Posts Tagged ‘emniyetin tesisi’

BAMTELİ: DİRİLİŞ, YÜKSELİŞ VE ÂSÂYİŞİN ESASLARI

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   “Musibetlerden kurtuluş, içtimâî yükseliş ve huzurun temini için mesâîlerin tanzimine, yapılacak işlerin doğru taksimine, aramızdaki emniyetin tesisine ve teâvün düsturunun teshîline muhtacız!..”

Üstad Bediüzzaman hazretleri, terakkî ve âsâyişin vesilesi olarak birkaç hususa dikkat çekiyor: Önce, “mesâîlerin tanzimi” diyor. İnsan, hayatını bir nizam içinde geçirmeli; yatma zamanı, ailesi ile meşgul olma zamanı, çocukları ile meşgul olma zamanı… Hayatı için medâr-ı maişet temini adına çalışacağı zaman olarak da ona göre bir şey ayarlamalı. Bir muallim ise şayet, zamanının bir kısmını o mevzudaki vazifesine ayırmalı, bir kısmını kitap okumaya ayırmalı; boş zamanlarını başbaşa vererek, kafa kafaya vererek bir kısım ulvî mesâili müzakere etmeye ayırmalı… Ne yapacağını bilerek yürümeli bu yolda; çünkü karambole yola çıkan insanlar, yolda bir engele takılır kalırlar! Ne yapacağını bilerek hayatını sürdürmeli; âdetâ bir anayasa nizamnâmesi gibi yazmalı; “Tamam ben, şunu da yapacağım, şunu da yapacağım, şunu da yapacağım!” demeli; hayatını ona göre tanzim etmeli. Üzerinde başlı başına durulacak derince bir mevzu, mesâînin tanzimi.

İkinci olarak, “a’mâlin taksîmi” diyor. Kim ne yapacak?!. Kim hangi mevzuda daha başarılı olacaksa, o mevzuda, ona göre hareket etmek lazım. Burada “îsâr” duygusunun da -esasen- nazar-ı itibara alınması iktiza ediyor. Hani öyle bir meseleyi düşünürken, şu da hatırda tutulmalı: Enbiyâ-i ızâm “Benim yerime sen gel!” filan diyemez; çünkü onlar, o ağır vazife ile muvazzaftırlar; ondan kaçmaları da olmaz, mümkün değil. O, hem bir vazifedir, hem yüksek bir pâyedir, hem de kaçılması imkânsız olan bir sorumluluktur. Hafizanallah, ondan kaçmak, Allah’tan uzaklaşmaktır. Dolayısıyla -mesela- Allah Rasûlü “Benim yerime sen gel, bu vazifeyi sen yap yâ Ebâ Bekir, yâ Ömer, yâ Osman!” diyemez. Kendisi ne kadar mütevazı olursa olsun, misyonu icabı o vazife O’na aittir. Ama O’nun dışındaki insanlar, en önemli vazifelerde, başkalarını kendi nefislerine tercih edecek kadar îsâr ruhu ile hareket etmelidirler. “Bu, imamlık yapabilir. Bu, müezzinlik yapabilir. Bu, belediye başkanlığı yapabilir!” demeli ve o insanları kendilerine tercih etmelidirler.

Tabii halkın da bu mevzuda basîretine ihtiyaç vardır. Arz etmiştim daha evvel: İlk meclis milletvekillerinden Tahir Efendi halka hitap ederken şöyle der: “Ey cemaat, siz, ‘müntehib’ (seçensiniz); ben ise, ‘müntehab’ım (seçilenim). Gideceğimiz yer ise; ‘müntehabün ileyh’tir (meclistir). Sizin yaptığınız işe de ‘intihap’ (seçim) denir. İntihap ise ‘nuhbe’den gelir. Nuhbe, kaymak demektir. Unutmayın ki, bir şeyin aslında ne varsa kaymağı da o cinsten olur. Sütün üstünde süt kaymağı, şapın üstünde de şap kaymağı bulunur.” Evet, toplum, o ölçüde basîretli ise, o işi taksim etme mevzuunda da kim, nereye konacaksa şayet, onu oraya koyar, rahatlıkla. Bilemedikleri zaman, öyle bir tanesini seçerler ki önlerine, o kendinden başka bir şey düşünmez; dünyasını -bir yönüyle- Kârûn gibi yapmaktan başka bir şey düşünmez. Sizin değerlerinizi ve kalben değer atfettiğiniz şeyleri de o mevzuda kullanarak, suiistimal ederek, sizin hissiyatınız ile oynar, sizin saygı duygularınız ile oynar, onları kendi hesabına, dünyası hesabına kullanır. Bu açıdan o mevzuda “intihap” da çok önemli bir şeydir.

   Birlik ve beraberlik Allah’ın başarılı kılmasının en önemli vesilelerindendir; hem kavlî hem fiilî duada kalblerin aynı mülahaza ve gayretlerle atması da birlik ve beraberliğin hem semeresi hem de göstergesidir.

Üçüncüsü “teâvün düsturunun teshîli” diyor. “Tefâ’ül” kipinden gelmesi itibarıyla, birbirinize her hususta yardımcı olmanızı vurguluyor. El ele olursanız, Hazreti Pîr’in ifadesiyle, “Vifâk ve ittifak, tevfîk-i İlâhî’nin en büyük vesilesidir!” Eller, hep birlikte Cenâb-ı Hakk’a doğru kalkarsa şayet, Allah, o elleri boş çevirmez. Ellerinizi kaldırdığınız zaman, hep aynı duygu, aynı heyecan ile aynı şeyleri istemelisiniz. Ezcümle, şöyle demelisiniz: اَللَّهُمَّ أَعْلِ كَلِمَةَ اللهِ، وَدِينَ اْلإِسْلاَمِ، فِي كُلِّ أَنْحَاءِ الْعَالَمِ، وَفِي كُلِّ نَوَاحِي الْحَيَاةِ؛ وَاسْتَخْدِمْنَا فِي هَذَا الشَّأْنِ، وَضَعْ لَنَا الْوُدَّ بَيْنَ عِبَادِكَ فِي السَّمَاءِ وَاْلأَرْضِ، وَاجْعَلْنَا مِنْ عِبَادِكَ الْمُخْلِصِينَ، اَلْمُخْلَصِينَ، اَلْمُتَّقِينَ، اَلْوَرِعِينَ، اَلزَّاهِدِينَ، اَلْمُقَرَّبِينَ، اَلرَّاضِينَ، اَلْمَرْضِيِّينَ، اَلصَّافِّينَ، اَلْمُحِبِّينَ، اَلْمَحْبُوبِينَ، اَلْمُشْتَاقِينَ إِلَى لِقَائِكَ وَإِلَى لِقَاءِ حَبِيبِكَ، أَبَدَ اْلآبِدِينَ، وَدَهْرَ الدَّاهِرِينَ “Allah’ım! Zâtında yüksek ve pek yüce olan kelimetullahı, ‘Lâilâhe illallah Muhammedun Rasûlullah’ hakikatini, İslam dinini i’lâ buyur, onu dünyanın dört bir yanında ve hayatın her ünitesinde gökkuşağı gibi görülür ve herkes tarafından duyulur hale getir. Bizi bu vazifede istihdam buyur. Gökte ve yerdeki kulların arasında bizim için sevgi ve hüsnükabul vaz’ et. Bizi muhlis, muhlas, muttaki, vera’ sahibi, zâhid, kurbiyete mazhar, Rabbinden hoşnut ve Rabbi kendisinden hoşnut, kalbi temizlerden temiz, Seni seven ve nezdinde sevilen, Senin likâna ve Habîb’inin vuslatına iştiyakla dopdolu bulunan kullarından eyle. Bunları ebedî, zaman üstü, zamanı aşkın olarak istiyoruz Rabbimiz!..” Şimdi bu, Cenâb-ı Hakk’a karşı vazifelerimiz mevzuunda yapmamız gerekenlerden.

Bir diğer taraftan da bazılarımız bazı şeyleri çok iyi biliriz; ya yetiştiğimiz kültür ortamı itibarıyla veya kabiliyet ve donanımlarımız itibarıyla ya da nöronlarımızı çalıştırmamız itibarıyla daha engin düşünceye sahibizdir. Biz o düşüncelerimizi başkalarının da o ufka ulaşmaları istikametinde kullanmalıyız, onlara yardımcı olmalıyız.

Bakın, bir taraftan, dua birliği; zira vifâk ve ittifak, tevfîk-i İlâhî’nin vesilesi. Bir diğer taraftan da insanların fikren ve ruhen inkişaf etmeleri adına, varsa inkişaf etmiş bir dimağınız şayet, o inkişaf yollarını onlara göstermek suretiyle, onların da o ufka ulaşmalarını, hatta gelip sizi geçmelerini arzu etme… Sizi geçmelerini de arzu etme; çünkü “îsâr ruhu”, onu gösteriyor. Mü’minde îsâr ruhu… Her hususta, başkalarını kendine tercih etme; îsâr ruhu.

Bir diğer yanı bu meselenin: Mesela mektepte okuyorsunuz; arkadaşlarla sınıf geçmek için çalışıyorsunuz. Bazılarınızın o mevzuda kabiliyetleri iyidir, yetiştiği kültür ortamı itibarıyla, aile yapısı itibarıyla, bazı temel bilgileri vardır. Bu temel bilgileri itibarıyla orada gördüğü dersleri daha iyi kavrar, daha güzel sentezler yapar, daha güzel analizlere muvaffak olur. Bence o kabiliyet ve donanımını, hemen arkadaşları ile paylaşmalı, onların da o seviyeye gelmesi için elinden gelen her şeyi yapmalıdır. Bakın, talebelik seviyesinde… Bu da yine bir îsâr ruhu aksettiriyor; başkalarını da aynı zamanda kendi seviyesine getirme, tercih etme meselesi.

