Posts Tagged ‘atf-ı cürüm’

Bamteli: MUSÎBET ZAMANI İMTİHANLARI

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   “Düşmanlar düşman tamam, ona bir şey diyemem; can azap, cânân azap, her günkü yâran azap!..”

“Bağ bozuk, bağban yaslı, güllere hazan azap / Yaz günü yaprakları solduran hicran azap // Düşmanlar düşman tamam, ona bir şey diyemem / Can azap, cânân azap, her günkü yâran azap.” Düşmanın düşmanlığına, eyvallah; dostların vefâsızlığı, azap!..

Şu kadar var ki, bu azaplar da boşuna değil. “Azap” ile “azb” aynı kökten gelir; azb, tatlı, lâtif, hoş, lezzet demektir. Burada çekilen “azap”lar, öbür tarafta “azb”e, yudum yudum lezzete, zevk yudumlamaya vesile olacak. Evet, azaplar -aynı kökten gelen- azbe inkılâp edecek; onlara azap, size azb olacak. “Size” dedik; çünkü kendimizi sizin arka saflarınızda görüyor, ötede saklanarak, başını saklayarak dururken, bize de belki bir “Sen de geç!” falan denir, rahmet tecellî dalga-boylu bir iltifat gelir ve halk ifadesiyle “paçayı sıyırırız” mülahazasını taşıyoruz. İçimin sesi!.. Her zaman böyle dedim; yaşadığım sürece de böyle diyeceğim; çünkü böyle düşünüyorum.

Düşünceye muhalif bir söz ve bir davranışta bulunmak, münafıklıktır. Dün başka, bugün başka; kalb başka, dil başka; o düpedüz münafıklıktır. Ve bu çağ münafık çağı olduğu için, her yerde daha ziyade -her yer-de da-ha zi-ya-de- onlar hükümfermadır. Namazda içinizde bulunurlar, oruç tutuyor gibi görünürler, Kâbe’yi tavaf ediyor gibi orada sekerler. Huzur-i Risâletpenâhi’ye gider, Peygamber’e bende gibi görünürler. Her defasında sizin karşınızda İslamî kıyafete bürünürler. Ve böylece siz de hüsnüzanna memur olduğunuzdan dolayı inanırsınız.

Nasıl hüsnüzanna memur olmayacaksınız ki, حُسْنُ الظَّنِّ مِنْ حُسْنِ الْعِبَادَةِ buyurmuş Sâhib-i Şeriat (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Hüsnüzan etmek, ibadetlerin en güzelidir.” Siz de “Acaba o güzel şeye sahip olabilir miyiz?!” diye, onlara hüsnüzan etmişsiniz. Onlar ise bu hüsnüzannı kendileri için bir malzeme olarak size karşı kullanmışlar. Zulümlerini bile meşru göstermek suretiyle, o işleri daha azgınlığa götürmüş, işlenmedik mesâvî bırakmamışlar; öyle ki şeytana bile yapacak iş bırakmamışlar; adeta “Sen artık yapacağın şeylerden âzâdesin!” demişler.

Çünkü çağ, Süfyân çağı; üst üste Süfyânlar gelir, bunlar -bir yönüyle- Deccâl’ın avenesidir. Âhirzamanda otuz küsur deccâl zuhur edecek. Bazıları, günün şartlarına, konjonktüre göre nasıl görünmeleri gerekiyorsa, öyle görünecekler. Fakat ortalık, bir yönüyle avamca, cahilce “sürü” düşüncesiyle Müslümanlığa şöyle-böyle yönelmişse, bu defa da bu deccâllar, Müslümanlığı bir argüman gibi kullanacaklar. Hadis ve Siyer kitaplarındaki Kitabü’l-Fiten ve’l-Melâhim’e baktığınız vakit Efendimiz’in âhirzamanla alakalı beyanlarında aynen bunların resimleriyle karşı karşıya kalacaksınız. “Allah Allah! Ne kadar isabetli resimler bunlar!” diyeceksiniz.

Günümüzün Firavunları, Deccâlları mabette varlar; Kâbe’yi tavafta varlar; Ramazan’da sahurda varlar, oruç tutuyorlar mı belli değil, iftarda varlar. Namaz kılıyor gibi görünüyorlar ama Allah’ın huzurundalar mı, değiller mi, onu Allah bilir! Fakat bütün işleri, hep aldatmaca olacak!.. Bunlar, Süfyân kolu, Süfyân… Kaçını gördük bunların şimdiye kadar?!. Bundan sonra da kim bilir kaçına şahit olacağız?!. Cenâb-ı Hak, basiret ihsan eylesin! Doğruyu, doğru görmeye muvaffak kılsın!.. Ve -onlar karşısında çok defa aldandık- bir defa daha bizi aldanma mahkûmu yapmasın!..

El-Hâdî (اَلْهَادِي) celle celâluhu. Ey hidayet eden Allah’ım! Bizi, Sırât-ı müstakîme hidayet eyle! Her türlü aldanmadan, “mağdûbî aleyhim” (اَلْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ) olmadan, “dâllîn” (اَلضَّالِّينَ) olmadan muhafaza buyur! Vesselam.

   Şeytana mağlup kimseler fani güzellik ve dünyevîlikler için “Daha yok mu?” deyip dursunlar, Hak erleri Cennet ve Rü’yetten sonra bile “mezîd” arzulayacakları sürprizlerle dolu bir âleme koşuyorlar.

Şimdi Şeytan, her şeyi değerlendirir. Süfyânlar da -esasen- şeytanın bir numaralı çıraklarıdır. Şeytan, değişik insanlardaki farklı ruh haletini değerlendirir. Mesela bir yerde insanlar, servet ve gınaya erdikleri zaman, “Ben şimdi bunu nasıl değerlendireyim buna karşı! Kârûn gibi ‘Hel min mezîd!’ dedirteyim!” فَخَرَجَ عَلَى قَوْمِهِ فِي زِينَتِهِ قَالَ الَّذِينَ يُرِيدُونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا يَا لَيْتَ لَنَا مِثْلَ مَا أُوتِيَ قَارُونُ إِنَّهُ لَذُو حَظٍّ عَظِيمٍ “Derken Kârûn, ihtişam ve debdebe ile kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını arzulayanlar, ‘Keşke Kârûn’a verilenin benzeri bize de verilseydi, doğrusu o çok şanslı!’ dediler.” (Kasas, 28/79) Kârûn, saltanat, debdebe, ihtişam, kervan, kârubân, sârubanları ile çıkıp çalım sattığı zaman, saf sürüler, “Keşke bizim de böyle olsa!” falan derler. Malum, ehl-i ilim de diyor ki; “Allah’a sığının, o hiçbir şey değil!” Çünkü akıbeti görüyorlar: فَخَسَفْنَا بِهِ وَبِدَارِهِ الْأَرْضَ فَمَا كَانَ لَهُ مِنْ فِئَةٍ يَنْصُرُونَهُ مِنْ دُونِ اللهِ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُنْتَصِرِينَ “Derken Biz onu da, sarayını da yerin dibine geçiriverdik. Ne yardımcıları Allah’a karşı kendisine yardım edip onu kurtarabildi ne de kendi kendisini savunabildi.” (Kasas, 28/81) İlim ehli onu müşahede ediyorlar.

Evet, şeytan belli bir dönemde insanın o duygusunu köpürtür, “Hel min mezîd!” dedirtir. Bir yerde bir tane köşk yaparsa, şeytan ona “Yahu falan şehirde de bir tane olsun! Mesela, Kahire’de var, Nil’in başka bir yerinde daha niye olmasın?!. Amnofisler, Ramsesler, İbnü’ş-Şemsler, böyle kocaman kocaman ehram (piramitler) yapmış; orada niye benim bir villam olmasın! Firavun’un dediği gibi, ayağımın dibinde Nil çağlayıp duruyor; neden içinde benim birkaç tane filom olmasın?!. Bir yerden bir yere -böyle- kervanlar gibi -esasen- çaldığım-ettiğim şeyleri taşımasın?!.” dedirtir. Şeytan, insanı servet ile böyle vurur.

Din-diyanet adına, dinde derinleşme adına, Allah “marifet”inde derinleşme adına, marifette derinleşe derinleşe “muhabbet” ufkuna ulaşma adına, muhabbette derinleşe derinleşe “aşk u iştiyak” ufkuna ulaşma adına nasıl hakiki mü’minler “Hel min mezîd! – Daha yok mu?” diyorlar?!. Peygamber ile diz dize geldikleri zaman, o “zevk-i ruhânî” ile mest oluyor, Peygamber’in “insibağ” fırçası ile fırçalanıyor; birden bire kendilerini Ebu Bekirler gibi, Ömerler gibi, Osmanlar gibi, Aliler gibi (radıyallahu anhüm) duymaya başlıyorlar. Ama onu tadınca da “Hel min mezîd!” demeye devam ediyorlar, “Daha yok mu?!” Hazreti Pîr, Âyetü’l-Kübrâ’da ifade ediyor, “Hem min mezîd?”

Zannediyorum böyleleri, Cenâb-ı Hakk’ın Cemâl-i bâ-kemâlini müşahede ettikleri zaman bile bunu söylüyorlar. Çünkü O, nâmütenâhidir. يُحِيطُ وَلاَ يُحَاطُ بِهِ “Allah, her şeyi kuşatır, her şeyi ile ama kat’iyyen kuşatılamaz!” يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلاَ يُحِيطُونَ بِشَيْءٍ مِنْ عِلْمِهِ إِلاَّ بِمَا شَاءَ “Yarattıklarının önündekini arkasındakini, geçmişlerini geleceklerini, bildiklerini ve bilmediklerini bilir; onlar ise, O’nun ilminden dilediğinin ötesinde hiçbir şeyi kavrayamazlar.” (Bakara, 2/255) Dolayısıyla o mevzuda seyr nâmütenâhîdir ve onlar orada Cenâb-ı Hakk’ın Cemâlini müşahede edince bile “Allah’ım, biraz daha! Allah’ım, biraz daha! Allah’ım biraz daha!” diyeceklerdir.

Çünkü Cenâb-ı Hakk’ı mahiyet-i nefsü’l-emriyesine uygun ihata etmek, mümkün değildir. O, herkesin idrak ufku itibarıyla insanı bayıltacak, kendinden geçirecek bir güzellik ile tecelli edecektir. “Bed’ü’l-Emâlî”de dendiği gibi;

يَرَاهُ الْمُؤْمِنُونَ بِغَيْرِ كَيْفٍ

وَإِدْرَاكٍ وَضَرْبٍ مِنْ مِثَالٍ

فَيَنْسَوْنَ النَّعِيمَ إِذَا رَأَوْهُ

فَيَا خُسْرَانَ أَهْلَ الْاِعْتِزَالِ

“Mü’minler, O’nu keyfiyetsiz ve kemmiyetsiz olarak görürler. Buna bir misal de getirilemez. O’nu gördükleri zaman da bütün Cennet nimetlerini unuturlar. ‘Allah görülmez’ diyen Ehl-i İ’tizâl’e hüsran olsun!” Gördükleri zaman, bayılıp geçecek, Cennet nimetlerini unutacaklar; arkada huriler varmış, gılmanlar varmış, ayağının dibinde Nil çağlıyormuş, filolar gidiyormuş, saraylar varmış; hepsini unutacaklar.

Mü’minlerin rıza, şevk ve iştiyâk-ı likâ yolunda “Allah’ım, daha yok mu, daha yok mu?!” demelerine mukabil, tamamen kendini dünyaya kaptırmış, servet çağlayanına yelken açmış insanlar, bir daha da -çoğu itibarıyla- geriye dönmeye fırsat bulamazlar. Bütün sahiller, silinir gider onların nazarında. Orada dünya ve dünyevîlikler hesabına “Daha yok mu, daha yok mu, daha yok mu?!” diyerek, hafizanallah, boğulabilecekleri bir yere kadar sürüklenir giderler. Yine benim şair arkadaşımın ifadesiyle, “İsyan deryasına yelken açmışım / Kenara çıkmaya koymuyor beni!” Bir isyan deryasına yelken açarlar ki servetle, kenara çıkmaya koymaz artık onları!..

   Şeytanın çok tuzakları ve nüfuz yolları vardır; o ve avenesi kimini malla, kimini makamla, kimini de şehevânî duygularla aldatmaya çalışır.

Kimisi makam ve mansıp delisi olur; böyle gittiği yerde herkes, halk onu alkışlasın ister. Bir tane eskort takip ediyorsa, “Yahu iki tane niye olmasın?!.” der. Bir yerden bir yere gidiyorken “Beni bir ihtişam ile görsünler!” filan diye düşünür. Bu da “makam cinneti” esasen, “makam zehirlenmesi”. “İki tane olsun; yahu iki tane de olmuyor, üç olsun, on olsun; on, yirmi, otuz olsun! Böyle camiye giderken, arabalar bir arkama takılsınlar, bakanlar ona bir daha baksınlar böyle, bir başları dönsün. Nasıl baş dönermiş, görsünler!” filan… Şeytan, bu defa onu değerlendirir, saltanat zehirlenmesini değerlendirir, güç ve kuvvet zehirlenmesini değerlendirir. Bazen de öyle olur.

Bazen bir insana şehevânî duygular kapısını aralar; o kapılar, ona aralanır. Bir kere -hadis-i şerifin ifadesiyle- göz bakar, adım ona doğru atılır, el ona doğru uzanır ve ondan sonra da o mevzudaki o menfur, o müstehcen fiil irtikâp edilir. Bir kere de yaptı mı?!. Nasıl ki, bir kere yalan söyleyen, sonra her zaman yalan söyler!.. Evet, şimdikilerin birkaç yüz, belki daha fazla yalanına şahit oldunuz. Bir kere iftira eden, ondan sonra bin defa iftira eder. Bir kere bohemliğe düşen bir insan da elli defa bohemliğe düşer, hafizanallah. Bu defa da şeytan, onların o zayıf yanını yakalar.

“Şeytan” dediğiniz şey, böyle -bütün bütün insanı tecrîd ederek- sağlam karakterlere gelip musallat olacak birisi değil. O gelse, İnsanlığın İftihar Tablosu’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) çarpsa, orada İnsanlığın İftihar Tablosu, bir tokat ile onu yere serer. Çünkü öyle bir immün sistemi var ki O’nda, öyle bir virüsün ne haddine O’na tesir etsin!.. Ama bizim gibi zayıf insanlar söz konusu olunca, hafizanallah, bir kere göz kaydı, bir kere ayak yanıldı, bir kere el uzandı, bir kere o fiil, müstehcen fiil irtikâp edildiyse, “İki tane niye olmasın? Üç tane niye olmasın? Dört tane niye olmasın!..” Bu defa onun o zayıf yanını değerlendirir.

Bakın şeytanın çok yolları var! Çok yolunun olduğunu göstermek için üç tane misal verdim. Kendimi sıksam, on tane misal verebilirim, müsaadenizle. Şimdi onun bir de musibet zamanlarını değerlendirmesi var.

Bir musibet verir Allah (celle celâluhu). O musibetin geliş sebep ve sâikleri olabilir, şart-ı âdî planında. Mesela size lütfettiği ihsanları, böyle şükür ambalajlı her zaman değerlendirememişsinizdir. Size gelip ulaşan nimetler karşısında gereken şükrü eda edememişsinizdir.

Orada (elektronik tabloda) ilk defa o çıkmıştı; “Ubudiyet, mukaddeme-i mükâfat-ı lâhika değil, belki netice-i nimet-i sâbıkadır. Evet, biz ücretimizi almışız.” “Dünya nimetleri, zehirli bala benzer; lezzeti nispetinde elemi de vardır.” “Dünya, dâru’l-ücret ve lezzet değildir; dâru’l-hizmettir!” diyor Hazreti Bediüzzaman. Allah (celle celâluhu) bizi değişik nimetler ile serfirâz kıldı ama acaba biz onun şükrünü tam eda edebildik mi? Her birimiz kendi açısından düşünmeli bunu. Hani ben kendi açımdan düşünmeliyim. “Bunu Osman hoca böyle düşünüyor, Ahmet hoca düşündü mü, Cemal hoca böyle düşündü mü, Celal hoca böyle düşündü mü?” Onlar, suizan olur. Evet, bizim hakkımız, vazifemiz suizan ise, içimizdeki suizan duygusunu tamamen kendimize tevcih etmeliyiz. “Acaba benim şu davranışımda bir inhiraf oldu mu? Eğilmiştim böyle, içimden geliyor gibi oldu, öyle bir ‘Subhânallah!’ dedim ki, saftakilere bir sinerji oluşturdu. Fakat acaba ben nefsimi karıştırdım mı buna? Ulan nankör nefis, karışmış olabilirsin sen!..” Böyle en olumlu, bizi kanatlandıracak/şahlandıracak şeyler karşısında bile, “Acaba bir bit yeniği var mı?!” mülahazasına meseleyi bağlayarak, her zaman temkinli hareket etme!.. Bu kendimiz için… Ama başkalarının da arpa kadar iyiliğini gördüysek, “Yahu bu kadar iyiliği olan bir insan… Allah, bunu yüzüstü bırakmaz!” Başkalarına bakarken de öyle bakmalıyız.

