Posts Tagged ‘dil’

Bamteli: ÂHİRETİN İNŞÂSI VE “HEPSİ ALLAH’A EMANET!..”

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Dil, gönle tercüman olduğu sürece kıymetlidir; şayet o, kalbden kopmuş ise, kurumaya istihkak kesbetmiş demektir.

“Gönül Seni bulmuş ise / Başkasını arar mı hiç?!. / Ateşine yanmış ise / Başka nâra yanar mı hiç?!.” İslam dünyasının derdi, O’nu (celle celâluhu) bulmuş gibi göründükleri halde, O’ndan (celle celâluhu) uzak bulunmaları… Dillerde vird-i zebân fakat esas “dil” olan gönüller, O’na (celle celâluhu) karşı ebkem.. gönül dili yok.. içten yöneliş, bütünüyle “Yok!” demeyeyim, “Zayıf!” diyeyim, “Yetersiz!” diyeyim.. bilgiler, “marifet”e dönüşmüyor.. marifet, “muhabbet” ile taçlandırılmıyor.. muhabbet “aşk u iştiyak” yolunu göstermiyor.. sadece sözler ile onun yolunda emeklemeler yaşanıyor.. düşe-kalka bir hayat!.. Herkes için olmasa bile, geceler çokları için zifiri karanlık. Geceleri derinlemesine ihya eden insanlar vardır içinizde; gecenin üçte birini, üçte ikisini, başını yere koyup sızlayarak geçiren insan sayısı az değildir. Fakat genele bakınca, meselenin çok yavaş gittiğinde şüphe yok, emeklediğinde şüphe yok!..

Evet, kalb/latîfe-i Rabbâniye, suskun; o susunca, bütün söz, şu iki dudak ve dile kalıyor. O da “dil” (gönül), bu da “dil” (lisan); o “dil” (gönül) susunca, diğeri “Galiba sıra bana geldi!” diye, önüne gelen her lakırdıyı ediyor. Onun içine “yalan” da giriyor, “tezvîr” de giriyor, “iftira” da giriyor, “isnad” da giriyor, “lağviyât” da giriyor, “lehviyât” da giriyor, “batılı tasvir” de giriyor, “fuzûliyât” da giriyor; giren girene, boş buldukları için. Kumandayı lisan ele alınca; esas dil/gönül susunca, “latife-i Rabbâniye” susunca, kalb dilsizleşince, “şuur” ve “his” meflûç hale gelince, heyecan-ı insaniye ölünce, aşk u heyecan felç olunca, meydan kalıyor iki dudak arasındaki “dil”e; o da önüne gelen her şeyi mırıldanıyor.

Ona “mırıldanma” denir, levsiyât neşreden gazeteler gibi, mecmualar gibi ve onları o hale getiren kirli düşünceler gibi, kirli kalemler gibi, şimdi kirli tuşlar gibi, kirli İnternet gibi, kirli telefonlar gibi; kirli hepsi… Ve hiçbirinin içinde kalb yok; sadece gevezeliğe açık, bütün potansiyeli ve imkânları ile gevezeliğe açık iki dudak arasındaki “dil” var. Kuruyası dil!.. İçeriden gelen şeyleri -şayet- seslendirmiyorsa, o, kurumayı hak ediyor demektir, kurumaya istihkakı var demektir. Ne yazık ki, “Ben Müslümanım!” deyip, günde beş defa O’na (celle celâluhu) karşı arz-ı ubudiyetini ortaya koymak üzere, mabede/secdegâha/namazgâha koşan, başını yerlere koyan, alnını yerlere süren, iki büklüm olan insanlar, böyle boş iseler şayet, bunların âleme verecekleri de çok fazla bir şey yoktur.

Oysa hep ümit ile yaşadık; belli bir kesimin bu duyguyu, bu düşünceyi canlandıracağı, bir yönüyle, hayata mal edeceği ümidi ve mülahazasıyla yaşadık. Bir yerde, bu “örnek oluşum”, imrendirici bir hüviyet, bir desen, bir şive kazanınca, o ses, o soluk ve o mûsikînin başkalarını da cezbedeceği ve celbedeceği ümidini yaşadık; Allah (celle celâluhu), o mevzuda inkisâra uğratmasın! Mebdei, oldu meselenin, belki… Belki de yanılıyor ve hüsnüzanlarımıza yenik düşüyoruz. Belki de şu anda çekilen şeyler, maruz kaldığımız şeyler birer şefkat tokadı mahiyetinde!..

   İnsan dünyadaki her fiil, amel, tavır ve davranışıyla ahiretini ve öteye ait âbidesini inşâ etmektedir!..

Evet, belki de bir kısım zalimlerin, cebbârların, hattârların, fâsıkların, müfsidlerin eliyle maruz kalınan şeyler, Cenâb-ı Hakk’ın (celle celâluhu) ihsan ettiği konum ve durumun hakkı, hakkıyla yerine getirilmediğinden dolayı birer şefkat tokadı mahiyetinde: “Aklınızı başınıza alın! Siz, başka bir âlem için varsınız. Öbür âlemdeki şekillenmeleriniz, buradaki tavır ve davranışlarınızla olacak. Bir eğitim gibi bir şeydir bu; namazınız öyle, orucunuz öyle, haccınız öyle, kalbiniz öyle, diliniz öyle… Burada yaptığınız bu şeylerle, siz, bir yönüyle kendi ruh âbidenizi inşâ ediyorsunuz. Tabir-i diğerle, öbür taraftaki âbidenizi ihya ediyorsunuz!..”

Burada yapılan her şey, -bir yönüyle- öbür tarafta var olunması gerekli olduğu şekilde var olma yolunda yapılması icap eden şeylerdir. Tohum atma gibi, onun başağa yürümesi gibi, sonra çevrenin tımar edilmesi gibi, onun suya kavuşturulması gibi, güneş ile münasebetinin sağlanması gibi, karbondioksit almasının sağlanması gibi, oksijen atmasının sağlanması gibi… Her neye muhtaç ise şayet, onları yapmak suretiyle, esasen öbür âleme göre bir şekillenme oluyor. Ubudiyet, Allah’a kulluk, öbür âleme göre şekillenmenin temrinleridir. Âdeta insan burada, öbür âlemde nasıl olacaksa, ona göre kendini rehabilite ediyor ve öbür tarafta da burada yaptığı şeylere göre şekil alıyor. Kimisi Araf’ta kalıyor. Kimisi de maymunlar, hınzırlar, domuzlar gibi Cehennem’e yuvarlanıyor; çünkü o orada, buradaki şekli almış oluyor: كُونُوا قِرَدَةً خَاسِئِينَ “…Onlara ‘Aşağılık ve sefil bir şekilde oraya buraya sığınan, fakat sığındıkları her yerden kovulan maymunlar olun!’ dedik.” (Bakara, 2/65)

Bu açıdan da insanın, sadece dünyayı “mezraatü’l-âhire” bilmesi, dünyayı “ahiretin mezraası” olarak görmesi değil, esasen kendisini de o mezraada bir unsur olarak görmesi çok önemlidir. Kendisini tımar etmesi, istemediği halde etrafında sürekli oluşan/gelişen dikenleri bir bir söküp atması, oranın gül bahçesi haline gelebilmesi için ona göre bir gayret sarf etmesi mühimdir. Zira, gül bahçesi olması lazım ki, etraf gül kokularıyla, ıtır ile üfül üfül koksun ve bülbüller o kokuya koşsun, yapraklara konsun, orada şakısın dursun!.. İnsan, burada kendisini ona göre hazırlarsa, bütün benliğiyle.. bütün benliğiyle dünyada “âhiret insanı” olursa.. bütün benliğiyle o istikametteki donanım için yatar-kalkarsa, koşturur durursa, emekleme değil.. takılıp yollarda kalmazsa ve meseleyi inkıtaa uğratmazsa buna muvaffak olur.

   “Bir zerre ihlaslı amel, batmanlarla hâlis olmayana ve bir ân-ı seyyale vücûd-u münevver, milyon sene bir vücûd-u ebtere müreccahtır.”

Antrparantez şu hususu da arz etmek istiyorum: Bazen çok az zamanda çok hâlisâne yapılan şeyler, çok uzun zamanda yapılan şeylere tekâbül edebilir. Hazreti Pîr’in ifadesiyle, “Bir zerre ihlaslı amel, batmanlarla hâlis olmayana müreccahtır.” Bazen insan öyle bir şey yapar ki!.. Hani mahşeri anlatan hadislerde görüyorsunuz: Orada bir kul, dönüp geriye bakıyor, “Cehennem’e götürün!” hitabı karşısında. Cenâb-ı Hak nida buyuruyor: “Sorun kuluma, niye geriye baktı?” Soruyorlar; “Ben, Zât-ı Ulûhiyet hakkında hiç böyle düşünmemiştim; hep hüsnüzan beslemiştim!” diyor. “Ben, hüsnüzannında kulumu yalancı çıkarmam!” buyuruyor Cenâb-ı Hak (celle celâluhu). Kim bilir, o kul bir zamanlar önemli bir şey yapmıştır, öyle derince bir şey yapmıştır ki, şart-ı âdî planında, öyle bir gönül ortaya koymuştur ki, kalbini öyle bir seslendirmiştir ki, belli bir dönemde!.. Sonra düşe-kalka yaşamıştır, bataklıklara girmiştir; fakat o “nüve” ölmemiştir bir yönüyle. İşte o yönüyle orada/mahşerde bir ümit halinde kendisini hissettirince, Cenâb-ı Hakk’a karşı da seslendirmiştir o ümidi. O’nun (celle celâluhu) konuşturmasıyla konuşur, öyle konuşmuştur; O (celle celâluhu) da o konuşmaya cevap vermiştir: “Döndürün kulumu, Cennet’e götürün!” demiştir.

Bir başkası ak saçı-sakalıyla mahşerde hesaba çekilir. Cenâb-ı Hak, “Niçin şu günahları işledin?” diye sorar. O da inkâra saparak günah işlemediğini söyler. Bunun üzerine Hazreti Erhamürrâhimîn, “Öyle ise onu Cennet’e götürün.” buyurur. Bu defa da melekler istifsar ederek, “Yâ Rab, bu insanın şu günahları işlediğini siz biliyorsunuz!” derler. Allah da onlara, “Evet öyledir ama ümmet-i Muhammed’den biri olarak ağaran saçına-sakalına baktım; ayıbını yüzüne vurmaya hayâ ettim.” der. Evet, o da kurtulur zira bir zaman yapmıştır -şart-ı adi planında- bir şey. Öyle bir şey yapmıştır ki, zerre kadardır fakat bir yönüyle batmanlara tereccüh edecek mahiyettedir. Evet bu, antrparantez idi.

Onun için ehl-i hakikat demişler ki: “Bir ân-ı seyyale vücûd-u münevver, milyon sene bir vücûd-u ebtere müreccahtır.” Bazen, çok küçük şeyler büyük ehemmiyeti haiz olur. Bir dakika şuurlu olarak yaşama.. tam O’nu (celle celâluhu) görüyor gibi yaşama.. görülüyor olma mülahazasında durma ve onu bir rasathane gibi kullanma.. “Tam görüyorum; her şeyde O’nu müşahede ediyorum. O’nu müşahede etmediğim hiçbir ayna yok. Hatta kendim, aynanın karşısına dikilince, kendimi O’nu (celle celâluhu) aksettiren bir ayna gibi görüyorum!” İşte böyle bir mülahaza…

Hâşâ, O (celle celâluhu) ne cisimdir, ne cevherdir, ne arazdır, ne mütehayyizdir; “Yemez-içmez, zaman geçmez, berîdir cümleden Allah.” Fakat sen, bir aynasın!.. “Âyine-i idrakini pâk eyle sivâdan / Sultan mı gelir hâne-i nâ-pâka, hicâb et!” Kalbini temiz tuttuğun zaman, Sultan (celle celâluhu) tecelli eder oraya; orası, O’nun (celle celâluhu) tecelligâhı olur; sürekli tayf tayf üstüne, ışık hüzmeleri yağar oraya. Sen, O’ndan (celle celâluhu) gelen o ışıklar içinde hayatını hep böyle projektörlerin ışığı altında yürüyor gibi sürdürürsün. Her şey aydınlıktır senin için; böyle en acılı hadiseler karşısında bile her şeyi pırıl pırıl parıldıyor görürsün, Allah’ın izni ve inayetiyle.

