Posts Tagged ‘Allah Rasûlü’

Bamteli: ŞAHSİYET YETİMLİĞİNDEN KURTULUŞ

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

İnsan, kendi ile uğraşmıyor, yaka-paça olmuyor ise, farkına varmadan nefsin güdümüne düşer, sukût eder; sonra hep karşı tarafta bir şeyler aramaya durur. Sürekli başkalarını suçlayan ve kusuru başkalarında arayanlar, esasen kendilerinden uzak yaşayan, şahısları/şahsiyetleri açısından yetim kimselerdir; onlar “şahıs yetimliği” yaşamaktadırlar, “şahsiyet yetimliği” yaşamaktadırlar. Ama insan, kendi ile meşgul olunca, iki göz yetmez insanın kendisine bakmasına.. beyindeki nöronlar yetmez insanın kendisine bakmasına.. idrak yetmez insanın kendisini tartmasına…

   Asırlardır devam eden yetimlik ve öksüzlükten sıyrılma adına çok önemli cehd ü gayretler ortaya koymaya başlamıştınız ki, insî ve cinnî şeytanların hücumuna maruz kaldınız.

Fakat insan, kendini görmüyor ise, ciddî dağınıklığa, bir yönüyle dengesizliğe düşer. Falanda bir şey arar, filanda bir şey arar ama bulamaz işe yaran bir şey; günaha girer sadece. “Lâyık mıdır insan olana vakt-i kazada, Hak zâhir iken, zulm ile hükm-i kaza.” (Ziya Paşa’dan, az değiştirerek.) İşte öyle bir şey olur; hak zâhir iken, başkaları suçlanır hep. Böyle suçlamalarda insanlar kendilerini arındırıyor gibi görünürler. Sun’î -bağışlayın- yalandan gündemler oluştururlar. Oturur-kalkar, başkalarına bir şeyler söylemek, nefislerini tezkiye etmek adına değişik kurgular peşine düşerler. Fakat başkalarını düşürmek istedikleri her hususta, kendileri düşerler. Düşmemek için, “el-Hablü’l-Metîn” olan Kur’an’a sarılıp kendine bakmak lazım, kendi ile yüzleşmek lazım!..

Biz, bir nesil olarak hem yetim hem de öksüz yetiştik. Şu andaki gayretleriniz, himmetleriniz, açılım adına sergilediğiniz tavırlarınız itibarıyla demiyorum ama topyekûn millet olarak, hatta İslam dünyası olarak, İslam adına hem yetim, hem de öksüz yetiştik. Ne İslam’ı kendine mahsus ruhuyla tam kavrayabildik, ne de ona uygun yaşayabildik. Belli bir dönemde, sistematik hale gelene kadar Devr-i Risâletpenâhi’de “isimsiz müsemmâ” olarak yaşanan kalbî/ruhî/sırrî hayatı, ihsaslar/ihtisaslar dünyasını, daha sonra sistematik olarak tekyelerde, zaviyelerde icrâ etmeye çalışan insanlar yok oldu. O noktada biz -bir yönüyle- bir öksüzlüğe düştük, baba yetimi kaldık. Diğer taraftan medrese, tekvinî emirlere karşı kapandı. Mektep, aldı onları ele ama Pozitivizm, Natüralizm, Materyalizm disiplinlerine göre yorumladı, analize tâbi tuttu; kapkaranlık tablolar, inkâr çizgisinde şeyler önümüze serdi. Bu defa da farklı bir yetimlik yaşadık.

O yetimlikten, o öksüzlükten belli ölçüde bir sıyrılma cehd ve gayretini siz ve sizin biraz büyükleriniz gösterdiniz. O öksüzlüğü gidermeye, yeniden anneyi-babayı bulmaya çalışadurmuştunuz ki, insi ve cinnî şeytanların hücumuna maruz kaldınız. Çünkü umur-i hayriyenin muzır mânileri olur. Şeytanlar, bu doğru yolun, düşmanı kesilirler. “Mühim ve büyük bir umûr-u hayriyenin çok muzır manileri olur. Şeytanlar o hizmetin hâdimleriyle çok uğraşır.” diyor Hazreti Pîr; “zamanın sözcüsü” diyoruz, “günümüzde bizim hissiyatımızın tercümanı” veya “devr-i Risâletpenâhî’nin bu asırdaki sözcüsü”.

Dolasıyla az bir diriliş emaresi, ba’s-ü ba’de’l-mevt emaresi gösterince, şeytanlar, bütün ordularıyla üzerinize hücum ettiler. Ama onlar, insanları kullandılar. Kur’an-ı Kerim’de değişik yerlerde, يُوحِي بَعْضُهُمْ إِلَى بَعْضٍ زُخْرُفَ الْقَوْلِ غُرُورًا “Onlardan kimi kimine, aldatmak için birtakım yaldızlı sözler fısıldayıp telkin ederler.” (En’âm, 6/112) hakikatine dikkat çekilir. Şeytanlar, insanlara, insanlar da şeytanlara baş döndürücü, şatafatlı, siyasîler ağzı ile öyle parlak sözler söylerler ki, insanın büyülenmemesi, hipnoza tutulmuş gibi olmaması mümkün değildir. Dolasıyla toplum ve toplumlar çapında bir illüzyon yaşanır. Birileri, kendi çarpık akılları ile topluma hükmederler; birileri de alkışlar, onların arkasından sürüklenir giderler. Ve böylece şeytan, kitleleri kullanır. Doğruya giden insanların önünü kesmek, o istikametteki köprüleri yıkmak, olmayacak yerlerde zararlı, ziftten çağlayanlar meydana getirmek, za-rar-lı, zift-ten çağ-la-yan-lar mey-da-na ge-tir-mek, zihinleri kirletmek, insanları kirli düşüncelere sevk etmek adına ellerinden gelen her şeyi yaparlar. Dolayısıyla size, realiteleri hesaba katarak her şeye rağmen bu yolda yürümek düşüyor.

   Allah gaye, insan yolcu ve yollar mahlûkatın solukları sayısınca; istidat, kabiliyet ve karakterlerin farklılığından, zaman, mizaç ve meşreplerin tenevvüünden meydana gelmiş bir sürü -muhkemât testli- yol, yöntem ve sistem var.

Belki yaşlılar, bu meselede sonuca varmayı görmeyebilirler; zaten çoğu da görmek istemez. Partaldan insanlarız, revaçta değiliz; zaten revaca da yok merakımız. Biz, burası için yaratılmadığımızın, burada muvakkaten kaldığımızın farkındayız. Nasıl buyuruyor İnsanlığın İftihar Tablosu: مَا لِي وَمَا لِلدُّنْيَا، مَا أَنَا إِلَّا كَرَاكِبٍ اسْتَظَلَّ تَحْتَ شَجَرَةٍ ثُمَّ رَاحَ فَتَرَكَهَا “Ne alakam var Benim dünya ile? Benim halim tıpkı önemli bir yere giderken, muvakkaten bir ağacın altında istirahat etmek isteyen insan gibi. Sonra kalkar, merkûbuna (bineceği şeye, binitine) biner, gideceği yere azm-ı râh eder, yürür!..” Yolumuz bu bizim… Ama mutlaka o bayrağın dalgalanması, o şehbalin her yerde diyeceği şeyi demesi, ifade edeceği şeyi ifade etmesi, tâbir-i diğerle nâm-ı celîl-i İlahînin ve nâm-ı celîl-i Muhammedî’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem), yani “Lâ ilâhe illallah, Muhammedun Rasûlullah” hakikatinin her yerde duyulması ve tanınması…

“Kabul”, ayrı bir meziyettir; o, meziyetler üstü meziyettir. Bir yönüyle ona karşı saygılı olmak, ikinci derecede bir meziyettir. “Yahu bu da olabilir!” demek, üçüncü derecede bir meziyettir. “Varsın o da olsun, biz onunla da geçiniriz!”; bu da dördüncü derecede bir meziyettir. Bu gayret, bu himmet, bu cehd ile bunlardan birine varılabilir. Hangisine varılırsa varılsın, Cenâb-ı Hak, hoşnud edilmiş olur, Cenâb-ı Hakk’ın rızasına mazhariyet kesbedilmiş olur. Bu açıdan da bu yolda yürümeye devam etmek lazım, yetimlikten, öksüzlükten sıyrılmak için…

O devr-i Risâletpenâhî’deki “isimsiz müsemmâ” diyebileceğimiz kalbî hayat, ruhî hayat, sırrî hayat… İnsanın iç dünyası, manevî anatomisi adına hayatını şekillendirmesi ve ona göre yaşaması… Daha sonra bunu tekyeler, zaviyeler, değişik ad ve unvanlar ile kendi aralarında paylaşmış, zamana göre, şartlara göre, konjonktüre göre “Şimdi şunu, şöyle yapmak lazım! Bunu böyle yapmak lazım!” demişler. Gün gelmiş, kimisi, Hazreti İbrahim Hakkı gibi, “Az ye, az uyu, az iç!..  / Ten mezbelesinden vazgeç!.. / Dil gülşenine göç!.. / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler.” demiş. Kimisi -Emir Buhârî gibi- “Der tarîk-i Nakşibendî lâzım âmed çâr terk / Terk-i dünya, terk-i ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk.” demiş. Kimisi de -Çağın Sözcüsü gibi- “Der tarîk-ı acz-mendî lâzım âmed çâr çiz / Acz-i mutlak, fakr-ı mutlak, şükr-ü mutlak, şevk-i mutlak ey aziz!” demiş.

Ve bunları beşlere, onlara, yirmilere çıkarabilirsiniz. Çünkü her zamanın kendine göre şartları vardır; her devirde bilgi birikiminin -bir yönüyle- o türden, o seviyeden bir ders almaya ihtiyacı vardır. Bir dönemde çok küçük şeyler yetiyordu belki insanlara. Fakat belli bir dönemde nefisler kabardığından dolayı, Muhammed Bahâuddin Nakşibendi hazretleri, dört şeyi terk etmek gerektiğini söylemiş. Biraz evvel Farsça onun dediği şeyi hatırlattım; o tarikatın esasıdır; o nefse bakan yönüyle dünyayı da, ukbâyı da, kendini de ve terk mülahazasını da kafadan silip atarak Hakk’a teveccühü salıklar. Dört şeyi terk etmek lazımdır: Dünyayı terk etmek; ahireti de terk etmek lazım…

Sadece Cenâb-ı Hakk’ın cemâline hasr-ı himmet edenler, esasen, Cennet’i de görmezler. Zannediyorum Cennet’e koysanız, O’nu görmüş iseler şayet, ne çağlayan ırmaklardan haberleri olur; ne onlara el işareti, ayak işareti, göz işareti yapan Hurîlerden haberdar olurlar; ne cilası, boyası bambaşka, baş döndürücü olan saraylardan, villalardan haberleri olur!.. Öyle bir güzelliğe meftun olur, kendilerinden geçer ve onun sermestisini yaşarlar ki, o anda ne derseniz deyiniz onlara, onlar, “Allah, Billah, Lillah, İlallah, Ma’allah, Anillah!” der dururlar sürekli. Seyr u sülûkta değişik merâtibi ifade etme adına, bunlar, farklı karakollar veya benzin istasyonları… Her birisinde insan, değişik bir donanımla bir ilerisine gider. Bir ilerisine gitmek için de bu defa hangisi uygunsa onu alır.

Ama öyle bir zaman geliyor ki, insanlar, hakikaten enâniyetleri adına çok ileriye gidiyorlar. Çağın Sözcüsü’nün dediği gibi, bu çağ, bir enâniyet çağı; bilerek, dünya hayatının âhiret hayatına tercih edildiği bir çağ. Âdetâ ahiret görülmüyor; dünya, değişik sütreleriyle, seralarıyla öte tarafı görünmez kılıyor; insanların gözlerinin önünde sütre sütre üstüne, sera sera üstüne oluşturmak suretiyle, o tarafı görmeye mâni oluyor. Onun için diyor: Çağ -bir yönüyle- bilerek dünya hayatını, âhiret hayatına tercih edenlerin asrı… Öyle ise, acz-i mutlak, fakr-ı mutlak, şevk-i mutlak, şükr-ü mutlak istiyor bu çağ. İnsan, kendini âciz görecek; çünkü çağ, enâniyet asrı.

   Bizim cehd ve gayretlerimiz ile Cenâb-ı Hakk’ın şimdiye kadar lütfettiği nimetler arasında katiyen bir kozalite söz konusu değil, her şey O’ndan; öyleyse, insî-cinnî şeytanların yol kesme gayretlerini bir realite olarak kabul etmeli ve Allah’a sığınarak hiç durmadan yürümeli!..

Aslında pratik hayatta da cehd ve gayretlerimiz ile o cehd ve gayretlere terettüp eden şeylere baktığımız zaman, kozalite mülahazası ile, sebep-sonuç arasında bir münasebet görülmüyor. Sizin arkadaşlarınız, çiçeği burnunda, üniversiteden yeni mezun olarak dünyanın dört bir yanına dağıldılar. Ellerine birer çanta alıp gittiler. Gittikleri yerlerde ev kirası verecek imkânları bile yoktu. Gidecekleri yerin coğrafyasını bilmiyorlardı: “Nerede, falan yer nerede? Tayvan nerede, Tayland nerede, Çin nerede? Orta Asya’da, falan memleket nerede, filan memleket nerede?!.” Bilmeden gittiler; hava meydanında sordular, “Bu uçak, nereye kalkıyor?” Eğer kendi gidecekleri yer ise, bindiler uçağa, gittiler oraya… Cenâb-ı Hak, gönüllere “vüdd” sevgi, hüsn-i kabul vaz’ etmişti; gittikleri hiçbir yerde tersyüz edilmediler. Herkes gönül kapılarını onlara açtı. Dünyada yüz yetmiş küsur ülkede herkes sinesini, bağrını açtı; “Hoş geldiniz, safâ geldiniz ama -bir yönüyle- sizden şikâyetçiyiz, biraz geç kaldınız! Daha evvel niye gelmediniz?!” dedi.

Ee gelemezdik ki!.. Zira orada bir diktatörlük vardı; “İlle dediğim dedik!” diyordu, “Bana bey’at edeceksin!” diyordu, günümüzde olduğu gibi, “Yoksa sizi sürgün yaparız! Ya sürgün ederiz, ya hapse atarız!” diyordu. Ne kadar benziyor değil mi?!. Dolayısıyla o şer sistemi yıkılınca, bir yönüyle sizin de otağınızı kurabileceğiniz “sulh adacıkları” oluştu, ütopyadan dünyalar kuruldu. Çevreden bakıp görünce, “Yahu bize niye gelmiyorsunuz; bize niye gelmiyorsunuz?!” dediler. Dinleri ne olursa olsun; değişik mezhepleri ile Hıristiyanlar, değişik versiyonları ile Budistler, Brahmanistler, değişik versiyonları ile Şintoistler… Hepsi kapılarını kale kapıları gibi ardına kadar açtılar, “Buyurun!” ettiler, evlerinin anahtarlarını verdiler.

Size oralarda hizmet etme imkânı doğdu; kendi enginliklerinizi sergilediniz; Kitap Fuarı yapıyor gibi, “Düşünce Fuarı” yaptınız, düşüncelerinizi sergilediniz. Bir yerde Müslümanlık adına onun dırahşan çehresini karartan insanlara karşılık siz de stantlar açtınız. Meydanlarda açıktan açığa insanların kellelerini alan ve ona da “Müslümanlık!” diyen insanların İslam’ın dırahşan çehresini karartmasına mukabil, sergilediğiniz düşünce dünyanızın sergileri, kendi gönül dünyanızın sergileri, o fuarlara giren insanları hayran bıraktı; “Yahu bunlar böyle ise, o iş bizim bildiğimiz gibi değilmiş… IŞİD değilmiş, çaşıt değilmiş, casus değilmiş, bilmem ne Haram değilmiş, ne Murabıt değilmiş… Değilmiş, değilmiş; çok farklıymış bu mesele!” dediler ve en azından bir tereddüt yaşamaya başladılar.

Zamanla sizin nabzını tuttular, kalbinizi dinlediler; âletler koydular, dimağ âletini koydular, fikir âletini koydular, dinlediler. Ritimde değişiklik yok, hep “di-di-da-dıt, da-da-dıt.. di-di-da-dıt, da-da-dıt” atıyor. “Vallahi bunlar doğru söylüyorlar!” dediler ve dolayısıyla da birden bire “bir”ler, “yüz”lere ulaştı Allah’ın izni-inayetiyle.

Ee şeytan boş durur mu? Kendisinin emrine âmâde/teşne, onun tasmalı kulları, halâyıkı -değişik yerlerde, bazen serkârlar da dâhil- şeytanın dediğinin arkasından sürüklendiler: “Bunu bizim yıkmamız lazım! Yoksa bütün dünya bu doğruluğa uyanacak! O zaman bizim hikmet-i vücudumuz kalmayacak. Oysaki çok eski zamanlardan beri, zaman üstü zamandan beri biz bu işi yapıyoruz. Onu gökte başlattık, hem de Safiyyullah (Âdem aleyhisselam) ile başlattık bu işi. Bunlara dünyayı bırakmamamız lazım! Dünya, inanmış bu insanlara bırakılacak hakir bir yer değildir! Şeytanî yaldızlar ile yaldızlanması lazım bunun; şeytanî insibağ ile münsebiğ olması lazım!” Kendi avenelerine, hempalarına, boynu tasmalı halayıklarına birer fırça verdiler, “Bu (tahripkâr) düşünce boyalarını çalın her yere!” dediler, verdiler ve dediler, verdiler ve dediler… Dolayısıyla birileri takıldı sizin arkanıza; yaptığınız şeyleri yıkmaya durdu, fitne ve fesat uyardılar. “Olmuyor! En iyisi mi ben bunları kapkaranlık bir şey ilan edeyim: Maşerî vicdanda onlara karşı (mevcut) güveni sarsayım ben; ayrıştırayım, ‘Onlar, bu toplumun düşmanıdır!’ diyeyim.” dediler avenelerine, hempalarına.

Dün ayrı bir strateji, ayrı bir plan; bugün ayrı bir strateji, ayrı bir plan… Yarın başka türlü bir plan yapacaklarını gösteriyor bu. Dün yaptıkları, yarın farklı şekilde yapacaklarının en inandırıcı referansıdır. Değişmeden, hep şeytanî plan ve projeler ile ön kesmeye çalışacaklar. Bağışlayın, o meret de çok profesyonel birisi, duayen… Tâ gökte bile oyununu oynamış; melekler içinde oyununu oynamış, insan ne olacak buna karşı?!. Evet, “umûr-i hayriyenin muzır mânileri olur; şeytan, bu hizmetin hâdimleri ile çok uğraşır.” diyor Sâhib-i zaman, Hazreti Sâhib-kıran. Öyle ise bunu bir realite olarak görmek lazımdır.

   Allah, ne sizi yüzüstü bırakır ne de bu seviyeye getirdiği hayırlı hizmetleri akamete uğratır; yeter ki siz dağınıklığa düşmeyin, meşveretten vazgeçmeyin ve Kur’ânî makuliyet istikametindeki gayretlerinizi eksiltmeyin.

Ne var ki, burada bir şeyi daha min gayr-ı haddin arz etmek istiyorum; istidradî (antrparantez) de sayabilirsiniz: Bu türlü şeyleri alabildiğine tasvir ederek sâfî düşünceleri, sâfî zihinleri kirletmemek lazım. İcmâlen meseleyi bilmeli… Şeytan bir oyun oynuyor burada… Bu oyun “künde” ise, kündeye göre kendinizi hazırlarsınız; bu oyun bir “el-ense” ise, el-enseye göre kendinizi hazırlarsınız; bir “paçadan kapma” ise, ona göre kendinizi hazırlarsınız. -Kırkpınar’ı seyrettiğimden dolayı, biraz o terminolojiye göre konuştum, kusura bakmayın.- Ona göre kendinizi hazırlarsınız ve bu olumsuzluklar sarmalından dışarıya çıkmaya çalışırsınız. Dünden bugüne bunu devam ettire geldiniz ve çok önemli hayırlara vesile oldunuz, çok önemli şeyleri inkişaf ettirdiniz. Bunu daha ileriye götürmek için Allah’ın izni-inayetiyle, sadece kendi meselelerinizle meşgul olursunuz. Oturur-kalkar “ortak akıl”a müracaat edersiniz.

Hazreti Sahib-i Zîşân’ın -Rasûl-i Ekrem’i kastediyorum, sallallâhu aleyhi ve sellem- buyurduğu gibi, مَا عَالَ مَنِ اقْتَصَدَ، وَمَا خَابَ مَنِ اسْتَشَارَ “İktisat yapan, fakr u zarurete düşmez. İstişare eden de haybet ve zarar yaşamaz.” Evet, iktisat yapan, fakr u zaruretin kirli yüzünü görmez. İstişare eden de hiçbir zaman sürçmeye, teklemeye, yığılıp yerde kalmaya maruz kalmaz, haybet yaşamaz! Meşveret, meşveret, meşveret… Sahabe-i kiramı takdir sadedinde, Şûrâ Sûresi’nde, وَأَمْرُهُمْ شُورَى بَيْنَهُمْ “… Onların işleri kendi aralarında şûrâ iledir.” (Şûrâ, 42/38) deniyor. Değişik faziletler sıralanıyor ve sonunda da “Onlar, kendi aralarında her şeylerini meşverete bağlı, meşveret yörüngeli götürüyorlar.” deniyor; “Onlar öyle babayiğit, öyle kâmet-i bâlâ insanlar…” deniyor.

Bu açıdan da oturup-kalkıp hep kendi plan ve projelerimizi bu şartlar altında nasıl realize edebileceğimizi düşünüp konuşmalıyız. Zannediyorum ona bakmamız lazım. Çünkü yine Hazreti Pîr’e ait bir sözdür: “Her zamanın ayrı bir hükmü vardır.” Değişmeye müsait meselelerde, Kur’an’ın temel disiplinlerine aykırı olmamak, Sünnet-i Sahîha’ya aykırı olmamak, Müçtehidîn-i ızâm hazerâtının o mevzuda selametli içtihatlarına aykırı olmamak kaydıyla, her zamanın ayrı bir hükmü vardır. “Şimdi konum, nasıl hareket etmeyi, neler düşünmeyi gerektiriyor? Bu problemler sarmalından nasıl sıyrılırız, nasıl çıkarız? Bugüne kadar Allah’ın izniyle getirilen bu işi, bundan sonra nasıl ileriye götürürüz?” Hep bu meseleleri mülahaza ve mütalaaya almalıyız.

Biz, bu mevzuda isabetli bir adım attığımız zaman, Allah’tan tevfîk bekleyebiliriz. Biraz evvel dediğim gibi, şu âna kadar yapılan şeylerde zaten, tenâsüb-i illiyet prensibine göre, sebep-sonuç arası bir münasebet yok. Allah’ın size yaptırdığı şeyde, tenâsüb-i illiyet -Frenkçe ifadesi, “Kozalite” prensibine göre, sebep-sonuç arasında hiç münasebet yok! Çiçeği burnunda delikanlılar… Tecrübeleri yok… İlk gidenler kuralarını çekti gittiler, yirmi tane mi, otuz tane mi? Ertesi defa külahın içi almayacak kadar kura olduğundan dolayı, “Yahu makine ile yapalım bu işi!” filan dendi. Daha sonra, daha başka şeyler ile… Sonra bir güzergâh haline, bir şehrâh haline geldi ki, artık sizin varlığınız yokluğunuz önemli değil… Muhâsibî ifadesi ile “Kur’ânî makuliyet” içinde bir araya gelindi. “Yahu bu güzel bir şey imiş! Kur’an mantığı da bunun, bu meselenin böyle olmasını iktiza ediyor!” dediler. -Hazret, “Kur’an Mantığı” diyor, “Kur’anî makuliyet”.- Kur’an mantığı çerçevesinde sistemler kurdular; dünyanın dört bir yanına açıldılar. Şaşılacak bir şey… Ama biz farkına varmadan, zannettik ki, “Biz yapıyoruz!..” İnşaallah siz öyle dememişsinizdir, ağabeyleriniz de öyle dememişlerdir. Belli; işin büyüklüğü ile bizim sa’y ve gayretlerimiz arasında tam bir münasebet yok. Mesela, Kıtmîr kendi açısından dese: “Benim ayak bağı olmam, filan ile bu meselenin telif edilmesi mümkün değil!..” Mümkün değil bu!..

Şimdi, belli bir dönemde Cenâb-ı Hak, böyle tenâsüb-i illiyet prensiplerini aşkın şekilde size engin eltâf-ı Sübhâniyede bulunmuş ise, sağanak sağanak başınızdan aşağıya zaferler yağdırmış ise, bu iş bu seviyeye geldikten sonra, ne sizi yüzüstü bırakır, ne de yapılan bu işleri olduğu yerde bırakır. Ama murâd-ı Sübhânî, daha başka şekilde, daha başka renk ve desende, dünyaya kendinizi bir farklılık içinde, bir kere daha ifade etmeniz yönünde demek ki; bunun adına sizi tohumlar gibi dünyanın dört bir yanına cebrî hicret ile saçtı-savurdu. Dedi ki: Bulunduğunuz ülkede birer tohumdunuz siz, bir tane… Ama gittiğiniz yerde toprağın kuvve-i inbâtiyesine göre, yani gönüllerin size açılmasına göre, toprağa kendinizi atacaksınız; orada -fenâ-fillah, bekâ billah, maallah- çürüyeceksiniz Allah yolunda. Siz çürüyeceksiniz ama bir başak meydana gelecek. Bu defa lâakall on tane olacaksınız. Bir gidecek, yerinizi on tane alacak. Bazen de Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle, on tane başak olacak, her başakta on dane olunca, bu defa “bir”, “yüz”e yükselecek. Allah’ın lütfu çok engin; rahmeti, gazabına sebkat etmiş ve her şeyden vâsi’; isterse bin tane yapar.

   Şimdilerde çektiğiniz çile ve ızdırapları ileride ve ahirette birer fıkra gibi tebessümle anlatacaksınız; belki de maruz kaldığınız mazlumiyet ve mağduriyetlere karşı sabrınız sayesinde Ashâb-ı kiramın Cennet sofralarında yer alacaksınız.

Bu açıdan da şimdiye kadar bu işi Kendi inayet, kudret, riayet ve kilâeti ile devam ettirdi; aynı zamanda hırz u sıyâneti ile -“hırz” koruma demek, “sıyânet” de koruma demek- düşmanlarınıza karşı size yardım etmek suretiyle, sizi öyle bir noktaya ulaştırdı ki!.. Bugüne kadar size yaptırdığı şeyler, gelecekte daha büyüğünü yaptırmak için en inandırıcı referansıdır. Hiç sekmediniz, hiç sürçmediniz, hiç yüzüstü düşmediniz. Tekme yediniz, sarsıldınız; balyoz yediniz, onun şokunu yaşadınız. Fakat bunların olmadığı hiçbir dönem yoktur ki!..

İnsanlığın İftihar Tablosu bile çend defa başından balyoz yemiş ama sarsılmamış Allah’ın izni-inâyetiyle, şikâyet etmemiş. Şikâyet etmeye bâdi olan faktörler karşısında bile “Elhamdülillah!” demiş. Çağın Sözcüsü de اَلْحَمْدُ لِلَّهِ عَلَى كُلِّ حَالٍ، سِوَى الْكُفْرِ وَالضَّلاَلِ diyerek nefes alıp vermiş: “Küfür ve dalalet müstesna, O’ndan gelen her şeye hamd ü senâ olsun!” “Hoştur bana Senden gelen / Yâ hil’at u yahut kefen // Yâ taze gül yahut diken / Lütfun da hoş, kahrın da hoş!” Bu mülahaza içinde, yediğiniz balyozların acısını -zannediyorum- unutacak ve ileride onları adeta birer fıkra gibi anlatacaksınız.

Şimdiye kadar 27 Mayıs görmüş olanlar olarak, 12 Mart görmüş olanlar olarak, Haziran görmüş olanlar olarak… Bir de ne vardı? Aralık filan mı vardı? Aralık da vardı galiba. Bir de Temmuz vardı. Temmuz görmüş olanlar olarak… Ayların çoğu kirlenmiş; onların arındırılmasını Allah (celle celâluhu) size bırakmış. İmam Şâfiî hazretlerinin, takdir edip sürekli bu kirli takkeme sorguç yapacağım bir sözü var: “Seleften Allah ebediyen razı olsun; halefe ne kadar çok yapacak iş bırakmışlar!” Ee Cenâb-ı Hak, size o kadar çok iş bırakmasaydı, onlar ile beraber nasıl Cennet’e girecektiniz ki?!. Hazreti Ebu Bekir ile beraber nasıl olacaktınız ki?!. Şimdi hanginize sorsam, zannediyorum, “Ben de varım, ben de varım, ben de varım!” dersiniz. Hanginiz Hazreti Ebu Bekir ile beraber aynı sofraya oturmayı istemezsiniz? Hanginiz Hazreti Ömer ile, Hazreti Osman ile, Hazreti Ali ile, tâife-i nisadan Hazreti Hadîce-i Kübrâ ile, Âişe-i Sıddîkâ ile, Hazreti Hafsa ile aynı sofraya oturmayı istemezsiniz?!. Bin canımız olsa fedâ olsun, teşneyiz o işe!.. Siz o işe teşne olduğunuz sürece, emre âmâde bulunduğunuz sürece, inanın, Allah bütün gönülleri sizin diyeceğiniz/edeceğiniz şeylere teşne haline getirecek, âmâde kılacak.. kulaklar, sizin için açılacak, semâvî sesleri dinliyor gibi dinleyecek.. ve aynı zamanda Allah basiretinizi açacak; selef-i sâlihînin tekvinî emirleri okuduğu, eşya ve hadiseleri hallaç ettiği gibi size de ettirecek, Allah’ın izni-inayetiyle, “Yahu, aradığımız, meğerse bu imiş!” diyeceksiniz.

İşin başlangıcına dönelim: Aynı zamanda böylece yetimlikten, öksüzlükten siz ve milletiniz -Millet-i İslâmiye- kurtulmuş olacaksınız. Bugün sizin dünyanızda görülen o karalamalar hadisesi, Allah’ın izni-inayetiyle unutulacak. Şimdi o geçmişte olan belâ ve musibetleri gülerek, birer fıkra gibi anlattığınız şekilde bugünleri de anlatacaksınız. “12 Mart’ta, hapishanede arkadaşlar ile şunları konuşuyorduk!” diye… Ee hapishane, kendine göre psikozu var, insanın moralini bozuyor. Gardiyan geliyor; bağışlayın, “Lan, kalkın ayağa!” diyor.

Mesela, bir tek örneğini söyleyeyim: Zehirli yumurtadan zehirlenmişim. Götürmüşler dışarıya; araba/cankurtaran gelmemiş. Dönüp bir daha içeriye getirmişler; “Ölürse, koğuşta ölsün!” demişler. Sonra rahmetli Osman hoca yardım etmiş. Benim çok sevdiğim bir arkadaş idi, geçen de oğlu buradaydı. Bana diyordu ki: “Ben istifrağ ettirdim de seni, sen kurtuldun!” Gardiyan geldi sabah; zannediyorum, o ayağı ile dürttü beni, “Lan hoca! Dün, geberiyordun!” dedi. Evet, bu denen/edilen şeyler, sizin toplum içindeki konumunuza karşı da saygısızlıktır ve çok ciddî moral bozukluğuna sebebiyet verir. Ama şimdi bunları anlatırken, gördüğünüz gibi dudaklarınız geriye gidiyor, gülerek anlatıyorsunuz; birer fıkra gibi, tatlı fıkra gibi anlatıyorsunuz, üstûre gibi anlatıyorsunuz. Bir gün gelecek, Şubat’ı da öyle anlatacaksınız; Aralık’ı da öyle anlatacaksınız; Temmuz zift karalamasını da öyle anlatacaksınız, Allah’ın izni-inayeti ile..

Âkıbet bu ise, bence gözlerimizi o âkıbete, öyle bir sonuca dikerek, o hususa konsantre olalım; başka şeylere çok girmeyelim. Dağılmayalım, nöron kirliliğine girmeyelim, kirli şeyleri bahis-mevzuu yapmayalım! Bilmiyorum daha açık konuşmam yakışıksız kalır mı? Efendim, etrafa zift püskürten gazeteleri, elden geldiğince takip etmeyelim. Bazen Hizmet’e/Hareket’e dokunacak şeyler veya o mevzuda doğrulup bir şey yapmamız gereken hususlar olabiliyor. Onlarda bir-iki insanın o işe bakmasında mahzur olmayabilir. Fakat herkesin, birinci meseleymiş gibi o mevzuya yoğunlaşması, zihin kirliliğinden başka bir şeye yaramaz.

İyileri, iyilikle alkışlayın!.. İnanmış gönüllere karşı mürüvvetli olun!.. İnançsızlara öyle yumuşak yanaşın ki, kinleri-nefretleri eriyip gitsin!.. Ve soluklarınızda daima Mesih olunuz!..

Mercûh, râcihe bir hususta tereccüh edebilir. Âhirzamanda Muhammedî ruh (sallallâhu aleyhi ve sellem)… Bir yönüyle sağ tarafına bir tokat vururlar ise, dön; hınçlarını ayakları altına alsınlar diye, bir de sol tarafına bir tokat vursunlar. Sizin Yunus’unuzun diliyle ifade edecek olursak:

“Dövene elsiz gerek,

Sövene dilsiz gerek,

Derviş gönülsüz gerek,

Sen, derviş olamazsın!..”

***

“Dervişlik dedikleri,

Hırka değil, taç değil,

Gönlün derviş eyleyen,

Hırkaya muhtaç değil!”

Siz, öyle birer dervişsiniz.. ne taç istersiniz, ne de hırka istersiniz.. yaptığınız şeyi yapar, gidersiniz… Siz, tohum atarsınız, kim hasat ederse etsin; önemli değil.. onu kendiniz yapmış gibi kabullenir, saygı ile karşılarsınız. Şeytanın avenesinin hasetten çatladıkları gibi bir duruma -hâşâ ve kellâ- düşmezsiniz, Allah’ın izni-inayetiyle.

“Hizmet varsa şayet, değer az daha yaşamaya / Şimdilerde göz ağrım, sırf O’nun bilinmesi.” Senelerce evvel Kıtmîr söylemiş bu sözü; birisi size tekrar ediyor. Vesselam.

Bamteli: YİTİKLERİMİZ, ARAYIŞ VE DİRİLİŞ

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

“Zulmet-i hicranla bîdâr olmuşum yâ Rab meded!.. / İntizâr-ı subh-ı dîdâr olmuşum yâ Rab meded!” (Niyazi Mısrî) Sevdiğim ile yüz yüze geleceğim bir sabah beklentisi içinde, yüreğim hep heyecanla çarpıp duruyor: “Ne zaman Allah’a mülâkî olacağım?!.”

Bilmem ki ne kadar insan, bu mülahaza ile oturup kalkıyor, yürüyor, yiyip-içip yatıyor, hayatını bu çizgide götürüyor?!. Evet, bir ân evvel O’na kavuşmak veya hayatını O’na kavuşmuşluk içinde, ciddî bir ihsan şuuruyla devam ettirmek… Yitirilen şeyler… Dünya kadar şey yitirilmiş, bu da onların başında gelen hususlardan birisi.

   Son asırlar bizim için yitikler tarihi oldu, ne çok kaybımız var; maalesef en acı yitiğimiz de kayıplarımızın farkında olma şuuru ve onları arama cehdi; evet, kayıplarımızı arama duygusunu da yitirdik!..

Bizim tarihimiz, esas, dünden bugüne, hususiyle son üç-dört asır, yitikler tarihi.  “Üç asır” diyor o zat; zannediyorum kendi yaşadığı dönem itibarıyla, o döneme kadar “üç asır” diyor herhalde. Dört asır saymak lazım; dört asır tepetaklak gitme dönemi bizim için. Aslında dokuz asır duraklama, renk atma, solma, pörsüme dönemi.

Yer yer kıvamında bazı insanlar, sergiledikleri seviyeli bir temsil ile diğerlerinde de bir sinerji oluşturmuş, onları da o çizgiye çekmişlerdir. Bir Ömer İbn Abdülaziz; o, eski zaten.. bir Selâhaddin.. Âkif, onu Fatih ile beraber bir mısrada zikrediyor, “Bülbül” şiirinde; “Selâhaddin-i Eyyûbî’lerin, Fatih’lerin yurdu.” diyor, Bülbül ile dertleşirken: “Eşin var, âşiyânın var, baharın var ki beklerdin / Kıyametler koparmak neydi, ey bülbül, nedir derdin? / O zümrüt tahta kondun, bir semâvî saltanat kurdun / Cihanın yurdu çiğnense hep, çiğnenmez senin yurdun.” diyor. Neler yitirilmiş!.. Yurdun uğursuz, densiz insanlar tarafından işgal edildiği dönem, daha doğrusu değerler mahrumu yaşama kayganlığına kendisini kaptırdığı dönem diyeceğimiz o dönemde sanki biz o coğrafyayı kirletmiş, o geçmişte olan güzelliklerimizin bütününü kaybetmiş gibiyiz.

Renk ata ata, şöyle böyle, üç asır, dört asır öncesine kadar geliyor. “İhsan” şuuru yitiriliyor, insanlar farkında değiller. İhsan şuuru… Allah tarafından görülüyor olma çizgisinde bir kulluk yaşama… “Hep beni görüyor. Nasıl davranmam lazım benim? Acaba böyle yapmam saygısızlık olur mu; O beni görüyorsa, benim O’nun tarafından görüldüğüm meselesi söz konusu ise, bu, O’na karşı saygısızlık olur mu? Kahkaha atmak, acaba O’na karşı bir saygısızlık olur mu? Gözyaşlarının kuruması, O’na karşı bir saygısızlık olur mu?” mülahazaları içinde olma… İlk yitiğimiz, maalesef bu ihsan şuuru, ihlas mülahazası… O’nu derinlemesine vicdanlarımızda duyma, o duyuşu içtenleştirme, tabiatımızın bir derinliği haline getirme; yokluğunu, kendi yokluğumuz sayma… “Bunlar, yok olacağına, ben yok olsaydım daha iyiydi! Çünkü o mevzuda benim yok olmam, belki, Allah’a karşı saygının gereği olacaktı. Allah’ım! Böyle kupkuru yaşayacağıma, bir odun gibi…” Kur’an-ı Kerim, münafıkları anlatırken öyle diyor: “Yemen kumaşı giydirilmiş keranlar, kirişler, odunlar gibi.” وَإِذَا رَأَيْتَهُمْ تُعْجِبُكَ أَجْسَامُهُمْ وَإِنْ يَقُولُوا تَسْمَعْ لِقَوْلِهِمْ كَأَنَّهُمْ خُشُبٌ مُسَنَّدَةٌ “Onları gördüğün zaman kalıp ve kıyafetleri hoşuna gider. (Öyle bir ton ve üslûpla konuşurlar ki,) konuştuklarında sözlerine kulak verirsin. Gerçekte ise onlar, duvara dayalı giydirilmiş kütükler gibidir.” (Münafikûn, 63/4)

Yitirdiğimiz şey… Yüksek bir gâye-i hayal duygusu/mülahazası; onu hedefleme, o istikamette yaşama… Nedir o? Zât-ı Uluhiyeti dünyanın dört bir yanında duyurma, bayraklaştırma.. Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm’ı bütün dünyaya duyurma… İstiyor ve işaretliyor: “Adım, güneşin doğup-battığı her yere ulaşacaktır!” O duyguyu yitirdik biz; bir yitiğimiz de o bizim. Gâye-i hayalsiz yaşama… 

“Gaye-i hayal olmazsa veyahut nisyan veya tenâsî edilse; ezhân enelere dönüp etrafında gezerler.” diyor Çağın Sözcüsü. Gaye-i hayal olmazsa veya bütün bütün unutulsa ya da unutulmuş tavrı yaşansa, o zaman nefisler, enâniyetlere döner; herkes kendi kendine tapmaya başlar, Allah’ı bırakır kendine tapar. “Var ise bir çıkar, o da benim için önemli. Çıkarım var ise, esasen, önemli. Bundan ne kazanıyorsam, esas önemli olan şey, odur. Dünyayı bana mesûdâne yaşatan şeyler ne ise şayet, esas gâye-i hayal odur.” Böyle kaskatı bir benlik -“âbidesi” mi diyelim, “putu” mu diyelim- putu haline gelir, gâye-i hayali yitirilmiş insanların dünyasında. Evet, üç asır, dört asır deniyor bu meseleye; fakat başlangıcı çok daha eskilere gidiyor.

Kulluğu ciddî bir şuur, derin bir mülahaza ile yerine getirme… Yitirilen şeyler bunlar… Âhiret mülahazasının yoğun bakıma kaldırılması veya musallaya konması ya da gömülüp üzerine de altından kalkamayacağı taşların konması, “Nemelazım, bir daha kalkar, hortlar!” diye…

Bilerek, dünya hayatını, âhiret hayatına tercih etme kaybı… Yitirilmiş şeylerden, geriye dönüp baktığımız şeylerden biri de ahiret yörüngeli yaşama…

Milletçe bize kazandırılan şeyler; geleneklerimiz, göreneklerimiz, ananelerimiz… “Edille-i şer’iyye-i asliye”nin, Kitap, Sünnet, İcmâ-i Ümmet, Kıyas, İctihad’ın yanında, “edille-i şer’iyye-i tâliye” diyebileceğimiz anane, gelenek, örf ve âdetlerden süzülerek, onlar ile elenerek, dinin ruhuna uygun hale getirildikten sonra tabiatımızın bir derinliği haline gelmiş güzellikler manzumesi. Yitirilmiş şeylerden birisi de o. Başkalarını taklit etme; esasen değersiz, kıymet-i harbiyesi olmayan insanların arkasına takılıp sürüklenme… Kendimiz olma duygusunu yitirmişiz, belli bir dönemden sonra.

Yitiklerimizin yüz tanesini sayabilirim. Yitirilmiş… Zannediyorum az kendimi sıksam, yüz tane sayabilirim. Fakat şununla kâfiyelendirmek istiyorum: O kadar çok yitirdiğimiz şey var ki!.. Fakat bunların içinde en acı olanı, “yitirdiğimiz şeyleri geriye dönüp arama duygusunu yitirme.” “Acaba nasıl diriliriz; nasıl yeniden bir ba’s-ü ba’de’l-mevt yaşarız; nasıl bir diriliş sergileriz? Nasıl insanlık imrenerek bize bakar; ‘Yahu bunlar ne güzel, böyle ütopyalarda olduğu gibi bir dünya tesis etmişler! Niye bunlarla beraber aynı çizgide değiliz?’ der.” Öyle bir imrendirici tavır, insanlarda öyle bir arzu uyaracak tavır ve bu düşünceleri arama duygusu; işte bunu da yitirmişiz.

Arama duygusunu da yitirince, esasen, “mâ-fât”ı (elden çıkan, kaybolan, kaybedilen şeyi) kaza etme gibi bir şey söz konusu olmuyor. Her şey, olduğu gibi, terk edilmişliğe emanet… Terkediliyor ve biz dönüp onları aramaya girişmiyoruz. “Acaba nerede neyi takibe alırsak, kayıplarımızı telafi ederiz, kaza ederiz?! Vaktine yetiştik, kaza edemedik… İnsanî değerleri, ihsan şuurunu, ihlas ahlakını, îsâr düşüncesini, insanca yaşamayı, melekleri imrendirecek bir keyfiyet sergilemeyi, bütün dünyanın parmakla gösterebileceği bir sistemin molekülleri olmayı… Acaba bunları yeniden nasıl tedarik ederiz?” Bu duygunun yitirilmesi, doğrudan doğruya bir milletin kendi kendini yitirmesi demektir.

   Biz, evde öldük; “Acaba camide bir dirilişe erebilir miyiz?” deyip oraya gittik; baktık ki imam ölmüş, vaiz ölmüş, hatip ölmüş, cemaat ölmüş; sonra mektebe ve tekyeye koştuk ama heyhat hepsini yokluğa mahkum gördük!..

Evet, bunlar acı; yıkıntılardan bahsin ifadesi esasen; çöküşlerin, kırılmaların bahsinin ifadesi… Fakat değişik dönemlerde, bir kısım yenileyici insanlar, “tecdîd hareketleri” ile insanlarda olması gerekli olan o duyguyu uyarmaya çalışmışlar. Dinin ifadesiyle, Hâkim en-Neysâbûrî’nin el-Müstedrek ale’s-Sahîhayn isimli eserinde geçen bir hadiste “Müceddid” deniyor; “yüz sene” kaydıyla ifade ediliyor. Bu, yüz sene de olabilir, doksan sene de olabilir, Ömer İbn Abdülaziz’i müceddid gördüklerinden, Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) yüz sene sonra olması itibarıyla veya bi’setinden (Peygamber olarak vazifelendirilişinden) yüz sene sonra olması itibarıyla, “Demek ki esasen yüz senede bir Müceddid geliyor.” denilmiş. İmam Gazzâlî’yi, Hicri beşinci asırda bir müceddid olarak görebilirsiniz. İkinci bin seneye girdiğimiz zaman İmam Rabbânî hazretlerini öyle görebilirsiniz. Bu çağa doğru geldiğimiz zaman, on dokuzuncu asırda Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’yi öyle görebilirsiniz.

Bu büyük insanlar, yaşadıkları çağ, dönem, durum itibarıyla, kırılmaların keyfiyetine göre bir diriliş projesi ile, diriliş planları ile ortaya çıkmışlar; insanlara dupduru soluklarla -İsrafil gibi- yeniden dirilme ruhu, dirilme havası üflemişlerdir. Biraz evvel o sözle ifade ettim: Mevcudiyetleri, başkalarında bir sinerjiye sebebiyet vermiş; “Onlar gibi biz de dirilelim!” denmiştir.

Hani değişik vesileler ile arz etmeye çalıştığım gibi, bir camide keşke imam konuşurken, bazen konuşamayacak hâle gelecek şekilde hıçkırıklara boğulsa!.. Keşke kalbi dursa, ölse!.. Keşke minberden aşağıya yuvarlansa, ölse!.. Bir kitap boyu anlatmadan daha ziyade vicdanlarda tesiri olacaktır. Bu duygu, insanlarda, sizin câminizde de ölmüş mü, ölmemiş mi? İnsafınız ile meseleyi test edin!

Biz, evde öldük! “Acaba camide bir dirilişe erebilir miyiz?” deyip oraya gittik. İmam ölmüş, vaiz ölmüş, hatip ölmüş, cemaat ölmüş!.. Cenazelerin insana ifade edeceği hiçbir şey yoktur. “Acaba mektep, tekvinî emirleri, Kur’an’ın emirleri ile örtüştürmek suretiyle bize Zât-ı Uluhiyet adına bir şey ifade eder mi?!” diye oraya doğru yöneldik. Gördük ki skolastik düşünce içinde bocalayıp duruyorlar; ne medrese bir şey verecek durumda ve zenginlikte ne de mektep bir şey verecek durumda ve zenginlikte. Yok… Hepsi yokluğa mahkûm… Yokların varlık adına insana vereceği hiçbir şey yoktur. “Yok”un “var”lık adına insana vereceği hiçbir şey yoktur!

Hâlbuki buna (yuva, mektep, medrese ve tekye birlikteliğinin seviyeli eğitimine) eskilerin ifadesiyle “eşedd-i ihtiyaç” ile ihtiyacımız vardı. Ve Çağın Sözcüsü esas bu duygu ve bu düşünceyi tetiklemek üzere vazifelendirildi (istihdam edildi). O yüksek fetânetiyle, engin düşüncesiyle, Kur’an anlayışıyla, Sünnet mülahazasıyla, kendi zamanını doğru okuyarak, zamanın yorumlarını kendi mülahazaları içine katmak suretiyle yeni yeni sentezler yaparak, insanlarda çok farklı şekilde “uyanma duygusu” meydana getirmeye çalıştı. Bir ba’s-u ba’de’l-mevt nefehâtı üfledi insanlara, bir diriliş nefehâtı üfledi insanlara…

Size gelinceye kadar renk attı mı, soldu mu, o da pörsüdü mü? Bir gülistana doğru giderken, bir bâğistana doğru giderken, bir bostana doğru giderken, acaba vefasızlıktan dolayı biz de onun açtığı o gülistanı hâristana mı çevirdik?!. Yoksa çağa göre, şartlara göre, ona o çağın renk ve desenini ilave ederek çok yeni şeyler ortaya koyduk mu, sentezler ortaya koyduk mu?!. Recâ ve ümit açısından, ben, “koyduk” istikametinde veya “koydunuz” istikametinde mütalaada bulunmak istiyorum; recâm, çağa uygun renk ve desenler koyduğunuz istikametinde.

Fakat bir şeyi tahrip çok kolaydır. Senelerden beri, üç asırdan, dört asırdan beri balyozlarla, külünklerle yıkmaya çalıştıkları bir şeyi, bir kaleyi tamir ediyorsunuz. Bu, hemen birden bire yapılacak gibi değil. İhlas, samimiyet, vefa, adanmışlık ruhu bazen bir nesilde bu meseleyi Allah’ın izni-inayetiyle ayağa kaldırır. Fakat o ölçüde ihlas, samimiyet, vefa, adanmışlık ruhu olmazsa, belki iki nesil ister, belki üç nesil ister, bir yetmiş beş sene ister, Allahu a’lem. Öyle bir ba’s-ü ba’de’l-mevt, öyle bir diriliş… Üstad Necip Fazıl -makamı cennet olsun- “ba’s-ü ba’de’l-mevt” derdi. O ekolden yetişen Sezai Karakoç, “diriliş” sözcüğüyle o duyguyu ifade etmeye çalıştı. Dolayısıyla ikisi de aynı şeyi ifade ediyor.

Öyle bir diriliş… Acaba bir nesilde mi halledilir, iki nesil mi ister, üç nesil mi ister? Diş sıkılırsa, ihlas istikametinde, ihsan duygusu istikametinde konsantrasyona geçilirse, hep oturulur kalkılır “Allah!” denirse, Allah’ın izni-inayetiyle, belki bir nesle bile kalmaz, on senede olur. Günümüzdeki telekomünikasyonu, inkişaf etmiş telekomünikasyonu hesaba katmalı… Teknoloji öyle inkişaf etmiş ki, bir tuşa basmakla, Tayvan’daki, Tayland’daki insanla hemen münasebete geçiyorsun; duygu ve düşüncelerini onun gönlüne boşaltabiliyorsun. Medya o istikamette öyle inkişaf etmiş ki, aynı günde, aynı demde, aynı ânda hemen herkese her şeyi duyurabiliyorsun. Bu açıdan da bunlar yerinde değerlendirildiği zaman, rantabl değerlendirildiği zaman, Allah’ın izni-inayetiyle, daha kısa zamanda öyle bir diriliş gerçekleştirilebilir. Yitikler, bir yönüyle, keşfedilmiş olabilir: Şunu yitirmiştik, şunu yitirmiştik, şunu yitirmiştik, şunu yitirmiştik… İnsanî değerleri de yitirmiştik… Bunları arama ruhuyla yeniden kendimiz oluruz. -“Kendimiz olma” konusuna dair yazılmış yazılar var.- Yeniden kendimiz oluruz… Cenâb-ı Hak, bizi, kendimiz olmaya muvaffak eylesin!..

   Yitiklerimizi bulma ve yeniden dirilişe erme istikametinde ümit ve azim ile yürüyorduk ki, hüsnüzan yanılgımızı suiistimal eden gulyabaniler önümüzü kestiler.

“Kar-kış demeden, her yanda göğeriyor güller,

İnâyetle tülleniyor gelip geçen günler,

Güller Gülü’nü yâd ediyor bütün gönüller

Ve siliniyor ruhumuzu saran hüzünler.”

Dünyanın dört bir yanına açılan arkadaşlar, peygamberler yolunda, o ruhu yeniden ihyâ etme yolunda yürüdüler: Çöle çevrilmiş yerlere tohumlar şeklinde saçılma.. “Bir gün bu tohumlar başağa yürüyecek!” mülahazasıyla hareket etme.. kendilerini silme, kendilerinin yerinde mefkûlerini, gaye-i hayallerini ihyâ etme.. dünyanın ihyâ edilmesini, insanlığın ihyâ edilmesini o ihyaya bağlama.. “Biz, böyle tohumlar şeklinde kendimiz adına yok olursak, kendimizi düşünmeyecek kadar bu mevzuda, fenâ-fillah, bekâ billah maallah olursak, Allah’ın izni-inayetiyle, öyle bir diriliş gerçekleşir ki, hakikaten herkese parmak ısırttırır ve herkes bizi parmakla işaretler.” Buna eskilerin ifadesiyle “müşârun bi’l-benân” denirdi, parmakla gösterilme mevzuu, Allah’ın izni-inayetiyle. Böyle bir şeye doğru gidiliyordu. Yani, yitiklerin telafisi, yitiklerin yeniden bulunması istikametinde bir yoldu yürünüyordu.

Umur-i hayriyenin muzır mânileri olur. Şeytanlar, bu hizmetin hâdimleriyle, bu yola açılmışlar ile çok uğraşırlar. Bu şeytanların bazıları, insan şeklindedir; aynı zamanda gücü-kuvveti elinde bulunanlar şeklindedir. Bunlar, bu istikamette (yüksek insanî değerleri ihyâ yoluna) açılmış insanları kösteklemek, frenlemek, kündeye getirmek için, onların dökülüp yollarda kalmaları adına lazım gelen her şeyi yaparlar. Kimilerini derdest eder, içeriye atarlar. Kimilerini ayrıştırırlar, aynı zamanda onları değersizleştirirler; hor-hakir hâle getirir, tesirlerini kırmaya çalışırlar. Kimilerini ellerinden gelirse, öldürürler, yok etmeye çalışırlar. Ve böylece bütün dağılma yollarını, derbeder olma yollarını değerlendirirler. Şeytanlar, bu hizmetin hâdimleriyle çok uğraşırlar.

Bu açıdan da dünyanın dört bir yanına nâm-ı celîl-i İlahîyi ve nâm-ı celîl-i Nebevîyi götürüp insanlığa duyurma istikametinde hareket eden insanlar, değişik köşe başlarında bu türlü gulyabanîler ile karşı karşıya geleceklerini hatırdan dûr etmemeliler. Hemen her zaman böyle biri ile karşılaşabilecekleri mülahazasına göre hareket etmeliler.

Biz, belki aldandık… Ziya Paşa’nın “Aldandık!” dediği gibi: “Eyvah bu bâzîçede bizler yine yandık / Zira ki ziyan ortada bilmem ne kazandık!” O istikamette bir başka söz: “Gönül, her zaman arar-durur bir yâr-ı sâdık / Bazen de ‘Sâdık!’ dedikleri, çıkar münafık.” Karşınıza çıkar, geleceklerini -bir yönüyle- bayraklaştırma istikametinde “hak” derler, hak nağmeleri ile size neler neler dinletirler. “Adalet” derler, adalet türküleri söylerler. “İnsanî değerler” derler, Rast makamından bayıltacak şeylerle sizi meşgul ederler. Evet, “Biz ki ehl-i imanız, aldanırız, fakat aldatmayız.” Siz de hüsnüzannınıza yenik düşer, aldanırsınız. Ve dolayısıyla da onların arkasından koşarsınız.

Evet, bu, çoğu zaman mü’minlerin acı kaderi olmuştur: Hüsnüzanlarına yenik düşmüşlerdir. Çağın Sözcüsü, “Biz ki hakikî müslümanız, aldanırız fakat aldatmayız. Bir hayat için, yalana tenezzül etmeyiz.” diyor. “Biz ki mü’miniz, aldanırız, fakat aldatmayız!” Evet, aldandık… Her zaman sâdık bir insan aradık… Fakat sâdık dediklerimiz çıktı münafık…

Yine, onun ifadesi ile, bu asır, nifak asrı, enâniyet asrı, bilerek dünya hayatını âhirete tercih asrı. Gördüğünüz gibi insanlar, bire kanaat etmiyorlar, iki; ikiye kanaat etmiyorlar, üç; üçe kanaat etmiyorlar, dört; dörde kanaat etmiyorlar, on; ona kanaat etmiyorlar, yüz… İnsanlığın İftihar Tablosu, Hadis kitaplarında, çöküş dönemleri ile alakalı, din adına kırılış dönemleri ile alakalı, fay kırılmalarının yaşandığı dönemler ile alakalı ifade buyuruyor ki: “İki dağ altını olsa, üçüncüsünü ister!” Öyle bir hırs, öyle bir dünyaperestlik, hafizanallah.

Evet, siz de hiç farkına varmadan, onların bu arzularına âlet edilmiş olabilirsiniz. Ama inşaallah başlara inen o balyoz uyarmış olur; Ebu Bekir yoluna, Ömer yoluna, Osman yoluna, Ali yoluna, selef-i sâlihîn yoluna, bir dönemde sizin de birkaç asır hakikî manada temsil ettiğiniz gerçek Müslümanlık yoluna insanlar yönelmiş olurlar ve Allah yönlendirmiş olur!.. Cenâb-ı Hak, en yakın zamanda öyle bir ufka yönlendirsin. Yitiklerimizi gidermeye, telafi etmeye bizleri muvaffak eylesin!..

   “Nereden nereye?!.” Zirveden dereye…

“Feragat yâ Hû!” deniyor, elektronik tabloda. Her şeyden feragat etmeyince, elde edeceğiniz şeyleri elde edemezsiniz. Ne eve takılacaksın, ne evciye takılacaksın, ne evlâd u ıyâle takılacaksın, ne anneye-babaya takılacaksın, ne köye-kasabaya takılacaksın, ne saltanata-debdebeye-yıldıza takılacaksın, ne makama-mansıba takılacaksın!.. “Bed asla necâbet mi verir hiç üniforma? / Zer-dûz palan ursan…” O tabiri kullanmayacağım, “şey” diyeceğim; “…yine şey, yine şeydir.”

Kaybettiğimiz şeyler, müsellem. Ben, min-vechin bir kısmını arz ettim.. Bunların çoğuna da serkârlar tarafından sebebiyet verildi. Bir örnek isteyecek olursanız; Topkapı’dan Dolmabahçe’ye geçişle esasen, tepe-taklak bir duruma geldik biz. İ’tilâ (yükseliş, şahlanış) dönemimiz bizim esas Topkapı ile olmuştu. Duyûn-i Umûmîye altında iki büklüm inlerken, on altı ton altını yaldızlamasına sarf ettiğimiz o sarayları yaptık. O insanlar Müslümandı; namaz kılıyorlardı, oruç tutuyorlardı. Fakat kıvam kaybı yaşıyorlardı, renk atmıştı, solmuşlardı, desen kaybı içindeydiler. Onlara baktığınız zaman, Hazreti Rasûlullah’ı hatırlayamıyordunuz! Onlar, Allah’ı hatırlatmıyordu. Ve debdebeye yenik düşmüşlerdi. Müslümandılar; günümüzün bazı talihsiz ülkelerine musallat olmuş parazitler gibi… Gü-nü-mü-zün ba-zı İs-lam ül-ke-le-ri-ne mu-sal-lat ol-muş pa-ra-zit-ler gi-bi… Güveler gibi, içten içe “yün” diye toplumu kemiriyor ve öğütüyorlar. Öyle oldu; kayıplar oldu.

Kayma noktaları çoktur; bu noktalardan birisi, işte o; Devlet-i Aliyye’deki çözülüş. Murad Hüdâvendigâr -I. Murad da deniyor- Sırpsındığı’nda, sinesinden hançer yiyip ruhunun ufkuna yürüyeceği ân, belki dudakları zor kıpırdıyordu ama son söylediği sözler “Attan inmeyesüz!” oldu. Attan indik, merkûba bindik, zirvelerden, derenin dibine indik.

Hani birileri diyor: “Nereden nereye!” Zirveden dereye… Ahırdan mereğe (samanlığa)… Kimse aklını peynirle yememiş. Nereden, nereye? Görüyor herkes onu…

Evet, çözülüş öyle oldu. Fakat yitirdiğimiz şeyleri bulma adına belki tarihin sayfaları arasında yeniden meseleyi bir kere daha mütalaaya tâbi tutmamız, analizlerimizi ve sentezlerimizi ona bakarak yapmamız lazım.

   Evinize Rasûlullah ile beraber dönmek istemez misiniz?!.

Huneyn vakasını müteakip, ciddî ganimet elde edilmişti. Onlar, güçlü kimselerdi ve Müslümanların birkaç katı idi. Ve ilk planda Uhud’un son planında olduğu gibi “muvakkat bir hezimet” yaşandı. Fakat İnsanlığın İftihar Tablosu, orada yeni bir hamle yaptı. İşte her zaman serkârlar, öyle yaparlar. Amca, Hazreti Abbas diyor ki: “Atını öyle mahmuzladı ki!.. Yağan oklar karşısında geriye çekilenlere mukabil atını öyle mahmuzladı ki!..” Öne doğru, en öne doğru… Adeta “Şimdi burası ölünecek bir yer ise şayet, evvelâ benim ölmem lazım!” diyordu.”

Uhud’da da öyle yaralandı. Her zaman O, öyle ölüme en yakın durdu. Ölüme en yakın durmak suretiyle ölümü sevdirdi; seve seve herkes, ölüme koştu orada. Mus’ablar öyle, İbn Cahşlar öyle, Abdullahlar öyle, Hz. Câbir’in babası Abdullahlar öyle… O tarafa gittikten sonra da “Allah’ım! Bizi dünyaya bir kere daha gönder, bir kere daha öyle şehid olalım, onu bir kere daha duyalım, tadalım!” dedi. Hazreti Abdullah’ın ifadesini, Efendimiz ifade buyuruyor. Cenâb-ı Hak buyurdu ki: “Hayır, geriye dönme meselesi yok ama Ben, haber veririm geridekilere.” Haber veriyor, öyle.

Büyük bir ganimet Müslümanların önüne gelince, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) “te’lif-i kulûb” için, insanların bazılarının gönüllerini yumuşatma adına dağıttı onları. Henüz İslamiyet’e yeni adım atmış olanların gönlünü kazanma adına, elinden geldiğince onları birinci derecede nazar-ı itibara aldı, vereceğini onlara verdi. Yüksek fetânet… Bütün derdi esasen insanları Cenâb-ı Hakk’a yönlendirmek, o imanı insanlara kazandırmak… Bunun için, zannediyorum, deselerdi ki: “Senin dediğin şeyleri yapmamız için, canını vermeni istiyoruz!” Hiç tereddüt etmeden, “Ben o meseleye hep teşneyim!” buyururlardı. Hiç tereddüdünüz olmasın!.. Hazreti Ebu Bekir de öyle derdi, Ömer de öyle derdi, Osman da öyle derdi, öyle derdi, öyle derdi, öyle derdi… Uhud’da “Peygamber şehid oldu!” diye bir yaygara koparılınca, sesi yüksek, tiz perdeden bir Hicaz nağmesi ile, biri şöyle dedi: “O’nun vefat ettiği yerde siz niye yaşıyorsunuz ki?!.” Evet, O, ölümü öyle şirin görmüş, öyle göstermişti; başkaları onu kazansınlar diye, başkaları o imana ersinler diye elinden gelen her şeyi yapıyordu.

İşte oradaki ganimetleri müellefe-i kulûba dağıtırken öyle dökülüp saçılması da ondan dolayı idi. Gönülleri kazanalım… حَبِّبُوا اللهَ إِلَى عِبَادِهِ يُحْبِبْكُمُ اللهَ “Allah’ı kullarına sevdirin, ki Allah da sizi sevsin!” Hadis-i şerif… “Peygamberimizi, ümmetine sevdirin ki, insanlara sevdirin ki, Peygamber de sizi sevsin!” diyebilirsiniz. Bu son söylediğim hadis değil ama böyle dense sezadır. Fakat o kadîm, “Sâbikûn-u Evvelûn” Muhacirler ve Ensâr-ı kirâm (radıyallâhu anhüm) arasından bazıları meseleyi ilk planda kavrayamadılar. Dediler ki: “Dün gelen insanlara bu iltifat?!. Biz, bugüne kadar bu mevzuda canhırâşâne mücadele verdik; fakat ganimeti başkaları alıyor!” Öyle bir ganimet dertleri de yoktu fakat kafalarına takılan şeyler olabilir; genç bir kısım müslümanlar, böyle düşünebilirler. İnsan tabiatında var; وَإِنَّهُ لِحُبِّ الْخَيْرِ لَشَدِيدٌ “Şüphesiz, insan, mal sevgisinde de çok şiddetlidir.” (Âdiyât, 100/8) Kısâr’da (kısa sürelerin birinde) geçiyor. Mal, mülk, menâl sevgisi, insanın tabiatında vardır; fakat insanın onu Allah sevgisi ile kontrol altına alması lazım, baskı altına alması lazım.

Birkaçı o mevzuda öyle söyledi. Efendimiz de bütün Ensâr’ı orada toplamayı emretti ama “İçlerinde Muhacir bulunmasın!” dedi. Onlara, Ensar’a hitap edecekti. Toplandılar oraya. Söz dinliyorlardı. Anlattı onlara: “Siz, şu idiniz. Ben buraya gelince, şunları elde etmediniz mi?!. Bu sayede dini elde etmediniz mi?!. Cennet, Cehennem duygusu elde edilmedi mi?!. Allah’a inanma olmadı mı?!. Ve bir yönüyle dünyayı bile bilmiyordunuz; bu sayede dünyaya bile açılma olmadı mı?!.” O, bütün bunlar ile onlara değişik sorular tevcih ederken, hep tiz perdeden, “Evet öyle! Evet öyle! Evet öyle!..” dediler. Buyurdu ki: “Şimdi istemez misiniz, başkaları mal ile, mülk ile evlerine dönerken, siz de Benimle beraber evinize dönün; istemez misiniz?!.” Hepsi bir ağızdan, koro hâlinde “İsteriz yâ Rasûlallah!” dediler. Ve Efendimizin yanında, Efendimiz ile beraber o Ensâr-ı kirâm efendilerimiz evlerine döndüler. Efendimiz ile beraber…

   “Sen nasihat edip hatırlat; çünkü hatırlatmak müminlere fayda verir.”

Yitiklerimizin farkına varma ve onları telafi etme adına, Kur’an-ı Kerim’de geçen اُذْكُرُوا kelimeleri de “Hatırlayın, yâd edin, dillendirin, vicdanlarınızda duyun!” şeklinde manalandırılabilir. Asıl “zikir” de esasen, kalbin o mevzuda o meseleyi içten içe duyması; tâbir-i diğerle o meselenin içtenleştirilmesi, ağzın da bir ney gibi onu terennüm etmesidir. Dilden-dudaktan dökülen şeyler, kalbin heyecanının ifadesi olduğu ölçüde kıymet ifade eder. Dolayısıyla Kur’an-ı Kerim “Üzkurû” derken, bazen “Zât-ı Ulûhiyeti hatırlayın!”, bazen “Belli bir dönemde boşluk içinde bocalayıp duruyordunuz, şu andaki gınâyı hatırlayın!”, bazen “Varlığı, varlığın mahiyetini, nefsü’l-emriyesini bilmiyordunuz, öğrendiniz; hatırlayın bunu!”, bazen “İnsanlığın İftihar Tablosu’nu tanıdınız; aynı zamanda O’nun beyanı ile nelerin açığa çıktığını, vuzuha kavuştuğunu hatırlayın!” demektedir. Değişik yerlerde siyak-sibak itibarıyla, değişik şeyleri hatırlatma anlamında hep “vezkürû, vezkürû…”

Bir ayet-i kerimde de وَذَكِّرْ فَإِنَّ الذِّكْرَى تَنْفَعُ الْمُؤْمِنِينَ “Sen öğüt verip hatırlat; çünkü hatırlatmak müminlere fayda verir.” (Zâriyât, 51/55 ) buyuruluyor. Evet, “Hatırlat! İnanan insanlara hatırlatma, çok yararlı olacaktır. Hatırlat devamlı!” deniyor. Bizim de belki bu türlü şeyleri sürekli birbirimize hatırlatmamız icap ediyor. Eksiğin-gediğin giderilmesi adına, eksik-gedik, ümitsizliğe sebebiyet vermeyecek şekilde, ye’se bâdî olmayacak şekilde anlatılmalı. Fakat aynı zamanda bir yüksek ufuk gösterilmeli bununla ki, esasen, mâ-fât telâfî edilebilsin, kaçırdığımız şeyler telâfî edilebilsin, Allah’ın izni-inayetiyle.

Mâ-fâtı telafi adına Cenâb-ı Hakk’ın sizlerde ekstradan, yeniden, şiddetli bir arzu ve istek uyarmasını cân u gönülden arzu ederim. Doğru mü’min olma yolunda mesafe almanızı, mesafe kat’ etmenizi Cenâb-ı Hak’tan niyaz ederim. Yürüdüğünüz kazanma yolunda, inşaallah kaybetmeye maruz kalmazsınız, tökezlemeye maruz kalmazsınız, engellere takılmazsınız, Süfyânların tesirinde kalmazsınız, dünyaya tapanların arkasından sürüklenmezsiniz!.. Çünkü siz -kusura bakmayın- sürü değilsiniz; çünkü siz insansınız, insanlığınızın şuurunda olan insanlarsınız. İnsanlık duygusunu insanlığa duyurmak için dünyanın dört bir yanına açılmış insanî duygular ile serfirâz, ağzını açarken, dilini-dudağını kıpırdatırken hep insanlık konuşan, insanlıkla inleyip duran insanlarsınız. Dolayısıyla Allah, onların durumuna düşürmesin!.. Ve size de bulunduğunuz durumu kaybettirmesin!..

Onlar, hazımsızlığın zebunu, tımarhanelerde bile tedavisi imkânsız bir hastalığın pençesinde inim inimler. Ama Cenâb-ı Hak, sizi, sıyânet buyurmuş; bir yönüyle, âdetâ hijyenik bir ortamda neş’et ettirmiş gibi, sevk-i Sübhânîsi ile hep o hijyenik ortama doğru sevk etmiş gibi, hususî sıyâneti ile, riâyeti ile, kilâeti ile, hıfzı ile, nusreti ile korumuş. Bundan sonra da o istikamette eltâf-ı Sübhâniyesini devam ettirsin!.. Ve sizi sürçmeden, düşmeden, tökezlemeden muhafaza buyursun!.. Genci ile, ihtiyarı ile; kadını ile, erkeği ile; bu mevzuda mesafe kat’ etmiş olanı ile, işe yeni başlamış olanı ile; önden gidenleri ile, arkadan gelip onlara iltihak edenleri ile; hepinizi hak istikametinde sâbit-kadem eylesin!..

Vesselam.

Bamteli: KONUMA İHANET

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Allah (celle celâluhu) herkesi seviyesine göre mükâfatlandırır veya cezalandırır; çok önemli vazifelerle istihdam buyurduğu bir zümreye mükâfatı ya da cezası da ona göre olur.

Şahsî sarsıntılar, şahsî kusurlara ve istikameti koruyamamaya verilmeli. “İyiliği Allah’tan, kötülüğü kendinden bil!” diyor Hazreti Pîr; Kur’an-ı Kerim’in bir ayetinin meali, farklı bir ifade tarzı ile söylenmiş oluyor: مَا أَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللهِ وَمَا أَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ “Sana gelen iyilik/güzellik, Allah’tan; fenalık da nefsinden, senin sebebiyet vermendendir!” (Nisa, 4/79) Sana gelen güzellik, iyilik ve ihsanı, Allah’tan; olumsuz herhangi bir şeyi, negatif şeyi de kendinden bil!..

Şahsî hayatta bu mesele böyle olduğu gibi, sosyal hayatta da aynı ile söz konusudur; Hizmet Hareketi için de aynı şey söz konusudur. Bir problem -şayet- vâki ise, insanlar, onu kendilerinden bilmeliler. Kendilerinden bilmezler ise şayet, mesele onlardaki “tevbe”, “istiğfar”, “inâbe”, “evbe” duygusunu tetiklemez; dolayısıyla da oldukları yerde kalırlar, tepinir dururlar. Ama Allah (celle celâluhu) herkesi seviyesine göre mükâfatlandırır ve herkesi seviyesine göre cezalandırır. Çok önemli vazifeler ile istihdam buyurduğu bir zümrenin mükâfat veya cezası da ona göre olur.

Bunu, حَسَنَاتُ اْلأَبْرَارِ سَيِّئَاتُ الْمُقَرَّبِينَ “Ebrâr adına iyilik kabul edilen şeyler, daha ileri seviyede bulunan mukarrabîn için günah sayılabilir.” sözüyle irtibatlandırabilirsiniz. “Ebrâr” dediğimiz insanlar, “evliyâ”nın da üstünde; evliyâ, asfiyâ, ebrâr, üçüncü derecede; bütün işleri-güçleri hep iyilik, iyilikten başka bir şey düşünmüyorlar. Ama bunların yaptıkları bazı iyilikler, “Mukarrabîn” dediğimiz Allah’a en yakın olan insanlar nezdinde günahtır.

Şöyle bir misal ile misallendirmek mümkündür; mesele aynıyla öyle midir, değil midir, bence onun üzerinde durmamak lazım! İnsanın yaptığı bazı hatalar vardır ki, fiilen hatadır; bir adım atma ile, bir el uzatma ile, bir bakma ile, bir dil-dudak hareketi ile. Bu, bir günahtır; bu, avamın günahıdır. Bazıları vardır ki, bunlar “taakkul” ederler onu fakat fiilen yapmazlar; bu da bir günahtır, bir hatadır; geriye dönerler ise, sevap kazanırlar. O meseleyi akılları ile planlarlar: “Şunu yapayım, mesela şu Manhattan’da bir tur atayım, az bir gözüm-gönlüm açılsın!” Fakat sonra biri karşılarına çıkar, “Gel, şurada bir çay içelim!” der, onu öyle bir mâsiyetten alıkoyar. Bazıları vardır ki, meseleyi “aklî” planda götürmeden, sadece “tasavvur” ederler; gelip-geçici tasavvurlardır, düşüncelerdir bunlar. Bunlar da bir seviyedeki insanlar için yine “hata” sayılır. Bazıları da vardır, onların hayallerine gelir-ilişir bazı şeyler; bu hayale ilişme meselesini, o “Mukarrabîn” için söz konusu etmek lazım; rüyalarının bile kirlenmesi karşısında tir tir titrerler.

