Posts Tagged ‘diyalog’

Bamteli: DOĞU BATI BULUŞMASI VE ASİMİLASYON DEĞİL ENTEGRASYON

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Asla naz değil hep niyaz edâsıyla, şikâyetimiz Allah’adır!..

Rabbimiz!.. Sen bizimle isen şayet, âlem nerede olursa olsun, bizi nereye koyarsa koysun -Sen bizimle olduktan sonra- ne gam!.. Ama gönüllerimizde Seni yitirmişsek, Sen yakınken, biz, uzaklığa düşmüşsek şayet, işte o, tamiri güç bir yaradır, bir illettir, metastaz yapmış bir kanserden daha tehlikelidir!..

O (celle celâluhu) yakınken, şart-ı âdî planında kendi iradelerimizle uzağa düşmemiz, O’nu içimizde derinlemesine, bir aşk ölçüsünde, bir iştiyâk-ı likâullah ölçüsünde duyamamamız, bizim için bir kayıptır. Tamamını mı, yarısını mı, yarısına yakınını mı, çeyreğini mi, birkaç asır evvel yitirdik! Günümüze gelinceye kadar, o geriye kalanı da epey aşındı, aşına aşına delik deşik oldu.

Bu “yeni nesil”, dünyanın dört bir yanına açılan yeni nesil, Hazreti Pîr’in ifadesiyle “nesl-i cedîd” o yırtığı yamama cehd u gayreti içindeydi. Evvela aynı duyguyu, aynı düşünceyi paylaşan dünya ile yeniden, bir kere daha el sıkışma, muânakada bulunma, sarmaş-dolaş olma; ondan sonra da bütün dünya ile sarmaş-dolaş olma, hiç kimse ile problemi olmayan bir dünya haline gelme istikametindeki hareketleri, gayretleri bizi ümitlendiriyordu.

Şu andaki musibetler ve vaziyet, bizim kusurumuza terettüp eden bir tokat yeme ise şayet, o küçük tokat ile Cenâb-ı Hak aklımızı başımıza getirsin; meydana getirdiğimiz o boşluğu doldurmaya bizi muvaffak eylesin!..

Yok, bundan sonra daha ciddi hadiseler ile karşı karşıya kalmayalım diye veya kaldığımız zaman onları aşalım diye, metafizik gerilimimizi artırma adına bizi böyle bir şeye maruz bırakmış ise, onu da gönül rızasıyla kabullenip, فَصَبْرٌ جَمِيلٌ وَاللهُ الْمُسْتَعَانُ عَلَى مَا تَصِفُونَ “Artık bana/bize düşen, güzelce sabretmektir. Sizin bu anlattıklarınız karşısında yardımına müracaat edilecek sadece Allah var.” (Yûsuf, 12/18) demeli ve Hazreti Yakûb’un (aleyhisselam) diliyle “sabr-ı cemîl”e sığınmalıyız.

Onun manası da, إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي إِلَى اللهِ “Ben, bütün dertlerimi, keder ve hüznümü Allah’a arz ediyor, O’na şikâyette bulunuyorum.” (Yûsuf, 12/86) demektir. Ben dağınıklığımı, tasamı, kederimi, kemedimi (üzüntümü, hüznümü), şikâyetimi yalnız ve yalnız Sana arz ediyorum!.. Müddeiyâne değil, nazlı hava ile değil; fakat iç burkuntusu ve niyaz edâsıyla, Sana karşı saygımı koruyarak, Sana arz ediyorum!

Nebi, öyle diyor. Yol, nebiler yolu ise, bize de öyle demek düşer. Öyle dememek, öyle düşünmemenin dışarıya vurması demektir. O da, kalbin harap olduğuna delalet eder.

   Son dönemde, cebrî hicret yollarına düşenler çoğunlukla Batı ülkelerine gittiler; Cenâb-ı Hakk’ın sevki itibarıyla, bunun çok farklı hikmetleri ve neticeleri olabilir.

Fakir ve aynı zamanda daha önceden de bir kısım angajmanlar teessüs etmiş olan ülkeler, çok güven vaad edici değildi. Bazı yerlerde, Mâ-a’rif (!) Vakfı’nı tesis etme adına, sizin alın teri ile, karın ağrısı ile, şakak zonklaması ile bugüne kadar meydana getirdiğiniz hazır müesseselere konmaya çalıştılar. İmkânlarını yeni müesseseler açıp “on”u yirmi yapma, “yirmi”yi kırk yapma istikametinde kullanacaklarına, kırparak-biçerek sizinkilere sahip çıkma cehdi ve gayreti içine girdiler. Dolayısıyla, bu orta ölçekteki veya düşük ölçekteki dünyalarda kısmen tesirli oldular. Çünkü o türlü ülkelerin liderleri -zannediyorum- peylenebilir durumda idiler ve peylendiler onların bazıları. Bu itibarla da artık sizin için oralarda bulunma, çok güven vaad etmiyordu. Bunu gördüler arkadaşlar. O ülkelerdeki yerlilerin kendileri de “Burada durmasanız, ayrılsanız daha iyi olur!” dediler.

Dolayısıyla da bunda bile Cenâb-ı Hakk’ın bir sevk-i Sübhânîsi vardır. “Takdîs” mülahazasına bağlıyorum bunu. Bizim çıkarlarımız, meseleyi bizim kendi açımızdan değerlendirmemiz değildir esas olan. “Her işte hikmeti vardır / Abes fiil işlemez Allah! // O’na bir kimse cebr ile/ Bir iş işletemez asla // Ne kim Kendi murad ede / Vücuda ol gelir billâh.” مَا شَاءَ اللَّهُ كَانَ، وَمَا لَمْ يَشَأْ لَمْ يَكُنْ؛ أَعْلَمُ أَنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ، وَأَنَّ اللَّهَ قَدْ أَحَاطَ بِكُلِّ شَيْءٍ عِلْمًا “Allah neyi dilerse, o mutlaka olur; O’nun olmamasını dilediği de asla olmaz. Bilir ve inanırım ki, şüphesiz Allah her şeye gücü yeten Kadîr’dir ve muhakkak ki, Allah, ilim bakımından da her şeyi kuşatmıştır.” Oraları böyle yırtık-yamalı hale getirdiğinden ve o yerler sizin için câzibesini kaybettiğinden veya şimdilik muvakkaten “Hele bunlar dursun; biz, başka taraflara açılalım!” dediğinizden değil… Belki işin arka planının farkına varmadan, işin sonucunu tam hesaba katmadan, -belki- bütüncül bir nazar ile bakarak “Buraya gidersek daha iyi olur; şuraya gitmesek daha iyi olur!” mülahazalarına da girmeden… İlm-i Muhît-i İlahî ile sevk olundu arkadaşlarımız oralara.

Gidilen yerlerde, çoğu itibarıyla insanlar, güven vaad edici bir kucaklama, bağırlarını açma tavrı sergilediler, imrendirdiler. Arkadaşlar anlatıyorlar: “Avrupa’da şu devlet, şu kadar insana oturum verdi ve vermeye de devam ediyor! Diyorlar ki çok rahatlıkla: “Gelen gelsin! Yüz bin geldi ise, yüz bin daha almaya âmâde bulunuyoruz!” İşte yanı başımızdaki, kuzeydeki ülke, kapılarını ardına kadar kale kapıları gibi açtı. Ve giden arkadaşlarımız, orada, temel düşüncelerini, mefkûrelerini çok açık ortaya koyabiliyorlar; bir rahatsızlık yok.

Antrparantez arz edeyim: Karıştırılmış bir dünyadan, bir yönüyle dimağların buğulandığı bir dünyadan ayrılıp gittiğinizden ve sürekli de bir “zift yayını”na maruz kaldığınızdan dolayı, “Kafalarda hiçbir şüphe yoktur!” da diyemeyiz. Bir tereddüt vardır. Belki bu kucak açmanın arkasında -aynı zamanda- öyle bir tecessüs de vardır: “Acaba siz nesiniz? IŞİD misiniz, çaşıt mısınız? Boko-Haram mısınız, başka bir şey misiniz? Hele sizi bir dinleyelim!” derler. Aslında böyle bir mülahaza ile kucak açmaları bile kendinizi ifade etmeniz adına çok önemlidir; çünkü “im’ân-ı nazar” var üzerinizde. Siz de kendi değerlerinize sımsıkı bağlı olmanın yanı başında, insan olarak, insanlığa ait, Hümanistçe düşünceleri onlarla paylaştığınız takdirde, “Bunlarla anlaşılır!” falan derler. “Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguyu paylaşanlar anlaşır!” der Mevlana. Şunu da ben ilave edeyim: Kucaklaşır, sarmaş-dolaş olur, muânakada ve musâfahada bulunur aynı duyguyu paylaşanlar!..

Böylece, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek mesajı, bugüne kadar ulaşmadığı yerlere ulaşır. Bu mesaj ulaştığı her yerde farklı bir tesir icrâ eder, tıpkı bir rahmet-i İlahî gibi. Bazı yerlerde “çiğ” tesiri yapar; ondan yapraklar istifade ederler. Bazı yerlerde bir “çiseleme” tesiri yapar. Bazı yerlerde “sağanak bir yağmur” halinde yağar. Bazı yerlerde de bize biraz acı ve ağır gelir, “kar” gibi birkaç ay kalıcı olur ama orada toprak tarafından emilir o, kuvve-i inbâtiye onu kendisi için bir dinamizm olarak kullanır, bağrına atılacak tohumların daha seri boy atıp gelişmesine vesile yapar onu.

