Posts Tagged ‘hasene’

Bamteli: HUZUR, TABİÎ İHTİYAÇLAR VE GÂYEYE SADÂKAT

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Kâmil mü’min, bir huzur insanıdır; zira o emindir her şeyi O’na bağlayıp yürüdüğü takdirde hedefe ulaşacağından, yol boyu güven içinde bulunacağından ve ötelerde de iç içe “şeb-i arûs”lar yaşayacağından!..

İnsanları huzura bâis (götüren, vesile olan) üç husus vardır: Akl-ı selim, kalb-i selim, ruh-i selim; bunlara bağlı “hiss-i selim”i de ilave edebilirsiniz. Bunlar, insanı, huzur iklimine götürür, huzur atmosferinde dolaştırır. En acı anlarda bile insan, sürekli huzur soluklar. Aklı selim ise, kalbi selim ise; ruhu selim ise ve letâf-i insâniyesi selim ise, yani ârızâlardan müberrâ, nefsânî ve cismânî virüs bulaşmamış ise, insan her yerde huzur soluklar. O, kimseyi rahatsız etmez ve herkes “Keşke o gelse de yanımıza otursa!” der.

Hani, İbn Abbas hazretleri çok güzel koku kullanıyor, gülyağı sürüyor öyle geçiyor; o bir yerden geçerken, pencerelere koşuyor millet, “Acaba ıtriyatçı birisi mi geçti!” falan diyorlar. Aynen öyle, insan, geçtiği her yerde güzellikler sergilemeli.. huzura bâdî/bâis tavırlar sergilemeli.. ve millet demeli ki: “Keşke o gelip hep önümüzden geçse, durduğumuz saflarda içimizde bulunsa, yanımızda olsa, bir şeyler söylese de kulaklarımızın pası açılsa, nöronlarımız farklı harekete geçse, kuvve-i hâfızamız duymadığı şeyleri duysa ve duyduğu o şeyleri de orada hep hıfzetse, sonra diyeceği-edeceği şeyleri onun ile test ederek ortaya koysa!..”

“Huzur insanları”, başkadır; onlar, kimseyi incitmezler, kırmazlar, rencide etmezler. Evvelâ herkese “insan olarak” bakarlar. İnsan, “insan” ise, nerede duruyorsa dursun, hangi anlayışta olursa olsun, insan, “insan”dır. Neden? Nakış, nakkaşsız olmaz; bir san’at, sâni’siz olmaz. İnsan da Allah’ın nakşettiği bir şeydir; O’nun (celle celâluhu) Kudret, İrade, Meşîet fırçasından geçmiş, “Ahsen-i takvim’e mazhar yarattım!” demiş, “kıvamında”. İç-dış yapısı ile öyle âhenk içinde bir varlık ki, şimdi anatomistlerin çok küçük parçaları tahlillerinde bile ortaya çıkıyor. En küçük bir parçacığında bile ihtimal hesaplarına göre, riyâzî mülahazaya göre, trilyonca ihtimalde o şeyin kendi kendine olması mümkün değildir. İşte böyle bir sanat eseri! Böyle bir sanat eseri ortaya koyan Allah’a karşı, sanatından dolayı saygı duymak ve Allah’ın sanatına, O’nun sanatı olması itibarıyla saygı duymak…

“İman”, ona ayrı bir derinlik, ayrı bir buud kazandırır; “İslam”, ayrı bir derinlik, ayrı bir buud kazandırır; kalbî hayat/ruhî hayat, ayrı bir derinlik, ayrı bir buud kazandırır. Fakat bütün bunlar, -bir yönüyle- o insanın maddî-manevî anatomisiyle alakalıdır. “Maddî anatomisi”ni, Alexis Carrel güzel tahlil etmişti, ellili yıllarda; zannediyorum 58’de falandı, onun kitabı Türkçe’ye tercüme edildi. Bir de insanın “manevî anatomisi” var; o da insanın “iman-ı billah”ı, “marifetullah”ı, “muhabbetullah”ı, “zevk-i rûhânî”si, “aşk u iştiyâk-ı likâullah”ı… “Cüdâ düştüm güzellerden / Derem: ‘Vâ hasretâ!’ şimdi.” mülahazasıyla yaşaması… “Sen’den uzak kaldım; bir an evvel kavuşma iştiyakıyla doluyum. Kalbimin ritimlerinde, O’nu Sen biliyorsun; kalbim hep Sen’in için çarpıyor, nabızlarım Sen’in için atıyor!..” Böyle bir iştiyakla… Hani Hazreti Mevlânâ’nın vefatına “şeb-i arûs” diyorlar; evet, işte o, dostun “Dost”a ulaşması ânı.

Şimdi düşünce dünyasını böyle ulvî şeylere, çok yüksek gâyelere bağlamış bir insan, zannediyorum dünyada çektiği şeylerden de hiç ızdırap duymaz. Çünkü kazanacağı şeyi başta kazanmış demektir. Sıkıntılar geldiği zaman, baştan kazanmış olduğu şeylere nazarını diker, nazar yolu ile onlar beynine akar ve bütün benliğini sarar. Sonra da kendi kendine, halk ifadesiyle -bağışlayın-: “Ulan boşver!” der. Neyi? Zincirlere vurulmayı.. Promete gibi dağın başında bir yere çivilenmeyi… “Adam boşver… Boşver!”

   Hem dünya hem de ahiret için iyilik ve güzellik talep edilmeli; her iki âlemde haseneye ulaşabilmek için de her zaman reca, teyakkuz ve temkîn yörüngeli bir hayat sürmeli!..

Bütün büyükler, hep çekmişler, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallahu aleyhi ve sellem) ve bütün enbiyâ-ı izâm… Hazreti Âdem’den O’na (aleyhissalâtü vesselam) kadar hep çekmişlerdir. İnsanlığa düşünceleriyle, yüksek fikirleriyle faydalı olan insanlar da çekmişlerdir. Sokrates, çekmiştir, zehirlenmiş; Eflatun, çekmiştir; yararlı olan herkes, mutlaka çekmiştir. Onun için buyurur Hazreti Sâhib-i Zîşân, Söz Sultanı (sallallahu aleyhi ve sellem): أَشَدُّ النَّاسِ بَلاَءً اَلْأَنْبِيَاءُ، ثُمَّ اْلأَمْثَلُ فَالْأَمْثَلُ “Belânın en çetini, en zorlusu, başta enbiyaya, sonra derecesine göre diğer insanlara!..” Belâ ve musibetler, demek ki insanın seviyesiyle -eski ifade ile diyelim- “mebsûten mütenâsib”, yeni yalın ifadesi “doğru orantılı”.

Şu kadar var ki, bela ve musibet istenmemeli. Çünkü Allah, istenecek şeyi bize talim buyurmuş: رَبَّنَا آتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي اْلآخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ “Rabbimiz, bize dünyada da (Sen’in nezdinde) iyi ve güzel her ne ise onu, Âhiret’te de (yine Sen’in indinde) iyi ve güzel olan ne ise onu ver ve bizi Ateş’in azabından koru!” (Bakara, 2/201) Allah’ım! Bize dünyada da, âhirette de güzellik ver. Her şeyde güzellik; duyguda düşüncede güzellik, cismânî huzurda güzellik; güzellik, güzellik… Birilerinin sadece meseleyi, beklentiyi dünyevî debdebe ve saltanata bağlamalarına, ona bağlı istemelerine ve talep etmelerine karşılık, Allah bunu talim buyurmuş. Onlara o verilir ama onun ile kalırlar. Ama birileri de vardır ki hac ayetlerinin sonunda Bakara sûre-i celîlesinde şöyle anlatılır: وَمِنْهُمْ مَنْ يَقُولُ رَبَّنَا آتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْآخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ “Buna karşılık, onların içinde ‘Rabbimiz, bize dünyada da (Sen’in nezdinde) iyi ve güzel her ne ise onu ver; Âhiret’te de (yine Sen’in indinde) iyi ve güzel olan ne ise onu ver. Ve bizi Ateş’in azabından koru!’ diye dua edenler de vardır.” (Bakara, 2/201) Dünyada da, âhirette de güzellik isterler. وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ “Bizi Cehennem azabından da âzâde eyle, halâs eyle!” derler. (Âmin.)