Yatağa girmeden evvel, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) okuduğu sûrelere, okuduğu dualara dikkat ederseniz… Kendisi için o türlü şeyler söz konusu değildir; “rehber” olması itibarıyla arkasındakilerine derstir esasen. Ama hayat-ı seniyyelerine bakınca, kalbi tir tir titrer. Hazreti Musa’nın kalbi, tir tir titrer. Hazreti İsa’nın kalbi, tir tir titrer… Neden? Sizin “tasavvur” ettiğiniz şeyler, onlar için günahtır, “tahayyül” ettiğiniz şeyler, onlar için günahtır. Cenâb-ı Hakk’a bu kadar yakın olan bir insanın, o ölçüde olsun hayal kirliliğine kendisini salmaması lazım! Hep temiz düşünmeli! Hep O’nun ile oturup-kalkmalı. Hep O’na ulaşma, O’na kavuşma, vuslat arzusu ile oturup-kalkmalı. Bir “Şeb-i Arûs” beklentisi içinde olmalı: “Acaba ne zaman O’na ulaşacağım!” Bütün dünyevî zevkler, safalar, keyifler, eğlenceler, O düşünüldüğü zaman, unutulacak hâle gelmeli ve hiçbir şey O’na tercih edilmemeli!..

Burada antrparantez rica edeyim: Ehl-i âhiret gibi görünen bizler… Bırakın ehl-i dünyayı, dünyaya tapanları; bir araba ile yetinmeyip iki tane, iki tane ile yetinmeyip üç tane, üç tane ile yetinmeyip on tane, on tane ile yetinmeyip yirmi tane, otuz tane… Bunlar, dünyaya tapan talihsiz bedbahtlar… Şeytan bile zil takıp oynuyordur onlar için; “Bunlar, işin doğrusu bu mevzuda beni geçti, ipi göğüslediler! Şeytanlar âleminden bunlara Nobel Ödülü vermek lazım!” diyordur. Fakat kendini tamamen Kur’an’a hizmete vermiş, adamış insanlara gelince…

Bu mevzuda “adanmışlık” diyoruz: Benim derdim/davam tamamen İ’lâ-i Kelimetullah mülahazasına sahip bulunma… Hani, اَللَّهُمَّ أَعْلِ كَلِمَةَ اللهِ فِي كُلِّ أَنْحَاءِ الْعَالَمِ وَفِي كُلِّ نَوَاحِي الْحَيَاةِ وَاسْتَخْدِمْنَا فِي هَذَا الشَّأْنِ “Allah’ım! Zâtında yüksek ve pek yüce olan kelimetullahı, kelimetülhakkı, ‘Lâilâhe illallah Muhammedun Rasûlullah’ hakikatini i’lâ buyur, onu dünyanın dört bir yanında ve hayatın her ünitesinde gökkuşağı gibi görülür ve herkes tarafından duyulur hale getir. Bizi bu vazifede istihdam buyur.” diyoruz. Allah’ım! Bu konuda beni de istihdam buyur!.. وَضَعْ لَنَا الْوُدَّ بَيْنَ عِبَادِكَ فِي السَّمَاءِ وَاْلأَرْضِ “Gökte ve yerdeki kulların arasında bizim için sevgi ve hüsnükabul vaz’ et.” Yerde-Gökte benim için, bütün dünyalarda benim için ‘vüdd’ vaz’ et!.. وَاسْتَخْدِمْنَا فِي هَذَا الشَّأْنِ Bu hususta beni de istihdam buyur! İ’lâ-i Kelimetullah yapayım, başka hiçbir derdim olmasın! Evimin yolunu unutayım, çocuğumun çehresini unutayım, eşimin çehresini unutayım ama Seni hiç unutmayayım!.. Adanmış bir ruhun vasfı, bu.

   Allah’ın lütfuyla bir noktaya getirilmiş bir insan, ona göre bir duruş sergilemiyor ve oranın hakkını vermiyorsa, konumuna ihanet ediyor demektir.

Bir insan, Cenâb-ı Hakk’ın konumlandırdığı yerin hakkını vermiyorsa şayet, o mevzuda o da ona göre bir tokat yer. Çünkü o duruma getirme mevzuu, Cenâb-ı Hakk’ın bir iltifatıdır; o iltifat, bir karşılık ister. Cenâb-ı Hak, o kadar iltifat etmiş ise şayet, senin de ona göre bir karşılıkta bulunman lazım! Enbiyâ-i ızâm, seviyelerine göre çok küçük şeyleri mâsiyet saymışlardır; birine eliyle böyle yapsa, “Ben nasıl böyle yaparım!” demişlerdir. Vurmamış ama böyle iter gibi işaret yapmış iseler, onu büyük bir cinayet gibi sayar, hemen başlarını yere koyar ve “Estağfirullah!” derler. Değil o, hayallerine gelip-çarpan bir şey karşısında bile hemen tir tir titrerler. Çünkü tamamen adanmışlardır onlar; masumiyet-i mutlaka içinde, ismet-i mutlaka içindedirler.

O noktaya ulaşılamaz; o, onlara mahsus bir keyfiyet. Ama iradî olarak kendilerini adayanlar, adanmış görenler, “Benim derdim/davam: Dünyanın dört bir yanında ruh-u revân-ı Muhammedî şehbal açsın; nâm-ı celîl-i İlahi, bayrak gibi dalgalansın! Bundan başka bir şey düşünmüyorum ben. Dünyanın kaç tane ülkesi var? Her yere girme, her yerde -bir yönüyle- Allah’ı soluklama, Peygamberi soluklama; o nefeslerimle, soluklarımla gönüllere girmeye çalışma.” diyenler… Kendini bu işe adamış bir insan, bunun dışında kendince en önemli gördüğü meselelere bunun önünde -bakın, bu-nun ö-nün-de- bir yer veriyor ise şayet, diğer şeylere ehemmiyet verdiği kadar yirmi dört saat içinde bu meseleye o denli önem vermiyor ise, konumuna ihanet ediyor demektir; o, “konum hâini”dir. Tekrar ediyorum: o noktaya getirilmiş bir insan, konumunun hakkını vermiyor ise, o, konum hâinidir!.. Dolayısıyla Allah, tokat vurur.

Antrparantez: Ben, şahsım adına meseleye öyle bakıyorum. Günümün yarısı, kendimi tokatlamak ile geçiyor. Öyle evim-barkım olmadı, bir dikili taşım da olmadı. Annem ölürken yanında değildim; babam ölürken yanında değildim; kardeşlerim ölürken de yanlarında değildim. Belki onları çok düşünmedim de… Babam, belki ağlayarak beni gideceğim yere saldı. Amcamı, elimin tersiyle ittim; “Karşıda bir yangın varken ve içinde benim dinim yanıyorken, sizin bana dünya adına bir şey teklifinizi anlamıyorum; dininizden şüphe ediyorum!” Öyle; öyle bir şey… Ama yine kendimi bir “eşek” yerine koyarak, Cenâb-ı Hakk’ın getirdiği konumun hakkını vermediğimden, kendimi konum hâini sayıyorum; konum hâini…

Konum hâini olma var; Allah, hangi konuma yükseltmiş ise, ona göre bir tavır belirlenmezse… Hani tekrar edeyim: Hal, tavır ve davranış… Efendimiz, hadis-i şerifte ifade ediyor: “Göz bakarsa, adım atılır, el uzatılır, arkası gelir onun…” Başka bir yerde, meselenin pozitifini anlatıyor: “Gözünü kapatırsa, bu mevzuda kalbini şöyle temiz tutarsa, şunu da şöyle yaparsa, bu defa firâsetinde hiç yanılmaz o.” diyor. Pozitifi, bu; negatifi de o. Olumsuz bir şeye gözün ile yaklaşırsan, bu, adıma bir çağrıdır, elin uzanmasına bir çağrıdır, o fiili realize etmeye bir çağrıdır, hafizanallah. Her bir günah, kalbde bir yara açar; tevbe-istiğfar ile şayet silinmez ise, anında silinmez ise, konuma göre, hafizanallah, o ikinci bir günaha bir çağrıdır. Bu defa kalb, kirlenir; bu defa meleklere karşı kapanır o kalb; bu defa şeytanlara kale kapıları gibi açılır. Hazreti Gazzâlî de ifade ediyor, İhyâ’sında ifade ediyor bunları; bu açıdan, konumun hakkını vermek lazım.

   Adanmış ruhlar, Cennet’ten tapu dağıtan gafiller gibi davranmamalılar; kâfir olarak ölme ihtimali karşısında tir tir titremeli ve mutlaka konumlarının hakkını vermeye çalışmalılar.

Bakın; zannediyorum dünyanın değişik yerlerinde -ben çok merak etmiyorum, belki onlarca yerde- Hizmet Hareketi ile alakalı doktora tezleri yapıldı. Göklere çıkardılar. Hizmet, her yerde takdirler ile yâd ediliyor. Millet, sizi bir yerde konumlandırıyor, Hareketi/Hizmeti bir yerde konumlandırıyor. Sizin durumunuz/tavrınız, bu… İnsanlığın geleceği adına milletin sizden beklediği şeyler bunlar. Şimdi böyle bir konum var ise şayet, onun hakkının verilmesi lazım. Yoksa ehl-i dünya gibi -biraz evvel bahsettim- bir villanın yanında bir tane daha, yetmedi bir tane daha, yetmedi bir tane… Bir belediye başkanlığı ölçüsünde alkış, milletvekilliği ölçüsünde alkış, başbakanlık ölçüsünde alkış, cumhurbaşkanlığı ölçüsünde alkış… Doyma bilmeyen bir dünyaperestlik, esasen dünyaya taparlık… Namaz kılsa bile, o, dünyaya tapıyor. Ve bir sürü de bunların arkasında sürüklenip gidiyor ise, bunlar, bütün âhiret hayatını heba ediyorlar demektir.

Bir de kalkıp bu arada “Falanı intihap ederseniz, âhirette sizin için beraat fermanı hemen hazırdır! Melekler, ‘Aman buyurun, Cennet sizi bekliyordu!’ der.” gibi şeyler söylüyorlar, hafizanallah. En büyük insanlar, Peygamberler bile “Cennet’e girebilir miyim ben?” diye, onun endişesini yaşamışlardır. Peygamber gibi yaşayanlardan Esved İbn Yezîd en-Nehâî’yi belki yirmi defa, otuz defa arz etmişimdir: Nehâî ailesi, Ebu Hanife’nin de o ekolde yetiştiği bir ailedir. O, Tâbiîn’den; ilmin, fokur fokur kaynağı bir ailedir. Bütünüyle irfan ocağıdır; hele dört tanesi zirvedir bunların; Esved, onların başında gelir. Vefat ederken, Alkame, yanına geliyor; aynı aileden, kuzeni. Esved, sürekli ızdırap içinde, kendinden geçiyor; yüzde takallüsler, tir tir titriyor: “Ne o?” diyor, “Kardeşim, günahlarından mı endişe ediyorsun?!” Ne günahı?!. Günah, onların rüyalarına bile misafir olmamıştır. Gülüyor, acı acı gülüyor; “Ne günahı?!” diyor, “Kâfir olarak ölmekten korkuyorum!”

Ben burada bir noktalı virgül koyarak sorayım: Allah aşkına!.. Sizin vicdanlarınıza meseleyi havale ediyorum. Kaç insan var bu mevzuda endişe taşıyan; “Kâfir olarak ölmekten korkuyorum!” diyenler parmak kaldırsınlar burada?!. Bırakın ehl-i dünyayı; onların nereye yuvarlandığı belli!.. O arabalar ile nereye gidileceği, o villalar ile nereye gidileceği, o alkışlar ile nereye gidileceği, o millete zulüm yapmakla nereye gidileceği bellidir. Elin-âlemin dışarıda onlara -bir yönüyle- birer pasaport vermeleri, birer vize vermeleri, Cennet’e giriyor gibi göstermeleri; bu, riyakârlığın tâ kendisidir, küfrün tâ kendisidir. Bırakın onları!.. Onların işi bitmiş… Ama Cenâb-ı Hak, sizi çok önemli bir konumda konumlandırmış. Tekrar ediyorum: Konumun hakkı veriliyor mu acaba?!.

Peygamberler yolunda yürünüyor ise şayet, o yolun hakkının verilmesi lazım. Gözünü açıp kapayacaksın: “Allah’ım! Şu anda beni görüyorsun; ne olur Seni görüyor gibi olabileyim, Seni görüyor gibi olma ufkuna beni ulaştır!” Bütün dediğin-ettiğin şey, bu olmalı! “Allah’ım, aşk u iştiyak-ı likâullah!.. Allah’ım, aşk u iştiyâk-ı likâullah!.. Allah’ım, içimde öyle bir alaka ihsan et ki, kardeşlerimin adını unutayım ben!” Çünkü nasıl olsa -bir yönüyle- öbür tarafa gittiğin zaman, kardeşlerin, yanında kümelenecekler. Sen, bu yolun yolcusu olduğuna göre, “adanmışlık” mesleğinde bulunduğuna göre, Cenâb-ı Hak, bir yerde konumlandırmış seni. Özür dilerim, tekrar ediyorum: Konumun hakkını vermek lazım. Konumun hakkı verilmez ise, konum hâinliği olur. Onu yapanın adına melekler, semada “hâin” derler; ona, “Hâin!” derler, hafizanallah.

   Yol, Efendimiz’in ve Ashabının yoludur; yeryüzünde emniyet ve güvenin temsilcisi olan gerçek müminler, hal ve temsilleriyle, binlerce insanın o yolun yolcusu olmalarına vesile teşkil ediyorlar.

Geriye dönelim: En küçük bir musibeti, kendimizden bilmeliyiz; Cenâb-ı Hakk’ın sağanak sağanak başımızdan aşağıya yağdırdığı iyilikleri de O’nun rahmetinin vüs’atine vermeliyiz! Bizi, yerin dibine batırmamasını yine rahmetinin vüs’atine vererek, “Allah Allah! O, bizi bu konuma getirdiği halde hakkını veremedik…” demeliyiz.

Yirmi dört saat yüzün yerde, sürekli hep O’nu düşünüyorsun, hep O’nu. Hatta bir Tahiyyât okuyorsun ki, gerçekten tir tir titriyorsun tepeden tırnağa kadar. Aklının köşesine geliyor ki “Tam O’na göre bir kulluk oldu!” Hafizanallah, burada yine bir küstahlık yaptın, مَا عَبَدْنَاكَ حَقَّ عِبَادَتِكَ يَا مَعْبُودُ “Ey ibadete layık yegâne Ma’bud, Sana hakkıyla ibadet edemedik!..” kafiyesi ile meseleyi kafiyelendirmiyorsan.. مَا حَمِدْنَاكَ حَقَّ حَمْدِكَ يَا مَحْمُودُ “Ey herkes tarafından hamd u sena ile yâd edilen Mabud-u Mutlak, Sana hakkıyla hamd edemedik.” kafiyesi ile kafiyelendirmiyorsan.. مَا شَكَرْنَاكَ حَقَّ شُكْرِكَ يَا مَشْكُورُ “Ey her dilde meşkûr olan Rabbimiz, Sana gereğince şükredemedik!..” kafiyesi ile kafiyelendirmiyorsan… “Sana hakkıyla şükredemedim!” Bir hal… Çünkü konumun gereği bunlar.

Öyle bir dönemde yaşıyoruz ki; bir taraftan konumun bizden istediği şeyler, bir diğer taraftan da ehl-i dünyanın, dünyaya tapanların, dünyaperestlerin, dünyayı put haline getirenlerin, bilerek dünya hayatını ahiret hayatına tercih edenlerin, Cennet’i görmezlikten gelenlerin, köşkleri görmezlikten gelenlerin, Cemâlullah’ı hiç hatırlamayanların, Peygamberimiz ile aynı sofraya (sallallâhu aleyhi ve sellem) oturmayı hiç düşünmeyenlerin halleri…

Bırakın onları!.. Yürüdükleri o Gayyâ’ya doğru gidiyorlar, şeytanın dürtüleri ile hareket ediyorlar; onlar öyle hareket etsinler!.. Fakat siz, İ’lâ-i Kelimetullah’a kendinizi adamış iseniz.. “Dünyanın dört bir yanında Ruh-u Revân-i Muhammedî şehbal açsın!” diyorsanız.. “Nâm-ı celîl-i İlahî, bir bayrak gibi her yerde dalgalansın! Her yerde hoparlörlerde ‘Allah, Allah, Allah’ sesi yükselsin!” istiyorsanız.. kendinizi bu işe adamışsanız.. en azından bu işi beğendiriyorsanız.. en azından tavır ve davranışlarınızdan bu iş damlıyorsa.. size, hal ve temsilinize bakan insanlara, “Bunlarla yol alınır, yol yürünür!” dedirtiyorsanız şayet, Cenâb-ı Hak, sizi öyle bir konuma getirmiştir ki, bu, Peygamberler yolunda en önemli bir mevkidir. Bu, bin tane başbakanlığa değiştirilmez. Bin tane cumhurbaşkanlığına değiştirmem ben! Böyle bir ruh haleti ile, bu türlü kendini adamışlığı, o dünyevî makamlar açısından zirvede bulunma durumuyla değiştirmem!..

Mü’min, yeryüzünde emniyet ve güvenin temsilcisidir; mü’min bunu yeryüzünde sergiliyor ise şayet, Allah’ı sevdiriyor, Peygamberi sevdiriyor, bir yönüyle çoğunu o yolun yolcusu haline getiriyor ise… Kaç tane insan, sizin yanınıza geldi. Hâl, tavır ve davranışıyla, onların ruhuna girmiş, gönüllerine otağını kurmuş arkadaşların o mevzudaki temsilleri vesilesiyle… Haşa, onlara ait olması itibarıyla “yarım yamalak” demeyeceğim ama “tamamiyet”ini de şüphe ile ifade edeceğim o hal ve temsil sayesinde… O kadarı bile onlara öyle müessir olmuş ki!.. Geldiğinde sizin yanınıza, diyor ki: “Ben, Allah Rasûlü’nün peygamber olduğuna inanıyorum. لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ” Kaç tanesine şâhit oldum burada, “Sizin ile yol alınır. Sizin ile tepeler geçilir. Sizin ile kandan-irinden deryalar aşılır!” diyenlerin.

Eğer bu kadarcık hâl ile bile çevrede böyle bir müessiriyet sergileniyor ise, bir de bu işin tamamiyeti sergilenir ve tam temsil edilir ise, Allah’ın izni-inayeti ile… Efendimiz gibi.. O’nun gölgesi, gölgesinin gölgesi, Ebu Bekir’in yolu, Ömer’in yolu, Osman’ın yolu, Ali’nin yolu, Hasan’ın yolu, Hüseyin’in yolu, radıyallâhu anhüm milyon merratin. Az oldu değil mi? Radıyallâhu anhüm katrilyon merratin. Hayır, az oldu! Zerrât-ı kâinat adedince Allah razı olsun onlardan!..

Evet, onların yolu; yol, onların yolu… Biz, kendimize göre bir Müslümanlık belirlemiş gidiyorsak, “İşte bu kadarı da yetiyor!” diyorsak… Oysaki dememiz gerekli olan:  “Allah’ım! İman-ı ekmel!.. -Bakın, “ek-mel” diyorum.- Allah’ım! İslam-ı ekmel!.. En kâmil manada iman.. en kâmil manada İslam.. en kâmil manada ihlas.. en kâmil manada ihsan.. en kâmil manada yakîn.. en kâmil manada sadâkat.. en kâmil manada istikamet.. en kâmil manada tevekkül.. en kâmil manada teslim.. en kâmil manada tefvîz.. en kâmil manada sika.. en kâmil manada nefs-i mutmainne, râdıye, mardıyye, sâfiye, zâkiye.” Göz, hep bunlarda, bu yüce ufuklarda…

   “Irzımızdır çiğnenen, namusumuzdur doğranan / Ey sıkılmaz! Ağlamazsın, bari gülmekten utan!”

İnsan, böyle âlî şeylere, yüksek gâye-i hayale kilitlenir ise, zannediyorum, bunun dışında kalan şeylere evvelen ve bizzat fazla değer atfetmez. Hatta arkadaşlarınızdan birisi demişti: Zât-ı Ulûhiyet, Kur’an-ı Kerim’inde Cennet, Huri, Gılman, köşkler ve ırmaklardan bahsediyor. Acaba insanın aklından geçse ki, “Yahu bunlar ne ki, ne ifade eder ki bunlar benim Rabbimin hoşnutluğu yanında?!. Efendimiz’in ‘Bu da Bendendi!’ falan demesi yanında?!.. Hazreti Ebu Bekir’in ‘Bu da bizdendi!’ demesi yanında ne ifade eder ki bunlar?!.” Acaba Kur’an-ı Kerim’de Cenâb-ı Hakk’ın birer utûfeti olan bu türlü şeyleri hafife alma manasına gelir mi? Bunu sordum İlahiyatçılara, cevab-ı savab alamadım. Aynı zamanda menfi bir cevap da alamadım bu mevzuda. “Hayır, doğru değil bu düşündüğün!” O cevabı da alamadım. “Evet, isabetlidir bu!” O cevabı da alamadım. Zannediyorum, çokları hakikaten o meseleye kilitlenmişler; O’ndan başka bir şey düşünmüyorlar, düşünmüyorlar, düşünmüyorlar.

Şimdi burada Alvar İmamı’nın sözüyle belki bir şey demek icap ediyor, onun dediği şeyi demek gerekiyor: “Allah bizi insan eyleye!” Böyle içinden gele gele derdi sık sık: “Allah bizi insan eyleye!” Demek, konumuna göre diyordu; konumunun hakkını veriyordu. Zira nâm-ı celîl-i İlahî yâd edilince, birden bire rengi değişirdi, yüzünün çizgileri değişirdi, gözünün irisine kadar her şey değişirdi, şakır şakır gözyaşları dökerdi. Bir menkıbesini arz etmişimdir, vakıa: Birisi Medine’den gelmiş, Hac’dan dönmüş. “Efe” diyorlar. Efe; o dönemde, o büyük insanlara “Efe” deniyor. “Medine öyle güzel bir yer ki, hakikaten insan bayılır oraya. Fakat bir kısım bakımsız uyuz köpekler vardı.” diyor. O hemen “Sus!” diyor, “Ben, Medine’nin uyuzlu köpeğine de kurban olayım!” Anlıyor musunuz Rasûlullah’a bağlılığı?!. İşte o, bu seviyede bir “Allah bizi insan eyleye!” diyor. “Allah bizi Müslüman eyleye!” diyor; o ölçüde, o seviyede.

İnsan, o kadar âlî şeylere dilbeste olursa, Cenâb-ı Hak, onu yüzüstü bırakmaz.

“Aç ellerini, içini O’na dök her zaman,

Kes ağyâra dil dökmeyi, O’ndan dile emân,

Eremez emâna gaflet ile gülen, oynayan,

“Ve’l-yebkû kesîren”le bunu istiyor Kur’an.”

(Son mısrada فَلْيَضْحَكُوا قَلِيلاً وَلْيَبْكُوا كَثِيرًا جَزَاءً بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ “Yaptıklarının cezası olarak, bundan böyle az gülsünler, çok ağlasınlar.” (Tevbe, 9/82) ayetine işaret ediliyor.) Allah Rasûlü şöyle buyuruyor: لَا تُكْثِرُوا الضَّحِكَ، فَإِنَّ كَثْرَةَ الضَّحِكِ تُمِيتُ الْقَلْبَ “Çok gülüp eğlenmeyin; şüphesiz çok gülmek kalbi öldürür!” Akif’imiz de, felaketli günlerin yaşandığı bir dönemde -ki, şimdiki günler ona bin defa rahmet okutturur; Akif’in yaşadığı felaketli günler ki, şimdiki zaman, ona bin defa rahmet okutturur- şunu söylüyor:

“Irzımızdır çiğnenen, namusumuzdur doğranan,

Ey sıkılmaz! Ağlamazsın, bari gülmekten utan!”

Öyle ağırıma gidiyor ki!.. Dudakların geriye gitmesi, öyle ağırıma gidiyor!.. Dinin ayaklar altında çiğnenmesi.. kafirce tavır ve davranışlarla, Müslümanlık adına bir şey yapılıyor gibi tavır sergilenmesi.. dinin tahrif edilmesi, dinin farklı gösterilmesi.. Cennet’in çok ucuza peylenmesi.. Cennet adına insanların kandırılması… Öyle ağırıma gidiyor ki benim!.. Hafizanallah, İslam dünyası, böylesine bir şenâat, böylesine bir denâet, böylesine bir aşağılık, böylesine bir kompleks yaşamamıştır.

   Allah, adanmış ruhları, şefkat tokatları mesabesindeki bela ve musibetlerle arındırıyor; onları Allah Rasûlü ve O’nun Hâle’si ile aynı sofrayı paylaşabilecek hâle getiriyor.

Siz, bir farklılık sergilediniz, bir yere kadar, Allah’ın izni-inayeti ile. Ama nasıl kötülük adına atılan bir adım, ikinci bir adım için bir çağrı, bir davetiyedir; iyilik adına atılan bir adım, iki adım, üç adım, dört adım, beş adım, on adım da bir çağrıdır. Atılan on adım, diğer on adımın atılması için de bir çağrıdır, bir davetiyedir. Allah, sizi önemli bir konum ile konumlandırdı. Şimdi maruz kaldığınız şeyler, peygamberler yolunun gereği. Hiç eziyet çekmeyen büyük insan, yoktur; hiç… Hazreti Ebu Bekir’in çektiği, Ömer’in çektiği, Osman’ın çektiği, Ali’nin çektiği dağların başına dökülseydi, Alvar İmamı ifadesiyle, dağlar tuz-buz olurdu. O yolun gereği, bu…

Bir: “Elhamdülillah!” demelisiniz. Yine Hazreti Pîr’in ifadesiyle -başka biri demiş midir, bunu bilmiyorum- اَلْحَمْدُ لِلَّهِ عَلَى كُلِّ حَالٍ، سِوَى الْكُفْرِ وَالضَّلاَلِ “Küfür ve dalalet ahvâlinin dışında, her şeye hamdolsun!” Kıtmîr, bu belli ölçüdeki mazhariyetler karşısında başa gelen şeylere mukabil, أَلْفُ أَلْفِ اَلْحَمْدُ لِلَّهِ عَلَى كُلِّ حَالٍ، سِوَى الْكُفْرِ وَالضَّلاَلِ “Bir milyon defa Allah’a hamd u senâ olsun, küfür ve dalaletin dışında her şeyden ötürü.” diyorum.

Cenâb-ı Hak, böyle bir konumlandırmanın gereği, bu peygamberler yolunda, başınızdan aşağı belayı sağanak sağanak yağdıracaktır. Sizi arındıracaktır bunlar ile, Cennet’e ehil hale getirecektir. Belâlar -bir yönüyle- insandaki olumsuzlukları eriten, olumlu şeyler oluşturan, insanı öbür dünyadaki hâl ve keyfiyete göre hazırlayan vesilelerdir. Tâbir-i diğerle, burada yaptığınız güzel şeyler ve katlandığınız -böyle- ağır şeyler, sizin öbür âleme göre yapılanmanız adına -esasen- yapı taşları mahiyetindedir. Buradaki gibi -böyle- fiziksel bir varlık değil, yok atomlar, yok elektronlar, yok nötronlar, yok moleküller değil. Burada yaptığınız şeylere göre şekilleneceksiniz; çünkü ebedî bir varlığa ereceksiniz. Buyurmuyor mu: “Abdest aldığınız uzuvlar, pırıl pırıl nur saçacak.” Seyyidinâ Hazreti Musa’nın eli gibi, koynundan çıkardığı zaman… Alınlarınız secde izinden dolayı âdetâ güneş gibi pırıl pırıl parlayacak. Ve siz, kamer-i münîri temâşa ediyor gibi -bu, bir yönüyle, herkesin rahat temâşâsını ifade etme adına müteşâbih bir ifade- ayın on dördünü temâşâ ediyor gibi müzâhamesiz temâşâ edeceksiniz Bütün Güzelliklerin Kaynağı’nı.

Cenâb-ı Hak, sizi bir yerde konumlandırmış; bence çok önemli bir eltâf-ı Sübhâniye bu.. Size -bir yönüyle- bir iyilikte bulunmuş. Bir taraftan o konumun hakkını vermek lazım. İhtimal, onun hakkını tam veremediğimizden dolayı, “Hakkını verin!” diye hafif kulak çekti. Hazreti Pîr’in Lem’alar’da, Şefkat Tokatları’nda ifade ettiği gibi. -Orada önce kendisinin üç tane şefkat tokadını ifade ediyor.- Şefkat Tokatları’nda ifade ettiği gibi şefkat tokadı, hafif, böyle enseden… Evet, öğretmenim bana öyle yapmıştı. Çok basit bir şey, mesela “Şuraya tohum saçalım!” demişim. “Yahu bundan şu mana da çıkar: Tohum saçalım falan demek, birilerini gömelim demek mi, bu manaya gelir mi?” falan. Zannediyorum, böyle bir şeydi. Hayatta mı, değil mi bilmem; İstanbullu bir hanımefendi idi. O dönemin yetiştirdiklerinden ama tam hanımefendi idi. Hiç unutmam,  “Sen de mi?!” dedi bana. Hiç unutmam bunu; bu, yetmiş küsur senelik bir hadise, unutmuyorum. “Sen de mi?!” dedi.

Ee canım, sizi bu konumda konumlandıran Allah, bu mevzuda küçük bir hatamızdan tecziye buyurmuş olabilir. Ne hatası bu? El-ayak, göz-kulak, dil-dudak hatası veya taakkul hatası veya tasavvur hatası ya da tahayyül hatası. Hata ne olursa olsun; bakış hatası, adım atma hatası, el uzatma hatası, dil-dudak kullanma hatası… Her ne ise bunlar, bilmeyerek yaptık. Hafif, “Sen de mi?!” diye, evvelâ dolayısıyla bizi istiğfar, tevbe, inâbe ve evbe kurnalarına koşmaya teşvik ediyor, “Gidin arının!” diyor. Kendisi de bizi arındırıyor, kudsî teveccühleri ile, tecellileri ile yıkıyor; Huzur-i Kibriyâsına ehil hale getiriyor; Peygamberler ile, Peygamberlerin arkasındaki o “Hâle” ile aynı sofrayı paylaşabilecek hâle getiriyor.

   “Efendimsin, cihânda itibarım varsa Sendendir.”

Bir diğer taraftan da bu yolda yürüyenlerin başına gelen şeyler, hep aynı şeyler olmuştur. Onların başına geldiğine göre, sizin de başınıza gelecek, sakın yadırgamayın bunu!.. كَلاَمُ سَيِّدِ الْبَشَرِ، سَيِّدُ كَلاَمِ الْبَشَرِ “İnsanlığın Efendisi’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) sözü, sözlerin efendisidir.” O buyuruyor ki: أَشَدُّ النَّاسِ بَلاَءً اَلْأَنْبِيَاءُ، ثُمَّ الْأَمْثَلُ فَالْأَمْثَلُ “Belanın en zorlusu, en çetini, üstesinden gelinmezi, Enbiyânın başına, sonra da derecesine göre diğerlerinin başına…” Hâle’nin başına, Hâle’ye müteveccih olanların başına, müteveccih olanlara müteveccih olanların başına, müteveccih olanlara müteveccih olanların başına…

Hâle, Efendimiz’in ashabı (sallallâhu aleyhi ve sellem). Tâbiîn, onlara müteveccih olanlar. Tebe-i Tâbiîn, Tâbiîn’e müteveccih olanlar. Daha sonra gelenler, onlara müteveccih olanlar… Allah, o teveccüh ile bizleri serfirâz kılsın ve o yolda, düşüp yolda kalmaktan muhafaza buyursun!.. Vesselam.

“Efendimsin, cihânda itibarım varsa Sendendir.

-Ey Rasûl-i Zîşân; Efendim-

Meyân-ı âşıkânda iştiharım varsa Sendendir.”

Şeyh Galip, bunu Hazreti Mevlânâ için söylemiş. Fakat Kıtmîr, bunu söyleseydi -ki öyle söz söyleyemez katiyen- ben, onu Gerçek Sahibine gönderirdim: Efendimsin! Cihanda bir itibarım varsa, Sendendir. Bir insan olarak, insanî değerlere yarım yamalak bir saygı duygum varsa, Senden öğrendim. Senden öğrendim, Senden, Senden, Senden…

مَنْ بَنْدَه شُدَمْ بَنْدَه شُدَمْ بَنْدَه شُدَمْ

مَنْ بَنْدَه بَخِدْمَتِ تُوسَرْ اَفْكَنْدَه شُدَمْ

هَرْ بَنْدَه كِه اٰزَادْ شَوَدْ شَادْ شَـوَدْ

مَنْ شَـادْ اَزْ اٰنَمْ كِه تُرَا بَنْدَه شُـدَمْ

“Kul oldum, kul oldum, kul oldum;

Ben Sana hizmette iki büklüm, Senin yolunun bendelerinden biri oldum.

Bendeler, hürriyete kavuştuklarında sevinir, sürura ererler;

Ben, Sana kul/köle olduğumdan dolayı sürûr ve sevinç içindeyim!..”

Bamteli: HUZUR VESİLELERİ VE SOHBET-İ CÂNÂN

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   İnsan, akl-ı selim, kalb-i selim, ruh-u selim, hiss-i selim birleşik noktasında Rahmeti Sonsuz’un himayesine sığınacağı ve O’na yürekten teslim olacağı âna kadar gerçek huzuru bulamaz.

Akl-ı selîm, kalb-i selîm, ruh-i selîm… Bir dördüncüsünü daha ekliyorum son zamanlarda: Hiss-i selîm. İnsanları huzura bâis üç unsur, bununla dört unsur olur.

Akl-ı selîm: Değişik şeyler ile kirletilmemiş, başka şeyler bulaştırılmamış, muhakeme merkezi diyebileceğimiz, kalbin/latîfe-i Rabbâniyenin yoldaşı, işleyen bir sistem… Malumatını sürekli kalbe akıtan; dönen değirmen taşlarının ambara un akıttığı gibi, tefekkür, tedebbür, tezekkür, teemmül çarklarını çevirerek sürekli kalbî dünyamıza bir şeyler aktaran ve ondan (kalbden) mesajlar alan… Böyle bir şey, selîm akıl; kirlenmemiş, dünyevî levsiyât ile kirlenmemiş, siyasî mülahazalar ile kirlenmemiş, beşerî arzular ile, garîzeler ile kirlenmemiş, -içinizde öylesi yoktur- hayvanî hisler ile kirlenmemiş… “Garîze-i beşeriye” diyoruz, günümüzde “bohemlik” tabiri daha çok o duyguyu ifade için kullanılıyor.

Akıl selîm olunca, kalb de selâmete selâm durur: “Gelen mesajlar, bu olduğuna göre ve bu şifrelerin çözülmesi beni bu noktaya yönlendirdiğine göre, bana düşen şey de şudur: Yüzüm hep o “Şemsü’ş-şümûs’a (celle celâluhu) müteveccih olmalı, kalbimin atışında sürekli O duyulmalı veya nabızlarımda O duyulmalı, kalbimin ritimlerinde O duyulmalı!..”

Çok iyi bildiğiniz bir söz: “Keşke sevdiğimi sevse kamu halk-ı cihan / Sözümüz cümle hemân, kıssa-ı Cânân olsa!” Ben biraz onu değiştireceğim: “Keşke sevdiğimi sevse kamu halk-ı cihân / Sohbetimiz hemen her zaman, olsa sohbet-i Cânân!” Hep Cânân’dan bahsedilse!.. “Can” isteyenlerin, cana takılanların, “Cânân”dan bahsetmeleri yalandır! Cânân ile hemdem olanlar, canlarını da -bir yönüyle- Cânân’ın bir aynası haline getirmişlerdir; cân, Cânân’a ayna olmuştur; hep O’na ait şeyleri müşahede eder gibi olur.

Rûh-i selîm: Bu cismâniyetten çıkma, hayvaniyeti bırakma, kalb hayatına yükseldikten sonra “nefha-i İlahî” olan ruh ufkuna yükselme… Onu ifade ediyor; onun da selîm olması lazım. Ruh, çağın levsiyâtı ile kirlenmiş ise şayet, vâridât ne kadar zengince olursa olsun, o kirlerden sıyrılamaz. “Takva önlüğü” ile korunmalıdır; esasen üstünü kirletmemek için, sürekli o önlüğü dimağının önünde taşımalıdır. Takva önlüğü ile… Akıp gelen dünyevî kirler, beşerî kirler, nefsânî kirler, hevâî kirler dökülecek ise, ona dökülmeli, zihnimizi kirletmemeli, kalbimizi kirletmemeli!..

Ve bütün bunları doğru duyma, doğru hissetme, “hiss-i selim” ister. O hissin varacağı husus da “ihsas”lardır; artık akıl ile, mantık ile değerlendirilmesi çok zor olan, bir yönüyle kalbin dilinin çözüldüğü, insanın farkına varamayacağı şekilde bir ney sesiyle daima O’na ait nağmeler dinlediği bir âlem, “ihsas âlemi” ve onun insan tabiatına mal olup tabiatın bir derinliği haline gelmesi… İsterseniz ona, sizi hep O’na yönlendiren “dürtüler merkezi” diyebilirsiniz; “dürtü” kelimesi, hafif düştü; “sevkler, emirler, itmeler merkezi” diyebilirsiniz.

“İhtisas” hissin ötesinde… Dil kuralları açısından, yani Sarf/İştikak açısından baktığınız zaman, bir şeyi hissetme, duyma, mahiyet-i nefsü’l-emriyesiyle onu doğru okuma, doğru anlama demektir. O meselenin tabiata mal olması, tabiatın bir derinliği haline gelmesi, o meselenin daha derincesi de ihtisastır. İnsanda o “ihtisas ruhu” hâsıl olunca, insan, yemeye, içmeye ve başka beşerî arzulara ihtiyaç duyduğu gibi, yapması gerekli olan şeylere ihtiyaç duyar; onların arkasındaki ilahî emirleri mülahazaya almadan, sevk-i tabiî ile hep onlara doğru itilir, o ihtisas ufku itibarıyla… Anlaşılmayan yanı var mı?!. O ufuk ile baktığı zaman meselelere, yemeye, içmeye ve sâir -geniş dairede- beşerî arzulara ihtiyaç duyduğu, onların üzerine yürüdüğü gibi, Allah’ın “Namaz kılın, oruç tutun; karşımda el-pençe divan durun, kemerbeste-i ubudiyet ile kulluğunuzu edâ edin, karşımda asâ gibi iki büklüm olun, ‘Yetmedi!’ deyin, secdeye kapanın!” manasına bu mevzudaki emirlerini -evvelen ve bizzat- nazar-ı itibara almadan, “O, Allah; ben de O’nun âzâd kabul etmez kuluyum!” deyip kullukta bulunur. İçten gelen istekler ile, arzular ile… “Dürtü” sözü de onu bir manada ifade ediyor; fakat “itme”ler ile, “sevk etme”ler ile o vazifeyi yapma, işi o ölçüde tabiatın bir boyutu haline getirme mevzuu ihtisas oluyor, hissin ötesinde.

   “Sana, Cânân, gönül hayran nedendir / Cemâlin gün gibi rahşan, nedendir?!.”

İnsan, his dünyasında selâmete ererse, kirliliklerden uzak kalırsa, ihtisasa doğru ciddî kapılar aralamış olur ve “Allah’a dostluk” yolu (velâyete giden yol) da ondan geçer. اللهُ وَلِيُّ الَّذِينَ آمَنُوا يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ “Allah, iman edenlerin velîsi (işlerini Kendisine havale etmeleri ve her bakımdan güvenmeleri gereken dostu, yardımcısı ve koruyucusudur); onları daima her türlü (zihnî, manevî, içtimaî, iktisadî ve siyasî) karanlıklardan nura çıkarır (ve nurlarını arttırır).” (Bakara, 2/257) Allah, onların dostudur; onları karanlıklardan, değişik nefsânî, cismânî, hayvanî, tabiî karanlıklardan çıkarır ve Kendi ziyâ-ı nuru ile nurlandırır. İnsanın gideceği bir yolda, bin tane projektör yolu o kadar aydınlatamaz. اللهُ نُورُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ Allah, Nûru’s-semâvâti ve’l-ard’dır; göklerin ve yerin Münevviridir, Nurlandıranıdır.

Evet, insan, otururken, kalkarken, konuşurken, dudakları kıpırdarken, hatta kulaklarına bir şeyin gelmesi söz konusu olduğunda hep O’nu arzulamalıdır. “Keşke o (O’nunla irtibatlı) nağmeler gelse!” mülahazası ile yaşamalıdır: Keşke o nağmeler gelse!.. Biri gelse, bana dese ki: “Cânan dileyen, dağda-i câna düşer mi? / Can isteyen, endişe-i Cânân’a düşer mi?!.” O’nu dinlesem ve hemen eğilsem o istikamette; Cânân’a doğru eğilsem!.. Canına takılı gidenler, Cânân yolundan sapmaya maruzdurlar, hafizanallah. O canı; Cânân’ın emrine, Cânân’ın güdümüne vermek lazım. “Girdik reh-i sevdâya, cünûnuz / Bize namus lazım değil / Ey dil ki, bu iş şâna düşer mi?!.” Sen meseleye öyle bak!.. Fakat o yola girenler, oturur-kalkar hep “Cânân!” der dururlar, “Cânân, Cânân!..”

“Kaşındır ‘Kâb-ı kavseyni ev ednâ’ / Yüzündür Sûre-i Rahman, nedendir?!” Alvar İmamı diyor: “Sana, Cânân, gönül hayran nedendir / Cemâlin gün gibi rahşan, nedendir / Kaşındır ‘Kâbe kavseyni ev ednâ’ / Yüzündür sûre-i Rahman, nedendir?!.” Sa-na Câ-nân, gö-nül hay-ran, ne-den-dir?!. Cemâlin gün gibi rahşân (pırıl pırıl) nedendir?!. Kaşındır “Kâb-ı kavseyni ev ednâ.” Yüzündür Sûre-i Rahman, nedendir?!. İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) için söylenmiş sözler, “Mir’ât-ı Mücellâ” için. “Bir âyinedir bu âlem, her şey Hak ile kâim / Mir’ât-ı Muhammed’den, Allah görünür, dâim.” demişler, sallallâhu aleyhi ve sellem.

İnsan, aklını, kalbini, ruhunu, hissini, ihtisaslarını hep bu istikamette, ciddî bir metafizik gerilim içinde tutar ise, zannediyorum, öyle bir dünyanın içine, onlar ile çevrili, surlar ile muhât bir dünyanın içine girmiş olur ki!.. İstanbul’un surları ne oluyor? Roma’nın surları ne oluyor?!. Öyle çevrili surların içine girmiş olur ki, şeytanî duygular, beşerî kirli mülahazalar akıp içeriye giremez, Allah’ın izniyle. Çünkü o kapıları bu duygular kapamıştır; arkasına da sürgü vurmuşlardır ve kalbleri şöyle bağırıyordur: “Beyhude yorulma! Kapılar sürmelidir!..” Bey-hu-de yo-rul-ma, ka-pı-lar sür-me-li-dir!..

   Kötülükler karşısında sabredip mukabele yerine af yolunu seçmeli; zihin kütüphanesini tertemiz fikirlerle donatmalı ve kalb hazinesini selim duygularla nurlandırmalı!..

Günümüzde zihinleri kirleten, akılları kirleten, hisleri kirleten, duyguları kirleten o kadar çok hâdise var ki!.. Hiç farkına varmadan, şu size dırıltı eden insan da o türlü akıntılara kapılarak, bazen birilerinin deyip-ettiği şeyleri tekrar etmek suretiyle, hiçbir faydası/getirisi olmayan vadilerde beyhude dolaşıp duruyor. Gül bahçesinde reftâre gezmek var iken, ayaklarına diken bata bata hâristanda dolaşıp duruyor!.. Hadiseler öyle şiddetli akıyor, öyle çirkince üzerimize geliyor ki, nefis diyor: “Sen buna mukabele etmeyecek misin?!” Gıybet etmişler, yalan söylemişler, bağışlayın “Kelb!” demişler: “Tahir efendi bana ‘Kelb!’ demiş / İltifatı bu sözde zâhir durur / Zira mezhebim Mâliki benim / Mâliki mezhebine göre kelb, Tâhir’dir.” Cinas… Meseleyi iç mülahaza ile, böyle savmak suretiyle bence ona hiç girmemek lazım. وَلَئِنْ صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِلصَّابِرِينَ “Fakat sabreder de mukabele yerine af yolunu seçerseniz, böyle davranmak, sabredenler için hiç kuşkusuz daha hayırlıdır.” (Nahl, 16/126)

Üzerinize gelen bilmem kaç kanatlı, kaç buutlu belâ ve musibet karşısında, o yüksek karakterinizin gereği ne ise onu sergilemeli ve başkalarının karakterlerine göre hareket etmemelisiniz!.. قُلْ كُلٌّ يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ فَرَبُّكُمْ أَعْلَمُ بِمَنْ هُوَ أَهْدَى سَبِيلًا “De ki: Her insan kendi seciye ve karakterine göre davranır. Kimin daha isabetli olduğunu ise asıl Rabbiniz bilir.” (İsrâ, 17/84)  Herkes karakterinin gereğini sergiler ve kim ne sergiliyor ise, sergiye ne koyuyor ise, Allah, onu bilenlerin en iyi bilenidir!” Şimdi Allah biliyor ise, bence, o sergide öyle şeyler sergilemeli ki, nezd-i Ulûhiyette kabule karîn olsun; rızanın kapısının tokmağına dokunsun; çehresine bakıldığında o mülahazanın, onda Rü’yet-i Cemâlullah’a aşk u iştiyak okunsun, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’a aşk u iştiyak okunsun!..

El-âlem şöyle demiş, böyle demiş… “Müsvedde!” demiş, bilmem ne demiş; falan demiş, filan demiş… “Sen de müsveddesin!” demek suretiyle hemen mukabelede bulunmamalı!.. O, karakterinin gereğini yapmış; Allah onu, o seviyede tutuyor, belki acınacak durumda. Ne diye kendi seviyene kıyıyorsun!.. Senin kalbin Allah ile irtibatlı, hislerin dupduru, mantığın hep O’nun için çalışıyor ve kalbinin ritimlerinde hep O duyuluyor. Nabızların ciddî dinlense, adeta “Hû, Hû” sesi duyuluyor.

Alvar İmamı gibi… O, böyle “Lâ ilâhe illallah!” derken, bizim gibi demiyordu; hani, bazılarınız diyorsunuzdur belki. Nefiyden sonra “illa” ile gelen istisna; esas, mazmunu ifade eden odur; لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ ifadesinde de “Allah” ikrarıyla mana tam oluyor. Kalb, bu ikrarla ritme giriyor; onun kalbine kulağınızı verdiğiniz zaman anlıyorsunuz ki farklı atıyor kalb. Yüz elli mi atıyor, iki yüz mü atıyor?!. Hazret bir gün hastalanmış, doktor onun nabzını dinlemek istiyor: “Efendi hazretleri! Şu kalbinizin hızını, vitesini biraz düşürseniz de ben gerçekten ne atıyor, onu alabilsem!” diyor. Kalb, bu şekilde, böyle atıyor ise, zannediyorum, o zaten gelen şeyleri -“İrdeme” tabirini kullanıyor musunuz?- irdiyordur. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun, ellerini böyle yaparak, dünyaya “Git, bana kendini kabul ettiremezsin!” dediği gibi, “Git! Bana kendini kabul ettiremezsin!” diyordur. Evet, onu itmek lazım…

Şimdi el-âlem, karakterinin gereği olarak, levsiyâttan bir kısım şeyleri size doğru fırlatıyor. Bir kısım lehviyât merkezleri var; tasrih etmeyeceğim, başkaları rencide olur. Bütün bunlar, deyip ettikleri şeyleri dünyanın dört bir yanına yayıyorlar. Farklı şekilde, allıyorlar, pulluyorlar, metalarına rağbet uyarmak için ellerinden gelen her türlü propagandayı yapıyorlar. Çok kimse, bunun ile zehirleniyor. Fakat gönlünü Allah’a vermiş, kaptırmış, o işin Mecnun’u olmuş, Ferhat’ı olmuş, Vâmık’ı olmuş bir insanın gözü Mahbûb’undan başkasına kaymamalı!.. O’nun dediklerinin, ettiklerinin dışındaki şeylere kulak kapalı kalmalı!.. Kalb, onları duymamalı!.. Ve insan, onları hiçbir zaman mülahazaya almamalı!..

   İm’ân-ı nazar ve konsantrasyon marifet ve muhabbetin anahtarıdır; kalb ve zihin dağınıklığı, en önemli gâye-i hayâl olan Allah rızasına dikkat kesilmeye bile manidir ve insanı, tevcîh-i nazar etmesi gereken böyle bir hedeften dahi uzaklaştırır.

Güzel mülahazalarda konsantrasyon sayesinde, O’ndan gelen tecellîler, sizi sürekli bir tecellî sağanı altında bırakır. Fakat siz, ne kadar uzak duruyor iseniz, hafizanallah, O’ndan uzaklaşmış olursunuz. O, yakındır. Gelin, Allah aşkına, o yakınlığı kendi uzaklığınıza kurban etmeyin!.. “Kulum, bana bir ayak gelir ise, Ben, bir adım gelirim!” diyor. Bu, mukabeledir; Allah, “adım atmak”tan, “gelmek”ten münezzehtir. Allah, o türlü yaklaşmalardan münezzehtir; O, her zaman bize yakındır, en yakındır: وَلَقَدْ خَلَقْنَا الإِنْسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ “Gerçek şu ki, insanı Biz yarattık ve nefsinin ona sürekli olarak neler fısıldadığını, neler telkin ettiğini biliriz. Biz, ona şah damarından daha yakınız.” (Kâf, 50/16) “Ben, size, sizin şah damarınızdan daha yakınım!” Uzaklık kime ait? Cismanî, nefsânî, hevâî arzularına takılmış insanlara… “Cüdâ düştüm güzellerden / Derem: ‘Vâ hasretâ!’ şimdi.” Değişik vadilerde dolaşıyor; Güzel’den cüdâ (ayrı) düşmüş. Senin O’na karşı yapacağın şeyler, kendi uzaklığını aşmak ve O’nun yakınlığına ulaşmak… O, yakın. Fakat senin uzaklığın, senin elin ile, sun’î, senin yaptığın bir şeydir; onu aşmadıktan sonra ulaşamazsın! Ama bir şeylere takılıyorsan, elin-âlemin dediğine takılıyorsan, meclisini ve arkadaşların ile muhaverelerini elin-âlemin meclisleri kirlettiği gibi, sen de onlarla kirletiyorsan, uzaklığını aşamazsın, O’na yaklaşamazsın, hemdem olamazsın, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm ile postnişin bulunamazsın!..

Bütün bu mazhariyetlerin arkasında, konsantrasyona ihtiyaç var. Siz, bir şeye -eskilerin ifadesiyle- im’ân-ı nazar etmiş iseniz, gözünüzü ona dikmiş iseniz, işte o zaman görüleceği görmüş olursunuz. Yoksa gözlerinizi açıp bakarsınız ama “bakma” başkadır, “görme” başkadır. Bakarsınız ama böyle uyukluyor gibi bakarsınız, “Karşıda ne var, ne oldu demin?!” dersiniz. Huzur-i Risâlet-penâhî’ye geliyor, oturuyorlar, o dönemin siyasîleri. Dışarıya çıktıkları zaman “O adam ne demişti ki?!” diyorlar. Kur’an-ı Kerim ifade buyuruyor: وَمِنْهُمْ مَنْ يَسْتَمِعُ إِلَيْكَ حَتَّى إِذَا خَرَجُوا مِنْ عِنْدِكَ قَالُوا لِلَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ مَاذَا قَالَ آنِفًا أُولَئِكَ الَّذِينَ طَبَعَ اللهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ وَاتَّبَعُوا أَهْوَاءَهُمْ “Onlardan öyle kimseler vardır ki seni dinlerler. Nihayet yanından çıktıkları zaman kendilerine ilim verilmiş olanlara ‘O, demin ne söylediydi ha?’ derler. Onlar öyle kişilerdir ki Allah kalblerinin üzerine mühür basmıştır. Onlar hevâ ve heveslerine uymuşlardır.” (Muhammed, 47/16)

“O adam ne demişti ki?!” diyor/diyorlar. تَبَارَكَ الَّذِي جَعَلَ فِي السَّمَاءِ بُرُوجًا وَجَعَلَ فِيهَا سِرَاجًا وَقَمَرًا مُنِيرًا “Gökte burçlar yaratan, onların içinde bir kandil (güneş) ve nurlu bir ay yerleştiren Allah, yüceler yücesidir, hayır ve ihsanı sınırsızdır.” (Furkân, 25/61) demişti. İnsanda ürperti hasıl edecek şey!.. إِنَّ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَاْلأَرْضِ وَاخْتِلاَفِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ لَآيَاتٍ لأُولِي الأَلْبَابِ * الَّذِينَ يَذْكُرُونَ اللهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلَى جُنُوبِهِمْ وَيَتَفَكَّرُونَ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَاْلأَرْضِ رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هَذَا بَاطِلاً سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ “Muhakkak göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip sürelerinin uzayıp kısalmasında düşünen insanlar için elbette birçok dersler vardır. Onlar ki Allah’ı gâh ayakta divan durarak, gâh oturarak, gâh yanları üzere zikreder, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında düşünürler ve derler ki: Ey Yüce Rabbimiz! Sen bunları gayesiz, boşuna yaratmadın. Seni bu gibi noksanlardan tenzih ederiz. Sen bizi o ateş azabından koru!” (Âl-i Imrân, 3/190-191) demişti. İnsanlığın İftihar Tablosu, gece semanın o gülen yüzüne bakıp bunu okuyor ve ağlıyor; “Yazıklar olsun bu ayeti okuyup ağlamayanlara!” diyor. Onlar, bunu duyuyor, dışarı çıkıyorlar; “Adam ne dedi ki?!” diyorlar. Kendileri cüdâm; İnsanlığın İftihar Tablosu’na da diyorlar “sıradan adam!”

Evet, bakma başkadır, görme başkadır. Bir sesin gelip kulağa çarpması başkadır, fakat onu bir şifre-küşâ (şifre çözen/açan) sistem gibi çözme başkadır: Bana ne diyor acaba? Ne anlatıyor bu? O meselenin kalbe nüfuzu, kalbi kendine göre ayarlaması, kalibrasyondan geçirmesi; bunlar başka şeylerdir. Dolayısıyla, insan bu donanımda yaratılmış ise, böyle fâniyât u zâilâta meyletmek suretiyle, değersiz şeylerde o yüksek donanımını kullanmak suretiyle israfa gitmemeli.

   Maddî-manevî her türlü nimetin yaratılış gayesine ters kullanılması ve boşu boşuna harcanması savurganlıktır; giyim-kuşamda, içinde oturulan binada ve evin tefrişinde olduğu gibi, beyan, zaman ve sağlık misillü nimetlerin kadrinin bilinmeyişinde de israf söz konusudur.

Baştan dedik ya, “israf”. Düşünce israfı, bakma israfı, zaman israfı, benim dırdırlarım karşısında sizin zamanınızın israfı gibi, israfı.. israfı.. israfı… İsrafı sadece malda anlamamak lazım; yiyip-içip yan gelip kulağı üzerine yatmada anlamamak lazım. Bunların hepsinde israf… يَا بَنِي آدَمَ خُذُوا زِينَتَكُمْ عِنْدَ كُلِّ مَسْجِدٍ وَكُلُوا وَاشْرَبُوا وَلاَ تُسْرِفُوا إِنَّهُ لاَ يُحِبُّ الْمُسْرِفِينَ “Ey Âdem’in çocukları! Her namaz vaktinde mescide giderken, süsünüz olan elbisenizi giyinin. Yiyin, için fakat israf etmeyin; çünkü Allah israf edenleri asla sevmez.” (A’râf, 7/31) İsraf edenleri Allah sevmez. Neyde olursa olsun, israf edenleri, gereksiz şeylere takılıp gidenleri, olmayacak şeylere yelken açanları, nefsânî ve şeytânî arzulara takılıp gidenleri, Allah (celle celâluhu) affetmez; çünkü israf ediyorlar, çok önemli bir şeyi israf ediyorlar.

İnsan, bir akıntıya kapılmış ise, niyetinde deryaya gitme olmalı!.. Pusulası olmayan, hedefi belli olmayan bir gemiyi varması gerekli olan yere götürmeye hiçbir rüzgârın gücü yetmez! Rota, belli olması lazım; onu belirlemede pusula olması lazım veya daha modern sistemler olması lazım, tâ insan hep gideceği yere kilitli olsun. Yoksa yüzüyoruz denizin yüzünde; karşımıza bir tsunami mi çıkar, başka bir dalga mı çıkar, başka bir Allah’ın belası mı çıkar; bu defa yolsuzluğun riskine öyle bir maruz kalırız ki, bütün gücümüzü-kuvvetimizi -daha sonra- kullansak, o korkunç tahribatı tamir etmeye yetmez.

Gelin, Allah rızası, için -siz öylesiniz inşallah, ben kendi zaviyemden konuşuyorum- zamanımızı/vaktimizi başkalarının -eğer nezaketim müsaade etseydi “dırdıriyât” diyecektim- dırdıriyâtıyla israf etmeyelim. “Dırdır” kelimesi Türkçemizde; o “yât” kelimesi Arapçadaki Cem’-i müennes sigası oluyor. Cem’-i müennes sigasıyla söyledim, çünkü dırdır, dırdır doğurur; o espriye binaen herhalde, dilimden öyle çıktı. O türlü şeylere kulak vermeden, esas kulak kesilecek şeylere kulak vermek lazım; göz ile, konsantre olunacak şeylere konsantre olmak lazım; yapılması gerekli olan şeyleri yapmak ve dağınıklığa düşmemek lazım.

Hazreti Pîr-i Mugân, Şem’i tâbân, Ziyâ-ı himmet diyor ki: “İki elimiz var, dört elimiz dahi olsa, yapmamız gerekli olan şeyleri yapmaya yetmez!” Sekiz elimiz de olsa, on altı elimiz de olsa, otuz iki elimiz de olsa, yapılması gerekli olan şeylere yetmez. Öyle ise, zihnimizdeki o milyonlarca nöronun hepsini aynı noktaya teksif etmek suretiyle onlara emirler vermeliyiz; kumandalar, sinyaller göndermeliyiz: “Bakın şu noktaya müteveccih olun!” demeliyiz.

Nedir müteveccih olmanız gerekli olan şey: Dört bir yandan türlü türlü gâileler ile kuşatılmış gibi bir haliniz var. Ama Cenâb-ı Hak türlü türlü fereçler ve mahreçler de ihsan ediyor. Siz bir yere kapatıldığınızı hissediyorsunuz, kapıyı kapatıyorlar; Allah (celle celâluhu), çıkacak bir pencere açıyor. Onlar, bir yönüyle kendi dünyamızda oturup-kalmanıza mani oluyorlar; dünya, kapılarını ardına kadar açıyor: “Siz gidin o Hızır soluklarınızı dünyanın değişik yerlerinde soluklanın! İnsanlığın o türlü soluklara ihtiyacı var!” Şimdi Allah, bir kapıya bedel, bin tane kapı açmış mı açmamış mı? “Bir kapı bend ederse, bin kapı eyler küşâd / Hazreti Allah -efendi- Müfettihü’l-ebvâb’dır.” diyor bir Hak dostu. Bir kapı bend ettiler, Hazreti Allah bin kapı küşâd eyledi. Dünyanın bin yerinde, kulaklar size ait sesleri artık çok ciddî bir intizar ile bekliyor: “Acaba ne diyecekler bu adamlar? Elin-âlemin ‘Şöyle!’ dediği bu insanların düşünce dağarcıklarında acaba ne var? Getirip önümüze ne dökecekler bunlar?” diye intizar içinde…

Öyle ise öyle şeyler dökmeliyiz ki, o pazarda, o piyasada arz ettiğimiz şeyler, en çok talep edilen şey olmalı! Döktüğümüz malın kıymeti, aynı zamanda talebi de artırır. Götürür bakır dökerseniz oraya, demir dökerseniz şayet, talep de ona göre olur. Döktüğünüzün kıymeti aynı zamanda sizin de kıymetinizi aksettirir. Dünya böyle bir intizar içinde bekliyor ise şayet, bu asimetrik taarruzları ve bütün bunların tesirini kırmanın da tek yolu, oturup-kalkıp kafa kafaya verip, “Şu muvakkat gâileleri, sınırlı bir dairedeki gâileleri, Allah’ın izni-inayeti ile nasıl savarız? Pencereleri kapı haline nasıl çeviririz? Ev kapısını, kale kapısı haline nasıl getiririz? Yerde yürüyoruz, üveyikler gibi nasıl kanatlanırız? Ulaşılması gerekli olan yerlere, bilmem vitesi kaçta bir vasıta gibi, daha kısa zamanda nasıl ulaşırız? Sesimize-soluğumuza ciddî bir iştiyak ile intizar içinde bulunan insanlara, o sesi, o soluğu nasıl çabucak duyururuz; o ses ile, o soluk ile onları doyururuz?” İnsan bu konuya konsantre olursa, zannediyorum, zamanını israf etmemiş, düşüncesini israf etmemiş, aktivitelerini israf etmemiş, müzakerelerini, meşveretlerini israf etmemiş olur. Ve bunlar, hâristana çevirdikleri o acayip zemini, bir anda bakarsınız gülistana, bâğistana, bostana çevirivermiş…

   Rahmân’ın has kullarının en önemli vasıflarından biri, boş/faydasız şeylerden yüz çevirmeleri ve her zaman “Allah yâr!” mülahazasıyla nefes alıp vermeleridir.

(Sözün burasında elektronik tabloya akseden dörtlük.)

“Kışta gelmiştin ama soluklarında bahar,

Bugün geçip gittiğin yollar, bitevî gülzâr;

Mefkûren uğruna dolaşmıştın diyar diyar,

Şimdi bir yâd-ı cemil oldun, ey vefalı yâr.”

Şimdi kalbin hep atıyor, diyor: “Yâr, Yâr!..” Hani vardı ya, bir tanesi… Evet o, bütün hayatı boyunca söylediği türküleri o kafiye ile gazele çevirmişti, naata çevirmişti: “Allah yâr, Allah yâr, Allah yâr, Allah yâr!..” Gayrısı ağyâr… Allah yâr!.. “Ben sanırdım âlem içre bana hiç yâr kalmadı / Ben, beni terk eyledim; gördüm ki ağyâr kalmadı.” Niyâzî-i Mısrî’den bu da. Allah yâr!.. Allah (celle celâluhu) “Allah yâr!” diyenleri ne bir yarın/uçurumun kenarında bırakır, ne de yârsız eder! O (celle celâluhu) yâr ise şayet, siz artık başka hiçbir yâr arama sevdasına tutulmayacaksınız.

Ayet-i kerimede قَدْ أَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ buyuruluyor: “Mü’minler, gerçekten kurtuluşa ermişlerdir.” (Mü’minûn, 23/1) قَدْ “Kâd”, harf-i tahkiktir; “hiç şüphesiz, kat’î, aklınıza yanlış bir şey gelmesin” demektir. “Şüphesiz Mü’minler, kurtuluşa ermişlerdir.” Allah’a eren, kurtuluşa ermiştir; Hazreti Rasûl-i Zîşân’ın yolunu bulmuş olanlar, o şehrâha girmiş olanlar, kurtuluşa ermişlerdir. قَدْ أَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ İman edenler, iz’ân ufkuna ulaşanlar; cismâniyeti koyacakları yere koyanlar, hayvaniyeti koyacakları yere koyanlar; kalb ve ruha müteveccih yürüyenler…

El-Müflihûn… الَّذِينَ هُمْ فِي صَلاَتِهِمْ خَاشِعُونَ “Onlar ki, namazlarında huşû içindedirler.” (Mü’minûn, 23/2) diyor. Bakın, önemli: Namaz kılıyorlar ama şekil değil, yatıp-kalkma değil, yetiştikleri kültür ortamında aldıkları şeyler değil; namazın ne olduğunu bilerek, onun Allah karşısında durma olduğunu bilerek, Allah tarafından görülüyor olma mülahazası ile, görülüyor olma mülahazasını görme mülahazasına bir rasathane yapma mülahazası ile onu ikâme ediyorlar. Evvelâ “görülüyor olma”ya çok ciddî bağlı bulunmak lazım ki, bir yönüyle görebileceğiniz şeyleri de tam göresiniz. قَدْ أَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ * الَّذِينَ هُمْ فِي صَلاَتِهِمْ خَاشِعُونَ Huşu içindedirler, ciddî bir saygı hissi ile yapıyorlar. Haşyet, insanın kalbinin o mevzuda Allah’a karşı duyduğu saygı. Ve bu saygı, eğer orada samimi ise, orada köpürüp duruyor ise, içeride kaynayıp duruyor ise, magmalar şeklinde insanın davranışlarına da aksedecektir.

Allah karşısında kemerbeste-i ubudiyet içinde duruyorsunuz: “Yâ Rabbi! Ben bunu yetmedi buluyorum, Sen de öyle emretmişsin; bir de asâ gibi eğilmek istiyorum, Senin azametin karşısında. ‘Yetmedi!’ diyorum. Kalkıp âdetâ bakışını temâşâ ediyor gibi bir kavme yapıyorum; orada رَبَّنَا لَكَ الْحَمْدُ، حَمْدًا كَثِيرًا طَيِّبًا مُبَارَكًا diyorum. Bu da yetmedi. Baktım, yine görüyor gibi davrandım. Hemen yüzüstü yere kapandım.” أَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ وَهُوَ سَاجِدٌ، فَأَكْثِرُوا الدُّعَاءَ “Kulun, Allah’a en yakın olduğu ân, tevazuunun zirvesi sayılan, başını-yüzünü yerlere sürdüğü andır!” Geçen gün de dendi: “Baş-ayak, aynı yerde / Öper alnı, seccâde / İşte insanı ‘kurbet’e taşıyan cadde.” أَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ وَهُوَ سَاجِدٌ “Kulun, Allah’a en yakın olduğu ân, secde ânıdır.” buyuruyor Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm, Efendimiz, Efendiler efendisi. فَأَكْثِرُوا الدُّعَاءَ Madem o kadar yaklaştınız, orada kalbinizden gele gele içinizi Allah’a dökün; el açın, içinizi Allah’a dökün!..

Şimdi böyle bir namaz kılıyor; bakın, o ne büyük bir şey!.. Allah’a karşı yapılan bir ubudiyet. Fakat esasen o meselenin o hale gelmesi, o namazın öyle kılınması, belki bir yönüyle bir şeye bağlı… Sonraki ayetin başındaki “vâv” harfi, “vâv-ı takip” ise şayet, ondan hemen sonra geliyor: وَالَّذِينَ هُمْ عَنِ اللَّغْوِ مُعْرِضُونَ “Onlar ki, boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler.” (Mü’minûn, 23/3) Lağviyâttan hep yüz çeviriyorlar. Bir yerde nâ-sezâ, nâ-becâ hırıltılar oluyor; kulak tıkıyorlar onlara. O mevzuda söz etmeyi israf-ı kelâm sayıyorlar; i’mâl-i fikirde bulunmayı -bir yönüyle- düşünce israfı sayıyorlar. “Boş ver!” diyorlar, “Karakterinin gereğini sergiledi; onların yazdıkları, çizdikleri, attıkları, tuttukları şeylere, kulak tıkamak lazım.” Onlara kulak tıkanırsa, dil de o mevzuda harekete geçmeyi israf sayar: “Ben arkadaşıma (kulağa) karşı vefalı olmalıyım; madem kulak kapısını tıkadı, ben de böyle yapmalıyım!” der.

İlle de bu dudaklar kıpırdayacaksa şayet, O’nu ifade eden bir şeyler ile kıpırdamalı. “Lâ ilâhe illallah!” demeli, “Sübhânallah” demeli, “Elhamdülillah” demeli, لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، سُبْحَانَ اللهِ، اَلْحَمْدُ لِلَّهِ، بِعَدَدِ عِلْمِ اللهِ، بِعَدَدِ مَعْلُومَاتِ اللهِ demeli… Demeli ve böylece denecek şey değerlendirilmeli!..

Evet, böylece lağviyâta karşı kapılarını ardına kadar kapıyorlar, sonra da arkasına sürgüler sürüyorlar. Lağvî düşünceler geldiğinde, “Hiç zorlamayın! Ne kapıyı kırabilirsiniz, ne içeriye girebilirsiniz, ne de benim düşünce konsantrasyonuma dokunabilirsiniz, Allah’ın izni-inayetiyle!..” diyorlar.

   “Mü’min erkekler de, mü’min kadınlar da birbirinin velileri (dostları ve yardımcılarıdır.) Bunlar insanları iyiliğe teşvik ederler, onları kötülükten vaz geçirmeye çalışırlar.”

Bakın ondan sonra ne geliyor? İmam Şâfiî’ye göre “Vâv” yine takip manasına… Hanefiler, “Vâv”ı mutlak cem’ için kullanıyorlar ki, “Hepsi aynı kategoride mütalaa edilebilir.” demektir. Sanki burada İmam Şâfiî’nin sözünü esas almak daha uygun olabilir; o da çok önemli bir imam, İmam Şâfiî. وَالَّذِينَ هُمْ لِلزَّكَاةِ فَاعِلُونَ “Onlar ki, zekât için çalışırlar.” (Mü’minûn, 23/4) Onlar, aynı zamanda zekât ameliyesini yaparlar; o işi aksiyon/fiil halinde yerine getirirler. الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ gibi. Şöyle diyebilirsiniz: فَاعِلُونَ “Fâilûn” kelimesi, ism-i fâil olduğundan dolayı devam ve sebata delalet eder. لِلزَّكَاةِ “Li’z-zekâti” ifadesi, mutlak zikredildiğinden, orada harf-i tarif de bulunduğundan ve aynı zamanda “Lâm” da tahsîs için olduğundan, esasen, bütün himmetlerini/faaliyetlerini zekata tahsis ederek, zekatı sadece bir yönüyle değil, mallarından verecekleri gibi düşüncelerinden de verirler, aynı zamanda değişik imkânlarından da verirler, ilimlerinden de verirler, âsâr-ı ber-güzîdelerinden de verirler, kitaplarından da verirler. Verirler… Hep bu “verme” faaliyeti içinde bulunurlar. Çünkü “ism-i fâil” devam ve sebata delalet eder.

Şimdi, وَالَّذِينَ هُمْ عَنِ اللَّغْوِ مُعْرِضُونَ bunun, yani وَالَّذِينَ هُمْ لِلزَّكَاةِ فَاعِلُونَ beyanının önüne geçmiş. Önce lağviyattan yüz çevirmek… Demek ki evvelâ “terk-i menâhî”, ondan sonra “emr-i ma’rûf” geliyor. Bir de münkeri emretmek ve aynı zamanda maruftan insanları alıkoymak var ki, Tevbe sûre-i celîlesinde, münafıkların sıfatı olarak anlatılıyor: اَلْمُنَافِقُونَ وَالْمُنَافِقَاتُ بَعْضُهُمْ مِنْ بَعْضٍ يَأْمُرُونَ بِالْمُنْكَرِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمَعْرُوفِ وَيَقْبِضُونَ أَيْدِيَهُمْ نَسُوا اللهَ فَنَسِيَهُمْ إِنَّ الْمُنَافِقِينَ هُمُ الْفَاسِقُونَ “Münafık erkekler de, münafık kadınlar da birbirinin (tamamlayıcı) parçasıdırlar (hepsi birbirine benzer). Onlar kötülüğü (küfrü, me’âsîyi) emrederler, iyilikten (imandan, tâatten) vaz geçirmeye uğraşırlar, ellerini (cimrilikle sımsıkı) yumarlar. Onlar Allah’ı unuttular (Ona tâati bıraktılar), O da onlara unutma muamelesi yaptı. Şüphesiz ki münafıklar fâsıkların ta kendileridir.” (Tevbe, 9/67) Bazısı, bazısından… Al onu, ona vur; onu da ona vur. Karakter bakımından, düşünce bakımından, al onu ona vur, onu ona vur. Birini gördüğün zaman, diğerlerine baktığında, “Allah Allah! Aynı fabrikadan çıkmış gibi şeyler bunlar!” Aynı elin örgülediği varlıklar gibi; ruh dünyaları itibarıyla, nefis dünyaları itibarıyla… يَأْمُرُونَ بِالْمُنْكَرِ Onlar, münker ile emrederler. وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمَعْرُوفِ Maruftan da nehyederler. Sonra Kur’an, iki ayet ile onların o karakterlerini ifade ediyor; İlk ayet, وَعَدَ اللهُ الْمُنَافِقِينَ وَالْمُنَافِقَاتِ diye, diğeri كَالَّذِينَ ifadesiyle başlıyor. İki ayet ile de onların genel karakterlerini resmediyor.

