Posts Tagged ‘benlik’

Kırık Testi: KENDİYLE YÜZLEŞMEDE PEYGAMBER UFKU (2)

Herkul | | KIRIK TESTI

Hazreti Safiyyullah’ın sergüzeştisi de zaman ve varoluş hususiyetleri mahfuz, iç murakabe ve Hak’la münasebette birbirini çağrıştırır mahiyettedir: Hakk’a müteveccih yaşama, en küçük kaymaları sukût etme olarak değerlendirme, hiç dinmeyen âh u vâh, basar ve basiretin sürekli O’na açılan kapı aralığında bulunması ve dilde hep Hû…

İnsanlık ruhunun rahm-ı mâderi صَلْصَالٍ كَالْفَخَّارِ – “Pişmiş çamur ve balçık”tan kainat kitabının cami bir fihristi olarak yaratılan, melâike-i kiramın kıblenüması olarak tebcil edilen, bu zîşuur kanun-i emrî ile madde birleşiminden var edilen Âdem Nebi, Hazreti Safiyyullah, bütün insanlık âleminin mükerrem ve muazzez babası.. nübüvvet silsilesinin neşv ü nemaya açık mümtaz çekirdeği.. semeredâr olmaya açık bir fidesi ve “ahsen-i takvîm”e mazhar tam bir mir’ât-ı mücellâ-i ilâhîydi. Farklı bir buuddaki bu ayine-i câmia, iç ve dış donanımıyla Hazreti İlm-i muhît, Kudret-i kâhire ve İrade-i bâhire’ye mücellâ bir ayine olmanın yanında kenz-i mahfinin de bir anahtarı konumundaydı. O’nun maddî ve manevî anatomisinin doğru okunup doğru tahlillere tabi tutulmasıyla açılacaktı erbâb-ı basirete ef’âl, âsâr, esmâ, sıfât, şuûn ve Zât-ı Baht kapıları. O’nu böyle okuyup böyle değerlendiren hüşyâr vicdanlar Hakk’a doğru uzayıp giden şehrâhta hiçbir yorgunluk hissetmeden hep yürüyeceklerdi, marifet, muhabbet ve zevk-i ruhânî diyerek o Mevcûd-u bîmisâl maiyyetine. Bu arada kalb menfezleri şeytânî sinyallere açık bir kısım tali’sizler de takılıp yollarda kalacaklardı ve öyle de oldu.

Bütün benî Âdem, mahiyetlerinde birer çekirdek olarak var edilen melekî ve şeytânî nüvelerle -irâde şart-ı âdî- bazen melekleri imrendirecek şekilde âlâ-i illiyyîn istikametinde kanat çırpacak, bazen de esfel-i sâfilînde ârâm edeceklerdi. Bu, büyüklerde bir sürçme ve zelle mahiyetinde; kalb kapıları kısmen de olsa şeytana açık ve onun güdümündekilerde ise ciddi sukûtlar şeklinde meydana gelecekti ve geldi. Büyük-küçük bu inhiraflar şimdiye kadar hep olagelmiştir; bundan sonra da bir kısım kalbzedelerde olmaya devam edecektir.

Âkif ifadesiyle, “Onun mahiyeti meleklerden de ulvîydi; avâlim onda pinhandı, cihanlar onda matvîydi” ama küçük bir sürçme diyeceğimiz zelle onun için de mukadderdi ki saffetini bulandırmayacak ölçüde ona çelmesi de söz konusu oldu. Ondaki bu muvakkat tekleme içtihadî olduğu için onun sevabı ikiden bire inmişti. Aslında o memnu meyveye el uzatmanın sebebi, iftar vakti sayılan bir i’lâmı tam belirleyememeydi; ama bundan dolayı Rabbi ona, bir mukarrabe edilecek şekliyle itap edecekti. Bir diğer yandan ise, fark edemediği iç ihtisaslarıyla, o çok mübarek meyveler verme zeminine itilmişti. Evet, Alvar İmamı’nın ifadesiyle: “Hakiki şecerenin hikmeti, dünyaya gele Muhammed Hazreti!” Fakat bunları Safiyyullah’a anlatmak çok kolay değildi. Bu itibarla da o ömür boyu bu zelleyi gözünde büyüttü de büyüttü ve Rabbine muhalefet etmiş olma hissiyle sürekli inleyip durdu.