Vakıa hiç kimse Allah’ın rahmetinden ümidini kesmemeli!.. يَا نَفْسُ لَا تَقْنَطِي مِنْ زَلَّةٍ عَظُمَتْ *** إِنَّ الْكَـبَائِـرَ فِي الْغُفْرَانِ كَاللَّمَمِ “Ey nefis! Allah’ın rahmetinden ümidini kesme! Günahlar, Cenâb-ı Hakk’ın rahmet deryasına nispeten, derya yüzündeki köpük gibidir!” لَعَلَّ رَحْمَةَ رَبِّي حِينَ يَـقْسِمُهَا *** تَأْتِي عَلَى حَسَبِ الْعِصْيَانِ فِي الْقِسَمِ “Umulur ki, Rabbimin rahmeti, O onu paylaştırırken, taksimde günah miktarınca gelir.” Sanki Cenâb-ı Hakk’ın rahmeti, insanlara masiyetleri ile mütenasip olarak gelmiştir; ne kadar hatalı iseler, o kadar acınacak durumdadırlar, Allah da o kadar “Raûf”tur, “Rahîm”dir. Bir taraftan bu mülahazalar; öbür taraftan da temkîn…

Temkîn, tasavvufta en son mertebedir. Dikkatli olma, “teyakkuz”dan çok ötedir; çünkü teyakkuz ilk basamaktır, atacağı adımı uyanık olarak atmak, “sâir fi’l-menâm” olmamak. “Abdullah Efendi” romanında anlatır bunları Tanpınar, “sâir fi’l-menâm” sözüyle; eskiler öyle derdi, “uyur-gezer” demek. İnsan, gireceği bir yer için uyur-gezer olarak gitmemeli; gözleri, açık olmalı; kalbi, hüşyâr olmalı; beyninin bütün nöronları çalışmalı o istikamette. Fakat bir zerre sermayesi var!.. Onun bile nezd-i Ulûhiyet’te kıymete geçeceğini, bir şey ifade edeceğini düşünerek Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinden de kat’iyen ümidini kesmemeli! Cenâb-ı Hak, o dengeyi korumaya bizleri muvaffak eylesin!..

   Peygamber Efendimiz’e yaşatma yaşamadan daha zevkli geliyor, yedirme yemeden daha fazla haz veriyor ve sevindirme sevinmeden daha şirin görünüyordu; onun için ruhunun ufkuna yürürken mübarek zırhı, üç-beş kuruşluk nafaka karşılığında bir dünyalı nezdinde rehin bulunuyordu.

Bazı kimseler, ille de Rabbimiz ile münasebetlerini daha kavî tutmak ister; “fenâ fillah”, “bekâ billah-maallah”, hatta “anillah” zirvelerini hedeflerler. Seyr anillah; yaşamasını yaşatmaya bağlı olarak yaşama demektir. “İnsanları yaşatıyorsam, yaşamamın bir anlamı var!” demektir. Çok iyi biliyorsunuz; Efendimiz’in Miraç’tan dönüşünün manası, budur. O (sallallahu aleyhi ve sellem), o güzellikleri temaşa ettikten sonra, adeta “Ben bunları nasıl nefsime münhasır görürüm! Bana karşı şöyle-böyle alaka duyan insanların elinden tutup onları da bu ufka ulaştırmak düşmez mi bana?!” demiştir.

O güzellikleri görüyor, fakat ne başı dönüyor, ne bakışı bulanıyor orada! Hazreti Pîr’in ifadesiyle, “Cennetin binlerce sene hayatı, bir dakika rü’yet-i Cemâline mukâbil gelmez! Dünyanın da binlerce sene hayatı, Cennetin bir saatine mukabil gelmez!” Şimdi bütün bu güzellikleri temâşa ettikten sonra, bayılıyor O (sallallahu aleyhi ve sellem) bir şeye!.. Neye bayılıyor? “Ellerinden tutup oraya getireceğim insanları da getirmeliyim ben!” diyor.

Sekiz sene çekmiş orada, boykota maruz kalmış, aç-susuz bırakılmış. Kâbe’nin karşısında başını yere koyduğunda, sırtına işkembe konmuş, Ukbe ibn Ebî Muayt gibi bir şakî, eşkâ tarafından. “Eşka’l-kavm” (أَشْقَى الْقَوْمِ); o toplumun en kötüsü, şakîsi, şerlisi. Hazreti Sâlih’in “eşka’l-kavm”i var ya!.. Eşka’l-kavm, boğazını sıkmış, öldürmeye teşebbüs etmiş. Çok defa Mü’min-i Âl-i Firavun’un fonksiyonunu edâ eden o sıddîklar sultanı Hazreti Ebubekir yetişmiş. “Yapamazsınız onu!” demiş, göğsünü germiş. O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) ölümünün -hâşâ- O’nun ruhunun ufkuna yürümesinin önüne geçmiş; “Ruhunun ufkuna yürüyecek biri varsa o benim, öteye yürüyecek bir ruh varsa, o da benim ruhumdur!” demiş.

Aynen ona öyle bakılmış, Mü’min-i Âl-i Firavun. Nasıl ki, Mü’min-i Âl-i Firavun, Hazreti Musa’ya karşı kollarını germiş, Firavun’un dokunmasına mani olmuş!.. Başkomutan; Âsiye validemizin ağabeyi, Firavun’un ordularının da başkomutanı, Mü’min-i Âl-i Firavun. Kur’an’da “Mü’min Sûresi” var, ondan bahsediyor. Adamın usulüne göre bahsetmesine -antrparantez- bayıldığımı size söylemiştim. Nereden, nasıl başlıyor.. sözünü nasıl noktalıyor.. en sonunda nasıl وَأُفَوِّضُ أَمْرِي إِلَى اللهِ diyor… Artık ölüm, onun kapısının ziline dokununca, “Emrimi Allah’a havale ediyorum!” diyor. Ve Allah da onu koruyor. “Sen, Mevlâ’yı seven de, Mevlâ seni sevmez mi? / Rızasına iven de, rızasını vermez mi? / Sen, Hakk’ın kapısında, canlar fedâ eylesen, / Emrince hizmet etsen, Allah, ecrin vermez mi? / Sular gibi çağlasan, Eyyüp gibi ağlasan, / Ciğergahı dağlasan, ahvalini sormaz mı?” O, öyle yapınca, Allah da onu koruyor.

Öyle diyor Kur’an: فَوَقَاهُ اللهُ سَيِّئَاتِ مَا مَكَرُوا وَحَاقَ بِآلِ فِرْعَوْنَ سُوءُ الْعَذَابِ “Neticede Allah O’nu (Firavun ve yönetiminin) kurduğu tuzakların şerrinden korudu; buna karşılık, Firavun oligarşisini o en kötü azap kuşatıverdi.” (Mü’min, 40/45) Bazıları, “Firavun onu öldürdü.” diyor; bu doğru değil. Esas, mazbut Siyer kitaplarına göre, Firavun boğulduktan sonra orada Mısır’ın kaderine hâkim oluyor Mü’min-i Âl-i Firavun. Birçok benzerlikle beraber, o yanı da aklıma gelmemişti. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun “mü’min”i (Hazreti Ebubekir radiyallahu anh) de aynı zamanda insanlığın kaderine hâkim oluyor.

Evet, Allah Rasûlü, insanlığın elinden tutup gördüğü, duyduğu, zevkettiği şeyleri onlara da duyurmak için miraçtan döndü. Çok civanmert bir insan!.. Hep, yaşatma duygusuyla yaşıyor; “Ben, birilerini yaşatmayacaksam, yaşamamın anlamı yok!” diyor. Ve Allah (celle celâluhu) da O’na (sallallahu aleyhi ve sellem) verdikçe veriyor, verdikçe veriyor, verdikçe veriyor. Bir istiyor, on veriyor; on istiyor, yüz veriyor; yüz istiyor, bin veriyor.

Rehber-i Ekmel Efendimiz, dünyevî bir kısım isteklerde bulunmuyor; burada zaruri ihtiyaçlarını temin ile iktifa ediyor. Hayat-ı seniyyelerini o mevzuda zaruretlere bağlıyor; öyle ki, dünyadan göçüp giderken, mâlum, kalkanı birinin, bir Musevî’nin elinde rehin bulunuyor. Çoluk-çocuğunun rızkını temin etmek için borç para almış. Evet, böyle gidiyor dünyadan.

   İnsan hayatında muktezâ-i beşeriyet olan hususlar sadâkat ve vefanın rağmına değildir; bir mefkûre insanı beşerî hal ve ihtiyaçları ile gaye-i hayaline sadâkat ve vefasını bir arada dengeli götürebilir.

Bununla beraber Allah Rasûlü aynı zamanda aile hukukuna riayet ediyor, kendi sıhhatine dikkat ediyor ve çevresine de o mevzuda tenbihler yapıyordu. Ezcümle, إِنَّ لِرَبِّكَ عَلَيْكَ حَقًّا، وَلِنَفْسِكَ عَلَيْكَ حَقًّا، وَلِأَهْلِكَ عَلَيْكَ حَقًّا، فَأَعْطِ كُلَّ ذِي حَقٍّ حَقَّهُ “Allah’ın, senin üzerinde bir hakkı vardır; nefsinin bir hakkı vardır; aile efradının da bir hakkı vardır; her hak sahibine, hakkını ver!” buyuruyordu. (Ebu Derdâ hazretleri dünyadan bütün bütün el etek çekince) önce bu mesaj ile Selman-ı Fârisi’yi gönderiyor ona; sonra o da test ediyor, bakıyor ki Efendimiz aynı şeyi söylüyor, sallallahu aleyhi ve sellem. Şimdi Sâdıklar Sâdıkı… O’na (sallallahu aleyhi ve sellem) “Sıddîk” mı diyeceksiniz, “Esdak” mı diyeceksiniz?!. Dildeki ism-i tafdil kipiyle -herhalde- “Esdaku’l-Esdakîn / Sâdıklar Sâdıkı” demek lazım.

