Posts Tagged ‘hâle’

Bamteli: HÂLE

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Hazreti Hasan rivayet ediyor: رَوَاهُ الْحَسَنُ Yani, seyyidinâ Hazreti Hasan ibn Ali ve Fatıma (radıyallahu anhüm).. عَنْ أَبِي الْحَسَنِ Hasan’ın babasından, yani, Hazreti Ali’den.. عَنْ جَدِّ الْحَسَنِ O da, Hasan’ın dedesinden, yani, Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem): إِنَّ أَحْسَنَ الْخُلُقِ اَلْخُلُقُ الْحَسَنُ “Ahlakların en güzeli; güzel ahlaktır.” (Bazı rivayetlerde إِنَّ أَحْسَنَ الْحَسَنِ/الْحُسْنِ الْخُلُقُ الْحَسَنُ “Güzellerin en güzeli, güzel ahlaktır.” şeklinde geçmektedir.)

Allah Rasûlü’nün ahlakı, İlahî ahlak, hulukullah.. re’fet, şefkat, mülayemet.. kusurları görmeme, devâsâ kusurları affetmesini bilme.. içinde kin ve nefret taşımama.. “mehâsin-i ahlak” diyebileceğimiz güzel ahlak ile tahalluk etme.. “mesâvi-i ahlak”tan uzak durmaya çalışma, Allah’ın sevmediği, Kitap ve Sünnet’te “Kötü!” diye vasfedilen mesâvi-i ahlak’tan… Bazıları küfür derecesinde olan…

Yalan gibi, iftira gibi, tezvir gibi, hased gibi küfür derecesinde olan şeyler var. Bunları yapan kâfir olmaz; fakat mahzursuz görüp yapıyorsa şayet, kâfir olur; hafizanallahu teâlâ. Günah-ı kebâir, tevbe ile affedilir. Fakat umursama olmuyorsa şayet, “Adam, ne olacak?!. İşte biz bir mücadele, bir savaş içindeyiz; bu da hud’adır, onu yapıyoruz!” deniyorsa… O yazılı da olabilir, İnternet vasıtasıyla da olabilir, doğrudan doğruya bir toplum içinde de ifade edilebilir; nerede olursa olsun, o mevzuda ısrar etmek, küfürdür.

   İnsanlığın İftihar Tablosu, “Kamer-i Münîr” (her yanı nurlandıran ay) idi, etrafındaki sahabe-i kirâm da O’nunla aydınlanıp çevreye nur saçan “Hâle”; onların yolunda yürümeden zulmetlerden kurtulmak mümkün değildir.

Antrparantez; Râşid Halifeler’in yolunda yürümeyince hiçbir eğriyi düzeltmek mümkün değildir. Hazreti Ebu Bekir gibi, Ömer gibi, Osman gibi, Ali gibi yaşayacaksın!.. Cihanları fethedeceksin, Türkiye’nin otuz katı kadar bir coğrafyaya hâkim olacaksın ama giderken arkada bir dikili taş bırakmayacaksın; “Oğlum, damadım!” deyip onları kendi yerine tavsiye etmeyeceksin!.. Evet, onlar gibi olmayınca, hiçbir kırık tamir edilemez, hiçbir yara tedavi edilemez.

Böyle, hastalıkların diz boyu olduğu veya gırtlağa vurduğu bir dönemde yaşıyoruz, hafizanallah. Râşid Halifeler’in hayat tarzına dönmeyince, zannediyorum, kendi içinizde birbirinizle bir kardeşlik tesis edemezsiniz, birbirinizle kucaklaşamazsınız ve dünya ile de diyaloga geçemezsiniz. Sürekli herkese karşı bir kavga tavrı içinde bulunursunuz; bir gün birine söver-sayarsınız, sonra öbürü size sahip çıkıyor gibi olur, bu defa ona (öncekine) “Tevbeler tevbesi!” dersiniz, daha sonra öbürüne de sövüp saymaya başlarsınız. Günümüzde çok böylesi; musallat olmuş musallatlar, mü’minlere göz açtırmayan gaddarlar. Dün birine yüz defa sövdükleri halde, bugün onunla el ele, kucak kucağa; ertesi gün başka birine sövüp sayarlar, bu defa öbürü ile kucak kucağa, el ele, muânaka içinde bulunurlar. Bulunurlar; çünkü her şeyi tamamen şu mel’un, erâcif olan dünyaya bağlı yürütmektedirler.

Evet, çok tekerrür eden bir söz: اَلدُّنْيَا جِيفَةٌ وَطَوَالِبُهَا كِلاَبٌ Dünya, dünyaya bakan yönüyle.. Esmâ-i İlahiye’nin mecâlîsi olması yönüyle değil.. âhiretin mezraası olması yönüyle değil.. oranın koridoru olması yönüyle değil.. sanat-ı İlahiye’nin bir meşheri olması yönüyle değil.. ama insanların hevesâtına bakan, nefislerine bakan yönüyle, bir cife yığınıdır. “İlle filolar, ille villalar, ille apartmanlar, ille saraylar!..” filan deyip dünyada ölmeyecek gibi bir niyet, bir mülahaza, bir cehd, bir gayret içinde ölüp ölüp dirilme mevzuu; böylesine dünyaya tapma… Bunlar, dünyaya tapan insanlar.. camide secde etseler bile bunlar dünyanın kulları, dünyaperest insanlar.. Lât’a, Menat’a, Uzzâ’ya tapmadan farkları yok bunların yaptıklarının.

Yol ve yöntem, Hazreti Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali ve ashabın yolu, yöntemi olmalı. “Hâle” (هَالَة) bunlar. İnsanlığın İftihar Tablosu’na “Kamer-i Münîr” diyorlar, ifade ederken; “etrafa nur saçan ay.” Etrafındaki ışık hâlesi de Hazreti Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali ve derecesine göre diğer sahabe-i kirâm. O çizgi ihraz edilmezse, bir yönüyle, o hayat tarzı sizin için “olmazsa olmaz” -hani “kırmızıçizgi” diyorlar- şeklinde kabul edilmezse, bence hiçbir yara tedavi edilemez, hiçbir kırık tamir edilemez. Üzerine gittiğiniz her şeyle yeni yeni komplikasyonlara sebebiyet verirsiniz. Bir kanserin üzerine giderken, yanlış mualeceler ile metastazı coşturduğunuz gibi, metastazı coşturursunuz, hafizanallah.