Evet, bu mukarrab sima, yıllar ve yıllar boyu öyle bir mehâfet ve mehabet ruh haletiyle sızlanıp durdu ki, ona asla yürek dayanmazdı. O, senelerce başı önünde yaşadı; hiss-i hicapla, başını semaya kaldırmadı ve kalbinin sesi olarak sürekli “Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik; şayet bizi yarlıgayıp afv u keremine mazhar kılmazsan haybet ve hüsrana uğrayanlardan oluruz.” (Araf, 7/23) dedi inledi. Bu ne engin nefisle yüzleşme ve Hak’la münasebet hassasiyeti! Bu ne derin bir temkin ve teyakkuz ruh haleti!..

Onun bu yürek sızlamalarını dindiren, bir kısım zayıf kaynakların naklettiği şöyle bir husus da söz konusudur: O, günlerden bir gün ellerini kaldırıp “Allahım beni Habîb-i Edîb’in Hazreti Muhammed’e (aleyhissalâtü vesselam) bağışla!” diye niyaz etmişti. Buna karşılık mele-i a’lâdan gelen inşirah bahş nida: “Sen O’nu nereden biliyorsun?” Hazreti Safiyyullah’ın cevabı şöyle olmuştu:

Ben Cennet’ten uzaklaştırıldığımda dönüp içinden geçtiğim kapıya baktım; üzerinde ‘Lâilâhe illallah Muhammedun rasûlullah’ olduğunu gördüm; iki ismin yan yana olmasından O’nun, Sizin nezdinizdeki yerine hükmettim ve O’nun şefaatini vesile yaparak beni/bizi bağışlamanızı diledim.” Süleyman Çelebi, “Kâb-ı kavseyn” muhaveresinde bu hususu şöyle seslendirir: Zatıma mir’ât edindim zâtını / Bile yazdım adım ile adını.” Zaten bağışlanma konumundaydı; bu son sızlanışla da onu elde etmiş oluyordu.

Ebu’l-beşer küçük bir zelle karşısında kendiyle böyle yüzleşmiş ve hep رَبَّنَا ظَلَمْنَا  deyip inlemişti. Bilmem ki bu tavır, bu temkin, bu teyakkuz bize bir şey ifade ediyor mu?!. Etmiyorsa, cismaniyetimizin altında kalıp ezilmiş birer vicdanzede olduğumuz aşikâr demektir…

Peygamberler silsile-i zebercedinin mümtaz simalarından biri de Nûh Neciyyullah (aleyhisselam) idi. Bu yüce kamet seneler ve seneler boyu soluk soluğa koştu ve kavmini hep O’na çağırdı ve O’na iman etmelerini istedi. Bu uğurda hakaretlere uğradı, tehditler aldı ama o yılmadan, sürekli “Allah” dedi durdu. Buna karşılık küfür yobazları da boş durmuyorlardı; hem onu hem de çevresindeki bir avuç insanı alay mevzuu ediyor, ondan koparmaya çalışıyorlardı. Ne var ki bütün bu olumsuzluklar onu asla yıldıramıyor ve sindiremiyordu; aksine o daha bir metafizik gerilimle peygamberlik sorumluluğunu farklı versiyonlarla daha bir kararlılık içinde anlatmaya devam ediyor ve rapor veriyor gibi umumi durumu da Cenâb-ı Hakk’a arz ediyordu. Kur’an’ın değişik sûrelerinde bu hususlar üzerinde durulduğu gibi, Nûh sûre-i celilesi de icmâlen bu kutsal sergüzeştiyi gayet net olarak ortaya koymaktadır.

O her zaman sızlanan bir sesti.. sorumluluğunu yerine getirme hususunda bir beklentisizlik ve adanmıştık fedakarlığı içindeydi. O bu hissini de Kur’an ifadesiyle şöyle dillendirirdi: وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلاَّ عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ – “Ben bu hizmetimden ötürü sizden hiçbir ücret istemiyorum, benim ücretim Rabbü’l-âlemîn’e aittir.” (Şuara, 26/109) Böyle der, bir samimiyet ve istiğna tavrı sergilerdi ki, bu husus peygamberler yolunda olanların da olmazsa olmaz temel kuralıdır.

