Posts Tagged ‘Entelektüel’

MESAJIN SUNUMU

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Geleceğin düşünce mimarlarının beyana önem vermeleri gerektiği üzerinde duruluyor. Bu konuyu biraz açar mısınız?

   Cevap: Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan insanlığı kurtarma mesajıyla gelmiş bir kitaptır. Bu açıdan insanlık için muhkem hükümler, engin manalar, cami mesajlar ihtiva eder. Bunları da kendine has oldukça etkileyici ve mükemmel bir üslupla sunar. Dolayısıyla Kur’an’ın muhteva zenginliği mucizevî olduğu gibi, ifade gücü de mucizevîdir.

Eğer Kur’ân mesajını kusursuz bir üslupla sunmasaydı, beyana çok önem veren ilk muhatapların bir kısmı ona takılabilirlerdi. Fakat Kur’ân’ın beyan ve üslûbu hakkında dile getirilen herhangi bir eleştiri bilmiyoruz. Demek ki burada bir kusur bulamıyorlardı. Belki alışkanlıklarından sıyrılamadıkları, atalarını taklitten vazgeçemedikleri, kibirlerini terk edemedikleri, zulmü bırakamadıkları, doğru bakış açısını yakalayamadıklarından ötürü muhtevayı kabul etmiyorlardı. Yani ayaklarındaki zincirler ve boyunlarındaki prangalar onların ilâhî mesajı kabul etmelerine engel oluyordu. Buna rağmen Kur’ân’ın üslûbu karşısındaki hayranlıklarını dile getirmekten kendilerini alamıyorlardı.

Aynı şekilde İnsanlığın Medar-ı İftiharı’nın (sallallâhu aleyhi ve sellem) sözlerine bakılacak olursa, O’nun da maksadını bayıltıcı bir üslupla ifade ettiği görülür. Öyle ki Ebû Bekir gibi bir söz sultanı, O’nun beyan gücü karşısında, “Böyle güzel konuşmasını Sana kim öğretti!?” demekten kendini alamamıştır. O öyle bir Beyan Sultanıdır ki, mesajını, tatlılık içinde, ruhları okşayıcı bir şekilde, mükemmel ve kusursuz bir tarzda, engin manaları ihtiva edecek bir üslûpta insanlara sunmuştur.

Bu itibarladır ki verilmek istenen mesajın muhteva güzelliği önemli olduğu gibi, bu mesajın nasıl bir ses ve solukla ortaya konulacağı da çok önemlidir. Eğer geçmişten miras olarak aldığınız değerleri insanlığın istifadesine arz etmek istiyorsanız, onu âdeta şairane bir üslupla sunmalısınız. Yani bir taraftan yüce hakikatlere, engin manalara sahip olunması, diğer taraftan da bunların yüksek bir beyan tarzıyla ifade edilmesi gerekiyor. Bu da hem ciddi bir ilim ufku ve fikir zenginliğini, hem gönül heyecanı ve ilhama açık olmayı hem de dile vukuf ve beyan kabiliyetini gerektirir.

   Entelektüel Sınıfın Yetiştirilmesi

Hiç şüphesiz bu alanlarda boşluk yaşanmaması, ciddi bir elit ve entelektüel sınıfın yetiştirilmesine bağlıdır. Esasen toplumda ilim, fikir ve beyan kabiliyetine sahip çok sayıda insan vardır. Önemli olan, uygun ortam sağlamak suretiyle cins dimağların, üstün fıtratların bulunup çıkarılması ve sahip oldukları istidatların inkişaf ettirilmesidir. Köyde neş’et etmiş bir dâhi düşünün, istidatlarını inkişaf ettirebileceği bir ortam hazırlanılmaz, eğitimleriyle ilgilenilmez, iyi ustaların elinde çıraklık yapmalarına fırsat verilmezse, en fazla iyi bir çoban veya iyi bir rençper olurlar. Dehalarını da sadece hayvanlarını iyi gütmede ve onlar için elverişli otlak yerleri bulmada kullanırlar. Bu sebeple bu tür üstün fıtratların düşünce dünyamıza ve mefkûremize hizmet edecek âbide şahsiyetler hâline getirilmesi, müşarun bi’l-benan (parmakla gösterilen) insanlar olması adına elimizden geleni yapmalıyız.

Siz ne kadar uğraşırsanız uğraşın herkes bunu başaramaz. Fakat geleceğin entelektüellerini yetiştirme adına çok insana yatırım yapılmazsa, arzu edilen insanlar da yetiştirilemez. Siz, entelektüeller yetiştirme adına bir çaba ortaya koyar, bir süreç başlatırsınız. Çok sayıda insana imkân hazırlar, yatırım yaparsınız. Ancak bunların içinden sadece birkaç tanesi istenen seviyeye ulaşır. Çünkü bu iş, hem hususi bir kısım istidat ve kabiliyetlere sahip olmayı hem ciddi bir konsantrasyonu hem de uzun süre ceht ve gayret göstermeyi gerektirir.

Daha açık bir ifadeyle, bu yola baş koyan bir insanın öncelikle hususi bir kısım vasıflara sahip olması, sonrasında da uzun yıllar kitapların arasında dolaşması, farklı eserlere müracaat etmesi, değişik metinler arasında kıyaslamalara gitmesi, okuduklarını analiz ve senteze tâbi tutabilmesi gerekir.