Bir adım daha ileriye atalım bu mevzuda. Kariyer yapıyoruz; master yapıyoruz, doktora yapıyoruz, profesör olmak için çalışıyoruz. Bazı arkadaşlarımızın kompoze kabiliyetleri çok fevkaladedir. Bazı arkadaşlarımız kütüphaneleri çok iyi bilirler; Üstad Necip Fazıl’ın ifadesiyle “kütüphane faresi” gibidir onlar. O fihristleri öyle ezbere bilirler ki; hangi mevzu, hangi konu, nerede, nasıl işlenmiş, onu bilirler. Birisi bir vazifeyi almıştır üzerine ama kaynakları o ölçüde bilmiyordur. O kompoze kabiliyeti olan arkadaş, “Bu mesele şöyle ifade edilir!” demeli, ona destek olmalı. On seneyi, üç seneye indirmeli; doktora yapıyorsa iki seneye indirmeli, buna kanun ve mevzuat müsaade ediyorsa şayet. Bazıları da işte böyle mahzen-i kütüphane faresi gibidir, bütün kitapları bilir; “Arkadaş, senin araştırdığın bu mevzu, falan kütüphanede, filan yerde, şu fihrist içinde. Buna baktığın zaman, ona ulaşacaksın!” demeli. Bazıları da ona o meselenin nasıl sunulacağını öğretmeli. Hocaların durumuna göre, hocalara karşı tavrı açısından, ufkunu açmalı, gözünü açmalı, o mevzuda yine o teâvün düsturunu işletmeli, ona yardımcı olmalıdır.

Bu karşılıklı yardımlaşma, kelimenin yapısında da vardır. “Teâvün”; te-‘â-ve-ne / ye-te-‘â-ve-nü / te-‘â-vü-nen (تَعَاوَنَ – يَتَعَاوَنُ – تَعَاوُنًا) kökünden, “müşâreketun beyne’l-isneyni fe-sâiden” (مُشَارَكَةٌ بَيْنَ الْإِثْنَيْنِ فَصَاعِدًا) “en az iki veya daha çok kişinin bir işi beraber, karşılıklı yapmaları, çoğunluğun müşterek bir iş etrafında bir araya gelerek düşüncelerini paylaşmaları” demektir. Bu şekilde düşünce paylaşmak suretiyle, o yardımlaşma düşüncesini paylaşmak suretiyle, bir yönüyle, bir iken, binler gücüne, binler kuvvetine ulaşmak mümkündür Allah’ın izni ve inâyetiyle.

Hazreti Üstad dördüncü olarak “mabeynlerindeki emniyetin tesisi” diyor. Birbirimize fevkalade güven duyma… O, “Falan, benden daha güvenli bir insandır, hakikaten!” Bu da gördüğünüz gibi îsâr ruhu barındırıyor; bunların bazısında bir damlacık, bazısında bir bardak, bazılarında bir fincan, bazılarında bir kâse îsâr meselesi var. Birbirimize güvenirsek şayet, işte o zaman o kuvvetler bir araya gelir, Allah’ın izni ve inayetiyle. Vifâk ve ittifak da olur, suizanna düşmeyiz birileri hakkında ve günaha girmeyiz. Aynı zamanda diğer insanların kuvvetlerini de yanımıza alırız; kuvvetimize kuvvetlerini inzimam ettiririz, Allah’ın izni ve inayetiyle. Bir insanın yapacağı şeyi, bin insanın yapacağı şey hale getiririz, mâbeynimizdeki o münasebeti sağlam bir zemine oturtursak, Allah’ın izni ve inayetiyle. Şimdi bu da çok önemli bir mesele: Birbirimize güven duyma ve suizanna kapılmama.

Belki çok defa suizanna kapılabiliriz. Tavırları ve düşünceleri ile suizan ifade eden bazı kimselerden kuşku duyuyorsak şayet, test etme imkânı vardır. Küçük bir dairede, evvela onu bir test ederiz; bakarız ki, sınıfı geçti orada, daha bir üst dairede, kalbimizin daha bir derin yerinde, “Şurada da oturabilirsin!” deriz. Bakarız ki hakikaten oranın da hakkını verdi, “Tamam, kalbimizin göbeğine de otağını kurabilirsin!” falan deriz. Baktık ki oranın da hakkını veriyor, “Yahu sen, benim -âdetâ- gönlümde de oturabilirsin!” deriz. Misal olarak arz ediyorum bunu. Hizmet’te de öyle: Şurada istihdam ettiniz, baktınız ki başarılı oldu, bu defa bir üst seviyede, bu defa bir üst seviyede, bu defa bir üst seviyede, bu defa bir üst seviyede… Onu belli bir yere getirir koyarsınız böylece. Bir taraftan “hüsnüzan” bir taraftan da “adem-i itimad”a binaen, az kuşkulanıyorsanız, şüpheleniyorsanız şayet, suizanna düşmeden, aynı zamanda test ede ede bir insanı bir noktaya ulaştırırsınız. Ve dolayısıyla bir yüksek kabiliyetin kabiliyetlerinden sizin de, toplumun da istifade etmesine zemin hazırlamış olursunuz.

   Allah Rasûlü’nün Attığı Temel, Hazreti Ebu Bekir’in Üstün Başarısı, Bediüzzaman Hazretleri’nin Firâseti ve Kürt Meselesi

Esasen şimdiki bu “kıpkızıl musibet dönemi” çok şiddetli ama biz o musibetin turuncusunu da gördük, morunu da gördük, pembesini de gördük, mavisini de gördük; o musibetlerin hemen her rengini gördük. Belki millet olarak da üç asırdan beri görüyoruz. Hazreti Pîr, “üç asırdan beri” diyor. “Üç asırdan beri rahnedâr olmuş”; yani, surları yıkılmış bir yönüyle, en mamur yerleri harabeler haline gelmiş; saltanat mahalleri, kemmiyetsiz keyfiyetsiz insanların elinde kalmış. Üçüncü Mustafa’nın ifadesiyle diyeyim; kendi ifadem ile değil, alınır bazıları:

“Yıkılupdur bu cihan sanma ki bizde düzele

Devlet-i çerh-i deni verdi kamu müptezele

Şimdi ebvab-ı saadetle gezen hep hezele

İşimiz kaldı hemân merhamet-i Lem Yezel’e.”

Evet, asırlardan beri rahnedâr olan bir kalenin tamiri belki Şâh-ı Geylânî gibi, Muhammed Bahâuddin Nakşibendi gibi, Mustafa Bekrî Sıddîkî gibi, Maruf-i Kerhî gibi, Ebu’l-Hasan el-Harakânî gibi, Cüneyd-i Bağdâdî gibi, Bayezid-i Bistâmî gibi aldatmayan rehnümâlar ile olur, öyle büyük şahıslar ile olabilir. Esas, etrafındaki kümelenmeler ile, şahs-ı manevî ile, heyet-i ictimâiye-i İslamiye ile olacaktır. O, bir heyetin yapacağı şeydir, şahsın yapacağı şey değildir. Enbiyâ-ı ızâm bile esasen yapacakları şeyleri onun ile yapmışlardır. Hâşâ, “Efendimiz bir şey yapmadı!” demek değildir; fakat O, Allah’ın izni ve inâyetiyle, her şeyin zeminini hazırlamış, bir yönüyle statiğini ortaya koymuş, sonra blokajını yapmış; sonra “Benim yeryüzünde iki tane vezirim var, yardımcım, sağım-solum: Bû-Bekir, Ömer!” demiş, çok iyi belirlediği o büyükleri işaret buyurmuştur. Ve bu işareti anlayanlar, O (sallallâhu aleyhi ve sellem) ruhunun ufkuna “yelken açtığı” mı, yoksa “üveyik gibi kanat çırptığı” zaman, kimi seçeceğini çok iyi intihap etmiş. Dolayısıyla hepsi kalkmış, koşmuş, Ebu Bekir (radıyallahu anh) hazretlerinin mübarek elini -O ele canım kurban olsun!- sıkmış ve o ele biat etmişler.

Nasıl bir adam Hazreti Ebu Bekir? Mertebe itibarıyla, enbiya-ı ızâmdan sonra; fakat yaptığı fonksiyonlar itibarıyla, çok peygambere müyesser olmamış şeyleri yapmış. On bir büyük fitneyi halletmiş; üçü, Efendimiz döneminde hortlamıştı; sekiz tanesi de Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ruhunun ufkuna yürümesini fırsat bilerek meydana gelmişti. Düşünün, işte Hazreti Ebu Bekir dönemi, Efendimiz’den sonra. Efendimiz ruhunun ufkuna yürüdüğü zaman, sahabî sayısının yüz bin olduğunu söylüyor Tabakât kitapları. En geniş Tabakât kitaplarından İbn Hacer el-Askalânî, el-İsâbe’sinde, on bin sahabîden bahsediyor. Demek ki “yüz bin” diyenler, kadını ile, erkeği ile, hastası ile, çocuğu ile, çoluğu ile, şöyle-böyle Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in insibağ meclisinde münsebiğ olan ne kadar insan var ise, hepsini kastediyorlardı. Şimdi Hazreti Ebu Bekir’e emanet edilen bu idi. O (radıyallâhu anh), Allah’ın izni ile, bu kadarcık -estağfirullah, “Bu kadarcık!” ne demek!- o mübarek toplum ile o on bir tane belanın hakkından geldi.

