Posts Tagged ‘Allah’ın yardımı’

Bamteli: KENETLENMELİYİZ!..

Herkul | | BAMTELI

M. Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Mü’minler, evvelen ve bizzat Allah’ı severler; O’ndan ötürü başkalarına karşı alâka duyar, herkesle ve her nesneyle bir çeşit münasebete geçer ve hele yol arkadaşlarıyla sımsıkı kenetlenirler.

Şöyle deniyor Cevşen’de: يَا أَحْكَمَ الْحَاكِمِينَ * يَا أَعْدَلَ الْعَادِلِينَ * يَا أَصْدَقَ الصَّادِقِينَ … يَا أَكْرَمَ الْأَكْرَمِينَ * يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ * يَا أَشْفَعَ الشَّافِعِينَ Oraya bir şey ilave etmeye gücümüz yetmez, hakkımız da değil… أَشْفَقُ الْمُشْفِقِينَ “Şefkatlilerin en şefkatlisi Sen’sin!..” Çünkü “şefkat” bu meslekte çok önemli bir faktördür. İnsan, bütün varlığı nazar-ı itibara alarak düşünüyorsa, en küçük şeyden en büyük şeye kadar kalbî alakası olur, Sahibinden ötürü… O’ndan ötürü…

O’nu sevme, O’ndan ötürü varlığı sevme.. varlığa O’nun hatırına şefkat duyma.. O’nun hatırına her şeye ve herkese bağrını açma.. “Sinemde/vicdanımda herkesin oturabileceği bir sandalye, bir koltuk var; herkesi misafir edebilirim. Bütün cihanlara karşı derin bir insanî alaka duyabilirim. Herkesi şefkat ile, mürüvvet ile kucaklayabilirim. Hiç kimse benden beklediğini bulamama inkisârı yaşamaz!” Bu manada bir şey…

Falana-filana ait olarak değil de her mü’mine ait olması gerekli olan şeyi arz etmeye çalıştım. Tefekkür ve şefkat… Başta, insan âciz, fakir, alil, zelil, muhtaç… Kendisi şefkate, merhamete, muhabbete muhtaç… Allah’ın ona olan o muhabbeti olmasa, şefkati olmasa, bir dakika yaşayamaz. Her şeyde öyle…

Kendisine öyle muamele yapıldığından dolayı, تَخَلَّقُوا بِأَخْلاَقِ اللهِ “İlahî ahlak ile ahlaklanın!” fehvasınca, insana düşen şey de herkese bağrını açmak… Hususiyle, Hazreti Mevlana ifadesi, “Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguyu paylaşanlar…” Aynı yolun yolcuları, aynı hedefi hedefleyenler, aynı gâye-i hayal arkasından koşanlar… Bunlar öyle kenetlenmeli ki, bütün şeytanlar toplansa, bunları birbirinden koparamamalılar; öyle kenetlenmeli!..

İyi zamanda, her şeyin şakır şakır önümüze varidât döktüğü anlarda, o ganimet karşısında kenetlenme kolaydır. Bazen, belâ ve mesâib karşısında, balyozların başa inip-kalktığı hengâmda, atf-ı cürümler mülahazası baş gösterir: “Falanlar böyle yapmasalardı, filanlar şöyle yapmasalardı, biz de bunlara maruz kalmazdık!” gibi tamamen şeytanın dürtüleri ile atf-ı cürümler başlar; dilden-dudaktan dökülen şeyler ama şeytanın dürtüleri ile, başkalarını, en yakınındakileri karalamalar başlar. Elin-âlemin ayrıştırmasına onlar da iştirak ederler. Âlem ayrıştırıyor, bölüyor, milleti birbiriyle boğuşturuyor, yaka-paça haline getiriyor; şeytan durur mu? Çok tekerrür eden, Hazreti Pîr’e ait söz: “Umûr-i hayriyenin muzır mânileri olur; Şeytanlar, bu hizmetin hâdimleriyle çok uğraşırlar!”

Dolayısıyla, uğraşacaklar; doğru yolda yürüyen, doğru şeyi hedefleyip giden, çok yüksek bir gâye-i hayale dilbeste olan, “İ’lâ-i Kelimetullah” ve “İ’lâ-i Hak” yolunda bulunan insanlarla uğraşacaklar. Nâm-ı Celîl-i İlahî’yi bütün dünyaya duyurmaya çalışanlarla… Ama değişik tecellî dalga boyunda duyurma… Herkes onu Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali gibi (radıyallahu anhüm ecmaîn) duyamayabilir; fakat Tâbiîn gibi duyabilir, Tebe-i Tâbiîn gibi duyabilir, müçtehidîn-i ızâm gibi duyabilir, evliyâ-i fihâm, asfiyâ-i kirâm, mukarrabîn-i ızâm gibi duyabilir. Alâ merâtibihim (ihraz ettikleri konum ve mertebelere uygun olarak); kimisi de Kıtmîr gibi âmiyâne duyabilir. Evet, kimisi ise sizlerin seviyesinde duyabilir. Sizinki üst biraz, bir şey diyemem ona; çünkü hüsnüzan besliyorum.

Cenâb-ı Hak çok şey yaptırdı. Yaptırdığı şeyler, yaptıracağı çok şeylerin en inandırıcı referansıdır. Bugüne dek o kadar eltâf-ı Sübhâniyede bulunan Allah (celle celâluhu), sizi hiç yaptığınız şeylerin yıkılması karşısında inkisârda bırakır mı?!. Ayrı ayrı yollar lütfeder ve ayrı ayrı yollarda, bugüne kadar kat’ ettiğiniz mesafeyi katlatarak yeniden size lütfeder. Allah’ın izniyle, irâde, şart-ı âdî; meyelân veya meyelânda tasarruf, size ait. Ama meseleyi ortaya koyma, yaratma, sizi memnun etme, mesrur etme, istediğiniz şeyleri bütün kâinatta gerçekleştirme, o Kudreti Nâ-mütenâhî’ye, gerçek havl ve kuvvet sâhibi Allah’a ait. Bugüne kadar verdiği şeyleri, Allah (celle celâluhu) bundan sonra da verecektir.

   Varsın sahip çıkanınız olmasın; şayet Allah yolundaysanız, tasalanmayın; mutlaka O sizin de yardımcınız olacak, size de ilahî inayet uzanacak ve gönülleriniz sekine, huzur ve güvenle dolacak!..

Evet, bir hususu hatırlatıyor bunlar; zannediyorum, sizin çoğunuz da hatırlamışsınızdır: إِلاَّ تَنْصُرُوهُ فَقَدْ نَصَرَهُ اللهُ إِذْ أَخْرَجَهُ الَّذِينَ كَفَرُوا ثَانِيَ اثْنَيْنِ إِذْ هُمَا فِي الْغَارِ إِذْ يَقُولُ لِصَاحِبِهِ لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللهَ مَعَنَا فَأَنْزَلَ اللهُ سَكِينَتَهُ عَلَيْهِ وَأَيَّدَهُ بِجُنُودٍ لَمْ تَرَوْهَا وَجَعَلَ كَلِمَةَ الَّذِينَ كَفَرُوا السُّفْلَى وَكَلِمَةُ اللهِ هِيَ الْعُلْيَا وَاللهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ “Eğer Siz Peygambere yardımcı olmazsanız, Allah vaktiyle ona yardım ettiği gibi yine yardım eder. Hani kâfirler onu Mekke’den çıkardıklarında, iki kişiden biri olarak mağarada iken arkadaşına, ‘Hiç tasalanma, zira Allah bizimle beraberdir.’ diyordu. Derken Allah onun üzerine sekinetini, huzur ve güven duygusunu indirdi ve onu, görmediğiniz ordularla destekledi. Kâfirlerin dâvasını alçalttı. Allah’ın dini ise zaten yücedir. Çünkü Allah azîzdir, hakîmdir (mutlak galiptir, tam hüküm ve hikmet sahibidir).” (Tevbe, 9/40)

Siz, O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) yardım etmeseniz de Allah, yardım etmişti zaten!.. إِذْ أَخْرَجَهُ الَّذِينَ Sonra diyor… Tevbe Sûresi’nde diyor onu ama Tevbe Sûresi ne zaman nâzil oluyor? Fakat o, hicreti anlatıyor. إِذْ أَخْرَجَهُ الَّذِينَ كَفَرُوا ثَانِيَ اثْنَيْنِ İkinin ikincisi olarak, kâfirler onları Mekke’den çıkarmışlardı; çıkma mecburiyetinde kalmışlardı. Bazen bunu kâfirler yaparlar, bazen münafıklar yaparlar; böylece “cebrî hicret”ler oluşur. Zorlarlar; “Olduğunuz yerde kalmayacaksınız, başka yerlere gideceksiniz!..” Onlar, niyetleri ile, sizi yok etmeye matuf yaparlar; fakat o niyetlerinde onlar hâlis olsalar, bu yaptıkları şeylerden, kendilerini Cennet’e sokabilecek sevaplar kazanmış olurlar. “Ne duruyorsunuz yahu!.. Elinizde bu kadar meşale var; tutuşturun cihanda başkalarının mumlarını, aydınlatın elin-âlemin dünyalarını!..” Eğer bu niyet ve bu mülahazaya mebni yapsalar, hemen “Şıp!” diye Cennet’in göbeğine otağlarını kurabilirler. Ama birileri size zulmeder; onların zulmü yüzünden, siz, Cenâb-ı Hakk’ın lütfuna/rahmetine mazhar olursunuz. Dünyanın dört bir yanına “cebrî hicret” ile açılırsınız. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) açıldığı gibi.. Yesrib’i, medeniyet merkezi “Medine” yaptığı gibi.. cihanları orada hizaya getirdiği gibi, Allah’ın izni-inayetiyle.

