Posts Tagged ‘büyü’

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: FİTNE POTASI

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

“Lebid b. A’sam adında bir Yahudi, Fahr-i Kâinat Efendimiz’e (sallâllahu aleyhi ve sellem) büyü yaptırmış, yapılan bu büyü sebebiyle de Aleyhissalâtu Vesselâm Efendimiz bir müddet kendilerinde rahatsızlık hissetmişlerdi. Allah Teâlâ bu durumu kendisine bildirince Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem) Hazreti Ali Efendimiz’den (radıyallâhu anh) büyünün yapıldığı malzemeleri, bildirilen yerden alıp gelmesini istedi. Nihayetinde getirilen malzemelere Felâk ve Nas surelerini okuyan Fahr-i Âlem Efendimiz Allah’ın izni ve inayetiyle bu büyüden kurtulmuş oldular.”

Hadisenin biz inananları intibaha getirici, inzar ve ihzar edici pek çok telmihleri tespit edilip sıralanabilir. Fakat bütün bunlardan belki de daha önemlisi, bu hadisenin akabinde Hazreti Aişe Validemiz (radıyallâhu anha) ile Rasulûllah Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem) arasında vuku bulan şu muhaveredir;

“Hazreti Aişe (radıyallâhu anha):

–‘Ey Allah’ın Resulü! Bu sihirbazın yaptığı işi herkese duyursan da, herkes böyle kötü kimseleri tanısa, daha iyi olmaz mı?’ dedi.

Hz. Peygamber (sallâllahu aleyhi ve sellem) ise:

–‘Allah beni bunların şerrinden kurtardı. Bu yapılan kötü işi yayarak, insanların aklına benzer, kötülükleri yapma düşüncesini getirmek istemem.”[1]

Aleyhissalâtu Vesselam Efendimiz nübüvvet nuru ile, bu hadisenin menhus çehresinde gizli olan “büyüyüp bir fitne unsuru olma” potansiyelini görmüş ve bu hadisenin, şer cephesinin kendi adlarına kullanabilecekleri bir argüman olmasının önünü almışlardır. Zira fitne; gemi azıya almış bir at gibidir. Nasıl ki onu durduracak tek güç çatlayıp ölmesidir; aynen öyle de fitneye maruz kalmış bir toplumun da göreceği gün, ciğerlerinin genişliğiyle doğru orantılıdır. Bir yolu bulunup da önü alınmazsa şayet, bir yerde yıkılıp kalması mukadderdir. “Böylesi bir toplumsal çalkantı; hak ve hukuka saygının saygın bir haslet olarak kabul edildiği toplumlarda, bir tüyün yere düşmesi gibi yumuşak bir geçiş şeklinde cereyan ederken”[2] adalet kurumlarının itibar törpüsü olarak kullanıldığı toplumlarda ise önüne çıkan hiç kimseye masum-günahkâr, mazlum-zalim ayrımı yapmayan bir heyelan tesiri icra eder. Fahr-i Kâinat Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem) Ebu Hureyre’nin (radıyallâhu anh) rivayet ettiği bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktalar:

أَنَّ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ:

 بَادِرُوا بِالْأَعْمَالِ فِتَنًا كَقِطَعِ اللَّيْلِ الْمُظْلِمِ، يُصْبِحُ الرَّجُلُ مُؤْمِنًا وَيُمْسِي كَافِرًا، أَوْ يُمْسِي مُؤْمِنًا وَيُصْبِحُ كَافِرًا، يَبِيعُ دِينَهُ بِعَرَضٍ مِنَ الدُّنْيَا

“Karanlık gecenin parçaları gibi olan fitnelere (maruz kalmazdan evvel, salih) amellerde birbirinizle yarışın! O fitnelerde, kişi mü’min olarak sabahlar, kâfir olarak akşama erer. Yahut kişi mü’min olarak akşamlar, kâfir olarak sabaha erer ve dinini de dünyalık bir meta karşılığında satar.”[3]

***

Öncelikle; böyle bir dönemde cereyan eden hadiselerin zeminini tavsif etme adına “karanlık bir gece” teşbihinin tercih edilmesi son derece manidardır. Zira mehtapsız bir gecede, yani gözün gözü görmediği bir ortamda, kişinin attığı herhangi bir adımın dünyevi açıdan onu ölümün eşiğine getiren bir adım olma ihtimali ne kadar yüksek ise, ahireti adına da hüsranlar yaşatacak bir adım olma ihtimali o denli yüksektir.