Evet, Hazreti Neciyyullah, o yüksek donanımını, engin ferasetini ve her nebinin hâssa-i gayr-ı müfârıkı olan fetânetini insanları Hakk’a çağrıda bir argüman olarak kullandı ve Allah teveccühünün dışında da hiçbir beklentiye girmedi; girmedi ve akla hayale gelmedik hakaretleri göğüsledi; yakışıksız tavırlar karşısında asla sarsılmadı. Aklı, dili, dudağı çevresine bir şeyler anlatmakla meşgul olduğu aynı anda kalbi de sürekli mehâfet ve mehabet hissiyle tir tir idi. Dert yanmaların, hal arz etmelerin bir türlü kâr etmediğini görünce de onları Allah’a havale etti, “Bulacaklarını O’ndan bulsunlar!” dedi ve Hakk’ın emriyle sefine inşa etmeye koyuldu. Ardı-arkası kesilmeyen alaylar, hafife almalar bu dönemde de hep devam edip durdu.

Nihayet, gelmesi mukadder felaket gelip çattı.. her taraf gökten gelen ve yerden fışkıran sulara gark oldu.. boğulan boğulana, onun oğlu da bu boğulanlar arasındaydı. Bu durumda o, bir baba yüreğiyle “Ya Rab! O da benim ehlimdendi ve vaadin vardı!” (Hûd, 11/45) diyerek arz-ı halde bulundu; ama Cenâb-ı Hak “Ey Nûh, o senin âlinden değildi, çünkü o dürüstlük içinde bulunan biri olmamıştı; öyleyse hakkında kesin bilgin olmayan bir şeyi Benden isteme; bilmeyenlerden olmayasın diye sana nasihat ediyorum.” (Hûd, 11/46) buyurdu. Hazreti Neciyyullah kendine yakışır şekilde bir mukarrab tavrıyla “Ya Rab! Hakkında kesin bilgim olmayan bir şeyi Senden istemekten Sana sığınırım; eğer beni affedip merhamette bulunmazsan kaybeden ehl-i hüsrandan olurum.” (Hûd, 11/47) dedi ve bir kere daha engin bir iç murakabesiyle Cenâb-ı Hakk’a niyaz ve teveccühte bulundu.

Hak kapısının sadık bendeleri ve emre itaatte teslimiyeti içtenleştirmiş âbide şahsiyetler hep böyle davranmış, içtihat hatası duygu, düşünce ve ifadelerinde tefviz soluklamış ve kendi ufukları açısından uygun düşmediğine inandıkları hareket ve davranışlardan ötürü de iki büklüm yaşamışlardır. Keşke, o yüksek mülahaza ve kendiyle yüzleşmenin onda biri de bizde bulunsaydı!..

Zannediyorum Cenâb-ı Hak basiretimizi açsa, bize kendimizle yüzleşme duygusunu lütfetse, deyip ettiklerimizin ne kadar gerisinde olduğumuzu görecek ve iki büklüm olacağız. Ama heyhat! Kapalı kalbimizin kapıları o şuur ve idrake; kapalı da kendimizi gördüğümüz kadar görülecekleri görmüyoruz. Gel gör ki, bu arada kendimizi bir şeyler biliyor sanıyoruz. Hele öyle sananlar var ki, bilmiyorlar bilinecekleri ve biliyormuşçasına çalım çakıyor, âleme yukarıdan bakıyor, batıyor ve batırıyorlar şuursuz kitleleri. Allah, cehl-i mük’ab darlığında bocalayan bu insan bozmalarına hayvaniyetten çıkma, cismaniyetin güdümünden sıyrılma ve kalbî-ruhî hayata yönelme basireti lütfeylesin. Amin!..

***

Not: Bu makale, Çağlayan’ın 2018-Mart sayısında neşredilen başyazıdır.

