından daha büyük.. muhakemeleri yabancı şablonlara emanet.. insana saygıları burunlarından alıp-verdikleri soluklarının renginde.. ülke meseleleriyle münasebetleri menfaatleri nispetinde.. ve milletin geleceği adına plan ve projelere gelince, kafaları ve himmetleriyle mepsuten mütenasip (doğru orantılı). Ancak, dünyadaki umumî değişim ve dönüşümden onların da nasiplerini almaları mukadder gibi görünüyor.

İç içe bunca karanlığın yanında bir de inancı, ümidi, azmi, aşk u iştiyakı ve kararlılığıyla bir altın nesil var ki, her şeye rağmen, hayatı değerler üstü değerlere taşıma, varlığa ruhanîlerin soluklarından ses katma, herkese meleklerin kanatlarından bir tüy takma gayesi peşindeler.. peşindeler ve bugüne kadar kâbusa teslim olmuş, oturup-kalkıp serap kovalayan yığınlardan ayrılarak kendi ruhlarının âbidesini inşa etmekteler. Çehrelerinde evliya, asfiya ve enbiyânın boyası, ruhlarında alev alev ebediyet humması, uğradıkları her yere mesîhî bir ruhla peygamberlerin sevgi, aşk ve muştularını götürüyor ve dört bir yanda tarihin bin senelik ruh ve mânâsını seslendiriyorlar. Ellerinde yeni bir hikmet mâyesi, gönüllerinde Hakikat-ı Ahmediye humması, birkaç asırdan beri bizimle beraber bütün insanlığın da üstünü örten ve her yerde insanî duyarlılığı felç eden cehalet, gaflet, bağnazlık ve aymazlık perdelerini parçalayıp, rahmetle hakikatin buluşacağı noktaya doğru uzanan yollara su serpip ikbalimize akan hâdiselerin cereyânını kolaylaştırmaya çalışıyorlar.

Ümit ediyoruz ki, onlar iman ve aşkla Rahmeti Sonsuz’a gönüllerini açtıkları ölçüde, İlâhî inayet de onlara el uzatacak ve onlara semavîleşme yollarını açacaktır ki, bu da hepimize yetecektir. Heveslerin yüksek duygulara, yüksek duyguların da vahye ve akl-ı selîme ulaşacağı bu nokta, küllî irade ile buluşma noktasıdır ki, mevsimi gelince herkes böyle bir buluşmayı vicdanının derinliklerinde duyacak ve bu ölçüde bir netice için çekilen her şeyin çok önemsiz kaldığını mutlaka anlayacaktır.

***

Not: Bugün mescidimizde Cuma Hutbesi olarak okunan bu makale muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Sızıntı Dergisi Mart 1997 sayısı için kaleme aldığı başyazıdır.

Kırık Testi: Aksiyon İnsanları ve İlim Ehli

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Tevbe sûre-i celilesinde yer alan, “Mü’minler toptan savaşa çıkmamalıdır. Her topluluktan bir taifenin dini iyi öğrenmek ve geri döndüklerinde milletlerini uyarmak üzere geri kalmaları gerekmez mi ki, böylece, yanlışlıklara düşmekten sakınmış olsunlar.” (Tevbe sûresi, 9/122) âyetinin günümüz mü’minlerine verdiği mesajlar nelerdir?

Cevap: Yüce Allah bu âyet-i kerimede ilk olarak, وَمَا كَانَ الْمُؤْمِنُونَ لِيَنْفِرُوا كَآفَّةً kelâmıyla mü’minlerin hepsinin aynı anda sefere çıkmalarının, cepheye koşmalarının ve savaşa iştirak etmelerinin doğru olmadığını beyan buyurmuştur. Daha sonra, فَلَوْلاَ نَفَرَ مِنْ كُلِّ فِرْقَةٍ مِنْهُمْ طَآئِفَةٌ لِيَتَفَقَّهُوا فِي الدِّينِ ifadeleriyle onlardan bir grubun dinin ruhuna nüfuz etmek için arkada kalması gerektiğini ifade buyurmuş ve وَلِيُنْذِرُوا قَوْمَهُمْ إِذَا رَجَعُوا إِلَيْهِمْ لَعَلَّهُمْ يَحْذَرُونَ kavl-i kerimiyle de bu ilim sahiplerinin değişik cephelerden dönen kavimlerini eğri yolun encamından sakındırmaları, din adına onları beslemeleri ve bilmeleri gerekli olan ilimleri onlara talim etmeleri gerektiğini beyan etmiştir. Çünkü harıl harıl bir cepheden diğerine koşan ve düşmanla yaka paça olan mücahitler bu konudaki ihtiyaçlarını tam karşılayamamış, çok önemli bir vazife yaparken ilim adına eksik kalmış, dinlerini öğrenememiş olabilirler.

İlmî Kıvam ve Başarı

İslâm’ın ilk intişar ettiği dönemde, müminler, hak ve hakikati anlattıklarından, adaleti temsil ve ifade ettiklerinden dolayı din ve diyanet düşmanları tarafından hücum ve saldırıya maruz kalıyorlardı. Böyle bir durumda mü’minler, işlerini bitirmek için üzerlerine gelen düşmanlara, “Gelin hele bir camide oturup konuşalım.” diyemezlerdi. Deseler bile kin ve tahribe kilitli o düşmanlar gelir o camiyi mü’minlerin başlarına yıkmaya çalışırlardı. İşte inananlar böyle bir yıkıma fırsat vermemek için, yani ırzlarını, namuslarını, din ve diyanetlerini, vatanlarını, bayraklarını korumak için, saldırıya geçen düşmanlara karşı koymuş ve kendilerini müdafaa etmişlerdi.

Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) sonra Hulefa-i Raşidin döneminde de benzer problemlerle karşılaşılmış ve Müslümanlar değişik yerlerde düşmanlarla yaka paça olmak zorunda kalmışlardı. Mesela Hazreti Ebu Bekir döneminde, ortaya çıkan irtidat hâdiselerini bastırmak için tam sekiz farklı cephede mücadele edilmişti. Bunların yanı sıra o dönemin süper güçleri olan Sasaniler ile Roma İmparatorluğu’nun gözleri de Müslümanların üzerindeydi. Bunlar da her fırsatta bir problem halinde Müslümanların karşısına çıktığından Müslümanlar dünyanın değişik yerlerinde müdafaa savaşı yapmak zorunda kalmışlardı.

Şimdi böyle bir durumda eğer herkes savaşa iştirak edecek olursa, eğitim alanında ciddî bir boşluk ortaya çıkacaktı. İşte yukarıda geçen âyet-i kerimede Cenâb-ı Hak, bir zümrenin geride kalarak ilimle meşgul olmasını ve savaşlardan dönen insanlardaki bu boşluğu doldurmalarını emretmiş ve böylece Müslümanların mutlaka ilmî kıvamlarını korumaları ve yaşadıkları çağın şartlarına göre ulaşılması lazım olan ufka ulaşmaları gerektiğine işaret etmiştir. Zaten böyle bir kıvam ve ufuk yakalanamadığı takdirde, farklı cephelerde hücumlara karşı koyup başarılı olmak da mümkün değildir.

Kültür Elçileri

İlim ve beyan gücünün öne çıktığı günümüz şartlarına gelince; bugün kendimiz olarak mevcudiyetimizi devam ettirebilmemiz ilmin, kalemin, beyanın gücüyle mümkün olacaktır. Bediüzzaman Hazretleri’nin yaklaşımıyla günümüzde medenilere galebe ikna iledir. Dolayısıyla günümüzün kültür elçileri olan adanmış ruhlar, kendi değerlerini maddî kılıçla, tankla, topla, tüfekle, silahla ve kaba kuvvetle değil; ilimle, irfanla, sevgiyle, hoşgörüyle, esenlikle dünyanın değişik coğrafyalarına götürmelidirler. Çünkü sevgi ve sulh yolu gönüllere giden yolu açar; kaba kuvvet ise, kin ve nefretlerin hortlamasına sebebiyet verir. Bunun için, başka devletler gelip tepenize binmedikçe, mecbur kalınmadıkça maddi kuvvetle meseleleri çözme yoluna başvurulmamalıdır. Maddi gücün kullanımına gelince o, müdafaada bulunma veya vukuu muhakkak olan bir tehlikeyi bertaraf etme noktasında ele alınmalıdır.

Bu itibarladır ki hem dinimiz, hem insanlık adına günümüzde yapılması gereken en önemli vazife, dünyanın dört bir yanına açılarak kendi kültür değerlerimizi oralara götürmek ve bu arada temel disiplinlerimize aykırı olmaması kaydıyla gidilen yerlerdeki farklı desen ve renkleri almaktır. Evet, adanmış ruhlar gittikleri yerlerde farklı insanlarla temasa geçerek hem kendi kültür değerlerimizin fahrî temsilciliğini yapacak, hem de alınması gereken güzellikleri alıp kendi insanının istifadesine sunacak. Fakat onlar bu önemli vazifeyi yerine getirirken daha çok aksiyon ağırlıklı bir meşguliyet içinde olacaklarından ilmî ve manevî açıdan gerektiği ölçüde beslenemeyebilirler. Öyleyse mânâ köklerimizden süzülüp gelen değerlerimize vâkıf bulunan, temel kaynaklarımızı daha iyi bilen fertler yetiştirilmeli ve böylece onların eliyle aksiyon sahasında koşturup duran insanların gerektiği ölçüde beslenmesi sağlanmalıdır. İlim ve fıkıhta derinleşme için omuzları üzerine sorumluluk yüklenenler tıpkı bir “menhelü’l-azbi’l-mevrud” (tatlı su kaynağı) gibi sürekli akmalı, sahada koşturan fedakâr ruhları beslemeli; onlar da o kaynaktan alacağını almalı, ilmî donanımlarını tamamlamalı ve böylece kendilerini sürekli yenileyebilmelidirler.