Evet, إِلاَّ تَنْصُرُوهُ فَقَدْ نَصَرَهُ اللهُ O, buna öyle gönülden inanmıştı ki!.. إِذْ أَخْرَجَهُ الَّذِينَ كَفَرُوا ثَانِيَ اثْنَيْنِ İkinin ikincisi… Sadece O ve Sıddîk… Sıddîk-i Ekber diyoruz; sadece “en doğru” değil, “en doğruların en büyüğü”. Yine izafî, çünkü ondan büyükler de var; en doğruların O’na inanan en büyüğü.. O’nu ilk defa tasdik eden Sıddîk.. O’nun ile o çetin yolda, O’na refakat eden Sıddîk.. sadâkatini sergileyen, aşkın ötesinde bir tavır belirleyen, Allah’a doğru giden yolda, o çetin ve o çetrefilli yolda O’nu yalnız bırakmayan ثَانِيَ اثْنَيْنِ “O iki insanın ikincisi”. إِذْ هُمَا فِي الْغَارِ Onlar, o “Sevr Sultanlığında… Evet, “mağara” kelimesi… Ama O’nun şereflendirdiği o yere “mağara” demeyi saygısızlık, terbiyesizlik, küstahlık sayıyor, “Sevr Sultanlığı” diyorum, dedik, diyoruz, diyeceğiz.

Sevr Sultanlığı… إِذْ هُمَا فِي الْغَارِ إِذْ يَقُولُ لِصَاحِبِهِ لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللهَ مَعَنَا Sıddîk-i Ekber’in gözü dışarıda; ayakları görüyor. İnsanlar, kin ve nefretle homurdanıp duruyorlar, âdetâ kuduz bilmem neler gibi orada; ısırmak için fırsat kolluyorlar, salya atmak için fırsat kolluyorlar. “Daha ne yapsak, neler uydursak da bunların hakkından gelsek?!.” mülahazası ile köpürüp duruyorlar. Yahu “köpük” de temizdir, “köpürme” denmez buna; belki zift çalıp duruyorlar. O (Sıddîk-ı Ekber) onların o Sevr Sultanlığının önünde dolaştığını görünce, yüreği ağzına geliyor, ölecek gibi oluyor; “Ya benim Efendimin kâkül-i gülberglerine dokunurlarsa!.. Benim yaşamam, bana haram olmaz mı?!.” O telaşı yaşıyor, O’nun için kalbi çarpan insan.

O esnada, لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللهَ مَعَنَا “Tasalanma dostum! Allah, bizimle beraberdir.” Seyyidinâ Hazreti Musa’nın, İsrailoğulları ile darda kaldığı zaman, إِنَّ مَعِيَ رَبِّي سَيَهْدِينِ dediği gibi demiyor: “Rabbim, benimle beraberdir; mutlaka bir yol gösterecektir, önümüzdeki ânlarda, dakikalarda, saatlerde…” (Şuara, 26/62) Öyle değil de kestirip atıyor: لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللهَ مَعَنَا “Her zaman olduğu gibi, şu anda da Allah, bizimle beraberdir!” Allah, bizimle beraber ise şayet, bütün cihan düşman olsa, bir şey ifade etmez. لاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِاللهِ başlara öyle balyoz gibi iner ki, onları yerle bir eder… لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللهَ مَعَنَا فَأَنْزَلَ اللهُ سَكِينَتَهُ عَلَيْهِ Allah da onlara sekine indirdi; öyle bir itmi’nâna ulaştılar ki!..

Zannediyorum o esnada seyyidinâ Hazreti İbrahim’i ateşe attıkları zaman, onun yaşadığı ruh haletini yaşadılar. O, حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ veya رَبَّنَا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا وَإِلَيْكَ أَنَبْنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ deyip Allah’a “Tevekkül”ünü, “Teslimiyet”ini, “Tefviz”ini, “Sika”sını ortaya koyarak ateşe atılmayı göze aldı. Cebrail’in yardım teklifini itti, elinin tersiyle itti: “Allah haberdâr ise, kimseden beklediğim bir şey yok!” dedi, Allah da ateşi berd ü selâm yaptı. Öyle bir sekine indi O’na o esnada, öyle bir itmi’nân indi. İtmi’nânın ötesinde, tevekkül, teslim, tefvîz; her şeyi tamamen Cenâb-ı Hakk’a bırakma. Bir de bunların üstünde “sika” var ki: artık kendini görmeme, sadece O’nu görme… Gayrı böyle birisi ile savaşanlar, O’na (celle celâluhu) karşı savaş ilan etmiş oluyorlar; üzerine gelenler, -hâşâ ve kellâ- O’nun üzerine geliyorlar gibi bir tavırları var. (Bu ifadelerle, مَنْ عَادَى لِي وَلِيًّا فَقَدْ آذَنْتُهُ بِالْحَرْبِ “Her kim Benim veli kullarımdan birine düşmanlık ederse, şüphesiz Ben ona harp ilan ederim.” (Buhârî, rikâk 38) hadisine de işarette bulunuluyor.) “Çünkü ben yokum, üzerime bir çarpı çektim. Çünkü Sonsuz karşısında başkalarına düşen, sıfır olmaktır.” İşte böyle bir “sika” duygusu… فَأَنْزَلَ اللهُ سَكِينَتَهُ عَلَيْهِ

Sonra, وَأَيَّدَهُ بِجُنُودٍ لَمْ تَرَوْهَا Onların (sizin gibi insanların göremeyeceği) görmedikleri askerler ile onları te’yid buyurdu. Onlar geriye döndü gittiler; içlerine bir korku saldı Allah; “Yok burada!” dediler.

   Cenâb-ı Hak, bazen çok küçük varlıklara, pek büyük işler yaptırmak suretiyle kendi kudret ve azametini ortaya koyar; size lütfettiği hizmetleri ve muvaffakiyetleri de bu çizgide değerlendirebilirsiniz.

(Sözün burasında elektronik levhaya yansıyan tabloda şu yazıyor.)

“Bir sürü gözü dönmüş, yürüdüler Sevr’e dek,

Bir vahşetle ki, öfkeleri magmalara denk,

Bilemezdi cahiller, kader ne gösterecek,

Korumuştu O’nu bir güvercin, bir örümcek.”

Evet, bu da makinanın ihlası… Allah (celle celâluhu) örümcek ile, iki tane güvercin ile, en sevdiği insanları muhafaza etmiş; adeta “Ben bazen böyle küçük şeylerle bile çok büyük şeyler yaparım!” hakikatini bir kere daha göstermişti.

Burada antrparantez: O’nun büyüklüğüne delalet eden hususlardan bir tanesi de en küçük argümanlar ile çok büyük şeyler meydana getirmesidir. Ee sizinki de -özür dilerim- öyle olmadı mı?!. Devletlerin yapmadığı/yapamadığı şeyi, Allah (celle celâluhu) kime yaptırdı?!. Size… Kur’a çektiniz; dünyanın değişik yerlerine saçıldınız. Birer tohum gibi, yürüdünüz başağa. Birer fide gibi, gömüldünüz yere; ser çektiniz. Tıpkı bir dönemde Söğüt’teki ser çekme gibi, ser çektiniz dünyanın dört bir yanında. Sineler size açıldı; sineler, sevgi ile sizin için coştu. Sizi bağırlarına bastılar; “Siz, bizim kardeşimizsiniz!” dediler.

Onca tahribata, dört beş senedir onca tahribata rağmen, ancak birkaç yerde gedikler açtılar, birkaç tane taşı düşürdüler. Farklı stratejiler ile, kullanılan farklı argümanlar ile, Allah’ın izniyle, siz yolunuza devam edeceksiniz. Şey bilmem ne yapar, kervan yürür!.. Diğer kelimeyi size karşı saygısızlık, Rabbime karşı terbiyesizlik, onlara karşı da yakışıksız bir laf olması itibarıyla bilhassa telaffuz etmedim: “Kervan, yürür!..” Allah’ın izniyle, yürüyorsunuz.

Bir dönemde “ihtiyarî hicret” ile, Cenâb-ı Hak, size çok şey yaptırdı. O, yaptırdığı şeylerin boşa gitmesine, yıkılıp olduğu yerde kalmasına katiyen râzı olmaz. Nedir O’nun hoşnutluğu?!. O işin devam ve temâdîsi… Öyle ise size düşen şey de devam ve temadidir; gözünüz, hep O’nun kapısında; başınız, o kapının eşiğinde; dilinizde, nâm-ı Celîl vird-i zebân: يَا اَللهُ يَا رَحْمَانُ، يَا اَللهُ يَا رَحِيمُ، يَا اَللهُ يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ، يَا اَللهُ يَا أَحَدُ يَا صَمَدُ O, sizinle beraber olduktan sonra, لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللهَ مَعَنَا فَأَنْزَلَ اللهُ سَكِينَتَهُ عَلَيْهِ وَأَيَّدَهُ بِجُنُودٍ لَمْ تَرَوْهَا Hiç görmediğiniz, Kendi ordularıyla, Münzelîn ve Müsevvimîn ile, Bedir’de te’yid buyurduğu gibi te’yid buyuracak. Hiç farkına varılmadık şekilde, en sürpriz ilhamlar ile, ihsanlar ile, inâyetler ile, riâyetler ile, hiçbir şeye takılmadan yürüyeceksiniz gâye-i hayalinize, yüksek hedefinize doğru… O’na doğru yürüyorsunuz, başka bir derdiniz yok!..

