Posts Tagged ‘Habeşistan’a hicret’

Bamteli: DEĞMEZ Mİ?!.

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Ne acıdır, Allah’a doğru giderken takılıp yolda kalmak!..

İnsan, kendiyle yüzleşirse, kendini doğru okur; kendinde olup-biten şeyleri okur. Bununla bir taraftan bu fihristi değerlendirerek tekvinî emirleri hallaç etmeye yönelir; bir diğer taraftan da Rabbiyle olan münasebetlerinin ne ölçüde olduğunu kontrol eder. Daha sıkı durması gerekiyorsa, daha sıkı durur; düşe-kalka yürüyorsa şayet, koltuk değneği aramaya koşar ve birilerine dayanır. Büyüklerin, selef-i sâlihînin yaptığı gibi, “İçimde şu olumsuz duygular var, şu hisler var. Allah aşkına, bana bir şeyler söyleyin de ben bunlardan sıyrılayım!” der. Kendini bir hasta gibi, hâzık hekim saydığı insanların kucağına atar, “Ne olur, derdime bir derman; ne olur, derdime derman!” der.

Böyleleri -Allah’ın izniyle- patikalarda bile şaşırmadan asfaltta yürüyor gibi yürür giderler. Öbürleri, şehrâhta yürüyormuş gibi görünürler ama patikada olandan daha fazla tökezlerler, kapaklanırlar; düşe-kalka yürürler ve hiç farkına varmadan bir yerde de takılır yollarda kalırlar. Ne acıdır, Allah’a doğru giderken takılıp yolda kalmak!..

Onun için Cenâb-ı Hak, imanı nasip etmiş, lütfetmiş. Elimizde değil… Öyle bir ortamda neş’et ettiğimizden dolayı, bazılarımız -bir yönüyle- anne-babanın bu mevzuda sergiledikleri tavır ve davranışlarla taklidî bir şeye ulaşmışızdır. Bazılarımız bulmuştur sağlam bir insan, bir mürşîd… “Her mürşide el verme ki, yolunu sarpa uğratır / Mürşidi kâmil olanın, yolu gayet âsân imiş.” der, Niyazî-i Mısrî. Allah, bazılarımızın yolunu bir mürşide uğratmıştır; o mürşîd de o insanların ellerinden tutmuş, istifhamlarını gidermiş, tereddütlerini izale etmiş ve görmeleri gerekli olan şeyi hakkıyla görmeye onları hazırlamıştır, Allah’ın izniyle.

   Hizmet, Söğüt’ün bağrındaki metamorfozla kozadan kelebeğe yürüme vetiresi türünden bir süreç mi yaşıyor?

Biraz evvel bir arkadaşımızın dediği gibi: “Şimdi bir metamorfoz mu yaşıyoruz?” Yani dar bir alandaydık, tırtıl gibi idik; Kayı Boyu’nun Söğüt’te bir tırtıldan metamorfoz ile bir kelebeğe dönüşmesi ve sonra bütün âlemde, cihanın dört bir yanında pervaz edip dönmesi gibi, acaba biz de ona doğru mu gidiyoruz, bir metamorfoz mu yaşıyoruz?!. Bu tazyiklerle, bu reddedilişlerle, bu bir türlü sindirilemeyişlerle, kabul edilmeyişlerle, taziplerle, tehcirlerle, tehditlerle, tenkillerle, hapse atılmalarla, işkence görmelerle, acaba Cenâb-ı Hak bir metamorfoz mu yaşatacak bize?!..

Arkadaşın dediği doğru gibi; galiba Allah (celle celâluhu) öyle bir metamorfoz yaşatıyor. Diyor ki: Dar bir Türkiye’de anlatacağınız şeyleri, siz, ancak bir ülkenin insanına o darlıkta anlatabilirdiniz. Oysaki taahhüt ettiğiniz, üzerinize aldığınız mesaj, evrensel bir mesaj, dünyanın dört bir yanına duyurulması gerekli olan bir emanet. Bunu da her nesil nereye kadar götürecekse, oraya kadar götürmekle mükellef!..

Öyle bir mefkûreye gönlünü kaptıran bir insan, himmetini âlî tutar, öyle büyük şeyler düşünür ki!.. Aslında, “Allah’ın izniyle Cenâb-ı Hak imkan ve fırsat verirse bana, beni o işte istihdam ederse şayet, bir helezon yapmaya muvaffak kılarsa, o helezonun bir ucunu da Cennet’in kapısına dayamaya muvaffak kılarsa, ben, ona bile tâlibim!” demeli, çok âlî şeylere tâlip olmalı!.. Dûn himmet olmamalı, bayağı bir himmet olmamalı; çok büyük şeyler istemeli Allah’tan!..

Fakat bütün bunların yanında kendini alabildiğine küçük görmeli!.. “Ey benim Yüce Allah’ım! Büyük, yalnız Sen’sin! Sen, o Allah’sın ki; karınca gibi termitlere kocaman kubbeler yaptırtıyorsun. Ahsen-i takvîme mazhar ettiğin insanı, dünya çapında bütün insanlığı istiap edebilecek bir çatıyı inşâ etmeye niye muvaffak kılmayacaksın ki?!. Ahsen-i takvîme mazhar etmişsin; insan, ne karıncadır, ne termittir, ne örümcektir, ne de sinek. Sen’in لَقَدْ خَلَقْنَا اْلإِنْسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ “Muhakkak ki Biz insanı, en güzel şekil ve en mükemmel kıvamda yarattık.” (Tîn, 95/4-5) dediğin, tebcîl ettiğin ve melâike-i kirâma, “İşte bu kıbleye doğru yönelin!” dediğin, Hazreti Âdem’e doğru onları yönlendirdiğin insanoğlu…

İnsana bu büyük işleri yaptırtması, Cenâb-ı Hakk’ın kudret-i bâhiresinden, irâde-i şâmilesinden, meşîet-i Sübhâniyesinden, ilm-i muhîtinden uzak değil ki, olmasın!.. Evet, O (celle celâluhu) her şeye kâdirdir. “Kün, fe-kân!” tezgâhında, her şey bir “Ol!” deyivermekle oluverir, Allah’ın izni ve inayetiyle. Ama siz o meseleyi nereye kadar götürürsünüz? Geçmiştekilere bakın! Râşid Halifeler (radıyallâhu anhüm), o Kamer-i Münîr’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) etrafında hâle idiler, ışık halkaları halinde idiler. Bir yere kadar götürdüler, bir yerde önleri kesildi; “Oraya kadar!” Arkadan gelenlere emanet ettiler; onlar da o emanete sahip çıktı ve alıp bir yere kadar götürdüler. Birileri, başka bir yere kadar götürdü, götürdü… Bidayette arz ettiğim gibi, himmetlerini âlî tuttular, yolda uykuya dalmadılar. Yolda kendini uykuya salan, âlem gider de, o kalır, kaldığı yerde. Âlem, gider de, o kalır, kaldığı yerde!..

   Türkiye’de bazı kapıların size kapanmasından dolayı müteessir olmayın; Allah, Müfettihü’l-ebvâb’dır; dilerse, bir kapıya bedel bin kapı açar!..