Onun için, Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyor: عَلَيْكُمْ بِسُنَّتِي وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِّينَ مِنْ بَعْدِي، عَضُّوا عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِذِ “Siz, Benim sünnetime sarılın ve Benden sonra doğru yolda olan Râşid Halifeler’in yolunu yol edinin. Bu yolu, azı dişlerinizle tutar gibi sımsıkı tutun.” “Benim yolum, yöntemim…” وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِّينَ Bazı rivayetlerde, “el-mehdiyyîn” kaydı yok. “Hidayete otağlarını kurmuş insanlar” demek.. ve aynı zamanda, rüşd içinde olanlar; ne yaptığını, ne ettiğini, nereye gittiğini, varlığa nasıl baktığını, Peygamberi nasıl tanıdığını, Allah hakkındaki mülahazası itibarıyla nasıl isabet ettiğini bilen insanlar… وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِّينَ Hidayet blokajı üzerine otağlarını kurmuşlar.. hep doğruluk istikametinde hareket ediyorlar.. sırat-ı müstakîmde yürüyorlar.. Fatiha’da, sizin/bizim اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ diyerek hep isteyip durduğumuz hidayet… Hidayet; sırât-ı müstakîme hidayet. الْمَهْدِيِّينَ Sonra buyuruyor: عَضُّوا عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِذِ “Azı dişlerinizle, onlara sımsıkı tutunuz!” Bu, bir idyumdur; bir şeyi sıkıca tutma mülahazası ifade edilirken, Araplar, meseleyi öyle ifade ediyorlar.

O çizgide yaşayan insanlar da Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve O’nun etrafındaki o yüce hâle. “Hâle” diyoruz; bu, çok yaygınca kullanılmamış ama şiirimizde kullanılmış, edebî nesirlerde kullanılmış bir kelime. Evet, zannediyorum, kullanılır bundan sonra, “Hâle”; Kamer-i Münîr’in etrafındaki ışık halkası demektir o.

Göz, hep onlarda olursa, tavır ve davranışlar da kendilerini ona göre ayarlarlar. Ayarlanmamış tavır ve davranış ile başkalarını ayarlamak mümkün değildir. O zaman ayarlama adına yapılan her şey, bir yönüyle, belki dağınıklığa, teşettüt-i ârâya sebebiyet vermiş olur.

Evet, yol, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) yolu; yöntem, O’nun yöntemi; sistem, O’nun sistemidir. Cenâb-ı Hak, o yoldan ayırmasın!.. İslam dünyasının ihtiyaç duyduğu bir şey varsa, o da Râşid Halifeler seviyesinde, o yüce hayat felsefesini, o yüce hayat düşüncesini ihraz etmektir. Derdin dermanı, odur; onulmaz derdin reçetesi, odur.

   “Kurtuluş umuyorsun ama yolunda yürümüyorsun; oysaki gemiler karada akıp gidemezler.”

Ebu’l Atâhiye, bencileyin insanları kınama sadedinde diyor ki:

تَرْجُو النَّجَاةَ وَلَمْ تَسْلُكْ مَسَالِكَهَا * إِنَّ السَّفِينَةَ لاَ تَجْرِي عَلَى الْيَبَسِ

“Yolunda yürümeden ve zorluklarına katlanmadan kurtuluş umuyorsun; oysaki şüphesiz gemiler karada akıp gidemezler.” Kurtuluşu, necâtı umuyorsun, recâ ediyorsun ama… Malum, İhyâ-i Ulûmiddîn’de “Havf u Recâ” bahsindeydik. Recâ, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetini ummak demektir; her şeyi o rahmet ummasına/recâsına bağlamak demektir. “O olmaz ise, biz Cennet’e giremeyiz; o olmaz ise Cehennem’den kurtulamayız; o olmaz ise, Sırât’ı geçemeyiz; o olmaz ise, burada istikametimizi muhafaza edemeyiz.” demektir.

Hazret diyor ki: تَرْجُو النَّجَاةَ وَلَمْ تَسْلُكْ مَسَالِكَهَا “Sen, necât umuyorsun, recâ ediyorsun; fakat yolunda değilsin onun!” Böyle hevâ-i nefsine uymuşsun, cismâniyetine takılmışsın, bedenin güdümünde yaşıyorsun, “Dünya, dünya, dünya!” deyip onu vird-i zebân ediyorsun, لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ demekten daha çok “Dünya, dünya!” diyorsun, sonra da kalkıp Allah’tan necât ümid ediyorsun. Bilmelisin ki, إِنَّ السَّفِينَةَ لاَ تَجْرِي عَلَى الْيَبَسِ “Gemiler, kuru zeminde yüzmezler. Mutlaka onların içinde bulundukları şeyin, derya olması lazım!” diyor.

Bir başkası, bu mevzuyu ifade ederken şöyle diyor; benzer bir laf olması itibarıyla, bu onu çağrıştırdı:

تَعْصِي اْلإِلَهَ وَأَنْتَ تُظْهِرُ حُبَّهُ * هَذَا لَعَمْرِي فِي الْفِعَالِ بَدِيعُ

لَوْ كَانَ حُبُّكَ صَادِقًا لَأَطَعْتَهُ * إِنَّ الْمُحِبَّ لِمَنْ يُحِبُّ مُطِيعُ

“Allah’a isyan ediyor, sonra da muhabbet izharında bulunuyor, seviyorum diyorsun. Hayatıma yemin olsun ki yapılan işler arasında bunun kadar tuhaf ve çarpık bir şey yoktur. Eğer muhabbetinde sâdık olsaydın, O’na itaat ederdin; çünkü seven sevdiğine itaat eder.” تَعْصِي اْلإِلَهَ وَأَنْتَ تُظْهِرُ حُبَّهُ Allah’a isyan ediyorsun, sonra da kalkıp Allah muhabbetinden bahsediyorsun. هَذَا لَعَمْرِي فِي الْفِعَالِ بَدِيعُ Hayatıma yemin olsun ki!.. Hayatımı ortaya koyuyorum!.. “Allah canımı alsın ki!” demektir Türkçe’de bu. لَوْ كَانَ حُبُّكَ صَادِقًا لَأَطَعْتَهُ Allah’a muhabbetinde eğer doğru olsan, sen, O’na (celle celâluhu) itaat edersin! إِنَّ الْمُحِبَّ لِمَنْ يُحِبُّ مُطِيعُ Zira seven, sevdiğine dilbestedir, gönlünü ona kaptırmıştır. Gözünü açar-kapar, hep o sevgiyi mütalaa eder; kıpırdar, hep o sevgi ile kıpırdar; kalbi, o sevginin ritmine uyar. Kalbi atarken, bir yönüyle, tabii hali ile değil, Alvar İmamı merhumun kalbi gibi atar. Adeta her atışında لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ der, kalbi sürekli böyle atar. Hekim dinlerken bile, “Hazret, heyecanından biraz vazgeç ki kalbinin gerçek ritmini alabileyim!” der. لَوْ كَانَ حُبُّكَ صَادِقًا لَأَطَعْتَهُ Muhabbetinde doğru isen, O’na itaat edersin!.. إِنَّ الْمُحِبَّ لِمَنْ يُحِبُّ مُطِيعُ Zira seven, sevdiğine dilbestedir, gönlünü ona kaptırmıştır.

Görüyorsunuz, o çizgide olan insanlar, meselelere hep aynı yaklaşım ile yaklaşıyorlar. Bu da diyor ki: تَرْجُو النَّجَاةَ وَلَمْ تَسْلُكْ مَسَالِكَهَا * إِنَّ السَّفِينَةَ لاَ تَجْرِي عَلَى الْيَبَسِ “Sen, necât umuyorsun fakat onun yolunda değilsin, öyle kuru zeminde, gemi yüzmez.” لاَ تَجْرِي السُّفُنُ عَلَى مَا تَشْتَهِي النُّفُوسُ Bunu da Hazreti Pîr kullanıyor: لاَ تَجْرِي السُّفُنُ عَلَى مَا تَشْتَهِي النُّفُوسُ “Nefislerin arzu, iştiyak ve isteğine göre gemiler yüzmezler.” Geminin hedefinin belli olması lazım.. nereye gideceğinin belli olması lazım.. pusulası olması lazım.. dümeni olması lazım.. kaptanı olması lazım.

