Posts Tagged ‘İblis’

Bamteli: Ey İnsan!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde özetle şunları söyledi:

Ölmeye yüz tutmuş vicdanlar kalb masajı bekliyor!..

*İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), namaz kılarken sakalı ile oynayan birisini görünce, لَوْ خَشَعَ قَلْبُهُ لَخَشَعَتْ جَوَارِحُهُ Şayet bu adamın kalbi haşyetle dolsaydı, organları da huşu duyardı.” Evet, kalbinde haşyet olanın tavır ve davranışlarında da haşyet olur. Bu şekilde iç-dış bütünlüğünü yakalayan bir insan, diliyle olduğu gibi haliyle de hak ve hakikate tercümanlık eder; görenlere Allah’ı hatırlatır.

*Vicdanların öldüğü bir dönemde yaşıyoruz. Bazıları cankeş, bazıları sarhoş, bazıları yoğun bakımda. Bütün bütün kaybetmiş değiller; şöyle bir himmet eli uzandığı zaman zannediyorum onlar yeniden cana gelecekler. Kalb durmalarında yapılan spazm müdahalesi neyse, zannediyorum bu mevzuda da ruhumuzu okuyan, düşüncelerimizi okuyan, bize doğruyu gösteren, Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) yolunu gösteren, Sahabe yolunu gösteren, dediklerini yaşayan ve yaşadıklarını söyleyen rehberlerin mualecesi de aynı şeydir. “Ey iman edenler! Niçin yapmadığınız şeyleri söylüyorsunuz? Yapmadığınız şeyleri söylemek, Allah’ın en çok nefret ettiği şeylerdendir.” (Saff, 61/2-3) ikazını bir tokat gibi kabul eden, “Amanın, yaşamadığım şeyi söylememeliyim; söylediğim her şey yaşadıklarımın ifadesi ve hecelemesi olmalı; hatta sarih, açık delaletle de değil, hecelemesi olmalı tavırlarımın!” diyen, ne kadar derin olursa, o kadar da mütevazi, mahviyet ve hacalet içinde bulunan, halinden “Bu hakikatler kim, ben kim? O doğruluk kim, ben kim?” mülahazası dökülen insan -inanın- adeta bir sinerji kaynağı olur.

Evvelki gün müsemma vardı, dün isim müsemma birlikteliği, bugün ise sadece isim!..

*Bir dönemde Hakk’a teveccühler “isimsiz müsemma” şeklindeydi. Nakşî, Halidî, Kadirî, Şazilî, Bekrî, Cerrahî diye isimler bilinmiyordu. Fakat onların yaptıkları şeylerin hepsi vardı. Her yerde gürül gürül Allah anılıyordu. O, her sinede muallâ yerini koruyordu. Gönüller adeta O’nun tecelligâhı idi.

*Bir dönem geldi kalb ve ruh hayatına isim katan insanlar oldu ve zamanla meşrepler o insanların adlarıyla anılmaya başlandı. O halis insanlar sayesinde, müsemma kapı ardında kalmadı. O müsemma vicdanlarda derinlemesine duyuldu ve “isim müsemma birliği” oldu. Onlar bir derken, biri bin etmesini biliyorlardı. Onların dilinden çıkan bir “Sübhanallah, Elhamdülillah, Allahuekber” kelimeleri binlere tekabül ediyor, gönüller itminana eriyordu. O dönemde isim müsemma at başı gidiyordu.

*Ne var ki bir gün de geldi, (istisnaları vardır) bazıları itibarıyla “müsemmasız isim” devri başladı. Çok hakikat ad, unvan, şekil ve surete takılıp kaldı.

Melekler Hazreti Âdem kıblesine doğru Allah’a secde ettiler ama Şeytan kibirlendi!..