Şimdi, çok farklı şeyler olur, gidilen yerlerde de. Onlar, sizi dinledikleri zaman, kendi değerlerine bağlı olabilirler fakat bakarlar ki, çok fasl-ı müşterek var, insanlık açısından. Ve siz, güven vaad edebiliyorsanız orada, açık davranıyorsanız, sağlam bir “entegrasyon” sergiliyorsanız şayet, insanlık mukabelesinde bulunurlar.

   Bulunduğumuz ülkelerin insanlarıyla uyumlu olma ve onlarla bütünleşmenin yanı sıra kendi değerlerimize can ü gönülden bağlılığımızı da muhafaza etmeliyiz.

Antrparantez ifade edeyim: Entegrasyon, kendi değerlerinizi koruma şartıyla olmalı.

“Asimilasyon”a maruz kalmama adına, kendi dünyanızı -yine- derinlemesine yaşamalısınız. Kimseyi endişelendirmeden, kendi evinizde, kendi barkınızda, kendi değerlerinizi burnunuzun kemikleri sızlarcasına yaşamalısınız.

Yaşadığınız halde “Yaşayamıyoruz!” deyip inleme, kendi değerlerinize o kadar bağlı bulunma; aynı zamanda başka insanlarla dostça yaşamaya da açık olma. Bu iki şey, birbirine zıt gibi fakat bu ikisinin yapılması da çok önemlidir. Âlem de size o entegrasyon zaviyesinden bakacaktır: “Evet, bunlarla beraber yol yürünebilir, bir hedefe varılabilir. Bunlar, aynı zamanda bâkir dimağlar; bunlardan istifade edilebilir. Bildikleri çok şeyler vardır, istifade edebiliriz!”

Hani sosyal tarihçiler diyorlar ki: (Kültür açısından) “Fâtih milletlerin, başkalarına verdiği şeyden daha ziyade mağlup milletlerden aldıkları olmuştur; aldıkları/öğrendikleri daha çok olmuştur!” Şimdi de meseleyi farklı bir zaviyeden, aynı şekilde düşünebilirsiniz. Alırsınız-verirsiniz; alacağınız da nice şeyler vardır. Belki onlardan alacağınız şeyler, vereceğiniz şeyleri verme adına bir yol açma demektir, bir güzergâh demektir; “Bunlarla alış-veriş olabiliyor!” denmesinin vesilesidir.

Böyle bir cebr-i lütfî ile, nâm-ı celîl-i Muhammedî’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu arz etmeye çalıştığım kademelerin herhangi birinde ifade edilmesi yine matlûb-i İlahî ve makbûl-i Nebevî ise şayet; bunların hangisi yapılırsa yapılsın, bizim hesabımıza çok önemlidir. Senede bir kere, bayramdan bayrama veya onların yortularında el sıkışma şekilde bile kendini gösteriyorsa şayet, böyle bir birlikten birbirine zarar gelmez. Onu tesis etme…

Şimdi hikmetlerini ve neticelerini bütünüyle bilemeyiz. İlahî ilim, muhît bir ilim.. İlahî Meşîet, muhît bir Meşîet.. İlahî İrâde, muhît bir İrade.. ve her şeyi Allah en iyi bilir. وَاللهُ أَعْلَمُ، وَأَنْتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ “Allah, bilir; siz, bilemezsiniz!” Bizim bilemediğimiz şeylere, Allah (celle celâluhu) sevk etti.

Öyleyse, bize düşen vazife, bulunduğumuz yerde, konumumuzu iyi ve rantabl değerlendirmektir. Orada kendi Müslümanca derinliklerimizi sergilemek suretiyle aynı zamanda başkalarıyla da anlaşmazlık adına bir tavrımızın olmadığını gösterme ve “Bunlarla her zaman dünya paylaşılabilir! Bunlarla uzun yol alınabilir!” dedirtme, bir kârdır bizim için.

   Gönül köprüleri kurmak için, dinin temel değerlerine ve hatta fürûâtına aykırı olmayan meselelerde, diğer insanların aktivitelerine iştirak edilebilir.

Siz, bir dönemde hoşgörü ve diyalogun temsilcileri olarak, adanmışlık ruhu ile dünyanın değişik yerlerine açıldınız. Fakat o açılım yine de dar alanlı sayılırdı. Okullar açtınız, onlar da mütecessisâne mercek koydular üzerinize; sizin nabzınızı tuttular, “Ritim tamam mı?” ona baktılar ve “Evet!” dediler. Başlangıçta kuşkuları vardı ama yirmi küsur sene, kendinizi doğru ifade ettiniz. Onlar da sizi bağırlarına bastılar, bazılarının, kafaları bozulacağı âna kadar. Kafaları bozanlara, zihinleri bulandıranlara Allah, insaf ve iz’an ihsan eylesin!.. O dar alanlı açılımın muhatapları bağırlarını açtılar. Fakat bir başka dünya bekliyordu; böyle küllî olarak açılma imkânı olmamıştı. Şimdi, Allah (celle celâluhu) oralarda o imkânı verdi. Gideceksiniz, size ait güzellikleri sergileyeceksiniz; böyle, sessizce, halinizle ve tavrınızla sergileyeceksiniz.

Yine antrparantez arz edeyim: İnsanın, böyle Firdevsî belagati ve beyanıyla bir şeyler ifade etmesi önemlidir. Ben bir de Nizâmî’yi çok beğenirim belagat ve talakatıyla. İnceliği açısından ve ruhî hayatı itibarıyla Molla/Mevlânâ Câmi belki daha derindir; çünkü Hazreti Mevlânâ’nın çok tesirindedir. Fakat diğerleri de birer beyan üstadıdır, söz sultanıdır. Nizâmî’nin hususiyle “Mahzen-i Esrâr”ına baktığınız zaman, çok ciddî bir derinlik vardır. İşte o derinlikte kendi duygu ve düşüncelerinizi ifade etseniz, yine de millet “Acaba bununla, bu mevzuda demagojiye, bizi kandırmaya matuf bir şeyler mi sergiliyorlar!” diyebilir ve sizin tavırlarınıza, davranışlarınıza bakarlar. Dolayısıyla “temsil” ve “hal” çok önemlidir.

Evet, dediğiniz şeyleri en beliğ şekilde diyor olabilirdiniz ama bir de o dediğiniz şeyler hakikaten yaşanıyor mu, realize edilebiliyor mu ve aynı zamanda başkalarına zararı var mı? “Hal” ve “temsil” ile onu orada yürekten, samimi sergilediniz mi? O senaryoya tam inanarak, “Bu senaryo, Rabbimizin rızasına da muvafıktır!” diyerek o rolü oynuyorsanız şayet, bir sene, iki sene, üç sene bakarlar; “Allah Allah! Ritim aynen, nabız aynı atıyor, hiç değişme yok. Demek ki bunlar, birer istikamet insanı!” derler. Dolayısıyla gönülleri fethedersiniz. Gönülleri fetheder, aynı zamanda Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ı da şâd edersiniz. Aynı zamanda Allah’ı da hoşnut edersiniz.

Ee zaten maksadımız da o değil mi?!. اَللَّهُمَّ اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ، وَاْلاِشْتِيَاقَ إِلَى لِقَائِكَ، وَإِلَى لِقَاءِ حَبِيبِكَ وَأَحِبَّائِكَ، أَبَدَ اْلآبِدِينَ، وَدَهْرَ الدَّاهِرِينَ “Allah’ım, her amelimde ihlaslı olmayı, rızana ermeyi, Sana halis aşk u iştiyakla dolu bulunmayı diliyorum; bunları ebedî, zaman üstü, zamanı aşkın olarak istiyorum; lütfet!” Hizmet Hareketi’nde, gâye-i hayal bu ise şayet, siz de Allah’ın izni ve inayetiyle bunu sağlamış olursunuz.

İşte Almanya, bağrını açtı. Hollanda, baktı ki onlar yaptılar, o da yaptı. Diğer Benelüks ülkeleri kısmen, daha sonra; belki bazılarında kuşku var. Şimdilerde Fransa’da bu mevzuda yine öyle bir açılma var; sizi tehlikesiz görme var; esasen sizi insanî değerlere saygılı bulma var. Hâlin ve temsilin tesiri görülüyor. Böylece hemen bütün Batı’da belki… İtalya’da da olacak bu. Gelip diyor ki: “Size, falan yerde, semâvî dinler adına, bir üniversite açalım!” Musevîlik, İsevîlik ve bir de Müslümanlık. Bunlar, çıksınlar, aynı zamanda bir yerde, kahve gibi, lokal gibi tek bir yerde bir araya gelsinler ve şimdiye kadar “Birbirlerini yerler!” nazarıyla bakılıyordu, yemediklerini görsünler birbirlerini. Kimse kimsenin yamyamı olmadığını görsün orada, ısınsınlar birbirlerine. Dinin temel değerlerine, hatta fürûâtına aykırı olmayan meselelerde, aktivitelerine iştirak etsinler.

