Posts Tagged ‘bari gülmekten utan’

BİR NEFES (12)

Herkul | | HERKUL NAGME

Klipten bazı cümleler:

* Çilesizlik ve ızdırapsızlık, insana musallat olmuş bir güve gibidir; er-geç onu yer bitirir.

* Bir yangın var ki, içinde iman tutuşmuş yanıyor. Anne-evlat, birbirinden koparılmış. Karı-koca, birbirinden koparılmış. Kimisi soluğu yurt dışında almış… “Müslümanların dertleriyle dertlenmeyen, onların yaşadığı acıları vicdanında derinlemesine duymayan, onlardan değildir!”

* Ben de olup biten hadiseler karşısında iki büklümüm. Evet, ümidimi hiç yitirmedim, recâ duygumda hiç kayıp yaşamadım; Rabbime karşı ümidimde bir sarsıntıya maruz kalmadım. Ama şunu itiraf edeyim; immün sisteminin çökmesi karşısında, yirmi tane rahatsızlık ile yirmi dört saat inlediğim de muhakkak.

* İsimlerini bildiklerimi ismen anıyorum. Bilemediklerim ile alakalı da diyorum ki “Sen biliyorsun yâ Rabbî!” أَنْتَ تَعْلَمُهَا، أَنْتَ تَعْلَمُهَا، أَطْلِقْهُمْ سَرَاحًا، أَطْلِقْهُمْ سَرَاحًا “O isimleri Sen biliyorsun; o isimleri Sen biliyorsun; onları kurtar, onları hürriyetlerine kavuştur!..” Sürpriz olarak onları salıver!.. Salıver ve benim şu hafakanlarımı da dindir. Artık taşıyamıyorum; bu hafakanlarımı da dindir!..

* Zâlim, zulme doymuyor; hâin, hıyanete doymuyor… Bunun karşısında sessiz kalma, alakasız kalma, insanlık adına ciddî kayıp sayılır.

* “Izdırap, ızdırap, ızdırap!” deyip inlememiz lazım!.. Zira Süfyân İbn Uyeyne’nin ifade ettiği gibi, “Bazen bir muzdaribin duası ile Allah, bütün bir ümmeti, bir milleti bağışlar.”

Bu sohbetin tamamına şu linkten ulaşabilirsiniz: http://www.ozgurherkul.org/bamteli/bamteli-izdirap-izdirap-izdirap/

Bamteli: “IZDIRAP, IZDIRAP, IZDIRAP!..”

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

İnananların şiarı (Müslümanlık alameti/nişanı) sayılan dua ile başlayalım: رَبِّ اغْفِرْ وَارْحَمْ وَأَنْتَ خَيْرُ الرَّاحِمِينَ “Rabbim, yarlığa bizi, merhamet buyur; buyur ki, merhamet edenlerin en hayırlısı Sensin, Sen!” (Mü’minûn, 23/118) وَبِهِ نَسْتَعِينُ “Ancak Ondan yardım dileriz.”

   Allah’tan uzaklaştıran nimet, lütuf suretinde bir nıkmettir.

Allah’ı unutturan nimet, nimet görünümlü bir nıkmettir (azaptır, cezadır), bir belâdır. Dünya saltanatı bile olsa, Allah’ı unutturduğu dakikalar, saatler adedince -hafizanallah- insanın başından aşağıya bela ve musibetler yağıyor demektir; o adım adım Cehennem’e doğru yürüyor demektir. Dünya saltanatı, bir dakika O’nu unutturuyor ise, bir saat O’nu unutturuyor ise…

Ama gel gör ki günümüzde insanlar, neyin “nimet”, neyin “nıkmet” olduğunun farkında değiller, bilemiyorlar. Dünya, bütün ufuklarını kapamış; Allah ile kendi aralarında öyle bir husûf (ay tutulması) yaşıyorlar ki?!. Kapkaranlık bir gece içindeler fakat farkında değiller. Sırtları güneşe dönük yürüyorlar, gölgelerine takılmış olarak, “Dünya, dünya, dünya!” diye… Bestesi dünya, güftesi dünya; hep dünya mırıldanıp duruyorlar; saltanat, debdebe, takdir, alkış, “Ben!” deme…

Cenâb-ı Hak, sizi böyle bir zift akıntısına sürüklenmekten muhafaza buyursun! Bugüne kadar belli ölçüde muhafaza buyurdu; o buyurmalarını devam ettirsin!.. Bu da hüsnüzannım; bu, Hak yolunda olanlar için, alnını yere koyanlar için, “Allah!” diyenler için, “Sübhânallah!” diyenler için hüsnüzannımın ifadesi. O kadar suizan, insanı tepetaklak götürür. Herkesi kendim gibi bata-çıka yürüyen birer insan gibi görüyorsam şayet, çok ciddî bir suizan gayyasına gömülmüşüm demektir. Onlar hakkında elimden geldiğince hep hüsnüzan etmeliyim.