Bu emanet, bu gün sizin üzerinizde ise, bunu falanı-filanı idare edenlerden beklemeyin! Onlar, idare tutkusuyla, şöhret tutkusuyla, sadece kendi iktidar ve kendi saltanatlarını sağlama bağlama adına ellerinden gelen elli türlü argümana başvururlar. Elli türlü demagojiye başvururlar; Makyavelistçe hareket ederler. Ama siz kendini tamamen “i’lâ-ı Kelimetullah”a adamış, “Nâm-ı Celîl-i İlahî her yerde bayrak gibi dalgalansın. Şu ezan-ı Muhammedî, her yerde -bizim minarelerimizden yükseldiği gibi- yükselsin!” mülahazasına bağlı insanlar olarak hareket ederseniz, Allah da (celle celâluhu) önünüzde kale kapıları gibi ne kapılar açar, ne kapılar açar!..

Zira O (celle celâluhu), Müfettihü’l-ebvâb’dır. Türkiye’de bazı kapıların size kapandığına müteessir olmayın. “Bir kapı bend ederse, bin kapı eyler küşâd / Hazreti Allah, efendi, Müfettihü’l-ebvâb’dır.” Evet, O, bir kapı bend ederse, kapatırsa, bin kapı eyler küşâd. Küşâd, açmak, açılış yapmak manasına Farsça bir kelime; küşâd eyler, “açar” demek. “Hazreti Allah, efendi, Müfettihü’l-ebvâb’dır.” diyor, Hak dostu.

Siz de يَا مُفَتِّحَ اْلأَبْوَابِ، اِفْتَحْ لَنَا خَيْرَ الْبَابِ “Ey en açılmaz kapıları açtıran, en sarp yokuşları aştıran Rabbimiz!.. Bize de hayırlı kapılar aç; problemlerimizin halli için ferec ve mahreç nasip eyle.” deyin. Hem de sadece خَيْرَ الْبَابِ “en hayırlı bir kapı” değil, أَبْوَابًا كَثيِرَةً بِالْخَيْرِ “hayırlı çok kapılar” aç Allah’ım bize!.. Sen’in nâm-ı Celîlini, Habîb’inin nâm-ı Celîlini duymadık insan kalmasın.

Herkese onu -belli ölçüde- götürelim. Onlar içinde -bir yönüyle- “Biz de sizdeniz!” diyenler olsun, saff-ı evveli teşkil edenler; “Size sempati duyuyoruz!” diyenler olsun; “Size karşı çıkmıyoruz!” diyenler olsun; “Sizin ile anlaşılabilir!” diyenler olsun; “Sizi radikal görmüyoruz!” diyenler olsun; “Sizin ile dünya huzuru temin edilebilir!” diyenler olsun… O “kabul” hangi çerçevede, hangi seviyede olursa olsun, bu, sizin için bir kazanımdır ve nezd-i Ulûhiyette hora geçen hususlardandır. Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm’ı (sallallâhu aleyhi ve sellem) şâd eden, şâd u hürrem eden, odur.

   Neticede O’nun sofrasına oturup “Kardeşlerim!..” hitabına mazhar olmak varsa, zindana, işkenceye, hicrete, çekilen her şeye değmez mi?!.

Bugün bir arkadaşınız bir rüya aktardı. Şimdiye kadar Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) yüzlerce hadisede temessül buyurdu. O mazlumların, mağdurların, zulme uğrayanların, gadre uğrayanların, azledilenlerin, tevkif edilenlerin, ta’zîb edilenlerin gördüğü belki beş yüze yakın müşahedede, bazen doğrudan doğruya, yakazaten, bazen de rüyada Efendimiz temessül buyuruyor. Râşid Halifeler efendilerimiz de geliyorlar fakat benim arkadaşlardan dinlediğim kadarıyla yüzde ellisinde Efendimiz var. Bugün de beni ağlatan bir şey oldu; bir kardeşimiz orada gördüğü bir rüyayı hemen yazmış, bir arkadaşımıza dikte etmiş; o da getirdi, bana okudu:

“Zindanda… Sıkıntı içindeyiz, orada.” O türlü yerlere, o hücrelere girmeyen, orada işkence görmeyen, orada o gardiyanların tafrasına maruz kalmayan, orada hakaret görmeyen insan, orada ne türlü -Freud’un ifadesiyle- anguazların yaşandığını bilemez. Şefkat âbidesi, o türlü tazyikler altında, sarsılmasınlar diye geliyor, ara sıra aralarına giriyor, “Bakın, Ben sizinle beraberim!” diyor. Sana can kurban! Sen bizim ile beraber olduktan sonra, ömür boyu olsa katlanırız ona!.. Ve bunu böyle diyenlerin sayısı da -eskilerin ifadesiyle- “layü’ad ve layühsâ” sayılamayacak kadar çok.

Yine teşrif buyuruyor; o arkadaşın anlattığına göre, arkasındakilere diyor ki: “Şuraya üç tane sofra serin! Oraya Benim bu hücrelerdeki, zindanlardaki kardeşlerim otursun! Bu ortadaki sofraya Ben oturayım. Bu son, üçüncü sofraya da benim sahabilerim otursun!” Sahabîlerden biri, belki de bir kaçı: “Yâ Rasûlallah! Niye öyle?!. ” diye soruyor. Buyuruyor ki: “Onlar, Benim âhirzamanda gelen kardeşlerim!..”

Teveccüh bu olunca, bence, insan, preslense, paletler altında kalsa bile, yeğdir, değer!.. O (sallallâhu aleyhi ve sellem) sizin ile beraber ise, varsın Allah’tan kopmuş insanlar, sizi karşılarına alsınlar, size işkence etsinler, azaba doymazlık, ta’zîbe doymazlık içinde tazip üstüne tazipte bulunsunlar!.. Ne önemi olur, Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) sizinle beraber olduktan sonra, Allah’ın teveccühü sizinle beraber olduktan sonra!.. Yarınsız insanlar, bugün mutlu ve mesut yaşayabilirler ama yarını olan insanlar, bence, yarınları için çalışmalılar; dünyada yarınları için, kabirde yarınları için, âhirette yarınları için, yarınlar ötesi yarınlar diyeceğim Cenâb-ı Hakk’ın Cemâl-i bâ-Kemâlini müşahede yarınları için, Cuma yamaçlarında Zât-ı Ulûhiyeti temâşâ yarınları için. Cenâb-ı Hak, bu “yarın”lar ile serfirâz kılsın sizleri!..

  Ne nankörlük ne de kibir; tahdîs-i nimet şiarımız olmalı!..