Öte yandan, mezkûr hadis-i şerifin iki farklı yaklaşımla sona erdiği görülmektedir.

Rivayetlerin ilki; “O fitnede oturan, ayakta durandan hayırlıdır. Yürüyen koşandan hayırlıdır. Öyleyse yaylarınızı kırın, kirişlerinizi parçalayın, kılıçlarınızı da taşa vurun. Sizden birinin evine girerlerse Hazreti Âdem’in iki oğlundan hayırlısı olsun (ölen olsun, öldüren değil)”[4] şeklinde sona ererken:

Bir diğer hadis-i şerifte ise; “Ancak Allah’ın kalbini ilimle ihya ettiği kimseler müstesna.”[5] buyurularak, ilim ehli insanların, Allah’ın onlara lütfettiği bu nur ile yollarını bulacakları ifade olunmaktadır. “Hadiste geçen ‘Allah’ın ilim ile ihya ettikleri müstesna’ tabiri, bu irtidatların asıl sebebinin cehalet olduğu hususunu da nazara vermektedir. Keza: ‘Dini fiilen tatbik etmede acele davranın..’ kaydı da fitnenin çıkış sebebinin dindeki gevşeklik olduğunu, fiilen, ciddî şekilde tatbik eden fertlere fitnenin zarar vermeyeceğini ifade etmektedir.”[6]

Öte yandan; hadis-i şerifteki bu iki farklı bitiş şu şekilde te’vil olunabilir: Böyle ifritten bir dönemde, hakkı batıldan tefrik etme mevzuunun, Allah’ın kalblerini ilimle aydınlattığı kullarının varlığına vabeste olduğu böyle bir hengâmda, farklı hadiseler arasındaki irtibatı bulup çıkarıp oradan hak olana yürüme ilim ve istidadından mahrum olan avam insanlar, bu aydınlık kalblerin yaydığı ışığın altında toplanmalıdırlar. Yani onların dili ve dilekleriyle konuşmalı, sakındırdığı şeylerden uzak durma noktasında hassas davranmalıdırlar. Zira böylesi kara ruhların ve karanlıkların çepeçevre kuşattığı bir ummanda, sahili bulmak ancak deniz feneri gibi ışıklar saçıp yol gösteren hak dostlarına ittiba ile mümkündür.

Başka bir açıdan da şu husus ifade edilebilir: Böylesi bir fitne döneminde Allah’ın kendisine ilim verdiği insanlar, avam-ı nas gibi bir köşeye çekilip kendini ve kendi menfaatlerini kurtarma derdine düşemezler, düşmemelidirler. Karanlıklardan bahsedilen bir hadis-i şerifte, Fahr-i Âlem Efendimiz “Allah’ın kalbini ilimle aydınlattığı kimseler” diye ilim sahiplerini nazara veriyorsa şayet, bunun o ilim sahipleri için ifade ettiği mana; “sizler öyle bir dönemde avam halk gibi kendinizi kurtarma derdine düşmeyin, ‘hele bugünler bir geçsin’ fırsatçılığına meydan vermeyin, size lütfedilen bu ışıkla insanları hakka ve hakikate taşıyan rehberler olun!” demek olur. Eğer böyle bir dönemde ilim sahipleri ellerine tutuşturulan bu ışığı sadece kendi menfaatlerine giden yolu aydınlatma adına kullanma basitliğine düşecek olurlarsa; bunun fırtınaya karşı mumla yürümekten farkı olmayacaktır. Zira kendisine verilen bu nurla insanlara faydalı olmadığı için, o nur sinesinden sökülüp alınacak, nimetin hakkını verememenin ötesinde, el uzatabilecekken yok olup gitmesine sebep olduğu insanların vebalini de sırtlanacaktır.