Bu alanlarda bir hayli geri olduğumuzu ifade etmeden geçemeyeceğim. Maalesef günümüzde mantıkî boşluklara meydan vermeden orijinal eserler verebilecek, bilimsel çalışmalara imza atabilecek, üst seviyede hikâye ve roman yazabilecek, senaryo kaleme alabilecek yeterince insanımız yok. Yazılacak senaryoları dizi veya film hâline getirecek yeterli yapımcı ve yönetmenlerimiz de yok.

Şayet geleceğin dünyasında söz sahibi olmak istiyor, farklı yerlerde farklı ağızlardan kendinizi ifade etmeyi düşünüyorsanız, her yerde bu ilim ocaklarını tüttürmeli ve geleceğin entelektüellerini yetiştirmelisiniz. Bu da meselenin ciddi bir seferberlik ruhuyla ele alınmasına bağlıdır. Binlerce insanı ilim ve irfan yoluna yönlendirmelisiniz ki bunların içinden gerçek âlimler, mütefekkirler ve entelektüeller yetişsin. Tarihimizde bu tür insanların sayısı çoktur. Fakat onlar, boyları birbirine yakın sıradağlar gibi olduklarından dolayı çok fark edilmezler. Batı’da bu tür insanlar aralıklarla yetiştiği için onlar daha çok öne çıkmıştır.

Biz, çok güzel değerlere sahip olduğumuza ve yüce hakikatleri temsil ettiğimize inanıyoruz. Eğer âlemin de bunlara ihtiyaç duyduğunu düşünüyorsak, bu değerleri onlara da ulaştırma gibi bir derdimiz varsa, bu işi en güzel surette yapabilecek insanları yetiştirme adına umumî bir seferberlik başlatmak zorundayız. Tavır ve davranış güzelliğinin, mükemmel bir temsilin yanında, sahip olduğumuz mesajı günümüz insanlarının kabul edebileceği bir formatta da sunmak zorundayız. Bu da maksadını açık, seviyeli ve kimsenin zihninde şüphe ve tereddüt hâsıl etmeyecek şekilde çok iyi kompoze edebilen, düşüncelerini en güzel nazım ve nesirlerle ortaya koyabilen istidat ve kabiliyetlere vabestedir.

   Üslûp Güzelliği

Eğer yaşadığımız çağ, ilim ve beyan çağı hâline geldiyse, biz de buna uygun adımlar atmak zorundayız.  Maksadımızı çok rahat ifade edebilecek, kelimeler arasındaki nüanslara vâkıf olacak, zengin bir kelime hazinesiyle edebiyatın farklı alanlarında eserler kaleme alabilecek ölçüde bir beyan gücüne sahip olmalıyız. Duygu ve düşüncelerimizi ifadede boşluk bırakmamalıyız. Zihnimize gelen manaları hızlı bir şekilde tahayyül, tasavvur ve taakkul aşamalarından geçirip en uygun kalıplara dökebilmeliyiz. Vahy-i semaviyi dillendiriyor olsanız dahi onu kamet-i kıymetine uygun bir şekilde takdim edemiyorsanız, ona karşı gerekli ilgiyi uyaramaz hatta tepkiye sebebiyet verirsiniz. Dolayısıyla günümüzde üzerinde yoğunlaşılması gereken önemli meselelerden biri budur.

Özellikle edebî ve hitabî üslupta meselelerin istiare, kinaye, mecaz, cinas gibi farklı söz sanatlarıyla ifade edilmesi çok önemlidir. Ne var ki bu konuda tekellüfe ve suniliğe girmemeye dikkat etmek gerekir. Günümüzde bazı yazar ve şairlerin yaptığı gibi iğlak ve iphamda (kapalı, muğlak ve müphem ifadelerde) keramet aramamalı, kendimizi ifade etme adına fantezilere girmemeliyiz. Yazılan çizilen konuların anlaşılır olmasına dikkat etmeliyiz; ama derinlik ve sanatı da ihmal etmemeliyiz. Kur’ân’ın derinliğinin sırrı, duruluğunda gizlidir. O, berrak suya benzer. O kadar duru ve berraktır ki, karşıdan bakınca sığ zannedersiniz. Ayağımı soksam, topuğuma ancak gelir, dersiniz. Fakat içine girdiğinizde boğulursunuz. Kur’ân’daki derinlik böyle bir derinliktir.

Hâsıl-ı kelam, sadece ilmî ve fikrî meselelerin düz taşıyıcısı olmak yeterli değildir. Onları başkalarına tebliğ etme ve duyurma gibi bir sorumluluğa sahip olmalı, bu sorumluluğu yerine getirirken de çok dikkatli ve şuurlu hareket etmeliyiz. Nerede nasıl bir üslûp kullanılması gerektiğini çok iyi belirlemeli, inandığımız değerleri gönüllerde inşirah hâsıl edecek bir üslûpla sunmalıyız.

***

Not: Bu yazı 4 Şubat 2010 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

Bamteli: İMAN, MUHABBET VE VAZİFE AŞKI

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Hayata mal olmayan, amel ve aksiyona dönüşmeyen bilgi sahibinin sırtında bir yüktür.