Hem Maddi Hem Manevi İlimlere Açık Fakihler

Âyet-i kerime, لِيَتَفَقَّهُوا فِي الدِّينِ ifadesiyle Allah yolunda seferden geride kalacak kişilerin ilk olarak imana, İslâm’a ve bir yönüyle bunların tabiata mâl edilmesinin bir ünvanı olan ihsana müteallik meseleleri öğrenmeleri gerektiğine işaret etmektedir. Bununla birlikte bu değerlerin sağlam işlemesi, bir toplum tarafından rahat kabul edilmesi, dünyadaki farklı kültür ortamlarında yetişen insanların bunlara alâka göstermesi, sempati duyması ve değer atfetmesi şer’î ilimlerin yanında tekvinî emirlerin de doğru okunmasına bağlıdır. Dolayısıyla dinin yanında, fünûn-u medeniyenin menbaı, laboratuvarı ve aynı zamanda araştırma merkezi sayılabilecek olan tabiat ilimlerinin çok iyi öğrenilmesi, bu konuda araştırmaların yapılması, tabiat meşherinde teşhir edilen varlığın temaşa edilmesi çok önem arz etmektedir.

Bediüzzaman Hazretleri’nin ifadesiyle bir taraftan ulum-u diniye öğrenilirken diğer yandan fünûn-u medeniye ihmal edilmemelidir. O, talebenin himmetinin ancak bu ikisinin bir araya gelmesiyle pervaz edeceğini ifade etmiştir. Bunlardan birisini dışladığınız zaman, diğerini kolsuz ve kanatsız bırakmış olursunuz. Evet, ne kalbin ziyası olan dinî ilimlerden fedakârlıkta bulunmalı, ne de akıl, mantık ve muhakemenin ziyası olan müspet ilimler ihmal edilmelidir.

Ayrıca bu âyet-i kerime mü’minlere ilim ve araştırma aşkının önemini vurgulamaktadır. Dolayısıyla insan gerek dinî ilimleri gerekse pozitif bilimleri elde etme istikametinde ciddî bir gayret sarf etmeli ve bu konuda hayatının sonuna kadar hep talebe kalmalıdır. Çünkü talebe, bir şeyin peşinde olan ve onu talep eden kişi demektir. İnsan, ister şer’î ilimleri talep etsin isterse pozitif bilimleri, eğer o, araştırmalardan süzülüp gelen usareleri Allah’ı bilme ve aynı zamanda sağlam bir muvazene temin etme adına değerlendiriyorsa, talebe muamelesi görecektir. Peki, ne olur talebe muamelesi görünce? Allah Resûlü’nün beyanları içinde Allah (celle celâluhû), ilim talebiyle yola çıkan kimseye Cennet’e giden yolu kolaylaştırır. (Müslim, Zikir, 38)

İlim talep etmek bu kadar önemli ve âlimin topluma sağlayacağı faydalar bu kadar büyük olunca, toplum da ilim talebelerine sahip çıkma ve bakma adına elinden geleni yapmakla mükelleftir. Zira kendisini ilme adayan bir insanın başka bir işle meşgul olması çok zordur. Binaenaleyh fukahadan bazıları, atlastan elbiseler giyse ve kapısının eşiği altından olsa bile yine de talebe-i ulûma zekât ve sadaka düşeceğini ifade etmiştir. Çünkü bir milletin hayatı, böyle bir ilim tahsiline bağlıdır. Bu yapılmadığı takdirde millet de çöker ve dağılır. Nitekim bu konudaki duraklamayla birlikte beşinci asırda çatlamalar olmuş; on üç ve on dördüncü asırlardaki gerilemeyle birlikte ise tam bir kırılma ve çözülme kendini göstermiştir. O günden bugüne bir daha da belimizi doğrultamadık.

İstiğna ve Diyet

Halkın görüp gözetmesi karşısında ilim talebeleri de halkın bu hüsn-ü teveccühünü rantabl olarak değerlendirme adına ellerinden geleni yapmalı, zamanlarının saniyesini zayi etmemeli, çok ciddî bir mesai tanzimi, amel taksimi ve yardımlaşma disipliniyle himmetlerini tamamen bu işe yoğunlaştırmalıdırlar. Onlar milletin kendilerine olan teveccühünü hak etme adına bütün enerjilerini ortaya koymalı, icabında dört saat uyku uyumalı ve günün yirmi saatini çalışmaya tahsis etmelidirler. Kim bilir onlar böyle bir çalışma temposuyla hareket edince, Allah da (celle celaluhu) bir insanın on senede elde edeceği neticeyi, iki senede onlara lütfeder.

Yeri gelmişken bir hissimi ifade edeyim: Ben doktora yapmak üzere yurt dışına çıkıp on senede bunu bitiremeyen insanlara gönül koyuyor ve onlara karşı içimde bir kırılma hissediyorum. Ülkemiz ve milletimizin yetişmiş insana ihtiyacı ortada iken, bunca zamanı israf etmenin hesabını Allah sorar. Zaman insan için en büyük sermayedir. Eğer bir insan böyle bir yola girdiyse, dişini sıkmalı, beynini zonklatmalı, değerlendirebileceği bütün argümanları değerlendirmeli, istifade edebileceği bütün kaynaklardan istifade etmeli ve imkânı varsa süreyi uzatma bir yana, kendisi için takdir edilen süreden önce doktorasını bitirmelidir.

İlim ehli için son bir husus olarak şunu ifade etmek istiyorum: İstiğna, ilim ve ilim ehlinin izzeti için olmazsa olmaz, çok önemli bir disiplindir. Esasında enbiya-i izamın mesleği de buna dayanır. Kur’ân-ı Kerim’in pek çok âyet-i kerimesinde onların, “Sizden bu (tebliğ vazifesi)ne karşılık hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim yalnız Âlemlerin Rabbi’ne aittir.” (Şuarâ sûresi, 26/127) dedikleri ifade ediliyor. Bu açıdan ilim adamları hayatlarının hiçbir safhasında, ne talebeliklerinde ne hocalıklarında ne de hocalar hocası olduklarında, ellerinden geliyorsa hiç kimseye diyet ödeme mecburiyetinde kalmamalıdırlar.

Allah korusun, eğer bir insanda istiğna duygusu yoksa ve o, yaptığı bir kısım işleri müdür, genel müdür, vekil, bakan, başbakan olma gibi bir kısım beklentilere bağlamışsa, böyle birisi diyet ödemekten başını kurtaramaz. Ve maalesef ödediği diyetler sadece kendisine değil, mensup olduğu millete de çok pahalıya mâl olur. Bu açıdan ilim talep eden insanlar, hayatlarını istiğna prensibine göre tanzim etmeli, yeri geldiğinde şayet babalarının imkânları varsa bunu kullanmalı, yapabiliyorsa kendi imkânlarıyla üç beş kuruş kazanarak maişetlerini temin etmeli, kıt kanaat geçinmeli ama asla diyet ödeme mecburiyetinde kalmamalıdırlar.

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: MUHTEŞEM SURETLER PERİŞAN NİYETLER

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

“Biz ne Medine hurmalıkları, ne de cahiliyet damarı için harp ettik. Biz, Allah ve Resûlü’nün dinini tebliğ yolunda cihat ettik. Bu uğurda akan kanların, alınan yaraların, kaybedilen canların hiçbiri boşuna değildir. Allah’ın vereceği mükâfata o kadar müştakım ki, bunun için vücudumun kalbur gibi olmasına bile razıyım. Yaralarımın çokluğu asla mühim değildir. Bana şehitlik makamı ihsan etmesi için duanızı bekliyorum, başka isteğim yoktur.”