Ben öyle kalb-malb okuma bilmem, câhilin/zırcâhilin tekiyim. Ama öyle inanıyorum ki, o büyük şeyleri size yaptıran Allah (celle celâluhu), esasen temiz kalblere teveccühünün sonunda yaptırdı onu. Kalbler temizdi, birer ayna idi; O’nu aksettirecek birer ayna idi. Onun için, -biraz evvel bahsettim size yaptırdıklarını- yüz yetmiş ülkede ilim-irfan müesseseleri kurdunuz. “Fakr u zaruret”e karşı savaş ilan ettiniz. “Cehalet”e karşı savaş ilan ettiniz. Bir yönüyle, “ihtilaf/iftirak”a karşı savaş ilan ettiniz. “Aman vahdet, aman birlik, aman kenetlenme!” dediniz. O, ilim-irfan yuvalarında bunları solukladınız. Tavırlarınız ve davranışlarınız, bir yönüyle, bunları meşk etti. Âlem, bu meşki aldı, kendileri de arkasını doldurdular. -Evet, bilmem “meşk”i bilir misiniz? Hattatlar bir satır yazar, diğerleri altına o satırı tekrar ede ede onlar da artık aynıyla o yazıyı yazmaya muvaffak olurlar.- Bir şey meşk ettiniz, âlem de sizin meşk ettiğiniz o şeyi aldı, meşk etmeye başladı. Siz, Allah’tan aldığınız, Peygamber’den aldığınız, her asrın başındaki müceddidden aldığınız, Çağın Sözcüsü’nden aldığınız çok önemli, hayatî, diriltici, ba’s-ü ba’de’l-mevt soluklarını dünyaya duyurdunuz. Allah da (celle celâluhu) onu kalblere duyurdu ve böylece bir kenetlenme oldu.

   Kenetlenmeliyiz; yüzlerimizde ziyâ, ufkumuzda ışık, saflarımız sımsık, Hakk’a vuslat peşinde kenetlenmeliyiz!..

Bu açıdan da olup-biten şeyler karşısında atf-ı cürümlere girmeden, kenetlenmeyi daha da güçlendirmeliyiz. Omuzlarımız, elbiselerimizi yırtacak şekilde birbirini zorlamalı; dizlerimiz, pantolonları yırtacak şekilde birbirini zorlamalı; topuklarımız, birbirimizin çoraplarını yırtacak şekilde birbirini zorlamalı!..

Ebu Davud’un Sünen’inin başına doğru, “Sahabe namaz kılarken, topuklar topukları, dizler dizleri, omuzlar da omuzları zorluyordu!” diyor; öyle kılıyorlardı namazı. Değişik mezhep imamları da öyle yapıyor. Bizim mezhepte, “Ayakların arası dört parmak olacak!” deniyor, Hanefi mezhebinde. Belli bir dönemden sonra, “Takvîmü’l-Edille” sahibinden sonra başlıyor o; Hanefi fıkhında ondan sonra başlıyor. Önemli değil, hepsi başımızın tacı… Fakat ben bir şeyi anlatmak/vurgulamak istedim:

Kenetlenme; omuzlar omuzları zorlayacak şekilde, dizler dizleri zorlayacak şekilde; daha bir kenetlenme, Allah’ın izni ve inayetiyle. “Vifâk ve ittifak, tevfîk-i İlahînin en büyük vesilesidir.” Bu, Allah’ın inayetine öyle bir çağrıdır ki, Cenâb-ı Hak şimdiye kadar bu çağrıyı hiçbir zaman havada bırakmamıştır. O, zaten hiçbir çağrıyı havada bırakmaz.

Bu açıdan da böyle durumlarda, atf-ı cürüm baş gösterir. Böyle durumların hortlağı, atf-ı cürümdür. Birden bire aranızda -bakarsınız- bir kısım hortlaklar oluşmuş. Belki başkalarının deyip-ettiklerine destek olma mahiyetinde bir kısım uygun olmayan şeyler söyleyebilirler. Kuvve-i maneviyenizi kıracak şeyler söyleyebilirler. Bence bunlara aldırmayarak, kulak tıkayarak, bu mevzuda o zift neşriyata kulak tıkayarak -ki bunlar, nöron kirleten şeylerdir- esasen kendi vazifenize, kendi meselelerinize bakmalı, konsantre olmalısınız; eskiler “im’ân-ı nazar” derlerdi, im’ân-ı nazar etmeli, fikren dağınıklığa girmemelisiniz.

“İki elimiz var, yüz elimiz de olsa, yine bu işe yetmez!” diyor işin sahibi;  dört elimiz de olsa, sekiz elimiz de olsa, bu işe yetmez. Bu açıdan da bütün himmetimizi kendi meselelerimize teksif etmeliyiz.

Dünya adına bir talebimiz olmadı. Araştırdılar, karıştırdılar… Alın teriyle bazı kimseler, bazı tüccar insanlar, bazı imkânlara sahip olmuşlardır; eşkıya, gâsıbîn, onlara da el koydu. Kursaklarında kalsın!.. Ama öteden beri bu işin şöyle-böyle kenarında, köşesinde, önünde gibi görünen insanların, yeryüzünde bir dikili taşları olmadı. Olsaydı zaten, onu şimdiye kadar Firdevsî destanlar ile çoktan bütün dünyaya duyuracaklardı: “Bak falan yerde bir evi varmış adamın!” diyeceklerdi. Kendi saraylarını görmeyeceklerdi, villalarını görmeyeceklerdi, filolarını görmeyeceklerdi; kafalarını hep sizin o tek evinize takacak, onu Firdevsî destanlar ile bütün dünyaya duyuracaklardı.

“El ele bayramın gölgesindeyiz,

Yüzlerde ziyâ, ufuklarda ışık;

Saflarımız sımsık.

Milletçe Hakk’a vuslat peşindeyiz,

Besbelli artık kimler O’na âşık;

Hissizlere yazık!..”

Hissizlere yazık!.. Hissizlere yazık!.. Kenetlenmeli!.. Olup biten şeyleri umursamamalı; onlara kulak tıkamalı, sadece kendi meselemize im’ân-ı nazar etmeli!.. Kuvvetimiz bizim, bir şeye yetecek mahiyette; başka şeylere onu dağıttığımız zaman, kendi işimizde kusur etmiş oluruz.

“Ârifin gönlün, Hudâ, gamgîn eder, şâd eylemez,

Bende-i makbulünü, Mevlâsı, âzâd eylemez!”

Makbul olmasanız, “Defolun gidin!” der. Ama makbul olduğunuzdan dolayı, çalıştıracak, yatıracak, kaldıracak… Çünkü burası bir talimgâhtır; burada ahiret adına şekilleneceksiniz. Namaz, sizin bir yapınızı oluşturacak; oruç, bir yapınızı oluşturacak; i’lâ-i kelimetullah cehdi, bir yapınızı oluşturacak sizin… Ve böylece ebedî bir yapıya sahip olacaksınız; mutluluk içinde ebedlere kadar yaşayacağınız bir yapıya sahip olacaksınız. Zannediyorum bu halinizle Cehennem’e koysalar, Cehennem diyecek ki, “Yahu defolun gidin; ateşimi söndürüyorsunuz!”

Zaten bir hadis-i şerifte öyle deniyor: Sırât’tan geçerken, “Yahu çabuk geçin, ateşimi söndürüyorsunuz!” nidası duyulacak. Çünkü öyle bir mahiyet kesbediyorsunuz ki!.. Hele i’lâ-i kelimetullah, hele i’lâ-i kelimetullah… Nâm-ı Celîl-i İlâhî’nin dört bir yanda şehbal açması… Nâm-ı Celîl-i Nebevî’nin minarelerde bir bayrak gibi dalgalanması… Gönlünüzü buna kaptırmışsanız, bu işin sevdalısı, âşıkı, müştâkı iseniz şayet, artık size denecek şey yoktur Allah’ın izni-inayetiyle.

   Kendine yazık edenlerden olmamak için kenetlenmeli; kenetlenmeyi yedekleyerek kenetlenmeli!..

Evet, O’nun bir dönemde dalgalandırdığı o bayrak, hiçbir zaman yere düşmeyecektir; bundan emin olun, Allah’ın izni-inayetiyle!.. Size kötülük yapanlar, ettiklerine nâdim olup ağlayacaklar. Belki o gün, engin insanlık duygularınızla sizi de ağlatacaklar onlar.

Yazık ettiler kendilerine!.. Bir yönüyle, dinî olan şeyleri yıkmaya çalıştılar, yazık ettiler kendilerine!.. Şeytana uymakla yazık ettiler kendilerine!.. Hevâ-i nefislerini ilah edinmekle yazık ettiler kendilerine!.. Yapılan şeyleri yıkma cehdine kendilerini kaptırdıklarından yazık ettiler kendilerine!.. İsyan deryasına yelken açmakla yazık ettiler kendilerine!..