*Cenâb-ı Hak, Hazreti Adem’i yaratacağı zaman, melekler, istifsar (işin aslını sorup öğrenme, meselenin açıklanmasını isteme) niyetiyle “Yeryüzünde kan dökecek ve fesat çıkaracak bir mahlûk mu yaratacaksın (ca’l edeceksin)?” (Bakara, 2/30) diye suâl tevcih etmişlerdi. İşin aslını ve Hakk’ın hikmetini öğrenince ise, سُبْحَانَكَ لَاعِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ “Sübhansın ya Rab! Senin bize bildirdiğinden başka ne bilebiliriz ki? Her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapan Sensin” (Bakara, 2/32) demiş ve Hazreti Adem’e secde emrini yerine getirmekte bir an bile tereddüt etmemişlerdi.

*Haddizatında bu secde Allah’a (celle celâluhu) yapılıyordu. Kâbe mihrap olarak önümüze konduğu gibi, o zaman meleklerin önüne de Hazreti Âdem (aleyhisselâm) konmuştu. Burada secde, Allah’ın isimlerinin en câmi aynası olan insanda odaklaşan esmâ-i ilâhiyeye ve hilâfet unvanlı o büyük mânâya müteveccihen oluyordu. Şeytan ise bu hassas dönemde virajı alamamış ve uçurumdan aşağıya yuvarlanmıştı. Emre itaatteki inceliği anlaması lazım gelen yerde, “Ben çamurdan yarattığına hiç secde eder miyim? Ben ondan daha hayırlıyım. Beni ateşten O’nu topraktan yarattın.” (A’râf, 7/12) demişti. Bu, küstahlık ve bir su-i edepti ki, ondaki kibir, haset ve hazımsızlığa delâlet etmekteydi. Belli ki şeytanın içinde bir hastalık vardı da Hazreti Âdem’e (aleyhisselâm) secde bahane olmuş ve bununla şeytanın küfrü açığa çıkmıştı.

Kibrine takılan Şeytan hak ve hakikati bile bile inkar etti; çağlar boyu onun tuzağına düşenler de!..

*Şeytan emre itaatteki inceliği anlamadığından fahre, gurura, kibre, enaniyete kapıldı. Kendi enaniyet gayyasında boğuldu. Her devirde enaniyet gayyasında boğulanlar gibi… Firavunlar gibi, Şeddadlar gibi, Nemrutlar gibi, Tiranlar gibi… Onlar enaniyet gayyasında, ziftinde boğuldukları gibi Şeytan da boğuldu gitti ama manen öldü. Öyle ki, hak ve hakikati bildiği halde “Öldükten sonra diriltilecekleri Gün’e kadar bana süre tanı!” (A’raf, 7/14) dedi ve insanları yoldan çıkarma kasdıyla mühlet istedi.

*Demek enaniyet öyle bir Allah belası ki, İblis hakikati gördüğü halde, yine de gelip gelip ona takılıyor. Çünkü o enaniyetin menfur meşcereliğinde kibir neşv ü nema buluyor, gurur neşv ü nema buluyor, müşarün bilbenan olma (parmakla gösterilme) mülahazası neşv ü nema buluyor, takdir edilme mülahazası neşv ü nema buluyor, herkes tarafından alkışlanma mülahazası neşv ü nema buluyor, rahat etme mülahazası neşv ü nema buluyor, saray mülahazası neşv ü nema buluyor… Enaniyet dediğimiz, Allah belası böyle bir meşcerelik!..

*Şeytan gerçekleri gördüğü halde “Bana fırsat ver, uğraşayım bunlarla!” dediği gibi, bugün de bir kısım insanlar bütün hakikat önlerinde olduğu halde bakıyorlar ama göremiyorlar. Görüyor gibi oluyorlar ama değerlendiremiyorlar. Nur’a “zulmet” diyorlar. Ruh-u Revan-i Muhammedi’nin şehbal açmasına, kendilerine karşı açılmış bir bayrak nazarıyla bakıyorlar. O’nun mübarek namının yükseltilmesini, kendi kadir ve kıymetlerini yere çalma şeklinde yorumluyorlar. Bakın aynı körlük Amnofis devrinde, Ramses devrinde, Hitler devrinde, Stalin devrinde, Lenin devrinde, Jul Sezar devrinde devam ettiği gibi, bütün çağlar boyu da hep devam edegelmiştir. Allah, bu bakıp da göremeyen insanların gözlerini açsın!..

Bencillik bağlarından kurtulmanın yolu yüce bir mefkûreye bağlı kalmaktır.

*Kayıp gibi gördüğünüz şeylerde bile yemin ederek söyleyebilirim, hep kazanıyorsunuz. Hep kazanıyorsunuz çünkü mü’minin niyeti amelinden hayırlıdır.

*İnsan yüce bir gaye-i hayale bağlanmalı; yüksek hedeflerin peşinden koşmalı ve himmetini hep âli tutmalıdır. Öyle ki, mefkûre muhacirleri bir anda dünyanın çehresini değiştirebilecek kadar yüksek gaye-i hayaller peşinde olmalıdırlar. Zira himmetler âli ise, davranışlarla ona yetişilemediği durumlarda bile Allah, niyetlerle o boşluğu doldurur ve kişiyi hayalinde kurguladığı hedefe göre mükâfatlandırır. Yani insan, realize edilemeyen güzel niyetlerinin bile sevabını alır.

*Hakk’ı anlatmak ve i’lâ-yı kelimetullah mülahazası içinde yaşamak gibi bir mefkûre ve gâye-i hayal, insanın kendi benliğinden uzaklaşması ve bencilliğinden kurtulması için de çok önemlidir. Çünkü insan, bir gâyeyi bütün varlığıyla sahiplenirse, artık hareket, tavır ve davranışlarını o gâye istikametinde değerlendirmeye çalışır. Üstad Hazretleri bu hakikati şöyle ifade eder “Gâye-i hayâl olmazsa veyahut nisyan veya tenâsi edilse, ezhan enelere dönüp etrafında gezerler.” Demek ki, benlikten tecerrüt etmenin, her şeyi bencilliğe bağlamaktan kurtulmanın yolu, O’na bağlanmak ve her şeyi O’nunla alakalı bir hususa bağlamaktır.

Allah ve Rasûlü için hicret edenler, gittikleri yerde mutlaka Rabbimizin rızasını ve Efendimiz’in hoşnutluğunu bulurlar!..

*İmam Buhari Hazretleri’nin Sahih’inde ilk hadis şu mübarek beyandır:

إِنَّمَا اْلاَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ وَإِنَّمَا لِكُلِّ امْرِئٍ مَا نَوَى فَمَنْ كَانَتْ هِجْرَتُهُ إِلَى اللهِ وَرَسُولِهِ فَهِجْرَتُهُ إِلَى اللهِ وَرَسُولِهِ وَ مَنْ كَانَتْ هِجْرَتُهُ لِدُنْيَا يُصِيبُهَا أَوِ امْرَأَةٍ يَنْكِحُهَا فَهِجْرَتُهُ إِلَى مَا هَاجَرَ إِلَيْهِ

“Ameller (başka değil) ancak niyetlere göredir ve kişinin niyeti neyse, karşılık olarak onu bulur. Dolayısıyla kimin hicreti, Allah ve Rasûlü’nün rızasını kazanma istikametindeyse, onun hicreti Allah ve Rasûlü’ne olmuş demektir. Yine kim nâil olacağı bir dünyalık veya nikâhlanacağı bir kadına ulaşma uğruna hicret etmişse, onun hicreti de hedeflediği şeye olmuştur (orada onu bulur).”

*Tavsiye ederim; gidin Afrika’da yatırım yapın. Oralarda belli zeminler oluşturun. Türkiye’nin zenginliğine zenginlik katın. Dünyanın zenginleri haline gelin. Ve gittiğiniz yerlerde kendi irfan dünyanızı takviyeye bakın. Orada isterseniz okullar yapın, üniversiteler açın, talebelere bakacağınız yurtlar açın.

*Enaniyetten uzaklaşmanın, kendine takılmamanın, Allah’la arasındaki şeylerde hüsufa-küsufa sebebiyet vermemenin tek yolu vardır. Altından, zebercetten, zümrütten döşeli bir yolu vardır o da budur, yüksek bir gaye-i hayale dilbeste olmak, gönlünü kaptırmak.

Dünyanın Üç Yüzü

*Dünya bir yandan çok kıymetli ve değerlidir; diğer taraftan ise o, hadislerde bir cîfe, bir leş yığını olarak tarif edilmekte ve onun talipleri de köpeklere benzetilmektedir. Hazreti Üstad bu ikilem gibi gözüken meseleyi “dünyanın üç yüzü” vardır diyerek açıklığa kavuşturuyor.

*Hazreti Bediüzzaman şöyle diyor: “Dünyanın üç yüzü var: Birinci yüzü, Cenâb-ı Hakk’ın esmâsına bakar. Onların nukûşunu gösterir. Mâna-yı harfiyle, onlara âyinedarlık eder. Dünyanın şu yüzü, hadsiz mektubât-ı Samedaniyyedir. Bu yüzü gayet güzeldir. Nefrete değil, aşka lâyıktır. İkinci yüzü, âhirete bakar. Âhiretin tarlasıdır. Cennet’in mezraasıdır. Rahmetin mezheresidir. Şu yüzü dahi, evvelki yüzü gibi güzeldir. Tahkire değil, muhabbete lâyıktır. Üçüncü yüzü, insanın hevesâtına bakan ve gaflet perdesi olan ve ehl-i dünyanın mel’abe-i hevesâtı olan yüzdür. Şu yüz çirkindir. Çünkü: Fânidir; zâildir, elemlidir, aldatır. İşte hadiste vârid olan tahkir ve ehl-i hakikatın ettiği nefret bu yüzdedir. Kur’ân-ı Hakim’in kâinattan ve mevcudâttan ehemmiyetkârane, istihsankârane bahsi ise, evvelki iki yüze bakar. Sahabilerin ve sair ehlullahın mergub dünyaları, evvelki iki yüzdedir.”

“Sıfatlar Zât’ın ne aynı, ne de gayrıdır.”

*Geçmişten bugüne İslâm uleması, o baş döndüren cehd ve gayretleriyle, enbiya-i izâmın esmâ ve sıfat mevzuunda beyan buyurdukları hususları biraz daha açmış, meselenin vuzuhu adına şerhler yapmış, o hususları bizim daha iyi anlayacağımız hâle getirmiş ve netice itibarıyla Zât-ı Ulûhiyet hakkında yanlış telakkilere düşmekten bizi sıyanet etmişlerdir. Bütün bunlara rağmen, mesela sıfatlar Zât’ın aynı mı gayrı mı diye münazara ve münakaşalar söz konusu olmuştur.

*Malum olduğu üzere, ilim, hayat, sem’, basar, irade, kudret, kelâm, tekvîn gibi sıfatların Zât’ın aynı olarak kabul edildiğinde, bu sıfatların da tek tek kadim olmuş olacağı, dolayısıyla taaddüd-ü kudemâ lazım geleceği, bunun ise Allah’ın vahdaniyeti hakikatine aykırı olacağı ifade edilmiştir. Buna karşılık sıfatlar Zât’ın gayrı olarak görüldüğünde ise, sıfat-ı sübhaniyenin Allah’ın gayrında mülâhazaya alınmış olacağı, bunun ise Allah’ı hâdis (sonradan meydana gelmiş) bir şeyle ittisaf mânâsına geleceği, dolayısıyla bu durumun da kabul edilemeyeceği söylenmiştir. İşte bu mülâhazalarla ortaya konan vartalara düşmemek için Ebû’l-Hasen el-Eş’arî Hazretleri, “Sıfatlar Zât’ın ne aynı, ne de gayrıdır.” diyerek işin içinden sıyrılmak istemiştir. Bu izahın kaçamak bir yanı olduğu söylenebilir, ancak böyle bir ifadenin ulûhiyet hakikatine duyulan bir saygının neticesi olduğu muhakkaktır. Bu meseleler beşer idrakini aşan mevzular olduğundan, vahyin bize bildirdiğinin ötesinde kesin ve net bir şey söylememiz mümkün değildir; söyleme cüretinde bulunanlar ise bir sürü çarpık anlayış ve tenakuzun içine düşmüştür/düşmektedir.

İnsan, varlığın özü, usâresi; kâinatların fihristi ve hülâsasıdır.

*Cenâb-ı Hakk’ın isimlerine bakan yanıyla dünya mektubât-ı Samedaniyyedir, çok güzel ve sevgiye layıktır. Bu yönüyle dünyaya bakınca ağaca sarılır öpersin, “Benim Rabbim’in bir kelimesi!” dersin. İnsana sarılırsın, aşkla-iştiyakla kucaklarsın, “Benim Rabbim’in ahsen-i takvimi bu!..” dersin. Bütün insanlığa bakarken “Bunlar benim Rabbim’in kelimeleri, cümleleri, paragrafları, kitapları!..” dersin. Kitap kadar mana ihtiva eder insan, çünkü insan bütün kâinatın fihristi mahiyetindedir.

*İnsan, varlığın özü, usâresi; kâinatların fihristi ve hülâsasıdır. Hazreti Ali (kerremallahu vechehu) “Kendini küçük bir cirim görüyorsun; hâlbuki bütün âlemler sende gizlidir. Sen bütün kâinatın bir fihristisin.” der. M. Akif, seyyidina Hazreti Ali’nin sözünü nazmen ilaveleriyle şöyle ifade etmiştir: “Haberdâr olmamışsın kendi zâtından da hâlâ sen / “Muhakkar bir vücûdum!” dersin ey insan, fakat bilsen. / Senin mâhiyyetin hattâ meleklerden de ulvîdir: / Avâlim sende pinhandır, cihanlar sende matvîdir.”

*“Âlem-i kesretten ey sâlik firar eyle yürü / Ferd ü Vâhid bârgâhında karar eyle yürü.” (İsmail Hakkı)

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: BASİTLİĞİN GÖRKEMİ

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

Lügat itibariyle “kendini beğenme, başkalarından üstün tutma, büyüklenme” manalarını muhtevi olan “kibir” ıstılah manası itibariyle; insanın sahibi olduğunu vehmettiği servet, makam, soy, ilim, ibadet ve güç gibi herhangi bir meziyetinden dolayı hem hemcinsi olan insana hem de Rabb’isine karşı büyüklük duygusuna kapılmasına sebep olan hastalığın adıdır.

Şüphesiz yaratılan her şeyin bir hikmet-i vücudu olduğu gibi, kibrin de bir vücut hikmeti vardır. Cenâb-ı Hak bu duyguyu “insan fıtratına, İslâm’ın izzetini, Kur’an’ın şerefini, Din’in haysiyetini, ulvî görülen şeyleri, cemaatini, ırzını, namusunu ve benzeri kıymetlerini koruması için yerleştirmiştir. Bu duygu su-i istimal edilirse, geri tepen silah gibi kişinin aleyhine işleyerek azgınlığa, sapkınlığa ve küfre düşmesine sebep olur. Allah’ın sıfatı olan “büyük olmak”tan ferde tecelli edecek şey; Allah’ın, İslâm’ın Kur’an’ın ve Rasûlullah’ın izzetini, şerefini ve haysiyetini koruma uğruna başını eğmemek, küfür adına yapılan her şeye karşı tavır alarak yüksekten bakmak, büyüklenmek, başını dikmektir. Tefekkürsüzlük ve düşüncesizlik neticesinde su-i isti’mal edilen bu duygu çok zaman müminlerin aleyhine işlemiş, onların şirazeden çıkmalarına sebebiyet vermiştir. Neticede insan, anlayışındaki çarpıklık sebebiyle, bu hakikati var ediliş hikmetinin aksi istikamette kullanarak hem hakikate hem de nefsine zulmetmiştir.

Bir başka yaklaşımla kibir; insanın Rabbi karşısında kendi konumunu tayin edememesi demektir. Kibir, kula bir konum tayin eden “Ben insanları ve cinleri sadece bana kulluk etsinler diye yarattım” beyan-ı sübhânisini anlayamamış yahut kabul edememiş olmanın tezahürüdür. Bu manasıyla kibrin alemdarlığını şeytan üstlenmiştir ki bu husus Kur’an-ı Kerim’de şöyle anlatılır: “Rabbin meleklere demişti ki: Ben muhakkak çamurdan bir insan yaratacağım. Onu tamamlayıp, içine de ruhumdan üfürdüğüm zaman, derhal ona secdeye kapanın! Bütün melekler toptan secde ettiler. Yalnız İblis secde etmedi. O büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu. Allah, ‘Ey İblis! İki elimle yarattığıma secde etmekten seni men eden nedir? Böbürlendin mi, yoksa yücelerden misin?’ dedi. İblis, ‘Ben ondan hayırlıyım! Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın.’ dedi.”

Ayet-i kerimeden de anlaşılacağı üzere, şeytan Cenâb-ı Hakk’ın kendisini ateşten, Hz. Âdem’i (aleyhisselam) topraktan yaratmış olmasının kendi sözde faikıyetine bir medar olabileceği vehmine kapılmakta, neticede bu duyguyu da Hz. Âdem’e (aleyhisselam) secde etmemesine meşruiyet kazandıracak bir amil olarak ileri sürmektedir. Yukarıda da temas edildiği gibi, bu durum şeytanın hakikate yanlış bir açıdan baktığının göstergesidir. Zira hakikatte yaratılmışların vücuda getirildiği öz-mâye asıl itibariyle bir faikıyet sebebi değildir. Zira kâinatta var edilen her madde asıl değerini Kadir-i Zül-Celâl’in ona takdir buyurduğu değerle elde eder. Allah (azze ce celle) neye ne kadar değer atfetmiş ise, o ancak o kadar değerlidir. Bu açıdan Rabbinin değerli kıldığı bir varlığa hakettiği değeri çok gören İblis, kendince ona yeni bir değer vermek istemiştir ki bu onun kaybettiği noktadır. Çünkü Cenâb-ı Hak, Müslim-i şerifte geçen bir kutsi hadiste “Büyüklük ridâm, izzet de izârımdır. Kim bu iki şeyde benimle niza ederse ona azap veririm” buyurmak suretiyle kibir ve büyüklenmenin yalnızca Yüce Zat’ına ait olduğunu beyan buyurmuştur.

Abdullah ibni Mes’ud’un (radıyallâhu anh) bildirdiğine göre bir hadis-i şeriflerinde ise Aleyhissalatu Vesselâm Efendimiz:

عَنْ عَبْدِ اللهِ بْنِ مَسْعُودٍ، عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ:

لَا يَدْخُلُ الْجَنَّةَ مَنْ كَانَ فِي قَلْبِهِ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ مِنْ كِبْرٍ

قَالَ رَجُلٌ: إِنَّ الرَّجُلَ يُحِبُّ أَنْ يَكُونَ ثَوْبُهُ حَسَنًا وَنَعْلُهُ حَسَنَةً، قَالَ:

إِنَّ اللهَ جَمِيلٌ يُحِبُّ الْجَمَالَ، الْكِبْرُ بَطَرُ الْحَقِّ، وَغَمْطُ النَّاسِ
***

“Kalbinde zerre miktar kibir bulunan kimse cennete giremez” buyurdular. Bir zât: ‘İnsan elbisesinin güzel, ayakkabının güzel olmasını sever?’ dedi. Bunun üzerine Rasulûllah (sallâllahu aleyhi ve sellem): ‘Şüphesiz ki Allah güzeldir; güzelliği sever, Kibir; hakkı inkâr ve insanları hakir görmektir’ buyurdular.”

İlk hadis-i şerifin bize sundukları ile ikinci hadis-i şerif arasında bir iltisak noktası kuracak olursak; Cenâb-ı Hakk’ın “ridâmdır” buyurduğu büyüklük libasını kendi sırtına geçiren insan mahiyet itibariyle o libası taşıyacak kamette yaratılmadığından, evvela bu libas kendisine büyük gelecek ve hiç şık durmayacaktır. Oysaki “Allah güzeldir ve güzelliği sever.” Bu açıdan insan hakikatte liyakati olmadığı halde, taşıyabileceği zehabına kapıldığı kibir ve azamet libasının öncelikle üzerinde güzel durup durmadığına, yakışıp yakışmadığına bir bakmalı ve ettiği-eylediği her amelde kendisine yakışanı yapmalıdır. İnsan belini bükecek bu türden kıymetli libasları sırtına geçirmek suretiyle ne kendine ne de o libasa zulmetmemelidir. Zira hak ve liyakati olmadığı halde başkasına ait bir şeyi müsadereye kalkmak bir zulümdür. “…Zalimlerin (ise) ahirette yardımcıları yoktur.”

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) hadis-i şerifte devamla “kibir, hakkı inkârdır” buyuruyor. Bu ifade evvel emirde Allah’ın (celle celâluhû) varlığını ve birliğini inkâr etmek şeklinde anlaşılır. Kibre bu açıdan bakacak olursak; “Kibrin, Allah ve Peygamber tanımazlık şeklindeki en kaba olanını, ‘İblis dışında bütün melekler Âdem’e secde ettiler; o kibrine yediremedi ‘ııh!’ dedi ve küfrü seçenlerden oldu’ beyanında da görüldüğü gibi şeytan ortaya koydu. Kendilerine kitap verilenlerin bir kısmı da ‘Demek size ne zaman nefislerinizin hoşlanmadığı bir kısım mesajlarla peygamber geliverse, böbürlenecek, ona kafa tutacak, sonra da kiminiz onu yalan sayacak, kiminiz de öldürmeye kalkacaksınız’ beyanında görüldüğü gibi şeytanı takip ettiler. ‘Büyüklük tasladı ve mücrimler gürûhundan oldular’ mazmunu etrafında şeref-nüzul olmuş ayetler âdeta bu türden devrilmiş pek çok kavmin kara yazısı gibidir. ‘Kibre girdiler, zira onlar kendilerini faik ve yüce görüyorlardı’ ifadesi de bu konuda ayrı bir talihsizliğin şahidi. ‘Biz; Karun, Firavun ve Hâmân’ı da helâk ettik, zira Musa (aleyhisselam) onlara apaçık mucizelerle gelmişti ama bu (mütekebbir)ler o yerde büyüklük tasladılar ve (inanmadılar) ama başlarına gelecek şeyin de önüne geçemediler’ beyan-ı sübhanîsiyle sunulanlar ise, tarihî bahtı karalardan sadece birkaçı.”