Bizler millet olarak böylesi kara ruhların kendi ziftlerini etrafa saçtığı bir dönemin mağdurlarıyız. Hakkın ve mazlumun yanında yer almanın külfetine katlanıp bunun bahtiyarlığını yaşayanlar olduğu gibi; avamıyla ve âlim geçineniyle zulmedenlerin arkasında saf tutma rahatlığına aldanmış, ruhen bedbaht olanlarımız da var. Âlim olma makamını kimseye bırakmayanların o makamın hakkını veremediği bir dönemde, avamın sergileyeceği tavra bakmanın çok da lüzumu yoktur. Ne var ki; yaptıklarının da, yapabilecekken “aman sende”ciliğe kurban verdiklerinin de hesabını vereceğini bilen bir insanın, bir an önce kendisini sürükleyen bu selden kurtulması ve kaçırdıklarını telafi etme yolunu tutması, kurtuluşu adına tek çıkar yoldur. Hazreti Ömer Efendimiz’e (radıyallâhu anh) ait olduğu söylenen hikmetli bir sözde bu hakikat şiirsel bir üslup ile çok hoş ifade edilmiş:  

لَا تَأْس على ما فات   إلا لِتَجْتَهد فيما هو آت

Yani “Gayret etmenle geri gelebilecek olan fırsatları kaçırmış olman, seni üzüntüye sevk etmesin.”

Bu Dönemin Mağdur ve Mazlumlarından Beklenen Duruş

Gadre ve zulme maruz kalan insanlara yakışan duruş ise, Ebu Davud’da zikredilen hadis-i şerifin ahirinde beyan olunmaktadır. “Sizden birinin evine girerlerse Hazreti Âdem’in iki oğlundan hayırlısı olsun (ölen olsun, öldüren değil)”. Zira hakkın meftunu inanan insan asla anarşi, kaos ve keşmekeşliğe meydan vermez, buna tevessül etmez. Bu manada bir mü’min duruşu ise, Hazreti Ali Efendimiz’in beyanlarında şöyle ifadesini bulmaktadır:

كُنْ كَا لزَّهْرَةِ التي تُعطي عِطْرَها حتي لليد التي تستحقها

“Sen, kendisini koparan elde, kokusunu bırakan çiçek gibi ol!..”

Unutmamak gerekir ki; Hakiki bir mümin için, emanet, sadakat ve adaletle anılan aziz bir mazlum olmanın kazandırdıkları; yalan, iftira, bühtan, rüşvet, iltimas ve zulümle anılan zelil bir sultan olmanın kazandırdıklarından bin kat daha onurlu, bin kat daha asildir.

 Sefa Salman

[1]. Bkz. Buhârî, tıbb 47, 49, 50; bed’u’l-halk 11; cizye 14; edeb 56; daavât 58; Müslim, selâm 43;

    İbn Mâce, tıbb 45; Ahmet b. Hanbel, el-Müsned, 6/57, 63-64,

[2]. M. Fethullah Gülen, Huzur Varidatı

[3]. Sahih-i Müslim, İman, 186.

[4].  Ebu Davud, Fiten 2, (4259, 4262); Tirmizî, Fiten 33, (2205)

[5]. Ramûzu’l-Ehadis s. 299, 3722

[6]. İbrahim Canan, Kütüb-ü Sitte Tercüme ve Şerhi

Bamteli: RABBİMİZE SIĞINIYORUZ!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde özellikle şu konular üzerinde duruyor:

Allahım, asırlardan beri ağlayan Müslümanların yüzlerini güldür!..

*Allah’a güvenen, sa’ye sarılan, hikmete râm olan mutlaka zaferyâb olur. Burada olmasa orada olur.. can hulkuma girdiği zaman, kabre girdiği zaman olur.. ötede olur.

*Nefsinden emin olan, kendi emniyetini yitirmiş demektir; emin olmamak lazım. Hazreti Pir’in ifadesiyle, nefs-i emmâre pılını pırtısını toplayıp gittiği zaman bile vazifesini âsâba devrediyor; onlarla da aynı fonksiyon eda ediliyor; şeytanın aynı madikleri insan için yine söz konusu olabiliyor. Bu açıdan taleplerimizin ne ölçüde nefs-i emmâreden azade olduğunu bilememekle beraber, her şeye rağmen istiyoruz ki: İki üç asırdan beri ağlayan Müslümanların yüzü gülsün. Hususiyle yutkunup duran ve sineleri ızdırap içinde kıvranıp duran Müslümanlar, o sıkıntıdan, ızdıraptan, kalaktan, heymandan sıyrılıversinler!.. O’nun rahmetinin vüs’atine ve fazlının enginliğine güvenerek bunu istiyoruz. Şu kadar var ki, istediklerimizi isterken, “Allahım Senin muradın!..” demeyi de ihmal etmemek lazım.