Şimdi kendi açımdan, her zaman kendimi bir kıtmîr gördüm. Siz biliyorsunuz; sana sorsam, şimdiye kadar elli defa mı, yüz defa mı demişimdir? Cenâb-ı Hakk’ın Kıtmîr’e ihsan ettiği lütuf… Sâfiyâne, halktan olanlardan, okumuş insanlardan binlerce, yüzbinlerce insan, “Yahu bu yol isabetli yol, Peygamber yolu!” dediler. Nedir o yol? Eğitim ile dünyaya açılma.. fakirliğe savaş ilan etme.. ihtilafa savaş ilan etme.. cehalete savaş ilan etme… Yahu çok makul bir şey; dünyada böyle bir şeye “Hayır!” diyecek insan çıkmaz. Dolayısıyla işin tabiatının icabı, gönüllere sizin için hüsnüzan vazediliyor, vüdd vazediliyor; gittiğiniz her yerde hüsnükabul ile karşılanıyorsunuz. Ve Cenâb-ı Hak, çok önemli hizmetlere sizi muvaffak kılıyor. Aklınızdan geçse ki “Bunu, ben yaptım!” hafizanallah, Cenâb-ı Hak, hafif kulak çeker, ensene bir tokat vurur, Süfyânlardan bir tanesini musallat eder.

   “Öyle bir fitneden sakınınız ki, geldiği vakit yalnız zalimlere mahsus kalmayıp masumları da yakar!..”

Tabiî bu arada pek çok masum da acı çekebilir. Kur’an buyuruyor: وَاتَّقُوا فِتْنَةً لاَ تُصِيبَنَّ الَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْكُمْ خَاصَّةً وَاعْلَمُوا أَنَّ اللهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ “Bir de, (samimî olanı samimî olmayandan ayıracak imtihan niteliğinde) öyle bir fitne, bir bela, bir musibetten çekininiz ki, geldiği vakit yalnız zalimlere mahsus kalmayıp masumları da yakar. Yine bilin ki Allah, cezalandırması çok çetin olandır.” (Enfâl, 8/25) Bir fitneden, bir imtihandan, bir sorgulanmadan korkun ki, geldiği zaman sadece mücrimlere münhasır olarak gelmez, çok masumlar da beraber orada gider! İsyan edenler, etmiştir; zelzele olur, fay kırılır. Başı yerde olan insanlar da orada şehit olarak ölür. Zâlimler, hainler, Süfyânlar, Süfyân çırakları da orada mort olurlar; onlara “öldü” denmez, onlar ebediyen mahvolmuş demektir.

Allah (celle celâluhu) lütfetti… “Acaba biz mi yaptık bunu; şu kadar ülkeye biz mi açıldık?!.” Ne haddimize? Cenâb-ı Hak, sizi o yola sevk etmeseydi.. sizin aklınıza o türlü şeyler gelmeseydi.. siz arkadan bazı imkân sahipleri tarafından desteklenmeseydiniz.. gittiğiniz o farklı kültür iklimlerinde, farklı yerlerde, farklı kültürler ile yetişmiş insanlar tarafından hüsnükabul görmeseydiniz… Bunları nasıl yapacaktınız ki? Demek ki, bütün bu olup biten şeylerin arkasında, on tane, yirmi tane vesile var. Bütün bunlara hükmeden bir Kudret-i Bâhire, bir İrade-i Muhîte, bir İlm-i Muhît var; O (celle celâluhu) yapıyor. Öyle ise, bütün bunları görünce, yürekten اَلْحَمْدُ لِلَّهِ عَلَى كُلِّ حَالٍ، اَلشُّكْرُ لِلَّهِ “Küfür ve dalaletten başka her halimize hamd dolsun; şükür Allah’adır.” demek gerekirdi. Demediğimizden dolayı, bir tokat gibi bir musibet gelebilir. Bu mesele, bir.

Bir ikinci husus: Böyle bir fırsat elimize geçmiş, “Acaba atımızı biraz daha mahmuzlamak suretiyle daha hızlı yürüyemez miydik? Mesela, sekiz saat mesai yapacağımıza, on sekiz saat yapamaz mıydık? Mesela, yirmi saat yapamaz mıydık? Dört saat, dinlenmeye yeter bir insan için; yirmi saat yapamaz mıydık? Yirmi saat yapsaydık, gidilen ülkelerin sayısı açısından yüz yetmişi, üç yüz kırk yapardık, Allah’ın izniyle. O yaptırırdı; yüz yetmişi, üç yüz kırk yaptırırdı Allah (celle celâluhu). Dolayısıyla imkanları rantabl değerlendirmediğimizden dolayı, buna da “imkan-zaman israfı” denir. Bir de bundan dolayı kulak çekme olur. Dolayısıyla bir tokat vurur, müşterek; hakikaten o işi bihakkın yerine getirenler de diğerleri ile beraber o tokadı yerler.

Acaba fırsat elimizdeyken, mesela televizyon varken, gazete varken… Mesela, bu gazete bir milyona ulaşmıştı; bu, iki milyon yapılamaz mıydı? Ve onun içindeki sesiniz-soluğunuz sizin, Ebu Bekir’in, Ömer’in, Osman’ın, Ali’nin sesi-soluğu olamaz mıydı?!. Bir mecmua çıkarıyordunuz; bir taraftan ilmî, bir taraftan edebî; fakat bir taraftan da tekvinî emirlerin tefsiri/tahşiyesi ile beraber, teşriî emirlerin orada yorumu vardı. Kalite itibarıyla, keyfiyet itibarıyla, muhteva itibarıyla acaba biz onu, daha rantabl bir hizmet unsuru haline getiremez miydik? Demek ki getirmemişiz ki, Cenâb-ı Hak (celle celâluhu), bir kısım mütegallipleri, mutasallıtları, mütehakkimleri musallat etti; tagallüp, tahakküm, tasallutlar ile tepenize bindirdi, el koydurdu onlara. Zâlimler, el koydular, yok ettiler, bitirdiler o meseleyi. Bundan dolayı müşterek bir tokat yedik.

Belki bu türlü şeylerde bile “sûitaksir”de bulunma, bir yönüyle belki “suiistimal” etmiş olma, belki bunları birer niam-i İlahî görüp şükretmeme mevzuunda bile şeytanın bir kısım şerareleri vardır, “zulmânî tayflar”ı vardır ona da “tayf” denirse, vesveseleri vardır, -en güzeli- “dürtü”leri vardır. O mevzuda, onları aksatma mevzuunda da şeytan rolünü oynamış olabilir ve yine onun dürtüleri ile aksatmış olabiliriz. Böyle bakmalıyız meseleye.

   Şeytan, musibet zamanlarını kendi açısından büyük fırsatlar mevsimi olarak görür ve o döneme özel ayak oyunlarıyla insanları baştan çıkarmaya çalışır.

Bir diğer taraftan, musibete maruz kaldık; bela ve musibetler kapıyı çaldığı zaman, yakamıza elini uzattığı zaman atf-ı cürümler olabilir. Hukukta “atf-ı cürüm” denen bir şey vardır; bu, İslamî adalet sisteminde de vardır. İnsanlar sıkıştıkları zaman başkalarını suçlamaya dururlar. Buna şahit oldum ben, değişik yerlerde; böyle kodese tıkıldığımız zaman da en yakın arkadaşların “Vallahi bizim böyle şeylerden haberimiz yoktu ama bu adam bunları bize öğretti!” falan dediğine şahit oldum. Atf-ı cürümde bulunmak suretiyle kendileri o işten sıyrılmaya çalışırlar, hafizanallah. Şimdi burada da şeytanın değerlendireceği argüman, budur. “Ha, şöyle olsaydı, bu olmazdı! Böyle olsaydı, şu olmazdı! Yanlış şeyler yapıldı; insanlar Amnofis’i bile idare etmeliler. Jull Sezar’ı idare etselerdi, onu kandırsalardı, onun için bir şey yapsalardı, herhalde gücünü-kuvvetini kendi hesaplarına kullanabilirlerdi!..” falan. Bu türlü atf-ı cürümler; bu da sıyrılma adına.

Bir de birileri zorlayarak bu türlü sıyrılmalara sevk ediyorlarsa, “Aman, tam onların içinde görünmeyin! Tam o resimde, o karede bulunmayın! Sıyrılın; bu işin içinden sıyrılmaya bakın! Bu dünya dâru’l-lezzettir! Bence dünyadan lezzetinizi almaya bakın! Dâru’l-ücrettir; ücretinizi almaya bakın!” falan diye şeytanın kandıracağı dünya kadar insan vardır immün sistemi güçlendirilememiş. Ne ile? İman-ı billah, Marifetullah, Muhabbetullah, Aşkullah, Şevk-i likâullah ile immün sistemleri güçlendirilememiş. Yani manevî anatomileri güçlendirilememiş; çok küçük bir virüs, bir mikrop karşısında sarsılacak kadar zayıf. Küçük bir yel karşısında devriliyor. Öyle devrilecekse, -Allah göstermesin- bir fırtına, bir hortum, bir tayfun -yakında Amerika’ya gelip çarpan tayfun gibi bir şey- geldiği zaman, kökü bile sökülür gider onun. “Bir daha yedi ceddime tevbe, ben bunlar ile bulunursam!” diyen müfteriler, affedilmeyecek cinayetler bile işleyebilirler.

Şimdi Şeytan, “Yahu iyi bir fırsat, tam; şimdi ben bu insanlarda atf-ı cürüm duygusunu tetiklemeliyim! Elimde hazır körük var, vesvese körüğü var; bu körük ile bunların üzerine gitmeliyim, o ateşe benzin sıkmalıyım. Bunlara, birbirlerini tecrim ettirmeli; ‘Senin yüzünden oldu! Bu iki tane, üç tane Süfyân ikna edilemez miydi? Yaptığımız şeylerden bazıları onların adına yapılamaz mıydı? Bazı yerlerde bir-iki tane filo onlara verilemez miydi? Bir-iki yerde onların adı bayraklaştırılamaz mıydı?’ demek suretiyle makul gibi şeyler söyletmeliyim.” der. Dürtükler şeytan… Tanıyorum ben onu, o mel’ûnu… Hazreti Âdem gibi Safiyullah’ı bile bir zelleye maruz bırakan ne profesyonel bir şeydir o!.. Hollywood’un senaristleri onun yanında halt etmişler. Tâ Hazreti Âdem’den bu yana şeytanlık yapa yapa, şeytanlıkları onun için çok rahat, peynir-ekmek yiyor gibi kolay hale gelmiştir: “Yahu ben bu hazır tabloyu çok iyi değerlendiririm. Nasıl değerlendiririm? Bu defa da mağduriyete, mazlumiyete, mehcûriyete, mahkûmiyete, muzdarriyete, mutazarrıriyete -diyeyim-, mahrumiyete, mütezelliliyete (tezellül yaşamaya, münkesiratü’l-kulûb olmaya) maruz kalmışlar. Hazır bu türlü şeylere maruz kalmışlarken diğer arkadaşlarına, hususiyle başlarındaki büyüklerine, serkârlarına karşı bunları ayaklandırmalıyım! Sürekli bunların aleyhinde onları dürtmeliyim, konuşturmalıyım!” falan… Böyle bir pozisyonu değerlendirebilir, hafizanallah..

Bakın, şeytan değişik pozisyonları, değişik şekilde değerlendirir; hiç tereddüdünüz olmasın! Serkârları da öyle değerlendiriyor, ortadaki sürüleri de öyle değerlendiriyor, Hak yolunda, Peygamber yolunda yürüyenleri de değerlendirmek ve onlara da dediğini-ettiğini yaptırmak için onlara göre argümanlar kullanıyor. Şeytan bu, kullanıyor, kullanabilir bunu.

   Muvakkat fırtınalar dünden bugüne Hakk’a adanmış ruhları asla sarsamamıştır, bundan sonra da sarsamamalıdır; onların vird-i zebanı “Tut elimden Allah’ım; tut ki, edemem Sensiz!” olmalıdır.

O zaman, hakiki mü’minlere düşen şey şudur: Ne Ammâr İbn Yâsir, ne Bilal-i Habeşî (radıyallâhu anhüma ve anhüm ecmaîn), bunlardan hiç biri, değişik belalara maruz kaldığı zaman teslim olmadı. O zamana kadar inen ayet sayısı, beş-on tanedir; İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) Peygamberliği, o ölçüde henüz duyulup hissedilmeye başlanmıştır. Fakat ne o ağır taşlar altında, ne de o sıcak çölde onlar inançlarından vazgeçmişlerdir. Beyin kaynatan çölde, sıcakta beyni kaynayıp da genel dengesi bozulan insanlar vardır. Allah korumuş onları… Çarmıha germe gibi… Bu türlü şeyler karşısında, birbirini suçlayan insana, ben, Hadis kitaplarında, Siyer kitaplarında, Megazî kitaplarında hiç rastlamadım! “Sen gelmeseydin, bizi böyle bir yola çekmeseydin, bunlar, başımıza gelmezdi! Baba, sen inanmasaydın; anne, sen inanmasaydın, ben de bunlara maruz kalmazdım! Efendim sen inanmasaydın, ben de mevâlîden olarak inanmaz, bu yola girmezdim; bunlar da başıma gelmezdi!” diyen bir tane insan bilmiyorum.

Bir-iki tane mürted vardır, dönmüştür. Efendim, mesela İbn Ahtal. Fakat o, imanı sindirememişti, Medine-i Münevvere’de huzur-i Risâletpenâhi’de, ihtimal çok farklı beklentileri vardı. Konuşmasını biliyor, şeytanca şiir yazmasını biliyor, onları büyüleyecek şekilde seslendirmesini biliyor, Firdevsî konuşmasını biliyor. Bu defa -ihtimal.. ihtimal- “Ben, bu kadar mahir bir insanım! Bana niye Bû Bekr u Ömer u Osman u Ali kadar iltifat yok!” filan diyor. Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) esasen herkese iltifat ederdi. Cerîr-i Becelî geldiği zaman da kimse onu tanımıyor; hemen altına kendi üzerindeki cübbeyi atar, örtüyü atar, yanına buyur eder; أَكْرِمُوا كَرِيمَ الْقَوْمِ “Bir kavmin kerimine siz de ikramda bulunun!” der. Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) hiç kimseyi kıracak, onu bir beklentiye sevk edecek tavır ve davranışta bulunmamıştır. Ama o mel’ûn -ihtimal- çok farklı beklentilere girdi; döndü. Bu defa o şeytanî gücünü, Mekke-i Mükerreme’de müşrikler içinde Efendimiz’e, muhacirlere, Müslümanlara karşı kullandı.

Birkaçı da zaten tam inanmamıştı; Arâfta duruyorlardı bazıları. Bu irtidat hadiseleri -Müseylemetü’l-Kezzâb ve Secâh hadiseleriyle daha sonraki sekiz tane hadise- meydana gelince onlardan bazıları da o işe katıldılar, hafizanallah. Arâfta idiler bunlar, ortada idiler; bir o tarafa bakıyorlardı, bir de bu tarafa. Günümüzdeki Arâftakiler gibi, “Şimdi kimin yanında durursak, bir tane villaya sahip oluruz!” diyor, hesaplarını ona göre yapıyorlardı. Çok farklı bir hesap!.. Riyazî düşüncede bunu bir yere oturtamazsınız, bunlar çok dâhiyane tespitler! Arâftakiler… O çok ciddî sarsıntı yaşayanlar da bunlardır.