Şimdi rica ederim -hey’et-i ictimâiye-i insaniye veya hey’et-i ictimâiye-i İslamiye filan diyeyim- bunların içinde bulundukları geminin dümeni belli mi? Dümeni var mı? Dümende kaptanı var mı? Çok ciddî bir hedefleri var mı? Yani, “Allah’a doğru yürüyoruz!” diyebiliyorlar mı, içten, gönülden?!. Neredeyse, “O’nun dışındaki her şeye karşı kapamışız, gözümüz O’ndan başka bir şey görmüyor!” diyebiliyorlar mı?!. Hazreti Muhyiddin ibn Arabî gibi, Maktul Sühreverdi gibi, daha niceleri gibi, belki -Netâic’ine bakacak olursanız- İsmail Hakkı Bursevî gibi… Onlar, tamamen kendileri üzerine bir çarpı işareti çekerek, “Ben!” yok demişler. “Sen, tecelli eylemezsin; perdede ben var iken / Şart-ı izhâr-ı vücudundur, adîm olmak, bana.” Sen hâlâ “Ben, ben!” diyorsan, şayet o perdede sen var isen, Allah tecelli eylemez orada. Senin kendinden sıyrılman lazım ki, dolayısıyla o “isneyniyet” yok olsun; hissen, kalben, ihsâslar ve ihtisaslar açısından… Kendini öyle ademe mahkum etme, duygu ve düşünce itibarıyla. Sanki “Tâ böyle olmalı ki O tecelli eylesin!” denebilir.

Bakın, farklı farklı mülahazalar fakat bunların hemen hepsi aynı noktaya parmak basıyor. O Ebu’l Atâhiye böyle demiş: تَرْجُو النَّجَاةَ وَلَمْ تَسْلُكْ مَسَالِكَهَا * إِنَّ السَّفِينَةَ لاَ تَجْرِي عَلَى الْيَبَسِ Allah, şefaatine mazhar eylesin!.. Bir başkası, تَعْصِي اْلإِلَهَ وَأَنْتَ تُظْهِرُ حُبَّهُ demiş. Çağın Sözcüsü de لاَ تَجْرِي السُّفُنُ عَلَى مَا تَشْتَهِي النُّفُوسُ sözünü kullanmış. Nefislerin hevâ ve heveslerine göre gemiler yürümezler. Bir kere deniz ister, bir kere rota ister, bir kere dümen ister, bir kere kaptan ister. İslam dünyası, bunların hepsinden mahrum; gemi rotasız, hedefi belli değil. Hedefi belli olmayan geminin rotası, denizin dibidir.

Onun için, hal-i hazırda görüyorsunuz, “İhya, ihya, ihya!” (diriliş/dirilme) derken, “imâte” (ölüm/öldürme) türküleri söylüyorlar. “İmar, imar, imar!” derken, hep “tahribat” nağmeleri mırıldanıyorlar. “Yaptık, yaptık, yaptık!” derken, mübarek bir toplumu mâil-i inhidam hâle getiriyorlar. Yalan… Evet, Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) yeminden men ettiğinden, onu tasvip etmediğinden dolayı, “Vallahi, billahi, tallahi!” denecek yerde, demedim bunu, demiyorum, dememiş kabul edin beni; fakat yemin bile edebilirim: Kaptan yok, dümen yok, pusula yok, hedef belli değil; belli değil, belli değil!.. “Bir vakte erdi ki bizim günümüz. / Yiğit belli değil, mert belli değil. // Herkes yarasına derman arıyor. / Deva belli değil, dert belli değil.” Ruhsatî’nin. “Herkes yarasına derman arıyor. / Deva belli değil, dert belli değil.”

   Günde en az kırk defa اهدِنَا الصِّرَاطَ المُستَقِيمَ diyen bir insanın, gittiği yolun doğru olup olmadığını kontrol etmemesi bu duada samimiyetsizliğini veya talebinin ciddi olmadığını gösterir mi?

Ebu’l Atâhiye’nin sözünden hareketle, böyle bir soru akla gelebilir. Hazreti Pîr, اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ “Allah’ım! Bizi, sırât-ı müstakîme hidayet eyle.” ayetiyle talep ettiğimiz “hidayet” konusunda başlıca üç tane tevcihten bahsediyor, zannediyorum, aklımda kaldığına göre. Birincisi, esasen başta hidayete erme. İkincisi, o hidayeti -öyle diyeyim ben- tabiatına mal etme, tabiatının bir derinliği haline getirme; ondan kopmayı ölüm görme, hafizanallah. Bir diğeri de, onu -bir yönüyle- bir rasathane haline getirerek, esasen onun vadettiği şeyleri temâşâ zevkine kendini salma. Derece, derece…

Biz, bu hidayet talebini günde kırk defa tekrar ediyoruz. Zevâidi ile beraber nafile namazları da edâ ediyorsak, inşallah öyle edâ ediliyordur, mesela, dört rekât kuşluk (ve/veya Duha) namazı kılıyorsak, kırk dört yapar; dört veya sekiz rekât -Hazreti Pîr “iki” de demek suretiyle “lâekall”ini söylüyor.- Teheccüd de kılıyorsak, yapar kırk sekiz; İşrâk namazı da kılarsak, yapar elli; altı rekât Evvâbîn de kılarsak, yapar elli altı. Bu kadar defa اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ diyoruz. Ya doğrudan doğruya diyoruz veya diğerinin (namazda imamın) dediğine iştirak ediyoruz, onu paylaşıyoruz; o diyor, biz de içimizden اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ “Âmin!” diyoruz. Zaten sonunda da mesele, “bedel” veya “atf-ı beyan” ifadeleri ile tamamlanıyor.

Evet, اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ Nedir o Sırât-ı Müstakîm? صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ Senin nimet ile perverde eylediğin, inayetin ile serfirâz kıldığın, Sana gelen yolları kendilerine açtığın, yollarına ışıklar saçtığın o insanların yolları… مَنْ هُمْ؟ Kim onlar? Başka bir yerde diyor: وَمَنْ يُطِعِ اللهَ وَالرَّسُولَ فَأُولَئِكَ مَعَ الَّذِينَ أَنْعَمَ اللهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيِّينَ وَالصِّدِّيقِينَ وَالشُّهَدَاءِ وَالصَّالِحِينَ وَحَسُنَ أُولَئِكَ رَفِيقًا “Allah’a ve Rasûlüne itaat eden kimseler, işte onlar, Allah’ın nimetlerine mazhar kıldığı nebîler, sıddîklar, şehitler, sâlih kişilerle beraber olacaklardır. Ne güzel arkadaşlardır bunlar!..” (Nisâ, 4/69) مِنَ النَّبِيِّينَ Nebiler.. وَالصِّدِّيقِينَ Hazreti Ebu Bekirler.. onun karakterinde olan insanlar.. sadakatle inleyen insanlar.. وَالشُّهَدَاءِ Ve şehitler.. Allah yolunda şehit olanlar.. وَالصَّالِحِينَ Bir de sâlihlerin, iman ettikten sonra imanlarını sâlih amelle sürekli teminat altına alan bahtiyarların yolu…

Şayet iman, amel-i sâlih ile beslenmez ise, o iman, kurumaya mahkûmdur. Namaz ile, yürekten; oruç ile, yürekten; Hac ile, yürekten; sadaka ile, yürekten; ahlâk-ı âliye-i İslamiye ile, bir âbide gibi hep dik duracak şekilde beslemek suretiyle onu (imanı) canlı kılacaksınız. Bunlar olmazsa, onu öldürmüş olursunuz, hafizanallah.