O’ndan (sallallahu aleyhi ve sellem) o meselenin zılliyeti Hazreti Ebubekir’e intikal edince, yine mübalağa kipiyle ifade ediliyor, “sıddîk” deniyor. “Sâdık” değil, sadece “doğru” değil; “sıddîk”, çok yaman bir sâdık, her şeyinde doğru. Ama onun (radıyallahu anh) da eşi var, evladı var, bildiğiniz gibi. Aynı zamanda küçük bir kulübe bile olsa bir evi de var, başını sokacağı bir evi de var. Devlet bir maaş veriyor ama o adalet anlayışıyla, “Halkın orta seviyesindeki veya en düşük seviyesindeki ne ile geçiniyorsa, bana öyle bir maaş takdir edin!” diyor, devlet reisi iken.

Evet, bu derin hakikat, onu iddia edip de yaşamayanların sağır kulaklarına, kör gözlerine ve anlamayan kalblerine mızrak gibi saplansın!.. “Ben öyle bir Peygamber’in ümmetiyim ki, bir bardak su, iki tane hurma ile hayatını geçirmişti!” “Maşallah”ları var, aynı şekilde yaşıyorlar (!); bayılıyor insan onların yaşamalarına!.. Hayatlarında bir günde sarfettikleri şeyler, bir köyün, bir günde kullandığı şeylerin kat kat üstünde… Ya, işte öyle bir Peygamberin ümmetiyiz!..

Sıddîk… Hazreti Fâruk-i âzam, devletler muvazenesinde denge unsuru haline gelmiş. Dünyaya yeniden bir nizam vermiş. Adaleti dillere destan olmuş; Pers’te olmuş, Roma İmparatorluğu içinde olmuş. Eğer halk, ayak takımı, dini bilmeyen kimseler o mevzuda ayak diretmeselerdi, belki o gün başlarındaki hükümdar Herakliyus da Müslüman olacaktı. Nitekim Dihyetu’l-Kelbî’nin (radıyallahu anh) mesajı karşısında, yumuşamış; “O, Peygamberdir ve benim şu ayağımı bastığım yere bir gün gelip hâkim olacaktır!” demişti. Bunlar, belli bir dönemde hizaya gelmişler, onların o mevzudaki o engin insanî derinlikleri karşısında. Uzun sözler değil, Firdevsî destanlar değil onları insafa getiren… Gâlib’in şiirleri, Mevlânâ’nın nazımları gibi değil… Esas; hâl derinliği, temsil derinliği, hakkaniyet derinliği, adalet ve insanî değerler derinlikleriyle gönüllere öyle taht kurmuşlar ki, herkes pes etmiş. “Bunlara da teslim olmayacaksak, kime olalım ki?!” demişler. Muvazene unsuru olmuş ama dünyadan giderken, çoluk-çocuğunu gayet fakir olarak bırakmış, öyle gitmişler. Milletin hukukundan zerre kadar almamışlar; وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ Zerre ağırlığı, atom ağırlığı veya elektron ağırlığı, nötron ağırlığı başkasının hakkı üzerlerindeyken Allah’ın huzuruna öyle gitmek istememişler. Öyle yaşamışlar onlar.

Şimdi böyle yaşamışlar ama bu dünyada ihtiyaçları olan şeyleri de -gördüğünüz gibi- görmüşler. Bunların hangisine “sâdık” değildir diyebilirsiniz; hepsi “sâdık” idi, “sıddîk” idi ama onları da yapıyorlardı. Hazreti Dâvud da sâdık idi, sıddîk idi; fakat elinin emeğiyle, zırh yapmak suretiyle geçimini temin ediyordu. Hükümdar idi; İsrailoğullarının o dönemde hükümet olarak zirve yaptığı bir dönem idi. Hazreti Süleyman, döneminde, garptan şarka her tarafa hâkim olmuştu. Hani tâ Sebe’ye kadar hâkim olduğu anlatılıyor; Sebe melikesinin gelip kendisine teslim olması da onu gösteriyor, Belkıs. Fakat şahsî hayatları itibarıyla, bakıyorsunuz ki onlar, sıradan birer insan gibi yaşamışlar. Bununla beraber mutlaka muktezâ-i beşeriyet olarak gerekli olan şeylerde de kusur yapmamışlar.

Çünkü tabiat ile savaşmaya kalkarsanız, yenik düşersiniz. Yemeden, içmeden yatmaya kadar, yatmadan beşerî garizelerinizi icrâ etmeye kadar, bir hayat arkadaşına kadar, çoluk-çocuğa kadar, başınızı sokacağınız bir binaya kadar… Evet, bu mevzuda tabiat ile savaşmaya kalkarsanız, bence maksadın aksiyle tokat yersiniz.

Ben kendim mi söyledim bunu?!. Allah Rasûlü (aleyhi ekmelüttehâyâ) buyuruyor ki: إِنَّ الدِّينَ يُسْرٌ، وَلَنْ يُشَادَّ الدِّينَ أَحَدٌ إِلَّا غَلَبَهُ “Din, yüsr (kolaylık) dinidir; herkesin tabiatına uygun, tabiatları da nazara alan bir dindir. Onu, kendi hevâ ve hevesine göre zorlaştıran, ağırlaştıran, yenik düşer!” Ve yine buyuruyor: يَسِّرُوا وَلَا تُعَسِّرُوا “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın!” وَبَشِّرُوا وَلَا تُنَفِّرُوا “Bişâret verin, müjdede/muştuda bulunun, insanları tenfir etmeyin, kaçırmayın!” Muktezâ-i beşeriyeti nazar-ı itibara alın! O insanları da o konumlarıyla görün, gözetin! İşte.. Söz Sultanı’nın beyanları bunlar, kendimden konuşmuyorum bu mevzuda. Fakat bunlar “sıddîk” olmalarına, “esdak” olmalarına mâni değil, o kadar. Ancak hak yemiyorlar, zerre kadar kimsenin hukukuna tecavüz etmiyorlar; faziletleri orada, meziyetleri orada, centilmenlikleri orada, civanmertlikleri orada.

   “Büyüklerde büyüklük alâmeti tevazu ve mahviyet, küçüklerde küçüklük emaresi de kibir ve enaniyettir.”

Büyükler, kendi kâmetlerine göre, mebsûten mütenâsib olarak, Allah ile münasebetleri ölçüsünde, bir taraftan “sadâkat”larını korumuşlar, fakat bir taraftan da muktezâ-i beşeriyeti gözetmişler. Hani hep arzettiğim gibi, bir Tahirî Mutlu’nun evi, evlâd u iyâli vardı, çoluk çocuğu vardı. Fakat belli bir dönemde, basılması gerekli olan kitaplara, o kitapları bastıracak Zat para bulamayınca, hemen hiç kimseye bir şey söylemeden köyüne gidiyor. Tarlasını satışa çıkarıp teklif ediyor. Malum ekonomide arz-talep mevzuu vardır; talep çok olursa, arz edeceğiniz şey de kıymet kazanır. Fakat o, kendisi “Ben, arazimi satıyorum!” diyor. Hep “Yahu, niye satıyorsun, mevsimi değil bunun şimdi! ‘Ben satıyorum’ deyince de fiyatını vermezler, bunun yarısını verirler!” diyorlar. Tahirî Mutlu diyor ki: “Benim Pîr-i mugânım, şem’-i tâbânım, ziyâ-i himmetim, dem-i devrânım orada kitaplarını bastıracak; fakat bastıracak para bulamıyor. Ben şimdi tarlalarımı, damımı satmazsam, ne zaman satacağım ki?!.”

Kıtmîr, o zatı görmüştü; defaatle huzurunda oturmuştu. Ama o sizin yanınızda kendini sizden çok küçük görüyordu. Ne kadar büyüktü?!. Büyüklüğün emâresi olarak, o Hazret’in dediği gibi: Bir insanın boyu yüksek ise, başkaları tarafından görülmek için, biraz büzülür; boyu kısa ise, âlem görsün diye ayakları üzerine dikilir. Büyüklerde büyüklüğün alâmeti, tevâzu ve mahviyettir. Küçüklüğün alameti de tekebbürdür, büyüklenmedir. Evet, bunu da alın, söylemeyeceğim ben, antrparantezini siz zihninizde oluşturun; günümüzdeki insanların tavırlarını Allah için değerlendirin!.. Komplekslere bakın; ne ile büyük görünmeye çalışıyorlar? Büyüklüğün emâresi, tevâzu ve mahviyettir!..

İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallahu aleyhi ve sellem), yerde, diğerleri ile beraber oturuyordu. Gelince dışarıdan birisi, tanımıyorsa şayet, “Acaba o mu, o mu, o mu?!” falan diyordu. Mesela, mübarek cemâl-i bâ kemâli -Kurban olayım ben O’na!..- Hazreti Ebubekir’e çok benziyordu; bazen, onun eline yapışıyorlardı. O (radıyallahu anh) böyle işaret ediyordu, eliyle, “O, O!..” diyordu. Büyüklüğü ile mebsûten mütenâsib bir tevâzu içindeydi; insana saygı duyuyordu, -işin/sohbetin başında geçtiği gibi- Allah’ın sanatına karşı saygı duyuyordu, kim olursa olsun!..

Cerîr, Yemen’de Becîle kabilesinin reisi, geliyor. Onların Kadîsiye savaşında yaptıkları kahramanlık, dillere destandır; o tevhid uğruna, Ruh-i Revân-i Muhammedî’nin bir şehbal gibi açması, dalgalanması uğruna, niceleri orada şehid oluyor, en çok şehid veren de Becileliler oluyor. O gelince, kimse bilmiyor kadrini; hemen mübarek sırtındaki cübbesini çıkarıp onun altına alıyor, “Buyur otur şuraya!” diyor. O kadar tevâzû, mahviyet içinde, İnsanlığın İftihar Tablosu. Evet, burada yine kesip, bir noktalı virgül koyayım; fikir devam ediyor. Biz, öyle bir Peygamberin ümmetiyiz!.. Ve O’nun yolunda yürüdüğümüzü iddia ediyoruz. Ben, sizin o yolda yürümediğiniz mevzuunda bir şey söyleyemem, Allah’a sığınırım, suizan etmiş olurum; fakat öyle bir Peygamberin yolunda yürüdüğümüzün farkında olalım!..

Arkasında O’nun Ashâb-ı Kirâm… Bir yönüyle, hâlesi… Nâbî, bir şiirinde şöyle der: “Değildir hâle çıkmış câmi içre, kürsi-i va’za, / Gürûh-i encümen, Nur âyetin tefsir eder mehtâb!” Kamer-i Münîr gibi görüyor, etrafında da hâlesi var, ışık hâlesi var. Yıldızlar ordusuna Nur ayetini tefsir ediyor. O, bir hatib için söylüyor; fakat diyorum ki: A be üstad Nâbî! Sen yanlış söylüyorsun, o söz O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) için idi esasen; bu, ancak O’na denebilirdi. Ama hüsnüzannının ifadesi, herhalde bir kalb ehline karşı söylüyor onu. Evet, öyle mahviyet ve tevâzû içinde idi ki o, başkalarının gözünde, O’nu daha bir büyük hâle getiriyordu. Bir kere böyle samimi, önyargısız bakan O’na hayran kalıyordu; Abdullah İbn Selâm gibi. O, Musevîler arasında yed-i tûlâ sahibi, duayen bir ilim adamı idi. Böyle baktı, önyargısız baktı, “Vallahi bu çehrede yalan yok!” dedi; kelime-i şehadet getirdi ve O’na iltihak etti, hâleye girdi. Kamerin etrafındaki hâleye girdi veya o yıldız ordusuna o da dâhil oldu.

   İnsan, yüksek bir ideale dilbeste olmazsa, enâniyetine takılmaktan kurtulamaz; bazen egoist olur, bazen egosantrist olur, bazen de narsist olur.

Bir dava adamı, bir mefkûre insanı… “Mefkûre” tabirini “ideal” karşısında dilimize Ziya Gökalp kazandırmıştır. Fakat sizin tanıdığınız Pîr-i Mugân, “gâye-i hayal” tabirini kullanıyor. Gâye-i hayal, bir insanın hayatının gayesi olması demektir. “Gaye-i hayal olmazsa veyahut nisyan veya tenasi edilse; ezhan enelere dönüp etrafında gezerler.” Öyle yüksek bir ideale dilbeste olmamışsa bir insan, enâniyetine takılmaktan kurtulamaz; bazen egoist olur, bazen egosantrist olur, bazen narsist olur, hafizanallah. Emsâl-i kesîresi ile günümüzde hepsi var; size “İşte bakın, şunları görün!” falan demeye lüzum yok. Başınızı kaldırıp böyle en yakından uzağa doğru baktığınızda, Cenâb-ı Hak sizi mahrum etmemiş, binlercesi ile karşı karşıya gelebilirsiniz, maşallahı var!.. O büyük zat da buyuruyor, “Bu asır, enâniyet asrı…” diyor. Kendini beğenmişler asrı, bu asır; hafizanallah.

Gâye-i hayal olmalı; insan yüksek bir mefkûreye dilbeste olmalı. Nedir gâye-i hayal? Bir kere, dinimiz açısından, Efendimiz buyuruyor ki; “Benim nâmım, güneşin doğup-battığı her yerde bayrak gibi dalgalanacaktır!” İşte al sana bir gâye-i hayal!..

Senin yakın tarihin itibarıyla… Üstad Necip Fazıl yine -makamı cennet olsun- derdi ki: “Türk milleti eğer gerçekten derinliğiyle bir millet ise şayet, İslamiyet ile o derinliğe ermiştir!” Bu da bin senelik bir şeydir. Bir anda onuncu asırda, onbirinci asra doğru gelirken, bin çadır o zaman. Bin çadır… Hani çadırlar, bizim bildiğimiz çadırlar gibi, üç kişilik çadırlar gibi değil; bir-iki ailenin içinde yaşadığı çadır; burada kurduydu bir arkadaşımız, bir zaman içinde de oturduk onun. Bin çadır birden dehâlet ediyor. Mübalağa olduğu kanaatinde değilim, diyorum ki: Hicaz’da zuhûr etti fakat o din, uçlar bıraktı; o uçlar, senin milletinin, senin atalarının eliyle, Buharîler, Müslimler, Nesâîler, Tirmizîler, Ebu Davud-i Sicistânîler vasıtasıyla… Tâ o dönemde başladı… Aynı zamanda onuncu asra gelince, yani Efendimiz’den neredeyse dört asır sonra… Düşünün Gazzâlî Tuslu’dur, beşinci asırda yaşamış, devâsâ bir insan. “Hüccetü’l-İslam” demişler kendisine; “Din için hiçbir delil olmasa, Gazzâlî delil olarak yeter!” demişler. Bunlar, senin içinden çıkmış; bu açıdan da senin geleneklerin ve kültürün, kültür değerlerin var.

Sen, bunları dünyanın değişik yerlerine götürdüğün, sergilediğin, meşherlerini yaptığın zaman, hüsn-ü kabul gördüler. Ama insan olarak başkalarının da sergilediği güzel şeyler vardır. Bakın şimdi; siz cebrî hicrete maruz kalmışsınız; adam, evinin anahtarlarını veriyor, “Bir sıkıntıya maruz kalmayın, maaşımın yarısını veriyorum!” diyor. Demek ki insan olarak, çok insanlarda, insana şâyeste bir kısım değerler var. Demek ki karşılıklı bir te’âtî (karşılıklı alış-veriş) oluyor.

Evet, temel disiplinlerinizle, temel esaslarınızla -bir yönüyle- filtreden geçirilmiş, kalibrasyon görmüş değerleriniz var, gelenekleriniz var, an’aneleriniz var. Bunların çoğuna da “tâlî derecede edille-i şer’iyye” diyoruz; Kitap, Sünnet, İcma-i Ümmet, Kıyâs-ı Fukaha aslî ama örf, âdet, gelenekler de var. Siz, bu güzellikler mecmuasını temsil ediyorsunuz, âdetâ bunları urba gibi giymişsiniz, tavırlarınızdan, davranışlarınızdan dökülüyor. Dünyaya açılmışsınız, her yerde millet, sizi görmüş, sonra bağrını açmış, kucağını açmış.

Gerçi şimdi bazı kafalar bozulmuş. Bunların eteklerine biraz para dökünce, bazı yerlerde, yüzde on yerde, hafif bir beyin bulanıklığı yaşandı. Fakat fesat, kolaydır; tahrip, kolaydır. Bir çocuk, kocaman bir sarayı, yerle bir eder. Sonra yüz tane mimar, bilmem ne kadar işçi, ne kadar zamanda ancak onu inşa eder. Tahrip taraftarları, sizin yüz yetmiş küsur ülkede açtığınız müesseselerin onda birinde ancak tahribe muvaffak oldular. Devlet gücünü kullanarak ancak o kadar tahribe muvaffak oldular.

O da zannediyorum, bütün zihinlerden silememişlerdir. Bir kısım angajmanlıklar vardır, diplomasinin gerekleri vardır. İçlerinden homurdanıp duruyorlardır fakat “Münasebeti bozmamız da doğru değil, çünkü çıkarlarımız da var; ee bunlar ile gelecekte beraber olacağız!” mülahazaları da vardır.