Cins Dimağlar ve Kabiliyetlerin İnkişafı

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Yazı ve sohbetlerde cins dimağlardan bahsediliyor. Cins dimağdan maksat nedir? Bu tür insanların kabiliyetlerinin inkişafı adına dikkat edilmesi gereken hususlar nelerdir?

Cevap: Cins dimağ dediğimizde, içinde yaşadığı çağı, toplumu, insanı, kâinatı, eşya ve hâdiseleri, kısaca her şeyi anlamaya çalışan, anladığı nazarî bilgileri pratiğe dökme gayreti içinde olan ve bu istikamette sürekli düşünen, sorgulayan, araştıran dimağları kastediyoruz. Bu tür insanlar, hakikat aşkına, ilim sevdasına ve araştırma tutkusuna kilitlendikleri için, arkasına düştükleri problemleri, Allah’ın izniyle çözebilir, çok sürpriz başarılar ortaya koyabilir, düşüncelerdeki tıkanıklıkları açabilir ve böylece içinde yaşadıkları toplumun aydınlanmasına vesile olabilirler.

Kabiliyetler Bir İmtihan Vesilesidir

Ne var ki, böyle bir seviyeyi ihraz etmiş insanların potansiyel bir kısım tehlikelerle karşı karşıya olduklarını da ifade etmek gerekir. Mesela onlar, yeteneklerini göz önünde bulundurarak farklılık mülahazasına girip karşılaştıkları her problemi kendi zekâ ve kabiliyetleriyle çözebilecekleri ve her sorunun üstesinden gelebilecekleri vehmine kapılabilirler. Böyle bir psikoloji içinde “dediğim dedik” mülahazasıyla hareket edebilir veya kendi faikıyetlerini vurgulamak istediklerinden ötürü farklı düşünce ve kanaatlere karşı müstağni ve katı bir tavır sergileyebilirler. Başka bir ifadeyle bazı konularda yüksek ufuklara açılmaları, çevrelerindeki insanlara tepeden bakmaya ve onların mülahazalarını hafife almaya sebebiyet verebilir. Hatta zamanla kendilerince bir isyan ahlâkı geliştirerek, ciddî bir tefekkür muhassalasının ürünü olan çok makul düşüncelere bile hemen itiraz etme yoluna girebilir ve Hakk’ın hatırının âli olduğunu unutabilirler.

Bu tür inhirafların temelinde esasında terbiye eksikliği vardır. Eskiden talimde bulunan insanlar aynı zamanda çok iyi eğitimciydiler. Yani hakikî mürebbiler, oturuşları, kalkışları, duruşları, inanç, düşünce ve dünya görüşleriyle çevrelerindeki insanlara her yönüyle örnek oluyor ve onları hâl diliyle terbiye ediyorlardı. Fakat bugünkü tedrisat sisteminde eğitim ve öğretimin at başı gittiğini söylemek oldukça zordur. Öğretimde çok ileri noktalara gidildiğini düşünsek bile bu durum, eğitimdeki boşluğu doldurmayacaktır. Eğitim, potansiyel insanın hakikî insanlığa yükseltilmesi demektir. İdeal eğitimciler ise, mahir bir heykeltıraş gibi insan abidesini ortaya koyabilecek kabiliyette olmak zorundadır. Eğer cins dimağlar, iyi eğitimcilerin elinden geçmiyor ve onların tesirinde yetişmiyorlarsa, “her şeyi en iyi ben bilirim” psikozundan sıyrılmaları ve başka insanlardan istifade edecek bir anlayışa kavuşmaları oldukça zordur.