Hani siz, deseniz de, demeseniz de, şöyle de düşünüyor olabilirsiniz: Biz zaten bu meseleye dilbesteyiz, Allah’ın izni ve inayetiyle. Hiçbir şey görmesek, hiçbir rüya ile bu mevzuda teyîd almasak, hiçbir yakaza ile harekete ve metafizik bir gerilime geçmesek de şu andaki konumumuz itibarıyla Allah’a binlerce hamd ü senâ olsun!.. Bizi Müslüman yaratmış, dünya muhabbetini kalbimizden silip atmış; bizi cebrî olarak Kendine tevcih etmiş, sonra da demiş ki: Siz, misyonunuz itibarıyla dar Türkiye’nin adamları değilsiniz. Fakat ihtiyarî olarak hicret yapmamıştınız; Ben de ensenize hafif birer tokat, şefkat tokadı vurarak, sizi cebrî hicrete sevk ediyorum! Dağılın dünyanın dört bir yanına. Müslümanlığı, Asr-ı Saadet’te yaşanan şekliyle insanlığa tanıtın! Herkesle kucaklaşan insanları; siyahıyla, beyazıyla, pembesiyle, turuncusuyla, herkes ile kucaklaşan insanları, herkese bağrını açan insanları dünyaya gösterin.

O Türkçe Dil Olimpiyatları’nda gördüğünüz gibi, siyah ile beyaz, birbirine sarılıyor. Bir dönemde o onu yer zannediyordu, o da onu yer zannediyordu. Beyazlar dünyasında “Siyahlar, beyazları yiyor; yamyamlar, insan yiyor!” diyorlardı. Belki o dünyada da “Aman beyazların dünyasına uğramayın; onlar, yamyam gibi insanları yerler!” diyorlardı. Fakat orada -siz de gözünüzle görmüşsünüzdür- siyah ile beyazın, birbirlerine sarılırken, ayrılma hicranıyla hıçkıra hıçkıra ağladıklarına şahit oldum. Böyle bir birleşme, kubbedeki taşlar gibi başbaşa verme; dünya çapında böyle bir çatı oluşturma… Allah, sizi böyle çok önemli bir gâye-i hayalde istihdam buyuruyorsa; bu uğurda her şeye katlanılır, her şey çekilir; “Offf!”lar yerine “Oooh be!” filan denir, bu türlü şeyler karşısında.

Bir de bu arada “Biz kim, bu kocaman vazife nerede?!.” falan diyebilirsiniz, böyle düşünebilirsiniz. O da size ait faziletin ayrı bir derinliği; zaten işin büyüklüğü orada. Bir taraftan o İlahî nimetleri görmek, ihsanları görmek; diğer yandan onların Allah’tan olduğunu bilmek. Görmemek, nankörlük olur; görüp kendine vermek, kibir olur, gurur olur, ucub olur, fahir olur ki batanları batıran hastalıklar, virüslerdir bunlar.

Bir taraftan nankörlüğe girmemek, bir taraftan da kibre, gurura, ucba, kendini beğenmeye düşmemek için diyeceksiniz ki: “Evet bu güzellikler var! Fakat güzellikler, bana lütfedenindir; benim değildir.” Hani bir insan, süslü bir hil’ati giymiş de güzel olmuş; edasına, endamına, numarasına uygun bir şey giymiş ve “Aman ne güzel oldum!” falan demiş. Hazreti Pîr’in bu mevzuyu anlatırken dediği gibi, “Evet, ben güzelleştim. Fakat güzellik libasındır ve dolayısıyla libası bana giydirenindir; benim değildir.” demelidir ki, insan “tahdîs-i nimet”te bulunmuş olsun, hem küfrandan hem de fahirden kurtulsun.

Bu düşünceyle, اَلْحَمْدُ لِلَّهِ demek.. اَلشُّكْرُ لِلَّهِ demek.. اَلْمِنَّةُ لِلَّهِ demek. Bu mülahazayla, Cenâb-ı Hakk’ın (celle celâluhu) üzerinizdeki nimetlerini hatırlayabilir, yâd edebilir ve yüreğinizden koparcasına hamd ü senâ ile metafizik gerilime geçebilirsiniz.

   “Cebrî hicret” ile gidenlerin, gayr-ı müslim şahıs veya devletlere sığınmaları, zillet midir?

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de Mekke-i Mükerreme’den Medine-i Münevvere’ye hicret buyurdu. O gün Medine’nin çevresi, Yahudiler ile muhât idi; Kaynuka, Kureyza, Nadır Yahudileri ve yanı başlarında Hayber saltanatları vardı. Orada o Evs ve Hazrec’den çokları da henüz iman etmemişlerdi. Yetmiş, seksen veya yüz insanın iman etmesiyle, orayı bir güven yeri sayarak, onlar tarafından himaye göreceğine inanarak, Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) maskat-ı re’si (doğum yeri) olan, tev’emi (ikizi) Kâbe’den ayrıldı; oraya gitti. Hicran duyarak ayrıldı.

Bilirsiniz, Mekke’den ayrılırken döndü, Beytullâh’a karşı baktı: “Eğer kavmim beni senden uzaklaştırmasaydı, ben uzaklaşmazdım!” dedi. Canım çıksın; gözyaşları şakır şakır akmaya başladı. İnsan idi… Sabırlı idi, mukavemetli idi, immün sistemi çok güçlü idi, yani “iman-ı billah”ı, “marifetullah”ı, “muhabbetullah”ı, “zevk-i rûhânî”si aşkındı ama -bir yönüyle- O da insandı. Doğduğu yer, maskat-ı re’si, annesinin evi, kardeşlerinin-dostlarının bulunduğu yer… Orada O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) suikast yapmayı planlıyorlardı; O da ayrılma mecburiyetinde kalıyordu.

Bu, zillet değildi; bu, bir yönüyle her yerde Ruh-i Revân-i Muhammedî’nin şehbal açmasına bir yolculuk idi, bir seyahat idi. Şöyle-böyle Kendisine kucak açanları değerlendirerek, Allah’ın izni ve inayetiyle, düşündüğü gibi de olmuştu. Gün geldi, Mekke’ye göre sadece onda bir sayılan o Medine, âdetâ cihanın pâyitahtı haline geldi. O güne kadar adı “Yesrib” idi, silindi; birden bire “medeniyet merkezi” manasına “Medine” dendi. Medine dendi; ad, değişti. İnsanlar da duygu-düşünce değişikliği yaşadı. Her şey değişti orada, her şey güllük-gülistanlığa döndü.

O (sallallâhu aleyhi ve sellem) da cebrî bir hicret yapmıştı. Gayr-ı müslim şahıs ve devletlere sığınma… Hayır, O, bir izzet peşinde idi esasen; Cenâb-ı Hakk’ın emriyle öyle yapmıştı. Biz de öyle yapılacağı mülahazasıyla O’nun yaptığı gibi yapıyoruz; zâlimin işini kolaylaştırmama, bize zulmetmelerine fırsat vermeme, onları şaşırtma mülahazasıyla. Bir tabya idi bunlar; farklı bir mevzilenme idi bunlar; farklı bir müdafaa tarzıydı bunlar. Dolasıyla farklı oluşumlara sebebiyet verecekti.

   Medine’ye hicret eden Allah Rasûlü izzetliydi; Habeşistan’a sığınan Ashâb-ı Kirâm azizdi; günümüzün cebrî muhacirleri de zilletten fersah fersah uzak birer mefkûre kahramanıdır.