Bu ifadeler, Fahri Kâinat Efendimiz’den (sallâllahu aleyhi ve sellem) Uhud’da aldığı kılıcın hakkını Uhud’da kanıyla, Yemâme’de ise fethi getiren cengâverliği neticesinde canı ile ödeyen ve hayatıyla hak ettiği şehadetine adeta bu sözlerini de şahit tutan Hz. Ebû Dücâne’ye (radıyallâhu anh) aittir. Hiç şüphesiz, onun bu meydanda böylesine gıpta edilesi bir makama yükselmesinde mürüvvet ve cesaretinin taşıyıcı etkisi göz ardı edilemez. Ne var ki, bu yolda asıl önemli saik; onu bu yola sevk eden sahih niyeti ve istikametiydi. Onu ve değer verdikleri uğrunda feda ettiklerini paha biçilmez kılan, kendisini yola çıkaran sebeplerdir. Abdullah İbni Mübarek hazretlerine ait olduğu söylenen bir sözde “Nice küçük amel vardır ki, niyet onu büyük yapar; nice büyük amel de vardır ki niyet onu küçük yapar.” denilmektedir. El-hak öyledir. Zira bu meyanda sûi-misal olanlardan birisi Kuzman’dır. İbni Hişam, İbni Habib ve Belâzurî gibi kaynaklarda Evs, Hazrec ve Kaynuka oğullarından münafıklarla alakalı farklı isim ve sayılar göze çarparken bu kaynakların Kuzman’ın münafıklığı hususunda ittifak etmiş olmaları Kuzman hakkındaki perdeleri aralaması bakımından dikkate değer bir ayrıntı. Hadis ve meğazi kitapları benzer lafızlarla bu hadiseyi şöyle naklederler:

“Zaferoğulları arasında, Kuzman adında, çoluksuz çocuksuz, garip bir adam vardı ki, kendisinin kimlerden olduğu bilinmezdi. Kendisi, savaşlarda gösterdiği kahramanlıkla tanınırdı. Çok güçlü, kuvvetli idi. Münafıklardandı. Peygamberimiz Aleyhisselam’a ondan bahsedildikçe, Peygamberimiz Aleyhisselam: ‘O, muhakkak, Cehennemliklerdendir!’ buyururdu. Kuzman, Uhud savaşına kavmi ile birlikte çıkmaktan kaçınmıştı. Sabaha çıkınca, Zaferoğulları’nın kadınları, ona, ‘Ey Kuzman! Erkekler savaşa gitti, sen geride kaldın ha! Ey Kuzman! Sen şu yaptığın şeyden utanmıyor musun? Sen kadından başka bir şey değilsin! Kavminin erkekleri savaşa gittikleri halde, sen evde kaldın ha? Sen artık ev bekle!’ diyerek kınamaya başlayınca, Kuzman evine girdi. Yayını, sadağını ve kılıcını alıp Uhud´a gitti. Peygamberimiz Aleyhisselâm’ın Müslümanların saflarını düzelttiği sırada, safların en arkasına durdu. Yavaş yavaş ilerleyerek ön safa girdi. Çarpışma başlayınca, Müslümanlar içinde, ok atanların ilki oldu. Sonra da kılıcını sıyırdı. Şiddetle çarpıştı. Müşriklerden sekiz veya dokuz kişiyi öldürdü. Kendisi de ağır şekilde yaralandı. Daha sonra Zaferoğulları’nın evlerine getirildi. Müslümanlardan bazıları:

  • ‘Ey Kuzman! Sana müjdeler olsun!’ dediler. Kuzman:
  • ‘Ben neden dolayı müjdeleniyorum?’ dedi.
  • ‘Cennete gireceğin için’ dediler. Kuzman:
  • ‘Vallahi, ben ancak kavmimin şerefi için çarpıştım! Eğer anlattığınız şey için olsaydı, çarpışmazdım! Vallahi, biz ne Cenneti umarak, ne de Cehennemin ateşinden korkarak çarpıştık! Biz ancak kavmimizin şerefi için çarpıştık!’

Yarasının ağrısı şiddetlenince de, kendisini öldürmek için ok çantasından bir ok aldı, kolunun damarını deldi. Kılıcını karnına dayayıp onun üzerine yüklenerek intihar etti. Kuzman´ın bu hareketi Peygamberimiz Aleyhisselam’a anılınca, Peygamberimiz Aleyhisselam:

  • O, Cehennemliklerdendir! Şehadet ederim ki; ben Allah´ın Resûlüyüm!” buyurdu.[1]

Hadis-i şerif Bediüzzaman Hazretleri’nin de işaretiyle çoğunlukla; insanların dine hizmet etmiş olmalarını bir fahr ve gurur sebebi olarak görüp aldanmamaları, Cenâb-ı Hakk’ın, bir fâcirin eliyle de bu dini teyit buyuracağı hakikatinin anlatılmak istendiği sadette kullanıldığı görülmektedir. Mesela; inancının gerektirdiği şekliyle kamuya ait kuruluşlarda çalışma imkânı bulamayanların bu imkâna kavuşturulması buna örnek olarak zikredilebilir.

Öte yandan Müslim’in tahric ettiği rivayette, Aleyhissalâtu Vesselam Efendimiz’in hadisin sonunda şöyle buyurdukları mervîdir:

إِنَّ الرَّجُلَ لَيَعْمَلُ عَمَلَ أَهْلِ الْجَنَّةِ فِيمَا يَبْدُو لِلنَّاسِ، وَهُوَ مِنْ أَهْلِ النَّارِ،

وَإِنَّ الرَّجُلَ لَيَعْمَلُ عَمَلَ أَهْلِ النَّارِ فِيمَا يَبْدُو لِلنَّاسِ، وَهُوَ مِنْ أَهْلِ الْجَنَّةِ

“Kimisi vardır ki, halkın nazarında ehl-i Cennet’e yaraşan hayırlı işler yaparlar. Hâlbuki o, Cehennemliklerdendir. Kimisi de vardır ki, halkın nazarında Cehennemliklere ait kötü işler yapar. Hâlbuki o, Cennetliklerdendir!”

***

Biz de mevzumuzu daha ziyade bu son kısım üzerinden devam ettireceğiz.

Hadis-i şerifte Aleyhissalâtu Vesselam Efendimiz “إِنَّ الرَّجُلَbuyurmak suretiyle meseleyi mutlak olarak bırakıyor. Böylece, “Bunlar öyle insanlardır ki, kaşları gözleri boyları posları yerli yerindedir; dolayısıyla da avam-ı nâs tarafından gerçek hüviyetleri kolayca anlaşılabilecek insanlar değillerdir” denilmek isteniyor. Bir başka açıdan da şöyle ifade edilebilir “İnsanları kıymet terazisine koyarken karşı kefede o insanın boyu posu, endamı olmasın, zira bunlar insanları değerli kılan şeylerden değildir.” Vakıa insanların suretlerinin hatta isimlerinin dahi onların karakterlerinin tahlili açısından ifade ettiği şeyler yok değildir fakat bunlar, bir basiret nurunun insanlara sunduğu ölçüde, sağlam ve objektif veriler sunamazlar.

Öte yandan insanların yaptıkları işlere değer ve derinlik katan niyetleridir. Öyle ki; niyetin sahih olmaması, doğurduğu neticeleri açısından günahın kendisinden daha acı verici, daha ürkütücüdür. Çünkü insan beşerî garizelerine mağlup olup günaha kapaklanabilir. Bu bir yönüyle onun hakkında bir azap emaresi olabilir. Ama şayet o günahı işlerken vicdanında gönlünde duyup hissettiği şey, o günahın helal olduğunu kabul yönünde ise, bu, kişiyi dinden çıkarır; dolayısıyla da o ebedi bir azaba dûçar olur. Mesele bu denli kırk katlı bir bohça gibi örtü örtü üstüne sarmalı bir gönlün meyelânına bağlı olarak götürülüyorsa, insanlar nazarında bu karakterlerin neden gerçekte oldukları gibi anlaşılamadığı açıktır.

Bu karakterlerin fark edilebilmesi, yukarıda da kısmen işaret edildiği gibi, ancak ilim, idrak, tecrübe ve kalbî bir hayatla elde edilebilecek olan basiret ve firasetin varlığına vâbestedir. Vakıa; bu ikisi dahi nifak sahiplerinin açık adreslerinin tespitinde yeterli olmasa da koordinatların tespiti noktasında yüzde yüze yakın oranda bir rasanetle önemli veriler sağlar.

Asr-ı Saadet’te bu çerçevenin içini en iyi dolduran en bariz örnek mezkûr hadis-i şerifin birinci muhatabı olan Kuzman’dır. O uzun yıllar inananlar cemaatinin içinde yaşamış fakat Sahabe-i Güzîn Efendilerimiz ta ki Uhud’a kadar onun gerçek karakterini bilememişlerdir. Ama onlar öyle güzide insanlardı ki, Kuzman’a dair gördükleri ve bildikleri, hatta muvakkaten de olsa cennetlik olduğuna şehadet getirmelerine medar olan cengâverlikleri, onun nifakını ve cehennemliklerden oluşunu haber veren Rasulûllah’a -haşa ve kellâ- itiraz etmelerine dayanak olmamış ve Peygamber Efendimiz’i hilaf-ı vaki beyanla itham etmemişlerdir. Zira her şeyi bilemeyebileceklerinin şuurunda olmalarının yanı sıra onlar bir şeyi çok iyi biliyorlardı: O (sallâllahu aleyhi ve sellem) Allah’ın Resul’üydü ve “konuşunca -haşa ve kellâ- hevasından konuşmazdı.”[2]

Hadis-i Şerif’in Günümüz Okuması

Tanımdan da anlaşılacağı üzere basiret ve firasetin elde edilmesi, hadiselere Cenâb-ı Hakk’ın bakılmasını murad buyurduğu pencereden bakılabilmesinin statiği mesabesinde olan âlî bir ilmin varlığına vabestedir. Sahip olduğu ilmin yekûnu, cebindeki parayı ve menfaatini düşünmekten gayrısına yetmediği günümüz insanından, kendi içlerine bir güve gibi sızmış bu insanları dert edinip, bunların toplumun can damarlarından tahliyesi ve kendine has o asil kanla tahliyesi (katma-donatma) adına beyin zonklatmasını beklemenin ayakta durmaya gücü yetmeyen bir meyhurdan cambazlık beklemekten bir farkı yoktur. Talim ve terbiye sistemimiz ne zaman kendi öz değerleri adına dertli sadalar yetiştiren bir mekanizma hüviyetini alır, işte o demde milletimiz adına ümitvar olmak bir mana ifade edecektir. Aksi takdirde, insanın özüne irfan mayası çalmayan bir eğitimin, bakışlarına basiret boyasını vurmayan bir öğretimin en parlak meyvesi diplomalı cahillerdir.