Biri çıksın desin ki: “Bu mesele, Kitab’a, Sünnet’e aykırıdır!” Ben diyorum ki: “Dinin temel meselelerine ve fürûâtına aykırı olmamak kaydıyla, birbirlerinin aktivitelerine iştirak etsinler!” Bu, yumuşatır mı, yumuşatmaz mı insanları?!.

Şimdi Cenâb-ı Hak böyle bir fırsat vermiş; tabii Allah’ın izni ve inayetiyle belki en uzak yerlere kadar. İşte Brezilya’da vardı, Arjantin’de vardı, Şili’de vardı, daha başka ülkelerde de vardı. Mesela, Costa Rica (Kosta Rika)’ya gidip gelen arkadaşlarımızın dediğine göre, orada bu muhacirlere çok daha yumuşak bakıyorlar, geniş imkânlar da var, yatırım yapma imkânları da var. Orada işi olan insanlar diyorlar ki: “Hocam, söyleseniz de, bir kısım arkadaşlar da buraya gelse!”

Ayrıca, eskiden bir yerlere gitmek istediğiniz zaman, kuşku ile karşılanırdınız. Fakat şimdi mağduriyetiniz ve mazlûmiyetiniz söz konusu. Bir yerde karşı tarafın çirkinliği ve antipatik hale gelmesi, “Bunlar, onlarla beraber, aynı çizgide olmadıklarına göre, bunlara kucak açmaya değer!” mülahazasını hasıl ediyor. Evet, bir taraf, bir yönüyle bir nefret tablosu sergiliyor ve siz, onlarla aynı karede bulunmuyorsunuz. “Öyle ise bunlarla anlaşılabilir, bunlarla dünya paylaşılabilir!” diyor ve bütün dünya, size bağrını açıyor. Hazır bir fırsat bu bence… Dünyanın değişik yerlerine hicret etmek suretiyle, hem hicret sevabı kazanma, hem de “hâl” ve “temsil” yoluyla değerlerimizi tanıtıp sevdirme… Ne kadarını onlara sevdirme ve saygılarına mazhar kılma lütfunu Cenâb-ı Hak ihsan edecek?!. Onu, O’nun (celle celâluhu) meşîet-i Sübhanîyesine, İrâde-i Rabbâniyesine bırakmak lazım.

   Doğu ile Batının, Kalb ile Kafanın, Teşriî Ayetler ile Tekvinî Emirlerin Yeniden İzdivacına Yolculuk

Aslında bugün o Batı’nın ister Rönesans’ıyla, ister ilim inkılabıyla, ister teknolojik inkılap ile, ister sosyal bilimler adına, ister psikoloji adına, ister pedagoji adına, ister eşya ve hadiseleri hallaç etme adına, yani müspet ilimler adına, pozitif ilimler adına yapıp ortaya koyduğu şeyleri -o çağın müsaadesi ölçüsünde- Hicrî beşinci (Miladî on ikinci) asra kadar Müslümanlar yapmışlar. Beşinci asra kadar, yani Hicrî dördüncü asrın sonuna kadar Müslümanlar, ilmin hemen her dalında, o dönemin müsaadesi ölçüsünde yapacaklarını yapmışlar. Fakat bir dönem gelmiş ki medreseye -İslamî ilimlerin tedris edildiği yere-, tekkeye ve aynı zamanda fünûn-u müsbeteye kendisini yönlendiren insanlar, kendilerini skolastik düşünceye salmışlar. Ve birbirinden kopma olmuş; âdetâ o onu, o onu, o da onu boşamış.

Oysaki -Hristiyanlar bunu farklı manada kullanıyorlar- o “ekânim-i selâse” (üç uknum/esas/rükün) birlikteliği çok önemlidir; bu üçün, bir vahidin üç derinliği olduğunu hiç unutmamak lazımdır. Medresedeki Kur’an, Sünnet ilmi.. aynı zamanda tekke ve zaviyedeki, cismâniyetten çıkma, hayvaniyeti bırakma, kalb ve ruhun derece-i hayatında seyahat etme, “seyr illallah”, “seyr fillah”, “seyr maallah”; kalb ve ruh insanları, “Sır” insanları, “Hafâ” veya “Hafî” insanları, “Ahfâ” insanları yetiştirme.. ve bir de müspet ilimler.

Hazreti Gazzâlî’nin de ifade ettiği, İhyâ’da okuduğumuz derslerde ifade buyurduğu gibi, hakikaten Zât-ı Ulûhiyeti -bir yönüyle- “ihsas” ve “ihtisas” duygularıyla bilme… İşte denizin dibine dalma gibi. Yani; suyun yüzünde yüzerken, “Tamam suda yüzüyorum ama dış âlemle de irtibatım var.” Biraz içine girdiğin zaman da, “Hâlâ dış ile bazı alakalarım var!” ki, zâhidin durumunu ifade eder. Âşık-ı dilhastenin durumuna gelince, o, mercan adalarına dalıyor gibi, denizin içine daldığı an, bütün bütün etrafını hep deniz görür. Bu, onun his dünyasında öyledir. Yoksa o, O (celle celâluhu) değildir. “Heme-ost” değil, “Heme-ezost”; “Her şey, O (celle celâluhu)!” değil, “Her şey, O’ndan!” Fakat ihsaslarıyla, ihtisaslarıyla öyle erir gider ki, âdetâ O’ndan (celle celâluhu) başka bir şey görmez. İşte Hazreti Muhyiddîn’e bakarken, bir yönüyle, o meselenin bir ufkunda; İmam Rabbânî’ye bakarken, bir ufkunda; Abdulkadir Geylânî Hazretleri’ne bakarken, bir ufkunda; Necmeddin-i Kübrâ’ya bakarken, bir ufkunda; Muhammed Bahâuddin Nakşibendî Efendi Hazretleri’ne bakarken, ayrı bir ufkunda… Bunlar hep o seyahatin âbide şahsiyetleridir.

Şimdi o kalbî ve ruhî hayat, çok önemlidir ki tekke ve zaviye, bir yönüyle, onu üzerine almıştı; fakat aynı zamanda dünyaya da açıktı, medreseye ve fünûn-i müsbeteye de açıktı. Muhammed Bahâuddin Nakşibendi Hazretleri gibi büyükler, on iki ilimden mücâz olmadan, kimseye “hilafet” vermiyorlardı: Sarf, Nahiv, Belagat (Me’ânî, Beyan, Bedî), Mantık, ondan sonra Kur’ân, Tefsir, Hadis, Usul-i Tefsir, Usul-i Hadis, Usul-i Fıkıh aynı zamanda, Usûlüddin (Kelam, Akâid). Bütün bu ilimlerden mücâz olmayınca (icazet almayınca) tarikat halifeliğini vermiyor. Çünkü bu ilimlerin tamamından icazet almamış bir insan, hislerine ve ihsaslarına kapılarak yanlış mülahazalara girebilir. Her şeyi -bir yönüyle- o on iki ilim ile analiz etmesi lazım veya o elekten geçirmesi lazım ya da onlar ile kalibrasyona tâbi tutması lazım. Bu, telsizcilik terimi; “kalibrasyona tâbi tutmak” lazım.

Evet, şimdi o kopmuş, skolastik bir düşünceye girmiş orada. Babadan oğula, oğuldan babaya hilafet vermek suretiyle, medreseye kapılarını kapamış. Medrese de, “Bize, bu kitapları devretmek düşmüş!” demiş, o da onlara çok iltifat etmemiş. “Kalb ve ruhtan bize ne? Bize -işte- bunlara bakmak düşer!” Günümüzdeki bir kısım teologların yaptıkları gibi!.. Ondan sonra, eşya ve hadiseleri hallaç eden insanlar… Hani bir yönüyle, sadece ona bağlı olunca, bundan ya Natüralizm çıkar, ya Pozitivizm çıkar, ya Materyalizm çıkar. Fakat bunları birbirine mezcettiğiniz zaman da, müspet ilimler de aynen sizin ifade etmek istediğiniz şeyleri ifade eder. Zira Hazreti Pîr’in ifadesiyle, “Sus! Kâinat mescid-i kebîrinde…” Demek “mescid-i kebir” imiş, kâinat. “Kur’an, kâinatı okuyor!” O Kur’an ile Kâinat arasında münasebet kurmak lazım!.. “Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım, hidayetiyle amel edelim ve onu vird-i zeban edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Hak’tan gelip Hak diyen, hakikati gösteren ve nuranî hikmeti neşreden odur.” Evet, yalnız sensin, ey Kur’an-ı azîmüşşân. Ne mutlu size ki, siz ona sahipsiniz!..

Değişik münasebetlerle, Fakir, espri mahiyetinde arz etmiştim: Bu üç esas, birbirlerini talak-ı selâse ile boşamışlardı. Doğu’da, Erzurum dâhil, aileleri boşarken, üç tane yettiği halde, “Üçten dokuza!” derler. Efendim, aynı zamanda altı tanesi de fazla oluyor onun; “Üçten dokuza boşsun sen!” Yani, “Dokuz talak boşsun!” Dokuz olmuyor ki, üç talak boş oluyor. Bunlar da üç talak ile boşanmışlar. O, başkalarının kapısını, öbür alan başkalarının kapısını, öbür alan da başkalarının kapısını çalmak suretiyle -yine o talak-ı selâse ile boşanma mevzuundaki sonuca bağlayalım- değişik şekilde “zevc-i âher”ler yapmışlar. Onca zevc-i âherden sonra, bence bunların yeniden bir araya gelip izdivaç yapmaları lazım.