Bu açıdan, günümüzde de şuradaki bilmem radikal, taşkın, insanları öldürmekle -televizyon kameraları karşısında insanları kesmekle- kendilerini ifade etmeye çalışan, vahşî ruhların İslam’ın çehresini karartmasına karşılık, bir yerde o aydın çehreyi kendi aydınlığı ile gösterecek insanlara ihtiyaç vardı. Allah, sizi saçtı-savurdu tohumlar gibi, dünyanın dört bir yanına, tâ İslamiyet’in o güzel çehresini gösteresiniz. İster ülke-devlet olarak, ister sergerdanlar olarak, isterse serkârlar olarak, o gaddarların dünyasından başka taraflara tohumlar gibi saçtı, fideler gibi dikti; mevsimi gelince o tohum başağa yürüyecekti. İhlasın derinliğine göre, bire yedi başak, on başak verecekti; her başak, yüz dâne verecekti; birden bire sizin kendi ülkenizdeki “bir”, yedi yüz olacaktı, Allah’ın izni ve inayetiyle.

Şimdi cebrî hicret de -bir yönüyle- bu mülahazaya bağlı bir göç. Bir yüksek gâye-i hayal demek bu. Ha bunu biz düşünemedik; zamanında gönüllü -gerektiği ölçüde- gidemedik!.. Dâussıla duygusu, burnumuzun kemiklerini sızlatıyor. İzzet Molla’nın çok iyi bildiğiniz sözü: “Ben usanmam gözümün nuru cefadan ama / Ne de olmasa cefadan usanır, candır bu!” Normal; dâussıla, burnumuzun kemiklerini sızlatabilir. Fakat o, Cenâb-ı Hakk’ın istihdamı alanında hizmet etme nimeti ve hele onun gelecek adına vadettiği şeyler açısından bakınca… Biraz evvelki “sofralar” mülahazasını, rica ederim, nazardan dûr etmeyin!.. “Kardeşim, kardeşlerim!” dediği insanlardan olma iştiyakını nazardan dûr etmeyin!..

O seviyeye gelecekseniz, muvakkaten böyle bir ızdırap ve böyle bir sancı, annenin çocuğunu doğurmadaki sancısı gibi bir şeydir. O doğum tahakkuk ettikten sonra, her şey unutuluyor; o yavru bağra basılıyor âdeta. Bir yönüyle anne yeniden kendisinin var olması gibi bir duyguya kendini salıyor. Muvakkaten, öyle bir doğum sancısı gibi bir şey!.. Evet, muvakkat bir sancı vardır; fakat sonunda işte öyle bir netice olacaksa, bence, buna “eyvallah!” denir, اَلْحَمْدُ لِلَّهِ denir, اَلشُّكْرُ لِلَّهِ denir, zannediyorum. İnşaallah yakın gelecekte onu görürsünüz. Bir; meseleye öyle bakmalı.

Ashâb-ı Kirâm’ın Habeşistan’a hicreti de bu zaviyeden değerlendirilebilir: Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Tâif’e gitmeyi de -esasen- denedi; fakat oradakiler sözden-sazdan anlamayan ekâbir idi. O’na karşı saygısızca davrandılar. Fakat Habeşistan’da evvela onları dışarıdan gelmiş birer misafir olarak kabul ettiler. Sonra bir de hislerini alınca… Sizin arkadaşlarınızın hislerini, düşüncelerini alınca bölge insanlarının gönüllerini açmaları gibi… “Hazreti Mesih hakkında düşünceniz nedir?” deyince, Hazreti Cafer ilgili ayetleri okudu. Meryem Sûresi’nde (19/16-36) ve Âl-i İmran Sûresi’nde (3/35-63) tafsîlen anlatılıyor. Hazreti Meryem ve Hazreti Mesih’e ait vakıaları Kur’an’dan dinleyince, gözyaşlarını tutamadı Necâşî; yere indi, Hazreti Cafer İbn Ebî Tâlib’in yanına geldi. Elindeki sopa ile işaret etti; “Vallahi sizin ile bizim aramızda bu çizgi kadar fark yok!” dedi.

Şimdi bu yine, hicret ile -esasen- bir yerde tohum saçma idi; bir fideyi ekme demekti; bazı fideleri sürgüne hazırlama demekti. Ve bir gün onlar, ser çekecek ve nicelerinin başına gölgelik yapacaklardı, Allah’ın izniyle. Cafer İbn Ebî Tâlib’in riyasetinde gitmişlerdi. O’nun (radıyallâhu anh) hayatı hep böyle geçti. Medine-i Münevvere’ye Hayber vakıası esnasında döndü. Beş-altı sene sonra da -efendim- Mu’te vakıasında ruhunun ufkuna yürüdü, ordunun başında iken yürüdü. Başka bir derdi de yoktu. Hazreti Ali’nin ağabeyi, Ebu Tâlib’in oğullarının büyüğü, Cafer İbn Ebî Tâlib; o da o misyonu eda etmişti.

Dünyanın dört bir yanına giden arkadaşlarımız, inşaallah bu duyguyla, bu düşünceyle kendilerine terettüp eden misyonu edâ ederler ki bu katiyen zillet değil, aşağılık kompleksi değildir.

   Ülkemizde kadın, erkek ve bebeklere kadar uzanan zulmü, değişik milletlere anlatmak, kendi vatanımızı başkalarına şikâyet sayılır mı?

O benim vatanıma canım kurban olsun!.. O, “anaların vatanı”dır. O güzel vatan, Anadolu!.. “Küçük Asya” dediğimiz Anadolu!.. Analar her zaman dolu dolu evlatlar doğurmuş ve onlar her zaman -Mâlik İbn Nebi’nin ifadesiyle- “Âlem-i İslam’ın şimalinde, Devlet-i Aliyye-i Osmaniye olmasaydı, yeryüzünde Müslümanlık olmazdı!” dedirten hizmetler görmüşlerdir. İşte o evlatları doğurdu, o Anadolu.

O Anadolu, öyle bir ülke; o millet de öyle bir millet. Ama bugün onun başına musallat olan hükûmet, başka bir mesele. O hükûmetin içinde de -esasen- o zulmü, o ihtilâsı, o harâmîliği, o hırsızlığı irtikâp edenler, mahdut bir sınıf. Zannediyorum bir zelzele ile sarsıldıkları zaman, bir fay kırılmasıyla dağıldıkları zaman, bakacaksınız ki, o cephede sadece yirmi-otuz tane insan kalmış. Diğerleri, belli dönemlerde olduğu gibi, yine sizin İnternetlerinizin tuşlarına dokunup diyecekler ki: “Hakkınızı helal edin; hakkınızı yedik, sizin hakkınızda nâ-sezâ, nâ-becâ dırıltılarda bulunduk!” “Dırıltı” tabirine kırılmadınız, değil mi? “Dırıltılarda bulunduk!” diyecekler.

Evet, şimdi vatanın-milletin aleyhinde bulunmak başka bir meseledir; fakat o zulmü revâ görenlerin aleyhinde olmak ayrı bir meseledir. Medine’nin, Şam’ın aleyhinde olma değildir mesele; birinin aleyhinde olma söz konusu ise, Haccâc-ı Zâlim’in aleyhinde olma, Yezîd’in aleyhinde olma, bir manada Abdülmelik’in aleyhinde olma, Mervan’ın aleyhinde olma söz konusudur. Bunlar, o ülkenin, o beldenin, o muhitin insanının aleyhinde olma demek değildir.