O ân-ı seyyâle… O ân-ı seyyâleyi yakalama… Ama insan, bütün hayatını ona göre programlarsa şayet onu yakalayabilir. Zira Kadir gecesinin gizliliği gibi, Hızır’ın gizliliği gibi, Eşref Saat’in gizliliği gibi o da gizlenmiştir. Tâ zamanın her parçası, her dilimi değerlendirilsin; her insan bir Hızır gibi değerlendirilsin, her karşınıza çıkan insana bir Hızır nazarıyla bakma şeklinde o değerlendirilsin. Öyle olsun diye gizlenmiş onlar; Allah (celle celâluhu) gizlemiş.

   Teheccüd, Hâcet namazı ve içten yakarışlarıyla gecesini ihya eden kaç insan vardır acaba?!.

Selef-i Sâlihîn’de olduğu gibi, gecenin üçte birini ihya eden ne kadar insan vardır içinizde?!. Bunca eltâf-ı İlahî karşısında bir taraftan kulluğun gerektirdiği sorumluluk; bir diğer taraftan da o ihsanlar karşısında şükür ile mukabele… Bütün bunlar öyle bir kulluğu gerektirmiyor mu?!. Ne kadar insan vardır gecesini ihya eden?!. Gecenin hiç olmazsa son sülüsünde -üçte biri demek; altı saatlik gece varsa, son iki saatinde- kalkıp başını yere koyma.. bir sekiz rekat teheccüd namazı kılma.. vitr-i vâcib o âna bırakılmışsa, onu yapma.. sonra Hacet namazı kılmış gibi ellerini açma ve O’na yakarma:

لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ الْحَلِيمُ الْكَرِيمُ سُبْحَانَ اللَّهِ رَبِّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ أَسْأَلُكَ مُوجِبَاتِ رَحْمَتِكَ وَعَزَائِمَ مَغْفِرَتِكَ وَالْعِصْمَةَ مِنْ كُلِّ ذَنْبٍ وَالْغَنِيمَةَ مِنْ كُلِّ بِرٍّ وَالسَّلَامَةَ مِنْ كُلِّ إِثْمٍ لَا تَدَعْ لِي ذَنْبًا إِلَّا غَفَرْتَهُ وَلَا هَمًّا إِلَّا فَرَّجْتَهُ وَلَا حَاجَةً هِيَ لَكَ رِضًا إِلَّا قَضَيْتَهَا يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ * اَللّهُمَّ أَنْتَ تَحْكُمُ بَيْنَ عِبَادِكَ فِيمَا كَانُوا فِيهِ يَخْتَلِفُونَ لاَ إِلهَ إِلاَّ اللَّهُ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ لاَ إِلهَ إِلاَّ اللَّهُ الْحَلِيمُ الْكَرِيمُ سـُبْحَانَ رَبِّ السَّـموَاتِ السَّـبْعِ وَرَبِّ الْعَـرْشِ الْعَظِيمِ اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ * اَللّهُمَّ كَاشِـفَ الْغَمِّ مُفَرِّجَ الْهَمِّ مُجِيبَ دَعْوَةِ الْمُضْطَرِّينَ إِذَا دَعَوْكَ رَحْمانَ الدُّنْيَا وَاْلاخِرَةِ وَرَحِيمَهُمَا فَارْحَمْنِي فِي حَاجَتِي هذِهِ بِقَضَائِهَا وَنَجَاحِهَا رَحْمَةً تُغْنِينِي بِهَا عَنْ رَحْمَةِ مَنْ سِوَاكَ

“Halîm ü Kerîm Allah’tan başka ilah yoktur. Arş-ı Azîm’in Rabbi Allah’ı tesbih ederim. Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. Rabbim, Senden, rahmetinin gereklerini, merhametini celbedecek şeyleri, gerçekleşmesi muhakkak olan mağfiretini, günahtan korunmayı, her türlü iyiliği kazanmayı, her türlü günahtan da selâmette olmayı istiyorum. Bende bağışlamadığın hiçbir günah, gidermediğin hiçbir keder, Senin rızana muvafık olup da karşılamadığın hiçbir ihtiyaç bırakma Ya Erhamerrâhimîn. Allahım, Sen kullarının ihtilaf ettikleri şeylerde hüküm verirsin. Yüce ve Azim Allah’tan başka ilah yoktur. Halîm ve Kerîm Allah yegâne ilahtır. Yedi semanın ve Arş-ı Azîm’in Rabbi Allah’ı tesbih ederim. Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. Ey kederleri gideren, tasaları kaldıran, Sana dua ettiklerinde çaresizlerin duasına icabet eden Allahım, ey dünya ve ahiretin Rahman ve Rahîm’i!.. Şu ihtiyacımın giderilmesi ve tamamlanması hususunda beni başkalarının merhametinden müstağni kılacak bir şekilde bana merhamet et.”

Duanın son kısmını “mütekellim ma’a’l-ğayr” (birinci çoğul şahıs) sigasıyla diyorum; böylece bütün kardeşlerimizi, arkadaşlarımızı, dostlarımızı ve mağdurları/mazlumları duama katıyorum: فَارْحَمْنَا فِي حَاجَتِنَا هَذِهِ بِقَضَائِهَا وَنَجَاحِهَا وَفَلاَحِهَا رَحْمَةً تُغْنِينَا بِهَا عَنْ رَحْمَةِ مَنْ سِوَاكَ “Şu ihtiyaçlarımızın giderilmesi ve tamamlanması hususunda bizi başkalarının merhametinden müstağni kılacak bir şekilde bize merhamet eyle!..” Daha sonra da en büyük ihtiyacımızın ne olduğunu dile getiriyorum: حَاجَتُنَا: اَللَّهُمَّ أَعْلِ كَلِمَةَ اللهِ وَكَلِمَةَ الْحَقِّ وَدِينَ الْإِسْلاَمِ فِي كُلِّ أَنْحَاءِ الْعَالَمِ * اَللَّهُمَّ نَصْرًا مِنَ اللهِ وَفَتْحَا قَرِيبًا فِي أَقْرَبِ أَقْرَبِ أَقْرَبِ أَقْرَبِ آنٍ وَفِي أَوْسَعِ أَوْسَعِ أَوْسَعِ إِطَارٍ؛ بِحَيْثُ مَا لاَ عَيْنٌ رَأَتْ، وَلاَ أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلاَ خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ “Allah’ım, zatında yüce olan adını, Hak kelamını, İslam dinini bugün de dünyanın her bir köşesinde bir kere daha yücelt; hakkı-hakikati bütün gönüllere duyur. Allahım, Sen’den yardım diliyoruz; din-i mübin-i İslam adına ve hafife alamayacağımız tarihî değerlerimizi dünyaya duyurma adına kapıları açmanı istirham ediyoruz. Allahım, engin bir fütûhât! En yakın, yakınlardan da yakın bir zaman ve en geniş, genişlerden de geniş bir çerçevede; ‘Kullarıma öyle sürpriz nimetler hazırladım ki, ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne de insanın hatırına gelmiş!’ buyurduğun gibi, işte öyle sürpriz şekilde…” İcmali şu: Ne olur, en kısa zamanda nâm-ı celîl-i Sübhânî (celle celâluhu) değişik yerlerde bir bayrak gibi dalgalansın; biz de bakalım ona, içimiz inşirah ile dolsun. Nâm-ı celîl-i Muhammedî (sallallâhu aleyhi ve sellem) şehbal açsın dört bir yanda; biz de onu görelim, ona bakan insanların inşirahını kendi içimizde bütün derinliğiyle yaşayalım!..”

Evet, iktibas ettiğim bu dua, Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in hacet adına okuduğu dua idi. Bir de onulmaz gibi görünen bir derdi, bir hastalığı olan kimseye tavsiye edilen beyanı var Efendimiz’in: اَللَّهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ وَأَتَوَجَّهُ إِلَيْكَ بِنَبِيِّكَ مُحَمَّدٍ نَبِيِّ الرَّحْمَةِ، يَا مُحَمَّدُ إِنِّي تَوَجَّهْتُ بِكَ إِلَى رَبِّي فِي حَاجَتِي هَذِهِ لِتُقْضَى لِي، اَللَّهُمَّ فَشَفِّعْهُ فِيَّ  “Allahım Sen’den diliyor ve dileniyorum, Rahmet Peygamberi Hazreti Muhammed’i vesile edinerek Sana teveccüh ediyorum. Ya Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm) şu hâcetimin yerine getirilmesi için seni vesile yaparak Rabbime yöneliyorum. Allah’ım peygamberimizi hakkımda şefaatçi eyle.” Bu söylenip sonra ihtiyaç seslendiriliyor. Me’surât’a (Allah Rasûlü’nün -sallallâhu aleyhi ve sellem- hayatın her alanına ait yaptığı dua ve zikirlere) bakılabilir. Ben, söz gelmişken, bunları okuyup bu arada vesile ittihaz ederek dua etmek istedim.

   Gelin, Allah aşkına, kardeşlerimizin ızdıraplarını içimizde duyarak, “Ne olur Allah’ım!” diye inleyelim; ümmet-i Muhammed ve topyekûn insanlık için dil dökelim!..

Evet, en azından o gecenin sülüsünü ibadet ü taat ve duaya ayırma.. “Allahım! Gündüzün şu kadar zamanı bana ait… Zamanım, Senin verdiğin zaman.. ben, Senin verdiğin ben.. Senin verdiğin şuur.. Senin verdiğin mantık.. Senin lütfettiğin insanlık.. Senin bize bahşeylediğin, Hazreti Muhammed’e ümmet olma.. Senin bize bahşeylediğin, Kur’an-ı Kerim’e cemaat olma.. Senin bize bahşeylediğin, âhirzaman ümmeti, dini ikame eden ümmet olma… Bütün bunların karşılığında iki saat Sana veriyorum, az görme ne olur bunu!..” deme.. gecenin sülüsünde kalkıp ümmet-i Muhammed için, nâm-ı celîl-i İlâhî’nin (celle celâluhu) şehbal açması için, nâm-ı celîl-i Muhammedî’nin şehbal açması için yalvarıp dil dökme…

Hususiyle mağduriyetlerin mağduriyet üzerine yaşandığı, mağduriyetler fâsid dairelerinin yaşandığı, mağduriyetlerin mağduriyetler doğurduğu, bir sürü insanın zulme uğradığı, gadre uğradığı, ırzın çiğnendiği, namusun pâyimal olduğu bir dönemde bütün mü’min kardeşlerin adına kalbin titreyerek, bütün benliğinle titreyerek, Allah aşkına, kalk alnını yere koy, gözyaşlarınla seccadeye boşal!.. O yaşlar, farkına varmadan tebahhur edecek, birer şahit gibi mele-i a’lâya yükselecek ve katiyen geriye boş dönmeyecek!.. Birer rahmet halinde yine senin başına yağacak onlar; O’dan sana geriye dönecek!.. Senin yaptığın şeyler bu kadarcık olacak; O’nunki (celle celâluhu) Kendi büyüklüğüyle mebsûten mütenasip olacak. Sen bir damla atacaksın; O (celle celâluhu) sana bir derya ile geriye döndürecek. Sen, bir zerre ile işe iştirak edeceksin; O (celle celâluhu) güneşler ile mukabelede bulunacak… Büyüklüğüne göre muamele yapacak!..

Gelin, Allah aşkına, o küçüklüğün -hiç olmazsa- gerektirdiği şeyi yerine getirelim; ümmet-i Muhammed’in üst üste mağduriyetler, mazlûmiyetler, mahkûmiyetler, ma’zûliyetler, mahrumiyetler yaşadığı bir dönemde, bütün onların ızdıraplarını içimizde duyarak, “Ne olur Allah’ım! Ne olur Allah’ım! Ne olur Allah’ım!..” diyelim.. ümmet-i Muhammed için dil dökelim.. esasen kalbin sesiyle dili dillendirelim.. dilimizi kalbin enstrümanı haline getirelim.. mızrap yemiş bir tel gibi, hakikaten dilimizin dediği her şey, gözlerimizde yaş haline gelsin; vücudumuzda bir titreme, bir ihtizaz haline gelsin.. ve içimizi O’na (celle celâluhu) öyle dökelim!..