Benliğinin Altında Kalıp Ezilenler

Bu konuyla irtibatlı olarak, Hazreti Pîr’e ömür boyu hizmet etmiş saff-ı evveli teşkil eden kahramanlardan birisinin bir tavrını daha önce size birkaç defa nakletmiştim. Bir müzakere esnasında bu kahraman zatın yanında bulunanlardan birisi onun düşüncesine muhalif bir beyanda bulunuyor. Fakat o büyük insan ona karşı “Öyledir kardeşim. Belki de doğru söylüyorsun.” deyip tebessümle mukabelede bulunuyor. Çünkü o, muhatabının o anki halet-i ruhiyesi itibarıyla, hakikati kabullenip söylediklerini anlayacak seviyede birisi olmadığını hissediyor. Fakat itiraz eden kişi bir süre sonra kendi mülahazalarının falsosunu birkaç yerde yaşayınca tekrar o büyük insanın yanına geliyor ve bu sefer, “Efendim! Ben şu düşüncemde yanılmışım. Sizin söylediğiniz doğruymuş.” diyor. Hazret, tavrını hiç değiştirmeden yine, “Öyledir kardeşim.” diyor.

Ben de belki yüz defa benzer hâdiseler yaşadığımı ve her defasında bunları geçiştirdiğimi söyleyebilirim. Geçiştirmişimdir çünkü bu tür insanlar kendi akıllarının her meseleye erdiğini zannedip her söze itiraz edebilirler. Bu durumda siz, problemin büyümemesi adına meseleyi zamana bırakırsınız. Aksi takdirde bu insanlar çok farklı noktalara savrulabilirler. İnsanlık tarihi boyunca bunun pek çok acı örneği vardır. Mesela bir Hitler, bir kısım kabiliyetleri olmakla birlikte, kendisini hep üstün görme gibi bir hastalığa tutulduğundan hiçbir kalıba girmemiş, hiçbir söze kulak asmamış ve neticede koskocaman bir milleti bir macera uğruna hezimete uğratmıştır. Öyle ki günümüzde bile hâlâ kendi toplumu içinde ona lanet okunmaktadır.

Cins Dimağların Topluma Kazandırılması Ayrı Bir İhtimam İster

İnsanları böyle yanlış bir isyan ahlakından korumanın tek çaresi, terbiye ve rehabilite etmek suretiyle onların heyete uyumlarını sağlamaktır. Değişik üslûp ve metotlarla ama mutlaka bir yolu bulunup onlara vifak ve ittifakın önemi anlatılmalıdır. Cenâb-ı Hakk’ın ekstradan gelecek teveccüh ve inayetinin buna bağlı olduğu ifade edilmeli; insanın şahsî düşüncesi ne kadar isabetli olursa olsun, genel ahengi bozmama adına onlardan vazgeçebilmenin bir fazilet olduğu vurgulanmalıdır.

Ne var ki, umumun hukukuna taalluk etmeyen şahsî meselelerde, terbiye maksadıyla, kimi zaman, bu tür insanları kendi falsolarıyla baş başa bırakma da faydalı bir yol olabilir. Gidebildiği kadar bir yere gitsin, toslasın ve sonra gelip “Sizin dediğiniz doğruymuş.” desinler. Çünkü kişilerin kendi tercih ve hür iradeleriyle yanlışlıklarını görmesini temin etme, insanın yetiştirilmesi adına çok önemlidir.

Benlik uğrunda, heva ve heves peşinde ömür tüketen kabiliyetli insanları görünce insan bir “keşke” çekmekten kendini alamıyor: Keşke kapasitesi yüksek, aklı farklı meselelere eren, problem çözme yeteneği olan, cesur ve atılgan insanlar, bu güç ve potansiyellerini kendilerini ispat etmeye, şuna buna itiraz etmeye kullanacaklarına din-i mübin-i İslâm’ı i’lâ etme, milli kültürümüzü anlatma yolunda kullansalardı. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine bahşettiği kabiliyetleri, içinde bulunduğu heyetle uyumlu hâlde, yüce bir mefkûre istikametinde kullanabilen cins dimağlar pek çok yararlı iş ve faaliyete vesile olabilirler.