Ama gel-gör ki toplum, tepeden tırnağa öyle bir levsiyât içinde; onun radyoaktif tesirlerinin, en temiz yuvalara ve en temiz vicdanlara dahi tesir etmemesi, onları kirletmemesi mümkün değil. En azından radyoaktif tesiri, gama tesiri onlar üzerinde de belli izler bırakır farkına varmadan. En azından şu olur: Yapılan o mesâvînin mesâvî derinliğini göremezler. İç içe cinayetler, müzâaf, hatta mük’ab cinayetler işleniyordur, zulümler irtikâp ediliyordur, kafirin yapmadığı şeyler yapılıyordur; Müslüman iniltileri ile, mazlum iniltileri ile fezâ inliyordur, zâlim hay-huyu ile fezâ inliyordur, ülke değişik belâ ve musibetler ile inliyordur. Hiç farkına varmadan bunları ahvâl-ı âdiye, ahvâl-ı tabiiye görme gibi -esasen, farkına varmadan- tebeî bir körlüğü herkes yaşayabilir, hafizanallah. Bu açıdan, herkesin kendine bakarken belki böyle bakması lazımdır.

   İnsanlığın sefalet ve rezalet içinde inim inim inlediği günümüzde ızdıraplı gönüllere ihtiyaç var; zira bir muzdaribin duası, bazen bütün kasvet bulutlarının sıyrılıp gitmesine vesile olur.

Burada antrparantez bir şey diyeyim: Günümüzde yaşanan bu fecâyi’ (facialar, felaketler) ve fezâyi’ (korkunç hadiseler) karşısında eğer her birerlerimiz günde bir, iki, üç saatimizi bu işe vererek ve bunun bir kısmını da Cenâb-ı Hakk’a tazarru, niyaz ve duada geçirerek -bu belâ ve devâhînin (âfetlerin) savulması adına- inlemiyorsak, farkına varmadan onun radyoaktif tesirinde kalmışız demektir.

Evet, bir tarafta, karşıda yangın… Hazreti Pîr’in ifadesiyle, “İçinde evladım/imanım tutuşmuş yanıyor!” Eğer elimizde tulumba, o yangını söndürmeye koşmuyorsak, içinde yanan insanları ondan kurtarmaya koşmuyorsak, dünkü ve evvelki günkü hortumdan insanları kurtarma adına bir kısım tedbirleri alma nev’inden tedbirler almıyorsak, o iş için yüreklerimiz çarpmıyorsa, nabızlarımız atmıyorsa, zannediyorum, insanlığımızı mizanda öyle bir kefeye koyar tartarlar; “İşte siz, bu kadar insansınız!” derler, hafizanallah.

Esasen, eğer belâ ve musibetin genişliği/vüs’ati, ne kadar korkunç cereyan ettiği bilinemiyor ise -hafizanallah- biz de vicdanlarımızda o ölçüde üzüntü duymayız, ızdırap duymayız. Oysa ızdırap, insanların dualarının kabul edilmesi adına çok önemli bir faktördür. Bir muzdaribin duası, bazen bütün kasvet bulutlarının sıyrılıp gitmesine vesile olur.

Muzdarip ve muztarr… أَمَّنْ يُجِيبُ الْمُضْطَرَّ إِذَا دَعَاهُ وَيَكْشِفُ السُّوءَ “(Ona ortak koştukları şeyler mi üstün) yoksa muztar dua ettiği zaman, onun duasına icabet eden, başındaki sıkıntıyı gideren Allah mı?” (Neml, 27/62) Muztarr, içini Allah’a döktüğü zaman, o belâ ve musibetleri savan ve sonra onlara yeni keşifler yaşatan, yeniden Güneş ile buluşmalarını sağlayan/temin eden Allah’tan başka kimdir?!. Bu, O’na yönelmeye bağlı.

İnsanlık, sefalet ve rezalet içinde inim inim inliyor. Bütün dünyada, hususan bazı yerlerde, bahusus sizin ülkenizde öyle fecâyi’ ve fezâyi’ yaşanıyor ki!.. Aynı zamanda ona “adalet” diyorlar, “hak” diyorlar, “istikamet” diyorlar, “Her şey yörüngesinde yürüyor!” diyorlar. Dolayısıyla bir kısım şuursuz, muhakemesiz insanlar da buna inanıyor ve üzüntü duymuyorlar, Allah’a teveccüh etmiyorlar, içlerini Allah’a dökmüyorlar/dökemiyorlar; çünkü onlar da -bir yönüyle- genel tablodan zehirlenmiş bulunuyorlar.

Burada yine antrparantez bir şey diyeyim: Cenâb-ı Hakk’a binlerce hamd u senâ olsun ki, sizi o kirli çağlayan, o zift akıntısı içinde bulundurmadığından dolayı, kendi farklılığınızın şuurunda olarak hayatınızı götürüyorsunuz. Yani “Elhamdülillah öyle değiliz!.. Zulmedenlerden değiliz!.. Zulmü görüp ses çıkarmayan dilsiz şeytanlardan değiliz!.. Sesini yükseltmeyen şeytanlardan değiliz!.. İtiraz etmeyen şeytanlardan değiliz!” diye, hâlihazırdaki konumunuz itibarıyla Allah’a hamd etme durumundasınız, zannediyorum. Bunun farkındasınız veya değilsiniz ama konumunuz bu. Allah’ın konumlandırdığı durumunuz bu. Cenâb-ı Hakk’ın ilettiği, sizin için hazırladığı, temin buyurduğu durum, bu. Cenâb-ı Hak, bunu geliştirsin, inkişaf ettirsin!..

   Mazlum ve masum insanların yaşadıkları mağduriyetler karşısındaki ızdıraptan immün sistemimin tamamen pes ettiğini söyleyebilirim fakat Rabbime karşı recâmda bir sarsıntı yaşamadım ve ümidimi asla yitirmedim.

