Posts Tagged ‘cebrî hicret’

Bamteli: DEĞMEZ Mİ?!.

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Ne acıdır, Allah’a doğru giderken takılıp yolda kalmak!..

İnsan, kendiyle yüzleşirse, kendini doğru okur; kendinde olup-biten şeyleri okur. Bununla bir taraftan bu fihristi değerlendirerek tekvinî emirleri hallaç etmeye yönelir; bir diğer taraftan da Rabbiyle olan münasebetlerinin ne ölçüde olduğunu kontrol eder. Daha sıkı durması gerekiyorsa, daha sıkı durur; düşe-kalka yürüyorsa şayet, koltuk değneği aramaya koşar ve birilerine dayanır. Büyüklerin, selef-i sâlihînin yaptığı gibi, “İçimde şu olumsuz duygular var, şu hisler var. Allah aşkına, bana bir şeyler söyleyin de ben bunlardan sıyrılayım!” der. Kendini bir hasta gibi, hâzık hekim saydığı insanların kucağına atar, “Ne olur, derdime bir derman; ne olur, derdime derman!” der.

Böyleleri -Allah’ın izniyle- patikalarda bile şaşırmadan asfaltta yürüyor gibi yürür giderler. Öbürleri, şehrâhta yürüyormuş gibi görünürler ama patikada olandan daha fazla tökezlerler, kapaklanırlar; düşe-kalka yürürler ve hiç farkına varmadan bir yerde de takılır yollarda kalırlar. Ne acıdır, Allah’a doğru giderken takılıp yolda kalmak!..

Onun için Cenâb-ı Hak, imanı nasip etmiş, lütfetmiş. Elimizde değil… Öyle bir ortamda neş’et ettiğimizden dolayı, bazılarımız -bir yönüyle- anne-babanın bu mevzuda sergiledikleri tavır ve davranışlarla taklidî bir şeye ulaşmışızdır. Bazılarımız bulmuştur sağlam bir insan, bir mürşîd… “Her mürşide el verme ki, yolunu sarpa uğratır / Mürşidi kâmil olanın, yolu gayet âsân imiş.” der, Niyazî-i Mısrî. Allah, bazılarımızın yolunu bir mürşide uğratmıştır; o mürşîd de o insanların ellerinden tutmuş, istifhamlarını gidermiş, tereddütlerini izale etmiş ve görmeleri gerekli olan şeyi hakkıyla görmeye onları hazırlamıştır, Allah’ın izniyle.

   Hizmet, Söğüt’ün bağrındaki metamorfozla kozadan kelebeğe yürüme vetiresi türünden bir süreç mi yaşıyor?

Biraz evvel bir arkadaşımızın dediği gibi: “Şimdi bir metamorfoz mu yaşıyoruz?” Yani dar bir alandaydık, tırtıl gibi idik; Kayı Boyu’nun Söğüt’te bir tırtıldan metamorfoz ile bir kelebeğe dönüşmesi ve sonra bütün âlemde, cihanın dört bir yanında pervaz edip dönmesi gibi, acaba biz de ona doğru mu gidiyoruz, bir metamorfoz mu yaşıyoruz?!. Bu tazyiklerle, bu reddedilişlerle, bu bir türlü sindirilemeyişlerle, kabul edilmeyişlerle, taziplerle, tehcirlerle, tehditlerle, tenkillerle, hapse atılmalarla, işkence görmelerle, acaba Cenâb-ı Hak bir metamorfoz mu yaşatacak bize?!..

Arkadaşın dediği doğru gibi; galiba Allah (celle celâluhu) öyle bir metamorfoz yaşatıyor. Diyor ki: Dar bir Türkiye’de anlatacağınız şeyleri, siz, ancak bir ülkenin insanına o darlıkta anlatabilirdiniz. Oysaki taahhüt ettiğiniz, üzerinize aldığınız mesaj, evrensel bir mesaj, dünyanın dört bir yanına duyurulması gerekli olan bir emanet. Bunu da her nesil nereye kadar götürecekse, oraya kadar götürmekle mükellef!..

Öyle bir mefkûreye gönlünü kaptıran bir insan, himmetini âlî tutar, öyle büyük şeyler düşünür ki!.. Aslında, “Allah’ın izniyle Cenâb-ı Hak imkan ve fırsat verirse bana, beni o işte istihdam ederse şayet, bir helezon yapmaya muvaffak kılarsa, o helezonun bir ucunu da Cennet’in kapısına dayamaya muvaffak kılarsa, ben, ona bile tâlibim!” demeli, çok âlî şeylere tâlip olmalı!.. Dûn himmet olmamalı, bayağı bir himmet olmamalı; çok büyük şeyler istemeli Allah’tan!..

Fakat bütün bunların yanında kendini alabildiğine küçük görmeli!.. “Ey benim Yüce Allah’ım! Büyük, yalnız Sen’sin! Sen, o Allah’sın ki; karınca gibi termitlere kocaman kubbeler yaptırtıyorsun. Ahsen-i takvîme mazhar ettiğin insanı, dünya çapında bütün insanlığı istiap edebilecek bir çatıyı inşâ etmeye niye muvaffak kılmayacaksın ki?!. Ahsen-i takvîme mazhar etmişsin; insan, ne karıncadır, ne termittir, ne örümcektir, ne de sinek. Sen’in لَقَدْ خَلَقْنَا اْلإِنْسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ “Muhakkak ki Biz insanı, en güzel şekil ve en mükemmel kıvamda yarattık.” (Tîn, 95/4-5) dediğin, tebcîl ettiğin ve melâike-i kirâma, “İşte bu kıbleye doğru yönelin!” dediğin, Hazreti Âdem’e doğru onları yönlendirdiğin insanoğlu…

İnsana bu büyük işleri yaptırtması, Cenâb-ı Hakk’ın kudret-i bâhiresinden, irâde-i şâmilesinden, meşîet-i Sübhâniyesinden, ilm-i muhîtinden uzak değil ki, olmasın!.. Evet, O (celle celâluhu) her şeye kâdirdir. “Kün, fe-kân!” tezgâhında, her şey bir “Ol!” deyivermekle oluverir, Allah’ın izni ve inayetiyle. Ama siz o meseleyi nereye kadar götürürsünüz? Geçmiştekilere bakın! Râşid Halifeler (radıyallâhu anhüm), o Kamer-i Münîr’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) etrafında hâle idiler, ışık halkaları halinde idiler. Bir yere kadar götürdüler, bir yerde önleri kesildi; “Oraya kadar!” Arkadan gelenlere emanet ettiler; onlar da o emanete sahip çıktı ve alıp bir yere kadar götürdüler. Birileri, başka bir yere kadar götürdü, götürdü… Bidayette arz ettiğim gibi, himmetlerini âlî tuttular, yolda uykuya dalmadılar. Yolda kendini uykuya salan, âlem gider de, o kalır, kaldığı yerde. Âlem, gider de, o kalır, kaldığı yerde!..

   Türkiye’de bazı kapıların size kapanmasından dolayı müteessir olmayın; Allah, Müfettihü’l-ebvâb’dır; dilerse, bir kapıya bedel bin kapı açar!..

Bu emanet, bu gün sizin üzerinizde ise, bunu falanı-filanı idare edenlerden beklemeyin! Onlar, idare tutkusuyla, şöhret tutkusuyla, sadece kendi iktidar ve kendi saltanatlarını sağlama bağlama adına ellerinden gelen elli türlü argümana başvururlar. Elli türlü demagojiye başvururlar; Makyavelistçe hareket ederler. Ama siz kendini tamamen “i’lâ-ı Kelimetullah”a adamış, “Nâm-ı Celîl-i İlahî her yerde bayrak gibi dalgalansın. Şu ezan-ı Muhammedî, her yerde -bizim minarelerimizden yükseldiği gibi- yükselsin!” mülahazasına bağlı insanlar olarak hareket ederseniz, Allah da (celle celâluhu) önünüzde kale kapıları gibi ne kapılar açar, ne kapılar açar!..

Zira O (celle celâluhu), Müfettihü’l-ebvâb’dır. Türkiye’de bazı kapıların size kapandığına müteessir olmayın. “Bir kapı bend ederse, bin kapı eyler küşâd / Hazreti Allah, efendi, Müfettihü’l-ebvâb’dır.” Evet, O, bir kapı bend ederse, kapatırsa, bin kapı eyler küşâd. Küşâd, açmak, açılış yapmak manasına Farsça bir kelime; küşâd eyler, “açar” demek. “Hazreti Allah, efendi, Müfettihü’l-ebvâb’dır.” diyor, Hak dostu.

Siz de يَا مُفَتِّحَ اْلأَبْوَابِ، اِفْتَحْ لَنَا خَيْرَ الْبَابِ “Ey en açılmaz kapıları açtıran, en sarp yokuşları aştıran Rabbimiz!.. Bize de hayırlı kapılar aç; problemlerimizin halli için ferec ve mahreç nasip eyle.” deyin. Hem de sadece خَيْرَ الْبَابِ “en hayırlı bir kapı” değil, أَبْوَابًا كَثيِرَةً بِالْخَيْرِ “hayırlı çok kapılar” aç Allah’ım bize!.. Sen’in nâm-ı Celîlini, Habîb’inin nâm-ı Celîlini duymadık insan kalmasın.

Herkese onu -belli ölçüde- götürelim. Onlar içinde -bir yönüyle- “Biz de sizdeniz!” diyenler olsun, saff-ı evveli teşkil edenler; “Size sempati duyuyoruz!” diyenler olsun; “Size karşı çıkmıyoruz!” diyenler olsun; “Sizin ile anlaşılabilir!” diyenler olsun; “Sizi radikal görmüyoruz!” diyenler olsun; “Sizin ile dünya huzuru temin edilebilir!” diyenler olsun… O “kabul” hangi çerçevede, hangi seviyede olursa olsun, bu, sizin için bir kazanımdır ve nezd-i Ulûhiyette hora geçen hususlardandır. Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm’ı (sallallâhu aleyhi ve sellem) şâd eden, şâd u hürrem eden, odur.

   Neticede O’nun sofrasına oturup “Kardeşlerim!..” hitabına mazhar olmak varsa, zindana, işkenceye, hicrete, çekilen her şeye değmez mi?!.

Bugün bir arkadaşınız bir rüya aktardı. Şimdiye kadar Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) yüzlerce hadisede temessül buyurdu. O mazlumların, mağdurların, zulme uğrayanların, gadre uğrayanların, azledilenlerin, tevkif edilenlerin, ta’zîb edilenlerin gördüğü belki beş yüze yakın müşahedede, bazen doğrudan doğruya, yakazaten, bazen de rüyada Efendimiz temessül buyuruyor. Râşid Halifeler efendilerimiz de geliyorlar fakat benim arkadaşlardan dinlediğim kadarıyla yüzde ellisinde Efendimiz var. Bugün de beni ağlatan bir şey oldu; bir kardeşimiz orada gördüğü bir rüyayı hemen yazmış, bir arkadaşımıza dikte etmiş; o da getirdi, bana okudu:

“Zindanda… Sıkıntı içindeyiz, orada.” O türlü yerlere, o hücrelere girmeyen, orada işkence görmeyen, orada o gardiyanların tafrasına maruz kalmayan, orada hakaret görmeyen insan, orada ne türlü -Freud’un ifadesiyle- anguazların yaşandığını bilemez. Şefkat âbidesi, o türlü tazyikler altında, sarsılmasınlar diye geliyor, ara sıra aralarına giriyor, “Bakın, Ben sizinle beraberim!” diyor. Sana can kurban! Sen bizim ile beraber olduktan sonra, ömür boyu olsa katlanırız ona!.. Ve bunu böyle diyenlerin sayısı da -eskilerin ifadesiyle- “layü’ad ve layühsâ” sayılamayacak kadar çok.