Ve zannediyorum, bu Arâftakiler, bazılarının kafalarını karıştırıyorlar bazı yerlerde. Ellerinde imkân ve fırsatları, biraz da enaniyetleri var. Mesela bir yerde bir kariyer yapmışsa, filan… Esas dünden bugüne onun kadar öyle kariyeri yok ama ölesiye canını, “Cân İsteyen”e (celle celâluhu) vermiş… “Cânımı Cânân istemiş, vermemek olmaz ey dil / Ne niza’ eyleyeyim, o ne senindir ne benim!” “Canımı Cânân isterse, minnet cânıma / Can nedir ki, onu kurban etmeyem Cânânıma!..” Fuzûlî, ruhun şâd olsun!.. Böyle demiş, o yolda at koşturmuş insanlar… “Yahu biz de varız!..” İbn Ahtal’in “Biz de varız!” mülahazası, hafizanallah. Bunlar, şerâre üretirler. Bunların şeytanî şerarelerinin tesirinde kalan insanlar olur.

O zaman, bu işe baş koymuş, bu iş karşısında iki büklüm olmuş, Hak karşısında el-pençe divan durmaya ahd ü peymânda bulunmuş insanlara düşen şey, sabitkadem olmaktır. Madem İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Kalb” yazısında da geçtiği gibi, günde belki bazen yüz defa şu muhtevada dualar ediyordu: يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ، ثَبِّتْ قَلْبِي عَلَى دِينِكَ “Ey kalbleri evirip çeviren -zaten evrilip çevrilme, karakteri olan kalbleri evirip çeviren- Allah’ım! Benim kalbimi imanda sabit kıl!” يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ، ثَبِّتْ قُلُوبَنَا عَلىَ دِينِكَ “Ey kalbleri evirip çeviren Allah’ım! Kalbimizi ibadet ü tâate tevcih buyur! Yârımız, yardımcımız ol!” Başka bir duası; يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ، بِرَحْمَتِكَ أَسْتَغِيثُ، أَصْلِحْ لِي شَأْنِي كُلَّهُ، وَلاَ تَكِلْنِي إِلَى نَفْسِي طَرْفَةَ عَيْنٍ “Ey Hayy u Kayyûm olan Allah’ım! Rahmetine sığınarak bunu diliyorum. Beni nefsim ile bir göz açıp kapayıncaya kadar başbaşa bırakma. (Göz açıp-kapama, bu!) Bundan daha az bir zaman bile beni benimle, nefsimle başbaşa bırakma.” Ondan daha az… Zayıf bir rivayette, وَلاَ إِلَى أَحَدٍ مِنْ خَلْقِكَ “Halktan herhangi bir kimseye bile, bu kadar zamancık, beni bırakma Allah’ım!” Evet, “Tut elimden Allah’ım! Tut ki, edemem Sensiz!” mülahazası ile hep Cenâb-ı Hakk’a teveccüh edip, sarsılmamak için lazım gelen her şey yapılmalı.

   Gecelere teheccüd ile ışık saçarak ve gündüzleri her fırsatta sohbet-i Cânân’a koyularak manen beslenmeli; dostlarımıza da ümit, inşirah ve moral kaynağı olmalıyız!..

Bugüne kadar bazıları aksatmış ise, teheccüd namazını ihmal etmemeliler. “Çün gündüz olursun nice ağyâr ile gafil / Ko gafleti, Dildar’dan -bari- utan gecelerde! // Az ye, az uyu, hayrete var, fânî ol / Allah’ı bul, ol O’na mihman gecelerde.” İbrahim Hakkı’dan bazı değişikliklerle ifade ettim. O gecenin karanlığında -esasen- senin aydınlık anlarındır; çünkü karanlıkta da her şeyi gören, sana şah damarından yakın Birisi vardır. Başını yere koyup içini döktüğün zaman, işte O (celle celâluhu), hadîsin ifadesiyle, “Semâ-i dünyaya teveccüh buyurur.” “İner” sözüyle ifade ediliyor; manası, murad; müteşâbih bir beyan, bu. “Semâ-i dünyaya iner: İstiğfar eden yok mu, dua eden yok mu?!.” Sanki sen, o halinle dua ediyorsun, istiğfarda bulunuyorsun, “Allah’ım, Sen!” diyorsun O’nun beklentisine; o mevzuda “intizâr-ı Kudsiyesi”ne diyeyim, “intizâr-ı Kudsiyesi”ne: “Ben varım yâ Rabbi!” diyorsun. Gece, yumuşak döşekten uzaklaşıyorsun. تَتَجَافَى جُنُوبُهُمْ عَنِ الْمَضَاجِعِ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ خَوْفًا وَطَمَعًا “Geceleyin yanları yataklardan uzaklaşır; bir yandan (celâlinden) endişe, öte yandan (rızasını) ümit ederek Rabbilerine yalvarırlar.” (Secde, 16/32) O sıcak döşekten, sıcak yorganın altından, sıcak hayat arkadaşının yanından kalkarak gece el-pençe divan durmak üzere seccadeye koşma.. başını yere koyma.. içini Allah’a dökme.. ve “Allah’ım, bizi bir adım kaydırma, bahtına düştük!” deme, yalvarıp yakarma… Birincisi, bu.

İkincisi de bu türlü yerlerde bir araya geldiğimiz zaman -benim şu anda yaptığım gevezelik gibi değil, belki söylenen sözlerin muhtevası itibarıyla- birbirimizi rehabilite etmemiz lazım. İmmün sistemini güçlendirmemiz lazım. Kuvve-i maneviyeleri takviye etmemiz lazım. İşi evirip-çevirip sohbet-i Cânân’a getirmemiz lazım. Allah’a bağlamamız, Rasûlullah’a bağlamamız, Bû Bekr u Ömer u Osman u Ali’ye, sahabe-i kiram efendilerimize, Peygamberân-i ızâma bağlamamız lazım.

Düşünün ki Kur’an-ı Kerim’de enbiyâ-ı ızâm, Kur’an’ın “tasrif” dediği üslupla, belki yüz yerde, farklı şekilde, farklı üsluplar ile zikrediliyor. Demek, farklı pozisyonlar oluyor; “Bu defa şu üslup ile bir reçete!.. Ey Habib-i Zîşân’ım! Muktedâ-bih olman itibarıyla, Sana söylüyorum ama meseleyi -Kızım, sana söylüyorum; gelinim, sen anla!- arkandakiler anlasınlar! Madem Senin arkanda el-pençe divan duruyorlar, Ben, Sana diyorum ama onlar anlasınlar, sözüm onlaradır!” diyor, değişik tasrifler ile sürekli rehabilite ediyor Allah (celle celâluhu). Tekrârât-ı Kur’aniye’de, Hazreti Pîr’in ifadelerine bakmak lazım; tekrar ediyor, tekrar ediyor. Tekrârât-ı Kur’âniyeyi, oryantalistler, tenkit mevzuu yapıyorlar; oysaki o Hazret, onu Kur’an-ı Kerim’in ayrı bir mucizesi, bir kerameti, Kur’an’da Allah’ın insanlara ayrı bir ikramı olarak gösteriyor.

Evet, oturup kalktığımız her yerde, insanları rehabilite etme adına, moralize etme adına, sürekli birbirimizi takviye etmeli, baş başa vermeliyiz, Allah’ın izni ve inayetiyle. Öfkelenme, çırpınma, dövünme yerine, o türlü durumlarda şeytan nasıl pozisyon değerlendiriyor, biz de o pozisyonları “Burada, şimdi şunu değerlendirmek lazım!” deyip değerlendirmeliyiz.

Burada, min gayrı haddin şunu da ifade edeyim: Sizin Kıtmîr’iniz; yirmi tane rahatsızlığım var; evet, yirmi tane. Ama gördüğünüz gibi, mesela burada bakın bana, hiçbir şey yokmuş gibi konuşuyorum. “Bu adam yirmi yaşındaki gibi konuşuyor!” diyebilirsiniz, oysaki onun dört katı. Ve şimdiye kadar da dünya zevki namına bir şey bilmiyorum. Hep ömrüm sıkıntılar içinde geçti. Talebeliğim de öyle, darbeler ile de öyle; her defasında her darbe, tankın paletleri gibi gelip benim üzerimden geçti. Fakat gördüğünüz gibi, böyle…

Neden? Bu, kendi kuvve-i maneviyemin, immün sistemimin güçlülüğü değil. Fakat, hakkım yok sizin kuvve-i maneviyenizi kırmaya!.. Burada elimden geldiği kadar, Allah’ın izni ve inayetiyle, iradenin hakkını vererek, bir moral insanı gibi… İnşaallah hakikatini de Cenâb-ı Hak lütfeder. Bir yönüyle sizin morallerinizin bozulmamasına çalışacağım, Allah’ın izni ve inayetiyle. Cenâb-ı Hak, emanetini alacağı âna kadar da bu mevzuda aynı tavrı sergilemeye kararlıyım. Cenâb-ı Hak, beni, dediğim, ettiğim, düşündüğüm şeylerde yüz üstü bırakmasın!.. (Âmin). Yolundakileri yüzüstü bırakmasın!.. Bırakmaz; şimdiye kadar bırakmadığı gibi, bırakmasın!..

اَللَّهُمَّ يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ، ثَبِّتْ قُلُوبَنَا عَلَى دِينِكَ * يَا مُصَرِّفَ الْقُلُوبِ، صَرِّفْ قُلُوبَنَا إِلَى طَاعَتِكَ * يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ، بِرَحْمَتِكَ نَسْتَغِيثُ، أَصْلِحْ لَنَا شَأْنَنَا كُلَّهُ، وَلاَ تَكِلْنَا إِلَى أَنْفُسِنَا طَرْفَةَ عَيْنٍ، وَلاَ أَقَلَّ مِنْ ذَلِكَ، وَلاَ إِلَى أَحَدٍ مِنْ خَلْقِكَ، مِنَ السِّيَاسِيِّينَ، وَالْمَدَنِيِّينَ، وَاْلاِسْتِخْبَارِيِّينَ، وَالْعَدْلِيِّينَ، وَالشُّرْطِيِّينَ، وَالشَّيْطَانِيِّينَ * آمِينَ، أَلْفَ أَلْفِ آمِينَ * وَصَلَّى اللهُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلَّمَ

“Ey kalbleri evirip çeviren Allahım! Benim kalbimi dininde sabitleyip perçinle!.. Ey kalbleri halden hale koyan Rabbim, kalblerimizi ibadet ü tâatine yönlendir!.. Yâ Hayy, ya Kayyûm (gerçek hayat sahibi ve kâinatı ayakta tutan), rahmetin hürmetine Sen’den yardım diliyoruz; her halimizi ıslah et ve göz açıp kapayıncaya kadar -hatta ondan daha az bir süre- olsun bizi nefislerimize bırakma. Bizi mahlûkatından herhangi birinin, politikacılar, sivil halk, istihbaratçılar, hukukçular, emniyet görevlileri ve her türlü şeytan avenesinden herhangi bir kimsenin merhamet(sizliğ)ine de bırakma!.. Dualarımızın kabul edilmesine en büyük vesile olarak gördüğümüz Rasûl-i Ekrem aleyhissalâtü vesselam Efendimiz’e, temizlerden temiz nezihlerden nezih aile fertlerine ve ashabına salat ü selam eylemeni dergâh-ı uluhiyetinden diliyoruz Rabbimiz!..”

Kırık Testi: BİRAZ DA KENDİMİZE BAKALIM!..

Herkul | | KIRIK TESTI

Zafer zafer üstüne harman ettiğimiz günlerde haricî-dahilî, bütün millet düşmanlarına karşı, “inanç, azim” demiş yürümüş, “hasbîlik, yiğitlik” demiş şahlanmış bir ulu millet iken, bizi yükselten bu yüce vasıfları yitirip iç çöküntülere mâruz kaldığımız günden itibaren, hep milletimizin düşmanlarını güçlü, çalımlı görmüş ve kendi irademize kement vurmuşuzdur.

Malazgirt’ten İstanbul’un fethine, Çaldıran’dan Mohaç’a kadar, tarihin sinesine serip boy boy teşhir ettiğimiz bilumum zaferlerimiz, hemen bütünüyle inanç ve azmin kolları arasında gerçekleşmişti. Buna karşılık, her türlü sarsıntı ve hezimetlerimiz de, bir kısım zaaflarımızın bağrında gelişip durmuştu. İç çöküntülerimiz artıp zaaflarımızın bir girdap hâlini almasıyla, irademiz bütün bütün felç, ruhumuz da esir oldu. O günden bugüne de bütün tarihî falsolarımıza birer bahane bulma, millet düşmanlarını güçlü kuvvetli görme/gösterme; milletin ümit ve azmini kırma psikozu içine girdik.

Artık, hep âlemin bize ettiklerinden bahisler açarak teselli oluyor, onların imkân ve tekniklerini destanlaştırarak baş aşağı durumumuza izahlar getirmeye çalışıyor; yer yer bizim dışımızdakilerin çok ilerlemiş olmalarından söz ederek atalarımıza sövüp sayıyor ve zaman zaman da hunharlığından dem vurup hayıflanıyor.. yani, kendimize bakacağımız yerde, başkalarının hesabı içinde boğulup gitme gibi garip ve anlaşılmaz bir ruh hâletinin zebûnu oluyorduk. Böyle olmak ve böyle düşünmekle, âlemin bize ettiklerinin kat katını kendimize ettik ve sinelerde istikbal ümidi namına bir şey bırakmadık.

Şayet, bundan böyle de, her mağlubiyet ve hezimetimizi mütehakkim ve işgalci düşmanların sayı üstünlüğü, mekanize edilmiş birlikleri, tekniği-teknolojisi ve ihanet dolu stratejileriyle izaha kalkışacaksak, toparlanıp kendimize gelmemiz ve yıkılışımızın gerçek sebeplerini tespitimiz kat’iyen mümkün olmayacaktır.

Ah, ne olurdu! Bir kere de kendimize bakıp iç dünyamızı kontrol edebilseydik!..

Rica ederim, söyleyin! Emin misiniz size düşen her şeyi yaptığınızdan; hareket ve faaliyetlerinizi hep doğru yolda sürdürdüğünüzden; irade gücü ve iç mukavemetinizden; bayraklaştırdığınız dava ve düşünceyi tam temsil ettiğinizden?.. Yaptığınız her işin yerinde olduğunu; düşüncelerinizin, kin, nefret, garaz gibi kötü huylarla zedelenmediğini; plân ve projelerinizin hata kabul etmez bir buudda tanzim edildiğini iddia edebilir misiniz?.. Aman Allah’ım! Bu ne büyük bir çılgınlık, ne affedilmez bir kabahat olur!..

Aslında, hep başkalarının eksik ve gedikleriyle meşgul olanlar, kendi hata ve kusurlarını görmeyecek kadar kör; gönüllerini coşturup ruhlarına istikamet veremeyecek kadar da iradesiz ve meflûç kimselerdir. Böyleleri her söz ve davranışlarıyla, durmadan başkalarını gayyalara yuvarlarken, firavunlaşmış egolarına göklerde bile taht bulamazlar. Nefsanîliğine “pes” demiş ve kendi içinde mağlup bu derbeder ruhlar, düşünce ve iradelerini delik deşik eden bu türlü zaaflardan kurtulacakları âna kadar da doğruyu göremeyecek, doğru karar veremeyecek ve hele kat’iyen bellerini doğrultamayacaklardır.

Her düşüş ve hezimet, insanın iç düzeninin, ruhî âhenginin bozulmasıyla başlar ve dönüp kendini bulacağı, duygularıyla dirileceği güne kadar da devam eder. Kendi iç dünyalarında yıkılmış fertlerin, evvelâ ailede, sonra da cemiyetin her kesiminde, peşi peşine sökün edip gelen bilumum bozulup dağılmalarda, etrafı cürümlerle karalayıp kendilerini mesul görmemeleri ise, içtimaî problemleri bütün bütün içinden çıkılmaz hâle getirmiştir.

Bırakınız Allah aşkına, başkalarını suçlamayı! Biraz da kendinize bakınız!.. Yolunuz doğru, duygularınız hüşyâr, metafizik geriliminiz tam, yüreğiniz hizmet aşkıyla çarpıyorsa, size kimse zarar veremez ve veremeyecektir! Ne zarar, ne de kâr kimsenin elinde değildir; o, gökler ötesi âlemlerde programlanır, sonra da kararlarının önüne geçilmez bir ulu el tara­fından tatbike konur. Özünde duruluğa ermiş, azmi, inancı tam, hakkı tutup kaldırmada kararlı ve gözlerinde buğu buğu muhabbet kudsîler, o yüce takdirden, şimdiye kadar hep ruhu kanatlandıran mesajlar almışlardır.