Nasıl olursunuz ki?!. Şam’daki o Emevîler, Endülüs’ü fethettiler, bir yönüyle, Tarık İbn Ziyad ile. Ve sekiz asır orayı Batı Rönesans’ına ekollük yapacak bir ülke haline getirdiler. Nasıl diyebilirsiniz? Nasıl diyebilirsiniz ki, Abbasîler bir yerde, başkalarını yıktı, Bağdat’ta bir saltanat kurdular ama Rafizî yayılmasına karşı surlar-setler oluşturdular. Ve aynı zamanda ilme bir gelişme hızı verdiler ki, dördüncü-beşinci asırda, küre-i arzın çapını ölçecek insanlar yetişti. Beni Musa -hep arz ediyorum- küre-i arzın çapını ölçtüler; kaç metre? Meseleyi oraya kadar götürdüler, Allah’ın izni ve inayetiyle. Uçma denemeleri yaptılar. İbn Sina’lar yetiştirdiler, Harizmî’ler yetiştirdiler, Râzî’ler yetiştirdiler. Dünya tababetinde İbn Sina’nın kitapları yedi-sekiz asır okundu. Râzî’nin kitapları, yedi-sekiz asır okundu.

Dolayısıyla ülkenin kadınına da erkeğine de, ricâline de nisâsına da, şebâbına da kühûlüne de, şuyûhuna da (gencine, olgununa, yaşlısına da) canım kurban olsun. Can kurban olduğum bir ülkedir o ülke!.. Fakat bazen talihsizlikler yaşamış; bir yönüyle, liyâkati olmayan bir kısım kimseler gelmiş, musallat olmuşlardır. Ama saf, temiz, duru millet, hüsnüzannına yenik düşmüş; onları gerçekten o işin, o meselenin biricik temsilcisi gibi görme yanlışlığına düşmüştür, zühûlüne maruz kalmıştır.

   Engel olamadığımız bir zulmü başkalarına duyurmak, ne günahtır ne vebaldir ne de millete saygısızlıktır; aksine onu durdurmaya vesile olması ihtimaline binaen bir vecibedir.

Evet, bu açıdan vatana, millete karşı saygısızlık değil. Elbette değişik milletlere anlatacaklar o zulmü, tâ dünya -bir yönüyle- zulme “Dur!” desin artık. Cenâb-ı Hak o mübarek ülkeyi, bölgeyi dağılmaktan, saçılmaktan muhafaza buyursun! Yurdumuzdur… Orada evimize el koymuşlardır, malımıza-mülkümüze el koymuşlardır; önemli değil bunlar. Bizim, dünyada zaten dikili bir taşımız yok. Her şeyimize el koysalar bile, bu ülke bizim olsun yeter!

Amma, başındaki insanlar, o işe yetmez. Yetmediklerini gösterdi, kendilerini problemler sarmalı içinde buldular ve şimdi çırpınıp duruyorlar: “Şuraya mı dilencilik yapsak, buraya mı dilencilik yapsak?!.” Sizi yok etme, yıkma adına etrafa para saçmak suretiyle kin ve nefretlerini, rezaletlerini ortaya döküyorlar. Bu kadar yakışıksız laflar ettim ve siz de bundan rahatsız oldu iseniz, bağışlamanızı rica edeceğim.

Zannediyorum, dünyanın zaten değişik yerlerinde çok farklı ad ve unvanlarla bir kısım hukukî müesseseler -aynı zamanda müeyyide hakkı, yaptırım hakkı olan müesseseler- yeni yeni bir şeyler yapıyorlar. Duydukça, olup-bitenleri duydukça seslerini yükseltiyorlar.

Şu kadar çocuğun, anne kucağında, memede, belki süt emme imkânı bile bulamadan, hücrelerde, zindanlarda ağlayıp durduğu ve bazen ağlamalara bile makul cevap verilemediği gibi hallere dünya yavaş yavaş muttali oluyor. Hanımın kocasından ayrı düştüğü, kocanın hanımından ayrı düştüğü.. ikisini de içeriye almışlarsa şayet, biri ayrı hücrede, öbürü ayrı hücrede.. başka zalimlerin yapmadıkları şeylere maruz kalma işi… Bunlar, elbette ki ülkemizin-milletimizin aleyhinde olmadan anlatılmalı. Esas bu işi yapanlar, adlî, idarî, siyasî, istihbârî, mülkî kimlerse şayet, onları anlatmak, hususiyle o mesâvîyi, o günahları irtikâp eden kimseleri nazara vermek, “Bir bunları dinleyin.. gözcü olarak bir gidin.. bir o zindanlara kulak verin.. bir oradaki insanların diyeceklerine kulak verin!” demek; bu, inanan insanların meşru hakkıdır. Bu hak, ne günahtır, ne vebaldir, ne de millete karşı, vatana karşı saygısızlıktır.

Haktır; hatta o hakkı kullanmamak ve zulmü duyurmamak bir yönüyle vebaldir. Zulüm duyurulmadığı takdirde, onlar hâlâ o zulme devam edeceklerinden dolayı, belki Allah, sorguya tâbî tutacaktır: “Neden kendinizi anlatmadınız? Neden o zâlimleri dünyaya duyurmadınız?!” diye Cenâb-ı Hak, sîğaya çekecektir.

Bu açıdan, hiçbir kötülük yapmamış, kötü hiçbir şey yapmadığı halde dünyanın dört bir yanına sürgüne mecbur bırakılmış insanlar, elbette maruz kaldıkları zulümleri zâlimin işini kolaylaştırmama adına anlatmalıdırlar. Zira zalimin işini kolaylaştırma en büyük veballerdendir. Zalimin işini kolaylaştırmama adına yapılması gerekenler yapılmalıdır. Hazreti Musa (aleyhisselam), zalimin işini kolaylaştırmama adına, dönüp “Özür dilerim ey Amnofis! Sen biraz arkadan koşturdun, zahmet çektin, kusura bakma!” falan dememiştir. Hazreti Nuh (aleyhisselam), dememiştir. Hazreti İbrahim (aleyhisselam), dememiştir. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) dememiştir. Hiç kimse dememiştir. Demek, zalimden özür dilemek, zulme iştirak etme demektir.

Allah, onları hakiki hidayete erdirsin!.. اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ hakikatiyle serfirâz kılsın! Bu yanlış yoldan dönmeye muvaffak eylesin! Size-bize de sabr-ı cemîl ihsan eylesin!.. Yol, doğru; yöntem, doğru; hedef, doğru… Çekilen bir kısım sıkıntılar var; olsun, ne gam!.. Günahlarımıza kefaret olacak; varsın, olsun!.. اَلْحَمْدُ لِلَّهِ عَلَى كُلِّ حَالٍ، سِوَى الْكُفْرِ وَالضَّلاَلِ “Küfür ve dalâlet dışında her türlü halimiz için Allah’a hamdolsun.”