Gelecekler… Hicap duyarak, iki büklüm olarak… Ve ağlayacaklar. Siz de üzülecek ve ağlayacaksınız. Çünkü “insan”sınız… Çünkü zulme kapılarınızı kapadınız; arkasına da sürgüler sürdünüz, “Seninle işimiz yok!” dediniz. Başkaları öyle (öbür türlü) yaptı?!. Ee ne yapalım, vazgeçirmeye de gücümüz yetmiyor; “Mahvetmeyin ebediyetinizi!” demeye gücümüz yetmiyor. Cenâb-ı Hak, hidayet nasip eylesin!..

İmanını marifet ile bezemeyen, yol yorgunluğu yaşar. “İman” edin, sonra onu “marifet” ile taçlandırın!.. Bir de bakacaksınız ki, marifete bir de “muhabbet” sorgucu takılmış. Hiç bilemediğiniz şekilde, sorguç üzerine sorguç, “aşk u iştiyâk-ı likâullah” sorgucu takılmış veya deseni işlenmiş. Ve kanatlanacaksınız “iştiyak” ile… “Gelse Celâlinden cefâ / Yahut Cemâlinden vefâ / İkisi de câna safa / Lütfun da hoş, kahrın da hoş.”

Evet, aynı ruh, aynı duygu, aynı düşünce, aynı mefkûre etrafında kenetlenmiş kimselerin birlik içinde Hakk’a yönelişlerinde öyle bir derinlik, his ve şuurlarında öyle bir zenginlik, zikr ü fikirlerinde öyle bir enginlik vardır ki, en istidatlı fertlerin ve en kâmil insanların bile, böyle bir heyet içindeki vâridlerin en küçüğünü dahi tek başlarına elde etmeleri mümkün değildir.

Kenetlenme!.. Kenetlenmeyi yedekleyerek kenetlenme… Yemin etmeli, demeli ki: “Eğer ben kardeşlerime karşı içimde kötü bir duygu duyacaksam, Allah canımı alsın!..” Hani bazıları çok küçük şeylerde, hususiyle Doğu’da/Güneydoğu’da, avrat boşama mevzuunda, yakışıksız bir boşama şekli kullanırlar: “Üçten dokuza şart olsun ki!..” falan derler. Yahu dokuz yok zaten, “üç tane” dedi mi, bitti o mesele. Evet, aynen öyle, “Eğer kardeşlerimle zıtlaşacaksam, onları suçlayacaksam, atf-ı cürümde bulunacaksam, ‘Yüzünüzden oldu!’ diyeceksem, üçten dokuza… Üçten dokuza…” demeye hazır olmalı!..

Bu dönemde, çokları, kendilerinin o gâileden sıyrılmaları adına “iftira”da bulundular; “itiraf” dediler, “iftira”da bulundular. Ahiretlerini Cehennem’e çevirdiler. Evet, bize, onlara acımak düşer; onlar acınacak duruma düştüler. Daha başkalarının da aynı duruma düşmelerine meydan vermemek için, bize, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm gibi herkese bağrımızı açmak ve herkesin sâhil-i selâmete çıkması için gerekli olan şeyi yapmak düşer.

Hadis-i şerif: كَفَى بِالْمَرْءِ إِثْمًا أَنْ يُحَدِّثَ بِكُلِّ مَا سَمِعَ “İnsana, duyduğu her şeyi söylemesi, günah olarak yeter!” Birileri bir yerde bir borazan öttürüyor; bakıyorsunuz, sizin içinizden bir kısım safderun kimseler de aynı şeyi mırıldanıyorlar; kuvve-i maneviyeyi kırıyorlar.

   Ehl-i dünya, hizmetleri ve muvaffakiyetleri bazı şahıslardan bilerek hem şirke düşüyor hem de onların ölümünü diliyorlar ki bu iş bitsin; hâlbuki…

Bu mesele, esasen, Kur’ânî makuliyet/mantıkiyet içinde, işin Allahçasına inanmış, Peygambercesine inanmış insanların kenetlenmesinden ibaret… Falan ile, filan ile alakası yok bu işlerin…

Efendimiz, İnsanlığın İftihar Tablosu, her şey idi. Bûsîrî’nin ifadesi ile, بُشْرَى لَـنَا مَعْشَرَ الْإِسْلَامِ إِنَّ لَـنَا * مِنَ الْعِنَايَةِ رُكْنًا غَيْرَ مُنْهَدِمِ “Ne mutlu bizlere ki, öyle bir Sütuna dayanmışız, hiçbir zaman devrilmeyecek!” Şimdi öyle bir Zât. O’nun hakkında, Uhud’da “Şehid oldu!” falan diyorlar. Bir sahabî kalkıp bağırıyor, Uhud dağının üstünde: “O’nun şehid olduğu yerde siz niye yaşıyorsunuz ki?!.”

O, ruhunun ufkuna yürüdüğü ân… Ee tabii O, bizim için bir Güneş; birden bire beklenmedik bir ânda gurûb ediyor. Karanlık birden bire üzerimize çöküyor. Hazreti Ömer bile olsa sarsılır burada. Fakat o Sevr sultanlığında sadakati ile O’nun yanında duran insan, “Her kim Allah’a tapıyorsa, bilsin ki Allah ezelî ve Ebedîdir. Her kim Hazreti Muhammed’e tapıyorsa, O, ruhunun ufkuna yürüdü!” -“Öldü” demiyorum, O’na “öldü” tabirini yakışıksız buluyorum; “ruhunun ufkuna yürüdü.”- diyor. Şu ayeti okuyor: وَمَا مُحَمَّدٌ إِلاَّ رَسُولٌ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِ الرُّسُلُ أَفَإِنْ مَاتَ أَوْ قُتِلَ انْقَلَبْتُمْ عَلَى أَعْقَابِكُمْ وَمَنْ يَنْقَلِبْ عَلَى عَقِبَيْهِ فَلَنْ يَضُرَّ اللهَ شَيْئًا وَسَيَجْزِي اللهُ الشَّاكِرِينَ “Hazreti Muhammed, sadece bir rasûldür/elçidir. Nitekim ondan önce de nice rasûller gelip geçmiştir. Şayet o ölür veya öldürülürse, Siz hemen gerisin geriye dinden mi döneceksiniz? Kim geri döner, dinden çıkarsa, bilsin ki Allah’a asla zarar veremez. Ama Allah hidayetin kadrini bilip şükredenleri bol bol mükâfatlandıracaktır.” (Âl-i Imrân, 3/144) “Hazreti Muhammed, Allah’ın peygamberlerinden bir peygamberdir. Ondan evvel de çok peygamber geldi-geçti. Dolayısıyla O da vefat etti…” Hazreti Ömer, o yüksek fıtrat, yüksek fetânet, Mahmud Akkad’ın “dâhi, dâhiler üstünde dâhî” dediği insan, “Sanki o ayeti ilk defa duyuyor gibi oldum!” diyor. Ve kim bilir binlerce insan, nasıl kendine geliyor!..

Evet, Kendisi için mukadder… Hazreti Âdem gibi, Hazreti Nûh gibi, Hazreti Hûd gibi, Hazreti İbrahim gibi, Hazreti Mûsâ gibi O da ruhunun ufkuna yürümüştü. Ama o dava bâkî idi. Allah bâkî idi, dava da bâkî idi. Onun götürülmesi gerekli idi, onu omuzlayacak insanlara ihtiyaç vardı.

Bu açıdan da o türlü şeyler ile katiyen sarsılmamalı; şunun-bunun güftügûsuna bakmamalı!.. Bunlar birer günahtır. Duyduğu her şeyi söylemek, günahtır. İştirak etmemeli, onların tesirinde kalmamalı!.. Diyebilirler: “Ölsün!” diyebilirler.

Birileri -bilmiyorum ne derece doğru- bir arkadaşınız için kırkın üzerinde ölümüne büyü yapıyorlar. Bu neyi gösteriyor?!.. Bir yönüyle, silip atıyorlar.. cebrî hicrete zorluyorlar.. hapishanelerde insanları öldürüyorlar.. anneyi evladından ayırıyorlar.. çocuğu ağlatıyorlar.. anneyi ağlatıyorlar.. babayı ağlatıyorlar.. her türlü imkandan mahrum ediyorlar.. her şeylerine el koyuyorlar… Fakat hınçlarını alamıyorlar. “Hayır! Falanın/filanın ölmesi de lazım. O ölmez ise, bize rahat vermez bu insanlar!” Paranoya… “Ya bunlar güçlenir, dışarıdan bir daha gelirlerse?!. Humeyni’nin İran’a geldiği gibi gelirlerse?!. Şah saltanatı yıkılır!.. Ne yaparız biz?!. Dünya, bizim için her şey. Cennet çok uzakta bir şey; ne diye ona dilbeste olacaksınız?!. Bu dünya, işte; yaşamanıza bakın!” Açıktan açığa söylüyorlar bunları da. “Dolayısıyla, bazı kimselerin mut-la-ka ölmeleri… Avukatlık yapıyorlarsa, ölmeleri lazım! Hocalık yapıyorlarsa, ölmeleri lazım! Gazetelerde yazı yazıyorlarsa, ölmeleri lazım! İnternet’te millete bir şeyler anlatıyorlarsa, dijitallerde insanlara bir şeyler anlatıyorlarsa, bunların ölmeleri lazım ki, biz yaşayalım! Doya doya, dünya zevklerinden istifade edelim!..” Bunun gibi…

Ama bunlara hiç kulak asmamak lazım! يَفْعَلُ اللهُ مَا يَشَاءُ، وَيَحْكُمُ مَا يُرِيدُ * مَا شَاءَ اللهُ كَانَ، وَمَا لَمْ يَشَأْ لَمْ يَكُنْ “Allah, her ne dilerse onu yapar. Şüphesiz Allah dilediği hükmü verir ve onu infaz eder. Allah neyi dilerse, o mutlaka olur; O’nun olmamasını dilediği de asla olmaz.” مَا شَاءَ اللهُ كَانَ Allah, ne dilemiş ise, o olur. وَمَا لَمْ يَشَأْ لَمْ يَكُنْ Olmamasını dilediği de olmaz!.. “Var”ı da Allah diler, “Yok”u da Allah diler. O’nun dilediği olur: var olmasını dilerse var olur, yok olmasını dilerse yok olur. Allah, kimseyi yok etmesin!.. Onları da yok etmesin!.. Yok edeceğine onlara da akıl lütfetsin, kalb lütfetsin, iman lütfetsin, iz’an lütfetsin!..