Mehmet Akif’in sözü: “Irzımızdır çiğnenen, namusumuzdur doğranan / Ey sıkılmaz, ağlamazsın; bari gülmekten utan!..” Evet… “Irzımızdır çiğnenen, namusumuzdur doğranan / Ey sıkılmaz, ağlamazsın; bari gülmekten utan!..” Dudakların geriye gitmesini, Allah’a karşı bir saygısızlık olarak göremiyor ve ızdırap çeken insanlara karşı bir alay mahiyetinde kabul edemiyorsan hâlâ, nasibin o kadar demektir senin. O kadar nasip… Cenâb-ı Hak, olup-bitenleri, mahiyet-i nefsü’l-emriyesine uygun duymaya/duyurmaya muvaffak eylesin!..

Ben de olup biten hadiseler karşısında iki büklümüm. Evet, ümidimi hiç yitirmedim, recâ duygumda hiç kayıp yaşamadım; Rabbime karşı ümidimde bir sarsıntıya maruz kalmadım. Ama şunu itiraf edeyim; immün sisteminin çökmesi karşısında, yirmi tane rahatsızlık ile yirmi dört saat inlediğim de muhakkak. İmmün sistemim, tamamen “Pes!” dedi bana; “Ben artık bu kadar fecâyi’ ve fezâyi’ karşısında -bir kısım vücuda musallat olan virüsler ve mikroplara karşı- mukavemet edecek güçte değilim!” diyor bana her ân, her dakika. İşte on dakika evvel de ayağıma refleksoloji ile alakalı takunyaları takmış, odanın içinde dolaşıyordum; “Gidemem galiba, namaza gidemem; bu arkadaşların huzuruna çıkamam!” diyordum. Fakat dişimi sıktım, her şeye rağmen…

Bu dünya, âhirette mutluluklara ulaşmanın koridoru -daha doğrusu âhiret yukarıda bir şey olduğundan dolayı- helezonudur. Dünya ne kadar denî (alçak, aşağıda) olursa olsun, o âlî makamlara insanları yükselten bir vesile, bir vâsıtadır. Esmâ-i İlahiye’nin tecellî ettiği bir yerdir; Cenâb-ı Hakk’ın tanındığı, tanınması gerekli olan şeylerin tanındığı bir yerdir. Bu dünya, öyle bir yerdir… Buraya takılıp kalanlar, esasen, onun bir vesile/vasıta oluşunu ihmal ettiklerinden dolayı, öbür tarafı tamamen karartmış olurlar; âhirette kendilerine sonu gelmeyen bir küsûf yaşatmış olurlar.

Şimdi burada insan, kendi dertleri ile meşgul ise… Biraz evvel min vechin tahammülü aştığından dolayı arz ettim; söylemek doğru değil, O’na karşı şikâyet olur. Fakat قَالَ إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي إِلَى اللهِ “Hazreti Yakup, ‘Ben, bütün dertlerimi, keder ve hüznümü Allah’a arz ediyor, O’na şikâyette bulunuyorum.’ dedi.” (Yûsuf, 12/96) O yüce peygamberin, “Dağınıklığımı ve tasamı Sana arz ediyorum Allah’ım!” dediği gibi, Rabbim, benimkini de öyle kabul etsin!..

Ama mü’minin işi, sadece böyle kendi ızdırapları karşısında inlemesi değildir. İnsanın, فَصَبْرٌ جَمِيلٌ وَاللهُ الْمُسْتَعَانُ عَلَى مَا تَصِفُونَ “Artık bana/bize düşen, güzelce sabretmektir. Sizin bu anlattıklarınız karşısında yardımına müracaat edilecek sadece Allah var.” (Yûsuf, 12/18) demesi; sabr-ı cemîl ile sabretmesi.. إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي إِلَى اللهِ “Ben, bütün dertlerimi, keder ve hüznümü Allah’a arz ediyor, O’na şikâyette bulunuyorum.” diyerek halini Allah’a arz etmesi.. وَأَيُّوبَ إِذْ نَادَى رَبَّهُ أَنِّي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَأَنْتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ “Bu arada, önderler içinde Eyyûb’u da an, hatırla. Hani O, ‘Rabbim, bu dert bana iyice dokundu (ve Sana gerektiği gibi ibadet edemez hale geldim). Sen, Merhametlilerin En Merhametlisisin!’ diye yalvarmıştı.” (Enbiyâ, 21/83) buyurulduğu gibi, “Bana zarar dokundu!” deyip inlemesi.. veya لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ “Ya Rabbî! Sensin İlâh, Senden başka yoktur ilâh. Sübhânsın, bütün noksanlardan münezzehsin, Yücesin! Doğrusu kendime zulmettim, yazık ettim. Affını bekliyorum Rabbim!” (Enbiyâ, 21/87) şeklindeki, Hazreti Yunus İbn Mettâ’nın niyazıyla dua etmesi… Bir insanın, kendi başına gelen şeyler karşısında bunları vird-i zebân etmesi… Hâşâ, dilimin ucuna kadar geldi “mırıldanma” kelimesi ama o tabirlere karşı saygısızlık olur diye durdum, tevakkuf yaşadım. Bunları vird-i zebân etmesi, diline dolaması mevzuu, şahsı adına güzel şeylerdir; Allah’a karşı arz-ı halde bulunma demektir.