Altta, ondan sonra ne geliyor? Bak, evvelâ o kötülük, o olumsuzluk sıfatı, o münafıklık sıfatı anlatılıp bir kere “Ondan uzak durun!” dendikten sonra, وَالْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاءُ بَعْضٍ يَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَيُقِيمُونَ الصَّلاَةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَيُطِيعُونَ اللهَ وَرَسُولَهُ أُولَئِكَ سَيَرْحَمُهُمُ اللهُ إِنَّ اللهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ “Mü’min erkekler de, mü’min kadınlar da birbirinin velîleridir (dostları ve yardımcılarıdır.) Bunlar (insanlara) iyiliği emrederler, (onları) kötülükten vaz geçirmeye çalışırlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler, Allah’a ve Rasûlüne itaat ederler. İşte bunlar o kimselerdir ki, Allah onları rahmetiyle yarlığayacaktır. Çünkü azîzdir (va’d ve vaîdini yerine getirmekten hiçbir şey Onu acze düşüremez), hakîmdir (her şeyi yerli yerinde, hikmetle yapandır).” (Tevbe, 9/71) وَالْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بَعْضُهُمْ مِنْ بَعْضٍ değil, (öncesinde Münafıklar için kullanılan) “bazısı, bazısından” ifadesiyle değil; أَوْلِيَاءُ بَعْضٍ beyanıyla, “Bazısı, bazısının candan dostudur.” Elinden tutar, bakışını yönlendirir; yürümesi gerekli olan yola yönlendirir; dostudur, refikidir, yoldaşıdır onun. وَالْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاءُ بَعْضٍ Ee böyle olunca, ne olur? يَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ Allah’ın hoş gördüğü ve emrettiği şeyleri emrederler. وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ Kötülüklerden vaz geçirmeye çalışırlar. Sonraki ayetlerden birinin fezlekesiyle bitirelim: وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ “İşte gerçekten felaha erenler, kurtuluşu garanti edenler, bunlardır.” (Tevbe, 9/88) Evet, (felaha erme ortak noktasında) قَدْ أَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ ile birleşti. Vesselam.

Bamteli: HÜZÜN, GÖNÜL VE DİL

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   “Bir musibet, bir sıkıntı, bir keder, bir eziyet, bir gam, hatta bir diken batması, mutlaka günahlara kefaret ve kurbete vesiledir.”

Kaza ve Kader’e can iledir inkıyadımız; hakkımızda Cenâb-ı Hak, ne takdir etmiş ise, onu seve seve karşılarız. Dişimizi sıkarız, iradî olarak; irademize aşkın gelen şeyler karşısında, irademizi sonuna kadar kullanır, O’ndan gelen her şeyi rıza ile karşılamaya çalışırız. O’ndan gelen şeylere karşı hoşnutluk, menfî yönden ibadet sayılan çok önemli bir husustur; vesile-i kurbet olur. Elverir ki dedi-kodu etmeyelim, güftügû etmeyelim bu mevzuda.

“Gelir elbet zuhûra ne ise hükm-i kader / Hakk’a tefviz-i umûr et ne elem çek, ne keder.” (Enderûnî Vâsıf) O, takdir buyurduğuna göre her şeyi, mutlaka akıbetinde rıza-dâde olanlar için bir hayır vardır. Ayağınıza batan bir diken bile, bir sürü günahı alır götürür. O öyle olduğu gibi, اِتَّقِ اللَّهَ، وَلَا تَحْقِرَنَّ مِنَ الْمَعْرُوفِ شَيْئًا “Allah’tan kork, takva dairesi içine gir, sığın Allah’a ve maruflardan hiçbirini hafife alma!” buyurmuştur Rasûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem). Yine bir hadis-i şerifin ifadesiyle إِمَاطَةُ اْلأَذَى عَنِ الطَّرِيقِ “İnsanların ayağına dokunmasın diye âlemin gelip-geçtiği yoldan bir taşı kaldırıp kenara atmak” da imanın bir parçasıdır ve o da vesile-i kefaret olur.

Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinin gazabına sebkat etmesini ve her şeyden daha vâsi’ olmasını bu mülahazalara bağlayarak anlamak lazım. Çok küçük şeyleri, Allah (celle celâluhu), böyle büyük semerelere vesile kılar. Kendisinin (celle celâluhu) beyanı ile, hadis-i şeriflerin beyanı ile, bir hayır ile Huzur-i Kibriyâsına gidildiği zaman, Allah, on tane eltâfta bulunur. Ama bir seyyie ile gidildiği zaman, rahmeti, o meseleyi eritmiyor ise, bu defa bir tane seyyieye göre mukabelede bulunur.

Bir de O’nun rahmetinin vüs’atini bu zaviyeden değerlendirmek lazım. İhlas ve samimiyetin derecesine göre, katlanılan şeylere mükâfatla mukabele eder. İster belâ ve mesâib karşısında, ister ibadet ü taat külfeti karşısında, isterse daha başka şeyler karşısında dişini sıkıp katlanmayı günahlara kefaret ve kurbet vesilesi kılar. Sabrın çeşitleri açısından meseleyi düşünebilirsiniz. İster günahlara karşı dişini sıkıp sabretme, ister günümüzde olduğu gibi insanların üzerine belâ ve musibetlerin sağanak sağanak yağması karşısında tahammül gösterme de böyledir.

Referans olarak gördükleri rüyalarda “Az kaldı, az kaldı, az kaldı!” dendiğini anlatıyorlar. Bu “Az kaldı!”lar karşısında, sıkılıp da “Yahu ‘Az kaldı!’ deniyor da hâlâ iki sene geçti, bitmedi!” filan mülahazasına girmeden, bunu da demeden… “Az kaldı!” Hangi zamana göre “Az kaldı!” Ne biliyorsunuz; “Az kaldı!” bir sene mi, iki sene mi, üç sene mi?

İnsanlığın İftihar Tablosu, “Az kaldı!”yı on sekiz sene yaşadı. “Az kaldı!” Allah (celle celâluhu), o kasvet bulutlarının sıyrılacağını söyledi, “Az kaldı!” dedi. Ama on üç sene Mekke’de, beş sene de Medine-i Münevvere’de; canlara can, canımız kurban, İnsanlığın İftihar Tablosu, Hazreti Sahib-i Zîşân, tam on sekiz sene çekti. Ee geriye ne kalıyor? Beş sene, peygamberliğinden… Beş senede düzen kuruldu, askerleri dünyanın sağında-solunda açılımlar sağladılar, Allah’ın izni ve inâyetiyle. “Askerleri” mi, “Ashâbı” mı? “Arkadaşları/yol arkadaşları” demek; yol arkadaşları, inanç arkadaşları, Allah nezdinde maiyyet arkadaşları, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) postnişinleri. Postnişin, Tasavvuf’ta kullanılan bir tabir; aynı seccadeyi, aynı postu paylaşanlar.

Evet, yürüdü onlar dünyanın dört bir yanına, ellerinde meşaleler ile. Tutuşturdular başkalarının meşalelerini de. O (sallallâhu aleyhi ve sellem) çekti orada on sekiz sene. Ama öyle sevaplar kazandı ki!.. Bakın bugün bile siz, her hayırlı işinizde O’nu hayır ile yâd ediyorsunuz. Ezan okunuyor, yâd ediyorsunuz; namaz kılıyor, salat ü selâm ile yâd ediyorsunuz. Ümmetinin işlediği her sevap, bir misliyle, O’nun defter-i hasenatına kaydoluyor. O, engin ufuklu, Nâmütenâhî’ye ermiş, Fenâ-fillah, Bekâ-billah olmuş bir Zât. Nâmütenâhî istikametindeki nâmütenâhî seyrinin devamı adına, sizden giden şeyler, yine O’nun defter-i hasenâtına kaydoluyor. Kim bilir sizden giden armağanlar ile ne kadar seviniyor?!. Ne kadar mânen sizin yüzünüze bakıyor, yüzünüzde beşâşet hâsıl olmasını intizâr buyuruyor?!. Biz de O’nun şefaatini intizâr ediyoruz.

   Nice masumlar ve sevdiğimiz insanlar, hasret ve hicran içinde vefat ettiler; çoğumuz yakınlarımızın cenazelerinde bulunamadık; onları binlerce kilometre öteden gıyabî namazlarla uğurladık; fakat asla kadere taş atmadık!..

Evet, “kader” dedik. Benim candan sevdiğim bir arkadaşım, yurt dışında kanser idi. “Türkiye’ye gelirse, tedavi edilebilir.” dendi. “Hayır! Gelirsen, bakmayız gözünün yaşına, seni içeriye atarız!” dediler. Yurt dışında vefat etti. Böylelerinin cenazesi Türkiye’ye götürüldüğü zaman da -zannediyorum- cenazeye bile ciddî bir saygısızlık yapılarak Kimsesizler Mezarlığı’na gömülüyor. Bunların hepsi “hükm-i kader”, bir yönüyle… “Mihneti kendine zevk etmektir âlemde hüner / Şâd u gam-ı felek, böyle gelmiş, böyle gider.” Peygamberlerin âzâde olmadığı şeylerin, sizin için olmamaları söz konusu değil, olacaktır bunlar.

Söylemek doğru değil belki ama benim kardeşlerim… Biri aynı zamanda çocukluk arkadaşım, el-ele tutup koşturduğum, buradan bir arkadaşınızın da kayınpederi; el-ele koşturduğum… Ama cenazelerinde bulunamadım, gidemedim. Öyle bir zulüm irtikâp ediliyor ki, kânunu yok, kuralı yok, sağlam bir mesnedi yok!..

Şimdi bir baba, evladı orada vefat ediyor. Bir acı vefat… Bir sızı halinde onun içine düşüyor ama gidip evladının cenaze namazını kılamıyor. Neyse ki biz burada gıyâbî kılıyoruz. Gıyâbî mi, zuhûrî mi? Nezd-i Ulûhiyet’te hangisi daha fazla hora geçer? Onu kestirmek mümkün değil. Belki de bu, ona şimdiden ulaştı; kefenin içinde, çoktan bir bişâret halinde ona sundular melekler. Münker-Nekir, sizin burada bi-zahri’l-gayb yaptığınız duaları ona ulaştırdılar ve dediler ki: “Sana مَنْ رَبُّكَ؟ وَمَنْ نَبِيُّكَ؟ وَمَا دِينُكَ؟ ‘Rabbin kim? Peygamberin kim? Dinin nedir?’ diye sormaya lüzum yok! Tâ bilmem nerede, kaç bin kilometre ötede, senin için namaz kıldı, Fatiha okudu, dua ettiler! اللَّهُمَّ اغْفِرْ لِحَيِّنَا وَمَيِّتِنَا، وَشَاهِدِنَا وَغَائِبِنَا، وَصَغِيرِنَا وَكَبِيرِنَا، وَذَكَرِنَا وَأُنْثَانَا، اللَّهُمَّ مَنْ أَحْيَيْتَهُ مِنَّا فَأَحْيِهِ عَلَى الْإِسْلَامِ، وَمَنْ تَوَفَّيْتَهُ مِنَّا فَتَوَفَّهُ عَلَى الْإِيمَانِ، وَخُصَّ هَذَا الْمَيِّتَ بِالرَّوْحِ وَالرَّاحَةِ وَالْمَغْفِرَةِ وَالرِّضْوَانِ ‘Allah’ım! Bizim dirilerimizi, ölülerimizi, hâzır ve gâib olanlarımızı, büyüklerimizi ve küçüklerimizi, erkeklerimizi ve kadınlarımızı afv ü mağfiret buyur. Ya Rabb! Bizden yaşattıklarını İslâm üzere yaşat; öldürdüklerini iman üzere öldür. Bilhassa bu merhumu kolaylığa, rahatlığa, mağfirete ve rızana erdir.’ dediler.”

Evet, “Kaderde ne var ise, olur; etme merak! / Nefsine uyma, Hakk’ın emrine bak!” Nefse uymamak, bu mevzuda Rabb’in emrine bakmak lazım. Zira diyor ki: “Altından ağacın olsa, zümrütten yaprak.” -Filoların olsa, villaların olsa…- “Âkıbet, gözünü doldurur bir avuç toprak!” İyi gitmiş isen, orada “Oh, oh!” dersin. Eğer iyi gitmemiş isen, “Vak, vak!” diye ötersin. Birinci şıktaki gitmek, bence cana minnet; cana minnet öyle gitmek!..

Fuzûlî, aşk için söyler: “Yâ Rab! Belâ-i aşk ile kıl mübtelâ beni / Bir an, belâ-i aşktan eyleme cüdâ beni.” Alvar İmamı da “Dertten büyük derman mı var / Bir sebeb-i gufrân mı var?!.” diyor. İçinizde bir sızı halinde hissedeceğiniz her şey, bir sebeb-i gufrândır. Âdetâ bir arınma kurnasının altına girmişsiniz gibi, size ait menfî neleri alır götürür; alır götürür de “Allah Allah! Yahu ben kendimi bu kadar pâk hissetmiyordum, nasıl oldu böyle hiçbir leke kalmamış, hepsi gitmiş?!.” dersiniz. Öyle olur bu, hiç bilmeden.

Başta dendiği gibi, “ayağa batan bir diken” bile günahı alıp götürüyorsa ve iyilik adına “bir taşı yoldan kaldırıp atmak -ki, hadis-i şerifte إِمَاطَةُ اْلأَذَى عَنِ الطَّرِيقِ sözüyle ifade buyuruluyor- sizin günahlarınıza kefaret oluyor ise, daha büyüklerini ona kıyas edebilirsiniz. Ne demek evladın ölmesi, annenin ölmesi, babanın ölmesi, kardeşin ölmesi ve insanların ızdırap içinde inlemesi!.. Karının-kocanın birbirinden ayrı bırakılması, yavrunun annesinden-babasından koparılması ve topyekûn insanlara bir sefalet, bir ızdırap yaşatılması!.. Bunların hepsi insanın içine bir kandamlası, hayır, “zehir” gibi damlar ve insanın canını yakar. O Rahmân u Rahim Hazretleri, bunları hiç karşılıksız bırakır mı?!.

   Allah’ın takdirine rıza, duyarsızlık şeklinde de olmamalı; yüreğinde sızıyı duyacak ama sabredeceksin; iradenin hakkını verip “Hamd olsun, küfür ve dalaletten gayrı her hale!..” diyeceksin!..

Ama dünyada şimdiye kadar deliler hiç eksik olmamıştır. Deli, deliliğini ve cinnetinin gereğini yapacaktır. Esirmiş deve, esirmişliğini sergileyecektir. Kudurmuş fil, kudurmuşluğunu sergileyecektir. Kuduz köpek, salya atıp gezecektir… Fakat “insan”a düşen şey, bütün bunlar karşısında insanlığını koruma olacaktır: Ben, insanım; mukâbele-i bi’l-misil kâide-i zâlimânesinde bulunamam. Onlar, karakterlerinin gereğini yapıyorlar; hak-hukuk tanımadan, akıllarına esen her türlü şeytanî işi yapıyorlar. Ama ben insanım; belli ölçüde de olsa -Allah’a binlerce hamd ü senâ olsun.- “ahsen-i takvîm”e mazhariyetin şöyle-böyle şuurundayım. -İddialı değil.- Allah, beni ahsen-i takvîme mazhar olarak yaratmış ise, a’lâ-i illiyyîn-i kemâlâta namzet yaratmış ise, esfel-i sâfilîne düşmek de ne demek?!. “İman” gibi bir kanat var ise, “amel-i sâlih” gibi bir kanat var ise, bu kanatları buutlandıracak “ihlas” gibi kanatlar var ise, “ihsan ruhu” gibi kanatlara kanat katan bir şey var ise, beni O’na hızla ulaştırabilecek kanatlar var ise… Böyle kanatlar var ise, “Gelse celâlinden cefâ / Yahut Cemâlinden vefâ // İkisi de cana safâ / Lütfu da hoş, kahrı da hoş.” O’ndan hem o hoş, hem de bu hoş; ikisi de hoş!..

Böyle diyecek vicdanın; inkıyâd edecek ve acılar karşısında meseleyi tebessüm ile karşılayacaksın. Unutmayacaksın; senin bu türlü şeyler karşısında bir tebessüm sergilemen, bir memnuniyet tavrı sergilemen, on katı ile mukabele şeklinde sana dönecektir. Lâakall on katı ile… Biraz evvel dendiği gibi, bir iyiliğe on hasene ile mukabelede bulunuyor. Yüz ile de mukabelede bulunur, bin ile de mukabelede bulunur… Bu, senin ihlastaki, ihsandaki, sır dünyandaki derinlik ile mebsûten mütenâsiptir (doğru orantılıdır). O’nun ne yapacağını bilemeyiz; O’nun rahmeti, gazabına sebkat etmiştir; rahmeti her şeyden vâsi’dir. Cenâb-ı Hak, o rahmeti ile bizlere muamelede bulunsun!..

Hepiniz, belli ölçüde, belli şeyler çekiyorsunuz. “Herkese bir dert bu âlemde, mukarrer / Rahat yaşamış var mı gürûh-i ukalâdan?!.” Ee aklı olmaması lazım ki, insan, duymasın bunları; vurduğun zaman bile “Oh, çok iyi ediyorsun, beni kaşıyorsun!” falan desin. Bilemiyorum, onlar da öyle derler mi, demezler mi; tımarhanedeki deliler, öyle derler mi, demezler mi, bilmiyorum. Herhalde tamamen felç olmak, ölmek lazım ki, artık dövmeyi de bilmesin, sövmeyi de bilmesin. İnsan, belli ölçüde başına gelen şeylerin acısını duyar; acısını duyar ama sineye çeker onları, Allah’ın izni-inayetiyle katlanır. “Rabbim! Sen bana bir irade vermişsin, ben de bu iradenin hakkını yerine getirmeliyim!” der; orada, iradenin hakkını sergiler ve o işi güle güle, gönül rızası ile karşılar. Öyle de mukabeleler görür ki, öbür tarafa gittiğinde, “Allah Allah! Meğer ben neye üzülmüşüm!” filan der, “Boşuna üzülmüşüm!”

Fakat şunu da antrparantez arz edeyim, üzülmemek elden gelmez. Allah (celle celâluhu), “iman” verdiği gibi, “irade” verdiği gibi, aynı zamanda bir “duyarlılık” da vermiştir. Duymazlık -bir yönüyle- odunluk demektir, “hatab” (حَطَب). Bir hassasiyet de vermiştir, Allah. Çok tekrar ettiğim, İzzet Molla’ya ait bir sözü müsaadenizle bir kere daha tekrar edeyim: “Ben usanmam -gözümün nuru- cefâdan ama / Ne de olmasa cefâdan usanır, candır bu!..” Tekme yiyorsun, tokat yiyorsun, “Hayır sarsılmam ben, acı duymam ben, düşmem ben, yüzükoyun yere gelmem ben!” filan… Hayır doğru değil bunlar; duyacaksın, hissedeceksin ama bütün bunlar karşısında sabredeceksin!..

Anestezi yapılmış bir insana, iğne vuruyorsun, neşter vuruyorsun, duymuyor. Şimdi o kalkıp diyecek ki, “Ben ne sabırlı insanım; bak, hiç bunlar karşısında ‘of!’ etmedim!” Mesele o değildir; esasen uyanık iken, anestezi yemeden, vücuduna saplanan şeylerin acısını duyarken, اَلْحَمْدُ لِلَّهِ عَلَى كُلِّ حَالٍ، سِوَى الْكُفْرِ وَالضَّلاَلِ veya سِوَى أَحْوَالِ الْكُفْرِ وَالضَّلاَلِ “Hamd olsun Allah’a, küfür ve dalaletin dışında (veya küfür ve dalalet ahvâli müstesna) her hale!..” diyebilmektir.

Kur’an-ı Kerim, daha başında, “Seb’-i Mesânî” de denilen Fâtiha-i şerife ile اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ demeyi bize talim buyurmuyor mu? “Rabbü’l-âlemîn olan Allah’a, hamd ü senâ olsun!” Kur’an’ın üçte biri gelince, الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَاْلأَرْضَ وَجَعَلَ الظُّلُمَاتِ وَالنُّورَ “Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah’ın hakkıdır.” (En’âm, 6/1) demiyor mu? Cenâb-ı Hak zulmeti ve nuru var etti. Ee nurun yanında zulmeti de yaratıyor. “Elhamdülillah!” yine; Allah’a binlerce hamd ü senâ olsun, ışığın yanında karanlığı yaratan Allah’a binlerce hamd ü senâ olsun!.. Kur’an’ın ortasında, الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَنْزَلَ عَلَى عَبْدِهِ الْكِتَابَ وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجًا * قَيِّمًا “Hamd O Allah’a mahsustur ki kuluna kitabı indirdi ve onun içine tutarsız hiçbir şey koymadı. Dosdoğru bir kitap olarak gönderdi.” (Kehf, 18/1-2) demiyor mu Allah (celle celâluhu)?!. Kur’an’ı indirdi, gözünüzü açtı. Kâinat kitabını okuyan Kelâmını size bildirdi; eşya ve hadiseleri doğru okudunuz, gideceğiniz yeri doğru okudunuz. O büyük Zât karşısında minnet hissi duymaya başladınız, minnettarlık hissi duymaya başladınız. Böyle bir Kelâm, böyle bir Beyân size indirdi.

Cenâb-ı Hakk’ın şu anda sizi mazhar kıldığı şeylere hamd etmez misiniz? Allah (celle celâluhu) sizi insan olarak yarattı; insan-ı mü’min olarak yarattı, meccânen. Hazreti Muhammed Mustafa’ya (sallallâhu aleyhi ve sellem) ümmet olarak yarattı, meccânen. Ne verdiniz de bunu aldınız? Allah Rasûlü’nün âhirzamanda “Kardeşlerim!” dediği zümre içinde sizi yarattı, meccânen. Ne verdiniz de bunu aldınız? Din adına hizmetin boyunduruğunun yere konduğu bir dönemde, dünyanın dört bir yanına iradî, gayr-ı iradî -iradenizle veya cebren- açılma lütfuyla şereflendirdi sizi! Ne verdiniz de bunu elde ettiniz? Meccânen!.. Bu kadar eltâf-ı Sübhâniye karşısında O’na hamd etmemek nankörlük olur. Binlerce hamd ü senâ olsun, bizi bu nimetlerle perverde kılan Zât’a!..

   Samt, sözlükte konuşmamak, sessiz kalmak ve sükût etmek; ıstılahta ise, konuşmayı sadece Allah rızasına ve mutlak gerekliliğe bağlamaktır; avam, dilini tutarak samt-ı sûrîde bulunur.

“Mü’minin sükûtu tefekkür, konuşması hikmet olmalı!” sözü var. Arapça kelimeler ile ifade edilmiş, Türkçemizde de yaygın kullarınız bu cümleyi. Sükût halinde insan, tefekkür etmeli, hep düşünmeli; eşya hadiseleri fikren didik didik etmeli. Her şeyde -kendisine göre- bir ders-i ibret çıkarmalı; Hazreti Pîr’in bir yerden alıp ifade ettiği gibi: تَأَمَّلْ سُطُورَ الْكَائِنَاتِ، فَإِنَّهَا * مِنَ الْمَلَإِ اْلأَعْلَى إِلَيْكَ رَسَائِلُ “Kâinatın satırlarını, sayfalarını, paragraflarını derinden derine teemmüle al, üzerinde çok ciddî bir emel ile, bir gâye-i hayal insanı olarak derinlemesine dur. Bunların hepsi Mele-i A’lâ’dan sana birer mektup, birer nâme, ‘Şöyle ol, böyle ol!’ diye yol gösterici birer pusula gibidir!” Bir şairimiz de bizim, Meşrutiyet dönemlerinde, “Bir kitâb-ı a’zâmdır serâser kâinat / Hangi harfi yoklasan, manası ‘Allah’ çıkar.” demiştir.

Dilinizi tuttuğunuz, dudaklarınızı sımsıkı kapattığınız, ağzınıza fermuar vurduğunuz zaman, bütün nöronlarınızı çalıştırarak, Cenâb-ı Hakk’ın sizin önünüze serdiği, sizin sergileriniz gibi çok parlak bir sergi mahiyetinde serdiği, adeta “İşte bakın, düşünün, bu sergi içinde dolaşın!.. Bu, beyhude olur mu hiç? Bir şey ifade etmemesi söz konusu mu bunun?!” dediği kainatı okuyacaksınız. Göreceksiniz ki o, çok şey ifade ediyor.

Bu açıdan, “sükût” böyle değerlendirilmeli; sonra öyle değerlendirilen sükût, hikmet semereleri vermeli. Dil çözülünce, ağızdan fermuar çıkınca, dilden dökülecek “hikmet”ler ifade edilmeli. Sizin için dünyevî-uhrevî faydaların takattur ettiği (damladığı) veya pırıl pırıl başınızdan aşağıya yağdığı mülahazalar ile, kendinizi ifade edin; konuşmanız da hikmet olsun!.. Çok önemli bir şey; bir Peygambere (Hazreti Davud’a) atâ-i İlahî olarak verildiği Kur’an’da anlatılıyor: وَآتَيْنَاهُ الْحِكْمَةَ وَفَصْلَ الْخِطَابِ “Ona hikmet, nübüvvet, isabetli karar verme ve meramını güzelce ifade etme kabiliyeti verdik.” (Sâd, 38/20) Siz de isteyebilirsiniz bunu; O’na verilmiş ama اَللَّهُمَّ اَلْحِكْمَةَ وَفَصْلَ الْخِطَابِ، اَللَّهُمَّ اَلْحِكْمَةَ وَفَصْلَ الْخِطَابِ “Allah’ım bize de hikmet ve fasl-ı hitap (her meselede maksadı eksiksiz, belâgatli ve düzgün bir şekilde anlatabilme kabiliyeti) lütfet!..” diyebilirsiniz.

Evet, hikmet, sebep ile müsebbeb arasındaki münasebeti kavramadır esasen; olup-biten şeyleri arka planı ile görme, her şeyi -bir yönüyle- ciddî bir kozalite mülahazası ile tetkike tâbi tutarak neyin ne olduğunu, neyden nelerin doğabileceğini düşünerek teemmüle almadır. (Kalbin Zümrüt Tepeleri’nin 2. cildindeki) “Hikmet” yazısını derinlemesine tetkik ettiğiniz zaman, ne ifade ettiğini görürsünüz onun, min gayri haddin.

“Sükût” böyle bir şey; işte, buna “Samt” diyoruz. (Samt, sözlükte, konuşmamak, sessiz kalmak ve sükût etmek manasına gelir. Tasavvufta ise o, konuşmadan kaynaklanan ya da kaynaklanması muhtemel bulunan, faydasız, belki de bazen zararlı olan söz, beyan ve mütalâalara karşı temkinli davranıp düşüncelerini ifade etmeyi sadece ve sadece Allah rızasına ve mutlak gerekliliğe bağlayarak, Hakk’ın hoşlanmayacağı, hatta çok defa lüzumsuz sayılan konularda dilini tutup konuşmamak demektir.)

Evet, bizim gibi -benim gibi avam, sizin değil de benim gibi- avam, dilini tutmak suretiyle “samt-ı sûrî”de bulunur, şeklî bir samttır bu, şeklen bir samt. Hani, biraz evvel dedim ya bir şey, “Dilini tut, konuşma!”; dilini tutar, konuşmaz. Ama nöronlar çalışmıyor, Hipofiz bezi çalışmıyor, Talamus bezi çalışmıyor; gözler, gördüğünü değerlendiremiyor; kulaklar, duyduğunu değerlendiremiyor; mubsarâta karşı kapalı, mesmûâta karşı kapalı; avam bencileyin. Bu samt, avamın samtı. Hayırsız değil, iyi bir şey bu; çünkü böylesi -bir yönüyle- dilini tutmasa şayet, ağzına fermuar vurmasa çok hatalar işleyebilir. مَنْ كَثُرَ كَلاَمُهُ، كَثُرَ سَقَطُهُ Hazreti Ömer’den (radıyallâhu anh) nakledilen bir sözdür: “Kelâmı çok olanın, konuşması çok olanın, sakatatı da çok olur, işe yaramayan şeyleri çok olur.” Döktürür durur, mide bulandırır. Söz dök-tü-rür du-rur, mi-de bu-lan-dı-rır; insanı kalb çarpıntısına uğratır. مَنْ كَثُرَ كَلاَمُهُ، كَثُرَ سَقَطُهُ “Çok konuşanın hata ve sürçmeleri çok olur.” En iyisi mi, ağzını kapatıp avamca bir samt yaşamalı. Kötü değil; bu da bir basamak.

Zaten her şey bir basamak ile başlıyor. Mü’minin Allah ile münasebeti olan ibadet de “taklit” ile başlamıyor mu? Ve taklidi Usûlüddin uleması makbul kabul ediyor mu, etmiyor mu? Kabul ediyor. O, görenek ile, gelenek ile, yetiştiği kültür ortamından elde ettiği şeyler ile, Allah ile münasebete geçiyor fakat meselenin farkında değil; çok ciddî, bilerek, bir sebep-sonuç mülahazası içinde meseleye vâkıf değil. Annesi namaz kılmış, o da kılıyor; babası namaz kılmış, o da kılıyor. Camiye gidiyor, imam yatıp-kalkıyor, cemaat yatıp-kalkıyor; “Ha, böyle yapmak lazımmış!” falan diyor, yapıyor. Ama boş değil. Bunlar, bir yönüyle, o doğruluk istikametinde atılan birer adımdır. Bu olmasa, öbürlerine de gidemezsiniz zaten. Ve bu ilk basamaktır; herkes için ilk basamaktır bu.

Enbiyâ-ı ızâmın hususî durumu vardır. Onlar -Allahu A’lem- taklit yaşamıyorlar. Dünyaya geldikleri andan itibaren, “sadâkat”, “ismet”, “fetânet”, “hikmet” onların lâzım-ı gayr-ı mufârıkları, âdetâ varlık şartları; onlar olmasa, o da olmaz! Öyle… Onları istisna edecek olursak, -Allahu A’lem, Fakir’in mülahazası- bizim için o göreneğe/geleneğe bağlı, meseleyi bir kültür olarak, bir folklor alarak başlatma, diğerlerine adım atma adına bir ilk basamağa adım atma demektir. Bu itibarla, işte dilini tutarak samt etmeye de “samt-ı sûrî” denir.

   Ârifler, dil ile beraber kalblerini de kontrol ederek, sükût murâkabesi yaşarlar; sükûtun vaad ettiklerinin yanında tefekkür ve murâkabenin de vâridâtına mazhar olurlar.

Arifler, dil ile beraber kalblerini de kontrol ederek, “sükût murakebesi” yaşarlar. Dillerini tutarlar fakat kalblerinde de sürekli murakabe yaşarlar. “Biri tarafından sürekli görülüyorum; mutlaka o beni Gören’i şöyle-böyle, değişik aynalarda müşahede etme ufkuna yönelmeliyim!” derler.

Değişik vesileler ile ifade edildiği gibi, “görülüyor olma” mülahazası, bir yönüyle bir “dürbün” gibi olmalı, bir “rasathane” gibi olmalı ve insan çırpınıp durmalı, “Görüldüğüme göre, acaba ‘görme’nin yolu bu mu?!” mülahazası içinde. Kalbi sürekli bu iş için heyecanla çarpıp durmalı. Manevî kalb dinleme imkânı olsa, nabızları tutulduğu zaman, bu insanın “görme” heyecanıyla çırpınıp durduğu, görüldüğünün farkında olduğu anlaşılır. Ârif, bu… Zira “Ârif’in gözlerinde nûr-i irfân var olur / Ârif’e avn-i Hudâ, sırr-ı maarif yâr olur.” Avn-i Hudâ, sırr-ı maarif yâr olur… Evet, o bilgi, “marifet” dediğimiz şey, ondan hiç ayrılmaz. Ârif… Ârif, bir süvari; irfan, bineği; marifet de hedefi veya semeresi o meselenin.

Ârifler de dilleri ile beraber kalblerini kontrol ederek sükût murakabesi yaşarlar. Dillerini tutmuşlardır fakat kalbleri pür heyecan, hep O’nun için çarpmaktadır, Allahu A’lem. Geçenlerde bir vesile ile ifade etmeye çalıştım: Hani, لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ derken, mutlaka o لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ beyanında إِلاَّ ile gelen o müstesnayı, kalbi harekete geçirecek şekilde, öyle oynak söylemek… Alvar İmamı hazretlerinin kalbi hep öyle attığından dolayı, hasta iken, nabzını tutmak istiyor doktor veya kalbini dinlemek istiyor ama kalbi sürekli o heyecan ile attığından dolayı zorlanıyor. -Ben bir başkasını da biliyorum; yanında o türlü şeylere inanmayan, benim saygı duyduğum başka bir büyük, “Yanında oturduğumda gördüm, kalbi çok farklı atıyor.” demişti zannediyorum. “Zannediyorum” dedim; çünkü ya bizzat dedi ya biri vasıtası ile nakledildi; elli senelik bir mesele, hilâf-ı vâkî olmasın!..- Doktor diyor ki, “Efendi hazretleri! Şu kalbini bir kontrol altına almaz mısın; gerçekte nasıl attığını almam lazım; aritmi var mı, yok mu, bunu alabilmem için biraz sakin dursan. Sen böyle sürekli لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ filan diyorsun; bu defa senin o deyişine kalbin ritmi çok farklı oluyor!”

Evet, ârif bir samt yaşıyor ama onun kalbi hep “Allah!” diye atıyor. Dolayısıyla tepeden tırnağa ihtizâz içinde. Cenâb-ı Hak, Kendisine teveccühümüzü bu türlü mülahazalar ile taçlandırsın! “Allahu Ekber” deyip namaza durduğumuz zaman, el-pençe divan durduğumuz zaman, kemerbeste-i ubudiyet ile kıyamda bulunduğumuz zaman, tazim ile rükûa vardığımız zaman, hep kalbimizin böyle atmasıyla bizleri şereflendirsin!..

Buna, irfan ufku, bilme ufku deniyor. İman-ı billah, amel-i sâlih ile, o da marifet ile beslenmez ise, kurumaya mahkûmdur! Bakın, iman, amel ile beslenmiyor ise, amel de marifet ile desteklenmiyor ise, bunların kuruması mukadderdir. Mutlaka marifet… Tekvinî emirleri ve teşriî emirleri, okuman gerektiği şekilde doğru okuyacak ve sürekli onları besleyeceksin. Maddî anatomin, değişik şeyler ile beslendiği gibi, manevî anatomin diyebileceğimiz kalbî, ruhî, sırrî hayatın da bu türlü şeyler ile beslenmiyor ise, kurur. خَتَمَ اللهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ وَعَلَى سَمْعِهِمْ وَعَلَى أَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ “Allah onların kalblerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Onların gözlerine de bir çeşit perde gerilmiştir.” (Bakara, 2/7) فَطُبِعَ عَلَى قُلُوبِهِمْ “Böylece kalblerinin üzerine damga/mühür vurulmuştur.” (Münafikûn, 63/3) Neûzu billahi teâlâ…

   Âşık-ı sâdıklar, “Âşıkım dersen, belâ-i aşktan âh eyleme / Âh edip, ağyârı âhından âgâh eyleme.” fehvâsınca, samt içinde sırlarını korur ve derin bir vefa örneği sergilerler.

Muhibler de aşk u iştiyaklarını gizleyerek, bir vefa samtı ortaya koyarlar. Âşık, magmalar gibi hep kaynar durur. Evet, âşık sürekli, içten içe magmalar gibidir. Fakat âşıkların bazıları lavlar halinde dışarıya da fışkırtırlar bunu. Fuzûlî gibi “Daha, daha!” derler; “Hel min mezîd” yolunda dahasını isterler: “Yâ Rabb! Belâ-ı aşk ile kıl mübtelâ beni / Bir an belâ-ı aşktan eyleme cüdâ beni.” Hazret’in aşka “belâ” demesini uygun bulmuyorum; mesela “mihnet-i aşk ile” diyebilirdi: “Yâ Rabb! Mihnet-i aşk ile kıl mübtelâ beni.” Zannediyorum sadece Aruzda bozuluyor mesele; o, kusura bakmasın!.. “Yâ Rab! Mihnet-i aşk ile kıl mübtelâ beni / Bir an mihnet-i aşktan eyleme cüdâ beni.” Ben, o aşk ile hep kıvranıp durayım, yanıp tutuşayım ama dışarıya dert sızdırmayayım.

Yine şöyle der: “‘Âşıkım!’ dersen, belâ-ı aşktan ‘Âh!’ eyleme / ‘Âh!’ edip, ağyârı âhından âgâh eyleme!” Bir başkası da dert karşısında aynı şeyi söyler, onu da siz tahmin edin: “‘Dertliyim!’ dersen, belâ-ı dertten ‘Âh!’ eyleme / ‘Âh!’ edip, ağyârı âhından âgâh eyleme!” Yutkun dur; dışarıya çıkmasına meydan verme!.. Kalbine mahkûm et onu: “Arkadaş! Sen bir suç işledin, kalb zindanında yatmaya mahkumsun!” de. Neden? Çünkü sen, sadece O’na karşı vefalı olmalı, O’nun ile irtibat içinde bulunmalısın! Başkalarını hesaba katmak ne demek?!. Hesapta O var iken, başkaları hesaba katılır mı? Anlayın… Bu…

Onun için bazen dışarıya vurabilir, lavlar halinde. Fakat fokur fokur, hep magmalar şeklinde, âşık, böyle içten içe kaynar. Boşaldığı zaman, zaten yakar etrafı, kavurur. Bazı yerleri alır-götürür, hafizanallahu teâlâ.

Bunun üstünde bir de “sâdık” vardır ki, o, hissini hiç belli etmez. Enbiyâ-ı ızâm, başta o işin serkârlarıdır. Enbiyâ-ı ızâmdan sonra, bir tanesi var ise, o da Sıddîk-i Ekber. Alvar İmamı, “Veliler serveri, Sıddîk-i Ekber / Ânı tafdîl eder, Zât-ı Peygamber.” der. Velilerin serveridir Sıddîk-i Ekber. Onu faziletler üstü faziletler ile anan, yâd eden de Hazreti Peygamberdir. Hilâf-ı vâki beyan söz konusu olmayan, mübarek nurlu bir beyan içinde, “O, Sıddîk’tır.” Ve kerime-i muallâ-i mükerreme-i mübeccelesi, Hazreti Âişe de “Sıddîka”dır. Ümmet-i Muhammed arasında, taife-i nisâ içinde “Sıddîka” odur; tâife-i rical içinde de “Sıddîk” babasıdır. Bir evde iki tane sadâkat âbidesi. Cenâb-ı Hak bizi, onlara bağışlasın!..

Antrparantez: Onları kâmet-i kıymetlerine göre sevdiğimi söyleyemem ama aklıma geldiği zaman, burnumun kemiklerinin de sızladığını söyleyebilirim. Ebu Bekir… Cenâb-ı Hak bir gösterse, ben de günahkâr başımı bir ayağının altına koysam, “Bas, efendim, bas! Bu, senin ayaklarına göre bir kaldırım taşıdır, bas başıma!” deyiversem. Arzu ve iştiyakım, budur.

Bakmayın sağda-solda densizce söylenen sözlere!.. Siz, buna hep inandınız; ben bunları söylerken de sizin hissiyatınıza tercüman olduğum kanaatindeyim. Sizin duygularınızı ifade ettiğime inanıyorum. Siz, böylesiniz. Bunun dışında başka şeye talip olmadınız, olmayacaksınız, olmuyorsunuz, hiçbir zaman da ona tenezzül etmeyeceksiniz. Çünkü Gönül Sultanınızı çok iyi belirlemişsiniz. O’nun için yanıp tutuşacaksınız. Belâ-i aşk ile yanıp tutuşacaksınız ama “Âh!” etmeyeceksiniz.

O, esasen O!.. Hû, Hû!.. Itlağındaki derinliğe bakın!.. “Hû!” demekle gerçeği ifade ediyorsunuz, Gayb-ı Mutlak’ı ifade ediyorsunuz: لاَ تُدْرِكُهُ اْلأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ اْلأَبْصَارَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ “Gözler O’nu idrak/ihata edemez, O’na ulaşıp O’nu göremez, fakat O bütün gözleri idrak eder, görür ve kuşatır. O, Lâtif (en derin, en görünmez şeylere de nüfuz eden)dir, Habîr (her şeyden hakkıyla haberdar olan)dır.” (En’âm, 6/103) O “görülüyor olma” mülahazasını, böyle “görüyor olma” mülahazasına bağlayarak, “Bana bunu lütfettin; otururken, kalkarken, yatarken -yumuşak döşek üzerinde, bir yumuşak yorgan altında yatarken- ayaklarımı kıvırıyorum; çünkü Sen görüyorsun! Ama ne olur, bu görülüyor olmamı, görmek ile şereflendir/taçlandır!” mülahazası içinde oturup kalkıyorsunuz.

Şimdi siz bu istek ile oturup kalkarsanız, hep bu heyecanla yaşarsanız, O da Zâtına has mukabelede bulunur.

“Sen Mevlâ’yı seven de / Mevlâ seni sevmez mi?

Rızasına iven de / Hak rızasın vermez mi?

Sen Hakk’ın kapısında / Canlar feda eylesen

Emrince hizmet etsen / Allah ecrin vermez mi?

Sular gibi çağlasan / Eyyûb gibi ağlasan,

Ciğergâhın dağlasan / Ahvalini sormaz mı?

Derde dermandır bu dert / Dertliyi sever Samed,

Derde dermandır Ehad / Fazlı seni bulmaz mı?”

Verdiğin, ortaya koyduğun şeylerin on katını, yüz katını sana verir. Sen, o “görüyor olma” mülahazası hakkında “Ben kim, görmek kim?!” deme!.. Seni “görme”ye müsait şekilde yaratmıştır Allah (celle celâluhu). Ama senin mir’ât-ı ruhuna göre, irfan ufkuna göre, bir ayna olan kalbine tecellî eder. Hep orayı bir haremgâh-ı İlahî gibi görmüşler, bir beyt-i Hudâ gibi. “Dil, beyt-i Hudâ’dır, anı pâk eyle sivâdan / Kasrına nüzûl eyleye Rahman, gecelerde.” demiş İbrahim Hakkı Hazretleri. Ama Kıtmîr, bu türlü müteşâbih sözleri, “tecellî” şeklinde ifade ediyor. Yani, gecelerde, bir yönüyle mir’ât olan senin kalbine tecellî etsin! Fakat bu, senin kalbinin istiabına, kabiliyetine, O’na açık olmasına göre olur. Görürsün…

O’nu, mahiyet-i nefsü’l-emriyesine uygun -Dahası olur mu, bilmem!- tek gören, müşahede eden birisi vardır, Miraç’ta; o da Mutlak İnsan-ı Kâmil (sallallâhu aleyhi ve sellem). Ne mutlu bize ki, o İnsan-ı Kâmil’e ümmet olmuşuz!.. بُشْرَى لَـنَا مَعْشَرَ الْإِسْلَامِ إِنَّ لَـنَا * مِنَ الْعِنَايَةِ رُكْنًا غَيْرَ مُنْهَدِمِ “Ne mutlu bize ki, O’na ümmet olmuşuz! Öyle birine ümmet olmuş, öyle bir sarsılmaz sütuna dayanmışız ki, yıkılması, devrilmesi, kırılması mümkün değil!” Allah’a binlerce hamd ü senâ olsun, bizi Muhammedî ruh ile ayakta tutuyor, sallallâhu aleyhi ve sellem.

İşte magmalar gibi hep yanıp tutuşmalı, içten içe kavrulmalı. Fakat katiyen bu sır, destan gibi anlatılmamalı, ifade edilmemeli; hep olduğu yerde kalmalı, meknî bulunmalı, meknî olmalı!.. Evet, o “Kenz-i Mahfî”ye ıttılâ’ ancak bu meknî kalbler ile mümkün olacaktır. Kendini -bir yönüyle- esbâb ile setreden, eşya ve hadiseler ile setreden Hazreti Allah (celle celâluhu) aşkını, heyecanını böyle setredenlere öbür tarafta rü’yeti ile öyle bir tecellî buyuracak ki, فَيَنْسَوْنَ النَّعِيمَ إِذَا رَأوْهُ * فَيَا خُسْرَانَ أَهْلَ اْلاِعْتِزَالِ “O’nu gördükleri zaman bütün Cennet nimetlerini unuturlar. ‘Allah görülmez’ diyen Ehl-i İ’tizâl’e hüsran olsun!” Bir kere daha!..

Bamteli: MANEVÎ ORTAKLIK VE İLAHÎ MUKABELE

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Allah hakkında hüsnüzannın bir kanadını O’nun rahmetine sığınmak, diğer kanadını da O’nun her şeye kâdir bulunduğuna inanmak oluşturmaktadır.

Eltâf-ı İlahiye meltemleri öyle farklı eser ki!.. Bir de bakarsınız, kupkuru çöller, yarık yarık olmuş zemin, kuvve-i inbâtiyesini kaybetmiş toprak, karbondioksitsiz ağaçlar, birden bire bahar neşvesiyle, baharın Sabâ edasındaki makamıyla canlanır; bir haşr ü neşr olur. Haşir Risalesi’nde ve Âyetü’l-Kübrâ’da da bu bahardaki dirilişin öbür taraftaki ba’s-ü ba’de’l-mevte bir örnek teşkil ettiği üzerinde ısrarla duruluyor.

Allah’ın gücü, her şeye yeter; O, hiç umulmadık anda baharlar halk eder. Etrafı kar-kış bastırmış, her taraf buz bağlamış; kayan kayana, tekleyen tekleyene, düşen düşene… Fakat bir de bakarsınız ki, bir nevbahar, tatlı bir meltem esintisiyle her tarafı sarmış; o sizin “kar, buz” dediğiniz şeyler -aysbergler ölçüsünde bile olsa- bir bir eriyor, çağlayanlara dönüşüyor, sonra denizlere doğru akmaya başlıyor.

Şimdiye kadar çend defa olmuş bu türlü şeyler. Bir kere olmuş ise, her zaman da olabilir. Olanlar, olacak şeylerin en inandırıcı referansıdır. Bir kuraklık dönemde Allah (celle celâluhu) size, hususiyle sizin önünüzdeki Pişdârınıza, -Makamı Cennet olsun.- Çağın Sözcüsü’ne kupkuru çöllerde bir bahar havasını estirtmedi mi?!. Sonra sizler, sizin arkadaşlarınız, daha büyükleriniz, dünyanın dört bir yanına açılarak her tarafa tohumlar saçmadınız mı? O tohumlar, çoğu yerde başağa yürümedi mi? Dikilen fideler, selviye dönüşmedi mi? Bundan sonra niye aynı şeyler olmasın ki?!.

Onun için ye’se kapılmak, O’na karşı saygısızlığın ifadesi olur. Ümitsizlik, Allah’ın güç ve kuvveti mevzuunda tereddüt yaşamanın -esasen- hırıltılarıdır. وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ “Şey” kelimesi, “küll”e izafetle, tamlayan-tamlanan terkibi içinde “her fert” demektir; hiçbir fert yoktur ki, Allah’ın ona gücü yetmiş olmasın! Her ferde… Böyle buyuruyor Kur’an-ı Kerim’de, hem de kaç yerde, “tasrif” esasıyla/esprisiyle. “Buna doğru inanın!” diyor, “Buna bel bağlayın, itimâd edin! Kendinize güvenmeden daha ziyade, Allah’ın her şeyi yapacağına güvenin, itimâd edin!..”

“Hakk’ın olıcak işler / Boştur gam u teşvişler / Ol, istediğini işler / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler..” “Hak, tecelli eyleyince, her işi âsân eder / Halk eder esbâbını, bir lahzada ihsan eder.” Bildiğiniz şeyler bunlar… “Hak tecellî eyleyince, her işi âsân (kolay) eder. / Halk eder esbâbını, bir lahzada ihsan eder.” Bunlar, sizin bildiğiniz şeyler; ben, tekrar ediyor. Tekrarım tasdî’e (baş ağrıtmaya) vesile oluyorsa, sizden özür dilerim, Allah’tan da af dileğinde bulunurum.

“Dört bir yan kararsa da biz, ışık peşindeyiz / Ellerimizde meşale, Çin’de-Maçin’deyiz.” İ’lâ-i kelimetullah olsun!.. Allah, dünyanın dört bir yanında bilinsin, sevilsin, sayılsın!.. Hazreti Rasûl-i Zîşân’ın nâm-ı celili, bayrak dalgalanması gibi hemen her zirvede, her kulenin başında, her minarede, her ağaçta dalgalansın. مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ hakikati dalgalansın..

   Allah tarafından sevilmek ve bir danenize mukabil binlerce semere almak istemez misiniz?!.

Siz, bu mevzuda himmetinizi ona bağlarsanız, Cenâb-ı Hak, öyle mukabelede bulunur ki!.. حَبِّبُوا اللهَ إِلَى عِبَادِهِ يُحْبِبْكُمُ اللهُ “Sevdirin Allah’ı kullarına ki, sevsin Allah da sizi!” Allah tarafından sevilmek istemez misiniz? “Mukabele” bu. Sizin sevginiz bazen aşk u heyecan halinde, bazen sizi ızdıraba sevk edecek şekilde, Leylâ’nın Mecnun’u sevk ettiği, Şirin’in Ferhat’ı sevk ettiği, Azra’nın Vâmık’ı sevk ettiği gibi olabilir; bazen bir zaaf haline dönebilir. Fakat Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Sahîhadaki bu türlü ifadelerin hep “mukabele” sözcüğü ile ele alınması lazım. Sizin sevginize, O, sevgiyle mukabelede bulunur.

O (celle celâluhu), nasıl bir iltifatta bulunur? Siz, bir verirsiniz, bazen on alırsınız, yirmi alırsınız. O sevginin karşılığı… Mesela “Ben, sizden hoşnudum!” demesi, öyle bir karşılıktır ki, iliklerinize kadar bunu bir zevk halinde duyarsınız, bayılırsınız: “Yahu bundan daha zevkli bir şey yokmuş!” dersiniz. Öyle bir meltem esintisiyle eser, ruhlarınızı öyle sarar ki, bayılır, kendinizden geçersiniz. Size “Bir dünya vardı arkada, bırakıp geldiniz; bağı vardı, bahçesi vardı -bu Pennsylvania gibi- evleri vardı, tertemiz havası vardı!” filan dense, “Yahu var mıydı böyle bir şey!” filan dersiniz. Unutursunuz geçmişte olan bütün güzellikleri; hepsi silinir gider gözünüzün önünden. Bir de O’nun kâinattaki bütün güzelliklere tecellî olarak serptiği, saçtığı, serpiştirdiği o güzelliklerin de ötesinde Cemâlini, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) beyanıyla, Dolunay’ı ufukta gördüğünüz/müşahede ettiğiniz gibi gördüğünüz zaman bayılıp kendinizden geçeceksiniz: “Meğer dünya buymuş; biz, boş dünyalar arkasından koşturup durmuşuz! “Me-ğer dün-ya buy-muş; biz, boş dün-ya-lar ar-ka-sın-dan koş-tu-rup dur-mu-şuz!”

Siz, boş dünyalar arkasından koşturup durmadınız. İşiniz, ticaretiniz var ise şayet, meşrû dairede kazancınıza kimse bir şey diyemez. Hazreti Osman efendimiz de meşrû dairede kazanmış, çok zengin olmuştu. Ama öyle ki, her zaman onlar, ayaklarının altında idi. “Bunların hepsini ver!” dendiği zaman da “Allah Allah! Şimdiye kadar niye istemediniz bunları!” falan… Abdurrahman İbn Avf, Allah’ın imkân vermesi ile, hamallıkla işe başlayıp Medine’nin zenginlerinden biri haline gelmişti. Aşere-i Mübeşşere’den, Mekke-i Mükerreme’den giden muhacirlerden idi; sizin çoğunuz gibi muhacir idi o da. Ama Allah Rasûlü’nün bir beyanı karşısında (sallallâhu aleyhi ve sellem), Cennet’e girerken arkadan girme mevzuundaki bir ikazı karşısında, hemen elinde-avucunda ne var ise, hepsini saçıverdi. O, burada onları saçıverdi; onlar birer tohum gibi toprağın bağrına düştüler.

Kur’an-ı Kerim buyuruyor: مَثَلُ الَّذِينَ يُنْفِقُونَ أَمْوَالَهُمْ فِي سَبِيلِ اللهِ كَمَثَلِ حَبَّةٍ أَنْبَتَتْ سَبْعَ سَنَابِلَ فِي كُلِّ سُنْبُلَةٍ مِئَةُ حَبَّةٍ وَاللهُ يُضَاعِفُ لِمَنْ يَشَاءُ وَاللهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ “Mallarını Allah yolunda infak edenlerin hali, yedi başak bitiren ve her başakta yüz dane bulunan bir tohum gibidir. Allah, kime dilerse ona kat kat verir. Allah, (rahmet ve lütfuyla her varlığı) kucaklayan, (merhametiyle kullarına) genişlik gösterendir; (kullarının halini) hakkıyla bilendir.” (Bakara, 2/261) Bir tohum attınız, yedi tane başak oldu. فِي كُلِّ سُنْبُلَةٍ مِئَةُ حَبَّةٍ Her başakta da yüz dâne var. Şimdi bir dâne, yedi yüz oldu mu? Allah’ın lütfu… Cenâb-ı Hak, kesretten kinaye söylüyor bunu; bir milyon da verebilir Allah (celle celâluhu).

Sizin ortaya koyacağınız şeyler, Kıtmîr gibi minnacık varlıkların ortaya koyacağı şeyler, kendi boyları ile, kendi idrakleri ile mebsûten mütenâsiptir. Fakat Zât-ı Ulûhiyet, her şeyi muhittir, her şeyi ile; ilmi ile, iradesi ile, kudreti ile, re’feti ile, şefkati ile, utûfeti ile, Rahmâniyeti ile, Rahîmiyeti ile, Hannâniyeti ile, Mennâniyeti ile… Dolayısıyla siz, bir tohum atarsınız, O (celle celâluhu), milyonlarca ile “mukabele”de bulunur. Ama öyle şeyler ile mukabelede bulunur ki, her biri ile bir kere daha başınız döner, bir kere daha başınız döner. Her başınız dönüşünde, sermest olursunuz, kendinizden geçersiniz sarhoş gibi. Size biraz evvel bahsettiğim gibi, oradaki o ebedî güzellikleri gördüğünüz zaman, “Güzellik denilen şey, işte bu. Biz, duyduk, tattık, mest olduk, sermest olduk, kendimizden geçtik!”

   İnsan öyle kıymetli bir varlıktır ki, Allah’ın rızasından ve Rasûlullah’ın sevgisinden başka bir talebe gönlünü kaptırdığı zaman, değerini düşürmüş ve kendisine saygısızlık yapmış olur.

İnsan onu istemeli; kendi kıymetinin altındaki şeylere talip olmamalı. Alvar İmamı diyor ki:

“Dilber-i gülberg isterem, ruhları ahmer olmalı,

Fâtih-i Hayber isterem, yanında Kanber olmalı.

Sahn-ı sînesi nûr ola, cîm-i cemâli hûr ola

Güneş gibi fehûr ola, öylece dilber isterim!..”

Öyle bir şey istemeli ki, insanın yaradılış keyfiyetine, donanımındaki mükemmeliyete, “ahsen-i takvîm”e uygun düşsün!

Şimdi bir adam düşünün; böyle, padişah gibi bir adam, devlet başkanı gibi bir adam. Gitmiş, çöp kutularından çöp topluyor, “Bunlardan ben bir şey yapacağım” diye. Ne kadar uygunsuz bir iş!.. Çünkü onun o kâmet-i bâlâsı ile onları telif etmek mümkün değildir. Kendine hakaret ediyor o, demektir; kendisine karşı saygısızlık yapıyor demektir. Bence ona düşen şey nedir? Sarraflar çarşısına gitmek, var ise imkânı, orada altın üzerine gümüş, gümüş üzerine altın almak, bilezik almak, küpe almak, gerdanlık almak… Alacak ise ve câiz ise bunlar, ayrı mesele… Dolayısıyla kâmet-i kıymetine uygun şeylere talip olmak lazımdır.

İnsan, neye talip ise, bu, aynı zamanda onun kâmet-i kıymetini aksettirir. Talebin kıymeti, tâlibin kıymetinin remzi, işareti, beyanı, ifadesidir. Neye talip olmuş iseniz, aynı zamanda kendi kıymetinizi, kâmet-i bâlânızı ortaya koymuş olursunuz. “İnsan” öyle bir varlık ki, Allah sevgisinden, Rasûlullah sevgisinden başka bir şeye dilbeste olduğu zaman, kendisine saygısızlık yapmış olur.

Bakın, siz kendinize bakın!.. Nerenize itiraz ediyorsunuz? “Şurası şöyle değil de, burası böyle olsaydı?!” filan… Bir kulak-burun-boğaz uzmanına bir sorun… Bunları riyazî bir düşünce ile size anlatsın. Bu “burun” dediğiniz şeyin, bu “geniz” dediğiniz şeyin, bakın şu fonksiyonları var, şu fonksiyonları var, şu fonksiyonları var… İhtimal hesaplarına göre bunun bu mükemmeliyeti trilyonda bir ihtimal. Kulağı alsanız, öyle; gözü alsanız, öyle; ağzı alsanız, öyle… Sonra sizin bakıp görmenizde, o görme ile münasebet içinde olan şeyler; tadıp duymada, tattığınız şeyler ile ağzınız arasındaki münasebetler… Bütün bunlar o kadar yerli yerindedir ki, ihtimal hesapları ile bunlar trilyonlar ile, katrilyonlar ile bir ihtimal. Bu güzellikte sizi yaratmış, böyle mükemmel; hiçbir kusur göremezsiniz kendinizde. Bundan daha mükemmel olamaz…

Bundan daha mükemmeli olmadığından dolayı, o, Cenâb-ı Hakk’ın lütfettiği o donanımı, maddî anatomisinin yanında o manevî anatomisini inkişaf ettirdiğinde, yani hayvaniyetten çıktığında, cismâniyeti bıraktığında, kalb ve ruhun derece-i hayatına yükseldiğinde, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm gibi (sallallâhu aleyhi ve sellem) Cebrail’e dedirtecek ki: “Yürü! Top senin, çevkan senindir bu gece! Bir adım daha atsam, yanarım ben!” Bir anneden doğma, aynen sizin gibi bir damla sudan meydana gelme, İnsanlığın İftihar Tablosu. Fakat o kâmete göre durumunu değerlendirdiğinden, talep edeceği şeyleri çok iyi belirlediğinden, talip olacağı şeyleri çok iyi tayin ettiğinden dolayı, Cibrîl-i Emin’in önüne geçiyor; bütün peygamberân-ı ızâmın da önüne geçiyor.

Demek ki Allah (celle celâluhu) sizi öyle olma donanımında yaratmış; donanımın hakkını vermek lazım. Evet, siz çöp kutularından çöp ayıklayacak mahiyette değilsiniz. Altınlar ile, gümüşler ile, zümrütler ile, zebercetler ile, yakutlar ile oynayacak, onları peyleyecek, aynı zamanda onları alacak mahiyette yaratılmış varlıklarsınız. O da nedir? Gönlünüzü Allah’a kaptırmak, O’na “dilbeste” olmak. Bu da bir taraftan negatif olarak nefs-i emmâreye uymamaya ve aynı zamanda Zât-ı Ulûhiyete karşı ubudiyete yaraşır bir tavır ortaya koymaya vabestedir.

   “İnsan küçük bir âlem olduğu gibi, âlem dahi büyük bir insandır. Bu küçük insan, o büyük insanın bir fihristesi ve hülâsasıdır.”

Biraz evvel bahsettiğim gibi, insan anatomisi, “maddî anatomi” ile -onun yanında- “manevî anatomi”den ibarettir. Bunu tabipler kullanmıyorlar ama insanın manevî anatomisi, onun kalbi, ruhu, vicdanı, hissi, ihsasları, şuuru, idraki, içyapısıdır. Bu o kadar mükemmel ki!.. Evet, eğer insan bu mükemmeliyete göre kendi kadrini/kıymetini biliyorsa, bağışlayın, çöp kutularını takip etmez, takip edeceği şeyleri takip eder; dolayısıyla gönlünü kaptıracağına kaptırır, Zât-ı Ulûhiyete kaptırır.

O’nu (celle celâluhu) sevmek için o kadar çok sebep var ki!.. Ben sadece kısaca ve âciz ifadem ile insan anatomisinden bahsettim. İnsan, kâinatın bir fihristi… Enfüste, bu fihristte, siz, kendinizi doğru okursanız, bu kâinatı da okuyabilirsiniz. Bu kâinat kitabı da esasen sizin inkişaf etmiş haliniz; adeta o inkişaf etmiş bir insan. Hazreti Pîr, öyle ifade ediyor: Kâinat, büyük bir insan; insan da küçük bir kâinattır. “İnsan küçük bir âlem olduğu gibi, âlem dahi büyük bir insandır. Bu küçük insan, o büyük insanın bir fihristesi ve hülâsasıdır. İnsanda bulunan numunelerin büyük asılları, insan-ı ekberde bizzarure bulunacaktır.”

Enfüste isabetli bir tefekkür, tedebbür, tezekkür ortaya koyduğunuz zaman, kâinat kitabını mütalaa etmede hata etmezsiniz. Onun satırları, sayfaları, paragrafları arasında gezerken, ayrıca başınız döner. Ağaçtan ağaca koşarsınız, öpersiniz onları; “Bu da O’nun kaleminden çıkmış!” dersiniz. Kapanır, yerlerde başakları öpersiniz; sarılırsınız onlara, “Bu da O’ndan!” dersiniz. Karıncalara sarılırsınız, termitlere sarılırsınız: “Bunların hepsi ilim programına göre, O’nun Kalem-i Kader ve Kudret’inden çıkmış şeyler!” dersiniz.

O’nu sevdiren o kadar çok şey var ki!.. Bütün bunlar sıralanınca, doğru okununca bunlar, onların size verdiği ses doğru duyulunca ve mesele şeytanî şerarelere kaptırılmayınca, O’nu daha derinden seveceksiniz. Çok sağlam gelen şeyleri kalibrasyonlara tâbi tutarak, o sinyallerin içine şerarelerin girmemesine dikkat ettikçe, Allah’ın izni-inayetiyle, Allah’ı seveceksiniz. Dolasıyla O’nu (celle celâluhu) size tanıtan Zâtı (sallallâhu aleyhi ve sellem) da seveceksiniz.

   “Allah’ım! İmanı bize sevdir, onunla kalblerimizi tezyin et; küfrü, fıskı ve isyanı bize çirkin göster. Bizleri rüşde ermişlerden eyle!..”

Peygamber Efendimiz’den öğrendiğimiz bir duada da demiyor muyuz? اَللَّهُمَّ حَبِّبْ إِلَيْنَا الْإِيمَانَ وَزَيِّنْهُ فِي قُلُوبِنَا، وَكَرِّهْ إِلَيْنَا الْكُفْرَ وَالْفُسُوقَ وَالْعِصْيَانَ، وَاجْعَلْنَا مِنَ الرَّاشِدِينَ “Allah’ım! İmanı bize sevdir, onunla kalblerimizi tezyin et; küfrü, fıskı ve isyanı bize çirkin göster. Bizleri rüşde ermişlerden eyle!” Kur’an-ı Kerim’den me’hûz (alınmış), Efendimiz’in duası bu. Sahabe-i kiramın kâmet-i bâlâlarını anlatırken buyuruyor: وَاعْلَمُوا أَنَّ فِيكُمْ رَسُولَ اللهِ لَوْ يُطِيعُكُمْ فِي كَثِيرٍ مِنَ الأَمْرِ لَعَنِتُّمْ وَلَكِنَّ اللهَ حَبَّبَ إِلَيْكُمُ اْلإِيمَانَ وَزَيَّنَهُ فِي قُلُوبِكُمْ وَكَرَّهَ إِلَيْكُمُ الْكُفْرَ وَالْفُسُوقَ وَالْعِصْيَانَ أُولَئِكَ هُمُ الرَّاشِدُونَ “Hem bilin ki, şüphesiz aranızda Allah’ın Rasûlü vardır. Eğer (o), birçok işte size uyacak olsaydı, gerçekten sıkıntıya düşerdiniz; fakat Allah, size imanı sevdirmiş ve onu kalblerinizde süslemiştir. Küfrü, fıskı ve isyanı ise size (kalblerinize) çirkin göstermiştir. İşte onlar, gerçekten doğru yolda olanlardır!” (Hucurât 49/7) O kâmet-i bâlâları böyle anlatıyor ayet-i kerime. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) o ilahî beyandan bir dua istihraç ediyor.

Zannediyorum bu ayeti okuduğunuz zaman, sizin vicdanlarınız da “Yahu bu böyle olduğuna göre, benim de öyle demem lazım: Allah’ım! İmanı sevdir bana!” duygusuyla dolar. اَللَّهُمَّ حَبِّبْ إِلَيْنَا الْإِيمَانَ وَزَيِّنْهُ فِي قُلُوبِنَا “Allah’ım! Kalblerimizde onu bir süsle, bir püsle ki, başımız dönsün ona baktığımız zaman. İmanın derinliklerinin bize ifade ettiği şeyler, analize ettiği şeyler karşısında başımız dönsün!..” O “iman” sayesinde, o “marifet” sayesinde, o “muhabbet” sayesinde, o “zevk-i ruhânî” sayesinde öyle şeyler önünüze saçılacak ki, o sergiye baktığınız zaman, o meşhere baktığınız zaman, başınız dönecek. اَللَّهُمَّ حَبِّبْ إِلَيْنَا الْإِيمَانَ وَزَيِّنْهُ فِي قُلُوبِنَا Tersi bunun: وَكَرِّهْ إِلَيْنَا الْكُفْرَ وَالْفُسُوقَ وَالْعِصْيَانَ Bunlar, onları öldürücü virüs; bunlar güve… Küfrü bize kerih göster, ona karşı içimize tiksinti ver, küfre götüren şeylere karşı tiksinti hasıl olsun içimizde!.. وَكَرِّهْ إِلَيْنَا الْكُفْرَ وَالْفُسُوقَ وَالْعِصْيَانَ “Küfrü, fıskı ve isyanı bize çirkin göster.”

Esasen Allah’ın, bizim için takdir buyurduğu çerçevenin dışına çıkmaya “fısk” deniyor. Allah, bizi ahsen-i takvîme mazhar yaptığına göre, esasen, çerçeve bellidir. Bu çerçevenin dışına çıktığınız zaman, konumunuzun altına düşmüş olursunuz ki, buna “fısk” denir. Evlere giren yılanlar, çıyanlar, fareler ve sairelere, kendileri için mahdut olan deliklerin dışına çıktıklarından ve sınırlarını aştıklarından dolayı “fevâsiku’l-büyût” (فَوَاسِقُ الْبُيُوتِ) deniyor. Evden, deliklerden çıkan fâsıklar… Evet, kendisi için takdir edilen şirazenin dışına çıkana “fâsık”, çıkmaya da “füsûk” deniyor. “Allah’ım! Onu da bize çirkin göster!” وَكَرِّهْ إِلَيْنَا الْكُفْرَ وَالْفُسُوقَ وَالْعِصْيَانَ

“İsyan”, Allah’a başkaldırma; her türlü münkerât, her türlü günah, yalan, iftira, tezvir, başkasının ayağının altını kazma, başkasına karşı içinde kin, nefret tutma, hased ile kötülük yapma, küfrün yaptırtmayacağı şeyleri yapma, hafizanallah. وَالْعِصْيَانَ “Bunları bize kerih göster Allah’ım!” وَاجْعَلْنَا مِنَ الرَّاشِدِينَ “Bizi rüşde ermişlerden eyle!..”

“Rüşd” kelimesini, insanın elinin sağını solundan ayırması, elinin sağını solunu birbirinden tefrik etmesi hali şeklinde ifade ederler. Elinin önünü-arkasını biliyor artık; neyin ne olduğunu biliyor; güzeli, çirkini birbirinden tefrik edebilecek duruma geliyor. Ortaya değişik şeyler konduğunda, neyin hangi mahiyette olduğunu biliyor. İşte bizi onlardan eyle!.. İyiyi-kötüyü birbirinden tefrik etme… Bunu Usûliddin ulemasının diliyle ifade edecek olursanız, “Hüsn-i aklî ile bizi serfirâz kıl! Kubh-i aklîden bizleri fersah fersah uzak kıl!” demek oluyor.

Evet, insan, kaptırılması gerekli olan Zât’a (celle celâluhu) gönlünü kaptırırsa, zannediyorum O’nun dışında her şeye sırtını döner, her şeyi ayaklarının altına alır; raks etmek doğru bir şey değildir fakat onun üzerinde raks eder. Bu bir yönüyle fazilet sayılır; dünyevî arzuların üzerinde raks etmek…

   “Ey kalbleri halden hale koyan Rabbimiz, kalblerimizi ibadet ü tâatine yönlendir!”

“İhlaslı kimse, sâlih amel işleyen ve insanların kendisini övmesinden hoşlanmayan, övülmeyi sövülme gibi gören insandır.” Hazreti İsa’ya ait bir sözdür, bu. Hazreti Pîr, o yolda olanlardan birisidir; onları takip eden bir muhlistir. “Ben kendimi beğenmiyorum, beni beğenenleri de beğenmiyorum.” diyor. “İyilik yaptın, güzelliklere vesile oldun, “mazhar”sın!.” mülahazasına karşı,  “Hayır mazhar değil memersin!” diyor. bir sözde. Esas o güzellikler O’na ait. Sen güneşe açık durduğun zaman, ondan gelen şualar sana aksediyor, dolayısıyla ona ait. Hele kendi karanlık tüneline gir bakalım, güneşin o ışınları kalıyor mu senin üzerinde?!. Kendi için diyor: “Sen ey riyakâr nefsim! ‘Dine hizmet ettim!’ diye gururlanma. اِنَّ اللّهَ لَيُؤَيِّدُ هذَا الدِّينَ بِالرَّجُلِ الْفَاجِرِ ‘Allah, bazen, bu dini, fâcir bir adamın eliyle de te’yîd buyurur.’ sırrınca, müzekkâ olmadığın için, belki sen kendini o racül-i fâcir bilmelisin. Hizmetini, ubudiyetini, geçen nimetlerin şükrü ve vazife-i fıtrat ve fariza-i hilkat ve netice-i sanat bil, ucb ve riyadan kurtul!.” diyor Çağın Sözcüsü, büyük insan.

Zannediyorum, manevî mertebeleri itibarıyla yukarıya doğru çıktıkça, büyüklerde daha derin bir nefisle yüzleşme görülüyor. Râşid Halifeler de aynı ruh haletinde ve kendileriyle yüzleşmede idiler. (Çağlayan Dergisi’nde “kendiyle yüzleşme” mevzuu ile alakalı neşredilen seri yazıları) mütalaa ettiniz ise, yukarıya çıktıkça bu hissin daha da ağırlaştığını görmüşsünüzdür. O kadar ağırlaşır ki, insan, onun altında ezilir âdetâ, o duygunun altında ezilir.

Onun için İnsanlığın İftihar Tablosu, Âişe validemizin dikkatini çekecek şekilde -bugün yine tekerrür etti- şöyle dua ederdi: يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ ثَبِّتْ قَلْبِي عَلَى دِينِكَ “Ey kalbleri evirip çeviren Allahım! Benim kalbimi dininde sabitleyip perçinle!” يَا مُصَرِّفَ الْقُلُوبِ صَرِّفْ قُلُوبَنَا إِلَى طَاعَتِكَ “Ey kalbleri halden hale koyan Rabbim, kalblerimizi ibadet ü tâatine yönlendir!” “Ey kalbleri evirip çeviren Allah’ım! Kalbimi dinde sâbit kıl!” diyor İnsanlığın İftihar Tablosu; yüzü suyu hürmetine varlığın yaratıldığı İnsan diyor bunu. O’nun hakkında bu türlü şeyleri mülahaza, O’na karşı saygısızlık olur. Fakat O, Allah’a karşı edebinin/saygısının gereği olarak bunu diyor. Bir de o meselenin önemini vurguluyor. Bir de arkadakilerine bu mevzuda ders veriyor, “Böyle deyin!” diyor: يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ ثَبِّتْ قَلْبِي عَلَى دِينِكَ “Ey kalbleri evirip-çeviren Allah’ım! Kalbimi, dinde sâbit kıl!”

Bu duayı çok tekrar etmesi üzerine, Âişe validemiz, o hayretli sorusunu sorunca, Efendimiz buyuruyor ki: اَلْقَلْبُ بَيْنَ إِصْبَعَيْنِ مِنْ أَصَابِعِ الرَّحْمَنِ، يُقَلِّبُ كَيْفَ يَشَاءُ “Kalb, Cenâb-ı Hakk’ın iki parmağı arasındadır.” Bunlar, “müteşâbih” ifadeler. Orada da ifade ettiğim gibi, sizde el ne fonksiyon edâ ediyorsa, göz ne fonksiyon edâ ediyorsa, kulak ne fonksiyon edâ ediyorsa, ağız ne fonksiyon edâ ediyorsa… Zât-ı Ulûhiyet’te -bî-kemm u keyf münezzehiyeti, mukaddesiyeti çerçevesinde- o türlü fonksiyonları edâ eden bir kısım “Evsâf-ı Âliye-i İlahîye-i Münezzehe-i Mukaddese”, “Sıfât-ı Sübhâniye-i Münezzehe-i Mukaddese”… Meseleye öyle bakmak lâzım. Sizdeki dar dairede, gölgede o fonksiyonu edâ eden ne ise şayet, asılda (asaleten), o meseleyi edâ edecek, ifade edecek şeyler demektir.