Yine teşrif buyuruyor; o arkadaşın anlattığına göre, arkasındakilere diyor ki: “Şuraya üç tane sofra serin! Oraya Benim bu hücrelerdeki, zindanlardaki kardeşlerim otursun! Bu ortadaki sofraya Ben oturayım. Bu son, üçüncü sofraya da benim sahabilerim otursun!” Sahabîlerden biri, belki de bir kaçı: “Yâ Rasûlallah! Niye öyle?!. ” diye soruyor. Buyuruyor ki: “Onlar, Benim âhirzamanda gelen kardeşlerim!..”

Teveccüh bu olunca, bence, insan, preslense, paletler altında kalsa bile, yeğdir, değer!.. O (sallallâhu aleyhi ve sellem) sizin ile beraber ise, varsın Allah’tan kopmuş insanlar, sizi karşılarına alsınlar, size işkence etsinler, azaba doymazlık, ta’zîbe doymazlık içinde tazip üstüne tazipte bulunsunlar!.. Ne önemi olur, Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) sizinle beraber olduktan sonra, Allah’ın teveccühü sizinle beraber olduktan sonra!.. Yarınsız insanlar, bugün mutlu ve mesut yaşayabilirler ama yarını olan insanlar, bence, yarınları için çalışmalılar; dünyada yarınları için, kabirde yarınları için, âhirette yarınları için, yarınlar ötesi yarınlar diyeceğim Cenâb-ı Hakk’ın Cemâl-i bâ-Kemâlini müşahede yarınları için, Cuma yamaçlarında Zât-ı Ulûhiyeti temâşâ yarınları için. Cenâb-ı Hak, bu “yarın”lar ile serfirâz kılsın sizleri!..

  Ne nankörlük ne de kibir; tahdîs-i nimet şiarımız olmalı!..

Hani siz, deseniz de, demeseniz de, şöyle de düşünüyor olabilirsiniz: Biz zaten bu meseleye dilbesteyiz, Allah’ın izni ve inayetiyle. Hiçbir şey görmesek, hiçbir rüya ile bu mevzuda teyîd almasak, hiçbir yakaza ile harekete ve metafizik bir gerilime geçmesek de şu andaki konumumuz itibarıyla Allah’a binlerce hamd ü senâ olsun!.. Bizi Müslüman yaratmış, dünya muhabbetini kalbimizden silip atmış; bizi cebrî olarak Kendine tevcih etmiş, sonra da demiş ki: Siz, misyonunuz itibarıyla dar Türkiye’nin adamları değilsiniz. Fakat ihtiyarî olarak hicret yapmamıştınız; Ben de ensenize hafif birer tokat, şefkat tokadı vurarak, sizi cebrî hicrete sevk ediyorum! Dağılın dünyanın dört bir yanına. Müslümanlığı, Asr-ı Saadet’te yaşanan şekliyle insanlığa tanıtın! Herkesle kucaklaşan insanları; siyahıyla, beyazıyla, pembesiyle, turuncusuyla, herkes ile kucaklaşan insanları, herkese bağrını açan insanları dünyaya gösterin.

O Türkçe Dil Olimpiyatları’nda gördüğünüz gibi, siyah ile beyaz, birbirine sarılıyor. Bir dönemde o onu yer zannediyordu, o da onu yer zannediyordu. Beyazlar dünyasında “Siyahlar, beyazları yiyor; yamyamlar, insan yiyor!” diyorlardı. Belki o dünyada da “Aman beyazların dünyasına uğramayın; onlar, yamyam gibi insanları yerler!” diyorlardı. Fakat orada -siz de gözünüzle görmüşsünüzdür- siyah ile beyazın, birbirlerine sarılırken, ayrılma hicranıyla hıçkıra hıçkıra ağladıklarına şahit oldum. Böyle bir birleşme, kubbedeki taşlar gibi başbaşa verme; dünya çapında böyle bir çatı oluşturma… Allah, sizi böyle çok önemli bir gâye-i hayalde istihdam buyuruyorsa; bu uğurda her şeye katlanılır, her şey çekilir; “Offf!”lar yerine “Oooh be!” filan denir, bu türlü şeyler karşısında.

Bir de bu arada “Biz kim, bu kocaman vazife nerede?!.” falan diyebilirsiniz, böyle düşünebilirsiniz. O da size ait faziletin ayrı bir derinliği; zaten işin büyüklüğü orada. Bir taraftan o İlahî nimetleri görmek, ihsanları görmek; diğer yandan onların Allah’tan olduğunu bilmek. Görmemek, nankörlük olur; görüp kendine vermek, kibir olur, gurur olur, ucub olur, fahir olur ki batanları batıran hastalıklar, virüslerdir bunlar.

Bir taraftan nankörlüğe girmemek, bir taraftan da kibre, gurura, ucba, kendini beğenmeye düşmemek için diyeceksiniz ki: “Evet bu güzellikler var! Fakat güzellikler, bana lütfedenindir; benim değildir.” Hani bir insan, süslü bir hil’ati giymiş de güzel olmuş; edasına, endamına, numarasına uygun bir şey giymiş ve “Aman ne güzel oldum!” falan demiş. Hazreti Pîr’in bu mevzuyu anlatırken dediği gibi, “Evet, ben güzelleştim. Fakat güzellik libasındır ve dolayısıyla libası bana giydirenindir; benim değildir.” demelidir ki, insan “tahdîs-i nimet”te bulunmuş olsun, hem küfrandan hem de fahirden kurtulsun.

Bu düşünceyle, اَلْحَمْدُ لِلَّهِ demek.. اَلشُّكْرُ لِلَّهِ demek.. اَلْمِنَّةُ لِلَّهِ demek. Bu mülahazayla, Cenâb-ı Hakk’ın (celle celâluhu) üzerinizdeki nimetlerini hatırlayabilir, yâd edebilir ve yüreğinizden koparcasına hamd ü senâ ile metafizik gerilime geçebilirsiniz.

   “Cebrî hicret” ile gidenlerin, gayr-ı müslim şahıs veya devletlere sığınmaları, zillet midir?

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de Mekke-i Mükerreme’den Medine-i Münevvere’ye hicret buyurdu. O gün Medine’nin çevresi, Yahudiler ile muhât idi; Kaynuka, Kureyza, Nadır Yahudileri ve yanı başlarında Hayber saltanatları vardı. Orada o Evs ve Hazrec’den çokları da henüz iman etmemişlerdi. Yetmiş, seksen veya yüz insanın iman etmesiyle, orayı bir güven yeri sayarak, onlar tarafından himaye göreceğine inanarak, Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) maskat-ı re’si (doğum yeri) olan, tev’emi (ikizi) Kâbe’den ayrıldı; oraya gitti. Hicran duyarak ayrıldı.

Bilirsiniz, Mekke’den ayrılırken döndü, Beytullâh’a karşı baktı: “Eğer kavmim beni senden uzaklaştırmasaydı, ben uzaklaşmazdım!” dedi. Canım çıksın; gözyaşları şakır şakır akmaya başladı. İnsan idi… Sabırlı idi, mukavemetli idi, immün sistemi çok güçlü idi, yani “iman-ı billah”ı, “marifetullah”ı, “muhabbetullah”ı, “zevk-i rûhânî”si aşkındı ama -bir yönüyle- O da insandı. Doğduğu yer, maskat-ı re’si, annesinin evi, kardeşlerinin-dostlarının bulunduğu yer… Orada O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) suikast yapmayı planlıyorlardı; O da ayrılma mecburiyetinde kalıyordu.

Bu, zillet değildi; bu, bir yönüyle her yerde Ruh-i Revân-i Muhammedî’nin şehbal açmasına bir yolculuk idi, bir seyahat idi. Şöyle-böyle Kendisine kucak açanları değerlendirerek, Allah’ın izni ve inayetiyle, düşündüğü gibi de olmuştu. Gün geldi, Mekke’ye göre sadece onda bir sayılan o Medine, âdetâ cihanın pâyitahtı haline geldi. O güne kadar adı “Yesrib” idi, silindi; birden bire “medeniyet merkezi” manasına “Medine” dendi. Medine dendi; ad, değişti. İnsanlar da duygu-düşünce değişikliği yaşadı. Her şey değişti orada, her şey güllük-gülistanlığa döndü.

O (sallallâhu aleyhi ve sellem) da cebrî bir hicret yapmıştı. Gayr-ı müslim şahıs ve devletlere sığınma… Hayır, O, bir izzet peşinde idi esasen; Cenâb-ı Hakk’ın emriyle öyle yapmıştı. Biz de öyle yapılacağı mülahazasıyla O’nun yaptığı gibi yapıyoruz; zâlimin işini kolaylaştırmama, bize zulmetmelerine fırsat vermeme, onları şaşırtma mülahazasıyla. Bir tabya idi bunlar; farklı bir mevzilenme idi bunlar; farklı bir müdafaa tarzıydı bunlar. Dolasıyla farklı oluşumlara sebebiyet verecekti.

   Medine’ye hicret eden Allah Rasûlü izzetliydi; Habeşistan’a sığınan Ashâb-ı Kirâm azizdi; günümüzün cebrî muhacirleri de zilletten fersah fersah uzak birer mefkûre kahramanıdır.

Bu açıdan, günümüzde de şuradaki bilmem radikal, taşkın, insanları öldürmekle -televizyon kameraları karşısında insanları kesmekle- kendilerini ifade etmeye çalışan, vahşî ruhların İslam’ın çehresini karartmasına karşılık, bir yerde o aydın çehreyi kendi aydınlığı ile gösterecek insanlara ihtiyaç vardı. Allah, sizi saçtı-savurdu tohumlar gibi, dünyanın dört bir yanına, tâ İslamiyet’in o güzel çehresini gösteresiniz. İster ülke-devlet olarak, ister sergerdanlar olarak, isterse serkârlar olarak, o gaddarların dünyasından başka taraflara tohumlar gibi saçtı, fideler gibi dikti; mevsimi gelince o tohum başağa yürüyecekti. İhlasın derinliğine göre, bire yedi başak, on başak verecekti; her başak, yüz dâne verecekti; birden bire sizin kendi ülkenizdeki “bir”, yedi yüz olacaktı, Allah’ın izni ve inayetiyle.