   “Müslümanların dertleriyle dertlenmeyen, onların yaşadığı acıları vicdanında derinlemesine duymayan, onlardan değildir!”

Fakat bir de insanın çevresinde olup-biten hadiseler var; biraz evvelki mülahazalar çerçevesinde, bir yangın var ki, içinde iman tutuşmuş yanıyor. Anne-evlat, birbirinden koparılmış. Karı-koca, birbirinden koparılmış. Kimisi soluğu yurt dışında almış; teselli için kendilerine “Muhacir” diyorlar. İnşaallah muhacirdirler, inşaallah gittikleri yerlerde de ahlak bakımından “Ensâr” türü insanlar ile karşılaşırlar. Kendi ülkelerinde yedikleri tokat ve zılgıtları, karşılaştıkları insanlar sayesinde unuturlar, inşâallahu teâlâ. Bir de böyle ızdırap içinde, elem içinde kıvranan insanlar var…

İşte İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) bütün bu belâ ve mesâibe maruz insanlar karşısında, مَنْ لَمْ يَهْتَمَّ بِأَمْرِ الْمُسْلِمِينَ فَلَيْسَ مِنْهُمْ “Müslümanların dertleri ile dertlenmeyen, o dertleri paylaşmayan, onların yaşadığı şeyleri vicdanında derinlemesine duymayan, onlardan değildir!” diyor. Yani, “Hakiki manada Müslüman değildir!” diyor. O ızdırabı, insanın, içinde duyması lazım; bir yangın karşısında, yanan insanın ızdırabını içinde duyması lazım.

Sizin temel felsefeniz içine girmiş; kim tarafından sokulursa sokulsun: Bencilce ifade edilmiş bir laf vardır milletimizde; “Yangın, nereye düşerse, orayı yakar!” Bizim felsefemize göre, “Yangın, nereye düşerse düşsün, beni yakar!” Felsefemiz budur. Myanmar’a düşen yangın, beni yakar!.. Şam’a düşen yangın, beni yakar!..

Evet, مَنْ لَمْ يَهْتَمَّ بِأَمْرِ الْمُسْلِمِينَ فَلَيْسَ مِنْهُمْ Müslümanların dertlerini paylaşmayan, “Benim derdimdir!” demeyen, “Bu yangın, beni de yakıyor, onlarla beraber!” demeyen insan, o kategoride mütalaa edilmez. Öbür tarafta da onlarla beraber o güzelim muameleye tâbi tutulmaz; onlara verilecek o vâridata mazhar olamaz. Hafizanallah, “Hele siz ayrılın şöyle, şurada durun; kantara/teraziye girecek durumunuz yok sizin, tartılacak durumunuz yok!” denilir.

Gerçi herkes, belki kendisine öyle bakmalı, havf zaviyesinden. Biri öyle demiş: “Ger beni bu günahlarla tartarsa Hazreti Rahmân (Deyyân) / Kırılır arsa-i mahşerde arş-ı mizan!” “Deyyân”, Fakir’e ait; o, “Rahmân” diyor. “Ger beni bu günahlarla tartarsa Hazreti Deyyân / Kırılır arsa-i mahşerde arş-ı mizan!” Terazi kırılır, bu günahlar ile Allah beni tartar ise orada. Hafizanallah, tartıya bile tâbî tutulmadan, haklarında “Lüzum yok bunlara; hayatlarını kirletmişler ve Berzah hayatını da kirli geçirmişlerdi. Arınmaları için bunların oraya gitmeleri lazım!” denilenler de var. Onların hepsi, hafizanallah, tepetaklak o gayyâlara yuvarlanacaklar.

   İsimlerini bildiğim insanları ismen sayarak, diğerleri hakkında da “Sen biliyorsun ya Rabbî, onları hürriyetlerine kavuştur!..” diyerek günde kaç kere dua ediyor ve ekliyorum: Sürpriz olarak salıver onları; salıver ve benim şu hafakanlarımı da dindir!..

O duruma düşmemek için, burada o mağdur ve mazlumların çektiklerini arınma gibi görmek lazım. Fakat aynı zamanda, onların çektikleri şeyleri paylaşmak suretiyle, bizim için de o meselenin bir arınma vesilesi olduğunu görmek lazım, buna inanmak lazım. Biz de onunla arınıyoruz. Biraz evvel dedim; immün sistemi çökmüş, onun bedava gideceğini düşünemem ben!.. Cenâb-ı Hak, onu bir yere koyacaktır!..