Bamteli: Off Bile Demediler, Off Bile Demeyeceğiz!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi (iki ayrı hasbihalden müteşekkil) haftanın Bamteli sohbetinde özetle şu hususları dile getirdi:

İnananlara kan kusturan o Ebu Cehiller, o Utbeler, o Şeybeler hiçbir dönemde eksik olmamıştır.

*Garaz, insanı kör, sağır ve kalbsiz hale getirir. O garaz marazından uzak durmak lazım. Kin ve intikam duygusu, insanı insanlığından çıkarır, hayvanların daha dûnuna indirir ve saldırgan bir canavar haline getirir.

*Fakat mü’mine düşen vazife: Kin ve intikam duygusuna yenilmiş kimselerin türlü olumsuzlukları karşısında dahi tavrını bozmamak ve o duruma düşmemektir. “Herkes kayıyor, düşüyor, devriliyor, dökülüyor; bizim kaymamızda da bir mahzur yok!” mülahazasına kapılmadan, en kaygan yerleri kaymadan aşmaya bakmak ve karakterini koruyarak en olumsuz durumda bile dimdik durmaktır.

*Ashâb-ı Kiram efendilerimiz işkence ve eziyetlerin her türlüsünü çekmişlerdi. Yerinde boykotlara maruz kalmışlar, yerinde tehcirlere, tehditlere, tenkillere, ibâdelere uğramışlardı. Yurtlarını yuvalarını terk etme mecburiyetinde bırakılmışlar, farklı beldelere hicret etmek zorunda kalmışlardı. Habeşistan neresi, Mekke neresi?!. Oraya kadar, tepelerin arkasında, görünmeyen yerlere sine sine, bazen sürüne sürüne gitmişlerdi. Habeşistan’a doğru, Hazreti Muhbir-i Sâdık’ın işaret ve bişaretiyle göç etmişlerdi. Ama boş dönmemişlerdi. Oradaki insanların da gönlünü fethetmişlerdi. Necâşîlere “Lâilâhe illallah Muhammedun Rasûlullah” dedirtmişlerdi. Bunun için çekilen her şeye değer!..

*İnananlara kan kusturan o Ebu Cehiller, o Utbeler, o Şeybeler hiçbir dönemde eksik olmamıştır. Aynı zamanda onların yanında bu haksızlıklara karşı sükût eden, dilsiz şeytanlar da hiç eksik olmamıştır. Ve onları bir şey zannederek, onların bir şey yapacaklarına inanarak, onların arkasından sürüklenen sürüler de eksik olmamıştır. Değişen hiçbir şey yoktur. “Allah’ın günleri” böyle kapı kapı dolaşır; bir gün birilerine bayram, ertesi gün birilerine bayram; bir gün birilerine hazan, ertesi gün birilerine hazan… Sahabe, hazan yaşamışlardı fakat bağırlarında baharların, gülistanların, bostanların, baharistanların meydana gelmesine vesile olmuşlardı Allah’ın izni inayetiyle.

*Zalimler hep olmuştur, olacaktır. Tiranlar hep olmuştur, olacaktır. Haccaclar hep olmuştur, olacaktır. Yezidler hep olmuştur, olacaktır. Önemli olan, doğru bildiğiniz yolda, hiç şaşırmadan, sağa sola sapmadan, “Acaba öyle mi etsek, böyle mi etsek?!.” demeden yürümenizdir.

Peygamber yolunda yürümenin gereği imtihanlar karşısında “off” dememek, her musibeti “ohh”larla karşılamaktır.

*Dökülenlere bakıp da “Dökülme de oluyormuş!” demeyin. Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) sergüzeştini aktaran kitaplarda, senelerce boykota maruz kaldıkları halde, O’nun hiç “Off!” dediğini duydunuz mu? Hiç yolundan şaştığını gördünüz mü? Hatta O’na ve doğruluğuna inanan fakat dediğini demeyen amcasının “Off!” dediğine şahit oldunuz mu? Mekke’nin en zengin kadını olan, ticaret kervanları çıkaran mübarek validemiz Hazreti Hatice’nin hiç “Off” dediğini okudunuz mu? Serveti gitmişti, her şeyi karman çorman olmuştu ve o da o boykotta mağduriyete maruz kalmıştı fakat hiç “Off!” dediğine şahit oldunuz mu? Hayır, “Off” bile demediler; demediler ve Allah bir gün onların o “Off” dememelerini “Ohh”lara çevirdi.

*Hizmet-i imaniye ve Kur’aniye’de bulunmanın ve Peygamber yolunda yürümenin gereği de “Off” dememek, her şeyi “Ohh”larla karşılamaktır. Ohh be… “Küfür ve dalâletten (sapıklıktan) başka her türlü hal için Allah’a hamd olsun!”

*İnsanlığın İftihar Tablosu, kendisini himaye eden amcası ve çok sevdiği zevcesi Hazreti Hatice Validemiz’i kaybettiği “hüzün senesi”nde, “Habib-i Zîşanım, tasalanma! Ebu Talib’i ve Hatice’yi aldım ama Ben varım.” manasına gelen ilahî bir davet almış; hem bedeni hem de ruhuyla Cenâb-ı Hakk’ın mi’râcına mazhar olmuştu. “Kâb-ı Kavseyni ev Ednâ – İki yay aralığı kadar ya da daha yakın” tabiriyle Kur’an’da anlatıldığı üzere, imkân-vücub arası bir noktaya ulaşmıştı. Şefkat Peygamberi (aleyhissalâtü vesselam) Efendimiz, melekût âlemini seyerân eylemiş fakat orada kalmak yerine ümmetini de Cenâb-ı Hakk’a götürmek için geri gelmişti.

“Ya Erhamerrahimîn! Sen hor ve hakir görülen biçarelerin Rabbisin; benim de Rabbimsin.. beni kime bırakıyorsun?!.”

*Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelüttehâyâ) bilhassa Mekke döneminde çok büyük musîbetlerle karşı karşıya kalmıştır; kavmi tarafından yalanlanmış, işkencelere maruz bırakılmış, ölümle tehdit edilmiş ve hatta kendisine komplolar kurulmuştur. Diğer taraftan, kendisinin, ailesinin güzîde fertlerinin ve Ashâb-ı Kirâm’ın esaretten işkenceye, hastalıktan ölüme kadar pek çok imtihanına şahit olmuştur. Fakat Rehber-i Ekmel Efendimiz, hiçbir zaman kaderi tenkit manasına gelebilecek bir şikâyette bulunmamış; belki çok incindiği anlarda Mevlâ-yı Müteâl’e halini arz ederek O’nun rahmetine sığınmıştır. Ezcümle; bir ümitle gittiği Tâif’ten taşlanarak kovulunca, o müsamahasız atmosferden sıyrılıp bir ağacın altına iltica eder etmez, vücudundan akan kana, yarılan başına ve yaralanan ayaklarına aldırmadan Cenâb-ı Hakk’a el açarak söylediği sözler hem pek hazîn hem de kulluk âdâbı adına çok ibretâmizdir:

اَللّٰهُمَّ إلَيْكَ أَشْكُو ضَعْفَ قُوَّتِي وَهَوَانِي عَلَى النَّاسِ، يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ أَنْتَ رَبُّ الْمُسْتَضْعَفِينَ وَأَنْتَ رَبِّي إلَى مَنْ تَكِلُنِي؟ إلَى بَعِيدٍ يَتَجَهَّمُنِي أَمْ إلَى عَدُوٍّ مَلَّكْتَهُ أَمْرِي. إِنْ لَمْ يَكُنْ بِكَ غَضَبٌ عَلَيَّ فَلاَ أُبَالِي، وَلَكِنْ عَافِيَتُكَ هِيَ أَوْسَعُ لِي. أَعُوذُ بِنُورِ وَجْهِكَ الَّذِي أَشْرَقَتْ لَهُ الظُّلُمَاتُ وَصَلَحَ عَلَيْهِ أَمْرُ الدُّنْيَا وَاْلآخِرَةِ مِنْ أَنْ تُنْـزِلَ بِي غَضَبَكَ أَوْ يُحِلَّ عَلَيَّ سَخَطُكَ. لَكَ الْعُتْبَى حَتَّى تَرْضَى وَلاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِكَ

“Allahım, güçsüzlüğümü, zaafımı ve insanlar nazarında hakir görülmemi Sana şikâyet ediyorum. Ya Erhamerrahimîn! Sen hor ve hakir görülen biçarelerin Rabbisin; benim de Rabbimsin.. beni kime bırakıyorsun?!. Kötü sözlü, kötü yüzlü, uzak kimselere mi; yoksa, işime müdahil düşmana mı? Eğer bana karşı gazabın yoksa, Sen benden razıysan, çektiğim belâ ve mihnetlere hiç aldırmam. Üzerime çöken bu musîbet ve eziyet, şayet Senin gazabından ileri gelmiyorsa, buna gönülden tahammül ederim. Ancak afiyetin arzu edilecek şekilde daha ferah-feza ve daha geniştir. İlâhî, gazabına giriftâr yahut hoşnutsuzluğuna düçâr olmaktan, Senin o zulmetleri parıl parıl parlatan dünya ve ahiret işlerinin medâr-ı salâhı Nûr-u Vechine sığınırım; Sen razı olasıya kadar affını muntazırım! İlâhî, bütün havl ve kuvvet sadece Sen’dedir.”

*Hâşâ, biz Nebiler Serveri’nin kendi muhasebesini yaparken dile getirdiği bu ifadeleri lazımî manasıyla ele alamayız; bir yönüyle, O’nun kendi hakkındaki sözlerini zikrederken dahi su-i edepte bulunmuş sayılırız. Fakat O’nun tevazu, mahviyet ve kulluk edebine riayet gibi hasletlerini hesaba katarak meseleye baktığımızda, nefsini yerden yere vurduğunu, meseleyi -hâşâ ve kellâ- kendi yetersizliğine bağladığını ve Cenâb-ı Hakk’ın inayetine, vekâletine, kilâetine sığındığını görürüz.

*Rasûl-ü Ekrem Efendimiz, Tâif dönüşü o hazin münacatı karşısında Hazreti Cebrail’in gelip “Ya Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem), istersen dağlar meleği şu dağı Taiflilerin başına geçirsin!” demesi karşısında adeta tir tir titremiş; “Hayır! Bu insanların neslinden yüz yıl sonra bile bir mü’min gelecekse, böyle bir şeyin olmasını istemem!” diye inlemişti.

*Şimdi, Nebi bu işte!.. Sizin rehberiniz, pîşuvânız, pişdârınız bu!.. Arkasından gittiğiniz Zât bu!.. Dünyayı nura gark eden zat bu!.. Cennet’e giden yolları açan bu, Allah’ı tanıtan Zât bu!.. O’nun mülahazası buysa şayet, size, bize düşen vazife de o yolda sabitkadem olmaktır.

“Göz yaşarır, kalb hüzünlenir; buna rağmen, biz Rabbimizin razı olacağından başka bir söz söylemeyiz!”

*Çevresinde kıyametler kopuyorken, İsrafil surları duyuluyorken, yıkılan yıkılan arkasından sürüklenip gidiyorken, bir insanın bunlar karşısında teessür duymaması, bütün bütün gamsızlıktır. Böyle bir hissizlik, nezd-i ulûhiyette de, mele-i alanın sakinleri nezdinde de, insanlar nezdinde de mezmumdur. Fakat üzüntü ve teessürü bir yönüyle şikâyete çevirmek, -haşa- Allah’ın takdirine razı olmuyor gibi bir tavırla ortaya koymak ve onu, hizmete koşan insanların kuvve-i maneviyelerini kıracak, onları ye’se atacak şekilde seslendirmek de mezmumdur.

*Oğlu İbrahim daha küçücük yaşında vefat edince, Müşfik Nebi, gözyaşlarıyla yanaklarını ıslatmış ve etraftakilerin “Sen de mi ya Rasûlallah?” sualine muhatap olmuştur. Peygamber Efendimiz’in cevabı bizim için çok güzel bir ölçüdür: “Göz yaşarır, kalb hüzünlenir; buna rağmen, biz Rabbimizin razı olacağından başka bir söz söylemeyiz!” Bunu söyleyen Peygamber Efendimiz, kucağında son nefeslerini alıp veren biricik oğlunu öpüp koklamış, bağrına basmış ve “Ey İbrahim, gerçekten senin firkatinden dolayı mahzunuz.” deyip gözyaşı dökmüştür ama kaderi tenkit manasına gelecek ve isyan ifade edecek tek kelime söylememiştir.

Yıkmaya çalıştılar, yıkamadılar; iki senedir bir tek taş düşüremediler; korkuyla tir tir titriyorlar, gökten başlarına bir meteor düşecek diye!..

*Bir de meseleye geriye dönerek bakmak lazım. Geriye dönerek baktığından dolayı Hazreti Pir, o çektiği mağduriyetler karşısında “elhamdülillah” diyor ve çektirenlere de hakkını helal ettiğini söylüyor. Çünkü onu hapsediyorlar; zindanlar, Medrese-yi Yusufiye’ye dönüyor. Bir yere sürüyorlar, gidiyor orayı gül bahçesi haline getiriyor. Başka bir yere sürüyorlar, orası bostan oluyor. Başka bir yere sürüyorlar, orası bağistan oluyor. Haristanlar gülistana, bostana, bağistana dönüyor. Meseleyi bu şekilde değerlendirdiğiniz zaman kahr ucundan lutfa uğradığınız mülahazasıyla “elhamdülillah” demelisiniz. Ama zalimlere gelince; zulmün gayretullaha dokunma limiti vardır.

*Varsın zalimler Hizmet’i yıkmaya çalışsınlar. İki senedir yıkmaya çalıştılar, yıkamadılar, bir tek taş düşüremediler Allah’ın izni ve inayetiyle. Burkuntu yaşıyorlar, paranoya yaşıyorlar. Korkuyla tir tir titriyorlar, gökten başlarına bir meteor düşecek diye! “Acaba buna karşı bile nasıl seralar oluşturabiliriz?” diyorlar. Fakat Allah’ın kahrının, gazabının geliş keyfiyeti belli değildir.