Şimdi cebrî hicret de -bir yönüyle- bu mülahazaya bağlı bir göç. Bir yüksek gâye-i hayal demek bu. Ha bunu biz düşünemedik; zamanında gönüllü -gerektiği ölçüde- gidemedik!.. Dâussıla duygusu, burnumuzun kemiklerini sızlatıyor. İzzet Molla’nın çok iyi bildiğiniz sözü: “Ben usanmam gözümün nuru cefadan ama / Ne de olmasa cefadan usanır, candır bu!” Normal; dâussıla, burnumuzun kemiklerini sızlatabilir. Fakat o, Cenâb-ı Hakk’ın istihdamı alanında hizmet etme nimeti ve hele onun gelecek adına vadettiği şeyler açısından bakınca… Biraz evvelki “sofralar” mülahazasını, rica ederim, nazardan dûr etmeyin!.. “Kardeşim, kardeşlerim!” dediği insanlardan olma iştiyakını nazardan dûr etmeyin!..

O seviyeye gelecekseniz, muvakkaten böyle bir ızdırap ve böyle bir sancı, annenin çocuğunu doğurmadaki sancısı gibi bir şeydir. O doğum tahakkuk ettikten sonra, her şey unutuluyor; o yavru bağra basılıyor âdeta. Bir yönüyle anne yeniden kendisinin var olması gibi bir duyguya kendini salıyor. Muvakkaten, öyle bir doğum sancısı gibi bir şey!.. Evet, muvakkat bir sancı vardır; fakat sonunda işte öyle bir netice olacaksa, bence, buna “eyvallah!” denir, اَلْحَمْدُ لِلَّهِ denir, اَلشُّكْرُ لِلَّهِ denir, zannediyorum. İnşaallah yakın gelecekte onu görürsünüz. Bir; meseleye öyle bakmalı.

Ashâb-ı Kirâm’ın Habeşistan’a hicreti de bu zaviyeden değerlendirilebilir: Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Tâif’e gitmeyi de -esasen- denedi; fakat oradakiler sözden-sazdan anlamayan ekâbir idi. O’na karşı saygısızca davrandılar. Fakat Habeşistan’da evvela onları dışarıdan gelmiş birer misafir olarak kabul ettiler. Sonra bir de hislerini alınca… Sizin arkadaşlarınızın hislerini, düşüncelerini alınca bölge insanlarının gönüllerini açmaları gibi… “Hazreti Mesih hakkında düşünceniz nedir?” deyince, Hazreti Cafer ilgili ayetleri okudu. Meryem Sûresi’nde (19/16-36) ve Âl-i İmran Sûresi’nde (3/35-63) tafsîlen anlatılıyor. Hazreti Meryem ve Hazreti Mesih’e ait vakıaları Kur’an’dan dinleyince, gözyaşlarını tutamadı Necâşî; yere indi, Hazreti Cafer İbn Ebî Tâlib’in yanına geldi. Elindeki sopa ile işaret etti; “Vallahi sizin ile bizim aramızda bu çizgi kadar fark yok!” dedi.

Şimdi bu yine, hicret ile -esasen- bir yerde tohum saçma idi; bir fideyi ekme demekti; bazı fideleri sürgüne hazırlama demekti. Ve bir gün onlar, ser çekecek ve nicelerinin başına gölgelik yapacaklardı, Allah’ın izniyle. Cafer İbn Ebî Tâlib’in riyasetinde gitmişlerdi. O’nun (radıyallâhu anh) hayatı hep böyle geçti. Medine-i Münevvere’ye Hayber vakıası esnasında döndü. Beş-altı sene sonra da -efendim- Mu’te vakıasında ruhunun ufkuna yürüdü, ordunun başında iken yürüdü. Başka bir derdi de yoktu. Hazreti Ali’nin ağabeyi, Ebu Tâlib’in oğullarının büyüğü, Cafer İbn Ebî Tâlib; o da o misyonu eda etmişti.

Dünyanın dört bir yanına giden arkadaşlarımız, inşaallah bu duyguyla, bu düşünceyle kendilerine terettüp eden misyonu edâ ederler ki bu katiyen zillet değil, aşağılık kompleksi değildir.

   Ülkemizde kadın, erkek ve bebeklere kadar uzanan zulmü, değişik milletlere anlatmak, kendi vatanımızı başkalarına şikâyet sayılır mı?

O benim vatanıma canım kurban olsun!.. O, “anaların vatanı”dır. O güzel vatan, Anadolu!.. “Küçük Asya” dediğimiz Anadolu!.. Analar her zaman dolu dolu evlatlar doğurmuş ve onlar her zaman -Mâlik İbn Nebi’nin ifadesiyle- “Âlem-i İslam’ın şimalinde, Devlet-i Aliyye-i Osmaniye olmasaydı, yeryüzünde Müslümanlık olmazdı!” dedirten hizmetler görmüşlerdir. İşte o evlatları doğurdu, o Anadolu.

O Anadolu, öyle bir ülke; o millet de öyle bir millet. Ama bugün onun başına musallat olan hükûmet, başka bir mesele. O hükûmetin içinde de -esasen- o zulmü, o ihtilâsı, o harâmîliği, o hırsızlığı irtikâp edenler, mahdut bir sınıf. Zannediyorum bir zelzele ile sarsıldıkları zaman, bir fay kırılmasıyla dağıldıkları zaman, bakacaksınız ki, o cephede sadece yirmi-otuz tane insan kalmış. Diğerleri, belli dönemlerde olduğu gibi, yine sizin İnternetlerinizin tuşlarına dokunup diyecekler ki: “Hakkınızı helal edin; hakkınızı yedik, sizin hakkınızda nâ-sezâ, nâ-becâ dırıltılarda bulunduk!” “Dırıltı” tabirine kırılmadınız, değil mi? “Dırıltılarda bulunduk!” diyecekler.

Evet, şimdi vatanın-milletin aleyhinde bulunmak başka bir meseledir; fakat o zulmü revâ görenlerin aleyhinde olmak ayrı bir meseledir. Medine’nin, Şam’ın aleyhinde olma değildir mesele; birinin aleyhinde olma söz konusu ise, Haccâc-ı Zâlim’in aleyhinde olma, Yezîd’in aleyhinde olma, bir manada Abdülmelik’in aleyhinde olma, Mervan’ın aleyhinde olma söz konusudur. Bunlar, o ülkenin, o beldenin, o muhitin insanının aleyhinde olma demek değildir.

Nasıl olursunuz ki?!. Şam’daki o Emevîler, Endülüs’ü fethettiler, bir yönüyle, Tarık İbn Ziyad ile. Ve sekiz asır orayı Batı Rönesans’ına ekollük yapacak bir ülke haline getirdiler. Nasıl diyebilirsiniz? Nasıl diyebilirsiniz ki, Abbasîler bir yerde, başkalarını yıktı, Bağdat’ta bir saltanat kurdular ama Rafizî yayılmasına karşı surlar-setler oluşturdular. Ve aynı zamanda ilme bir gelişme hızı verdiler ki, dördüncü-beşinci asırda, küre-i arzın çapını ölçecek insanlar yetişti. Beni Musa -hep arz ediyorum- küre-i arzın çapını ölçtüler; kaç metre? Meseleyi oraya kadar götürdüler, Allah’ın izni ve inayetiyle. Uçma denemeleri yaptılar. İbn Sina’lar yetiştirdiler, Harizmî’ler yetiştirdiler, Râzî’ler yetiştirdiler. Dünya tababetinde İbn Sina’nın kitapları yedi-sekiz asır okundu. Râzî’nin kitapları, yedi-sekiz asır okundu.

Dolayısıyla ülkenin kadınına da erkeğine de, ricâline de nisâsına da, şebâbına da kühûlüne de, şuyûhuna da (gencine, olgununa, yaşlısına da) canım kurban olsun. Can kurban olduğum bir ülkedir o ülke!.. Fakat bazen talihsizlikler yaşamış; bir yönüyle, liyâkati olmayan bir kısım kimseler gelmiş, musallat olmuşlardır. Ama saf, temiz, duru millet, hüsnüzannına yenik düşmüş; onları gerçekten o işin, o meselenin biricik temsilcisi gibi görme yanlışlığına düşmüştür, zühûlüne maruz kalmıştır.

   Engel olamadığımız bir zulmü başkalarına duyurmak, ne günahtır ne vebaldir ne de millete saygısızlıktır; aksine onu durdurmaya vesile olması ihtimaline binaen bir vecibedir.

Evet, bu açıdan vatana, millete karşı saygısızlık değil. Elbette değişik milletlere anlatacaklar o zulmü, tâ dünya -bir yönüyle- zulme “Dur!” desin artık. Cenâb-ı Hak o mübarek ülkeyi, bölgeyi dağılmaktan, saçılmaktan muhafaza buyursun! Yurdumuzdur… Orada evimize el koymuşlardır, malımıza-mülkümüze el koymuşlardır; önemli değil bunlar. Bizim, dünyada zaten dikili bir taşımız yok. Her şeyimize el koysalar bile, bu ülke bizim olsun yeter!

Amma, başındaki insanlar, o işe yetmez. Yetmediklerini gösterdi, kendilerini problemler sarmalı içinde buldular ve şimdi çırpınıp duruyorlar: “Şuraya mı dilencilik yapsak, buraya mı dilencilik yapsak?!.” Sizi yok etme, yıkma adına etrafa para saçmak suretiyle kin ve nefretlerini, rezaletlerini ortaya döküyorlar. Bu kadar yakışıksız laflar ettim ve siz de bundan rahatsız oldu iseniz, bağışlamanızı rica edeceğim.

Zannediyorum, dünyanın zaten değişik yerlerinde çok farklı ad ve unvanlarla bir kısım hukukî müesseseler -aynı zamanda müeyyide hakkı, yaptırım hakkı olan müesseseler- yeni yeni bir şeyler yapıyorlar. Duydukça, olup-bitenleri duydukça seslerini yükseltiyorlar.

Şu kadar çocuğun, anne kucağında, memede, belki süt emme imkânı bile bulamadan, hücrelerde, zindanlarda ağlayıp durduğu ve bazen ağlamalara bile makul cevap verilemediği gibi hallere dünya yavaş yavaş muttali oluyor. Hanımın kocasından ayrı düştüğü, kocanın hanımından ayrı düştüğü.. ikisini de içeriye almışlarsa şayet, biri ayrı hücrede, öbürü ayrı hücrede.. başka zalimlerin yapmadıkları şeylere maruz kalma işi… Bunlar, elbette ki ülkemizin-milletimizin aleyhinde olmadan anlatılmalı. Esas bu işi yapanlar, adlî, idarî, siyasî, istihbârî, mülkî kimlerse şayet, onları anlatmak, hususiyle o mesâvîyi, o günahları irtikâp eden kimseleri nazara vermek, “Bir bunları dinleyin.. gözcü olarak bir gidin.. bir o zindanlara kulak verin.. bir oradaki insanların diyeceklerine kulak verin!” demek; bu, inanan insanların meşru hakkıdır. Bu hak, ne günahtır, ne vebaldir, ne de millete karşı, vatana karşı saygısızlıktır.

Haktır; hatta o hakkı kullanmamak ve zulmü duyurmamak bir yönüyle vebaldir. Zulüm duyurulmadığı takdirde, onlar hâlâ o zulme devam edeceklerinden dolayı, belki Allah, sorguya tâbî tutacaktır: “Neden kendinizi anlatmadınız? Neden o zâlimleri dünyaya duyurmadınız?!” diye Cenâb-ı Hak, sîğaya çekecektir.