Bu noktada onları sevk ve idare etme konumunda bulunan insanlara çok ciddî sorumluluk düşmektedir. Evet, idarî konumda bulunanlar, bu tür insanları kazanma, onların içinde bulundukları toplumla uyumlu çalışmasını sağlama ve böylece onların kabiliyetlerinden istifade etme adına ciddî gayret göstermelidir. Eğer bu tür insanlar on kişinin yaptığı hizmeti yapacaklarsa, baştakiler de gerekirse on kişiye ayıracakları zaman ve emeği böyle bir kişiye harcamalıdır. Zira bilindiği gibi Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Halid İbn Velid, Amr İbnü’l-Âs, Muğîre İbn Şu’be gibi müstesna fıtratların Müslüman olması adına ciddî gayret göstermiştir. Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) cahiliye toplumu arasında yer alan bu tür kabiliyetleri, ayrı bir ihtimamla yoğurmuş, şekillendirmiş ve sonra da dinin emrine vermiştir. Tabiî, netice itibarıyla bu sahabe efendilerimizin her biri, İslâm adına çok büyük hizmetlere vesile olmuştur.

Osmanlı tarihine baktığınızda da sultanların, deha seviyesinde bir kabiliyet sezdikleri an hemen onu kazanma adına ciddî gayret içine girdiklerini görürsünüz. O devrin idarecileri, firaset ve sezgileriyle, farklı din ve kültürlerden bile olsa bu kabiliyetleri keşfetmiş ve onları kazanmanın yollarını aramışlardır. Bu sayede Zağanoslar, Evrenoslar, Gazi Mihaller, Mimar Sinanlar, Sokullular (Allah hepsinden razı olsun) Müslüman olmuş, Osmanlı Devleti’nin emrine girmiş ve hayatları boyunca insanlığa hizmet etmişlerdir. Bunların içinde kimisi komutan, kimisi sadrazam, kimisi de mimar olmuş ve neticede milletimiz adına çok yararlı hizmetler yapmışlardır.

Dengesizlik ve aşırılığa girmeden, yerinde gönüllerini alarak, yerinde alkışlayarak, yerinde de ödüllendirerek cins dimağları kazanmanın yolları aranmalıdır. Esasında böyle davranmak da ilahî bir ahlâktır. Zira icraat-ı sübhaniyesinde görüyoruz ki, O (celle celâluhû) hiçbir başarıyı mükâfatsız bırakmıyor. Bu açıdan yapılması gereken, bir taraftan farklı kabiliyet ve istidatların inkişafı adına cins dimağları takdir edip mükâfatlandırmak, diğer taraftan da onların ruhunda insanlığa faydalı olma duygu ve düşüncesini uyarmaktır.

395. Nağme: Hak Karşısında Mü’mince Tavır

Herkul | | HERKUL NAGME

BAMTELİ – ÖZEL

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, 1 Aralık 2013 Pazar günü yaptığı sohbetinde enâniyet, şehvet, haset, hırs ve inat gibi duyguların yaratılış hikmetlerini anlattı.

Hocaefendi, sohbetinde şu hususları açıkladı:

*Cenâb-ı Hak, insanı yaratırken, yerinde “ben” deyip varlığını ortaya koyabilecek bir fıtratta yaratmış ve onun benliğini, bir taraftan irade, şuur, his, gönül; diğer yandan da şehvet, kin, nefret ve benzeri duygularla donatmıştır.

*İnsan mahiyetindeki benlik, şehvet, öfke, inat ve hırs gibi boşlukların yüzleri terbiye ile bâkî gerçeklere ve uhrevîliğe döndürülürse, bunların hepsi insanın önemli birer derinliği haline de gelebilir. Bu duyguları kontrol altına alma kahramanlığını ortaya koyanlar, nefislerine köle olma ve şeytanın oyununa gelme zilletinden kurtulurlar. Zaten din, bizdeki iyiliğe açık nüveleri besleyip geliştirmek ve kötülük temayülleri taşıyan fena çekirdekleri de kurutup bodurlaştırmak için nazil olmuştur.. mahiyetimizde mündemiç bulunan şer meyillerinin önünü kesmek suretiyle kötü hasletlerin boy atıp karaktere dönüşmesine fırsat vermemek ve iyi yanlarımızı inkişaf ettirip bizi hakiki insanlığa ulaştırarak Cennet’e ehil hale getirmek için vaz’ edilmiştir.