Buna da, hani yine Kıtmîr’in ifadesiyle şuradan başlanabilir: İmam Hatip veya İlahiyat mezunu olanların bazılarını bir Fizik dalına, bazılarını Kimya dalına, bazılarını Astronomi dalına, bazılarını Astrofizik dalına, bazılarını Sosyoloji dalına, bazılarını Psikoloji dalına göndermek suretiyle, bir kere toplumun birbirini anlar hale getirilmesi lazım. Kafa kafaya verdikleri zaman, o, onu anlaması lazım, o da onu anlaması lazım. Kitap ve Sünnet ile meşgul olan bir insan, Antropoloji ile meşgul olan birini anlaması lazım. Yeryüzü ne kadar zamanda bu hale gelmiştir, onu anlaması lazım; efendim, o binlerce seneyi anlaması lazım. Fezâ-ı ıtlakta nâmütenâhî sistemler, şu kadar trilyon sistem var, içlerinde de şu kadar trilyon Güneş sistemi gibi sistemler var; anlaması lazım bunları; konuşulunca anlaması lazım. Dolayısıyla ancak bu suretle bir izdivaç meydana gelebilir. Şimdiye kadar o, başka kapıları çaldı; o da başka kapıları çaldı; o da başka kapıları çaldı. Fakat maksat hâsıl olmadı, kopukluk oldu.

İşte, birikimli insanların cebrî hicret neticesinde Batı ülkelerine yerleşmelerinin böyle bir meyvesi de olabilir. Kim bilir belki Cenâb-ı Hakk’ın bir muradı da budur. İnanmış, aynı zamanda Kitab’ı, Sünnet’i bilen, dini ilimleri de bilen kimseler… Onlar da o fünûn-u müsbeteyi biliyorlar; bu güne kadar değişik -yeni ifadesiyle diyelim- devrimler yapmış; bugüne gelmiş, insanlığa çok şey kazandırmışlar. O zaviyeden derinlemesine bakınca, aslında bunlar ile bizim anlaşmazlığımız yok. Onlar ile çok rahatlıkla anlaşabiliriz. Ortaya koydukları o türlü şeyler ile bizim insanımızın birikimleri yeniden bir terkip yapıldığı zaman, yani “tekke/zaviye”, “medrese” ve “mektep”, bir araya geldiği zaman, Allah’ın izni ve inayetiyle çok problemler çözülecektir zannediyorum. Bu da İslam dünyasının “Neo-Rönesans”ı olacaktır, yeni bir Rönesans.

   Mefkûre muhâcirleri için entegrasyon çok ehemmiyetli olduğu gibi asimilasyona düşmemek de hayatî bir meseledir.

Bütün bunlar yapılırken entegrasyonun gerçekleştirilmesi ama asimilasyona düşülmemesi de çok önemlidir. Biraz evvel arz ettiğim gibi, küre-i arzın değişik coğrafyalarında farklı kültürlerin hâkimiyeti söz konusudur. Sadece Müslüman ile Müslüman olmayanlar arasındaki farklılık değil; sadece dinler arasındaki ayrılık da değil; Musevîlik, İsevîlik, Müslümanlık, Budizm, Brahmanizm, Şintoizm arasında olduğu gibi bunların müntesiplerinin kendi aralarında bile çok farklı düşünceler vardır. Düşünün, mesela Roma’da, İspanya’da başka türlüdür; Avrupa’da değişik devletlerde başka türlüdür; Almanya’da başka türlüdür; Rusya’da başka türlüdür; Türkiye’de başka türlüdür; aynı dine sahip olan insanlar, başka türlü, başka türlüdür. Gittikleri her yerde, “temsil” ve “hal” ile kendi değerlerini sergilerken, arkadaşlarımızın onlarla da bir problemlerinin olmadığını ortaya koymaları lazım.

Biraz evvelki o anahtar mülahazaya bağlayarak meseleyi diyorum: Dinî esaslarımız, disiplinlerimiz açısından, Usûl’de ve Fürû’da dinimizde yasak olmayan meselelerde, başkalarının aktivitelerine iştirak etmede bir mahzur yoktur. Ne olur, bir kere de onların kutsal saydıkları bir mekânda, gidip arkada otursanız, onlara baksanız?!. Onlar nasıl gelip sizin burada namaz kılmanıza bakıyorlar; nasıl dua ediyorsunuz, ona bakıyorlar ve gidip oralarda Kur’an-ı Kerim okuyan arkadaşları dinliyorlar, “Bunun meali nedir?!” diye soruyorlar. Hele, seyyidinâ Hazreti Mesih’in, Kur’an’ı Kerim’de en çok adıyla zikredilen peygamberlerden ve Meryem validemizin tek adıyla zikredilen kadın olduğunu okuyunca, bir yumuşama oluyor onlarda. Bu açıdan, başkalarının endişe duymayacağı şekilde bir yakınlık tavrı sergilemeli. Böyle, kavga ediyor, onları kendimize benzetiyor, misyonerlik yapıyor gibi bir tavır sergilemeden, tavrımız ile, halimiz ile, temsilimiz ile “Bunlarla anlaşılabilir; bunlarla uzun yollar alınabilir, tepeler aşılabilir, kandan-irinden deryalar geçilebilir!” dedirtmek lazım.

Fakat bir diğer taraftan da, arkadan gelen nesillerin, oralarda daha parlak gördükleri şeyler ile “asimile” olmaları ihtimali vardır. Bunların da hususî dairede gözetilmesi lazımdır. Herhangi bir kültüre karşı hususi bir tavır alma şeklinde değil!.. Bunlar, bizim nesillerimiz, bizim gençlerimiz; aynı zamanda, kadın-erkek, bunları beslenme mahrumu bırakmamak lazım, Sohbet-i Cânân ile sürekli takviye etmek lazım, kendi değerlerimizin âlemin değerleri ile mütenâkız olmadığını anlatmak lazım. Aslında bizim bu değerlerimizin bir yönüyle onlara da açık kapılar bıraktığını anlatmamız lazım. Bir zıddiyetin olmadığını anlatmamız lâzım. Ve kendi değerlerimizi sevdirmemiz lazım.

Evet, bir taraftan diğerleriyle sarmaş-dolaş olurken; aynı zamanda kendi değerlerine karşı da burnunun kemikleri sızlayan nesiller yetiştirmek lazım. Onun için birbirine zıt gibi görünen “entegrasyon” ile “asimilasyon” mevzuu, önemli iki husustur.

   Siz meseleyi sevgi yörüngesinde götürecek, hal ve temsil diliyle insanların hür iradelerine sesleneceksiniz!..

Beğenilir yanımız varsa şayet, kendileri takdir etsinler onu! “Temsil” ve “hâl” ile bir şey ifade eden bir yanımız var ise, onlar kendileri zaten yaparlar onu. Arkadaşlar diyorlar, “Falan, kendi ihtiyarı ile seçti bunu!”

Zaten “din”in tarifi, Usûluddin’de de öyle değil mi? اَلدِّينُ: وَضْعٌ إِلَهِيٌّ، سَائِقٌ لِذَوِي الْعُقُولِ بِاخْتِيَارِهِمُ الْمَحْمُودِ إِلَى الْخَيْرِ بِالذَّاتِ “Din, akıl sahiplerini kendi iradeleriyle bizzat hayırlı olana sevk eden bir İlahî kanunlar mecmuasıdır.” Din; ilahî bir sistemler mecmuasıdır ki, insanları, kendi ihtiyarları (seçme hürriyet ve iradeleri) ile hayra sevk eder. Alsın, analizlerde bulunsun, sentezlerde bulunsun, “Yahu doğru görünüyor bu mesele!” desin; kendi seçerse seçsin onu; zorlama ile değil.

Kur’an-ı Kerim, Bakara Sûre-i celîlesinde, Ayetü’l-Kürsî’den sonra, لاَ إِكْرَاهَ فِي الدِّينِ diyor. Allame Hamdi Yazır, tefsirinde, “Dinde, din için, dine sokmaya zorlama yoktur!” diye mana veriyor. Bakınız; “Dinde, din için, dine sokmaya zorlama yoktur!” Bir yönüyle, hani birileri “Laiklik” diyorlar, diyebilirsiniz. Ben ona “Laiklik” demiyorum; fakat zannediyorum, bu mülahazanızı ortaya koyduğunuz zaman “Yahu bunlar çok laik düşünüyorlar!” derler ama insanî değerlere aykırı olmayan, başka değerlere de saygılı olan bir laiklik. Bir arkadaşımızın bu mevzuda bir kitabı var; Fransa’daki telakki, Rusya’daki telakki, İstanbul’daki telakki; birbirinden farklı şeyler bunlar.