Oysaki ilim bir deniz feneridir. Elde edebilenler ilmin kendisiyle, elde edemeyenler de onu elde edenlere bakıp onlarla yolunu bulmaya, Hak karşısındaki konumlarını tespite yol ararlar. İnsanların kahir ekseriyetinin, hususiyle de üçüncü dünya ülkeleri diye tabir olunan beldelerin insanlarının kendi yollarını aydınlatacak bir ilmî yetkinlikten uzak olmaları hakikati göz önüne alınacak olursa, burada insanların daha ziyade aydınların ışığı altında toplandıkları söylenebilir. Şayet bu aydınlar zümresi insiyakî hareketlenmeler karşısında ilmin izzetini koruyacak bir olgunluğa erişememiş yahut sürüklenen sürülerden ürküp de bir kenara çekilmiş ise, ilme gurbet yaşatmanın günahı yanı başında, bütün bir toplumun vebalini de omuzluyorlar demektir. Zira milletin iki dudağının arasına baktığı bir hengâmda, yetim malının sistemli bir şekilde çalınması demek olan yolsuzluk, rüşvet ve iltimas gibi günahlara “görmez”den gelinebilir, tolere edilebilir günahlarmış gibi sus pus olmak hangi ilimle, hangi izzetle telif olunabilir. Yahut günahlar arasında oransal değerlendirmelerle bir cilalama gayretkeşliğine soyunanların bu halleri İslamî hangi kıstasın filtresinden kurtulabilir? “Din adına hayırlı olma” ismiyle müsemma olanların şerrin başını çekmeleri, bel’amlık; kendi dünyevi pes menfaatleri adına şerirlerin safında el bağlaması ise rüsum ulemalığı değil de nedir? İşte bütün bunlar böylesi bir cehaletin ağında kıvranan bir toplumda hakkı, hakikatine mutabık görmeye engel afetlerdir.

Toplumun bütün fert ve aydınlarıyla bu denli duyarsızlaşmasının hakikate perde olduğu müsellem. Bir de şer şebekesinin kendi eracifinden gizleyebildiklerini gizleme, gizleyemediklerini de çarpıtma mahareti vardır ki en az toplumun aymazlığı kadar müessirdir. Zira düşünmeyen insanları yönetmek için poz vermek yeterlidir. Bu içinde bulunduğu toplumda mergup metaın mahiyetine göre değişir. Bu kimi zaman hürriyet temalı nutuklar.. kimi zaman istibdat kokan söylemlerdir.. kimi zaman bütün kimlikleri yok sayan bir ifrat.. kimi zaman faşizme varan tefritlerdir.. Kuzman hadisesinde de olduğu gibi; kimi zaman meydanlarda dünyevi pes menfaatleri adına düşmanları olarak lanse ettiklerine parmak sallamak, meydan okumaktır; çoğu zaman da bu meydan okudukları ile perde arkasında inananlar aleyhine kirli ittifaklar kurmaktır. Kimi zaman toplumun dini duygularını istismara varan bir kare, kimi zaman da aldanmaya teşne bir toplum için Kur’an-î bir nağmedir.

Görüldüğü gibi; toplumun can damarlarına sızmış olan bu insanlar, toplumun cehaletinden azami derecede istifade etmenin yanı başında, en usta tiyatroculara bile taş çıkartacak rol kabiliyetleri ile öne çıkmaktadırlar. Rol diyorum zira en usta tiyatrocular dahi belli bir süre sahnede kalabilir ve herkes bunun baştan sona bir kurgu, bir oyun olduğunu bilir. Oysa bu tür şer şebekeleri, ömür boyu bir tiyatro sergiler de kimse reel ile hayal olanı tefrik edemez. O denli inanmışlardır ki bunun bir tiyatro olmadığına, oynanan oyuna dikkatleri çekenler, oyun oynayanların da kışkırtmasıyla dışlanır, yalanlanır, şeytanlaştırılır, onların maddi manevi bütün varlık ve değerlerine hücum edilir. Kendi nazarlarında cennetlik olan bu zümera-yı cehennem el üstünde tutulur, kendi nazarlarında cehennemlik olan zümera-yı cennet ise taşlanır ve dışlanır.

Böyle bir gaflet ve böylesi gafillerden Allah’a (celle celâluhu) sığınıyoruz.

Sefa Salman

[1]. M. Asım Köksal, İslam Tarihi, 4/138-140.

[2]. Necm Sûresi 53/3.

487. Nağme: Ey nefis haddini bil!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, özetle şunları söyledi:

Mü’min, iddiadan uzak insandır!..

*İman, insanı iddiadan alıkoymalı. Olmayacak şeyleri iddia eden müddei, hakiki mü’min olamaz.

*Her şeyi yüzde yüz ihlas dairesi içinde, rıza hedefli ve sonuçta bir aşk u iştiyakla Cenâb-ı Hakk’a müteveccih olmaya vesile sayarak yapıyorsak, yaptıklarımız bir şey ifade eder. Yoksa dağlar cesametinde yaparız da -bu mülahazalardan uzaksa şayet- boşuna samanlar üzerinde döven yürütmüş oluruz; başaksız samanlar üzerinde döven yürütmüş oluruz.

*İnsanı esfel-i sâfilîne sukuttan alıkoyacak iki zümrütten kanat: Allah’a yürekten iman ve sâlih ameldir.

*İnsan, iman, marifet, muhabbet ve aşk u iştiyak hususlarında doyma bilmemeli, hep “Daha yok mu?” demeli. Zira nâmütenâhî istikametinde seyr ü sülûk nâmütenâhîdir, bitmez.

Meyveli ağaçların dalları sarkık olur!..

*İnsan terakki edip yükseldikçe daha bir tevazu ve mahviyet eri olmalıdır. Dalları meyve ile dolu olan ağaçlar aşağıya doğru sarkarlar. Çamlar, kavaklar, meyve vermeyen ağaçlardır ki, onlar hep dik dururlar, kendilerini ifade ederler. Mü’minin namazı esasen her zaman böyle bir hususu hatırlatır.

*Allah’ın varidâtı karşısında kula düşen, eğilmek ve yüzünü yerlere sürmektir.. ama hayatın her safhasında: Kalem safhasında.. daktilo safhasında.. mastır safhasında.. doktora safhasında.. vaaz u nasihat safhasında.. hutbe safhasında.. imamet safhasında.. aktif hizmette bir eleman olma safhasında… Bir ülkeye gidiyorsunuz; Allah vüdd (gönülden alaka ve hüsn-ü kabul) vaz etmiş orada sizin için, gönüller sevgiyle sonuna kadar kapılarını -kale kapıları gibi- açıyor ve insanlar size hüsn-ü teveccühte bulunuyorlar, siz de iş yapıyorsunuz. Bir ülkeye gidiyorsunuz, orada birden bire bir iki sene içinde yüz tane okul açıyorsunuz. Bu sizin asâ gibi bükülmenizi gerektirir.

O “mış”lar Şeytanın Karbondioksit Atması

*“Gitmiştim de ben oraya.. demiştim de.. arkadaşlar da böyle yapmışlardı.” gibi bu “mış”lar var ya!.. Bunların hepsi şeytanın karbondioksit atmasıdır ve biz onları yudumluyoruz demektir hafizanallah. Evet, gitmiştik, etmiştik fakat o işleri yaratan Allah’tı (celle celaluhu).

*Hazreti Pir-i Mugan’ın ifadesiyle, birisi sana güzel bir cübbe giydirse, sen de o cübbeyle ayna karşısına dikilip kendi edana endamına bakıp kırıtsan ve “Ben çok güzel oldum, var mı benim gibi bir güzel?” desen, bu gurur olur, kibir olur. Fakat “Nerede o güzellik nerede ben, hiçbir şey yok bende!” desen, bu da nankörlük olur. Bu ikisi ifrat ve tefrittir. Bir de bu ikisinin ortası vardır; ona sırat-ı müstakim diyoruz. Orta yolu şudur: “Evet bir güzellik var fakat o güzellik bana o cübbeyle, o atlasla geldi, dolayısıyla da o güzellik o atlası bana giydirene aittir.” Bu da tahdis-i nimet olur.