*Enâniyet, değişik kullanım şekilleriyle “ben” mânâsına gelen “ene”den türetilmiş bir kelimedir. Ene’yi, nefis yerinde kullananlar da olmuştur ki, bu yönüyle o, insanın gerçek kimliği, hakikati, daha da önemlisi kendi mahiyeti dahil pek çok hakaiki ölçüp belirlemede mühim bir unsur (vâhid-i kıyâsî), sınırlılığıyla sınırsızlığa ışık tutan bir projektör, tenâhîsi içinde Nâmütenâhî’ye bakan doğru sözlü bir şahit ve açılmaz gibi görülen mânevî kapıları açabilecek sihirli bir anahtardır. Bu anahtarı kullanmasını bilenlere Allah, varlık, eşya ve esrar-ı ulûhiyete ait öyle derin sırlarını açar ki, bu sayede “ene” –ben ve ego da diyebilirsiniz– insanın en nuranî derinliği hâline gelir ve “Kenz-i Mahfî”nin lisan-ı fasîhi olur. Onu bilmeyen ve mahiyetinden haberdar olmayanlara gelince, onlar için “ene” öyle bir gayya ve bir girdaptır ki, şimdiye kadar ne dev cüsseleri yutmuş, nice güçlüleri yere sermiş, ne hanlar devirmiş ve ne hanümanları yerle bir etmiştir. Yükselenler onun acz u fakr kanatlarıyla yükselmiş, çakılıp yerinde kalanlar da onun çalım, gurur ve iddialarının kurbanı olmuşlardır.

*İnsan mahiyetindeki duygulardan biri de şehvettir; o, insanın meşru yollarla tatmini ve neslin çoğalması için verilmiştir. Dolayısıyla onun, bir taraftan bu duyguya tamamen inhimâk etmek gibi bir ifrattan, diğer taraftan da bütün bütün tecerrüt gibi bir tefritten kaçınması ve orta yolu bulması gerekir ki, o da meşru çerçevedeki zevklerle yetinip, gayr-i meşru isteklere karşı tavır almakla olur.

*İnsandaki kötü duygulardan birisi de “inat”tır. Çok defa kuru bir inat adına insanlar birbirlerine düşmekte, aralarında ciddî kavgalar meydana gelmekte, hatta birbirlerini öldürmektedirler. Ne var ki, inadını iradesinin emrine alan bir insan, ne olursa olsun asla hak ve hakikatten ayrılmaz. Böyle bir kimsenin önünü tama, makam, mevki, şöhret, rahat ve rehavet gibi duygular kat’iyen kesemez ve o kişi, iradesinin hakkını tamı tamına vererek hak yoldan hiçbir zaman ayrılmaz. Böylece fena bir huy olan ve tamamen nefis mekanizması içinde yer alan inat duygusu, bu insanda hakta sebat ve hakikate teslim olma şeklinde kendisini hissettirir. Evet, artık şeytanî bir mekanizma olan inadın yönü müspete çevrilmiş ve bu sayede inat, insanın melekî yanında yer alarak onun melekiyetine hizmet eder hâle gelmiştir.

*Mus’ab bin Umeyr (radıyallahu anh) hazretleri, Uhud gününde Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) önünde savaşırken, bir kolu koparılınca öbür kolunu, o da budanınca âdeta “Bir bu kaldı.” deyip, kin ve nefretle kalkan kılıçlara tereddüt etmeden boynunu uzatmıştı. İşte onun ortaya koyduğu inat çirkin bir sıfat değil hakta sebat idi.

*Allah Rasûlü, her meseleyi ashabıyla istişare ederek onların düşünce ve görüşlerini alıyor, planladığı her işi mâşerî vicdana mâlediyor ve onun hissiyat, duygu ve temayüllerini âdeta blokaj gibi kullanarak, karar verdiği işlere mukavemet açısından ayrı bir güç kazandırıyordu. Yani yapılması planlanan işlere, herkesin ruhen ve fikren iştirakini sağlayarak projelerini en sağlam statikler üzerinde gerçekleştiriyordu. Hatta ashabının görüşünü kendi fikrinin önüne alıp onlara göre hareket ettiği de az değildi. Mesela, Allah Rasûlü (aleyhissalatü vesselam), Uhud Savaşı öncesi ashabı ile meşveret etmişti; kendi görüşü, Medine’de kalıp müdafaa harbi yapma istikametindeydi. Ancak, yapılan istişare sonucu, Medine’nin dışına çıkılarak taarruz harbi yapılmasına karar verilmişti. Bu karar gereği Nebiler Serveri (sallallahu aleyhi ve sellem) Uhud’a gitmişti. Bu noktada Seyyid Kutub’un şu enfes yorumu çok yerindedir: “Allah Rasûlü, Uhud’a çıkarken orada 70 kişinin şehit verilmesi değil, Medine’de taş taşın üstünde kalmayacağını bilseydi, meşveretin hakkını vermek için yine çıkacaktı.”

*Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz, Hudeybiye’de o ağır şartlar karşısındaki anlaşmayı onur meselesi yapmadı. Bu, geriye adım atma demek de değildi. Problemi çözme adına karşı tarafın hissiyatını da hesaba katmaydı. O tablonun gelecek adına vaad ettiği şeyleri çok iyi görme ve tabloyu doğru okumaydı.. inat etmeme, enaniyeti hesabına iş yapmama, kırıp geçirmeme ve gelecek adına bir sürü problem oluşturmamaydı.

*Hazreti Ömer Efendimiz “el-vakkâf inde’l-hak” sözüyle anılmaktadır. Bu tabir, “her zaman doğrunun yanında yer alan, hak ve adaletten asla ayrılmayan, kendisinin rağmına olsa da mutlaka hakka boyun eğen, Kitabullah’ın hükmüne gönülden rıza gösteren ve hakkın söz konusu olduğu yerde anında frenlemesini bilen insan” demektir. Hazreti Ömer, yumruğunu kaldırıp tam hasmının gözüne indireceği bir anda, hakkın hatırı için öfkesini yutarak kollarını hafifçe iki yanına salıverecek kadar duygularına hâkim bir insandır. O, Mescid-i Nebevî’nin genişletilmesi gibi hiçbir işi kendi düşüncesine göre yapmamış, hemen her meselesini mü’minlerle istişare etmiş; Kur’an’a, Sünnet’e ve İcma’ya uygun bir kararla karşılaşınca da hemen kendi düşüncesinden vazgeçebilmiştir. Şüphesiz onun bu hali, hâlis mü’minlerin ve takva ehlinin de halidir.

*Seyyidina Hazreti Ömer, evlilik akdi esnasında tesbit edilen mehir miktarı hakkında üst sınır belirlenmesi gerektiğini söylüyordu. (Bu, Ömer’ce bir zühul sayılabilir, bize göre bir zühul da değildir. Çünkü evlenmeyi kolaylaştırmak adına çok önemli bir husus olduğundan bunu hemen her aklı başında insan düşünmüştür.) O, bunu mehir miktarının evliliğe engel olmaması için yapıyordu. Bir hutbe esnasında mescidde irad edilen bu beyan karşısında, bugün adını sanını dahi bilmediğimiz bir kadın şöyle demişti: “Ya Ömer! Bu konuda Efendimiz’den duyduğun bir söz, senin bilip de bizim haberdâr olmadığımız bir ifade mi var? Çünkü, Cenâb-ı Allah, Kur’an’da, ‘Ve âteytüm ihdâhünne kıntâran…’ (Nisâ Sûresi, 4/20) buyuruyor. Demek ki, kantar kantar mehir verilebilir.” Hazreti Ömer, o kadının itirazını yerinde bulmuş; kendi kendine “Yaşlı bir kadın kadar dahi dinini bilmiyorsun!” diyerek sözünü geri almış ve hak karşısında hemen boyun eğmişti.

*Sizin gibi Kur’an’a, imana, milli mefkuremize ve gaye-i hayalimize hizmete kendini adamış insanlar, ileriye adım attıkları gibi yerinde yanlışlarından dönmeyi de bilmeli ve geriye adım atmada da diriğ etmemelidirler. O, ileriye doğru atılan adımların on katı adım sayılır. Efendimiz o idi, Raşit halifeler onlardı; bize demezler mi, “Siz kimin ümmetisiniz, kimi temsil ediyorsunuz, neyin arkasındasınız, Allah aşkına?!.”