Ruha mâl edilmemiş ilimler, sahibinin sırtında bir yük; insanı ulvî hedeflere yöneltmeyen mârifet de, bir kalb ve düşünce hamallığıdır. Evet, Kur’an-ı Kerim’in ayetiyle örtüşüyor: مَثَلُ الَّذِينَ حُمِّلُوا التَّوْرَاةَ ثُمَّ لَمْ يَحْمِلُوهَا كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًا بِئْسَ مَثَلُ الْقَوْمِ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِ اللهِ وَاللهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ “Tevrat’ın mesajını ulaştırma ve onu uygulama yükümlülüğünü kabul ettikleri halde, sonra bu yükümlülüğü yerine getirmeyenler, tıpkı ciltlerle kitap taşıyan merkebe benzer. Allah’ın âyetlerini yalan sayan kimselerin düştükleri durum ne fecî! Allah böylesi zalim gürûhu hidâyet etmez, emellerine ulaştırmaz.” (Cuma, 62/5) Çok kitap evirme-çevirme değil, asıl mesele, “kitaplaşma”, kitap muhtevası ile derinleşme ve kitabı kendi içinde bir dinamizm haline getirmedir.

İnsanı Allah’a yaklaştırmayan ilim, ilim değil, cehilden kötü bir beladır. İnsan, okudukça, düşündükçe, bir adım daha O’na (celle celâluhu) yaklaştığını hissetmeli; bir adım daha kendinden sıyrıldığını vicdanında derinlemesine duymalı; âdeta kendini İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) arkasında, kemerbeste-i ubudiyetle Allah’a karşı ibadette bulunuyor gibi hissetmeli. Bilgiler, böylesine amele/hayata dönüştürülmeyince, sahibinin sırtında bir yüktür. Sâdî-i Şirazî diyor ki, “Bir insanın bilgisi, amele inkılap etmiyorsa, öyle biri, câhilin tâ kendisidir!” Bilgi, aksiyona dönüşmüyorsa, iç ve dış düzenimizi sağlamıyorsa, bizi ibadet ü tâat mevzuunda ve iç âlemimiz itibarıyla dizayn etmiyorsa, uhrevî/melekûtî bir peyzaja tâbi tutmuyorsa, -bence- o, sahibinin sırtında bir yüktür. Bir de “Niye bu kadar fuzulî şeylerle iştigal ettin?” diye öbür tarafta Allah, kişiye bunun hesabını sorar: “Sonuçsuz bir şey için niye bu kadar kafa yordun? Sonucu olmayan bir şey için niye şakak zonklattın? Neden bu işin arkasından koştun durdun?!.”

Dolayısıyla asıl “ilim”, ilmin “marifet”e (ki buna “vicdan kültürü” de diyebilirsiniz) dönüşmesi, marifetin “muhabbet”e dönüşmesi, muhabbetin de “zevk-i ruhânî”yi netice verip “aşk u iştiyak”a inkılap etmesi ve insanın, oturup kalkarken çok defa bu mülahazalarla oturup kalkması şeklinde tezahür eder.

   Sevgiyi sevmek ve nefretten nefret etmek esastır; şahıslara değil onların kötü sıfatlarına karşı tavır alınmalıdır.

Evet, böyle bir programa kendisini tâbi tutan bir insan, bir “sevgi âbidesi” haline gelir. Sevgiyi sever, nefretten nefret eder. Kucaklaşma için bayılır; fakat kine-nefrete karşı ciddî bir gerilim içinde bulunur, yedi kapı kovar onları. “Aşk”a o derece âşık olur ki, “mâşuk”u gördüğü zaman, aşka olan aşkından dolayı, onu (mâşukunu) bile bilemez/tanıyamaz.

Menkıbe bu ya; Mecnun, Leyla için delice yanıp tutuşuyor. Fakat onunla karşılaştığı zaman, ona karşı alaka göstermiyor. Çünkü o, aşkın âşığı. Ferhat, aşkın âşığı… Aşka âşık olmak.. muhabbete âşık olmak… Evet, sevgiyi sevmek ve nefretten nefret etmek; bütün mesele, bu!..

Bunun dışında, bir kısım şeylerden de nefret edilebilir: Kâfir sıfatı olan şeylere karşı insan, nefret duyabilir. “İlhad” gibi, “kin” gibi, “hased” gibi, “hazımsızlık” gibi, “başkalarını karalama tavrı” gibi şeylere karşı insan, nefret duyabilir. Fakat bu nefret duyma, “şahıslara karşı nefret” şekline getirilmemelidir. O evsâf-ı hasîseye, evsâf-ı deniyyeye, kötü sıfatlara karşı, esas, nefret duyulmalı, kin duyulmalı ama onu onlardan uzaklaştırma istikametinde o gerilim kullanılmalıdır.