Bakın, bugün de “terör hadisesi” filan diyoruz. Senelerden beri bir PKK filan ile uğraşıyoruz. Tankımız var, topumuz var, uçağımız var; kara kuvvetlerimiz, hava kuvvetlerimiz, hükümetimiz, meclisimiz var. Daha nelerimiz var, var, var, var, var, var; hepsi, yokluğa dayanan bir sürü “var, var” var. Fakat bir tane tehlikenin hakkından gelemedik. Pozitif olarak gelmenin yolu, bunları yumuşatma idi. Evet, “küçük bir reçete”de -reçeteyi yazanın idrakinin darlığına verin onu- esasen o insanları -bir yönüyle- yumuşatmanın yolu vardı. O toplum ile bütünleşme… Oraya gidecek hekimler, oraya gidecek emniyet teşkilatı, oraya tayin edilecek valiler, kaymakamlar, oraya gidecek sağlıkçılar, aile hekimliği gibi ev ev dolaşacaklardı. Jandarma/asker, kapı kapı dolaşacaktı. O toplumun ayrı bir toplum olmadığını ortaya koyacaklardı. Reçetenin mahiyeti bu idi. Ve onların dillerine de saygı gösterilecekti, en azından cevaz verilecekti.

Bundan bir asır evvel, Çağın Sözcüsü, Van’da bir üniversiteden bahsediyor. Bir asır… Çok sonra bir üniversite yapılıyor fakat onun gâye-i hayal olarak öne sürdüğü o gayenin çok gerisinde bir üniversite kuruluyor. Diyor ki, “Arapça farz!” orada. Neden? Çünkü dinin temel rüknü olan Kitap ve Sünnet, Arapça. “Türkçe vacip!” diyor. Karamanî Mehmet Bey, “Türkçe câiz!” deyip devlet dili olarak Türkçe’yi benimsemiş. Devlet o güne kadar, Karamanî Mehmet Bey’e kadar Farsça konuşuyor. Görüyorsunuz, o Mevlânâ gibi devâsâ insanlar bile yazdıkları kitapları Farsça yazıyorlar, Selçuklu döneminde. Fakat Hazret, bir asır evvel, “Türkçe, vaciptir!” diyor. “Kürtçe de câiz!” diyor; yani, seçmeli dil olarak, isteyen onu da öğrensin.

Biz, o ufku ihraz edemedik. O reçetenin muhtevasında o da vardı: “Mekteplerde o kapıyı da ardına kadar aralayın, o millet rahatlıkla kendi dilini orada öğrensin!” Dil, kullanıla kullanıla inkişaf eder, bir ilim dili haline gelir. O ilim dili, o toplumun yükselmesi adına, çok önemli bir faktördür. İnkişaf etmemiş bir dil ile ilim yapmak, teknoloji yapmak mümkün değildir. Şuradan bir dil dilenciliği, buradan bir dil dilenciliği yapmak suretiyle başa çıkamazsınız, dilencilikten de kurtulamazsınız. Ali Şeriatî -Makamı Cennet olsun!- kendi dönemi itibarıyla -Gıyaben tanıdım onu, eserlerini okuyarak tanıdım.- derdi ki, merhum, makamı Cennet olsun: “Bugünkü Arapça ile, Farsça ile -Çünkü kendisi İranlıydı- ilim yapılamaz!” Ben de kendi içimden derdim ki, “Hazret, bir de sen Türkçe’yi öğrensen; ilim yapılır mı, yapılmaz mı, o zaman ne ile ilim yapılamadığını anlayacaksın!”. Canına okuduk dilin, steno gibi bir şey haline getirdik; işaretler, mors alfabesi, “Di-dâ-dıt / Dâ-dâ-dıt.”

   Şayet gerçekten inanıyorsanız, sıkıntılar karşısında asla sarsıntıya düşmemelisiniz; “Şimdi bu şartlar altında ne yapmalıyım?” diyerek iradenizi hep canlı tutmalı ve herkese ümit kaynağı olmalısınız!..

Evet, üç asırdan beri harap olan, rahnedâr bir kalenin tamiri size düşüyor. Hemen her şey yıkılmış, her şey harap olmuş. Fakat farklı renklerde, farklı desenlerde yıkılmalar olmuş. Biraz evvel arz ettiğim gibi, hemen yıkımın her renginde olanını gördük; Kıtmîr, sadece 27 Mayıs’tan bu yana dört-beş tanesini gördü; açık-kapalısı ile -zannediyorum- yedi tanesini. İnşaallah sonuncusu olur bu!.. Allah, onları bitirmekle, sizin de çilenizi sona erdirir; daha doğrusu, o mübarek Anadolu insanının çilesini sona erdirir. Bir dönemde devletler muvazenesinde ona önemli vazifeler yaptırtan Allah (celle celâluhu), bir gün yine devletler muvazenesinde ona önemli bir misyon edâ ettirmek üzere onun dirilmesini, başka milletlerden evvel te’min buyurur. Dirilirsiniz; dünyanın her yanında insanların imdadına koşarsınız, Allah’ın izni ve inayetiyle.

Yıkıntılar karşısında, sarsıntıya düşmemek lazım. Esasen, sarsıntı ile enerjimizi kaybedeceğimize… Çünkü o da bir yönüyle bir efordur; sarsılırsanız, heyecan duyarsanız, o da bir efordur. Yıpranırsınız; nöronlarınız yorulur, doğru uyuyamazsınız; yatakta sağdan sola, soldan sağa dönersiniz. Çocuklarınıza, doğru bakamazsınız; eşinizle, doğru meşgul olamazsınız. Yapacağınız işleri, sağlam bir mantık blokajına bina edemezsiniz. Dolayısıyla âdetâ kendi aleyhinizde oturur kalkarsınız. Ama öyle değil de esas bir gâye-i hayale bağlanırsanız, Allah’ın izni ve inayetiyle, sarsılmadan “Pekâlâ, şu zor şartlar altında şimdi ne yapılabilir?!.” dersiniz.

Yapılacak şeylerin başında, şöyle-böyle sarsıntı yaşayan insanları moralize etmek geliyor; onları rehabiliteye tâbi tutmak gerekiyor. Oturduğumuz her yerde, “Yahu şimdiye kadar şu maruz kalınan şeylerin hemen her renkte olanı -Allah’ın bir takdiri olarak- meydana geldi. Ve sonra Allah’ın bir lütfu olarak da geldiği gibi gitti. Geldiği gibi gitti!.. Allah’ın kudreti, her şeyin hakkından gelmeye yeter!” diyecek ve insanları moralize edeceksiniz. Bize düşen şey, vazifedir. Yüksek bir hedefe kilitlenmişsek şayet, baştan kazanmışız demektir. “Allah!” demiş, gönlümüzü O’na vermişsek, “Cennet, Rü’yet ve Rıdvân!” demiş, gönlümüzü O’na vermişsek, kazanmışız demektir. Ölsek bile o uğurda, kaybetmiş sayılmayız; çünkü çok yüksek bir hedefe kilitlenmiş sayılırız. Öyle ise ne diye endişe duyacağız, ne diye paniğe kapılacağız?!.

Hatta, meselenin daha yükseğini realize etme istikametinde oturup kalkmalı: “Acaba, arkadaşlarımızı bu mevzuda çok ciddî metafizik gerilime nasıl ulaştırırız?!. Bugüne kadar sarf ettikleri cehdi, ortaya koydukları gayreti, ikiye nasıl katlarlar? Vitesi, dörtten sekize nasıl takarlar? Sekizden on altıya nasıl takarlar? Nasıl o hız ile yürürler Allah’ın izni ve inayetiyle?!.” Bir de o hız ile yürümenin “temkîn” ve “teyakkuz”a ihtiyacı vardır. Beynimizi o istikamette yorduğumuz zaman -zannediyorum- Allah’ın izni ve inayetiyle, patikalara sapmadan, Allah’ın vaz’ ettiği şehrâhta dümdüz yürür ve kısa zamanda hedefe ulaşırız.

Hedef nedir? Topyekûn insanlığın inanması.. lâakal (en azından) O’na saygı duyması, lâakal “O’na inanan insanlar ile beraber yaşanır!” duygusunun başka vicdanlarda uyarılması… Farklı… Bir baskı ile, bir tahakküm ile, bir tagallüp ile, bir tasallut ile “Herkes benim gibi düşünsün!” değil, “Benim gibi düşünmeyenlerin canı Cehenneme!” değil. Fakat herkesi kendi kategorisinde mütalaa ederek, bir emniyet ve güven telkin etmek, dünyanın dört bir yanında… “Bu insanlar, gerçekten, insanî değerlere saygılı!”; Frenkçe ifadesiyle “Çok hümanist insanlar, bunlar! Ahsen-i takvîme mazhariyetin gereğini yerine getiriyor ve Allah’ın sanatı olarak insana saygı duyuyorlar!..” dedirtmek…

Yahu Allah’ın (celle celâluhu) fırçasından çıkmış, O’nun İlmi ile, İradesi ile, Kudreti ile, Meşîeti ile halk edilmiş, eşi-menendi olmayan, meleklerin mihrabı/pusulası bir varlık olarak yaratılmış insana saygı duymak, o insanı Yaratan Zat’a karşı saygı duymanın ifadesidir. İnsanlarda bu duyguyu uyarma, bütün insanlıkta bu duyguyu uyarma… Ee görüyorsunuz, çok kısa, küçük, bir yönüyle dar çerçevedeki, dar açıdaki hamleler ile, zaten çokları oluyor. O mevzuda “Şurada şu oluyor; burada bu oluyor!” falan demek istemiyorum; el-âlem, meseleyi yanlış anlamak suretiyle, “Misyonerlik yapılıyor!” zannına/zehabına kapılabilir.