Vesselam.

Bamteli: HÂLİMİZ, YOLUMUZ VE DUAMIZ

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

  Siz “mizan” deyip sırat-ı müstakîm üzere yürümeye gayret ederken, bir kısım gulyabanîler önünüzü kesebilirler.

Müslümanlık adına, onun değerlerini kendi derinlikleriyle kavrama adına Müslümanlığa bu çağda olduğu kadar bir “gurbet”in yaşatıldığı başka bir çağ bilmiyorum. Haçlı işgalleri döneminde, Devlet-i Aliyye’nin parçalandığı, İstanbul’un işgal edildiği, bazı yerlerin İtalyanlar, bazı yerlerin Fransızlar, bazı yerlerin Yunanlılar tarafından işgal edildiği dönemde bile, Müslümanlar, kendi duygu ve düşünceleri açısından oldukları yerde duruyorlardı; sağlamdılar, ahsen-i takvime mazhariyetin hakkını vermeye çalışıyorlardı. Hiçbir zaman günümüzde olduğu kadar “sürü” olmamışlardı. Bir kısım gafillerin, zâlimlerin, gaddarların, hattârların, eşrârın arkasından hesapsız sürüklenmemişlerdi. Fransız’ı Fransız olarak, İtalyan’ı İtalyan olarak, İngiliz’i/Anglosakson’u İngiliz/Anglosakson olarak görerek, insanca tavırlarında kusur etmemişler fakat kendileri olma mevzuunda da fevkalade hassas davranmışlardı. Değerlerine ölesiye bağlılık vardı. Kur’an -bir yönüyle- bir mikyas idi; her şeyi ona vuruyor, onunla değerlendiriyor; “Bu doğru, bu eğri; bu doğru, bu eğri; bu doğru, bu eğri!” derken, Kitap ve Sünnet mizanlarıyla her şeyi tartıyorlardı. Ve insanımız da o zaman -esasen- kendini mizana vurmuş oluyordu. Evet, insanla alakalı Rahman sûre-i celilesinde, başta dört defa o “mizan”a dikkatin çekilmesi çok mânidar.

İnsan, “mizan”a bağlı yol alırsa, sırat-ı müstakim üzere yürümüş olur. Her gün defalarca اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ diyerek Allah’tan dilediğimiz sırat-ı müstakim. Sırat-ı müstakim, mü’minler için bir şehrâhtır; oradan enbiyâ-ı izâm ve aynı zamanda sıddîkîn, şühedâ, sâlihîn yürümüşlerdir. Kitap ve Sünnet açısından, Siyer ve Megazî açısından onların izleri takip edilerek, o şehrâhta yürüme temin edilebilir.

Ne var ki, sizler doğru yolda yürürken yılanlar, çıyanlar, sırtlanlar, panterler, sağdan-soldan hücum edebilirler. Yol kesen gulyabânîler, önünüzü kesebilirler. Kur’anî yolu dejenere etmek isteyenler, Müslümanlığı deformasyona uğratmak suretiyle milleti tiksindirenler bulunabilir. Kim gibi? IŞİD gibi, Boko Haram gibi, el-Kâide gibi, Murâbitîn gibi, Türkiye’dekiler gibiİslam’ın drahşan çehresini kirletenler, zâlimler, cebbârlar, hattârlar. Her zamanki duam, “Allahım, ya onları hidayet eyle, re’fete, şefkate, mülâyemete, insafa, iz’ana, ihsana, ihlasa, iştiyak likâullah’a sevk buyur!..” Biraz istenilen şeyi de ağır istiyorum. O zaman aklımdan geçiyor ki, bu ulaşılması çok yüksek bir tepe, Everest tepesi gibi bir şey; bunların çoğu bu vaziyetleriyle dökülür, yollarda kalırlar; bazen içime acıma hissi de geliyor, “Niye meseleyi bu kadar ağır ele alıyorsun?” Bazen de “Değme dökülsünler!” falan, diyesi geliyor insanın.

  Allah’a havalemiz bile rahmet, şefkat, re’fet öncelikli şartlı havale!..

Fakat şöyle diyorum:

إِنْ كُنْتَ تُرِيدُ هِدَايَتَهُمْ إِلَى الْحَقِّ وَالْعَدَالَةِ وَاْلاِسْتِقَامَةِ وَالرَّأْفَةِ وَالشَّفْقَةِ وَالْمُلاَيَمَةِ وَاْلإِنْصَافِ وَاْلإِذْعَانَ وَاْلإِخْلاَصِ اْلأَتَمِّ وَاْلإِحْسَانِ اْلأَتَمِّ، وَالْعِشْقِ وَاْلاِشْتِيَاقِ إِلَى لِقَاءِ اللهِ؛ فَاهْدِهِمْ فِي أَقْرَبِ أَقْرَبِ أَقْرَبِ أَقْرَبِ أَقْرَبِ زَمَانٍ…

(Allahım onları hak, adalet, istikamet, ref’et, şefkat, mülayemet, insaf, iz’an, ihlas-ı etemm, ihsan-ı etemm, aşk ve Sana kavuşmaya iştiyaka hidayet buyurmayı murat ediyorsan, en yakın, en yakın, en yakın, en yakın, en yakın zamanda onlara hidayet eyle!..)

İstenen şeyler çok. Çoğu yollarda dökülür, yollarda kalır gibi geliyor.

Bu şartı ifade ettikten sonra şöyle devam ediyorum: وَإِلاّ.. اَللَّهُمَّ عَلَيْكَ بِهِمْ، اَللَّهُمَّ عَلَيْكَ بِهِمْ (Şayet hidayetlerini murat etmiyorsan, Allah’ım onları Sana havale ediyoruz; Allah’ın onları Sana havale ediyoruz.)

Gördüğünüz gibi, evvelâ Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-enâm’ın nûr-efşân râhı talep ediliyor: “O yolda yürüt Allah’ım! N’olur, bahtına düştük; kimse takılıp patikalarda, takılıp yollarda kalmasın; herkes Sana ulaşsın, Seni sevsin, yaşarsa Senin için yaşasın, ölürse Senin için ölsün, kalırsa Senin için kalsın. Dünyaya bakarken, Senin için baksınlar; onda Senin “âsâr-ı bergüzîde”ni görsün, ef’âlinde esmâ’nı okusun, esmâ’nda sıfât-ı sübhâniyene baksın, sıfât-ı sübhâniyende şuûnât-ı Rabbâniyene baksın ve Seni bilsinler. Zât-ı Bahtı bihakkın tanıma istikametinde onlara yol göster. Onlara bir pusula ihsan eyle; kıblelerini bulsunlar, kıblesizlikten kurtulsunlar!” deniyor.

  Umumu alakadar eden meselelerdeki “hak” Allah hakkıdır ve bir/birkaç şahsın “Helal ettim!” demesiyle o hak düşmez.

Şayet bunca dilek ve istekten sonra, hâlâ temerrüd, hâlâ zulüm, hâlâ tağallub, hâlâ tahakküm, hâlâ tasallut, hâlâ temellük devam ediyorsa; milletin malına-mülküne el koyma gibi Amnofis’in yaptığı şeyleri, İbnü’ş-şems’in yaptığı şeyleri, Stalin’in yaptığı şeyleri yapıyorlarsa, bir yönüyle, istihkakları olan o yolu da dillendirme veya varacakları o noktayı da dillendirme, Hakk’a karşı saygının ifadesi, adalet-i mutlaka’ya saygının ifadesi, Zât-ı Uluhiyet’e karşı saygının ifadesidir.

Mesele, zatınıza münhasır kalsa, şahsınıza karşı bir zulüm, bir itisaf, bir haksızlık, bir gadir olsa, hakkınızı helal edebilirsiniz. Fakat hakka-hakikate karşı, hak ve hakikat temsilcilerine karşı, umum dünyada bir yere varmış ve bir şey ifade eden bir davaya karşı, umumî bir seferberlik ilan ediliyorsa… Şayet Hacc’a gidenlere karşı seferberlik ilan ediliyorsa, oruç tutanlara karşı seferberlik ediliyorsa, i’lâ-i kelimetullahta bulunan, (مَنْ جَاهَدَ diyorum, مَنْ قَاتَلَ yerine) مَنْ جَاهَدَ لِتَكُونَ كَلِمَةُ اللهِ هِيَ الْعُلْيَا فَهُوَ فِي سَبِيلِ اللهِ (Kim Allah kelimesi, O’nun adı ve dini yücelsin diye ceht ve gayret gösterirse, şüphesiz O Allah yolundadır.) hadisiyle işaret edilen insanlara karşı seferberlik ilan ediliyorsa… Orada biz, “hak helal etme” gibi bir küstahlığa giremeyiz.