Bunların hiç biri geriye boş dönmeyecektir. Belki bir vakt-i mev’ûdu vardır, bir miâdı vardır. Gelmesi mukadder vakit gelince, öyle bir lütfedecek, öyle bir sevindirecek, içinize öyle bir inşirah salacak ki, yüzünüzden sürekli çevreye tebessümler yağıp duracak. “Çok şükür! Demek ki o çekilen şeyler, bunlar içinmiş! Belli bir dönemde, muvakkaten ağlatmış ama öyle bir güldürüyor ki şimdi, hakikaten değermiş! Meğer o da ayrı bir lütufmuş; bizi uyarmak için, Kendine (celle celâluhu) uyarmak için, ayrı bir lütufmuş!..” diyeceksiniz. اَللَّهُمَّ يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ، ثَبِّتْ قُلُوبَنَا عَلَى دِينِكَ؛ يَا مُصَرِّفَ الْقُلُوبِ، صَرِّفْ قُلُوبَنَا عَلَى طَاعَتِكَ “Ey kalbleri evirip çeviren Allah’ım kalblerimizi dininde sabit kıl. Ey kalbleri halden hale koyan Rabbim, kalblerimizi ibadet ü tâatine yönlendir!..”

   Allah’ın pek çok arındırma potası vardır; bela ve musibetler de onlardandır.

Bu türlü belalar ve musibetler, eğer eltâf-ı İlâhiye’nin uyarmadığı “gönül”leri, uyarmadığı “ruh”ları, uyarmadığı “sır”ları uyarmak için ise, onlar da neticeleri itibarıyla lütuftur. Cenâb-ı Hak, bazen bu türlü şeylerle kullarını arındırır. O’nun çok farklı potaları vardır. Mesela, “ibadet u tâat” bir nevi potadır; orada insan şekilleniyor, onun tortusu akıp gidiyor, özü-usaresi yerinde kalıyor. Aynı zamanda Cenâb-ı Hakk’ın bu türlü imtihanları, ağır tokatlamaları, hafif kulak çekmeleri, enseye şamar indirmeleri de birer potadır; bu bela ve musibetlere de öyle bakmak lazımdır.

Bazen uzak bazen de yakın gibi gördüğünüz insanlar tarafından gelir bela ve musibetler. Fuzûlî’nin ifadesiyle, “Dost, bî-vefâ; felek, bî-rahîm; devran, bî-sükûn / Dert, çok; derman, yok; düşman, kavî; talih, zebûn.” diyecek hale düşersiniz. Ben, son mısraı değiştirerek; “Düşman, kavî olsa da, talih, zebûn değil!” diyorum. İnanıyoruz ki her şeyin arkasında O (celle celâluhu) var. Tokadı vuran O ise, uyarmak isteyen O ise, kulak çeken O ise şayet, bizi iyi bir şeye yönlendiriyor demektir. Hadiselerin diliyle O (celle celâluhu) bize adeta şöyle diyordur: “Bakın sağanak sağanak başınızdan aşağıya şu kadar eltâf-ı İlâhiyede bulundum! Büyük devletlerin yapamadığı şeyi yaptırdım size! Kalbleri, size açtım; bütün gönüllere hakkınızda vüdd (alâka, kabul ve sevgi) vaz’ ettim, koydum… Yeryüzünde sizin için vüdd vaz’ edilsin.. gittiğiniz her yerde hüsn-i kabul görün.. herkes size sinesini açsın.. size binalar versin.. evladını getirsin size teslim etsin.. ‘Sizi candan vefalı insanlar gördük; böyle candan vefalı insanlara canlar fedâ olsun!’ desin… Böyle dediler ve size teslim oldular. Bütün bunları size Ben yaptım. Bunlar, Benim lütuflarım idi. Bu lütuflar ile sizin rükûda gibi sürekli iki büklüm olmanız gerekirdi. Aklınıza ‘Bir şey yaptık!’ diye herhangi bir hususun gelmemesi icap ederdi. Gelecekse şayet, tahdîs-i nimet nev’inden, ‘Evet var bunlar; evet var bunlar; fakat bunlar Sen’den!..’ mülahazası olmalıydı. كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللهِ، كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللهِ، كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللهِ ‘Hepsi Sen’den, hepsi Sen’den, hepsi Sen’den!..’ -Tahdîs-i nimet nev’inden bir hatırlama olabilir. Bu mahzursuzdur, belki sevaptır; O’ndan geldiğini hatırlama ve hatırlatma adına sevaptır.- Ben, bunları yaptım. Siz de böyle diyecektiniz.. ve bunları Ben’den bilecektiniz. Şayet az zühul yaptınız ise, bir ân-ı seyyâle bu mevzuda gaflete daldınız ise, şayet yol yorgunluğuna düştü iseniz, şayet başarı sarhoşluğuna düştü iseniz, muvaffakiyet zehirlenmesine düştü iseniz şayet, sizin birer ikaza ihtiyacınız var; ikaz ediyorum bu defa!..” Dolayısıyla da bu bir “cebr-i lütfî”dir. Bir, böyle.

İnşaallah işin merkezinde de zâlimlerin kırılası ellerini Allah kırar; ya hidayet eder ya da ellerini kırar. Allah, öyle Allah’tır; yâ hidayet eder, ya kollarını-kanatlarını kırar, onları felç eder. İkisinden birini yapsın!.. Kendi (celle celâluhu) bilir; Sen bilirsin Allahım!..

   “Hepsi Allah’tan idi ve hepsi O’na emanet!..” deyip, mazlumiyet ve mağduriyetinizin hasıl ettiği atmosferi hakkınızdaki evrensel merakı karşılama istikametinde kullanın!..

Evet, cebr-i lütfî… “Dünyanın değişik yerlerine gidin!..” işareti de onun diğer bir yanı. Mazlumiyet, mağduriyet, mahrumiyet, ma’zûliyet… Farklı hallerin farklı kelimeleri var: “Gadre uğrama” demek.. “zulme uğrama” demek.. “bir kısım insanî haklardan mahrum edilme” demek.. “hürriyetinizin elinizden alınması” demek.. “eşinizin hürriyetinin elinden alınması” demek.. “anasından yeni doğmuş çocuğun hürriyetinin elinden alınması” demek.. “mezâlimin hiçbir zâlimin yapmadığı şekilde, kâfirin yapmadığı şekilde yapılmasına maruz kalma” demek… Bir de “ma’zûliyet”; belli konumlara gelmişsiniz, ellerinin tersiyle itiyor, sizi sağa-sola savuruyorlar.

Öyle bir ma’zûliyet, öyle bir mağduriyet ve öyle haklardan mahrumiyet yaşıyorsunuz ki, acısı iliklerinize kadar işliyor bunun. Sizi bu halde, iki büklüm olarak, mazlum, mağdur gören insanlar, meselenin üzerine re’fet ile, şefkat ile eğildikleri gibi eğilecekler. Bir de size öyle bakacaklar ki şimdiye kadar öyle bakmamışlardır. Şimdiye kadar size bakarken, kendi dinî anlayışlarına ters, “ayrı bir cereyan” nazarıyla bakmış; düşman gibi görmüş ve adeta “Bir gün gelir, yamyamlar gibi, bizi yerler!” mülahazasını taşımışlardır. Sonra sizi mazlumiyet ve mağduriyetinizle ele alıp bakmış; “Allah Allah, çok da insan yiyenlere benzemiyorlar bunlar. Hele biraz daha yaklaşalım bunlara; bir çay içirelim, bir çaylarını içelim!” demişlerdir. Bu defa yaklaşmalar ve kaynaşmalar olmuştur. Böylece sizin gaye-i hayaliniz -mefkûreniz ne ise, o mesele- de dünya çapında bir mesele haline gelmiş olur.

Bu açıdan, Allah (celle celâluhu) Kendine ait meselelerin dar bir alanda kalmasını istemediğinden dolayı, bir taraftan sizi tedip ediyor. Fakat bir taraftan da nâm-ı celîl-i Sübhânîsinin (celle celâluhu) ve nâm-ı celîl-i Nebevînin (sallallâhu aleyhi ve sellem) dünyanın dört bir yanında şehbal açması adına, sizin mağduriyet ruh haletinizi, mahrumiyet ruh haletinizi, mazlumiyet ruh haletinizi bir kredi olarak değerlendirmek suretiyle esasen kendinizi anlatmanıza zemin/ortam hazırlıyor. Siz de kendinizi anlatıyorsunuz; orada burada, “Allah Allah! Ütopyalarda bizim arayıp da bulamadığımız şeylermiş bunlar!” diyorlar.. diyorlar… Çok yerde böyle dediler ve sahip de çıktılar. Senelerden beri o işi tahrip etmeye çalışan insanlar, tahrip adına bütün tahrip dinamiklerini kullandılar; fakat Allah yıktırmadı, yaptığını yıktırmadı.

Evet, كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللهِ “Hepsi, Allah’tan!” وَكُلٌّ أَمَانَةُ اللهِ “Hepsi, şimdi Allah’a emanet!” Siz de öyle deyin: كُلٌّ، كُلٌّ أَمَانَةُ اللهِ، كُلٌّ أَمَانَةُ اللهِ، كُلٌّ أَمَانَةُ اللهِ؛ نُفَوِّضُ أُمُورَنَا إِلَى اللهِ، نُفَوِّضُ أُمُورَنَا إِلَى اللهِ، كُلٌّ فِي حِفْظِ اللهِ، كُلٌّ فِي حِرْزِ اللهِ، كُلٌّ فِي أَمَانِ اللهِ “Hepsi, hepsi Allah’ın emaneti ve O’na emanet!.. Hepsi Allah’ın emaneti ve O’na emanet!.. Hepsi Allah’ın emaneti ve O’na emanet!.. Esbap ve tedbire takılmadan, tefviz-i umur ediyoruz; Allah’a sonsuz güven ve itimâd içinde bütün işlerimizi O’na bırakıyoruz. Hepsini Allah’ın korumasına havale ediyoruz. Hepsini Allah’ın sağlam sığınaklarının içine almasını diliyor; hepsini Allah’a emanet ediyoruz.” Evet, bu itirafı, böyle bir duyguyu içinizde hâsıl etmesi bile, Tevhîd adına sizin için çok önemli bir kazanımdır.

   Burada yaptığınız her şey ile âdetâ öbür taraftaki mahiyet dantelanızı örgülüyorsunuz.

Geriye dönüyorum: İnsan, bir yönüyle dünyada, öbür âlem için nasıl olacaksa ve nasıl olması gerekiyorsa, o şeklini hazırlama ameliyesi içinde bulunuyor. Namaz, insan için bir şey oluyor orada; oruç, bir şey oluyor; kalbî hayat, bir şey oluyor; ruhî hayat, bir şey oluyor. Ve Allah (celle celâluhu) öbür taraftaki akıbetinizi, sizin burada yaptığınız, yazıp-çizdiğiniz, ortaya koyduğunuz bu resme göre şekillendiriyor. Burada nasıl bir tavır sergiliyorsanız, onlar öbür tarafta alınıyor, değerlendiriliyor, yeni ifadesiyle “analiz”lere tabi tutuluyor, “sentez”ler yapılıyor ve bir Cennetlik ortaya çıkıyor. Alınıyor, analizler yapılıyor, sentezler yapılıyor, bir Cehennemlik ortaya çıkıyor; bir “veyl”lik ortaya çıkıyor, bir “gayya”lık ortaya çıkıyor, bir “esfel-i sâfilîn”lik ortaya çıkıyor, bir “Araf”takilik ortaya çıkıyor.

Burada yaptığınız her şey âdetâ öbür taraftaki mahiyet dantelanızın örgülenmesi mahiyetinde bir şey oluyor. Hareket ve davranış tığınızı sürekli ibadet ü taat adıyla/unvanıyla götürüp getirerek, hareket ettirerek, öbür tarafa ait bir kanaviçeyi örgülüyor gibi oluyorsunuz. Oraya gittiğiniz zaman da “Allah Allah! Meğer oruç, Reyyân’dan geçme imiş! Meğer abdest almak, Kevser-i Nebevî’yi içmek imiş; لاَ أَظْمَأُ بَعْدَهَا ‘Onu içtikten sonra artık bir daha susamam.’ hakikatini tatma imiş! Meğer şu kasrın arkasındaki şey, şu imiş! Meğer Cenâb-ı Hakk’ı görmenin arkasında, burada hep görülüyor olma mülahazasıyla hareket etmek varmış!” diyeceksiniz.