Öyle bir duygu bizde ciddî bir metafizik gerilim hâsıl ediyorsa, onu -boğulmak üzere olan bir insanı kurtarmak gibi- o evsâf-ı deniyyeden, evsâf-ı hasîseden, evsâf-ı şeytâniyyeden o insanı kurtarma istikametinde kullanmalıyız. Evet, “kin”, evsâf-ı şeytâniyyeden; “nefret”, evsaf-ı şeytâniyyeden; “tahrip”, evsâf-ı şeytâniyyeden; “hased”, evsâf-ı şeytâniyyedendir. Bunların pençesine düşmüş biri, boğuluyor demektir, farkına varmadan. O, ayakta görülse bile, hiç farkına varmadan, mânevî bir “mesh” yaşıyor demektir. Yaptığı mâsiyetin keyfiyetine göre, mânevî meshi itibarıyla, bazen -bağışlayın- maymun, bazen goril, bazen dübb (ayı) -saygısızlık olur diye Türkçesini söylemedim-, bazen zi’b -Kur’an-ı Kerim’de de geçiyor, kurt demek- ve bazen de çakal olur. Bunların her birisinin kendine ait hususiyetleri vardır; kimisi ısırır, kimisi parçalar, kimisi bir yönüyle mukallittir, kimisi boğar, kimisi yılan gibi zehirler. Evsâf-ı deniyye-i hasîse-i şeytâniyye bunlar.

Birinde böyle bir şey gördüğümüz zaman, doğru, bir nefret duygusu insanın içinde hemen depreşir. Fakat onu, o şahsa karşı kullanmamalı. Belki o insanı o türlü evsâf-ı deniyyeden sıyırma adına, boğulan bir insanı kurtarma cehdi ile kurtarma adına, bir gayret sarf edilmeli; bütün güç, o istikamette kullanılmalı. Genel ahlakımız bu. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’i öyle tanıyoruz; Hulefâ-i Râşidîn’i öyle tanıyoruz. Kini, nefreti, tahribi tel’in ediyoruz. Allah, o evsâf-ı deniyye ile hareket eden insanlara iz’an, insaf, hakikî iman, sevme duygusu, kucaklama duygusu, muânaka duygusu lütfeylesin! Onları, o hayvanî sıfatlardan, mânen mesh olma halinden, insan şeklinde görünseler de farkına varmadan iç dünyaları itibarıyla hayvan olmaktan halâs eylesin!..

   “O kimseler ki Allah onlara lânet etmiş, gazabına uğratmış, içlerinden bir kısmını maymun, domuz ve tâguta tapan kimseler yapmıştır.”

“Mesh”i, yani “kırade” (maymunlar) ve “hanâzîr” (domuzlar) şekline dönmeyi, tefsirlerde (bkz: Mâide: 5/60) müfessirîn-i ızâm, iki şekilde yorumlamışlar: Bazıları; “Hakikaten bazı kimseler, Cenâb-ı Hakk’a karşı isyanlarının cezası olarak maymun ve hınzır olmuşlardır.” diyorlar. Fakat bazı muhakkikîn de diyorlar ki, “Onlar, bedenen değil, sadece ruhen öyle olmuşlardı!”

Evvelki şıkta meseleyi ele alan insanlar, onların, evolüsyon, de-evolüsyon, aşağıya doğru bir değişim, deformasyon, dejenerasyon yaşadıklarını söylüyor; “İnsan tabiatı, ona müsait olmadığından dolayı, belli bir süre yaşamış ve ölmüşler.” diyorlar. Peygambere başkaldırmış, O’nun nurlu mesajını reddetmiş, ellerinin tersiyle itmiş, hevâ-i nefislerine uymuş, şeytanın arkasından gitmiş kimseleri Allah öyle cezalandırmış. Mesela, Hazreti Musa döneminde ve Hazreti Davud (aleyhimesselam) döneminde, biri onlar için bir şey demiş, o olmuş; öbürü de bir şey demiş, o olmuş.

Fakat bu mevzudaki yorumların diğeri de şöyledir: “Onlar, mânen mesh olmuş, şekil değiştirmiş; ahlak, karakter, tavır ve davranış itibarıyla aynen o mahlûklar gibi olmuşlar!” Salya atmışlar, diş göstermişler, asırlardan beri yapılagelen şeyleri tahribe çalışmışlar; kırk-elli seneden beri yapılan şeyleri tahribe çalışmışlar, o mevzuda bütün himmetlerini kullanmışlar, yıkmayı şiâr edinmişler; hafizanallah, mânen böyle bir mesh, yani bir gorillik, bir dübblük, bir zi’blik yaşamışlar.

Cenâb-ı Hakk isterse, öylelerini yeniden hidayete erdirir. Nasıl “ahsen-i takvim”e mazhar bir mahiyette yaratmışsa, ahsen-i takvime mazhariyetin gereği olarak hususiyetlerini onlara duyurmak suretiyle onları eski hallerine ircâ buyurabilir. Tâ baştan -şayet- öyle düşünüyor, öyle planlar peşinden koşuyor idiyseler, yine Allah’ın elindedir, Allah (celle celâluhu) tevbeye muvaffak kılabilir.