Ben her gün aklımda o insanları sayıyorum; isimlerini bildiğim arkadaşları ismen zikredip, اَللَّهُمَّ أَطْلِقْهُمْ سَرَاحًا، اَللَّهُمَّ أَطْلِقْهُمْ سَرَاحًا “Allah’ım, onları bir anda kurtuluşa erdir; onları hürriyetlerine kavuştur.” Öyle sürpriz bir inayetle ki, بِحَيْثُ مَا لاَ عَيْنٌ رَأَتْ، وَلاَ أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلاَ خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ “Allahım, ‘Kullarıma öyle sürpriz nimetler hazırladım ki, ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne de insanın hatırına gelmiş!’ buyurduğun gibi, işte öyle sürpriz şekilde olsun.” Sürpriz olarak Allah’ım, salıver onları!.. Ali’yi salıver, Veli’yi salıver, falanı salıver!.. Hayat-ı içtimâiyedeki konumları itibarıyla tanıdığım insanlar… Onurlu yaşamış, iffetli yaşamış, izzetli yaşamış; fakat orada kapıkulu gibi, halayık gibi, belki onların bile maruz kalmayacakları şeylere maruz kalmış insanlar… İsimlerini bildiklerimi ismen anıyorum. Bilemediklerim ile alakalı da diyorum ki “Sen biliyorsun yâ Rabbî!” أَنْتَ تَعْلَمُهَا، أَنْتَ تَعْلَمُهَا، أَطْلِقْهُمْ سَرَاحًا، أَطْلِقْهُمْ سَرَاحًا “O isimleri Sen biliyorsun; o isimleri Sen biliyorsun; onları kurtar, onları hürriyetlerine kavuştur!..” Sürpriz olarak onları salıver!.. Salıver ve benim şu hafakanlarımı da dindir. Artık taşıyamıyorum; bu hafakanlarımı da dindir!..

Zâlim, zulme doymuyor; hâin, hıyanete doymuyor… Bunun karşısında sessiz kalma, alakasız kalma, insanlık adına ciddî kayıp sayılır. Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) -Kurban olayım!..- ifade buyurduğu şey, odur zaten. O, insanlık için, insanlığın öyle bir sû-i âkıbete maruz kalmaması için Cennet’e girmeyi bile tehir etmiştir. Abdülkuddûs’un ifadesi ile diyeceğim:

O Hüzün Senesi’nde, yani Boykot’tan sonra, o güne kadar kendisine arka çıkan, sürekli kendisini fikren destekleyen, mânen destekleyen, maddeten destekleyen Hadîce-i Kübrâ, mübarek annemiz, ruhunun ufkuna yürüdü. Antrparantez; o annemizin bu Hizmet ile çok alakalı olduğunu, bir ehl-i hak dostumuz söylemişti: Hadîce validemiz, Efendimiz’e soruyor: “Yâ Rasûlallah! Nasıl görüyorsun bunları?” “Ben, onlardan çok memnunum” diyor. Arada anamız vasıtalık, vesilelik, tercümanlık yapıyor. Ben, salât ü selâmlarımda, Ezvâc-ı Tâhirât’ı anarken onu anmamayı ona karşı vefasızlık sayıyorum. Hadîce-i Kübrâ, kurban olayım sana!.. Allah nasip etse de kirli başımı senin ayaklarının altına koysam!.. Anam!..

Çilesizlik ve ızdırapsızlık, insana musallat olmuş bir güve gibidir. İnsanı er-geç yer, bitirir. Evet, o, ruhunun ufkuna yürüyor. Bir yönüyle tam inanmamış, O’na saygı duyuyor ama tam inanmamış Ebu Tâlib’i de kaybediyor Allah Rasûlü. O seneye “Hüzün Senesi”, tasa senesi deniyor. Ve Allah (celle celâluhu), “Habibim! Sen çok üzgünsün. Bak, o üzgünlüğü sana unutturacak, değişik iltifatlarda bulunacağım!” diyor; O’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) Kendi (celle celâluhu) Huzur-i Kibriyâsı ile şereflendiriyor. Bütün peygamberlerin makamlarından geçirerek, onlar ile görüştürerek, Mele-i A’lâ’nın sâkinleri ile buluşturarak Huzur-i Kibriyâsına alıyor, cemâl-i bâ-kemali ile -Kadı Iyâz’ın beyanına göre- şereflendiriyor. Kendisi ile bizzat konuşuyor; namazı Ümmet-i Muhammed’e iletmek üzere O’na emanet ediyor: “Bu emaneti, Sen de onlara intikal ettir!” diyor.

   Çilesizlik ve ızdırapsızlık, insana musallat olmuş bir güve gibidir; er-geç onu yer bitirir.

Hazreti Mesih, oraya gitti ise, kaldı orada. Başka peygamberler de ruhlarının ufkuna yürüdü, kaldılar orada. Fakat senin, benim, cihanın efendisi, hatta peygamberlerin de efendisi, Efendiler Efendisi, Miraç’ta ulaşılmayacak şeylere ulaştı. Cennet’in binlerce sene hayatı, bir dakika rü’yet-i cemâline mukabil gelmeyen Cenâb-ı Hakk’ın cemâl-i bâ-kemâlini müşahede ufkuna ulaştı. Rıza ufkuna ulaştı. İltifâtât-ı İlahiye ufkuna ulaştı… Ama geriye döndü. İnsanlığı düşündü, “Benim dünyaya dönmem lazım!” dedi ve döndü. Mekke dönemi, Bi’set-i Seniyye’nin sekizinci senesi. Hâlâ çölde bazı kimseler sırt üstü yatırılıyor, üzerlerine taşlar konuyor. Bazıları çarmıha geriliyor; bazıları öldürülüyor orada. O bunları gördükçe, yüreği yanıyor. Fakat dönüyor; insanları, ulaştığı ufka ulaştırmak için, “Ne olursa olsun katlanma pahasına, onların içine dönmem lazım!” diyor ve dönüyor.