Nice az topluluklar vardır ki, hüküm ve kuvvet Sahibinin izniyle, kitle ve yığınlara galebe çalmışlardır. Ve nice gönül eri rabbanîler vardır ki, ruhlarını cihada adamış; Allah yolunda başlarına gelenlerden ötürü, gevşeklik göstermemiş, yılmamış; hele zaafa hiç düşmemiş ve hasımlarına boyun eğmemişlerdir. İşte bunlardır, istikballerine meleklerin koştuğu ak yüzlüler! Ve işte bunlardır, arkadakilere bir yâd-ı cemil olarak kalıp gidenler!..

***

Not: Bu hafta mescidimizde “Cuma Hutbesi” olarak okunan bu makale “Gevşeyen Gerilim” başlığıyla Sızıntı dergisinin Eylül-1983 sayısında neşredilen başyazıdır.

Bamteli: KAZANMA KUŞAĞINDAYKEN KORKU, İFTİRA ve GIYBET

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Duygu ve düşünce zehirlenmesine mübtelâ olan kimseler, hiçbir mahzur görmeden gıybet ve iftira edip duruyorlar; bazen korku bazen de atf-ı cürüm marazıyla başkaları da onlara iştirak ediyorlar.

Kritik bir dönemde yaşadığımızdan dolayı, bazılarımız, bazıları, belki epey insan, işin içinden sıyrılmak için arkadaşlarının aleyhinde konuştular, olmayacak şeyler söylediler. Önlerine yazılıp konan kâğıtlara imza atma mecburiyetinde bırakıldılar. (Zalimler onlara) “hücre” dediler, “sopa” dediler, “ilaç içirme” dediler, “Bu kâğıda imza atma…” dediler. Bu mevzuda tercihini yanlış yapanlar oldu. (Masumlara iftira atma yerine, her şeye rağmen) tercih edilmesi gerekli olan, “hücre” idi, belki “ilaç” idi, belki “dövülme” idi, “ağzın-burnun kırılması” idi, “kafanın yarılması” idi. Bunlar, o tercihi doğru yapana sevap kazandırırdı. Ama bir mü’minin aleyhinde konuşma, yazılan yalanı imza etme, iftira idi, bühtan idi, günah-ı kebâir idi.

Bunu bilerek yaptı ise, yapmada da mahzur görmüyorsa, zavallı -farkına varmadan- İslam yolunda (!) kâfir oldu. Çünkü, günah-ı kebâir, tevbe ile zâil olur; fakat insan yaptığı günahı, gıybeti, iftirayı, bühtanı, bir mahzursuz şeymiş gibi görüyor, hem de böyle sürekli tekrar edip duruyorsa, bunu “mahzursuz” kabul ediyorsa; beş vakit namaza beş de ilave etse, on vakit namaz kılsa, yine kâfir, yine kâfir, yine kâfirdir!.. Ve küfür, insanın o âna kadar yaptığı amelleri alır-götürür. O esnada ölse, öbür tarafa taşıyacağı hiçbir sâlih amel yoktur.

Böyle kritik bir dönemde “atf-ı cürüm” -hukukta geçen bir tabir- çok olur. Bazı insanlarda, başkalarını suçlamak suretiyle işin içinden sıyrılma gibi bir “kompleks” vardır: Atf-ı cürüm… “Birini karalarsak, biz, işin içinden sıyrılırız!” Hasımlar da -esasen- onu istemektedirler. Hafizanallah, böyle bir dönemde “gıybet” çok olur. Hele bir de hususî, kendini gıybete adamış, zift bir medya varsa!.. Bunların radyoaktif tesiri bütün topluma sirayet eder. “Alfa”sı olmasa “Beta”sı; “Beta”sı olmasa “Gama”sı; bütün kalbleri ifsat eder, kirletir, farkına varmadan. Bir yalan -böyle- herkes tarafından konuşuluyorsa, kahvedekinin mevzuu olmuşsa, lokaldekinin mevzuu olmuşsa, pastanedekinin mevzuu olmuşsa, hatta camide şadırvan başında namazı bekleyenin mevzuu olmuşsa, hafizanallah “Falanlar, filanlar, hainler, alçaklar, bayağılar!” diyorlarsa, hiç farkına varmadan toplum, bunları mahzursuz görmeye başlar, işlene-işlene ahvâl-i âdiyeden bir hal alır. Ve dolayısıyla topyekûn toplum, zehirlenmiş olur. Buna “duygu zehirlenmesi”, “düşünce zehirlenmesi” denir.

Böyle zehirlenen birinin Allah ile münasebetinden söz edilemez, Rasûlullah ile münasebetinden söz edilemez. O söz edenler de esasen, Makyavelistlerdir. Mesela “İslam!” derler, fakat onu kullanırlar. Ama iyi bilirler onun prim yapacağını. Biliyor musunuz Lenin ve Trocki, daha sonra da Stalin neyi kullandılar? Karl Marks ve Engels’in “Sermaye ve emek arasındaki mücadele” teorilerini kullandılar, kendi dünyalarında; çünkü toplum ona karşı duyarlı hale gelmişti. “Biz, emek verip de arzu ettiği kadar bir şey elde edemeyen insanları harekete geçirirsek şayet; diğerlerinin aleyhinde olur!” dediler. Bir Ortodoks dünyada bu, geçerli bir “materyal” idi. Onlar, Makyavelist bir mülahaza ile hedefe ulaşmak için bu materyali değerlendirdiler.

   Nifak ehli Makyavelistler, günümüzde dinin ve İslâmî değerlerin halk nezdinde prim yaptığını düşünerek mukaddesâtı dünyevî emelleri için birer meta gibi kullandılar/kullanıyorlar.

Onlar Müslümanlığı bilmiyorlardı ama bir gün dünyanın bir yerinde şayet nifak, mesela başkalarını aldatma, kandırma, olmadığı gibi görünme geçerli bir madde olsa, bu defa işin serkârları o argümanı değerlendirirler. Bir yerde toplumda az buçuk İslamî duygular gelişmişse, şöyle-böyle câmilerde cemaatin sayısı artmışsa… Bir zaman artmıştı; şimdi azalıyor, “Yüzde kırklardan yüzde yirmilere düşmüş!” diyorlar. “Uyuşturucu da ilk mektep talebelerine kadar inmiş!” diyorlar. Fakat o his, sönmemiştir; o uyuşturucuyu kullanmış, yerde kıvrım kıvrım kıvranan insana sorsan, “Ben Müslümanım!” der yine; meyhaneden çıkana sorsan, “Ben Müslümanım!” der; namaz kılmayan birine sorsan, caminin önünden geçiyor, “Ben Müslümanım!” der. Bu duygu değer kazandırdığından dolayı, bazıları onu suiistimal ederler.

Evet, bir dönemde sa’y ve sermaye değerlendirildi; Avrupa’da asırlarca sosyal mücadelelerin arkasında bu vardı. Bu mücadele, Karl Marks’ı ve Engels’i harekete geçirdi, “Das Capital” (Kapital) böyle yazıldı ve bunu daha sonrakiler yine “sa’y ve sermaye” meselesi olarak değerlendirdiler. Bir gün Müslümanlık bir yönüyle, şeklen, sûreten, herkesin benimsediği bir şey ise şayet, bu defa o Makyavelistler, hedeflerine ulaşmak için onu kullanırlar. Makyavelist yerine münafıklar da denebilir; böyleleri münafıktır zaten ve münafık, kâfirden daha şiddetlidir. Ve onların yaptıkları bu nifaka dinî kılıflar, kalıplar bulan, mesela rüşvete “hediye” diyen, mesela iftira etmeye, bühtanda bulunmaya اَلْحَرْبُ خُدْعَةٌ beyanını mesnet edinip “Bu, bir savaştır, savaşta da esas, ayak oyunu câizdir!” falan diyen insanlar, onların küfrüne iştirak ediyor demektir.

Öylelerinin cenaze namazları kılınmaz. Onlar için el açıp mezarlarının başında, musallanın başında dua etseniz, öbür tarafta Allah, size hesabını sorar; ilahiyatçı da olsa, imam da olsa, müezzin de olsa, Diyanet İşleri Başkanı da olsa, Allah, hesabını sorar. Neden?!. Çünkü münafığın rüşvetine sen, “hediye” dedin; yalanına “hud’a” dedin; aldatmasına, ayak oyununa اَلْحَرْبُ خُدْعَةٌ dedin. Bir yönüyle haramı, gayr-ı meşruyu, Makyavelist bir mülahaza ile “meşru” göstermek suretiyle, sen o sürülerin kafalarını bozdun; bilmem neyin arkasından sürüklenip giden koyun sürüsü gibi, arkasından sürüklenip gittiler.

Evet, bugün, “Yalan, râiç; hıyanet, mültezem; her yerde Hak meçhul / Ne tüyler ürperir yâ Rab, ne korkunç inkılap olmuş / Ne din kalmış, ne iman; din, harap; iman, serap olmuş!” Haçlı, geldiği zaman, “gâvur” diyordun sen. Ona karşı ya Kılıçarslan’ın, ya Alparslan’ın, ya Melik Şah’ın, ya Nureddin-i Zengi’nin veya Şîrgûh’un arkasında kenetleniyordun; duygu-düşünce birliği içinde onlara karşı savaş veriyordun. Belli idi düşman, sen de belli idin; senin bir çizgin vardı, kırmızı çizgin; onların da kırmızı çizgileri vardı; tehlike daha az idi. Ve aynı zamanda onlar, günümüzün bazı münafıklarının yaptığı gibi karıyı kocadan ayırmıyorlardı; evladı, annesinden-babasından ayırmıyorlardı; yuvaları, yetim bırakmıyorlardı; hiçbir şeyden haberi olmayan masum insanlar, çok küçük nispetlere bağlanarak zulme uğratılmıyordu. “Aynı telefon sistemini kullanmışsın!” diye zulme maruz kalma… İnanın ne Arslan Yürekli Richard, ne Topal Philip, ne Friedrich Barbarossa, bu türlü zulümleri irtikâp etmediler! Öyle zulümler irtikâp edildi ki, hafizanallah, Ebu Cehil yapmamıştı bunu, Amnofis yapmamıştı bunu! Bunları Müslüman bilerek arkalarından gitme, hafizanallah, öbür tarafta kâfirler ile haşr ü neşr olma gibi bir şey getirir.

   “Kiminiz kiminizi gıybet etmesin. Hiç sizden biriniz, ölmüş kardeşinin cesedini dişlemekten hoşlanır mı?”

Benim esas meselem: İftira ve bühtanın bir hastalık haline gelmesi, Mü’minlerin arasına bile sirayet etmesi… Bakın!.. “Acaba ne yanlış yaptık ki biz -falanların yanlışı- bugün bu iş başımıza geldi? Ali’nin yanlışı, Veli’nin yanlışı, Osman’ın yanlışı!.. Acaba bir kısım kimselere bir kemik atsaydık, bu şeyler başımıza gelir miydi? Acaba bir yerde bu okula adlarını ve namlarını verseydik, bu iş başımıza gelir miydi?” demek suretiyle atf-ı cürümde bulunma… Ve bu işin önde gidenlerine gıybette bulunma, iftira etme…

-Bir türüyle/yönüyle- gıybet, zinadan eşeddir ve gıybet, günah-ı kebâir arasında sayılmıştır. Kur’an, lisân-ı nezihi ile “kardeşinin etini yeme” diyor; o lisân-ı nezihine rağmen böyle ifade ediyor, demek ki başka şey muktezâ-i zâhire mutabık değil; onun için Kur’an onu bir çeşit “yamyamlaşma” olarak beyan ediyor: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اجْتَنِبُوا كَثِيرًا مِنَ الظَّنِّ إِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ إِثْمٌ وَلاَ تَجَسَّسُوا وَلاَ يَغْتَبْ بَعْضُكُمْ بَعْضًا أَيُحِبُّ أَحَدُكُمْ أَنْ يَأْكُلَ لَحْمَ أَخِيهِ مَيْتًا فَكَرِهْتُمُوهُ وَاتَّقُوا اللهَ إِنَّ اللهَ تَوَّابٌ رَحِيمٌ “Ey iman edenler! Zandan çok sakının. Çünkü zanların bir kısmı günahtır. Birbirinizin gizli hâllerini araştırmayın. Kiminiz kiminizi gıybet etmesin. Hiç sizden biriniz, ölmüş kardeşinin cesedini dişlemekten hoşlanır mı? İşte bundan hemen tiksindiniz! Öyleyse Allah’ın azabından korkun da bu çirkin işten kendinizi koruyun. Allah Tevvâb’dır, Rahîm’dir (tövbeleri kabul eder, merhamet ve ihsanı boldur).” (Hucurât, 49/12)

Şimdi o işin radyoaktif tesiri, onun gaması şuursuz kitlelere aksedince, onlar da oturup-kalktıkları her yerde “Biraz da biz gıybet edelim!” falan diyorlar ve candan kardeşlerini suçlamaya başlıyorlar. Onu icat eden, üreten, sistemini uygun ortaya koyan, belli argümanlar ile ifade eden insanlar, tesir ediyorlar kahvedekine, lokaldekine, pastanedekine, camidekine, şadırvan başında kollarını sıvamış abdest alana, ezana icabet edene, “Allahu Ekber!” dendiği zaman “Allahu Ekber” diyene… O da geliyor, gama tesiri ile sirayet ediyor, hiç farkına varmadan kalb ölüyor; ruh, felç oluyor; sır kapısı kapanıyor; Allah ile münasebet, kesiliyor. “Mezar-ı müteharrik bedbaht” haline geliyorlar; hareket eden ölüler haline geliyorlar.

Zira bir insanın hayatiyeti, kalbî ve ruhî hayatı ile alakalıdır. Kalbî ve ruhî hayatı olmayana “diri” denemez. Onun için Hazret, “Madem dünya hayatı ve cismanî yaşayış ve hayvanî hayat böyledir; hayvaniyetten çık, cismâniyeti bırak, kalb ve ruhun derece-i hayatına gir.” diyor. Demek ki kalb ve ruhun derece-i hayatına yükselmek, ancak kalben ve ruhen diri olmaya bağlı. Zehirlenmiş insanlar, Makyavelistlerin etrafa saçtığı zehirler ile zehirlenmiş insanlar, ölü sayılırlar; mezar-ı müteharrik, hareket eden ölüler, demektir. Bunların tek bir şeye istihkakları vardır; Allah kabul ederse, başlarında durup elleri kaldırıp ruhlarına birer Fatiha okumaya! Ölmüş demektir o camileri lebalep dolduran insanlar, eğer böyle zehirlenmişler ise; bunlar, bütünüyle ölmüş demektir, hafizanallah…

Bu, İslam dünyasının -İs-lam Dün-ya-sı-nın, hususiyle “zirve” seviyede bazı İslam dünyasının- hastalığı haline gelmiştir, marazı haline gelmiştir. “Ed-dâ’ul-‘udâl” (اَلدَّاءُ الْعُضَالُ) diyor Araplar, “onulmaz bir dert”, metastaz yapmış bir kanser, bir veba, bir tâûn; yakaladığını alıp götürüyor. Nereye götürüyor? “Kalb”sizliğe, “ruh”suzluğa, “sır”sızlığa, “hafâ” gaybûbetine, “ahfâ” gaybûbetine, Allah bilmezliğe, Peygamber bilmezliğe götürüyor, hafizanallah!..

Öyle bir durumda dilimizi tutmak, -belki- gıybet ve iftiraya girenlere “Sus! Allah, dilini kurutsun senin! Mü’min kardeşinin aleyhinde konuşma!” demek düşer bize. Kendini hizmete adamış insanlara gıybet ve iftiraya karşı tavır almak düşer.

   Sadece bir insanın celbi/iadesi için, bir tanesine -hem de ekonomik krizdeki bir millettin hakkı olan- on beş milyon doları teklif etmişler; bu denâeti Amnofis bile yapmamıştır!..