Ahlâk-ı âliye-i İslâmiye, huluk-i hasen… رَوَاهُ الْحَسَنُ، عَنْ أَبِي الْحَسَنِ، عَنْ جَدِّ الْحَسَنِ: إِنَّ أَحْسَنَ الْخُلُقِ/الْحُسْنِ اَلْخُلُقُ الْحَسَنُ Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) için Cenâb-ı Allah buyuruyor: وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ “Şüphesiz Sen, yüksek bir ahlak üzerinesin!” (Kalem, 68/4) “Sen, çok yüksek, yüce, büyük bir ahlak üzerinesin!” diyor. Âişe validemiz de kendisine ahlak-ı Rasûlullah’ı sorana karşı -yeğeni, ablasının oğlu Urve rivayet ediyor- buyuruyor ki: كَانَ خُلُقُهُ الْقُرْآنَ “O’nun ahlakı, Kur’an idi.” Kur’an’ı yaşıyor, milimi milimine.

Esas olan, onu, camilerde ses sanatkârlığı şeklinde -Nureddin Topçu merhum, “gırtlak ağaları” derdi- “gırtlak ağalığı” şeklinde tilavet etmek değildir; onu hayata hayat kılmak, bir haritada bütününü görüyor gibi onu anlamaya çalışmaktır esas. اَللَّهُمَّ فَهْمَ الْقُرْآنِ، اَللَّهُمَّ فَهْمَ اْلأَحَادِيثِ النَّبَوِيَّةِ، اَللَّهُمَّ فَهْمَ الْقُرْآنِ، اَللَّهُمَّ فَهْمَ الْقُرْآنِ “Allah’ım Kur’ân’ı anlaşılması gerektiği gibi anlamaya bizi muvaffak kıl; Peygamber Efendimiz’in mübarek söz, beyan ve takrirlerini anlaşılması lazım geldiği gibi anlamamızı lütfet!.. Allah’ım, Kur’an anlayışı; Allah’ım, Kur’an idraki ihsan buyur!..” Sürekli, oturup-kalkıp, “Allah’ım! Kur’an, Senin bize Efendimiz vasıtasıyla mesajındır. Zâhiren O’na inmiştir, fakat bize de inmiştir o…” deyip onunla meşgul olmalı. Ben, bana inmiş gibi görüyorum! Nereden nereye kadar? اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ’den مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ’ye kadar. Değişik ruh hâletlerim itibarıyla; taakkullerim, tasavvurlarım, tahayyüllerim itibarıyla; bazen içine girdiğim düşünceler ve bazen başkalarının mülahazaları zaviyesinden o koridorlarda dolaştığım zaman, bakıyorum ki hep benden bahsediyor Kur’an-ı Kerim: “Allah Allah! Allah, hep benden bahsediyor!..”

   Doktor İkbâl’e Baba Nasihati: “Oğlum, Kur’an’ı, sana inmiş ve her ayeti doğrudan sana hitap ediyormuş gibi oku!..”

Burada yine antrparantez bir şey diyeyim: Doktor İkbal diyor ki… Bizim Akif’imiz gibi birisiydi o. Aynı zamanda Fıkha da vakıf, Usul-i Fıkha da vakıf. Aşağı yukarı on küsur sene Londra’da kaldığı halde, bir geceliğine bile olsa teheccüdü terk etmemiş bir insan. Okumuşsunuzdur belki, oğlunun adına izafeten yaptığı “Câvidnâme”si var; “Esrâr-ı Hôdî, Rumuzî bi-hôdî – Benlik Kazanma Sırları, Benlikten Vazgeçme Sırları” var. Peyâm-ı Maşrık adlı eseri var. Bunların hepsi tercüme edildi; Câvidnâme’yi Annemarie Schimmel tercüme etmişti, ellili yılların sonunda, zannediyorum. Kıtmîr de zaten o tercümelerden okumuştum bunları. Sizin Akif’inizin yerine koyabilirsiniz. Ve nitekim Akif, onun eserlerine muttali olunca -çünkü Akif’ten evvel- “Aynen benim gibi düşünüyor!” diyor.

Doktor İkbal diyor ki: “Ben hep Kur’an’ı tilavet ediyordum. Bana babam diyordu ki…” Demek ki, öyle babadan işte öyle evlâd olur. Öyle baba… Cenâb-ı Hak, babaları öyle baba eylesin; evlatları da öyle evlâd eylesin!.. Baba nasıl ise, evvela takliden, göre göre, evlâd da öyle olur. Sonra babanın tahkik iklimine açılır, tahkiku’t-tahkik iklimine açılır, hakikate açılır ve sonra yollar bir gün onu, “Hakîkatü’l-hakâik”a ulaştırır. Allah, o çizgide yol alanlardan eylesin!.. “Babam, durmadan bana diyordu ki: ‘Oğlum, Kur’an oku!’ Ben de hep okuyorum, hiç elimden bırakmıyorum Kur’an-ı Kerim’i.”

Zaten eserlerine baktığınız zaman, Kur’an’dan takattur eden şeyler olduğunu görürsünüz, onun sözlerinde onu görürsünüz. Hani Trablusgarp’ta Osmanlı ordusu zaferyâb olduğu zaman, hutbe îrâd ediyor. Bütün halk toplanmış başında, onu dinliyorlar orada. “Ben, şu anda kendimi Rasûlullah’ın huzurunda görüyorum. Bana diyor ki: ‘Doktor İkbal, Bana ne hediye getirdin?’ Ben de diyorum ki: Trablusgarp’ta savaşan Osmanlı ordusu… Sana bir bardak içinde onların kanlarını takdim ediyorum!” İkbal derken, ufku açısından, böyle bakmak lazım; o, böyle bakıyordu.