Gerçi, bir yönüyle, son andaki tevbe, “hâlet-i yeis”te söylediğinden dolayı, hüsn-i kabul görmüyor. Nitekim, Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyuruluyor: وَلَيْسَتِ التَّوْبَةُ لِلَّذِينَ يَعْمَلُونَ السَّيِّئَاتِ حَتَّى إِذَا حَضَرَ أَحَدَهُمُ الْمَوْتُ قَالَ إِنِّي تُبْتُ الْآنَ وَلاَ الَّذِينَ يَمُوتُونَ وَهُمْ كُفَّارٌ أُولَئِكَ أَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَابًا أَلِيمًا “Yoksa makbul tevbe, (hayatları boyu) kötülükleri işleyip de onlardan birine tam da ölüm gelip çattığında, ‘Artık ben tevbe ettim!’ diyenlerin tevbesi olmadığı gibi, küfür içinde bir hayat geçirip, (ölüm anında tevbeye yeltenen, ama o andaki tevbe makbul olmadığı için) kâfir olarak ölüp gidenlerin tevbesi de değildir. Evet, böyleleri için çok acı bir azap hazırladık.” (Nisâ, 4/18) İşte, o hâle gelmeden, Allah (celle celâluhu) آمَنْتُ بِاللهِ، وَبِرَسُولِهِ، وَبِالْيَوْمِ اْلآخِرِ “Allah’a, O’nun yüce elçisine ve ahiret gününe inandım!” dedirtir. Allah’ın elinde; O’nun rahmeti, gazabına sebkat etmiştir.

   Entelektüel olmak, hakkı ve doğruyu her şeye rağmen seslendirmeyi gerektirir; maalesef günümüzde kendisini dilsiz şeytanlığa salmamış aydın yok denecek kadar azdır.

Geriye dönelim: Meslek itibarıyla, sevgiyi sevmek, sevgiye âşık olmak ve nefretten nefret etmek, onu yedi kapı kovmak şiarımızdır. Kimseye karşı nefret hissi, kin ve garaz duygusu taşımamak; ta’yîr, ta’yîb, tahkîr, tezyîf, tehcîr, tehdit, tenkîl, ibâde mülahazalarına gitmemek; hayatını “başkalarını bitirme” gibi şeytanî bir mülahazaya bağlamamak… Şeytanî mülahazadır bunlar. “Hepsini bitireceğiz; bilenmiş kılıç gibiyiz, onları yok edeceğiz!” mülahazası, şeytanî bir mülahazadır.

Bunun karşısında susanlar da “dilsiz şeytan”lardır. En azından bir entelektüel gibi “Yahu, bu kadarı fazla!” demeyen insanlar… Birileri mesh olmuş, ciddî bir deformasyona, bir tebeddüle, bir tagayyüre uğramışlarsa, bunlar da bu olumsuzluklar karşısında sükût etmekle, dilsiz şeytanlığa kendilerini salmışlardır, hafizanallah. Hâlbuki entelektüel olmak, hakkı ve doğruyu -her şeye rağmen- seslendirmeyi gerektirir.

“Entelektüel” deyince Emile Zola falan akla geliyor ama aslında bizde öylesi çok. Fatih cennet-mekân’ın elinin kesilmesi hükmü, menkıbelerde anlatılır. Men-kı-be-ler-de… Şimdi her şeyi tenkit ediyorlar ya, “Böyle bir şey olmamıştır!” diye bunu da tenkit ederler. Gerçek hadise mi, menkıbe mi? Fatih’in elini kesilmeye mahkûm ediyor kadı Hızır Çelebi, Fatih’in kadısı. Onu mahkûm ettikten sonra, Fatih, o hükmü, cân ü gönülden, hüsn-i kabul ile karşılıyor. Ve sonra koltuğunun altında, tokmak gibi, balyoz gibi, sakladığı şeyi çıkarıyor: “Kadı efendi!” diyor, “Eğer Allah’ın verdiği hüküm ile hüküm vermeseydin, bu balyoz ile senin başını parça parça edecektim!” Hızır Çelebi de orada kolunun altından kama gibi bir şey çıkarıyor: “Hünkârım!” diyor, “Eğer sen de verdiğim hükme (Allah’ın hükmüne) razı olmasaydın, ben de bu mızrak ile veya kama ile seni delik deşik edecektim!”

Şimdi bu olmuş-olmamış meselesi değil; bu, hakka saygının, adalete saygının, insaflı olmanın, iz’ânlı olmanın, -bir yönüyle- sevgi insanı olmanın, muhabbet insanı olmanın, her hareketiyle kendisini Allah’a yaklaştıracak bir tavır ve davranış içinde bulunmanın ifadesidir. Cenâb-ı Hakk öyle eylesin!

   İnsanın imandan nasibi, mahlûkata muhabbeti ve şefkati ölçüsündedir.

Hakiki manada sevgi, izafî manada sevgi… Hakiki manada sevgi; aynı duyguyu, aynı düşünceyi paylaşanlar arasında… Hazreti Mevlana’nın dediği gibi, “Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguyu paylaşanlar, ancak anlaşabilir!” Derece derece alaka ve sevgi: Şunlara, şu türde şu çizgide olanlara, saff-ı evvelde olanlara karşı şu ölçüde sevgi.. ikinci safta bulunanlara şu ölçüde sevgi.. üçüncü safta bulunanlara şu ölçüde sevgi.. gelmiş tâ arkalarda durmuş, revaklarda durmuş, onlara da o ölçüde sevgi… Herkese karşı sevgi ama birilerine karşı hakiki manada sevgi, diğerlerine karşı mecazî manada sevgi.. fakat herkesle mutlaka bir alaka, bir irtibat.