Bu güne kadar, Cenâb-ı Hak sizi çok şeylere muvaffak kılmış; kimse kendinden bilmesin onu!.. كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللهِ “Hepsi Allah’tan!” O’na binlerce hamd u senâlar olsun ki, sizi/bizi, çoğumuzu böyle hayırlı hizmette, aklımız ermediği halde, istihdam buyurdu. Başka yerlerde istihdam buyurabilirdi; bir yerde bir çıraklık, bir yerde bir amelelik verebilirdi. Öyle değil; i’lâ-ı kelimetullahta istihdam buyurdu. Siz, diliyordunuz, dileniyordunuz ve istiyordunuz: اَللَّهُمَّ أَعْلِ كَلِمَةَ اللهِ “Allah’ım, zatında yüce olan adını, Hak kelamını, İslam dinini bugün de dünyanın her bir köşesinde bir kere daha yücelt; hakkı-hakikati bütün gönüllere duyur. Allahım,” diyor muydunuz, demiyor muydunuz? اَللَّهُمَّ أَعْلِ كَلِمَةَ اللهِ فِي كُلِّ أَنْحَاءِ الْعَالَمِ وَفِي كُلِّ نَوَاحِي الْحَيَاةِ Dünyanın dört bir yanında, hayatın bütün birimlerinde, “mine’l-bâb ile’l-mihrâb”, köy muhtarlığından zirvedeki insana (serkâra) kadar… وَاسْتَخْدِمْنَا فِي هَذَا الشَّأْنِ “Ve bizi bu işte istihdam buyur!” وَضَعْ لَنَا الْوُدَّ بَيْنَ عِبَادِكَ “Kulların arasında da bu işi kabullenmeleri, hüsnükabul göstermeleri için bize vüdd vaz’ et!” Arzda, semada, uğradığımız herkes, gönlünü açsın!..

Açtılar mı, açmadılar mı? Dünyanın yüz yetmiş ülkesinde, millet, yirmi sene, yirmi beş sene, otuz seneye yakın, bağrını size açtı mı, açmadı mı?!. Hiçbir şüphe onlarda olmadı. Nabzınızı tuttular, kalbinizi dinlediler, hep istikamet solukları aldılar. Allah, yaptı… Siz istediniz bunu; Allah da yaptı. Doğru bir yolda yürüyordunuz; yapılması gerekli olan şey, o idi. Yeryüzünde bir dikili taşınız olmayacaktı.. bir zırhlı araba derdiniz olmayacaktı.. bir villa derdiniz olmayacaktı.. arkasında-önünde arabaların koşturduğu bir insan olmayacaktınız… Bunları hiç istemediniz. İstediğiniz bir şey vardı: Allah’ın nâm-ı celîli dünyanın dört bir yanında bayrak gibi dalgalansın! Nâm-ı celîl-i Muhammedî, dünyanın dört bir yanında bayrak gibi dalgalansın! Onun gösterdiği o hedef, tahakkuk etsin: “Adım, güneşin doğup-battığı her yere gidecektir!” Siz, bunu istiyordunuz; Allah da belli ölçüde bunu verdi. Bundan sonra o meseleyi tamamlama istikametinde gayret ortaya koyacaksınız!..

Nefsini, aklını, mantığını şeytana kaptırmış, tahripkâr insanlar da yapılanları yıkmaya çalışacaklar, yıkmak için ellerinden gelen her şeyi yapacaklar. Düşünün: Sadece bir insanın celbi/iadesi için, bir tanesine on beş milyon dolar teklif eden bir mantık!.. Amnofis, bunu yapmamıştır! Ve bunu yapanın, kâfir olmasında şüphe yoktur; inanın! Bir insanın iadesi için milletin parasını, milletten topladıkları parayı, ekonomik krizlerin yaşandığı bir dönemde harcıyorlar; tek bir adamın iadesi için “Al sana bunu, yap onu! Uçağın düşerse, onu da karşılamaya âmâde bulunuyoruz!” diyorlar. Burada, mahkemede bu meseleler görüşülüyor. Milletimiz, hiçbir zaman bu ölçüde rezalete maruz kalmamıştır; hiçbir zaman, İstanbul’u işgal ettikleri zaman bile, bu ölçüde rezalete milletimiz maruz kalmamıştır.

   “Allah’ım! Gönüllerimize aşkını, iştiyâkını, Sana mülâki olma arzusunu koy; Nâm-ı Celîlini dünyanın dört bir yanında bütün insanlığa duyurma adına ölüp ölüp dirilelim!..”

Şimdi bunun radyoaktif tesirinin, size de sirayet etmesi gayet normal; sizden bazıları da farkına varmadan atf-ı cürümde bulunuyorlar. “Acaba başkalarını suçlarsak, biz de bu işin içinden sıyrılabilir miyiz?” diyorlar, farkına varmadan. Bazıları tazyik karşısında, bazıları da yapılan yanlışlıkları önde bu işi götüren insanlardan bilerek bu günahı işliyorlar. “Gıybet” gibi bir günah-ı kebâiri irtikâp etmek, “iftira” gibi bir günah-ı kebâiri irtikâp etmek… Hafizanallah!.. Bir yönüyle icraat-ı İlâhiyeye, bazılarını ortak koşmak suretiyle şirke düşme manasında…

Hatta “Falan-filan ölsün!..” diye büyü yapma… Yirmi defa, otuz defa bazı kimselerin ölmesi için o serkârlar büyü yaptılar. الإِشْرَاكُ بِاللَّهِ، وَالسِّحْرُ، وَقَتْلُ النَّفْسِ Günah-ı kebâir sayılırken, önce “Allah’a eş/ortak koşmak”. “Melekler, Allah’ın kızı!” demek, “Falanlar, şunlar!” demek; müşriktir bunu diyen. Ondan sonra “adam öldürmek”ten evvel geliyor “sihir”. Onu da mahzursuz görüyor, yirmi defa yapıyor, otuz defa yapıyor. İstemediği insan ölsün, meydan ona kalsın, dediği olsun, başka sesler kesilsin, diye. Hiç farkına varmadan, yaptığı şeyler ile kâfir oluyor; kâfirin arkasından giden de, başının çaresine baksın!

Siz, Allah’ın izni ve inâyetiyle, -müspet manada- başının çaresine bakan insanlarsınız. -Bakın elektronik tabloda da- o çıktı: اَللَّهُمَّ اِشْتِيَاقًا إِلَى لِقَائِكَ، وَإِلَى لِقَاءِ حَبِيبِكَ، تُغْنِينَا بِهِ عَنِ اشْتِيَاقِ مَا سِوَاكَ Allah’ım! Aşkını, iştiyakını, Sana mülâki olma arzusunu bizi delirtircesine gönüllerimize at! Nâm-ı Celîlini dünyanın dört bir yanında bütün insanlığa duyurma adına ölelim, ölelim, dirilelim! Ölelim, ölelim, dirilelim!.. Ölelim, ölelim, dirilelim!..

Varsın başkaları sizin yapmak istediğiniz şeyleri yıkmaya çalışsınlar, bir hesap günü var! Her şey, bugünden ibaret değil; yarın var, öbür gün var, daha öbür gün var. Bir gün var ki, فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ * وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ Kim zerre kadar, atom ağırlığı hayır veya şer yapmışsa, onun karşılığını mutlaka görecektir. Onun için Allah’a gönül vermiş sizler, hiçbir şeyden endişe etmeyerek, gıybete tenezzül etmeyerek, bazılarını suçlamak suretiyle teselli olma sevdasına düşmeyerek, yürüdüğünüz yolda yürüyün Allah’ın izni ve inayetiyle. Dişinizi sıkıp “aktif sabır” ile, hareket halindeki sabır ile, kıpırdanma sabrı ile yürüyün “Şimdi ne yapılır? Şimdi ne yapılır? Şimdi ne yapılır?!” diyerek. Ayağıma zincir vurdular, ellerim var ya!.. Ellerime zincir vurdular, başımı hareket ettirmem var ya!.. Boynuma zincir vurdular, dilimi hareket ettirmek var ya!.. Dilime-ağzıma fermuar vurdular, gözlerimle, gözlerimin irisini oynatarak bir şey ifade etmek var ya!.. Hiçbir şey yoksa, sükût ile bir şey demek var ya!.. Buna kadar yolu var; mü’minin yolu, buraya kadar.

Ne yaparlarsa yapsınlar, yürünen bu isabetli yolda, Hak yolunda, Peygamberler yolunda, Hazreti Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali (radıyallâhu anhüm) yolunda, Allah (celle celâluhu) sâbit-kadem eylesin sizi! Bugüne kadar yürüttüğü, sâbit-kadem kıldığı gibi, Cenâb-ı Hak bundan sonra da en küçük bir kaymaya maruz bırakmasın!.. اَللَّهُمَّ مَتَانَةً، تُغْنِينَا بِهَا عَنِ الْيَأْسِ وَالذِّلَّةِ “Allah’ım! Bize öyle metânet-i tâmme ihsan eyle ki; her türlü zilletten, her türlü yeisten/ümitsizlikten halâs olalım/kurtulalım!” Allah, sizi sağlam yürekleriniz ile kıyamete kadar pâyidar eylesin!..

   “Neredeyse, soyadı Gülen olan hiç kimseyi dışarıda bırakmadılar; Hizmet ile alakası olmayan kimseleri bile sadece soyadından dolayı tutukladılar; seksen yaşındaki kadınların dahi peşine düştüler!..”

Başa dönüyorum: Sadece şahsını kurtarma adına yüz tane insanın adını veren insan oldu. Zaten böyle bir şey de yetiyordu: “Onu da tanıyorum!” “Tanıyorum!” demek yetiyordu. Mesela bir şey diyeyim: Neredeyse soyadı “Gülen” olan insanlardan, dışarıda kimse kalmadı. Evet, “Soyadın öyle olduğuna göre sen de Allahu A’lem öyle düşünüyorsun!” Ama ailem içinde -zannediyorum- hani sizin okuduğunuz, ettiğiniz şeylerin beş satırını bile okumamış olan insanlar vardır. Kadınları bile hapse atıyorlar. Seksen yaşındaki kadınlar bile gaybubet ediyorlar; “Aman Şeytanlar çarpar!” diye gaybubet ediyorlar. Öyle bir hal oldu. Hafizanallah, dolayısıyla bazıları sadece nefislerini düşünerek “Acaba böyle yaparak işin içinden sıyrılabilir miyiz?” dediler.

Antrparantez burada bir şey arz edeyim: Biraz evvel, İzmir’e gittiğim andan itibaren kahraman olarak tanıdığım, buradaki bazılarının da dedesi, telefon ile beni aradı. Onlar saklanıyorlar; ben onu teselli edeceğime, “Hocam, kurban olayım, bak hiç merak etmeyin, burada her şey yolunda gidiyor!” dedi bana. Üzüntümü ifade ettim; “Torununla alakalı burada bir şey oluyordu, sen yoktun içinde!” dedim. “Olsun be Hocam, olsun be Hocam!” diye cevap verdi. Elli sene evvel tanıdığım adam, gördüm ki zerre kadar değişmemiş, yarım adım geriye atmamış. Ve bunların dünyanın değişik yerlerinde binlercesi var, on binlercesi var; Allah’ın inayet ve izniyle; onlar başlattıkları o şeyi devam ettireceklerdir. Allah, sayılarını çoğaltsın! Allah, istikamette, devamda onları sâbit-kadem eylesin!..

Fakat herkes o karakterde olmayabiliyor; başına gelen musibetlerden sıyrılmak için “Daha kimi tanıyorsun?!” denince… Veya yazılı önüne koyuyorlar; “Biz, şundan da şüpheleniyoruz, falan sistemde telefon kullanmış, filan sistemde telefon kullanmış!” Yahu adamın ne konuştuğuna bakılır, Allah aşkına!.. Ne konuştuğu yok ortada, sadece sistemin kullanılması meselesi. “Öyle ise…” Karakuşî karar, “Derdest edin, götürün!” İşte böyle bir şeyden korkunca, elli tane, yoktan, masum insanın ismini alıyorlar.

İlaç içiriyorlar… Ve çokları öyle oldu, ilaç içirdi, konuşturdu, sonra götürdü ormanın içine attılar, “Ölsün!” diye. Hâlâ isminden bahsedilmeyen, üç sene evvel kimin kaçırdığı belli olmayan insanlar var! Dünyanın değişik yerlerinde hasım saydıkları insanları kaçırmak için, hususî uçaklar kiralayıp oradaki insanlara etek ile para döken hainler var, Nemrutlar var, Şeddâdlar var, Firavunlar var! Ve korkuyor, diğer insanlar da korkuyor… Size bugüne kadar yakın durmuş, dost çerçevesinde kalmış. Dolayısıyla bunların isim verdikleri de olmuştur.

Ama şunu samimiyetle söyleyeyim; bunların bütünün sayısı, “yüzde dört”e çıkmaz. Ee canım, o kadarı, İnsanlığın İftihar Tablosu’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) gören insanlar arasında da oldu; irtidat edenler oldu. Hatta Tuleyha gibi sahabî içinde bulunanlar, hatta daha sonra Müslümanlığını ilan eden Secâh gibi kadınlar; bunlar bile irtidat hadiselerine karıştı; sonra işin boş olduğunu anladı, döndü geldiler. Allah, günün münafık ve mürtedlerine de bu idrak ve bu anlayışı ihsan eylesin!..

   Kelamda bile israf yapmamak lazım; kelamda israfa girmeye ve gıybete düşmeye karşı korunmanın en önemli vesilesi sohbet-i Cânân’dır.

Gıybet ve iftira marazına karşı, bir kere pozitif olarak biz, oturup kalktığımız her yerde -nerede olursa olsun- sohbet-i Cânân yapmalıyız. Bazı arkadaşlarımız, bu işin -Allah’ın izniyle- uzmanı gibi. Ben kendimi katiyen o arkadaşlar seviyesinde bilemem! Evet, Nurları bilme mevzuunda; onlara haşiye nev’inden yazılmış şeyler mevzuunda bana ders verecek mahiyettedirler onlar. Gazete çıkaran arkadaşlar, mecmua çıkaran arkadaşlar vardır. Bu tatil günlerini değerlendirerek değişik yerlere gittiler ve moralize ettiler o arkadaşları; rehabilitasyona ihtiyacı olan insanları rehabilite ettiler. Şimdi birinci iş, seviyeli arkadaşların, ağzı laf yapan arkadaşların sohbet-i Cânân’da bulunmalarıdır.

Ağız, güzel şeyler söylemek için yapılmıştır. Buna “Her uzvu, ‘mâ hulika leh’inde kullanma” derdi eskiler; her uzuv, hangi şey için yaratılmış ise, o istikamette kullanılmalıdır. Oturduğumuz meclislerde, sohbet-i Cânân’ı yapabilecek insanlar, Sohbet-i Cânân yapmalıdırlar. Sohbet-i Cânân, bütün konuşmaların kâfiyesi, taçlandırılması olmalıdır. “Keşke sevdiğimi sevse kamu halk-ı cihan / Sözümüz cümle heman kıssa-i cânân olsa!..” Konuşmalara mevzu olacak, Allah var iken, Efendimiz var iken, Hazreti Ebu Bekir var iken, Ömer var iken, Osman var iken, Ali var iken, Hasan var iken, Hüseyin var iken… -Allah, hepsinden binlerce defa razı olsun; milyonlarca salât ve selam İnsanlığın İftihar Tablosu’nun üzerine olsun, sallallâhu aleyhi ve sellem!..- Onları dillendirme var iken, gönüllerin onlara kilitlenmesini sağlamak var iken, motivasyonunu sağlamak var iken, başka şeyleri, israf-ı kelâm saymak lazım. Kelamda bile israf etmemek lazım.

Kelamda israfsızlık da, meseleyi sohbet-i Cânân’a bağlamak ve “Keşke sevdiğimi sevse kamu halk-ı cihan!” demekle mümkündür. Ee canım, senin Allah gibi bir sevdiğin var, Peygamberimiz gibi sevdiğin var… Görmeyi ne kadar arzu ediyorum Hazreti Ebubekir’i, onun ayaklarının altına kaldırım taşı gibi başımı koyayım, “Ne güzel taştı bu!” filan desin o da, bana bu kadar sahip çıksın. Böyle sultanlarımız varken bizim, başka şeylerin arkasına düşmek, akılsızlıktır, deliliktir, cinnettir! Allah’ı arama, Allah’ı araştırma, Allah yolunda olma, Rasûlullah yolunda olma gibi cihanların hazineleriyle değiştirilmeyecek şeyler var iken, “Cennetin binlerce senesi, bir dakika rü’yet-i Cemâline mukabil gelmeyen” Cenâb-ı Hakk’ın Cemâline taleb var iken, bence o şeyler de ne oluyor ki?!. Elinin tersiyle rahatlıkla itebileceğine inanıyorum!.. Elinin tersiyle rahatlıkla itebileceğine inanıyorum!.. Bütün Türkiye’yi sana verseler, elinin tersiyle iteceğine inanıyorum.

   Tohumlar ve fideler gibi dünyanın dört bir yanına saçıldınız; yarın o tohumlar bire on başağa yürüyecek, o fideler de bire on çınarlar gibi boy atıp gelişecek!..