*Hizmetimiz içerisinde en tehlikeli faktörlerden biri belki budur: Muvaffakiyetleri kendimizden bilmek ve gurura, kibre kapılmak. Hâlbuki Cenâb-ı Hak teveccüh sağanaklarını başımızdan aşağıya yağdırırken ve biz O’nun karşısında eğilirken, üzerimize düşen, daha bir mahviyet, daha bir tevazu, daha bir hacâlettir.

İstidraçtan kork ve kendini sıradan biri gör!..

*Tevazu, mahviyet ve hacâlet!.. “Ben yaptım.” değil, “Yaptın Allahım, yaptırdın! Kullandın.” demeli ve nimetlerin birer istidraç olabileceği endişesiyle yaşamalı.

*İstidraç, nimet şeklinde gelen, insanı Allah’tan uzaklaştıran nıkmettir.

*Mülahazalarımızı çok duru, çok temiz ve O’na karşı çok ciddi bir saygı içinde korumamız lazım. Mülahazalarımızı koruduğumuz nispette korunmaya mazhar oluruz.

*Mefkûre insanı, bütün hizmetlerinde sırf Hakk’ın hoşnutluğunu hedeflemeli, muvaffakiyetleri kendisinden bilmemeli, kimseden takdir bile beklememeli ve her zaman Hazreti Ali’nin ifadesiyle “İnsanlar içinde insanlardan bir insan ol, kendini sıradan biri gör!” düsturuna riâyet etmelidir.

Gavs mı, kutup mu, mehdi mi?!.

*İnsanların içinde çok değişik şeyler karşısında başı dönen dengesiz kimseler vardır. Üç beş tane insana tesir edince, “Acaba gavs mı derler, kutup mu derler?” diye düşünen ve -günümüzde enflasyonu yaşanıyor- mehdi, mesih sapıklığı içinde bulunan bir sürü sergerdan var. Evet, o mevzuda aldanmamak lazım. Milyonlar arkanıza takılabilir ve gözünüzün içine bakabilirler. O zaman genel mülahazanız itibarıyla, Alvar İmamı’nın dediği gibi, “Değildir bu bana layık bu bende / Bana bu lütf ile ihsan nedendir?” demelisiniz.

*İnsan övgü dolu sözlere muhatap olduğunda hemen şu hadisi hatırlamalıdır: “Allah (dilerse), İslam dinini fâcir bir kişi ile de te’yid edip kuvvetlendirir.” Hazreti Üstad, “Sen, ey riyakâr nefsim! Dine hizmet ettim diye gururlanma. ‘Allah bu dini fâcir bir adamla da te’yid ve takviye eder.’ sırrınca, müzekka olmadığın için, belki sen kendini o racül-i fâcir bilmelisin!” diyerek bu hususa dikkat çekiyor.

*İnsanın aldanma noktalarıdır bunlar: Yazınız okunuyorsa, şiirinize kulak veriliyorsa, besteniz zevk u şevkle dinleniyorsa, Hizmet adına aktiviteleriniz takdir ve alkışla karşılanıyorsa, siz bir imtihandasınız demektir. Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle, Allah Teâlâ, bazen hasene ile, bazen de seyyie ile imtihan eder.

Duygu ve Düşüncedeki İsi Pası Silecek İksir

*Duygu ve düşüncelerdeki isi pası silecek bir iksir varsa o da ortak akla müracaat etmek, meşveretle iş görmektir.

*Kur’ân-ı Kerîm’de istişâre, iki âyette sarâhaten ele alınır; işâreten şûrâya temas eden âyât-ı Kur’âniye ise pek çoktur. Te’vilsiz, yorumsuz açıktan açığa şûrâ ile alâkalı bu iki âyetten biri, “Bu iş hususunda onlarla istişârede bulun!” (Âl-i İmrân, 3/159), diğeri de “Onların işleri kendi aralarında meşveret iledir.” (Şûra, 42/38) mealindeki fermân-ı Sübhânîdir. Bu konuda, “Meşverette bulunan pişman olmaz. İstişâre eden zarar görmez.” beyanı gibi, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’den sâdır olmuş pek çok güzel söz ve tavsiye de vardır.

*İnsan birileri tarafından takdir edilebilir; saf kimseler azıcık parıltı gördükleri insanları hemen kutup, gavs zannedebilirler. Önemli olan, takdir edilen insanın o övgüleri temellük etmemesi ve “ben oyum” dememesidir. Aksini düşünmek aldanmışlık olur.

Firavunları küstahlaştıran kibirdir!..

*Hadis-i şerif olarak rivayet edilir:

مَنْ تَوَاضَعَ للهِ رَفَعَهُ اللهُ وَمَنْ تَكَبَّرَ وَضَعَهُ اللهُ

“Yüzü yerde olanı Allah yükselttikçe yükseltir, kibre girip çalım çakanı da yerin dibine batırır.”

*Kişiyi imana ve kurbiyete götüren tevazuya karşılık kibir ve gurur imana girmeye mâni ve imandan çıkmaya da sebep olarak görülmüşlerdir. Nitekim bir hadis-i şeriflerinde Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Kalbinde zerre miktarınca kibir olan cennete giremez.” buyurarak tekebbürün kötülüğüne dikkatleri çekmiştir.

*Firavun’u küstahlaştıran kibirdir. Deccal’ı küstahlaştıran kibirdir. Abdullah İbn-i Übey İbn-i Selül’ü küstahlaştıran kibirdir. Hitler’i küstahlaştıran kibirdir. Mussolini’yi küstahlaştıran, en aşağı mahluk haline getiren kibirdir. Çağdaş firavunları firavunlaştıran kibirdir, büyüklük tutkusudur, komplekstir. Onlar küçük olduklarından dolayı -bir yönüyle- Allah’ın mazhar kıldığı bir kısım nimetleri, kendi hususiyetleri, kendileri için mutlaka olması lazım gelen şeyler gibi gördüklerinden dolayı, kendini ifade etme kompleksine girmiş insanlardır.

Övülmeyi sövülme gibi kabul etmeliyiz!..

*Olgun insanlar, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) gibi, Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali (radiyallahu anhü ecmaîn) gibi hareket ederler. Mesela, Hicret esnasında Kuba’da istirahat buyurduğu esnada Allah Rasûlü’nü ziyaret için koşan insanlar ancak Hazreti Ebu Bekir’in işaret etmesiyle Kendisine yöneliyorlardı; zira o farklılık ifade eden hiçbir tavır sergilemiyordu.

*Oysa İnsanlığın İftihar Tablosu olmasaydı, ne yazardık ki biz? Bilebilir miydik kâinatın manasını, tekvini emirlerin mahiyetini, esmâ esrârını, sıfât esrârını bilebilir miydik? Zat-ı Baht nedir? Orada insanın tevakkuf etmesi gerektiğini bilebilir miydik? Cennet’e giden güzergâhı bilebilir miydik? Bütün bunları O’nun sayesinde, O’nun neşrettiği nurlar sayesinde, O’nun önümüze tuttuğu projektörlerin aydınlatması sayesinde öğrendik ve o işi öyle götürüyoruz.

*Kardeşlerimiz, övülmeyi sövülme gibi kabul etmeliler. Hazret Pir’in bir sözüyle irtibatlandırayım bunu: “Ben beni beğenmiyorum, beni beğenleri de beğenmiyorum.” Sizi takdir ettikleri zaman, belki “Bu adamlar bir çeşit hüznüzanlarını ifade ediyorlar.” demelisiniz. Eğer övgüleri vicdanımızda sövme gibi hissedip rahatsızlık duymuyorsak -hafizanallah- boynumuzun kırılması kuvvetle muhtemeldir. Hadiste ifade edildiği gibi, birisi birinin yüzüne onu methedince İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Kardeşinin boynunu kırdın!” buyurmuştur.

*İnsanız; unutabiliriz. En büyük nisyan, insanın kendi konumunu unutmasıdır; sadece bir sanat-ı ilahi olduğunu ve her türlü takdirin Allah’a ait bulunduğunu unutmasıdır.

İlmin arttıkça zühdün de ziyadeleşmelidir ki, Allah’tan uzaklaşmış olmayasın!..

*İlim hakkında rivayet edilen bir hadis-i şerifte, İnsanlığın İftihar Tablosu şöyle buyurmuştur:

 مَنِ ازْدَادَ عِلْمًا وَلَمْ يَزْدَدْ في الدُّنْيَا زُهْدًا لَمْ يَزْدَدْ مِنَ اللهِ إِلَّا بُعْدًا

“Dünyada kimin ilmi arttıkça zühdü de artmazsa, onun sadece Allah’tan uzaklığı artar.”

*Zühd kısaca dünya ve içindekileri kalben terk edip, yüzünü ahirete çevirmek ve gönlünü hep Allah’a müteveccih tutmak olarak anlaşılabilir. Hazreti Pir’in tarifiyle, zühd, dünyayı kesben değil, kalben terketmek; dünya bütünüyle gelse sevinmemek, bütünüyle elden gitse hiç üzülmemektir.