Efendim, تَمُوتُونَ كَمَا تَعِيشُونَ، وَتُحْشَرُونَ كَمَا تَمُوتُونَ “Nasıl yaşıyorsanız, öyle ölecek, berzahı öyle geçirecek, öyle haşr u neşr olacak ve öbür tarafta o muameleyi göreceksiniz.” Öbür taraf, tamamen, burada örgüleniyor. Burada insan, kendi kendini -bağını/bahçesini tımar eder gibi- tımar ediyor. “Bir bağ ki görmezse terbiye tımar / Çalı-çırpı sarar, hâristan olur!” Görürse terbiye, bağistan olur, bostan olur, baharistân olur, Cennet olur. Vesselam.

اَللَّهُمَّ غَلَبَةً عَلَى أَعْدَائِنَا تُغْنِينَا بِهَا عَنْ تَأْيِيدِ مَنْ سِوَاكَ * اَللَّهُمَّ نُصْرَةً عَلَى أَعْدَائِنَا تُغْنِينَا بِهَا عَنْ نُصْرَةِ مَنْ سِوَاكَ * اَللَّهُمَّ عِنَايَةً مِنْ لَدُنْكَ تُغْنِينَا بِهَا عَنْ عِنَايَةِ مَنْ سِوَاكَ * يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ، يَا ذَا الْجَلاَلِ وَالْإِكْرَامِ

“Allahım! Bize karşı kin ve öfkeyle oturup kalkan hasımlarımıza öyle bir galebe çalmayı ihsan buyur ki, Sen’den gayrı bütün mâsivâdan bu konuda gelebilecek her türlü desteğe karşı bizleri müstağnî kılsın! Allahım! Yüce katından bizlere öyle bir nusret ve yardımda bulun ki, Sen’den gayrı bütün mâsivâdan gelebilecek destek, arka çıkma ve yardımlardan bizleri müstağni kılacak ölçüde olsun! Allahım! Sen’den gayrısının, bütün mâsivânın ihtimam, in’âm ve lütuflarından bizleri müstağnî kılacak bir inâyet-i kâmile ile bizleri serfirâz kılmanı diliyor ve dileniyoruz. Ey Erhamerrâhimîn, ey Celâl ve İkrâm Sahibi Rabbimiz!..”

Bamteli: KALB-İ SELÎM VE GECE

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   “Eğer Allah, zulümleri sebebiyle insanları hemen cezalandıracak olsaydı, yeryüzünde hareket eden tek bir canlı bırakmazdı.”

Eğer günahından, zulmünden ve mesâvîsinden ötürü hemen herkes cürmünün ve günahının ölçüsünde tecziye edilseydi, yok edilebilecek nice “cism-i murdar”lar var ki, onların hemen yok edilmeleri gerekirdi. Ama o zaman yeryüzünde hiç kimse kalmazdı. (Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır: وَلَوْ يُؤَاخِذُ اللهُ النَّاسَ بِظُلْمِهِمْ مَا تَرَكَ عَلَيْهَا مِنْ دَابَّةٍ وَلَكِنْ يُؤَخِّرُهُمْ إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى فَإِذَا جَاءَ أَجَلُهُمْ لاَ يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلاَ يَسْتَقْدِمُونَ “Eğer Allah, (şirkten daha başka hatalarına kadar) zulümleri sebebiyle insanları hemen cezalandıracak olsaydı, yeryüzünde hareket eden tek bir canlı bırakmazdı; fakat O, onları takdir buyurduğu bir vadeye kadar bekletmektedir. Vadeleri gelince, onu ne bir an geciktirebilirler, ne de bir an öne alabilirler.” (Nahl, 16/61)

Çünkü herkesin şöyle-böyle türlü türlü inhirafları, zeyğleri, kaymaları, sürçmeleri, bilerek-bilmeyerek, açık-kapalı günahları, hataları ve -derecesine göre bazılarının da- “zelle”leri vardır. Bizim gibi “avam”lara göre “günah-ı kebâir”, bize göre günah-ı kebâirdir. Ne var ki, Hak dostlarına göre, zelle, bir günah-ı kebâirdir. Çok küçük bir zühul, bir zelle, bir nisyan onlara göre büyük günahtır. O mevzuda kat’i bir şey görmedim ama zannediyorum rüyalarının kirliliği bile kendilerini üzecek ve müteessir edecek kadardır; onların rüya kirliliğine bile tahammülleri yoktur. Evet, gayr-ı meşru bakışa, gayr-ı meşru kulak kabartışa, dil-dudak kıpırdatışa, el-ayak uzatışa rüyalarında bile tahammülleri olmayan temiz, pâk, âbide şahsiyetler vardır.

Onun için büyükler, حَسَنَاتُ الْأَبْرَارِ سَيِّئَاتُ الْمُقَرَّبِينَ “Ebrârın öyle iyilikleri vardır ki, onlar mukarrabîn için günah sayılır.” demişler. Siz çok şeyi güzel ve hasene olarak, dinin ruhuna uygun görürsünüz; oysaki onlar, o şeyleri en büyük günah kabul ederler. Hemen kalbleri titreyerek, “Beyt-i Hudâ”ya -Tasavvuf dilinde dilbent edilen, dillere pelesenk edilen Beyt-i Hudâ’ya- yönelir; hemen onu temizleme azm u cehdi ile metafizik gerilime geçer, bir an evvel temizlenmeye dururlar. “Ne ettim ki benim rüyalarıma bu türlü kirli şeyler girdi?!. Birine, uygunsuz, nâ-sezâ, nâ-becâ sözler söyledim; birine yumruk sıktım; birine dûnumdaki mahlûkata ait hususiyet ile tekme attım; birine ağzıma gelen her şeyi söyledim; birine kahredici bir bakış ile baktım veya hafife alıcı bir bakış ile baktım. Acaba ne halt karıştırdım ki benim manevî âlemlere açıldığım veya berzahî levhalarda dolaştığım o güzel hayatım bu türlü kirli şeyler ile kirlendi?!.” diye hemen kalkar Cenâb-ı Hakk’a tazarru ve niyazda bulunurlar. Bir “kebire” (büyük günah) işlemiş gibi olur onların hali…

İnsan, böyle bir kalb temizliğine ulaşmazsa, zannediyorum, o kirli kalbiyle kendi dünya ve ukbasını kirlettiği gibi, etrafına da sürekli kir püskürtür. Onun gözünün içine bakan insanlar da o kirleri, misk u amber gibi alır, yüzlerine-gözlerine sürerler. Kitleleri, kitle ruh haleti ile hareket eden ve birilerinin arkasına takılıp sürüklenen insanları kirletenler, böyle kirletmişlerdir. Konumları itibarıyla aşağıdaki insanlara tesir edecek konumda olduklarından dolayı, kalblerindeki kirler, dillerinden dökülmüş ve başkaları da o dilbent -bağışlayın- o zevzek, o geveze insanların tesirinde kalarak onların arkasından sürüler gibi sürüklenmişlerdir.

O “mukarrabîn”e gelince, onların kalbleri gül gibidir. Kalb, gül gibi olmalıdır ki, insanın ağzından dökülen şeyler de ıtriyat gibi çevrede tesir icrâ etsin!.. Ağzını açıp konuştuğu zaman, herkes, nefesini tutsun, o güzel kokuları koklamaya dursun, teneffüs etmeye dursun. Ama gönül, şeytanî, nefsanî ve hevâî şeyler ile kirlenmiş ise, öyle bir gönül sahibi ağzını her açışında -bağışlayın- çöplüklerdeki levsiyat gibi etrafa levsiyat saçar ve çevrede o levsiyatın bulaşmadığı insan kalmaz. Göze bulaşır, dile bulaşır, dudağa bulaşır, üsluba bulaşır… Cerâid (yazılı basın, gazeteler, medya) bu türlü şeyleri sürekli püskürtüyorsa, etrafa zift püskürtüyorsa şayet, güzel kokular neşredeceği yerde zift neşreden bir zift yuvası, zift organizasyonu haline gelmişse, cahil, şuursuz, tesirde kalan kitlelerin ondan müteessir olmamaları mümkün değildir.

   Yazık kalbini mâsivâdan pak eylemeyene, Sultan’ın tecellisine hazır beklemeyene ve gecelerini teheccüd, tilavet, zikir, tefekkür ile ihya etmeyene!..

Onun için “kalb temizliği” öteden beri hep üzerinde durulagelen şeylerden olmuştur. “Âyine-i idrakini pâk eyle sivâdan / Sultan mı gelir hâne-i nâ-pâka, hicab et!” Ruhun şad olsun, Nâbî!.. “Âyine-i idrakini pâk eyle sivâdan.” İdrak aynasını, aklını ve kalbini, bir yönüyle vicdan mekanizmasının erkân-ı erbaasını mâsivâdan pâk eyle… Nâbî, onları bir haneye benzetip müteşabih olarak diyor ki, “Sultan mı gelir hâne-i nâ-pâka, hicab et!” Yani, Sultan oraya tecelli eder mi?! Sultan kendini orada ifade eder mi? Allah’tan utan, hicap duy! Kirli hâneye O (celle celâluhu) tenezzül etmez, teveccüh etmez; öyle kirli bir yer O’na (celle celâluhu) mezâhir veya meclâ olamaz.

Bir başkası diyor ki: “Dil, beyt-i Hudâ’dır, anı pâk eyle sivâdan.” “Dil”, yani gönül. “Dil, beyt-i Hudâ’dır, anı pâk eyle sivâdan / Kasrına nüzul eyleye Rahman, gecelerde.” Gecelerde sen, teheccüdün ile, duan ile, niyazın ile, tazarruun ile, iç döküşün ile, sızlayışların ile O’na (celle celâluhu) teveccüh ettiğinde, O (celle celâluhu) da oraya teveccüh eder. Teveccüh, teveccüh ile olur. Minnacık, damla teveccüh, derya teveccühe vesile olur; zerre teveccüh, güneş mikyasında teveccühe vesile olur. Siz O’na (celle celâluhu) teveccüh ederseniz cirminizce, O (celle celâluhu) cirimler üstü, bî-kem u keyf bir teveccüh eder ki, mest u mahmur hale gelir, “heyman”dan hafakanlara girersiniz.

Evet, Erzurumlu İ. Hakkı hazretleri, “Dil, beyt-i Hudâ’dır, anı pâk eyle sivâdan / Kasrına nüzul eyleye Rahman, gecelerde.” diyor uzun bir münâcaatında: “Ey dîde nedir uyku, gel, uyan gecelerde.” Bu çağrı, Kur’an’ın ruhuna uygun. إِنَّ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَاخْتِلاَفِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ لَآيَاتٍ لأُولِي الْأَلْبَابِ*اَلَّذِينَ يَذْكُرُونَ اللهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلَى جُنُوبِهِمْ وَيَتَفَكَّرُونَ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هَذَا بَاطِلاً سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ “Muhakkak göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip sürelerinin uzayıp kısalmasında düşünen insanlar için elbette birçok deliller vardır. Onlar ki Allah’ı gâh ayakta divan durarak, gâh oturarak, gâh yanları üzere zikreder, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında düşünür ve derler ki: Ey Yüce Rabbimiz! Sen bunları gayesiz, boşuna yaratmadın. Seni bu gibi noksanlardan tenzih ederiz.” (Âl-i Imrân, 3/190-191) Hazreti Aişe validemizin Sıhâh’ta nakledilen ifadesiyle, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm, uykusuz geçirdiği gecelerden birinde, semânın yüzüne baktı, gözleri doldu, ağladı ve “Veyl olsun, bu ayeti okuyup da ağlamayana, bunun hakkında tefekkür etmeyene!” buyurdu.