İkincisi, gıybet mevzuunda yazılmış eser var, eserler var. Onları okuyup okutarak gıybetin, iftiranın çirkinliği ve haram olduğu üzerinde durmak gerekiyor. Temel kaynaklara, Kitab’a ve Sünnet’e dayandırarak, o mevzuda yazılmış şerhlere, haşiyelere dayandırarak, onun ne büyük bir vebal olduğunu anlatmak lazım. İnsanı, dilinden asarlar; haksız yere biri hakkında gıybette bulunmuş, iftira etmiş ise, öbür tarafta insanı, dilinden asarlar, ağzına fermuar vururlar, hafizanallah; sonra da ellerini-kollarını bağlar, Gayya’ya atarlar. Buna meydan vermemek için, o mevzuda Allah tarafından gelen o Beyân-ı Sâdık’a, Hazreti Sâdık u Masdûk’un beyanına ve O’nun temsilcilerinin beyanına kulak vermek lazım. Bu suretle insanları, o türlü şeylerden -Allah’ın izni ve inayetiyle- uzaklaştırmak lazım. Buna eşedd-i ihtiyaç ile ihtiyacımız olduğunu vurgulayayım, bir kere daha.

Bir üçüncü husus; mâziye ve mesâibe kader açısından bakmak lazım. Geçmiş şeylere, اَلْخَيْرُ فِيمَا اخْتَارَهُ اللهُ sözüyle bakılır: “Hayır, Allah’ın ihtiyar buyurduğundadır!” وَعَسَى أَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَعَسَى أَنْ تُحِبُّوا شَيْئًا وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْ وَاللهُ يَعْلَمُ وَأَنْتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ “Olur ki, siz bir şeyden hoşlanmazsınız da o şey hakkınızda hayırlıdır; bir şeyi seversiniz ama o şey ise hakkınızda şerlidir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara, 2/216) Belki şu anda ezâ-cefâ gibi görülen şeyler, sizin hakkınızda hayırlıdır. Çektiğiniz şeyler ile, varsa hatalarınız, bir arınma kurnasından geçmiş gibi, bunlar dökülür giderler. Allah huzuruna pîr u pâk olarak gidersiniz. Bela ve musibetlerin böyle bir yanı da vardır. اَلْخَيْرُ فِيمَا وَقَعَ “Her ne vukua gelmişse, hayır ondadır.” Hayır, nasıl vâki olmuşsa, ondadır; bilemezsiniz!..

Allah’ın takdiri açısından sizler, tohumlar gibi dünyanın dört bir yanına saçıldınız; fideler gibi dünyanın dört bir yanına dikildiniz. Yarın o tohumlar, bire on başağa yürüyecek; o fideler de bire on çınarlar gibi boy atıp gelişecek, Allah’ın izni ve inayetiyle. Ve Efendimiz’in size hedef olarak gösterdiği (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Adım, güneşin doğup-battığı her yere gidecektir!” gaye-i hayali gerçekleşecek. Bir gün karalarda ulaştığınız şeyleri aşacaksınız, Güney Kutup’ta penguenlerin bulunduğu yere ulaşacaksınız. Gidip onlara da diyeceksiniz, fısıldayacaksınız: “Haberiniz var mı? ‘Hazreti Muhammed’ (sallallâhu aleyhi ve sellem) diye bir Allah Rasûlü var! Biz, O’nun nâm-ı celîlini bir şehbal gibi dalgalandırmak üzere bu kar dünyasına da dikmeye geldik, Allah’ın izni ve inayetiyle!” Bunu demeye kadar yolunuz var. Bu yolda yürüdüğünüz takdirde, yolun yarısında bile Allah “Gel!” deyip huzuruna alsa sizi, oraya varmış gibi size muamele yapar. Oraya varmışların muamelesini yapar; çünkü “Mü’minin niyeti, amelinden hayırlıdır!”

اَللَّهُمَّ وَفِّقْنَا إِلَى مَا تُحِبُّ وَتَرْضَى * اَللَّهُمَّ عَفْوَكَ وَعَافِيَتَكَ وَرِضَاكَ * اَللَّهُمَّ إِلَى مَا تُحِبُّ وَتَرْضَى * وَصَلَّى اللهُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلَّمَ

“Allah’ım bizi nefsin hoşuna giden değil, Senin razı olacağın, rıza ve hoşnutluğunu kazandıracak işlere muvaffak eyle. (Bizim talebimiz) affın, afiyetin ve rızandır Allah’ım, sevip hoşnut olduğun şeylere bizi hidayet buyur! Dualarımızın kabul edilmesine en büyük vesile olarak gördüğümüz Rasûl-i Ekrem aleyhissalâtü vesselam Efendimiz’e, temizlerden temiz nezihlerden nezih aile fertlerine ve ashabına salat ü selam eylemeni dergâh-ı uluhiyetinden diliyoruz Rabbimiz!..”

Bamteli: İNANMAYIN ONLARA, KANMAYIN DÜNYAYA, GEÇ KALMAYIN YARDIMA!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Her beklenti, hizmet insanının gönlüne düşmüş bir güve gibidir, onu yer bitirir; beklentilere bağlı hizmetler de asla kalıcı ve ahiret kazandırıcı olamaz.

Hizmette hiç sarsılmadan, duraklamaya düşmeden, sarsılsak bile tökezlemeden -Allah’ın izniyle- doğru bildiğimiz yolda yürüyelim. Yoksa millet azıcık zikzak görünce, “Acaba bunların başlangıçta hedefledikleri şey, başka bir şey miydi?” diye düşünebilir.

Dünyevî herhangi bir beklentiye girmeden hizmet etmek çok önemlidir. Kulluktaki zirve de odur. Dünyevî herhangi bir ücrete meyletmeden ve yaptığımız hizmeti herhangi bir çıkara bağlamadan yapma mevzuu çok önemlidir. Hani -samimi hizmet ederken- bize bir şeyler olabilir. Fakat -dünyevî beklenti gibi zaaflara düşüp- arkadan gelenlere “Böyle de oluyormuş!” mülahazasıyla zikzak çizmede çok kötü örnek olursak, bu iş akibet itibarıyla kararır, gider. Hafizanallah…

Nasıl ki bugüne kadar beklentili insanlar hiç kalıcı işler yapamamışlardır… Evet, şu disiplin çok önemlidir: Din adına dahi olsa, yaptıkları hizmeti maddî çıkara bağlayan insanların kalıcı hiçbir eserleri olmamıştır ve onlar, başarıya da ulaşamamışlardır!.. Bütün maddî çıkar ve menfaatleri, bir doğru yolda yürürken, ellerinin tersiyle iten insanlardır ki, Allah’ın izni ve inayetiyle, onlar hem başarı üzerine başarıya mazhar olmuş, hem de Cenâb-ı Hakk’ın rızasını kazanmışlardır.

Çok iyi bildiğiniz ve benim çok tekrar ettiğim, tekrar etmede benim usanmadığım sizin de usanmayacağınıza inandığım, Hazreti Ebu Bekir efendimiz (radiyallahu anh)… Eğer peygamberler zincirinin devam ettiği dönemde yetişseydi, onlardan biri olurdu. Sıddîk… Malum olduğu üzere ibadetin ötesinde “ubûdiyet” var; ubûdiyetin üstünde de “ubûdet” ki, ubûdette biraz zühd bahis mevzuu. Sonra, zühdün zirvesi, “aşk” ve aşkın üstünde de bir şey varsa, o da “sadakât”tir; aşkında sâdık olan makbuldür. İşte o zat (radıyallahu anh) o mülahaza ile serfiraz idi.

Hazreti Ebu Bekir, hayat-ı seniyyelerinde, üçü kendinden evvel ortaya çıkmış, ondan sonra sekiz tane daha ona munzam olmuş, tam on bir tane büyük terör örgütünün üstesinden geldi. İster IŞİD’i düşünün, ister el-Kâide’yi düşünün, isterse başkasını düşünün; çok az kan dökerek -Allah’ın izniyle- hepsinin hakkından geldi. Aklınıza geliyordur; “Acaba ne kadar zamanda; elli sene mi, yüz sene mi?!.” Biz (Türkiye), otuz senedir, kırk senedir birilerini topa tutuyoruz, bir adım mesafe alamadık. Sadece kinleri, nefretleri köpürttük; bir yönüyle sizinle inzimam edecek insanları, bizimle inzimam edip aynı duygu, aynı düşünceyi paylaşan insanları, kendimizden uzaklaştırdık; başka duygu ve düşüncelerin zebunu haline getirdik. Âdetâ onların içinde kinler, nefretler mayaladık.

İşte otuz-kırk senelik, mekanize birliklerle, bütün askerî, siyasî, idârî, iktisâdî güçleriniz ile mücadele ettiğiniz şeyin sonucu bu!.. Efendim, az gittik, uz gittik, dere-tepe düz gittik, bir çuvaldız boyu yol… Hikayelerin başlarında söylerlerdi bunları; az gitme, uz gitme, dere-tepe düz gitme, “Tepeler aştık!” deme, geriye dönüp bakma; alınan mesafe bir çuvaldız boyu yol!.. Kırk sene… O zat (radıyallahu anh), iki sene, üç ay, on küsur günde bu on bir tane hadisenin hakkından geldi. Ne kadarla, nasıl geldi?!. Şu anda Türkiye’de yalancı bir darbede öldürülen insanların sayısı kadar insan öldürülmeden o fitne hadiselerinin hakkından geldi.

Çünkü o (radıyallahu anh), dünyevî hiçbir şeye dilbeste olmamıştı. Giderken -Yemin ederim: Vallahi, billahi…- kendisinin, kendisine ait bir evi yoktu! Hususiyle halife seçildiği zaman, bir yerde başkalarının koyunlarını sağarak geçiniyordu. Beş-altı kilometre merkeze uzaktı. Geldi, dediler ki bir gün: “Sen orada iken, devlete ait işler aksıyor, sana maaş takdir edelim!” “Ben, milletime, insanlığa hizmet ederken maaş alamam ki!” dedi. Çok rica ettiler; “Öyleyse, halkın orta seviyede geçimine ne kadar bir şey düşüyorsa, bana da o kadar bir şey takdir edin!” dedi. Gerçek mü’min… Sadâkat… İnanırsanız, bunlara inanın!..

   Dün gecekonduda oturuyorken, millete hizmetlerini dünyevî menfaatlere vesile yapıp bugün saraylarda ârâm eden ehl-i nifaka inanmayın; Allah aşkına münafıklara kanmayın!..

Bir de yaptığı hizmetleri dünyevî çıkar ve menfaatlere bağlayan, gecekondudan kalkıp saraylara konan, hiçbir şeyi yokken filolar oluşturan, bu konuda örnek olabilecek tepeden tırnağa kir âbidesi bir sürü insana bakın!.. Bütün yaptıkları, yapıyor gibi göründükleri şey… Hiçbir şey yapmamışlar; hep maddî çıkar ve menfaate bağlanmış, dünyaya tapmışlar. Kur’ân ifadesiyle, كَلَّا بَلْ تُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ وَتَذَرُونَ الْآخِرَةَ “Hayır hayır! Siz, peşin gelir olarak (gördüğünüz dünyanın) peşindesiniz ve onu tercih ediyorsunuz. Âhiret’i ise bir kenara koyuyorsunuz.” (Kıyâme, 75/20-21) Âcil olanı, siz, âhirete tercih ettiniz; bilerek dünya hayatını, âhiret hayatına tercih ettiniz. Allah’tan koptunuz, Rasûlullah’tan koptunuz. Mâbette de olsanız, ‘oluyor’ gibi görünseniz, hacca gidiyor gibi görünseniz, oruç tutuyor gibi görünseniz bile fersah fersah onlardan uzak kaldınız, uzak düştünüz!..

Hazreti Ebu Bekir’in (radıyallahu anh) başka geliri yoktu. Rica ettiler; öyle bir maaş kabul etti. Fakat o araştırdı, kendine göre. Orta sınıf, belki ortanın altı sınıf, şu kadarla, on kuruşla geçiniyordu. “Ama bana on beş kuruş takdir edilmiş; bu, bana fazla!..” diye düşündü. O fazlayı her gün bir testinin içine attı; her gün, fazla saydığını bir testinin içine attı. Ruhunun ufkuna yürüyeceği zaman vasiyetlerinden önemli birisi şu idi: “Benden sonra halife olacağa bunu verin, bunun içindeki şeyler, hazineye aittir! Ben onu kullanamam!..” Milyonlar harcayarak sağa-sola arabalar ile, uçaklar ile, zırhlı arabalar ile seyahat yapan münafıkların kör gözlerine sokulsun!.. Testi kırılıp Hazreti Ömer’in önüne o üç-beş kuruş para dökülünce… Bir de nâme yazmış oraya, bir bilgi notu yazmış. Hazreti Ömer görünce gözyaşlarını tutamadı, ağladı: “Senden sonra doğru Müslümanca yaşamaya âdetâ fırsat vermiyorsun!” dedi.

Halifelerin İkincisi Hazreti Ömer (radıyallahu anh) de dünyadan âhirete göçerken, öyle göçtü. Hazreti Osman’ın Medine’de imkânları vardı. Fakat o da diğerleri gibi zâhidçe yaşıyordu. Zühdü tarif ederken, Hazreti Pîr, “dünyayı kalben terketmek, kesben değil” der. Hazreti Osman da öyle terketmişti dünyayı. Çünkü Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) bir sefere çıkarken, beş yüz deveyi tereddüt etmeden, gözünü kırpmadan veriyordu Hazreti Osman.

Hazreti Ali (radıyallahu anh) de fakirler fakiri olarak yaşadı. Onun zamanında devlet, Türkiye’nin yirmisi kadar büyük olmuştu. O, devletin reisi idi. Herkes söylüyor, Hazreti Pîr de söylüyor. O, onun kerametine bağlıyor, diyor ki: “Yaz gününde, kış elbisesi giyiyordu. Dolayısıyla da buram buram ter döküyordu, sıcak ülkede. Kış gününde de bazen yazlık elbise giyiyordu, zangır zangır titriyordu soğuktan!” Fakat birisi, “Kur’an’ın Gölgesinde” (Fî Zîlâli’l-Kur’an) kitabında ve o mevzuda yazılmış “el-Adâletü’l-ictimayye fi’l-İslam” (İslam’da Sosyal Adalet) kitabında diyor ki: “Yaz gününde kışlık elbiseleri giydiğini görenler Hazreti Ali’ye dediler ki, ‘Ya Emire’l-mü’minîn, bu yaz gününde yaz elbisesi giysen!’ O cevaben, ‘Ama ben nereden alayım ki?!. Benim o kadar param yok ki, yazın yaza göre elbise alayım, kışın kışa göre elbise alayım!’ dedi.”

Rica ederim, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallahu aleyhi ve sellem), عَلَيْكُمْ بِسُنَّتِي، وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِّينَ، عَضُّوا عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِذِ “Siz, Benim ve doğru yolda olan Râşid Halifeler’in yolunu yol edinin. Bu yolu, azı dişlerinizle tutar gibi sımsıkı tutun.” diyor mu, demiyor mu?!. “Benden sonra Râşid halifelere, Bû-Bekr u Ömer u Osman u Ali’ye sımsıkı sarılın!” عَضُّوا عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِذِ “Azı dişler ile tutmak”, bir idyumdur esasen; meseleye sıkı sarılmayı ifade eder. “Onların yoluna, el-hablü’l-metîn’e tutunuyor gibi sarılın, o yolda yürüyün!” Doğru yolda yürüyenlere Allah Rasûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) tavsiyesi.

Evet, tekrar ediyorum: İsterse dindar görünsün, dine ait bazı vezâifi yapsın; fakat millet adına, sözde dini adına yaptığı işler karşılığında gönlünü bir kısım beklentilere kaptırmış kimselere -yemin ediyorum- Allah aşkına, peygamber hatırına, Bû-Bekr u Ömer u Osman u Ali hatırına inanmayın!.. Öyle kimselere inanmayın; zira onlar, yalancının tâ kendileridir. Millete hizmet yolunda yürürken, dün gecekonduda oturuyor ama bugün saraylarda ârâm ediyorlarsa, bunlar, münafığın tâ kendileridir. İnanmayın!.. Allah aşkına inanmayın!.. Peygamber hatırına, inanmayın!.. Münafığın tâ kendileridir onlar. Abdullah ibni Übeyy ibni Selûl’den farkları yoktur.