İşte, büyük veli Abdülkuddûs diyor ki: “Hazreti Muhammed öyle makamlara yükseldi ki, Allah’a yemin ederim, ben oraya ulaşsaydım, vallahi, billahi, tallahi, geriye dönmezdim!” Al, senin Efendinin (sallallâhu aleyhi ve sellem) ufkunu ve başkalarının ufkunu, mukayese yap!..

Başkaları için yaşama… Adanmışlık ruhu ile, esas, yaşatmak için yaşama… Sizin bundan başka -antrparantez- bir düşünceniz var mıydı?!. Yaşatma duygusundan başka bir düşünceniz var mıydı?!. Adanmışlık ruhundan başka bir mülahazanız var mıydı?!. “Her yere ulaşalım, herkesin elinden tutalım! ‘Gerçek insaniyet nedir?’ Herkese hâl ile, temsil ile sergileyelim; teşhir ediyor gibi edelim! Bu (hâl ve temsil dili), sözün tesirinden -semâvî bile olsa sözün tesirinden- daha müessirdir.” Siz, bu yolda yürüyordunuz. Birileri bu mevzudaki çarkı ve düzeni yıkmak/kırmak için ellerinden gelen her şeyi yapıyor; etek etek paralar döküyor, mahkemeler oluşturuyor; insan kaçıran, gasp eden, paketleyen ve zulüm diyarına onları sevk eden yıkıcılar, tahripkârlar, eşkıya güruhu oluşturuyorlar.

Onlar (fesada kilitli o şerirler) karşısında, o mazlumiyet ve mağduriyete maruz kalanların dertlerini içinde paylaşmıyorsan şayet, onlar ile o derdi paylaşmıyorsan, sen onlardan (o mazlumlardan) değilsin!.. Öbür tarafta “Sen hele şöyle kenarda dur! Onlar, göreceklerini görecekler, alacakları mükâfatı alacaklar!” denecek. Bu, muhakkak; bunda kimsenin şüphesi olmasın!..

Çilesizlik ve ızdırapsızlık, insana musallat olmuş bir güve gibidir. İnsanı er-geç yer, bitirir. Çilenin elini öpmek lazım, ızdırabı alnından öpmek lazım!.. Veya başımızı onun ayaklarının altına koymamız ve “Izdırap, ızdırap, ızdırap!” deyip inlememiz lazım!.. Zira Süfyân İbn Uyeyne’nin ifade ettiği gibi, “Bazen bir muzdaribin duası ile Allah, bütün bir ümmeti, bir milleti bağışlar.”

Cenâb-ı Hak, bugüne kadar devam ettirdiğiniz hâlinize denk, böyle bir mülahaza ile gönüllerinizi mamur kılsın!.. Vird-i zebânınız olsun bu mülahazalar. Ve bu mülahazalar ile Kendisine kavuşmaya muvaffak eylesin!.. Vesselam.

Kırık Testi: Zaman Dertlenme Zamanı

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Günümüz dünyasında hemen her gün yürek dağlayıcı hâdiselerle karşı karşıya gelmemize rağmen, yeterince müteessir olamayışımızın sebepleri nelerdir? Hak katında duyarlı bir mü’min olabilme adına nasıl hareket edilmelidir?

Cevap: Bir insanın en yakınından uzağa doğru alâkadar olduğu farklı daireler vardır. Kişinin kendisi bu dairelerin merkez noktasını tutar. Başka bir ifadeyle, insan evvelen ve bizzat, cibillî ve tabiî olarak ilk başta kendisiyle meşgul olur. Kur’ân-ı Kerim’de yer alan, رَبَّنَا اغْفِرْ لِي وَلِوَالِدَيَّ وَلِلْمُؤْمِنِينَ يَوْمَ يَقُومُ الْحِسَابُ “Ey Rabbimiz! Hesabın görüldüğü gün, beni, anne-babamı ve bütün mü’minleri mağfiret buyur!” (İbrahim sûresi, 14/41); رَبِّ اغْفِرْ لِي وَلِوَالِدَيَّ وَلِمَنْ دَخَلَ بَيْتِيَ مُؤْمِنًا وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ “Ya Rabbî! Beni, anne-babamı ve evime mü’min olarak girenleri, erkek ve kadın bütün mü’minleri affeyle!” (Nûh sûresi, 71/28) âyet-i kerimelerinde, mağfiret talebine, kişinin kendisinden başlamasının ifade buyrulması, bir manada insanın bu tabiî ve cibillî durumuna işaret etmektedir.

Bununla birlikte hakikî bir mü’mini, çevresinde olup biten hâdiselerin alâkadar etmemesi düşünülemez. Esasında mü’min olma bir yana, insanlıktan nasibi olan herkes, bir başkasının yaşadığı acı ve sıkıntılardan, mesela insanların birbiriyle yaka paça olup birbirini katletmelerinden, masumların zulüm ve şiddete maruz kalmalarından ıstırap duyacaktır. Çünkü netice itibarıyla bütün insanlar aynı ağacın birer dalı, meyvesi, yaprağı veya çiçeği gibidirler. Kur’ân-ı Kerim, bize hitap ederken, “Benî Âdem (Âdem’in evlâtları)” diyor. Dolayısıyla vicdanını yitirmemiş her insan, aynı babanın evladı olarak, kardeşinin içine düştüğü acı ve ıstıraplarla alakadar olur, hatta şefkat hissinin derinliğine göre içi yanar, yüreği kanar. Engin bir merhamet ve şefkat hissine sahip olan hakiki mü’min ise, aynı kıbleye yöneldiği, aynı değerlere sahip olduğu, aynı ülkeyi paylaştığı dindaş, soydaş ve vatandaşından başlamak üzere bütün insanların yaşadığı sıkıntı, zulüm ve haksızlıklardan dolayı ateş nereye düşerse düşsün kendi içine düşmüş gibi derinden derine ıstırap çeker.