Fakat bir gün -zannediyorum- bütün bunlar ortadan kalkacak, siz, bugüne kadar kemâl-i samimiyet ile yürüdüğünüz yolda daha bir hızla yürüyeceksiniz. Durmamış iseniz şayet.. bir şeye takılmamış iseniz.. yeniden “Vira-bismillah!..” demeyecekseniz şayet… Sadece belki vites değiştirdiniz; sekizli viteste gidiyordunuz, dörde aldınız. Karşınıza bir araba çıkar, yürüyeceği şeridi bilmeyen biri ile karşılaşabilirsiniz, “Neme lazım, trafiğe sebebiyet vermiş oluruz!” filan mülahazasıyla vites değiştirdiniz. Şimdi eğer durmuyorsanız, Allah’ın izni ve inayetiyle, sekizinci vitesi, onaltı vites yaparsınız; onaltıyı otuziki, otuzikiyi altmışdört yaparsınız. Daha üstü var mı? Belki uçaklarınki olur!..  Neyse olduğu kadar olsun. Allah’ın inayeti, sizinle olsun!..

496. Nağme: “SİZ KIVAMINIZA VE YÜRÜMENİZE BAKIN!..”

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi özetle şu hususları ifade etti:

Temsil dili ve hâl şivesi, Firdevsî’nin destansı beyanlarından daha beliğdir!..

*Temsilde öyle bir güç vardır ki, Firdevsî’nin beyanıyla kitaplar yazsanız ve o büyüleyici ifadelerle insanlara sunsanız, hâl ile ortaya konan temsilin bir damlacığı kadar tesir etmez. Şayet bugün dünyanın değişik yerlerinde sizin değerlerinize karşı saygı duyuluyor ve soluklarınız adeta oksijen gibi yudumlanıyorsa, bu belli ölçüde hâl ve temsile bağlıdır.

*Hâlde ve temsilde kaybeden kimseler, o boşluğu demagojilerle, diyalektiklerle, yalanlarla, iftiralarla ve nefsi tezkiye etmelerle doldurmaya çalışırlar. Fakat yalanla hakikatin boşluğunu doldurmak mümkün değildir. Binlerce yalan, tırnak ucu kadar bir hakikatin boşluğunu dolduramaz.

*İslamiyet muameleden ve hâlden ibarettir. Hâlde kaybedenler, ne kadar büyük iddialarla ortaya atılırlarsa atılsınlar, kendi kendilerini aldatıyorlar demektir.

*Biz her zaman hem dünya hem de ahiret için “hasene” niyaz ederiz;

رَبَّنَا آتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي اْلآخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ

“Ey bizim kerim Rabbimiz! Bize bu dünyada da iyilik ve güzellik (hasene) ver, âhirette de iyilik ve güzellik ver.. ve bizi cehennem ateşinden koru!..” (Bakara, 2/201) deriz. Şu kadar var ki, başımıza bela ve musibet geldiğinde de onu yürüdüğümüz yolun kaderi ve hakkaniyetine emare sayarız.

Rica ederim, “Bu musibet, benim günahlarımdan dolayı oldu!” diyen kaç insan gösterebilirsiniz?

*Her problem akabinde başkalarını suçlar, kabahatleri ona-buna yükler durursak, vazifemizin dışında işlere girişmiş olur ve dağınıklıktan bir türlü kurtulamayız. Bu açıdan da bize düşen vazife, her şeyden önce kendimize bakıp kendimizi düzeltmeye çalışmamızdır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا عَلَيْكُمْ أَنْفُسَكُمْ لاَ يَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ إِذَا اهْتَدَيْتُمْ إِلَى اللَّهِ مَرْجِعُكُمْ جَمِيعاً فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ

“Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltmeye bakın! Siz doğru yolda olduktan sonra sapanlar size zarar veremez. Hepiniz dönüp dolaşıp Allah’ın huzurunda toplanacaksınız. O da yaptıklarınızı size bir bir bildirecek, karşılığını verecektir.” (Mâide, 5/105) Evet, bu âyetin mânâsı, “Başkalarına hiç karışmayın, siz sadece kendinize bakın!” demek değildir. Aksine âyetten anlaşılması gereken mânâ, başkalarının dalâlet ve sapıklıklarını gidermeye çalışırken, yanlışlıklarını görüp konuşurken insanın kendisini unutmaması, şahsî muhasebeyi asla ihmal etmemesi ve önce nefsinin kusurlarını düzeltmeye çalışmasıdır.

*Hemen her musibet, bir yönüyle insanın kendisinde başlar, onun boşluklarında beslenip boy atar; zamanla büyümesini tamamlar ve gün yüzüne çıkar. Bu açıdan, gerçek sebebi arama ve bulma yolunda atılması gereken ilk adım insanın kendisini sorgulamasıdır. “Bu musibet, benim yüzümden meydana geldi; buna benim tutarsızlığım ve Allah’la münasebetteki kopukluğum sebebiyet verdi!..” diyerek, musibeti, iradenin hakkını veremeyişe bağlamak ve hemen istiğfara sarılmak mü’mince bir tavırdır. Hani Türkiye’de bir sürü -el âlem “tabiî âfet” diyor- “ilâhî âfet” meydana geliyor. Rica ederim “Bu, günahlarımdan dolayı oluyor!..” diyen kaç tane insan gösterebilirsiniz?!. Oysa herkesin, şahsî, ailevî ve içtimaî hayatı itibarıyla farklı farklı sorumlulukları vardır. İnsanların kimisi aile, kimisi mahalle, kimisi nahiye, kimisi şehir, kimisi de kocaman bir ülke genişliğinde sorumluluğa sahip olabilir. Her dairenin problemi öncelikle onun sorumlusuyla ilgilidir; bir ülkenin maruz kaldığı musibetler de bir yönüyle o ülke için söz sahibi olan insanlar yüzündendir.

“Allahım, ümmet-i Muhammedi (s.a.v.) benim günahlarımdan dolayı mahvetme!..”

*İkinci Halife devrinde bir ara Mekke ve Medine kuraklıkla kavruluyor ve günler geçmesine rağmen bir türlü yağmur yağmıyordu. Hazreti Ömer çok zaman, başını yere koyar, gizli-açık, sesli-sessiz münacaat ve tazarruda bulunurdu. Yanından ayırmadığı Eslem onun halini anlatırken diyor ki: “Hazreti Ömer’i çok defa secdede hıçkırıklarla kıvranırken ve tir-tir titrerken görüyordum; şöyle niyaz ediyordu: Öyle zannediyorum yağmursuzluk benim günahlarım sebebiyle! Allahım, ümmet-i Muhammedi benim günahlarımdan dolayı mahvetme!..”

*Kuraklık ve kıtlık uzayınca, halk Hazreti Ömer’e müracaat etmişti. Yağmur duasına çıkmasını istemişlerdi. Hazreti Ömer birden, bir şey hatırlamış gibi koştu. Gitti, Hazreti Abbas’ın evine vardı. Kapısını vurdu. “Gel benimle!..” dedi. O’nu bir tepeye çıkardı. Orada, Hazreti Abbas’ın ellerini tutup, yukarıya kaldırdı. Sonra dudaklarından şu sözler döküldü: “Allahım! Bu Senin Habibinin amcasının elidir. Bu el hürmetine bize yağmur ver!” Sahabe diyor ki, “O el, daha aşağıya inmeden yağmur yağmaya başladı. Biz yağmurla birlikte evlerimize döndük.” İşte Hazreti Ömer’in bu tavrı, öncelikle mahviyet ve tevazuundan kaynaklanmaktaydı; sonra da Hazreti Abbas’a karşı hüsn-ü zannının, onu Hakk’ın muradı görmesinin neticesiydi.

*İmam Şafii Hazretleri buyurur ki: “Sen kendini Hak ile meşgul etmezsen, bâtıl seni işgal eder.”

*Evet, insan, nefsini problemlerin asıl kaynağı görmelidir ki bu, aynı zamanda zımnî nedamet, tevbe ve istiğfar sayılır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de, “Başınıza gelen her musîbet, işlediğiniz günahlar (ihmal ve kusurlarınız) sebebiyledir, kaldı ki Allah günahlarınızın çoğunu da affeder.” (Şura, 42/30) denilmektedir.

*Hazreti Ömer (radıyallâhu anh) mescidde hançerlenince alıp evine götürdüler. Herkes başucundaydı ve hıçkırıklar boğazlarında düğümlenip kalmıştı. Hazreti Ömer, “Oğlum! Git, Hazreti Âişe’ye benden selâm söyle. Fakat sakın, ‘Emirü’l-Mü’minînin selâmı var.’ deme. Zira şu anda ben Mü’minlerin Emiri değilim. ‘Ömer senden, iki arkadaşının (Peygamber Efendimiz ve Hazreti Ebû Bekir) yanına defnedilmek için müsaade istiyor.’ de.” Abdullah İbn Ömer, babasının emrini yerine getirmiş, Hazreti Âişe’nin evine gitmiş ve onu bir köşede oturmuş ağlıyor bulmuştu. Ona babasının arzusunu söyleyince, Hazreti Âişe Validemiz, “Vallahi, orayı ben kendim için düşünmüştüm ama Ömer’i nefsime tercih ederim!” deyivermişti. Oğlu bu müjdeli haberle dönüp babasını müjdeleyince, Hazreti Ömer çok rahatlamış ve dudaklarından şu cümle dökülmüştü: “Vallahi, işte benim arzum buydu!”