Bu açıdan, kendilerinin bir dönemde yaptıkları o baskı sistemini düşünebilir; bir yönüyle, insanları zorlama, kendi düşünce dünyalarına, kültür dünyalarına çekme, kazanma, kendi bünyelerinde eritme mülahazasına girebilirler, böyle bir mülahaza taşıyabilirler. Katiyen bu intibaa sebebiyet vermemek lazım; emin olsunlar bizden. Kendileri arzu ettikleri takdirde, onlar da demokratça düşünüyorlarsa şayet, düşüncelere saygılı olurlar. Birisi, kendi hür iradesiyle yeni bir sistemi seçmiş olabilir, olabilir, olabilir. Rahatsızlık duyabilirler, olabilir. Olduktan sonra da, o, yine sizin tavrınızı, sizin temsil durumunuzu ortaya koyarsa, zannediyorum çevresi, annesi, babası, amcası, dayısı, halası da itiraz etmezler.

Meseleyi “sevgi çizgisi”nde -bir yönüyle- “sevgi yörüngesi”nde götürmek lazım; sevgi, sevgi, sevgi… Yine o elektronik levhalarda olan sözlerden bir tanesi: “İnsan, Allah tarafından, sevilmek için yaratılmış bir varlıktır!” İnsan, “ahsen-i takvîm”e mazhardır; insanlığından dolayı sevilmek için yaratılmış bir varlıktır. Neden? Cenâb-ı Hakk’ın Kudret, İrade, Meşîet ve İlim fırçasından çıkmış öyle mükemmel bir varlıktır ki, melekler, onu -bir yönüyle- ya “pusula” gibi kabul etmiş veya “mihrap” gibi kabul etmiş, karşısında iki büklüm olmuş veya alınlarını yere sürmüşlerdir: “Bu, ne âbide şahsiyet! Bir taraftan cismâniyeti var, hayvaniyeti var, garîze-i beşeriyesi var; ama bununla beraber meleğin önüne geçebilecek mahiyette yaratılmış bir varlık!” İşte Rûh-u Seyyidi’l-enâm; Miraç yaptığında, Cebrail’e “Yürü! Top senin, çevkan Senindir bu gece! Ben bir adım daha atsam, yanarım, kavrulurum!” dedirtiyor Efendim; insan, böyle bir varlık…

Cenâb-ı Hak, bu anlayışta yolumuza devam etmeye bizi muvaffak kılsın!.. وَصَلَّى اللهُ عَلَى سَيِّدِنَا وَسَنَدِنَا وَشَفِيعِ ذُنُوبِنَا وَمَوْلاَنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلَّمَ “Efendimiz, dayanağımız, günahlarımıza karşı şefaatçimiz ve her zaman elimizden tutan dostumuz Hazreti Muhammed’e, O’nun güzîde ailesine ve Ashâb-ı Kirâmına salat ü selam edip bunu vesile kılarak talebimizi seslendiriyoruz Rabbimiz!..”

Kırık Testi: Usûlüddin Ekseni

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Sohbetlerinizde sık sık Usûlüddin’e bağlı kalmanın öneminden bahsediyorsunuz. Konunun açılımını lütfeder misiniz?

Cevap: Usûlüddin, dinde temel olan asıllar, prensipler, ölçüler demektir. İnancın çerçevesini belirleyen esaslar, Cenâb-ı Hakk’ı tanıma adına ortaya konulan disiplinler, haşr u neşr mevzuunda dile getirilen genel mülâhazalar, varlık-insan ve Allah münasebetine dair serdedilen hakikatler vs. Usûlüddin’i oluşturur.

İman ve İslâm’ın Surları

İlk dönemlerde, Sahib-i Şeriat tarafından ortaya konulmuş olan bu tür esaslar isimsiz müsemma olarak vardı. Fakat adı konulup bir disiplin olarak dile getirilmemişti. Daha sonra gelen İmam Maturîdî ve Ebu’l-Hasan el-Eş’arî gibi âlimler, en önemlisinden daha az önemli olana doğru bir çizgi takip ederek kendilerine ulaşan bu hakikatleri hem sistematik bir yapıya kavuşturdu; hem de yanlış anlama ve sapmaların önüne geçme adına tafsilâtlı açıklamalar yaptılar.

İslâm’ın, Kur’ân ve Sünnet çerçevesinde nasıl hayata hayat kılınacağı, bu iki kaynaktan hüküm istinbat ederken hangi metotların takip edileceği, karşılaşılan problemlerin nasıl çözüleceği gibi Fıkıh Usûlü’ne dair konular da belirli bir dönemde isimsiz müsemma olarak bilinmiştir. Daha sonraki dönemlerde Fıkıh sahasının önde gelen âlimleri tarafından bu konular disipline edilmiş ve madde madde bunların çerçevesi belirlenmiştir. Eğer bir insan, bu temel disiplinler yörüngesinde hayatını götürürse, -Allah’ın izni ve inayetiyle- hem yanılmaz, hem de çelişkiye düşmez.

İslâm’ın kıyamete kadar gelecek bütün insanlığa hitap eden evrensel din olmasından dolayı, temel prensiplere bağlı kalmak şartıyla çağa göre farklı yorum ve içtihatlar ortaya konulabilir. Fakat bir kısım tarihselcilerin yaptıkları gibi, Kur’ân ve Sünnet’te vaz’ edilen hükümlere kendilerince bir kısım menatlar (hükmün kendisine bağlandığı vasıflar), illetler bulma, daha sonra bu menatların değiştiğini iddia ederek söz konusu hükümleri geçersiz sayma ve onların yerine yeni bir kısım hükümler vaz’ etmeye kalkışma doğru değildir. Çünkü bu takdirde Usûlüddin adına konulmuş rükünlerden uzaklaşılmış olur. İnsan bir kere bu temel disiplinlerden uzaklaşmaya başladığında, meselenin nereye varacağı belli olmaz. Ayrıca böyle bir hareket tarzı, insanın kendi düşünce dünyası adına bir başkalaşma yaşadığının da bir göstergesidir. Bir kere başkalaşan ise, ardı arkası kesilmeyecek şekilde kendisini başkalaşma çağlayanına salmış demektir.

İnsanı bağlı bulunduğu değerler mecmuasından en uç noktalara savurabilecek böyle bir başkalaşmaya maruz kalmamak için, başta Kur’ân ve Sünnet olmak üzere kültür mirasımızın temel kaynaklarına sımsıkı bağlı kalmak gerekir. Zira Kur’ân, Allah kelâmıdır. Hazreti Pîr, “Kâinat mescid-i kebirinde Kur’ân kâinatı okuyor! O’nu dinleyelim. O nur ile nurlanalım, hidayetiyle amel edelim ve onu vird-i zeban edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Hak’tan gelip Hak diyen ve hakikati gösteren ve nuranî hikmeti neşreden odur.” (Bediüzzaman, Sözler s.33 (Yedinci Söz)) diyerek hangi şartlarda olursak olalım bizi doğru yola sevk edecek hidayet güneşinin Kur’ân-ı Hakîm olduğuna dikkatlerimizi çekmiştir.

Bu kudsî kaynaklardan çıkarılan temel disiplinlere aykırı dinde yeni bir kısım şeyler ortaya koymak bid’atkârlıktır. Her bir bid’atta ise dalâlete giden bir yol vardır. (Bkz.: Müslim, cuma 43; Nesâî, îdeyn 22; İbn Mâce, mukaddime 7) O hâlde insan, ne düşüncesinde, ne tavır ve davranışlarında, ne ibadet ü taatinde ve ne de Kur’ân ve Sünnet’i anlama ve yorumlamada bid’atkârlığa girmemelidir. Evet, peygamberlere -hâşâ ve kellâ- postacı nazarıyla bakmak bid’attir; Kur’ân ve Sünnet’in bize sunduğu çerçeve dışında sahabe-i kirâmı ve selef-i salihîni farklı bir kısım telâkkilerle ele almak bid’âttir; Mu’tezile ve Cebriye mezheplerinin Zât-ı Ulûhiyet’e isnat ettikleri yakışıksız bir kısım şeyleri kabul etmek bid’attir.

Meselâ Allah’ın (celle celâluhu), bazı şeyleri yapmaya mecbur olduğunu ileri sürmek veya O’nun her işinde maslahata uymak mecburiyetinde olduğunu iddia etmek, dalâlettir. Çünkü إِنَّ اللهَ يَحْكُمُ مَا يُرِيدُ “Elbette Allah, dilediği şekilde hükmeder.” (Mâide sûresi, 5/1); لَا يُسْأَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْأَلُونَ “Allah, yaptığından sorumlu tutulamaz; onlar ise sorguya çekileceklerdir.” (Enbiya sûresi, 21/23) âyetlerinin de işaret ettiği üzere Allah, her ne dilerse onu yapar ve herkese yaptığını sorar; fakat kimsenin, Allah’a yaptığı şeyler konusunda hesap sormaya hakkı yoktur.

İşte Fıkhı doğru anlamak için Fıkıh Usûlü’nün ortaya koyduğu disiplinlerin anlaşılması çok önemli olduğu gibi, inanç mevzuunda bu tür inhiraflara düşmemek için de iyi bir Usûlüddin kültürüne sahip olmak çok önemlidir. Aralarında teferruata dair bir kısım farklılıklar olsa da, başta mezhep imamları, daha sonra da onların arkadan gelen tâbileri Fıkıh Usûlü’ne dair zengin bir birikim bırakmışlardır. Aynı şekilde İmam Maturîdî ve Ebu’l-Hasan el-Eş’arî Hazretleri başta olmak üzere, daha sonra gelen devasa âlimler Usûlüddin mevzuunda eserler kaleme alarak, bizi yanılgılardan korumaya çalışmışlardır. Gerek Usûl-ü Fıkıh, gerekse Usûlüddin’e dair ortaya konulmuş olan bu disiplinlere bağlı kalındığı takdirde, zamanın getireceği yorumları sahiplenmede ve mevcut şartları dikkate alarak İslâm’ın içtihat ve istinbata açık alanlarını doldurmada muvaffak olunacaktır. Fakat bu temel disiplinlerin dışına çıkıldığı takdirde, zaman çok doğru okunsa ve çok güzel yorumlar yapılsa da, bunlar birer bid’at olmadan öteye geçemeyecektir.