Bu açıdan, hiçbir kötülük yapmamış, kötü hiçbir şey yapmadığı halde dünyanın dört bir yanına sürgüne mecbur bırakılmış insanlar, elbette maruz kaldıkları zulümleri zâlimin işini kolaylaştırmama adına anlatmalıdırlar. Zira zalimin işini kolaylaştırma en büyük veballerdendir. Zalimin işini kolaylaştırmama adına yapılması gerekenler yapılmalıdır. Hazreti Musa (aleyhisselam), zalimin işini kolaylaştırmama adına, dönüp “Özür dilerim ey Amnofis! Sen biraz arkadan koşturdun, zahmet çektin, kusura bakma!” falan dememiştir. Hazreti Nuh (aleyhisselam), dememiştir. Hazreti İbrahim (aleyhisselam), dememiştir. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) dememiştir. Hiç kimse dememiştir. Demek, zalimden özür dilemek, zulme iştirak etme demektir.

Allah, onları hakiki hidayete erdirsin!.. اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ hakikatiyle serfirâz kılsın! Bu yanlış yoldan dönmeye muvaffak eylesin! Size-bize de sabr-ı cemîl ihsan eylesin!.. Yol, doğru; yöntem, doğru; hedef, doğru… Çekilen bir kısım sıkıntılar var; olsun, ne gam!.. Günahlarımıza kefaret olacak; varsın, olsun!.. اَلْحَمْدُ لِلَّهِ عَلَى كُلِّ حَالٍ، سِوَى الْكُفْرِ وَالضَّلاَلِ “Küfür ve dalâlet dışında her türlü halimiz için Allah’a hamdolsun.”

Bamteli: MAHPUSLAR, MAZLUMLAR, MUHÂCİRLER VE HİMMET

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

    Şu enâniyet asrında cinnet hummalarından kurtulmanın yolu, nazar dağınıklığına düşmemek ve her işi Allah için işlemektir.

Bazen, farkına varmadan, gerçek kalbî derinliğimizin üstünde “görünme arzusu”, kendimizi duyurma isteği olabilir içimizde. Allah’a kendimizi ifade etmek istediğimiz zaman, kendimizi başkalarına duyurma gibi bir niyet de bulunabilir ki, bu nefis dürtüsü, bir ruhî rahatsızlık ve hastalık sayılabilir. O, insanı, Allah’a yakın olması gerektiği yerde, Allah’tan uzaklaştıran bir şey olur. “Muradın, âleme duyurmak ise, Bana duyurmak değilse, Benim nezdimde onun hiç kıymeti yoktur!” der, onu yüzünüze çarpar, öbür tarafta.

Ne ediyorsanız ediniz, ne diliyorsanız dileyiniz, Allah için işleyişiniz. Allah için başlayınız, Allah için görüşünüz, Allah için konuşunuz. Allah için geziniz, Allah için seyahat yapınız, Allah için hicret ediniz. Allah için veriniz, Allah için infak ediniz. Allah için ölünüz, öldürürlerse. İşkence ederlerse, Allah için o işkenceye katlanınız!.. Eğer O’na gönlünüzü vermişseniz, belâ-i dertten âhh etmeden, o ızdıraplar karşısında bile sadece O’nun mülahazasıyla oturmalı, O’nun mülahazasıyla kalkmalısınız. (Dediğim bu şeyleri Üstad Bediüzzaman söylemişti, biraz değişik şekilde ifade ettim.)

O’nu görmek, O’nu bilmek, O’nu dillendirmek, O’na bağlı olarak oturup-kalkmak, -hatta- O’na bağlı olarak yemek, içmek… “Sana karşı kulluğumu yapabilmek için, ben şu şeyleri yiyorum! Sen’in verdiğini duymak için yiyorum! Verdiğin şeyler karşısında kuvve-i zâikama verdiğin şeyden ötürü “Elhamdü lillah!” (اَلْحَمْدُ لِلَّهِ) demek için.. yutulacak bir şey olduğunda, yutaktan dolayı “Elhamdü lillah!” (اَلْحَمْدُ لِلَّهِ) demek için.. hazmedilecek şey olduğunda, -Mide, hazım sistemi, hazmedilecek şey; riyazî mülahazalar açısından meseleye bakınca, ihtimal hesaplarına göre bunların hepsi yüzde bir, binde bir ihtimaldir.- hazımdan dolayı “Elhamdü lillah!..” Bütün bunları düşünerek, “Sana hamd etmek için ben bunu yutuyorum; mideme indiriyorum!” demek.. “Allah için giyiyorum!” demek.. İstirahat ederken de “Sen’in için kalkıp kemâl-i ubudiyetle Sana teveccüh etmek için yatıyorum. Vazifemi bihakkın yerine getirmek için dinleniyorum, istirahat ediyorum!” demek…

(Tevhidnâme’de geçen bir dua) اَللَّهُمَّ اِقْتِدَارًا مِنْ لَدُنْكَ تُغْنِينَا بِهِ عَنْ اِقْتِدَارِ مَنْ سِوَاكَ Rabbim, bu mevzuda yapmamız lazım gelenleri yapma konusunda gerekli olan iktidarı lütfet! Başkalarının güç, kuvvet ve iktidarına bizi mecbur etme, mahkûm etme! Başkalarına kul-köle haline getirme! Aczimizi, fakrımızı, zaafımızı bize duyur/hissettir ama onları Sana ifade etme mülahazasıyla duyur ve hissettir! Her şeyi Sen’de görelim, Sen’de bilelim, Sen’de duyalım, Sen’den alalım; dolayısıyla Sen’i konuşalım, Sen’i müzakere edelim, “Sohbet-i Cânân!” diyelim.

O’na hasr-ı nazar etmezseniz, nazar dağınıklığına uğrarsınız; nazar dağınıklığına uğrar ve konsantre olmanız gereken mevzuya konsantre olamazsanız. Bütüncül bir nazarla bakamazsınız, analizlerinizde falsolar yaşarsınız, tahlillerinizde falsolar yaşarsınız ve başarılar yolunda hezimetten hezimete yuvarlanırsınız. Dağılmadan, her şeyi O’na müteveccihen götürmek lazım.

Bu çağ, talihsizlerin çağı, insanların dağıldığı bir çağ. Kimisi kalbini saraylara, villalara, filolara kaptırmış, makamlara kaptırmış, alkışlara kaptırmış. O mevzuda düşündüğü şeylere karşı binde bir veya milyonda bir muârız gördüğü insanları yok etmeye gidecek kadar vahşet duygusuna kapılmış. İnsanların vahşete böylesine yenik düştüğü bir asrı, bir mahrumiyet asrını -insanlıktan mahrumiyet asrını, gerçek imandan mahrumiyet asrını, ahsen-i takvimden mahrumiyet asrını, insanî değerlerden mahrumiyet asrını- yaşıyoruz. Şayet böyle bir asırda birileri iradenin hakkını vererek dişini sıkıp sabretmezse, aktif planda sabretmezse, zannediyorum, gelecek nesillere götürülebilecek, hem de çok eskortlarla götürülmesi gerekli olan, “din emaneti, iman emaneti, İslamiyet emaneti” selametle, haramilere kaptırılmadan götürülemez.

Bakın, her köşe başında, dünyada haramiler var. Hayır adına yapılan faaliyetlerin önünü kesmeye çalışıyorlar. İnsanlar, gadre uğruyor, zindanlara atılıyor, aile parçalanıyor; kadın, kız, çoluk, çocuk, yaşlı-başlı denmeden, herkes mağduriyete, mazlumiyete uğratılıyor, sindirilmeye çalışılıyor. Binde bir mi, milyonda bir mi, “tehlike” mülahazasıyla, paranoya yaşadıklarından dolayı… Dünya böylesine delilerin, -esas- kendini cinnet çağlayanına salmış insanların dünyası haline gelmiş. Bazı kimseler, akıllarını başlarına toplamazlarsa, “lillah, li-eclillah, li-vechillah” rızası dairesinde hareket etmezlerse şayet, bu gidişat topyekûn insanlık için bir felakettir.

Şimdi değişik yerlerde lokal olarak yaşanıyor; beş yerde, on yerde, on beş yerde, yirmi yerde yaşanıyor. Çoklarını siz de görüyorsunuz, bu cinnet hummalarına şahit oluyorsunuz.

    “Kimse Yok Mu”nun da gadre uğratıldığı günümüzde mazlum, mağdur ve muhtaçlara el uzatmak için dünya çapında umumi bir seferberlik yapılsa sezadır.

Bu arada, antrparantez: Mağduriyete, mazlumiyete uğrayan insanlar var, dünyanın değişik yerlerinde. Belli bir dönemde, arzu edilen şeylerin kısmen yerine getirildiği dönemde, bir “Kimse Yok Mu” vardı. Dünyanın neresinde olursa olsun, mazlumların, mağdurların imdadına koşuyordu. Kurbanlar kesiliyordu, o muhtaçlara yetiştiriliyordu. Myanmar’a götürülüyordu, Gazze’ye götürülüyordu; girebildiğiniz, sınırları size açık olan her yere götürülüyordu. Meseleye insanî çerçeveden bakılıyordu, hümanizm mülahazasına bağlı olarak her şey yapılıyordu. Din ayırımı gözetilmeden, meşrep ayırımı gözetilmeden, mizaç ayrılığı gözetilmeden, mezâk ayrılığı gözetilmeden herkese el uzatılıyordu.

Gün geldi, bir yerdeki şeytanî kıskançlık ve haset böyle bir hayır yuvasını, hayır sistemini bile baskı altına alma, kapama, öldürme gayreti/cehdi içine girdi. Şimdi dünya kadar insan, mazlumiyete, mağduriyete uğradıkları halde, yardıma muhtaç; binlerce insan… On bin mi, yirmi bin mi, otuz bin mi, kırk bin mi?!. “Fârr”ı ile, “muhtefî”si ile, “mağdur”u ile, “mazlum”u ile, “muzdarr”ı ile, “mevkûf”u ile, “mescûn”u ile, “müstantak”ı ile, bir sürü insan, bir sürü yuva… Bir insanı götürmüşlerse, bütün bir yuvanın fertlerini aynı zulme, aynı mağduriyete uğratmışlar demektir.

İnsan olan insana düşen şey, tıpkı Ensâr mülahazası ile bunlara yardım etmektir, destek olmaktır. O müessese (Kimse Yok Mu) kapandı belki ama değişik yerlerde fonksiyonunu edâ edebilir. Bir yerde, bir merkezde kapatırlar, ben dilerim Amerika’da şubesini açarlar, İngiltere’de şubesini açarlar, Almanya’da şubesini açarlar, Birleşmiş Milletler’de şubesini, Afrika’da şubesini açarlar ve yine mazlumların-mağdurların imdadına koşarlar, herkesi kucaklarlar. Renk-desen gözetmeden, herkese bağırlarını açarlar. Olur inşaallah öyle!..