*Bazıları zühdü dünya ve mafihayı bütünüyle terketmek şeklinde anlamışlar. Mesela, Fuzuli’ye göre “Hikmet-i dünya vu mafiha bilen arif değil / Arif oldur bilmeye dünya vu mafiha nedir?” diyebilendir zahid. Fakat onun ötesinde gönlünü Allah’a kaptırmış, âşık-ı dilhaste vardır. “Zahidin gönlünde Cennet’tir temenna ettiği / Ârif-i dilhastenin gönlündeki dildârıdır.” (Şeyh Galib)

*O’na hasta olan gönlün sahibi, her şeye O’nun emrettiği çerçevede bakar: “Eşim bir emanettir; emanet vermiş, emanete hıyanet olmaz ki! Münafıklıktır bu! Evlatlarım bir emanettir, sahibi O. Mal mülk adına verdikleri birer emanettir. Sa’y ü gayrete terettüp eden muvaffakiyet bir emanettir. Bunların hepsi O’nun değişik tecelli dalga boyunda iltifatlarıdır. Hepsi O’na aittir.” der.

*Evet, bir insan ilim açısından donanımını artırdıkça artırdı ama o istikamette dünyayı kalben terk etmediyse, o sadece Allah’tan uzaklığını artırmış olur. Sâdî de Gülistan’ında “Bir insan malumatıyla amel etmiyorsa, o cahil sayılır.” der.

“Dervişlik dedikleri hırka ile taç değil!..”

*Bir insan bilgisiyle amel etmiyorsa, o bilgisini kalbinin bir derinliği haline getirmiyorsa ve malumatını aksiyona çevirmiyorsa, sırtında çok ağır bir yük taşıyor demektir. Kur’an böylelerini hımara ve kelbe benzetir ki, Kur’an’ın nezih lisanı açısından o kimselerin bu türlü resmedilmeleri, meselenin ciddiyetini aksettirmesi bakımından çok önemlidir.

*Bu açıdan, Cenâb-ı Allah’ın lütufları karşısında ister ilim, ister beyan gücü, ister yazma kabiliyeti, isterse çevreye müessir olmak, bütün bunlar sahibinden bilinirse, sırtımızda anlamsız bir yük olmaktan çıkar ve Allah’ın eltâf-ı sübhaniyesi olur. Hele öbür tarafta bunlar nasıl buutlaşır, nasıl derinleşir, farklılaşır, karşımıza ne şekilde çıkar, bunu kestirmek mümkün değil!..

*Allah Teâla bir hadis-i kudsî de şeyle buyurmuştur: “Salih kullarıma öyle nimetler hazırladım ki: ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne de beşerden birinin hatırından geçmiştir.”

*Cenâb-ı Allah, bizlere o iman ufkuna ulaşmayı -liyakatimiz olmasa bile- lütfeylesin. Bunlar şu paye, bu paye ile değil esasen gönlünü Allah’a vermekledir. “Dervişlik dedikleri Hırka ile taç değil / Gönlün derviş eyleyen hırkaya muhtaç değil” (Yunus Emre)

Bamteli: BAHARA YOLCULUK (Selam-2)

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şu sorumuza cevap sadedinde aşağıda özetlediğimiz konuları anlattı:

Soru:

Dünyalarını bir bavula sığdıran mefkûre muhâcirlerine vefa borcunu eda etme sadedindeki çalışmalara “Bahara Yolculuk” (Selam-2) filmi de dahil oldu. Zât-ı âlînizin düşünce dünyasında “bahar” nedir? “Bahara Yolculuk” nasıl bir seyahattir?

İman dinamikleri, aşk u şevk tabiî hâlleri, adanmışlık mefkûreleri, Sonsuz Nur rehberleri…

*İnsanlar, Allah’a yürekten iman edince, dünyayı bir misafirhane görünce; asıl yurdun öbür tarafta bulunduğuna, burada yapılan işlerin hepsini Allah’ın gördüğüne ve gerçek mükafatın O’nun tarafından ötede verileceğine gönülden inanınca, dünyayı da, dünyaya ait her şeyi de hakîr görür, istihkâr ederler. Dolayısıyla, gönüllerindeki memleket sevdasını hizmet aşkıyla bastırarak dört bir yana açılan mefkûre muhacirleri ve onların hayırlı faaliyetleri, Cenâb-ı Hakk’ın lütfu!.. Falanın filanın marifeti değil. Belki büyüklerin ve günümüze kadar uzanan ani’l-merkez açılımın tesiri. İnsanlığın İftihar Tablosu’ndan bugüne kadar gelmiş yüzlerce müçtehid ve müceddidin tesirini öper başımıza koyarız. Onlar -Allah’ın izni ve inayetiyle- malumatları, içten yaklaşmaları, vicdanlara seslenmeleri, kalb ve ruha seslerini duyurmaları sayesinde o insanlarda öyle bir tesir icra etmişlerdir ki, onlar da bütün varlıklarını bir çantanın içine koymuş gitmişlerdir.

*Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz “Benim adım, namım güneşin doğup battığı her yere ulaşacaktır!” buyuruyor. Bütün hayatı, hayata ait her şeyi, dünya ve mâfîhâyı istihkar edecek fedakar insanlar sayesinde namının bir gün güneşin doğup battığı her yere ulaşacağına işaret ediyor ve gayb-bîn gözüyle bunun olacağına dair bilgi veriyor. Aynı zamanda kendisine inanan insanlara hedef gösteriyor; “Ben bunu diyorum, siz de bunu gerçekleştirmeyi gâye-i hayal yapın, mefkûre/ideal edinin; bunu gerçekleştirmeye bakın!” diyor.

*Cenâb-ı Hak bazı kimselerin kalbine bunu atmış. Boğaziçi’ndeki yalıların hepsini bunlara verseniz, “Allah Allah, ne kusur yaptık ki bu adamlar bize böyle hakarette bulunuyorlar, saygısızlık yapıyorlar?” diyecekler. Dünyevî teklifleri hakaret kabul eden insanlar, bir külahın içinden çekilen kuralarla gidecekleri yerlere gittiler. Coğrafyada bilmedikleri halde, gitti birine sordular: “Yahu bu Moğolistan nerede ki acaba? Türkmenistan neredeydi? Kırgızistan, Moldova neredeydi acaba?..” Bilmiyorlardı! Çoğu ifritten dünyalara açıldı, ciddi imtihanlar verdiler; diken tarlalarını gül bahçelerine çevirmek için orada amelelikler yaptılar.

Selam-2: Bahara Yolculuk

*“Selam” birincisiydi, bu da ikincisi: “Bahara Yolculuk”. İnşaallah üçüncüsü, dördüncüsü, beşincisi, altıncısı gelir. Tarihe not düşme adına esasen. Hani bildiğiniz gibi Siyer’de hep bir boşluktan bahsediyorum: İnsanlığın İftihar Tablosu döneminde yaşanan şeyler detaylarıyla, sebep-sonuç münasebeti içinde neden kaydedilmedi? Neden bize bu meseleler o ölçüde gelmedi? Neden o siyere, o megaziye biz üç asır, dört asır, beş asır sonra ancak ulaşabildik? Öyle değil! Hadiseler cereyan ettiği dönemde, tarihe not düşmek lazım. Bunlar gelecek insanlara, yapmaları gerekli olan şeyler adına çok önemli, canlı birer mesajdır.

*Kahraman abidelerin yazdığı bir destandı o; sadece bir insanın sergilediği kahramanlık değildi. Bazen on öğretmen bir odayı perde ile böldüler; tâife-i nisa bir tarafta, tâife-i rical de bir tarafta ikamet etmek, yatıp kalkmak suretiyle hayatlarını devam ettirdiler. Ama oradakileri misyonlarını eda etmek adına her türlü fedakârlığa katlandılar. Dövüldüler, tartaklandılar, tanınmadılar; “Niye geldiniz buraya? Derdiniz nedir? Asimilasyon peşinde mi koşuyorsunuz? Misyonerler gibi bizi asimile etmek mi istiyorsunuz?” gibi kuşkularla, şüphelerle karşılandılar. Fakat o ülkelerin vatandaşları uzun süre nabız tuttular, kalb dinlediler, ritmi hep aynı buldular, aritmiye rastlamadılar; “Yahu bu adamların kalbi doğru atıyor. Nabızlarında bir istikamet var. Bakışlarında bir inandırıcılık var.” dediler. Değişik yabancı misyon şefleri o kadar kafaları karıştırmış olmalarına ve günümüzde zirve yapmış karıştırma fasıllarına rağmen kanaatlerini değiştirmediler.

Karasevdalılar Tarihe Altın Harflerle Yazılmalı

*Evet, bazı kimseler şikayet dosyaları gönderdiler, ifsat telefonları ettiler; fakat başarılı olamadılar; olamazlardı da!.. Çünkü gidenler Allah için gitmişlerdi! İman etmişlerdi ve sâlih amel yapıyorlardı! O Rahmân u Rahîm Allah da gittikleri yerlerde onlar hakkında kalblere sevgi vaz’ etmişti. Zamanla o anlaşmazlıklar, o endişeler, o telaşlar silinip gitti. Şimdi ne diyorlar? “Bakmayın sizinkilerin dediklerine. İşinize bakın siz. Biz sizi tanıyoruz. 20 senedir sizi tanımamışsak şayet, biz -bir yönüyle belki- akılsızca davranmışız demektir. Bu bize hakarettir.” diyorlar.