Çünkü oradaki “hak”, Allah’a ait bir haktır, âmmeye âit bir haktır, selefe ait bir haktır, halefe ait bir haktır. Bugün yaptığınız şeyler içinde, geçmişin sizin üzerinizde hakları olduğu gibi, gelecek nesillerin de -muhtemel, potansiyel olarak- sizin üzerinizde hakları vardır. Dua ederken, onu da dileyeceksiniz: “Allah’ım dünü, Allah’ım bugünü, Allah’ım yarını, Allah’ım öbür günü, Allah’ım daha öbür günü… Sen eltâf-ı sübhaniyen ile, hidâyet-i hâssen ile şereflendir ve taçlandır!” Böyle diyoruz ve bunu bir vazife olarak görüyoruz.

Bu açıdan mesele, münferit, şahsa ait bir mesele değil; çok rahatlıkla, “Hakkımı helal ettim!” diyerek de -müsaadenizle- kenara çekilemezsiniz.

  O 3000 okulda rengi aşan, göz rengini aşan, ten rengini aşan ve birbiriyle kucaklaşan bir nesil yetişsin!..

Evet, gayret ve cehdin yanında, aynı zamanda, o saldırganlara karşı Rabbimiz’e tazarru ve niyaz etmeliyiz. Evvelâ hidâyet dilek ve temennisinde bulunmalı: “N’olur Allah’ım! Rahmetin vâsi’dir. Sen (bir kudsî hadiste) şöyle buyuruyorsun: إِنَّ رَحْمَتِي سَبَقَتْ عَلَى غَضَبِي (Rahmetim daima gazabımın önündedir, onu geçer.) Rahmetinle onlara hakiki Müslümanlığı göster. Müslümanlığın yüzünü, drahşan çehresini kirlettiler, onu yıkama, temizleme basireti ile onları basiretlendir; hidayetinle hidayetlendir onları; sırat-ı müstakimde sâbit-kadem eyle. Onları, o olumsuz durumdan halas eyle.” demeli. Sonra şöyle devam etmeli: “Yoksa Müslümanlığın hatırına, Senin hatırına, Müslümanlığın onların elinde zebil olup gitmesine -n’olur bahtına düştük- fırsat verme!..”

İşte, dediğimiz bu. Bunda hakka, hakikate ve Zât-ı Uluhiyet’in hukukuna karşı bir saygısızlık varsa, siz mazur görün, O da bağışlasın.

Allah’ım, Sen’den her zaman yalvaran diller ve tir tir titreyen gönüller istiyoruz. Bizi bununla serfiraz kıl.

Hak dostu ne hoş söyler: “Hiç kimseye hor bakma / İncitme, gönül yıkma / Sen, nefsine yan çıkma / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler.” Şimdiye kadar eylediği olumsuz gibi görünen şeyler içinde bile çok güzel şeyler oldu. İnşaallah, bu olumsuzluklar fâsid dâiresini de, olumluluklar sâlih dairesine, doğurgan döngüye çevirerek çok önemli hayırlara vesile kılabilir. Çünkü bu hadiseler sizde -inanıyorum- çok ciddi bir metafizik gerilime sebebiyet verdi; ufuk enginliğine sebebiyet verdi. “Basar” ile iktifa etmeden kurtardı; “basiret” ile bakma ufkuna hidayet buyurdu. Şimdi daha farklı görüyorsunuz: Allah Allah, bazen camiye giden, oruç tutan insanlar da insanı ısırıyorlarmış, bunlar da demek salya atıyorlarmış, bunlar da demek yol kesiyorlarmış. Öyleyse, bundan sonra “Hakk’ın hatırı âlidir, hiçbir hatıra feda edilmemeli!” diyerek, Hakk’ın hatırı için elli türlü alternatif oluşturarak, dünyanın dört bir yanına açılmaya devam etmeli.

Cenâb-ı Hakk’ın muvaffak kıldığı bu Hizmet’ten dûr olmamak için, “Daha yok mu, daha yok mu, daha yok mu?!.” diyerek, 170 ülkeyi 240’a, 1400 okulu 3000’e yükseltmeye bakmalı. Bu sene burada 14 tane daha ilave ettiklerini akşam arkadaşlar söylediler. Herhalde 1400 idi, şimdi 1500’e yaklaştı. 3000 olsun Allah’ım. 3000 okulda birbiriyle kucaklaşan, rengi aşan, göz rengini aşan, ten rengini aşan ve birbiriyle sarmaş dolaş olan insanlar yetişsin. Çünkü insanlığa giden yola ancak böyle bir eğitimle, böyle bir eğitim kahramanlarıyla ulaşılabilir.

  “Geçmiş ümmetlerin başlarına gelenlere mâruz kalmadan Cennet’e gireceğinizi mi sandınız?”

Cenâb-ı Hak, şöyle buyuruyor: أَمْ حَسِبْتُمْ أَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَأْتِكُمْ مَثَلُ الَّذِينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِكُمْ مَسَّتْهُمُ الْبَأْسَاءُ وَالضَّرَّاءُ وَزُلْزِلُوا حَتَّى يَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ مَتَى نَصْرُ اللهِ أَلاَ إِنَّ نَصْرَ اللهِ قَرِيبٌ “Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara mâruz kalmadan Cennet’e gireceğinizi mi sandınız?!. Evet, onlar öyle ezici mihnetlere, zorluklara dûçar oldular ve öyle şiddetle sarsıldılar ki, Peygamber ve yanındakiler, ‘Allah’ın vaad ettiği yardım ne zaman yetişecek?’ diyecek hale geldiler. İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.” (Bakara, 2/214)

Zannediyorum, en ağır olan da bu, Kur’an-ı Kerim’de. أَمْ حَسِبْتُمْ أَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَأْتِكُمْ مَثَلُ الَّذِينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِكُمْ Sizden evvelkilerin başlarına gelen şeyler, başınıza gelmeden, cennete gireceğinizi mi sanıyorsunuz?!. مَسَّتْهُمُ الْبَأْسَاءُ وَالضَّرَّاءُ Türlü türlü baskılar, tazyikler, balyozlamalar, preslemeler ve aynı zamanda değişik zararlar, ızdırar etmeler karşısında, وَزُلْزِلُوا Sarsıldılar. Sarsılma, devrilme demek değildir. İnsanın, tabiatı icabı, bir yere kadar gücü-kuvveti vardır. Bir yerde belâ ve musibetlerin, esen fırtınaların, hortumların, tayfunların, tsunamilerin şiddetine göre bir insanın şöyle-böyle sendelemesi mukadderdir. Evet, وَزُلْزِلُوا diyor, aynı zamanda sarsıldılar onlar.

Öyle ki, حَتَّى يَقُولَ الرَّسُولُ Ta ki Rasûl şöyle dedi. Aslında Rasûller o türlü şeylerde şikâyete girmezler. Fakat himmetleri âli olan insanlar, bir yönüyle başkalarının ızdıraplarını kendi ruhlarında yaşadıklarından dolayı, arkalarındaki insanların immün sistemlerini gözetirler. Onun için, arkasındakilerin mukavemetleri açısından ilk önce “Rasûl” diyor. حَتَّى يَقُولَ الرَّسُولُ Ya Râb!.. Fırtınalar böyle şiddetle eserse, böyle çınarlar bile devrilirse, selviler bile böyle devrilirse, toprak savrulursa, sular köpürür durursa şayet, herkes buna dayanamayabilir! Onun için, Peygamber öne alınıyor orada; حَتَّى يَقُولَ الرَّسُولُ Demek ki, her Peygamberin başına gelen bir şey olması itibariyle, oradaki harf-i tarifi “cins” için ele alacak olursanız, “bütün Peygamberler cinsi” dersiniz veya “istiğrak” için alacak olursanız, o mevzuda bütün Peygamberler, hatta belki verese-i enbiya dahi aynı şeyi söylediler şeklinde anlarsınız.

  “Allah’ın vaad ettiği yardım ne zaman yetişecek?”

Sonra, وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ Onunla beraber olanlar bile. Bir “maiyyet”e mazhar olanlar. “Beyne-beyne” olanlar, Araf’ta duranlar, o türlü durumlarda hemen yeni bir yer, yeni bir yön seçer, hemen durumlarını belirlerler. İtiraf adı altında iftirada bulunur, münafıklık yaparlar. Villalar karşılığında dize gelirler, filolar karşısında dize gelirler. 5-10 lira karşısında dize gelirler. Fakat Nebi ile beraber olanlar, Nebi ile beraber dururlar; “maiyyet-i hâsse”ye mazhar olan insanlar da Nebi’nin dediğini derler: مَتَى نَصْرُ اللهِ Yâ Rabbi! Nusret edeceğin muhakkak da… İnanıyoruz, rahmetin gazabına sebkat etmiştir. Sen Rahman u Rahim’sin. Allah dedikten sonra “Rahman u Rahim” diyorsun, “Hayy u Kayyum” diyorsun. مَتَى نَصْرُ اللهِ Yardım ne zaman?!. Biliyoruz gelecek o ama ne zaman, merak ediyoruz!.. Tayfun, tayfun üstüne; fırtına, fırtına üstüne; tsunami, tsunami üstüne; her taraf işgale maruz kalıyor; “Allah’ın vaad ettiği yardım ne zaman yetişecek?”