Onun için, اَلْقَلْبُ بَيْنَ إِصْبَعَيْنِ مِنْ أَصَابِعِ الرَّحْمَنِ، يُقَلِّبُ كَيْفَ يَشَاءُ “Kalb, O’nun iki parmağı arasında; istediği tarafa evirir, çevirir.” Öyle ise bir kere daha يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ، ثَبِّتْ قُلُوبَنَا عَلَى دِينِكَ Ey kalbleri evirip-çeviren Allah’ım! Beni, kardeşlerimi, dostlarımızı, taraftarlarımızı, sempatizanlarımızı, dünyanın dört bir yanında hâzır olanları, gelecekte olanları, işe müstaid olanları, mütemayil bulunanları, sempati duyanları… Bütününün kalblerini imanda sâbit kıl! Bütününün yüzlerini amel-i sâlihe müteveccih kıl!

   “Uhrevî amellerde ortaklık” mülahazasına bağlı dua halkaları, kalbî ve rûhî hayata sıçrama fasılları gibidir; herhangi bir halkada kendisini tazarru ve niyaza salmış zâkirler, ötede kim bilir ne kevserler ne kevserler içeceklerdir!..

Evet, “Ekseriyetin hâlisâne duası, ferec-i umumîyi cezbeder.” diyor Hazret. Zannediyorum herkes meselenin korosunu oluşturarak, bu şekilde seslenirse, Allah (celle celâluhu) o duayı kabul buyurur. Âdetâ başbaşa vermiş kubbe taşları gibi birbirimize destek oluruz. Ne olur o zaman?!. “İştirâk-i a’mâl-i uhreviye” diyor; bu tabiri bir başkasında görmedim, Çağın Sözcüsü söylüyor bunu. Demek ki reçete bu çağa göre olduğundan, Çağın Sözcüsü’ne, Allah, onu söylettiriyor; reçete, bu çağa göre. Diyor ki, “iştirâk-i a’mâl-i uhreviye” (uhrevî amellerde iştirak).

Mesela, Kur’an-ı Kerim’i her gün hatmetmek istiyorum, baştan sona kadar. Ebu Hanife, bilmiyorum her zaman yapıyor muydu; bazen iki rekâtta Kur’an-ı Kerim’i hatmediyordu. Ne insanlar yetişmiş!.. Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ı izleyerek ne insanlar yetişmiş!.. Şâfiî’yi alsanız, onu da o kefeye koysanız, “Allah Allah! Yahu bunlar ne kadar birbirine benziyor? Bu, o mu? O, bu mu?!” dersiniz. İmam Mâlik’i alsanız, Ahmed İbn Hanbel’i alsanız, Yahya İbn Maîn’i alsanız, Buharî’yi alsanız, Müslim’i alsanız, Ebu Davud es-Sicistânî’yi alsanız, Nesâî’yi alsanız; “Allah Allah! Ne kadar da birbirlerine benziyorlar; Allah, hepsini birbirine benzer yaratmış!” dersiniz. Manevî anatomileri itibarıyla, ruh enginlikleri itibarıyla, iç derinlikleri itibarıyla, kalbî ve ruhî hayat itibarıyla zirveleşmeleri açısından, birbirlerine o kadar benziyorlar bunlar.

Evet, diyor ki bir yerde: “Nasıl sadaka belayı defeder…” -Be-la-yı def e-der.- “Aynen öyle de ekseriyetin hâlisâne duası, ferec-i umumîyi cezbeder.” Ee bu meselenin reçetesi bu ise, bize düşen şey, o reçeteyi kullanmaktır: Hâlisâne, bir ferec-i umumîyi, bir kurtuluşa erişi, bir fevzi, bir necâtı Allah’tan istemek.

Şimdi Kur’an-ı Kerim’i hatmetmek istiyoruz. “Ah keşke imkânım olsa da onu bir akşamda, bir gecede bir bitiriversem!” Bast-ı zaman ile olabilir. Benim, sözüne inandığım birisi, “Önümde saat duruyordu.” demişti “O zamanlar, eskiden kıldığım namazların -herhalde öyle yapıyormuş- hepsini kaza ediyordum. O gün de kırk rekât kılmaya niyet ettim. Saat de önümde duruyordu. Ben kırk rekâtı bitirdim; saate baktım, beş dakika geçmiş!” Bast-ı zaman… Hani aklımız almaz bu türlü şeyleri ama zaman da, mekân da bunlar izafî şeylerdir. O “dar”ın içine Allah öyle bir vüs’at (genişlik) verir ki, başınız döner orada. Yahu şimdi böyle bir Sultan’a dilbeste olmayacaksınız da ne yapacaksınız?!.

Şimdi bunu yapamıyorsun, tek başına yapamıyorsun. “O zaman, arkadaş, bir cüz sen oku, bir cüz de ben okuyayım, bir cüz de falan okusun. Bir cüz Ali okusun.. bir cüz Veli okusun.. bir cüz deli okusun.. bir cüz Ebu Bekir okusun.. bir cüz Ömer okusun.. bir cüz Osman okusun.. bir cüz Ali okusun.. bir cüz Hasan okusun.. bir cüz Hüseyin okusun…” Böylece siz, bir günde Kur’an-ı Kerim’i hatmettiniz. O otuz cüz Kur’an-ı Kerim’i tek başına hepiniz okumuş gibi sevap alırsınız. İştirâk-ı a’mâl-i uhreviye, bu demek.

Mesela, hani Kur’an, derecesinde bir şey değil; onun derecesinde bir şey olamaz, çünkü o, Kelâm-ı İlahî. Ama ondan tereşşuh eden şeyler var. Tâ Efendimiz’den alın Râşid Halifelere, onlardan alın da o büyük Velilelere, Abdal’a, Evtâd’a, Aktâb’a, Gavs’lara, tasarrufları vefat ettikten sonra dahi geçen Şâh-ı Geylânîlere, Ebu’l-Hasan el-Harakânîlere, Akîl Menbicîlere, Şeyhü’l-Harrânîlere, bazılarına göre, Maruf el-Kerhîlere, Kıtmir’in idraksizliğine verin, Hazreti Sâhib-i Zîşân’a (Çağın Sözcüsü’ne) kadar… Bunlar, tasarrufları devam eden insanlardır. Bunlar, kaynağından almışlar, Kur’an’a göre filtre etmişler o meseleleri. Söyleyecekleri şeyleri Kur’an çizgisinde söylemişler. Şâh-ı Geylânî, öyle söylemiş; Muhammed Bahâuddin Nakşibendi hazretleri, öyle söylemiş. İşte Evrâd-ı Kudsiye-i Şâh-ı Nakşibendiye’ye bakın! Hazreti Şâh-ı Geylânî’ninkini bir kitap halinde neşretmişlerdi; el-Kulûbu’d-Dâria’da sadece birkaç tanesi var. Bütün virdleri, parmak kalınlığında bir kitap halindedir. Ebu Hasan Şâzilî hazretlerine bakın, İmam Zeynülâbidîn hazretlerine bakın, İsmail Halvetî hazretlerine bakın, Mustafa Bekrî es-Sıddîkî hazretlerine bakın… Bunlar esasen, Kur’an-ı Kerim ile meseleyi filtre ederek almışlar: “Aman ona ters bir şey olmasın! Aman, Efendimiz’in bu mevzuda ortaya koyduğu temel disiplinlere aykırı bir şey olmasın!” O’na göre Allah’a diyecekleri şeyleri demişler. Kelimeleri seçerken, Kur’an’a göre, Kur’an’ın referansına göre o kelimeleri seçmişler. Hiç kimse, Efendimiz’in dediği gibi diyemez ki! Dolasıyla ona göre seçmişler, ona göre virdler meydana getirmişler.

   “Yakaran Gönüller”in dua halkalarından hiç ayrılmamalı; bast anlarında başkalarına şevk kaynağı olmalı, kabz zamanlarında da dostların kanatlarıyla uçmalı; fakat, ne yapıp edip yol yorgunluğunu tazarru ve niyazla aşmaya çalışmalı!..

Onun için, aslın bir gölgesi, Mecmûatü’l-Ahzâb… Gümüşhanevî hazretlerinden Allah ebeden razı olsun, üç cilt halinde yapmış onu. Sonra Pîr-i Mugân, Şem’-i tâbân, Ziyâ-ı himmet, o üç cildi on beş günde bir hatmediyor. Aklım almıyor, bast-ı zaman… Adam, onca risale yazıyor… Yüz otuz küsur parça risale yazıyor ve aynı zamanda on beş günde bir de o üç cilt kitabı okuyor! Sonra onu tashih ediyor, çok yerlerini tashih ediyor. Sonra sizin arkadaşlarınız yeni bir tashih ile bazı virdleri/duaları/hizbleri alıyorlar; “inleyen, sızlayan, ney sesi veren, kalbleri inleten” manasına “el-Kulûbu’d-Dâria” adıyla bir dua mecmuası meydana getiriyorlar.

Bunu niye dedim, bunları niye söyledim? Bu gevezeliğin arkasındaki kafiye şu: Bu kitabı baştan sona kadar hepimizin bir günde okuması mümkün değil. Çünkü yedi yüz küsur sayfa. Yirmi dört saat okusanız, bitmez bu. Çünkü çok defa deniyorsunuz, on sayfayı okuyunca, yarım saat, kırk dakika geçiyor. Her kelimeyi düşünerek okursanız, bir saat ister; her kelimeyi düşünerek, tam; Allah karşısında duruyor olma hissiyle, “ihsan” şuuruyla okuyacak olursanız, bir saat. Ondan sonra hesap edin kaç saatte… Ama bu meselenin bir kolay yolu var; işte, iştirâk-i a’mâl-i uhrevîye. On sayfa Ali, on sayfa Veli, on sayfa deli, on sayfa bilmem kim, on sayfa kim, on sayfa kim… Böylece o kocaman kitap, bölüştürülmüş oluyor. Ve her gün bitiyor o kitap, her gün insanın evrâd u ezkâr defterine, o kitapta olan her şey akıyor, şakır şakır akıyor, Nil gibi.

Böyle kazanım yolları varken, ne diye kendimizi belli bir darlığın mahkumu haline getireceğiz?!. Mekânın darlığına, zamanın darlığına, kendi darlığımıza mahkûm etmeyelim!.. Ruhun enginliğine göre, bir üveyik gibi kanat açalım, sonra enginlere açılmaya bakalım. Daha engine, daha engine, daha engine açılmaya bakalım, Allah’ın izni-inayeti ile.

O zaman o kadar evrâd ü ezkâr ile Cenâb-ı Hakk’a içten tazarru ve niyazda bulununca, bir yönüyle her arkadaşımızın yürüdüğü yolda kaymaması adına yollara tuz serpmiş oluruz. Günümüzde yollar çok buzlu. Buna karşı arkadaşlarımızın ağız birliği yaparak, duayı koro haline getirmesi lazım. Ee bu işi, bu senfoniyi idare eden zatlar, gelmiş-geçmiş. İsterseniz önünüzde belli bir makamda onu söylüyor gibi onları düşünebilirsiniz. Hazreti Bediüzzaman’ın okuyuşuna bakıp Sabâ mı dedi, Uşşak mı dedi, Rast mı dedi, Hüzzâm mı dedi, Segâh mı dedi, Hicaz mı dedi, ona göre meseleyi koro haline getirerek, Cenâb-ı Hakk’a öyle sunabilirsiniz. Bu, arkadaşlarımızla beraber yürüdüğümüz o müşterek güzergâha -Allah’ın izni-inayetiyle- tuz serpme gibi bir şey… Ne tuzu? Tuz, yine kaymaya sebebiyet verebilir. Buzun buzluğunu kırabilecek ne ise şayet… Buzu buzluktan çıkarabilecek şeyler neler ise şayet… Zincir mi takıyorsunuz ayaklarınıza, bastığınız her yerde sâbit-kadem mi oluyorsunuz… Biraz evvelki mülahazaya bağlayabilirsiniz: يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ، ثَبِّتْ قُلُوبَنَا عَلَى دِينِكَ Allah’ın izni-inayetiyle…

Şimdi böyle “iştirâk-i a’mâl-i uhrevîye” düsturuyla “bir”leri “bin”ler yapma, “milyon”lar yapma, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinden beklenen şey, Hannâniyetinden beklenen şey, Mennâniyetinden beklenen şey, vüs’at-i rahmetinden beklenen şey, Rahîmiyetinden beklenen şeydir. Bekliyoruz. Başımız, O’nun Rahmâniyet ve Rahîmiyetinin eşiğinde, inliyoruz. Elimiz, O’nun kapısının tokmağında; o tokmağa yüreğimizin sızlaması ile dokunuyoruz; yürek sızlaması ile dokunuyoruz veya “ihsan şuuru” ile dokunuyoruz..

Allah’ın izni-inayetiyle, bu gelip-geçici fırtınalar, bir bir dinecek. Şimdi başlarda olan ayaklar, bir bir yere/zemine inecek. Işıklar gelecek, zulmetleri delecek, Allah’ın izni-inayetiyle. “Ufukta ışık cümbüşü / Hırıl hırıla zulmetler / Ve her tarafta gürül gürül nurlar.” Allah, o günleri gösterecek!..

Dua ile noktalayalım: يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ بِرَحْمَتِكَ نَسْتَغِيثُ، أَصْلِحْ لَنَا شَأْنَنَا، وَلاَ تَكِلْنَا إِلَى أَنْفُسِنَا طَرَفَةَ عَيْنٍ، وَلاَ أَقَلَّ مِنْ ذَلِكَ، وَلاَ إِلَى أَحَدٍ مِنْ خَلْقِكَ Ey Hayy u Kayyûm olan Allah! بِرَحْمَتِكَ نَسْتَغِيثُ Sen’in rahmetinden dileniyoruz dileneceğimiz şeyleri. El açıyor, başımızı kapının eşiğine koyuyor, ne istiyorsak Sen’den istiyoruz. وَلاَ تَكِلْنَا إِلَى أَنْفُسِنَا طَرَفَةَ عَيْنٍ Göz açıp kapayıncaya kadar, bizi, bizimle/nefsimizle başbaşa bırakma. Hatta göz açıp-kapamadan daha az bir zaman içinde bizi nefsimizle başbaşa bırakma!.. Ve zayıf bir rivayette, “Hiç kimseyle de başbaşa bırakma!” Hiç kimseyle başbaşa bırakma!..

Allah, zalimlerin hakkından gelsin!.. Siz mazlumları da inayetiyle, keremiyle, lütfuyla serfirâz kılsın!.. طُوبَى لِمَنْ عَرَفَ حَدَّهُ، وَلَمْ يَتَجَاوَزْ طَوْرَهُ “Ne mutlu haddini bilene ve haddini tecâvüz etmeyene!..”

Bamteli: ÇAĞIN FÜTÜVVET RUHU

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Sözlük anlamıyla “gençlik ve yiğitlik” demek olan “fütüvvet”, örfî mânâsı itibarıyla, kerem, sehâ, iffet, emanet, vefa, şefkat, ilim, tevazu ve takva gibi gerçekleri özünde toplayan bir mânâlar halitasıdır.

Fütüvvet, Türkçemizde “genç, diri, canlı insan” mânâlarına gelen “fetâ” kelimesinden türetilmiştir. Seyyidinâ Hazreti Musa’ya refakat eden zât da “fetâ” tabiriyle, yine “fütüvvet” vurgusunda bulunularak anlatılıyor. Bazıları tarafından Hazreti Ali’nin de o unvan ile yâd edilmesini şâyân-ı takdir olarak karşılarız, alkışlarız aynı zamanda. Belki devr-i Risâletpenâhi’de daha niceleri o ruhun mümessili idi, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun sağında, solunda, önünde, arkasında, dört bir yanında… Evet, geçen de bir manzumede ifade edildiği gibi, “Senin Mus’ab’ına hep imrendim!” Onlar, hep imrenilecek insanlardı.

Fakat o meseleleri sadece tarihî birer vakıa olarak görme, duyma, bilme ve ifade etme değil de esasen insanın içinde çok ciddî şekilde o çerçevede olma arzusunun oluşması önemlidir. O da insanın sürekli, her gün dünyaya daha farklı bir göz açması ile, daha farklı bir dirilişi ile alakalıdır, ancak öyle olabilir; yani her gün bir kere daha imanını yenilemek suretiyle gerçekleşebilir. Nitekim Hazreti Sâdık u Masdûk Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) جَدِّدُوا إِيمَانَكُمْ بِلَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ “İmanınızı ‘Lâ ilâhe illâllah’ ile yenileyiniz.” buyurmaktadır. Sahabî felsefesi ile, تَعَالَ نُؤْمِنْ سَاعَةً “Gel hele şöyle bir saat yeniden seninle iman edelim!” mevzuu… Böyle taklide ve gördüğümüz şeylere bağlı yaptığımız ibadet u tâat, evrâd u ezkâr, hatta bizim “tefekkür” zannettiğimiz, “tedebbür” zannettiğimiz, bakma-etme filan… Esasen bunlar ile çok bir yere varılamaz; inşaallah varanlar vardır okuyup ettiği, anlattığı şeyler ile…

Burada tehlikeli bir şey de -antrparantez- şudur: İnsan, okuduğu-ettiği, yazdığı-çizdiği şeyler ile sadece başkalarına bir şey anlatma gafleti içine düşebilir; sanki kendisi müstağnî gibi ondan… Mesela, tekvinî emirleri hallaç eder, tahlillere/terkiplere tâbî tutar; fakat onunla başkalarına ders verme gayreti içinde bulunur. Esas, bütün mesele, insanın kendine yönelik olmasıdır; onun, kendisini bir mercek haline getirmesi, kendisini bir mirsâd haline getirmesi ve başkalarına bakarken -bir yönüyle- kendini bir gözlük gibi kullanması lazım. Mesele, inanılan şeylerin tabiata mal edilmesi…

Bunun için de belki, sürekli tedebbüre, teemmüle, tefekküre ihtiyaç var. Fakat bütün bunlarda, başkalarına bir şey anlatıyor gibi değil de esasen “Bunlar bana göre şeyler!” denmesi lazım. Her gün yeni bir şeyi daha mercek yaparak tefekkür… Mesela, kulak ile alakalı bir tefekkür… Bu gün o kulak merceği ile imanını bir kere daha gözden geçirme… Külliyât’ta o meselelere ayrı ayrı temas edildiği gibi… Bugün tasavvuf dersinde göz de bahis-mevzuu yapıldı. İşte Gazzâlî, İhyâ’sında onu da anlatıyor; onun tabakalarından, altı tabakasından bahsediyor. “Gelin bunu bir analiz edelim; bir kere daha, bir de göz merceği ile imanımızı kontrol edelim! Bir de o zaviyeden bakalım; onu bir rasathane gibi yapalım, imanımıza o zaviyeden bakalım!” demek…

İmanı canlı tutabilmek için, sürekli onu besleyen bazı şeylerin olması lazım. Yoksa ülfet ve ünsiyet ile, o, şekle inkılap eder, surete inkılap eder. Böyle “namaz” diye yatar kalkarsınız, “oruç” diye aç durursunuz, “hac” diye bir seyahate gidersiniz/çıkarsınız… Bunların hiçbirini de hafife almıyorum; bir şey ifade eder bunlar. Fakat “bir şey ifade etme” seviyesini mübtedîlere emanet etmek lazım.

İşin daha mebdeinde olanların, bu işe ilk adımı atanların hali ilk basamaktır. Evet, doğru, oraya adım atmaları lazım. Fakat senelerce bu işin içinde -böyle “tepinip durma” gibi bir tabir geldi dilime de bu, başkaları için kullanılır- tepinip durduğu halde, hâlâ besâtetten (basitlik, ilk basamak/adım, şekil) sıyrılamamış.. hâlâ taklitten sıyrılamamış.. hâlâ ülfetten sıyrılamamış.. hâlâ Allah aklına geldiği zaman burnunun kemikleri sızlamıyor.. Peygamberimiz aklına geldiği zaman burnunun kemiği sızlamıyor.. “Hel min mezîd! – Allah’ım daha yok mu?!.” diyemiyor… Halbuki, insan hakikaten Zât-ı Uluhiyeti hâzır ve nâzır görüyor gibi olsa, hâzır ve nâzır duyuyor gibi olsa, baktığı her şeyde O’nun tasarrufât-ı Sübhâniyesini temâşa etmeyle arkasında Ef’âl-i İlahiyeyi, Esmâ-i İlahiyeyi, Sıfât-ı Sübhâniyeyi temâşâ ediyor gibi olsa, adımını atarken hep dikkatli ve “O, beni görüyor!” mülahazasıyla atsa, yine de bunlara kanaat etmemeli; “Daha yok mu?!” demeli, sürekli onun üzerine bir şey koymalı!..

   Müslümanlık adına destanların kesildiği fakat onun canına okunduğu günümüzde, asıl yiğitlik, imanda derinleşmek ve bu sayede dil yerine hal ve temsili bir lisan haline getirebilmektir.

Zannediyorum “iman”ın temelden bir sarsıntı yaşadığı dönemde, gerçek fütüvvet, bu mevzudadır. Yani, bir dönemde insanlar, İstanbul’un fethine gidebilirler, Viyana’nın fethine gidebilirler… Yine işin arkasında derin bir iman vardır; esasen, mücâhid olma, fâtih olma mülahazası vardır. O mülahaza ile gitmişler ise, Cenâb-ı Hak, onlara niyetlerine göre lütfeylesin! Fakat günümüzün problemi -esasen- iman problemi olduğu için, bugün sürekli imanda derinleşmeye ihtiyaç var. İmanımızı her sabah bir kere daha yenilesek, öğlen bir kere daha yenilesek, akşam bir kere daha yenilesek, beş vakit namazda bir kere daha yenilesek… Namazda ayakta dururken bir kere duysak Rabbimizi, rükûa giderken bir kere daha tir tir titresek, secdeye varırken orada bir kere daha tir tir titresek… Buna ihtiyaç var; eskilerin ifadesiyle, eşedd-i ihtiyaç ile buna muhtacız. Çünkü iman, bu asırda, bu çağda temelinden sarsılmıştır; Bundan dolayı, zannediyorum, esas yiğitlik o mevzuda olacaktır, iman mevzuunda olacaktır.

O olunca zaten, öyle imanlı bir fütüvvete bakan, ona vâbeste bulunan şeyler, belki kendi kendine halledilecek: “Ben, duydum, ettim bunu. Bir yönüyle içtenleştirdim, tabiatıma mal ettim, onun bir derinliği haline getirdim. Bunu artık yeme, içme, yatma veya başka beşerî ihtiyaçlarımı yerine getirme ölçüsünde tabiatımın bir gereği olarak kabul ediyorum. Ee nasıl olur bu, ben bunu başkalarına duyurmazsam?!. Ayıp olmaz mı bu?!. Böyle güzel bir şeyi duyurmalıyım. Rabbimi başkalarına tanıtma mevzuunu da şu tabiî, beşerî ihtiyaçlarım gibi görmeli, onu tabiî olarak kabul edip Rabbimi başkalarına anlatmalıyım!..”

Bu da “hâl” ile olur, “temsil” ile olur, söz ile değil. Zannetmiyorum, söz, hâlin ve temsilin dili olmuş ise, müessir olmuştur. Yoksa esas müessir olan, “hâl”dir -üzerinde durulabilir, durulmaya değer- ve “temsil”dir. Ve İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) en müessir yanı da -belki- O’nun aldığı o mesajları, kendi tabiatına mal ederek bir “mir’ât-ı mücellâ” gibi etrafa aksettirmesi idi. Yukarıdan gelen şeyler, Nâmütenâhî’den (celle celâluhu) gelen şeyler, o Mir’ât-ı Mücellâ’ya (sallallâhu aleyhi ve sellem) aksetmek suretiyle çevreye yansıyordu. Ne oluyor? إِذَا رُؤِيَ ذُكِرَ اللهُ “Görüldüğü zaman, Allah hatırlanıyor.” Sürekli öyle bir tavrı var ki O’nun, tavrına bakınca diyorsunuz: “Bu, Allah karşısında duruyor gibi duruyor!” Şekil değil, söz değil…

Müslümanlık adına destanların kesildiği, fakat onun canına okunduğu, ırzına geçildiği bir çağda yaşıyoruz. -Bu tabir belki galiz oldu.- “Ben Müslümanım!” diyenler esasen Müslümanlığın namusuna dokundular, Müslümanlığı yerle bir ettiler, oyuncak haline getirdiler; çocuk oyuncağı/bilyesi halinde ellerinde çevirdiler ve onun ile bir yerlere varmak istediler; bir yarışı onun ile gerçekleştirmek istediler; bir ipi onun ile göğüslemek istediler; onu kullandılar, ayaklarının altına aldılar onu!.. Böyle bir dönemde sabah bir iman yenilemesi, kuşlukta bir iman yenilemesi, salât-ı Duhâ ile bir iman yenilemesi, öğlende bir iman yenilemesi, ikindide yeniden bir iman yenilemesi… جَدِّدُوا إِيمَانَكُمْ بِلَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ Ma’bûd-u bi’l-hak, Maksûd-u bi’l-istihkak, O’dur. مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ “Hazreti Muhammed, Allah’ın resulüdür, elçisidir.” Bize O’ndan gelen mesaj, budur.

   Fütüvvetin özü; güçlü olduğu yerde affetmek, hiddet ü şiddet anında hilm ü silmle muamelede bulunmak, düşmanları hakkında bile hayırhahlık yapmak ve ihtiyaç içinde kıvrandığı zaman dahi “îsâr” ruhuyla başkalarını düşünmektir.

Evet, fütüvvet, örfî mânâsı itibarıyla, kerem, sehâ, iffet, emanet, vefa, şefkat, ilim, tevazu ve takva gibi gerçekleri özünde toplayan bir mânâlar halitasıdır.

Kerem, bir yönüyle herkese ikramda bulunma hâli. “Kerîm”, Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinden; “Mükrim” de Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinden. Biri, “başkalarına ikram eden” manasına geliyor; biri, “Zâtında ikram etme vasfı bulunan; ikram, Zât-ı Ulûhiyetinin muktezası” manasına geliyor. Dolayısıyla, “fütüvvet” dediğimiz şey, Cenâb-ı Hakk’ın ahlakıyla ahlaklanmak, تَخَلَّقُوا بِأَخْلاَقِ اللهِ fehvasınca, kerem ile ittisaf etmek demek oluyor. “Kerem” ile ittisaf etmek, “Kerîm” olmak, bir yönüyle “Mükrim” olmak… Bunların hepsi insanlara konulmuş adlardır aynı zamanda. Kerîm… Sadece Abdülkerim değil de Kerîm de konulmuştur. Bazı isimler tek başına kullanılmaz, “abd” gelir başında; “Abdullah, Abdurrahman, Abdürrahim” denir. Fakat Kerîm, Mükrim, bunlar kullanılır; Mükrim de denir.

“İffet” bir yönüyle duyguda, düşüncede, histe, tabiatta, cismâniyette afif olma, namuslu olma… Dinin muktezasına göre bir hayat tarzını tabiatına mal ederek öyle yaşama… Elini-ayağını, gözünü-kulağını, dilini-dudağını memnu olan bütün şeylere karşı koruma; kapıları kapama, arkalarına sürgüler sürme ve bütün onlara karşı şeytana “Beyhude yorulma!” deme; “Beyhude yorulma, kapılar sürmelidir!..” Öyle bir iffet âbidesi halinde yaşama… Bu da o fütüvvetin ayrı bir derinliği ki, selef öyle yaşamışlardı.

“Emanet” de onun bir buudu. O da emniyet demektir. Cenâb-ı Hakk’ın “Mü’min” ismi var; aynı zamanda bu “Mü’min” ismi, mü’minlere de verilmiş. Zât-ı Ulûhiyete ait yanıyla, emniyet ve güveni, hem insanlar için, hem yeryüzünde sosyal hayat için, hem kâinat çapında temin etmek; mü’minlere ait yanıyla da mü’minin yeryüzünde emniyet ve güven insanı olması manasına geliyor.

“Şefkat” fütüvvetin ayrı bir derinliğidir. Hazreti Pîr de onun üzerinde duruyor; mesleği itibarıyla diyor ki: “Der tarîk-ı acz-mendî lâzım âmed çâr çiz: fakr-ı mutlak, acz-i mutlak, şükr-ü mutlak, şevk-i mutlak ey aziz!” Sonra şefkat ve tefekkür esaslarını da zikrediyor.

Tefekkür; sürekli sebep-sonuç arası gel-gitler yaşamak… Bir sebebe bakmak, bir sonuca bakmak ve bütün bunların hepsinin Cenâb-ı Hak’tan geldiğini görmek… İmam Gazzâlî hazretlerinin mütalaalarını sabah okuduk; İhyâ’da gördünüz, nasıl her şey Cenâb-ı Hakk’a bağlanıyor: Ağız üzerinde duruyor, göz üzerinde duruyor, kulak üzerinde duruyor, jinekoloji üzerinde duruyor, anne karnında çocuğun devri üzerinde duruyor… Bütün bunların esbaba ve tabiata verilmesinin mümkün olmadığını söylüyor. Kendi çağına göre, değişik ilimlerin o gün ifade ettiği şeylerin dilini kullanarak, o günün insanlarına Zât-ı Ulûhiyeti gösterme, O’nun tarafından görülüyor olma ufkuna insanları yönlendirme, O’-nun ta-ra-fın-dan gö-rü-lü-yor ol-ma uf-ku-na in-san-la-rı yön-len-dir-me…

   En başta, bugün “Siyasal İslam” diyenler, İslamiyet’in hayata hayat kılınmasını istemezler; çünkü onlar dini yalnızca dünya hayatı ve dünyevî arzuları uğrunda bir meta gibi kullanıyor, onu süflî emellerini gerçekleştirmeye vasıta yapıyorlar.

Evet, bu çağda, esas, imana yönlendirme mevzuu… Çünkü imanda ciddî kırılmalar ve sarsıntılar yaşanıyor. “İnandım!” diyen insanlar bile esas inanmış değil: Bohemlik yaşıyor gırtlağına kadar.. haramilik yaşıyor gırtlağına kadar.. hayatın zevk u sefası açısından Amnofis’in çok ötesinde, dünya tiranlarının çok ötesinde, fırsat ele geçince milleti soyup-soğana çevirme ve aynı zamanda firavunlar gibi, diktatörler gibi, tiranlar gibi yaşama… Ama Müslümanlığı da kimseye vermeme!.. Hatta “Siyasî İslamiyet” filan deme… “Siyasal İslamiyet” diyorlar…

Evet, burada kesip bir şey söyleyeyim: Vallahi yalan, billahi yalan, tallahi yalan!.. O (dinin hayata hayat kılınması/İslamiyet) gelmeye kalksa, “Kaf dağının arkasından çıktı, o geliyor!” falan dense, bugün onu sahiplenmiş gibi görünen insanlar, “Acaba nasıl surlar/setler oluşturmalıyız ki, o, bizim memleketimize gelmesin!.. Biz ne güzel milleti bununla kandırıyoruz, idare ediyoruz böyle; onu bir vasıta, bir argüman olarak kullanıyoruz, emellerimizi onun sayesinde gerçekleştiriyoruz!.. Onun sayesinde zırhlı arabaların ellisi ile, yüzü ile seyahatler yapıyoruz.. uçak üstüne uçaklar alıyoruz.. bin odalı, iki bin odalı yerler yapıyoruz… Onun sayesinde… Dolayısıyla ‘İtibar!’ diyoruz, ‘Onur!’ diyoruz!” derler; kocaman bir devletin önemli bir yerinde bulunan insanlar…

Bu açıdan da yemin ediyorum: Alâkaları yok, zerre kadar alakaları yok!.. Zerre kadar alakaları olsa, yüzleri yerde olur her zaman; Allah tarafından görülüyor olma mülahazası ile hareket ederler; millete ait arpa kadar bir şeyin kursaklarına girmesine meydan vermezler; bir arpanın hesabını verecek olma mülahazası ile öbür tarafa gitmek istemezler; demişler, etmişler ise şayet, kapı kapı dolaşırlar, “Hakkını helal et!” derler. Evet, bunların hiçbiri yok. Hiçbiri olmadığına göre, bunlara esas teşkil eden şey de “hiç yok” demektir; bunlara esas blokaj teşkil eden şey yok demektir.

Fütüvvetin diğer bir buudu olarak, “hazm-ı nefs”, bir insanın kendi nefsi ile yüzleşmesi demek, kendisini yerden yere vurması demek. Yine Hazret’in ifade ettiği ve üzerinde durduğu gibi, Hazreti Ömer efendimize müsned bir beyanda, حَاسِبُوا أَنْفُسَكُمْ قَبْلَ أَنْ تُحَاسَبُوا “Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekiniz.” denir. (Çağlayan Dergisi’nde) son yazılıp çizilen şeylerde ifade edildiği gibi, insanın kendisiyle yüzleşmesi, kendisini debbağın deriyi yerden yere vurduğu gibi vurması… “Fazilet” filan dendiği zaman da esasen “Allah Allah! Benim nereme yakıştırıyor bunlar bunu?!” demesi…

“Ben, kendimi beğenmiyorum; beni beğenenleri de beğenmiyorum!” diyor çağın insanı; “Ben, beni beğenmiyorum!..” İnsanlığın İftihar Tablosu, yüzü suyu hürmetine varlık yaratılmış fakat diyor ki: “Ben, çiğ et yiyen bir kadının çocuğuyum!” Kendisine ayağa kalktıkları zaman, “Acemlerin, büyüklerine ayağa kalktığı gibi kalkmayın!” diyor. Kendisine ayağa kalkmak isteyenleri uyarıyor. Şimdi firavunların haline bir bakın. İnsanlar ayağa kalkmasalar, alkışlamasalar, ayakta alkışlamasalar, kendisine ihanet sayıyor, sitem ediyor, başkalarına hakarette bulunarak belki de bulunduğu yeri terk edip gidiyor. Bunlar, nefsini sindirememiş insanlar, nefsini konumlandırması gerekli olan yerde konumlandıramamış insanlar demektir. Ve o “kerem”e sahip olmayan, o “iffet”e sahip olmayan, o “emanet” duygusuyla serfirâz olmayan, o “şefkat” ile pâyidar olmayan, öylesine “hazm-ı nefs”te bulunmayan kimseler, insan değildirler esasen.

   “Gerçekten onlar Rabbilerine inanmış yiğitlerdi; Biz de onların hidayetlerini artırdık ve kalblerini imanî irtibatla metanetleştirdik; metanetleştirdik de o zaman doğrulup, ‘Bizim Rabbimiz bütün semavât ve arzın da Rabbidir.’ dediler.”

Böyle “insan” olmayan kimselerde fütüvvet ve fetâlık hiç bulunamaz; çünkü pek çok güzelliği özünde toplayan bir halita şeklinde vasfediliyor, fütüvvet. Özellikle Ashâb-ı Kehf ve Hazreti Ali, yiğitlik timsali olarak anlatılıyor. Öyle idiler. Meydan okudular. Başa çıkamayacaklarını anladıkları zaman da hicret ve gaybubet ettiler. Esasen enbiyâ-ı ızâm da öyle yapmış.

Onların gidip şerirler tarafından bulunamayacakları bir mağaraya tahassun etmeleri, istiğrap edilecek bir şey değil. Seyyidinâ Hazreti Musa da Firavun’dan… “Kaçtı” tabirini onun hakkında kullanmak istemiyorum. Vakıa Kur’an, “kaçtı” tabiri kullanıyor: فَفَرَرْتُ مِنْكُمْ لَمَّا خِفْتُكُمْ Kendi diyor: فَفَرَرْتُ مِنْكُمْ لَمَّا خِفْتُكُمْ فَوَهَبَ لِي رَبِّي حُكْمًا وَجَعَلَنِي مِنَ الْمُرْسَلِينَ “Sizinle beraber bulunmaktan korkup kaçtığım için, Rabbim bana hâkimiyet lütfetti ve beni mürselînden kıldı.” (Şuarâ, 26/21) O, kendi hakkında öyle diyebilir; Allah da O’nun hakkında bu tabiri kullanabilir. Ama bize gelince, baş tacı edeceğimiz o insanlar hakkında, “O belalı, musibetli, zift bir yerden fonksiyonunu/misyonunu edâ edebileceği daha nezih bir yere hicret etti!” dememiz lazım. Seyyidinâ Hazreti Musa hakkındaki “ferre” (فَرَّ) kelimesini naklederken de “Daha önemli bir yerde misyon edâ etmek üzere hicret etti!” demek uygun.

İnsanlığın İftihar Tablosu da hicret etti. Sevr sultanlığına girdi; arkadakilerine “Böyle yapın!” dedi. Hazreti Musa öyle yaptı.. Seyyidinâ Hazreti İsa öyle yaptı.. Hazreti Yahya öyle yaptı… Ama bazıları ele geçti. Kur’an Kerim ifade ediyor; “Peygamberleri öldürüyorlardı, şehit ediyorlardı!” diyor. Bir şey anlatan insanları şehit ediyorlardı. Belki öldürülmeyen insanlar da o kavimler helak olduklarından dolayı -Hazreti Nuh gibi, Hazreti Hûd gibi, Hazreti Sâlih gibi, Hazreti Lût gibi- işin içinden sıyrılmışlardı, Cenâb-ı Hakk’ın izniyle, emriyle, sıyânetiyle, inâyetiyle, riâyetiyle, hıfzıyla, kilâetiyle, hısn-ı hasîniyle. İnsanlığın İftihar Tablosu da öyle hicret ederken, Sevr sultanlığına… “Sığındı” da demeyeceğim; esasen girdi, orayı kutsallaştırdı. Mağara, O’nu bekliyordu. Oraya girdi, orası bir sultanlık oldu. Gitseniz, tozuna-toprağına yüzünüzü sürseniz, değer.

Şimdi asıl mesele, Ashâb-ı Kehf… Ashâb-ı Kehf de Dakyanus’un şerriyle başa çıkamıyorlardı. O, her gün bir insanı çarmıha geriyordu, her gün bir insanı çarmıha geriyordu. Oradan ayrılan ve gidip mağarada tahassun eden insanlar da saraya mensup insanlar idi. Başkalarının başka isim ile yâd ettikleri, başta “Yemliha” dediğimiz zat, doğrudan doğruya saraydaki prenslerden, şehzâdelerden birisiydi. Ama bunlar, iflah edilmediler, orada bile yaşama hakkı verilmedi. Ve bir de bunlara bir çoban takıldı; “Kefeştetayyuş” falan diyorlar, biz öyle diyoruz. Hamdi Yazır bazılarının ismini değiştiriyor; İranlılar da farklı olarak sayıyorlar bunları, çevirdikleri dizide. Biz, “Yemliha, Mekselina, Meselina, Mernuş, Debernuş, Şâzenuş, Kefeştetayyuş” ve bir de “Kıtmîr” diyoruz.

Hepsi bundan mı ibaretti? Kur’an-ı Kerim, “(Ashâb-ı Kehf ve kıssasının verdiği dersler üzerinde düşüneceklerine, insanlar bizzat hadise üzerinde yoğunlaşıp ayrıntılara girecek ve) kimisi, ‘Üç kişiydiler, dördüncüleri köpekleriydi.’ diyecek; daha başkaları, ‘Beş kişiydiler, altıncıları köpekleriydi.’ diyeceklerdir. Bunların yaptıkları, gaybı taşlamaktan ibarettir.” (Kehf, 18/22) buyuruyor; رَجْمًا بِالْغَيْبِ diyor. Fakat سَبْعَةٌ وَثَامِنُهُمْ كَلْبُهُمْ “Bazıları da, ‘Yedi kişiydiler, sekizincileri köpekleriydi.’ diyecektir.” beyanında sükût ediyor. “Ma’rız-ı beyanda sükût, hasrı ifade eder.” Şimdi bu espriye bağlı olarak meseleye yaklaştığımız zaman, biraz “yedi” olduğu doğru gibi görünüyor, köpek ile beraber (sekiz olması) doğru gibi görünüyor. Belki bunların aslı, önemli rehgüzârları, rehberleri, rehnümâları yedi tane idi, sekizincisi köpekleri idi orada ama daha başkaları da gelip sonradan sığınmış olabilirler. Çünkü hemen orada “Onların adedini Allah bilir.” diyor. Bir yönüyle o, “Ma’rız-ı beyanda sükût, hasrı ifade eder” deyip meseleyi “Demek ki yedi idi, sekizincisi köpek idi.” Hükmümüzü de deliyor gibi, sonraki beyan onu deliyor gibi oluyor.

Evet, bunlar da yaşamalarını yaşatma meselesine bağlı olarak değerlendirdiklerinden dolayı… “Eğer O’nun nâm-ı celîlini dünyaya duyurursak/duyurabilirsek, yaşamaya değer!.. Bundan sonra gözümün ağrısı, O’nu duyurmak!.. O’nu duyurma var ise, biraz daha yaşayalım. Yok, O’nu duyurma meselesi söz konusu değilse, yaşamanın da anlamı yok!” Anladınız değil mi bunu?!. Nitekim bu mülahazaların yansımalarını da görüyoruz: Bir gün onlar hayata erdiklerinde, yeniden geriye döndüklerinde, bakıyorlar… Ne kadar sene sonra? Üç yüz dokuz sene… O kadar sene sonra, dirildiklerini gören insanlar, o bölgenin bütün insanları -torunu, torununun torunu, torununun torunu seksen yaşında- geliyorlar oraya. O da kendi kızıyla geliyor oraya, görüyorlar onları; dünya kadar insan iman etmiş. “Demek ki maksat hâsıl oldu artık, bizim yaşamamızın anlamı yok; biz, öbür tarafa göç edebiliriz!” Dolayısıyla bir daha gözlerini açmamak üzere yumuyorlar; bu dünyaya gözlerini yumuyor, öbür dünyaya gözlerini açıyorlar. Zaten onlar bir gözleriyle hep öbür tarafa bakıyorlardı, sol gözleriyle dünyaya nîm-i nigâhta bulunuyorlardı. Ashâb-ı Kehf, öyle idi.

   Hazreti Ali, her hâliyle fütüvvetin temsilcisi kahraman bir fetâ idi; o, tertemiz olarak dünyaya gelmiş, nezahet içinde yiğitçe yaşamış ve dünyanın kirlerine bulaşmadan da Allah’a ulaşmıştı.

Hazreti Ali, yiğitlik timsali olarak anlatılıyor. O da fütüvvetin gerçek temsilcisi; onda da şüphe yok. Kendi döneminde değişik bâtıl düşünceler karşısına çıkmıştı. Harûrîlerin Haravra’da bâtıl düşünceleri, her şeyi zâhire hamletmeleri gibi, bugünkü IŞİD gibi, Boko-Haram gibi, Murâbıtîn gibi, daha önce de aynı türden yaşamış insanlar gibi, Hariciler gibi, meseleleri zâhire hamleden kimselerin çok ciddî gâileleri ile başbaşa kalmıştı.

Bir yerde Hazreti Pîr-i Mugân, şem’î tâbân fâikıyetleri ifade etme adına bu meseleyi değerlendiriyor: Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Ömer ve Hazreti Osman (hususiyle onun sadr-ı evvelinde) dönemlerinde o türlü problemlerin olmaması, onların problemleri yatıştırma, problemlerle başa çıkma mevzuunda bir fâikıyetlerini gösteriyor; bir rüchâniyetleri var. Fakat bir yönüyle de Hazreti Ali efendimizin rüchaniyeti var; kendi dönemindeki -âdetâ Ye’cûc ve Me’cûc’un öncü kollarının ilk defa ortaya çıktığı o dönemdeki- hercümerçlere karşı “Ali gibi birisi olması lazımdı ki dayanabilsin.” Şöyle diyor Hazret: “… Sonra inkişaf eden yetmiş üç fırka efkârının esaslarını taşıyan o akvam içinde, fitne-engiz hâdisatın zuhuru zamanında, Hazreti Ali gibi hârikulâde bir cesaret ve feraset sahibi, Hâşimî ve Âl-i Beyt gibi kuvvetli, hürmetli bir kuvvet lâzım idi ki, dayanabilsin. Evet dayandı.” Şimdi burada da mercûh, râcihe tereccüh ediyor.

Onun döneminde… Vâkıa, Hazreti Ebu Bekir döneminde irtidat hadiseleri var; fakat Hazreti Ali efendimiz döneminde, onun karşısına çıkanlar meseleyi Kur’an argümanlı, Sünnet argümanlı ele alıyorlardı. Günümüzde olduğu gibi, Müslüman görümündeki taylasanlılar, onun karşısına çıkmışlardı ve dolayısıyla bunlara aldananlar çoktu. Fakat orada başa çıkamadılar onunla; o, misyonunu devam ettiriyordu. Ne var ki, bu defa arkadan hançerlettiler onu; mescide giderken hançerlettiler. Hâşâ ve kella, onu “fitnenin başı” gibi görüyorlardı; başa çıkamadıklarını anlayınca, bu defa öyle…

Hani bir arkadaşınıza “Ölsün!” diye elli defa ölümüne büyü yaptıkları gibi… Bu neyi gösteriyor? Onların yaptıkları fitne ve fesadı yeterli bulamamalarını ve hınçlarını… “Bunu öldürelim de tamamen meseleyi kökünden kurutalım!” mülahazasındandır, elli defa büyüye teşebbüs etmeleri. Tutar, tutmaz… Bu aynı zamanda bir “şey”in, İnsanlığın İftihar Tablosu’na yaptığı gibi… “Şayet büyü ile O’nu devirirsek, dolayısıyla çözülme olur!” mülahazası… Bakın!.. Karı-koca; biri o, biri de onun hanımı, aynı zamanda.

Bu, bir yönüyle, yaptıkları mezâlim karşısında onu yeterli bulamama.. Meseleyi, tepede gördükleri birini… Bu da şirk esasen… Tepesi-mepesi yok; bu daire içinde herkes düz seviyede, herkes aynı seviyede. “Kur’ânî makuliyet” içinde bir araya gelmiş, bir şeyin doğruluğuna inanmış, “insanlık kardeşliği”ne inanmış, Hümanizmin çok ötesinde ve üstünde bir şeye inanmış; yeryüzünde onu gerçekleştirmeye matuf hareket eden insanlar… Bunlar, falanın-filanın ölmesi ile dağılacak gibi değil, Allah’ın izniyle. Fakat onlar, kendileri hakkında öyle düşünüyorlar; “Âlemi nasıl bilirsin? Kendin gibi…” Dolayısıyla, şirke girerek, Allah’ın lütfunu/ihsanını şahıslara mal ediyorlar.

   Hayatımda bilerek yalanın yarısını bile söylediğimi hatırlamıyorum; hatta arandığım dönemde yakalanacağım sırada yaptığım bir târizin nedametini hala vicdanımda hissediyorum.

Yine, antrparantez: Hani “Tek ceketim var!” filan deyince de kalktı birisi dedi ki, “Ne tek ceketi? Tek ceketi varmış!..” Hayatımda bilerek yalan söylediğimi hatırlamıyorum; yalanın yarısını bile söylediğimi hatırlamıyorum. Hatta -az sonra anlatacağım- yıllar önce târiz (bir sözün görünürdeki anlamından farklı bir mana kastedilerek kullanılması) olarak dediğim bir şeyde bile, “Acaba günah oldu mu?” endişesini taşıyorum. Ee şimdiye kadar birisinin -zannediyorum- üç yüz tane yalanını, üç yüz tane de tenakuzunu, yan çizmesini, yanar-dönerliğini tespit ettiler, üç yüz defa…

Ben arandığım dönemde, askerlik vazifesini yapan arkadaşları ziyaret ediyordum. Askerî kışlada olduğum öyle bir an, biri geldi. Böyle önümde geziyor; bir öyle geçti, bir de böyle geçti, yüzüme baktı. Ee ben aranıyorum, billboardlarda resmim var, ismim de yazılı. O, asker; ben de askerî kışlada asker ziyaret ediyorum. Baktı; “Sen Fethullah Hoca mısın?!.” dedi. Ben yalan söylememek için kıvrandım; “Şimdi, ‘Değilim!’ desem yalan olacak; ‘…ım’ desem, bu defa da hemen derdest edecekler.” düşüncesiyle, “Vallahi” dedim “İnsanlar birbirine çok benziyorlar!” Hepsinin ağzı var, burnu var, gözü var, kulağı var; bazıları da birbirine çok benzer… Yalanın meâriz nev’inden bu kadarı bile beni rahatsız etmiştir. Hâlâ sindiremiyorum içimde; “Acaba orada başka ne diyebilirdim ben?”

Seyyidinâ Hazreti İbrahim, bir baltayla putları kırdı ve sonra baltayı en büyük putun boynuna astı. Kendisine “İlâhlarımıza bu işi kim yaptı?” diye sorulunca da, büyük putu gösterip, بَلْ فَعَلَهُ كَبِيرُهُمْ هَذَاBelki o yapmıştır! Büyükleri o, ona sorun!” (Enbiyâ, 21/63) dedi. بَلْ فَعَلَهُ “Belki o işledi.” Kendini kastediyor. Buraya, vakıf koyanlar da var. كَبِيرُهُمْ هَذَا “Büyükleri de işte şu!” falan diyor. Ama -bağışlayın, bağışlayın, bağışlayın, lütfen bağışlayın- enayiler zannediyorlar ki, o, putları kastetti. بَلْ فَعَلَهُ كَبِيرُهُمْ هَذَا “Onu, onların büyükleri yaptı!” Onlar öyle anlasın, o da بَلْ فَعَلَهُ كَبِيرُهُمْ هَذَا “Belki o yapmıştır! Büyükleri de şu enayi, sizin gibi!” filan diyor onlara. Fakat mahşerde, mahkeme-i kübrâda, ma’dele-i ulyâda etrafına “Şefaat!” diye gidenlere, “O meârizimden dolayı ben yapamam! Öyle bir târizde bulundum ben!” diyor. Çünkü o, bir yönüyle hilaf-ı vakinin urba değiştirmiş şeklidir. Biz, mü’miniz, meseleye böyle inanıyoruz. Ama birileri her gün birkaç tane yalan söylüyorsa… “Âlemi nasıl bilirsin? Kendin gibi.” Bu da onun fütüvveti; fütüvveti ile serfirâz olsun!..

Evet, fetâ… Hazreti Ali’ye “fetâ” demişler; Hazreti Ali, fetâ… Ona canım kurban olsun! Ali, yiğitlik timsali olarak anlatılıyor. Zamanın ve asrın şartlarının fütüvvete kendi boyasını çalması söz konusu mudur?

Öyle olması lazım fakat o çizgiyi, o zirveyi tutturmak zordur. Ne Ashâb-ı Kehf zirvesini tutturmak, ne seyyidinâ Hazreti Musa zirvesini, ne Hazreti İsa zirvesini, ne seyyidinâ Hazreti Ali zirvesini… Bunları tutturmak mümkün değil!.. Fakat hedefte o olmalı; nübüvvet, ulaşılmayan bir şeydir esasen; fakat hedefte o olmalı: “Allah’ım, bu mevzuda bize de o kadar gayret-i diniyye ihsan eyle! Nâm-ı celil-i Sübhânîni dört bir yanda bayraklaştırmak için elimizden gelen her şeyi yapalım!”

Havlayanlar, arkamızdan havlayıp dursunlar; onları kâle almayalım. İbn Hacer’in dediği gibi: لَوْ أَنَّ لِكُلِّ كَلْبٍ عَوَى لَوْ رَمَيْتَ * لَمْ يَبْقَى فِي اْلأَرْضِ حَجَرًا “Her havlayan kelbin ağzına bir taş atacak olsan, dünyada taş kalmaz.” Eğer her bilmem ne yapan şeye bir taş atsan, yeryüzünde taş kalmaz! Kâle almadan, doğru bildiğimiz yolda dosdoğru yürüyelim!.. Ashâb-ı Kehf’in yürüdüğü gibi, Hazreti Ebu Bekir’in yürüdüğü gibi, Hazreti Ömer’in yürüdüğü gibi, Hazreti Osman’ın yürüdüğü gibi, Hazreti Ali’nin yürüdüğü gibi yürüyelim.

   Maddi kılıcın kınına girdiği, hatta toprağa gömüldüğü günümüzde, gerçek yiğitlik, Kur’an’ın elmas düsturlarını kullanmak ve hâli sözün önünde götürmek suretiyle Hak ve hakikatin müdâfîi olmaktır.

Günümüzde de böyle bu mesele; ancak zamanın şartlarına göre… Bazıları bazı dönemlerde kuvvet kullanıyorlar. Ashâb-ı Kehf kullanmamış, gördüğünüz gibi. Ne yapmışlar, imanın elmas kılıcını kullanmışlar. Aklın, mantığın elmas düsturlarını kullanmışlar. Çağın Sözcüsü de “Kur’an’ın elmas düsturlarını kullanmak” üzerinde duruyor. Bu çağda, “Maddî kılıç, kınına girmiştir.”

Bazı dönemlerde el-âlem, kılıç ile karşınıza çıkıyor. Benzer bir dönemde Hazreti Ali efendimiz, Hâricîlere karşı, Harûrîlere karşı öyle mücadele etmiş. Hazreti Ebu Bekir ehl-i irtidâda karşı öyle hareket etmiş. Ama günümüzde o türlü şeyler, tamamen kılıfına konmuş; buzdolabına da değil, toprağa gömülmüş; dirilmemek üzere de üzerine kocaman kayalar konmuş. “Kur’an!” denmiş, “Sünnet!” denmiş, “Hâl ve temsil ile Allah’ın anlatılması!” denmiş. Mesele ona bağlanmış; onun dışında başka argümanlara hiç başvurulmamış. Bence, günümüzün fütüvvetinin esası da budur.

Eğer öyle bir dönemde olsaydı, size de Mus’ab gibi, İbn Cahş gibi olmak düşerdi. “Keşke O’nun önünde olsaydım, kalkan gibi bulunsaydım!” Kıtmîr, çok defa düşünmüştür; “Keşke Mus’ab’ın yanında olsaydım, onun kolu-kanadı kırıldığı zaman, bu defa ben kolumu-kanadımı kaldırsaydım!” Ama acaba onu yapabilir miydim? Sahabenin, Tâbiîn’e dediği gibi, “O dönemde çokları çok küçük şeyler karşısında inhiraf ediyordu, halinize şükredin!..”

Cenâb-ı Hak, günümüzde taşınmayacak şey teklif etmemiş; teklif-i mâ-lâ yutak yok. İnşaallah, taşıyamayacağımız yükleri bize yüklemeden, bu emanetini taşımaya muvaffak kılar!.. Biz de çağın fütüvvet ruhunu böylece temsil etmiş oluruz, inşâallahu teâlâ.

O hapishanedekilerine böyle bakılabilir ama çizgi kayması yaşamıyorlar ise… Evet, Allah (celle celâluhu) orayı -bir yönüyle- Ashâb-ı Kehf’in Kehf sultanlığı şeklinde, Sevr sultanlığı şeklinde, Hira sultanlığı şeklinde değerlendiriyor, öyle resmediyor; içindekilere de zılliyet planında, izafiyet planında o değerleri lütfediyor. Allah, Latîf’tir, lütfeder. Biz de o ismi çekiyoruz; her gün, 129 defa, “Yâ Latîf” diye.

يَا مَنْ لَطِيفُ لَمْ يَزَلْ * اُلْطُفْ بِنَا فِي مَا نَزَلْ

أَنْتَ الْقَوِيُّ نَجِّنَا * عَنْ قَهْرِكَ يَوْمَ الْخَلَلْ

“Ey lütf u ihsanları hiçbir zaman kesilmeyen ve kullarının en gizli ihtiyaçlarını bilerek onlara nimetler yağdıran Latîf Rabbimiz. Başımızdan aşağı boşalttığın her nimeti hakkımızda hakiki ihsan kıl ve bize bolca lütufta bulun. Sen ki Kavî’sin; güç, kuvvet ve kudret sahibisin; her şeyin bozulup dağılacağı ve herkesin telafisi bulunmayan bir zararla karşı karşıya kalacağı kıyamet gününde bizi kahrına maruz kalmaktan kurtar.” اَللهُ لَطِيفٌ بِعِبَادِهِ “Allah kullarına çok lütufkârdır.” diyoruz. O’nu öyle yâd ediyoruz; eltâf-ı Sübhâniyesinin dahasını beklemeye duruyoruz..

(Hazreti Üstad’ın şu anki halime muvafık sözüyle bitireyim.) “Yâ Rab! Garibem, bîkesem, zaîfem, nâtüvânem, alîlem, âcizem, ihtiyarem; bî-ihtiyarem, el’aman gûyem, afv cûyem, meded hâhem zidergâhet İlahî!..”

Bamteli: “İMANIN TADI, İNSANA SEVGİ VE ÜMİT”

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Dünyanın iç içe deformasyonlardan sıyrılması, başta teker teker, bizim her birerlerimizin kendimiz olmamıza, yeniden kendi formumuzu bulamamıza vâbestedir. Biz, biz olacağımız âna kadar, başkalarının bir şey olmasını beklemek, beyhudedir. Bir ümit, bir recâ mülahazasıyla diyebilirim ki, o yola girildiği söylenebilir.

   Dünya, “Hâle” (Ashâb-ı kiram) boy aynasıyla kendini yenileyebilmiş, halini dilinin önüne geçirmiş ve hayatını insanlığa adamış fertlerin teşkil ettiği imrendirici bir oluşuma muhtaç!..

Fakat henüz o mesele, bir şey ifade edici mahiyette noktalanmış değil, daha hecelemedeyiz. Birinin dediği gibi: “Mecnun ile aşk mektebinde beraber idik biz. Ben Kur’an’ı hatmettim, o ancak “Ve’l-leyl” Sûresi’ne geldi.” Yani, “Ben ereceğime erdim, o ise ‘Leylî, Leylî, Leylî!’ deyip durdu!” diyerek, Sebk-i Hindî gibi bir üslup ile meseleyi ifade ediyor, iki mısraya sıkıştırmış onu.

Bütün dünyanın yeniden şekillenmesi, inşirah verici bir hâl alması, tam bir Cennet koridoruna dönmesi, en azından büyük çoğunluk için, ümit vaad edici bir oluşuma vâbestedir. Bir yerde, imrendirici bir oluşum çok önemlidir.

Zannediyorum, başka tarafta öyle imrendirici bir şey yok. Meseleyi âidiyet mülahazasına bağlayarak “Bu, sizde var; bu harekette var, bu cemaat içinde var!” falan diyemem, iddia olur; “Değildir!” de desem, Cenâb-ı Hakk’ın eltâf-ı sübhâniyesini inkâr olur. Var olan şeyler, هَذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّي “Rabbimin fazlından, kereminden, teveccühünden, iltifatındandır!” Olacak şeyler de O’nun bu mevzuda ekstra inayetlerindendir. Olanlar, olacaklar için inandırıcı referanstır. Buna inanmalı ve bu yolda evvela kendimiz adına bir yenilenme cehdi/gayreti içinde olmalıyız.

Kur’an-ı Kerim: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا آمِنُوا “Ey iman edenler, (hakkıyla ve gerçek manada) iman edin!” (Nisâ, 4/136) buyuruyor. “Ey iman edenler!” diyor; “Kâfirûn, Münafikûn, Fâcirûn, Fâsikûn!” değil, “Ey iman edenler!” diyor. Hem de fiil-i mazi kipi ile söylemek suretiyle, “Ey imanda sâbit-kadem olanlar.. -belli bir yönüyle- onu vicdanlarında sürekli tazeleyip duranlar.. delil peşinde koşturanlar.. marifetleri ile kalblerine mızraplar indirenler.. içlerini huşu ve haşyet ile harekete geçirenler!.. Dimağlarınızı onun tesirine alarak, düşünce hayatınızı pozitif düşüncelere tevcih ettirerek, bir kere daha -gelin- iman edin!” diyor.

Sahabî, semadan gelen bu emre imtisâlin gereği, onu doğru anlamanın gereği, bazen sokakta rastladığı kimseye, تَعَالَ نُؤْمِنْ سَاعَةً diyordu: “Gel, hele şöyle bir süre Allah’a yeniden iman edelim!” Sa-ha-bî… İman etmişlerdi, hem de bizim idrak ufkumuzu aşan şekilde iman etmişlerdi. Görüyor gibi iman etmişlerdi; her tavır ve davranışlarından “ihsan şuuru” dökülüyordu; kıvrım kıvrım idiler Allah karşısında. Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) onlara örnek idi; O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) göre şekilleniyorlardı. O ne yapıyor, ne ediyor, nasıl kıvranıyor, nasıl gözyaşı döküyor, nasıl başını yere koyuyor, secdede dakikalarca duruyor ise, onlar da O’na benzeme peşindeydiler, o yolda idiler; O’nun gibi olma, O’na layık olma istikametinde ve sürekli bir kıvam koruma gayretinde idiler, Allah’ın izni ve inâyetiyle.

Bu, belli bir yere kadar sürdü. Bunu da yine o Söz Sultanı ifade buyuruyor, Gönül Sultanı ifade buyuruyor, İdrak Sultanı ifade buyuruyor: خَيْرُكُمْ قَرْنِي ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ “En hayırlılarınız benim çağımda yaşayanlardır. Sonra onu takip edenler (Tâbiîn), sonra da onları takip edenler (Tebe-i Tâbiîn) gelir.” “Çağların/asırların en hayırlısı, en nûrânîsi, bir yönüyle insanlara en fazla tesir edeni, imrendirici olanı, Benim içinde bulunduğum çağdır/asırdır!” buyuruyor. Ondan sonraki asır, Tâbiîn asrı, Sahabe’yi görenler; Hâle’ye müteveccih yaşayanlar asrı. O (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir Kamer-i Münîr idi. -Bu tabiri Hazreti Pîr-i Mugân da kullanıyor.- Etrafındaki o ışık hâlesi de sahabe-i kiram idi.

Allah Rasûlü (aleyhissalâtü vesselam) bir yönüyle, bütün insanları da onlara teveccühe çağırıyordu: أَصْحَابِي كَالنُّجُومِ، بِأَيِّهِمُ اقْتَدَيْتُمْ اِهْتَدَيْتُمْ “Ashabım yıldızlar gibidir, hangi birine tabi olup onun ardından giderseniz, hidayete erersiniz.” diyordu. “Benim sahabîlerim yıldızlar gibidir; güneşin etrafında veya büyük sistemlerin etrafında yüzüp gezen yıldızlar gibidir.” diyordu. Hele Râşid Halifeler, hele Râşid Halifeler… Bilhassa onlara imtisâle (izlerinden gitmeye, onları örnek almaya) kat’î bir emir ile çağrıda bulunuyordu. Dolayısıyla terütaze Müslümanlığı sağlam temsil eden, halleriyle gösteren bir cemaat idi, Ashâb-ı Kiram.

Ondan sonrakiler de o Hâle’ye müteveccih yaşadı, ona göre şekillendiler; keyfiyet urbalarını ona göre birkaç defa vicdan aynalarında, idrak aynalarında kontrol ettiler, ceketlerinin yakalarını düzelttiler; kendilerini yeniden, bir kere daha kıvam adına gözden geçirdiler. “Sahabe, böyle yapıyordu!” dediler, onlara ayak uydurdular. -Bu da asker tabiri.- Onların ritimlerine göre, gönül dünyalarına göre şekil almaya çalıştılar.

Ondan uzaklaşma oldukça, yavaş yavaş o nûr-efşân atmosferden de uzaklaşma oldu. Sönmedi, ama o ölçüde ziyadâr olmadı, nûr-efşân olmadı. Tebe-i Tâbiîn döneminde ve ondan sonraki çağlarda, değişik düşünceler, mideyi bulandırıcı şekilde değişik telakkiler yaygınlaştı; Neo-Platonizm düşüncesi, Sokrates düşüncesi, Aristoteles düşüncesi, Yunan felsefesi, Grek felsefesi gibi akımlar, bizim o dupduru düşünce dünyamız içine girerek, midelerde bulantı veya düşünce dünyasında bulantı meydana getirebilecek durumlara sebebiyet verdi.

   İslam’ın nur yüzüne zift saçtılar!..

Antrparantez şunu arz edeyim: “Başkalarından hiçbir şey alınmayacak!” diye bir şey yok; fakat alacağımız şeyler -esasen- bizim eleklerimizden geçtikten sonra olmalı; bizim referans kaynaklarımızdan vize aldıktan sonra kabul edilmeli. Uyuyor mu bize, uymuyor mu bunlar? Ulûhiyet telakkimiz ile telif edebiliyor muyuz? Nübüvvet telakkimiz ile telif edebiliyor muyuz? Esmâ, Sıfât-ı Sübhâniye, Zât-ı Baht telakkimiz ile telif edebiliyor muyuz? Bu açıdan, almada mahzur yok ama “körü körüne alma” çok mahzurlu.

Yavaş yavaş, körü körüne almalar başladıkça, esasen o “ışık” da ziyasından çok şey kaybetti. “Ziyâ” iken yavaş yavaş “nur” oldu; “nur” iken -bir yönüyle, belki- çok küçük bir kıvılcıma dönüştü, bir mum ışığına dönüştü; kıvılcım iken söndü, sadece külün içinde küçük bir kor haline geldi. O da geldi, maalesef bizi buldu.

Yeniden bir kalbî hayat… İman-ı billah, marifetullah mızrabını kalbe indirmek suretiyle içte o ürpertiyi hâsıl etmek… İçte hâsıl olan o ürperti, bir yönüyle bizim düşünce dünyamızı, dimağımızı harekete geçirecek; ciddî tefekkürler, tedebbürler, tezekkürler çağlayanına kendimizi salacak ve akmamız gerekli olan ummana doğru akmaya duracağız. O’na doğru her adım attıkça, yeni marifet hüzmeleri ile, tayfları ile karşı karşıya kalacağız. Olduğumuz yerde durursak, mevcut ile iktifâ edersek, bu, dûn-himmetliktir, kurur kalırız. Her gün biraz daha ilerlemek, her gün biraz daha dal-budak salmak, her gün yeni yeni salkımlar ile insanları çağırmak… Dün gördükleri halde yarın bizi görmesinler!.. Çok yeni yeni şeyler olmalı bizde ki, insanlar, ona koşsunlar; koşsun ve bir yönüyle kurtuluş yoluna, kurtuluş ufkuna ersinler.

Zannediyorum, günümüzde insanlık kendine ediyor ama esasen biz, insanlığa ediyoruz. Tam bir kıvam sergilemediğimizden/sergileyemediğimizden dolayı, Müslümanlığı öyle görüyorlar. Bulantı hâsıl eden dünya kadar zift cereyanı var. Etrafınıza bakın, Müslümanlığın dırahşan çehresini karartan, “Niye benim gibi düşünmüyorsun!” diye insanların kellelerini alan kimseler var. Bunları gören insanlar, sadece ürperirler; fakat bu, Allah’ı bilip o marifet ile, o haşyet ile, o huşû ile ürperme gibi bir şey değil, “Aman, Allah göstermesin, iyi ki bu hazirede olmamışız!” diye ürperirler. Ben, isim tasrih etmiyorum, “Falan cereyan, filan cereyan…” demiyorum. Öylesine mide bulandırıcı ki, onlara bakan insanın, İslamiyet’i seçmesi, intihap etmesi, ona doğru bir adım atması, onu kabullenmesi mümkün değil. Aksine -zannediyorum- ona doğru şöyle böyle yanılarak yönelenleri dahi vazgeçirecekler, “Aman, beyhude yorulmayın, zifte doğru seyahate kalkmışsınız!” filan dedirtecekler.

Siz, çevrenizdeki Müslüman geçinen dünyaya bakın; mahrutî/bütüncül bir nazarla bakın. İdrakinizi mercek yapın, muhakemenizi mercek yapın veya teleskop haline getirin; o bütüncül nazar ile, olduğu gibi her şeyi tespit etmeye bakın. Zannediyorum benimkiler eksik olacak ama siz, tamamı yakalama imkânına sahip olacaksınız, “Allah böylesini göstermesin!” diyeceksiniz. Evet, ben bunları âcizâne ifade ederken, Kıtmirce oluyor ama zannediyorum siz, o dünyaları zihninizde canlandırıyorsunuz resim resim; mücerred resimler halinde, sinema perdesi gibi gözünüzün önünde canlanıyor. Ve zannediyorum daha derince düşünseniz, şu mübarek mekânda bile -burası namaz kılma mekânı olması itibarıyla, yoksa bize ait bir yer olması itibarıyla değil- istifrağ etmemek için biraz dişinizi sıkıyorsunuz. İç bulantısı yaşıyorsunuz, “Aman, Allah göstermesin, falan dünyadakilerine benzemeyi, onların konumunda bulunmayı!” diyorsunuz. Hafizanallah…

Bu türlü kirli bir dünya… Kendi tepeden tırnağa zift içinde bulunduğundan dolayı… Bir Türk atasözü vardır, “Âlemi nasıl bilirsin? Kendin gibi.” Şayet sağda-solda kendileri gibi düşünmeyenlere hep “terör” estirip duruyorlar ise, hiç şaşırmayın size “terörist” demelerine; çünkü sizde kendilerini görüyor, sizi de kendileri gibi sanıyorlar.

   İyilik yollarını gösterip kötülükten sakındırmak, hakiki mü’minin en önemli vasıflarındandır; bu vazifenin, numune-i imtisal bir topluluğun güzel temsiliyle yapılması ise, hayati öneme sahiptir.

Bütün dünyada korkunç bir deformasyon yaşanıyor, dedim. Esasen, bizim dünyamızın deformasyonuna bakarak, “Galiba bu, böyle gidiyor hep! Hep böyle olmuş!” falan diyorlar. Onun için böyle toptan bir görüntü, öyle bir “emr-i bi’l-marûf, nehy-i ani’l-münker” tavrı çok önemlidir. O öyle bir tavırdır ki, zannediyorum ferden ferdâ “emr-i bi’l-marûf, nehy-i ani’l-münker” yapmanın çok üstünde kıymetlidir.

Aslında, bu ümmetin en önemli vasfı odur: كُنْتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللهِ “(Ey Ümmet-i Muhammed!) Siz, insanların iyiliğine olarak ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. Usulünce iyilik, doğruluk ve güzelliği teşvik edip yayar, kötülük, yanlışlık ve çirkinliğin önünü almaya çalışırsınız; elbette Allah’a inanıyor (ve bunu da zaten inancınızdan dolayı ve onun gereği olarak yapıyorsunuz).” (Âl-i Imrân, 3/110) “Emr-i bi’l-marûf, nehy-i ani’l-münker ile bir adamı hizaya getirme, yığın yığın koyun sürülerinden daha hayırlıdır.” Bunu Beyan Sultanı (sallallâhu aleyhi ve sellem) ifade buyuruyor.

Şimdi bir de toptan bir heyetin, bir cemaat-i nûriyenin, bir irşad ehlinin, âdetâ koro halinde bir meseleyi seslendirmelerini ve tavırlarıyla onu temsil edip ortaya koymalarını, tavır sergisi yapmalarını düşünün. Bunu gördükleri zaman, imrenecekler ve yeniden “Bu dünya, yaşanır bir dünya haline geldi!” diyecekler. “Galiba öbür tarafı da ancak böyle imar edebiliriz!” diyecekler/düşünecekler.

Bugünün değişik yollar ile vahşete açık dünyasında, dünya insanını böyle bir mülahazaya uyarmak, dünya insanında böyle bir mülahazayı oluşturmak çok önemli bir vazifedir. Toptan dünyaya, toptan bir hareketin, âdetâ bir koro sesi ile aynı şeyleri seslendirmesi gibi… O koroyu idare edenler, gelmiş-geçmişler ve aynı zamanda düsturları da bırakmışlar. Onları değerlendirdiğiniz zaman, artık yeniden falanın-filanın karşısına, elinizdeki bir çubuk ile geçip, “Bu Saba’dır, bu Rast’tır, bu Uşşâk’tır, bu Hüzzâm’dır, bu Segâh’tır!” filan demeye lüzum yok. Denen şeyler denmiş esasen ve onlar tın tın bizim kalbimizin kulaklarında çınlıyor. Kalbimizin kulaklarında çınlıyor…

Evet, elverir ki biz, bize bizden yakın Zât (celle celâluhu) ile münasebetlerimizi yeniden, bir kere daha tesis ederek, esasen kendi uzaklığımızı aşıp O’na yakın olalım. “Zulmet-i hicranla bîdâr olmuşum, yâ Rab meded / İntizâr-ı subh-i didâr olmuşum, yâ Rab meded!” Bir gönül insanı Niyâzî-i Mısrî’ye ait. Hani, “Her mürşide el verme ki, yolunu sarpa uğratır / Mürşidi kâmil olanın, gayet yolu âsân imiş.” diyor. Ee şimdi insanlık, hangi mürşide el versin ki, yolunu sarpa uğratmasın?!. Evet, öyle bir mürşîd olmak istemez misiniz?!.

Şimdi bazı mahrutî bakanlar, bütüncül bir nazar ile insanlığı temâşâya, mercek altına alanlar, bir yönüyle bu hareketin kıpırdanışlarında, dünya adına bir kısım ümit hecelemelerine giriyorlar: “Galiba insanlık için vaad edilecek şeyleri, bunlar vaad edecek! Yoksa her yerde öldürücü, kahredici silahlar yapılıyor; biri, diğerini öldürmek suretiyle onun yerine konmak istiyor. Esasen “sulh esintileri” ile, “sulh meltemleri” ile gönüllerde inşirah hâsıl etmek, insanların birbirleriyle kucaklaşmasını, sarmaş-dolaş olmasını sağlamak, muânakalar ile içlerdeki kini-nefreti atmalarını temin etmek lazım. Zannediyorum, bunlar, işte o Türkçe Olimpiyatları’yla, dünyanın değişik yerlerinde açtıkları okullarla, bunu belli ölçüde tecrübe mahiyetinde sergilediler. Demek ki az daha dişlerini sıksalar hakikaten, ümit-bahş olacaklar; dünyanın yaşanır bir dünya haline gelmesi adına da rehberlik yapacaklar…”

Dünya bunu intizar ediyorsa, hem onları inkisara uğratmamak, düşüncelerinde/hülyalarında yalancı çıkarmamak, hem de zikzaklarımız ile aynı zamanda başkalarını yanlış yollara sevk etmemek için bugüne kadar yürüdüğümüz yolda biraz daha atımızı mahmuzlayarak veya vites değiştirerek daha hızlı, daha temkinli yürümek mecburiyetindeyiz. “Aman şu davranışlarımız, şu şekilde yorumlanır! Celb edelim derken, kaçırmış oluruz!” mülahazasıyla daha temkinli yaşamamız lazım. “Temkin” -antrparantez- Tasavvuf’ta en son mertebedir. Daha temkinli davranarak, hem Allah’a karşı münasebetlerimizde, hem insanlara karşı münasebetlerimizde başkalarını şaşırtacak, yanlış şeylere sevk edecek tavır ve davranışlardan yılandan-çıyandan kaçıyor gibi kaçınmalıyız.