İbn-i Selûl de belli bir dönemden sonra küfrünü gizledi. Önce açıktan mücadele ediyordu; sonra baktı ki o yol yürünmüyor, “İnandım!” dedi. Her zaman -böyle- safderun, sürü gibi, bu türlü serkârların arkasından sürüklenen yığınlar olmuştur. Onlara “cemaat” denmez, “cemiyet” de denmez, “toplum” da denmez; onlara sadece “sürü” denir. Biri, ne söylüyorsa, bakarlar, onlar da onu tekrar ederler. Dün, “ak”a kara diyordu, öyle demeye başlarlar; ertesi gün “mavi” dedi, öyle demeye başlarlar. Bir sene içinde elli defa beyan değiştirirler, elli farklı yola arkalarındaki sürüleri sevketmiş olurlar. Bunlar da münafık değilse, İbn Selûl, hiç münafık değildi!..

Evet, onun münafıklığını kabul ediyorsunuz; çünkü Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) onun namazına giderken, ayet nazil olmuştu. O’na mahsus bir şeydir; biliyordu onun münafık olduğunu fakat oğlu çağırdığından dolayı gideceki. Çünkü oğlu, Bedir sahabîlerindendi, Abdullah. Giderken, Allah, وَلاَ تُصَلِّ عَلَى أَحَدٍ مِنْهُمْ مَاتَ أَبَدًا “Onlardan (münafıklardan) ölen hiçbir kimse için sakın cenaze namazı kılma!..” (Tevbe, 9/84) dedi. “Ebedî ölüm ile, kafir olarak ölenin namazını kılma!” Ve Allah Rasûlü, öyle geriye döndü. O, Allah Rasûlü’nün yüce ahlakı… Kur’an, Kalem suresinde وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ “Şüphesiz Sen, ahlâkın -Kur’ân buudlu, ulûhiyet eksenli olması itibarıyla- ihâtası imkânsız, idraki nâkabil en yücesi üzeresin.” (Kalem Sûresi, 68/4) Ve buyuruluyor: تَخَلَّقُوا بِأَخْلاَقِ اللهِ “Allah ahlakı ile ahlaklanın!” O (sallallahu aleyhi ve sellem) o ahlak ile ahlaklanmıştı, o ahlakın gereğini yerine getiriyordu.

   Ferîd-i Kevn ü Zaman (aleyhissalâtü vesselam) ruhunun ufkuna yürüdüğünde mübarek zırhı, üç-beş kuruşluk nafaka karşılığında bir dünyalı nezdinde rehin idi; Hak aşkına, bu bize ne anlatmalı?!.

Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) ruhunun ufkuna yürüdüğü dönemde, aile efradının geçimi için, birinden borç para almıştı. Biraz uzakça olan, Yahudî olduğu söylenen birinden borç almış ve kendi zırhını rehin vermişti. Hani Osmanlı, O’na (sallallahu aleyhi ve sellem) ait emanetleri, mübarek saçının tüylerini, mûy-i mübarekelerini bile getirdi, Topkapı’ya koydu; millet şimdi, bir tane bir yerde, bir şişenin içinde varsa, mübarek gecelerde öpüyor, salât u selam okuyor. Evet, O’nun zırhı, karşısında temennâ durulacak bir şeydir. Onu birine rehin olarak veriyor ve ondan borç para alıyor, çoluk-çocuğunun maişetini öyle temin ediyor.

Oysaki Kur’an, Enfâl Sûresi’nde, وَاعْلَمُوا أَنَّمَا غَنِمْتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَأَنَّ لِلَّهِ خُمُسَهُ وَلِلرَّسُولِ وَلِذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَابْنِ السَّبِيلِ  “Bir de malumunuz olsun ki savaşta elde ettiğiniz ganimetin beşte biri Allah’ındır. Yani Rasûlullâh’a, onun akrabalarına, yetimlere, yoksullara ve yolculara (gariplere) aittir.” (Enfâl, 8/41) buyuruyor. Elde ettiğiniz o ganimetin… Ki Bahreyn’den gelen ganimet, mescidi dolduracak şekildeydi. O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) gözünü de öyle doldurmuştu ki, endişesini şöyle ifade buyurdu; parmağıyla işaret ederek, “Ben şundan bundan, yani falan düşmanın tepenize binmesinden, filan düşmanın tepenize binmesinden endişe etmiyorum. Fakat şunun üzerinde kavga edeceğinizden endişe ediyorum!” dedi. Fakat yine “Humus”… Humus’u alıyordu ama şuna veriyordu, buna veriyordu. Suffe’de yaşayan bazen üçyüz tane insan oluyordu; serkârları, Devs’in arslanı, Ebu Hüreyre (radıyallahu anhüm ecmain); onlara bakıyor, görüyor, veriyordu. İsteseydi mucizeleriyle O (sallallahu aleyhi ve sellem) bir damla suyu, derya suyu haline getirebilirdi. Fakat zerre kadar dünyaya meyletmedi; etmedi ve giderken de elinin tersiyle dünyayı itti; efendim, “Dû cihandan vazgeçtim, hânümanım kalmadı!” dedi, Rabbine öyle yürüdü. Yaşama mevzuunda da öyle idi.

Evet, geriye dönüyoruz, onlar böyle yaşadı; ruhlarının ufkuna böyle yürüdüler. Onlar bizim için örnekse şayet, giderken, borçlu gitme.. giderken evsiz gitme.. bir hücre içinde hayatını geçirme, bir hücre içinde… Şakır şakır ganimetlerin aktığı dönemde bile, bir hücre içinde sadece…

Öyle ki, o ezvâc-ı tâhirât, mübarek annelerimiz… -Kıtmîr antrparantez arz ediyorum: Öbür tarafta Cenâb-ı Hak, onlara yakın bir yerde lütfederse, o anaların hepsinin ayaklarının altına başımı koymaya teşne bulunuyorum; “Allah’ım, bunu benden esirgeme!” diyorum.- O analarımız, O’na (sallallahu aleyhi ve sellem) layık analardı. Evet, başkası O’na layık olamazdı. O’na layık, O’nun ufkunda insanlardı. Öyle kuvve-i inbâtiyesi önemli bir yerde neş’et etmişlerdi ki, başlarından aşağıya vahy-i ilahî sağanak sağanak yağıyordu ve onlar da selviler gibi boy atıp gelişiyorlardı, iç anatomileri itibarıyla. Ama ne de olmasa, insan… Âişe validemiz diyor ki: “Bazen hilale bir bakardık; geçer, biter yirmi dokuz gün, otuz gün. Bir hilal daha biter; doğar, biter. Bir hilal daha doğar biter de bizim evimizde sıcak bir çanak kaynamazdı.” Diyorlar ki, “Anacığım ne ile geçiniyordunuz?” Cevap veriyor: “Esvedeyn!” (İki siyah ile…) Arapça’da tağlib tarikiyle bir şey diğerine nispet edilerek böyle denir. Burada da su, hurmaya izafe ediliyor; “Bir su ile, bir de hurma ile!” Canım çıksın, Efendiler Efendisi ve canım çıksın, O’nun kendisine yakın o ezvâcı, analarımız; hayatlarını böyle geçirdiler.

Bir defa akıllarından öyle bir şey geçti, onda da “îlâ” oldu. O (aleyhissalâtü vesselam) “İsterseniz, hani dünyayı rahat yaşayacağınız yere gidebilirsiniz!” dedi. Aişe validemizin ifadesiyle, “Ben, dediğimi dedim; vallahi benden sonra bütün ezvâc hep aynı şeyi söyledi: Dünyayı tercih etmek mi?!. Ne demek ya Rasûlallah?!. Sen’in yanında böyle devam ederiz!” dediler. Mü’minler mü’mini; “em’enü’l-mü’minîn” (sallallahu aleyhi ve sellem), hayatını böyle yaşadı. Etrafındaki hâle de ondan farksızdı; arz ettim dört tane büyük insanı (radiyallahu anhum).

   Yalan, yalan, yalan; dünün Maocularıyla el ele vermiş Hizmet düşmanlarının her söz ve hali katmerli yalan. Kanmayın yalan dünyaya ve yalancı kapıkullarına; yürüyün Peygamberler yolunda!..

Yol bu ise, bence, bu yolda yürümeyen serkarlar, O’ndan kopmuş yolsuzlar demektir, O’ndan kopmuş yolsuzlar… İnanmayın -vallahi- onlara; inanmayın Allah aşkına! Allah, size sorar, onlara inandığınızdan dolayı!.. Her şeyleri yalan; dün başka türlü, bugün başka türlü. Çok inkişaf etmiş telekomünikasyon vasıtasıyla tespit edip ortaya koyuyorlar, şimdiye kadar üç yüz tane, dört yüz tane yalan ve döneklik yapmış… Bunlara inanmak demek, kendi aklınızı hafife almak demektir; kendi vicdanınıza karşı saygısızlık demektir; inandığınız değerlere karşı saygısızlık demektir.

Bildiğiniz bu dupduru yolda, gözünüzü kırpmadan yürüyün!.. Ne haddime düşmüş size “Yürüyün!” demek ama müsaade ederseniz diyorum: Yürüyün, Allah’ın izni ve inayetiyle!.. Yürüyün yeryüzünde iki tane dikili taşınız olmadan!..

Evet, bir yüce davaya herhangi bir menfaate bağlı dilbeste olmuşsanız, nezd-i Ulûhiyetinde hiçbir kazancınız olmaz ve tarihe de Amnofisler gibi, Hitlerler gibi, Saddamlar gibi, Kazzâfîler gibi geçersiniz; lânet ile anılan cebâbire gibi geçersiniz.

Ha bazı kimselerin ticareti vardır, meşru yollar ile kazancı vardır… Öyle oldu; o fedakâr insanlar, okullar yaptılar. Türkiye’de yapmakla yetinmediler, dünyanın değişik yerlerinde de okullar yaptılar, üniversiteler açtılar, üniversiteye hazırlık kursları açtılar, binlerce -“Binlerce!” diyorum- evler açtılar. Buralarda -esas- İslam’ın o yumuşak yüzünü, o kalb letâfetini, o bakış nezâhetini sergilediler dünyanın dört bir yanında ve insanları İslamiyet’e karşı imrendirdiler. “Eğer yeryüzünde bir din varsa, o da budur!” dedirttiler ve sevdirdiler o dini.

Fakat şeytanın avenesi, şimdi sizin arkadaşlarınızın, o yolda yürüyenlerin bugüne kadar elli türlü zahmete katlanarak yaptıkları şeyleri yıkmak için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. İşte son duyduğunuz hadise: Sadece bir tane Kıtmîr’i celbetmek için, orada kendileri gibi birisine on beş milyon para teklif ediyorlar; “Arkası da gelir bunun!” diyorlar. “On beş milyon dolar” değil mi? Medyaya düştü. Karakterinize kurban!.. Bunu değil Müslümanlık ile, şeytanlıkla bile telif etmek mümkün değildir.

Acaba Şeytan mı onlara bunları fısıldıyor; yoksa onlar mı şeytanlığı şeytana fısıldıyor ve sizin üzerinize saldırtıyorlar?!. Samimi söylüyorum bunu; çünkü وَكَذَلِكَ جَعَلْنَا لِكُلِّ نَبِيٍّ عَدُوًّا شَيَاطِينَ الْإِنْسِ وَالْجِنِّ يُوحِي بَعْضُهُمْ إِلَى بَعْضٍ زُخْرُفَ الْقَوْلِ غُرُورًا “İşte, (tekvinî kanunlarımız çerçevesinde) her peygamberin karşısında insan ve cin şeytanlarından oluşan bir düşman şebeke var etmişizdir: Birbirlerine tamamen aldanıştan ibaret yaldızlı sözler fısıldayıp telkinde bulunurlar.” (En’âm, 6/112) buyuruluyor.

Onlardan bazıları, insî şeytanlar, cinnî şeytanlar, diyalogları ve sözleri yaldızlayarak, değişik argümanları değerlendirerek, zift medyalarını değerlendirerek, televizyonları değerlendirerek, değişik ajansları değerlendirerek, trolleri/troliçeleri değerlendirerek telkinlerde bulunuyorlar. Bir yönüyle, onlar, onlara en yaldızlı şekilde bir kısım şeytanlıkları telkin ediyorlar; onlar da onlara, “Burada eksik bıraktınız!” diyorlar. Meşveret ediyorlar kendi aralarında: “Ne yapalım, ne edelim? Dünün Maocuları bile olsa, onlarla birleşelim!.. Dün, dinimize küfreden insanlarla, Kitab’ımızı hiçe sayan insanlarla birleşelim.” diyorlar. Onların içinde: “On dört asır evvel gökten indiği -Bakın, aynen, medyada çıktı.- on dört asır evvel gökten indiği zannedilen bir kitaba uyma…” diyen insanlarla uyum, i’tilâf veya ittifak sağlayarak, “Evet, çok iyi yapıyorsunuz. Biz de bu mevzuda sizin istediğiniz şeylerde, sizin arkanızdayız! Yürüyün! Top sizin, çevkan sizin şimdi! Size ters gelen her şeyi yok edin!” diyorlar. Ve size düşmanlık yapanlar, bugün onların güdümünde hareket ediyorlar.

Bir yönüyle, dünya ve mâfîhâyı elinin tersiyle itip, kendisine dünya teklif edildiğinde, “Yahu ne diye bunu bana teklif ediyorsunuz, Allah Allah!” diyecek insanlar… Evet, İbrahim Ethem Hazretleri’nin oğlunun dizinin dibine yığılması mülahazısını -rica ederim- hatırlayın!.. “Allah’ım! Oğlum bile Sen’in ile benim arama giriyorsa, onu şimdi al!” diyor. Evet, bu, O’na (celle celâluhu) gönül vermiş bir “zâhid”in sözü. Bunun üstünde “âşık”lar var ki, onlar bir yönüyle, Cennet’i, Hurîleri, sarayları bile istemeyi Allah’a karşı saygısızlık sayıyorlar. Ee nedir onların dertleri? “Zâhidin gönlündeki, Cennet’tir temennâ ettiği / Âşık-ı dilhastenin gönlündeki, Dildâr’ıdır.” “Allah!” diyorlar. “Allahım! Seni görmeyeceksem, Sen’in karşında iki büklüm olmayacaksam, yerlere kapanmayacaksam, Cennet’in ne önemi olur?!.”

Ama Cennet, önemsiz bir şey değil ki!.. Hep dualarımızda diyoruz: اَللَّهُمَّ أَدْخِلْنَا الْجَنَّةَ مَعَ اْلأَبْرَارِ، بِشَفَاعَةِ نَبِيِّكَ الْمُخْتَارِ، وَآلِهِ اْلأَطْهَارِ، وَأَصْحَابِهِ اْلأَخْيَارِ “Allah’ım, bizi ebrâr kulların ile beraber Cennet’e dâhil eyle, seçkinlerden seçkin Peygamber’inin şefaatiyle, O’nun tertemiz ve nezih aile fertleri hürmetine ve iyiliğe kilitli yaşamış Ashâb’ı hatrına.” Ama işte o Rü’yet ve Rıdvan; o rasathanede (Cennet’te, Cuma yamaçlarında) olacak. Dolayısıyla siz de isteyeceksiniz onu. Ubûdiyetin hangi kademesinde iseniz, mesela işiniz sadece basit insanların, mukallitlerin, kulluğu “ibadet” çerçevesinde edâ ettikleri dairede cereyan ediyorsa, yine isteyeceksiniz bunu. Taklidin kulları, isteyeceksiniz onu; çünkü ötesi, biraz orayla başlıyor. “Ubûdiyet” dairesi içinde iseniz, yine isteyeceksiniz onu; çünkü o da bir yönüyle “zâhid”e bakıyor. Dünya ve mâfîhâyı elinin tersiyle iten, kendisine dünya teklif edildiğinde “Bana hakaret ediyorsunuz!” diyen… Hatta Hazreti Pîr ölçüsüyle, kendisinin takdir edilmesine karşı bile isyan eden; “Ben kendimi beğenmiyorum, beni beğenenleri de beğenmiyorum.” diyebilen… Evet, bu, beğenilmeye karşı bir başkaldırmadır. “Ben, beni beğenmiyorum; beni beğenenleri de beğenmiyorum!”