*Hasret ve hicran mülâhazalarına takılmadan, “gurbet” ve “yâd eller” demeden hicrete koşan karasevdalılar -bir yönüyle- Sahabe gölgesinde mükemmeli yakalamaya, dünya çapında bir mükemmeli ortaya koymaya çalıştılar. Bu açıdan da bu mevzuda günümüzün fertlerine, değişik birimlerdeki insanlara düşen bir vazife vardır; bu da, herkesin, kendi alanı itibarıyla, bu kahramanlığı altın kalemlerle tarihin altın sayfalarına yazmasıdır!

“Biz hiç bahar görmedik!.. Kardı, kıştı; yollar yokuştu; güzellikler sadece düştü!..”

*Belki üç asır evvel hazan rüzgarları esmeye başladı. Üstad Hazretleri, “Asırlardan beri, rehnedar olan bir kalenin tamiriyle mükellefiz.” diyor. Asırlardan beri yıkılmış, harab olmuş bir kale!.. Tamir ve restore ettiğiniz şey birkaç asırdan beri hain eller tarafından yıkılmış; her gelen birkaç taşını sökmüş, birkaç sütununu koparmış, birkaç kubbesini yerle bir etmiş!.. Siz yeniden bunları, aslına uygun şekilde, yerli yerine yerleştirecek, sağlam bir restorasyon ortaya koyacaksınız.

*Biz, bir yönüyle o hazan esintilerinin tesirinde neşet etmiş insanlarız. Tam bahar görmedik. Kardı, kıştı; yollar yokuştu; güzel şeyler bizlerde sadece bir düştü!.. O düşlerle yaşadık ve bir gün o baharın geleceğine inandık. İnancımızı hiç yitirmedik. “Biz ölüp gidelim; yeter ki millet baharı görsün!” dedik. Şu andaki düşüncem de o: “Allah’ım! Başkalarına lütfettiğin o baharı milletimize de lütfet! Bir gün öncesinde benim canımı da al! ‘Ben de bu işin içinde vardım’ diye kafama bir şey gelmesin. Ben o baharı görmeyeyim, arkadan gelen nesiller görsün.” Hep o baharın rüyasıyla, hülyasıyla yaşadık.

*Yer yer meltemlerin esintisine şahit olduk, ümitlendik çok defa. Bazen ümitlerimizde yanılmadık. Yanıltmayan Allah’a binlerce hamd ü sena olsun ve bizi yanıltmayanlar da Firdevs’le serfiraz olsunlar, Hazreti Rasûl-ü Zîşân’a komşu olsunlar. Ümitlerimize medar oldular. Bazen de bir kısım kimseler hakkında çok ciddi beklentilere kapıldık. Dedikleri ettikleri şeylere baktık, çok ciddi kalbî alakalara girdik. “İnşaallah iyi bir şey olur. Yıkılmış hak ve adalet düşüncesi yeniden ikâme edilir. Tarihten süzülüp gelen ruh ve mana değerlerimiz yeniden kendi değerlerini bulur. İnsanlık yeniden bir gül devri yaşar. En azından -bir yönüyle- karların eridiği, buzların çözüldüğü dönemi görür ve bunu önemli bir referans sayar. Olanı olma mevzuunda en önemli bir referans sayar.” dedik.. dedik ve aldandık.

Muvakkat Fırtınalar Daimî Meltemleri Unutturmamalı

*Fakat aldanmalar yıldırmamalı. Ahiret deyip yola çıkanların dünyevileşmeleri bizim kuvve-i maneviyemizi kırmamalı. Şimdiye kadar bir sürü insan doğru yolda yürürken dökülüp yollarda kalmıştır. Düşünün ki, İnsanlığın İftihar Tablosu’yla (sallallâhu aleyhi ve sellem) diz dize gelmiş, oturmuş, fakat bir dönemde irtidat fırtınaları esmeye başlayınca Müseyleme’nin ordusuna katılıp onun yanında can vermiş, Secah’ın ordusunda can vermiş, başka mürtedlerin ordusunda can vermiş. Bu hep olagelmiş; biz kim oluyoruz?!. Biz gölgenin gölgesinin gölgesinin gölgesi… Bunu lütfedecekse Allah (celle celaluhu) O’na binlerce hamd ü sena olsun. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun insibağı bir hamlede bir nefhada şeytan ruhlu insanları melekleştirecek kadar güçlüydü. Öyle bir insibağ vardı; fakat düşünün ki, onlar arsında bile kaymalar oldu. Daha sonraki dönemlerde bir sürü kaymalar oldu. Bu açıdan da bu yıkılmalara, çözülmelere, kırılmalara ve fay kırılmalarına takılarak, “Acaba yeniden bir hazan mı esiyor?” deyip ye’se düşmemeli. Esasen önemli olan, o hazanların estiği dönemde bile meltemler yudumlayabilmektir. Bir yönüyle, şöyle-böyle vifak ve ittifakın Cenâb-ı Hakk’ın tevfikine vesile olması meltemleriyle o hazanları meltemlere çevirmeye bakmak lazımdır.

*Her zaman daha güzele ve daha mükemmele talip olmalı. Şahsî hayatımız itibarıyla böyle olduğu gibi belki milli ve içtimaî hayatımız itibarıyla da ütopyalarda resmedilen ve bizim de Akif ifadesiyle “gül devri” dediğimiz o dönemlerin hülyasıyla oturup kalkmalı, hep onların hayalini yaşamalı. Fakat unutmamalı ki toplumun kalbî hayatını ihya etmek ve ruh abidesini ikame eylemek adına esasen mükemmele talip olmak önemli olduğu kadar şahsi arzu ve beklentilerden sıyrılıp hep onu araştırmak ve sadece o gaye-i hayal için yaşamak da hayati ehemmiyet arz etmektedir. Bu cümleden olarak, Raşit Halifeler’in beşincisi sayılan Ömer bin Abdülaziz devletin başında bir emanetçi memur gibi durmuş; hazinenin dolup taştığı bir dönemde kendisi zeytinyağına ekmek bandırarak iftar ve sahur yapmıştır. Halası “Yeğen, hani abim zamanında bana bir şey veriliyordu?!.” deyince, “Halacığım, benim şahsi malım yok ki sana vereyim; ben ekmeğimi zeytinyağına banıp yiyorum!” cevabını vermiştir.

Dikili Taşı Olmayanlara Milyarlar İsnat Eden Hainler

*O mübarek insanın villası yoktu!.. Nâmübareklerin kör gözlerine sokulsun! O mübarek insanın yalısı yoktu! Yalı peşinde koşan sağırların, sağır kulaklarına sokulsun!.. Ömer b. Abdülaziz.. ve gül devri… Öyle bir devre inanç içinde bulunmak lazım. “Ne olur Allahım! Öyle bir devrin ırgatları, ameleleri, işçileri haline getir bizi!.. Falan paye ile, filan paye ile değil; ruhumuzun abidesini ruh-u Muhammedî (aleyhissalatü vesselam)’a uygunluk içinde yeniden ikâme edecek ırgatlar, ameleler haline getir bizi!..” Bu mülahazayla yaşıyoruz ve dünyadan göçüp giderken de şahsımız hesabına geride dikili bir taşımız yok. “Varım ol Dost’a verdim hânümanım kalmadı / Cümlesinden el yudum pes dü cihanım kalmadı” Dikili taşı olmayanlara “Milyarlarla uğraşıyor!.. diyen sağır ve kör, hatta hain, -eğer terbiyem müsaade etseydi, diyecektim- alçakların kör gözlerine sokulsun!..

*Gül devri… Hazreti Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali ve Ömer bin Abdulaziz’lerin (radiyallahu anhüm ecmaîn), sonraki devirlerde Topkapı’da dünyaya söz geçiren insanların dönemi… Bir hükümdar gibi cihanı idare ediyorlar ama bir ırgat gibi yaşıyorlar; ancak o kadar yiyor, içiyor ve meşru dairede dünya zevklerinden ancak o kadarcık zevk almaya çalışıyorlar. Öyle bir dünyayı ihya etme meselesi peşinde olmalı. Siz öyle bir hayır yolunda muvaffak olamasanız, onu ikame edemeseniz bile o mevzuda her soluğunuz tesbih sayılır; her adımınız bir yönüyle Allah’a yaklaşma sayılır; her derinlemesine bakışınız, hadiseleri değerlendirişiniz, her analiz ve senteziniz, Allah’a karşı mükemmel bir ubudiyet sayılır. Nitekim, Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) yatsı namazını kılıp sabah namazına veya teheccüde kalkma niyetiyle yatan bir insanın uyanacağı âna kadarki bütün soluklarının tesbih sayılacağını müjdelemiştir.