*Kendini yüce mefkûreyi ikâmeye adamış insanların nazarında başka en önemli şeylerin bile sinek kanadı kadar kıymeti yoktur. Cenâb-ı Allah’ın rızası, Rıdvan’ı, rü’yeti ve vadettiği ebedi saadet karşısında -Hazreti Pîr’in de Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’den nakille ifade ettiği gibi- dünyanın sinek kanadı kadar kıymeti yoksa şayet, kendini bu işe adamış insanların nazarında da dünya ve mafihanın bir sinek kanadı kadar kıymeti olmamalıdır.

*“Hikmet-i dünya ve mâ fîhâ bilen ârif değil / Ârif oldur bilmeye dünya ve mâ fîhâ nedir.” (Fuzuli)

*Âlemi nasıl bilirsin? Kendin gibi!.. Dünyaya perestiş eden insanlar, sizin bu koşmalarınızı da o türlü şeylerin arkasından koşma gibi değerlendirebilirler. Sizi de kendileri gibi görebilirler. “Acaba -şimdi değilse bile gelecekte- bunların da sarayda, saraycıkta, gemide, gemicikte, villada gözleri var mı?” diye düşünebilirler. Cahildir onlar, mazur görün onları. Onlar için de hidayet dilek ve temennisinden dûr olmayın.

Keramet Sahibi Değil İstikamet Eri Olmaktır Marifet!..

*Hiç kimse gönlünüze girdiğinde ayakta kalacağı endişesine kapılmamalı. Mutlaka orada herkesin bir sandalyesi, bir koltuğu olmalı; geldiğinde gönlünüzde kendine bir yer bulmalı. Bu fiilî bir duadır. Cenâb-ı Allah onu fiilî bir dua kabul buyurur. Bakarsınız, bütün bütün istidadı körelmemiş insanlar, sağda-solda yalpa yapsalar bile, patikalarda yürüseler bile, dağ-dere-tepe düşe kalka emekleseler bile, bir gün döner gelir, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) güzergâhında yürümeye dururlar.

*Önemli olan bizim o güzergâhta yürümeyi devam ettirmemizdir. Küçük bir zikzak çizme, yolun kenarına gitme, bazen patikada yürüme, bazen trafiğe göre yürünmeyecek yerde yürüme, başkalarının kafalarında tereddüt hâsıl eder. İstikamet çok önemli bir faktördür. Sadakat Allah kapısında çok önemli bir faktördür, fakat bunların en önemli, en inandırıcı referansı devam ve temadîdir. Bu, o istikamet içinde yürümekten daha önemlidir. Çünkü bu halinizle kimseyi aldatmamış olursunuz.

*Bir gün uçuyor gibi olabilirsiniz.. gidip Kâbe’yi tavaf ediyor olabilirsiniz.. Ravza-yı Tahire’ye yüz sürebilirsiniz.. yüreğiniz İnsanlığın İftihar Tablosu’nun aşk u heyecanıyla çarpabilir. Fakat bir yerde bir avuçluk bir hırsızlık yaparsanız, o ölçüde bir rüşvete girerseniz ve halk nazarında o ölçüde bir itibar kaybına uğrarsanız, o güne kadar yaptığınız bütün güzellikler gümbür gümbür yıkılır. Ve ne yaparsınız siz? Kendi düşünce ve inanç dünyanıza itimadı yıkmış olursunuz.

*Mü’min yeryüzünde emniyet ve güvenin teminatçısıdır. İnsanlığın İftihar Tablosu, emniyet ve güven telkin edenlerin en başta geleni, zirve emniyet ve güven telkin edenidir. Bundan dolayıdır ki nübüvvetle serfiraz kılınmadan evvel de O’na Muhammedü’l-Emin diyorlardı (sallallâhu aleyhi ve sellem). Kırk yaşına kadar, adından daha çok dillere pelesenk edilen unvan “Muhammedü’l-Emin” idi. O emniyetiydi ki, ilk başta Hazreti Sıddık’lar için referans oldu.

*Üzerinize gelindikçe, metafizik geriliminizi bir kat daha artırmak düşer size. Bazı şeylerde geç kalmışız, ahesterevlik etmişiz. Tizreftar olmamız lazımmış ayağa paçayı, eteği dolaştırmadan; bu da mantığın, teyakkuzun, temkinin gereğidir.