Fakat şu anda sistem, bu mazlumların, mağdurların hepsine yetecek güçte değil. Onun için herhalde bu mevzuda dünyanın değişik yerlerinde bulunan arkadaşlara daha umumî manada bir “seferberlik” düşüyor. Bir taraftan kendi vatandaşlarımız… Çok önceden gitmiş, oralarda iş tutturmuş; Amerika’ya gelmiş, iş kurmuş; İngiltere’ye gitmiş, Almanya’ya gitmiş, Hollanda’ya gitmiş, Fransa’ya gitmiş, Benülüks ülkelerine gitmiş; iş kurmuş oralarda. Hakikaten el uzatacak mahiyette… Bu insanlara, meseleyi usulünce anlatarak, o mübarek “himmet” mevzuunu hatırlatarak onların himmetlerine başvurulabilir.

    Himmet, Allah’ın lütuf buyurduğu her türlü rızıktan infakta bulunarak dine/insanlığa hizmet etmektir; beşer onu kâmil manada İnsanlığın İftihar Tablosu’ndan öğrenmiştir.

Himmete müracaat, esasen… Bir tanesi kalktı, ne dediğini bilmeyen, zil-zurna cahil… Bazen diplomalı cahiller, diplomasız cahillerden daha tehlikelidir; çünkü diplomalı cahil, diğer cahilleri inandırır, sürü gibi şeyin arkasına takılır yürürler. Himmet’i tenkit ediyor…

İnsanlığın İftihar Tablosu, dini i’lâ adına himmete müracaat etti mi, etmedi mi?!. Hem de çent defa. Hatta insanların, O’nun o mevzudaki telkinine rağmen biraz alakasız kalmaları karşısında, teessür duydu mu, duymadı mı?!. O’nu, yüksek basiretiyle, firasetiyle keşfeden, O’ndaki insibağ ile duyguları uyanık olan, hüşyâr olan bir sahabi, evine koştu mu, koşmadı mı?!. Avuç dolusu bir himmet ile geldi mi, gelmedi mi?!. Meselenin öyle yapılması gerektiğini sahabe-i kiram, anladı mı, anlamadı mı?!. Ve sonra her biri evine koşup getireceği şeyi getirdi mi, getirmedi mi?!. Kimisi bütün varlığını getirip oraya döktü mü, dökmedi mi?!.

“Himmet, milletin yaptığı yardımlar, suiistimal edilerek, bu türlü şeylerde…” Nede kullanılıyormuş?!. Dindar nesil yetiştirme okulları açmakta.. üniversiteye hazırlık kursları açmakta.. zalimin, hainin, hasetçinin çekemediği müesseseler açmakta.. dünyanın değişik yerlerinde cehalete karşı, fakirliğe karşı, ihtilafa karşı -üç tane, dört tane, beş tane yaygın maraza karşı- bir yönüyle, i’lân-ı harp etmekte… Bunları akıllıca bertaraf etme istikametinde himmete müracaat ediliyor. O zavallı, diplomalı cahil, “Himmet, falan yerlerde çar-çur edildi!” demek suretiyle… Zavallı!.. Cenâb-ı Hak, hidayet etsin; o da aklını başına alsın, aynı haltı bir daha yapmasın, sizinle beraber -inşaallah- cennete girsin! Hüsn-i zan ediyoruz.

Geriye dönelim… Değişik yerlerde himmet organizasyonları yapmak suretiyle, yurt içinde ve yurt dışındaki muhtaçlara yardım etmeli.

    Malı mülkü zalimlerce gasp edilen, mağduriyetler sarmalında eziyet çeken ve zulümden kaçıp cebrî hicret yollarına düşen insanlara mutlaka maddî manevî yardım edilmeli!..

Hazreti Musa demişti ki: فَفَرَرْتُ مِنْكُمْ لَمَّا خِفْتُكُمْ “Sizinle beraber bulunmaktan korkup kaçtım.” (Şuarâ, 26/21) “Kaçtım sizden!..” Zindanlara girip bazıları ölüyor, kimsenin haberi yok; dövüle dövüle ölüyor. Bazıları işkenceye maruz kalıyor. Bazıları günlerce hücrede kalıyor. Bazılarına namaz kılma, abdest alma imkânı bile verilmiyor. Kafalar karıştırılmaya çalışılıyor. Ve aynı zamanda itibarsızlaştırılmaya çalışılıyor o insanlar. Dolayısıyla onlar da فَفَرَرْتُ مِنْكُمْ لَمَّا خِفْتُكُمْSizin şerrinizden korktuk, kaçtık!” diyor gidiyorlar. Ama her şeylerini arkada bırakıyorlar.

Malına el konmuş, malı gasp edilmiş; tagallüp, tahakküm, tasallut, temellük, gırtlakta. Dün bir arkadaş, kendisine “Malınıza ne oldu?” deyince, hislerine hâkim olamadı, hıçkıra hıçkıra ağladı. Alın teriyle kazanmış… O müesseseler de alın teri ile yapılmış. Yememiş, içmemişler; yedirmiş, giydirmişler. Aynı zamanda o müesseseleri meydana getirmişler. Saf, temiz, duru; dıştan gelmemiş, Anadolu’ya sızmamış, öz be öz Anadolu insanının yaptığı müesseseler onlar. Evet, bunlara karşı düşmanlık ilan etmişler, her şeylerine el koymuşlar. Hayatın değişik birimlerinden bir sürü insan, yurt dışına kaçmış. Bunlar, üçü-dördü bir araya gelerek belki, bir evde kalıyorlar.

Burada antrparantez bir şey arz edeyim: Birisi, duygulanarak anlattı. Gittikleri bazı yerlerde, yabancılar gelip diyorlar ki: “Benim falan yerde bir evim var, yaz günleri (mi, hilaf olmasın), oturuyordum; orada oturabilirsiniz, kira vermenize de gerek yok. Bir mali sıkıntınız varsa, onu da ben karşılayabilirim!” Bir yabancı… Bir yabancı kadar bile merhamet, şefkat, mürüvvet, insanlık duygusu taşımayan kimselerden ne beklenir, bilmiyorum!..

O mağdur insanlar mevzuunda -bence- seferber olmak lazım. Tıpkı Ensâr-ı kirâm efendilerimizin, Muhâcirîn-i fihâm efendilerimize bağırlarını açıp onları bağ ve bahçelerine ortak yaptıkları gibi, bu mülahazayı geliştirmek, böyle organizasyonlara gitmek lazım. Hemen, birden bire arzu ettiğiniz ölçüde, büyük çapta bir şey olmayabilir. İlk planda, bulduğunuz üç-dört tane samimi insana, hislerinizi ifade edersiniz; mazlumiyeti, mağduriyeti anlatırsınız. Onlar ne yapıyorlarsa, onu yaparlar. O himmet de öyle başladı. Evvela beş-on tane insanla başladı; sonra kocaman bir Anadolu insanı, şimdi sağa-sola sürgüne gönderilen, içeriye atılan o insanların hepsi, binlerce insan, o himmet seferberliğinde yarışa girdiler. Orada müsabakaya girdiler âdeta; “Ben de vereyim, ben de vereyim, ben de vereyim!..

    Civanmert Anadolu insanı alın teriyle dünyanın yüz yetmiş ülkesinde Hizmet müesseseleri yaptı ama şimdi her biri katillerin gördüğü muameleyi görüyor, zalimler tarafından!..

Bu mevzuda da bir şey arz edeyim: Kıtmîr, o ilk dönemlerde -arkadaşlar o meseleyi Kıtmîr’den daha iyi edâ edecekleri güne kadar- o himmet toplantılarının hepsinde bulunmaya çalışıyordum. Şu yarım yamalak ifade tarzımla “Himmet”in ne demek olduğunu, işte o biraz evvel arz ettiğim Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in himmet sistemi esasına dayandırarak anlatmaya çalışıyordum. Bir yerde -zannediyorum- böyle tam gönlüme göre bir coşma, bir heyecanlanma olmadı. İlk zamanlardı… İnsanlar bilmiyorlardı.

“Bir yurt yapalım, fakir-fukara çocukları alalım, yedirelim, içirelim, onlara bakalım orada!..” demiştim. Aslında, çocukluğumda kendi kendime söz vermiştim. Çünkü ben, kulübede kalarak derslerime devam ettim. Selçuklu döneminde yapılmış, sonra yıkılıp harabeye dönmüş bir caminin ön tarafında, mihrap girişinde, kendi elimle bir duvar yaparak orada iki arkadaşımla beraber kaldım. Bazen yiyecek bulamadık. Üç gün, dört gün bir ekmek bile bulamadığımı hatırlıyorum. Sonra fırından bir ekmek aldığım zaman, öyle acıkmıştım ki, dershaneye gelinceye kadar ekmeğin yarısını yolda yedim. Talebeliğim böyle sıkıntı içinde geçti.

Hatta o sıkıntı içinde geçen talebeliğimden dolayı, bazı fakirlerin hallerinden şikâyetlerini bir televizyon programında görünce çok şaşırmıştım. Muhabir, evlerine gitmiş, orada bir sofrada oturuyorlar. “Biraz zeytin var, bir tane yumurta var, ekmek var, peynir var, bir de filan… İşte böyle fakirâne yaşıyorlar.” Hiç unutmam, birden bire ağzımdan kaçırdım, Gözünüze, dizinize dursun!” Biz bazen peynir değil, ekmeği bile bulamıyorduk!..

Evet, çocukluğumda kendi kendime, Cenâb-ı Hak bir gün, hangi yollarla imkân verirse, talebeleri bir yerde toplamak suretiyle, hem rahat yatıp-kalkmalarını, hem de bedava yiyip-içmelerini temin edeceğime söz vermiştim. “Cenâb-ı Hak onu nasip etsin!” demiştim. Ve gün geldi, Allah onu nasip etti. Değişik yurtlar yapıldı, pansiyonlar yapıldı, evler açıldı. Anadolu insanı yaptı.

“Şirk”i ve “tevhid”i bilmeyenler, onu (Hizmet’i) bir şahsa mal etmek suretiyle evvela şirke girdiler. Sonra da ona mal etmek suretiyle onun hakkında kendilerini haset çağlayanına saldılar. İki hata yaptılar. Esasen, o kalbleri yumuşatan, “Allah” idi (celle celâluhu). O umum seferberliği temin buyuran, meşîet-i İlahiye idi, Rahmet-i İlahiye idi. O işin önünde şöyle-böyle bir şeyler söyleyen insanlar, şart-ı âdî planında zavallı birer vasıtadan ibaretti. Onlar, bir, bunu bilemediler; çünkü her meselelerini şirke bağlı, esbaba bağlı götürdüklerinden dolayı, orada da onu sebep gibi gördüler. İkincisi de, ona haset ettiler, çekememezliğe düştüler; kâfirin yapmadığını yaptı, küfrün yaptırmadığını yaptırdılar. Kocaman iki tane cinayet!..

Bu mülahaza vardı ve dolayısıyla himmetler öyle dar dairede başladı. İşte o dar dairedeki himmetlerden bir tanesinde, ciddî boşlukları kapatabilecek bir şey olmadığından dolayı, dedim ki “Ben, birkaç tanesinin elini, eteğini öperim; ben de yüz bin lira taahhüt ediyorum!” Bin lira maaş aldığım bir dönemde.. devlet dilencisi.. o parayı benim bulmam mümkün değildi esasen.