İnsanın imandan nasibi, mahlûkata muhabbeti ve şefkati ölçüsündedir. İman ile şefkat mebsûten mütenâsiptir (doğru orantılıdır) denebilir. Kin ve nefret insanının, ehl-i imandan nefret eden insanın, imandan nasibi o kadardır. Böylelerine ehl-i iman nazarıyla bakıyorsak şayet, حُسْنُ الظَّنِّ مِنْ حُسْنِ الْعِبَادَةِ “Hüsnüzan, hüsn-i ibadettendir!” fehvasınca bakıyoruzdur. Dolayısıyla bu mevzuda çok defa yanılabiliriz.

Belki Hazreti Pîr’in verdiği ölçüler içinde hareket edilirse, o yanılmayı da aza indirmiş olabiliriz: “Hüsnüzan, adem-i itimâd!” “Tedbir” mülahaza dairesini açık bırakmak, hançerleyecek insana, “Hançerlesin!” diye sırtını dönmemek; tedbirli, temkinli olmak. Tasavvufun -bir yönüyle- ilk basamağı sayılan da “teyakkuz” dairesi içinde hareket etmektir. “Tefe’ul” kipiyle ifade edildiğinden dolayı, daha bir uyanık, daha bir uyanık, daha bir uyanık, daha bir uyanık olmak.. mürgülemeye meydan vermeden, esnemeye meydan vermeden, kendini çimdikleyerek hep uyanık kalmak… “Ne ile?” Marifet ile, bir yönüyle “irfan” ile, delâili tetkik ile, müzakere ile, mütalaa ile kendini çimdiklemek suretiyle sürekli uyanıklığı zirvede götürmek.. hep, gözleri açık olmak.. hadis ifadesiyle, “uyûn-u sâhire”den olmak.. cephelerde uyûn-u sâhire; sınır boylarında, sızmalara karşı titiz bir şekilde ve uyanık bir vaziyette pürdikkat nöbet bekleyen er oğlu erler. Bunlar, sürekli ibadet ü tâatte bulunuyor gibi sevap kazanırlar.

Evet, “iman” çok önemli bir mevzudur. Mesele, o esas üzerine, o sağlam zemin üzerine bina edilince, Allah’ın izni ve inayetiyle “iman-ı billah”tan sonra “marifetullah”, sonra “muhabbetullah”, sonra kendi kendine terettüp eden “zevk-i ruhânî” gelir. İnsan öyle bir zevk duyar ki, artık yeme-içme, yemeden içmeden ve cismanî zevklerden lezzet alma, onun yanında “deryada damla” kalır. Ha bunun ötesinde ayrı bir şey var, “aşk u iştiyâk-ı likâullah”; o, büyüklerin şe’ni… Fakat falanın-filanın şe’ni diye -estağfirullah, onlara falan-filan denmez- o büyük zevatın şe’ni diye, “Biz onu bırakalım; o, onların olsun!” da denmemeli. Hayır, bence, himmet, âlî olmalı; insan, himmetini âlî tutmalı. Onun için Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki öbür âlem için, “Cenâb-ı Hak’tan istediğiniz zaman, Firdevs’i isteyin! Çünkü o, cennetin zirvesi.” Kim bilir, belki çok farklı şekilde her zaman Cemâl-i bâ Kemâlini (celle celâluhu) temâşa, “Cuma yamaçları” dediğimiz Firdevs’teki o yamaçlardan yapılıyor! Bilemeyiz onu. Belki “Râzıyım!” sesinin yankılandığı “Rıdvan tepesi” de yine oradadır; bilemeyiz onu. Onun için de “İsterken, Firdevs’i isteyin, dûn himmet olmayın!” buyurulmaktadır. Himmet, çok âlî tutulmalıdır.

İman-ı billah.. marifetullah.. muhabbetullah.. kendi kendine gelen, zevk-i ruhânî. Zevk-i ruhanî, kendi kendine terettüp eder. Böyle, yaptığımız şeyleri yapıyoruz; ille de bunu “Zevk-i ruhânîyi peyleyelim!” diye yaparsanız, bence çok küçük şeylere talip olmuş olursunuz. İlle de bir şey talep edecekseniz, اَللَّهُمَّ اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ وَاْلاِشْتِيَاقَ “Allahım, her amelimde ihlaslı olmayı, rızana ermeyi ve Sana halis aşk u iştiyakla teveccühte bulunmayı istiyorum!..” diyeceksiniz. Bütün himmetinizi onları elde etme istikametinde kullanacaksınız.

Geriye dönelim: “İman” ile “muhabbet”, tev’em (ikiz) gibidir; bazen birbirini iltizam eder onlar; bazen de kozalite mülahazasıyla, sebep-sonuç mülahazası içinde ele alınabilir.

   Can hulkuma gelinceye kadar hizmete, kitap elden düşeceği âna dek okumaya/okutmaya devam etmeli!..

İstidradî olarak, bir şey arz edeyim size: Bildiğiniz gibi, yirmi kadar hastalığım var ama yine de derslere/sohbetlere çıkmak için kendimi zorluyorum. Çünkü Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) başta olmak üzere, Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Ömer, Hazreti Osman, Hazreti Ali efendilerimiz, son anlarına kadar yapmaları gerekli olan şeyi yapmaktan dûr olmamışlar.