Hayır! Sizin “dil”inizin önünde “hal”iniz ve “temsil”iniz vardır. Esasen, yaşanması gerekli olan şeyi doğru yaşadığınız takdirde, insanlar, size bakacaklar ve “Bunlar ile upuzun yollar alınabilir!” diyecekler, Allah’ın izniyle. Güven vadedeceksiniz. Zaten, “Mü’min, yeryüzünde güven ve emniyetin temincisi insan demektir!” Bir manası onun “Allah’a inanan” demektir ve aynı zamanda Cenâb-ı Hakk’ın “el-Mü’min” isminden alınmıştır. Diğer manası itibarıyla da, “yeryüzünde güvenin temsilcisi” demektir. Onun atmosferine giren herkes, aynı zamanda bir güven atmosferine girmiş demektir. Bütün dünyaya bunu duyuracaksınız.

   Sonu zaferle noktalanan Uhud’da muvakkat bir hezimet yaşanmıştı; zira o sayede mü’min münafıktan, vefalı vefasızdan, yiğit korkaktan, hakka gerçekten bağlı olan yüreğinde zaaf bulunandan ayrılmıştı.

Bir “şirzime-i kalîl” (azgın bir azınlık) her zaman olmuştur, her zaman olacaktır!.. Şimdi böyle bir dönemde -esasen- büyük bir gayeye dilbeste olmuş insanları, o gayenin yüksek gaye-i hayalli insanları haline getirmek için onları moralize etmemiz, rehabiliteden geçirmemiz ve hiçbir şey olmamış gibi yolumuza devam etmemiz lazım.

Buna en güzel örnek, çok iyi bildiğiniz, Uhud Savaşı. Uhud şehitlerinden bahsederken, altmış küsur, altmışaltı kadar insandan bahsediliyor; fakat genelde Siyer kitaplarında “Yetmiş insan şehit oldu!” deniyor. Yüz yetmiş insan, iki yüz insan da yaralı; bazıları kolu kopacak hale gelmiş, bazıları bağrından yaralanmış. Fakat bu “muvakkat hezimet” gibi bir şey oluyor ama Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) o yüksek fetâneti ile onu zafere çeviriyor. -Fetânet, dehânın üstünde bir şeydir. Mahmud Akkad, vakıa, “el-Abkariyât” kitabında, Efendimiz’i de dâhiler arasında zikrediyor; o, hatadır. Fetânet-i Nebeviye, dehânın çok üstündedir. Dâhiyi anlatırken, “Her şeyi şipşak, düşünmeden, yerli yerine yerleştiren insan demektir.” derler. Fetânet, onun çok çok üstündedir.- O hali ile müşrikleri takibe koyuluyor. Yaralı-bereli… Birileri, birini sırtlamış götürüyor; birileri, birinin koltuğuna girmiş, götürüyorlar. Ebu Süfyân, ordusu ile Mekke’ye doğru giderken, bakıyor ki arkadan geliyorlar. -Nereye kadar takip ediyor onları!..- “Aman, başımıza iş açarız; en iyisi mi bir an evvel Mekke’ye kaçalım!” diyor. Muvakkat hezimet gibi görülen bir şey, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) o yüksek fetânetiyle zafere dönüşüyor, Allah’ın izni ve inayetiyle.

O günün müşrikleri paniğe kapılıyorlar. Bir daha Medine’yi kuşatmak için plan yaptıkları zaman, “Bütün kabileleri yanımıza alalım; öyle yirmi bin, otuz bin insan ile gidelim, Medine’yi kuşatalım! Başka türlü oraya girmek, mümkün değil!” mülahazaları oluşuyor. Orada da yine mesele, fiyasko ile neticeleniyor; geldikleri gibi, bir taraftan soğuğa, bir taraftan da o dehânın çarpıcı fırtınalarına maruz kalarak, panik içinde geriye dönüyorlar. İnanın, günümüzde size mezâlimde bulunan, zulmeden kimseler de aynen o Medine’yi kuşatmaya gelen insanlar gibi, panik içinde geriye dönüp kaçacaklar!..

Cenâb-ı Hak, mabeynimizdeki emniyetin tesisine bizi muvaffak eylesin!.. Çok yüksek bir moral ile, hiçbir şey olmamış gibi, Hizmet’imizi devam ettirmeye muvaffak eylesin! Allah, öyle bir başarıya ulaştırsın inşaallah teâlâ!..

Bamteli: SİZ NEREDESİNİZ EY MÜ’MİNLER!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   “Merhametin yok diyelim nefsine / Merhamet etmez misin evlâdına?!.”

Nasıl ki sadaka belayı defeder; öyle de ekseriyetin hâlis duası ferec-i umûmîyi cezbeder. Umumun gam, keder ve sıkıntıdan kurtulmasına vesile olur ekseriyetin hâlisâne duası. Öyle bir dua ki, annesi, babası ve çocukları ölüm döşeğinde olan birine diyorlar: “Öyle yüreğini yırtarcasına, beynini burnundan kusarcasına dua edersen, bunlar geriye dönecek!..” İşte o mülahaza ile dua etmek… Ağızdan dua adına çıkan her kelime, mızrap yemiş bir kalbin, heyecan mızrabı, “imân-ı billah” mızrabı, “marifetullah” mızrabı, “muhabbetullah” mızrabı yemiş bir gönlün sesi gibi olmalı!.. Belki ıztırar hali bizi böyle bir teveccühe sevk ediyor. Ama bazılarımız -benim gibi nâdânlar- belki böyle bir ıztırar halinde bile yürekten O’na teveccüh etmesini bir türlü düşünmüyorlar, sadece kendilerini düşünüyorlar, başlarına geleni düşünüyorlar.

Nâdânlar… Allah’ı doğru bilmeyen nâdân.. “İman”ı derinlemesine duymayan nâdân.. “İslam”ı hayatın olmazsa olmazı olarak görmeyen nâdân.. “İhsan” ufkundan haberi olmayan nâdân.. “Yakîn” derinliği olmayan nâdân.. “Tevekkül” mefhumundan habersiz olan nâdân.. “Teslim” bilmeyen nâdân.. “Tefvîz” bilmeyen nâdân.. “Sika” ufkundan habersiz olan nâdân…

“Nâdânlar eder sohbet-i nâdânla telezzüz / Divanelerin hemdemi divâne gerektir.”

“Nâdânla zordur sohbet, bilene / Zira nâdân, söyler ne gelirse diline.”

Üç asırdan beri toplumu öyle nâdânlaştırdılar ki?!. Siz, sıyrılmaya çalıştınız ondan. Fakat belli köşe başlarında gulyabaniler önünüze çıktı ve “Hayır, gaflet daha iyi!.. Uyumak daha iyi!.. Hayvanî yaşamak daha iyi!.. Dünya ve mâfîhâya inhimak etmek, balıklamasına dalmak daha iyi!.. Asıl mesele dünyayı yaşamak, dünya muhabbetiyle meşbû bulunmak!..” dediler. Düzeninize tosladılar, azminize tosladılar, ümidinize tosladılar.

Size/bize, yeniden, bir kere daha derlenip toparlanmak düşüyor. Bunca toslamalar karşısında kırılmaların tamir edilmesi için, yeniden kendimize dönmemiz, kendi değerler atmosferimiz içinde her şeyi değerlendirmemiz ve Allah ile münasebetimizi bir kere daha gözden geçirmemiz gerekiyor. Ölesiye bağlı mıyız O’na?!. Hafizanallah, bir günün yarısında O’ndan kopuk yaşayacaksak, “Emanetini al!” diyecek kadar O’nunla irtibatımız adına cesur muyuz, mert miyiz?!.

Sızıntı’nın ilk sayısının kapağıydı: “Merhametin yok diyelim nefsine / Merhamet etmez misin evlâdına?!.” (M. Akif) Merhamet etmez misin evlâd-ı evlâdına, evlâd-ı evlâdına… Onlara İnsanlığın İftihar Tablosu’nun, Râşid Halifeler’in, “iman-ı billah” adına, “marifetullah” adına, “muhabbetullah” adına, “zevk-i ruhanî” adına, “aşk u iştiyâk-ı likâullah” adına bıraktıkları miras gibi bir miras bırakmak üzere… Onları ihyâ etmek, dirilmelerini sağlamak.. gelecek nesillerin İsrâfîl’i olmak.. heyecanınızı bir sûr gibi kullanmak ve onlara hayat üflemek… Toruna, torununun torununa, torununun torununa, torununun torununa… Üç asır, dört asır, beş asır, on asır, dipdiri kalma adına, eriyip kül olmak iktiza ediyorsa, Hazreti Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali (radıyallahu anhüm ecmaîn) gibi eriyip kül olmak lazım!.. O nesiller adına…

   Onca zulme rağmen, dilsiz şeytanlar kol geziyor; maalesef, bir Hızır Çelebi sedası gürlemediği gibi, bir Emile Zola sesi de duyulmuyor!..