Bir dönemde cami penceresinde yatan biri… Onu bile bir kısım zift cerâidi değerlendirirken, “Yok, Hüseyin Efendi ev tutmamış da…” Hüseyin Efendi ev tuttu, bir mahallenin içinde. Fakat geçip giderken, gelirken -Sen iffetten anlamazsın ki, a be bohem!..- taife-i nisânın bakması karşısında rahatsız olduğundan dolayı, o Allah’ın kulu, caminin penceresinde halvetî hayat yaşamayı tercih etti. Ve orada belki yüz tane kitap okudu. Elmalılı Hamdi Yazır’ın tefsirini de orada gözden geçirdi ve o tefsirden bulduğu her şeyi, cami kürsüsünden halka ifade etmeye çalıştı. Zavallı, sen anlamazsın ki bunu; çünkü hakiki Müslümanlıktan haberin yok senin! “Yok, Hüseyin Efendi…” Hüseyin Efendi, gül gibi bir ev buldu ama o zavallı, cami penceresini tercih etti. Sonra da tahta kulübede yaşadı, altı sene tahta kulübede yaşadı. Minnet etmemek için, dünyaya hırs göstermemek için. İsteseydi her şey olurdu, onun için de!..

Böyle bir insanın yüz bin lira taahhüt etmesi?!. Nasıl ödeyecek ki? Hiç unutmam, geniş imkânları olan birisi, bir sabah kahvaltısına çağırmıştı, belki evine de bir kere gittim ben onun. O sabah kahvaltısına niye gittim, bilemiyorum? Bir arkadaşla beraber kahvaltıya gittik. Dedi ki: “Hocam, o gün orada siz böyle bir şey taahhüt ettiniz. Ben de sizi biliyorum, bir dikili taşınız yok sizin. Bunu elin-âlemin elini-eteğini öpmek suretiyle temin etmek mümkün değil. Müsaade buyurursanız, o taahhüt ettiğiniz şeyi, bütünüyle ben ödeyeyim!”

Anadolu insanı, bu civanmertlikte idi ve bu civanmertlik üzerinde esasen dünyanın yüz yetmiş küsur ülkesinde okullar açtı, eğitim faaliyetleri gerçekleştirdi. Türkiye’de, yüzlerce okul açtı, üniversiteye hazırlık kursu açtı, evler açtı… Fakir, fukaraya baktı, Allah’ın izni ve inayetiyle. Şimdi onlar, canilerin gördüğü muameleyi, katillerin gördüğü muameleyi görüyorlar, zalimler tarafından.

    Binlerce günahsız insana gadreden, doğum yapacak masum kadını bile hapse atan ve emzikli yavruyu annesinden ayıran insafsız zalimler, benzerine az rastlanır zulümleri yapıyorlar!..

Evet, himmet, belki böyle dar dairede başlayacak; fakat dar dairede olsun, dünyanın değişik yerlerinde, her yerde, ilk himmet edecek insanlar, on bin lira himmet etsinler. O her şeyini Türkiye’de kaptırmış, gasp ettirmiş insanların imdadına koşsunlar!..

“Duygulanan bir bayan” diyeyim; yerini, konumunu, kurbetini de söylemeyeyim. Kalkarken, kardeşinin alın teriyle kazandığı bütün müesseselerine el konduğunu anlatırken, gayet duygulanarak ayağa kalktı, gitmeye teşebbüs etti. Giderken “Talan ettiler, kardeşimin malını-mülkünü…” diye ağladı. Her ağlayan da beni ağlatmıştır. Talan ettiler, alın teriyle kazandıklarını… Kendine göre kurs açmış, kendi imkânlarıyla…

Biliyorsunuz, iş yapan, ticaretle mal kazanan insanların mallarına bile el koydular. Yemin ederim ben; vallahi, billahi, tallahi, gâvurlar böyle yapmadılar. Kadını içeriye atmadılar.. doğum halindeki bir kadını içeriye atmadılar.. onu yeni doğmuş çocuğundan ayrı tutmadılar… Barbaros Frederic’ler bunu yapmadı, Philip’ler bunu yapmadı, Arslan yürekli Richard’lar bunu yapmadı… Gavurun yapmadığı yapılıyor!..

Ve tabii kaçan kaçana… Zalimin işini kolaylaştırmak, Allah’a karşı saygısızlıktır. Zalimin, gaddarın, hattârın işini kolaylaştırmak, Allah’a karşı saygısızlıktır. Hazreti Musa, Firavun’un işini kolaylaştırmadı. Efendimiz, Ebu Cehil’in, Utbe’nin işini kolaylaştırmadı; hicret buyurdu, azm-i râh etti, Sevr sultanlığına sığındı, Medine-i Münevvere’yi teşrif etti, şereflendirdi, Yesrib’i Medine yaptı… Diğer bütün enbiyâ-i izâm, evliyâ-i fihâm, zâlimlerin şerrinden, fâcirlerin fücurundan, fâsıkların fıskından, hâsidlerin hasedinden dolayı oldukları yerden uzaklaştılarsa şayet, gidip özür dilemediler. Onların işlerini kolaylaştırmadılar. Çünkü o, bir vebaldir; yardım sayılır onlara.

Dolayısıyla, onların yardımını elinin tersiyle iten, onlardan bir şey beklemeyen, el-etek öpmeyen o fedakâr insanlara, fedakârlık yapıp -el etek öpme pahasına- destek olmak, müminler için bir vecibedir. Bizim için bir vecibe… Her yerde, hele küçük dairede bir başlayın. Biraz evvel bahsettiğim bir Hıristiyan gibi, bir Musevî gibi kimseler bile gelecek, diyeceklerdir ki, “Benim imkânlarım var, ben de size şu kadar yardım edebilirim!” يَا لَهُ مِنْ إِنْصَافٍ Bir buna bakın, bir de ona bakın! Ona bakın!..

Evet, bir gün gelecek, Allah’ın izni ve inayetiyle, “Zâlimlere dedirtecek kudret-i Mevlâ / “Tallahi lakad âsereke’llahu aleynâ.” Dedirtecek fakat o güne kadar, “mazlum”un, “mağdur”un, “mehcûr”un, “ma’zûl”ün, “mahrum”un, “mescûn”un, “mustantak”ın, “muzdarr”ın yanında bulunmak, Allah maiyyeti adına atılmış bir adımdır. Allah’a yakın olmayı düşünüyorsanız, maiyetten hissedar olmayı düşünüyorsanız, o muhtaç insanlara el uzatacaksınız..

Keşke, benim bir-iki tane evim olsaydı!.. Dünyada bir kulübemin olmasını bile hiç düşünmedim. Ben sadece, kabrimin beni sıkmamasını düşündüm, berzahımın kararmamasını düşündüm. Fakat şimdi diyorum ki, “Keşke bir-iki tane alsaydım, şimdi satsaydım!” Ama zannediyorum Türkiye’de olsaydı onlara da el koyarlardı, değil mi? Tüh… İyi ki almamışım. Evet ama dünyanın başka bir yerinde alsaydım, iki tane evim olsaydı böyle, bir milyonluk, iki milyonluk bir şeyim olsaydı, beş-on insanın hiç olmazsa bir seneliğini taahhüt etseydim; o mazlumları, o mağdurları, o “Acaba ne yiyecek, ne içeceğiz?” diyen insanları sevindirseydim; Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna, mahcup olmadan çıkardım.

Fakat hiçbir şeyim yok, yapacak bir şeyim yok. Teliften gelen şeylerim var; burada kaldığım yerlerin kirasını vermeye çalışıyorum. O müesseselere de el koydular, kitaplara da el koydular. Gasp adına umumî ilan-ı harp yaptıklarından dolayı, adeta “Hiçbir şey dışarıda kalmasın!” deyip umuma karşı bir ilan-ı harp ettiler. “Kimin nesi varsa, hepsine el koymak lazım!..” “En-Nuru’l-halid”e (Sonsuz Nur’a) da el koyuyorlar. Hâlbuki -ülkenin adını söylemeyeceğim, gider oradakilerin kafalarını da karıştırırlar- üniversitede ders kitabı olarak okutuluyor o kitap; “İrşad Ekseni” de ders kitabı olarak okutuluyor. Fakat (Türkiye’de) o kitaplar müsadere ediliyor. O mübarek millet, kafasını yitirdiği dönemleri yaşıyor, bazıları itibariyle. İdraksiz insanlar… O idraksizlere karşı, bütün idrak aktivitemizi canlı tutarak, Allah’ın izniyle, düşmüşün elinden tutup kaldırmamız, açı doyurmamız, ağlayanın ağlamasını dindirmemiz, kapılarına kilit vurulanların kilitlerine anahtar bulmamız ve hüzün içinde inleyen insanları sevindirmemiz, bizim için birer vecibedir. Cenâb-ı Hak, bihakkın bu vecibeyi yerine getirmeye bizleri muvaffak eylesin!..

    Bize bugün Ensâr-Muhâcir kardeşliği sergilemek düşüyor; inşaallah, Allah’ın vaz’ ettiği vüdd gelecekte inkişaf edecek ve Hizmet tam bir “dünya meselesi” haline gelecek.

Bizim çektiğimiz şeyler, önemli değil ama bu dönemde çektiğimiz şeyleri, gâvurlardan görmedik, hiçbir dönemde. Çekilen şeyler… Fakat olsun..

“Cihâna geldiğim günden beri pek çok cefâ gördüm.

Ezildim bâr-ı gam altında bin türlü ezâ gördüm.

Değil bigânelerden, âşinâlardan belâ gördüm.

Vücudum âlem-i sıhhatte bîmâre dönmüştür.”

Aklını peynirle yemiş insanlar; eziyet etmek, işkencede bulunmak suretiyle, insanları kendi çizgilerine çekeceklerini zannediyorlar. Allah’a inanan, Rasûlullah’a inanan (sallallâhu aleyhi ve sellem) gerçek mü’min; iz’an mü’mini, yakîn mü’mini, ilme’l-yakîn mü’mini, ayne’l-yakîn mü’mini, hakka’l-yakîn mü’mini, tevekkül-i tâm mü’mini, teslim-i tâm mü’mini, tefviz-i tâm mü’mini, sika-i tâm mü’mini, o türlü şeylere katiyen tenezzül etmez. Acından ölse bile, el-etek öpmez. El-etek öpecekse şayet, لِتَكُونَ كَلِمَةُ اللهِ هِيَ الْعُلْيَاAllah’ın nâm-ı celil-i sübhanîsinin bayrak gibi dalgalanması için..” öper. Onun için yapar; mü’min kardeşlerine yardım etmek için yapar.