Yakın tarih itibarıyla, daha önce dar dairedeki/halkadaki arkadaşlara, beraber hadis-tefsir mütalaa ettiğimiz arkadaşlara arz ettiğim bir hususu arz edeceğim: Ben şahsen kendisini görmedim, son dönemin önemli allamelerinden Hüsrev Efendi (M. Hüsrev Aydınlar, 1884-1953) vardı. Aslen Arnavut, Mehmet Akif gibi; İstanbul’da büyük âlim idi. Öyle ki, Ömer Nasuhi Hoca’yı, biliyorsunuz; “Istılâhât-ı Fıkhiyye Kamusu” münasebetiyle, bizim epey okuyan bir arkadaşımız, “Onun (Ömer Nasuhi Bilmen Hoca’nın) bu eseri -veya “âsârı”, çok mücelledat olduğu için, âsâr-ı bergüzidesi- onun müceddid olduğuna delalet eder!” diyor. Benim hemşehrim Ömer Nasuhi Hoca, Erzurum Ova’dan. Hüsrev Hoca, ona diyor: “Sus, sus be câhil! Sen sadece kitaplara bakarsın; hani bir kısım kariyer yapan insanlar gibi, oradan alır, oradan alır, oradan alır, fişlersin, işlersin, kitap meydana getirirsin. İlim, o değildir!” Hazreti Gazzâlî’ye ait sözde olduğu gibi, “Tuttuğun not defterindeki ilme, ilim denmez!” İlim, kafanın nöronlarına işlemiş olmalı. İşte İhyâ’yı okuyoruz şimdi, görüyorsunuz. Adam şıp-şak, nerede hangi hadisi söyleyecek, hangi kelâm-ı kibârı söyleyecek, meseleleri nasıl analiz edecek, hemen ortaya koyuyor.

O da (Hüsrev Efendi de) böyle bir zat. Talebelerine ders verme mevzuunda dakika fevt etmiyor. Yaşını bilmiyorum. Mahmut Bayram Hoca da onun talebelerinden birisi.. İstanbul’un meşhur vaizlerinden, Fatih’in de imamı -onu görmekle de Cenâb-ı Hakk şereflendirdi Fakir’i- Salih efendi de onun talebelerinden birisi.. Diyanet İşleri Başkan yardımcılığı yapan, benim derinden saygı duyduğum, yirmi Diyanet İşleri Başkanı kadar hizmet eden Yaşar Tunagür Hoca da -Makamı cennet olsun!- onun talebelerinden birisi…

Hüsrev Hoca, derslerinde hiç kusur etmiyor. Aklımda kaldığına göre, özellikle Taftazani’nin “Tavzîh”ini okutuyor, ondan otuz defa icazet veriyor; otuz defa “Tavzîh”i okuyor/okutuyor. O da erbabınca mâlum bir eserdir; mâlum, usûl ile alakalı. Sürekli ders takrir ediyor. Gün geliyor, yatağa düşüyor. Bu defa o yatakta, talebeler yine halka oluyor, o da kitabı elinde tutuyor böyle. Fakat bazen eli kitabı taşıyamıyor, kitap elinden düşüyor ve Hoca hıçkıra hıçkıra ağlıyor, “Yâ Rabbi, artık kitabı taşıyamıyorum ben!” diyor. Ama bu haliyle yine diyeceği şeyleri demeye çalışıyor.

İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), ayakta duracak halde olmadığı dönemde, Seyyidinâ Hazreti Ebu Bekir’in arkasında namaza durduğu gibi, yapabileceği şeyi, insan, cân hulkuma geleceği âna kadar arızasız yapmalı. Yirmi tane rahatsızlığım var; buna rağmen, üzerime terettüp eden vazifeyi yapmazsam, Efendim’e muhalefet etmiş olurum. Ve öyle büyük zatlara muhalefet etmiş olurum.

   Allah’ım bu ne iman, bu ne teslimiyet ve bu ne vazife aşkı!..

Ve bir gün gerçekten Hüsrev Efendi’nin elinden kitap düşüyor, Hazret ruhunun ufkuna yürüyor. Makamı cennet olsun; Allah, onu “Nûr-i Hâlid” (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile beraber haşr u neşr eylesin!..

Bir taraftan, öğretme vazifesini yapma mevzuunda bu kadar işin delisi; öğretme, insanlara bir şeyler anlatma. Bir diğer taraftan da öyle engin bir teslimiyeti var ki!.. O meseleyi elli sene evvel dinledim, belki elli beş sene evvel dinledim sahibinden; o zatı bizzat görmedim, çevresinden dinlediğim şey ama aklım almıyor hâlâ.

Yaşar Tunagür Hoca diyor ki: Hocamız Hüsrev Efendi’nin evine yine derse gidiyorduk, evinde ders takrir ediyordu. Bir gün kapıyı çaldık; içeriye girerken, baktık kapının önünde altında ateşler yanan kazanda su kaynıyor. Bir de tabut ve teneşir var orada. İçeriye girdik; Hoca, her günkü gibi, dersi bize takrir etti. Bir şey demedik. Ayrılırken “Hocam, bu ne haldir?!” deyince, “Yok bir şey! Benim üniversiteye giden bir kızım vardı ya, dün vefat etti; su, onun için kaynıyor; tabut-teneşir de onun için geldi!”