Bir insan kendi kusurlarını görmezse, bu maraz onu sürekli kusur arayan bir paranoyak haline getirir.

*Urve Hazretleri anlatıyor: “Sabahları evden çıkınca Hazreti Aişe’nin evine uğrar ve ona selam verirdim. Yine bir gün erkenden ona uğradım. Baktım ki, namaz kılıyor, Cenâb-ı Hakk’ı tesbîh u tazimde bulunuyor; sürekli -bir rivayette- “Bizzat işleyip kayıtlarına geçen kötülükler, (kazandıkları günahlar) önlerine dökülür ve alay edegeldikleri gerçekler kendilerini her taraftan sarıverir.” (Zümer, 39/48) -diğer rivayette- “Biz dünyada, ailemiz içinde iken sonumuzdan endişe ederdik. Ama şükürler olsun ki Allah bize lütfetti ve bizi, o kavuran ateşten korudu.” (Tur, 52/26-27) mealindeki ayetleri okuyor; bu ayetleri durmadan tekrar ediyor, Rabbine dua dua yalvarıyor ve ağlıyor. Onu o halde görünce, ben de kalkıp namaza durdum. Fakat o okumasını bir türlü bitirmeyince ben biraz sıkıldım ve daha fazla dayanamayıp bir ihtiyacımı görmek için çarşıya gittim. Geri döndüğümde ne göreyim; Hazreti Aişe yine namazda ve kıyamdaydı; aynı ayetleri tekrar ediyor, ağlıyor ağlıyordu.”

*Hafizanallah, bir insan kendi kusurlarını görmezse, bu maraz onu sürekli kusur arayan bir paranoyak haline getirir. Kendi kusurlarını görmeyen zavallı kusur-zâde birilerine kalkar “paralel” der, birilerine kalkar “terör örgütü” der; müdde-i umumi (savcı) gibi elin âlemin kusurlarını araştırır: “On sene evvel ne demişti, ne söylemişti? Bu sözden ne çıkar? Hele bir kitaplarını karıştırın, bakalım elini-kolunu bağlayacak bir şey bulabilir miyiz?” İşte, insan kendine bakmayınca ve kendi kusurlarını görmeyince, şeytan onu bu türlü densizliklere sürükler; farkına varmadan o da kendini densizliğin çağlayanına salınca, bir daha da geriye dönmeye fırsat bulamaz.

*Allah’a mülâki olma ve O’nu hoşnut etme yolunda “Hel min mezid – Daha yok mu?” âbidesi olmaya bakmalısınız. Şayet iman-ı billah, marifetullah, muhabbetullah, zevk-i ruhani, aşk u iştiyak adına “Hel min mezid – Daha yok mu?” kahramanı olmazsanız, siz hiç farkına varmadan, şeytanın dürtüleriyle bir dünya hel min mezid zavallısı haline gelirsiniz. O zaman dünya hesabına “Daha yok mu?” der durursunuz: Bir filo daha, bir yalı daha, bir yat daha, bir araziyi kapama daha, biriyle bir irtikâba, irtişâya, ihtilâsa girme daha, mutlaka bir şeyler kotarma, koparma, elde etme daha… Kıbleni tayin edememişsen, ne tarafa yöneleceğini bulamamışsan, neyin arkasından koşacağını bilememişsen, bütün hayat boyu beyhude koşmuş olursun.

Yeni yetmelerin tahribatı ülkenin anahtarlarını başkalarına vermek kadar korkunç bir denâet ve şenâet ifadesidir.

*Allah’a şükürler olsun, Hakk’a adanmış ruhlar, rıza yolunun “Hel min mezid” abideleri oldular. Cenâb-ı Allah da onları te’yid buyurdu ve dünyanın hemen her yanında bir mum tutuşturmaya muvaffak kıldı. Milletimizin ekseriyeti ve onu idare edenlerin çoğu da yapılan hizmetleri hep desteklediler. Gittiği her yerde devlet başkanlarına “Ben bu arkadaşlara kefilim.” diyen Turgut Özal başta olmak üzere, belki elli yere referans mektupları yazan Süleyman Demirel ve Türkçe’nin Amerika’da bile öğretiliyor olmasının sevincini yaşayıp alakasını hiç eksik etmeyen Bülent Ecevit gibi rical-i devlet, meseleye sahip çıktılar. Bu arada Abdullah Gül beyin bir-iki yere telefon ettiğini de şayan-ı şükran olarak yâd etmeliyim.

*Bunlara rağmen, yeni yetme bazı kimseler arkadan geldiler, milletimizin tarihinde çok farklı formatta ortaya konan böyle mükemmel bir açılımı yıkmak için adeta savaş ilan ettiler. Adeta savaş ilan ettiler ve her tarafta “Aman bu okulları kapatın, buralarda hainler yetişiyor!” dediler. Sanki yirmi senedir nabız tutan, kalb dinleyen dünya insanları ahmak!.. Sanki Amerikalılar ahmak, İngilizler ahmak, Almanlar ahmak, Afrikalılar ahmak; bütün devlet başkanları ahmak!.. Sanki sadece üç-beş tane yeni yetmenin aklı eriyor da “Sakın bunlara fırsat vermeyin; aman vermeyin ve bunların hakkından gelin!” dediler. Hâlbuki bu korkunç tahribat ülkenin anahtarlarını başkalarına vermek kadar bir denâet ve şenâet ifadesidir.

*Kudsî bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur:

أَعْدَدْتُ لِعِبَادِيَ الصَّالِحينَ مَا لَا عَيْنٌ رَأَتْ وَلَا أُذُنٌ سَـمِعَتْ وَلَا خَطَرَ عَلٰى قَلْبِ بَشَرٍ

“Salih kullarıma gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve insan tasavvurlarını aşkın şeyler hazırladım.” 

*Hadis-i şerifte işaret edilen o lütuflarla serfiraz olmak istiyorsanız, günlük dedikodulardan uzak kalarak kendi kıvamınıza ve yolunuzda yürümenize odaklanmalısınız. Mevcut sıkıntılarda alternatif yollar oluşturarak, istemeyenlere rağmen, nerede, nasıl ve hangi yolla yürümek gerektiği üzerinde yoğunlaşmalısınız. Nam-ı celil-i Muhammedî’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) ulaşmadığı ve Anadolu insanının bin senelik kültür değerlerini götürmediğiniz bir yer bırakmamaya bakmalısınız. Dünya kardeşliği adına gittiğiniz her yere tohumlar saçmalısınız. Yeryüzünün dört bir yanında açtığınız okullar başağa yürüdüğü ve ser çekip ağaçlar halinde salınmaya durduğu gibi, bir gün geriye dönüp bakacaksınız ki bugün ektiğiniz tohumlar da başağa yürümüş, Söğüt’teki söğüt gibi ser çekmiş, dal budak salmış, bütün cihanı gölgesi altına almış ve herkese huzur, sulh u salah solukluyor…

Bamteli: Sıra Bizde!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde özetle şunları söyledi:

“Bir cefâkeş aşıkem, ey Yâr, Senden dönmezem!..”

*Unutmamamız gereken husus: Her zaman “Gelse Celâlinden cefa / Yahut Cemâlinden vefa / İkisi de cana safa.. / Lütfun da hoş, kahrın da hoş!..” deyip ilahî takdîri rıza ile karşılamak, ciddi bir metafizik gerilimle iradenin hakkını vermek, kavlî-fiilî duada ısrar etmek ve aktif sabrın gereğini sergilemektir.

*Nahoş bir şey varsa, o da O’ndan gelen musibetlere karşı şikâyet tavrı içinde olmaktır. O, tecellileriyle esse savursa, ateşlere atsa kavursa, yine “Senden dönmezem!..” demelidir. “Bir cefâkeş aşıkem, ey Yâr Senden dönmezem / Hançer ile yüreğimi yar Senden dönmezem / Ger Zekeriya tek beni baştan ayağa yarsalar / Başıma koy erre Neccâr Senden dönmezem / Ger beni yandırsalar, toprağımı savursalar / Külüm oddan çağırsalar Settâr Senden dönmezem.” (Nesîmî)

*Hakk’ın makbul ibâdı, Allah’la münasebetlerini başlarına gelen bela ve musibetlerle değerlendirmişlerdir. Nitekim Peygamberlik semasının güneşi Efendiler Efendisi de

أَشَدُّ النَّاسِ بَلَاءً اَلْأَنْبِيَاءُ ثُمَّ الْأَمْثَلُ فَالْأَمْثَلُ

“Belânın en zorlusuna maruz peygamberlerdir; sonra da derecesine göre diğer makbul insanlar.” buyurmuşlardır.