Ne Usûl Ne de Üslûp Feda Edilmeli

Öte yandan ruh ve mânâ köklerimizden süzülüp gelen değerleri dünyanın değişik yerlerine ulaştırma ve aynı zamanda onlardan alacağımız şeyleri alma mevzuunda da temel disiplinlere muhalefet edilmemelidir. Bu önemli hususa da hassasiyet gösterilmediği takdirde bir kısım hatalara düşülebilir. Meselâ muhatap olduğumuz insanlara belli hakikatleri anlatabilmek için gereksiz mümaşat ve müdarata girebiliriz. Yaptığımız işi, onları hoşnut etmeye bağlayabiliriz. Evvelen ve bizzat onlara karşı sempati duyabilir, onlara şirin görünmeye çalışabilir ve gönül dünyamızda insanların oturacağı sandalye sırasını belirlemede tercih hatasına düşebiliriz. Bütün bunlar, Usûlüddin prensiplerine aykırı hareket etme demektir. Zira Kur’ân-ı Kerim, bir mü’minin evvelen ve bizzat mü’minleri sevmesini, onları bırakıp da başkalarını dost edinmemesini emretmektedir. (Bkz.: Âl-i İmrân sûresi, 3/28; Nisâ sûresi, 4/144; Mâide sûresi, 5/51)

Fakat diğer taraftan bir mü’minin, mü’minler dışındaki kişilerle arasındaki münasebetleri bütünüyle kesmesi, onlara tamamen sırtını dönmesi de aynı şekilde temel disiplinlere aykırı bir hareket tarzıdır. Zira Kur’ân-ı Kerim, ehl-i kitabın hepsinin bir olmadığı; onların içinde dosdoğru bir topluluğun olduğu ve gece Allah’ın âyetlerini okuyarak secde eden (Bkz.: Âl-i İmr’an sûresi, 3/113); hak ve hakikate çağıran (Bkz.: A’raf sûresi, 7/159); Kur’ân mesajını duyduklarında onda âşina oldukları gerçeği bulmaları sebebiyle gözlerinden yaş boşalan insanlar bulunduğunu (Bkz.: Mâide sûresi, 5/83) haber vermiştir. Dolayısıyla ehl-i kitabın hepsini aynı çizgide değerlendirmemek gerekir. Yine Cenâb-ı Hak,  لَا يَنْهَاكُمُ اللهُ عَنِ الَّذِينَ لَمْ يُقَاتِلُوكُمْ فِي الدِّينِ وَلَمْ يُخْرِجُوكُمْ مِنْ دِيَارِكُمْ أَنْ تَبَرُّوهُمْ وَتُقْسِطُوا إِلَيْهِمْ “Dininizden ötürü sizinle savaşmayan, sizi yerinizden, yurdunuzdan etmeyen kâfirlere gelince, Allah sizi, onlara iyilik etmeden, adalet ve insaf gözetmeden menetmez.” (Mümtehine sûresi, 60/8) yüce beyanıyla, onlara iyilik yapmak suretiyle gönüllerine girmede bir mahzur bulunmadığını ifade buyurmuştur. Dolayısıyla konumları ve durdukları yer itibarıyla herkese karşı bir münasebet yolu bulup, onlarla münasebete geçme ve onların da size ulaşmasını sağlamaya çalışma takdir edilecek bir davranıştır.

Güzellikleri Takdimde Kuyumcu Hassasiyeti

Anadolu’dan dünyanın dört bir yanına dağılan sevgi ve hoşgörü kahramanları, değişik kültür ortamlarında yetişmiş insanlarla karşılaşmakta ve iletişime geçmektedirler. Onların, iletişime geçtikleri muhataplarını önceden iyi okumaları gerekmektedir. İlk önce muhatabın dünya görüşü, inancı, karakteri gibi hususlar hakkında bilgi sahibi olunmalı, söylenilecek sözlere karşı nasıl tepki verebileceği iyi hesap edilmeli, daha sonra söze başlanmalıdır.

Fakat bu noktada da hassas olunması gereken diğer bir husus da, muhatabın ruhuna girebilme ve ona şirin görünebilme adına Usûlüddin’e aykırı hareket edilmemesidir. Meselâ bir dinin veya din şeklindeki bir organizasyonun müntesibiyle muhatap olduğumuzda, eğer Kur’ân ve Sünnet, onun kutsal gördüğü din büyüğü hakkında herhangi bir beyanda bulunmamışsa, bizim ifade ve beyanlarımız da o çerçevede olmalıdır. Fakat Kur’ân’ın, Hazreti Musa, Hazreti Dâvud, Hazreti Süleyman, Hazreti İbrahim, Hazreti Yahya, Hazreti İsa (aleyhimüsselâm) gibi bir kısım peygamberlerle ilgili yaklaşımlarını veya Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) peygamberlerle ilgili bir kısım mütalâa ve mülâhazalarını nakletmek suretiyle ruhumuzun ilhamlarını aktarabileceğimiz bir zemine kapı aralayabiliriz. Meselâ bir sahabî efendimizle bir Yahudi arasındaki “Hazreti Musa mı üstündü, Efendimiz mi üstün?” münakaşasında, sahabî, Yahudi’ye bir tokat vuruyor. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), “Beni, Musa İbn İmran’a tercih etmeyin! Haşr u neşir olduğunda onu arşın kaidelerine tutunmuş olarak göreceğim. Bilmiyorum, daha önce yaşadığı (Tur’daki tecellî neticesinde meydana gelen) baygınlıktan dolayı mı yeni bir baygınlık yaşamadı, yoksa önce mi haşroldu?” (Buhârî, husûmât 1, enbiyâ 31, rikak 43, tevhîd 31; Müslim, fezâil 157) buyurmuştur. Bununla Rehber-i Ekmel (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) Efendimiz’in, ülü’l-azm bir peygamber karşısındaki tevazu ve kemal-i faziletini ifade edebiliriz. Burada başka bir husus da başkalarının damarlarına basmamak suretiyle onları tepki ve reaksiyona sevk etmemeli; Müslümanlığı küçük ve basit gösterecek her türlü tavır ve davranıştan da şiddetle kaçınmalıyız. Bu konuda Usûlüddin esaslarına bağlı kalmak için, siyer felsefesinin ve sahabe efendilerimizin takip ettiği yol ve yöntemin çok iyi bilinmesi gerekmektedir.

Evet, günümüzün hizmet erlerinin Kur’ân’ı ve onun şerh ve haşiyesi diyebileceğimiz Sünnet’i çok iyi bilmeleri gerekir. Bu iki kudsî kaynağın ve onların ortaya koyduğu temel disiplinlerin bilinmesi adına seminerler düzenlenmeli ve insanların bu konuda iyi yetişmeleri sağlanmalıdır. Yoksa insanlara din anlatacağız diye kimi zaman bir kısım hoyratlıklara girilebilir, kimi zaman da Usûlüddin’e muhalif bir kısım yanlışlıklara düşülebilir.

Eskiden hak ve hakikate tercüman olmaya çalışanlar, içlerindeki muhasebe duygusunu canlı tutmak için, karşılaştıklarında birbirlerine, “Kaç insanın katilisin?” diye sorarlarmış. Yani, kaç insan senin atmosferine girdi de senin densizliğin yüzünden dinden uzaklaştı? Başkalarının katili olmamak için, öz beynimizi burnumuzdan kusmalı, bir yolunu yöntemini bulmalı, asla usûl ve üslûpta hata yapmamalı ve muhataplarımıza sunacağımız hakikatleri en imrendirici bir şekilde takdim etmeye çalışmalıyız.

Yarım Hekim Can, Yarım Âlim Din Götürür

Usûl ve üslûp bilmeyen, Kur’ân’ın temel disiplinlerinden, Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) mesajından habersiz olan, selef-i salihîni doğru okuyamayan bir insan ister postnişin, ister irşad makamında görünen bir mürşid, isterse etrafında insanların halkalandığı bir şeyh olsun, onun, her zaman değişik oyun ve aldatmalarıyla şeytanın güdümüne girmesi mümkündür. Şeytan, böyle bir kişiye bazen harikulâdeden bazı şeyler göstermek, bazen de kulağına bir kısım sesler fısıldamak suretiyle bir tane doğrunun yanında ona on tane yanlışı kabul ettirebilir ve farklı inhiraflara sürükleyebilir.