Suale cevap veriliyor: أَلاَ إِنَّ نَصْرَ اللهِ قَرِيبٌ Esbab, bi’l-külliye sukût ettiğinden, nur-u tevhid içinde sırr-ı Ehâdiyet zuhur ediyor. Izdırar hali ortaya çıkıyor, çaresizlik… Kuyunun dibine düşmüş Hazreti Yusuf, balık tarafından yutulmuş Hazreti Yunus b. Mettâ gibi, alâ Nebiyyinâ ve aleyhüma’s-salâtu vesselam. Sebepler bütün bütün sukût ettiğinde, çaresizlikten ne yaparsınız? Bütün himmetinizle, bütün gayretlerinizle, Cenâb-ı Hakk’a teveccüh eder, Yunus b. Mettâ gibi, لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ (Ya Rabbî! Senden başka hiçbir ilah yoktur. Sübhânsın, bütün noksanlardan münezzeh ve yücesin! Doğrusu kendime zulmettim, yazık ettim. Merhamet ve affını bekliyorum Rabbim!) (Enbiyâ, 21/87) dersiniz.

Allahım, لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ Sen’den başka Ma’bud-u bilhak, Maksud-u bi’l-istihkak, Nâsır-ı muhakkak, Mansûrîne nâsır-ı muhakkak yoktur! سُبْحَانَكَ Seni tesbih u takdis ediyorum; Sen, acz’den, naks’tan, sıfât-ı selbiyeden münezzeh ve mukaddessin, olumsuz şeylerden münezzeh ve mukaddessin! إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ Ben, nefsine mutlaka zulmedenlerden oldum; kendime haksızlık yaptım..!

Evet, Kur’an-ı Kerim’de, مَا أَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللهِ وَمَا أَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَSana gelen iyilik/güzellik, Allah’tan; fenalık da nefsinden, senin sebebiyet vermendendir!” (Nisa, 4/79) buyuruluyor. Onun için, Hazreti Pîr, farklı bir üslupla, bu ayetin mealini şöyle ifade eder: “İyiliği, Allah’tan; kötülüğü, kendinden bil!”. Evet, iyiliği, Allah’tan; kötülüğü, kendinden bil! Ama “yaratma” mevzuunda, Kur’an-ı Kerim, قُلْ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللهِ “(Ey Rasûlüm,) de ki: Hepsi Allah’tan.” (Nisa, 4/78) buyuruyor. O da Allah’tan, o da Allah’tan, o da Allah’tan, o da Allah’tan… Sebebiyet verme açısından, إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ

  Hazreti Yunus (aleyhisselam) ve Izdırar Hali

Vakıayı ifade etmeye gerek var mı? Yunus b. Mettâ, kendinden evvel gelmiş Hazreti Nuh aleyhisselam’ı biliyor, Hûd aleyhisselam’ı biliyor, Sâlih aleyhisselam’ı biliyor. Biliyor onları, onların başına gelen belaları da biliyor. Bela o kavimlerin başlarına geleceği zaman, Allah (celle celâluhu) o peygamberlere ayrılma izni veriyor. İşte Sodom-Gomorre’den Hazreti Lût aleyhisselam’ın ayrılması, Babil’den Hazreti İbrahim aleyhisselam’ın ayrılması. Ayrıca, Mısır’dan Hazreti Musa aleyhisselam’ın ayrılması ve aynı zamanda Nâsıra’da seyyidina Hazreti İsa aleyhisselam’ın saklanması; yine Hazreti Yahya aleyhisselam’ın saklanması, Hazreti Zekeriya aleyhisselam’ın saklanması ama onların yakalanması; seyyidina Hazreti Mesih’in aklımızın idrak edemeyeceği vücûd-u necm-i nûrânisi ve hâkânisiyle irtifâı söz konusu.

Bunları bilen Yunus b. Mettâ, “Galiba kavmin başına bela gelince, ayrılma vakti de geliyor!” diye düşünüyor. Fakat bela geliyor ama bir de mukarrabîne göre orada dönüp bakmak “Yâ Rabbi, ayrılayım mı, ayrılmamayayım mı!” demek gerekiyor. Diğerleri ayrılma iznini/tezkeresini aldıktan sonra ayrılmışlar. İşte ondan dolayı, o, gemiye binmiş. Vakıa icmâlen Kur’an-ı Kerim’de anlatılıyor, (Sâffât sûresi:139-145). Gemide fırtınalar olmuş, tsunamiye maruz kalınmış. Orada ehl-i kalb birisi varmış; “Aramızda bir günahkâr var; kur’a çekelim, kime çıkarsa!..” demiş. Kur’a çekmişler. (O kur’a mur’a meselesi orada anlatılmıyor.) Sonra denize atmışlar, balık yutmuş.

Şimdi, kuyunun dibine düşen Yusuf aleyhisselam ve balık tarafından yutulan Yunus b. Mettâ gibi.. esbâb bi’l-külliye sukût ettiğinden dolayı çâre yok.. öylesine ızdırar haliyle dua etmeli. أَمَّنْ يُجِيبُ الْمُضْطَرَّ إِذَا دَعَاهُ وَيَكْشِفُ السُّوءَ “Muztar dua ettiği zaman, onun duasına icabet eden, başındaki sıkıntıyı gideren kimdir?” (Neml, 27/62) Muzdarr kaldığı zaman, çaresiz kaldığı zaman, sebepler bütün bütün yok olduğu zaman, ona cevap verip de onu ızdırarlı halden kurtaran, keşfeden Allah’tan başka kimdir?!. Zât-ı Uluhiyet’in varlığına, bazı müfessirin-i kirâm bunu delil olarak getirirler. Çünkü o kadar çok vakıa vardır ki, ızdırar halinde inleyene icabet edildiğine dair. Süfyan b. Uyeyne’nin ifade buyurduğu gibi “Bazen bir muzdarrın duasıyla Allah, bütün bir ümmeti bağışlar!” O kadar çok emsâli vardır ki bunun! Dolayısıyla Hazreti Yunus da orada esbâb bi’l-külliyye sukût ettiğinden dolayı ızdırar haliyle dua ediyor.

  “Yâ Rabbî, bu belanın savulması ve Hizmet’in devamı için bir kurban istiyorsan, ben hazırım; hemen canımı alabilirsin!”

Sizinki o kerteye varmış mıdır, varmamış mıdır, bilemiyoruz. Bir kavme karşı bir dönemde Führer tarafından yapılan mezâlim.. bir dine, bir diyanete karşı Lenin, Stalin, Troçki tarafından yapılan mezâlim… Onların yanlarına kalmamıştır; bir gün gelmiş, insanlar, bir tekme ile o zulmü yerle bir etmişlerdir. Yaşadıkları kadar yaşamış ama muhakkak zulümleriyle bir gün beraber çekilip gitmişlerdir. Zira yine, o Söz Sultanı’nın ifade buyurduğu gibi, اَلْكُفْرُ يَدُومُ، وَالظَّلْمُ لاَ يَدُومُ  “Küfür, devam eder, mahkeme-i kübrâya, ma’dele-i ulyâ’ya kadar; fakat zulüm devam etmez.“Zâlimin zulmü varsa, mazlumun da Allah’ı var / Bugün halka cevretmek kolay, yarın Hakk’ın divanı var.”

Izdırar halinde inleyen sizler!.. İnşallah inliyorsunuzdur!.. Ne için? Kendiniz için değil. Ben çok büyük söyleme durumuna düşmemek için demiyorum. Fakat size yemin bile edebilirim, inlemedik ânım yok burada. Taraçaya çekildiğim zaman, tesbihi elime alıyorum; inleme ile kendimi ifade ediyorum. Bilmiyorum kalbimin derinliklerinde olan şeyi. Ama o dava için inlediğime inanıyorum.

Şayet, Allah size hizmet ettirmiş, sizi 170 küsur ülkeye götürmüş, İslam’ı drahşan çehresiyle dünyaya gösterme imkânını vermiş, dünyadan alınacak şeyleri almak üzere size yol göstermiş ve vereceğiniz şeyleri verme adına da imkânlar hazırlamışsa, bütün bunların yıkılıp gitmesi hayalimde canlandıkça, beynimin nöronlarına veya belki beynimdeki o 10 milyar hücreye birden mızraklar saplanır gibi oluyor. Yatakta belki elli defa sağdan sola dönüyorum, elli defa.

Kendim için değil. Hatta çok defa aklıma geliyor: “Yâ Rabbi, bu iş için ve bu belanın savulması için bir kurban isteniyorsa, ben hazırım!.. Hemen şimdi, bir saniye içinde canımı al. Fakat bu dava, bu daire içinde bulunduğu bu şeyden halas olsun! Zâlimlere fırsat verme!..”

Bu mevzuda mübalağa yapıyor, olmayan bir şey söylüyorsam, nigehbân olan Zât görüyor. O’ndan başka da düşüncem olmadı. Bana Dünya’yı teklif edenlere dedim ki: “Ben sizin dininizden şüphe ediyorum! Karşıda böyle korkunç bir yangın varken, nasıl siz beni dünyaya bağlamaya çalışırsınız?!.”

Evet… İnşaallah, o ıztırar halini yaşıyorsunuzdur. Öyle dua ediyorsunuzdur. O takdirde, Allah o mesâvîyi, o mezâlimi, o tağallubu, o tahakkümü, o tasallutu بِحَيْثُ مَا لَا عَيْنٌ رَأَتْ، وَلاَ أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلاَ خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ (gözlerin görmediği kulakların duymadığı ve insan aklının almayacağı bir şekilde) savacaktır; savsın inşaallahu Teâlâ!..