*Müminin niyeti amelinden hayırlıdır. Amel güzel bir şeydir, Allah amelsiz yapmasın. Ama amelin hatarlı yanları da vardır; mesela yaparken görüntüye, bencilliğe girebilirsiniz. Fakat halis bir niyet, tamamen enfüsidir; buna mülahaza-yı nefsiyye diyebilirsiniz. İçinizden diyorsunuz: “Ne olur Allahım, ruhumuzun abidesini Hazreti Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali (radiyallahu anhüm ecmaîn) dönemlerinde olduğu gibi ikâme etmeye bizi muvaffak kıl; o mevzuda bizi istihdam buyur.” Bu öyle içten bir yakarış ki, buna, falanın görmesi, demesi ve etmesi bulaşmaz; işin içinde riya, süm’a, ucb, fahr ve kibir şeklinde kendisini göstermez. Bu zaviyeden mü’minin niyeti amelinden hayırlıdır. Denebilir ki bazı niyetler vardır, bazı amellerden hayırlıdır.

Patikada önünüzü keserlerse, tepelere tırmanmasını bileceksiniz!..

*Sağdan soldan esen fırtınaların tesirinde kalmamak lazım. Şayet yaptığınız işin hakkaniyetine ve i’lâ-yı kelimetullah mülahazasına inanıyorsanız, şayet milli mefkurenizin dünyanın dört bir yanında şehbal açmasına kendinizi adamışsanız, sağda solda söylenen güft u gûya kulak asmadan, o türlü şeylerle dağılmadan, kendi konunuza konsantre olarak, o mevzuda daha sistematik, daha alternatifli şekilde devam etmelisiniz. Elli türlü şeytan engellemeye kalksa, elli türlü yerlere şeytanca telefonlar edilse ve elli türlü yerlerdeki yabancı misyon şefleri iğfal edilmeye çalışılsa da siz yine bir yolunu, yöntemini bulup devam etmelisiniz.

*Şehrahlarda önünüzü kestiler, patikada yürümesini bileceksiniz. Patikada önünüzü kestiler, tepelere tırmanmasını bileceksiniz. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın rızasını tahsilden ve milli ruh abidesini ikameden başka bir düşünceniz yok. Evet, Allah’ın rızasını tahsilden ve milli ruh abidesini ikameden başka bir mülahazanız yok. Bunun dışındaki bütün mülahazalara “tuh” diyeceksiniz!..

*Allah yolunda olmazsanız, şeytanın yolunda olmanız mukadderdir. İmam Şafii Hazretleri buyurur ki: “Sen kendini Hak ile meşgul etmezsen, batıl seni işgal eder.”

*Tabloda diyordu ki: “İlim öğren yiğidim cehalet ardır / Ona razı olan sadece hımardır!” Ahh kitap okumayanlar.. ahh kitaba saygısızlar.. kuru lafla insanları meşgul edenler.. demagojilerle şuursuz kitleleri aldatanlar.. yalancı vaadlerle onları bir taraftan bir tarafa sevk edenler.. fuhşiyatı, münkeratı o mevzuda birer argüman olarak kullananlar.. şantajlarla insanları avuçlarının içine alan hainler.. yalanı, iftirayı meşru sayanlar!.. M. Âkif’in ifadesiyle: “Hayâ sıyrılmış inmiş, öyle yüzsüzlük ki her yerde / Ne çirkin yüzler örtermiş meğer bir incecik perde / Vefâ yok.. ahde hürmet hiç.. emanet lafz-ı bî medlûl / Yalan râiç, hıyanet mültezem her yerde, hak meçhul.”

Haftanın Hadîs-i Şerîfi

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَمْرِو بْنِ الْعَاصِ رَضِيَ اللهُ عَنْهُمَا

قَالَ سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

 

 إِنَّ اللَّهَ لاَ يَقْبِضُ الْعِلْمَ انْتِزَاعًا يَنْتَزِعُهُ مِنَ الْعِبَادِ وَلَكِنْ يَقْبِضُ الْعِلْمَ بِقَبْضِ الْعُلَمَاءِ حَتَّى إِذَا لَمْ يُبْقِ عَالِمًا اتَّخَذَ النَّاسُ رُءَساَءَ جُهَّالاً فَسُئِلُوا فَأَفْتَوْا بِغَيْرِ عِلْمٍ فَضَلُّوا وَأَضَلُّوا

***

Abdullah b. Amr b. El-Âs (radıyallahu anh),

İki Cihan Serveri Efendimiz (aleyhissalatü vesselam)’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir:

“Allah Teâlâ, ilmi, kullarının akıl ve kalblerinden silmek suretiyle almaz, fakat gerçek âlimlerin vefatı sûretiyle insanlar ilimden mahrum kalır.

Nihayet hiçbir hakiki âlim kalmayınca halk, câhil bir takım kimseleri reis edinirler. Bunlara her şey sorulur; onlar da ilimleri olmadığı halde fetva verirler. Böylece hem kendileri dalâlete düşerler, hem de insanları doğru yoldan saptırırlar.”

 (Sahih-i Buhari)

İlim ve Rahmet

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ الله الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ قَالَ : قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

مَنْ سَلَكَ طَرِيقًا يَلْتَمِسُ فِيهِ عِلْمًا سَهَّلَ اللَّهُ لَهُ بِهِ طَرِيقًا إِلَى الْجَنَّةِ وَمَا اجْتَمَعَ قَوْمٌ فِي بَيْتٍ مِنْ بُيُوتِ اللَّهِ يَتْلُونَ كِتَابَ اللَّهِ وَيَتَدَارَسُونَهُ بَيْنَهُمْ إِلَّا نَزَلَتْ عَلَيْهِمْ السَّكِينَةُ وَغَشِيَتْهُمْ الرَّحْمَةُ وَحَفَّتْهُمْ الْمَلَائِكَةُ وَذَكَرَهُمْ اللَّهُ فِيمَنْ عِنْدَهُ وَمَنْ بَطَّأَ بِهِ عَمَلُهُ لَمْ يُسْرِعْ بِهِ نَسَبُهُ

* * *    

Sahabe-i Kiram’ın en fazla hadis rivayet edeni, Resul-i Ekrem (aleyhissalatü vesselam)’ın hususi duasına mazhar hafıza dahisi Hz. Ebu Hureyre (radıyallâhu anh), iki cihan saadetinin vesilesi Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi vesellem)’in şöyle buyurduğunu nakletmiştir:

“Kim ilim talebi maksadıyla bir yola girerse Allah (c.c) ona bu sebeple cennete giden yolu kolaylaştırır. Herhangi bir topluluk Allah evlerinden birinde bir araya gelirler de Allah Teâlâ’nın kitabını okur ve onu aralarında müzakere ederlerse muhakkak surette onların üzerine sekine iner, Allah’ın rahmeti onları bürür, melekler onları çepeçevre kuşatır ve Allah (celle celâluhû), kendi katındakilere onlardan takdirle bahseder. Bir insanı da ameli yavaşlatıp geri bırakırsa nesebi onu hızlandırıp öne geçiremez.”

(Sahih-i Müslim, Zikir, 38)

 

İlim ve Rahmet

Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Kerim’de Tâhâ Suresinde Resulullah (aleyhissalatü vesselam)’a

قُلْ رَبِّ زِدْنِي عِلْمًا

“Rabbim! İlmimi artır.” şeklinde dua etmesini emretmiş ve Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi vesellem) de bu emir gereği Allah Teâlâ’dan faydalı ilim istemiş, saptıran ilimden de Allah’a sığınmıştır.

Hadislerde geçtiği üzere faydalı ilmi elde etmenin en güzel yolu kamil, salih bir mürşidin önünde diz çökmek ve ondan iki cihan mutluluğuna götüren hayırlı ilim ve hikmeti tahsil etmektir. Bu, o kamil zâtların eserlerini okumak veya sesli olarak onların sohbet ve nasihatlerini dinlemek suretiyle de hasıl olmaktadır.

Yukarıdaki hadis-i şerifte geçtiği üzere Yüce Rabbimizin rahmetine mazhar olmanın bir vesilesi de kendisine, insanlara ve diğer mahlukata faydalı olacak ilim dallarına talib olmak ve bu ilimleri, Allah’ın Kitabı Kur’ân-ı Kerim ışığında yorumlamaktır.

Allah’ın rahmetine götürecek hayırlı ilmi elde etmenin yolu, Kurân’ın yüceliğine ve onun ayetlerinin enginliğine çok ciddi inanmış bir toplulukla Allah’ın ayetleri üzerinde tefekkür etmek ve bunları birlikte müzakere ederek yeni yeni ufuklara açılmaktır.

Hadiste son olarak değinilen husus ise, böyle hayırlı insanlarla birlikte olmayan, faydalı ilim ve amellerle iştigal etmeyip de mal-makam ve soyuna güvenerek kendisini hayırlı birisi gören kimselerin büyük bir yanlış tavır ve gidişat içinde olduklarıdır. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de Hucurât Suresi’nde şöyle buyrulmaktadır:

إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللهِ أَتْقَاكُمْ إِنَّ اللهَ عَلِيمٌ خَبِيرٌ

“Allah katında en hayırlılarınız, dünyevi makam olarak üstlerde bulunanlarınız değil, Allah’a karşı en çok saygı duyan ve O’nun emirlerine karşı gelmekten en çok sakınanlarınızdır. Muhakkak Allah her şeyi hakkıyla bilir ve her zerreden hakkıyla haberdardır.”

 

اَللّٰهُمَّ اجْعَلْنَا مِنَ الْمُتَّقِينَ الْمُكْرَمِينْ

وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى رَسُولِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينْ