Posts Tagged ‘hatim’

514. Nağme: Kur’ân Ayı ve Mukâbelenin İlk Günü

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, bu senenin ilk terâvihini ikâme ettiğimiz Pazar günü, Ramazan boyunca malayani meşguliyetlerden bütün bütün uzaklaşarak bu Kur’ân ayına yoğunlaşmamız gerektiğini anlattı.

“Eşref saati, eşref dakikayı, eşref anı yakalama adına, ‘Bu dakika, o dakika olabilir; bu saat, o saat olabilir; bugün, o gün olabilir, Kadir Gecesi olabilir!..’ mülahazasıyla, etrafa levsiyât neşreden, adeta zift püskürtüyor gibi zift püskürten yayın organlarından uzak durmak, Allah’a yakın durmanın çok önemli vesilelerindendir.”

diyen Hocamız, hiç olmazsa şu bereketli mevsimde günlük dedikodulara ve şerli insanların kulak tırmalayan sözlerine tamamen kapalı kalmak lazım geldiğini vurguladı. Bu kutlu zaman dilimine ayrı bir derinlik katan mukabele sünneti üzerinde durdu; geçen sene yaptığı ve burada da uyguladığımız teklifi bir kere daha hatırlattı.

Selef-i sâlihîn efendilerimiz Kur’ân’ı her ay bir defa hatmetmeyi ona karşı vefanın alt sınırı kabul etmiş; ayda bir kez onu okumayanın ona karşı vefalı davranmamış ve onu terk etmiş sayılacağını belirtmişler. Bu açıdan, Ramazan’ın mübarek günlerini değerlendirerek Kur’an’ı çokça okumaya kendimizi alıştırabileceğimizi söyleyen Hocaefendi, bu kutsal ayın bizim için bir başlangıç sayılabileceğini ve yeniden Kur’an-ı Kerim’e dönüşe vesilesi olabileceğini vurguladı.

“Kur’an-ı Kerim’in manasını anlamasa da, ciddi bir saygıyla, fevkalade bir tazimle, konsantre olarak, tam teveccüh ederek onu okuyan yine sevap kazanır. Ne var ki, onda ilahi maksatları izlemek, Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) gönderiliş gayesini takip etmek çok önemlidir. Bu da onun manasına genişletilmiş bir meal çerçevesinde muttali olmaya bağlıdır.” diyen Hocamız, “mealli/açıklamalı mukabele” usulünün yaygınlaşmasını arzuladığını ifade etti.

Muhterem Hocamız, mesai ve meşguliyetleri müsaade ettiği ölçüde, mü’minlerin günlük mukabeleyi ikiye ya da üçe bölmelerini, böylece zamanı biraz daha uzun tutarak okudukları ayetlerin mana ve muhtevalarına da bakmalarını tavsiye etti ve şu mülahazayı dile getirdi:

“Kur’an okumayı bilmiyorsak, Ramazan-ı Şerif’i vesile yaparak, hemen öğrenme yolları aramalı; Kelâm-ı ilahîyi okuyabiliyor ama anlayamıyorsak, bazı ayetlerin şerhlerini de ihtiva eden bir meale başvurmalı ya da daha da güzeli, ciddi bir tefsir kitabı mütalaa etmeli ve bu bir ayı gerçekten bir Kur’an ayı olarak değerlendirmeliyiz. Selef-i salihîn efendilerimize ittibâen, can u gönülden Kur’an’a yönelmeli, Kelâm-ı ilahîye karşı kalb kapılarını sonuna kadar açmalı ve “Cenâb-ı Hakk’ın marziyâtını kelâmından anlama” hususunda Ramazan’ın kudsiyetine yaraşır bir cehd ortaya koymalıyız.”

Cenâb-ı Allah’a sonsuz şükürler olsun ki, O, burada yıllardır muhterem Hocamızın rehberliğinde yapageldiğimiz Ramazan mukabelesini son birkaç senedir geniş bir meal hatta bir tefsir çerçevesinde tamamlamaya muvaffak ediyor.

Bu Ramazan ayında yine her gün, sabah ve ikindi namazlarını müteakiben yaklaşık ikişer saatlik iki ayrı ders şeklinde mealli/tefsirli mukabele yapmaya azmettik. Mukabeleye Ramazan’dan bir gün evvel, ilk terâvihi kıldığımız gün başladık; böylece her gün terâvihte okuyacağımız cüzü önceden çalışmış olacağız.

Allah nasip ederse, bazı günler mukabelenin bir kısmını TV ve YouTube yayını olarak neşretmeyi hedefliyoruz. Şimdilik, bu nağmede Pazar günkü sohbeti ve aynı gün başladığımız mukabelenin bazı bölümlerini arz ediyoruz.

Mevlâ-yı Müteâl, hepimizi Ramazan-ı şerifi hakkıyla değerlendirmeye muvaffak kılsın; bayrama kurtuluş beratını alarak kavuşan kullarından eylesin; bu kutlu zaman diliminde ümmet-i Muhammed’e inşirah versin; Hakk’a adanmış ruhlara nusret, ferec ve mahreç lütfetsin. Amin!..

Bamteli: Muhasebe Ufku ve Sahabe Yolu

Herkul | | BAMTELI

Kıymetli dostlar,

“Rabbimiz, ahirete yürüyenlere merhamet eyle; kalanlara sabır ver; yaralılara şifa lütfet; ülkemizi muhafaza buyur!” duasıyla sözlerimize başlamak istiyoruz.

Şehitlere Hatim, Ankara’daki Katliam ve Dua Seferberliği

Ankara’da sergilenen vahşet hepimizi derinden yaraladı. Zaten gamlı olan atmosferimiz adeta hüzün sağanağına uğradı.

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, Ankara’da meydana gelen vahşi terör saldırısında hayatını kaybeden vatandaşlarımız için dün şu taziye mesajını yayınladı:

“Ülkemizin kalbi başkent Ankara’nın göbeğinde gerçekleştirilen elim terör saldırısı bir kere daha yüreklerimizi dağladı. Kadimden bu yana milletimizin ikbalini karartma azminde olan şer odakları yine masum insanları hedef aldılar.

İhaneti karakter haline getirmiş karanlık odaklar, hiçbir dinin ve ahlak sisteminin müsaade etmediği insanlık dışı saldırılarla, bu toprakları bir kaos arenası haline getirmeye, aziz milletimizin önünü kesmeye ve bizi bize düşürmeye çalışıyorlar. Ümidim ve duam odur ki, Allah’ın izni ve inayetiyle masum Anadolu insanının sabrı, sağduyusu ve itidali, şerirlerin kirli emellerine ulaşmalarına mani olacaktır.

Ankara’da meydana gelen ve kalleşçe planlanmış bu saldırıda vefat eden vatandaşlarımıza Cenâb-ı Allah’tan rahmet ve mağfiret, kederli ailelerine ve yakınlarına sabr-ı cemil diliyorum. Hazreti Şâfî’den (c. c.) yaralanan vatandaşlarımıza acil şifalar lütfetmesini niyaz ediyorum.

Gerekçesi ne olursa olsun her türlü terörü ve bu saldırıları gerçekleştirenleri bir kere daha lanetliyor; içeride ve dışarıda ülkemizin ikbaline pusu kurmak için fırsat kollayan insi şeytanlara fırsat verilmemesi için daha hassas olunması ve her türlü tedbirin alınması dileğiyle aziz milletimize taziyelerimi sunuyorum.”

Bir aydır akşam namazı öncesi toplu duamızı asker/polis şehitlerimize ayırıp onların ruhlarına hediye eylemek üzere hatim okuyorduk; bugün 78. hatmi yarıladık. Dolayısıyla terör mağdurlarının, mazlumlarının elemini her gün yüreğimizde duyuyorduk. Şehit haberlerinin devam etmesiyle beraber bir de Ankara’da meydana gelen katliam acımıza acı kattı.

Aslında bugün Bamteli günüydü fakat ülkemizin haline sahiden çok kederlenen Hocamız mutat sohbetine çıkmadı, sadece dua çağrısıyla iktifa etti.

Biz de “başta güzel ülkemizin insanları olmak üzere bütün ümmet-i Muhammed’in (aleyhissalâtü vesselam) her türlü musibetten kurtulup selâmete çıkması, maddî manevî sıkıntılardan sıyrılıp inşiraha kavuşması niyetiyle, ayrıca insanlığın sulh atmosferine meyletmesi ve en yüce hakikatlere uyanması recasıyla” birkaç gün önce duyurusunu yaptığımız dua seferberliğine iştirakinizi istirham ediyoruz.

Kendisiyle yüzleşmeyen kimse, yerden yere vuracağı mücrimler arar!..

Bu haftanın Bamteli olarak ise, muhterem Hocamızın hafta içinde yapmış olduğu bir hasbihali sunuyoruz.

Sohbette -özetle- şu konular anlatılıyor:

*Kendisiyle yüzleşmeyen ve kendini yerden yere vurmayan bir insan, debbağın deriye yaptığı gibi yerden yere vuracağı bir mücrim arar. O hep günah çaşıtı, mütecessisi haline gelir; “Acaba falan nasıl baktı, ne konuştu, ne etti?” deyip bunları zihnine kaydeder; sırası geldiği zaman bu dosyaları değerlendirmeyi düşünür ve böylece günaha girer. Günaha girmemenin yolu, insanın kendisiyle meşgul ve kusurlarının farkında olmasıdır.

*İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) mâsum ve masûn olduğu halde bazen bir mecliste yetmiş ya da yüz kere istiğfar ederdi; kendi ufku itibarıyla, seyyidü’l-mukarrebin olması açısından ve imamlığı zaviyesinden, dualarında adeta nefsini yerden yere vururdu.

*Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz şöyle buyuruyor: “Ne mutlu o kimseye ki, defterinde çok istiğfar bulunur.”

Muhasebe Duygusu ve Hazreti Ebu Bekir’in Vasiyeti

*Hazreti Ömer’e nispet edilen bir sözde

حَاسِبُوا أَنْفُسَكُمْ قَبْلَ أَنْ تُحَاسَبُوا

“Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekiniz.” buyrulmaktadır ki, bu da, nefis muhasebesinin öte dünyadaki hesaba çekilme inancıyla doğrudan doğruya irtibatlı olduğunu göstermektedir. Zaten büyük zatların evrad ve ezkarına bakıldığında, mahkeme-i kübrada hesap verme endişesinden kaynaklanan ciddi bir nefis muhasebesiyle hayatlarını geçirdikleri görülür.

*Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu anh) halife seçildikten sonra da komşularının koyunlarını sağarak geçimini sağlamaya devam etmişti. Bir müddet sonra, önde gelen sahabe efendilerimizin ısrarları üzerine, bütün zamanını müslümanların ihtiyaçlarına ayırabilmek için cüz’î bir maaşa razı olup koyun sağmaktan vazgeçmişti. Hizmetine mukabil maaş almak ona çok ağır gelmesine rağmen devlet işlerini aksatmamak için buna katlanmıştı. Bununla beraber, kendisine takdir edilen parayı kullanırken elleri titrerdi.

*Hazreti Ebu Bekir, ahirete göçtüğü zaman, “Benden sonraki halifeye verilsin!” diyerek geride küçük bir testi bırakmıştı. İkinci Halife Hazreti Ömer’in huzurunda açılan testiden küçük küçük paracıklar ve bir de mektup çıkmıştı. Kısacık namede şöyle deniyordu: “Bana tahsis ettiğiniz maaş bazı günler fazla geldi. Bunu harcamaktan Allah’a karşı hayâ ettim; zira bu, halkın malı olduğu için devletin hazinesine katılmalıdır.” Hazreti Ömer, bu manzara karşısında gözyaşlarını tutamamış ve “Ey Ebu Bekir, bize yaşanmaz bir hayat bıraktın.” demişti. Demişti ama onun hayatı da selefininkinden geri kalır gibi değildi.

“Hesabını vereceğin âna kadar seni dinlemiyoruz ve sana itaat etmiyoruz!..”

*Hazreti Ömer (radıyallâhu anh) bir gün üzerinde yeni bir elbiseyle hutbeye başlayıp “Dinleyin ve itaat edin!..” deyince, cemaatten biri “Ey Ömer, seni dinlemiyoruz ve sana itaat de etmiyoruz!” diye bağırmış ve sözüne şöyle devam etmişti: “Ganimetten herkese eşit kumaş düştüğü halde, ben o kumaşı evde evirdim çevirdim kendime bir elbise çıkartıp diktiremedim. Ama bakıyorum ki sen kendine o kumaştan bir elbise diktirebilmişsin. Milletin malından bana yarım, sana tam; bu nasıl oluyor?” Hazreti Ömer, minberde hiç tavrını bozmadan meseleyi açıklaması için oğlu Abdullah’a söz vermiş; o da, babasına kendi hissesini verdiğini ve bu iki pay birleştirilerek halifeye bir elbise diktirildiğini anlatmıştı. İtiraz eden adam bu açıklamayla tatmin olmuş, adeta coşmuş ve memnuniyetle “Şimdi konuş ey Ömer, artık seni dinler ve sana itaat ederiz!” demişti.

*Uyaran böyle medeni cesarete sahip, tam entelektüeldi. İşin başındaki serkâr da o kadar hakperest ve adalete saygılıydı.

Sahabe yolunda yürürseniz, bütün engelleri aşarsınız ve hiçbir tiran da sizi engelleyemez!..

*Dünya bütün debdebe, şaşaa ve ihtişamıyla karşımıza gelse, hâlihazırdaki durumumuzu ona tercih edecek kadar kararlı durmalıyız. Aziz Mahmud Hüdâî hazretleri gibi “Yalancı dünyâya aldanma yâhû / Bu dernek dağılır dîvân eğlenmez / İki kapılı bir virânedir bu / Bunda konan göçer, konuk eğlenmez.” demeliyiz. Sultanlık teklif edilse, günümüzde sıradan bir insan olarak dünyanın dört bir yanında hizmet etmeyi o sultanlığa tercih etmeliyiz.

*Cihanı, iki hükümdar için az gören Yavuz, dünyanın dört bir bucağını velveleye veren fatih ordusuyla, krallara taç verip taç aldığı günlerde, Ridâniye zaferini müteakip İslâm dünyasının biricik hükümdarı unvanıyla İstanbul kapılarına kadar gelmişti. Teb’anın alkış ve alâyişini görmemek için halkın uykuda olduğu bir saati kollayıp payitahta sessizce girmeyi tercih etmişti. “En iyisi biz geceyi Üsküdar’da geçirelim de halk uyurken sessizce Topkapı’ya gireriz.” demiş ve öyle de yapmıştı.

*Kanuni Sultan Süleyman’ın 46 senelik bir saltanatı vardır. Bu zat yarım asırlık bir zamanda meseleyi dorukta tutmuş, dünya devletlerine “eyaletim”, “vilâyetim” nazarıyla bakmıştır. Fakat ihtişamın zirvesinde olduğu bir dönemde zaferle neticelenen bir seferden dönerken, “Nefsime biraz gurur geldi.” demiş ve yatağının izbede serilmesini istemiştir ki, işte asıl büyüklük ve imrenilecek yiğitlik buradadır.

*Bu çizgi Raşid Halifeler’in çizgisidir. Öyle yürürseniz, bütün engelleri aşarsınız, hiçbir mânia ve hiçbir tiran sizi engelleyemez. Trenler, tırlar gelip üzerinizden geçse, tiranlar bütün hiddetleriyle size saldırsa, Allah’ın izin ve inayetiyle, yürürsünüz yolunuza ve vereceğiniz şeyleri verirsiniz insanlığa!..

*Dünyevî herhangi bir beklentiye girerek hizmet etmek bünyeye düşmüş bir güve gibidir; er geç onu delik deşik eder, iflahını keser. Dünyevî beklentiye girmeden hizmet etmeye Allah muvaffak eylesin!..

484. Nağme: Dua Âbidesi Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, özetle şunları söyledi:

*Hazreti Ebû Hureyre (radıyallahu anh)’ın rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Kendin için sevip arzu ettiğin şeyleri diğer insanlar için de iste ki, kâmil manada müslüman olasın!.”

İslam dünyası yine felaketler sarmalında ama bugün bir Selahaddin-i Eyyubi de yok!..

*Maalesef, günümüzde İslam dünyasında ayrıştırma bir marifet, bir siyaset ve bir idare şekli olarak değerlendiriliyor. Allah karşısında aynı safta durup aynı sözleri tekrar eden, “Lâ ilâhe illallah Muhammedun Rasûlullah” diyen insanlar bile o ayrıştırmadan nasiplerini alarak onlar da birbirlerini rakip görüyorlar. Güçleri kuvvetleri varsa, Allah’ın verdiği o imkân, iktidar, havl ve kuvveti tehcîr, tenkîl, ibâde, ifnâ ve ihâfe için kullanmak suretiyle herkesi kendilerine göre sağdan hizaya getirmeye çalışıyorlar.

*İslam dünyası bugün maruz kaldığı bu felaket, bu zillet, bu hıyanet, bu şenaat, bu denaet ve bu mefsedete -Haçlılar dönemi de dâhil- hiçbir devirde maruz kalmamıştır.

*Müslümanlar değişik dönemlerde çok farklı saldırılarla karşı karşıya kalmışlardı. Fakat o zamanlar müslümanların içinde de çok güçlü iradeler, mefkûre insanları vardı. Mesela, Haçlılar, Alparslanları, Kılıçarslanları, Melikşahları, Nureddin-i Zengileri, Nizameddinleri, Selahaddinleri karşılarında buluyorlardı. Evet, bir zulüm, bir vahşet vardı fakat onu kıran bir savlet de vardı. Ezcümle, Selahaddin de vardı. Mehmet Akif onunla Fatih’i bir mısrada, bir sırada zikreder, “Selahaddin-i Eyyubilerin, Fatihlerin yurdu…” der. Öyle olunca inayet büsbütün kesilmiyor ve insanlar ümitlerini tamamen yitirmiyorlardı.

*Yok şimdi yeryüzünde öyle babayiğit.. îsâr ruhuyla hareket edecek babayiğit.. “Başkaları benden daha isabetli düşünebilir, meydanı onlara bırakmalıyım!” diyecek babayiğit.. kendi aç kalıp başkalarını doyuran babayiğit.. ölümü göze alıp başkalarının yaşamasını sağlayan babayiğit.. kendi saltanatını ayaklarının altına alıp üzerinde raks eden ama başkalarının mutluluğunu düşünen babayiğit.. yok şimdi dünyada öyle bir babayiğit!..

“İslam” derken yalan söylüyor; kendi saltanatlarını düşünüyorlar!..

*Müslümanlıktan dem vuranlar var. Hatta onu bütün siyasî hayata hâkim kılmak isteyenler var. Yemin edebilirim; vallahi de yalan, billahi de yalan, tallahi de yalan!.. Medresenin ulûm-u âliyesini, tekye ve zaviyenin kalbî ve ruhî hayatını, tekvinî emirlerin analizini birden ele alıp da bu müsellesi bir araya getirerek bir hakikatin üç yüzü gibi duymayan, ihsaslarına ihtisaslarına mal etmeyen, her gece elli rekât namaz kılmayan, savm-ı Davud tutmayan, Allah’ı andığı zaman gözyaşları ceyhun olmayan insanlar iddia ettikleri bu meselede yalan söylüyorlar. Müslümanlığa iftirada bulunuyorlar. Kendi debdebe, ihtişam ve saltanatlarını düşünüyorlar.

*Bu mantık ve bu mantalitedeki insanlar bir köyde bile genel huzuru temin edemezler. İnsanları Allah’a yönlendiremezler. Orada kalb ve ruh insanları yetiştiremezler. Anarşist yetiştirirler, çapulcu yetiştirirler; beğenmedikleri insanların müesseselerini basan densiz insanlar yetiştirirler. Yetiştirirler ve bastıkları müesseseler önünde Allah’ın nam-ı celilini anarak, sözde Müslümanmış gibi tavırlar sergileyerek, başkalarını karalamaya çalışırlar. “Lâilâhe Muhammed” (!) diyen, Samanyolu önünde hırlayan o insanlar Müslümanlık adına yapıyorlardı. “Lâilâhe illallah Muhammedun Rasûlullah” demesini bile bilmeyen, bir Nasr Sûresi’ni okutsan yanlış okuyacak kadar cehaletin gayyası içinde bulunan, başlarındaki zirvedeki zırva insanlara kadar bir kitap okumamış bu cahil ve cühelâ, bir köyü idare edecek kadar emniyet, asayiş ve düzeni temin edemezler.

Şehitlerin acısı yüreğimize vurdu; “Bari bir dua!” deyip onlar için hatim okuyoruz!..

*Peygamber yolu adanmışlık ister; yaşatma idealiyle yaşamak ister; başkalarının mutluluğu için sıkıntılara katlanmak ister. Hazreti Ali efendimizin, halife olduğu dönemde hükmettiği cihan bir yönüyle şimdiki Türkiye kadar yirmi idi. Fakat onun iki kat elbisesi yoktu. Merhum Seyyid Kutub’un “El-Adaletü’l-İctimaiyye fi’l-İslam” adlı eserine bakabilirsiniz. Diyor ki: “Hazreti Ali kış günlerinde yazlık elbise ile tir tir titriyordu. Yaz günlerinde de bazen kışlık elbiseyle buram buram ter döküyordu. Çünkü iki kat elbisesi yoktu.” Hazreti Pir-i Mugan, bunu onun kerametine veriyor; fakat Kutub, siyer ve megazi beyanlarına dayanarak bu mevzuda fakirane hayatını anlatıyor.

*Şimdi insanlık âlemi ve topyekün İslam dünyası gözü dönmüş canilerle lebalep dolu. Gözlerini kırpmadan canlara kıyıyorlar, insan öldürüyorlar, kan döküyorlar.

*Şehitlerin acısı yüreğimize vurdu. Yapacak hiçbir şey de yok. Gitseniz siz de, onları koruma adına orada sütre, kalkan olsanız, onlardan birisi de siz olursunuz sadece. Onun için “Bize düşen vazife, hiç olmazsa dua etmek ve hatim indirmektir.” diyor; başta Efendimiz ve bütün enbiya-i izamı, sonra da bugüne kadar Allah yolunda can veren ne kadar şüheda varsa onları da yâd ederek şehitlerimize Kur’an okuyoruz. Okumaya da devam edeceğiz. Allah’ın kelamına sığınacak ve bütün olumsuz fırtınaların dinmesini Cenâb-ı Hak’tan dileyeceğiz.

Allahım, Hazreti Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) hürmetine bizi de affet!

Soru: Haşir Risalesi’nde “Ubudiyet-i Ahmediyenin (aleyhissalatü vesselam) ruhu duadır.” deniyor. Sonsuz Nur’da da “Gece-gündüz münacaat ve inleme içinde geçen bir ömür görmek isteyen, Rasûlullah’ın hayatına baksın!” buyuruluyor. Bu konunun şerhini lütfeder misiniz?

* Ahmed ism-i şerifi, taayyün-i evvel hakikatiyle irtibatlıdır. Çünkü O, varlığın özü, usâresi, kâinatın mebdei, hilkat ağacının çekirdeğidir. Evet, “Allah’ın haricî vücut nokta-i nazarından varlık olarak en önce ortaya koyduğu, benim nurumdur.” beyan-ı nebevîsinin de işaret buyurduğu gibi, O’nun taayyünü bütün varlığın ilki ve öncüsüdür. İlm-i ilâhide ilk icmali belirlenen, ortaya çıkan hakikat O’nun nurudur. İşte ziyası vücudundan evvel dillere destan olan Efendiler Efendisi’nin dünyayı teşriflerinden önceki unvanı Ahmed’dir (aleyhissalâtü vesselâmü milelardi vessemâ) ve bu hakikat de hakikat-ı Ahmediye’dir. Bu sebeple O, Kur’ân’da da geçtiği üzere, Hazreti İsa (aleyhisselâm) tarafından, “Ahmed” ismiyle müjdelenmiştir.

*Endülüslü büyük âlim Kadı Iyaz, Şifa-i Şerif’inde şunu nakleder: Hazreti Âdem, kendisine yasaklanan meyveden yedikten sonra Cenâb-ı Allah’a Efendimiz’i şefaatçi edinerek yalvarmış; “Muhammed hürmetine beni affet!” demiştir. Allah Teâlâ’nın, “Sen Muhammed’i nereden biliyorsun?” sorusuna karşılık da, “Cennet’in kapısında ‘Lâ ilâhe illallah, Muhammedun rasûlullah’ yazısını gördüm. Anladım ki, ismi, Senin İsm-i Şerifi’nin yanında anılan birinin kıymeti nezd-i uluhiyetinde aşkınlardan aşkın!” şeklinde cevap vermiştir.

Allah Rasûlü’nün mübarek dudaklarından dua hiç eksik olmazdı

*Öyle anlaşılıyor ki, bütün Peygamberler, daha gelmeden Efendimiz ile kalbî ve ruhî bir irtibat içine girerek hep dualarını O’nun etrafında bir dantela gibi örgülemişler. Bu itibarla, İnsanlığın İftihar Tablosu geçmişi açısından da duada mihrap bir insan. Hâcet duasında Peygamber Efendimizi taleplerimize vesile yaptığımız gibi, selefleri de O’nu vesile yapmışlar. Tabir caizse, Allah Rasûlü nuraniyetin barajı olmuş; bütün kanallar O’na bağlanmış, ondan beslenmiş. Bu konuda, selef-i salihînin el-Kulûbu-d’Dâria’da da yer alan ilgili beyanları şayan-ı dikkattir.

*İnsanlığın İftihar Tablosu, mantık, muhakeme ve aksiyon insanıydı; fakat ibadet ve duada da O’nun eşi-menendi yoktu. Bu açıdan da O’na “ufku engin peygamber”, “yüksek fetanet peygamberi”, Cîlî ifadesiyle “insan-ı kâmil olan peygamber” gibi değişik vasıfların yanı sıra “dua âbidesi peygamber” de diyebilirsiniz. Sadece bu yönüyle O’na baksanız, zannedersiniz ki, başka hiçbir iş yapmamış hep dua etmiş.

*Hadis kitaplarında, özellikle de dua, evrâd ü ezkâr, edep gibi bölümlerinde görülebileceği üzere, Peygamberimiz, abdest alırken, camiye girerken, camiden çıkarken, namazın içinde ve akabinde, yemek yerken, uyumadan önce, gece kalktığında, rüzgar eserken, yağmur yağarken, gök gürlerken, sefere adım atarken, seferden dönerken hülâsa, her işinde, her faaliyetinde ve her halinde değişik şekillerde ve muhtelif ifadelerle dualar etmiştir. Allah Rasûlü, dualarını hayatının içine paylaştırmış ve hep bu nurdan kristaller üzerinde yürümüştü. Dua, O’nun dudaklarından eksik olmayan virdi, gönlünde tütüp duran âh u efganıydı.

Ey kan dökerek hedefe ulaşmaya çalışan sergerdanlar, onunla bir yere varılamaz!..

*Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) cihad meydanında düşmanla karşılaşacağı zaman bir taraftan maddî planda bütün hazırlıklarını yapıyor ve sebepleri eksiksiz yerine getiriyor; diğer yandan da harbin her aşamasında Cenâb-ı Hakk’a el açıp dua dua yalvarıyordu. Hatta Bedir’de kollarını öyle kaldırıyor ve öyle yana yakıla dua ediyordu ki, ridası omuzundan düşüyor; Hazreti Ebu Bekir gözyaşları içinde yerden alıp onu tekrar Efendimiz’in mübarek omuzlarına koyuyordu.

*Allah Rasûlü bütün sefer ve harplerinde farklı stratejiler uygulamış; böylece karşı tarafı şaşırttığı gibi kan dökmeden zafer elde etmeyi başarmıştır.

*İnsanlığın İftihar Tablosu, Mekke Fethi esnasında, mütemerrid insanların bulunduğu yere girerken, putlarına yürekten bağlı o insanların putlarını kırmaya doğru giderken bile uyguladığı harp stratejileriyle kan dökmeden hedefe ulaşıyor. Ey kan dökerek hedefe ulaşmaya çalışan sergerdanlar, serseriler, haydutlar!.. Onunla bir yere varılamaz. Onunla sadece insanlık nazarında nefretle yâd edilmeye varılır; “Lanet olsun size!..” derler gelecek nesiller.

“Allahım, Rasûl-i Ekrem efendimizi bizimle mahcup etme!”

*Müşfik Nebî, bir gece hangi işarete ve endişeye binaen, kim bilir nasıl sarsılmıştı ki, o âna kadar günler geceler boyunca tekrar edip durduğu, Hazreti İbrahim’in duası olan, “Ya Rabbî! Doğrusu onlar (putlar) insanların çoğunu saptırdılar. Artık bundan sonra kim bana tâbi olursa, o bendendir. Kim de bana karşı gelirse, o da Senin merhametine kalmıştır, şüphesiz Sen Gafûrsun, Rahîmsin.” (İbrahim, 14/36) mealindeki ayet ile; Hazreti İsa’nın duası olan, “Ya Rabbî! Eğer onları cezalandırırsan, şüphe yok ki onlar Sen’in kullarındır. Onları affedersen, Aziz ü Hakîm (üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibi) ancak Sen’sin!” (Mâide, 5/118) mealindeki ayeti yine sabaha kadar tekrar tekrar okumuş, ellerini kaldırıp “Allah’ım! Ümmetimi (mağfiret et), ümmetimi (mağfiret et!)” diye yalvarmış ve ağlamıştı. İşte o gece, nice zamandır devam etmekte olan dert, ızdırap, dua ve gözyaşı gecelerinin finali gibiydi, bir manada “final gecesi”ydi. Bunun üzerine Allah Teâla, “Ey Cebrail! Muhammed’e git ve O’na de ki: Biz seni ümmetin hususunda razı edeceğiz ve asla kederlendirmeyeceğiz.” buyurmuştu.

*Evet, o gece Allah Rasûlü’nün uzun zamandan beri yapıp durduğu dua gayretullah ufkuna yükselmişti. Demek ki, orada arş-ı rahmete dokundu. O dediğini dedi, dua kabule karîn oldu ve Cibrîl indi: “Allah’ın selamı var ey Allah’ın sevdiği ve herkesin sevmesine liyakati olan şanı yüce Nebi!.. Allah selam etti, buyurdu ki: Hazreti Muhammed’i Ben ümmeti hakkında mahcup etmeyeceğim!”

*Allahım bizimle O’nu mahcup etme!.. Allahım bizimle O’nu mahcup etme!.. Allahım bizimle O’nu mahcup etme!.. Âmin!..