Gökler ve yer, bir “Kitab-ı A’zâm” gibi. Allah’ın, Kendisini anlatmak üzere, “Kudret” ve “İrade” kalemiyle yazdığı öyle net satırlardan, paragraflardan, cümlelerden, risalelerden ibaret ki!.. Bakıp da onlarda O’nu (celle celâluhu) görmeyene “Yuff olsun!” derler. İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) bakıyor ve ağlıyordu. “Ey dîde nedir uyku, gel uyan gecelerde / Kevkeblerin et seyrini, seyran gecelerde.” diyor İbrahim Hakkı hazretleri; iki asır, iki buçuk asır evvel yaşamış insan. Hazreti Üstad da çam dağında, ağacın başında, “Dinle de yıldızları, şu hutbe-i şirinini / Name-i nurîn-i hikmet, bak ne takrir eylemiş. / Hep beraber nutka gelmiş, hak lisanıyla derler: Bir Kadîr-i Zülcelâlin haşmet-i sultanına / Birer burhan-ı nurefşânız vücud-u Sânia / Hem vahdete, hem kudrete şahitleriz biz.” diyor. Evet, bütün varlıklar kendilerine mahsus lisanlarıyla “Hû” diyorlar; hangisine bakarsanız bakınız, görürsünüz ki, O’na işaret ediyorlar. Şayet yorumlamada bu mülahazayı ortaya koymazsanız, çok yanlış bir yorumlamaya gitmiş olursunuz.

“Bak heyet-i âlemde, bu hikmetleri seyret / Bul Saniini, ol ana hayran/mihman gecelerde.” O (celle celâluhu), senin gönlünü bir “tecelligâh-ı İlahî” olarak bir hâne kabul etmişse, sen de -bir yönüyle- bir hamle yapıp O’na misafir olmaya bakacaksın, maiyyete koşacaksın. اَللَّهُمَّ تَوَجُّهَكَ، وَمَعِيَّتَكَ، وَرِعَايَتَكَ، وَكِلاَءَتَكَ، وَحِفْظَكَ، وَحِرْزَكَ، وَحِصْنَكَ الْحَصِينَ “Allahım, sevgi ve rahmetle bize teveccüh buyurmanı; dostluğun, yakınlığın ve yüce şanına yaraşır şekildeki beraberliğinle bizi yalnızlıklardan kurtarmanı; vekilimiz olarak bizi gözetip kollamanı, hıfz u sıyanetinle korumanı, aşılmaz manevî kalelerinin ve sağlam sığınaklarının içine almanı diliyorum.” türünden dualar dudaklarından dökülecek. O’na (celle celâluhu) doğru seyr ü sülûk edecek; kendi ufkun itibarıyla, bu basamaklardan birine otağını kurmaya çalışacaksın. Maiyyet mi, maiyyet üstü bir şey mi? Tam bir hırz-ı hasîn ile masûn kalarak, bütün dünya ve mâfihâdan tecerrüd etmek mi? Aşk u iştiyâk-ı likâullah mülahazasına otağını kurmak mı?!.

“Bak heyet-i âlemde, bu hikmetleri seyret / Bul Saniini, o Sanatkârını; ol ana mihman gecelerde.” Ondan sonra diyor: “Çün gündüz olursun nice ağyar ile gafil / Ko gafleti, dildardan utan gecelerde.” “Ko” bırak demek, eski dil. “Ko gafleti, bari utan gecelerde…” En son mısrada da “Ey Hakkı, nihan aşk oduna yan gecelerde!..” diyor.

   “Gece, sevdalı ruhların otağı; gece, âşıkların sırlı durağı!..”

Geceler, -bir yönüyle- O’na (celle celâluhu) doğru açılma rampaları ve rıhtımlarıdır. Geceyi ihmal eden, rıhtımı değerlendirememiş, açılan gemilere binememiş ve O’na doğru seyahata yelken açamamıştır. Gecesi olmayanın gündüzü de kapkaranlıktır!..

Kur’an-ı Kerim, değişik yerlerde geceyi nazara vermiştir; kaç yerde delaletin değişik türleri ile hep ona dikkati çekmiştir; fakat sarih olarak ifade ettiği yerler de vardır. Mesela İsra sûre-i celîlesinde şöyle buyurmaktadır: وَمِنَ اللَّيْلِ فَتَهَجَّدْ بِهِ نَافِلَةً لَكَ عَسَى أَنْ يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامًا مَحْمُودًا “Gecenin bir kısmında kalk, sana ait nafile olarak onunla (Kur’an’la) teheccüd namazı kıl. Böylece Rabbinin seni, (çok yüksek, O’na en büyük yakınlık ve en kapsamlı şefaat makamı olan) Övülme Makamı’na eriştireceğini umabilirsin.” (İsrâ, 17/79) “Nafile” diyor. İnsan, farzlarla Cenâb-ı Hakk’a (celle celâluhu) yaklaşır. Fakat nafile ile öyle bir kurbiyete ulaşır ki, -bu da yine müteşabih- Allah, onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, onu doğruya yürüten iradesi/meşîeti olur. Bu hakikati anlatan hadis-i kudsîde müteşabih olarak “ayak” tabirini de kullanıyor İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem).

Evet, وَمِنَ اللَّيْلِ فَتَهَجَّدْ بِهِ نَافِلَةً لَكَ عَسَى أَنْ يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامًا مَحْمُودًا “Gecenin bir vaktinde de, sana ait bir nafile olmak üzere, teheccüd namazı kıl. Umulur ki, böylece Rabbin seni Makam-ı Mahmûd’a eriştirir.” (İsrâ, 17/79) Ezandan sonra okuyoruz ya, وَابْعَثْهُ مَقَامًا مَحْمُودًا “Allah’ım, O’nu Makam-ı Mahmûd’a ulaştır.” Ahirette makamların en yükseği olan, herkesin O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşısında övgü ile dilbeste kesildiği bir makam; bakanları imrendiren/kıskandıran bir makam… Gerçi ötede/ahirette mü’minler için “kıskanma” meselesi söz konusu olmaz; çünkü o duygu, insanların sinesinden silinip gitmiştir. Fakat bir “teğâbün” -Teğâbün Sûresi’nde ifade buyurulduğu gibi- vardır: “Keşke ben de bu temaşaya mazhar olabilecek ufku ihraz edebilseydim?!. Keşke!.. Keşke!.. Keşke!..” Herkes -bir yönüyle- orada “Keşke!” diyecek. Zannediyorum “Keşke!” demeyenler, enbiyâ-ı ızâmdır, hususiyle Sultan-ı Enbiya’dır (sallallâhu aleyhi ve sellem).

Teheccüd… وَمِنَ اللَّيْلِ فَتَهَجَّدْ بِهِ نَافِلَةً لَكَ “Gecenin bir vaktinde de, sana ait bir nafile olmak üzere, teheccüd namazı kıl.” (İsrâ, 17/79) Ne kadar unutulmuş!.. Teheccüd, peygambere vacib; ümmete sünnet. Bir yönüyle Berzah âlemlerine seyahat manasına gelen, âhiret âlemlerinin projektörlerinin düğmesi mahiyetinde sayılan, öbür âlemi aydınlatabilecek projektörlerin anahtarı mahiyetinde sayılan “teheccüd”, toplumumuzca, belki İslam dünyasında pek çok toplumlarca unutulmuş bir mi’ractır, bir basamaktır veya bir merdivendir. O’na (celle celâluhu) doğru yükselme ve maiyyetine ulaşma adına bir merdiven, bir mi’rac, bir asansördür.

İsrâ Sûresi’nde böyle buyuruluyor; Dehr (bir diğer ismiyle “İnsan”) Sûresi’nde de şöyle deniyor: وَمِنَ اللَّيْلِ فَاسْجُدْ لَهُ وَسَبِّحْهُ لَيْلاً طَوِيلاً “Gecenin bir kısmında da O’na secde et, geceleyin uzun bir süre de O’na tesbîh ve ibadet et.” (İnsan, 76/26) Başını yere koy; kemâl-i ta’zimle, tevazuunu tam ifade edecek bir tavır ile O’na içini dök! وَمِنَ اللَّيْلِ فَاسْجُدْ لَهُ وَسَبِّحْهُ لَيْلاً طَوِيلاً Upuzun bir gecede, sürekli hep O’nu (celle celâluhu) tesbîh u takdîs et!.. Noksan sıfâtlardan O, müberrâdır; sen de o tebriâtı dillendir. “Allah’ım! Sen, kemâl sıfatlarıyla muttasıf, noksan sıfatlardan münezzeh ve Zât-ı Baht’ın ile bir Mevcud-u Mechûlsün; ihata edemeyiz!” mülahazalarıyla tesbîh et!.. وَمِنَ اللَّيْلِ فَاسْجُدْ لَهُ وَسَبِّحْهُ لَيْلاً طَوِيلا “Geceleyin O’na secde et; O’nu geceleri uzun uzun tesbîh et.” (İnsan, 76/26)

Sonra, إِنَّ هَؤُلاَءِ يُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ وَيَذَرُونَ وَرَاءَهُمْ يَوْمًا ثَقِيلاً “Doğrusu şu (günahkâr kimseler,) peşin gelir olarak gördükleri dünyayı tercih edip onun peşinde koşmakta, fakat önlerinde kendilerini bekleyen çok ağır bir günü ise bir kenara koymaktadırlar.” (İnsan, 76/27) Ama gel gör ki, kalbi ölmüş, gözü kapalı, kulağı tıkalı kimseler sadece dünyanın peşinde koşuyorlar. Mesmûata karşı kapanmışlar, mübserâta karşı da kapanmışlar; ne tekvînî emirlerden bir şey anlıyorlar, ne de semâdan gelen, tekvînî emirlerin de tercümanı olan Kur’an-ı Kerim’den bir şey anlıyorlar. Onlar, körler, sağırlar, kalbsizler. Ölmüş kalbleri onların; kalbleri hareket ettiğinde hep aritmi var. Dolayısıyla -bir yönüyle- onların da huzuru yok. Etrafa zift püskürtüyorlar ve farkında değiller. İçinde bulundukları toplumu kirletiyorlar, farkında değiller. İnsanî duyguları öldürüyorlar, canavarlaştırıyorlar onları, farkında değiller. Zulmü alkışlattırıyorlar, zâlimi sevdiriyorlar, farkında değiller. Çünkü kalbleri ölmüş onların. لَهُمْ قُلُوبٌ لاَ يَفْقَهُونَ بِهَا وَلَهُمْ أَعْيُنٌ لاَ يُبْصِرُونَ بِهَا وَلَهُمْ آذَانٌ لاَ يَسْمَعُونَ بِهَا “Onların kalbleri vardır, fakat onlarla meselelerin özüne inip gerçeği idrak edemezler; gözleri vardır, fakat onlarla görülmesi gerekeni göremezler; kulakları vardır, fakat onlarla duyulması gerekeni duyamazlar.” (A’râf, 7/179) Gözleri var, ama görmüyorlar. Kulakları var; fakat işitilecekleri işitmiyorlar. Kalblerine gelince, sebep-sonuç münasebeti ile esas bir neticeye, bir sonuca varamıyorlar; tenâsüb-i illiyet prensibine göre sebepleri tam bulup o sebeplere göre büyük büyük müsebbeblere dilekçe sunamıyorlar.

   Allah Rasûlü’nün herkesi Hakk’a çağırma gibi ağır bir sorumluluk yüklendiği günlerde teheccüd ile melekûtî ufuklara yönlendirilmesi fevkalâde mânidardır.

Evet, İnsanlığın İftihar Tablosu’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) ilk gelen ayetler, Mekke’de ilk gelen sûreler, اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ “Oku yaratan Rabbinin adına ve O’nun adıyla!..” (Alak, 96/1) “Oku!” deyip, okumanın ne demek olduğunu O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) anlattıktan sonra teheccüdü nazara veriyor: يَا أَيُّهَا الْمُزَّمِّلُ * قُمِ اللَّيْلَ إِلاَّ قَلِيلاً * نِصْفَهُ أَوِ انْقُصْ مِنْهُ قَلِيلاً * أَوْ زِدْ عَلَيْهِ وَرَتِّلِ الْقُرْآنَ تَرْتِيلاً “Ey örtünüp bürünen (Rasûlüm)! Gecenin tamamını değil de, yarısını yahut yarıdan az eksiğini veya fazlasını, yatmadan ibadetle geçir. Ve Kur’ân’ı tane tane oku!” (Müzzemmil, 73/1-4) “Ey örtüsüne bürünen İnsan! Kalk şu gece, örtünü at sırtından!..” O’na göre normal bir örtüye bürünmüş, normal bir insan olarak, bilmem kaç dakika, ne kadar kısa zamanlı bir dinlenme faslına yelken açmış; o kadar. “Kalk, geceyi ihya et!” diyor. “Örtünü at sırtından. Gecenin pek çoğunu Rabbinin karşısında kemerbeste-i ubudiyet ile geçir!” Elhak, O (aleyhissalâtü vesselam) da öyle yapıyordu.