   “Şu üç haslet kimde bulunursa, o imanın tadını duyar.”

Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm şöyle buyuruyor: ثَلَاثٌ مَنْ كُنَّ فِيهِ وَجَدَ حَلَاوَةَ الْإِيمَانِ أَنْ يَكُونَ اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَحَبَّ إِلَيْهِ مِمَّا سِوَاهُمَا وَأَنْ يُحِبَّ الْمَرْءَ لَا يُحِبُّهُ إِلَّا لِلَّهِ وَأَنْ يَكْرَهَ أَنْ يَعُودَ فِي الْكُفْرِ كَمَا يَكْرَهُ أَنْ يُقْذَفَ فِي النَّارِ “Şu üç haslet kimde bulunursa, o imanın tadını duyar: Allah’ı ve O’nun Rasûlü’nü her şeyden ve herkesten daha fazla sevmek; sevdiğini yalnız Allah rızası için sevmek ve Allah onu küfürden kurtardıktan sonra yeniden küfre düşmeyi ateşe atılmaktan daha kerih görmek.” ثَلَاثٌ مَنْ كُنَّ فِيهِ وَجَدَ حَلَاوَةَ الْإِيمَانِ İmanın tadını tatmış…

Her şeyin üstünde, “iman” etmek; imanını “marifet” ile taçlandırmak… Marifete dayanmayan bir iman, her zaman bir sarsıntı ile devrilebilir. Günümüzde bir kısım gâile, belâ, mesâib ve mesâvî ile sarsılan insanların durumu… Bir taraftan, وَلِيُمَحِّصَ اللهُ الَّذِينَ آمَنُوا وَيَمْحَقَ الْكَافِرِينَ “(O günleri insanlar arasında döndürüp durmamız,) Allah’ın (fert fert içlerindeki yanlış duygu, düşünce ve nifak tortularını arıtarak, toplum planında ise içlerindeki münafıkları ortaya çıkararak) mü’minleri tertemiz yapması ve kâfirleri derece derece imha etmesi içindir de.” (Âl-i Imrân, 3/141) fehvasınca, tortunun-posanın has altından-gümüşten ayrıldığı gibi bir ayrılma oldu. Fakat bir taraftan da nerede duruyorlarmış, ne ölçüde sağlam duruyorlarmış, devrilen insan tavırlarıyla bunu gösteriler. Demek ki çok ciddî meselelere karşı bunlar, yürüyecek tipte, karakterde, kıvamda insanlar değillermiş. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun asrında bulunsalardı, Bedir’de fiyasko yaparlardı, Uhud’da ayrı bir falso ile Rasûlullah’ın karşısına çıkarlardı, Hendek’te daha ayrı bir oyun ile o işten sıyrılmaya çalışırlardı. Münafıkların, Abdullah İbn Ubeyy İbn Selûl’ün yaptığı gibi… O, bir tane idi; etrafında da bir sürü ahmak vardı. Şimdi, dünyada, İslam dünyasında o kadar Abdullah İbn Ubeyy İbn Selûl var ki, enflasyonu yaşanıyor onların.

Evet, ثَلَاثٌ مَنْ كُنَّ فِيهِ وَجَدَ حَلَاوَةَ الْإِيمَانِ؛ أَنْ يَكُونَ اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَحَبَّ إِلَيْهِ مِمَّا سِوَاهُمَا Allah’a iman.. sonra imanı marifet ile taçlandırma.. marifetin muhabbete/Allah sevgisine kanatlanmasını sağlama.. Allah sevgisini aşk u iştiyâk-ı likâullah ile taçlandırma. -Tasavvufta bunun üzerinde duruluyor ama kütüb-i fıkhiyede, Ahlak kitaplarında çok durulmuyor bunun üzerinde.- Sonra aşk u iştiyâk-ı likâullah’ın hâsıl ettiği bir zevk-i ruhânî… Hazreti Pîr-i Mugân, ona temas ediyor: “İman-ı billah, Marifetullah, Muhabbetullah, Zevk-i ruhânî.” diyor. Fakat mülahaza-i Kıtmîriyye, diyorum ki: Zevk-i ruhanî mevzuunda da Allah’a karşı yaptığımız şeyler adına yine bir beklenti olduğundan dolayı, şayet beklemeden kendi kendine geliyorsa makbuldür. O zaman, هَذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّي “Bu, Rabbimizin bize bir fazlı, bir ihsanı, bir teveccühü, bir inâyeti, bir riâyeti, bir kilâeti, bir bakması.” deriz. Allah, öyle bir muameleden bizi mahrum etmesin, bize öyle muamele buyursun her zaman!.. İman-ı billah, marifetullah, muhabbetullah, zevk-i ruhânî, aşk u iştiyâk-ı likâullah…

Allah’ı her şeyin üstünde, Peygamberi her şeyi üstünde sevme… Bir örnek; daha önceki dağınık, derbeder sohbetlerde ifade edildiği gibi… Hazreti Ömer efendimiz, muhabbet, aşk u iştiyak adına şahlandığı bir anda, Allah Rasûlü’nün dırahşan çehresine, o güneşlerden güneş çehresine bakıyor, “Yâ Rasûlallah!” diyor, “Seni, nefsimden başka, aile efradım, çoluk-çocuğum, her şeyim, bütün mamelekim, hepsinin üstünde seviyorum!” Şimdi bu, çok önemli bir deyiştir. Bu, öyle bir nağmedir ki, zannediyorum, biz hakikaten ondaki o inceliği, o derinliği, o bayıltıcılığı, bir ney sesi ile olan o bayıltıcılığı duyduğumuz zaman, Mevlânâ’nın adamları gibi Semâ’a kalkar, pervane dönmeye başlardık. Fakat Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) onun beklediği cevabı vermiyor: “Beni, kendi nefsinden de fazla sevmedikçe, iman etmiş olamazsın!” Hazreti Ömer’de öyle bir alıcılık var ki!.. Almacı, bin yerden gelen sinyalleri birden alabilecek, anında çözebilecek bir deşifre subayı gibi; anında çözebilecek bir kabiliyeti var. Amudî yükselme, dikey yükselme kabiliyetine sahip. Anında diyor ki: “Yâ Rasûlallah! Şu anda, Seni, nefsimden de artık seviyorum!” Bir milyonda bir hilaf-ı vâki beyan olduğuna ihtimal vermiyorum; o, Hazreti Ömer… Cenâb-ı Hak, o duygu, o düşünce ile serfirâz kılsın herkesi!..

   İnsan, ism-i Rahman’ı tamamıyla gösterir bir surette yaratılmıştır ve ona karşı alaka/sevgi, Allah’ın sanatına saygı demektir.

Şimdi, أَنْ يَكُونَ اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَحَبَّ إِلَيْهِ مِمَّا سِوَاهُمَا Bir kere, insan bu donanım ile donanınca, bakın, ondan sonra yapacağı şeyler de istikamet üzere: وَأَنْ يُحِبَّ الْمَرْءَ لَا يُحِبُّهُ إِلَّا لِلَّهِ Bu defa, başkalarını seviyorsa, münasebete geçiyorsa, sarmaş-dolaş oluyorsa, muânakada bulunuyorsa, Allah’a karşı münasebet yerleri itibarıyla, konumları itibarıyla yapacak bunları; o da bir yönüyle Allah için onları sevecek. Neden meseleyi bu kadar uzattım? Yani, birileri sizinle beraber aynı safı paylaşıyorsa, Kâbe’nin etrafında, Mele-i A’lânın sâkinleri gibi halka haline geliyorsa, hep aynı duyguyu, aynı düşünceyi terennüm ediyorsa şayet, senin sevgi dünyanda onların yeri başkadır; saff-ı evveli teşkil ediyorlar. Birileri şöyle-böyle, düşe-kalka geliyorlar ise, ikinci safta yerlerini alıyorlar. Birileri oturmuş, “Bakalım hele bunlar ne zaman rükûa varacak?!” diye o güzel tabloyu temâşâ ediyorlarsa ve içlerinde bir imrenme duygusu var ise, bir de onlara karşı bir sevgi; onlara karşı da onlar kadar bir sevgi, bir alaka esasen… Birileri de “Bunlar ile uzun yol alınabilir. Bunlar ile bir gelecek imar edilebilir. Şu deformasyon, giderilebilir!” mülahazası ile bakıyor, taklit ediyor ve imreniyorlar ise, bir de onlara karşı bir alaka… Derece derece, herkese karşı bir alaka gösterme… Çünkü bahsettiğim hususların hepsi, bazıları tamamiyet içinde, bazıları yarımlık çerçevesinde, bazıları üçte bir olma çerçevesinde, bazıları dörtte bir olma çerçevesinde, bazıları beşte bir olma çerçevesinde, o dairevi halkaya dâhil oluyorlar.

Bu itibarla, وَأَنْ يُحِبَّ الْمَرْءَ لَا يُحِبُّهُ إِلَّا لِلَّهِ Allah’tan ötürü sevmek… İnsan, Allah’ın güzide bir sanatı olduğundan dolayı, “ahsen-i takvîm”e mazhar olduğundan dolayı, mir’ât-ı mücellâ olduğundan dolayı sevmek… إِنَّ اللهَ خَلَقَ آدَمَ عَلَى صُورَةِ الرَّحْمَنِ “Allah (celle celâluhu) insanı, sûret-i Râhman’da yaratmıştır.” Bu mübarek beyanı, Hazreti Pîr’in izahı içinde anlamak lazım. Zira bunu Tâbiîn’den bir zat nakledince, Yahya İbn Saîd el-Kattân onu tenkit etmiş. O, hadislerde münekkittir esasen; böyle sizin sağlam gördüğünüz hadislerde bile, çok küçük bir bit yeniği var ise şayet, onu yerden yere vurur. Dolayısıyla bunu rivayet eden o zatı da yerden yere vuruyor, “Mecruh o insan!” diyor. Fakat Hazreti Pîr’in bu hadis-i şerifi şerhi var. Diyorum ki: Yahya İbn Saîd el-Kattân -ki canım ona kurban olsun, çünkü çok seviyorum onu da; canım ona kurban olsun- Hazreti Pîr-i Mugân, şem’-i tâbân, ziyâ-i himmetin o mevzudaki beyanını görseydi, Tabiînden o zatı öyle tenkit etmeyecekti. إِنَّ اللَّهَ خَلَقَ آدَمَ عَلَى صُورَةِ الرَّحْمَنِ Zât-ı Ulûhiyeti, Esmâ-i Hüsnâsı ile, Sıfât-ı Sübhâniyesi ile aksettirecek en mücellâ bir ayna var ise, o da insandır.

Evet, bu mahiyetini değerlendirdiği zaman, insan ruhanilerin önüne geçecektir. Ezcümle, Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) konumunda, Cibrîl-i Emîn şöyle diyecektir: “Yürü, top senin, çevkân Senindir bu gece. Ben, bir adım daha atsam, yanarım ama Sen, yanmazsın!” İnsanlığın İftihar Tablosu, -bir yönüyle- etten, kemikten idi; bir anadan dünyaya gelmiş, şerefli bir varlık idi, başımızın tacı idi. Ama öbürü (Cebrail aleyhisselam) nurdan yaratılmıştı. Kâmet-i bâlâsı ile onu temâşâ ettiği zaman İnsanlığın İftihar Tablosu, derinlikleri ile vasfetmişti onu; derinliği “kanat” tabiri ile ifade etmişti. Bir Hira Sultanlığı’ndan dışarıya çıktığı zaman, şarktan garba her tarafı kapladığını görmüştü. Gerçek mahiyeti ile temâşâ etmişti; öyle ki ucu-bucağı görünmüyordu, öyle derinlikte bir varlıktı. Bir de Miraç’ta, aynı temâşâ ile yine müşahede etmiş, ona karşı hayranlığı bir kere daha şahlanmıştı. Ama İnsanlığın İftihar Tablosu, Miraç’ta onun önüne geçmişti.

Şimdi, bu yönüyle insan, Zât-ı Ulûhiyetin evsâf, sıfât-ı Sübhâniye ve Esmâ-i Hüsnâ’sını tam aksettiren bir ayna mı değil mi? Siz karar verin!.. Böyle bir varlık, insan… Dolayısıyla insana karşı alaka, Allah’ın sanatına karşı alaka demektir. Dolasıyla bu, Allah’a karşı saygının ifadesidir. Ve işte dar dairede değil, bağnazca düşünce dairesinde değil, esasen skolastik düşünce dairesinde değil, bu dairede, bu mülahazalar çerçevesinde meseleye baktığınız zaman, herkesi bir çeşit kucaklama duygusu ve düşüncesi içinizde belirecektir: “Yahu bu da kucaklanacak bir insan!.. Bu da kucaklanacak bir insan!..”

   Türkçe Olimpiyatları şemsiyesi altında yapılan faaliyetler oyun ve eğlence değil, insanlığı kaynaştırma adına ümit bahşeden gayretler idi; diğer kültürlere de saygı çerçevesinde mutlaka devam ettirilmeli!..

İşte buraya geliyorlar… Falan yerde bilmem neyin başı, filan yerde bilmem neyin başı; ayrı bir inanç ve yolda… Ama “Ne olur sarılabilir miyim sana?!” diyorlar. Burada sizin dünyanızın içine girence, namaz kılanları gördüm. Ben rica ediyorum, “Şurada, arkada oturun namaz kıldığımız sürece!” O, “Hayır, bunca insan namaz kılıyorken oturursam, onların Rabbime karşı ibadetlerine saygısızlık yapmış olurum!” diyor. Düşe-kalka namaz kılıyor. Hiç namaz kılmamış; Rabbimize karşı o, kendine göre, ubudiyetini çok farklı formatta ortaya koymuş. Ama burada kılıyor. Evet, rükûa giderken, ileri-geri gidiyor; secdeden kalkarken ileri-geri gidiyor, sendeliyor bazen; fakat Allah’a karşı yaptığınız o ibadette, o ubudiyette, o ubûdette -Keşke meseleyi “ubûdet” şeklinde Cenâb-ı Hakk’a karşı sunabilsek, gönüller o zaman feth olacak!- yer alıyor. Şimdi bu insanlar, size sarılmak istiyorlar. Bence “İlahî Ahlak” olarak size bir adım gelene, siz on adım gitmelisiniz. Size on adım geliyorsa birisi, yüz adım ile ona yaklaşmalısınız; kucaklamalısınız onu.

Hem hadiste, وَأَنْ يُحِبَّ الْمَرْءَ لَا يُحِبُّهُ إِلَّا لِلَّهِ “el-Mer’” diyor, “insan” diyor. Anlıyor musunuz?!. Tabii en başta ilk safı teşkil edenler, ikinci safı teşkil edenler, üçüncü safı teşkil edenler… Yüzüncü safı teşkil edenler… Herkesin böyle bir kucaklamadan çok farklı seviyede, farklı derinlikte, farklı bir şivede, farklı bir keyfiyette hissesi olmalı. Herkesin bir hususiyeti vardır; Cenâb-ı Hak, o mevzuda yanıltmadan, o hususiyetlere göre hareket etmeye muvaffak eylesin bizleri!..

Şu dünyevî gibi görünen Türkçe Olimpiyatları’nda, sizin o güzide arkadaşlarınız bunları yapmaya muvaffak olmuşlardı. O olimpiyatları ben, sadece televizyon ekranında seyrettim. Ve hakikaten o meselelerin bıraktığı uçlarda geleceğin insanının içtihadı ile bütün gönüllerin fethedilebileceği inancına vardım. Orada o siyah insan, bembeyaz insana sarılıp ağlarken, ayrılışları ağlama ile taçlandırırken, ben de oturduğum yerde saldım gözlerimi/gözyaşlarımı, ben de onlarla beraber ağlamaya durdum. O, ümit bahşeden bir keyfiyet idi; devam ettirilmesi lazım. “Oyun, eğlence!” dememeli bu meseleye. “İnsanlığı kaynaştırma” demektir bu, bir yönüyle. Ama her dünyanın kendine göre kültür değerleri var. Siz, onların kültür değerlerine saygılı olmazsanız, onlar da size saygılı olmazlar. Sizin âlemden beklediğiniz şey, âlemin de aynıyla sizden beklediği şeydir; verin beklediklerini ki, bulasınız beklediğinizi.

Evet, وَأَنْ يُحِبَّ الْمَرْءَ لَا يُحِبُّهُ إِلَّا لِلَّهِ، وَأَنْ يَكْرَهَ أَنْ يَعُودَ فِي الْكُفْرِ بَعْدَ إِذْ أَنْقَذَهُ اللَّهُ مِنْهُ كَمَا يَكْرَهُ أَنْ يُقْذَفَ فِي النَّارِ Hadis-i şerif, bazı yerlerde, وَأَنْ يَكْرَهَ أَنْ يَعُودَ فِي الْكُفْرِ كَمَا يَكْرَهُ أَنْ يُقْذَفَ فِي النَّارِ şeklinde az bir farkla rivayet ediliyor. Müslim-i Şerif, bu ilaveyi yapıyor: وَأَنْ يَكْرَهَ أَنْ يَعُودَ فِي الْكُفْرِ بَعْدَ إِذْ (أَنْ) أَنْقَذَهُ اللَّهُ مِنْهُ كَمَا يَكْرَهُ أَنْ يُقْذَفَ فِي النَّارِ Allah, onu küfürden çekip çıkardıktan sonra, yeniden küfre dönmeyi, neûzu billah, Allah’ı inkâr etmeyi, ilhâda düşmeyi, Ateizm demeyi, Deizm demeyi, Pozitivizm demeyi, Natüralizm demeyi, bilmem ne demeyi -bütün bunları- Cehennem’e düşüyor gibi, bir zift bataklığına düşüyor gibi kerih görmedikten sonra imanın tadını tatmış olmaz.

Konumunuzu bununla değerlendirdiğiniz zaman, çok iyi bir yerde durduğunuzu veya o çok iyi yere doğru adım adım yürüdüğünüzü hissedeceksiniz. Ve birilerinin de hiç farkına varmadan “İyilik yapıyorum!” derken gayyalara doğru yürüdüğünü ürperti ile temâşâ edecek ve “Allah göstermesin!” diyeceksiniz, zannediyorum.

   Günümüzde sadece ümide sarılmak değil, aynı zamanda canlı bir irade ortaya koymak ve etrafa ümit kaynağı olmak da iktiza ediyor.

“Gamı tasayı bırak, iraden canlı ise…” Esasen, “irade” çok önemli; Cenâb-ı Hakk’ın insana verdiği bir nimettir. Şart-ı âdî planında, en büyük şeyleri elde etmeye müeddî öyle bir faktördür ki!.. “Meyelân veya meyelândaki tasarruf” fakat Cennet’i peyleyebiliyorsunuz bununla. Dünyanın binlerce sene hayatı, bir saatine, bir dakikasına mukabil gelmeyen Cennet’i peyleyebiliyorsunuz. Yahu bu nasıl bir şey?!. Tenâsüb-i illiyet prensibi… Fizikteki kozalite mülahazası… Allah Allah!.. Bu minnacık irade ile Cennet peyleniyor? Öyle değil mi? إِنَّ اللهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنْفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُمْ بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ “Allah, karşılığında kendilerine Cennet vermek üzere mü’minlerden öz varlıklarını ve mallarını satın almıştır.” (Tevbe, 9/111) Sen nesin ki, yahu, Cennet’i, ebedî Cennet’i o hâliyle peyliyorsun? Böyle bir şey, irade böyle bir şey; Allah’ın insana en büyük armağanıdır. Kendi İradesinin gölgesinin gölgesinin gölgesinin gölgesi… Off! Nasıl diyor Hazreti Pîr, “İnsanın vücudu, O’nun vücudunun gölgesinin, gölgesinin, gölgesinin (üç nokta koyacaksınız) nâmütenâhî gölgesi, nâmütenâhî gölgesi.”

İraden canlı ise… “Ümid kaynağı ol, olabilirsen herkese.” Şimdi ümitli olmak, bir yönüyle, ye’se düşmemek çok önemlidir. Çünkü, “Yaşayanlar, hep ümitle yaşar; me’yûs olan, ruhunu, vicdanını bağlar.”

“Ye’s öyle bataktır ki; düşersen boğulursun.

Ümîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!

Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;

Me’yûs olan ruhunu, vicdânını bağlar.”

“Ey dipdiri meyyit, ‘İki el bir baş içindir.’

Davransana, eller de senin, baş da senindir!

His yok, hareket yok, acı yok… Leş mi kesildin?

Hayret veriyorsun bana; sen böyle değildin.

Kurtulmaya azmin neye bilmem ki süreksiz?

Kendin mi senin, yoksa ümidin mi yüreksiz?”

Yıkılışlar karşısında, deformasyonlar karşısında vicdan azabı çeken Millî Şairimizin bizim için rehber diyebileceğimiz mübarek beyanlarından… “Yaşayanlar, hep ümitle yaşar; me’yûs olan, ruhunu, vicdanını bağlar.”

Hazreti Pîr de bu sese, bu soluğa farklı bir şekilde bir nağme katar: “Yeis, mani’-i her kemaldir.” der. İlle de bir ufku yakalamak ve zirveleşmek istiyorsanız, ümitle yürümeniz lazım; ümit çok önemlidir. Bu, bir mesele, yani, ümitli olmak… Fakat böyle kritik dönemlerde insan, hiçbir şey yokmuş gibi davranmak ve dipdiri bir canlılık sergilemek suretiyle aynı zamanda ümit kaynağı da olmalıdır.

Yahu Cenâb-ı Hak, farklı bir konuma itti bizi. Demek ki murâd-ı Sübhânîsi, farklı bir konumda bu meseleyi götürmekmiş. Niye saçtı bizi dünyanın dört bir yanına tohumlar gibi? Ee dar dairede idi, sadece kendi ülkemizde idi. İslam dünyası bile “Yahu din, bizde başladı. Dinin dili, bizim dilimiz. Bunlara ne oluyor ki?!. Orta Asya’dan geldiler, Arapça’da kem-küm ediyorlar; dini de başkalarından dilendiler, dilencilikle aldılar. Bunlara ne oluyor ki?!.” diyordu; onlar da öyle bakıyorlardı. Şimdi dar bir dairede yapılan işleri, Allah (celle celâluhu) genişletti. Âlemşümul bir dava, Anadolu dar dairesine münhasır kalmamalı; bu, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun gösterdiği ufka ulaşmalı: “Benim nâmım, güneşin doğup-battığı her yere gidecektir!”

Şimdi şu anda, dünyanın dört bir yanına, güneşin doğup-battığı her yere saçıldınız mı, saçılmadınız mı? Düştüğünüz yerlerde birer “tohum” gibi, toprağın kuvve-i inbâtiyesine emanet; toprakta çürüyecek misiniz, çürümeyecek misiniz? Helal olsun!.. Bir tohum olarak toprağın bağrında çürüyeceksiniz ama bir başak mı, iki başak mı, üç başak mı çıkaracaksınız. Niyetlerdeki hulûsa göre, samimiyete göre, ihsan şuuruna göre, bazen on başak bile bir tohumdan çıkabilir. Bir de her başakta on dâne var ise, bir iken yüz olacaksınız.

Evet, murâd-ı Sübhânî bu ise, esas hiç kimse ye’se düşmemeli!.. Bir taraftan arındırıyor bizi o ızdırap ile; huzuruna gidersek şayet, arınmış olarak gidelim. Diğer taraftan da çok daha ulvî gâye-i hayaller ile, bizi farklı hizmet yollarına sevk ediyor.

Öyle ise bize düşen şey de, o murâd-ı Sübhânînin hakkını vermektir. Madem bizi tohum gibi saçtı, bizler de tohum gibi başağa yürüyelim. Madem bizi fideler gibi dünyanın değişik yerlerine dikti, biz de oralarda söğüt olmaya bakalım!..

Kayı Boyu geldi, bir tohum gibi; daracık bir yerde, bir söğüt oldu, ser çekti; dünyanın dört bir yanına yayıldı, devletler muvazenesinde muvazene unsuru haline geldi. Ve insanlık, o sayede, bir yönüyle, insanlığını idrak etti.

Diyoruz ki: “Tut elimizden Allah’ım! Tut ki, edemeyiz Sensiz!” Vesselam.

Bamteli: SONSUZ HAMDOLSUN!..

Herkul | | BAMTELI

M. Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   O gün ne mal, ne mülk, ne evlat insana fayda verir; ancak tertemiz ve her türlü (manevî) hastalıktan uzak bir kalble Allah’a varan güzel ahlaklı kullar kurtulur.

Cenâb-ı Hak, “kalb-i selîm” ile serfirâz kılsın bizi!.. Kalb-i selîm olma, enbiyâ ile aynı duyguyu, aynı düşünceyi paylaşma demektir.

Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) selîm kalbli; katiyen o kalbe rüyada bile gıllügiş misafir olmamış. O’nun kalbi zerre kadar kir görmemiş, leke görmemiş, sis-duman bilmemiş; hep pırıl pırıl bir ayna gibi O’nu (celle celâluhu) aksettirmiş. Huluk-i İlahînin bir aynası olmuş. تَخَلَّقُوا بِأَخْلاَقِ اللهِ “İlahî ahlak ile ahlaklanın!” demiş; fakat başta kendisi o ahlak ile tahalluk etmiş. Kur’an-ı Kerim de O’nu tebcîl sadedinde, Kalem Sûresi’nde, وَإِنَّكَ لَعَلَى خُلُقٍ عَظِيمٍ buyuruyor: “Yemin olsun, kasem olsun, muhakkak ki Sen, ahlakın en güzeli üzerinesin!” (Kalem, 68/4)

İncitmemiş, kırmamış; incitseler de incinmemiş. “Âşık der inci tenden / İncinme incitenden / Kemalde noksan imiş / İncinen incitenden.” (Alvarlı Efe Hazretleri) “İncinme incitenden…” Bir cinas da yapıyor, tasannuya girmeden; beyana ayrı bir güzellik katıyor, o ifadeler. İhyâ’da da bu türlü beyan sanatlarını çok görüyorsunuz; Hazreti Gazzâlî gibi o büyük insanlar, aynı şeylere başvuruyorlar; cinas, seci kullanıyor ve muhtevadaki güzelliği, aynı zamanda üsluptaki güzelliklerde de ortaya koyuyorlar, ta ki kulakları tırmalamasın, yadırganmasın, vicdanlar yumuşaklık ile kabul etsin.

İnsanlığın İftihar Tablosu’nun hali de o… Ve bütün büyükler -esasen- o hali yakalamaya çalışmışlar. Elde etmeye Allah, muvaffak eylesin!.. Huluk-i hasen… رَوَاهُ الْحَسَنُ، عَنْ أَبِي الْحَسَنِ، عَنْ جَدِّ الْحَسَنِ: إِنَّ أَحْسَنَ الْحَسَنِ اَلْخُلُقُ الْحَسَنُ “Hasan, Hasan’ın babasından, o da Hasan’ın dedesinden rivayet etmiş ki: Güzellerin en güzeli, güzel ahlaktır.”

İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz ruhunun ufkuna yürüdüğü zaman, Hazreti Hasan efendimiz -Allahu a’lem- yedi-sekiz yaşlarındaydı. Ama cins dimağlar onlar; peygamber torunu, firâsetli; “Hepsi dâhi idi!” denebilir. O gün ne denmiş, ne söylenmiş ise, onları bir teyp bandına kaydediyor gibi kaydetmiş. Yaşadığı sürece, zehirlenip ruhunun ufkuna yürüyeceği âna kadar, duyup ettiği şeyler ile başkalarını aydınlatmaya çalışmış Hazreti Hasan.

Ve onun için deniyor: رَوَاهُ الْحَسَنُ Seyyidinâ Hazreti Hasan rivayet etti. عَنْ أَبِي الْحَسَنِ Ama bunu babasından duymuş, demek Hazreti Ali’den. عَنْ جَدِّ الْحَسَنِ O da ana tarafından dedesi Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Güzellerin en güzeli, güzel ahlaktır.”

Güzel ahlak, ibadetin en önemlisidir, zirvesidir. Günümüzde ona çok ihtiyaç var. Güzel ahlaka çok ihtiyaç var, hem Cenâb-ı Hakk’a karşı saygısızlığa düşmeme adına, hem de bir kısım musibetler karşısında istikameti bozmama adına. Badireler var, gâileler var, rencide olmalar var, üst üste gelen hadiselerin şoku var… İnsanlarda moral bozulmaları oluyor… Bütün bunlar karşısında, bütün bu şokların tesirinde kalmayarak, hep güzel ahlak ile hareket etmek.. her şeyi hamd ü senâ ile karşılamak.. ve böylece Cenâb-ı Hak’tan sürekli “mezîd” (artma, arttırma, çoğalma) istemek…

   Bir hadiste ifade buyrulduğu gibi, Davud (aleyhisselâm), Cenâb-ı Hakk’a “Yâ Rab! Senin şükrünü nasıl eda edebilirim ki, Sana şükür etmem dahi üzerimde şükrü gerektiren ayrı bir nimettir!” deyince, Cenâb-ı Hak, “İşte şimdi tam şükrettin.”  buyurur.

Siz, olup biten şeyler karşısında rencide olmadan, incinmeden âh u vâh etmeden, biraz evvelki Alvar İmamı’nın (rahmetullahi aleyhi rahmeten vâsiaten) “İncinme incitenden!” dediği gibi, hiç incinmeden sürekli اَلْحَمْدُ لِلَّهِ عَلَى كُلِّ حَالٍ، سِوَى الْكُفْرِ وَالضَّلاَلِ “Küfür ve dalaletten başka, her hale hamd ü senâ olsun!” derseniz, hem edebi korumuş hem de nimetlerin artmasına davetiye çıkarmış olursunuz. Bazıları, اَلْحَمْدُ لِلَّهِ على كُلِّ حَالٍ، سِوَى أَحْوَالِ الْكُفْرِ وَالضَّلاَلِ demişler: “Küfür ve dalalet ahvâli müstesna, her şeyden dolayı Sana hamd ü senada bulunuruz!”

Gelen iyilikler, iyilik olduklarından dolayı, onlar için Allah’a hamd ü senâ edilmiş. Bir kısım sıkıntılar, gâileler, belâlar, musibetler gelmiş; sabır faktörünü isteyen hususlar gelmiş.. ibadet ü tâate sabır gibi.. sağanak sağanak gelen belâlara karşı sabır gibi.. cismanî arzu, istek ve garîze-i beşeriyetlere karşı dişini sıkıp istikametini koruma mevzuundaki sabır gibi… Bütün bunlar, başımızdan aşağıya yağdığı zaman veya bunların tazyikine maruz kaldığımız zaman, bunlar balyozlar gibi başımıza indiği zaman da Allah’a hamd etmek esastır.

Bunların hepsinin, zannediyorum, ifadede bir yeri var. Çünkü -mesela- bir yerde Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) üç tane önemli husustan bahsediyor; bir tanesi de “mescide çok adım ile gitmek”, uzaktaki mescide gitmek. Beş kilometre ötede oturuyor ama ne yapıp yapıp mescide gitmeye, cemaatin içine girmeye ve o saflar içinde yerini almaya çalışıyor. O saflar içinde yerini alan insan, Kâbe’nin etrafında halkalanan, tâ Sidretü’l-Müntehâ’ya kadar uzanan o saflar içinde yerini almış; إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ beyanını, mütekellim-i maa’l-gayr ile ifade ettiği zaman, “Bütün bunların ubudiyetini Sana takdim ediyorum. Gücüm yetse, bütün bunların yardım isteğini Sen’den istiyorum!” demiş olur. O mülahaza ile Cenâb-ı Hakk’ın huzurunda durma… Tâ uzak mesafeden gelip mescitte cemaate iştirak etme…

Ve bir de إِسْبَاغُ الْوُضُوءِ فِي الْمَكَارِهِ “Bütün zorluk ve meşakkatlerine rağmen abdesti tastamam almak.” buyuruyor. Çok çetin olduğu zaman… Şimdi Kıtmîr de abdest alırken bakıyor, çok rahat; bir de elini musluğun altına tutuyorsun, su kendi kendine akıyor. Öyle değildi… Kırbalar ile su dolduracaksın.. bazen buz gibi olacak.. bazen -eskiden bizim memleketimizde olduğu gibi- çeşmelerden şakır şakır akan suyu siz ağzınıza-burnunuza vurduğunuz zaman bıyıklarınızda, kaşlarınızda buz haline gelecek… O dönemde… إِسْبَاغُ الْوُضُوءِ فِي الْمَكَارِهِ Nahoş gibi görünen durumlarda abdesti tastamam alma, arızasız alma; ellerini yıkama, yüzünü üç defa yıkama, kollarını üç defa yıkama, her şeye rağmen, başını mesh etme; إِسْبَاغُ الْوُضُوءِ فِي الْمَكَارِهِ.

İşte, bu türlü durumlarda da bunların sıkıntılarının insana kazandırdığı şeyler olduğundan dolayı, bunlara da اَلْحَمْدُ لِلَّهِ “Elhamdülillah!” demeli!.. Bakın bunlar -esasen- gelen bir nimet değil. Fakat hem “fezâil” (فَضَائِل) hem “fevâdil” (فَوَاضِل) karşısında Cenâb-ı Hakk’a hamd ü senâ ile mükellefiz. Dolayısıyla “hamd” de esasen buna delalet ediyor.

Dolayısıyla bazen hamd ederken, gerçekten iyilik hâlinde başımızdan aşağıya akan güzelliklere karşı, sağanak sağanak yağan güzelliklere karşı اَلْحَمْدُ لِلَّهِ عَلَى كُلِّ حَالٍ، سِوَى الْكُفْرِ وَالضَّلاَلِ dersiniz: “Küfür ve dalaletin yüzüne tükürük… Her şeyden dolayı Allah’a hamd ü senâ olsun!..” veya “Ahvâl-i küfür ve dalaletin dışında her şeye hamd ü senâ olsun!”

İyiliklerden dolayı, doğrudan doğruya hamd, zeminine oturuyor. Fakat bir kısım olumsuz/negatif şeyler karşısında hamd ü senaya gelince… Onlara karşı da dişinizi sıkar sabrederseniz şayet, o da hamdi gerektirir. Yine hamd…

Cenâb-ı Hakk’a karşı -esasen- şükür ile mukabele etmeye imkân yok; çünkü şükür de bir ibadettir/nimettir esasen. O’na karşı bir ibadete/nimete sizi muvaffak kıldığından dolayı “Elhamdülillah!” diyorsunuz. “Elhamdülillah!” da size bir şey kazandırdığından dolayı, ona da “Elhamdülillah!” diyorsunuz. O da bir şey kazandırdığından dolayı, ona da “Elhamdülillah!” diyorsunuz. Onun için Hazreti Zeynülâbidîn, sarih olarak diyor ki: “Sana nasıl şükredebilirim ki, اَلشُّكْرُ لِلَّهِ (Şükür Allah’a!) dediğim zaman bile, bana bir şey kazandırıyorsun; o bile şükür istiyor. Bir kere daha desem, o bile şükür istiyor; bir kere daha desem, o da şükür istiyor!”

   Milyonlarca, milyarlarca defa hamd ü senâ olsun Allah’a ki, sizi küfür ve dalalet içinde bırakmadı; işi-gücü yalan ve aldatma olan zalimlerin saflarına da katmadı!..

Onun için belki günümüzde de çok tekrar etmek lazım. Eskiden, اَلْحَمْدُ لِلَّهِ عَلَى كُلِّ حَالٍ، سِوَى الْكُفْرِ وَالضَّلاَلِ demeyi, bir arkadaşınız, yeterli buluyordu veya bilmiyordu daha ötesini. Şimdiki bildiği doğru mu, değil mi, onu da bilemeyeceğim; onu sizin irfanınıza havale ediyorum. Artık, أَلْفُ أَلْفِ اَلْحَمْدُ لِلَّهِ عَلَى كُلِّ حَالٍ، سِوَى الْكُفْرِ وَالضَّلاَلِ “Bir milyon defa, milyonlar defa hamd ü senâ olsun Allah’ım, küfür ve dalaletin dışındaki her hale!..” diyor.

Şimdi bir kısım kimseler, kötülüğe kilitlenmiş kimseler, kalbi kirlenmiş kimseler, dimağlarında pâk bir yer kalmamış kimseler; oturup-kalkıp hep kötülük düşünebilirler. Bu kötülükleri de bazen sizin üzerinizde realize edebilirler, uygulayabilirler. Değişik kötülüklere maruz kalabilirsiniz. Bunları hamd ü senâ ile ibadete çevirebilirsiniz. Başınıza gelen her şeyden dolayı, onu şükür ile karşılarsanız şayet, bir adım daha o Miraç’ta O’na doğru yaklaşmış olursunuz; bir adım daha O’na doğru yaklaşmış olursunuz.

Evet, أَشَدُّ النَّاسِ بَلَاءً اَلْأَنْبِيَاءُ ثُمَّ اْلأَمْثَلُ فَالْأَمْثَلُ “Belanın en çetini, en zorlusu ve en amansızı başta Enbiyâ’ya, sonra da imanının derecesine göre diğer mü’minlere gelir.” dendiği üzere, Enbiyâ-ı ızâma da hayatları boyunca Miraç yaşatan -bir yönüyle- başlarına gelen o belâlar/musibetlerdir. İbâdet u tâate karşı sabır… Zaten “ismet” sıfatı onların tabiatlarının bir gereği, masumiyet ile mamurlar. Allah, onlara öyle bir tabiat ihsan etmiş, öyle bir irade ihsan etmiş ki, hayallerinde bile kirliliğe rastlamıyorlar; rüyalarında kirlilik ile tanışmış değiller. Öyle bir şey… Ama bir insan; muktezâ-ı beşeriyet; göz ilişebilir. Çoğu kaçmış bu türlü şeylerden. Ama “Başkaları gibi!..” falan da demiş. Fakat katiyen başkaları gibi onlara ilişmeye onun gücü yetmez. Evet, onlar öyle İlahî seralar ile seralandırılmışlardır ki, gelen şeyler, o seralara çarpar ve geriye dönerler. Cenâb-ı Hak ile öyle bir irtibatları vardır ki!.. Dünyanın güzellikleri değil, Hûri-Gılman etraflarını sarsa, Cennet köşkleri etraflarını sarsa, “nazargâh-ı ilahî” olan o kalblerini Allah’tan başkasına tevcih etmediklerinden dolayı, o türlü şeylerin -teveccühü mü diyelim, tasallutu mu diyelim- karşısında, sarsıntının en küçüğünü bile yaşamadan, bildikleri yolda Allah’ın izni-inayeti ile yürürler. Hep şükreder yürürler, hamd eder yürürler.

Ama gördüğünüz gibi, belâ ve musibetten âzâde olan hiçbir büyük yoktur; hiçbir büyük, belâ ve musibetten âzâde kalmamıştır. Muvakkaten rahat bir nefes alıyor gibi olmuşlardır; tam böyle alıyorken, nefes gırtlaklarına giderken, düğümlenmiştir orada. Hemen bir muzip, bir muziplik yapmıştır; bir olumsuzluk, onların karşısına çıkmıştır. O tertemiz oksijeni bile rahat yudumlama imkânı bulamamışlardır.

Bakın, belki düşünmüşsünüzdür burada: “Mâ-i bârid” (soğuk su) büyük bir nimet olarak ifade buyuruluyor çok defa. Yahu bizde çok; çeşmeden akan sular, “mâ-i bârid”. O, yok bir kere onlarda; güneşin altında ısınıyor o sular, ısınıyor. Cennet’teki o sulara da “mâ-i bârid” deniyor; şeker şerbet de deniyor esasen. Mâ-i bârid… Onu bile ağızlarına aldıkları zaman, büyük bir nimet sayıyorlar. Kim bilir kaç defa Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ağzına aldığı zaman, -O terbiyesizliği yapanın kolu-kanadı kırılsın!- belki arkadan bir tekme vurdular; onu bile rahat yudumlamasına fırsat vermediler. Veya çirkin bir laf ettiler; o, düğümlendi kaldı, içinde düğümlendi kaldı. Bir lokmayı ağzına koyduğu zaman, kuvve-i zâika daha hissesini almadan… Esasen alacaktı; ağız, kendi hissesini alacak idi. Sonra bir mesaj gönderecekti yutağa, “Tatlı bir şey geliyor sana, hazır ol!” falan diyecekti. Yutak da bir mesaj gönderecekti mideye, “Sana şu geliyor, hazmetmeye hazır ol!” Bunların hiçbirine fırsat vermeyen öyle şeyler ile karşılaştı ki!.. Yediği içtiği mübarek boğazından geçerken, âdetâ diken yutuyor gibi oldu; di-ken yu-tu-yor gi-bi ol-du.

O büyüklerin hâli, böyle idi. O açıdan da onların yolunda, bu başa gelen şeylere karşı hamd ve sabır ile mukabele etmeli!.. Allah’a binlerce hamd ü senâ olsun ki, Peygamberler yolunda, Peygamberlerin başına gelen şeyler ile Allah bizi de serfirâz kılıyor. Binlerce hamd ü senâ olsun!..

Ama bir gün inşaallah bu kasvetli bulutlar sıyrılacak… “Şafak, şafak!..” deyip, fecr-i sâdıklar bekleme… Bunlar inşaallah bir gün gerçekleşecek. -Ama bunu da hiçbir zaman ben şahsım adına istemediğim gibi, kalblerinizi kalbimin çok üstünde, çok duru, çok berrak bildiğimden dolayı, sizler de öyle bir temennide bulunmamışsınızdır, zannediyorum.- Günler, yeniden bayrama dönecek. Âdetâ iç içe Şeb-i Arûs’lar yaşayacaksınız. Güzellikten güzelliğe kanat açacaksınız; üveyikler gibi hep güzellikler üzerinde uçup duracaksınız, Allah’ın izni-inayetiyle. Ama bugün maruz kaldığınız bu şeylere katlanmak iktiza ediyor.

Hamd edeceksiniz Allah’a ki, sizi, vazifesi, işi, gücü yalan olan, aldatma olan, demagoji olan, diyalektik olan kirli bir toplum içinde tutmamış. Allah (celle celâluhu) şöyle-böyle değişik yollar ile sizi onlardan ayırmış. Bazen onlardan yediğiniz tekme ile onlardan uzaklaşmışsınız; bazen size doğru kalkan bir yumruğu yememek için onlardan uzaklaşmışsınız… Ve bunların hepsi, Mizan kefesinde, sizin hesabınıza “sevap” unvanı ile ağırlığınızın önemli bir vasıtası olmuş.

Evet… Kim bilir, belki de Allah (celle celâluhu) bu musibetlerle bizi arındırıyor. Böylesi, duyguların, düşüncelerin çok kirlendiği bir dönemde, biz de farkına varmadan üzerimize bazı şeyler sıçratmış olabiliriz. Sokaklar kirli, eğitim yuvaları kirli; dinî eğitimlerin verildiği yerler skolastik düşüncenin pençesinde, belli şeylere takılmış gidiyorlar. Böyle doğru-dürüst, bize hak-hakikat adına rehberlik yapacak insan, âdetâ tanımadık gibi… Bütün bunlardan dolayı da Allah (celle celâluhu) sizi arındırmak suretiyle huzur-i Kibriyâsına arınmış olarak almak istiyor. Gelecekte size lütfedeceği bu şeyden dolayı da belki şöyle demek lazım: أَلْفُ أَلْفِ أَسْتَغْفِرُ اللهَ Ne diyelim ona: Maruz kaldığımız musibetlerden dolayı أَلْفُ أَلْفِ اَلْحَمْدُ لِلَّهِ، أَلْفُ أَلْفِ اَلْحَمْدُ لِلَّهِ. Ve lütfedeceğin güzel şeylerden dolayı أَلْفُ أَلْفِ اَلْحَمْدُ لِلَّهِ، أَلْفُ أَلْفِ اَلْحَمْدُ لِلَّهِ.

   İrade, şart-ı âdîdir; fakat insan -sebepler planında- emek ve gayretinin neticesinden başka şey elde edemez.

Çok iyi bildiğiniz bir hakikat: Hazreti Pîr’den başkasının da onu ifade ettiğini bilmiyorum, fakat aynı mazmun, başka sözler ile hep ifade edilmiştir: Dünyanın binlerce sene mesûdâne hayatı, bir dakikasına, bir saatine mukabil gelmeyen Cennet hayatına namzetsiniz. “Binlerce sene” kesretten kinaye; milyonlarca sene, milyarlarca sene olsa ne ifade eder ki ebediyetin yanında?!. Ebediyet ile onları yan yana getirdiğiniz zaman, o milyonlarca sene, milyarlarca sene bir damla olur; utanır “Yahu niye beni bunun ile karşılaştırdınız?!” diye. Evet, utanır, milyonlarca sene utanır onun karşısında. Bir de o Cennet hayatının binlerce senesi, bir dakika Rü’yet-i Cemâline mukabil gelmeyen Cenâb-ı Hakk’ın Cemâl-i bâ-kemâlini temâşâya ve “Ben sizden razıyım!” iltifat-ı Sübhânîsini duymaya…

Hiç aklıma gelmemişti bu… Hakikatlerin insana intikali, iki yol ile oluyor: Bir: “Mubsarât” ile, bir de “Mesmûât” ile. “Mesmûât” (işitilenler, duyulanlar), O’ndan gelen İlahî mesajlar. İster varlığın doğru okunması, isterse hayatın doğruca talim edilmesi adına vahy-i semâvîye “mesmûât” diyoruz. Enbiyâ-i ızâmın nur-efşân, şeker-şerbet beyanlarından içimize akan sözleriyle şekilleniyoruz, onlar ile öbür âleme göre yapılanıyoruz. Buna “Mesmûât” diyoruz. Evet, aynı zamanda, yine ilim-irfanımızı artırma adına, gözümüzü açma adına, kâinat hakkında denen şeyler de, söylenen şeyler de bir yönüyle “mesmûât” oluyor. Bir de “Mubsarât” (görünen varlıklar, görülmesi lazım olanlar) var. Görüp değerlendirdiğimiz şeyler; gördüğümüz zaman tahlillere, terkiplere gittiğimiz şeyler, analizlere/sentezlere gittiğimiz şeyler; bunlara da “Mubsarât” deniyor. Şimdi, Cenâb-ı Hakk’ın Cemâl-i bâ-kemâlini görmek, esasen “Mubsarât” kategorisine bir mükâfat-ı Sübhâniye; O’nun “Ben, sizden râzıyım!” beyan-ı Sübhânîsi de esasen o duymayı, o “Mesmûât” meselesini değerlendirme karşısında size ihsânât-ı Rabbâniye…

Allah, hiçbir şeyi karşılıksız bırakmaz. وَأَنْ لَيْسَ لِلْإِنْسَانِ إِلاَّ مَا سَعَى * وَأَنَّ سَعْيَهُ سَوْفَ يُرَى * ثُمَّ يُجْزَاهُ الْجَزَاءَ اْلأَوْفَى * وَأَنَّ إِلَى رَبِّكَ الْمُنتَهَى “İnsan, emek ve gayretinin neticesinden başka şey elde edemez. Bu gayretinin semeresi de ileride ortaya çıkacaktır. Emeğinin karşılığı kendisine tam tamına ödenecektir. Ve son durak Rabbinin huzurudur.” (Necm, 53/39-42) Necm Sûresi’nde bahsediliyor. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun Miraç’ını da, Rü’yet’ini de, “Kâb-ı Kavseyni ev Ednâ”yı -Vücub ve imkân arası bir noktaya ulaşmasını, fenanın bekâdan ayrıldığı noktaya ulaşmasını- da ifade eden o sûrede, وَأَنْ لَيْسَ لِلْإِنْسَانِ إِلاَّ مَا سَعَى diyor.

Mehmet Akif de bunu ifade ederken şöyle der:

“Sus ey dîvâne! Durmaz kâinâtın seyr-i mu’tâdı,

Ne sandın! Fıtratın ahkâmı hiç dinler mi feryâdı?

Bugün, sen kendi kendinden ümîd et ancak imdâdı;

Evet, sen kendi ikdâmınla kaldır git de bîdâdı;

Cihan kanûn-i sa’yin, bak, nasıl bir hisle münkâdı!

Ne yaptın? ‘Leyse li’l-insâni illâ mâ-seâ’ vardı!..”

Evet, “İnsana sa’yinden başka bir şey yoktur!” İnsanın sa’yi ne ifade eder? İrade, şart-ı âdî. Usûluddin’de gördüğümüz gibi, bu mesele üzerinde nazarî o kadar çok fikir yürütmüşler ki!.. Orada, insan iradesi, Cenâb-ı Hakk’ın yaratması, Ehl-i İ’tizâl, Cebriye, Eş’ariye, Maturidiye, bunlar arasında olanlar… اَللهُ أَعْلَمُ بِالصَّوَابِ، وَإِلَيْهِ الْمَرْجِعُ وَالْمَآبُ İşin doğrusunu Allah bilir. Fakat, Kıtmîr, biraz da Hazreti Pîr’in bu mevzudaki mülahazalarına istinaden, kestirmeden diyor ki: İrade; “tesâvi-i tarafeyn”den (veya “mütesâvi’üt-tarafeyn”den; yani, vâcib ve mümteni olmayan, belki mümkün ve muhtemel olan şeylerin vücûd ve ademleri, bir sebeb bulunmazsa müsavidir, farkları yoktur. Böyle varlığı ve yokluğu mümkün bulunandan) ibaret olan iki nokta arasında meyelân ya da meyelândaki tasarruftan ibarettir. Kendini o noktada görüyorsun, bir blokaj üzerinde görüyorsun: “Şu da yapılabilir, bu da yapılabilir!” Çok hafif bir dürtü ile, bir itme ile -“Dürtü” mü diyelim, buna?- “içe doğma” ile…

(Sözün burasında elektronik tabloya Hazreti Bediüzzaman’ın resmi yansıyor.) Bakın, Adam çıktı; biliyorsunuz:

“Kan-ter içinde yaşadın, kan-terdi pazarın,

Sinelere çarpıp duruyordu âh u zârın..

Aşk rehberin olmuştu, mefkûren de dildârın;

Hep anıp durmuştun, erdin vuslatına Yâr’ın.”

Meyelân, meyelândaki tasarruf… Bir “eğilim” sadece, insandaki irade; bir eğilim ama öyle küçük bir şey ki, bir damla… Böyle, koyuyorsunuz ortaya, bir de bakıyorsunuz ki!.. “Sen bir damla koydun, bu sana göre!.. Sen, zayıfsın, âcizsin, Benim yarattığım varlıksın; gücün o kadarına yetiyor. Ben, Kudret-i nâ-mütenâhim ile sana bir okyanusu veriyorum! Sen, bir zerre ortaya koydun; Ben, Kudret-i nâ-mütenâhim ile bir güneş sistemini veriyorum; -estağfirullah- Samanyolu’nu veriyorum; -estağfirullah- bir buçuk milyar sistemleri veriyorum!” Verir mi, vermez mi?!. Verir… Kudret-i nâ-mütenâhi; iradesi nâ-mütenâhi; ilmi, bütün âlemi muhît… Verir… O (celle celâluhu) Kendi büyüklüğüne göre yapacağını yapar. Bu açıdan, siz küçük bir şey ortaya koyarsınız; O (celle celâluhu) Kendi büyüklüğüne göre eltâf-ı Sübhâniyede bulunur.

   Her şeyden evvel mü’min bir hüsnüzan insanıdır; insanlara karşı hüsnüzanla emredilen birinin, Rabbisinin muamelelerine karşı suizan ifade eden hoşnutsuzluğu nasıl söz konusu olabilir ki?!.

Yine M. Akif’e kulak verelim:

“Ye’s öyle bataktır ki düşersen boğulursun.

Ümide sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!

Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;

Me’yus olan, ruhunu, vicdanını bağlar.

Ey dipdiri meyyit, iki el, bir baş içindir,

El de senin, baş da senindir,

Kurtarmaya azmin ne için böyle süreksiz,

Sen mi, yoksa ümidin mi yüreksiz!”

Evet, yaşayanlar, hep ümitle yaşar; me’yûs olan, ruhunu-vicdanını bağlar… Bence ye’se düşmeden, değişik tıkanmalara karşı “Vira bismillah!” deyip yeniden işe başlamak lazım… “Devam ediyoruz yâ Rabbi! Devam ettiğimiz bu yolda bize güç ve kuvvet ihsan eyle!.. Eşrârın şerrini kendi başlarına dola! Onları onunla meşgul et!” demek lazım. Eğer bu tabiri büyükler kullanmasaydı, biz de kullanmazdık. Fakat, el-Kulûbu’d-Dâria’da da kullanıyorlar: “Eğer, mehil vereceksen, öyle şeyleri başlarına dola ki, önümüzü almasınlar; bu güzergâh-ı Enbiyâ’da, bildiğimiz gibi hep yürüyelim, Senin iznin ile, inayetin ile!..” diyorlar. Onlar dediklerine göre; onlar, bizim rehberlerimizdir, bizim dememizde de bir mahzur yok. Bu bir beddua da sayılmaz esasen. Ama yerinde, o türlü beddua değil, onları Allah’a havale etme, İnsanlığın İftihar Tablosu tarafından da olmuştur, O’nun hâlesi tarafından da olmuştur, Hâle’ye müteveccih ruhlar tarafından da olmuştur. Biz de Hâle’ye müteveccih olanlara müteveccih, müteveccihlere müteveccih, müteveccihlere müteveccih, müteveccihlere müteveccih… Kaçıncı derecede olursa olsun, gözümüz, hep o batmayan güneşlere doğru… Allah, inayetini üzerimizden eksik etmesin!..

Evet, bu da bir imtihandır. Esasen sabır da zordur. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun mübarek, nûr-efşân beyanları çerçevesinde: اَلصَّبْرُ عِنْدَ الصَّدْمَةِ الْأُولَى “Sabır, hadisenin şoku yaşandığı dönemdedir.” Her şey zâil olup gittikten sonra, ortalık güllük-gülistanlığa döndükten sonra, hâristan birden bire kuruyup gittikten sonra, her şeyi ve her tarafı bâğistanların, bostanların sardığı bir dönemde neşelenmek, اَلْحَمْدُ لِلَّهِ عَلَى كُلِّ حَالٍ demek kolaydır. Fakat o belaların sağanak sağanak, musibetlerin sağanak sağanak yağdığı anda sabır, gerçek sabırdır. اَلصَّبْرُ عِنْدَ الصَّدْمَةِ الْأُولَى Hadisenin şokunun yaşandığı ânda dişini sıkıp katlanma demektir sabır.

İşte bu katlanılması gerekli olan şeyler, değişik vesileler ile hep ifade edilmiştir, kadimden bu yana. Bize ait değil. En son Çağın Sözcüsü de üç şeye ircâ ederek üzerinde duruyor; onları da biliyorsunuz. Malumu i’lâm etmemek, israf-ı kelama gitmemek lazım… Şimdi bu türlü şeyler dokunduğu zaman, insana biraz dokunur. İnsanız… İzzet Molla’nın ifade ettiği gibi, çok tekrar ettim bu lafı, sizi sıkmasın: “Ben usanmam -gözümün nuru- cefâdan, ama / Ne de olmasa cefâdan usanır, candır bu!..” Bir tekme yiyorsunuz, sallanıyorsunuz böyle, hafif bir sallanıyorsunuz. “Yahu niye sallanıyorsun, sallanma!” diyemezsiniz.

Her şeye rağmen, o esnada “Niye bu oldu?!.” gibi -böyle- Cenâb-ı Hakk’a hesap sorarcasına -hâşâ ve kellâ- O’nunla cedelleşmeye giriyor gibi bir tavır sergileme yerine, meseleyi kalb-i selîm havuzunda eriterek, kalb-i selim değirmeninde öğüterek onu, bir yönüyle işe yarar hale getirmek lazım. Tâbir-i diğerle, çoklarının kaybettikleri kuşakta meseleyi “kazanma kuşağı” haline getirmek lazım. Çokları dökülüp duruyor orada. Öyle bir irade -Allah’ın izni-inayeti ile- ortaya koymalı, öyle bir tavır sergilemeli ki, o kandan-irinden deryalardan geçerken şehrâhta yürüyor gibi yürümeli, yerinde üveyik gibi kanat açmalı, O’na doğru yükselmeli!..

Bu açıdan da insan hiç farkına varmadan, içinde hafif kırılmalar olur, küsmeler olur; farkına varmadan… Hemen, anında onun tepesine bir balyoz indirmeli!.. “Marifet” ile, marifetin doğurduğu “Muhabbet” ile, muhabbetin doğurduğu “Allah ile münasebet” ile, “Zevk-i ruhânî” ile ve “O’na olan Aşk u iştiyak” ile mutlaka o meseleyi baskı altına almalı; o negatif şeyi pozitif şeye çevirmeli, Allah’ın inayeti ile, izni ile, riayeti ile!..

   Rıza yörüngeli yaşayanlar, ömürlerini âdeta bir şükür dantelâsı hâline getirirler; hep hoşnutsuzluk homurdanıp duranlar ise, bu nankörlük değirmeniyle, en müsbet, en olumlu işlerini bile ezer, öğütür ve bitirirler.

Siz dilerseniz, -biraz evvelki mülahazaya ircâ edebilirsiniz- O (celle celâluhu) da verir. Sözü, sözlerin sultanı olan Söz Sultanı (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor: يُسْتَجَابُ لِأَحَدِكُمْ مَا لَمْ يَعْجَلْ، يَقُولُ: دَعَوْتُ فَلَمْ يُسْتَجَبْ لِي “Acele etmezse, (sizden) herkesin duasına icabet buyurulur.” (Acele nasıl mı olur?) “Der ki: Yalvarıyorum, yalvarıyorum, bir türlü arzu ettiğim şeye nâil olamıyorum!” “Dua ettim, kabul olmadı!” Evet, hadiste geçen fiil kipini mânâlandıracak olursak, “Dua ettim, dua ettim, dua ettim de kabul olmadı!”

Hazreti Pîr diyor ki: “Bende kulunç rahatsızlığı var; kırk senedir dua ediyorum gitmesi için.” Evet, bir arkadaşınızda da altmış küsur senedir var; dua ediyor, aynı zamanda demir ile, balyozlar ile, merdaneler ile de tepesine vuruyor, gitmiyor, gitmiyor. Ne yapabilirsiniz, gitmiyor?!. Hazreti Pîr diyor ki: “Dua, duayı kesmediğinden dolayı gitmiyor!” Bana diyor ki o kulunçlar, “Yine dua et sen!” Çünkü her dua ile insan, bir adım daha Allah’a yaklaşıyor, belki on adım birden Allah’a yaklaşıyor.

Belaları da bu şekilde değerlendirmek, o çirkin şeyleri tertemiz Cennet ırmaklarına çevirmek gibi bir şeydir. Öyle bir şeye mâruz kalıyorsunuz ki!.. Bir yönüyle, zayıf insanların hemen isyan edecekleri veya şakaklarına -Hitler gibi- bir namlu dayayıp intihar edecekleri bir hadiseye maruz kalıyorsunuz. Azıcık dişinizi sıksanız, “Yahu hele bir teemmül edeyim ben bunu. Bu bana geldi; acaba benim arınmam ile alakalı bir şey miydi? Yoksa Rabbimin bana lütfettiği şeyleri rantabl değerlendirmediğimden, yaptığım zaman israfından dolayı mıydı? Diyeceğim-edeceğim daha çok şeyler vardı, ihmal ettiğimden dolayı mıydı? Yoksa yol, Peygamberler yolu olduğundan dolayı mıydı?!.” Eğer o yolda yürüyorsanız, onlara benzemeniz lazım; numara, drob aynı olması lazım. Onlar dönüp arkalarındakilere baktıkları zaman “Doğru, bunlar da aynı urba ile; öyle ise bunlar da bizden!” falan demeleri için böyle bir şey yapıyorsa, urba değişikliği yapıyorsa, numara-drob değişikliği yapıyorsa Allah (celle celâluhu), bunların hepsi, أَلْفُ أَلْفِ اَلْحَمْدُ لِلَّهِ dedirtecek hususlardır/faktörlerdir.

Fakat o esnada, o ân-ı seyyâlede, o ân-ı seyyâlenin iki seyyâle olmasına müsaade etmeden, anında, daha yumurtanın kabuğunu kırıp dışarıya çıkmak istediğinde, hemen kellesine bir tokmak vuracaksınız olumsuz duygunun, olumsuz düşüncenin. Cenâb-ı Hak da diyecek ki: “Kulum ne sâdık! Bana karşı içinde en küçük şey geçmesine bile tahammülü yok bunun; hemen onun hakkından geliyor!”

Ne zaman?!. Promete gibi zincire vurulduğu zaman.. kırbaçlar altında inlediği zaman.. çırılçıplak edilip işkenceye maruz kaldığı zaman.. karıyı-kocayı birbirinden ayırdıkları zaman.. anneyi evladından ayırdıkları zaman.. yeni dünyaya gelmiş çocuk ile annesini hapse attıkları zaman… Bütün bu acı tablolar karşısında, bu acıları şeker ve şerbete çevirmek… اَلْحَمْدُ لِلَّهِ demek: “Elhamdülillah! Senin bize teveccühündür; bunlar ile bile kim bilir bize neler vadediyorsun!.. Neler vadediyorsun?!. Keşke bütün bunları bize revâ görenlere de aynı lütuflarda bulunarak onları da arındırsan!.. Bulundukları konumdan gerçek insanlık seviyesine ulaştırsan!.. Onlar da Nebiler arkasında yürüme imkânını elde etseler, o şehrâhta yürümeye muvaffak olsalar!..”

(Sözün burasında, o an elektronik ekrana yansıyan bir tablo okunuyor.)

“Sıyır onu, her şey olduğu gibi görünsün,

Hasretlerin sönüp, idbârın, ikbâle dönsün.

Ömür boyu hep nefis ve şeytanı güldürdün;

‘Hakkım!’ deyip biraz da kalb ve ruhun gülsün!”

“Hakkım!” deyip biraz da kalb ve ruhun gülsün! “Hakkım!” deyip biraz da kalb ve ruhun gülsün!..

Bamteli: NİYET, HİCRET VE SEMERELERİ

Herkul | | BAMTELI

M. Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Buhârî’nin birinci hadisi, niyet ile ilgilidir; râvîsi de Hazreti Ömer’dir; Yahya İbn Saîd el-Ensârî döneminde iştihar eden bir hadistir: إِنَّمَا الْاَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ وَإِنَّمَا لِكُلِّ امْرِئٍ مَا نَوَى فَمَنْ كَانَتْ هِجْرَتُهُ إِلَى اللهِ وَرَسُولِهِ فَهِجْرَتُهُ إِلَى اللهِ وَرَسُولِهِ وَ مَنْ كَانَتْ هِجْرَتُهُ لِدُنْيَا يُصِيبُهَا أَوِ امْرَأَةٍ يَنْكِحُهَا فَهِجْرَتُهُ إِلَى مَا هَاجَرَ إِلَيْهِ “Ameller (başka değil) ancak niyetlere göredir ve kişinin niyeti ne idiyse, karşılık olarak onu bulur. Dolayısıyla kimin hicreti, Allah ve Rasûlü’nün rızasını kazanma istikametindeyse, onun hicreti Allah ve Rasûlü’ne olmuş demektir. Yine kim nâil olacağı bir dünyalık veya nikâhlanacağı bir kadına ulaşma uğruna hicret etmişse, onun hicreti de hedeflediği şeye olmuştur.”

   Hiç şüphesiz “mukaddes göç”ün “tarihin kulağına küpe” diyebileceğimiz en anlamlısını, sadıklardan sadık arkadaşlarıyla, beşerin medar-ı iftiharı Efendimiz (ﷺ) gerçekleştirmişti.

Bu şekliyle, çok sonra vâki olmuş bir ifade, zannediyorum. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) daha evvel bunu ifade buyurmuşlar mıydı? Hadisin yapısına, şekline, formatına kompozisyonuna bakınca; hicret esnasındaki bir beyan olduğu anlaşılıyor. Herkes Allah için hicret ediyor; fakat…

Hicretin iki yanı var: Bir; bulundukları yerde yapmaları gerekli olan şeyleri yapmalarına fırsat ve imkân verilmemesi; bir de onlara orada hakk-ı hayat tanınmaması.

Şimdi, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve saff-ı evveli teşkil edenler beraberce hicret ediyorlar. Yani, Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Ömer, Hazreti Osman, Hazreti Ali ki zaten Efendimiz’den ayrılmıyordu. Onlarla beraber, Ammâr gibi, Bilâl-i Habeşî gibi kadîm Müslümanlar… “Sâbikûn-i Evvelûn” diyor Kur’an-ı Kerim bunlara. Allah’ın va’d-i Sübhânîsi de onların kâmetleriyle mebsûten mütenasip ifade buyuruluyor, Tevbe sûre-i celîlesinde. Onlar, Efendimiz ile beraber hicret ediyorlar.

Onlara orada hakk-ı hayat tanınmadığından, çok ciddî baskılara maruz kaldıklarından dolayı, Allah (celle celâluhu) hicreti emrediyor. Hicret… Yurdu/yuvayı terk etme.. sahip olduğu şeyleri terk etme.. alışageldiği şeyleri terk etme.. ve kendini bir dâussıla çağlayanı içinde bulma, burun kemiğinin sızlaması… Ki, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) meseleyi arka planıyla da duyduğundan, yani Beytullâh’ın tev’emi (ikizi) olması itibarıyla, adeta ikizinden de ayrıldığından, Allah’a teslimiyetinin enginliğine rağmen, o ayrılma kendisine çok ağır gelmişti. Oradan ayrılırken geriye dönmüş, hıçkıra hıçkıra ağlamıştı: “Çıkarmasalardı, Bana bu denli baskıda bulunmasalardı, ayrılmazdım Ben!” demişti.

Evet, Efendimiz ile hicret edenlerin çoğu da böyle ayrılmıştı. Onlara orada hakk-ı hayat tanınmıyordu. Onlara bu zulmü reva görenlerin -zaten- adaletten haberleri yoktu, hakkı hiç bilmiyorlardı; zulüm, şiârları idi. Ondan sonra da değişik dönemlerde, belki “misliyet” çerçevesinde aynı şey hep cereyan edegelmiştir. Değişen bir şey olmamış…

Ama bazıları da vardır ki, onlar, orada kalıyor fakat yapmaları gerekli olan şeyleri yapamıyorlardı; onlara o fırsat verilmiyordu. Şu anda yaşanan gaybûbet gibi bir şey oluyordu. Rahat namazını kılamıyor, açıktan açığa insanlar içinde emr-i bi’l-maruf, nehy-i ani’l-münker yapamıyor; içtimâî hayat içinde kendisine terettüp eden vazifeleri bihakkın yerine getiremiyor. Kur’an-ı Kerim, muvazene yaparken, bir, bu mevzuda hicret edenleri takdir ve tebcil ile yâd ediyor; bir de bütün bunlara rağmen orada kalıp eksik ve gedikliği ile hayatı götürenlerden bahsediyor. “Ee Allah’ın arzı geniş idi, niye hicret etmediniz oradan; namazınızı kılardınız, orucunuzu tutardınız, hacca da giderdiniz, emr-i bi’l-maruf da yapardınız, nehy-i ani’l-münker de yapardınız!” demek suretiyle, bir yönüyle “tevbih” (ayıplama, kınama) edâlı bir “te’dîb”de bulunuluyor onlara.

Bu itibarla, o hicret etmenin -esasen- böyle bir yanı var. Bu iki düşünceye bağlı: Bir, “Yapmamız gerekli olan şeyleri hâlisâne yapalım!” Bir de “Burada bize hakk-ı hayat tanımıyorlar, dışarıda Allah’ın izni-inayeti ile hür yaşayalım.” Ki Cenâb-ı Hakk’ın yönlendirmesiyle oldu zaten o.

   Dünden bugüne Allah’ın ve Rasûlü’nün muhâcirleri de oldu, dünyanın ve dünyevîliklerin göçmenleri de; sizin hicretiniz kime ve neye acaba?!.

Şimdi, herkes Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile beraber hicret ediyordu. إِنَّمَا الْأَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ، وَإِنَّمَا لِكُلِّ امْرِئٍ مَا نَوَى، فَمَنْ كَانَتْ هِجْرَتُهُ إِلَى اللَّهِ وَرَسُولِهِ Geçen de ifade edildiği gibi, “Bir kimse Allah için, Rasûlullah için hicret ederse…” فَهِجْرَتُهُ إِلَى اللَّهِ وَرَسُولِهِ “Onun hicreti, Allah ve Rasûlullah’a aittir.” Yani, onun hicreti nezd-i Ulûhiyette bir şey ifade eder ve aynı zamanda o, Rasûlullah ile beraber hicret etmiş kimseler gibi, kazanacaklarını kazanır. فَمَنْ كَانَتْ هِجْرَتُهُ إِلَى اللهِ وَرَسُولِهِ فَهِجْرَتُهُ إِلَى اللهِ وَرَسُولِهِ وَ مَنْ كَانَتْ هِجْرَتُهُ لِدُنْيَا يُصِيبُهَا أَوِ امْرَأَةٍ يَنْكِحُهَا فَهِجْرَتُهُ إِلَى مَا هَاجَرَ إِلَيْهِ Bir insan, “Dünya elde edeyim!” diye hicret ediyorsa, “Gideyim; başka yerde daha ciddî kazançlarım olabilir, yatırımlar yapabilirim ben orada!” diyorsa, onun hicreti de onadır.

Bu arada, antrparantez olarak arz edeyim: Sağlam bir mefkûreye bina edilerek bunda da mahzur olmayabilir. Yani, belli bir dönemde, “Gidelim yurtdışına, orada olup biten hizmetlere destek olalım, bunun için yatırımlarda bulunalım; onları bakıp görelim, okullar yapalım, üniversiteler açalım, Allah’ın izni-inayetiyle!” dendi. Bunda da bir mahzur yok. Ama sırf nefisleri adına “Dünyayı elde edelim!” diye hicret ediyorlarsa, neye talip iseler şayet, işte o, onların kıymet-i harbiyelerini, kâmet-i bâlâlarını belirliyor. Bir insan, talip olduğu şey ile -aynı zamanda- kendi kıymetini ortaya koymuş oluyor. Kaç para ediyorsa şayet talip olduğu şey, onun kıymetini belirlemiş olur; bakıra talip olan insan, bakırdır; altına talip olan da altın ruhlu bir insan demektir.

Şimdi Allah için, Rasûlullah için gitme varken, din için gitme varken, kimisi dünyadan bir şey elde etmek için ve birisi de gönlünü kaptırdığı mecâzî muhabbet için göçüyor. Esasen ona “muhabbet” denmez; beşerî zaaf, garîze-i beşeriye, cismanî bir aşk u iştiyak. Ondan dolayı, birisini elde etmek için o da öyle hicret ediyor. Onun nasibine düşen de odur. Çok dar bir şeyi, küçük bir şeyi elde etme istikametinde o kadar şeylere katlanıyor.

Hadis, kısaca bunu ifade ediyor. Ama meseleyi açtığınız zaman, bütün hayatı kucaklayıcı mahiyeti var hadisin. Hani, “Hadiseler misliyet çerçevesinde cereyan ediyor.” dedik, “ayniyet” çerçevesinde cereyan etmesi mümkün değil. Çünkü “zaman” bir müfessir; o, mutlaka kendi yorumunu işin içine katıyor. Desende ona ait çizgileri görüyorsunuz; dantelada ona ait çizgileri görüyorsunuz. Konjonktürün belirleyici bir yanı var; o da kendini o işin içine katıyor ve o da desene aksediyor. Yani, sizin örgülediğiniz hayat desenine, faaliyet desenine, gâye-i hayal desenine aksediyor onlar, bir yönüyle.

Misliyet çerçevesinde cereyan ediyor hadiseler… Bugün de siz, kendi çizginize göre bir şey yaptığınız zaman, size hakk-ı hayat tanımıyorlar. Dolayısıyla böyle bir yerden, neye ve nasıl inanıyorsanız, inandığınız şeyleri kendi çerçevesi içinde, kendi dairesi içinde yaşamanız adına, hicret etme var, Allah rızası için. Bu, işte o “niyet hadisi”ndeki manaya irca edilebilir: “Mü’minin niyeti, amelinden hayırlıdır.”

Bu mevzuda niyet ettiniz siz, çıktınız ama önünüzü kestiler!.. Fakat siz, sonuçta hedeflediğiniz şey ne ise şayet, onun sevabını alırsınız. Diyelim ki hicret, Cennet’in göbeğine otağ kurma gibi bir şey kazandırıyor size. Siz de Mekke’den dışarıya adım attınız ama önünüzü kestiler; çırpındınız, o fırsatı vermediler. Hazreti Hâlid’in ağabeyi Hazreti Velid gibi, getirdi, zincire vurdular. O senelerce o zincirin içinde kaldı, hicret etmemesi için; yiyeceğini önüne koydular, içeceğini önüne koydular, ihtiyaçlarını önüne koydular. O, dininden dönmemede sâbit kadem oldu. Cenâb-ı Hak, bizi, onlara bağışlasın!.. Ona bu zulmü reva görenler de inatlarında temerrüd ettiler; çok ciddi bir -bağışlayın- yobazlıkta bulundular, ısrar ettiler. Zannediyorum onun Hazreti Hâlid üzerinde de uzun zaman tesiri vardı ki, Hazreti Halid neden sonra Medine-i Münevvere’ye geldi. Ona “geldi” denir; İnsanlığın İftihar Tablosu ile tanışınca, O’nun insibağı ile birden bire “Hazreti Hâlid” oldu.