“Kibir, hakkı inkârdır” ifadesine, doğru ve gerçek olanı, olduğu gibi kabul ve ifade etme mürüvvetini gösterememe şeklinde yaklaşmak da mümkündür. Böyle bir hastalığın pençesinde biri için, başkalarının doğrularının hiçbir ehemmiyeti yoktur. Böylesi bir hastanın karşısına bütün bir toplum hakikatin heykeli olarak konulsa o kendi sigarasını yakmak adına o toplumu ateşe vermekten geri durmaz. Zira hakikatin ifade ettiği azamet ve görkemin onun dilinde (zorbalık- despotizm- yezitlik) bir karşılığı yoktur. Onun dili yalnızca “insanları hakir görme”ye döner ki; aşağılama, hakaret, iftira, tezvir gibi her türden bühtan, bu dilin en önemli ve güçlü silahıdır. İnsanı buna sevk eden, ya elindeki servet-ü samanı, ya toplumdaki nam u nişanı ya da başkasının bilmesini istemediği bir hıyanet ve günahıdır. Bu hasta ruhlara göre; irtikâp ettiklerini gizleyebilmek için, meleknûma tabiatta olan insanların bile, kamuoyu nazarında şeytanlaştırılmaları gerekiyorsa şeytanlaştırılmalıdırlar. Din ve vatan uğrunda canını dişine takmış kelle koltukta gezen insanlar hıyanetle itham edilecekse edilmelidirler. “Karıncaezmezler” olarak bilinen insanlar terör ve teröristlerle aynı kefeye konulacaksa konulmalıdırlar, vs. Görüldüğü gibi kibir yalnızca Rabbe karşı had bilmeme değil, aynı zamanda insan ve hakikate karşı da bir zulümdür.

Yazının başında kibri bir hastalık olarak ifadelendirdik. Çünkü sadece yeryüzü dinlerinin yahut salt ahlakın bir problemiymiş gibi algılanan kibrin, son dönemlerde yapılan bazı araştırmalar neticesinde, aynı zamanda tıbbın da konusu olduğu gerçeği ortaya konmuştur. Modern tıpta bu hastalığın adı ise “hubris sendromu” olarak bilinmektedir. Tıbbın bu hastalıkla alakalı ortaya koyduğu veriler son derece ilginçtir:
• Bu hastalık daha ziyade makam ve mevki sahibi insanlarda görülmektedir.
• En önemli emaresi “güç zehirlenmesidir”.
• Tekrarlanan başarı bu hastalığa yakalanma riskini artırmaktadır.
• Kriz dönemleri, savaşlar, ekonomik faaliyetler daha fazla kibre sebebiyet vermektedir.
Bu insanlar:
• Görüntü ve tavırlarıyla orantısız bir endişe halindedirler.
• Toplumun varlığını kendi varlığıyla bir görürler.
• Konuşmalarında kraliyet ailesine özgü bir “biz” ifadesi görülür.
• Diğer insanlar ya da iş arkadaşları gibi sıradan bir mahkemeye değil de sadece tarih ya da Tanrı gibi bir üst iradeye karşı hesap verebilir olduğu duygusunu taşırlar.
• Uygulamaların, sonuç ve maliyetlerinin dikkate alınmasını önlemek için, uygulamalarını ahlak, dürüstlük hakkında “geniş tasavvurlarına” dayandırırlar.
• Aşırı özgüvenleri, işlerin ters gidebileceği düşüncesinden yoksun, uygunsuz politikalar oluşturmasına neden olur.

Bu biçilen kıyafet genelde makam ve mevki sahiplerine uygunmuş gibi görünse de, sahibi olduğu kendi küçük dünyasında yaşayan diğer insanlarında da bu türden saplantılara düşme tehlikesi her zaman için söz konusudur. O yüzden kişi ister kendini, ister bir aileyi, ister bir köyü, isterse bir ülke ve dünyayı yönetme pozisyonunda bulunsun, düz bir insan olmanın görkemini hiçbir şeyle kıyas etmemelidir.

Kibriya ve azamet Hakk’a yarar. Kul olanda bu sıfatlar ne arar!

Sefa Salman