İlk gelen vahiyler bunlar. Ondan sonra gelen sûrede: يَاأَيُّهَا الْمُدَّثِّرُ * قُمْ فَأَنْذِرْ * وَرَبَّكَ فَكَبِّرْ “Ey örtüsüne bürünen (şanı yüce nebi)! Kalk ve inzar et. Ve Rabbini yücelt.” (Müddessir, 74/1-3) İkinci vazifen, “Ey örtüsüne bürünen!..” Burada “disâr” diyor. Bu aynı zamanda O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) neye sarınıp ne ile yattığını göstermesi açısından da çok önemlidir. Sadece “tül” gibi bir şeyi üzerine alıyor; hasır gibi bir yerde, mübarek ayaklarını uzatmadan kıvırıyor; elini başının altına koyuyor, kıbleye müteveccihen duruyor; kaç dakika uyuyorsa uyuyor. O da öyle uyuyor ki, gözleri uyurken kalbi uyumuyor, melekût âlemine açık daima. Orada bile Allah ile münasebet içinde geçiriyor o mübarek, o nurlu, o nûr-efşân dakikalarını.

“El-Müddessir; disârına bürünen İnsan!” قُمْ فَأَنْذِرْ “Sana vahiy geldi; kalk, insanları, eğri yolun encamından sakındır!” Gittikleri yol, doğru değil; o bir zulüm yolu, o bir küfür ve küfran yolu, o bir i’tisâf yolu, o bir irtikâp yolu, o bir ihtilas yolu, o bir hak bilmezlik yolu, o bir adaleti ayaklar altında çiğneme yolu… İnsanlar, şirazeden çıkmış bir kitabın eczâsı gibi dağılmışlar etrafa; ahsen-i takvîme mazhariyeti ayaklarının altına almışlar ve esasen kendileri ayaklar altına alınmış, insanî kıymetlerini çiğnetiyorlar. Kalk, bu zavallı derbederleri inzâr et!. Kalk, günümüzün Müslümanları gibi, bu zavallı derbederleri, bu perişanları, bu manevî hayatları itibarıyla, manevî anatomileri itibarıyla kalbi ölmüş insanları veya kalbleri zift yuvası haline gelmiş insanları uyar. Kalk, zulüm yaparken gülüp duran, kahkaha atan -nezaketim müsaade etseydi, diyecektim- “edepsiz insanları” eğri yolun encâmından sakındır!..

Bir de وَرَبَّكَ فَكَبِّرْ O büyük olan Rabbini, “Ekber” diye Kendini ifade eden Rabbini, sen de tekbir et! اللَّهُ أَكْبَرُ كَبِيرًا، وَالْحَمْدُ لِلَّهِ كَثِيرًا، وَسُبْحَانَ اللَّهِ بُكْرَةً وَأَصِيلًا * لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَحْدَهُ، وَنَصَرَ عَبْدَهُ، أَعَزَّ جُنْدَهُ، هَزَمَ الْأَحْزَابَ وَحْدَهُ، لاَ شَرِيكَ لَهُ de ve O’nu (celle celâluhu) tazîm edebildiğin kadar ta’zim et!..

Rasûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendisine gelen emirler mevzuunda zerre kadar muhalefet şöyle dursun, muhalefetin rüyasını bile görmemiştir. O’na ruhlarımız, canlarımız kurban olsun!.. Allah, bizi O’nun vesayetinden, gölgesinden ayırmasın!.. Vakıa gölgesi yere düşmezdi O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem), Itrî’nin ifade ettiği gibi: “Sayesi düşmez yere bir böyle nahl-i Tur’sun / Mihr-i âlemgîrsin baştan ayağa nursun.” O öyle birisiydi ama Allah, “gölge” manasına “vesayet”inden bizleri zerre kadar ayırmasın!..

   İstemez misiniz, dünya onların olsun, âhiret de bizim!..

O (sallallâhu aleyhi ve sellem) emirlere öyle riayet ediyordu ki, sabahlara kadar kemerbeste-i ubudiyet içinde ayakta duruyordu. Çok iyi bildiğiniz bir hadiseyi hatırlatayım: Mübarek anamızdan, anaların anası anamızdan, analarımızın da anası, nenelerimizin de anası, bütün ümmetin anası, Sıddîk’ın Sıddîkası, Allah Rasûlü’nün de Sıddîkası Hazreti Âişe’den… -Cenâb-ı Hak, o duygu ile bizleri serfiraz kılsın; bu mevzudaki sapık düşüncelerin ve sapık mülahazaların tesirinde kalmaktan bizleri muhafaza eylesin! Demiyorum kimler; onların kimler olduğunu söylemiyorum.- Anamız ifade buyuruyor. Örtüsü “disar” idi zaten O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem), minnacık bir şeydi.

Hele o “îlâ” hadisesi sırasında bir hasır üzerinde yatıyordu; üzerine de incecik bir tül almıştı. Hazreti Ömer, kapının tokmağına sık sık dokununca, kapıda perdedarlık yapan Bilal-i Habeşî kapıyı açma mecburiyetinde kalmıştı. İçeriye girince, Rasûlullah’ın yanına gitmekten daha ziyade, kızı Hafsa validemizin üzerine yürümüş, “Ne halt karıştırdınız ki, Efendimiz’i rencide ettiniz?!.” demişti. Hazreti Ebu Bekir de, kerime-i mübeccele-i mukaddese-i münezzehesi üzerine yürümüş, Aişe validemizi itâb etmişlerdi.

Efendimiz cumbada, sizin ayağınızı çok rahat uzatamayacağınız bir cumbada, hasırın üzerinde, üzerinde sadece ince bir örtü, dinleniyor ve tefekkür ediyordu. Yatarken bile… Madem “gözleri uyuyor, kalbi uyumuyor”; “tefekkür”, “tedebbür”, “tezekkür” ile, yatarken bile hayatının derinlikleri peşinde koşuyordu. Zaten öyle bir kalbî derinliği vardı ki!.. Ama O (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir “Hel min mezîd!” âbidesi idi; verilen şeyler karşısında “Ey nâmütenâhi olan Rabbim! Nâmütenâhilik istikametinde daha yok mu, daha yok mu?” diyordu. Çünkü Tasavvufçuların ifadesiyle, “Nâmütenâhi istikametinde seyr u sülûk, nâmütenâhidir, bitmez!” “Sona erdik!” diyen insanlar, yanılıyorlar; çünkü O (celle celâluhu), nâmütenâhîdir; Zât-ı Baht, nâmütenâhîdir: لاَ تُدْرِكُهُ الْأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الْأَبْصَارَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ “Gözler O’nu idrak edemez, O’na ulaşıp O’nu göremez, fakat O bütün gözleri idrak eder, görür ve kuşatır. O, Lâtif (en derin, en görünmez şeylere de nüfuz eden)dir, Habîr (her şeyden hakkıyla haberdar olan)dır.” (En’âm, 6/103) Cenâb-ı Hak, bu hakikatleri, mahiyet-i nefsü’l-emriyelerine uygun idrak etmeye bizleri muvaffak eylesin!..

Rasûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz, Hazreti Ömer’in girdiğini görünce doğruldu. Hazreti Ömer, O’na ne kadar delice saygılı ise, İnsanlığın İftihar Tablosu da Ashabına karşı saygılı olmada, onların haklarını verme mevzuunda hayalî bir kusur bile etmezdi. Hemen doğrulup oturmuşlardı. O’nun mübarek vücudu/yanı, yattığı hasırdan dolayı âdeta delik-deşik gibi olmuştu; hasır, iz bırakmıştı. Koca Ömer, yiğit Ömer, mert Ömer, pek öyle değişik şeyler karşısında ağlamayan Ömer, gözyaşlarını tutamamış, hıçkıra hıçkıra ağlamıştı. “Niye ağlıyorsun yâ Ömer?!.” “Ey Allah’ın Rasûlü, Bizanslılar, Romalılar, Persler şöyle saltanat ve debdebe içindeler; Sen, sultan-ı kâinatsın; hele hâline bak!..” أَمَا تَرْضَى أَنْ تَكُونَ لَهُمُ الدُّنْيَا وَلَنَا الْآخِرَةُ “Yâ Ömer! İstemez misin, dünya onların olsun, âhiret de bizim olsun!..”

Rasûl-i Ekrem Efendimiz, Allah ne demiş ve ne dilemiş ise, onu delâletin bütün çeşitleriyle test ederek yerine getirmişti. Bu delalet, şunu ifade ediyor; bu da “dâll bi’l-ibâre”si, “dâll bi’l-işâre”si, “dâll bi’d-delâle”si, “dall bi’l-iktizâ”sı ile şunu gösteriyor. Hepsi değişik delalet yolları ile bir şey ifade ediyor. Bunların bütününe göre kendisini öyle ayarlamış, -o tabir kullanılacaksa- öyle “regüle” etmiş, öyle “kalibrasyon”dan geçirmişti ki, milimi milimine riayet ediyordu her şeye.

İşte bu kâmetteki Kâmet-i Bâlâ (sallallâhu aleyhi ve sellem)… O daracık hücresinde, cumba gibi hücresinde yatarken, bir insan yatıyorsa bir yatakta şayet, orada bir başka insanın namaz kılacağı kadar bile yer kalmazdı. Hayatını böyle geçirmişti. Ahh “Ben, Peygamberin yolundayım!” diyen sahtekarlar!.. Müzaaf yalancılar, düzenbazlar, dolandırıcılar, sahtekarlar!.. Şuursuz kitleleri “Müslümanım!” diye kandıran, “Müslümanlığı getireceğiz!” diye kandıran sahtekârlar… Binler ile, yüz binler ile mesâkinde (hânelerde/saraylarda/iskan edilecek yerlerde) ikameti bile kendileri için yeterli görmeyen düzenbazlar!.. Utanmazlar mı bundan?!.

İnsanlığın İftihar Tablosu, gece, sabaha kadar namaz kılıyor. Mübarek Âişe anamız buyuruyor ki, “Ayakta ne kadar duruyordu, bilmiyorum. Ben, istirahat ediyordum.” Mutlaka anamız da kalkıyordu; o annemiz de mutlaka teheccüd kılıyordu, mutlaka hayatının o nurânî dakikalarında çok şeyi O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile paylaşıyordu. Ama anamız da bir insandı, istirahat buyuruyordu. Diyor ki: “Allah Rasûlü’nün ayakta ne kadar durduğunu bilemiyorum. Ben bir fasıl uyuyordum. Secde edeceği zaman, başını koyacağı yer olmadığından dolayı -her halde anamız da hasır üzerinde yatıyor- eli ile benim ayaklarımı kırmamı istiyor, ayaklarımdan boşalan yere alnını koyuyor ve secde ediyordu.”

“Ben, O’nun yolundayım!” diyen yalancılar, utansınlar bundan!.. Evet, bütün bu mülahazaları nazar-ı itibara alan Kaside-i Bür’e Sahibi, “Kaside-i Bürde” de deniyor, Kaside-i Bür’e sahibi, ظَلَمْتُ سُنَّةَ مَنْ أَحْيَا الظَّلاَمَ إِلَى * أَنْ اِشْتَكَتْ قَدَمَاهُ الضُّرَّ مِنْ وَرَمِ “Ben, o Peygamber’in sünnetine zulmettim ki, ayakları şişmeden yatmıyordu!” Ama ben, gördüğünüz gibi, ne ayak şişmesi, ne diz ağrıması, ne kalça ızdırabı; aklıma geldiği zaman uzanıp yatıyorum. ظَلَمْتُ سُنَّةَ مَنْ أَحْيَا الظَّلاَمَ إِلَى * أَنْ اِشْتَكَتْ قَدَمَاهُ الضُّرَّ مِنْ وَرَمِ O’nun ızdırardan ayakları şişiyordu.

   Şükreden insanlar ne kadar da az; oysa, bizi sayılamayacak kadar nimetlerle lütuflandıran Rabbimize karşı çok şükreden kullar olmalı değil miyiz?!.