Takdir ile yâd eden, yüzümüze karşı alkışlayan, alkış tutan, bir yere geldiğimiz zaman, aptallar gibi ayağa kalkan kimseler… Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) لَا تَقُومُوا كَمَا تَقُومُ الْأَعَاجِمُ “Acemlerin, büyüklerine ayağa kalktığı gibi, ayağa kalkmayın!” buyuruyor. Kendisine ayağa kalkmaya teşebbüs edenlere karşı, bunu söylüyor. Kendisine ayağa kalkmaktan menediyor: لَا تَقُومُوا كَمَا تَقُومُ الْأَعَاجِمُ “Dinden haberi olmayan insanların, büyük saydıkları kimselere ayağa kalktıkları gibi, ayağa kalkmayın!” diyor. Yabancı birisi içeriye girdiği zaman, “O mu, o mu, o mu?” diyor, bilemiyor O’nu (sallallahu aleyhi ve sellem); çünkü orada diğerlerinden farksız bir pozisyonda tavır sergiliyor. Kurban olayım!.. Hangi halini beğenmemek mümkün ki?!. Her halin, bizim için kitaplar dolusu mana ifade edecek mahiyette!..

Efendim, böyle yaşamıştı!.. Bazıları مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ diyor, O’nu “Efendim!” olarak kabul ediyor ama yaşayışlarına bakınca, şeytanın güdümünde. Allah’tan kopmuş; Peygamber’in adını da sadece şeklî olarak anıyor. “Müslümanlık!” dese bile -tekrar ediyorum- yalan.. yalan.. yalan.. yalan!.. Katmerli yalan!.. Ziya Gökalp’ın ifadesiyle, mük’ab yalan!..

   “Ey hakikat talibi, hakkı bulduktan sonra ehak için ihtilaf çıkarma; zira ittifak yolunda olur hasen, ahsenden ahsen.”

Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: تَعْتَدُوا وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوَى وَلاَ تَعَاوَنُوا عَلَى الْإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَاتَّقُوا اللهَ إِنَّ اللهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ “Ancak (iman, infak, namaz, sabır, sebat gibi sizi Allah’a yaklaştıracak her türlü) hayır, iyilik ve faziletlerde, bir de Allah’a karşı gelmekten sakınıp O’nun koruması altına girme (takva) hususunda birbirinizle yardımlaşın. Buna karşılık, sizi hayırdan uzaklaştırıp karşılığında cezayı gerektirecek her türlü kötülük ve (hem Allah ile hem de insanlarla olan münasebetlerinizde) haddi aşma ve düşmanlık üzerinde birbirinizle yardımlaşmayın. Allah’a karşı saygılı olun ve O’na karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, cezalandırması çok çetin olandır.” (Mâide, 5/2)

Evet, Mâide sure-i celîlesinde, “Birr u takva üzerinde ittifak edin, birbirinizle yardımlaşın! Günahta ve düşmanlıkta birbirinizle anlaşmayın, birbirinize kuvvet vermeyin; birbirinize düşmanlık ve günah adına bir şeyler fısıldamayın!” buyuruluyor.

Ayette geçen “Te’âvün” kelimesi, tefâül kipinden. Bu kip, eski ifadesiyle, “müşâreketün beyne’l-isneyn, fe-sâiden” (مُشَارَكَةٌ بَيْنَ اْلاِثْنَيْنِ فَصَاعِدًا) “iki ya da daha fazla kişi arasında cereyan eden” fiilleri ifade ediyor. İki kişinin müştereken yaptığı bir işte ve daha çok kimsenin bir meselede ittifak edip bir şeyi realize etme istikametindeki bir araya gelmesine “teâvün” deniyor. O açıdan da orada “İki-üç kişi iseniz, bir şeyde anlaşın ama birr u takvada anlaşın!” manasına geliyor: “On kişi iseniz birr u takvada anlaşın!” Yüz kişi, bin kişi, bir milyon kişi iseniz, birr u takvada anlaşın, iyilik yapmada anlaşın ve aynı zamanda bu yüksek gâye-i hayal istikametinde birbirinize yardım etme istikametinde anlaşın!”

Şayet yaptığınız şeyler, Kitap ve Sünnet’in ruhuna uygun ise ve yürüdüğünüz yol, Peygamberler yolu ise, Râşid halifeler yolu ise, işte o mevzuda yardımlaşın. Bu arada, sizin farklı düşünceleriniz de olabilir. Bence, “Uhuvvet Risaleleri”nde ifade edildiği gibi, detayda tefrikaya düşme yerine, gerekirse o türlü meselelerde kendi fikirlerinizden feragat etmelisiniz. Çünkü “hasen”de ittifak, “ahsen”de ihtilaftan evlâdır. Bu, yine Hazreti Üstad’a ait bir anahtar kelime. (Diyor ki: “Hakkı bulduktan sonra ehak için ihtilafı çıkarma. Ey tâlib-i hakikat, madem hakta ittifak, ehakta ihtilaftır. Bazan hak, ehaktan ehaktır. Hem de olur hasen, ahsenden ahsen.”) “Güzel” bir şeyde ittifak edebiliyorsanız, “en güzel”de şayet ihtilafa düşüyorsanız, orada “en güzel”i kenara koyun şimdilik; çünkü “en güzel”den daha güzel bir şey vardır, o da mü’minlerin kalblerinin ittifakı, vifâkı ve aralarında teâvün düsturunun teshil edilmesi.

Teâvün düsturu, aynı zamanda başka bir yerde, başka bir münasebetle de anlatılan bir meseledir. Hazreti Pîr’in ifadesiyle, “mesâînin tanzimi”, “amellerin taksimi” ve “teâvün düsturunun teshili” çok önemlidir. Bunlar, onun mü’minlere verdiği üç tane anahtar kelimedir; açılmayan paslı kilitleri bile açar, Allah’ın izni ve inayetiyle. Ezcümle; kariyer mi yapacaksınız; bence bu üç tane düsturu nazar-ı itibara alın! O teâvünün de ne ifade ettiğini alın nazara!.. Arkadaşlardan birinin çok iyi kompoze kabiliyeti vardır. Öbürü kitapları fihristinden okuyor gibi bilir. Diğeri, o mevzuda çalışma sistemini biliyordur. Bunların bir kardeşlerine o mevzuda yol göstermeleri ve onun elinden tutmaları da o “teâvün” düsturu çerçevesinde bakabileceğimiz hususlardan bir tanesidir. Konu, bu değil; geçiyorum onu. Onu yüksek idrakinize havale ediyorum.

   Bela ve musibet zamanlarında atf-ı cürüm dikenleri bolca biter; siz dikenlere can suyu verenlerden değil, kurumaya mahkum edilmiş çiçeklere âb-ı hayat içiren ve el ele yeni güller yetiştirenlerden olmaya bakın!..

Cenâb-ı Hak, bu güne kadar Hizmet’te sizi çok önemli şeyler ile başarılı kıldı. Arkadaşlarınız, dünyanın dört bir yanına tohumlar gibi, fideler gibi saçılmışlar. Gittikleri her yerde tohum iseler, başağa yürümüşler; fide iseler, selvi olmaya doğru yürümüşler, Allah’ın izni ve inayetiyle. Ve çoklarının manevî beslenmesine vesile olmuşlar. Cenâb-ı Hak, bu türlü lütuflarda bulunmuş.

Şimdi birinci husus: Bu mevzuda teâvün düsturunu teshil ederek, esasen onu bir yönüyle birinci disiplin olarak kabul ederek, bu işi devam ettirme mevzuunda tevakkufa girmemektir. Böyle bir teâvün… Şartlar biraz değiştiğinden dolayı, bazı hainler tarafından Hizmet’in önünde değişik engeller ve mânialar oluşturulduğundan dolayı, sizin de stratejilerinizi bir kere daha, yeniden gözden geçirerek, “Öyle değil, şimdi böyle!” falan demeniz… Ve birbirimize ait kusurları görmeyerek, vifak ve ittifak içinde hizmetlerinize devam etmeniz.

Bela ve musibet zamanında atf-ı cürüm dikenleri biter, suçlama dikenleri biter!.. “Beceremediler, yüzlerine gözlerine bulaştırdılar, önlüklerine döktüler!” mülahazalarını şeytan tetikler. İnsanın tabiatında vardır; insan, imanıyla, iz’anıyla, marifetiyle bunları baskı altına alır, kontrol altına alır. Fakat böyle kritik dönemlerde, hortlar hepsi, hortlak gibi ve atf-ı cürümler başlar. İşte o türlü kusurları görmezlikten gelerek -esasen- kardeşler ile vifak ve ittifaka dikkat etmek lazım.

Hazret’in, altı-yedi tane temel disiplin olarak ortaya koyduğu hususlar, “vifak ve ittifak”ı iktiza ediyorken, eften püften -bağışlayın; o, “eften püften” tabirini kullanmıyor; eften püften- meseleler ile birbirimize düşmemiz, Kur’an’ın tecviz edeceği, Sünnet-i Sahiha’nın tecviz edeceği, akl-ı selimin tecviz edeceği ve dinin tecviz edeceği şeylerden değildir. Bence böyle bir dönemde, bütün bunları kafamızdan silip atmak suretiyle, başkalarını suçlamamamız ve atf-ı cürümde bulunmamamız çok önemlidir. Atf-ı cürüm, hukukî bir tabir: Atf-ı cürümde bulunmama… Bazıları, atf-ı cürümde bulunarak sıyrılmak isterler bu işten. Sen ne kadar öyle yaparsan yap, Allah nezdinde her şeyin mahiyeti belli ve sen, ona göre muamele göreceksin! Cenâb-ı Hak muhafaza buyursun!..

Teâvün ile ilgili bir diğer mesele şudur: Bugün dünya kadar insan değişik vesilelerle zulme uğramış durumda. Daha önce de arz ettiğim gibi, mağduriyete, mazlumiyete, mahrumiyete, ma’zuliyete maruz kalan on/yüz binlerce insan var. Çok önemli yerlerden azledilmiş, mahrum edilmiş, kendi konumundan uzaklaştırılmış, eskilerin ifadesiyle “nâna muhtaç hale gelmiş”, çoluk-çocuğunun günlük yiyeceği bulunmayan insanlar…

Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam) buyuruyor: مَنْ لَمْ يَهْتَمَّ بِأَمْرِ الْمُسْلِمِينَ فَلَيْسَ مِنْهُمْ “Müslümanların dertlerini onlarla paylaşmayan, onlardan değildir!” Yani, açıkçası, hâlis Müslüman değildir. Öyleyse, biz, Hazreti Ebu Bekir felsefesiyle, “El-âlem ne yiyiyorsa şayet, bize de o kadar düşer!” ve Hazreti Pîr ifadesiyle “Tatmaya izin var, doymaya yok!” “İşte o kadar!..” demeli ve ona göre hareket etmeliyiz. Onun dışında elimizde kalan şeyler hakkında “Acaba o kardeşlerimize nasıl ulaştırırız?!” mülahazasıyla hareket etmemiz, böyle bir teâvün, böyle bir yardımlaşmadır.

Zira onlar, sizin ile paylaştıkları mefkûre uğruna, gâye-i hayal uğruna maruz kaldıkları şeylere maruz kaldılar. Birinin ifadesiyle, “Akıllılar, yurt dışına kaçtı; ahmaklar, bizim elimize düştü!” Bayıldım senin aklına, mantığına!.. İşte onun öyle “ahmak” (!) dediği insanlar… Onlar, fedakar insanlar, kahraman insanlar!..

   Siz hiçbir canlıya kıymayacak/kıyamayacak şefkat kahramanlarısınız; şerirlerin kirli planlar yapmak suretiyle, Cemaat’i terör örgütü şeklinde gösterme gayretleri, onların hıyanetlerinin ifadesidir.

O zulmedenlerin, Allah, kollarını kanatlarını kıracak; bu, Allah, kırar. Siz şimdiye kadar bir karıncaya basmadınız, bir sineğin kanına girmediniz, hep böyle yaşadınız, şu anda da böyle yaşıyorsunuz, bundan sonra da böyle yaşayacaksınız. Karıncaya basmayacaksınız.

Bunları çok rahatlıkla söylüyorum. Çünkü inancımız ve hayat çizgimiz bu. Yanımda çırpınıp duran bir sinek… Bilmiyorum ben onların ne kadar yaşadıklarını. Sordum; bir arkadaş dedi ki, “Hocam, zaten onların ömrü üç gün!” Onu aklım kabul etmedi. Bir arkadaşımız, akıllıca gitti, bir bilgisayara baktı; meğer ömürleri üç ay imiş, üç ay yaşıyorlarmış. Üç ayını doldurmuş, yanımda çırpınıp duruyordu. İnanın, namaz kılıyordum, namazda gözüme takılınca, bu defa namazım sineğin ölümü oldu; hep ona yardımı düşündüm: “Bir an evvel selam versem de şunun önüne bir şey koysam? Acaba, tatlı bir şey mi atsam, bir su mu koysam? Filan…” Selam verdim, çırpınan o sineğe baktım; hareket edemiyor, “Bir çıkayım.” diyor, hasırın az buçuk bükülmüş yeri var, o kadarcık engeli aşamıyor, gördüm. Bir hurmayı yardım, çekirdeğini çıkardım, yumuşak yerini getirdim koydum, onu da üstüne koydum. “İnşaallah yer, canlanır!” dedim. Bilmiyorum ki ben ne kadar yaşadığını. Duamı yaptım, tesbihatımı yaptım; baktım, yine bir kenarda bulunuyor, hurma da orada duruyor. Bir kere daha aynı şeyi denedim. Öyle bıraktım, dışarıya çıktım. Döndüğümde baktım ki ölmüş. Sonra bu hissimi arkadaşlara anlatınca, dediler ki, “Hocam, zaten onun ömrü o kadar yetiyor, o kadar yaşıyor, elinde değil!”

Sizin hissiyatınıza bu duygular ile tercüman oluyor muyum? Evet!.. Biz, buyuz!.. Elin-âlemin, güdümlü, planlı bazı şeyler yapmak suretiyle, Cemaat’i terör örgütü şeklinde göstermesi, onların hıyanetlerinin ve şeytanî fısıldamalarının ifadesidir. Cenâb-ı Hak, insaf u iz’an ihsan eylesin! Onları da Sırat-ı Müstakîm’e hidayet eylesin! “Müslüman görünme”den halas ederek “Müslüman olma”ya muvaffak eylesin!.. Evet, bir tane daha bir şey diyeceğim: Bütün terör örgütlerinin, Allah, belasını versin. Terör devletlerinin de Allah belasını versin!.. Ve verecektir.

Evet, bir taraftan Hizmet’i devam ettirme.. birbirimize destek olma.. kubbelerdeki mübarek taşlar gibi başbaşa verme.. bünyân-ı marsûs haline gelme.. kusurları görmeme.. kusurlara karşı göz yumma.. İnsanlığın İftihar Toblosu’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) ahlakıyla hareket etme… Böyle bir dönemde böyle yumuşak huylu davranmak lazımdır. Kalbleriniz, gül gibi olursa, dilinizden dökülen şeyler, gül yağı gibi kokar! Ve uğradınız her şey ve herkes -bir yönüyle- orayı ıtriyat çarşısı gibi zanneder. Yanıltmazsınız insanları, Allah’ın izni ve inayetiyle.

Diğer yanıyla da o teâvün… Bugün mağduriyet yaşayan kardeşleriniz şayet bir çanak çorba ile iktifa ediyorlarsa, rica ederim, siz de ona kanaat edin; yanındaki pilavı onlara gönderin; tam sırasıdır!..

Bunlar aynı zamanda Allah’a karşı bir şükür ifadesidir ki, وَإِذْ تَأَذَّنَ رَبُّكُمْ لَئِنْ شَكَرْتُمْ لَأَزِيدَنَّكُمْ وَلَئِنْ كَفَرْتُمْ إِنَّ عَذَابِي لَشَدِيدٌ “Rabbiniz şöyle buyurmuştu: Andolsun, eğer şükrederseniz gerçekten size arttırırım ve andolsun, eğer nankörlük ederseniz, şüphesiz, benim azabım pek şiddetlidir.” (İbrahim, 14/7) “Şükrederseniz, kasem olsun nimetlerimi artırırım. Ama o nimetleri görmezlikten gelir nankörlük yaparsanız, Benim azabım şedîddir!” diyor.

Size olmasın, hakiki mü’minlere olmasın, kime olacaksa olsun!.. Ben hiç kimseye olsun istemem! Size zulmedenlere bile âhirette Cenâb-ı Hakk’ın azabının olmasını istemem. Onun için, Allah bir şey yapacaksa onlara, dünyada yapsın. Başlarına dünyalarını yıkacaksa, dünyada yıksın. Ama genel hissiyatım: “Kurban olayım ya Rabbi, Sen onların Cehennem’de yandığını bana gösterme; çünkü bende ona dayanacak kalb yok!..” Müsaadenizle.