Kıtmîr -antrparantez- Ashâb-ı Bedir’i okurken, “Hâ” (خ) harfinde onu da sayıyorum. Hazreti Hâlid, Ashâb-ı Bedir’den değil, fakat ben çok defa onu da katıyorum. Çünkü yaptığı şeylere bakınca, hakikaten zerresi bütün bir millete taksim edilse, Cennet’e girmeleri için yeter; yaptığı şey, öyle. Ve hayata gözlerini yumup ruhunun ufkuna yürüdüğü zaman da geride bıraktığı, sadece savaşlarda kullandığı kılıcı, kalkanı, bir de atı. Esas, zengin bir ailenin çocuğu; fakat geride bıraktığı, bu…

   Tertemiz duygular ve halis bir niyet ile hicrete koyulan mefkûre muhacirlerinin bazıları Meriç’te ahirete yürüdüler; belki cesetleri bile bulunamadı ama zannediyorum onlar ruhlarının ufkuna ulaştıkları yerde, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm tarafından karşılanmışlardır.

Şimdi bazıları böyle niyet ediyor fakat o niyetini realize etmeden, önü kesiliyor, zincire vuruluyor, prangaya vuruluyor ve gidemiyor dolayısıyla. Ama hedeflediği şey nedir? Rasûlullah ile beraber olmak… Biliyor ki, Rasûlullah ile beraber olmak, bir yönüyle maiyyet-i İlâhiyeye mazhariyet demektir. Şimdi bu insanlar, niyetlerini öyle ulvî tuttuklarından dolayı, o niyetin mükâfatını görüyorlar ama realize edememişler, çıktıkları yolu tamamlayamamış, hicreti realize edememişler.

Bugün başkaları da -belki- dinlerini yaşamak için veyahut orada kendilerine insanca yaşama hakkı tanınmadığından ve adalet çerçevesi içinde hakk-ı hayatlarını kullanma, korunması gerekli olan şeyleri koruma imkânı verilmediğinden dolayı, başka ülkelere hicret ediyorlar. Öyle ki, belki bir dönemde hasım tavrı sergileyen bir ülkeye bile gidiyorsunuz ve tek ferdi geriye çevirmeme kaydı ile onlar kucaklarını açıyor, sizi bağırlarına basıyorlar. Limanlarını kullandırıyorlar, meydanlarını kullandırıyorlar, rıhtımlarını kullandırıyorlar; “Uçak ile gidebilirsiniz, gemi ile gidebilirsiniz; gideceğiniz yere gidebilirsiniz!” diyorlar.

Fakat çoğu, yolda yakalanıyor, derdest ediliyor; ormana bırakılıyor, öldürülüyor bazen. Öldürülen insanların hadd ü hesabı yok. Kimisi Meriç’te boğuluyor; orada boğulanların da hadd ü hesabı yok. İster Suriye’den kaçanlar, ister Türkiye’den kaçanlar, hadd ü hesabı yok bu insanların… Fakat hedefledikleri şey itibarıyla, esasen neye talip iseler, onunla kendi kıymetlerini ortaya koymuş oluyorlar. Çok basit şeylerin arkasına düşmüyorlar: “Hicret edelim, dinimizi yaşayalım! Hicret edelim, bize ait değerleri, edille-i şer’iyye-i asliyeyi, edille-i şer’iyye-i fer’iyeyi hal ve temsil diliyle bütün dünyaya gösterelim. Yeryüzünde Müslümanlık IŞİD’in anladığı gibi, Boko-Haram’ın anladığı gibi, Murâbıtîn’in anladığı gibi, bir kısım Selefîlerin anladığı gibi değil. Onun böylesi de var, herkese kucak açanı da var… Gidelim, dünyanın dört bir yanına açılalım; bir yönüyle, hâl ve temsil diliyle bunu anlatalım. El-âleme, kapkara gördüğü Müslümanlığın onların zannettikleri gibi olmadığını gösterelim!” diyorlar. Bu, bir yönüyle Cenâb-ı Hakk’ın murâd-ı Sübhânîsine uygun bir tavır; bir yönüyle de Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ı memnun edecek, memnuniyetin ötesinde şahlandıracak bir husus…

Böyle büyük bir şeye talip olmuşlar. Onlar, onun mükâfatını alırlar. Meriç’te cesetlerine ulaşamamışsınızdır fakat ruhlarının ufkuna ulaştıkları yerde, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm tarafından -zannediyorum- kapının anahtarı -kendi eliyle- bükülmüş, onlar içeriye “Buyurun!” edilmiştir. “Buyurun!” edilmiş, alınmışlardır içeriye. Çünkü O’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) hedeflemişlerdi. O’nun dediğini realize etme istikametinde bu yola çıkmışlardı. Fakat yol emân vermedi onlara. Onlar -bir yönüyle- “tarîkzede” (yolun azizliğine uğrayan kurbanlar) oldular.

Evet, günümüzde de o gün olan şeyler, aynen/aynıyla oluyor. Bir taraftan dinlerini çok rahat yaşama mülahazası ile, niyeti ile; bir diğer taraftan da kendilerine hakk-ı hayat tanınmadığından, “usûl-i hamse” veya -hürriyet ile beraber- “usûl-i sitte” denilen hakların hiçbiri kendilerine verilmediğinden dolayı, kendilerine insanca muamele yapılmadığından dolayı, zalimler onları itibarsızlaştırdıklarından dolayı, karaladıklarından dolayı öyle bir yerden kaçıyorlar. Kendilerini ifade edebilecekleri yerler arıyorlar, değişik yerlere hicret ediyorlar.

Kendi ülkelerinde kendilerine hakk-ı hayat tanınmayan insanlar, başka yerlerde hüsn-i kabul gördüler, bağra basıldılar, sineye basıldılar. Şimdi onlar, kendilerine ait o güzellikleri orada bir sergide, bir meşherde sergiliyor gibi sergiledikleri zaman, hâlin güzelliği ve temsilin güzelliği sayesinde, Allah’ın izni-inayeti ile neler olur?!. Cenâb-ı Hak, bir yerde belli mahrumiyetler ile sizi bir yerden bir yere göç ettiriyor belki. İşin şokunu yaşadığınız dönemde bir ızdırap duyuyorsunuz, burnunuzun kemikleri sızlıyor. Fakat beri tarafta, Cenâb-ı Hakk’ın istihdam buyurduğu şeyler açısından -bir yönüyle- hep oksijen yudumluyor gibi oluyorsunuz, unutuyorsunuz -neredeyse- geride bıraktığınız şeyleri.

   İleride ve ötede bugünkü sıkıntıları birer menkıbe olarak anlatacaksınız; hakta sebatın ve hicretin semerelerini gördükçe de hamd ü sena hisleriyle kendinizden geçeceksiniz!..

Antrparantez: Belki bir gün gelecek, bunların hepsini unutacaksınız, Allah’ın izni ve inayetiyle.. Ve 27 Mayıs’ta olanları bugün bizim anlattığımız gibi, 12 Mart’ta olanları anlattığımız gibi, Haziran’da olanları anlattığımız gibi, 28 Şubat’ta olanları anlattığımız gibi siz de bugünleri anlatacaksınız. Hepsinde gadre uğramış insanlarız. Bunları anlatırken şimdi tebessüm ederek anlatıyoruz, birer fıkra gibi anlatıyoruz; Zaloğlu Rüstem’in fıkrası gibi anlatıyoruz bunları. Bir gün gelecek, siz de bu olup biten şeyleri böyle anlatacaksınız.

Çünkü Cenâb-ı Hak, öyle hayırlara vesile kılacak ki, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun “gâye-i hayal” olarak resmettiği o resmi ortaya koymuş olacaksınız veya “gayb-bîn” gözüyle (sallallâhu aleyhi ve sellem) görüp işaretlediğini siz realize edeceksiniz: “Benim nâmım, güneşin doğup-battığı her yere ulaşacaktır!” Siz de onu yapacaksınız. Güneşin doğup-battığı her yere nâm-ı celîl-i Muhammedî’yi götüreceksiniz. Çok önemli; cihan, O’nun ile aydınlanıyor. Bir, bu; doğrudan doğruya böyle “inanma” olabilir.

Bir de sizdeki güzellik insanlara tesir eder; “Yahu bu insanlar ile bir yol yürünebilir!” filan derler, bu ölçüde size “yakınlık” hissederler. Yakınlıklarının bir yansıması olarak, bu insanlar bizi hiçbir zaman ısırmazlar, bize salya atmazlar. Bu insanlardan hiçbir zaman bir kuduzluk tavrı görmeyiz!.. Kendi ülkemizde gördüğümüz gibi, önüne gelen herkese saldırma, herkesi zehirleme tavrı şeklinde bir şey görmeyiz. Bunların hepsi -bir yönüyle- sizin o hâlis niyetinize, Cenâb-ı Hakk’ın lütfu ile terettüp eden hayırlardır; kazanımlardır bunlar. Evet, işte o, niyetin amelden daha hayırlı olması, bu türlü şeylere/bereketlere vesile olması…

Bir de farkına varılmadan -biraz evvel kapalı arz ettim- hüsn-i kabul meselesi var. Şimdiye kadar deyip duruyorduk, siz de deyip durmuşsunuzdur: إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ سَيَجْعَلُ لَهُمُ الرَّحْمَنُ وُدًّا “Rahmân, iman edip imanları istikametinde sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanlar için (gök ve yer ehlinin gönüllerinde) bir sevgi var edecektir (de onlar her tarafta kabul göreceklerdir.)” (Meryem, 19/96) İman ettiler, kalbleri ile iz’ân ufkunda Cenâb-ı Hakk’a bağlandılar. Sonra amel-i sâlih yaptılar. Hep arızasız, kusursuz, riyasız amel-i sâlih arkasında koştular. İmanlarını aksiyon ile te’yîd ettiler, desteklediler; bir yönüyle onu, onun meşcereliği haline getirdiler. Bunlar… سَيَجْعَلُ لَهُمُ الرَّحْمَنُ وُدًّا “Rahman.” diyor. رَحْمَانُ الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ Allah (celle celâluhu) bütün kalblere, onlara karşı bir sevgi vaz’ eder. Gittikleri her yerde hüsn-i kabul ile karşılanırlar. “Millet, onlara bağrını açar, sinesini açar.” diyor Kur’an-ı Kerim. سَيَجْعَلُ لَهُمُ الرَّحْمَنُ وُدًّا diyor. Vüdd, muhabbetten öte bir şeydir esasen, bir kalbî alakadır; bir “aşk u iştiyak” değil, bir kalbî alakadır o insanlara, olmazsa olmaz bir alakadır. Cenâb-ı Hak, dünyanın değişik yerlerinde bütün kalblere bunu atmış.

Bazı yerlerde, bazı kimseler ya para ile kandırıldılar veyahut birilerini yanlış tanımışlar da “Müslüman” zannediyorlardı, dolayısıyla dedikleri şeylere inandılar; onlar, bir kısım engeller çıkardılar, çıkarıyorlar, çıkaracaklar, çıkarmaya devam edecekler. Bir yönüyle, hâlâ o şirretliklerini sergiliyor, bir kısım zarar verici sinyaller halinde hâlâ insanların nöronlarını kirletmeye devam ediyorlar, edecekler, etmeye de devam edecekler. Çünkü “şeyâtînü’l-insi ve’l-cin” her zaman insanın düşmanı olmuştur. Evet, burada yine Hazreti Pîr’in mülahazasına müracaat edelim: “Umûr-i hayriyenin çok muzır mânileri olur; şeytanlar, bu hizmetin hâdimleriyle çok uğraşırlar.” Demek ki bu hizmetin hâdimleri ile uğraşanlar, şeytanlar.

Siz, Kur’an’ın, رَبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ * وَأَعُوذُ بِكَ رَبِّ أَنْ يَحْضُرُونِ “Rabbim, (bilhassa vazifemi yerine getirirken inkârcılarla olan münasebetlerimde ins ve cin) şeytanlarının kışkırtmalarından (ve birtakım duygularımı harekete geçirmelerinden) Sana sığınırım. Rabbim, yakınımda bulunup (beni tesir altına almalarından da) Sana sığınırım.” (Mü’minûn, 23/97-98) ayetini okurken, رَبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ deyip niyet edebilirsiniz: شَيَاطِينِ الْإِنْسِ وَالْجِنِّ، مِنَ السِّيَاسِيِّينَ، وَالْعَسْكَرِيِّينَ، وَالشُّرْطِيِّينَ، وَالْاِسْتِخْبَارِيِّينَ، وَالْعَدْلِيِّينَ، وَالْمُلْكِيِّينَ، وَالْـخَارِجِيِّينَ “Sana sığınırım insî ve cinnî şeytanların şerlerinden; politikacı, asker, polis, istihbaratçı, hukukçu, mülki idareci, hariciyeci ve diğerleri gibi hayatın her biriminden olan şeytanların şerlerinden!..” Niyet edebilirsiniz: رَبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ * وَأَعُوذُ بِكَ رَبِّ أَنْ يَحْضُرُونِ Allah’ım! Onlar ile beraber olmaktan bizi muhafaza buyur!..

   Allah’a hamd ü sena olsun ki, O sizi zalimlerle aynı safta eylememiş; O’nun yolunda yürüyorsunuz ve gittiğiniz her yerde de vüdd (kalbî alaka ve hüsn-i kabul) görüyorsunuz! İşte bir misal…

Zaten Allah, önceden duanızı kabul buyurmuş da başkaları ile beraber bulunmamışsınız, şimdi bulunduğunuz yerde bulunuyorsunuz. Allah’a binlerce hamd ü senâ olsun ki, Cenâb-ı Hak, sizi Cehennem’e doğru sürükleyen bir akıntıdan, bir çağlayandan kurtarmış. Bir yönüyle belli sıkıntılara maruz kalmışsınız; fakat yürüdüğünüz yol ile Allah’a doğru yürüyorsunuz, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm’a doğru yürüyorsunuz. Ve gittiğiniz her yerde de “vüdd” dediğimiz “kalbî alaka” ile karşılanıyorsunuz. El-âlem evini barkını, anahtarlarını getirip veriyor “Bizim evimizde oturabilirsiniz!” diyor.

Dinlendirmek için bir misal arz edeyim: Nasıl alaka gösteriyorlar? Kanada’ya hicret eden hocamız, benim de elli senelik arkadaşım, profesör. “Eczaneye gittim” diyor. Burada bize anlattı: “Eczaneye gittim, bir ilaç talep ettim. Fakat talebime karşılık verdikleri ilacın içinde, baktım, benim için muzır maddeler var. ‘Hayır, içinde bu maddelerin olmadığı aynı (muadil) ilacı istiyorum; bunun içinde muzır maddeler var!’ dedim. Adam, baktı raflarına, ‘Yok!’ dedi, ‘Onlar bende yok!’ dedi. Ben de ‘Alamayacağım!’ dedim. Eve döndüm. Ne kadar olduğunu bilmiyorum, az bir zaman geçmişti, birden telefon geldi.” -Telefonunu da almış adam/eczacı; tanımıyor, ilk defa karşılaşıyorlar. Bakın, nasıl vüdd vaz’ ediliyor!..- “Eczacı, ‘Hocaefendi, senin aradığın o ilacı, bir başka eczanede bulduk. Gelseniz; hani, biz sizin evinizi bilmiyoruz; gelseniz, o ilacı alsanız, burada!’ dedi. Gittim, o ilacı aldım! Şimdi ben, onun yaptığı o şeye memnun olacağımdan daha çok, o, benim bu tavrımdan ve davranışımdan öyle bir memnuniyet izhar eyledi ki, tarifi kâbil değil. Ve sonra da aradı, sonra da memnuniyetini ifade etti.” dedi hocamız. Bu münasebetle, belki orada çalışan insan, belki o mevzuda yol gösteren o hekim, kim ise o, daha başkaları, daha başkaları… Böyle bir alakada bir birlik meydana getirdiler, bir oldular; beraber âdetâ bir sevgi korosu oluşturdular. O insanın gönlüne aktılar veya o insan, onların gönlüne aktı; gönül ile, gönüllerine otağ kurdu.

Şimdi gidilen her yerde böyle bir vicdan enginliği ile karşılaşılıyorsa şayet, bu, Cenâb-ı Hakk’ın hâlis niyete bir lütfu, bir ihsanı, bir teveccühü demektir. Bu açıdan asliyet planında hakikî muhacirler; Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Ebu Bekirler, Ömerler, Osmanlar, Aliler ve onları takip eden insanlar… Canlarımız binlerce defa onlara kurban olsun; Allah, bizi, onlar ile beraber haşr u neşr eylesin!.. Sofralarında -O tabiri kullanmamışlar, ben kullanacağım, kusura bakmayın!- “sofranişîn” eylesin; inşaallah, postnişin eylesin! Beraber aynı seccadeyi paylaşalım.

Dünyalara değişmem ben şahsen, Hazreti Ebu Bekir ile beraberliği; şöyle azıcık yanımın ona dokunmasını, dünyalar ile değişmem. Bana deseler ki “Dünyalar sultanlığı!..” Hazreti Ebu Bekir’in omuzu, omuzuma değsin benim, o kadar… Evet, yine Hazreti Pîr’in ifadesi ile, antrparantez bir şey arz edeceğim: Ölüme karşı bir alaka… Ölüm, tatlı bir şey!.. Üstad Necip Fazıl diyor ki, makamı cennet olsun, “Ölüm, güzel şey; budur perde ardından haber.” Ben, başka şekilde telaffuz ediyorum burasını; perde arkasından değil, mâverâdan haber… “Güzel olmasaydı hiç ölür müydü Peygamber?!.” diyor.

İşte, Hazreti Pir diyor ki: “Eğer İmam-ı Rabbanî Ahmed-i Farukî bugün Hindistan’da hayattadır diye ziyaretine bir davet vuku’ bulsa, bütün zahmetlere ve tehlikelere katlanarak ziyaretine gideceğim. Binaenaleyh İncil’de Ahmed, Tevrat’ta Ahyed, Kur’an’da Muhammed ismiyle müsemma, iki cihanın güneşi, kabrin arka tarafında milyonlarca Farukî Ahmedler ile muhat olarak sâkindir. Onların ziyaretlerine gitmek için niye acele etmiyoruz? Geri kalmak hatadır.” Dört asır evvel yaşayan, Hicrî ikinci binin başındaki müceddid, müceddid-i elf-i sânî… “Deseler ki İmam Rabbanî hazretleri, Hindistan’da hayatta…” Herhalde bunu dediği zaman, daha Pakistan bölünmemiş, Bangladeş bölünmemiş. “…Ben, onca zahmete katlanarak o Hazret’in ziyaretine giderim!” diyor. Binlerce Fâruk-i Serhendîlerle muhât Hazreti Muhammed Mustafa’nın huzuruna, O’nunla beraber olmaya niye koşmuyoruz ki, neden koşmuyoruz ki?!.

Hedef, O esasen; yanına varılacak da O’dur. Dolayısıyla da o uğurda neler fedâ edilirse edilsin, “fedâ” değil esasen “kazınım”dır onların hepsi. Öyle kârlı bir ticaret ve öyle kazanımlı şeye talip oluyorsunuz ki!.. Belki bir şey ortaya koyuyorsunuz -“belki” diyorum ona da- bir şey ortaya koyuyorsunuz fakat yüz, iki yüz olarak geriye dönüyor o size. وَأَوْفُوا بِعَهْدِي أُوفِ بِعَهْدِكُمْ “Verdiğiniz sözü tutun, bakın nasıl söz tutuluyormuş, Ben nasıl size verdiğim sözü tutacağım!” (Bakara, 2/40) Sizin verdiğiniz, siz kadar; O’nun (celle celâluhu) verdiği, O’nun azameti ile mebsûten mütenasip.

   Daha önce de bir kısım mahrumiyetler yaşanmıştı ama günümüzde hiçbir kural ve kaideye dayanmayan uygulamalarla ve hükümlerle on binlerce insana birden zulmediliyor.

Saff-ı evveli teşkil edenler, asliyet planında o işi temsil ettiler. O güne kadar öyle bir şey olmamıştı. Kendi yurtlarından/yuvalarından ayrılmamışlardı. İşleri yerinde idi. Kış günlerinde Yemen’e, Sebe’ye doğru ticaret yapıyorlardı; yaz günlerinde de Şam’a doğru yapıyorlardı. Mekke, zengin bir ülke haline gelmişti. Dünyanın dört bir yanından koşan insanlar, Kâbe’ye geliyor, etek etek para döküyorlardı. Bugün Suudluların kazandıkları şeyleri, o gün Mekkeliler kazanıyorlardı. Böyle maddî kazanımlı bir merkezi terk ederek hicret etme, oldukça zordu; bir de yaşanmamış bir şeydi. Şimdi sizinki de öyle; bu türlüsünü yaşamamıştınız hiç.

Belli mahrumiyetler olmuştu ama böyle olmamıştı. Ben 27 Mayıs’ı biliyorum. Bir kere, iki kere götürdüler; belki, bir-iki tehdit ettiler; “Lan, man!” filan dediler. Sonra da “Ulan git işine be! Bizi ne uğraştırıyorsun, meşgul ediyorsun!” dediler. En ağırı belki 12 Mart’ta olmuştu. 12 Mart… 30 Mart’ta bizim arkadaşları almışlardı; 1 Mayıs’ta da Kıtmîr’i almışlardı. Beş-altı ay, belki beş-altı aydan biraz fazla… Ama beş-on insana münhasırdı.

Bugün ise, “Sen de telefonla konuşmuşsun! Sen de falana selam vermişsin! Sen de falanı, falan zaman ziyaret etmişsin! Sen de üzerinde bir dolar bulundurmuşsun! Sen de bilmem ne işte, telefonu, o sistemi kullanmışsın!.. Dolayısıyla aynı cürmü irtikâp etmişsin. Sen de, sen de, sen de, sen de…” Hiçbir kurala, hiçbir kaideye dayanmayan şeyler ile dünya kadar insan, mağduriyete uğruyor. Bundan dolayı da başınıza ilk defa geliyor. Hadisenin şoku çok büyüktür.

Ashâb-ı Kiram, kendi dünyaları, kendi çağları itibarıyla öyle büyük hadiseye maruz kaldılar. Ama hep âcizâne tekrar ettiğim gibi, ne İnsanlığın İftihar Tablosu, ne de arkasındaki insanlar, “Keşke terk etmeseydik Mekke’yi!” demediler. Vazifelendirilenler dışında, Mekke fethedildikten sonra da oraya dönenler olmadı. Vazifelendirilenler oldu; orada kalsınlar, işin aslını/esasını onlara talim etsinler, ezan okusunlar, namaz kıldırsınlar, sağda-solda muallimlik yapsınlar diye. Vazifelendirmenin dışında herkes Efendimiz ile beraber yine efendilerin medeniyet merkezi beldesine avdet ettiler; Medine-i Münevvere’ye, “Medine”leşen “Yesrib”e avdet ettiler. Dolayısıyla onlar da öyle bir şok yaşamışlardı.

Günümüzün muhacirleri de “zılliyet” planında -“asliyet” planında olmasa bile- öyle bir hicret yaşıyorlar. Izdırap çekiyorlar. Belki yurtlarında kaldıkları zaman bile Mekke’de kalanlardan daha fazla ızdıraba maruz kalıyorlar. Senelerden beri haklarında bir iddianame bile hazırlanmıyor. Haklarında hüküm verilene kanunlarda kanun maddesi gösterilmiyor. Soruyorlar yukarıya: “Bunu ne kadar cezalandıralım?” “Ee bir müebbet verseniz olur!” diyor. Neye binaen bir müebbet veriyorsun? “Falan ile telefon görüşmesi yapmış!” Efendim, “Filan?” “Ona da iki müebbet iyi gelir!” Daha yeni şeyler bulurlar; bunlardan dolayı… “Sen, falan zaman vilâdet (Mevlit Kandili) münasebetiyle falanların aktivitesine iştirak etmişsin!” Bu bile suç şimdi, vilâdete iştirak… “Falan yerde bir kitap fuarı olmuş, bunların doğrudan ağırlığı varmış, sen o kitaplara bakmışsın, bazısını da eline almışsın!..” Efendim, “Senin evin aranırken, falanlara ait bir kitap çıkmış!..”

Eskiden aramalarda Risale-i Nur’lar çıkınca öyle yapıyorlardı; ayırıp parçalamak için şimdi sun’î bir ayrıştırma var: “Bazılarına ilişmeyelim de bunlar kendi içlerinde parçalansınlar böyle!..” Bu da şeytanın ayrı bir düşüncesi… Şeytan çok profesyoneldir; tâ Hazreti Âdem’den bugüne kadar değişik karakterdeki insanlara yaptığı denemelerin bütününü bu çağda değerlendiriyor. Dolayısıyla şeytan avenesi bu çağda, enâniyet çağında, gurur çağında, kibir çağında, alkışlanma çağında, çok küçük şeylerden dolayı “Al, on sene daha ondan! Al, on sene daha ondan! Al on sene daha ondan!..” deyip ceza yağdırıyorlar. Verdikleri şeylerin hiçbiri ile kanaat etmiyorlar, “Daha, daha, daha, daha!..” Evet, bu da menfî noktadan, her birisi ceza vermede “Hel min mezîd kahramanı” (!) “Biraz daha artırın, biraz daha artırın, biraz daha artırın!..” Öyle ki, birisi için yirmi yerde mi, otuz yerde mi dava açmışlar; hepsinden müebbet istiyorlar.

   Şahlara, şehinşâhlara kalmayan bu dünya günümüzün tiranlarına da kalmayacak; keşke, ibret alma hünerini gösterebilselerdi; heyhat!..

Bütün bunların bir şokunun olabileceği muhakkak, müsellem… Bir tekme yediğimiz muhakkak ve müsellem… Ama “Herkese bir dert bu âlemde mukarrer / Rahat yaşamış var mı, gürûh-i ukalâdan.” Bize düşen şey, bütün bunlara katlanmak, “Allah’tan!” demek… “Hoştur bana Sen’den gelen / Ya hil’at yahut kefen // Ya taze gül yahut diken / Lütfun da hoş, kahrın da hoş!..” “Sen’den hem o hoş hem bu hoş! Hoş!..” deyip Cenâb-ı Hak’tan gelen her şeyi gönül hoşnutluğu ile karşılamak iktiza ediyor.

“Dünya geçicidir, burada kalınmaz / Ne kadar mal olsa, murad alınmaz / Gafil olma sakın, geri dönülmez / Yürü dünya yürü, sonun virandır / Meded, bundan sonra ahir zamandır.” Öyle bir fâniye talip olmuş gidiyorlar ki!.. Sanki ebedî kalacaklarmış gibi… Yine Hazret’in dediği gibi: “Bu asrın bir hâssası şudur ki; hayat-ı dünyeviyeyi, hayat-ı bâkiyeye bilerek tercih ettiriyor.” Bilerek dünya hayatını âhiret hayatına tercih etme çağı, bu çağ; bilerek dünya hayatını âhiret hayatına tercih etme çağı…

Oysaki “Çeşm-i ibretle nazar kıl, dünya bir misafirhanedir / Bir mukim âdem bulunmaz ne acîb kâşanedir / Bir kefendir âkıbet sermayesi şâh u geda / Bes, buna mağrur olan mecnun değil de ya nedir?” Aziz Mahmud Hüdâî hazretleri, bu sese bir ses katıyor: “Yalancı dünyaya aldanma yahu / Bu dernek dağılır dîvân eylenmez / İki kapılı bir virânedir bu / Bunda konan göçer, konuk eylenmez.” İkili kapılı.. hem de bir virâne.. “Bunda konan göçer, konuk eylenmez!..” diyor. Alvar İmamı da ayrı bir ses katıyor buna ve diyor ki: “Acib bir kârubân-hane bu dünya / Gelen gider, konan göçer bu elden / Vefası yok, sefası yok, fani hülya / Gelen gider, konan göçer bu elden.” Ve bir başka yerde de şöyle sesleniyor:

“Bu dert meyhanesinde / Kimi gördün şaduman olmuş;

Bu gam-hane-i mihnette / Beladan kim emân bulmuş!

Bu bir devvâr-ı gaddardır / Gözü gördüğünü hep yer.”

Bugün şehinşâh gibi dolaşanlar; yarın o toprak, onları da alacak, onları da yutacak!..

“Bu bir devvâr-i gaddardır / Gözü gördüğünü hep yer

Ne şah-u ne geda bunda / Ne bir fert payidar olmuş.

Nice servi revan canlar / Nice gül yüzlü sultanlar,

Nice Hüsrev gibi hanlar / Bütün bu deryaya dalmış!

Hüner bir ibret almaktır / Hüner irfanı bulmaktır;

Hüner Hakk’a kul olmaktır / Bu gaflet âlemi almış.”

Ama gel gör ki, bu gaflet âlemi almış!.. Hemen herkes, insanların çoğu, gözü kapalı, kulakları sağır, kalbi târumâr, körü körüne, düşe-kalka bir yolda yürüyor. Nereye doğru gittiğini söylemeye gerek yok; böylelerinin yuvarlandığı yer, bellidir. Ama biz, yine kendi karakterimizin gereğini seslendirelim. Ona da bir noktalı virgül koyayım, çünkü daha sonra belki geriye dönme icap edebilir, bu mevzuda başka bir defasında başka şeyler de söylenebilir; noktalı virgül koyalım:

Cenâb-ı Hak, hidayet nurları ile onların kalblerini de nurlandırsın! Hakiki insan olma ufkunu onlara da göstersin! Zulmün şeytanca tavrını onlara da göstersin, hayvanca tavrını onlara da göstersin, hımarca tavrını onlara da göstersin, kobraca tavrını onlara da göstersin!.. Ve onları da gerçek insanlığa i’lâ buyursun!..

Vesselam.

Bamteli: KENETLENMELİYİZ!..

Herkul | | BAMTELI

M. Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Mü’minler, evvelen ve bizzat Allah’ı severler; O’ndan ötürü başkalarına karşı alâka duyar, herkesle ve her nesneyle bir çeşit münasebete geçer ve hele yol arkadaşlarıyla sımsıkı kenetlenirler.

Şöyle deniyor Cevşen’de: يَا أَحْكَمَ الْحَاكِمِينَ * يَا أَعْدَلَ الْعَادِلِينَ * يَا أَصْدَقَ الصَّادِقِينَ … يَا أَكْرَمَ الْأَكْرَمِينَ * يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ * يَا أَشْفَعَ الشَّافِعِينَ Oraya bir şey ilave etmeye gücümüz yetmez, hakkımız da değil… أَشْفَقُ الْمُشْفِقِينَ “Şefkatlilerin en şefkatlisi Sen’sin!..” Çünkü “şefkat” bu meslekte çok önemli bir faktördür. İnsan, bütün varlığı nazar-ı itibara alarak düşünüyorsa, en küçük şeyden en büyük şeye kadar kalbî alakası olur, Sahibinden ötürü… O’ndan ötürü…

O’nu sevme, O’ndan ötürü varlığı sevme.. varlığa O’nun hatırına şefkat duyma.. O’nun hatırına her şeye ve herkese bağrını açma.. “Sinemde/vicdanımda herkesin oturabileceği bir sandalye, bir koltuk var; herkesi misafir edebilirim. Bütün cihanlara karşı derin bir insanî alaka duyabilirim. Herkesi şefkat ile, mürüvvet ile kucaklayabilirim. Hiç kimse benden beklediğini bulamama inkisârı yaşamaz!” Bu manada bir şey…

Falana-filana ait olarak değil de her mü’mine ait olması gerekli olan şeyi arz etmeye çalıştım. Tefekkür ve şefkat… Başta, insan âciz, fakir, alil, zelil, muhtaç… Kendisi şefkate, merhamete, muhabbete muhtaç… Allah’ın ona olan o muhabbeti olmasa, şefkati olmasa, bir dakika yaşayamaz. Her şeyde öyle…

Kendisine öyle muamele yapıldığından dolayı, تَخَلَّقُوا بِأَخْلاَقِ اللهِ “İlahî ahlak ile ahlaklanın!” fehvasınca, insana düşen şey de herkese bağrını açmak… Hususiyle, Hazreti Mevlana ifadesi, “Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguyu paylaşanlar…” Aynı yolun yolcuları, aynı hedefi hedefleyenler, aynı gâye-i hayal arkasından koşanlar… Bunlar öyle kenetlenmeli ki, bütün şeytanlar toplansa, bunları birbirinden koparamamalılar; öyle kenetlenmeli!..

İyi zamanda, her şeyin şakır şakır önümüze varidât döktüğü anlarda, o ganimet karşısında kenetlenme kolaydır. Bazen, belâ ve mesâib karşısında, balyozların başa inip-kalktığı hengâmda, atf-ı cürümler mülahazası baş gösterir: “Falanlar böyle yapmasalardı, filanlar şöyle yapmasalardı, biz de bunlara maruz kalmazdık!” gibi tamamen şeytanın dürtüleri ile atf-ı cürümler başlar; dilden-dudaktan dökülen şeyler ama şeytanın dürtüleri ile, başkalarını, en yakınındakileri karalamalar başlar. Elin-âlemin ayrıştırmasına onlar da iştirak ederler. Âlem ayrıştırıyor, bölüyor, milleti birbiriyle boğuşturuyor, yaka-paça haline getiriyor; şeytan durur mu? Çok tekerrür eden, Hazreti Pîr’e ait söz: “Umûr-i hayriyenin muzır mânileri olur; Şeytanlar, bu hizmetin hâdimleriyle çok uğraşırlar!”

Dolayısıyla, uğraşacaklar; doğru yolda yürüyen, doğru şeyi hedefleyip giden, çok yüksek bir gâye-i hayale dilbeste olan, “İ’lâ-i Kelimetullah” ve “İ’lâ-i Hak” yolunda bulunan insanlarla uğraşacaklar. Nâm-ı Celîl-i İlahî’yi bütün dünyaya duyurmaya çalışanlarla… Ama değişik tecellî dalga boyunda duyurma… Herkes onu Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali gibi (radıyallahu anhüm ecmaîn) duyamayabilir; fakat Tâbiîn gibi duyabilir, Tebe-i Tâbiîn gibi duyabilir, müçtehidîn-i ızâm gibi duyabilir, evliyâ-i fihâm, asfiyâ-i kirâm, mukarrabîn-i ızâm gibi duyabilir. Alâ merâtibihim (ihraz ettikleri konum ve mertebelere uygun olarak); kimisi de Kıtmîr gibi âmiyâne duyabilir. Evet, kimisi ise sizlerin seviyesinde duyabilir. Sizinki üst biraz, bir şey diyemem ona; çünkü hüsnüzan besliyorum.

Cenâb-ı Hak çok şey yaptırdı. Yaptırdığı şeyler, yaptıracağı çok şeylerin en inandırıcı referansıdır. Bugüne dek o kadar eltâf-ı Sübhâniyede bulunan Allah (celle celâluhu), sizi hiç yaptığınız şeylerin yıkılması karşısında inkisârda bırakır mı?!. Ayrı ayrı yollar lütfeder ve ayrı ayrı yollarda, bugüne kadar kat’ ettiğiniz mesafeyi katlatarak yeniden size lütfeder. Allah’ın izniyle, irâde, şart-ı âdî; meyelân veya meyelânda tasarruf, size ait. Ama meseleyi ortaya koyma, yaratma, sizi memnun etme, mesrur etme, istediğiniz şeyleri bütün kâinatta gerçekleştirme, o Kudreti Nâ-mütenâhî’ye, gerçek havl ve kuvvet sâhibi Allah’a ait. Bugüne kadar verdiği şeyleri, Allah (celle celâluhu) bundan sonra da verecektir.

   Varsın sahip çıkanınız olmasın; şayet Allah yolundaysanız, tasalanmayın; mutlaka O sizin de yardımcınız olacak, size de ilahî inayet uzanacak ve gönülleriniz sekine, huzur ve güvenle dolacak!..

Evet, bir hususu hatırlatıyor bunlar; zannediyorum, sizin çoğunuz da hatırlamışsınızdır: إِلاَّ تَنْصُرُوهُ فَقَدْ نَصَرَهُ اللهُ إِذْ أَخْرَجَهُ الَّذِينَ كَفَرُوا ثَانِيَ اثْنَيْنِ إِذْ هُمَا فِي الْغَارِ إِذْ يَقُولُ لِصَاحِبِهِ لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللهَ مَعَنَا فَأَنْزَلَ اللهُ سَكِينَتَهُ عَلَيْهِ وَأَيَّدَهُ بِجُنُودٍ لَمْ تَرَوْهَا وَجَعَلَ كَلِمَةَ الَّذِينَ كَفَرُوا السُّفْلَى وَكَلِمَةُ اللهِ هِيَ الْعُلْيَا وَاللهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ “Eğer Siz Peygambere yardımcı olmazsanız, Allah vaktiyle ona yardım ettiği gibi yine yardım eder. Hani kâfirler onu Mekke’den çıkardıklarında, iki kişiden biri olarak mağarada iken arkadaşına, ‘Hiç tasalanma, zira Allah bizimle beraberdir.’ diyordu. Derken Allah onun üzerine sekinetini, huzur ve güven duygusunu indirdi ve onu, görmediğiniz ordularla destekledi. Kâfirlerin dâvasını alçalttı. Allah’ın dini ise zaten yücedir. Çünkü Allah azîzdir, hakîmdir (mutlak galiptir, tam hüküm ve hikmet sahibidir).” (Tevbe, 9/40)

Siz, O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) yardım etmeseniz de Allah, yardım etmişti zaten!.. إِذْ أَخْرَجَهُ الَّذِينَ Sonra diyor… Tevbe Sûresi’nde diyor onu ama Tevbe Sûresi ne zaman nâzil oluyor? Fakat o, hicreti anlatıyor. إِذْ أَخْرَجَهُ الَّذِينَ كَفَرُوا ثَانِيَ اثْنَيْنِ İkinin ikincisi olarak, kâfirler onları Mekke’den çıkarmışlardı; çıkma mecburiyetinde kalmışlardı. Bazen bunu kâfirler yaparlar, bazen münafıklar yaparlar; böylece “cebrî hicret”ler oluşur. Zorlarlar; “Olduğunuz yerde kalmayacaksınız, başka yerlere gideceksiniz!..” Onlar, niyetleri ile, sizi yok etmeye matuf yaparlar; fakat o niyetlerinde onlar hâlis olsalar, bu yaptıkları şeylerden, kendilerini Cennet’e sokabilecek sevaplar kazanmış olurlar. “Ne duruyorsunuz yahu!.. Elinizde bu kadar meşale var; tutuşturun cihanda başkalarının mumlarını, aydınlatın elin-âlemin dünyalarını!..” Eğer bu niyet ve bu mülahazaya mebni yapsalar, hemen “Şıp!” diye Cennet’in göbeğine otağlarını kurabilirler. Ama birileri size zulmeder; onların zulmü yüzünden, siz, Cenâb-ı Hakk’ın lütfuna/rahmetine mazhar olursunuz. Dünyanın dört bir yanına “cebrî hicret” ile açılırsınız. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) açıldığı gibi.. Yesrib’i, medeniyet merkezi “Medine” yaptığı gibi.. cihanları orada hizaya getirdiği gibi, Allah’ın izni-inayetiyle.

Evet, إِلاَّ تَنْصُرُوهُ فَقَدْ نَصَرَهُ اللهُ O, buna öyle gönülden inanmıştı ki!.. إِذْ أَخْرَجَهُ الَّذِينَ كَفَرُوا ثَانِيَ اثْنَيْنِ İkinin ikincisi… Sadece O ve Sıddîk… Sıddîk-i Ekber diyoruz; sadece “en doğru” değil, “en doğruların en büyüğü”. Yine izafî, çünkü ondan büyükler de var; en doğruların O’na inanan en büyüğü.. O’nu ilk defa tasdik eden Sıddîk.. O’nun ile o çetin yolda, O’na refakat eden Sıddîk.. sadâkatini sergileyen, aşkın ötesinde bir tavır belirleyen, Allah’a doğru giden yolda, o çetin ve o çetrefilli yolda O’nu yalnız bırakmayan ثَانِيَ اثْنَيْنِ “O iki insanın ikincisi”. إِذْ هُمَا فِي الْغَارِ Onlar, o “Sevr Sultanlığında… Evet, “mağara” kelimesi… Ama O’nun şereflendirdiği o yere “mağara” demeyi saygısızlık, terbiyesizlik, küstahlık sayıyor, “Sevr Sultanlığı” diyorum, dedik, diyoruz, diyeceğiz.

Sevr Sultanlığı… إِذْ هُمَا فِي الْغَارِ إِذْ يَقُولُ لِصَاحِبِهِ لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللهَ مَعَنَا Sıddîk-i Ekber’in gözü dışarıda; ayakları görüyor. İnsanlar, kin ve nefretle homurdanıp duruyorlar, âdetâ kuduz bilmem neler gibi orada; ısırmak için fırsat kolluyorlar, salya atmak için fırsat kolluyorlar. “Daha ne yapsak, neler uydursak da bunların hakkından gelsek?!.” mülahazası ile köpürüp duruyorlar. Yahu “köpük” de temizdir, “köpürme” denmez buna; belki zift çalıp duruyorlar. O (Sıddîk-ı Ekber) onların o Sevr Sultanlığının önünde dolaştığını görünce, yüreği ağzına geliyor, ölecek gibi oluyor; “Ya benim Efendimin kâkül-i gülberglerine dokunurlarsa!.. Benim yaşamam, bana haram olmaz mı?!.” O telaşı yaşıyor, O’nun için kalbi çarpan insan.

O esnada, لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللهَ مَعَنَا “Tasalanma dostum! Allah, bizimle beraberdir.” Seyyidinâ Hazreti Musa’nın, İsrailoğulları ile darda kaldığı zaman, إِنَّ مَعِيَ رَبِّي سَيَهْدِينِ dediği gibi demiyor: “Rabbim, benimle beraberdir; mutlaka bir yol gösterecektir, önümüzdeki ânlarda, dakikalarda, saatlerde…” (Şuara, 26/62) Öyle değil de kestirip atıyor: لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللهَ مَعَنَا “Her zaman olduğu gibi, şu anda da Allah, bizimle beraberdir!” Allah, bizimle beraber ise şayet, bütün cihan düşman olsa, bir şey ifade etmez. لاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِاللهِ başlara öyle balyoz gibi iner ki, onları yerle bir eder… لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللهَ مَعَنَا فَأَنْزَلَ اللهُ سَكِينَتَهُ عَلَيْهِ Allah da onlara sekine indirdi; öyle bir itmi’nâna ulaştılar ki!..

Zannediyorum o esnada seyyidinâ Hazreti İbrahim’i ateşe attıkları zaman, onun yaşadığı ruh haletini yaşadılar. O, حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ veya رَبَّنَا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا وَإِلَيْكَ أَنَبْنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ deyip Allah’a “Tevekkül”ünü, “Teslimiyet”ini, “Tefviz”ini, “Sika”sını ortaya koyarak ateşe atılmayı göze aldı. Cebrail’in yardım teklifini itti, elinin tersiyle itti: “Allah haberdâr ise, kimseden beklediğim bir şey yok!” dedi, Allah da ateşi berd ü selâm yaptı. Öyle bir sekine indi O’na o esnada, öyle bir itmi’nân indi. İtmi’nânın ötesinde, tevekkül, teslim, tefvîz; her şeyi tamamen Cenâb-ı Hakk’a bırakma. Bir de bunların üstünde “sika” var ki: artık kendini görmeme, sadece O’nu görme… Gayrı böyle birisi ile savaşanlar, O’na (celle celâluhu) karşı savaş ilan etmiş oluyorlar; üzerine gelenler, -hâşâ ve kellâ- O’nun üzerine geliyorlar gibi bir tavırları var. (Bu ifadelerle, مَنْ عَادَى لِي وَلِيًّا فَقَدْ آذَنْتُهُ بِالْحَرْبِ “Her kim Benim veli kullarımdan birine düşmanlık ederse, şüphesiz Ben ona harp ilan ederim.” (Buhârî, rikâk 38) hadisine de işarette bulunuluyor.) “Çünkü ben yokum, üzerime bir çarpı çektim. Çünkü Sonsuz karşısında başkalarına düşen, sıfır olmaktır.” İşte böyle bir “sika” duygusu… فَأَنْزَلَ اللهُ سَكِينَتَهُ عَلَيْهِ

Sonra, وَأَيَّدَهُ بِجُنُودٍ لَمْ تَرَوْهَا Onların (sizin gibi insanların göremeyeceği) görmedikleri askerler ile onları te’yid buyurdu. Onlar geriye döndü gittiler; içlerine bir korku saldı Allah; “Yok burada!” dediler.

   Cenâb-ı Hak, bazen çok küçük varlıklara, pek büyük işler yaptırmak suretiyle kendi kudret ve azametini ortaya koyar; size lütfettiği hizmetleri ve muvaffakiyetleri de bu çizgide değerlendirebilirsiniz.

(Sözün burasında elektronik levhaya yansıyan tabloda şu yazıyor.)

“Bir sürü gözü dönmüş, yürüdüler Sevr’e dek,

Bir vahşetle ki, öfkeleri magmalara denk,

Bilemezdi cahiller, kader ne gösterecek,

Korumuştu O’nu bir güvercin, bir örümcek.”

Evet, bu da makinanın ihlası… Allah (celle celâluhu) örümcek ile, iki tane güvercin ile, en sevdiği insanları muhafaza etmiş; adeta “Ben bazen böyle küçük şeylerle bile çok büyük şeyler yaparım!” hakikatini bir kere daha göstermişti.

Burada antrparantez: O’nun büyüklüğüne delalet eden hususlardan bir tanesi de en küçük argümanlar ile çok büyük şeyler meydana getirmesidir. Ee sizinki de -özür dilerim- öyle olmadı mı?!. Devletlerin yapmadığı/yapamadığı şeyi, Allah (celle celâluhu) kime yaptırdı?!. Size… Kur’a çektiniz; dünyanın değişik yerlerine saçıldınız. Birer tohum gibi, yürüdünüz başağa. Birer fide gibi, gömüldünüz yere; ser çektiniz. Tıpkı bir dönemde Söğüt’teki ser çekme gibi, ser çektiniz dünyanın dört bir yanında. Sineler size açıldı; sineler, sevgi ile sizin için coştu. Sizi bağırlarına bastılar; “Siz, bizim kardeşimizsiniz!” dediler.

Onca tahribata, dört beş senedir onca tahribata rağmen, ancak birkaç yerde gedikler açtılar, birkaç tane taşı düşürdüler. Farklı stratejiler ile, kullanılan farklı argümanlar ile, Allah’ın izniyle, siz yolunuza devam edeceksiniz. Şey bilmem ne yapar, kervan yürür!.. Diğer kelimeyi size karşı saygısızlık, Rabbime karşı terbiyesizlik, onlara karşı da yakışıksız bir laf olması itibarıyla bilhassa telaffuz etmedim: “Kervan, yürür!..” Allah’ın izniyle, yürüyorsunuz.

Bir dönemde “ihtiyarî hicret” ile, Cenâb-ı Hak, size çok şey yaptırdı. O, yaptırdığı şeylerin boşa gitmesine, yıkılıp olduğu yerde kalmasına katiyen râzı olmaz. Nedir O’nun hoşnutluğu?!. O işin devam ve temâdîsi… Öyle ise size düşen şey de devam ve temadidir; gözünüz, hep O’nun kapısında; başınız, o kapının eşiğinde; dilinizde, nâm-ı Celîl vird-i zebân: يَا اَللهُ يَا رَحْمَانُ، يَا اَللهُ يَا رَحِيمُ، يَا اَللهُ يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ، يَا اَللهُ يَا أَحَدُ يَا صَمَدُ O, sizinle beraber olduktan sonra, لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللهَ مَعَنَا فَأَنْزَلَ اللهُ سَكِينَتَهُ عَلَيْهِ وَأَيَّدَهُ بِجُنُودٍ لَمْ تَرَوْهَا Hiç görmediğiniz, Kendi ordularıyla, Münzelîn ve Müsevvimîn ile, Bedir’de te’yid buyurduğu gibi te’yid buyuracak. Hiç farkına varılmadık şekilde, en sürpriz ilhamlar ile, ihsanlar ile, inâyetler ile, riâyetler ile, hiçbir şeye takılmadan yürüyeceksiniz gâye-i hayalinize, yüksek hedefinize doğru… O’na doğru yürüyorsunuz, başka bir derdiniz yok!..

Ben öyle kalb-malb okuma bilmem, câhilin/zırcâhilin tekiyim. Ama öyle inanıyorum ki, o büyük şeyleri size yaptıran Allah (celle celâluhu), esasen temiz kalblere teveccühünün sonunda yaptırdı onu. Kalbler temizdi, birer ayna idi; O’nu aksettirecek birer ayna idi. Onun için, -biraz evvel bahsettim size yaptırdıklarını- yüz yetmiş ülkede ilim-irfan müesseseleri kurdunuz. “Fakr u zaruret”e karşı savaş ilan ettiniz. “Cehalet”e karşı savaş ilan ettiniz. Bir yönüyle, “ihtilaf/iftirak”a karşı savaş ilan ettiniz. “Aman vahdet, aman birlik, aman kenetlenme!” dediniz. O, ilim-irfan yuvalarında bunları solukladınız. Tavırlarınız ve davranışlarınız, bir yönüyle, bunları meşk etti. Âlem, bu meşki aldı, kendileri de arkasını doldurdular. -Evet, bilmem “meşk”i bilir misiniz? Hattatlar bir satır yazar, diğerleri altına o satırı tekrar ede ede onlar da artık aynıyla o yazıyı yazmaya muvaffak olurlar.- Bir şey meşk ettiniz, âlem de sizin meşk ettiğiniz o şeyi aldı, meşk etmeye başladı. Siz, Allah’tan aldığınız, Peygamber’den aldığınız, her asrın başındaki müceddidden aldığınız, Çağın Sözcüsü’nden aldığınız çok önemli, hayatî, diriltici, ba’s-ü ba’de’l-mevt soluklarını dünyaya duyurdunuz. Allah da (celle celâluhu) onu kalblere duyurdu ve böylece bir kenetlenme oldu.

   Kenetlenmeliyiz; yüzlerimizde ziyâ, ufkumuzda ışık, saflarımız sımsık, Hakk’a vuslat peşinde kenetlenmeliyiz!..

Bu açıdan da olup-biten şeyler karşısında atf-ı cürümlere girmeden, kenetlenmeyi daha da güçlendirmeliyiz. Omuzlarımız, elbiselerimizi yırtacak şekilde birbirini zorlamalı; dizlerimiz, pantolonları yırtacak şekilde birbirini zorlamalı; topuklarımız, birbirimizin çoraplarını yırtacak şekilde birbirini zorlamalı!..

Ebu Davud’un Sünen’inin başına doğru, “Sahabe namaz kılarken, topuklar topukları, dizler dizleri, omuzlar da omuzları zorluyordu!” diyor; öyle kılıyorlardı namazı. Değişik mezhep imamları da öyle yapıyor. Bizim mezhepte, “Ayakların arası dört parmak olacak!” deniyor, Hanefi mezhebinde. Belli bir dönemden sonra, “Takvîmü’l-Edille” sahibinden sonra başlıyor o; Hanefi fıkhında ondan sonra başlıyor. Önemli değil, hepsi başımızın tacı… Fakat ben bir şeyi anlatmak/vurgulamak istedim:

Kenetlenme; omuzlar omuzları zorlayacak şekilde, dizler dizleri zorlayacak şekilde; daha bir kenetlenme, Allah’ın izni ve inayetiyle. “Vifâk ve ittifak, tevfîk-i İlahînin en büyük vesilesidir.” Bu, Allah’ın inayetine öyle bir çağrıdır ki, Cenâb-ı Hak şimdiye kadar bu çağrıyı hiçbir zaman havada bırakmamıştır. O, zaten hiçbir çağrıyı havada bırakmaz.

Bu açıdan da böyle durumlarda, atf-ı cürüm baş gösterir. Böyle durumların hortlağı, atf-ı cürümdür. Birden bire aranızda -bakarsınız- bir kısım hortlaklar oluşmuş. Belki başkalarının deyip-ettiklerine destek olma mahiyetinde bir kısım uygun olmayan şeyler söyleyebilirler. Kuvve-i maneviyenizi kıracak şeyler söyleyebilirler. Bence bunlara aldırmayarak, kulak tıkayarak, bu mevzuda o zift neşriyata kulak tıkayarak -ki bunlar, nöron kirleten şeylerdir- esasen kendi vazifenize, kendi meselelerinize bakmalı, konsantre olmalısınız; eskiler “im’ân-ı nazar” derlerdi, im’ân-ı nazar etmeli, fikren dağınıklığa girmemelisiniz.

“İki elimiz var, yüz elimiz de olsa, yine bu işe yetmez!” diyor işin sahibi;  dört elimiz de olsa, sekiz elimiz de olsa, bu işe yetmez. Bu açıdan da bütün himmetimizi kendi meselelerimize teksif etmeliyiz.

Dünya adına bir talebimiz olmadı. Araştırdılar, karıştırdılar… Alın teriyle bazı kimseler, bazı tüccar insanlar, bazı imkânlara sahip olmuşlardır; eşkıya, gâsıbîn, onlara da el koydu. Kursaklarında kalsın!.. Ama öteden beri bu işin şöyle-böyle kenarında, köşesinde, önünde gibi görünen insanların, yeryüzünde bir dikili taşları olmadı. Olsaydı zaten, onu şimdiye kadar Firdevsî destanlar ile çoktan bütün dünyaya duyuracaklardı: “Bak falan yerde bir evi varmış adamın!” diyeceklerdi. Kendi saraylarını görmeyeceklerdi, villalarını görmeyeceklerdi, filolarını görmeyeceklerdi; kafalarını hep sizin o tek evinize takacak, onu Firdevsî destanlar ile bütün dünyaya duyuracaklardı.

“El ele bayramın gölgesindeyiz,

Yüzlerde ziyâ, ufuklarda ışık;

Saflarımız sımsık.

Milletçe Hakk’a vuslat peşindeyiz,

Besbelli artık kimler O’na âşık;

Hissizlere yazık!..”

Hissizlere yazık!.. Hissizlere yazık!.. Kenetlenmeli!.. Olup biten şeyleri umursamamalı; onlara kulak tıkamalı, sadece kendi meselemize im’ân-ı nazar etmeli!.. Kuvvetimiz bizim, bir şeye yetecek mahiyette; başka şeylere onu dağıttığımız zaman, kendi işimizde kusur etmiş oluruz.

“Ârifin gönlün, Hudâ, gamgîn eder, şâd eylemez,

Bende-i makbulünü, Mevlâsı, âzâd eylemez!”

Makbul olmasanız, “Defolun gidin!” der. Ama makbul olduğunuzdan dolayı, çalıştıracak, yatıracak, kaldıracak… Çünkü burası bir talimgâhtır; burada ahiret adına şekilleneceksiniz. Namaz, sizin bir yapınızı oluşturacak; oruç, bir yapınızı oluşturacak; i’lâ-i kelimetullah cehdi, bir yapınızı oluşturacak sizin… Ve böylece ebedî bir yapıya sahip olacaksınız; mutluluk içinde ebedlere kadar yaşayacağınız bir yapıya sahip olacaksınız. Zannediyorum bu halinizle Cehennem’e koysalar, Cehennem diyecek ki, “Yahu defolun gidin; ateşimi söndürüyorsunuz!”

Zaten bir hadis-i şerifte öyle deniyor: Sırât’tan geçerken, “Yahu çabuk geçin, ateşimi söndürüyorsunuz!” nidası duyulacak. Çünkü öyle bir mahiyet kesbediyorsunuz ki!.. Hele i’lâ-i kelimetullah, hele i’lâ-i kelimetullah… Nâm-ı Celîl-i İlâhî’nin dört bir yanda şehbal açması… Nâm-ı Celîl-i Nebevî’nin minarelerde bir bayrak gibi dalgalanması… Gönlünüzü buna kaptırmışsanız, bu işin sevdalısı, âşıkı, müştâkı iseniz şayet, artık size denecek şey yoktur Allah’ın izni-inayetiyle.

   Kendine yazık edenlerden olmamak için kenetlenmeli; kenetlenmeyi yedekleyerek kenetlenmeli!..

Evet, O’nun bir dönemde dalgalandırdığı o bayrak, hiçbir zaman yere düşmeyecektir; bundan emin olun, Allah’ın izni-inayetiyle!.. Size kötülük yapanlar, ettiklerine nâdim olup ağlayacaklar. Belki o gün, engin insanlık duygularınızla sizi de ağlatacaklar onlar.

Yazık ettiler kendilerine!.. Bir yönüyle, dinî olan şeyleri yıkmaya çalıştılar, yazık ettiler kendilerine!.. Şeytana uymakla yazık ettiler kendilerine!.. Hevâ-i nefislerini ilah edinmekle yazık ettiler kendilerine!.. Yapılan şeyleri yıkma cehdine kendilerini kaptırdıklarından yazık ettiler kendilerine!.. İsyan deryasına yelken açmakla yazık ettiler kendilerine!..

Gelecekler… Hicap duyarak, iki büklüm olarak… Ve ağlayacaklar. Siz de üzülecek ve ağlayacaksınız. Çünkü “insan”sınız… Çünkü zulme kapılarınızı kapadınız; arkasına da sürgüler sürdünüz, “Seninle işimiz yok!” dediniz. Başkaları öyle (öbür türlü) yaptı?!. Ee ne yapalım, vazgeçirmeye de gücümüz yetmiyor; “Mahvetmeyin ebediyetinizi!” demeye gücümüz yetmiyor. Cenâb-ı Hak, hidayet nasip eylesin!..

İmanını marifet ile bezemeyen, yol yorgunluğu yaşar. “İman” edin, sonra onu “marifet” ile taçlandırın!.. Bir de bakacaksınız ki, marifete bir de “muhabbet” sorgucu takılmış. Hiç bilemediğiniz şekilde, sorguç üzerine sorguç, “aşk u iştiyâk-ı likâullah” sorgucu takılmış veya deseni işlenmiş. Ve kanatlanacaksınız “iştiyak” ile… “Gelse Celâlinden cefâ / Yahut Cemâlinden vefâ / İkisi de câna safa / Lütfun da hoş, kahrın da hoş.”

Evet, aynı ruh, aynı duygu, aynı düşünce, aynı mefkûre etrafında kenetlenmiş kimselerin birlik içinde Hakk’a yönelişlerinde öyle bir derinlik, his ve şuurlarında öyle bir zenginlik, zikr ü fikirlerinde öyle bir enginlik vardır ki, en istidatlı fertlerin ve en kâmil insanların bile, böyle bir heyet içindeki vâridlerin en küçüğünü dahi tek başlarına elde etmeleri mümkün değildir.

Kenetlenme!.. Kenetlenmeyi yedekleyerek kenetlenme… Yemin etmeli, demeli ki: “Eğer ben kardeşlerime karşı içimde kötü bir duygu duyacaksam, Allah canımı alsın!..” Hani bazıları çok küçük şeylerde, hususiyle Doğu’da/Güneydoğu’da, avrat boşama mevzuunda, yakışıksız bir boşama şekli kullanırlar: “Üçten dokuza şart olsun ki!..” falan derler. Yahu dokuz yok zaten, “üç tane” dedi mi, bitti o mesele. Evet, aynen öyle, “Eğer kardeşlerimle zıtlaşacaksam, onları suçlayacaksam, atf-ı cürümde bulunacaksam, ‘Yüzünüzden oldu!’ diyeceksem, üçten dokuza… Üçten dokuza…” demeye hazır olmalı!..

Bu dönemde, çokları, kendilerinin o gâileden sıyrılmaları adına “iftira”da bulundular; “itiraf” dediler, “iftira”da bulundular. Ahiretlerini Cehennem’e çevirdiler. Evet, bize, onlara acımak düşer; onlar acınacak duruma düştüler. Daha başkalarının da aynı duruma düşmelerine meydan vermemek için, bize, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm gibi herkese bağrımızı açmak ve herkesin sâhil-i selâmete çıkması için gerekli olan şeyi yapmak düşer.

Hadis-i şerif: كَفَى بِالْمَرْءِ إِثْمًا أَنْ يُحَدِّثَ بِكُلِّ مَا سَمِعَ “İnsana, duyduğu her şeyi söylemesi, günah olarak yeter!” Birileri bir yerde bir borazan öttürüyor; bakıyorsunuz, sizin içinizden bir kısım safderun kimseler de aynı şeyi mırıldanıyorlar; kuvve-i maneviyeyi kırıyorlar.

   Ehl-i dünya, hizmetleri ve muvaffakiyetleri bazı şahıslardan bilerek hem şirke düşüyor hem de onların ölümünü diliyorlar ki bu iş bitsin; hâlbuki…

Bu mesele, esasen, Kur’ânî makuliyet/mantıkiyet içinde, işin Allahçasına inanmış, Peygambercesine inanmış insanların kenetlenmesinden ibaret… Falan ile, filan ile alakası yok bu işlerin…

Efendimiz, İnsanlığın İftihar Tablosu, her şey idi. Bûsîrî’nin ifadesi ile, بُشْرَى لَـنَا مَعْشَرَ الْإِسْلَامِ إِنَّ لَـنَا * مِنَ الْعِنَايَةِ رُكْنًا غَيْرَ مُنْهَدِمِ “Ne mutlu bizlere ki, öyle bir Sütuna dayanmışız, hiçbir zaman devrilmeyecek!” Şimdi öyle bir Zât. O’nun hakkında, Uhud’da “Şehid oldu!” falan diyorlar. Bir sahabî kalkıp bağırıyor, Uhud dağının üstünde: “O’nun şehid olduğu yerde siz niye yaşıyorsunuz ki?!.”

O, ruhunun ufkuna yürüdüğü ân… Ee tabii O, bizim için bir Güneş; birden bire beklenmedik bir ânda gurûb ediyor. Karanlık birden bire üzerimize çöküyor. Hazreti Ömer bile olsa sarsılır burada. Fakat o Sevr sultanlığında sadakati ile O’nun yanında duran insan, “Her kim Allah’a tapıyorsa, bilsin ki Allah ezelî ve Ebedîdir. Her kim Hazreti Muhammed’e tapıyorsa, O, ruhunun ufkuna yürüdü!” -“Öldü” demiyorum, O’na “öldü” tabirini yakışıksız buluyorum; “ruhunun ufkuna yürüdü.”- diyor. Şu ayeti okuyor: وَمَا مُحَمَّدٌ إِلاَّ رَسُولٌ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِ الرُّسُلُ أَفَإِنْ مَاتَ أَوْ قُتِلَ انْقَلَبْتُمْ عَلَى أَعْقَابِكُمْ وَمَنْ يَنْقَلِبْ عَلَى عَقِبَيْهِ فَلَنْ يَضُرَّ اللهَ شَيْئًا وَسَيَجْزِي اللهُ الشَّاكِرِينَ “Hazreti Muhammed, sadece bir rasûldür/elçidir. Nitekim ondan önce de nice rasûller gelip geçmiştir. Şayet o ölür veya öldürülürse, Siz hemen gerisin geriye dinden mi döneceksiniz? Kim geri döner, dinden çıkarsa, bilsin ki Allah’a asla zarar veremez. Ama Allah hidayetin kadrini bilip şükredenleri bol bol mükâfatlandıracaktır.” (Âl-i Imrân, 3/144) “Hazreti Muhammed, Allah’ın peygamberlerinden bir peygamberdir. Ondan evvel de çok peygamber geldi-geçti. Dolayısıyla O da vefat etti…” Hazreti Ömer, o yüksek fıtrat, yüksek fetânet, Mahmud Akkad’ın “dâhi, dâhiler üstünde dâhî” dediği insan, “Sanki o ayeti ilk defa duyuyor gibi oldum!” diyor. Ve kim bilir binlerce insan, nasıl kendine geliyor!..

Evet, Kendisi için mukadder… Hazreti Âdem gibi, Hazreti Nûh gibi, Hazreti Hûd gibi, Hazreti İbrahim gibi, Hazreti Mûsâ gibi O da ruhunun ufkuna yürümüştü. Ama o dava bâkî idi. Allah bâkî idi, dava da bâkî idi. Onun götürülmesi gerekli idi, onu omuzlayacak insanlara ihtiyaç vardı.

Bu açıdan da o türlü şeyler ile katiyen sarsılmamalı; şunun-bunun güftügûsuna bakmamalı!.. Bunlar birer günahtır. Duyduğu her şeyi söylemek, günahtır. İştirak etmemeli, onların tesirinde kalmamalı!.. Diyebilirler: “Ölsün!” diyebilirler.

Birileri -bilmiyorum ne derece doğru- bir arkadaşınız için kırkın üzerinde ölümüne büyü yapıyorlar. Bu neyi gösteriyor?!.. Bir yönüyle, silip atıyorlar.. cebrî hicrete zorluyorlar.. hapishanelerde insanları öldürüyorlar.. anneyi evladından ayırıyorlar.. çocuğu ağlatıyorlar.. anneyi ağlatıyorlar.. babayı ağlatıyorlar.. her türlü imkandan mahrum ediyorlar.. her şeylerine el koyuyorlar… Fakat hınçlarını alamıyorlar. “Hayır! Falanın/filanın ölmesi de lazım. O ölmez ise, bize rahat vermez bu insanlar!” Paranoya… “Ya bunlar güçlenir, dışarıdan bir daha gelirlerse?!. Humeyni’nin İran’a geldiği gibi gelirlerse?!. Şah saltanatı yıkılır!.. Ne yaparız biz?!. Dünya, bizim için her şey. Cennet çok uzakta bir şey; ne diye ona dilbeste olacaksınız?!. Bu dünya, işte; yaşamanıza bakın!” Açıktan açığa söylüyorlar bunları da. “Dolayısıyla, bazı kimselerin mut-la-ka ölmeleri… Avukatlık yapıyorlarsa, ölmeleri lazım! Hocalık yapıyorlarsa, ölmeleri lazım! Gazetelerde yazı yazıyorlarsa, ölmeleri lazım! İnternet’te millete bir şeyler anlatıyorlarsa, dijitallerde insanlara bir şeyler anlatıyorlarsa, bunların ölmeleri lazım ki, biz yaşayalım! Doya doya, dünya zevklerinden istifade edelim!..” Bunun gibi…

Ama bunlara hiç kulak asmamak lazım! يَفْعَلُ اللهُ مَا يَشَاءُ، وَيَحْكُمُ مَا يُرِيدُ * مَا شَاءَ اللهُ كَانَ، وَمَا لَمْ يَشَأْ لَمْ يَكُنْ “Allah, her ne dilerse onu yapar. Şüphesiz Allah dilediği hükmü verir ve onu infaz eder. Allah neyi dilerse, o mutlaka olur; O’nun olmamasını dilediği de asla olmaz.” مَا شَاءَ اللهُ كَانَ Allah, ne dilemiş ise, o olur. وَمَا لَمْ يَشَأْ لَمْ يَكُنْ Olmamasını dilediği de olmaz!.. “Var”ı da Allah diler, “Yok”u da Allah diler. O’nun dilediği olur: var olmasını dilerse var olur, yok olmasını dilerse yok olur. Allah, kimseyi yok etmesin!.. Onları da yok etmesin!.. Yok edeceğine onlara da akıl lütfetsin, kalb lütfetsin, iman lütfetsin, iz’an lütfetsin!..

Vesselam.

Bamteli: AŞK YOLUNUN ÂDÂBI

Herkul | | BAMTELI

M. Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   “İnsan, ebed için yaratılmıştır; ebedden ve Ebedî Zat’tan başka hiçbir şeyle de tatmin olmaz.”

İnsan, muazzez bir varlıktır, heder olup gitmek için yaratılmamıştır. O, ebediyet için yaratılmıştır; “ebedden ve ebedî Zât’tan başka hiçbir şey ile de tatmin olmaz!” İnsan, O’na erişeceği/ulaşacağı, maiyyeti ile şereflendirileceği âna kadar hep bir bekleyiş, hep bir gözleme içinde bulunacaktır; gözleyip duracaktır kalb adesesiyle, muhâkeme-i sâlime merceğiyle; mantık ve muhakeme dürbünüyle/rasathanesiyle hep orayı gözetlemeye çalışacaktır.

Dünya debdebe ve saltanatı, gelip geçicidir. Ebediyete namzet bulunan, ebedden ve Ebedî Zat’tan başka hiçbir şey ile tatmin olmayan insan, kendisini bir ucuza/ucuzluğa kurban etmemelidir. Bütün dünyanın anahtarlarını ona verseler, şarktan garba gûna-gûn, penguenlerin ülkesinden en kuzeyde gecelerin gündüzlerin bitmediği yerlere kadar getirip dünyanın bütün anahtarlarını verseler, ebediyet mülahazası çağlayanına kendisini salmış bir insan, buna iltifat etmeyecektir; elinin tersi ile itecek ve “Anahtarlarınız sizin olsun!” diyecektir.

“Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol / Yol varsa, budur; bilmiyorum başka çıkar yol!..” Yolunuz, bu. Her yol için -esasen- yol erkânı, âdâbı ve azığı vardır. Hani çok iyi bildiğiniz Ebu Zerr el-Gıfârî’ye, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) tavsiyesi içinde ifade buyurulur: جَدِّدِ السَّفِينَةَ فَإِنَّ الْبَحْرَ عَمِيقٌ “Sefineni gözden geçir; restore edilmesi gerekli ise, tamir edilmesi gerekli ise… Engin denizlere açılman, mukadder senin; dolayısıyla açılacağın bu uzun yolda, gemiyi bir kere daha gözden geçir; ne olur ne olmaz, bakıp onu yenile.” Burada dendiği gibi, esasen yol erkânı, yol âdâbı söz konusudur; yolun başında sefer hazırlığı da bu âdâba dâhildir.

Meselenin bir yanı bu; bir diğeri de yolun sonu ile ilgilidir. Belli bir ölçüde, yol sonu herkesin arş-ı kemâlâtı ile mebsûten mütenasip (doğru orantılı) bir şeydir. Herkes bir yere kadar yükselebilir; bunda donanımların tesiri vardır ve insanın sergilediği misyonun/fonksiyonun tesiri vardır.

Öyleleri vardır ki… İnsanlığın İftihar Tablosu, huzur-i Kibriyâ’ya, Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna gittiği zaman bile, kalbi insanlık için çarpar; dönüp gelip onların ellerinden tutmayı düşünür. Miraç’ı terk eder; insanların içine, ızdırabın göbeğine avdet eder. Izdırabın göbeğine… Hâşâ, o tabiri O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) hakkında kullanmak doğru değil; bir başkası olsaydı, “kan kusturulur kendisine” denebilirdi. Ama O, ne kan kusmuştu, ne de tükürük kusmuştu; engin gönlü ile, engin vicdanı ile bütün bunları eritmişti, Allah’ın izni-inayeti ile… Bir kere daha, -bağışlayın- çoğu itibarıyla zehir-zemberek o toplumun içine dönmüştü, “Acaba kaç tanesine daha söz geçirebilirim?!. Ve gezdiğim, uğradığım, dolaştığım, gördüğüm, ettiğim, bildiğim şeyleri onlara da gösteririm, bildiririm, tanıttırırım; onları da zevk ile şahlandırırım!” diye. Kendisinin zevk ile şahlandığı bir dönemde, hemen geriye dönmeye karar verdi; Allah da müsaade etti, Miraç’tan geriye döndü, gittiği gibi geriye döndü insanların içine.

Tasavvufî ifadesiyle, birincisine “urûc” deniyor. Her insan için bu yol açık, belli ölçüde; kalbî, ruhî, hissî öyle bir terakkî söz konusu. Geriye dönüşe de “nüzûl” deniyor. Bir yönüyle, o urûca, kesretten sıyrılma, vahdete erme mülahazası nazar-ı itibara alınarak “urûc” deniyor. Nüzûl’e de yeniden insanlığın elinden tutma maksadıyla geriye dönme manasına… Başka bir açıdan, birincisine “halvet” deniyor; diğerine de “celvet” deniyor. Birincisinde, kendisi olma istikametinde belli bir donanım elde etme adına, seyr ü sülûklar, çileler, ızdıraplar, az yeme, aç içme, hayrete varma, O’nu bulma, o yolda olma söz konusu. Ondan sonra, diğerinde de dışarıya çıkma; duyduğu, hissettiği şeyleri başkalarına duyurma, bir ezan sesi ile, bir Sabâ sedasıyla başkalarına duyurma bahis mevzuu.

   “Seviyorum!” diyebilmek için kendinden, kendi isteklerinden arınmak, muhavere ve müzakerelerini hep O’na bağlamak ve O’nu ihsas eden hususlar çerçevesinde dönüp durmak gerekir.