*İhmal ettiğimiz şeyler olmuş bugüne kadar, bu mâfâtı telafi için herhalde hızımızı artırmamız, vitesi değiştirmemiz lazım. Bunu yaparken de tedbir ü temkinde kusur etmememiz lazım. Kimseyi rahatsız etmeme, başkalarını gıpta ve hasede sevk etmeme, elin-âlemin farklı düşüncelerine karşı savaş ilan etmeme konularında çok dikkatli davranarak, elden geldiğince güzergâh emniyetini tehlikeye atmadan vitesi ikiye katlamak lazım. İşte birbirine zıt gibi görünen bu iki hususu at başı götürürseniz, Allah’ın izni ve inayetiyle, kimse size ilişemeyecektir.

*Kim Allah içinse, Allah (celle celaluhu) onları kendi başlarına, yapayalnız bırakmaz. “Allah bize kâfidir. Allah bize yeter!” mülahazalarına sığınarak, sa’ye sarıl; gayretten, cehdden, aksiyondan geri durma!.. Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol!.. Yaptığın her şeyin altı dolu olsun, mantıkla çelişmesin, hissiyât-ı insaniyeye mütenakız düşmesin, insani değerlerle mütenakız hale gelmesin.. hikmet odur!.. Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol!..

Afakî ve Enfüsî Şerler, İnsî ve Cinnî Şerirler

Soru: Muhterem efendim! Kur’an-ı Kerîm afakî ve enfüsî şerlere, insî ve cinnî şerirlere dikkat çekip onlara karşı istiâze emriyle hitama eriyor. Afakî mi enfüsî mi hangi şer, insî mi cinnî mi hangi şerîr daha tehlikelidir?

*İhlâs sûre-i celilesi, Cenâb-ı Hakk’ın lâzım-ı Zâtiyesi olan sıfât-ı kemal ile tavsifi ve Zâtına münâfî noksan sıfatlardan da tenzihi ifade etmesi açısından tevhid-i ulûhiyeti takrir eder. Kâfirûn sûresi ise, ibadet ve perestişin ancak ve ancak şerîk ve nazîri bulunmayan Allah’a mahsus olmasını ifade etmesi açısından tevhid-i ubûdiyeti takrir eylemektedir.

*Felak ve Nâs sûrelerinin ikisine birden “Muavvizeteyn” denilir; bu ifade “Allah’a sığınmayı gösteren, O’na iltica ettiren, Hakk’a sığınmaya vesile, kendisiyle Rabb’e istiâze edilen” iki sûre demektir. Bu sûrelerde Allah Teâlâ, görünen ve görünmeyen, bilinen ve bilinmeyen, afakî ve enfüsî, insî ve cinnî bütün korkunç ve zararlı şeylerden kendisine sığınmamızı emretmiştir.

*Felak Sûresi

قُلْ أَعُوذُ بِرَبِّ الْفَلَقِ مِنْ شَرِّ مَا خَلَقَ وَمِنْ شَرِّ غَاسِقٍ إِذَا وَقَبَ وَمِنْ شَرِّ النَّفَّاثَاتِ فِي الْعُقَدِ وَمِنْ شَرِّ حَاسِدٍ إِذَا حَسَدَ

“De ki: Sığınırım şafak vaktinin Rabbine: Yarattığı şeylerin şerrinden, karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden, düğümlere üfleyip büyü yapan büyücü kadınların şerrinden ve haset ettiği zaman hasetçinin şerrinden.”

Büyü ve Nazara Karşı Felak ve Nas Sureleri

*Ehl-i Sünnet âlimlerine göre, sihir bir gerçektir ve onun bazı türlerinin fizikî dünyaya tesirleri de söz konusudur; ancak bu tesir sihirbazın değil, onun sebepleri yerine getirmesi neticesinde Allah’ın yarattığı bir tesirdir. Buhârî ve Müslim gibi sahih hadis kitaplarında, Allah Rasûlü’ne de (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) büyü yapıldığından bahsedilir; böylelikle meselenin olabilirliği vurgulanmış ve ondan kurtulmanın çaresi gösterilmiştir. Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendisine büyü yapıldığının farkına varınca dua etmiş ve Cenâb-ı Allah’tan şifa dilemişti. Çok geçmeden Hazreti Cibrîl ve Mikâil (aleyhimesselam) gelerek işin hakikatini Efendimiz’e haber vermiş; Allah Rasûlü’nden alınan bir tarak saç-sakal ile hurma çiçeği kullanılarak Lebîd İbn-i A’sam tarafından yapılan büyünün Zervan kuyusuna atıldığını söylemişlerdi. Rasûl-ü Ekrem, bazı ashâbıyla beraber o kuyuya gitmiş ve kuyuyu kapatmışlardı. Hazreti Aişe, “Ya Rasûlallah, sihri çıkardınız mı?” diye sorunca Efendimiz, “Hayır çıkarmadım. O sihri çıkarıp çözmekle halk arasında sihrin şuyû bulmasından endişe ettim.” buyurmuş; Cenâb-ı Hakk’ın, kendisine şifa verdiğini ve şifa bulmak için illâ sihri çözmek gerekmediğini belirtmişti. (Buhari, Tıbb 47,49,50, Nesai, Tahrim 20)