Ve izafî planda, nisbî planda sizin emced ceddiniz, -cedd-i emcediniz- Orhan Gazi’ler, Osman Gazi’ler, Süleyman Şâh’lar, Murad Hüdavendigâr’lar… Öyle bir mülahazaya bağlı yaşadılar. Sağlam bir miras geriye bıraktılar. Eskiye eskiye belli bir dönemde o da kıvamını, rengini, desenini, muhafaza edemedi, partallaştı. Koca devlet, paramparça oldu!.. Bir kargaşa dünyası… O kargaşa dünyası -nesi diyelim- sarmalı içinde mübarek Anadolu. Analarla dolu; hep sağlam evlatlar yetiştiren analarla dolu, mübarek ülke.. Asırlarca cihanın kaderine hâkim olan ülke… Şimdi yürekleri yakacak mahiyette zâlimlerin hay-huyu ile, mazlumların iniltisiyle inliyor!.. Öyle bir inliyor ki, Türkiye’nin dört bir yandan işgal edildiği Cihan harbini müteakip, İngilizler bir taraftan, İtalyanlar bir taraftan, Fransızlar bir taraftan, Adalar’da halayığınız gibi gözünüzün içine bakan başkaları İzmir’e bayrak dikecek kadar bir taraftan taarruz ettikleri zaman bile, ne o ölçüde zâlimin hay-huyu ne de mazlumun iniltisi duyulmuştu!..

İslam dünyası, âdeta zâlimlerin hay-huyunun korosu haline geldi; mazlumların iniltisinin korosu haline geldi. Bir, toptan bağırıp çağırma, hay-huy etme; bir de toptan inleme, âh u vâh etme. İki tane ses duyuluyor; bir yerde ezenin zâlimce hay-huyu; beri taraftan sesini çıkarmadan ezilenin, öldürülenin, ırzı çiğnenenin, namusu doğrananın, haysiyetiyle oynananın iniltileri, âh u efgânı duyuluyor. Tarihte belki bir-iki-üç defa, bir kısım zâlimler sebebiyle yaşanmış bir tablo; İslam dünyasında, hususiyle beş asır, altı asır devletler muvazenesinde dümende bulunan bir milletin vatanında, acı acı!..

O çığlıklar, o çığıltılar, kulaklarımda çınlıyor gibi!.. Evet, onu söylemek belki doğru değil: Her gün birkaç defa kendimi yataklık, yatağa düşmüş bir hasta gibi hissediyorum; sonra başımı seccadeye koyuyor, “İçimi Sana döküyorum!” diyorum.

Çevrede hâlden anlamayan, dilden anlamayan bir sürü dilsiz şeytan var. “Dilsiz şeytan” diyor Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm. Bunca mezâlim karşısında, sesini yükseltebilecek bir Ebu’s-Suud yok!.. Bir Molla Gürânî yok!.. Yok!.. Bir Hızır Çelebi yok!.. İsterseniz Frenkçe ifadesiyle deyin, “Bir Emile Zola yok!..” Yok!..

Müslümanlara Şi’b-i Ebî Talib’de boykot yapıldığı dönemde, üç tane insan, kabilelerinin gücünü de arkalarına alarak, bütün Mekke müşriklerinin, bütün kabilelerin altına imza attıkları, “Beni Hâşim’i iflah etmemek lâzım!” muahedesine karşı çıktılar. İnsanlığın İftihar Tablosu da o mağdurlar arasında, o mehcûrlar arasındaydı; mübarek eşi annemiz de. Anneler annesi, annelerimizin hepsi ona kurban olsun!.. Hadîcetü’l-Kübrâ. Hadîce, “erken doğan” demektir. En erken hakikate uyananın o olması itibariyle, isim ile müsemmâ arasında ne kadar da bir mutabakat var?!. Analar anası… Kurban olayım!.. Bilmem ki Âişe validemizin de durumu nasıl; Âişe validemizin büyüklüğünü ölçecek kantarım yok. Ahiretteki mizana konulduğunda bile, o mizanın kırılacağına inanıyorum!.. Ama Efendimiz, kendisine öyle bende olan Hazreti Âişe validemizin yanında, hep “Hadîce’nin yakını…”, hep “Hadîce’nin -bilmem- akrabası…” demek suretiyle, o “erken doğan”ı yâd-ı cemil olarak zikredip duruyor.

Evet, “Mezâlim yaşanıyor.” dedim: Mesâvî irtikâp ediliyor, me’âsî meşrû gösteriliyor. Bohemce yaşayış âdeta alkışlanıyor, ona göz yumuluyor. Suiistimaller örtbas ediliyor, tecavüzler örtbas ediliyor… Nâm-ı Celîl-i Nebevî dört bir yanda şehbal açsın diye, dünyevî herhangi bir beklentiye girmeden, o bayrak omuzlarında, sağa-sola koşan insanların yolları kesiliyor. Yolları kesiliyor kırk haramîler tarafından; “O bayrağı her yerde dalgalandıramazsınız!” diyerek, o bayrağı aşağıya çekiyorlar. O bayrağın dalgalandığı müesseseleri kapatmaya çalışıyorlar. Bir şeytan dürtüsüne uymuşlar ki, hiç sormayın?!. Tarihte ender zâlimler dahi mesâvînin bu ölçüde insanı çıldırtanını yapmamıştır zannediyorum.

   Soluklarımız bu kadarına yetti ya Rasûlallah!..

Bütün bunlara rağmen, yılmadan, usanmadan o bayrağın, nâm-ı Celîl-i Muhammedî’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem), nâm-ı Celîl-i İlâhî’nin şehbal açmasını; Hazreti Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali mirasının bir bayrak halinde dalgalanmasını devam ettirmek lazım. O bayrağın indirilmemesini sağlamak için -bence- cansiperane o mevzuda mücadele etmek lazım, cansiperane. Kaba kuvvete başvurmadan, terörün en küçüğüne “Evet!” demeden… Ama o mevzuda öldürürlerse, ezerlerse, bir işkence ederlerse şayet, cân u gönülden, Ashâb-ı Uhdûd gibi, hepsine katlanarak… Çukurlara atsınlar.. mezarlar kazsın dursunlar.. mezarları “mel’un mezar” ilan etsinler… Bunların hiç birine aldırmadan, “Allah’a iman, Allah’ı bilmek bize yeter! Muhabbetullah bize yeter! Marifetullah bize yeter! Aşk u iştiyak bize yeter! Likâullah’a iştiyak bize yeter!..” deyip, durmadan, atı mahmuzluyor gibi mahmuzlayıp veya bir üveyik gibi kanat açıp enginliklere açılıyor gibi sürekli, enginliklere açılmak, “Daha, daha, daha!..” deyip bir “Hel min mezîd” kahramanı gibi, nâmının ulaşmadığı her yere Nâm-ı Celîl-i Nebevî’yi ulaştırmak lazım.

Huzuruna gittiğimiz zaman, “Soluklarımız o kadarına yetiyordu yâ Rasûlallah!” diyecek kadar… “Bir yerde kalbimiz durdu, soluklarımız da bitti; biz de orada döküldük, biçildik; başaklar gibi biçildik!.. Ama Sen de biliyorsun ki, Allah da biliyor ki, sonuna kadar nâm-ı Celîl-i Nebevî’ni cihanın dört bir yanına ulaştırma azmi içindeydik!..” O Cân’a (sallallâhu aleyhi ve sellem), o nâm-ı Celîl-i Nebevî’ye binlerce canımız kurban olsun!.. Ondan başka bir derdimiz, bir davamız olmadı!.. Olsaydı zaten, Kıtmîr gibi -zannediyorum- yüzde doksan dokuz virgül dokuz, sizin de yeryüzünde bir dikili taşınız olurdu!.. Başınızı sokacağınız, kendinize göre bir kulübeniz olurdu!.. Gelecek adına birilerine, bir şeylere dilbeste olur, gönül bağlardınız!.. Dû cihandan el yuma ve hânümânın kalmaması gösteriyor ki, kalbiniz ile siz, O’na müteveccih yaşıyorsunuz. Allah, o teveccühü artırarak devam ettirsin!..

O teveccühü yeterli bulmamalı, “Daha teveccüh, daha teveccüh, daha teveccüh!..” demeli. Teveccühler sâlih dairesi… Zira siz O’na samimi teveccüh ettikçe, O da size bakar. “Kulum, Bana bir ayak gelirse, Ben bir adım…” buyuruyor. Müteşâbih bir ifade bu. “O Bana bir adım atarsa, Ben yürüyerek gelirim; o yürüyerek gelirse, Ben koşarak gelirim…” Buna Belagat ilminde “mukâbele” ve “müşâkele” denir. Yani “karşılıksız bırakmam!” Ama nasıl bir karşılık?!. Bazen bire on vererek.. bazen bire yüz vererek.. Bakara sûre-i celîlesinde ifade edildiği üzere, “Yüz başak veren bir dâne gibi…” bazen bire yüz vererek.. bazen de hâlisâne olursa, ihlasla olursa, ihsan şuuru ile içli-dışlı olursa, bire bin vererek mukabelede bulunur.

   Ey Müslümanlar, siz neredesiniz; durduğunuz yeri söyler misiniz?!.

Kim kazanıyor, kim kaybediyor? Kim doğru yolda, kim eğri yolda?!. Bir türlü taş üstüne taş koymaya doymayan.. villaya villa ilave etmeye doymayan.. filoya filo ilave etmeye doymayan.. bir türlü dünyaya doymayan, doyma bilmeyen aç gözler, varsın “boş”luğun arkasından koşsun dursunlar!.. Siz, öyle bir “dolu”ya doğru yarış yapıyorsunuz ki, tam “Sâbikû!..” ve “Sâri’û!..” ayetlerinin hitabına uymuş gibi, kalbiniz durasıya o mevzuda koşmaya karar vermişsiniz.