Baba: “Oğlum, Kur’an’ı oku!” diyor. İkbal, “Baba, ben hep Kur’an okuyorum, hiç elimden bırakmıyorum!” deyince, babası, “Oğlum, Hazreti Muhammed’e inmiş gibi değil, sana hitap ediyor gibi Kur’an oku!” diyor. اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ Allah, bana böyle dedi!.. اَلرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ dedi, “Rahman, Rahîm” olduğunu söyledi bana!.. مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ dedi bana: Din gününün Sahibi!.. Ayaklarım titremeli, kalbim titremeli benim; hesap vereceğim Mahşerde…

Evet, اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ duasını sonuna kadar demek lazım: اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ * صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلاَ الضَّالِّينَ O “Sırât-ı Müstakîm” talebini tamamlayıcı faktörler, sonra gelen ifadeler. Peygamberlerin, sıddîkların, şehitlerin, sâlihlerin yolu… “Peygamber” olmak, mümkün değil. Kâmil manada “sıddîk” olmak da geçmişte kalmış; baba “Sıddîk-i Ekber”, kız “Sıddîka-i Kübrâ”. Seviyoruz onları ve başımı ayaklarının altına koyacağın günü cân u gönülden intizar ediyorum. Allah nasip eder mi?!. Bir an evvel, oraya gittiğimde, Ebu Bekir, kirli başıma bassın! Benim o güzellerden güzel anam, Âişe-i Sıddîka, bana “Sen de benim evlatlarımın evladısın!” falan desin; o da ayağını benim başıma bassın! Bunu diyoruz/diliyoruz. O (sıddîk olmak) da biraz zor. Ama “şehit” olunabilir günümüzde; çokları gibi… Fakat “sâlih amel” yapılır ve böylece iman kurumamış olur. Amelsiz iman, kurumaya mahkûmdur. Sonra bir de onun tam tersi var. Aman yâ Rabbi! İman ederiz, sâlih amel yaparız fakat gazabına uğramış olanlardan oluruz; “Dâllîn”den (اَلضَّالِّين), sapıp gitmiş olanlardan oluruz. Hafizanallah.

Evet, Cenâb-ı Hakk’ın yol-yöntem olarak tayin buyurduğu, bize yol olarak “Bu yolda yürüyün!” dediği yolda yürümek esastır; bize o düşer. Ve bilmek lazım ki, esasen, Cenâb-ı Hakk’ın tayin buyurduğu yolda yürümemek, karada gemi yüzdürmek demektir. Bu açıdan da hidayet duasında samimi olmamızın ifadesi, Allah’tan talep ettiğimiz şeyleri hakikaten yapabilme adına da elimizden gelen gayreti sonuna kadar kullanmamızdır. Bunu ifade için, halk üslubu ile bir şey diyeyim ben; “göbek çatlayasıya” onu yapmaya çalışmak lazım. Üstad Necip Fazıl’ın ifadesiyle, “öz beynimizi burnumuzdan kusarcasına” onu yaşamaya çalışmak lazım. Zalimlerin, hainlerin, hâsidlerin, cebbârların, gaddârların, hattârların -bir de Müslümanlık hesabına yapıyorlar ise- balyozları başımızdan aşağıya inip-kalkmasına rağmen, istikameti korumamız lazım.

   Günümüz de Sümeyyeler, Yâsirler ve Mus’âblar ister; şu kadar var ki, çağın adanmışları, “Maddî kılıç, kınına girmiştir.” anlayışıyla hareket etmeli; Kur’an’ın elmas düsturları ve şefkatin gönülleri fetheden diliyle insanları ışığa çağırmalıdırlar.

Onlar, zalimliklerini yapacaklar. كُلٌّ يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ Kur’an diyor: “Herkes, karakterinin gereğini sergiler!” Sana gelince, sen, madem hakiki mü’minsin, karakterinin gereğini sergileyeceksin. Göğsüne Bilal-i Habeşî’ninki gibi taşlar konacak. O beyin kaynatan kumda, sıcak kumda sırtüstü yatırılacaksın ve saatlerce kaldırılmayacak o taşlar. Zorlanacaksın, “Dön dininden!” denecek sana; “Lât, de! Menât, de! Uzzâ, de! Dünya, de; villa, de; filo, de; iktidar, de; alkış, de; takdir, de!” Hazreti Bilal, bütün bu isteklere karşılık, “Ehad, Ehad!” diyor. “Ehad, Ehad! Allah, bir; Allah, bir; Allah, bir!” diyor. Birkaç ayetin nazil olduğu dönemler bunlar.

Yâsir ve Sümeyye, Ammar’ın annesi ve babası; oğullarının gözünün önünde öldürülüyor. Zannediyorum onlar da “Ehad, Ehad!” diyerek son nefeslerini veriyorlar. Evlat, dayanamayarak, yarım yamalak, meâriz nev’inden bir şeyler söylüyor ve sıyrılıyor işin içinden. Fakat sonra beyninden vurulmuş gibi Allah Rasûlü’ne koşuyor. Birkaç ayetin nâzil olduğu dönemdeki Müslümanların kıvamına bakın! Birkaç ayetin nazil olduğu dönemde, Müslüman kıvamı!.. Yıkılmayan âbideler gibi, esasen… “Ya Rasûlallah! Çok sıkıştırdılar; annem öldü, babam öldü orada, gözümün önünde. Bana da aynı şeyi yapacaklardı.” Belki de mülahazası şu idi. Bu da benim te’vîlim olsun; benim te’vîlim olarak kabul edin. “Senin yanında bulunma hatırına, hep yanında olma, sahabîn olma mülahazası ile ben diri kalma yolunu tercih ettim!” Esasen din de o kadarına cevaz veriyor. Müseyleme karşısında öyle diyen birisini de Efendimiz, takdir buyurmuştu. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyurdular ki: إِنْ عَادُوا فَعُدْ “Onlar, aynı cebbarlığa, aynı hodfüruşluğa, aynı zulme, aynı müteessifâne tavırlara ve davranışlara başvururlar ise, sen de aynı şeyi söyle ve sıyrıl işin içinden!” Kurban olayım!.. يَسِّرُوا وَلاَ تُعَسِّرُوا، وَبَشِّرُوا وَلاَ تُنَفِّرُوا “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; müjdeleyici olup sevdiriniz, nefret ettirmeyiniz!”

Evet, balyozlar başınızdan aşağıya inebilir, zindanlarda kırbaçlanabilirsiniz. Anne, evlattan ayrılabilir… Ee zalimin huyu bu, karakteri bu; yapar bunu. Kendine ne derse desin; kendine “Cebrail!” diyebilir, “Mikail!” diyebilir, “İsrafil!” diyebilir; fakat şeytanın teki olduğunda şüphe yok. Diyebilir; o, karakterinin gereğini sergiliyor. لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ diyen mü’min de kendi karakterinin gereğini sergileme mecburiyetindedir. Bilâl-i Habeşî gibi, Ammâr gibi, Sümeyye gibi, Yâsir gibi… Ölümüne o mevzuda sâbit-kadem olma, sâbit-kadem.

Hatta bir an evvel öbür tarafa kanatlanıp uçma adına hazır bulunma… Abdullah İbn Cahş gibi… O diyor ki: “Allah’ım! Senin Habibin yolunda bir kılıç darbesi bir kolumu götürsün; öbür kılıç darbesi başka bir kolumu götürsün; başka bir kılıç, bacağımı götürsün. Ve kılıç darbeleri ile yara-bere içinde, kanlar içinde Senin huzuruna geleyim. Sen bana de ki, ‘Abdullah, nedir bu halin?’ Ben de diyeyim ki: Yâ Rabbi! Senin Habibin önünde/yolunda beni bu hâle getirdiler!” Ve öyle oluyor, Uhud’da öyle oluyor.