Öyle yardım etmeli ki, bir gün o mü’min kardeşler kapınıza gelse, tıpkı muhacirîn-i kiram efendilerimizin Ensâr-ı fihâm efendilerimize dedikleri gibi demeliler. (Birileri “ekremîn”, diğerleri de “efhamîn”.) “Biz artık şöyle-böyle geçimimizi temin edecek duruma geldik; müsaade buyurursanız, o bağ ve bahçedeki durumdan elimizi-eteğimizi çekmek istiyoruz ve bundan böyle o imkânlardan istifade etmek istemiyoruz. Kendimize birer kulübecik yaptık; sizin hânelerinizde kalmayı da düşünmüyoruz artık!” Gelip dediler muhâcirîn-i kirâm efendilerimiz. Ensâr, ağlayarak Rasûlullah’a geldiler, “Yâ Rasûlallah! Muhâcir kardeşlerimiz böyle bir şey diyor; onlar yurtlarını yuvalarını terk ettiler. Ebu Cehiller, Utbeler, Şeybeler –كَمَا كَانَ الْيَوْمَ، كَمَا كَانَ اَلْيَوْمَ (Bugün de olduğu gibi.. bugün de olduğu gibi.)– onların her şeylerini gasp etmişlerdi. Tagallüpte, tahakkümde, tasallutta, temellükte bulunmuşlardı. Haramîlik etmişlerdi. Biz onlara bağrımızı açtık. Ve bu mevzuda onlara destek olmayı, Cenâb-ı Hakk’ın kurbetine vesile olacak mülahazasıyla yapıyorduk. Evlerimizin şerefi olmuştu. Bağ ve bahçelerimizin şerefi olmuştu. Müsaade buyurursanız, bu kardeşlik devam etsin!..

Ensâr, böyle davranıyordu; Muhâcir de o istiğna ruhuyla, o îsâr ruhuyla, mutlaka artık alın teriyle kazanmak istiyordu. Onlar ticaretten anlıyorlardı. Bir-iki sene içinde, Kaynuka, Kureyza, Nadır çarşı ve pazarında âdeta ticareti ele geçirdiler. Ve çokları, Hazreti Osman efendimiz gibi, Abdurrahman İbn Avf gibi, hamallıkla işe başladılar. Medine-i Münevvere’nin en zengini haline geldiler. Fakat o servet de bir yönüyle, beş yüz deveyi birden, gözünü kırpmadan verecek kadar, bir sehâvet (cömertlik) anlayışına bağlı idi; elinin tersiyle “Al götür, umurumda değil” diyecek kadar… Dolayısıyla onlar ayrılmak istiyordu ama öbürlerinin de onlara bakma şerefinden mahrumiyete tahammülleri yoktu.

Böyle bir mülahaza ve böyle bir anlayış ile… Zalimler tarafından gadre uğrayan, mazlumiyet ve mağduriyet yaşayan kardeşlerimize yardım etmeliyiz. İmkanı varsa, ceketimizi satarak, onun parasıyla onlara bakmayı, insanlığın gereği, İslamiyet’in gereği, îsâr ruhunun gereği, kendimiz için yaşamamanın gereği, yaşatma mülahazasıyla yaşamanın gereği, “ba’su ba’de’l-mevt erleri” olmanın gereği, adanmışlık ruhunun gereği bilmeliyiz!..

Evet, o iyiliğimizi devam ettirmeye bakalım, Allah’ın izni ve inayetiyle. Bir gün gelecek, o muhâcirîn-i kirâm zatların yardıma ihtiyaçları kalmayacak. Birileri iradî hicret yapmış, hizmet ediyorlar; onlar hakkında da celpnameler çıkarılıyor. Birileri de cebrî, ızdırarî hicret yapıyorlar. Biri ızdırârînin sevabını kazanır; öyle muhacir, onun sevabı kazanır; diğeri de iradînin sevabını kazanır.

Hicret etmeyen, dinsizden imansızdan işkence görmeyen, hemen her şeyi beylik-paşalık içinde bulunan, hazıra konan, -efendim, ne derler, “miras-kondu”- miras-kondu derbeder ruhlar, bunu anlamaz ki!.. Miras-kondu derbeder ruhlar… Dininden, inancından, mefkûresinden ötürü bir tokat yememiş, iki gün zindan görmemiş, tecritte yatmamış, keyfin ağaları, sarayın ağaları, derbeder ruhlar, bunu bilmezler ki!.. Bunu bilenler, bilirler; çekenler, bilirler!..

Evet, bir gün o muhâcirler gelip diyecekler: “Yapmayın bunu!” Hizmet edenler, himmet organizasyonlarında bulunan insanlar da diyecekler ki, “Hayır bizi böyle bir güzellikten mahrum etmeyin, devam edelim!” Muhâcirîn-i kirâm ve Ensâr-ı fihâm efendilerimiz gibi hareket edecekler. Ve Allah’ın izni ve inayetiyle, kapılar açılıp Cenâb-ı Hak yeniden yollar oluşturduğunda, bu dünya meselesi, dünya hadisesi bugün dünyaya sesini duyurduğu gibi devam edecek. Bugüne kadar Allah’ın belli ölçüde vaz’ ettiği vüdd, inkişaf ederek devam edecek. Ve mesele bütün dünya tarafından bilinen tam bir “dünya meselesi” haline gelecek. Vesselam.

Bamteli: MUKADDES GÖÇ VE KUTSAL ÇİLE

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, (en son yaptığı iki hasbihalin iktibaslarından müteşekkil) haftanın Bamteli sohbetinde, özetle şu hususları dile getirdi:

Dünyada güven ve huzurun bendi yıkıldı!..

*Mü’min yeryüzünde emniyet ve güvenin temsilcisidir. Fert, cemaat veya millet olarak mü’minleri görenlerin ya da onlar hakkında düşünenlerin, onları yeryüzünde emniyetin ve güvenin temsilcisi olarak kabul etmeleri ve bu konuda elli defa test etseler hep aynı sonuca varmaları çok önemlidir. Çünkü gerçek mü’min olmak böyle bir güven telkin edebilmeyi gerektirir.

*Bugün yeryüzünde yitirilen değerlerin en başında belki güven duygusu bulunmaktadır. Kimsenin kimseye güveni yok. Herkes birbirinin kurdu. “Acaba nasıl etsem ki bunu ısırsam, bunu yere sersem, onun daha evvel işgal ettiği alanı elinden kapsam?!.” mülahazası yaygın. Böyle olunca tabii ki yeryüzünde huzur, emniyet ve güven olmaz.

Bütün Kârunların akıbeti servet ü samanlarıyla beraber yerle bir olmaktır.

*Cenâb-ı Hak, Hazreti Musa’nın (aleyhisselâm) kavminden olan Kârun’a, hazinelerinin anahtarlarını bile güçlü, kuvvetli bir topluluğun zorla taşıdığı büyüklükte bir servet vermiş, fakat o, bu serveti kendi becerisiyle kazandığını iddia etmişti. Hakk’ın kendisine yaptığı iyilik ve ihsanlara bir şükür ve teşekkür ifadesi olarak insanlara iyilik yapacağı yerde, iyiliğin arkasındaki iyilik sahibini unutmuş, kendini bencilliğin gayyalarına salıvermiş ve sahip olduğu servet u sâmânla şımarmış, böbürlenmiş, ferîh fahûr yaşamaya ve ifsada başlamıştı. Tabiî Cenâb-ı Allah da yaptıklarının karşılığı olarak onu bütün varlığıyla beraber yerle bir etmişti.

*Evet, Kârun, kendisine lütfedilen nimetler karşısında tavır ayarlaması yapamaması, inkâra sapması yüzünden neticede sahip olduğu her şeyle beraber yerin dibine geçirilmekle cezalandırıldı ki Kur’ân bunu şöyle resmeder:

فَخَسَفْنَا بِه وَبِدَارِهِ الْأَرْضَ فَمَا كَانَ لَهُ مِنْ فِئَةٍ يَنْصُرُونَهُ مِنْ دُونِ اللهِ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُنْتَصِرينَ

“Nihayet Biz onu da, sarayını da yerin dibine geçirdik. Zaten onun ne Allah’a karşı kendisine yardım edecek avenesi vardı ne de kendini savunup kurtulabilecek durumdaydı.” (Kasas, 28/81)

*Bütün Kârunların akıbeti servet ü samanlarıyla beraber yerle bir olmaktır. Günümüzdekilerin sonu da bütün Kârunların akıbeti gibi olacaktır. Dünya hayatını ve kendi refahlarını bir numaralı mesele haline getirenler hep aynı su-i akıbeti paylaşmışlardır. Oysa asıl mesele, emniyet insanı olmak ve herkese güven verebilmektir. Mesele Nuh emniyeti, İbrahim emniyeti, Musa emniyeti, İsa emniyeti, Eminler Emini Hazreti Muhammed Mustafa (aleyhi ve aleyhimüssalâtu vesselâm) emniyetidir. O emniyeti temin ettiğiniz zaman hem kendiniz huzur içinde olur, sürekli huzur yudumlarsınız hem de başkaları için huzur vesilesi olursunuz.

Mukaddes Göçün İlk Bahtiyarları: İradî/İhtiyârî Muhacirler

*Bir dönemde, sizin hakka dilbeste olmuş arkadaşlarınız külah içinden çektikleri kuralarla veya çoğaldıkları zaman bir makinadan çektikleri kuralarla coğrafyada yerini bilmedikleri beldelere gittiler. Dinî ve millî değerlerimizi götürmek, dil ve kültür bayrağımızı orada da dalgalandırmak, ruhumuzun abidelerini orada dikmek için gözlerini kırpmadan o güzel vatanımızı terk ederek oralara gittiler. Geçende gelen bazı arkadaşlara sordum: “Sen kaç senedir yurt dışındasın?” Biri dedi, “Ben onbeş senedir.” Diğeri dedi, “Ben on dört senedir; beş sene falan yerde kaldım, altı sene falan yerde kaldım, şimdi filan yerde…” Tatlı bir macera yaşamış gibi bana anlatıyordu. Ben bir yönüyle duygulandım ama o meseleyi öyle resmediyordu ki, böyle mecburî vazifesini yapıyormuş, Bedir’e çıkıyormuş, Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile beraber hicrete yönelmiş gibi, yaptığı şeyleri ciddi bir vicdan inşirahı içinde anlatıyordu.

*O ilkler ihtiyarî hicretler yaptılar. Bir yönüyle Sahabenin yolunda yürüdü, onların arkasında yerlerini aldılar. Tabakat kitapları -ihtilaflı da olsa- Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ruhunun ufkuna yürüdüğünde yüz bin sahabenin mevcut olduğunu kaydediyorlar. İbn Hacer El-İsabe isimli eserinde on bin insandan bahsediyor ama o günkü toplum telakkileri açısından kadın ve çocukların pek çoğunun bu rakama dâhil edilmemiş olacağını hesaba katmak lazım. Yine tarihçilerin tesbitlerine göre Baki’-i Garkad gibi Medine mezarlarında on bin sahabe bulunuyor. Bu demektir ki yaklaşık doksan bin insan dünyanın değişik yerlerine Din-i Mübin-i İslam’ı anlatmak üzere çıkmış ve bir daha geri dönmemiş. Onlar ihtiyarî hicret kahramanları olarak mübarek dinlerini, değerli kültürlerini ve dinî düşüncelerini birer abide şeklinde değişik yerlerde dikmek için adeta yarış yapmışlar.