Kur’an, emrediyor, siz de ona “Lebbeyk!” diyorsunuz.. “Cennet’e doğru koşun, Cemâlullah’a doğru koşun, Rıdvan’a doğru koşun, Cemâl-i bâ Kemâli müşahedeye doğru koşun!..” Evet, Allah öyle buyuruyor Kur’an’ında, siz de öyle yapıyorsunuz: وَسَارِعُوا إِلَى مَغْفِرَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا السَّمَوَاتُ وَالْأَرْضُ أُعِدَّتْ لِلْمُتَّقِينَ “Rabbinizden (sürpriz mükâfatlarla yüklü) bir mağfirete ve genişliği göklerle yer kadar olan ve müttakîler için hazırlanmış bir Cennet’e yarışırcasına koşuşun!” (Âl-i Imrân, 3/133) سَابِقُوا إِلَى مَغْفِرَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا كَعَرْضِ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ أُعِدَّتْ لِلَّذِينَ آمَنُوا بِاللهِ وَرُسُلِهِ ذَلِكَ فَضْلُ اللهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ وَاللهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ “Rabbiniz tarafından verilecek mağfirete ve cennete girmek için yarışın! Öyle bir cennet ki eni göklerle yerin eni gibi olup Allah’a ve rasûllerine iman edenler için hazırlanmıştır. İşte bu, Allah’ın dilediği kimselere olan bir ihsanıdır. Allah büyük lütuf sahibidir.” (Hadîd, 57/21)

Öyleyse sözümüz her zaman leylî sözü olmalı, diğerlerine hep kapalı bulunmalı. “Leylî sözü söyle, yoksa hâmûş!” diyor Fuzûlî. “Açacak isen kucak, aç O’na âğûş!..” Açacaksan, O’na aç âğûş; kucak aç. Bırak, it dünyayı elinin tersiyle, milletini aziz kılacak kadar. Bir vazife bilerek yapacağın şeyi yap; hepsini vermek icap ettiği yerde de tereddüt etmeden ver Hazreti Osman gibi, Hazreti Abdurrahman İbn Avf gibi (radıyallahu anhüma). İnsanlığın İftihar Tablosu gibi, giderken, kalkanın rehinde gitmeye bak. Giderken, kalkanı rehinde… Aile efradının rızkını temin etmek için aldığı borç paraya mukabil, yanında bulundurduğu o kalkanı rehin vermiş. O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) dilbeste olan, O’nu çok seven Osmanlılar, O’nun mübarek eşyasını “emânet-i mukaddese”ye götürür koyarlar ve millet de onları birer “kutsal emanet” olarak ziyaret eder, yüz sürerler. Onlar için, bence, bir şehir verilse değer. Ama işte o kalkan, ailenin rızkını temin etmek için, alınan borç para karşılığında, o çizgide olmayan birisinin elinde rehindir. Şakır şakır ganimetlerin aktığı bir dönemde; İnsanlığın İftihar Tablosu’nun ruhunun ufkuna yürümesi öyle oluyor. Hazreti Ebu Bekir öyle yürüyor, Ömer öyle yürüyor, Ali öyle yürüyor, Hâlid öyle yürüyor, Sa’d İbn Ebî Vakkâs öyle yürüyor; radıyallahu anhüm ecmaîn.

Peki ama أَيْنَ أَنْتُمْ أَيُّهَا الْمُسْلِمُونَ؟ Siz neredesiniz? Siz, nerede duruyorsunuz?!. Durduğunuz yeri söyler misiniz?!. Durduğunuz yer, onlarla münasebetin remzi olacaktır, Allah ile münasebetin remzi olacaktır.

   Müminler, içtimaî huzur ve yükselişin temini için, mesâîlerinin tanzimi, yapacakları işlerin taksimi ve teâvün düsturunun teshili ile beraber, aralarındaki emniyetin tesisine de muhtaçtırlar.

Aynı zamanda “hey’et-i ictimâiye-i İslâmiye”, “hey’et-i ictimâiye-i milliye”, “hey’et-i ictimâiye-i hıdemiyye/hareketiyye” arasında emniyetin tesisi çok önemlidir. Meseleyi dünya çapında ele aldığınız zaman, “İslâmiye” dersiniz; milletimiz çapında ele alınca “milliye” dersiniz ve aynı zamanda tamamen bu işe gönül vermiş insanlar, “adanmış” insanlar, başka mülahazası olmayan insanlar zaviyesinden ele aldığınız zaman da “Hizmet” dersiniz, “Hareket” dersiniz. Dünya da zaten “Hizmet” diyor, “Hareket” diyor. Buradaki bir arkadaşımız, değişik iki-üç dile tercüme edilen kitabında da aynı zamanda onun Türkçesini yazmış kitabın arkasına, “Hizmet” diyor. Allah, deyip ettiklerimiz çizgisinde, gönüllerimize de istikamet ihsan eylesin. Ve böyle diyen, böyle düşünen insanları, Rabbim, dünyada da, ukbâda da pâyidâr eylesin!..

Mâbeynde emniyetin tesisi, herkesin birbirine güven vadetmesi, çok önemlidir. Başta, esasen, aynı duygu, aynı düşünceyi paylaşan, aynı armoni içinde bulunan insanlar arasında emniyetin tesisi… Bir hizmete gönül vermiş, adanmış insanlar.. fedakâr insanlar.. adanmışlığı bu mevzuda en büyük sermaye, en büyük kapital olarak gören insanlar… Bunlar, kendi aralarında birbirlerine çok iyi güvenmeliler. Sahip oldukları o “mü’min” isminin muktezasını yerine getirmeliler.

O “mü’min” ismi, “inanıyor, inanan” demektir. Mü’min, “mü’min” ismini, Cenâb-ı Hakk’ın “emniyet vadeden, emniyet lütfeden ve aynı zamanda mü’minlik lütfuyla serfirâz kılan” manasına gelen “el-Mü’min” isminden almıştır. Mü’minlerdeki o mübarek isim, Cenâb-ı Hakk’ın Esmâ-i Hüsna’sından alınmış bir isimdir. Zât-ı Ulûhiyete nispeti itibariyle, engin bir manası, nâkâbil-i idrak bir manası vardır. Bize ait yanı itibariyle manası, “yeryüzünde emniyet ve güvenin temincisi, tesisçisi olma”ya kadar uzanır. “Allah’a iman”dan alıp, “Allah’ın söylediği her şeye inanma”dan alıp, “yeryüzünde emniyet ve güvenin temsilcisi olma”ya kadar… Onları gördüğü zaman, herkes, “Bunlara güven duyulabilir! Bunlardan bir hıyanet gelmez!” diyebilmeli. Onun karşılığı ise, “hâin”; o mü’minin karşılığı, “emniyet ve güven vadeden”in karşılığı “hâin” ve mübalağa kipiyle “havvân”.

O açıdan da değişik kategorilerde emniyetin tesisi söz konusu. Tamamen kendini Hizmet’e adamış insanlar arasında daha derince bir emniyet duygusu… Allah’a imandan kaynaklanan, esâsât-ı İslamiyet’e imandan kaynaklanan, aynı zamanda Kitap ve Sünnet’e imandan kaynaklanan, sahabe örneğini görmekten, Siyer felsefesinden kaynaklanan, tam bir “emniyet ve güven temsilcisi” olma, o emniyet ve güveni kendi aralarında tesis etme…

Evet, aynı duyguyu paylaşma.. aynı anlayış istikametinde hareket etme.. birbirine çok fazla itiraz etmeme.. duygu ve düşüncelerini centilmence, efendice, gönül kırmadan ifade etme, ortaya koyma.. icabında bir başkası farklı bir düşünce ortaya koyduğu zaman, geriye adım atmasını da bilme.. kendi düşüncesinden vazgeçerek -biraz evvel hem belki de gelişi güzel söyledim- أَنْتُمْ أَعْلَمُ بِأُمُورِ عُقْبَاكُمْ “Ukbâya ait işleri siz benden iyi bilirsiniz!” mülahazasıyla, -efendim- “Sizin dediğiniz daha isabetli görünüyor!” deme… İsterse sonra başkaları, senin dediğin ve ettiğin şeyi isabetli bulsun ve gelip desinler ki, “Yahu, asıl senin dediğin doğruymuş. O gün bizim dediğimize sen, cevab-ı sevap verdin ama senin dediğin doğruymuş!” O kadar mehil tanıma onlara.. o kadar güven vadetme.. o kadar hakikate saygılı olma…

   Hakkın Hatırı, Münazara Adabı ve İmam Azam Ebu Hanife Hazretleri

Değişik vesilelerle hep tekerrür ettiği gibi, bir kere daha tekrar etmek istiyorum, mazur görürseniz: Ebu Hanife, gecenin yarısına kadar talebeleriyle bazı meseleleri müzakere edermiş. Bizdeki münazara âdâbına göre; yoksa televizyonlardaki birbirine karşı saygısızlık yapma tartışması değil. Münazaranın âdâbı vardır, o mevzuda yazılmış kitaplar vardır: İnsanlar birbirlerine karşı hakikati nasıl savunacaklar? Herkes kendi düşüncesini nasıl ortaya koyacak? Nasıl ifade edecek onu? Geriye dönmesini nasıl yapacak? İleriye adım atmasını nasıl yapacak? Orada karşı tarafın duygu ve düşüncesine nasıl saygılı olacak? Kendi duygu ve düşüncelerine nasıl saygı toplayacak? Buna dair kitaplar yazılmış. Televizyonlardaki o tartışmalar, oradaki o tartışmalar, vahşîce boğuşmalar gibi bir şey. Öyle değil, “münazara âdâbı”na göre…

Ebu Hanife hazretleri, münazara âdâbına göre, gecenin yarısına kadar münazara yapıyor. Muhammed İbn Hasan eş-Şeybânî hazretleriyle, İmam Yusuf hazretleriyle, Züfer hazretleriyle… Beş bin tane, derslerine devam eden insan var. Birisi, mübalağa mı yaptı, bilemiyorum; yapabilir, çağımız, mübalağa çağı: “Elli bin tane, derslerini dinleyen insan vardı; kitaplara bakarak, derse iştirak ederek, onun mütalaalarını müzakere eden insanlar vardı.” demişti. “Elli bin” olmasın, “beş bin” bile olsa, öyle entelektüel, öyle kapasiteli, öyle yürekli, öyle hakşinâs insanın bulunması çok önemli; demek ki, o dönem, hakikaten bir “altın çağ”. Gecenin yarısına kadar müzakere ediyor. Ve sonra talebeler diyorlar ki: “Üstadım!” Ne diyorlarsa, “Ey büyük müctehid! Ey babayiğit adam!” Ne diyorlarsa, nasıl hitap ediyorlarsa o gün. “Senin dediğin gibiymiş bu!” diyorlar. Talebesiyle, meseleyi müzakere ediyor.