*Bazen küfür, bazen ilhad, bazen zulüm, bazen makam tutkusu, bazen dünya sevgisi ve bazen de küfre eşdeğer hased ve kıskançlık sebebiyle muzır mahlûklar gerçekten inanmış insanlara musallat olurlar.

“Allah bize yeter. O ne güzel vekildir!”

*Kur’an-ı Kerim’de, iman kuvveti ve Allah’a teslimiyet sayesinde asla sarsıntı yaşamayan mü’minler sena edilmekte, ezcümle şöyle denmektedir:

الَّذِينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ إِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُوا لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ إِيمَانًا وَقَالُوا حَسْبُنَا اللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ

“Onlar öyle kimselerdir ki halk kendilerine, ‘Düşmanlarınız olan insanlar size karşı ordu hazırladılar, aman onlardan kendinizi koruyun!’ dediklerinde, bu tehdit onların imanlarını artırmış ve ‘Hasbunallahu ve ni’me’l-vekil – Allah bize yeter. O ne güzel vekildir!’ demişlerdir.” (Âl-i İmrân, 3/173)

*Sonraki ayet-i kerimede de şöyle buyurulmaktadır:

فَانْقَلَبُوا بِنِعْمَةٍ مِنَ اللّهِ وَفَضْلٍ لَمْ يَمْسَسْهُمْ سُوءٌ وَاتَّبَعُوا رِضْوَانَ اللّهِ وَاللّهُ ذُو فَضْلٍ عَظِيمٍ

“Sonra da, kendilerine hiçbir fenalık dokunmadan, Allah’tan (önemli sonuçlara açık) bir nimet ve fazladan lütuflarla döndüler; Allah’ın rızası istikametinde hareket etti onlar. Allah, çok büyük fazl sahibidir (karşılıksız lütf u ihsanda bulunmada pek cömerttir).” (Âl-i İmrân, 3/174)

*O mü’minler bela ve musibetlerin çehresinde, Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine bakışını okudular. Sağanak sağanak musibetlerin çehresinde Allah maiyyetini, inâyetini, riâyetini, kilâetini okudular ve teselli oldular. Bu açıdan da ne bela ve musibetlerin şiddeti, dehşeti, ürperticiliği ne de bazılarının çekememezliği, hazımsızlığı, sindirememesi onları yürüdükleri yoldan alıkoyabildi. Bu musibetler onları yollarından alıkoyamadı, günümüzün mü’minlerini de alıkoyamamalıdır.

“Yâ Rabbenâ!.. Biz de bir söz verdik ve sıramızı bekliyoruz!”

*Kur’an-ı Kerim, kâmil mü’minlerin sadâkatini şu ilahî beyanla adeta destanlaştırmaktadır:

مِنَ الْمُؤْمِنِينَ رِجَالٌ صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا اللّٰهَ عَلَيْهِ فَمِنْهُمْ مَنْ قَضَى نَحْبَهُ وَمِنْهُمْ مَنْ يَنْتَظِرُ وَمَا بَدَّلُوا تَبْدِيلاً

“Mü’minlerden öyle yiğitler vardır ki Allah’a verdikleri sözü yerine getirip sadâkatlerini ispat ettiler. Onlardan kimi adağını ödedi, canını verdi; kimi de şehitliği (sıranın kendisine gelmesini) gözlemektedir. Onlar verdikleri sözü asla değiştirmediler.” (Ahzâb, 33/23)

*Evet, bazıları verdikleri sözün gereğini yerine getirdi, bazıları da beklemeye durdular: “Acaba bize ne zaman sıra gelir?!.” Ashâb-ı Kirâm dönemi itibarıyla, insanlar, Mus’ab bin Umeyr, Abdullah ibn-i Cahş, Sa’d ibn-i Rebi’, Mikdat bin Amr gibi sahabîlerin, atlarını mahmuzlayıp adeta ateşin üzerine sürüyor gibi yiğitçe gittiklerini görünce “Acaba bize ne zaman sıra gelir?” dediler. Bu “Bize ne zaman sıra gelir?!.” düşüncesi, kıyamete kadar, o rehberlerin arkasında yürüdüğüne inanan insanların genel mülahazasıdır.

Mazluma En Çok Benzeyen Zalim

*Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde,

إيَّاكُمْ وَالْحَسَدَ فَإِنَّ الْحَسَدَ يَأْكُلُ الْحَسَنَاتِ كَمَا تَأْكُلُ النَّارُ الْحَطَبَ

“Hased etmekten sakının! Zira ateşin odunu yiyip bitirdiği gibi hased de iyilikleri yer bitirir.” buyurur. Evet, hased insanın amelini, hatta emellerini, beklentilerini cayır cayır yakar, yok eder; tıpkı ateşin odunu yakıp kül ettiği gibi.

*“Hased”, bir kimsenin, başkalarının mazhariyetlerini çekemeyip, onlara nasip olan nimet ve faziletler karşısında hazımsızlık göstermesi, diğer insanlardaki nimetlerin ve iyi hallerin yok olmasını ve hepsinin kendine verilmesini arzu etmesi demektir. Bu, insanı batıran, mahveden bir duygudur. Hasan Basrî hazretleri, “Ben hased edenden daha ziyade mazluma benzeyen bir zalim görmedim!” der. Hazreti Pir de şöyle söyler: “Hased, evvela hâsidi yakar bitirir, mahsûd hakkında zararı varsa da çok azdır.”

Hased Kanserine Yenilmişlerin Prototipi Ebu Cehil

*Bir de hased, inançsızlığa inzimam ederse, tehlikeyi muzaaf, hatta muk’ap hale getirir; iki buutlu, üç buutlu, dört buutlu düşmanlığa sebebiyet verir. Bunun prototipi Ebu Cehil’dir; onun için kendisine devr-i risalet-penahide, ışık çağında, gül asrında “cehaletin babası” denmiştir.

*Hased, kıskançlık ve hazımsızlık gibi hastalıkların “takdîr-i ilâhîye rıza göstermeme” ile çok yakın irtibatı vardır. Hased, olumsuzluklara sebebiyet verme açısından bazen küfrün önüne geçer ve ondan daha fazla negatif tesir icra eder. Nitekim Ebu Cehil, Allah Rasûlü’nün emin olduğuna gönülden inanıyordu fakat hasedini bir türlü aşamıyordu. Hatta bir gün şöyle diyordu: “Aslında biliyorum ki, O peygamberdir. Fakat Hâşimîlerle eskiden beri aramızda bir rekabet var. Onlar, ‘Rifâde (Mekke’ye gelen hacıların fakir olanlarını doyurup onlara ikramda bulunmak) bizde, sikâye (hacca gelenler için su/zemzem temin etmek) bizde, hicâbe (Ka’be’nin anahtarlarını taşıma ve muhafızlığı) bizde!..’ diye övünüp duruyorlar. Bir de ‘Peygamber de bizden’ derlerse, işte ben buna dayanamam.”

*Hased, böyle bir tahribata vesile olabilecek bir maraz-ı ruhîdir ve her devirde olmuştur. Firavun, Hazreti Musa’yı çekememiştir. Bilmem hangi mel’un, Hazreti Nuh’u çekememiştir. Nemrut, Hazreti İbrahim’i çekememiştir. Daha başkaları başka enbiya-ı izâmı çekememiş, onları değişik eza ve cefaya maruz bırakmışlardır. Hazreti Zekeriyya’nın başına erre koyanlar, vücudunu testereyle ikiye biçenler, o zatı şehit etmişlerdir. Hased, küfür ve zulüm kıyamete kadar da ilahî adet olarak, tarihî tekerrürler devr-i daimi içinde hep kendisini gösterecektir; doğru yolda olan insanların başına çekiç ya da balyoz şeklinde inecek, gelip onların sinelerine mızrak gibi saplanacak, sürekli onlarla uğraşacak, onları incitecek ve o yoldan döndürmek için her şeyi yapacaktır. Eğer bu türlü musibetler sizin başınıza da geliyorsa, O’nun yolunda yürüdüğünüzden emin olabilirsiniz.

Allahım, bize dünyada ve ahirette hasene ver; kalblerimizi dininde perçinle!..

*İmanda sâbit-kadem olma ve yol yön değiştirmeme mevzuunda sürekli Cenâb-ı Hakk’a tazarru ve niyazda bulunmak ve O’nun himayesine sığınmak lazımdır. Nitekim Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ),

اَللَّهُمَّ يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ ثَبِّتْ قَلْبِي عَلَي دِينِكَ

“Ey kalbleri evirip çeviren Allahım! Benim kalbimi dininde sabitleyip perçinle!”,

اَللَّهُمَّ يَا مُصَرِّفَ الْقُلُوبِ صَرِّفْ قُلُوبَنَا اِلَي طَاعَتِكَ

“Ey kalbleri halden hale koyan Rabbim, kalblerimizi ibadet ü tâatine yönlendir!” dualarını dilinden hiç düşürmemiştir.