Geçenlerde bir hutbede de îrâd edildi. Mus’ab İbn Umeyr; annenin gözbebeği. Anne yalvarıyor: “Oğlum, gitme o yoldan!” O diyor ki: “Anne! Senin hatırını kırmam ama benim yolum o yol!” Yine bir-iki ayetin nazil olduğu dönemde bu; belki yirmi yaşlarında var ya da yok daha. Caddeden geçerken, panjurlar, jalûziler sıyrılıyor; herkes bu yakışıklı, bu şık delikanlıyı görmek için pencerelere koşuyor. Kendisi donanımı itibarıyla nasıl mükemmel ise, fikrî yapısı itibarıyla da o kadar mükemmel ki, onca insan olmasına rağmen, Medine’ye irşad adına Efendimiz onu gönderiyor. Ve öyle başarılı oluyor ki!.. Bir sene içinde, Akabe’ye döndüğünde, kadın-erkek, çoluk-çocuk yetmiş insan ile dönüyor. Kılıçlar, başında kavisler çizdiği halde, zerre kadar sarsıntı yaşamıyor. Sa’d İbn Muaz öfke ile geliyor yanına. Ona diyor ki, “Bana istediğini yapabilirsin ama rica ederim, otur bir, mesajımı dinle; beğenmez isen, ondan sonra kellem emrine âmâde, alabilirsin!” O da onun yanına oturuyor; samimiyetle dilinden-dudağından dökülen şeyler, onu, o istikbaldeki büyük sahabîyi öyle fethediyor ki, o da bir yönüyle tamamen onun çizgisine geliyor. Ama ne oluyor bu zata (Mus’ab hazretlerine)? Daha dünyaya karışmadan, dünyaya bir adım atmadan, hicret-i seniyyenin üçüncü senesi, Uhud’da Allah Rasûlü’nün önünde şehit oluyor. “Bir dönemde, O beni buraya/Medine’ye gönderdi, bir dönemde ben O’nun nazarında bir şey ifade ediyordum; dolayısıyla bana şimdi, O’nun önünde kalkan olmak düşer!” diyor. Dolayısıyla Allah Rasûlü’nün önünde bir kalkan vazifesi görüyor; kol gidiyor, öbür kol gidiyor, sonra kalkan bir kılıç karşısında, “Efendimiz’e dokunur?” diye, boynunu uzatıyor. Sonra -bir hoca efendiden dinledim, kitapta görmedim- yüzünü yere kapatıyor, mübarek dudaklarından şunlar dökülüyor: “Yâ Rabbi! Senin huzuruna bu halim ile gelirsem, bana ‘Allah Rasûlü’nün önünde niye kelleni vermeden geldin?’ dersin!..” diyor, hicâb ile öbür tarafa yürüyor.

Hakiki mü’minler böyle idi. Sizler, bu yolun yolcularısınız. “Kalkın kavga edin!” değil. “Maddî kılıç, kınına girmiştir.” Kur’an’ın elmas düsturları.. şefkatin gönülleri fetheden dili.. esasen, kalblerin gül gibi olması.. dilden-dudaktan dökülen kelimelerin ıtır olması… Kullanacağınız malzemeler, bunlar. Dünyanın dört bir yanına bu malzemeler ile açılarak karanlıkta yaşayan insanları ışığa çağıracaksınız. Gölgesine takılmış insanları, Güneş’e yönlendireceksiniz, “Şemsü’s-Şümûs’a doğru yönlendireceksiniz.

Elbette ki, bu yol Peygamberlerin yolu olduğundan dolayı, bir kısım zalimler tarafından, “hainler” tarafından, “Allah bilmez, Peygamber bilmez fakat Onları da hiç dilden düşürmez hainler” tarafından ezâya, cezaya, akla-hayale gelmedik işkencelere maruz bırakılacaksınız. Değer bence; peylediğiniz şey itibarıyla değer!.. Neyi peyliyorsunuz? Dünyanın binlerce sene mesûdâne hayatı, bir dakikalık hayatına mukabil gelmeyen Cennet’i peyliyorsunuz. Cennet’in binlerce sene hayatı da bir dakika rü’yet-i Cemâline mukabil gelmeyen Cenâb-ı Hakk’ın Cemâl-i bâ-kemâlini talep ediyorsunuz. -Buna “peyleme” demiyorum.- Ve Rıdvan’ını talep ediyorsunuz. Buna talipsiniz!.. Bence bu uğurda ne verirseniz, değer. Vereceğiniz şeyler, bu uğurdadır, Allah’ın izni ve inayetiyle.

İnşaallah, öbür tarafa gittiğimiz zaman, göreceğiz bunları. Haa siz bunları görürken, ne olur, Allah aşkına, düşe-kalka yürüyen, hayatını düşe-kalka yürüme içinde götürmüş Kıtmîr’i de unutmayın!.. Cenâb-ı Hak size sorarsa, “Bu da bizim içimizde idi!” deyin!..

Kırık Testi: NEFİSLE YÜZLEŞMEDE HÂLEDE İLK HALKA (3)

Herkul | | KIRIK TESTI

Şimdi de hâlede, yüzünde güneş gibi nur-ı Rahman, Zinnureyn Hazreti Osman var. Tavrı, düşüncesi, iç derinliği ve bu derinlikte nebî sesi gibi duyulan seleflerinin ah u vâhından -bana ait seviye vefasızlığıyla- birkaç damla!..

Duygu-düşünce dünyasında tın tın bir ney sesiyle hep o yirmi beş senenin ah u efganı duyuluyordu, ama bunlar onun kalb, ruh ve sırrına emanet, tekrarı canlara can, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın iç çekmeleri ve nağmeleriydi. O, bunlara kendinden bir şeyler katmanın beyan kevserini bulandıracağı mülahazasıyla, iç çekişleri ve Hak kapısındaki sızlanışları aynı bestelerle icra etme yolunu seçmişti. Bu sadâkat hissiyle, güftesiyle de bestesiyle de söylenenleri söylüyor ve denenleri diyordu.

Duygu-düşünce atlası birebir selefleriyle aynı idi. Gözleri Rehnümâ’nın gözlerinde, kulakları O’ndan gelenlere teşne; tazarru, niyaz ve iç çekişleri hep O’nun deyip ettikleri çerçevesinde cereyan ediyordu. Edep ve hayâ enginliği mercûhun râcihe tereccühü esprisine bağlı, seçeneği öyle olmuştu. O oturuş kalkışlarında O’ndan süzülüp gelenleri esas alıyor; “Denecekleri o dedi. Bana onları vird-i zeban etmek düşer.” teslimiyet-i tâmmesi içinde sürekli seleflerine saygı hissiyle oturup kalkıyor ve aksi davranışları çizgi kayması sayıyordu. Zahiren inlememiş, sızlamamış ve kendiyle yüzleşmemiş görünüyordu ama halveti yaşıyordu ve belki de halvetîlerin ilk piri oydu…

O ve selefleri, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ı (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir sarraf titizliğiyle, basiret merceğine bağlı öyle takibe almışlardı ki, güfte aynı, beste aynı, duyulan hep o canfeza nağmelerdi. Söz Sultanı, sözlerin sultanı beyanlarıyla nasıl inlemiş, nasıl sızlamışsa, ses tonu farklılığıyla nağmeler aynıydı; çünkü onlar o Kamer-i Münir’in hâlesinde her şeyi aynıyla aksettiren birer nur-efşân ayna mesabesindeydi. Dolayısıyla da Hakk’a teveccühte, O’na iç döküp sızlanmada ve nefisle hesaplaşmada hep o Rehber-i Zîşân’ın dillendirdiği argümanları kullanıyor; hemen her zaman da aynı makam ve ritimde Cenâb-ı Hannân ü Mennân’a iç döküp sızlanıyorlardı. Allah’a yalvarıp yakarmada Edep Sultanı’nın deyip ettiklerine muhalefetten korkuyor ve tir tir titreyip her hallerinde O’nun dilini kullanmaya fevkalade bir özen gösteriyorlardı.