“Istırap, Gece Yarısında Vuran Gong Gibi”

Hususiyle İslâm dünyasının günümüzdeki durumuna vâkıf bulunan ve Müslümanlar üzerinde oynanan oyunların farkında olan insanların yaşanan bütün bu hâdiseler karşısında uykularının kaçmaması, ıstırapla iki büklüm olup gece-gündüz inlememesi mümkün değildir. Evet, belli bir dönemde birlik ve beraberlik içinde yaşamış olan, özellikle Devlet-i Aliyye döneminde dört-beş asır boyunca hiçbir problem yaşamadan birbiriyle iyi ilişkiler kurmuş bulunan Müslüman coğrafyasındaki farklı topluluklar, maalesef birbirinin düşmanı hâline getirilmeye çalışılmaktadır. Onların arasına başkaları tarafından ihtilâf ve iftirak tohumları saçılmakta ve böylece onları birbirlerine düşürmek için elli türlü oyun oynanmaktadır. Evet, devletler muvazenesindeki güçlü konumunu muhafaza edebilmek için her yolu meşru görenler, rahat idare etme mülâhazasıyla bölme ve parçalama oyunlarını hız kesmeden devam ettirmektedirler.

Müslümanlar, kendi içlerinde birbirleriyle yaka paça olurken başkaları hakem rolünde onların içine girmekte ve servet kaynaklarının üzerine konmaktadırlar. Bir dönem, koskocaman bir cihan devletinin değişik unsurlarını birbiriyle vuruşturdukları, böylece onu paramparça edip değişik yerlerde onun yeraltı ve yerüstü zenginlikleri üzerine kondukları gibi, günümüzde de aynı emel ve arzularla aynı oyunlar oynanmaktadır. Evet, bir dönem Müslüman topluluklar arasında ihtilaf ve iftirak ateşleri yakanlar, bugün de hem de daha sinsice aynı kötülükleri yapmaya devam etmektedirler.

Üstelik birbiriyle yaka paça olan Müslümanların, kurt gövdenin içinde bulunduğundan dolayı İslâmî değerleri, İslâmî kriterleri koruma mevzuunda bağışıklık sistemi daha bir zayıflamış durumdadır. Birbiriyle didişip duran insanların dengeli bir düşünce, sağlam bir muhakeme ortaya koyması ise imkânsız denecek ölçüde zordur. Zira birbiriyle boğuşan fert ve kitleler, mantıkîlikten uzaklaşır ve hissîliğe girerler. Hatta Kur’ân’ın da işaret ettiği üzere, bazıları bir kısım behâim gibi içgüdülerine göre hareket etmeye başlarlar. Bir an olsun, “Bütün bu vuruşmalar, boğuşmalar İslâm dünyasına ne kazandırır?” düşünmezler. “Neden İslâm dünyası birbiriyle boğuşurken başkaları hakem konumuna geçerek gelip tepemize biniyorlar?” diye bir nefis muhasebesi içine girmezler. Şimdi bütün bu hadiseleri düşünen, analiz edebilen ve olayların perde arkasını görebilen birisi buna rağmen üzülmüyorsa insanlık adına bazı duygularını kaybetmiş demektir.

“Ağlamazsan, Bari Gülmekten Utan!”

Esasen vicdanî hassasiyetini muhafaza edebilenler, insanlar âleminin ötesinde hayvanlar âlemi, nebatat âlemi ve hatta cemadat âleminde gördükleri şeylerden bile müteessir olurlar. Hem âlemlerdeki her bir şeyin Âlemlerin Sultanına bir alamet ihtiva etmesi ve hem insanın mahlûkatın efendisi kılınması itibarıyla vicdan sahibi insanların her bir varlıkla ilgili olması ve hepsinin elemiyle elem duyması insanlığın gereğidir.

Senelerce evvel belgesellerde izlediğim bazı manzaralar karşısında çok etkilenmişimdir. Meselâ birkaç tane aslan bir tane bizonun etrafını sarmış, birisi sırtına sıçramış, birisi ayağını tutmuş, diğeri de boğazına sarılmış ve onu yemişlerdir. Bu tablo benim gözümün önünden gitmez. O masum hayvanın boynuzları olsa da aslanların keskin dişleri ve kuvvetli pençeleri karşısında yapabileceği bir şey yoktur. Bazen yatağa girdiğim ve yorganı başıma çektiğim zaman belki yirmi sene önce seyrettiğim görüntülerde haksız yere bizonu parçalayan bu aslanlara hayalen kendi kendime tuzaklar kuruyor; yayımı geriyor, okumu yerleştiriyor ve “Niye böyle bir masum hayvanı parçaladınız? Alın bu da sizin hakkınız.” deyip okumu onlara atıyorum.