Hâlbuki Usûlüddin’i bilen bir insan, vahiyle müeyyed olmadığının farkındadır. O, kulağına fısıldanan, gözüne aksettirilen, kalbine duyurulan veya ihsaslarına seslenen bir şeyi, Kitap ve Sünnet ile test etmesi gerektiğini bilir. Eğer bu şey, Allah’ın kelâmına, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) sünnet-i sahihasına veya selef-i salihînin bu iki kaynaktan hareketle ortaya koydukları esaslara uygun düşüyorsa “baş göz üstüne” der, minnet ve şükür duygularıyla onu kabul eder. Aksi takdirde bunların hiçbirisine itibar etmez. Bu açıdan Usûlüddin’i bilmeyen insanların mürşid postuna oturmaları tehlikelidir. Nitekim Muhammed Bahauddin Nakşibend Hazretleri’ne göre İslâmî ilimlerden icazet almayan bir insana irşad vazifesi verilmez. Yani bu kişinin, sarf, nahiv ve maânî gibi âlet ilimlerini ve aynı zamanda Fıkıh, Usûl-ü Fıkıh, Tefsir, Usûl-ü Tefsir, Hadis, Usûl-ü Hadis, Kelâm ve Usûlüddin gibi İslâmî ilimleri bilmesi gerekir.

Önceki dönemlerde hak ve hakikate tercüman olması için kendisine hilâfet verilecek kişilerde bu şartlar aranmış, âlim olmayan kimselere irşad vazifesi verilmemiştir. Günümüze gelindiğinde ise gelenekten tevarüs edilen tekke ve zaviye müesseselerini devam ettirme ve bu müesseseler etrafında toplanmış olan insanları kaçırmama gibi mülâhazalar, dinî ilimlerde mütebahhir olmayan ve yetkinliği de bulunmayan nâehil kimselere hilâfet verilmesine sebebiyet vermiştir. Bunun ise baytarın eline bıçak verip kalb hastası bir insanı baypas yaptırmaktan farkı yoktur. Halk arasında yaygın olan ifadesiyle söyleyecek olursak, “Yarım hekim can, yarım âlim din götürür”.

Bu itibarladır ki günümüzde irşad vazifesi yapmak isteyenlerin İslâmî ilimlerde donanımlı hâle gelmeleri, Usûlüddin’i ve Usûl-ü Fıkh’ı iyi bilmeleri son derece önemlidir. Yoksa onlar, insanları irşad edeceğiz ve doğru yola çağıracağız diye yola çıksalar da, hiç farkına varmadan bir sürü hata ve yanlışlık içine girebilirler.

Niyazî-i Mısrî’nin bir sözünü hatırlatarak konuyu noktalamış olalım:

“Her mürşide el verme ki yolunu sarpa uğratır,

Mürşidi kâmil olanın gayet yolu âsân imiş…”

Bamteli: Hizmet Mevsimleri ve Himmet Meyveleri

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde özetle şunları söyledi:

Hizmet erleri -yedikleri tekmelere rağmen- yeni okullar açıyor, açılımlar yapıyorlar!..

*Mazlumiyet ve mağduriyetler karşısında katiyen sarsıntı yaşamamak ve asla paniklememek lazım. Tekme yemeler olabilir; M. Âkif de “…tekme yerim, çifte yerim” diyor. Şimdiye kadar tekme yemedik hizmet insanı da olmamıştır; hep tekme yemişlerdir, çifte yemişlerdir. Fakat sarsılmayanlar ve yerinde duranlar kazanmış; tekme ve çifte atanlar da kaybetmişlerdir.

*Onun için, değişik vesilelerle ifade etmeye çalıştığım gibi, bugüne kadar hizmetimizi kaç vitesle götürüyor idiysek, şimdi onu ikiye katlamamız lazım. Zaten bu işe gönül vermiş arkadaşlar bunu yapıyorlar. Onlar mesajlarını öteden almışlar, bizden değil; Allah ile irtibat sayesinde, sanki Cenâb-ı Hak onlara ışık tutuyor, onlar da o yolda yürüyorlar. Sürekli okulların sayısını arttırıyorlar, yeni üniversiteler açıyorlar.

Allah’la irtibatın gücünü bilemeyenler, adanmış ruhları korkutabileceklerini zannettiler!..

*Aslında böyle krizli gibi görünen her dönemde hep böyle olmuştur. Az geriye doğru giden insanlar 27 Mayıs’ı, 12 Mart’ı,12 Eylül’ü ve 28 Şubat’ı da hatırlarlar. O dönemde de aynı yaveler minarelerin başından ilan edilir gibi medya yoluyla ilan edildi. Birileri bütün güç ve kuvvetlerini sizi sarsmak ve dağıtmak için kullandılar. İmkânları elinizden almak ve sizi panikletmek istediler. “Korkutursak millet bunlardan kopar, bizim yanımıza gelir.” dediler. Korkmamaya karar vermiş insanların hiçbir zaman korkmayacaklarını düşünemediler, bilemediler ve bilemezlerdi de!.. Çünkü o ruh haletini taşımıyorlardı!.. Çünkü Allah ile irtibatın insana çok önemli bir enerji kaynağı olduğunu bilemiyorlardı! Hazreti Rasûl-i Zîşân ile irtibatın mü’minde nasıl bir metafizik gerilim hâsıl ettiğini bilemiyorlardı!..

*Son maruz kalınan zulümler, bu işe dilbeste olmuş insanlarda o metafizik gerilimi biraz daha artırdı. Arkadaşlar daha bir kenetlendiler Allah’ın izni ve inayetiyle. Daha bir birleşme oldu ve bu, olanın üstünde bir sinerji hâsıl etti. Bugüne kadar Cenâb-ı Hak sizde o metafizik gerilimi muhafaza buyurdu.

*Öyleyse, bundan sonra da hiç sarsılmadan, bir küheylan gibi koşmaya bakmalıyız. Ana yurdumuzda olan ve dünyanın değişik yerlerinde bulunan arkadaşlarımızla hepimiz, vites yükseltmeli ve düne kadar yapageldiğimiz hizmetlerimizi katlayarak sürdürmeliyiz.

Bir gayeye gönül vermiş insanlar dünyayı ellerinin tersiyle iter ve dönüp ona bakmayı Allah’a karşı terbiyesizlik bilirler!..

*Hizmet adına neyimiz vardı bizim? Okul faaliyetlerimiz vardı. Toplumun değişik kesimleri arasında “diyalog” münasebetlerimiz vardı! Herkesin ayağına gidiyor, herkesi ziyaret ediyor, herkesin çayını içiyor, herkese çay içiriyorduk; bir yönüyle sarsılmış, kırılmış, örselenmiş o uhuvvet ruhunu ihya etmeye çalışıyorduk. Hiçbir şey olmamış gibi bunu yeniden devam ettirmemiz lazım!

*Evet, o beşerî münasebetleri engin bir gönül şefkatiyle yeniden ihya etmek lazım. Mefkûre insanına, gaye-i hayal insanına düşen şey budur. Onlar yüksek bir gayeye dilbeste olmuşlardır. Dünyevî saltanat ve debdebeyi ellerinin tersiyle itmişlerdir. Saraylarla, yatlarla, yalılarla karşılarına çıksanız bile, onlar sağda solda ırgatlık yapmak suretiyle ruhlarının âbidesini ikâme etmekten başka bir şey düşünmezler. Mefkûrelerinden başka bir şey düşünmeyi kendilerine karşı saygısızlık sayarlar. Allah’a karşı terbiyesizlik sayarlar. Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’a karşı da edepsizlik sayarlar.

*Mefkûre insanları hep dik dururlar. Dünyaya ait şeyleri dünya kadar kabul ederler. “Tatmaya izin var, doymaya yok!” diyen Hazreti Pîr-i Mugân’ın “Dünya lezzetleri zehirli bala benzer, lezzeti nispetinde elemi de vardır.” sözünü hep hatırda tutarlar.

*Yine hizmet adına okul mu açıyordunuz? Şimdiye kadar ne kadar okulunuz vardı? “Şu önümüzdeki iki-üç sene içinde bunun on katını yapalım Allah’ın izni ve inayetiyle!..” Mefkûre erleri hiç tereddüt etmeden böyle düşünürler.

Zaman ve Bugün gibi doğrunun sesi soluğu medya organları mutlaka desteklenmeli!..

*Zaman Gazetesi, ilk basıldığında on beş bin mi basmıştı, 20 bin mi basmıştı?!. Zamanla bir milyonu aştı. Belki son tahribat ve kırılmalardan dolayı mesele ona da aksetti. Ama ben bu işe sahip çıkan kardeşlerime öyle inanıyorum ki, bunlar abone yapma döneminde her şeyi bırakırlar, o kampanya mevsiminde bu iş için küheylan gibi koşarlar; bugüne kadar bir yapıyorlarsa, bundan sonra on yaparlar. Bir-iki fasıl onu indirmeye mukabil, olduğunun bir-iki fasıl üstüne çıkarırlar. Zaman’ı ve Bugün Gazetesi’ni…

*Bu, diğerlerinin aleyhinde olmak demek değildir; “Falandan kopun bize gelin” demek değildir. Dünya kadar doğruyu, hakkı, hakikati, adaleti, evrensel insanî değerleri öğrenmeye iştiyak duyan insan vardır. Kahve, lokal ve pastanelerde bunlara ihtiyacı olan bir hayli insan vardır. Her bir arkadaşımız bunları bularak, bunu bir manevî cihat sayarak doğruların duyurulmasına yardımcı olmalıdır! Günümüzün cihadı budur!.. Doğru düşüncenin, doğru yorumun; birleştirici düşüncenin, birleştirici felsefenin toplumun her kesimine yayılması için, bunun mutlaka katlanarak devam etmesi lazımdır.