Hazreti Zinnureyn, ruh inceliği, engin edep ve hayâsı, ailevî yakınlığıyla her dem bu hususların hâsıl ettiği varidatı yaşıyor; O’nun deyiş, ediş ve yakarışlarıyla soluklanıyordu. Bütün bunların yanında, bir münacat esprisi içinde “Yâ, yâ” nidalarıyla Münâdâ-i Münezzeh’in kapısının tokmağına dokunuyor; “Yâ men” enînleriyle, ”عِلْمُكَ بِحَالِي يُغْنِينِي عَنْ سُؤَالِي“ arz-ı halini aksettiren bir üslupla ve adeta

Her şey Sen’den, Sen ganisin,

Rabbim Sana döndüm yüzüm!

Hem evvelsin hem âhirsin,

Rabbim Sana döndüm yüzüm!..”

mazmunuyla içini döküyordu. Kur’ân-ı Kerim’i bu iç çekişlere temel esas ve vesile ittihaz ederek, mebde’den müntehaya Beyan-ı İlâhî ufkundaki bu perdeli seyahatini Hakk’a sığınmanın nuranî vesilesi sayılan “Muavvizeteyn” ile noktalıyordu; noktalıyor ve bir kısım bahtsızların, onun ruhunun ötelere kanatlanmasına sebebiyet verecekleri âna kadar da o farklı vird-i zebanına devam ediyordu. Kur’ân’ının üzerine dökülen kanlar onun İlâhî Kelam’la yürekten irtibatının şâhid-i sâdıkıdır. O gözlerini hep Kur’ân ile açıp kapamıştı ve Kelâm-ı İlahî de son kez onun dünyaya gözlerini kapıyordu.

Cenab-ı Hak, elde-dilde Kur’ân, gönülde dünya ve mâfîha mülahazaları, çağın bedbahtlarına Kur’ân ruhunu tam duyurarak, onları gırtlak ağalığından halâs edip kalbî ve ruhî hayat ufkuna i’lâ buyursun!..

***

Not: Bu makale, Çağlayan’ın 2018-Eylül sayısında neşredilen başyazıdır.

Kırık Testi: NEFİSLE YÜZLEŞMEDE HÂLEDE İLK HALKA (2)

Herkul | | KIRIK TESTI

O şahsiyet, şems-i nur-i adalet olan Hazreti Ömer’dir. Peygamberler yolunun necm-i nûrânîsi bu âbide insan akrabü’l-mukarrabîn çizgisini takipte fevkalade hassas, arzda semavîlerle atbaşı, kalbî ve ruhî hayat itibarıyla dudak ısırtacak enginlikte, Nebiler Serveri’nin mütemadi takdirleriyle serfirâz, koca koca devletlerin -buna Şecere-i Numâniye ile destanlaştırılan devlet de dâhil- yüz senede yapabildikleri ve elde ettikleri başarıları on sene gibi dar bir zaman diliminde gerçekleştirmekle rekor üstüne rekorlar kırmasına rağmen tevazu, mahviyet ve sıradanlık duygusuyla Kamer-i Münîr halesinde nurani bir konuma sahip, menendi bulunmayan, Mikâil’e denk bir erişilmezler erişilmeziydi.

O, Rehber-i Ekmel’in ve veliler serveri halifenin statiğini yapıp blokajını ortaya koydukları semâvî mirası değerlendirme ve akla durgunluk verecek seviyeye ulaştırmada -havl ve kuvvet Allah’tan, himmet Hazreti Rehnümâ’dan- sekene-i semâvâtı gıptaya sevk edecek bir kıvam sergilemiş ve mü’minleri sevinçle şahlandırmış, münafıklara da inkisarlar yaşatmıştı. Hayat-ı seniyyelerinin sonuna kadar zafer üstüne zaferlerle bir Zülkarneynlik göstermiş, ruhunun ufkuna yürüme faslında da isabetli bir halef intihabı yöntemiyle bu fani âleme veda etmişti.

Ömür boyu beraberliğini cihanlara değiştirmeyi düşünmediği Hazreti Pişdâr’ı ile berzahî hayat maiyyeti mülahazasıyla Hücre-i Saadet’e defnedilmeyi dilemiş ve öyle de olmuştu. Evet, O’na gönülden inanmış, ölesiye sevmiş, kâkül-ü gülberglerinin bir tüyünü dünyalara değiştirmeyecek bir ruh yüceliğinde bulunan insanüstü biri de başka türlü olamaz, başka türlü davranamazdı.

Hayatında, ikinci vezir, irade kahramanı, fenafillâh-bekâbillah abidesi olarak yaşadı. Ne süper güçleri yerle bir etmeye takıldı, ne cihanları hizaya getirme gururuna kapıldı ne de hakperestliği ve adaletiyle alkışlanma karşısında başı döndü, bakışı bulandı. Hatta hakkaniyet ve istikametinin hayranı vefalı kimselerin “emîru’l-mü’minîn” demelerinden rahatsızlık duydu ve çevresini hep ikaz etti. O (radıyallâhu anh), zirvenin zirvesi en önemli bir noktada bulunurken bile kendini hep âhâd-ı nastan biri bildi. Ne koruması vardı, ne de muhafız alayları.. تَوَكَّلْتُ عَلَى اللهِ demiş ve hep tek başına halkın içinde bulunmuştu.

-Keşke bütün bunlar çağın Firavun, Yezîd ve Haccac’larına bir şeyler anlatabilseydi!.. Ne var ki ölü gönüllerin, zehirlenmiş düşüncelerin, alkış budalası kendini bilmezlerin bunlardan bir şey anlayacağına vicdanım “evet” diyemiyor. Şimdi biz yokluğunda var görünen, varlıkta düz insan olmaya kapalı tali’sizlere, bu konuda söylenen her söz ve gösterilen her örneğin havada kalacağı kanaatini vurgulayıp geçelim…-

Allah’ın izniyle realize ettiği bu baş döndüren hadiselerin yanında, Nebiler Sultanı, onun daha harika şeylere imza atacağını, feyz menbaı bir kuyudan harıl harıl su çekişi şeklinde ifade etmişti ki, bu o şems-i nur-i hidayetin âlem-i manadaki kader dantelasının sadece birkaç örgüsünden ibaretti ve o mümtaz insanın daha pek çok göz kamaştıran muvaffakiyete nâil olacağını işaretliyordu. Duygu, düşünce, kabiliyet ve karakteriyle onca harika işlerine, meleklere “Eyvallah!” dedirtici aktivitelerine rağmen, o kendini hiç ender hiç görüyor; “Hesaba çekilmeden kendinizi hesaba çekiniz” beyanını hayat-ı mübarekelerinin bir düsturu gibi sayıyor ve hep o şehrâhta yürüyordu.