Kaside-i Bür’e Sahibi, böyle diyor, Busîrî. Kendinden mi söylüyor? Sahih hadiste, Anamız diyor ki: “Bir gün dedim o Efendiler Efendisi’ne: Cenâb-ı Hak, Fetih sûresinde لِيَغْفِرَ لَكَ اللهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَأَخَّرَ وَيُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ وَيَهْدِيَكَ صِرَاطًا مُسْتَقِيمًا buyuruyor; Allah, Sen’in, geçmiş ve geleceğe dair olması muhtemel bütün meselelerini af yörüngesine bağlamış. -Buna dikkat edin! Af yörüngesine bağlamış.- Neden kendine bu kadar zahmet ediyorsun; madem her şeyin -bir yönüyle- o yörüngede cereyan ediyor?!.” Allah Rasûlü, annemize şu zeberced sözler ile cevap veriyor: أَفَلَا أَكُونُ عَبْدًا شَكُورًا “Beni bu kadar nimetleriyle perverde eden (görüp gözetip besleyen, nimetlendiren) Rabbim’e karşı çok şükreden bir kul olmayayım mı?!.”

Şükür, nimete karşı metafizik gerilim içinde mukabelede bulunma demektir. Ve İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) bunu tamamiyetin çok çok üstünde, “etemm” şeklinde, “etemmü’l-etemm” şeklinde yerine getiriyor. Ne haddine İmam Busîrî’nin kendine göre söz konuşması!.. Anamız, adeta böyle buyuruyor: “Allah, Sana ‘Geçmiş ve gelecek günahların yok!’ dedi. Geçmişte Sen günah işlemedin. Gelecek adına da günaha giden yolları Sana kerih gösterdi; o türlü şeyler Sana göründüğünde miden bulandı. Dolayısıyla tabii olarak o yollar Sana kesildi. Seni af güzergâhına sevketti. Hâlâ bu ölçüde ibâdet ü taat ve geceleri sonuna kadar ihya etmek suretiyle kendine eziyet etmenin anlamı ne?” diyor. İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) başka şey söylemiyor: أَفَلَا أَكُونُ عَبْدًا شَكُورًا “Ben, beni bu nimetlerle perverde kılan Rabbime, o ölçüde -şekûr, mübalağa kipi- çok şükreden bir kul olmayayım mı?!.”

Aslında Kur’an-ı Kerim, Hazreti Davud ve Hazreti Süleyman ile alakalı bahisleri ifade ederken, اعْمَلُوا آلَ دَاوُودَ شُكْرًا وَقَلِيلٌ مِنْ عِبَادِيَ الشَّكُورُ “Ey Davud ailesi! Çalışın ve Bana şükredin! Kullarım içinde gerçekten şükredenler ne kadar azdır!” (Sebe, 34/13) buyuruyor. Allah’ın kulları arasında, Allah’a, Allah’ın azametine ve O’nun başkalarını nimetleriyle perverde etmesine mukabil, o ölçüde, mütenâsip şükreden kul sayısı, çok azdır!.. İşte o azlardan az olanların zirvesine otağını kuran zat, Allah Rasûlü’dür. O (sallallâhu aleyhi ve sellem), nimetlerin kâmetine göre, Cenâb-ı Hakk’a karşı bi-hakkın mukabelede bulunandır.

Şükür, gelen nimetlere mukabelede bulunma ameliyesidir; kavlî, fiilî, hâlî, fikrî, hissî, mantıkî mukabelede bulunma tavrıdır. أَفَلَا أَكُونُ عَبْدًا شَكُورًا Evet, kalb, bu ölçüde berrak bir “âyine-i Rabbaniye” olunca, bir de o kalbin sahibi onu sürekli “lebrîz” edip O’ndan (celle celâluhu) gelen değişik dalgaboyundaki tecelliler ile doldurup taşırınca nimetlere öyle mukabele edecektir. -“Lebriz”, taşacak kadar dolu, taşkın demek; Akif, bu lebrîz tabirini kullanır.- Kalbi öyle lebrîz edince, bu hale gelir; o kalbi taşıyan insan gezerken-tozarken, gezdiği her yerde, İbn Abbas’ın dolaştığı çarşılar gibi, “Acaba bir ıtriyatçı mı geçti!” diye herkesi merakla kapıya-pencereye sevkeder; “Acaba bir ıtriyatçı mı geçti!” diye. Evet, kalb bu ölçüde gül gibi olmuşsa; böyle bir kalb sahibinin dolaştığı her yerde de âdeta güller açar, etrafa gül kokuları saçılır.

Biliyor musunuz, maraz-ı kalbe mübtela oluşum beni kalb vadilerine sevketti; yoksa ne haddime kalbden bahsetmek!.. Biz “kalb” demişiz. Bazen ona “Latife-i Rabbâniye” demişiz. Bazen büyüklerin ufku itibarıyla, bir yönüyle münezzehiyete mazhariyeti açısından “Latife-i Sübhâniye” demişiz; yani “Tecellîgâh-ı İlahî” ve “Beyt-i Hudâ” olması itibarıyla, o tenzihi nazar-ı itibara alarak “Latife-i Sübhâniye” demişiz. Bazen de hassasiyeti, inceliği, değişik şeyler karşısında teessürü, teessür duyulacak şeyler karşısında teessürü, belki kırılacağı hadiseler karşısında kırılması itibarıyla da, belki bir buudu ve onun kendine mahsus bir derinliği açısından “gönül” demişiz. Nasıl Anatomide kalb değişik sistemlerden mürekkeb; yani, harekete geçiren sistemi var, harekete geçen yanı var, o hareketi ritme sevkeden yanları var; değişik mekanizmalardan meydana gelmiş, Anatomik bir yapıya sahip. Aynen öyle de, bedene nisbeten ruh nasıl ise, “Latife-i Rabbâniye” dediğimiz şey de, o maddî/sanavberî (çam kozalağı) nevindeki kalbe bir “ruh” mahiyetindedir. Latife-i Rabbâniye… “Kalb” dediğimiz şey, odur.

Evet, onun kendine mahsus bir derinliğine de fonksiyonları itibarıyla biz “gönül” diyoruz: “Koyma”, ondan oluyor: “Gönül koydu!” “Kırılma”, ondan dolayı oluyor: “Gönlü kırıldı!” Efendim, “tutulma”, dilbeste olma: “Gönül dilbeste oldu!” Onu çok iyi bilme, sevdasına tutulma: “Gönül âşina oldu!” O’nun için iştiyakla yanma: “Gönül, iştiyâk-ı likâullah oldu!” Böyle demek suretiyle o latife-i Rabbâniyeye ait ve ona mahsus ayrı bir derinliği -nüansları mahfuz- ifade edegelmişiz.

Sözlerimizi “kalb-i selîm” talebiyle noktalayalım: اَللَّهُمَّ أَفْئِدَةً سَلِيمَةً تُغْنِينَا بِهَا عَنِ الْغِلِّ وَالْغِشِّ “Allah’ım! Bize selîm kalbler ihsan eyle; her türlü gıll u gıştan âzâde ve müstağnî kılacak şekilde temiz gönüller lütfet!..” آمِينَ، أَلْفَ أَلْفِ آمِينَ، يَا رَبَّ الْعَالَمِينَ “Âmin, binlerce, milyon kere âmîn. Kabul buyur ey bütün âlemlerin Rabbi!..”

526. Nağme: İNKİSÂR, GIRTLAK AĞALARI VE TEVHÎDNÂME

Herkul | | HERKUL NAGME

Tevhid; vahdet kökünden, bir kılma, bir sayma, Allah’ı birleme, “Lâ ilâhe illallah” hakikatine inanma ve bu yüce hakikati sürekli tekrarlayıp durma mânâlarına gelir.

Sofîye ıstılahında tevhide, bu mânâların yanında; yalnız Bir’i görme, Bir’i bilme, Bir’i söyleme, Bir’i isteme, Bir’i çağırma, Bir’i talep etme ve O’ndan başkasıyla olan münasebetlerini de hep O’na bağlama, her şeye O’ndan ötürü alâka duyma anlamları da yüklenmiştir.

Başından sonuna kadar Kur’ân-ı Kerim’in her tarafında tevhid mazmununun bir nabız gibi attığı görülür. Hak dostları, Yüce Kelâm’ın rehberliğinde her yönüyle “tevhid” konusuna vurguda bulundukları manzum ve mensur eserler yazmışlardır ki bunlara genelde “tevhîdnâme” denilegelmiştir.

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, dil, kalb, Ahmet Feyzi Ağabey, inkisâr, gırtlak ağaları, Erzurumlu İbrahim Hakkı hazretleri, tevhîd ve Sultan Ahmet’e temas ettiği bu sohbetini son günlerde kendisinin yazmış olduğu “tevhîdnâme”den bir bölüm okuyarak bitiriyor.

Hem sohbeti hem de muhterem Hocamızın kaleme aldığı o “tevhîdnâme”yi (yaptığımız tercümesiyle beraber) arz ediyoruz.

PDF dosyası olarak indirmek için tıklayınız.

Türkçe Tercümesi ile birlikte (PDF) indirmek için tıklayınız.

Türkçe Tercümesi ile birlikte (WORD) indirmek için tıklayınız.

 

Kötülüklerden Sakındırmada Denge

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Topluma zarar vermeyen çirkinliklere göz yumma, adanmışların önemli bir vasfı olarak zikrediliyor. İslâm’da nehy-i ani’l-münkerin (kötülüklerden sakındırma) önemli bir esas olduğu zaviyesinden meseleye bakılacak olursa, günahlara göz yumma ve yapılan kötülükleri affetmenin sınırları nelerdir?

Cevap: Öncelikle ferdî kusur ve günahlarla, toplum hukukuna tecavüz sayılan suç ve kötülüklerin birbirinden ayrılması gerekir. Çünkü bunların her birine karşı alınması gereken tavır farklıdır. Şahsın kendisiyle sınırlı kalan günahların görmezden gelinmesi ve bu tür günah işleyen kişilere karşı mümkün olduğunca afv u safh ile muamele edilmesi esas iken, başka bir şahsa veya kamu hukukuna zarar veren kötülüklerin ise imkânı varsa elle, elle mümkün değilse dille ortadan kaldırılması, hiç olmazsa o kötülüklere karşı kalbî bir tavır ortaya konulması gerekir.

Ferdî Haklarda Afv u Safh Yolu

Şahsın sadece kendisini ilgilendiren günahların neler olduğunu saymaya gerek yoktur. Zira bâtılın anlatılması, safi zihinleri bulandırır; dolayısıyla faydadan daha çok zarara yol açar. Umumî mânâda İslâm’ın yasaklamış olduğu bütün söz ve fiilleri bu kategoride düşünebilirsiniz. Bir insan bunlardan birini, ikisini veya daha fazlasını irtikâp etmiş olabilir. Eğer böyle birisi, başkalarına kötü örnek olmuyor, dinin emirlerini hafife almıyor, dinî değerlerle alay etmiyor ve umumun hukukunu çiğnemiyorsa, böyle bir kişiye karşı afv u safh ile muamele edilebilir.

Zira Kur’ân-ı Kerim’de birçok âyet-i kerimede insanlara müsamaha göstermenin ve onlardan kötülük görülse de onlara karşı iyilikle muamelede bulunmanın önemi üzerinde durulmuştur. Mesela bir âyet-i kerimede,

وَالْكَاظِمِينَ الْغَيْظَ وَالْعَافِينَ عَنِ النَّاسِ وَاللَّهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ

“Kızdıklarında öfkelerini yutkunurlar, insanların kusurlarını affederler. Allah, böyle iyi davranan ihsan ehlini sever.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/134) buyrulmak suretiyle, öfkeyi yutma, affetme ve iyilik yapma takva sahiplerinin (Bkz.: Âl-i İmrân sûresi, 3/3) önemli vasıfları arasında sayılmıştır. Bu sebeple mü’minlerin, başkalarının ferdî hata ve günahları karşısında ilk olarak bu Kur’ânî düsturlara uygun şekilde hareket etmeleri ve mümkün olduğunca bunlara göz yummaları bir esastır.