İşte böyle bir yolun, muhabbet/aşk yolunun mebdeinde tevbe, inâbe, evbe, teyakkuz, sabır gibi sevgiye giriş esasları; müntehâsında da aşk, şevk, iştiyak, üns, rıza, temkin gibi konumunun hakkını verme hususları söz konusudur. Mebdeinde, tevbe, inâbe, evbe…

Fakat Kur’an-ı Kerim’de ve Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in mübarek beyanlarında görüldüğü gibi, ilk önce “istiğfar” kelimesi söyleniyor, “yarlığanma” deniyor. İstiğfar; Cenâb-ı Hakk’ın günahları mağfiret buyurmasını talep etmek oluyor. O niyet ile Allah’a dönüyorsunuz. Belki onun içinde, o dönüşün değişik mertebelerini ifade eden hususlardır bunlar, bu sonradan gelenler. Belki de meselenin ana kapısı, girişidir bu. İstiğfar ile o kapıdan içeriye adım atıyorsunuz; yani kendinize çeki-düzen veriyorsunuz. Ama öyle birine yöneliyorum ki ben… Hani şimdi insanlar halkın karşısına çıkarken, ayna karşısında yakasını elli defa düzeltiyor; kravatını, papyonunu elli defa gözden geçiriyor; ondan sonra… İstiğfar, kendine çeki-düzen verme, kale kapısı gibi o kapıdan içeriye girme… Zira öyle birine yöneliyor ki orada, tavır ve davranışın çok düzgün olması lazım.

“Tevbe”, insanın işlediği şeylere nâdim olması… Hazreti Ali efendimiz beş tane şartını söylüyor onun; özü, “Ben, bir daha bu işi yapmamaya…” deyip nedamet duymak. İmamlarımız, Türkiye’de -bilenler bilirler bunu- “İlahî! Elimden, dilimden, ağzımdan, gözümden, kulağımdan, daha başka bütün âzâ vü cevârihimden şimdiye kadar her ne ki vâki ve sâdır olmuşsa, ben onların -ânların- (eskilerin ifadesiyle) cümlesinden tövbe ettim, nâdim oldum, pişman oldum. Bir daha işlememesine azm u cezm u kast eyledim!” derler. Evet, şimdi “tevbe”, bu demektir. يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا تُوبُوا إِلَى اللهِ تَوْبَةً نَصُوحًا “Ey iman edenler! Samimî ve kesin bir dönüşle Allah’a tevbe ediniz!” (Tahrîm, 66/8) Tahrîm Sûresi’nde: Ey iman edenler! Emniyet duygusu ile Allah’a yönelenler! Hazreti Mü’min ismine müteveccih olan mü’minler!.. Bakın, o ismi size vermiş, Kendi ismidir o; sizi emniyet vadeden insan olarak vasfetmiş. Mü’min, yeryüzünde emniyet vadeden varlık demektir. Bu tavrını koru!.. Dolasıyla, o tavrı koruma mülahazası ile Hazreti Mü’min-i Hakiki’ye teveccüh et. يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا تُوبُوا إِلَى اللهِ تَوْبَةً نَصُوحًا

Tevbe-i nasûh… Menkıbeler de var o mevzuda; fakat bir daha işlememesine -biraz evvel imamların tevbesini örnek olarak verdim- azm u cezm u kast eylemek… “Bir daha yapmayacağım.” Ama beş on saat sonra, yine şeytan, oyunlarından bir oyun ile, bir çelmesi ile, bir kündesi ile, bir el-ensesi ile, hafizanallah, yine aynı şeyleri işletebilir. Eli ile, ayağı ile, gözü ile, kulağı ile, dili ile, dudağı ile… Gıybet ettirir, harama baktırır, haramı dinlettirir, olmayacak yerlerde olmayacak şeyleri -bir yönüyle- onun kafasının içine sokar. “Tevbe”, Cenâb-ı Hakk’a sağlam, yürekten bir dönüş ile dönme demektir.

“İnâbe”, Cenâb-ı Hakk’a o dönüşü bütün ruhu, kalbi, hissi ve vicdanı ile devam ettirmektir; tevbede temâdîde bulunma ameliyesine denir inâbe. Kur’ân-ı Kerim, وَأَنِيبُوا إِلَى رَبِّكُمْ وَأَسْلِمُوا لَهُ مِنْ قَبْلِ أَنْ يَأْتِيَكُمُ الْعَذَابُ ثُمَّ لاَ تُنْصَرُونَ “Size (artık iman etmenin fayda vermeyeceği) azap gelip çatmadan önce gönülden Rabbinize yönelip inâbede bulunun ve O’na teslim olun. Aksi halde, hiçbir şekilde yardım görmezsiniz.” (Zümer, 39/54) buyuruyor. “Azap gelip size çatmadan evvel, Cenâb-ı Hakk’a inâbede bulunun!” diyor.

Bunun bir kademe üstüne de “Evbe” deniyor. Kur’ân-ı Kerim’de bir-iki peygamber için إِنَّهُ أَوَّابٌ “O, tam bir teslimiyet ve samimiyetle Allah’a sürekli yöneliş halinde idi.” deniyor. Onlar, öyle ki, hataları bile onların gözünde adeta -bağışlayın- erâcif yığını gibi görünüyor. Altmış sene sonra bile akıllarına geldiği zaman mideleri bulanıyor. Cenâb-ı Hakk’a öyle bir teveccühte bulunuyorlar ki, o nezahetlerini sonuna kadar koruyorlar. Ona da “evbe” deniyor. Mebde’de, bunlar…

“Teyakkuz”, Tasavvuf’ta, işin başıdır; uyanık olmak, esasen, gözü açık olmak demektir. Varlığı ona göre mütalaa etmek.. eşya ve hadiseleri hallaç etmek.. onu bir kitap gibi okumak.. otu, ağacı, yıldızı, bir kitap gibi okumak… O kainat kitabı ile Allah’ın “Kelam” sıfatından gelen Kitap arasındaki mutabakatı temine çalışmak…

Teyakkuz; uyanık olmak, uyanık davranmak… Bu mülahazayla, hudutlarda nöbet bekleyen insanlara “uyûn-i sâhire” denir; “hiç göz kırpmadan hep dimdik orada duran insanlar” demektir. Teyakkuzu o şekilde anlayabilirsiniz. Sarf’ta, “Tefa’ul” (تَفَعُّل) kipinden geldiğinden dolayı, “yakazası engin, göbeğini çatlatasıya bir yakaza peşinde, göz kırpmama peşinde” demektir. Uyûn-i sâhire… Göz kırpmama, hep âdetâ Cenâb-ı Hakk’ı görüyor gibi; gi-bi… O’nun tarafından görülüyor ya; görüyor gibi… “Beni görüyor, bak; dolayısıyla ben de O’nu görüyor gibi olmalıyım!” Teyakkuz…

Sonra da yapılan şeylerde dişini sıkıp sabretmek.. Cuma günü -min vechin- bahsedildi burada. Sabır -esasen- çölde biten bir ot, bir ağaç; fakat meyvesi zehir-zemberek… Dolayısıyla, yendiği zaman insana çok ağır gelecek, zehirleyecek bir şey olması itibarıyla, onun ismi verilmiş sabra. İnsanın başına gelen şeyler, aynı tesiri icrâ ediyor.. yapmakla mükellef olduğu şeyler, aynı tesiri icrâ ediyor.. belâ ve musibetlere karşı sabretme, aynı tesiri icrâ ediyor.. haramlara karşı dişini sıkıp sabretme, onlara girmeme, aynı tesiri icrâ ediyor. Daha üstündeki şeylere sabır da söz konusu: Vakt-i merhûna karşı sabretme… Aynı zamanda Likâullah’a karşı sabır; emir O’ndan olursa, ben, öbür tarafa yürürüm “Şeb-i Arûs” diye… Bunlar da aynı tesiri icra ediyor. O da sabır…

   Bu yolda bütün bütün sevdalanmaya “muhabbet ve aşk”; sürekli köpürüp duran arzu, istek, neşe ve sevince “şevk”; bütün bunların, insan tabiatının önemli bir derinliği hâline gelmesine de “iştiyak” denir.

Yolun azığı bunlar.. Bunlar gibi, sevgiye giriş esasları var. Sevgi… İmam Gazzâlî hazretleri bahsederken, “Rızâ”yı, Allah’tan râzı olmayı, sevginin çok önemli basamaklarından biri olarak anlatıyor. Belki de “mancınığı” olarak diyebilirsiniz; belki de bugünkü ifadesi ile “roket atar”ı diyebilirsiniz. Öyle görüyor rızayı. Cenâb-ı Hak’tan râzı olunca, gönlünüz O’ndan hoşnutluk ile, sürekli o ritme dem tutunca, Cenâb-ı Hakk’ın sevgisine yönelirsiniz. Sevgi derinleşe derinleşe “aşk u iştiyak”a inkılap eder. Öyle ki artık sizi ateşe koysalar bile, zaten öyle bir ateşte yanıyorsunuz ki, diğer ateşin tesirini duymazsınız. Evet, sevgi, öyle bir şey…

Şimdi bunlar, yol azığı… Yolda gerekli olan şeyler yapılmaz ise, insan, sonuca varamaz. جَدِّدِ السَّفِينَةَ فَإِنَّ الْبَحْرَ عَمِيقٌ * وَخُذِ الزَّادَ كَامِلاً، فَإِنَّ السَّفَرَ بَعِيدٌ “…Azığını tastamam yap; zira yol, çok uzun!..” Berzah yolculuğu var ki, Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle, elli bin sene, hafizanallah… Başkasının onu ifade ettiğini bilmiyorum da ben, Üstad’ın yaklaşımıyla, “teheccüd” bir yönüyle, o Berzah yolculuğunda insanlar için yolu aydınlatan projektör; bilmiyorum ondan daha yüksek aydınlatıcı şeyler neler ise, işte o.

Evet, yolun başında tevbe, inâbe, evbe, teyakkuz, sabır gibi sevgiye giriş esasları var; müntehâsında da -geldik ona- “aşk, şevk, iştiyak, üns, rıza, temkin gibi konumunun hakkını verme hususları. Bu azık ile yola çıkan, öyle tedbirli yola çıkan insan, işte rıza faktörünü de -Hazret’in dediği gibi- kullanınca, Cenâb-ı Hakk’a karşı bir “aşk” hâsıl oluyor. Âşık olunacak Zât’a karşı aşk esasen… Bir yönüyle kalbini, sadece O’na açmak… Aşk; kalbini O’na açmak… Aşk, kalbini O’na açmak… “Leyla’nın hânesi?” sorulunca, Mecnûn sinesini açtı gösterdi, “İşte hânesi!” dedi.

“Dil, beyt-i Hudâ’dır, anı pâk eyle sivâdan / Kasrına nüzûl eyleye Rahman, gecelerde. // Çün gündüz olursun nice ağyâr ile gâfil / Ko gafleti, Dildârdan bari utan gecelerde.” Sen, utan ve kalbini O’na tevcih et ki, tecellileri ile O da senin gönlüne misafir gelsin!.. Vakıa Zât, -bir yönüyle- oraya geliyor gibi ifade edilmiş; müteşâbih bir beyan bu! Onun yerine “tecelli” kelimesini kullanıyorum ben; müteşâbih, yanlış anlamalara sebebiyet verir diye.

Gönül öyle “aşk” ile şahlanmalı; O’ndan başka bütün mülahazalar, silinip gitmeli!.. Sonra, aşk olunca onda, iştiyâk-ı likâullah… Şevk ve iştiyak… “Şevk” bir yönüyle o mevzuda şahlanma demektir. “Aşk” oluyor ise, bir miktar daha vitesi yükseltme veya atı mahmuzlama ya da kanatları daha gergin hale getirme, üveyikleşme; bir canlı uçabileceği en yüksek zirvelere uçma adına nasıl açılacak ise, öyle açılma, “şevk”. Öyle diyebilirsiniz. Sonra bunu tabiatının bir derinliği haline getirme, kendisi için olmazsa olmaz haline getirme, ona da “iştiyak” deniyor. Sarfta, kelimenin hususiyetinin ifade ettiği manadır, bu. Şevk, o; iştiyak da o meselenin tabiatının bir derinliği haline gelmesi… Şevk; onun mutavaatı da iştiyak; tabiatının bir derinliği haline getirme, olmazsa olmaz haline getirme…

   Sevgi, mârifetin bağrında boy atar, gelişir; mârifet ilimle ve iç-dış ihsaslarla beslenir. Arif olmayan sevemez; ihsasları kapalı bilgisizler de mârifete eremez.

Değişik vesilelerle, Kıtmîr’in ifade ettiği gibi, iç dürtülerle ubudiyette bulunma… Değişik vazife ve sorumlulukları edâ etme adına emirler var: أَقِيمُوا الصَّلاَةَ “Namaz kılın!..” شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذِي أُنْزِلَ فِيهِ الْقُرْآنُ هُدًى لِلنَّاسِ وَبَيِّنَاتٍ مِنَ الْهُدَى وَالْفُرْقَانِ فَمَنْ شَهِدَ مِنْكُمُ الشَّهْرَ فَلْيَصُمْهُ “…Oruç tutsun!” Emir, bu… وَأَقِيمُوا الصَّلاَةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ “Namazı ikâme edin; zekatı verin!” Emir, bu… Ve diğer emirler de bunlar gibi birer emir. Bu emirleri nazar-ı itibara almadan… Bunlar tabiatın öyle bir derinliği haline gelmiş ki, yemeğe, içmeye ve sâir beşerî mukteziyata ihtiyaç duyuyor gibi, onlara ihtiyaç duyma; mevsimi/miadı gelince, hiç o emirleri düşünmeden hemen o meseleye koşma demektir iştiyak. Tabiatının bir derinliği haline getirme, emirlerin dürtüsünü nazar-ı itibara almadan veya sevkini nazar-ı itibara almadan, yönlendirmesini nazar-ı itibara almadan, emirler pusulası ile mihrabını belirlemeyi nazar-ı itibara almadan, doğrudan doğruya tabiatın derinliklerine oturmuş, tahtını kurmuş o şevk ve o iştiyak ile hareket etme… O şevk ve iştiyak, seni yönlendirecek sürekli o mevzuda yapman gerekli olan şeylere… Böyle olunca, o meselenin içine -esasen- riya da girmez. Tabiî bir şeyi yaparken, içine nasıl riya girecek ki?!. Tabiî bir şey yapıyorsun!.. Asıl mesele, onu tabiî hale getirme; “Benim için tabiî bir ihtiyaç bu!” diyecek hale getirme. İştiyak…

Sonra, Üns… Onun da üstünde bir şey oluyor ki, ona “Üns billah” deniyor; yazılarda ifade edildiği gibi; Cenâb-ı Hakk’ın enîsi oluyor. Biraz evvelki mülahazalar içinde meseleye bakacak olursanız, “Hazîratü’l-Kuds” postnişini olma… Zât-ı Ulûhiyete ait, bî-kemm u keyf, önemli bir mahall-i tecellî, nüzûl veya tezâhür olan Hazîratü’l-Kuds… Hazîratü’l-Kuds ile postnişin olma, maiyyet-i İlâhiyeye erme… Bunu “ihsan” mülahazası ile değerlendirecek olursanız; “görülüyor olma” mülahazasını bir dürbün gibi, bir projektör gibi, bir rasathane gibi kullanarak, hep “O’nu görme” sevdası ile oturup-kalkmak…

“Tamam, bak, görülüyorum ben! Bu görülmeden iki büklümüm; ayakta durmaya gücüm yetmiyor, rükûa eğiliyorum. Onu da yetersiz buluyorum, secdeye kapanıyorum. اللَّهُمَّ لَكَ سَجَدْتُ، وَبِكَ آمَنْتُ، وَلَكَ أَسْلَمْتُ، سَجَدَ وَجْهِىَ لِلَّذِى خَلَقَهُ فَصَوَّرَهُ، فَشَقَّ سَمْعَهُ وَبَصَرَهُ، تَبَارَكَ اللَّهُ أَحْسَنُ الْخَالِقِينَ، خَشَعَ سَمْعِي وَبَصَرِي وَدَمِي وَلَحْمِي وَعَظْمِي وَعَصَبِي وَمَا اسْتَقَلَّتْ بِهِ قَدَمِي لِلَّهِ رَبِّ الْعَالِمِينَ ‘Allah’ım, Sana secde ettim, Sana inandım, Sana teslim oldum. Yüzüm, kendisini yaratan, şekil veren, kulağını ve gözünü yarıp çıkaran Yaratan’a secde etti. En güzel, yegâne yaratıcı Allah’ım, Sen ne yücesin. Kulağım, gözüm, kanım, etim, kemiğim, sinirim ve ayaklarımın taşıdığı her şey, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a boyun eğmiş, itaat etmiştir.’ diyorum. Beni Ahsenü’l-Hâlikîn olan Allah, böyle güzel yaratmış. Ne yapsam acaba?!. Daha ötesinde gidecek bir yer var mı, O’nun büyüklüğünü ifade etme, O’nu duyduğumu ifade etme, O’nun tarafından görülüyor olmayı ifade etme adına…” Bütün bunlar, hep o görme iştiyakı ile yanıp tutuşmanın ifadesi…

“Üns billah”, böyle bir şey; o iştiyakın da üstünde. “Enîs u celîs” tabirini kullanırlar. Celîs, oturan demektir; enîs de yoldaş, en yakın, sırdaş demektir. Bir yönüyle o mülahazayı ifade etmek için bu kelimeler kullanılmaktadır.

   Sevgili’nin her türlü muamelesini gönül hoşnutluğuyla karşılamaya “rıza”; duyma, hissetme, maiyyette bulunma mazhariyetinden ötürü kendinden geçme gibi hislere karşı dikkatli ve ölçülü davranmaya da “temkîn” demişlerdir.

Sonra “Rıza” ufku… Bu, “Rü’yet”in önünde midir, sonunda mıdır? O mevzuda bir şey söylemek zor. Rıza, bir yönüyle Rü’yet duygusunu tetikleyen faktör gibi. İnsan, Cenâb-ı Hak’tan razı olur ise, Allah da “Ben, sizden razıyım!” diyor. Hadis-i şerifte ifade ediliyor: “Ben, size verdiğim şeyleri verdim, başka bir isteğiniz var mı?” diyor ehl-i Cennet’e. -İstidradî dua: اَللَّهُمَّ أَدْخِلْنَا الْجَنَّةَ مَعَ اْلأَبْرَارِ، بِشَفَاعَةِ نَبِيِّكَ الْمُخْتَارِ، بِفَضْلِكَ الْمَخْتَارِ، بِكَرَمِكَ الْمُخْتَارِ، يَا رَحِيمُ يَا رَحْمَانُ، يَا حَنَّانُ يَا مَنَّانُ، يَا ذَا الْجَلاَلِ وَاْلإِكْرَامِ “Allah’ım, ebrâr diye bilinen iyi ve hayırlı kullarınla beraber bizi de Cennet’ine dâhil eyle, seçkinlerden seçkin Peygamber’inin şefaatiyle, fazl ü keremin hürmetine!.. Ey Hannân, ey Mennân, ey Zül-celali ve’l-ikram.”- “Başka bir isteğiniz var mı?” buyuruyor. “Ya Rabbi, öyle şeyler verdin ki artık, ne isteğimiz olabilir?” mukabilinde, “Ben, sizden razıyım, hoşnut oldum!” buyuruyor. “Öyle mest-sermest olur, öyle kendilerinden geçerler ki…” Hani dünyada bir misal arıyorsanız buna, sizin kafanızı alıp götürecek, beyninizi alıp götürecek, sizi mest u mahmur hale getirecek bir şey; onu yudumlamış gibi kendinizden geçeceksiniz. Artık başka görecek, başka düşüneceksiniz: “Yahu varsa da bu imiş, yoksa da bu imiş!” İliklerinize kadar öyle bir zevk duyacaksınız ki, olmazsa olmaz o!..

Şimdi bu, bir yönüyle belki “Rü’yet” ile hemdem gibi bir şey, hem-âhenk gibi bir şey. Fakat bir mülahaza ile bakınca, Cenâb-ı Hakk’ın cemâl-i bâ-kemâlini görmek, Cennet’in binlerce sene hayatına muadil geliyor. Ee bunun ötesinde midir Cenâb-ı Hakk’ın rızası, “Hoşnut oldum!” demesi; yoksa o “Hoşnud oldum!” demesi esas, Rıza kapısının açılması adına bir anahtar mı? Her ne ise, o mevzuyu çok kurcalamamak lazım. Bir de “Rıza” deniyor…

Fakat bütün bunlar, sonuçta Tasavvuf’taki ifadesi ile “Temkîn”e bağlanıyor. Allah, nerede dolaştırırsa dolaştırsın, nerede sizi gezdirirse gezdirsin, suda batmadan yürüyün, kuşlar gibi kanatlanın, yine de ubudiyet dairesinin edebine riayet etmeniz gerektiği vurgulanıyor.

Hani yine Hazreti Gazzâlî’nin ifade ettiği gibi, bazı kimseler Cennet’e girerken, bir yönüyle Berzah’ı görmeyecekler, çünkü kanatlanıp üzerinden geçmiş gibi olacaklar. Cenâb-ı Hak, öyle eylesin! Münker-Nekir’in yanından geçerken, onlar gelip bakacaklar: Tecessüm/temessül etmiş namaz.. temessül etmiş oruç.., temessül etmiş hac.. temessül etmiş irşad duygusu.. temessül etmiş dünyanın dört bir yanına yayılma, kendi temel değerlerimizi başkalarına duyurma.. yayılma-duyurma, yayılma-duyurma, yayılma-duyurma… Ve bütün bunları beklentisiz yapma… “Bir dikili taşım olsun!” mülahazasına bağlamama… Zira çıkara ve menfaate bağlanarak yapılan şeyler, devamlı değildir, bir yerde kesilir onlar.

Temkîn… Allah (celle celâluhu), öyle lütuflarla serfirâz kılıyor ki!.. Hatta bazıları Cemâl-i bâ-kemâlini müşahededen bahsediyorlar. Hazreti Muhyiddin gibi… Mebde-i hayatı itibarıyla imrenmeler yaşıyor. O, görülüyor olma mülahazasını çok iyi değerlendiriyor. Hayatının müntehâsı itibarıyla “görme”den bahsediyor. Değişik şeylerden bahsediyor, kendisini silip atıyor. Şimdi böyle zirveleştiği zaman bile kendisini bir şey görmeme… İşte şöyle-böyle kendi ile yüzleşme konusunun ele alındığı yazılarda anlatıldığı gibi…

   Âşık-ı sâdıklar, ne naz bilir ne de kuruntu tanırlar; onlar, iradelerinin hakkını vererek Hakk’a kulluğun en ince âdâbına riayet edip gösterişsiz, âlâyişsiz tam bir sebat ve ikdam kahramanı olduklarını ortaya koyarlar.

O yazılarda, belki başta seyyidinâ Hazreti Âdem’den bahsedilmesi icap ederdi ama ilk defa varlığın çekirdeği, mübarek nurânî çekirdeği, Hazreti Ahmed hakikati olması itibarıyla Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile başlandı. İnsanlığın İftihar Tablosu kendi ile nasıl yüzleşiyor? Hazreti Âdem, kendi ile nasıl yüzleşiyor? Hazreti Nuh, kendi ile nasıl yüzleşiyor? Hazreti Zekeriya, kendi ile nasıl yüzleşiyor? Hazreti Mesih, kendisi ile nasıl yüzleşiyor? Yakub (aleyhisselam) kendisi ile nasıl yüzleşiyor, kendini nasıl yerden yere vuruyor? Yusuf (aleyhisselam) kendisiyle nasıl yüzleşiyor? Ve ondan sonra Râşid Halifeler; Bû Bekr u Ömer u Osman u Ali, kendisiyle nasıl yüzleşiyor? Ve sonra bu hâleye müteveccih Zeynülâbidîn ve Üveys el-Karnî gibi büyükler kendileriyle nasıl yüzleşiyorlar? Ondan sonra Hasan Basri Hazretleri geliyor; Usbûiyye’si var; yani, haftanın her günü için okuduğu evrâd ü ezkârı; o kendini nasıl yerden yere vuruyor. Zannedersiniz ki hayatları hep günah çağlayanı içinde geçmiş! Oysaki hayallerini bile kirler kirletmemiştir, hayallerini kirletmemiştir.

Şimdi böyle zirveleştiği zaman bile insan, kendi konumunu çok iyi belirlemeli; orada naza-maza girmeden, saygısızca Cenâb-ı Hak’tan bir şeyler istiyor gibi tavırlara girmeden, Allah’a karşı hep saygısını korumalı!.. “Ben, O’nun boynu tasmalı bendesiyim, kölesiyim; üstümde istediği gibi tasarrufta bulunabilir. Gayrı O’nun istekleri dışında herhangi bir istekte bulunmak, yakışmaz bana!.. Sadece aczimi-fakrımı dillendirerek, muhtaç olduğum şeyleri yine O’ndan isterim!” mülahazası, temkînin ifadesi… Nazlanmama bu mevzuda, nazlanmama…

Hani biliyorsunuz, bir-iki şeyi biraz değiştirdim: Mesela, “Zulmet-i hicrinle…” deyince, özne olarak burada Zat-ı Ulûhiyetin anlaşılması da söz konusu; sözden anlayanlar anlarlar, Edebiyattan anlayanlar anlarlar. “Zulmet-i hicrinle…” Niyaz-ı Mısrî ki muktedâ bih zatlardan birisi… Öyle deme be sultanım!.. Vezin bozulmuyor, aruz bile bozulmuyor: “Zulmet-i hicranla bîdâr olmuşum, Yâ Rab meded! / İntizâr-ı subh-i dîdâr olmuşum, yâ Râb meded!” de. Çünkü Zât-ı Ulûhiyete olumsuz bir şeyi nispetten sakınmak lazım.

Bir diğeri: “Kerem kıl, kesme Sultanım, keremin bî-nevâlardan.” Şimdi Hazret diyor ki… Büyük bir zat, benim nazarımda kutup. “Keremkâne yakışır mı, kerem kesmek gedalardan!” Zât-ı Ulûhiyetin icraatında, O’na “Yakışır mı?!” denir mi? Efendim… “Sezadır Sana kerem kılmak gedâlara.” Evet, bu, Zât-ı Ulûhiyetinin lâzım-ı gayr-ı müfârıkı… “Senden beklenen budur!..” O’na yol gösterme, bir yönüyle “Şunu yapman daha isabetli olur!” falan deme; bunlar, saygısızlık olur ve temkîne aykırıdır.

Dolayısıyla temkin, insanda, niyaz duygusunu tetikler; insan, niyaz ile şahlanır. Temkîn duygusunu kaybeden, kendisini naza salar. Bu da yine kendisi ile yüzleşme mevzuunda ifade edilen hususlardandı.

Meselenin kabuğunda dolaştık, cevizin kabuğuna takılıp kaldık, özüne inemedik. Dolayısıyla da cevizin özünü size sunamadık, onu size tattıramadık; hele doyurma meselesine gelince, zaten o, bizden çok uzak bir şey. O mevzuda, o meselenin şakasını bile yapmak, saygısızlık olur. Dolayısıyla deyip-ettiğim şeylere -deyip-ettiğim şeyler arasındaki kutsal konular müstesna, onlar münezzeh; meselenin bana ait kısmana ve ifade tarzıma- “dırıltı” diyeceğim; dırıltılarım ile sizi tasdi’ ettim ve başınızı ağrıttım ise, siz kusura bakmayın, Allah da affetsin!..

Bamteli: ÇÜRÜME, TİRANLAR VE PARANOYA

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   “Ben yaşadıkça Kur’an’ın bendesiyim, Hazreti Muhammed’in ayağının tozuyum; biri benden bundan başkasını naklederse, ondan da bîzârım, o sözden de bîzârım!..”

Koca Mevlânâ… Büyüklüğü ve söz sultanlığı yanında o ölçüde de mütevazı ve mahviyet içinde…

مَنْ بَنْدَه شُدَمْ بَنْدَه شُدَمْ بَنْدَه شُدَمْ   مَنْ بَنْدَه بَخِدْمَتِ تُوسَرْ اَفْكَنْدَه شُدَمْ

هَرْ بَنْدَه كِه اٰزَادْ شَوَدْ شَادْ شَـوَدْ   مَنْ شَـادْ اَزْ اٰنَمْ كِه تُرَا بَنْدَه شُـدَمْ

“Kul oldum, kul oldum, kul oldum! Ben Sana hizmette iki büklüm oldum. Kullar âzâd olunca şâd olur; ben Sana kul olduğumdan dolayı şâd oldum.” deyişini düşünün!..

مَنْ بَنْدَهِٔ قُرْآنَمْ أَگَرْ جَانْ دَارَمْ

مَنْ خَاکِ دَر مُحَمَّد مُخْتَارَمْ

گَرْ نَقل کُند جز این کس از گفتارم

بِیزَارَمْ أَز او وز این سخن بیزارم

“Ben yaşadıkça Kur’an’ın bendesiyim. / Ben Hazreti Muhammed’in ayağının tozuyum/ Biri benden bundan başkasını naklederse / Ondan da bîzârım, o sözden de bîzârım, şikâyetçiyim!..” sözünü düşünün!..

Mübarek başı, her zaman Hazreti Rasûl-i Zîşân’ın kapısının eşiğinde; ne diyor ise, O’na diyor ve dediği şeyi, O’nun vasıtası ile Sahibine ulaştırıyor. Bir gözü insanlarda, onlara hakikati gösterme adına; bir gözü hep ötelerde, ötelerin ötesinde, ötelerin ötesinde… Bize gerçek mü’min olma yolunu gösteriyor.

O, Peygamberi izleyenlerin başında gelenlerden birisi sayılır; Gazzâlî gibi, Ömer İbn Abdülaziz gibi, Çağın Sözcüsü gibi… Şahısları adına yaşamamışlar; kendi şahısları itibarıyla fânî olmuşlar. Kendilerini “hiç”leştirmişler, içtenleştirecekleri şeyleri içtenleştirince, kendilerini “hiç”liğe salmışlar, hiçlik çağlayanına… Geriye dönüş imkânı olmayan o hiçlik çağlayanı, her şey olma deryasına onları alıp götürmüş…

O mevzuda insanın iradesinin hakkını vermesi, belli bir gayret sarf etmesi gereklidir. Birden bire Cenâb-ı Hakk’ın ekstra bir lütfu olabilir, kimse ona bir şey diyemez; fakat objektif olan, başta yapması gerekli olan şeyler neler ise, onları yapmak, ondan sonra yapacağı şeyleri yapmak, ondan sonra yapacağı şeyleri yapmak, ondan sonra… Tıpkı bir çocuğun hayatı öğrenmesi adına, annesinin-babasının yanında, evinde-yuvasında gelişip büyümesi gibi… Bir gün sürünmeyi öğrenir, emeklemeyi öğrenir; bir gün düşe-kalka yürümeyi öğrenir; bir gün kem-küm ederek konuşmayı öğrenir; bir gün doğru konuşmayı öğrenir; bir gün yaptıklarını yapar, kademe kademe -esas- insanlığa doğru yürür. O evde ne ölçüde, o hanede ne ölçüde insanlık var ise, onu zirvede yakalamaya çalışır. Gayr-ı iradî, taklit bu…

Allah yolundaki yolcular, Peygamber yolunun yolcuları, birden bire -böyle- kendilerini zirvede bulamazlar. Evvela kendi nefisleri itibarıyla “fenâ” bulacaklar, kendilerini yok sayacaklar; Allah’ın emirlerinin boynu tasmalı, boyunlarında kement birer bendesi -âzâd kabul etmez birer bendesi- sayacaklar. Yaptıkları iyilikleri görmezlikten gelecekler; sadece Allah’ın bir lütfu olması itibarıyla “tahdîs-i nimet” nev’inden “Bu da Sen’den!” mülahazasıyla “Elhamdülillah!” demek suretiyle mukabelede bulunacaklar.

Alvar İmamı’nın ifadesini hatırlattı bu söz: “Değildir bu bana layık, bu bende…” Bir bende (köle), ben… “Bana bu lütf ile ihsan, nedendir?” Bana bu lütf ile ihsan, nedendir?!. Kendimi hiç layık görmüyorum ama çevreme bakıyorum, Cenâb-ı Hakk’ın bir sürü lütfu, selviler gibi boy atıp gelişmiş, ekinler gibi başağa yürümüş!..

Tahdîs-i nimetin yanı sıra, çok küçük, göz açıp-kapama ölçüsünde bir haramı da hayat boyu unutmama, bir şüpheli şeyi hayat boyu unutmama… Her aklına geldiğinde “Bir kere değil, elfü elfi estağfirullah! Bir milyon estağfirullah! Gözlerime hâkim olamadım, harama baktım! Ayaklarıma hâkim olamadım, hayvanlığa düştüm, harama doğru yürüdüm! Elimi kontrol edemedim, harama el uzattım! Alkışlanmaya kendimi kaptırdım, dünya sevgisine kendimi saldım!..” Bunlar da Allah belası birer çağlayandır!.. Allah belası çağlayanlar; bunlar da insanı şeytan deryasına alır götürür, geriye dönmeye de imkân yoktur artık, hafizanallah.

   “Her günah, onu işleyenin kalbinde siyah bir nokta/leke oluşturur; eğer kul tevbe edip mağfiret dilenirse kalbi yine parlar, fakat günaha devam ederse, o lekeler nihayet kalbini istila eder.”

Onun için, ister iyilikler ve güzellikler, isterse kötülükler, başta çok küçük bir nokta olarak başlar. Bu kâinat bir çekirdekten var olmuş, trilyon trilyon trilyon seneler geçmiş. Oysaki “Kün fe-kân tezgâhı”ndan çıkınca mesele, bir anda her şey oluverirdi; öyle jeolojik dönemlere, milyar senelere ihtiyaç yoktu; fakat âdet-i İlahiye bir şey öğretiyor. Sizin gelişmelerinizde de aynı şey söz konusu; düşüşünüzde de aynı şey söz konusu…

Fenalık, bir güve gibi bünyenize düştüğü zaman, farkına varırsanız, söker atarsınız onu. Fakat farkına varmaz iseniz şayet, içten içe sizi kemirir. Bu, “min indi nefsî” benim söylediğim bir söz değil; Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Bir insan, bir fenalık işlediği zaman, kalbinde bir leke olur! O, İstiğfar ile, Tevbe ile, İnâbe ile, Evbe ile hemen çabuk silinmez ise, âdetâ başkasına da çağrı olur.” buyuruyor.

Bir söz var, “Bir kere yalan söyleyen, sonra hayat boyu yalan söyleyebilir!” Bir kereye bile kapıyı aralamamak lazım. Bir kere yalana karşı kapıyı araladığınız zaman, zikzaka karşı kapı araladığınız zaman, tenakuzlara karşı kapı araladığınız zaman -Hayat-ı ictimâiyeye hükmedenler, bunu yapıyorlar.- bütün şeytanî kapılar kale kapıları gibi ardına kadar açılır, harıl harıl içeriye şeytanlar nüfuz eder. Bu konuda da Hazreti Gazzâlî’ye müracaat edin: “Kalb, gelecek ruhânîlere kapandığı zaman -hafizanallah- bütün kapıları ile şeytana karşı açılır.” İnsan, günahın ezikliğini duymaz olur vicdanında; sonra, yaptığı bir küçük iyilik var ise, onun vehmî büyüklüğü karşısında kendini üveyik gibi görür, göklerde zanneder, hafizanallah. Namaz adına yatıp kalkıyor ise, “Aman, ne büyük iş yapıyorum!” der. Yatıp-kalkma oysaki…

Oysaki insan namazı, Cenâb-ı Hakk’ın azametini vicdanında duyarak eda etmelidir. Belki rükûa o emri düşünerek gitmelidir. Kütüb-i Fıkhiyedeki meseleleri düşünerek rükûa gitmek değil; “Ben, O’nun karşısında eğilmeliyim!” mülahazası ile, “Yahu iyi ki Cenâb-ı Hak bunu emretmiş, ‘Rükû!’ demiş!” duygusuyla eğilmek… Sonra, âdetâ rükûdan doğrulup bir kere daha murâd-ı Sübhânîyi temâşâ ediyor gibi, bir kere daha yukarılara bakmak; “Yahu yetmedi O’nun karşısında eğilmek!” hissiyle bu defa secdeye kapanmak… Emirlerin dürtüsü ve itişi ile değil esasen; meseleyi vicdanında derinlemesine duymak suretiyle…

İnsan, bunu hedefleyip yürür ise, farkına varmadan bir gün bakarsınız, iman-ı billahtan marifetullaha sıçramış; marifetullahtan da muhabbetullaha. Gazzâlî’nin İhyâ’sında, şimdilerde okuduğumuz şey: Marifetten muhabbete… Bilmeyen sevemez; her şey ile bileceksiniz O’nu!.. Sizin anatomik yapınızdan, bu varlığın şahitliğine kadar her şey ile… Bu koskocaman varlık ki,  siz onun fihristisiniz. Koskocaman varlık âdetâ büyük bir insan; siz de küçük bir varlıksınız, onun özeti/hülasası… Sizde Allah (celle celâluhu) onu hatırlatıyor; tıpkı bir kitabın fihristi gibisiniz. O fihristi iyi belleyen insan, hiç şaşırmadan kâinatın sokaklarında çok rahat dolaşır, şaşırmadan… Uğradığı herkesten selam alır, uğradığı herkese selam verir geçer; taşa, toprağa, ağaca, suya, akan ırmağa, karıncaya, kuşa, her şeye selam verir geçer. Hepsi, o tekvinî emirler mecmuasının bir kitabıdır. Fakat insanın, meseleleri evvelâ fihristte, kendi anatomisinde okuması lazım. Hazreti Pîr’in mülahazasına ircâ edecek olursak; âfâkî düşünceden evvel, enfüsî düşünce esasen… Yoksa siz o meseleyi fihristte çözmemiş iseniz, o geniş âlemde kafa dağınıklığına maruz kalabilirsiniz, meseleyi kuşatamayabilirsiniz, hafizanallah.

İman-ı billahtan marifetullaha… Marifetullahtan muhabbetullaha… Muhabbetullahtan zevk-i ruhânîye… Sonra Hazret’in ısrarla üzerinde durduğu gibi, aşk u iştiyak-ı likâullaha. Bütün sofiler de bu konu üzerinde durmuşlar. Böylece insan, Allah’a âşık olur; Mecnûn’un Leylâ’ya aşkının çok ötesinde… Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna çıksa, Cenâb-ı Hak, onu huzur-i kibriyâsına alsa, orada da bayılır, kendinden geçer, yine “Allah!” der. Esasen, aşkını seslendirir, bir ney gibi aşkını seslendirir; âdetâ göremez, duyamaz, ihata edemez, aşkını seslendirir.

O ufka talip olmak lazım. Zira bir insanın kıymet-i harbiyesi -bir yönüyle- talip olduğu şeylerin kıymet-i harbiyesi ile mebsûten mütenâsiptir (doğru orantılıdır). Neye talip iseniz, kıymetiniz odur sizin!..

“İyilik adına olan şeyler öyle olduğu gibi, kötülük adına olan şeyler de böyle tedricîdir.” Onu diyordum. İnsanlığın İftihar Tablosu buyuruyor ki: “Her günah onu işleyenin kalbinde siyah bir nokta oluşturur, bir leke yapar. Eğer kul, tevbe edip vazgeçer, mağfiret dilenirse kalbi yine parlar. Döner tekrar günah işlerse, o lekeler artar, nihayet kalbini ele geçirir. İşte Kur’ân’da yüce Allah’ın zikrettiği “râne” budur.” Evet, her günah -bir yönüyle- ikincisine çağrı olur. كَلَّا بَلْ رَانَ عَلَى قُلُوبِهِمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ “Hayır hayır! Gerçek şu ki, onlar yapa geldikleri o kötü işler yüzünden kalblerini is-pas sardı da (ondan dolayı inkâr yaşıyorlar.)” (Mutaffifîn, 83/14)

Burada (ayetteki “râne” kelimesinde) “Sekit” var; esasen orada -bir- kıraat açısından, -bir de- Kur’an’ın iç musikisi açısından, mazmuna dokunmama açısından bir nefes alma söz konusu. Mazmuna dokunacak olursanız, “ber-râne” diyeceksiniz, “berrâne” (بَرَّانَ) deyince de mana değişiyor; hayır “bel-râne” (بَلْ رَانَ) diyeceksiniz, bir soluk alıp verme ile. “Reyn” esasen, kalbde bir reyn…

Bir reyn, hafif bir şüphe, bir reybîlik şayet bir güve gibi musallat olur ise kalbe, ikincisine çağrı, üçüncüsüne çağrı, dördüncüsüne çağrı, beşincisine çağrı… Yavaş yavaş insan vicdanında bir çürüme baş gösterir. Buna “insanın manevî anatomisinde deformasyon” diyebilirsiniz. Manevî anatomisi, yani, kalb, ruh, vicdan, his, şuur gibi insanı Allah ile irtibatlandıracak mekanizması… O mekanizmaya güve düşmüş gibi delik deşik olur insan, hiç farkına varmadan.

   Manevî anatomisi itibarıyla kendini çürümeye salmış insanlar, çevrelerindeki şuursuz, dalkavuk ve dünyaperest kimseler sebebiyle daha bir azgınlaşır, Firavunlaşır, sapar ve saptırırlar.

Bu açıdan kapıları en küçük bir aralıkla bile o türlü şeylere açmamak lazım. Hatta imkânı var ise; -mesela- size milletvekilliği, valilik, kaymakamlık teklifi geldi, “Yahu bunu falana verseniz, daha iyi olur!” demelisiniz. Hazreti Ömer ile Ebu Bekir arasında olduğu gibi; radıyallahu anhüma elfe merrâtin, bin defa Allah onlardan razı olsun. O, onun elini tutuyor, “Ben, buna biat ediyorum!” diyor; o da “O, Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) hiç ayrılmayan bir insan, ben ona biat ediyorum!” diyor. Zannediyorum, bu meseleyi uzatabilirlerdi; fakat vakit israfı olurdu, orada kafa dağınıklığına sebebiyet verirdi, başkaları farklı düşüncelere girerdi. Yoksa Hazreti Ebu Bekir durmadan Ömer’in elini sıkardı, Hazreti Ömer de Ebu Bekir’in elini sıkardı; kalkar “Olmadı bu!..” der Hazreti Osman’ın elini sıkarlardı; “Olmadı!” der, Hazreti Ali’nin elini sıkarlardı. Teşettüt-i ârâya, düşünce karışıklığına/karmaşasına sebebiyet verirlerdi.

Îsâr ruhu… Başkalarını kendine tercih etme… “Bu imamete sen layıksın, lütfen geç; ne olur, Allah aşkına geç! Allah aşkına sen vali ol! Allah aşkına sen kaymakam ol! Allah aşkına sen milletvekili ol! Ben de seni seçenlerden olayım!..” Değilse, hiç farkına varmadan bu türlü şeyler, insanın manevî anatomisinde deformasyon meydana getirir. Hiç farkına varmadan… Çürümüştür o ama farkında değil!..

Şimdi, bir kimse çürümüş ise, kafanızı ona takıp da çürümüşlüğü sadece onda mütalaa etmemek lazım. Eğer etrafındakiler de çürümemiş ise şayet, en azından biri “Yahu yeter!” diyecektir. Siz hiç duydunuz mu böyle “Yeter!” diyen bir ses?!. Onca mezâlime, onca mesâvîye, onca şenaate, onca denâete, Hitler’in yapmadığını yapmaya, Saddam’ın yapmadığını yapmaya, Kazzâfî’nin yapmadığını yapmaya karşı bir tane pozitif ses, bir tane insanca soluk yükseldiğini duydunuz mu?!. Evet, şayet öyle bir şey olursa, o da kendini bulacağı yerde bulur zaten. Öyle biri var ise, içinden geliyor ise şayet, o da onu bildiğinden dolayı sükûtu tercih etmiştir. Dolayısıyla çürüme de kaçınılmazdır. Bir tabiat çürümeye, iç deformasyonuna, iç çürümesine müsait ise şayet, onun çevresi de bu meseleyi hızlandırır ve farkına varmadan Amnofis’in arkasından gidip dururlar.

Evet, “Amnofis” deyince, bir menkıbeyi hatırladım; her hadise bir şeyi çağrıştırıyor; arz edeyim: Bir gün şeytan Amnofis’in yanına geliyor. Hazreti Musa’ya muasır olan Firavun’a, Mehmet Akif, “Amnofis” diyor. O mu, yoksa başka bir adı mı var, İbnü’ş-Şems filan mı? Şeytan gelip diyor ki: “Yahu saçın-sakalın artık bembeyaz oldu senin. Hala أَنَا رَبُّكُمُ الأَعْلَى diyorsun. ‘Benden büyük tanrı yok!’ diyorsun. ‘Ayağımın dibinde bu su akıyor; Musa kim, o kim oluyor ki benimle boy ölçüşsün!’ diyorsun.” -Bunların hepsini Kur’an-ı Kerim anlatıyor; mazmun olarak ifade ediyorum.- “Artık sen bu dediğin şeylerden vazgeçsen!” diyor. İhtimal, herhalde Firavun bir kahkaha atıyor; şimdikilere de deseniz, kahkaha atarlar: “Sen git, yarın gel!” diyor şeytana. Demek ki bazen insan o duruma düşüyor ki, hakikaten şeytan bile onun edip-eylediği şeylere akıl erdiremiyor. “Sen git, yarın gel!” diyor. Gidiyor. Ertesi gün kalkıyor; Kahire -yerleri Kahire Firavunların- sokaklarından içeriye girence, bakıyor ki, insanların bazıları dört ayağı üzerine çömelmiş, yerde -bağışlayın- inek gibi böğürüyorlar.. bazıları merkûp gibi anırıyorlar.. bazıları at gibi kişniyorlar.. bazıları koyun gibi meliyorlar.. bazıları köpek gibi havlıyorlar.. bazıları bilmem ne gibi uluyorlar… Şaşırıyor şeytan bu hale; geliyor diyor: “Nedir bu hal böyle; bütün Kahire’nin sokaklarını böyle şeyler ile gördüm.” Firavun, “İşte bunlar, benim bendegânım; arkamdan koşturup duran sürüler. Ben, أَنَا رَبُّكُمُ الأَعْلَى dediğim zaman, bunlar da ‘Evet!’ dediler bana, sürüklendiler arkamda. Fakat bak senelerden beri Harun ile Musa’ya söz geçiremedim ben!” diyor.

Evet, manevî anatomisi itibarıyla kendini çürümeye salmış insan, çevresindeki şuursuz, insafsız, iz’ansız, bilerek dünya hayatını âhiret hayatına tercih eden kimseler sebebiyle daha bir azgınlaşır; onlar alkışlıyor, takdir ediyorlar ise şayet, o insanı farkına varmadan Amnofisleştiriyorlar, Kazzafîleştiriyorlar, Saddamlaştırıyorlar demektir hiç farkına varmadan.

Hâsılı, Allah’a karşı terakkî adım adım olduğu gibi, çürüme, korkunç deformasyon da hep mebdede çok küçük bir şey ile başlar. Başta küçük bir açıdır fakat makas açıldıkça açılır, açıldıkça açılır, açıldıkça açılır. Bu “ani’l-merkez” doğrudan kaçma/uzaklaşma… “Merkez kaç” demek… “Ani’l-merkez hareket!” derdi eskiler; şimdi merkez kaç… Açıldıkça açılır, açıldıkça açılır, açıldıkça açılır; öyle açılır ki, hakikaten şeytanı bile hayrette bırakacak bir duruma düşürür insanı. Şair arkadaşımın ifadesi ile, “İsyan deryasına yelken açmışım / Kenara çıkmaya koymuyor beni.” Alır götürür onu; bir yönüyle şeytanın hazırladığı gayyâya götürür, farkına varmadan… “Dünya geçicidir, burada kalınmaz / Ne kadar mal olsa, murad alınmaz / Gafil olma sakın, geri dönülmez / Yürü dünya yürü, sonun virandır / Meded, bundan sonra ahir zamandır.”

   Paranoya, bir korku, şüphe ve vehim hastalığı olarak bütün suiniyetlerin, suizanların da kaynağı gibidir; onun ikliminde şekillenir bütün ayrıştırıcı düşünceler, “biz” ve “ötekiler” mülâhazaları; orada kararlaştırılır nâhak yere infazlar ve en dırahşan nâsiyeleri karalamalar.

Paranoya, psikiyatristlerin daha iyi bileceği bir husustur. Paranoyanın çok çeşitli sebep ve tesirleri vardır. Mesela; eksiği-gediği bulunan, basit bir zeminden önemli, hayatî bir yere gelmiş olan, daha net konuşacak olursak şayet, fakir bir aileden, gecekonduda oturan bir aileden gelip birden bire kendisini imkânlar içinde bulan kimseler bu maraza yakalanabilir. Böyle biri, Cenâb-ı Hak imkânlar verince, küstahlaşır; bir yönüyle, herkese tepeden bakmaya başlar. Firavunlar için de böyle olmuştur; Hitler de aynen böyledir. Bunların sergüzeşt-i hayatlarına baksanız, hayatlarını doğru okusanız, sonra onu soyut resim yapan bir ressama verseniz, resim çizse, hepsi için aynı şekli çizecektir; hepsi birbirine çok iyi benzerler bunların.

Bir de hakları olmadığı halde elde ettikleri o şeyleri “Elden kaçırırız!” diye sürekli bir vehim, bir korku, bir tereddüt yaşarlar. Mesela, Şah, “Neme lazım, ya Humeyni gelirse!.. Benim saltanatım gider!” falan paranoyası yaşar. Başka yerlerde de öyle… Saddam, “Ya Ekrâd içinden birisi kalkar Humeyni gibi gelirse!… Ben Irak’ta saltanatımı kaybederim!” paranoyasıyla yaşamıştır. Öbürü Yemen’de “Humeyni gibi birisi gelirse, ben saltanatımı kaybederim. Oysaki kaç yerde, birkaç tane sarayım var benim.. bir yerden bir yere giderken elli tane zırhlı araba ile gidiyorum ben.. âdetâ ordular koruyor beni.. milletin başında bulunan ben, o milletimin başında, olmazsa olmaz gibiyim!” paranoyasıyla oturup kalkmıştır. Bütün bunlar insandaki o paranoya duygusunu, düşüncesini tetikleyen faktörlerdir, esasen. Elde ettikleri, haksız yere elde ettikleri şeyleri kaybetme vehmi ile, şüphesi ile, tereddüdü ile -bir yönüyle- septistçe yaşarlar bunlar. Dolayısıyla ihtimallere hüküm bina ederler. Yüzde bir ihtimal ile, bir yerdeki bir oluşum, bir karartı, belki bir gölge hakkında “Aman, bir cin olmasın!” falan derler. “Yok mu etrafımda insanlar, şu gölgeye ateş etsinler; cin olabilir bu!” filan… “Büyücüler var ise şayet, bu cini savmak için gelse, bir şey okusalar!” falan… Var ise bir insanda böyle paranoya, başvurmadık şey bırakmaz o.

Zannediyorum, İslam dünyasında, ona musallat olmuş günümüzdeki paranoyaklar, esasen, haksız yere elde ettikleri şeyleri “Elden kaçırırız!” mülahazasıyla en masum insanların kanına, ırzına, namusuna tecavüz edercesine zulümler işliyorlar. Zaten onlar için namus, ırz, falan meselesi söz konusu değil; tecavüz ederler hafizanallah. Ve bunları yapanların en tehlikelileri de İslam dünyasındadır. Neden? Çünkü o şeytanî saltanatlarını korumak için İslamî argümanları kullanırlar. Camiye gelirler, ön safa geçerler, halkın içinde görünürler. Zat-ı Ulûhiyetin nâm-ı Celîlini tekrar eder dururlar; “Peygamberimiz!” derler. Bazen -o gün o moda olur ise- “Kur’an Müslümanlığı!” derler; bazen “Hadis Müslümanlığı!” derler; bazen “Fıkıh Müslümanlığı!” derler. Siz başka bir şey söylemiş iseniz, mutlaka kendilerine göre farklı bir şey söylerler. Bazen “İmamlar da kim oluyor? Kur’an bize yeter!” derler. Ben bunları söylerken, zannediyorum hatırlıyorsunuzdur; siz sosyal medyada duymuşsunuzdur bunları; şu ağzı-gözü bozulmuş, İslam dünyasının başına musallat olmuş eşrârın ağzından, şerâreler halinde akan bu şeni’, bu deni şeyleri defaatla duymuşsunuzdur.

Evet… İslamî argümanları kullanma… Namazı kullanma.. orucu kullanma.. haccı kullanma.. “Allah!” deme, “Peygamber!” deme, hâşa ve kellâ, bunları kullanma. En tehlikelisi bu… Sürüler bundan dolayı aldanabilirler.

İşte Firavun’un kullandığı gibi… “Baksana, Kamer Dağı’nın içinden çıkan Nil Nehri, altı ayda, bir senede boşalttığı su itibarıyla, o dağın hacminden çok daha büyük. Nereden çıkıyor o su? İşte o benim ayaklarımın dibinden aktığına göre, demek bende bir şey var! Bu insanlar beni alkışladıklarına göre, bunca insan yalan mı söyleyecek?!. Buna ister ‘tevatür’ deyin, isterse ‘meşhur’ deyin, bunca insan yanılmaz; demek ki bende hakikaten alkışlanacak bir yan var ki, alkışlıyorlar.” der. Ve onu kaybetmemek için elinden gelen her şeyi yapar. Takdir edilmeyi kaybetmemek için elinden gelen her şeyi yapar. “Bilerek dünya hayatını ahiret hayatına tercih ettiği” için, o mevzuda elinden gelen her şeyi yapar. Dolayısıyla biraz evvelki mülahazalara bağlı olarak işi götürecek olursak şayet, bünyesine bir güve düşmüştür bunun, hiç farkına varmadan, onu kemiriyor, kemiriyor, kemiriyor. Fakat o, bunun farkında değildir. İç deformasyon yaşıyor demektir, bir iç çürümesi yaşıyor demektir. İyilikler, güzellikler dine ait güzellikler, içtenleştirileceği yerde, şeytanın dürtüleri, şerareleri, sinyalleri nefis tarafından sürekli çözülerek ona sunulduğundan dolayı, şeytanın şerarelerine göre hareket etmekte, nefs-i emmârenin dürtülerine göre hareket etmekte ve hevâ-i nefsine uyup hareket etmektedir.

   Ya kendileri birer paranoyak olan veya hedefine ulaşabilmek için toplumsal bir paranoyaya ihtiyaç duyan tiranlar, öteden beri, yaptıkları kötülükleri meşru ve mâkul gösterme hesabına yığınlarda ürperti hâsıl edecek şeyleri kullanagelmişlerdir.

“Hevâ-i nefsime uydum, pek çok günah ettim / Huzura hangi yüzle varayım, ya Rasûlallah!” diyor, hevâ-i nefsine hiç uymayan Leyla Hanım, Diyarbakırlı. Evet, مَنِ اتَّخَذَ إِلَهَهُ هَوَاهُ Nefsini/hevâsını ilah ittihaz eden; içten gelen dürtüleri ne ise şayet, taparcasına onların muktezasını yerine getiren, hafizanallah… Böyleleri âdetâ cinnet derecesinde her şey yaparlar. Kanun yoktur, bilmezler kanunu; hukuk yoktur, adalet yoktur onların kitaplarında; çünkü onlar, kitapsızdır. Kitap da okumazlar onlar. Belki şöyle-böyle diploma almışlardır fakat diplomalı cahillerdir hepsi.

Firavun’un “Sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor!” şeklindeki ifadeleri de Hazreti Musa’ya karşı mele’ini kışkırtmaya matuf… Mele’, onun mâbeyn-i hümayunu, sergerdanları. Tabiî öyle serkerin aynı zamanda sergerdanı olması gayet normal. Mele’, o demek, Kur’an-ı Kerim’de geçen bir kelime; mâbeyn-i hümayun veya meclistekiler, meşveret halkı filan diyebilirsiniz. Onun halkı kışkırtması da bu tür paranoya mıydı, yoksa zulmüne bir bahane mi? Esasen zulme bahane bulma da yine paranoya ile irtibatlandırılabilir. Esas, “Yaptığım şeyleri yapacağım!” ilhâdı. Yaptığı şeylerin hepsi zulüm; yaptığı şeylerin hepsi zulüm… Ama insanları sindirme, bastırma, biraz evvelki menkıbe münasebetiyle bahsettiğim gibi, halkı o hale getirme…

Kelime kelimeyi hatırlatıyor; Kur’an-ı Kerim diyor ki: فَاسْتَخَفَّ قَوْمَهُ فَأَطَاعُوهُ إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِقِينَ “O halkını küçümsedi, onlar da ona itaat ettiler. Doğrusu onlar yoldan iyice çıkmış bir toplum idi.” (Zuhrûf, 43/54) Kavmini hafife aldı. “Kast sistemine göre, siz, benim seviyemde insan değilsiniz!” Kast sistemi Hindistan’dan mı Mısır’a gitti, Mısır’dan mı Hindistan’a gitti, belli değil! İnsanları tabakalandırma… Birinci basamaktaki insanlar, serkârlar; daha güzel ifadesi serkerler.. ikinci basamakta, onu alkışlayanlar.. üçüncü basamakta ona destek olanlar.. dördüncü basamakta, onun gözünün içine bakanlar.. beşinci basamakta, artık tamamen ona zıt gibi görünen, ezilmeyi hak edenler.. ondan sonra altıncı basamak, yedinci basamak, sekizinci basamak, dokuzuncu basamak… “Bunların hepsi ezilmeyi hak eden insanlar. Bunları ezmezseniz şayet, muhtemel -binde bir ihtimal- bunlar gelir sizi ezerler, Kahire’yi sizin elinizden alırlar, Ahramlara otağlarını kurarlar ve dolayısıyla bugüne kadar çırpınıp durduğunuz, çırpınıp durarak elde ettiğiniz şeyleri kaybetmiş olursunuz. Elli türlü zillete katlanarak elde ettiğin bu şeyi, üç-beş tane çapulcunun gelip senin elinden almasına göz yumuyor isen, sen, akılsızsın demektir. Öyle ise, bunların hepsinin kökünü kazımak lazım, kezzap döküp kurutmak lazım onu; benim yaşamam, bu saltanat ve bu debdebe ile yaşamam, buna bağlıdır. Benim var olmam, benden başkasının yok olmasına bağlıdır. Ya benim gibi düşünecekler veya hukuksuz, kanunsuz bunların hepsi ölümü hak etmişler demektir.”

İslam dünyasında olan şey, bu!.. Derdest edip götürüyor Saddamcılar, Kazzafîciler; derdest edip götürüyorlar, “Senin suçun var!” diyorlar. “Yok yahu, ben bir şey yapmadım!” diyor masum. “Ee bir şey yapmadığını ispat et!” diyorlar. Bakın, ne hukuk mantığı bu!.. Vallahi böyle bir mantıksızlık karşısında ve bir de buna mukabil sesini çıkarmayanlar karşısında şeytan -zannediyorum- zil takıp oynuyordur. “Hiçbir zaman insanlık üzerinde bu kadar hâkimiyet tesis edemedim ben! Yirminci asrı, Allah (celle celâluhu), benim için yaratmış; bencil, egoist insanlar, tam bana göre insanlar!.. Sanki bu asır, benim asrım!.. Enâniyet asrı; egoizma, egosantrizma, narsizma asrı…” diyordur.

Çok insanda olabilir paranoya, hafizanallah. Vehimlere bağlanabilir insan; vehimlere göre hareket edebilir. Ama zannediyorum bu mevzudaki problemleri, o isi-pası silecek bir şey var ise, o da akl-ı selim, kalb-i selim, ruh-i selim, hiss-i selim heyeti ile meşveret ederek meseleyi götürmektir. Sâlim düşünüyorlar, sâlim hissediyorlar, sâlim konuşuyorlar, sâlim ruhları var… مَا خَابَ مَنِ اسْتَشَارَ Bunlar ile meseleleri meşveret ederek götürür iseniz, sürçmezsiniz, Allah’ın izni-inayeti ile… Salmazsınız kendinizi zift çağlayanına, hafizanallah!.. Akmazsınız zift deryasına, hafizanallah!.. Ama bir kısım vehimlere kapılarak “Şuna sahip oldum, buna sahip oldum; elimden alırlar bunları!” mülahazasına kendinizi kaptırırsanız, hiç farkına varmadan paranoyanın değişik mertebelerinde, değişik makamlarında bir yer tutmuş olursunuz.

Siz tutmadınız, inşaallah tutmayacaksınız; size tutturamayacaklar onu, Allah’ın izni-inayeti ile. Çünkü talip olduğunuz şey, o kadar büyük, o kadar yüksek ki!.. Ahsen-i takvîme mazhariyetin gereği de odur. Siz, bulacağınızı bulmuşsunuz, artık bulacağınız bir şey kalmamış. O’nu (celle celâluhu) bulan için bulacak bir şey kalmamış demektir; O’nu kaybeden de bir şey bulmuş sayılmaz! Hikem-i Atâiyye’de, İbn Ataullah-ı İskenderânî (Sekenderânî), مَاذَا وَجَدَ مَنْ فَقَدَكَ وَمَا الَّذِي فَقَدَ مَنْ وَجَدَكَ diyor; Hazreti Bediüzzaman da bunu alarak kullanıyor, bir kelime farkı ile. مَاذَا وَجَدَ مَنْ فَقَدَهُ * وَمَاذَا فَقَدَ مَنْ وَجَدَهُ “O’nu bulan, ne kaybetmiştir ki! O’nu kaybeden de ne bulmuştur ki?!.”

Evet… Ağrıttım başınızı.. helal edin hakkınızı.. deşeledim sızınızı.. bir kere daha vicdanlara/vicdanlarınıza duyurdum tanıdığınız, bildiğiniz kimselerin çektiği şeylerden dolayı acınızı!..

Bamteli: HİCRET VE CİHÂD-I EKBER

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   “Bizim uğrumuzda gayret gösterip mücâhede edenlere elbette muvaffakiyet yollarımızı gösteririz.”

Pek çoğu itibarıyla bu arkadaşlar, kendi ülkelerinde/vatanlarında, toprağını tûtiyâ gibi gözlerine sürmek istedikleri kendi yurtlarında/yuvalarında kendilerine yaşama hakkı verilmediğinden, kendi ülkelerini terk edip başka yerlere “cebrî hicret” etmiş arkadaşlar. Bazıları da daha önceden “ihtiyârî” olarak böyle bir hicreti yapmış, Avrupa ülkeleri, Amerika dâhil dünyanın değişik yerlerine açılmış insanlar… Olup biten şeyler olup biteceği, en son o senaryo realize edileceği âna kadar, arkadaşlar, ihtiyarî olarak, kendileri isteyerek, hür iradeleri ile dünyanın değişik yerlerine hicret ediyorlardı. Daha sonra cebrî hicretler başladı.

Kur’an-ı Kerim’de, bu hicrete delâlet eden çok âyet var: وَالَّذِينَ هَاجَرُوا، وَالَّذِينَ هَاجَرُوا Bazı yerlerde, وَجَاهَدُوا diyor. Hatta bir sûrede iki defa, hemen hemen bir iki kelime farklılığı ile geçiyor: “Hicret ettiler, yurtlarını/yuvalarını terk ettiler ve aynı zamanda orada kendilerini cihâda verdiler, mücâhedeye verdiler.” deniyor.

Evet, “cihâd” kelimesini dillendirdiğimiz zaman, insanın aklına sadece “karşısına çıkan düşman ile savaş” meselesi geliyor. Bu, radikalizmin kullandığı bir malzeme ve başkalarının da gelip gelip hep ona takıldığı bir mesele… Oysaki mesele, siyakı ile, sibakı ile ele alındığı zaman onların anladıkları gibi değil.

Hicret ettiler, göç ettiler, yurtlarını/yuvalarını terk ettiler; ondan sonra da mücâhedede bulundular… وَالَّذِينَ جَاهَدُوا فِينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا وَإِنَّ اللهَ لَمَعَ الْمُحْسِنِينَ buyuruluyor ayet-i kerimede; “Bizim uğrumuzda gayret gösterip mücâhede edenlere elbette muvaffakiyet yollarımızı gösteririz. Muhakkak ki Allah iyi davranan ihsan ehliyle beraberdir.” (Ankebût, 29/69) فِينَا deniyor; “Allah için, lillâh, livechillâh, li-rızâillah, li-şe’nillah ve li-hukuki Rasûlillah.” diyeyim ben. وَالَّذِينَ جَاهَدُوا فِينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا Hizmet etme adına onlara yol yol üstüne, yollar yöntemler lütfettik…

Bir yol değil; değişik ülkelerin farklı kültür ortamlarına göre Allah (celle celâluhu) onları istihdam etti orada, farklı yöntemler kullandılar. Bir yol; temel disiplinler açısından çizgi korundu; Peygamberler güzergâhına riayet edilmeye çalışıldı. Fakat oradaki şartlar, konjonktür, küçük farklılıklar, nüans ve üslup farklılıkları ile farklı yollar… Esas/usûl değil, üslup farklılıklarıyla, “Değişik yollar/yöntemler hidayet ettik!” diyor Allah (celle celâluhu).

   “Cihâd-ı asgardan cihâd-ı ekbere dönüyoruz!”

Şimdi (Kur’an’daki “Cihâd” kavramında sadece) gittiğiniz yerde dal-kılıç, millete karşı maddî mücadele etmenizden bahsedilmiyor, gördüğünüz gibi… Meseleye derinlemesine baktığınız zaman, delâletin hiçbir çeşidi ile ona delalet etmediği görülüyor. Ama cihâdda aynı zamanda o mesele de söz konusu; ona “maddî cihâd” deniyor. İnsanlığın İftihar Tablosu da böyle bir cihâddan döndüğü zaman, “Cihâd-ı asgardan cihâd-ı ekbere dönüyoruz!” buyuruyor.

Ona (maddî mücadele ve harbe) “cihâd-ı asgar” diyor. O (cihâd-ı asgar), kendine mahsus bir kısım şartlar muvacehesinde tahakkuk ediyor. O, insanın “Usûl-i hamse” dediğimiz şeyleri, nefsini, neslini, ülkesini koruması adına, başkalarına karşı, muhakkak veya kaviyyü’l-ihtimal olan bir kısım hadiseler karşısında başvurduğu bir yöntemdir. Buna Abdurrahman Azzam “tedâfuî savaş” diyor; bu sözüyle -esasen- meseleye itiraz edilmeyecek şekilde bir çözüm, bir yorum getiriyor; tedâfuî, yani esas “müdafaa savaşları” bunlar. Ya mutlak, size karşı yola çıkmışlardır; mesela, Roma’dan kalkmış tâ Ürdün’e kadar gelmişlerdir, geleceklerdir, gelme ihtimalleri vardır. Yermük ve Tebük, o mülahazalar ile gerçekleşmiştir. Bir dönemde Ebrehe’nin ordusunun geldiği gibi ki Persler onları/Habeşleri tahrik etmişlerdir. Belli bir dönemde daha sistematik olarak gelmeyi planlıyorlar Müslümanlar üzerine, tamamen yok etmeye niyetlenerek. Evet, ya öyle muhakkak bir karşılaşmaya veya böyle kaviyyü’l-ihtimal bir karşılaşmaya karşı biraz evvel işaret ettiğim şeyleri (usûl-i hamseyi) müdafaa adına tedâfuî savaşlar…

Ama bu, bir, arada bir cereyan ettiğinden dolayı; iki, belli şartlara bağlı olduğundan dolayı; üçüncüsü, burada bu işin içine nefis de karışabildiğinden, “küçük cihâd” olarak adlandırılmış. Bazen, ganimet elde eder insan, kahraman olur, gazi olarak geriye döner… Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) toptan, hepsini birden nazar-ı itibara alarak “cihâd-ı asgar” diyor; “Küçük cihâd… Ondan, büyük cihâda dönüyoruz.”

Bir: O küçük cihâdın ruhlarımıza şöyle-böyle bıraktığı izleri silme adına, nöronlarımızda bıraktığı izleri, tozu-toprağı silme adına… Hâşâ sahabînin dimağında, nöronlarında, hipofiz bezinde, Talamus bezinde böyle bir kirlenme olmaz. Ama Kur’an-ı Kerim’in bu mevzudaki ifadeleri, kıyamete kadar gelecek insanlara göre olduğundan, Efendimiz’in ifadeleri kıyamete kadar gelecek insanları nazara alarak ona göre hitap olduğundan dolayı, meseleyi “ashâb” çerçevesinde ele almamak lazım.

Şimdi öyle bir cihâddan döndüğü zaman, insanlar ganimet ile dönüyorlar; belki bazıları yeni İslamiyet’e girmiş, henüz o işin âdâb u erkânını tam bilemiyorlar. Bunların zihinlerinde de hafif, tahayyülî bir kısım toz-duman olabilir. Bu, küçük bir şey… Esasen bundan büyük bir şey vardır: Burada alınan bu şeyler var ise, toz-duman var ise, hayal kirlenmesi var ise, nöronlara bulaşan bir şey var ise, esasen bunlardan arınma mevzuu… Ona da Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) “cihâd-ı ekber” diyor; “büyük cihâd” diyor. O, insanın nefsine karşı, hevâsına karşı, şeytanına karşı, şeytanın şerarelerine karşı, sinyallerine karşı…

   “Baksana kendi hevâ ve hevesini ilah edinen, ilmi olduğu halde Allah’ın kendisini şaşırtıp, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözlerine de perde çektiği kimsenin haline!..”

O, belli sinyaller gönderir, şifre çözücü gibi; nefis de onu çözer. İnsanın hevâ-i nefsine de uygun gelir o, hiç farkına varmadan. مَنِ اتَّخَذَ إِلَهَهُ هَوَاهُ “Nefsini/hevâsını ilah ittihaz etti.” sözü ile ifade ediyor onu Kur’ân, neûzubillah. Ne demek bu? O (nefis, hevâ-i nefis) ne diyor ise, onu yapıyor insan: “Eğil!”, eğiliyor.. “Kalk!”, kalkıyor.. “Yat!”, yatıyor.. “Rükûa var!”, varıyor.. “Secdeye var!”, varıyor… Hevâsı ne diyor ise, onu yapıyor, hevâ-i nefsi ilah ittihaz eden…

 Ağızlar, her ne kadar لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ dese de, tavırlar ve davranışlar o mevzuda hangi heyecan ile mızrap yemiş ise, onun gereğini yerine getiriyorlar. Hangi duygu, hangi düşüncenin mızrabını yemiş ise şayet… “Dil” değil esasen; esas “dil” dediğimiz, Farsçada “gönül”dür. Meseleler, bir yönüyle “gönül”den çıkıp “dil-dudak” arasına gelince, biz de ona en uygun bir kelime bulmuş, “dil” demişiz; Arapça’da karşılığı “lisan”. Esprisi bu, meselenin…

Efendimiz’in “cihâd-ı ekber” dediği şey, insanın nefsine karşı, hevâsına karşı, şeytanın sinyallerine/şerarelerine karşı, hafizanallah, halkın takdir etmesine karşı, alkışlamasına karşı, dünyanın câzibedâr güzelliklerine karşı, hezâfirine karşı, tûl-i emele karşı, tevehhüm-i ebediyete karşı, dünyada ebedî kalacakmışçasına, bilerek dünyayı âhirete tercih etmesine karşı…

İnsan sürekli iç kontrol ile kendisini zapturapt altına almaz ise şayet, kaybeder; o savaşta kaybeder insan… Dolayısıyla bu, süreklidir; çünkü insan, her gün bir şey ile karşılaşır. Bir yerde takdire bahis mevzuu olan bir konu ile karşılaşır.. bir yerde bir alkış ile karşılaşır.. bir yerde bir makam ile karşılaşır; bir paye ile karşılaşır.. bir yerde “Ona elini sürdüğün zaman ibadet sayılır!” takdiri ile karşılaşır.. bir yerde “Allah’ın bütün evsâfını câmî bir zât-ı mümtaz (!)” takdiri ile karşılaşır… Hiç farkına varmadan, bu şeytan sinyalleri karşısında mağlup olur; o zavallı, Peygamberler güzergâhında düşe-kalka yürüyordur fakat farkında değildir. “İslam!” diyordur fakat deyişi -esasen- kalbin yediği bir mızrap ile bir ses değildir, bir soluk değildir; dile-dudağa emanet, gayet yavan, gayet zayıf, sadece güftügû’dan ibarettir… Güftügû, dedikodu demektir. Dedikodu Müslümanlığı…

Bu itibarla, bu, sürekli olduğundan, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bundaki başarıyı, öbüründeki başarıdan çok daha büyük görüyor ve o başarıya göre buna “cihâd-ı ekber” diyor.

   Hakk’a adanmış ruhlar, haritadaki konumunu dahi bilmedikleri yerlere irâdî hicret ile gittiler; gittiler ve “cihâd-ı ekber” yörüngesinde, hal ve temsil kanatlarıyla mücâhede ettiler.

Şimdi, arkadaşların durumları, işte böyle bir “cihâd” durumu… Allah (celle celâluhu), bir dönemde iradî olarak hicret ile onları tavzif etti. Bazıları da arkada kaldılar, onları desteklediler; kuvve-i maneviyelerini desteklediler, imkân açısından desteklediler, “Gidin, yolunuz açık olsun!” dediler, yollarına su serptiler, “Gitsinler, dönsünler, gelsinler!” dediler. Böyle karşılıklı “teâvün” oldu, “tesânüd” oldu, bir yönüyle “mesâînin tanzimi” oldu, Allah’ın izni-inayetiyle. Cenâb-ı Hak da bu vifâk ve ittifaka çok engin tevfîklerde, muvaffakiyetlerde bulundu. İslam’ın güzelliklerini hâl ile ve temsil ile başkalarının ruhlarına da nefh etme.. âdetâ bir sûr ile üflüyor gibi.. sûr değil, Mevlânâ’nın “ney”i ile seslendiriyor gibi tatlı tatlı nağmeler ile… Yerinde “Sabâ” ile, yerinde “Uşşâk” ile, yerinde “Hüzzâm” ile, yerinde “Rast” ile, yerinde “Hicaz” ile… “Burada bu gider, burada bu gider, burada bu gider!” dediler. Mizaçlara göre, mezâklara göre, kültür ortamlarına göre, Allah’ın izni ve inayeti ile, hâl ve temsil diliyle anlatacaklarını anlattılar.