Kaldı ki hayvanlar âleminde bir besin zinciri vardır. Allah’ın etobur olarak yarattığı bir hayvan, diğer hayvanları yiyerek varlığını devam ettirir. Otobur olanlar, anasından çıkar çıkmaz hemen otlara yöneldiği gibi, etobur olanlar da kendilerine göre bir et aramaya yöneleceklerdir. Çünkü onların fıtratları bunu gerektirmektedir. Biz bile yeri geldiğinde bıçağı elimize alıyor ve yemek istediğimiz hayvanı boğazlıyoruz. Ne var ki, bu tabii durumu aklen kabul etmemize rağmen, hissen tesir altında kalıyor, masum bir hayvanın üç beş tane yırtıcı tarafından parçalanmasından canımız sıkılıyor, rahatsızlık duyuyor ve rencide oluyoruz. Zannediyorum vicdanının sesini dinleyen herkes bu konuda aynı duyguları hissedecektir.

Şimdi bir insan, hayvanlar için bile bu tür manzaralardan rahatsızlık duyuyorsa, beri tarafta öldürülen insanlar karşısında onun rahatsız olmaması, kıvranıp durmaması mümkün değildir. Bu açıdan gerek ülkemizde gerekse diğer İslâm ülkelerinde mevcut olan yangınlar karşısında müteessir olmamak, insanın insanlığını yitirdiğine delâlet eder. İnsanlığını yitirmemiş insanlar ise, günümüzde dünyada olup biten bu olumsuzluklar karşısında mutlaka müteessir olurlar.

Mehmet Âkif, Müslümanların maruz kaldığı durumu anlatırken

“Irzımızdır çiğnenen, evlâdımızdır doğranan!

Hey sıkılmaz! Ağlamazsan, bari gülmekten utan!” der.

Nitekim Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur: مَنْ لَمْ يَهْتَمَّ بِأَمْرِ الْمُسْلِمِينَ فَلَيْسَ مِنْهُمْ “Müslümanların dert ve ızdırabını içinde duymayan, onlardan değildir.” (et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 1/151, 7/270; el-Hâkim, el-Müstedrek 4/356) Yani bir insanın Müslümanlıktan azıcık nasibi varsa, Müslümanların maruz kaldıkları ıstırapları en azından bir dert hâlinde içinde duyması gerekir. Zaten bunu içinde bir dert olarak duymayan birisi, söz konusu problemleri giderici alternatif bir kısım çözümler geliştirmeyi de düşünmez.

Fakat bu konuda öncelikle herkes kendisine bakmalı ve başkaları hakkında su-i zanda bulunmaktan kaçınmalıdır. Bilemeyiz belki de çevremizdekilerin duyarsız gibi görünmeleri, çok sabırlı ve mukavemetli olmalarından kaynaklanabilir. Aslında onlar da bizim duyduğumuz aynı acıyı içlerinde duyuyor olabilirler. Onların içine de Müslümanların maruz kaldığı problemler karşısında sürekli kan damlıyordur. Fakat onların mukavemet sistemleri çok güçlü olduğundan, bela-yı dertten âh etmemekte, âh edip ağyarı âhlarından agâh eylememektedirler.  

İnsanlığın Sonunu Getirebilecek Savaş Çığırtkanlığı

İnsanların yaşadığı bela ve musibetler karşısında ıstırap duyma hususunda işin önemli bir tarafı da şudur: Duyarsız kalmak doğru olmadığı gibi, bağırıp çağırmak, etrafı yakıp yıkmak veya şiddete başvurmak gibi eylemler de kesinlikle doğru değildir. Zira çözüm diye ortaya konan böyle bir tepkiyi, ne Müslümanlıkla ne de insanlıkla telif etmek mümkün değildir. Dolayısıyla bu tür taşkınlıklara asla fırsat verilmemeli; bilâkis insanî değerler ön plana çıkarılmak suretiyle her türlü canavarlığın önü alınmaya çalışılmalıdır.

Bunun için, yapılan zulüm ve haksızlıklara karşı bir tepki de olsa, çoluk, çocuk, kadın, yaşlı demeden masum insanların katline sebebiyet verecek şiddet ve terör hadiselerinin dinimizden fersah fersah uzak olduğu her fırsatta vurgulanmalıdır. O türlü cinayetlere girenler açıkça kınanmalı ve kaba kuvvet fikrine karşı setler konulmalıdır. Bu konuda düşünce inhirafı yaşayan kimseler mümkünse tadil edilip girdikleri bu dalâlet yolundan kurtarılmaya çalışılmalıdır. Bir taraftan bu yapılırken, diğer taraftan da günümüzün aklı başındaki siyasileri, sosyologları, felsefecileri, pedagogları, terbiyecileri bir araya gelmeli, farklı medeniyetler arasında, şiddet ve savaş dili yerine barış dilini geliştirmeye çalışmalıdırlar. Kimi devletlerin kendi çıkar ve menfaatleri için alevlendirecekleri savaş dili ve çığırtkanlığına karşı da, ortak akılla barış dili ve ortamı oluşturulmalıdır. Bir baştan bir başa bütün dünyayı kasıp kavurabilecek muhtemel 3. Dünya Savaşı’nın fitilini ateşleyecek her türlü kışkırtma ve teşebbüse karşı alternatif projeler geliştirilmeli, planlar yapılmalı; bunlardan realize edilmesi mümkün olanlar da hemen hayata geçirilmelidir. Aksi takdirde, günümüzde üretilen korkunç silahlar ve onların kullanılacağı bir dünya savaşı insanlığın sonunu getirecektir.