Hazret, gittikten sonra, bir daha temel kaynaklara müracaat ediyor; Kitap, Sünnet, Sahabe ve Tâbiîn’in kavilleri… Kendisi Tâbiîn’den değil; bazıları onun bir sahabî gördüğünden bahsederek, onu da Tâbiîn’den sayarlar; oysaki kendi, Tebe-i Tâbiîn’den, üçüncü sınıftan. Seleflerinin mütalaalarına, müzakerelerine, yorumlarına başvuruyor. Sabah namazına geldiğinde… Nasıl hitap ediyorsa onu da bilmiyorum, “Çocuklar!” mı diyor; yoksa Kıtmîr’in beraber ders müzakere ettiği ders arkadaşlarına dediği gibi, “Ali Hoca, Veli Hoca!” dediği gibi, öyle mi diyor, bilemiyorum. Ben, efendiler efendisi o insanın, kendi talebelerine seslenirken bile, efendiliğini koruduğuna inanarak, mutlaka onları tazimle yâd ettiğine inanıyorum. Nasıl diyordu, belki “Ey Ebu Yusuf Efendi! Ey Muhammed Efendi! Ey Züfer Efendi!” Paşazade çünkü, o da; “Ey Züfer Efendi!..” “Ben sabaha kadar, o dediğimiz meseleyi bir kere daha gözden geçirdim, sonra gördüm ki, benim değil de, sizin dediğiniz doğruymuş!”

Hakk’ın hatırı, âlidir; hiçbir hatıra fedâ edilmemelidir. İlle de “Benim dediğim dedik. Benim dediğime uyulmadığı takdirde, herkes yok edilmelidir, zindanlara atılmalıdır; taziplere, tehcirlere, tehditlere, tevkiflere maruz bırakılmalıdır!” Bu, Firavunların düşüncesi… Bu, zâlimlerin, gaddarların, hattârların, müfsitlerin düşüncesi!..

Ebu Hanife’nin düşüncesi, Râşit Halifeler’in düşüncesi, Efendimiz’in düşüncesi ise, meşveret yörüngeli. Ümmetine fikir soruyor, onlar bir şey söyleyince, dikkate alıyor. Geçen sohbette zikredildiği üzere, Selmân-ı Fârisî’nin mütalaasına uyarak, “Hendek!” diyor. Sahabesiyle meşveret ediyor; Uhud savaşında, dışarıya çıkıyor. Her şeyi O’ndan öğrendikleri bir insan… Onların düşüncelerine saygının gereği, “küçüklük” demiyor. Her şeyi O’ndan öğreniyorlar ama meşverette onların dediklerine uyuyor; Uhud’da dışarıya çıkıyor, yoksa Efendimiz’in kendi düşünceleri, içeride kalıp tabya savaşı vermek, müdafaa savaşı vermek istikametindeydi.

İnsanlığın İftihar Tablosu… O büyüğe bakın, Ebu Bekir’e bakın, Ömer’e bakın, Osman’a bakın, Ali’ye bakın, bakın!.. Ömer İbn Abdülaziz’e bakın, Hâdî’ye bakın, Mehdi’ye bakın, Mu’tasım’a bakın!.. Efendim… Süleyman Şah’a bakın, Osman Gazi’ye bakın, Orhan Gazi’ye bakın, Murad Hüdavendigar’a bakın, bakın!.. Bakın, hepsi o muhteşem karakteri temsil eden insanlardır.

   İkiyüzlü zâlimlerin dine ve diyanete verdiği zarar, ehl-i küfrün tahribinden çok daha feci olmuştur.

Bir de değişik dönemlerde, değişik çağlarda, hususiyle enâniyetin dolu-dizgin gittiği yirminci asırda, hususiyle İslam dünyasında ve bilhassa Kapadokya’da; insanların kendi düşüncelerine, kendi dediklerine taptıklarını görünce, insanın midesi bulanıyor. Özür dilerim, “Bulanıyor!” deyince, mideniz bulanmasın. Hakikaten… Çünkü mideyi bulandıracak kadar!.. Öyle bir şenâat, bir denaet, bir mesâvî, bir meâsî nümâyân ki, hiç sormayın!.. Damlasını deryaya atsan, bütün balıkların midesi bulanır!..

Evet, mü’min, emniyet ve güven insanıdır. Herkesin kendisine karşı güven duyduğu insandır, Allah’a inanmanın gereği olarak… Âlem bana güven duymuyorsa, benden kaçıyorsa, ben, insanları Allah’tan uzaklaştırıyorum, demektir. Değişik vesilelerle ifade ettiğim bir hususu, müsaade ediyor musunuz, bir kere daha ifade etmeme: Allah göstermesin!.. Ben, o diyanete mensubiyeti de imâ eden kelimeyi kullanmayacağım, onlar da rahatsız olmasın diye. “Kütüb-i sâlife” falan demek, belki onunla da yine aklınız bir tarafa kayabilir. Fakat sizin din ve diyanetinizin dışında, çok farklı anlayışa, dünya görüşüne, inanç sistemine sahip bir milletin haziresinde neş’et etseydiniz.. sonra hâlihazırdaki İslam dünyasına baksaydınız.. başınızı kaldırıp Kapadokya’ya baksaydınız… Rica ederim, İnsanlığın İftihar Tablosu’yla temsil edilen, mebdei “semâ”ya dayanan, arkasında “vahy-i semâvi-i İlahî” olan İslam dinini seçme mevzuunda bir fikirde bulunur muydunuz?!.

Şu, insanların canavarlaştığı, birbirini yediği.. kuvvetin hâkim olduğu.. adaletin ayaklar altında pâyimal olduğu.. hukuk sisteminin işletilmediği.. kimsenin, kendi hakkını müdafaa edemediği.. karar veren hâkimlerin bile kendilerini zindanda bulduğu.. avukatların müdafaa ettikleri insanlar adına kendilerini zindanda bulduğu… Böylesine kirlenmiş, levsiyât haline gelmiş, damlası okyanusa düşse balıkları öldürecek hale gelmiş bir ülkeye baktığınız zaman -“Bunların sahip olduğu dinin mebdei ‘semâvî’ imiş, Allah’tan gelmiş.” Bunu bilseniz bile.- o istikamette bir tercihte bulunur musunuz?!.

Vicdanlarınıza sesleniyorum. Bir şeye bakarak konuşmayın; Allah için, vicdanlarınızın sesini ortaya koyun! Kapadokya’yı seçme mevzuunda bir tercihte bulunur muydunuz?!. Hayır!..

Emniyet ve güvenin pâyimal olduğu.. Allah’a iman meselesinin kendini ifade etmediği.. mü’minin mü’mince davranmadığı.. hakkın-adaletin yeryüzünde tek temsilcisi olarak kendisini göstermediği bir yere, bu kirli dünyaya bakan insanlar, sadece burunlarını tutar geçerler; istifrağ etmemek için, gözlerini kaparlar.

Bu, insanları Allah’tan öyle bir kaçırmadır ki, kâfir, Müslümanlığa bunun kadar zararlı olmamıştır. Çünkü kırmızı çizgilerle, durduğu yer bellidir; ona karşı senin de metafizik gerilimin olur. Ama bir taraftan sana ait argümanları kullanırken, bir taraftan da kâfirin yapmadığını yapan insanlar, öyle bir kaçırırlar ki Allah’tan, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’dan, Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali yolundan… عَلَيْكُمْ بِسُنَّتِي وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِّينَ “Siz, Benim ve doğru yolda olup hep doğru yolu gösteren Râşid Halifeler’in yoluna yapışın!..” buyurulan o yoldan öyle bir kaçırırlar ki, hafizanallah, ne emniyetten bahsedilebilir ne de güvenden.

   Asrın minaresinin başında durup gelecek nesle seslenen Müezzin’i siz duyacak; insanlığın muhtaç olduğu emniyet ve güven ruhunu siz uyaracaksınız!..

İnsan, sağlam, yürekten Allah’a inanmalı.. “iman”ını, “marifet” ile taçlandırmalı.. marifetini, “muhabbet” ile taçlandırmalı.. muhabbetini, “aşk u iştiyak-ı likâullah” ile taçlandırmalı. Allah ile münasebeti açısından bu ölçüde kendini bir derinliğe salmalı!.. Derinleşme adına öyle bir çağlayana yelken açmalı ki, bir daha geriye dönmeyi, bir yerde takılıp kalmayı aklının köşesinden geçirmemeli!.. Mukteza-i beşeriyet olarak sapmalar, zelleler, şaşmalar olabilir. Fakat hep o marifete, hep o muhabbete, hep o aşk u iştiyaka doğru kararlı yürümeli!.. Birer “cansız resim gibi mü’min” olmaktan çıkmalı; “canlı, hareketli mü’min” olmaya bakmalı!..