  “Mü’minler sadece ‘İman ettik’ demeleri sebebiyle kendi hallerine bırakılacaklarını ve imtihana tâbi tutulmayacaklarını mı zannettiler?”

Demek ki ıztırar halinde مَتَى نَصْرُ اللهِ (Allah’ın yardımı ne zaman yetişecek!..) deyince, أَلاَ إِنَّ نَصْرَ اللهِ قَرِيبٌ (Hiç şüphesiz Allah’ın yardımı çok yakındır!) müjdesi geliyor.

Ankebût Sûresi’nde de şöyle buyuruluyor: الم أَحَسِبَ النَّاسُ أَنْ يُتْرَكُوا أَنْ يَقُولُوا آمَنَّا وَهُمْ لَا يُفْتَنُونَ “Elif, Lâm, Mîm. Mü’minler sadece ‘İman ettik’ demeleri sebebiyle kendi hallerine bırakılıvereceklerini, imtihana tâbi tutulmayacaklarını mı zannettiler?” (Ankebût, 29/1-2) İnsanlar zannediyorlar mı ki “âmennâ” dedikten sonra bırakılacaklar da onlar bir fitneye maruz kalmayacaklar?!.

Söz Sultanı Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki: إِنَّ اللهَ لَيُجَرِّبُ أَحَدَكُمْ كَمَا يُجَرِّبُ أحدُكُمْ ذهبَهُ بالنارAllah, sizden herhangi birini imtihan eder, tıpkı bir sarrafın potada altını-gümüşü erittiği, tortuyu-posayı özden ayırdığı gibi.” Sizin de hasınızı ham olanınızdan ayırmak için; ârafta durup da sağa sola savrulanlardan yerinde sabit kadem olanları ayırmak için sizi imtihan potalarına maruz bırakır.

Mü’minler sadece ‘âmennâ’ demeleri sebebiyle kendi hallerine bırakılacaklarını ve imtihana tâbi tutulmayacaklarını mı zannediyorlar? أَحَسِبَ النَّاسُ أَنْ يُتْرَكُوا أَنْ يَقُولُوا آمَنَّا وَهُمْ لَا يُفْتَنُونَ

Bir de أَمْ حَسِبْتُمْ أَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَعْلَمِ اللهُ الَّذِينَ جَاهَدُوا مِنْكُمْ وَيَعْلَمَ الصَّابِرِينَ “Allah, sizin içinizden mücahede edenlerle sabır gösterenleri ayırt edip meydana çıkarmadan, kolayca Cennet’e girivereceğinizi mi zannettiniz?” (Âl-i İmrân, 3/142) Allah (celle celâluhu) sizin içinizde, kendi yolunda لِتَكُونَ كَلِمَةُ اللهِ هِيَ الْعُلْيَا (Allah kelimesi, O’nun adı ve dini yücelsin diye) mücâhede edenleri ve bir de başlarına gelen şeyler karşısında dişlerini sıkıp aktif sabırda bulunanları öyle olmayanlardan ayırt etmek için imtihana maruz bırakmadan cennete girebileceğinizi mi zannediyorsunuz?!.

  Ötede “Keşke Tiran’ı dost edinmeseydim! Keşke Yezid’i dost edinmeseydim! Keşke Haccâc’ı dost edinmeseydim!..” diyecekler ama…

Vâkıa, onlar da elde ettikleri şeyleri kaçıracaklarından dolayı ızdırap çekiyorlardır. Ama, “Câhil, yüzüyor zevrek-i zevk u sefâda / Ârif, sürüm sürüm mihnet-i kahr u belâda.” Saraylarda yaşıyorlar, villalarda yaşıyorlar, özel uçaklarla bir yere giderlerse gidiyorlar; tonlarla altın taşıyorlar dışarıya, paralar kaçırıyorlar, “Bir yerde bir şey olursa, başka bir yerde kendimize göre bir dünya kurarız!” diyorlar. Bunlar için tonlarla yalan söylüyorlar. İnsanları -bağışlayın- enâyi sayıyor, kandırdık zannediyorlar. Ama ne enâyi var, ne inanan var, ne de kandırılan var; her şey ayân beyân. Bugün olmazsa yarın, tarihin sayfalarına simsiyah paragraflar/satırlar halinde dökülecek. Dünyada iseler şayet, boyunlarını/başlarını önlerine eğecek, hicap içinde asâ gibi iki büklüm olacaklar; öbür tarafta iseler, melekler karşılarına çıkacaklar ve diyecekler onlara “Nasılmış mesele?!.” Onlar da “keşke, keşke, keşke!” diyecekler.

Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: وَيَوْمَ يَعَضُّ الظَّالِمُ عَلَى يَدَيْهِ يَقُولُ يَا لَيْتَنِي اتَّخَذْتُ مَعَ الرَّسُولِ سَبِيلاً يَا وَيْلَتَى لَيْتَنِي لَمْ أَتَّخِذْ فُلَاناً خَلِيلاً لَقَدْ أَضَلَّنِي عَنِ الذِّكْرِ بَعْدَ إِذْ جَاءنِي وَكَانَ الشَّيْطَانُ لِلْإِنسَانِ خَذُولاً “O gün zalim, parmaklarını ısırır der ki: Eyvah! Keşke o Peygamberle birlikte bir yol tutsaydım! Eyvah! Keşke falanı dost edinmeseydim! Vallahi bana gelen öğütten (Kur’ân’dan) beni o uzaklaştırdı. Zaten şeytan, insanı işte böyle uçuruma sürükleyip sonra da yüzüstü, yalnız bırakır.” (Furkan, 25/27-29)

Evet, öyle diyecekler: يَا لَيْتَنِي لَمْ أَتَّخِذْ تِرَانًا خَلِيلاً، يَا لَيْتَنِي لَمْ أَتَّخِذْ يَزِيدًا خَلِيلاً، يَا لَيْتَنِي لَمْ أَتَّخِذْ حَجَّاجًا خَلِيلاً، يَا لَيْتَنِي لَمْ أَتَّخِذْ سِيتَالِينًا خَلِيلاً، لَنِينًا خَلِيلاً، أَمْنُوفِيسًا خَلِيلاً (Eyvah! Keşke Tiran’ı dost edinmeseydim! Keşke Yezid’i dost edinmeseydim! Keşke Haccâc’ı dost edinmeseydim! Keşke Stalin’i dost edinmeseydim, Lenin’i dost edinmeseydim, Amnofis’i dost edinmeseydim!..) deyip çırpınacaklar. Arkalarından sürüklenip de hak ve adaleti ayak altına aldıklarından dolayı “keşke, keşke, keşke!” diyerek inleyecekler fakat hiç fayda vermeyecek o.

  Ahirette Müthiş Bir Nida: “Kesin Sesinizi! Samimi Mü’minler istiğfar ve duada bulunurlardı da siz onları hep alaya alırdınız.”

Çünkü Cenâb-ı Hak onlara şöyle buyuracak: “Şimdi susun ve çekin o azabı! Bana tek bir kelime olsun söylemeye kalkmayın! Çünkü kullarımdan bir grup, ‘Rabbimiz, biz iman ettik! Ne olur bizi bağışla ve bize merhamet et: Çünkü Sen, merhameti en hayırlı olan ve daima kullarının hayrına olarak merhamet edensin!’ diye istiğfar ve duada bulunurlardı da, siz onları hep alaya alırdınız. Bu davranışlarınız, sonunda size Beni hatırlamayı ve düşünmeyi de unutturdu ve onlarla eğlenip durdunuz.” (Mü’minûn, 108-110)

Aynı sayfada iki defa dua ve istiğfara işaret ediliyor. Evvelâ: “Mü’minler istiğfar ve duada bulunurlardı da siz onları hep alaya alırdınız.” diyerek Allah, itap ediyor onlara. Siz “Allah” dediklerinden dolayı, dünyaya “Allah” dedirttiklerinden dolayı, bütün dünyada Nâm-ı Celîl-i İlahî’nin şehbal açmasını istediklerinden dolayı, onların mallarına mülklerine el koyuyor, onları Sefiller’de olduğu gibi, bir şakîyi takip edercesine takip ediyordunuz. Ondan dolayı, o azab-ı ilahîde kesin sesinizi, katlanın kaderinize!..

Sonunda da Efendimiz’e deniyor ki, (Habîb-i zîşanım, şânı yüce peygamberim!) وَقُلْ رَبِّ اغْفِرْ وَارْحَمْ وَأَنْتَ خَيْرُ الرَّاحِمِينَ “Şöyle dua et: Rabbim, yarlığa Rabbim, merhamet buyur; buyur ki Sen, merhameti en hayırlı olan ve daima kullarının hayrına olarak merhamet edensin!” Demek ki, şiâr (Müslümanlık alameti/nişanı) bu dua. Bize de öyle demek düşer: Ey Rabbim! Yarlığa beni ve bana merhamet et. Sen, Erhamü’r-râhimînsin.

Cenâb-ı Hak, onu vird-i zebân eylemeye muvaffak kılsın. Ve sizi, Hizmet’inizle beraber, açılımınızla beraber, çağın firavunlarının zulmünden, zalimlerinin zulmünden (Müslüman görünseler bile) en yakın zamanda halâs eylesin!.. Nâm-ı Celîl-i Nebevî’yi dünyanın dört bir yanında (O’nun hedef gösterdiği gibi güneşin doğup-battığı her yerde) dalgalandırmaya sizi muvaffak kılsın!..