*Allah’tan bela ve musibet istenmez, hep O’nun afv ve afiyeti, mağfiret ve merhameti, dünya ve ahiret selameti talep edilir. Bu konuda Kur’an ve Sünnet’te zikredilen dualar yapılır ve kul olmanın icabı, zorluklara karşı gerekli tedbirler alınır. Fakat eğer her şeye rağmen musibet gelirse, ona da sabredilir ve ilahî takdire rıza gösterilir.

*Evet, her zaman hem dünya hem de ahiret için “hasene” niyaz ederiz; şu kadar var ki, başımıza bela ve musibet geldiğinde de onu yürüdüğümüz yolun kaderi ve hakkaniyetine emare sayarız. İnanırız ki, bela ve musibetler, geldikleri gibi bir gün mutlaka gidecekler. Onları getirenlerle, başımıza musallat edenlerle beraber onlar da savrulup gidecekler, Allah’ın izni ve inayetiyle. Çünkü küfür devam etse de zulüm sürekli olmaz. Binlerce insanı sürgün etme, binlerce insanın hukukunu çiğneme, binlerce insana karşı adaletsizlik yapma ve binlerce insanı haklarından mahrum etme gibi zulümlerin hiçbiri devam etmez. Zulüm, bir gün geldiği gibi, yarın, öbür gün veya iki gün ya da bir hafta sonra gidecektir Allah’ın izni ve inayetiyle; onu getirenleri çıldırtsa bile gidecektir, hiç tereddüdünüz olmasın.

*Ehl-i tahkik, “Küfür devam eder ama zulüm devam etmez!” demiştir. Küfür, mahkeme-i kübrâya kalır; Allah kendi huzur-u kibriyâsında onu cezalandırır; fakat zulüm, umumun hukukunu çiğneme ve masum insanların hukukuna tecavüz olduğundan dolayı er-geç dünyada cezasını bulur. Evet, zulmedenler burada da az çok onun karşılığını bulurlar.

Gâsıplar kitaplara uzandı! Bir-iki dili susturdular ama Allah ona bedel yüz dil lütfeyledi.

*Bir dönemde de Pir-i Muğân, Şem’-i tâbân, Ziya-ı himmet’in kitaplarına güve gibi musallat oluyorlardı. Kütüphaneleri basıyor, kitaplara el koyuyor, müsadere ediyorlardı. Değişen bir şey yok tarihi tekerrürler devr-i dâimi içinde. Bugün de aynı şeyleri “hareket” veya “cemaat” dedikleri ve ille de kendilerine biat etmesini istedikleri insanlara karşı yapıyorlar/yapacaklar. Fakat onlar öyle davrandılar da ne oldu? O Hazret’in o güzide, nur-efşân eserleri dünyanın dört bir yanında değişik dillerle neşredildi. Dünyada ulaşmadığı yer kalmadı. Şayet siz, belli, aydınlık bir çizgide projektörler altında yürüyorsanız, aslında o zatın ortaya koyduğu dinamikler ve doneler sayesinde yürüyorsunuz, Allah’ın izni ve inayetiyle. O anilmerkez hareketin çağlayanı içinde siz de ırmaklar gibi akıp gidiyorsunuz. Evet, onlar o mevzuda baskı yaptıkça, Allah (celle celaluhu) intişarı artırdı. Nitekim günümüzde de öyle. Bir yerde, bir mekânda, dar bir alanda sizin üzerinize gelindikçe, Allah (celle celaluhu) dünyaya açılmanıza vesile kıldı onu. İster iş adamlarınız, ister entelektüelleriniz, isterse de muallimleriniz dünyanın değişik yerlerinde daha fazla açılma kaydettiler. Belki bir-iki dili susturdular fakat ona bedel Allah (celle celâluhu) yüz tane dil lutfeyledi.

*Üstad hazretleri, “İman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül saadet-i dâreyni iktiza eder.” buyurmuştur. Sofilerin yaklaşımına göre, bu yolun sonunda “tefviz” ve “sika” karargâhları vardır. Kalbin Zümrüt Tepeleri’nde genişçe üzerinde durulduğu gibi, Allah’a güven ve itimat ile başlayıp, kalben her türlü beşerî güç ve kuvvetten teberri etme kuşağında sürdürülen ve neticede her şeyi Kudreti Sonsuz’a havale edip vicdânen tam bir itmi’nana ulaşma ile sona eren rûhanî yolculuğun başlangıcına “tevekkül”, az ötesine “teslim”, iki adım ilerisine “tefviz” ve son durağına da “sika” denilegelmiştir. Her şeyi bütün bütün Allah’a havale edip, yine her şeyi O’ndan bekleme makamı sayılan “tefviz”in hulâsası, İbrahim Hakkı Hazretleri’nin “Tefviznâme”sinde şöyle seslendirilmektedir:

“Hak şerleri hayreyler / Sen sanma ki gayreyler / Ârif ânı seyr eyler /

Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler.

Sen Hakk’a tevekkül ol / Tefviz et ve rahat bul / Sabreyle ve râzı ol /

Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler.”

Haddini bilen insanın bazı şeyleri bilmemesi mazur görülür fakat… “Ya sabır” değil, “Yâ Sabûr!..”

*“Bir zamanlar bu dünya çok mutlu ve şirindi / Gün geldi bu pak iklimde şeytanlar gezindi / Her yanı vahşet sardı, vahşet çok derindi / Derken ufkumuzda ak bir güvercin belirdi!..” Ak bir güvercinin ufkumuzda belireceği ânı intizar ediyoruz. Hele mesele ızdırar durumuna gelince, Hazreti Pir’in ifadesiyle “Esbab bilkülliye sukut edip de nur-u tevhid içinde sırr-ı ehadiyet zuhur edince”, Yunus ibn-i Mettâ gibi balığın karnında veya dişleri arasında ya da Seyyidina Hazreti Yusuf gibi çıkılmaz kuyunun dibinde, bütün esbabı elinizin tersiyle iterek “لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَYa Rabbî! Yegâne ilah Sensin, Senden başka hakiki ma’bud yoktur. Sübhânsın, bütün noksanlardan münezzehsin, Yücesin. Doğrusu kendime zulmettim, yazık ettim. Affını bekliyorum Rabbim!” (Enbiya, 21/87) diyorsanız, o mutlaka sebepler üstü inayet-i sübhaniyesi ile size de bir kova salacak veya bir ip uzatacaktır. Siz de ona tutunacak, dışarıya çıkacak, sonra Mısır’da, Kıptiler ülkesinde din-i mübin-i İslam’ı neşreden bir mürşid-i azam haline geleceksiniz Allah’ın izni ve inayetiyle. Hele biraz daha sabır!.. Sabır, kurtuluşa ermenin sırlı anahtarıdır. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor: “Sabreden kimse zaferyâb olur.”

*Sabır çeşitlerinden hangisine tutunursanız, Hazreti Sabûr’la irtibatınızı güçlendirmiş olursunuz. Hazreti Ebu Hüreyre rivayeti içindeki Esmâ-i Hüsnâ’nın en son ismi Sabûr’dur. Yâ Sabûr!.. Kendini bilgili gören bazı cahiller canları sıkılınca “Ya sabır” diyorlar. Bu, sabırdan medet umma demektir ki cehaletin ta kendisidir. “Ya sabır!” Sabır kim? Onu bile demesini bilmiyor nâdân!.. Allah’ın “sabır” diye bir ismi yok, “Sabûr” var. “Yâ Sabûr!..” demek, “Ey Sabûr olan Allahım! Sen, beni sabırla te’yid buyur!” manasına, nidâyı O’na yöneltmek demektir. Bu inceliği bilemeyecek kadar cahil, nâdân ama kalkıp başkalarına “müsvedde” diyecek kadar da izhar-ı küstahlıkta bulunuyor!..

*“Nâdanlar eder sohbet-i nâdanla telezzüz / Nâdanların hemdemi hep nâdan gerektir.” Nâdanların güftügûlarından yüz çevirip hep pozitif mevzulara kulak vermeli. Ahlak-ı âliye-i İslamiye ile mütehallık olma yolunda şakak zonklatmalı. Zira “Ahlâk iledir kemâl-i âdem / Ahlâk iledir nizâm-ı âlem.” Cenâb-ı Hak, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm için, وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ “Şüphesiz Sen, ahlâkın -Kur’ân buudlu, ulûhiyet eksenli olması itibarıyla- ihâtası imkansız, idraki nâkabil en yücesi üzeresin.” (Kalem Sûresi, 68/4) buyuruyor. Allah bizi o ahlak ile mütehallık eylesin.