Nitekim “İşte ey iki hayatın ruhu hükmünde olan İslâmiyet’i bırakan iki ayaklı mezar-ı müteharrik bedbahtlar! Gelen neslin kapısında durmayınız. Mezar sizi bekliyor, çekiliniz; tâ ki, hakikat-ı İslâmiyeyi hakkıyla kâinat üzerinde temevvücsâz edecek olan nesl-i cedid gelsin!” diyor Hazreti Üstad. Gürül gürül… Hicrî on üçüncü asrın minaresinin başında durmuş, halkı camiye davet eden; kendini “müezzin” gibi gören, Allah’a davet eden, namaza davet eden, iman-ı billaha davet eden; Hicrî on üçüncü asrın minaresinin başında durmuş, on dördüncü asra seslenen Zat!..

O sesi duyan, siz olun bence. Evet, inşaallah duymuşsunuzdur. “Allahu Ekber, Allahu Ekber”i duymuşsanız, “Eşhedü en lâ ilâhe illallah”ı duymaya çalışın.. “Eşhedü enne Muhammeden Rasûlullah”ı duymaya çalışın.. “Hayya ala’s-salat”ı duymaya çalışın.. Kurtuluşa gelin, “Hayya ale’l-felâh”ı duymaya çalışın.. gönül inşirahı ile, bir kere daha “Allahu Ekber”i duymaya çalışın.. ve meseleyi “Lâ ilâhe illallah!” ile noktalayın, kâfiyelendirin.

Evvela, Allah ile münasebet açısından, böyle bir emniyetin temsilcisi olmak… Sonra insanî değerler açısından; “ahlâk-ı âliye-i İslâmiye”, eskilerin ifadesiyle. Hazreti Gazzâlî’nin ifadesiyle, “Münciyât”, insanı kurtaran, necâta erdiren şeyler. Hep isteğimiz o değil mi?!. Dualarımızda أَجِرْنَا، نَجِّنَا، خَلِّصْنَا “Bizi koru.. Bizi kurtar.. Bizi halâsa erdir!..” demiyor muyuz?!. “Münciyât”, “muhlisât”, “mucîrât” diyebiliriz. O diğer iki tabiri (“Ecirnâ/Mucîrât” ve “Hallisnâ/Muhlisât”) çok kullanmamışlar. Fakat bir mahzur yok kullanmakta.

O istikamette, aynı zamanda insanlar arasında da öyle bir emniyetin ve güvenin temsilcisi olmak… Temsil ettiğimiz, yaşadığımız İslamiyet’e gönüllerde imrenme uyarmak… Değişik vesilelerle ifade edildiği gibi, zannediyorum bir evvelki sohbette de geçtiği üzere; “hal ve temsil meşherleri” oluşturmak… Kitap fuarları oluşturuyoruz ya!.. Bir kısım eşyayı teşhir etme fuarları oluşturuyoruz ya!.. Olimpiyatlar oluşturuyoruz ya!.. Belli aktiviteleri icrâ etme adına bize ait bazı şeyleri teşhir etme adına, bu teşhir edilen şeylerin teşhir edildiği yere “meşher” deniyor. Bir şeylerin sergilenmesi, enzâr-ı âleme arz edilmesi onların. Aynı şekilde, hâl derinliğiyle, temsil derinliğiyle, yaşama enginliğiyle bunu yapmak: “Allah Allah! Bu ne istikamet?!. Bu ne istikamet ki yürürken, ‘Aman bir karıncaya basarım!’ diye tir tir titriyor. ‘Arpa kadar haram bir şey ağzıma girer!’ diye tir tir titriyor. Gözü, bakmaması gereken şeye bakmış, bir haram girmişse içine, tir tir titriyor. Üzerinden elli sene geçtikten sonra bile aklına geldiği zaman, ‘Acaba buna karşı bir milyon defa mı Estağfirullah desem!’ diyecek kadar Allah ile irtibatı kavî!.. Ve karşı tarafta emniyet ve güven uyarıyor!..”

O emniyet ve güveni siz uyaracaksınız. Sonra el-âlem de size karşı emniyetin ve güvenin temsilcisi olacak; güvene güvenle mukabelede bulunacak, emniyete emniyetle mukabelede bulunacak. O açıdan, sizin aranızda emniyetin tesisi çok mühim. Hangi kategoride olursa olsun; Hizmet kategorisinde, Hareket kategorisinde, adanmışlık kategorisinde, millet kategorisinde, milletler veya millet-i İslamiye kategorisinde. Belki sonra bir gün gelecek, inşaallah, “insanlık” çapında, öyle bir zümreye, öyle bir oluşuma sebebiyet vereceksiniz ki, hakikaten herkes birbirine güven duyacak. Kimse kimseden endişe etmeyecek. Herkes, çok rahatlıkla, kapılara kilit vurmadan, Cuma namazına giderken dükkânını kilitlemeden, dışarıdaki eşyasını içeriye almadan gidecek. Çünkü bilip inanacak ki, kimse ona el uzatamaz.

Cenâb-ı Hak, bize de ve aynı zamanda mübarek bir milleti ifsat edenlere de hidayet-i tâmme lütfeylesin!.. Kalbleri yumuşatsın!.. Efendimiz’in sözleriyle ve Kur’an’ın öğrettiği dualarla bitirelim:

رَبَّنَا لاَ تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً إِنَّكَ أَنْتَ الْوَهَّابُ

سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ إِنِّي أَسْتَغْفِرُكَ لِذَنْبِي، وَأَسْأَلُكَ رَحْمَتَكَ * اَللَّهُمَّ زِدْنِي عِلْمًا وَلاَ تُزِغْ قَلْبِي بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنِي، وَهَبْ لِي مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً، إِنَّكَ أَنْتَ الْوَهَّابُ

يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ، ثَبِّتْ قُلُوبَنَا عَلَى دِينِكَ * يَا مُصَرِّفَ الْقُلُوبِ، صَرِّفْ قُلُوبَنَا إِلَى طَاعَتِكَ

رَبَّنَا آتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا رَشَدًا

اَللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ، كُلَّمَا اخْتَلَفَ الْمَلَوَانُ، وَتَعَاقَبَ الْعَصْرَانِ، وَكَرَّرَ الْجَدِيدَانِ، وَاسْتَقْبَلَ الْفَرْقَدَانِ، وَبَلِّغْ رُوحَهُ وَأَرْوَاحَ أَهْلِ بَيْتِهِ مِنَّا التَّحِيَّةَ وَالسَّلاَمَ

وَبَارِكْ وَسَلِّمْ عَلَيْهِ وَعَلَيْهِمْ، وَعَلَى جَمِيعِ الْأَنْبِيَاءِ وَالْمُرْسَلِينَ، وَعَلَى الْأَوْلِيَاءِ، وَالْأَصْفِيَاءِ، وَالْمُقَرَّبِينَ، بِعَدَدِ عِلْمِ اللهِ، وَبِعَدَدِ مَعْلُومَاتِ اللهِ، أَبَدَ الْآبِدِينَ، وَدَهْرَ الدَّاهِرِينَ

آمِينَ * أَلْفَ أَلْفِ آمِينَ * وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

“Ey bizim kerîm Rabbimiz, bize hidâyet verdikten sonra kalblerimizi kaydırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz bağışı bol olan vehhâb Sensin Sen!” (Âl-i Imrân, 3/8)

Sübhânsın Allah’ım; Seni (Sana yakışmayacak her şeyden) tenzih ederim. Allah’ım, günahımı bağışlamanı diler ve rahmetini dilenirim. Allah’ım, ilmimi artır ve bana hidayet verdikten sonra kalbimi kaydırma; katından bana rahmet lütfet; şüphesiz ki Sen, çok lütufkârsın.

Ey kalbleri evirip çeviren Allah’ım! Kalblerimizi İslamiyet’te sabit kıl!.. Ey kalbleri halden hale koyan Rabbim, kalblerimizi ibadet ü tâatine yönlendir!..

“Ey Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver ve içinde bulunduğumuz şu durumda bize kurtuluş ve doğruluğa ulaşmayı kolaylaştır.” (Kehf, 18/10)

Allah’ım! Efendimiz Hazreti Muhammed’e ve O’nun güzide ailesine, gece ve gündüzün değişimi, sabah ve akşamın, karanlık ve aydınlığın birbirini takip etmesi, gece ve gündüz gibi sürekli yenilenen zaman ve hallerin tekrar edip durmaları, Kutup Yıldızlarının karşılaşmaları boyunca salât eyle. O’nun ve Ehl-i Beyt’inin ruhlarına bizlerden selam, sevgi ve hürmetler ulaştır.

Allah’ın salat, selam ve bereketi, Efendimiz’in, mübarek ailesinin, bütün nebîlerin, rasûllerin, evliya, asfiya ve mukarrabînin üzerine olsun; Allah’ın ilmi ve Allah’ın malumatı adedince, ebedlere kadar, Allah Teâlâ’nın mülkü devam ettiği sürece!..

Âmin, binlerce, milyon kere âmîn. Kabul buyur Rabbimiz, kabul buyur ve bizi bir kere daha hamd ü sena hisleriyle coştur. Zaten bütün şükür, hamd ve senalar âlemlerin Rabbi Allah’a aittir.