*Osmanlıca ifadesiyle “isabet-i ayn”, yani (göz değmesi) vardır ve vâkidir. Bazı insanların gözü, baktığı şeye büyük bir hasret ve iştiyakla bakar; erişilmesi güç bir mazhariyet ve nâiliyet hissiyle nazar eder. Böyle derin hasret ve arzu ile bakışlardan sonra bakılan o şeyde bir arıza meydana gelebilir, bir rahatsızlık söz konusu olabilir. Buna isabet-i ayn, yahut göz değmesi denir. Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), nazarın hak olduğunu bildirdiği bir hadis-i şerifinde, “Nazar deveyi kazana, insanı mezara girdirir.” buyurmuşlardır.

*Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) nazar değmesine karşı, Âyetü’l-Kürsî’yi, İhlâs, Felak ve Nâs sûrelerini okumuş, Ashabına da bunları okumalarını tavsiye buyurmuştur. Ayrıca meşâyih ve ehl-i keşf, nazarın etkisinden korunmak veya nazar isabet etmiş ise kurtulmak için Kalem Sûresi’nin 51. ve 52. âyetlerinin okunmasını tavsiye etmişlerdir. Kalem Sûresi’nde, zikri geçen âyetlerin metni ve anlamı şöyledir:

وَإِنْ يَكَادُ الَّذِينَ كَفَرُوا لَيُزْلِقُونَكَ بِأَبْصَارِهِمْ لَمَّا سَمِعُوا الذِّكْرَ وَيَقُولُونَ إِنَّهُ لَمَجْنُونٌ وَمَا هُوَ إِلَّا ذِكْرٌ لِلْعَالَمِينَ

“O kâfirler Zikr’i (Kur’ân’ı) işittikleri zaman, hırslarından neredeyse bakışlarıyla seni kaydıracak, âdeta gözleriyle yiyecekler! Ve o ‘delinin teki!’ derler. (Delilik nerede, o nerede! Kur’ân’ın hiç delilikle ilgisi mi olur?) Kur’ân olsa olsa, sadece bütün insanlara bir derstir.”

“Allah’ın yürüttüğünü kimse durduramaz!..”

*Termitler, kubbeler yaptığından dolayı, -eserlerine bakıp- onları gergedan sanan kimseler var. Yahu Allah yaptırıyor; termitin ne haddine?!. Termitin diğer türleri karıncalar yerin altında bir delik bulur başlarını sokarlarsa, sultanlık sayıyorlar; kendilerini ak sarayda mı, pembe sarayda mı, turuncu sarayda mı zannediyorlar! O termitlere gelince, Selçuklu kubbeleri gibi onlar kubbeler yapıyorlar. Termitin kubbesine bakan onu fil gibi görüyorsa, o kendi zavallı yanılgısına ağlasın. Biz katiyen inanıyor ve biliyoruz ki, Türkiye’deki on beş milyon insanın hepsi on sekiz saatini bu işe vererek aktif hale gelse, yine de Cenâb-ı Hakk’ın inayeti söz konusu olmadan dünyanın yüz yetmiş ülkesinde 1300 okul açılmaz. Vallahi açılmaz. Kültür lokalleri açılmaz.. yurtlar açılmaz.. pansiyonlar açılmaz.. televizyonlar açılmaz.. radyolar açılmaz.. gazeteler çıkmaz.. okuyucu elde edilemez. İnâyet-i ilahiye olmayınca olmaz.