En başta o iç parçalayan sızlanışları, Server-i rehnümâsı ve selefi veliler serverinin vird-i zeban ettiği lal ü güher söz cevherleriyle idi; daha sonra yürek sızlatan o içten yakarışlarsa, onun inci-mercan haşiyeleri mahiyetinde iniltilerdi. O, Pişdâr-ı bîmisâl’in “akrabü’l mukarrabîn” ufku açısından kendiyle yüzleşmesi adına dediklerini sürekli meşk ediyor; o melek iniltisi zebercet beyanları Hakk’a iç döküş ve sızlanışlarında kullanıyor, onlarla nefes alıp veriyordu. Hazreti Rehnümâ ne demiş, Hakk’a iç döküşlerde hangi argümanları kullanmışsa, onları latîfe-i Rabbâniyesi üzerinde indirip kaldırıyor ve sürekli bunlarla soluklanıyordu. Zaten selef-i emcedi de aynı şeyleri yapmamış mıydı?!.

Bu ne safvet, bu ne kurbet duruluğu!.. Onca gaile ile yaka-paça olurken, hep peygamberler ufkunda yol alıyor ve vaktinin önemli bir bölümünü dua, tazarru, niyaz unvanıyla hep “Allah” deyip sızlanışlarla geçiriyordu. Hayatını, gece ve gündüzüyle, gün ve haftasıyla sürekli Hakk’a iç döküşlerle değerlendiriyor ve mukarreb ufku rüya mesâvîsiyle kendini farklı fasılalarla hep sigaya çekiyordu. Adeta,

Günahını hadden efzundur,

Bana rahmeyle Allah’ını;

Gözüm yaşı akan hundur,

Bana rahmeyle Allah’ını!

diyor ve dakikalarına dünya kadar inilti sığdırıyordu. Yoktu hayat dantelaları içinde muhasebe hissinin bulunmadığı bir an ve murakabe heyecanının inletmediği bir dakika. İşte o kendiyle yüzleşme ve iç murakabelerden birkaç damla:

Allah’ım, ayakta dururken, otururken, yatağa girip uyurken, İslam’a muvafakatim adına koru beni!.. Allah’ım, nezd-i ulûhiyetindeki hayırlarla serfirâz kıl ve şerlerden de muhafaza buyur fakiri!.. Allah’ım, Kitâb-ı Mübîn’i yürekten en ciddi tedebbür ve tefekkürle mütalaaya muvaffak eyle bendeni!.. Yarlığa Allah’ım ve kabul buyur tevbemi!.. Allah’ım kalbim katıdır ve kimse de muttali değildir o katılığa. -A Sultanım, sen ihkâk-ı hak etmeye katılık diyorsan, bu senin yüksek ufkuna mahsus bir keyfiyet; eğiliyoruz bu ince anlayış karşısında.- Sen engin hoşnutluğunla öteler istikametindeki hareketlerimle bana mülayemet lütfeyle!.. Allah’ım! Ben cimri kullarından biriyim. -Sen de cimri isen a dünyada tek dikili taşı olmayan gözümün nuru, söyle bendesi olduğun Zât aşkına, sana göre cömert kimdir?- Ne olur, israf ve tebzîre düşmeden, riya ve süm’aya sapmadan beni hep sahîce davranmaya muvaffak eyle! Her hal ve hareketimde sadece Senin rızanı ve öteler ötesini düşleyen bendegândan say beni!.. Allah’ım! Gaflet ve nisyanım çoktur. -Şem’-i tâbânım, bunlar senin kemalinin solukları.. hakkında böyle düşünenlerin de ağızları kurusun!- Rabbim! Her halükârda Zâtını, ölümü ve daha ötesini hülyalarında yaşatan kullarından eyle Ömer’im!.. Allah’ım, ubudiyet yönünde oldukça zayıfım. -A pir-i mugânım, secdede iken içten ağlayıp mâbed-i mübareki hıçkırık tufanına boğan sen değil miydin?!.- Kulluğumda bana halis niyet ve zindelik bahşeyle!..

Bu sızlanışlar, yüz yerde bu iç döküşler, bu iniltiler ve kendiyle yüzleşmeler, topyekûn geniş bir coğrafyada gönüllere Allah sevgisini, Peygamber muhabbetini işleyen ve aşılayan o şems-i nur-i hidayete ait. -Sunumdaki kusur Kıtmîr’in- Mezâyâ adına edip eylediklerini nisyana gömerek, sıradan bir insan edasıyla yüzü hep yerde, meleklere parmak ısırtacak bu içten sızlanışlar, âbide-i adaletin arkadakilere diriliş vaad eden “akrabü’l-mukarrabîn” soluklarıydı.

O temiz simada bunları görünce bir imrenme geliyor hüşyâr vicdanlara ve dudaklardan, “Keşke bu incelik ve derinliğin yüzde biri olsun günümüzün nefisperest, para-pul bendeleri sergerdanlarında bulunabilseydi!” dökülüyor…

Bu hususa da bir noktalı virgül koyarken içimden sana şöyle seslenmek geliyor:

Sen selefin ve o Mutlak Rehber’in gibi, her zaman iç derinliğiyle melekleri imrendirecek bir hayat yaşadın ve bizler gibi düşe-kalka yürüyen yol yorgunlarına nur-efşân ve yanıltmayan örnek bir pusula oldun. Anlamadı çoklarımız sencileyin hayatın gerçek renk ve desenini!.. Anlayabilseydik ve anlayabilseydi dünya muhabbetiyle başı dönmüş, bakışı bulanmış kem sergerdanlar, dünyamız imrendiren ütopik bir hal alacaktı. Heyhat, onlar bilerek dünya hayatını ötelere ve ötelerin de ötesine tercih ederek iç içe haybetler yaşadı ve yaşattılar; bütün dünya onların yüzünden İslam’ı bir terör topluluğu olarak değerlendirdi.. ve olan da bütün Müslümanlara ve bize oldu…

Ey boyuna erişilmez yüksek kamet!.. Kırık-dökük ifadelerimle seni şayet engin ufkunun dûnuna çektimse, densizliğime ver ve bu kapı kulunu bağışla!.. Sizi hep andım, anmaya devam edeceğim; etmemem de mümkün değil, zira beyanı sözlerin sultanı Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın عَلَيْكُمْ بِسُنَّتِي وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ irşadıyla, sizler hayat-ı seniyyelerinizle gönüllerimize emanet birer feyiz kaynağı oldunuz.

***

Not: Bu makale, Çağlayan’ın 2018-Ağustos sayısında neşredilen başyazıdır.