Hizmet’in önünü kesmek için milyonlarca para döktüren, münafıklar kiralayan, yalancı davalar açtıran yönsüzler…

*Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır:

وَمَنْ يُهَاجِرْ فِي سَبِيلِ اللّهِ يَجِدْ فِي الْأَرْضِ مُرَاغَمًا كَثِيرًا وَسَعَةً وَمَنْ يَخْرُجْ مِنْ بَيْتِهِ مُهَاجِرًا إِلَى اللّهِ وَرَسُولِهِ ثُمَّ يُدْرِكْهُ الْمَوْتُ فَقَدْ وَقَعَ أَجْرُهُ عَلَى اللّهِ وَكَانَ اللّهُ غَفُورًا رَحِيمًا

“Kim Allah yolunda hicret ederse, yeryüzünde gidecek, barınacak birçok yer ve genişlik bulacaktır. Kim evinden Allah rızası için ve Rasûlullah’ın yolu deyip ayrılır da yolda ölecek olursa onun mükâfatı Allah’a aittir. Allah gafurdur, rahimdir (affı, merhamet ve ihsanı boldur).” (Nisâ, 4/100)

*Dünyanın dört bir yanına açılmış sizin arkadaşlarınız. Fakat çekemeyen hasûdlar -mübalağa kipiyle ifade ediyorum çünkü onlara hâsid değil dense dense hasûd denir- dünyanın her tarafında bu açılımı ve bu hareketi kösteklemek için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. Binlerce talebeye ihtiyarî olarak kendi dilimizin öğretilmesini, kendi kültür değerlerimizin tanıtılmasını, bu toplumla kaynaşılıp çok ciddi, inandırıcı, sevdirici bir entegrasyon sergilenmesini hazmedemediklerinden dolayı, bir kısım münafıklara dünya kadar para yağdırarak, “Aman orada da bu işi, bu düzeni bozun!” diyorlar. Bu işi yapsa yapsa ancak şeytan yapar. Dinî ve millî mefkûremizin intişarı adına, evrensel değerlerin bayraklaştırılması adına hizmet eden böyle bir harekete karşı, böylesine tonlarla, milyonlarca para döktürme, yalancı avukatlar bulma, yalancı davalar açtırma, karalama gayreti içinde bulunma, zannediyorum bugüne kadarki profesyonelliğiyle o şeytanın bile yapacağı iş değildir. Çünkü şeytan diyor ki, “Sağdan gelirim, soldan gelirim, önden gelirim, arkadan gelirim, alttan gelirim, üstten gelirim!” Vallahi bunlar, o altı cihetin de dışında başka yönlerden geliyorlar. Yönsüzlük yönlerini bile değerlendiriyorlar. Yönsüzler!..

İmanlarından ve Mefkûrelerinden Dolayı Zulme Maruz Kalan Cebrî Muhacirler

*Bir dönemde ihtiyarî hicret tevakkufa mı uğradı, yoksa açılımda biraz rölanti mi oldu, ne olduysa, Allah (celle celaluhu) adeta “Ben sizi kendi ülkenizde bir kısım zalimlere tokatlatmak suretiyle, bu defa hicrete zorlayacak, cebrî hicrete sevk edeceğim!” dedi. Şimdi bir yönüyle cebrî hicret dönemi yaşanıyor. Mesela bir kısım iş adamları böyle bir hicrete açıldılar. Hangi iş adamları? “Niye burs verdin?” diye yazıhanesine baskın yapılan işadamları. Kardeşleri, bacıları, anaları, ablaları “Niye burs verdiniz? Neden kurban topladınız? Neden dünyanın dört bir yanına yardım ettiniz?” diye sorgulanan işadamları. Onlara zulmedenler adeta şöyle diyorlar: Neden bizim yapmadığımız şeyleri yaptınız? Bizde haset duygusunu, hainlik hissini tetiklediniz. Siz bu işi yaptınız; oysaki bunu yapmasaydınız, gül gibi geçinip gidiyorduk. Âlem bize insan nazarıyla bakıyordu siz olmasaydınız. Sizin yaptığınız bu hizmetler karşısında izafiyet perspektifiyle bizler aşağıya düştük. Bu aşağılaşma altında ezildik, bunu onur meselesi yaptık. Dolayısıyla sizi burada iflah etmeyecek, size aman vermeyecek ve cadı avlarıyla hepinizi birer birer ezeceğiz.

*Allah’ın her günü, burs vermiş, kurban toplamış, Gazze’ye kadar, muhtaç yerlere yardım götürmüş, oralarda o insanları desteklemiş en olumlu hizmet müesseselerini mercek altına almak suretiyle, onları yok etmek için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. Kendi ülkelerinde fitneye maruz kalan, baskıya uğrayan, yazıhaneleri basılan, müesseselerine kıyımcılar tayin edilmek suretiyle baskı altına alınan insanlar da Kur’an’ın işaretine binaen hicret ediyorlar. Zira şöyle buyuruyor Cenâb-ı Hak:

ثُمَّ إِنَّ رَبَّكَ لِلَّذِينَ هَاجَرُوا مِنْ بَعْدِ مَا فُتِنُوا ثُمَّ جَاهَدُوا وَصَبَرُوا إِنَّ رَبَّكَ مِنْ بَعْدِهَا لَغَفُورٌ رَحِيمٌ

“Buna karşılık, şüphesiz ki senin Rabbin, imanlarından dolayı mihnet ve işkenceye, zulme ve baskıya maruz kalan ve nihayet hicret eden, ardından Allah yolunda mücahede eden, çalışıp didinen ve sabredenlerle beraberdir. Evet, Rabbin, onların bütün bu güzel davranışlarına karşılık olarak elbette günahları çok bağışlayandır, (bilhassa mü’min kullarına karşı) hususî merhameti pek bol olandır.” (Nahl, 16/110)

*Fitneye, belaya, tazyike maruz kaldıktan sonra hicret eden o babayiğitler var ya?!. Hani siz isterseniz onlara “kaçtı” deyin. Onlar, hicret ettiler; biraz durdu, orada zemin oluşturdular; sonra o insanlara karşı müspet manada bir mücahede ile kendilerini ifade ettiler. Müspet manada mücahede neydi? İnsanlarla Allah arasındaki engelleri bertaraf ederek, güzelliklerle o insanların buluşturulmasını sağlamak. Allah’la gönüllerin buluşturulmasını sağlamak. İşte cebri hicrete sevk olunan bahtiyarlar bunu yaptılar, yapıyorlar. Binaenaleyh, dünkü ihtiyarî mühacirler ne ise, Allah’n izni ve inayetiyle bugünkü cebrî muhacirler de öyledir.

İnsanın fiyatı olsa olsa Allah’ın rızasıdır; o Cennet’e de satılsa, ucuza gitmiş sayılır!..

*Acaba isteseydim ben de kendim için bir çardak yapamaz mıydım? O kadar eşek değilim; ben de yapabilirdim bir tane. Elin âlemin saraylar yapmasına, villalar yapmasına, yatlar yapmasına, filolar oluşturmasına karşılık, sen de yapabilirdin. Ama Allah vardı, her şeyi görüyordu. Varsın Allah’tan korkmayanlar, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ı tanımayanlar, tarihinden kopmuş kopuklar bu türlü mesâvîyi irtikâp ededursunlar. Siz doğru bildiğiniz yolda, günde kırk defa tekrar ettiğiniz “Allahım bizi sırat-ı müstakime hidayet eyle!” ahd ü peymanına sadakat içinde yürüyeceksiniz. “Allahım bizi o ölçüde sırat-ı müstakimden ayırma; dinimize, diyanetimize, millî mefkûremize, vatan duygumuza hizmetten bizi bir an dûr eyleme. Bizi sabitkadem kıl; ister ihtiyarî muhacirler olarak, ister cebrî muhacirler olarak, bizi bir yerlere sürmüşsen, oralarda rantabl olmayı hepimize lütfeyle!..” diyecek ve yürüyeceksiniz.

*Hizmetlerini belli bir dünyevî menfaat ve çıkara bağlamış insanların kendi milletlerine faydalı olduğu hiç görülmemiştir. Parayla, villayla, yatlarla, gemilerle peylenebilen, alınıp satılan kimselerle insanlığa kalıcı hiçbir hayır armağan edilememiştir. Aslında, ahsen-i takvim üzere yaratılan insanın fiyatı, öyle bir yalı, bir yat, bir filo olmamalı. Bunlar meşru dairede ve yine O’nun yolunda kullanılmak istikametinde elde ediliyorsa bir ölçüde kıymetlidir, yoksa bunların insana bedel olabilmesi asla söz konusu değildir.

Yeryüzünü bize zindan etseler ve dünyamızı cehenneme çevirseler de değer!..

*O babayiğitlerden bir tanesi 91 yaşında. Tevkif edip zindana götürmek için evini basıyorlar. Felç olmuş yatakta yatıyor. Ben de kendisini elli senedir tanıyorum. O Erzurum’un en zenginlerinden birisiydi. Dört beş yerde apartman gibi evi vardı. O evlerde belki bir iki defa Kıtmir de yemek yedi, çay içti. O günden itibaren bütün varlığını o yolda sarf etti; okul yaptı, yurt yaptı, pansiyon yaptı. Kendisiyle yapılan bir televizyon programında ağlayarak şöyle diyordu: “Kala kala sadece içinde oturduğum şu kulübe gibi ev kaldı!” Allah seni o yüksek ruhunla Hazreti Muhammed Mustafa’ya komşu etsin inşaallah. (Amin)

*Varsın zalimler, Hitler’in SS’leri senin evini bassın, yataktayken bile senin hakkında tevkif kararları kessin!.. Değil mi ki nezd-i ulûhiyette Allah sana bir sultanlık bahşetmiş. Yaptığını yapmışsın Allah için!.. Elinden tutulacak kimselerin elinden tutmuşsun; okuma imkânı olmayan kimselere burs vermişsin; değişik yerlerde okul yapmaya omuz vermişsin. Dünyanın dört bir yanına açılma mevzuunda babayiğitlerle beraber olmuşsun. Tenâfüs ruhuyla, onlardan geri kalmamak için sen de bir yarış atı gibi koşmuşsun… Vallahi yapacak bir şey kalmamış artık! Senin için diyecek bir söz de yoktur! Ben seninle beraber Huzur-u Risaletpenâhi’de haşrolduğum zaman, büyüklüğün karşısında iki büklüm olup eğileceğim.

*Varacağımız yer Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın huzuru ise, ulaşacağımız hedef Allah’ın cemal-i bâkemâlini müşahede etmek, öyle kendinden geçmek ve O’nun hoşnutluğuna ermekse, bütün dünyayı bize zindan etseler, öyle bir mükâfat için değer.

*Varsın bizim dünyamızı cehenneme çevirsinler! Varsın eşkıyalar gibi -eşkıyalar varken- takip etsinler! Varsın evlere baskınlar yapsınlar! Varsın mübarek kadınları, gençleri, kızları rencide etsinler; kafirin yapmadığını yapsınlar, Haçlıların bile yapmadığını yapsınlar!.. Bunların hepsi geldiği gibi gider, bunları yapanlar da kendilerine eder.