*“Bu ölsün de bu iş bitsin!” diyorlar. Yanılıyorsunuz!.. Bir işi Allah sevk ve idare buyuruyorsa ve insanların ihsasları, daha doğrusu iç hamleleri diyebileceğimiz ihtisasları o Allah’ın meşiet-i sübhaniyesiyle ve irade-i sübhaniyesiyle oluyorsa, vallahi billahi tallahi onu kimse durduramaz. Onu Bizans da durduramaz, Pers de durduramaz.. Bizansça hareket edenler de durduramazlar, Persçe hareket edenler de durduramazlar, Allah’ın izniyle. Allah’ın yürüttüğünü kimse durduramaz!..

Vesvese Santrali “Lümme-i Şeytaniye” ve İstiâze

*Nâs Sûresi:

قُلْ أَعُوذُ بِرَبِّ النَّاسِ مَلِكِ النَّاسِ إِلَهِ النَّاسِ مِنْ شَرِّ الْوَسْوَاسِ الْخَنَّاسِ الَّذِي يُوَسْوِسُ فِي صُدُورِ النَّاسِ مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ

“De ki: Sığınırım insanların Rabbine, insanların yegâne Hükümdarına, insanların İlahına: O sinsi şeytanın şerrinden; o ki insanların kalblerine vesvese verir; o şeytan, cinlerden de olur, insanlardan da olur.”

*Şeytan, çok sinsi bir varlıktır. O, bu sinsiliğiyle şüphe ve desiselerini hiç sezdirmeden insanın içine atıverir. İşte bu mübarek âyetler, şeytanın bu sinsice işlerine karşı insanı uyarmaktadır. Kur’ân, hâdiseyi öyle bir üslûpla anlatmaktadır ki insan, onun seçtiği her kelimede bu sinsiliği ve bu esrarengizliği duyabilmektedir. Sûrenin bütün âyetlerinin sonu “s” ile bitmektedir ki bununla biraz da aliterasyon esprisi çerçevesinde şeytanın fısıltıları, vesvese ve fitneleri nazara verilmekte ve ona karşı insan uyarılmaktadır. Bundan anlaşılan da, şeytanın bütün gücü, silahı ve malzemesinin, sadece hile ve vesveseden ibaret olduğudur. O, her an insanın zayıf bir ânını yakalamaya ve bir çelme ile onun sırtını yere getirmeye çalışır. Tabiî böyle bir şeye azmettiği zaman, öncelikle sinsiliğin bin türlü tuzağını kullanarak kalbde ve kafada tahribat yapmayı ve insanı değişik zaaf noktalarından yakalayarak kendi sultası altına almayı planlar.

*İnsanda, ilhamı ve vahyi alabilecek, duyabilecek, “mehbit-i ilham-ı ilâhî”ye mukabil bir de şeytandan gelen şeyleri alabilecek “lümme-i şeytaniye” vardır. Bunlardan birincisi, din-i mübin-i İslâm’ın ruhuna uygun, insana ışık tutucu mahiyette ilhamlar, sünuhat, tulûat ve bütün bunların üstünde vahiy ve vahyin çeşitleri; diğeri ise insanı baştan çıkaracak, onun hayatını katıp karıştıracak şeytan vesveseleridir. Vesvese, lümme-i şeytaniyede, şeytanın müdahalesinin ve nefsi işlettirmesinin neticesinde meydana gelir.

*Diğer bir ifadeyle; “lümme-i şeytaniye”, şeytanın kendine mahsus topunu, tüfeğini, okunu çevirip, nişan aldığı mü’minin kalb merkezinde önemli bir noktadır… İnsan kalbinde bir bant gibi kayıt yapan, meleğin ilhamının geldiği santralin yanı başında bir de şeytanın yağdırdığı şüphe, tereddüt ve vesvese oklarına hedef olabilecek santral vardır. Bu, aynen aynanın şeffaf ve parlak yüzü ile siyah ve mat yüzünün bir arada bulunması gibidir.

*İnsî cinnî şeytanların ağlarına düşme, gereken tedbirleri almamak ve onların tuzaklarına karşı açık hale gelmekten kaynaklanır. Racîm olan şeytanın şerrinden Allah’a sığınmak kale kapılarını kapalı tutmak gibidir. Felak ve Nas Sureleri gibi sureler ve Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in talim buyurduğu istiâze duaları gibi niyazlarla Cenâb-ı Hakk’a sığınmak şeytanî ağlara takılmamanın ilk şartıdır.