Bu kadar, yaptığı vazifenin âşığı olması!.. Bu kadar, insanları mârifete yönlendirme mevzuunda hâhişkâr olması!.. İşinin delisi olması, bu kadar!.. Onlar, böyle yapınca… Siz, küçük çapta bile olsa, Kıtmîr’in dediklerine bir değer atfediyorsanız, size saygımın gereği olarak, benim de çıkıp sizinle musâhabede bulunmam bir vecibe gibi geliyor bana.

Belki bir gün burada, ama bugün, ama yarın… Hiç aklımdan çıkmayan bir hissimi söyleyeyim: Size bir şey söylerken hemen yüzü koyu yere yıkıldığımı duyar/görür gibi oluyorum. Ve bunu biraz da istiyorum: “Başımı secdeye koyduğum zaman; bana verdiğin şeyi al! Sana en yakın olduğum zaman al, Allah’ım!” Hep aklımdan geçiyor. Bu hissimi size açmamıştım, ilk defa açıyorum. Başımı yere koyduğum zaman.. ve bir gün burada bir şeyler derken, bir şeyler ederken…

Ama ne kadar işe yarıyor onlar, ne ifade ediyor? Ee ne yapalım, Kıtmîr de ancak o kadar şey yapabilir! Onu, bir Kıtmîr’den beklediğinizi bekliyor gibi bekleyin! Kıtmîr, Ashâb-ı Kehf’in kıtmîri gibi kıtmîr…

Kendime doğru dürüst bir insan nazarıyla bakmadım. Başkaları sağda-solda, “Şu şöyle dedi, bu böyle dedi!..” diyorlar. “Mâsum!” dedi, “Masûn!” dedi, filan… Ben, Esved İbn Yezîd en-Nehâî’nin korktuğu gibi korkuyorum; hafizanallah, Bel’am İbn Bâûra gibi baş aşağı gitmekten korkuyorum. Her gün yatağa girerken, “Allah’ım, beni kâfir olarak öldürme!” diyorum. Neler diyorum neler, orada!.. Uykum geleceği âna kadar, bir sürü yalvarıp yakarıyorum. Yalvarıp yakarma içinde gözlerimi yummuş oluyorum. “Allah’ım! Beni kafir olarak öldürme!..” Ödüm kopuyor, kâfir olarak ölmekten. Esved İbn Yezîd en-Nehâî de öyle endişe duyuyordu…

   Yuf olsun kendini günahsız gibi gören zavallılara, zulmederken bile vazife yaptığını sananlara!..

On defa dinlemişsinizdir, Âişe validemiz, bir saat ayakta duruyor; وَبَدَا لَهُمْ مِنَ اللَّهِ مَا لَمْ يَكُونُوا يَحْتَسِبُونَ * وَبَدَا لَهُمْ سَيِّئَاتُ مَا كَسَبُوا وَحَاقَ بِهِمْ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ “…Allah tarafından önlerine hiç de hesaba katmadıkları öyle şeyler konur ki! Bizzat işleyip kayıtlarına geçen kötülükler, (kazandıkları günahlar) önlerine dökülür ve alay edegeldikleri gerçekler kendilerini her taraftan sarıverir.” (Zümer, 39/47-48) ayetlerini sürekli tekrar buyurup duruyor, vird-i zebân etmiş, tekrar edip duruyor. Ben desem, ona “mırıldanma” diyebilirsiniz ama kadınların sultanı, sultanların sultanı anam (radıyallâhu anhâ) olunca, orada “Vird-i zebân etmiş duruyor!” denir. O, on dört-on beş yaşında, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) sağanak sağanak vahiy yağan hânesine geliyor. Rüyasında bile günah görmüyor. Neye ağlıyor anam, ben bilemiyorum!.. O ağlıyorsa, bize “ağlama” değil, “heyecandan kalbin durması” düşer.

Yuf olsun kendini günahsız gibi gören zavallılara, zulüm yaparken vazife yaptığını zannedenlere!.. Bir manada bin dört yüz seneden beri yapılan şeyleri, bir manada da bir asırdan beri yapılan şeyleri yıkmayı vazife ve şiar edinerek, “Devletin parası deniz, yemeyen domuz!” mülahazasıyla etrafa paralar dökmek suretiyle, mâmûreleri/ümrânları yıkmak için elinden gelen her türlü şeytanlığı yapanlara yuf olsun!.. Allah, akıl ve fikir verecekse, yaşatsın, akıl ve fikir versin. Yoksa, insanlığı, Müslümanları, İslam dünyasını bu türlü eşrârın, bu türlü füccârın şerrinden muhafaza buyursun!..

Amma nasıl olsa gidecekler, herkes gibi. (Gönenli Mehmet Efendi’nin ifadesiyle) “Saatin zinciri bitince eylemez tık tık!” Zincir yok şimdi. “Zemberek boşalınca, eylemez tık tık!” Evet, bunu da geçtik; “Pil bitince, eylemez tık tık.” “Vakt-i merhûnu gelince, ruha derler: ‘Çık, çık!’ / Hakk’a kulluk eyle zira / Ahirette dinlemezler hınk mınk!”

Vesselâm.