Bununla birlikte hususiyle cahil kişilerin ortaya koyduğu bazı muamele ve davranışlar karşısında alınması gereken tavır ise, yüz çevirme ve onlardan uzak durmadır. Çünkü Kur’ân-ı Kerim,

خُذِ الْعَفْوَ وَأْمُرْ بِالْعُرْفِ وَأَعْرِضْ عَنِ الْجَاهِلِينَ

“Sen her zaman af yolunu tut, iyiliği emret ve cahillerle uğraşmaktan uzak dur!”  (A’râf sûresi, 7/199);

وَإِذَا خَاطَبَهُمُ الْجَاهِلُونَ قَالُوا سَلَامًا

“(Rahmân’ın has kulları), cahiller kendilerine sataşınca ‘selâm’ der geçerler.” (Furkan sûresi, 25/63);

وَالَّذِينَ هُمْ عَنِ اللَّغْوِ مُعْرِضُونَ

“(O mü’minler), her türlü boş, faydasız ve mânâsız söz ve davranışlardan yüz çevirir ve uzak dururlar.” (Mü’minûn sûresi, 23/3) gibi âyet-i kerimeleriyle mü’minlere bu şekilde davranmayı emretmektedir.

Kötülükten Sakındırırken Günahı Fâş Etmeme

Bununla birlikte eğer bir insan, hata ve günahlarında ısrar ediyor, onları hafife alıyor, işlediği çirkinliklerle başkalarına kötü örnek oluyor veya toplum hukukuna tecavüz ediyorsa, bu durumda usûlünce bu kötülüğe mâni olunması gerekir. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşılaşılan bu tür fenalıklar karşısında takip edilmesi gereken nehy-i ani’l-münker yöntemini şu ifadeleriyle beyan buyurmuştur:

مَنْ رَأَى مِنْكُمْ مُنْكَرًا فَلْيُغَيِّرْهُ بِيَدِهِ فَإِنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فبِلِسَانِهِ فَإِنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَبِقَلْبِهِ وَذٰلِكَ أَضْعَفُ الْإِيمَانِ

“Sizden kim bir münker görürse, onu eliyle değiştirsin. Buna gücü yetmezse dil ile irşad ve ikazda bulunsun. Buna da gücü yetmezse kalbiyle ona tavır alsın. Bu sonuncusu imanın en zayıf mertebesidir.” (Müslim, îmân 78; Tirmizî, fiten 11)

Buna göre bataklığın içine düşmüş bir insana karşı yapılması gereken ilk iş, elinden tutup onu bir kenara çıkarmaktır. Eğer sizin onun elinden tutup kenara çekecek bir gücünüz yoksa, bunu yapmaya gücü yeten birisinden yardım almalısınız. Fakat bunu yaparken de hata ve günah fâş edilmemeli, yayılmamalı, bir kusur tellalı kesilmemeli, söz konusu kişi mahcup edilmemeli ve toplum içinde onun yüzü yere baktırılmamalıdır. Çünkü burada asıl gaye, onun içine düştüğü fenalıktan kurtarılmasıdır.

Elle müdahalenin mümkün olmadığı durumlarda yapılması gereken ise, nasihat etmektir. Burada nasihatin üslûbu çok önemlidir. Mesela ikazda bulunurken, bütün alternatifler hesaba katılmalı ve reaksiyona sebebiyet vermeyecek bir üslûp tercih edilmelidir. Bunun için de kardeşini o kötülükten kurtarmak isteyen kişi, bir sözü, on defa düşündükten sonra ifade etmelidir. Hatta kendisinin konuşması muhatapta tepki uyandıracaksa, konuşmasından rahatsızlık duymayacağı birisinin ona nasihat etmesi temin edilmelidir. Hatta bazı hassas durumlarda ikazda bulunacak kişinin tamamen devre dışı kalması, yüz yüze gelmeden muhatabını uyarması gerekebilir. Mesela siz, gördüğünüz bir yanlışı düzeltme adına iki satırlık bir yazı yazar, yazdığınız bu yazıyı halim ve selim mülahazalarınızla elli defa gözden geçirir, sonra da bunu muhatabınızın kapısının altından atar veya onun posta kutusuna bırakırsınız. Böylece hatasını doğrudan yüzüne söyleyerek onu utandırmamış dolayısıyla da onun itibarını korumuş olursunuz.

Burada asıl gaye bir insanı bir fenalıktan vazgeçirmektir. O hâlde atılacak adımlar da çok iyi hesap edilmeli, söylenilen sözle kesinlikle muhatabın başına vurulmamalıdır. Mârifet, ne kötülüğün kötülük olduğunu söylemek ne de suç ve günaha bulaşmış kişiyi mahcup etmektir. Mârifet, bir şekilde o insanı kötülükten uzaklaştıracak en tesirli ve en yumuşak yolu bulmaktır.

Bir Acı Tebessümle İrşad ve İkaz

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) kötülük ve çirkinlikleri dil ile izale etmenin mümkün olmadığı durumlarda, kalbî tavır ortaya koymak suretiyle bunun değiştirilmesi gerektiğini ifade etmiştir. Hadisçiler genel itibarıyla bu ifadeden, münkere karşı kalb ile tavır alınması gerektiğini anlamışlardır. Bununla birlikte daha farklı yorumlara da gidilebilir. Mesela bu ifadeden, kötülükleri işleyip duran insana karşı kalbî alâkanın kesilmesi gerektiği anlaşılabilir. Öyle ki siz böyle bir kişiyle karşılaştığınızda, yüz işmizazlarınız, acı bir tebessümünüz veya ondan yüz çevirmenizle onun, yanlışının farkına varmasına ve bundan vazgeçmesine vesile olabilirsiniz.

Ayrıca tavrınız şahsa değil onun kötü davranışlarına olduğundan dolayı ellerinizi açar, “Allah’ım! Ne olur benim bu kardeşimi içine düştüğü bu fenalıktan kurtar ve onu bu günahtan tiksindir!” diyebilirsiniz. Hatta bununla da yetinmez ve kardeşlik hukukunun bir gereği olarak onun fenalıktan sıyrılabilmesi adına dualarınızda bin defa,

اللَّهُمَ حَبَّبْ إِلَيْنَا الْإِيمَانَ وَزَيِّنْهُ فِي قُلُوبِنَا وَكَرِّهْ إِلَيْنَا الْكُفْرَ وَالْفُسُوقَ وَالْعِصْيَانَ وَاجْعَلْنَا مِنَ الرَّاشِدِينَ

“Allah’ım! İmanı bize sevdir, onunla kalblerimizi tezyin et; küfrü, fıskı ve isyanı bize çirkin göster. Bizleri rüşde erenlerden eyle!” (Bkz.: Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 3/424; el-Bezzâr, el-Müsned 3/175) dersiniz. Zira Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), gaibin gaibe yaptığı duanın kabul buyrulacağını haber vermiştir. (Ebû Dâvud, vitr 29; Abd İbn Humeyd, el-Müsned s.134)

Geçmiş dönemde bir arkadaşın bir inhirafından bahsetmişlerdi. O günden beri onun adını anarak dua etmediğim bir gün olmadı. Aynı şekilde önceki yıllarda sağlam karakterli bir arkadaş itikadî bir probleme maruz kalmıştı. Rabbim şahit, kendime yaptığım her duada muhakkak ona da dua ettim. Bu konuda ihmalkârlık göstermeyi kardeşlik hakkına, hukukuna karşı bir saygısızlık ve vefasızlık olarak gördüm. Bu şekilde kalben dua da hadisin ifadesinden anlaşılan bir mânâdır. Dolayısıyla hadis-i şerifte geçen فَبِقَلْبِهِ lafzını, sadece kalben buğz etme, alâkayı kesme ve sırtını dönüp gitme şeklinde anlamak eksik olacaktır. Burada önemli olan Allah’ın sevmediği kötü vasfa karşı bir çeşit tavır alma, onun izalesi için elinden gelen her şeyi yapma ve böylece kardeşini o kötülükten kurtarmadır.

Kamu Hakkı Allah Hakkıdır

İster geniş isterse dar dairede şöyle böyle topluma zarar verebilecek fuhşiyat ve münkerata karşı ciddî tavır alınması ve böylece onun izalesine çalışılması millî ve dinî bir vazife olduğu gibi aynı zamanda Allah hakkına saygının bir gereğidir. Zira bilindiği üzere İslâm’da kamu hakları aynı zamanda Allah hakkı kabul edilmiştir. Yani verdiği zarar ve neticesi itibarıyla bir güve gibi içten içe toplumu çürütecek fenalıklar, ferdin kendisiyle sınırlı kalan günahlar gibi değildir. Dolayısıyla bu tür fenalıklara göz yumulamaz ve onlar karşısında sükût geçilemez. Kanun gücünü uygulamakla vazifeli kişiler kendilerine verilen bu yetkiyle kötülükleri önlemeye çalışmalı, mü’minler de yerinde ilgili mercilere müracaat ederek, yerinde bu mevzuda yetkilileri yüreklendirerek, kimi zaman da şahitlik hakkını kullanarak onlara yardımcı olmalıdır. Bir kez daha ifade edelim ki bütün bunlardan maksat kötülüğe düşmüş bir insanı mahcup etmek değildir. Bilâkis bu, toplumu içten içe yiyip bitirecek fenalıklara karşı tavır alma, toplumu bu fenalıklardan sıyanet etme ceht ve gayretidir.

Konumuzla irtibatlı olarak, Benî İsrâil’den bir grupla alâkalı zem makamında inen fakat bizim için de önemli bir disiplin olan şu âyet-i kerimeyi hatırlayabilirsiniz. Allah (celle celâluhû) buyuruyor ki:

كَانُوا لَا يَتَنَاهَوْنَ عَنْ مُنْكَرٍ فَعَلُوهُ لَبِئْسَ مَا كَانُوا يَفْعَلُونَ

“Onlar kötülük yaptıkları zaman, birbirlerini kötülükten vazgeçirmeye çalışmazlardı. Ne çirkin davranıştı bu tutumları!” (Mâide sûresi, 5/79) Burada geçen لَا يَتَنَاهَوْنَ fiil kipinin ifade ettiği mânâyı biraz daha açacak olursak şunları söyleyebiliriz: Bu âyete konu olan insanlar, irtikâp edilen münkerlere engel olacak müşterek bir akıl geliştirmemişlerdi. Bu konuda kolektif şuura müracaat edilmiyordu. Aralarında bir koordinasyon yoktu. Bu yüzden kötülükten nehyetmeyen bu kişiler lânetlenmiş, meshe maruz kalmışlardı. (Bkz.: Mâide sûresi, 5/78)

O hâlde kötülüğe şahit olan insanın vazifesinin ne olduğu, gücü elinde bulunduranların bu konuda ne yapması gerektiği ve bu mevzuda umumî olarak topluma ne gibi sorumlulukların düştüğü konularında ortak bir aklın geliştirilmesine ihtiyaç vardır.

Hâsılı insan, kendisine karşı söylenen ve sadece kendisini alâkadar eden nâsezâ nâbecâ sözleri affetmeye çalışmalıdır. Nasıl ki bir insanın mide ve bağırsaklarında yenilen gıdaları sindiren sıvılar ve asitler varsa, mü’minlerin de kalb ve ruh dünyasında bu tür mesavileri, kötülük ve haksızlıkları hazmedip eritebilecek sistemleri olmalı ve böylece onlar kendilerine yapılan bed muameleleri rahatlıkla hazmedebilmelidir. Fakat bir kişinin şahsında bir grup veya bir cemaat hedef alınıyor ve onlar karalanıyorsa, mesele ferdî olmaktan çıkmış demektir. Böyle bir zulüm karşısında kişinin hazm-ı nefs etmesi doğru değildir. Bilâkis orada yapılması gereken, tavzih, tashih ve tekzip gibi yollarla zulmü savmaya çalışmaktır. Hatta zulüm ve haksızlıkta temerrüdün devam etmesi durumunda mütecavizlerin seslerini kesme ve zulümlerine engel olma adına daha başka hukukî yollara başvurulmalı, tazminat davaları açılmalıdır. Nitekim Hazreti Pîr de, kendisini hapishane hapishane gezdiren, tecrid-i mutlaklara mahkûm eden, zindan zindan dolaştıran, defalarca zehirleyen insanlara hakkını helâl ettiğini söylemesine rağmen hizmet-i imaniye ve Kur’âniye söz konusu olduğunda asla susmuyor, gürül gürül konuşmalarıyla zalimlerin sesini kesiyor ve böylece hakkın,  Kur’ân’ın ve umumun hukukunun müdafaasını yapıyor.