Derdimiz falanı filanı çatlatmak değil, doğrunun herkes tarafından duyulmasını sağlamaktır.

*Eldeki mevcut müesseseler bu zelzelede hiçbir şey olmamış gibi katlanarak devam etmeli. Birilerinin bir “yıkma fâsid dairesi”ne karşılık bir “yapma salih dairesi” oluşturmalı, doğurgan döngü düşüncesi oluşturmalı. Bu falanı filanı çatlatmaya mâtuf değil; yapılması gerekli olan şeyi hâlisâne yapmaya mâtuf. Falanın filanın çatlaması, mağlubiyet yaşaması, hezimetin inkisarıyla inlemesi gibi bir derdimiz, bir problemimiz yok. İsteğimiz sadece doğrunun herkes tarafından duyulması; yalan ve iftiraya meydan verilmemesi; ırz, namus ve haysiyetle oynanmaması; oynayanlara karşı her yerde minarelerden yükselen ezanlar gibi doğru sesin duyulması. Evet, her tarafta o doğruluğun, o istikametin ve o sadâkatin sesi duyulmalı.

*İnsanlar, yamuk yumuk şeylerin yanında doğruyu da duymalılar. Allah, insanı ehl-i insaf olarak yaratmıştır. İnsan, bir kere yanılır, iki kere yanılır; bir delikten bir kere ısırılır, çok hüsnüzan eder ve hüsnüzannına yenik düşerse, bir kere daha ısırılır, bir kere daha ısırılır; fakat mü’minin ilelebet ısırılması söz konusu değildir. Nihayet o ikide, üçte, dörtte kendine gelir, toparlanır, “Doğru buymuş!” der, “Şu âna kadar dinlediklerim de sadece lakırdıdan, kezibden, iftiradan, gıybetten, isnattan, tasalluttan, tagallüpten, tahakkümden, tahkirden, tezyiften, ta’yibten, tağyirden, tehcirden ibaretmiş!” der ve döner Allah’ın izni ve inayetiyle.

Doğrulara tercüman olan medyaya hava kadar, su kadar ihtiyaç var!..

*Her mevsimin ayrı bir hizmeti vardır. Bir mevsim üniversiteye hazırlık kursları için çalışmalı! Bir mevsim okullara talebe kaydı için çalışmalı. Şayet bir mevsimde de gazetelerinizin ve mecmualarınızın halka tanıtılması, abonelerin yenilenmesi, mevcut olan abonelerin katlanması söz konusu ise, o zaman onun katlanması için bizim de himmetimizi, gayretimizi ve hızımızı katlayıp o işe yoğunlaşmamız lazım.

*Parçalanmış toplumun, dağılmış efkârın, kirlenmiş duygu ve düşüncelerin, doğru sese, doğru soluğa ihtiyacı var.. oksijen kadar ihtiyacı var, hava kadar ihtiyacı var, su kadar ihtiyacı var!.. Onun için, Allah’ın izni ve inayetiyle sıkın dişinizi; bir buçuk milyon yapın onu (Zaman’ın tirajını); gelecek sene de iki milyon yapın. Bu arada, diğerlerini de kendi konumlarında kabul edin. Herkesin konumuna saygılı olan, muvazene unsuru böyle bir yayın organına ihtiyaç vardır. Yalan söylemeyen, iftira etmeyen, gıybete bühtana girmeyen, başkalarını karalamaya matuf dünyalar inşa etmeye çalışmayan böyle yayın organlarına, havaya, suya ihtiyaç duyulduğu gibi bir ihtiyaç bulunduğu kanaatindeyim. Siz de bunu yapmaya teşne bulunuyorsunuz.

*Duamda hep şöyle demişimdir: Cenâb-ı Hak Anadolu’da Anadolu ruhunu bir âbide şeklinde ikâme buyursun; onu ikâme ettiği günün ikindisinde de benim canımı alsın, onu görmeyeyim ve ben unutulayım. Hiç kimse “Bu adamın da bu işin içinde bir payı vardı!” demesin. Karakterim bu!..

Hak Nezdinde Makbul İki Dua

*Evet, her işin bir mevsimi vardır. Mevsimler rantabl olarak değerlendirilmelidir. Anadolu insanının ruhunun abidesini, ruh ve mana köklerimizi yeniden ikâme etmek için buna ihtiyaç var. Her mevsimde ne yapılıyorsa, ne yapmak icap ediyorsa şayet, onun üzerinde yoğunlaşarak, konsantre olarak, bütün himmetimizi ona sarf etmemiz lazım.

*Bu, Allah’a karşı fiilen sunulmuş öyle icâbete şayeste bir duadır ki, Allah böyle duaları hiçbir zaman geriye çevirmemiş, bu yolda yürüyenleri de hiçbir zaman yolda bırakmamıştır. Hani bir Türk atasözü vardır: “Dede, himmet!” demiş; “Oğul, hizmet!” demiş. Eğer himmet bekliyorsanız, inayet bekliyorsanız, riayet bekliyorsanız, bilesiniz ki, mele-i âlânın sakinlerince sizden beklenen de hizmettir. Bu açıdan da sizi hiçbir şey yıldırmamalı!..

*Geriye çevrilmeyecek dualardan biri de âlem-i İslam’ın her tarafının kan seylaplarıyla dopdolu olup taştığı bu dönemde ızdırar ruh hali içinde ızdırap ve hüzün yudumlamaktır. Hal-i hazırda dünyanın değişik yerlerinde kan seylapları birer kütük gibi insanları önüne katıp sürükleyip götürüyor. İnsanın bu korkunç hadiseler karşısında duyarsızlığı, onun nezd-i ulûhiyette kıymetsizliğini ifade eder. Müslümanların dertlerini dert edinmeyen ve paylaşmayan onlardan değildir; yani -açıkça- Müslüman değildir.

*Mefhum-u muhalifi: Bir kimse Müslümanların dertlerini paylaşıyorsa, acılarını içinde duyuyorsa, ızdıraplarına gözyaşı döküyorsa ve yıkılan her şey onun içinde de bazı şeylerin yıkılması şeklinde kendisini hissettiriyorsa, işte o, Müslümanlardandır. Arkadaşlarımızın bu çizgide Müslüman olduğunda şüphem yok; fakat bizim her zaman bu istikamette teyid ve rehabilitasyona ihtiyacımız vardır.

Mefkûre kahramanları, her mevsim farklı bir ürün veren kelime-i tayyibe veya bereketli ağaç gibidir!..

*Mefkûre insanları, birer kelime-i tayyibe gibi her mevsim farklı bir ürün/meyve vermesini bilmelidirler. Cenâb-ı Hak, İbrahim Suresi’nde şöyle buyurur:

أَلَمْ تَرَ كَيْفَ ضَرَبَ اللَّهُ مَثَلاً كَلِمَةً طَيِّبَةً كَشَجَرَةٍ طَيِّبَةٍ أَصْلُهَا ثَابِتٌ وَفَرْعُهَا فِي السَّمَاءِ تُؤْتِي أُكُلَهَا كُلَّ حِينٍ بِإِذْنِ رَبِّهَا وَيَضْرِبُ اللَّهُ الْأَمْثَالَ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ وَمَثَلُ كَلِمَةٍ خَبِيثَةٍ كَشَجَرَةٍ خَبِيثَةٍ اجْتُثَّتْ مِنْ فَوْقِ الْأَرْضِ مَا لَهَا مِنْ قَرَارٍ

“Görmedin mi Allah nasıl bir benzetme yaptı: Güzel söz (kelime-i tayyibe), kökü yerin derinliklerinde sabit, dalları ise göğe doğru yükselmiş bir ağaç gibidir ki Rabbinin izniyle her zaman meyvesini verir. Düşünüp ders çıkarsınlar diye Allah insanlara böyle temsiller getirir. Kötü söz ise, gövdesi toprağın üstünden kolayca çıkarılabilen, kökleşip yerleşmeyen değersiz bir ağaca benzer.” (İbrahim, 14/24-25)

*“Kelime”yi, ağzınızdan çıkan bir söz, davranış olarak ortaya koyduğunuz bir tavır, arkada bıraktığınız bir eser, sebebiyet verdiğiniz olumlu veya olumsuz bir şey şeklinde şümullü anlamak lazım. “Habis kelime”nin misali, yeryüzünün derinliklerine doğru kök salmadığından sürekli oynayıp duran, değişik fırtınalar karşısında savrulan ve hatta devrilen ağaç gibidir. Yeryüzünde onun için hiç karar yoktur. Güzel kelimenin misali ise, tertemiz, kendisine güve musallat olmamış, küfe maruz kalmamış, yerin derinliklerine doğru kök salmış, sabitkadem, dimdik, yukarılara doğru ser çekmiş bir ağaç gibidir.

*Madem mü’min de bir Allah kelimesidir; o da işte öyle güzel bir ağaç gibi olmalı ve her mevsimde o mevsime göre bir kısım meyveler vermelidir. Öbür tarafta Cenâb-ı Hakk’ın inayet elinin damlayı derya, zerreyi güneş yapıp iade etmesi için burada her mevsimi en iyi şekilde değerlendirmelidir.