*Keşke Allah gözlerini açsa da o mesâvî yolunda yürümeseler. Keşke gerçek imanı duysalar, arkalarındaki sürülerle beraber, onlar da cadde-i Kübra-yı Kur’aniye’ye erseler, Allah hidayet etse, keşke onların gözlerini de Allah Cennet’e doğru açsa, Zât-ı ulûhiyetine doğru açsa, hak ve adalete doğru açsa!.. Keşke hak ve adalet adına haksızlık müesseseleriyle, adaleti çiğneyen müesseseleriyle, insanlara tasalluttan, tağallüpten, tahakkümden onları vazgeçirse!.. Keşke, keşke, keşke…

Kayyım tayini adı altında gasp yapma Firavun’a ve firavunluğa ait bir hususiyettir!..

*Tarihî tekerrürler devr-i daimi içinde çekmek adeta o büyük insanların değişmez kaderi olmuş. Gasplar da, gelip tepeye konmalar da, mala-mülke el koymalar da, alın teriyle kazanılan mala mülke kıyımcı insanlar tayin etmeler de tarih boyu hiç eksik olmamış. Mesela, Amnofis döneminde, Beni İsrail’e karşı Mısır’da aynı şeyler yapılmış; erkekler öldürülmüş, kadınlar bırakılmış, çocuklar bile boğulmuş. Mezalim, yine diz boyu değil belki gırtlakta devam edip gitmiş. Onlar öldürülünce mallarına, mülklerine kayyımlar tayin edilmiş, el konulmuş. Demek ki, kayyım tayini adı altında gasp yapma Firavun’a ve firavunluğa ait bir hususiyet!..

*İnsanlığın İftihar Tablosu’na zulmedenler de sadece O’na zulümle kalmamış, bütün müslümanların mallarının üstüne konmuşlardı. Hatta İnsanlığın İftihar Tablosu’nun maskat-ı re’si (doğum yeri) olan ev, amcasının oğlu olan Akîl tarafından tahrip edilmişti. Mekke fethedilince, “Ey Allah’ın Elçisi! Nerede dinlenmek istersiniz?” diye sorulunca, Efendimiz’in mübarek yüzünde acı bir tebessüm belirmişti. Çünkü yıllar önce sadece üzülsün ve duyunca kendisine işkence olsun diye kuzeni Akil tarafından yıkılıp, yerle bir edilen baba ocağı evini hatırlamış ve “Akil bize dinlenecek ev mi bıraktı?” demişti.

*Bilmelisiniz ki, bu tarihî tekerrürler devr-i daimi içinde cereyan eden hadiseler, çok farklı insanlar tarafından her zaman senarize edilecek ve bir kısım SS’lerle sahneye konacak. Tiranlar emredecek, başkaları da en zalimane ve en vahşiyane tavırlarla o zulüm emirlerini yerine getirecekler. Bir zaman “Benim gül gibi bacılarıma eziyet edildi!” diyenler, o bacıların başlarını yararcasına, TOMA’lardan üzerlerine su fışkırtacak, bilmem ne türlü gazlar püskürtecek; kadın erkek tefrik etmeden, “bacım” dedikleri insanlara da aynı zulmü, hainâne yapacaklar. Saltanatları için yapacaklar, dünyayı ebedî zannettikleri için yapacaklar, ahireti bilmedikleri için yapacaklar.

*Bütün kötülüklere rağmen, siz, dünyanın dört bir yanında Ruh-u Revan-i Muhammedî’nin şehbal açması için her şeye karşı göğsünüzü gereceksiniz: Katlanılacak yerde katlanacaksınız.. satırla kesildiğiniz yerde kesileceksiniz.. tank paletleri altında kaldığınız zaman ezileceksiniz… Fakat “off” demeyecek, tavırlarınızı “ohh”larla taçlandıracaksınız.

*Diğer taraftan; işte dün olan bir işgal, bir baskın, bir gasp, bir haramilik meselesi… Daha üzerinden bir gün geçmeden dünyanın dört bir yanında “tın.. tın..” ötmeye başlıyor. Bu mesavîyi, bu fecâîyi, bu fezâîyi irtikâp edenlere de lanetler yağdırılıyor. Biz demiyoruz. Onlar ona kesb-i istihkak ettiklerinden dolayı insanlık maşer-i vicdanı onlara lanetler yağdırıyor. “Dine, diyanete, millî ruha, insanlığa hizmet etmekten başka bir derdi, davası olmayan, çoğunun yeryüzünde dikili bir taşı dahi bulunmayan, eve, saraya, yalıya, villaya gönül kaptırmayan samimi insanlara karşı bu kötülükleri yapanları Allah yerin dibine batırsın!” diye dünyanın dört bir yanında sesler yükseliyor. Binlerce insan sizin namınıza inliyor ve ağlıyor. Siz isterseniz öyle demeyin, fakat külliyet kesbetmiş bu inleme ve bu dualar, bir gün mutlaka o gayretullahı harekete geçirecektir.

“Zâlimlerin akıbetine çoklarınız şahit olacaksınız; o zaman sesim kulaklarınızda tınlayacak!”

*Ne ki, Allah’ın bir adet-i sübhaniyesi vardır. İlişenlere öyle bir ilişir ki!.. Ama önce imhal üstüne imhal eder, mehil üstüne mehil verir. İnsanları içeri atarlar, mehil verir.. bazılarını sürgün ederler, mehil verir.. vazifeden ederler, mahrum bırakırlar, mehil verir.. gider birilerinin malı-mülkü üzerine konarlar, mehil verir.. kıyımcılar tayin ederler, mehil verir… Fakat bir noktaya gelir ki, işte orada mesele gayretullaha dokunur. Allah da (celle celaluhu) başlarına bir kisef (gökten bir parça) mi indirir, yoksa Ashab-ı Fil’in başına saldığı gibi Ebâbîl’i mi salar?!.

*Belki birileri diyordur da onu: “Allahım, Ashab-ı Fil’in üzerine Ebâbîl’i gönderip onları delik–deşik olmuş ekin yaprağına çevirdiğin gibi, günümüzün zalimlerinin üzerine de gönder ve onları da kurt yeniği ekin yaprağına çevir!” Belki böyle diyorlardır. İsterseniz siz demeyin; binlerce mazlum insan, o yüzleri yırtılan bacılarımız, evleri baskın gören hemşirelerimiz, annelerimiz, kardeşlerimiz… Bunlar, nihayet tahammül-fersa hadiseler karşısında belki bunu diyorlardır. Bu bir yere kadar Cenâb-ı Hakk’ın imhaline takılır fakat bir noktaya gelir ki, gayretullaha dokunur. Allah da onları tepetaklak getirir.

*Ben yaşarım yaşamam ama siz, Hitler’in akıbetine, Amnofis’in akıbetine şahit olacaksınız. Ebu Cehiller’in, Utbe’lerin, Şeybe’lerin, İbn-i Ebi Muayt’ların akıbetine çoklarınız şahit olacaksınız. O zaman Kıtmir’in bu kıtmirce sesleri bir insan sesi olarak kulaklarınızda tınlayacaktır.