Şimdi elektronik tabloya yansıdığı gibi, لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللهَ مَعَنَا Sevr sultanlığında… “Tasalanmayın, Allah, bizimle beraber!” Allah, beraber olduğunu gösterdi, hissettirdi. Öyle yerlere gittiler ki, o yer ile alakalı bir seminer dersi almamışlardı. Nereye? Zannediyorum haritayı önlerine koysaydınız: “Gideceğin şu yerin nerede olduğunu hemen, derinlemesine çok düşünmeden, parmağınla bana işaretle, ben de sana Nobel ödülü vadediyorum!” deseydiniz, bilemezlerdi. Sordular, gidip havaalanına, sordular; “Falan yere nereden gidiliyor, nasıl gidiliyor; uçak oraya gidiyor mu?!” falan… Öyle gittiler oraya. Ve giderken beş kuruşları yoktu. Belki sermaye olarak sadece karakterlerini, temsil güçlerini, hâl güçlerini ortaya koydular, Allah’ın izni-inayeti ile.

Cenâb-ı Hak da kale kapıları gibi kalblerin kapılarını açtı onlara. Hiçbir devlete müyesser olmayacak şekilde onlara hizmet ettirdi. Allah’ın izniyle, hâlâ da devam ediyor; onca tahribata rağmen devam ediyor. Evet, Cenâb-ı Hakk’a dua ve niyazda bulunalım -antrparantez- Cenâb-ı Hak, kıyamete kadar devam ettirsin. Çünkü o devamı işaretleyen, aynı zamanda gayb-bîn gözüyle görüp olacağını haber veren veyahut da bir hedef olarak gösteren Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm idi, sallallâhu aleyhi ve sellem: “Benim adım, güneşin doğup-battığı her yere gidecek.” diyor. Gecenin bitmediği, gündüzün bitmediği yerleri düşünün; penguenlerin dünyasından Kuzeyde bilmem nereye kadar… “Nerede Güneş doğup-batıyor ise, oraya kadar Benim nâmım ulaşacak!..” diyor.

Cenâb-ı Hak, onu çok kısa zamanda lütfetti, yaptırdı, biiznillah, biinâyetillah. Fakat o meselenin mahiyet-i nefsü’l-emriyesini bilmeyen nadanlar… “Nâdanlar, eder sohbet-i nâdan ile telezzüz / Divânelerin hemdemi, divâne gerektir.” “Sohbet-i nâdân, alâmet-i nâdânist.” Sâdî diyor, Gülistan’ında. Öyle, nâdanlar ile arkadaş olmak, onlar ile düşüp-kalkmak, arkalarından sürüklenmek; bu, cahillik alametidir.

Evet, arkadaşlarınız gittikleri her yerde -böyle- manevî cihâd ile mücâhede ettiler. Bir kere daha tekrar edeyim: “Cihâd” dediğimiz zaman, bir, maddî cihâd; biraz evvel arz ettiğim gibi, usûl-i hamsenin -“Hürriyet”i de ilave eden Usûlcüler var, “usûl-i sitte” olur o zaman.- muhakkak tehlikeler karşısında korunması, onlara karşı verilen savaşta maddî mukabelede bulunulmasıdır ki, buna “cihâd-ı asgar” deniyor. Fakat “cihâd-ı ekber”e gelince, o, devam ve temâdî ediyor. Bunun devam ve temâdîsi de insanın kendini sürekli iç kontrolüne tâbî tutması, kendi ile yüzleşmesi; sürekli -son yazılarda anlatıldığı üzere- kendiyle yüzleşmesi.. bir yönüyle, Allah ile münasebetini tekrar ber-tekrar gözden geçirmesi.. kendisini İslam’ın temel disiplinleri ile birkaç defa her gün test etmesi.. “Allah ile münasebetim nerede, acaba Ben nerede duruyorum? Nerede durmam lazım geldiği halde, şimdi neredeyim?” demesi… Bütün bunları, hem de kendini gördüğü yerin de birkaç adım gerisinde olarak kendini mütalaaya alıp gözden geçirmesi… Mesela, Cenâb-ı Hak, bir yere götürmüştür; bir el işareti ile kocaman bir belde, nûr-i iman ile tenevvür etmiştir. Fakat birkaç adım geriye çekilerek, “Ben olmasaydım, herhalde bu mesele çok daha ileriye gidecek idi!” mülahazasına bağlı, “Bir yönüyle bu mesele, bana bağlı gittiğinden dolayı, bana ait takılmalardan ötürü, takılma oldu!” demesi…

   Hicret, Mücâhede ve Sabır… Ah bunu bir bilselerdi!..

Evet, وَالَّذِينَ هَاجَرُوا فِي اللهِ مِنْ بَعْدِ مَا ظُلِمُوا لَنُبَوِّئَنَّهُمْ فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَلَأَجْرُ اْلآخِرَةِ أَكْبَرُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ * اَلَّذِينَ صَبَرُوا وَعَلَى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ “(Bulundukları yerde inançlarından dolayı) zulme maruz kaldıktan sonra Allah uğrunda hicret edenleri elbette dünyada güzel bir şekilde yerleştirir, onlara güzellikler hazırlarız. Âhiret’te verilecek mükâfat ise şüphesiz daha büyüktür. Ah, (insanlar) bunu bir bilselerdi!.. O muhacirler, (inançlarından dolayı başlarına gelenlere) sabretmişlerdir ve ancak Rabbilerine dayanıp güvenmektedirler.” (Nahl, 16/41-42) Bakın, diyor ki: Zulme uğradıktan sonra bunlar, hicret ettiler. لَنُبَوِّئَنَّهُمْ فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً Dünyada, Biz, onlara mutlaka güzellikler hazırlayacağız. Ama onun ile yetinmeyecek sadece, وَلَأَجْرُ اْلآخِرَةِ أَكْبَرُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ Âhiretin ecrine gelince, o, çok daha büyük!..

Aynı sûredeki ilgili ikinci ayette ise -Zannediyorum yukarıdaki ayetten birkaç sayfa sonra, Nahl sûresinde.- diyor ki: ثُمَّ إِنَّ رَبَّكَ لِلَّذِينَ هَاجَرُوا مِنْ بَعْدِ مَا فُتِنُوا ثُمَّ جَاهَدُوا وَصَبَرُوا إِنَّ رَبَّكَ مِنْ بَعْدِهَا لَغَفُورٌ رَحِيمٌ “Buna karşılık, şüphesiz ki senin Rabbin, imanlarından dolayı mihnet ve işkenceye, zulme ve baskıya maruz kalan ve nihayet hicret eden, ardından Allah yolunda mücâhede eden, çalışıp didinen ve sabredenlerle beraberdir. Evet Rabbin, onların bütün bu güzel davranışlarına karşılık olarak elbette günahları çok bağışlayandır, (bilhassa mü’min kullarına karşı) hususî merhameti pek bol olandır.” (Nahl, 16/110)

İmtihana tâbi tutuldular, bundan dolayı hicret ettiler; imtihana tâbi tutuldular, cebrî hicrete maruz kaldılar. Ama gittikleri yerde boş durmadılar; mücâhedede bulundular, manevi mücâhede ile gönüllere otağlar kurdular. Allah (celle celâluhu) kalblere vüdd vaz’ etti. Cibril, bütün gök ehline duyurdu: “Allah, falanları seviyor, siz de sevin!” Efendimiz buyuruyor. Sonra Cenâb-ı Hak, onlara yeryüzünde gönüllerde alaka, sevgi ve vüdd vaz’ etti. Sonra gittikleri yerlerde sıkıntılara maruz kaldılar: Kamp sıkıntısı çektiler.. vize sıkıntısı çektiler.. geçim sıkıntısı çektiler.. muâvenetlere muhtaç oldular.. himmetlere muhtaç oldular… Ama dişlerini sıkıp “aktif sabır” içinde sabrettiler. اَلصَّبْرُ مِفْتَاحُ الْفَرَجِ “Sabır, kurtuluşun sihirli anahtarıdır.” Sabrettiler, şikâyet etmediler…

Buna bir şey ilave ediyoruz: Aktif Sabır. Durağanlığa kendilerini salarak değil; o, insanı dağılmaya götürür, saçılmaya ve savrulmaya götürür. Hareket halinde sabır… “Ben, buradayım; şartlar, ne yapmama müsait? Konjonktür, bana ne kadar müsaade ediyor, vize veriyor?” Ona göre… إِنَّ رَبَّكَ مِنْ بَعْدِهَا لَغَفُورٌ رَحِيمٌ Bundan sonra artık, şüphesiz Senin Rabbin… Hem de Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) nâm-ı celiline izafe edilerek… Muhatap olarak O’nu alarak: “Senin Rabbin…” Yani, Kendi ufkun itibarıyla, nâ-kâbil-i idrak; o nâ-kâbil-i idrak Zât-ı Baht var ya!.. O, لاَ تُدْرِكُهُ اْلأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الأَبْصَارَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ var ya!.. İşte o Senin tam bildiğin, başkalarının bilemediği Zât var ya!.. O, Senin Rabbin, مِنْ بَعْدِهَا لَغَفُورٌ رَحِيمٌ Bütün bunlardan sonra… Bir de “Lâm-ı Te’kîd” var; لَغَفُورٌ رَحِيمٌ Günahları yarlıgayıcı… Mübalağa kipi ile; günahları yarlıgamada eşi-menendi yok!.. Bir de Rahîm; merhamet etmede de eşi-menendi yok!.. 

Hususiyle bu “Rahîm” kelimesi, رَحْمَنُ الدُّنْيَا، رَحِيمُ اْلآخِرَةِ denmesi de gösteriyor ki, kemâli ile âhirette tecelli ediyor; Cennet şeklinde, ırmaklar şeklinde, Hûriler şeklinde, Gılmanlar şeklinde… Ama zannediyorum, sizler, Hazreti Mevlânâ, Yunus Emre ve Hacı Bektaş gibi kimselerin mülahazasıyla, estağfirullah, daha arkalara giderek, anamız, büyük anamız Râbia Adeviyye mülahazasıyla -Ne kadar saygı duyduğumu zannediyorum kendisi bile bilmiyordur, Rabia validemize ne kadar saygı duyduğumu!..- “Ne helva, ne selva; illa Rü’yet-i Mevlâ!” dersiniz. Zannediyorum, ne Cennet’in ırmakları, ne köşkleri, ne villaları… Ama onlar, Allah tarafından birer atâya olduğundan dolayı, “Veren”in (celle celâluhu) hatırına, tahdîs-i nimet kabilinden kabul edilir. “Yâ Rabbi! Bundan dolayı da teşekkür ederiz, fakat gönlümüzü kaptırdığımız şey bizim, başkaydı; o da Senin cemâl-i bâ-kemâlini müşahede etmek!..”

Cennet’in binlerce sene hayatı, bir dakikasına mukabil gelmeyen Cemâl-i bâ-kemâlini müşahede etmek… Dünyada, ukbâda, bütün sistemlerde, trilyonlarca sistemde, Senin serpiştirilmiş güzelliklerinin hepsini bir anda müşahede etmek… Bu, öyle bir şey ki, gördükleri zaman, bayılacaklar… Çok tekrar ettiğim gibi, فَيَنْسَوْنَ النَّعِيمَ إِذَا رَأَوْهُ * فَيَا خُسْرَانَ أَهْلَ اْلاِعْتِزَالِ “Gördükleri zaman onlar, Cennet nimetlerini unutacaklar. Yazıklar olsun o ehl-i İ’tizâl’e ki, görmeyi inkâr ediyorlar. Yuf olsun onlara!” diyor, Bed’ü’l-Emâlî’de. Evet, şimdi bunlara dilbeste olmuş, Allah’ın izni-inayetiyle, yürüdüğü yolda yürüyor ve yaptığı o manevî cihâdı da yapıyor. Öyle birine karşı, bu ayette de ifade buyrulduğu gibi, Allah, Gafûr’dur, Rahîmiyeti ile orada tecelli edecektir.

   Burada çektikleriniz ötede tatlı birer menkıbeye dönüşecek; gözlerinizin görmediği, kulaklarınızın duymadığı ve akıllarınızın alamayacağı güzellikler içinde o menkıbeleri birbirinize anlatıp sohbet edeceksiniz.

O, Kendisi ifade buyurduğu gibi, bir kudsî hadiste de -O Kudsî hadise tercüman olan Zât’a (sallallâhu aleyhi ve sellem) da canımız kurban olsun!- Allah şöyle buyuruyor: أَعْدَدْتُ لِعِبَادِي الصَّالِحِينَ مَا لَا عَيْنٌ رَأَتْ، وَلَا أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلَا خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ “Salih kullarım için hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insan kalbinin de tasavvur edemediği nimetler hazırladım.” Sâlih kullarıma… Yaptığı her şeyi arızasız, gıllügışsız, içine bir şey bulaştırmadan; şöhret, nam, nişan, dünyevî ad, istikbal, yaşama zevki, bohemlik duygusu, rahat hissi, dünyayı bilerek âhirete tercih etme duygusu bulaştırmadan yapan… Bütün bunları elinin tersiyle itmiş; hep neye tâlip olacak ise şayet, ona olmuş. Bunların hepsini terk etmiş; bir yönüyle, “Tâlî şeyler bunlar, benim için!” demiş. أَعْدَدْتُ لِعِبَادِي الصَّالِحِينَ Sâlih kullarıma… Arızasız, kusursuz…

“İbadet” mi, “Ubudiyet” mi, yoksa “Ubûdet” mi? Cenâb-ı Hak, o zirveyi (ubûdet zirvesini) cümleye müyesser kılsın. O yolda olanlar, “Ben oraya ulaşacağım!” diye o niyet ile yürüyorlar ise, Allah, onunla mükâfatlandırır. Niyeti sağlam tutmak lazım; o niyete göre adım atmak lazım. O ufku yakalama adına kanatlanmak, üveyikler gibi kanatlanmak, ona doğru yürümek lazım!.. أَعْدَدْتُ لِعِبَادِي الصَّالِحِينَ مَا لَا عَيْنٌ رَأَتْ Hiç göz, görmemiş… وَلَا أُذُنٌ سَمِعَتْ Kulak işitmemiş… وَلَا خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ Hiç kimsenin de tahayyül, tasavvur dünyasına gelecek gibi değil; insanın tahayyül edeceği, aklına geleceği gibi şeyler değil bunlar. Ben, sâlih kullarıma onları hazırladım.

Şimdi o salah korunduğu takdirde, tamamen her şey O’nun için yapıldığı takdirde, Allah (celle celâluhu) öyle şeyler lütfediyor ki, zannediyorum burada çekilen şeyler, o sıkıntılar, hani o imtihanlar, o iptilalar filan, öbür tarafta -Kur’an-ı Kerim’in başka bir ayeti ile ifade ettiği gibi- karşılıklı koltuklarda oturup anlatacakları menkıbelere dönüşüyor. Bizim geçmişte olan şeyleri anlattığımız gibi…

Ben 27 Mayıs’ı da gördüm, onun tokadını yedim; 12 Mart’ı gördüm, onun da tekmesini yedim; 12 Eylül’ü gördüm, onun çift tekmesini (çiftesini) yedim; 28 Şubat’ın hem tekmesini hem yumruğunu yedim. Fakat şimdi oturmuş bunları birer menkıbe gibi anlatıyoruz; rahat, Bedir’i anlattığımız gibi, bilmem nerede Ukbe İbn Âmir’in zaferini anlattığımız gibi, Perslere karşı zaferini anlattığımız gibi anlatıyoruz. Dudaklarımız ister istemez geriye gidiyor, meseleler artık bir menkıbe durumuna düşmüş gibi oluyor. Dolayısıyla bugün bu çekilen şeyler, Hak yolunda olanlar için, öbür tarafta insanların karşılıklı birbirine anlatacağı menkıbeler haline gelecek. Ve sonra dönüp bakacaklar: “Bu işleri bize yapan insanlar acaba neredeler?”

İnşaallah öbür tarafa (Cehennem’e) gitmezler; inşaallah, Araf’ta da kalmazlar. Orası da ayrı bir şey: Bir oraya bakma, bir beri tarafa bakma. Onun hakkında farklı yorumlar var: Sonradan girenler… Önce girememişler demek. Ama o tarafı da görüyorlar, bu tarafı da görüyorlar. Öbür tarafa bakınca, endişe ile titriyorlar; beri tarafa bakınca da sevinçle, inşirah içinde şahlanıyorlar. “Allah’ım, Allah’ım, Allah’ım!” diyorlar. اَللَّهُمَّ أَدْخِلْنَا الْجَنَّةَ مَعَ اْلأَبْرَارِ، بِشَفَاعَةِ نَبِيِّكَ الْمُخْتَارِ، وَآلِهِ اْلأَطْهَارِ، وَأَصْحَابِهِ وَأَتْبَاعِهِ وَأَتْبَاعِ أَتْبَاعِهِ اْلأَخْيَارِ “Allah’ım, ebrâr diye bilinen iyi ve hayırlı kullarınla beraber bizi de Cennet’ine dâhil eyle, seçkinlerden seçkin Peygamber’inin şefaatiyle, O’nun tertemiz aile fertleri, ashâbı, onları takip edenler ve sonrakiler arasında adım adım onların izinden gidenler hürmetine.”

   “Dünyayı kesben değil; kalben terk etmek lazım!”

Dünya, bundan ibaret: “Çeşm-i ibretle nazar kıl, dünya bir misafirhanedir / Bir mukim âdem bulunmaz ne acîb kâşanedir / Bir kefendir âkıbet sermayesi şâh u geda / Bes, buna mağrur olan Mecnun değil de ya nedir?” Bırakın birileri saraylarda mecnunluk yaşasınlar, villalarda mecnunluk yaşasınlar, filoları olmakla mecnunluk yaşasınlar! Bence “akıllıca” yaşamak, tamamen öbür âleme kilitlenmektedir.

Ha, Cenâb-ı Hak, dünyada da dünyevilikler ihsan edebilir size. Ticaret yapıyorsunuzdur, zenginlik verebilir. Hazreti Osman’a vermiş, Abdurrahman İbn Avf’a vermiş. Radıyallahu anhüma; ikisinden de Allah, trilyon defa, katrilyon defa razı olsun, Allah razı olsun!.. Ama vermesi gerektiği bir yerde, lazım olduğu bir yerde -öyle diyorlar- beş yüz tane deveyi yükü ile vermiş. Beş yüz değil mi?!. Evet, yüküyle vermiş. Bu ne demek, biliyor musunuz? Günümüzde başları döndüren o zırhlı arabalar var ya; işte onların beş yüz tanesini birden verecek kadar… Kalbi o kadar açık; içine o kadar sokmamış o meseleleri, o kadar dışında dönmüş, o kadar meselenin emanetçisi gibi bakmış. Hazreti Pîr de bu meseleyi -anahtar ifadelerden bir ifadedir- şöyle vurgular: “Dünyayı kesben değil; kalben terk etmek lazım!”

Abdurrahman İbn Avf, Hazreti Osman ölçüsünde… İhtimal… Aşere-i Mübeşşere’den; hâşâ bir tırnağı olamam ben. Cenâb-ı Hak lütfetse, ben de onların arkasından kuyruk sallayarak bir fino gibi gitsem!.. Başımı -çok rahatlıkla- ayaklarının altına koyarım Abdurrahman İbn Avf’ın!.. Ama İnsanlığın İftihar Tablosu buyuruyor ki: “Abdurrahman İbn Avf’ı, Cennet’e sürüklenerek girerken gördüm.” “Sonradan giriyor.” diyor, servetinden dolayı… Bunu duyunca Hazret, bütün servetini Allah yolunda infak ediyor. Demek hiç gönlüne girmemiş onun.

Şimdi bu açıdan, meşru dairede kazanılan şeyler, verileceği yerde rahatlıkla verilmeli!.. Sizin insanınız, yani kardeşleriniz, o Anadolu’nun mübarek insanı, kafaları bozulacağı âna kadar… Değişik yerlerde, hiç anlamayan insanlar bile cömertlik sergilediler. Adını vermeyeceğim; anlamayan, bu işlerden anlamayan biri vardı. O dönemde herkesin kapısına gittik, tek bir yerde olumsuz bir tavır görmedik. Çok farklı insanları, ateist, deist, materyalist, pozitivist, bilmem ne, herkesi ziyaret ettik; hiç olumsuz bir tavır ile karşılaşmadık. Yine bu duyguya yakın birisinin yanına gitmiştik. Daha o zamanlar beş-altı tane okul vardı. Ben, onların nasıl yapıldıklarını anlatınca, öyle şahlandı ki adam, “Yahu, hocam, bir tane de ben yapayım!” dedi.

   Hizmetlerin “Kur’ânî Makuliyet” etrafında toplanmış adanmış ruhlarca yapıldığını göremeyen basar ve basiret mahrumları “Milyarlara hükmediyor!” diyorlardı; keşke anlayabilselerdi!..

Farkında değil bu insanlar!.. Yok bilmem Cemaat bir şey yapmış da!.. Yok, Kıtmîr, milyarlar ile meşgul oluyormuş da!.. Kıtmîr’in kitaplarının telifinden gelenden başka şeyi yok; emekli maaşı bile almıyor. Vaizlik… Vaaz etmediğim dönemde, emekli maaşımı almadım; bir fakire veriyordum ben onu. Çünkü vaaz ederken bile sorarak maaş aldım. Çünkü vaaz etme, esas, emr-i bi’l-ma’ruf nehyi ani’l-münkerdir; dolayısıyla şüphelendim. İmamlık yapıyordum. Fukahâ, müteahhirîn ulema, imamlıkta maaş almayı tecviz etmişler; fakat ben vaizlikte maaş almayı tecviz edene rastlamadım. On yedi, on sekiz yaşında iken, vaizlik-müftülük imtihanını kazanmıştım. Askerliğimden üç sene evvel Edirne’ye gitmiştim, o imtihanı kazanmış olarak gitmiştim.

“Acaba vaiz olsam, emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münkerden maaş mı almış olurum? Yahu Allah’ın emrini emredeceksin, nehiylerini yasaklayacaksın, sonra da para alacaksın?!. Bu iş, bedava yapılır.” Sordum ben, Çağın Sözcüsü’nün önde gelen talebelerinden birisine sordum: “Ağabey!” dedim, “Bana vaizlik teklif ediyorlar ama ben bundan şüpheleniyorum!” Dedi ki: “Aynen senin gibi birisi geldi; Hazret-i Pîr-i mugân, Şem’i tâbân ve Ziyâ-i himmete dedi ki: ‘Efendimiz! Bana vaizlik teklif ediyorlar, yararlı olacağımdan bahsediyorlar. Ama ben, alacağım maaştan şüpheleniyorum. Emr-i bi’l-ma’ruf, nehy-i ani’l-münker karşılığı maaş alınır mı?’ Buyurdular ki: ‘Ona ihtiyacın var ise, al onu. Ona ihtiyacın yok ise, aldığını başkalarına infak et!’” Kıtmîr de vaizlikten çekildiği zaman, bir fakir aileye veriyordu. Sağ olsun (!) bunlar geldiler; bunlar çok hayırhah olduklarından (!) dolayı, “Sen, vaaz etmekte maaş almayı tecviz etmiyordun; vaaz etmediğin bir dönemde onu başkalarına yedirmen de caiz değildir. Seni -böyle- bir günahtan kurtarmak için, o maaşı da kesiyoruz!” dediler. Efendim, işin doğrusu bu fıkha da bayılmamak mümkün değil (!)

“Milyarlara hükmediyor!” diyorlar. Aslında teşvik… “Kur’ânî Makuliyet”te bir araya gelme… Bu tabir kime ait biliyor musunuz? Tâbiîn dönemindeki el-Muhâsibî diye birisine; kılı kırk yararcasına yaşayan bir insana… Kılı kırk yardığı zaman bile “Yahu bunlardan, bu kırk tanesinden bir tanesini de yine kırka yarabilir miyim?” diyecek kadar ince yaşayan bir insana… Kılı kırk yarma değil, kırkta birini bile kırka yarma hesabı ile oturup kalkan birisine: el-Muhâsibî. Onun için günümüzdeki teologlar hoşlanmazlar ondan. Neden? Yaptığı teklifler öyle ağır ki, onun karşısında kendilerine “Müslüman!” diyemezler, ondan dolayı. Dolayısıyla “Onun kitapları okunmasın!” derler.

“Kur’ânî Mantık” etrafında insanlar, bir araya geliyorlar. Siz diyorsunuz ki: Günümüzde insanlığın çok önemli dertleri/problemleri var. Mesela, ilhad problemi var. Hal ile, temsil ile bu işi ortaya koyabilecek insan kahtından dolayı, insanlar inanca karşı uzak duruyorlar. Hele bir de günümüzdeki radikalleri görünce… IŞİD gibi; Allah ıslah eylesin!.. Boko-Haram gibi; Allah, ıslah eylesin!.. Murâbıtîn gibi; Allah ıslah eylesin!.. Onlara silah yardımı yapanları, dolayısıyla onların çizgisinde olanları da Allah ıslah eylesin!.. Bakın, ne kadar, Allah’ın ıslahına ihtiyacı olan insan var!..

Evet, materyalizme inhimak gibi problemler var. Düşünün belli bir boşluk değerlendirilerek, Marksizm, toplumun hayatına hâkim oldu; Leninizm, toplumun hayatına hâkim oldu… Daha çok farklı cereyanlar, toplumun hayatına hâkim oldu. Deizm, şimdi çok yaygın, Türkiye’de de yaygın; toplumun hayatına hâkim oldu. Bu, bir toplum için önemli bir problem. İnanç, çok önemli, insanı şahlandıran kanat; ona mukabil bunlar, o kanatları kıran, insanı felç eden faktörler, sebepler. Bunlara karşı makul yol nedir? Şayet insanları bu türlü dertlerden iyi reçetelerle uzaklaştırmak mümkün ise, onu uygulamalı!.. Metastaz yapmış kanser gibi, AIDS gibi olmuş bu problemleri izale etmenin yolu, şayet eğitim ise, eğitim yolu ile bu problemleri izale etmeli!..

İkinci bir problem nedir? İnsanların ihtilafı, birbirini yemeleri; canavarlar gibi, yamyamlar gibi birbirlerini yemeleri… Bu ihtilafa ve tefrikaya karşı, değişik yerlerde açacağınız okullar ile, siyahı, beyazı, turuncuyu yan yana getirerek, esasen, insanlık çapında kardeşlik düşüncesini tesis etme… Dünyanın problemlerini halletme adına yapılması gerekli olan bir şey de bu…

Diğer bir problem nedir? Cehalet… İnsanları, Allah’a doğru giderken, o güzergâhta, Peygamberler şehrâhında, düşe-kalka hale getiren faktörlerden bir tanesi de cehalettir. Bunu izâle etmenin yolu da yine “eğitim” yoludur.

Şimdi siz bunları anlattığınız zaman, “İhtilafa çâre… Cehalete çare… Fakirliğe çâre… Ve dolayısıyla ilhâda çare… Birbirini yemeye çare… Bunların hepsi, eğitim reçetesi ile, mektep reçetesi ile, aynı zamanda pozitif ilimler ile, size ait değerlerin hallaç edilerek beraber sunulması sayesinde, Allah’ın izniyle, zâil olacak!..” dediğiniz zaman, siz bunları söyleyince, el-âlem meseleyi makul buluyor. Muhâsibî’nin ifadesine göre “Kur’ânî Makuliyet”. Sünnetî Makuliyet, yani Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yolunun makuliyeti çerçevesinde bir araya geliyor; herkes o istikamette saçılıyor, dökülüyor; dolayısıyla elinde-avucunda ne var ise, veriyor, Allah’ın izni-inayetiyle.

   “Kim gönül yıkar ise, iki cihan bedbahtı…”

Ve öyle oldu; öyle gelişmeler oldu. Gün geldi, dünyanın yüz yetmiş küsur ülkesinde bin dört yüz tane okul oldu. Bunu görmezlikten gelmek, hem “basar”sızlık, hem de “basiret”sizliktir, körlüktür.

Diğerini ifade etmek için ise, sözlüklerde, ansiklopedilerde kelime bulamıyorum ben. Bunu görmezlikten gelme değil, bunu yıkma cehdi içinde bulunma… Böyle canavarlığın, böyle bir şenaatin, böyle bir denâetin hangi isim ile anılacağını bilmiyorum. İsterseniz, “Diyanet İslam Ansiklopedisi” var, bilmem kaç cilt, otuz küsur cilt mi ne? Alın ona bakın. Bu tabloyu ifade edebilecek kelime bulamazsınız. “Vahşet” deseniz, “Yahu bana hakaret ediyorsunuz!” der. “Denâet” derseniz, “Yahu hakaret bu, benim için!” der. “Şenâat” deseniz, “Hakaret!..” “Şeytanî şerâre” deseniz, “Yahu hakaret bana!” der. Şeytan der ki “Yahu bunu bana nispet etmeyin. Benim yaptığım şeyler belli, sınırlıdır. Bunlar öyle şeyler ki, benim yapmayı planladığım şeyleri çoktan geçti.” Evet, böyle derler.

Kur’ânî makuliyet ile teessüs etmiş şeylere karşı “cihâd-ı asgar” ilan etmek ve bunu “Sevap kazanıyorum!” diye yapmak, “cihâd-ı ekber” hakikatinden habersiz nâdanların işidir. “Nâdanlar eder sohbet-i nâdânla telezzüz / Divânelerin hemdemi divane gerektir.”

Elektronik tabloya şu yansıdı: “Gönül Çalab’ın tahtı / Çalap, gönle baktı // Kim gönül yıktı ise…” Yunus Emre’nin ikinci mısraını değiştiriyorum biraz: “Kim gönül yıktı ise / O, iki cihan bedbahttı.”

Evet, yıkılan gönül sayısı ne kadar? “Kim gönül yıktı ise…” Şu anda ben kendi kafamda, böyle ihtimalî hesaplar ile kendime göre değerlendiriyorum; on beş milyon insanın gönlü kırılmış!.. Neden? Çünkü bir milyona yakın insan mağduriyet yaşıyor ise, annesi, babası, amcası, dayısı, teyzesi, halası, komşusu, akrabası, aynı masada oturduğu sınıf arkadaşı, öğretmeni/muallimi, talebesi… Biri, yirmi ile çarpacaksınız; bir milyon ise, yirmi milyon insanın içine sürekli kan damlıyor demektir.

Bu, öyle bir cinayettir ki, şeytan, öbür tarafta bu cinayeti gördüğü zaman -Zaten bazı yerlerde o kaçamak diyalektiğini yapıyor; Kur’ân-ı Kerim ifade ediyor.- diyecek ki: “Vallahi, billahi, tallahi; ben bunların hiç birini yapmamıştım!”

Bamteli: YANGIN, İMTİHAN VE YARDIM

Herkul | | BAMTELI

M. Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   “Tulumban al yetiş imdada, yangın var!..”

Mahmud Esad’ın “Yangın var!” yazısını bilirsiniz. Ben o yangını her zaman içimde hissediyorum. Cayır cayır nesillerin yandığı, dinî değerlerin ayaklar altına alındığı, hakkın-adaletin odun parçası gibi ateşin içine atıldığı ve bütün bunların bir ziftin ateşle tutuşturulması gibi tutuşturulup yakıldığı içime akıp duruyor. Mutlaka, bu duyguyu benimle beraber paylaşan insanlar vardır; paylaşmada dert biraz aşağıya çekilmiş olur. Sadece bir kişi o duygu ile oturup kalkıyor ve diğerleri hiçbir şey yokmuşçasına hareket ediyorlarsa, vay o zavallının, o akılsızın, o ahmağın haline!.. Demek, beyhude çırpınıp duruyor. Ama Allah’a iman, Peygambere iman var ise, bu yürünen yolun doğruluğuna iman var ise, bugüne kadar olan muvaffakiyet ve başarıların Allah’tan olduğuna iman var ise ve olan şeylerin omuzumuzda birer emanet bulunduğuna iman var ise, zannediyorum diğerleri de dertliler ile paylaşırlar bu derdi.

İslamî argümanlar kullanılarak kâfirlerin yapmadığı şeyler yapılıyor. Ondan daha tehlikeli; çünkü “kutsal”, bir vasıta olarak kullanılıyor; abdestli-abdestsiz namazlar, kutsal olarak, onların emellerine hizmet ediyor. O sû-i emelleri ile, sû-i niyetleri ile şenaatleri/denaetleri irtikâp ediyorlar. Azıcık arka planı ile, perde arkası ile meseleyi gördüğünüz zaman, üzülmemek için insan olmamak lazım, daha aşağı bir mahluk olmak lazım. “Yangın varmış!” Hayvanlar kuyruklarını kısar, kaçarlar yangın dışında bir yere. Ama öyle değil, yangın var ise şayet, “Tulumbanı al yetiş imdada, yangın var!.” Sûzî’nin ifadesiyle:

“Tulumban al yetiş imdada, yangın var.

Dedim: Zahirde mi âşık?

Dedi: İhfâda yangın var.

Sefine-i kalbime alevli bir kor attın ey dost

Bülend-avaz ile dersin:

Bakın deryada yangın var!..”

Hayır, her yanda yangın var!.. Yangın var!.. Ailede yangın var.. idarede yangın var.. adalette yangın var.. hakta, hak cephesinde yangın var.. dinî duygu ve dinî düşüncelerde yangın var… Birer odun parçası şeklinde, bunlar, birilerinin istikballeri, gelecekleri, saltanatları ve debdebeleri için, ateş tutuşturma istikametinde kullanılıyor. Dine bundan daha büyük hakaret, daha büyük saygısızlık olamaz!..

Bunu görüp üzülmemek mümkün değil; üzülmeyenlerin, kendilerini bir kere daha gözden geçirmeleri lazım. Ama zannediyorum üzülenler ile beraber -“Çokları” diyeceğim, hüsnüzannı ileriye götürerek genel çerçevede, herkesi içine alacak şekilde demiyorum.- çokları aynı duyguyu paylaşıyor.

   Umursamazlık büyük bir günahtır; mü’min, umum insanlığın, özellikle de inananların dertlerini derinden hissetmeli; şu kadar var ki, duyarlılık ve hüzün, insanı ye’se atmamalı ve iradesini felce uğratmamalı!..

“Yolun Kaderi” diye bir kitap neşrettiler arkadaşlar. Olup biten şeyleri “yolun kaderi” olarak görmek lazım. Bu, zulmü alkışlamak veya zâlimi alkışlamak, zulme “Evet!” demek değildir. Âkif’imiz, “Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem.” der. Alkışlanacak şey var, tel’în edilecek şeyler var. Tel’în etmekten, bedduaya “Âmîn!” demekten, lisanımızı sıyânet ederiz ama zulme karşı da kararlı bir duruşumuzun olması lazım. Yoksa -hafizanallah- işte o yangın karşısında, yanan şeyler karşısında umursamazlık, en büyük bir günahtır. Umursamazlık… Derdi hissetmemek…

O derdi hissetme derin olmalı; şu kadar var ki, onun derinliği sizdeki/bizdeki ümitleri alıp götürmemeli; o kerteye kadar… İnsanı ye’se atmaması, recâ hissinin tepesine çullanıp onu bütün bütün felç etmemesi; son sınırı orası, oraya kadar yolu var. Yoksa bana gelip deseler ki, “Bu gece, genel manzara karşısında ben uyuyamadım. Sağdan sola döndüm, soldan da sağa döndüm. Bir türlü o kirli tablolar zihnimden silinmedi; hayal dünyamda sinema seyrediyor gibi, işlenen günahları, mesâvîyi, me’âsîyi, şenaati, denâeti seyrettikçe, bunlar bir sel gibi benim huzurumu aldı götürdü ve ben o yorganı üzerimde âdetâ bir dağ cesâmetinde/ağırlığında hissettim/ediyorum, döşeği de bir iğneli fıçı gibi hissediyorum!” Derdi paylaşma demektir bu.

Ama bütün bunlara rağmen, “Bu yolun kaderi!..” Enbiyâ-i ızâm, aynı şeylere maruz kalmış, hep dikenli tarlalarda gezmişler; ayaklarının kanamadığı ân olmamış, ızdırap çekmedikleri tek dakika olmamış. En-bi-yâ-ı ı-zâm… Allah’ın seçkin kulları, hususi seçip insanları irşad için vazifelendirdiği en şerefli insanlar… Onlara canlarımız kurban olsun!.. Sadece tabloyu İnsanlığın İftihar Tablosu’nda (sallallâhu aleyhi ve sellem), insanlığın O’nun ile övündüğü tabloda görebilirsiniz. Biz de övünüyoruz O’nunla… بُشْرَى لَـنَا مَعْشَرَ الْإِسْلَامِ إِنَّ لَـنَا * مِنَ الْعِنَايَةِ رُكْنًا غَيْرَ مُنْهَدِمِ “Ne mutlu ümmet-i Muhammed’e ki, öyle, devrilmez/sarsılmaz bir Sütun’a, Allah ile irtibatlı bir Sütun’a dayanmışlardır.” Böyle diyor “Kaside-i Bür’e”sinde (veya “Bürde”sinde) İmam Bûsîrî hazretleri. Ne mutlu bize ki, öyle devrilmeyen, sarsılmayan, kırılmayan bir rükne dayanmış bulunuyoruz!.. İnsanlığın İftihar Tablosu…

Söylenegeldiği üzere, Allah, O’nun yüzü suyu hürmetine varlığı yaratmış. Mübarek bir söz olarak, لَوْلاَكَ لَمَا خَلَقْتُ اْلأَفْلاَكَ rivayet ediliyor; Türkçemizde kullanılırken iki defa “Levlâke levlâke” deniyor: “Sen olmasaydın, bu kevn ü mekânları yaratmazdım!” “İnsanı var etmezdim, haşeratı varlığa erdirmezdim, eko-sistem diye bir şey olmazdı, sular çağlamazdı, denizler tebahhur etmezdi, tebahhur eden deniz damlacıkları yağmura dönüşüp yerin bağrına inmezdi; Sen olmasaydın!..” şeklinde anlayabilirsiniz. O (sallallâhu aleyhi ve sellem) olmasaydı, ne Allah bilinirdi, ne Peygamber bilinirdi, ne Kitap bilinirdi, ne Melek bilinirdi, ne kabir bilinirdi, ne Mahşer bilinirdi, ne Cennet bilinirdi, ne Cehennem bilinirdi… O’na karşı ne kadar şey ile medyûn olduğunuzun farkında mısınız? Onun için Âkif’in, O’nun vilâdeti münasebetiyle söylediği bir naatında, son mısraları şunlardır: “Medyûndur o Masum’a bütün bir beşeriyet / Yâ Rab! Mahşerde bizi bu ikrâr ile haşret!” Medyûndur o Masum’a bütün bir beşeriyet / Yâ Rab! Mahşerde bizi bu ikrâr ile haşret!..

Ama gel gör ki, vilâdet vilâdeti takip ediyor, doğum günleri gelip geçiyor; fakat -bir yönüyle- O’na karşı olan duygu, düşünce, alaka ve irtibatımız açısından Muharrem ayını yaşıyoruz, Kerbelâ’yı yaşıyoruz, kendimizi Revân Nehri kenarında görüyor ve duyuyoruz.

“Yıllar geçiyor ki -Yâ Muhammed-,

Aylar bize hep Muharrem oldu,

Dün gece ne güneşli gece idi,

Eyvah, o da leyl-i mâtem oldu..

Çiğnendi harîm-i pâk-i şer’in,

Namusa yabancı, mahrem oldu..”

Âkif, sözlerinin devamında,

“Beyninde öten çanın sesinden

Binlerce minare ebkem oldu.”

diyor; ben çevirerek diyeyim ki, “Cami minberinde öten siyaset sesinden / Bütün hakikatler ebkem oldu.” Dilsiz oldu…

“Allah için, ey Nebiyy-i mâsum,

İslâm’ı bırakma böyle bîkes,

İslâm’ı bırakma böyle mazlum.”

Bizleri bırakma böyle bîkes; bizleri bırakma böyle mazlum…

Ama yolun kaderi… O (sallallâhu aleyhi ve sellem) çektiğine göre, tahammülfersâ şeyleri… Kurban olayım; bir tek kelime ile maruz kaldığı şeyleri anlatmıyor, şikâyet etmiyor. Benim bildiğim, sadece Âişe validemize “Kavminden çok çektim!” diyor. -“Allah, o çektirenleri hidayete erdirsin; bugün de çektirenlere, imanı duyursun, onları da hidayete erdirsin!” diyeyim.- Şikâyet etmiyor ama o yolun gereği o; yaşıyor onu.

   İmtihanı kazanmanın vesilesi, aktif sabır içinde mücâhede etmektir.

Kur’ân-ı Kerim buyuruyor: وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنْكُمْ وَالصَّابِرِينَ وَنَبْلُوَ أَخْبَارَكُمْ “İçinizde gerçekten mücâhede edenleri ve (Allah yolunda) sabır ve sebat gösterenleri ortaya çıkaralım, ayrıca söz ve davranışlarınızı (niyet ve sâlih olup olmamaları açısından) değerlendirelim diye sizi mutlaka imtihana çekeceğiz.” (Muhammed, 47/31) وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ Kasem olsun, hepinizi imtihana tâbi tutacağız! حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنْكُمْ Böylece bizim bilgimizde olan şey, dışarıya aksetsin!.. Nedir o bilgide olan şey? Kimler sabırlı… حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنْكُمْ Kimler mücâhede içinde… Bir yönüyle, hak ve hakikati i’lâ adına mücâhede ediyorlar. Bir yönüyle de nefisleriyle yaka-paça, iç murakabe içindeler; sorguluyorlar kendilerini, en küçük kusurlarından dolayı kendilerini yerden yere vuruyorlar: “Nasıl oldu da benim taakkulümde, yani aklî fonksiyonlarımda bu bozukluk oldu; tasavvurlarımda bu kirlilik yaşandı; tahayyüllerime geldi, bu gibi ziftler çarptı? Nasıl oldu? Ben, Allah’a inanmış bir insan isem, bana ait letâifi kirletmemem lazımdı.”

“Kirletmemem lazımdı!..” Bundan dolayı bile inleme… Büyüklere bakınca, Hazreti Ebu Bekir, bundan dolayı inliyor, radıyallâhu anh.. Hazreti Ömer, bundan dolayı inliyor.. Hazreti Osman, bundan dolayı inliyor.. Hazreti Ali, bundan dolayı inliyor. “Yol, bu; yöntem, bu; gerisi angarya..” Bu söz de Üstad Necip Fazıl’a ait.

Evet, وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنْكُمْ Kim, Allah yolunda mücâhede içinde… -Son karalama (Çağlayan Dergisi için yazılan “Cihâd” başlıklı makaleye işaret ediliyor.) o konuda.- Mücâhede içinde; bir yönüyle İ’lâ-i Kelimetullah… مَنْ قَاتَلَ لِتَكُونَ كَلِمَةُ اللَّهِ هِيَ الْعُلْيَا فَهُوَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ “Kim, Allah adının/dininin en yüce olması için mukâtele ederse, o Allah yolunda demektir.” Efendimiz böyle buyuruyor. Ben şimdi, Efendimiz’in o mübarek beyanına dokunuyorsam, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ı inşaallah rencide etmiş olmam!.. مَنْ جَاهَدَ لِتَكُونَ كَلِمَةُ اللَّهِ هِيَ الْعُلْيَا فَهُوَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ— وَمَنْ لَيْسَ كَذَلِكَ، لَيْسَ كَذَلِكَ Kim, nâm-ı celîl-i İlahî dört bir yanda şehbâl açsın diye değişik tehlikeleri göğüslüyor, mücâhede ediyor ise, işte o, Allah için bir mücâhededir; nezd-i Uluhiyette kantarları kıracak, Mahşer’de Mizan’ı kıracak mahiyette bir şeydir.

Mücâhidîn… وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنْكُمْ وَالصَّابِرِينَ Bir de sabredenler; bu mevzuda “aktif sabır” içinde bulunanlar… Belâ ve musibetler gelmiş; dişini sıkıp sabreden.. “Bunlardan sıyrılma nasıl olur?” diye düşünen.. “aktif sabır” diyoruz; öyle sabreden.. şikayet etmeyen.. kadere taş atmayan.. “Bazı kardeşlerimiz sebebiyet verdiler buna!” demek suretiyle atf-ı cürümlere girmeyen… Fakat “Bu belâ ve musibet sarmalından nasıl sıyrılırız? Eskiden yürüdüğümüz o yolda nasıl yürürüz? Bu patikaları yeniden bir şehrâha, bir otobana nasıl çevirebiliriz?” Bu mülahazalar ile oturup-kalkma, böyle bir sabır; “aktif sabır” diyoruz, hareket halinde sabır… Durağan sabır değil; “durağanlık” saçılmaya vesiledir, fiziğin kanunu bu.

Devamında: وَنَبْلُوَ أَخْبَارَكُمْ “Sonra da onlara durumları, keyfiyetleri nedir, hallerini haber verelim.” Bu, Muhammed sûre-i celîlesinde, adına kurban olayım ben. Ama Kur’an-ı Kerim’de, benzer o kadar çok ayet var ki…

   “Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara mâruz kalmadan Cennet’e gireceğinizi mi sandınız?!.”

Bu cümleden olarak; أَمْ حَسِبْتُمْ أَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَأْتِكُمْ مَثَلُ الَّذِينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِكُمْ مَسَّتْهُمُ الْبَأْسَاءُ وَالضَّرَّاءُ وَزُلْزِلُوا حَتَّى يَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ مَتَى نَصْرُ اللهِ أَلاَ إِنَّ نَصْرَ اللهِ قَرِيبٌ “Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara mâruz kalmadan Cennet’e gireceğinizi mi sandınız?!. Evet, onlar öyle ezici mihnetlere, zorluklara dûçâr oldular ve öyle şiddetle sarsıldılar ki, Peygamber ve yanındakiler, ‘Allah’ın vaad ettiği yardım ne zaman yetişecek?’ diyecek hale geldiler. İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.” (Bakara, 2/214) أَمْ حَسِبْتُمْ أَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ Cennet’e gireceğinizi mi sanıyorsunuz siz?!. وَلَمَّا يَأْتِكُمْ مَثَلُ الَّذِينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِكُمْ Sizden evvel emsallerinizin başına gelen şeyler, başınıza gelmeden…

Bir Şi’b-i Ebî Tâlip’te boykota maruz kalmadan, “Falancalar teröristtirler!” tehdidine, tahkirine, tezyifine maruz kalmadan Cennet’e gireceğinizi mi zannediyorsunuz?!. Haktan, hakikatten mahrum edilmeden Cennet’e gireceğinizi mi zannediyorsunuz! Preslenmeden Cennet’e gireceğinizi mi zannediyorsunuz! Yurdunuzdan, yuvanızdan -toprağını tûtiyâ gibi alıp koklayacağınız yurdunuzdan, yuvanızdan- edilmeden Cennet’e gireceğinizi mi zannediyorsunuz?!.

İnsanlığın İftihar Tablosu, bunların hepsine maruz kaldı; tev’emi (ikizi) olan, aynen eşi/dengi olan Kâbe’den ayrılmak, O’na çok ağır gelmişti. Hicret buyururken, döndü Kâbe’ye doğru baktı, hıçkıra hıçkıra ağladı; “Bunlar beni çıkarmasalardı, Ben, senden ayrılmazdım!” dedi. Ellerinde kılıçlar, O’nu takip ediyorlardı; tam kastetmişlerdi yok etmek için…

Ama Allah’ın var ettiğini, kimse yok edemeyecekti/edemez. يُرِيدُونَ أَنْ يُطْفِئُوا نُورَ اللهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَيَأْبَى اللهُ إِلاَّ أَنْ يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ “Onlar Allah’ın nurunu ağızlarıyla üfleyip söndürmek isterler. Allah ise, nurunu tam parlatmaktan başka bir şeye razı olmaz. Kâfirler isterse hoşlanmasınlar!” (Tevbe, 9/32) Ellerinde baltalar, balyozlar, külünkler; yapılan güzel şeylerin tepesine indirip kaldırıyorlar, yıkmak için… O ışığı Allah yakmış ise, o, sönmez ve öyle zalimlerin eliyle de söndürülmez. Fakat muvakkaten bir fetret dönemi yaşanabilir her zaman.

Evet, وَلَمَّا يَأْتِكُمْ مَثَلُ الَّذِينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِكُمْ مَسَّتْهُمُ الْبَأْسَاءُ وَالضَّرَّاءُ Ne preslemeler, ne baskılar, ne zorlamalar, ne tazyikler, ne işkenceler, ne şenaatler, ne denâetler ve ne zararlara maruz kaldılar! وَزُلْزِلُوا Sarsıldılar tepeden tırnağa… Öyle sarsılmalar oldu ki, esbâb, bi’l-külliye sukût etti; yok sebep artık, dayanacak/tutunacak sebep yok… “Nûr-i Tevhid içinde sırr-ı Ehadiyyet zuhur etti.” حَتَّى يَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ مَتَى نَصْرُ اللهِ Sarsıntı o kadar şiddetli oldu ki!.. Nebî, öyle demez; arkasındakiler de öyle demez, Ebu Bekir de, Ömer de, Osman da, Ali de demez öyle.. Hazreti Nuh da demez, inananlar da demez.. İbrahim de demez, Lût da demez.. Allah’ın salât u selâmı, Efendimiz’in ve onların üzerine olsun. Hazreti Yahya da demez, Hazreti Zekeriya da demez.. Hazreti İsa da demez, Hazreti Davud da demez, Hazreti Süleyman da demez… Hiç biri demez bunu; fakat mesele son kerteye gelince, حَتَّى يَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ Kendisine tâbî olanlar ve onlarla beraber Nebî, مَتَى نَصْرُ اللهِ “Yardım ne zaman?!” dediler.

Vird-i zebânınız olsun: مَتَى نَصْرُ اللهِ Aynı şeylere maruzsunuz: مَتَى نَصْرُ اللهِ Sebepler sukût etmiş, kıymetler/değerler ayakaltında pâyimal: مَتَى نَصْرُ اللهِ Allah’ım, yardımın ne zaman?!. Şahsımız adına istemiyoruz bunu; fakat değerler mecmuası adına diliyoruz. İpi kopmuş tesbih tanelerinin sağa-sola saçılması gibi değerler mecmuası da sağa-sola saçılmış; işte bundan dolayı, مَتَى نَصْرُ اللهِ Allah’ım, yardımın ne zaman?!.

Esbâb, bi’l-külliye sukût ettiğinden, “Nûr-i Tevhid içinde sırrı Ehadiyyet zuhur ediyor.” أَلاَ إِنَّ نَصْرَ اللهِ قَرِيبٌ Allah’ın yardımı yakındır!.. Eskiler “Âgâh u mütenebbih olun!” derlerdi. Harf-i tenbih olan “elâ” (أَلاَ) ifadesine o manayı verirlerdi. “Âgâh ve mütenebbih olun ki, Allah’ın yardımı yakındır!..” İnşaallah Allah’ın yardımı yakındır!..

   Cenâb-ı Hak, sabredip mücâhedelerini sonuna kadar götürenler ile yarı yoldan dönenleri ayırt edip yaptıkları amelleri onlara da göstermek için kullarını imtihan etmektedir.

Ankebût Sûresi’nde: الم * أَحَسِبَ النَّاسُ أَنْ يُتْرَكُوا أَنْ يَقُولُوا آمَنَّا وَهُمْ لَا يُفْتَنُونَ “Elif, Lâm, Mîm. Mü’minler sadece ‘İman ettik’ demeleri sebebiyle kendi hallerine bırakılıvereceklerini, imtihana tâbi tutulmayacaklarını mı zannettiler?” (Ankebût, 29/1-2) İnsanlar zannediyorlar mı ki, “Âmennâ – İman ettik!” demekle, imtihana tâbi tutulmayacaklar ve bırakılıverecekler?!. Hayır… Siz öyle deyince, bir sürü -Estağfirullah, dilimin ucuna kadar geldi, söylesem mi?- yalaka arkanıza düşecek, birilerinin arkasından kuyruk sallayarak… Neye binaen? Bir villaya, üç-beş kuruş paraya… Satılabilecek vicdanlar…

Bir başka ayet-i kerimede de şöyle buyuruluyor. وَلَقَدْ فَتَنَّا الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَلَيَعْلَمَنَّ اللهُ الَّذِينَ صَدَقُوا وَلَيَعْلَمَنَّ الْكَاذِبِينَ “Biz elbette kendilerinden önce yaşamış olanları denedik. Allah şüphesiz şimdiki müminleri de imtihan edip iman iddiasında sadık olanlarla, samimiyetsiz olanları elbette bilecektir.” (Ankebût, 29/3) Kur’ân “tasrif” üslubuyla, her yerde farklı farklı meseleleri ifade ediyor: “Böyle yaparız ki Biz, imtihana tâbi tutulan, sizden evvel imtihana tâbi tuttuğumuz kimselere yaptığımız gibi, Allah bilsin veya Allah, o bildiğini ortaya koysun… فَلَيَعْلَمَنَّ اللهُ الَّذِينَ صَدَقُوا وَلَيَعْلَمَنَّ الْكَاذِبِينَ Kim doğrudur, kim yalancıdır; bunlar, ilm-i İlahî’de sabit. Fakat onların davranışları şart-ı âdî; o şart-ı âdîye bağlı olarak karakterler ortaya çıksın, herkes ne kadar insan imiş, ortaya çıksın!..

Bunlar sıralanabilir, vaktinizi almamak için daha fazla misal demeyeceğim. On tane sayabilirsiniz böyle. Bu, peygamberler yolu ve yolun kaderi de bu!..

Allah’a binlerce hamd u senâ olsun ki, siz, üç-beş kuruşa satılmayan insanlar olarak farklı bir zeminde yerinizi aldınız. Eski yürüdüğünüz yolda yürümeye kararlı bulunuyorsunuz. Bir villa karşısında satılmadınız. Çünkü insan, öyle değerli bir varlıktır ki, Cennet karşılığında bile peylense, kendi kıymetine karşı saygısızlık yapmış olur. İnsan, ancak “aşk u iştiyâk-ı likâullah” meftûnu olmalıdır. “Cennet, Cennet!” dedikleri / Birkaç köşkle birkaç huri // İsteyene ver sen anı / Bana Seni gerek Seni.” Yedi asır evvel yaşamış Yunus’umuz böyle diyor. Bin üç yüz sene evvel Râbiatü’l-Adeviyye de “Ne helva, ne selva; ille Rü’yet-i Mevlâ!” diyor. O günden bugüne… Aradan yedi-sekiz asır, dokuz asır geçiyor, bakıyorsunuz aynı samimî ses, aynı şeyleri ifade ediyor.

Lokman Sûre-i celîlesinde ise buyuruluyor ki: يَا بُنَيَّ أَقِمِ الصَّلاَةَ وَأْمُرْ بِالْمَعْرُوفِ وَانْهَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَاصْبِرْ عَلَى مَا أَصَابَكَ إِنَّ ذَلِكَ مِنْ عَزْمِ الأُمُورِ “Ey oğulcağızım! Namazını dosdoğru kıl, emr-i bi’l-maruf nehy-i ani’l-münker yap, sana isabet eden belalara da sabret. Muhakkak ki bunlar işlerin en zor olanlarındandır.” (Lokman, 31/17). يَا بُنَيَّ Ey oğulcağızım!.. أَقِمِ الصَّلاَةَ Namazı dosdoğru ikâme et!.. وَأْمُرْ بِالْمَعْرُوفِ وَانْهَ عَنِ الْمُنْكَرِ İnsanlara marufu, Allah’ın “Güzel!” dediği şeyleri, şer’-i şerifin emrettiği şeyleri sen de söyle/anlat bir mürşîd olarak; münkerâttan da insanları alıkoy!..

Ha, böyle bir yola girince, başına gelecek şeyleri de unutma! وَاصْبِرْ عَلَى مَا أَصَابَكَ Mutlaka bu güzergahta başa gelecek şeyler vardır. Sen bu yolda yürüyorsan, namazını kılıyorsan, orucunu tutuyorsan, insanları eğri yoldan uzaklaştırmayı düşünüyorsan, doğru yola yönlendirmeyi düşünüyorsan, “Peygamber yolu!” diyorsan, başına geleceklere de hazır olman lazım! Balyozlar, başında demektir senin!..

Bu, Hazreti Lokman’ın, oğluna nasihati… Peygamberler içinde aynı zamanda tababet ile ve hikmet ile maruf olan Hazreti Lokman’ın… Lokman Sûre-i celîlesinde değişik hususlar ifade edilmek suretiyle onlara da işarette bulunuluyor.

   Rasûl-i Ekrem Efendimiz, Mekke’de gördüğü zulüm ve tazyikleri ifade sadedinde bir gün Hazreti Âişe Validemiz’e hitaben, “Kavminden çok çektim yâ Âişe!” buyurmuşlardı.

Diğer bir ayet de şu: يَا أَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّغْ مَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ وَإِنْ لَمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُ وَاللهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ إِنَّ اللهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِرِينَ “Ey Rasûl! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. (Farzımuhal) eğer bunu yapmazsan, O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Doğrusu Allah, kâfirler topluluğunu hidayete erdirmez.” (Mâide, 5/67)

Kur’an-ı Kerim’de dört yerde “Muhammed” ismi geçiyor, sallallâhu aleyhi ve sellem. Bir yerde de -seyyidinâ Hazreti Mesih’in ifade ettiği yerde- “Ahmed” ismi geçiyor. İlmî vücûd açısından -esasen- Efendimiz’in adı, Ahmed; haricî vücûd açısından Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) nâm-ı celili, Muhammed.

Fakat Allah (celle celâluhu) يَا أَيُّهَا الرَّسُولُ، يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ diyor. “Ey Benim mesajlarımı kullarıma ulaştıran Zât! Ey Benim Risâletimi başkalarına tebliğ eden Zât!” demek suretiyle, evvelâ O’nun o başımızı aşkın, boyumuzu aşkın âlî namını ve nişanını nazara veriyor. Ey şânı yüce Nebî! Ey şânı yüce Peygamber! بَلِّغْ مَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ Rabbinden Sana… Burada “inzâl” kelimesi ile kullanılıyor; esasen Kur’an-ı Kerim ifade edilirken “tenzîl” ile ifade ediliyor, ceste ceste… Ama topu birden inmiş gibi Sana… Sana toptan kânunlar mecmuası, nizamlar mecmuası olarak inen şu Kitâb’ın emirlerini tebliğ et! بَلِّغْ مَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ وَإِنْ لَمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُ Eğer onu tebliğ etmez isen, değişik şeylere takılarak…

Bu, Efendimiz hakkında muhal bir şey; fakat aynı zamanda arkadakilerine, daha arkadakilerine, daha arkadakilerine, arkadakilerin de arkalarınkilere -bize kadar gelebilir bu- bir ikaz. وَإِنْ لَمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُ Eğer Sana emrolunan şeyleri tebliğ etmez isen, peygamberliğin gereğini yerine getirmemiş olursun! Duyurulması gerekli olan şeyleri duyurmamış olursun! Mesele tekvinî emirler ile alakalı ise, pozitif ilimler ile alakalı ise, Kur’ân’ın emirleri ile alakalı ise, haşr u neşir ile alakalı ise, Tevhid ile alakalı ise, Nübüvvet ile alakalı ise şayet, Mizan ile alakalı ise, Sırat ile alakalı ise, Cennet ile alakalı ise, Cehennem ile alakalı ise… Ki bunlar, bizim aklımız ile bulabileceğimiz şeyler değil. En engin bilgili filozoflar bile bunların yüzde birine ulaşamamışlardır. Aksine çok defa falso yaşamışlardır.

Şöyle diyoruz: Din referansı ile ortaya atılmamış felsefe, düşüncenin falsosudur. Felsefe demişler ama ortaya koydukları şey, falsodan ibarettir, çoğu itibarıyla… Ama Bergson gibi, manastırın menfezlerinden semalara bakıp hıçkıra hıçkıra ağlayanlar da vardır. Kant gibi hayatını ona göre planlamış olanlar da vardır. Daha başkalarını da sayabiliriz, daha başkalarını da; hepsini karalamayalım.

Evet, وَإِنْ لَمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُ وَاللهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ إِنَّ اللهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِرِينَ Sen bu işi yaparken, başına gelecek şeyler de olacak ama Allah, Seni sıyâneti ile, hıfzı ile, riâyeti ile, vikâyesi ile, hırz-ı hasîni ile koruyacak. Hususî seralar içine Seni alacak, Sana bir şey yapamayacaklar. Nitekim çok kötülüklere niyet ettiler Mekke-i Mükerreme’de. On üç sene kan kusturdular. Üç sene Şi’b-i Ebî Tâlip’te boykot ilan ettiler; yeme yok, içme yok, su yok, ekmek yok. Mü’minlerle beraber Beni Hâşim’den inanmamış olanları da boykota dâhil ettiler: “Madem onlar da Senin kabilenden…” ByLock gibi… Kullanmışsınız; sizden on tane var ise, doksan başkası kullanmış; ondan dolayı müebbet hapis!.. Aynen bakın, müşrik düşüncesi… Ebu Tâlib de orada çekiyor, Beni Hâşim’den olan başkaları da çekiyorlar.

Sadece Ebu Leheb’i muaf tutuyorlar, çünkü o “Cehennemin babası”; baştan almış o damgayı yemiş. وَأَنْذِرْ عَشِيرَتَكَ الأَقْرَبِينَ * وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ لِمَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ “Önce en yakın akrabalarını uyar! Sana tâbi olan müminlere kol kanat ger!” (Şuarâ, 26/215-216) ayeti nâzil olunca, yakınlarını topluyor oraya; orada, onlara telkinde bulunuyor. Ebu Leheb kalkıp O’na, Efendimiz’in mesajı karşısında تَبًّا لَكَ diyor, “Yuf Sana!”. Kur’an-ı Kerim, بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ * تَبَّتْ يَدَا أَبِي لَهَبٍ وَتَبَّ * مَا أَغْنَى عَنْهُ مَالُهُ وَمَا كَسَبَ * سَيَصْلَى نَارًا ذَاتَ لَهَبٍ * وَامْرَأَتُهُ حَمَّالَةَ الْحَطَبِ * فِي جِيدِهَا حَبْلٌ مِنْ مَسَدٍ “Elleri kurusun (kolu kanadı kırılsın) Ebû Leheb’in ve kurudu (kırıldı) da. Malı da kazandıkları da hiçbir işe yaramadı. Alevli bir ateşe gidip yaslanacak.. karısı da.. odun taşıyıcı olarak.. hem boynunda hurma lifinden bükülmüş bir ip olduğu hâlde.” (Tebbet, 111/1-5) buyuruyor. Bu sûrede, Tecvid ilmindeki Kalkale harfleri olan, “Kutb u cedin” (قطب جد / ق – ط – ب – ج – د) harfleri ile, balyozla vurur gibi bir sesin çıkıyor olması da iç musiki açısından çok önemlidir. Bu Kur’an’ın iç musikisi meselesi, ihmal edilen bir husustur; Kur’an’ın üzerinde durulurken, üzerinde durulması gerekli olan bir husustur. Değişik şeylere işaretlerde bulunduğu gibi, aynı zamanda bu mevzuya işareti de ihmal etmez Kur’an-ı Kerim.

Evet, وَاللهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ إِنَّ اللهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِرِينَ Allah, kâfir kavme, Sana bir şey yapma adına yol vermez, yöntem vermez, onlara istediklerini yaptırtmaz, arzu ettikleri şeylere onları yönlendirmez. Burada, “hidayet” tabiri kullanılıyor; esasen arzu etmeleri gerekli olan hidayettir fakat onlar kendilerini -bağışlayın- serseriliğe salmış, hidayet diye dalaletin arkasına düşmüşler. Kur’an-ı Kerim’de böyle mukabele de vardır, bu türlü mukabele de vardır. وَاللهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ

   Allah’a hamd ü sena edin ki, sizi zalimlerle aynı safta eylemedi; kiminize iradî kiminize cebrî hicret lütfetti, kiminize de mahrumiyet ve mağduriyetleri bir arınma ve yükselme vesilesi kıldı.

Dönelim geriye: İster seyyidinâ Hazreti Lokman’ın (aleyhisselam) oğluna nasihati, ister seyyidinâ, sâdâtina, şefî-i zunûbina ve mevlânâ Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem), Allah’ın buyurduğu şey; ikisi de yine yolun kaderini işaretliyor. “Bu yol, uzaktır / Menzili çoktur / Geçidi yoktur / Derin sular var.” Yunus Emre’nin dediği gibi… Herkes bunun böyle olduğunu bilmeli. Bu peygamberler yolu, Peygamberler güzergâhı; yolun kaderi de bu, bunlar çekilecek.

Fakat Allah’a binlerce hamd ü senâ olsun ki, bilerek dünya hayatını âhiret hayatına tercih etmek suretiyle ebedî bir hayatı kaybetme bahtsızlığına/talihsizliğine Allah maruz bırakmadı. Allah’a hamd edin, başkalarının içinde olmadınız. Allah’a hamd edin, bazılarınız dini i’lâ etme adına dört bir yanda Rûh-u Revân-i Muhammedî şehbal açsın diye seyahatler tertip ettiniz; ihtiyarî hicretleri tercih ettiniz ve gittiğiniz yerlerde değişik mahrumiyetlere maruz kaldınız. Bir gün geldi, cebrî hicret çıktı karşınıza; diğerleri o ihtiyarî hicreti yapma şerefini ihraz edememişlerdi, onlar da cebr-i lütfî yollara düştüler.

İlkler, ihtiyarînin sevabını aldılar, kat kat; çünkü ihtiyarları (kendi iradeleri ve istekleri) ile gittiler. Değişik sıkıntılara maruz kaldılar; işçi gibi, amele gibi, birer amel-manda gibi çalıştılar. Müesseseler diktiler; cehalete, ihtilafa/iftirâka, fakirliğe karşı mücadele yuvaları oluşturdular. Bir yönüyle, imarethaneler gibi, mücadele müesseseleri oluşturdular; okullar, üniversiteler, üniversitelere hazırlık kursları oluşturdular. Onlar, o sevabı aldılar, “ihtiyarî”nin sevabını aldılar.

Diğerlerini de Allah, sevaptan mahrum bırakmamak için, “Sizi de Ben, hicrete zorluyorum; siz de cebrî hicret sevabını alacaksınız!” buyurdu adeta: Bir avuç toprağını cihanlar ile değiştirmeyeceğiniz ülkenizden cebren ayrılma mecburiyetinde kalacaksınız.. omuzlarınızdakiler sökülecek, göğsünüzdekiler sökülecek.. makamlarınız elinizden alınacak.. ihraz ettiğiniz, alnınızın teriyle ihraz ettiğiniz şeyler elinizden alınacak.. ve bütün bunlar yapılırken de esasen -biraz evvel arz ettiğim gibi- çok komik iddialarla bahaneler oluşturulacak. “Neden ByLock kullandınız?” safsatasına benzer şeyler… “Sen suçsuz olduğunu ispat et!” Hukuk (!) mantığı…  İnanın Amnofis bile böyle bir mantıksızlıkla Hazreti Musa’nın karşısına çıkmamıştır. “Suçsuz olduğunu ispat et!” Hiçbir hukuk dünyasında böyle bir şey olmamıştır. Öyle bir hezeyan ki bu, azıcık hukuk felsefesi bilen bir insan bile, zannediyorum bu sözü duyduğu zaman, onun da az gözü açık ise, şeytanı zil takıp oynuyor halde görecektir: “Beni geçtiler maşallah bunlar!” dediğini duyar gibi olacaktır. Şeytan “maşallah” der mi, bilmiyorum ama ben dedirttim.

El-Hak (celle celâluhu)…

“Hâlık’ın nâmütenâhî adı var; en başı Hakk,

Ne büyük şey, kul için, hakkı tutup kaldırmak..

Hani Ashâb-ı kirâm, “Ayrılalım!” derlerken,

Mutlaka sûre-i “Ve’l-asr”ı okurmuş, neden?

Çünkü meknûn o büyük sûrede esrâr-ı felâh,

Başta “iman-ı hakiki” geliyor, sonra “salah”,

Sonra “hak”, sonra “sebât” (sabır); işte kuzum, insanlık..

Bu dördü birleşti mi sende, yoktur sana izmihlal artık!..”

Bamteli: ACIYORUM!..

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Dünyanın her yerinde ve hayatın her biriminde, şekil ve suretten sıyrılmış hakiki müminlerden en az biri bulunmalı ki, insanlık, IŞİD, Boko-Haram ve Murâbıtîn gibi örgütleri İslam’ın temsilcileri olarak görmesin.

Şu anda İslam dünyasında ve hususiyle sizin o mübarek memleketinizde kapkaranlık bir tablo var. Toprağını tûtiyâ gibi gözünüze süreceğiniz memleketinizde… Hususiyle Kıtmîr açısından meseleye bakacak olursanız, hep aklımdan geçmiştir, uçaktan indiğim an bir avuç toprağını alıp yüzüme-gözüne süreyim, diye; benim nazarımda o kadar kutsaldır. Çünkü neredeyse bin seneden beri orada sizin atalarınız, sizin dedeleriniz, dedelerinizin dedeleri hep hak ve hakikati bir bayrak gibi, bir şehbal gibi dalgalandırmışlar. Öyle bir ülke…

Siz, orada neş’et etmişsiniz; taklidî dahi olsa, yani görmeye uyma şeklinde bile olsa, duymaya uyma şeklinde bile olsa, dininizi-diyanetinizi, Allah ve Peygamber sevginizi hep o ülkede öğrendiniz. Dünyanın değişik yerlerine -çoğunuz itibarıyla- açılırken, o donanım ile açıldınız, Allah’ın izni ve inayetiyle. Fakat hâlihazırdaki durumuna bakılınca, şiddetin, hiddetin, öfkenin fokur fokur kaynadığı bir ülke haline gelmiş; dıştan bakan insanlara, “Aman, Allah içine düşürmesin!” dedirtecek kadar. O kadar çirkinleşmiş, o kadar gayzın, nefretin kaynadığı, magmalar gibi köpürüp durduğu, insanı kaçırdığı, etrafındakileri yakıp-yıktığı bir ülke haline gelmiş. Cenâb-ı Hak, basiretli insanlar ihsan eylesin!..

Söz, oraya gelince şunu da ifade edeyim: Hani buradaki gençler/sizler, ileride bir daha kendi ülkenize “Bura bizim ülkemiz!” deyip -bir kısmınız itibarıyla- gidebilirsiniz. Antrparantez arz edeyim ki, işler düzeldiğinde, her şey rayına oturduğunda, sistemler tıkır tıkır işlemeye başladığında, yine de siz, o zaman dengeli düşünmeli, “Acaba nerede daha faydalı olabilirim; ben, insanlık için nerede daha yararlı olacaksam, orada kalmalıyım!” demelisiniz.

Bence her yerde bir tane aklı başında insan olmalı; şekil insanı değil, sûret insanı değil, taklidin âzâd kabul etmez kölesi değil. Her şeyi sindirmiş, içtenleştirmiş.. tavır ve davranışlarına aksediyor inandığı şeyler.. kalbi, fokur fokur Allah muhabbeti ile kaynıyor, Peygamber sevgisi ile kaynıyor.. ve bu, davranışlarına aksediyor. Hadîs-i şerif öyle diyor: “Eğer kalbinde Allah’a karşı saygı/haşyet hissi olsaydı, bu, senin tavır ve davranışlarına da aksederdi!” El-ayak hareketlerine, ses tonuna, vurgulamalarına, gözünün irisine, yüzündeki takallüslere, kırışıklığa, tebessümlerine, oturuş-kalkışına, her şeyine aksederdi. O hâli, o keyfiyeti ihraz ederek, nerede dünyaya numune olunabiliyorsa, insanlığa numune olunabiliyorsa, oraya gitmek lazım.

Diyordum ki; işler düzelince, her şey rayına oturunca, nerede daha yararlı olacaksak bence orayı seçmeliyiz; yeniden, bir kere daha istişare ederek ona göre tercihte bulunmalıyız. “Orada mı, öbür tarafta mı?” Onu ona göre tercih etmek lazım!..

Fakat gerçekten huzur içinde, sevgiyle kucaklaşabilecek şekilde insanların birbiriyle kaynaşması/bütünleşmesi adına, zannediyorum dünyanın her yerinde bulunmak, insanlık adına çok önemli bir hizmet olacaktır. Şu kadar üniversite var, şu kadar hastane var, şu kadar hapishane var; binlerce… Bunların her birinde bir tane, o Müslümanlığı tavır ve davranışları ile aksettirecek şekilde insan olsa, Müslümanlığın, IŞİD tarafından temsil edildiği gibi, Boko-Haram tarafından temsil edildiği gibi, Murâbıtîn tarafından temsil edildiği gibi olmadığını anlayacaklar; “Bu, başka bir Müslümanlık!” diyecekler. O kadar… Ve dünyanın buna şiddetle ihtiyacı var!..

   Sarsıntı üstüne sarsıntı yaşamış, her tarafından çivileri sökülmüş dünyanın tamire ihtiyacı var; bu ıslahın gerçekleşmesi de sebepler planında numune-i imtisal bir topluluğun güzel temsiline bağlı.

Bu açıdan burada ele aldığımız insanlar, ister orta yaşta, ister yaşlı, isterse de çocuk olsun, onlar öz değerlerimizle çok iyi beslenmeli. Çocuklar, daha mekteplerde okuyan insanlar, hususiyle onlar, güzel beslenmeli. Eski ifadesiyle, şuuraltı müktesebatın donanımı esnasında fikrî beslenmeler, insanın gelecek adına şekillenmesi açısından çok önemli. Belli bir yaşta o şuuraltı beslenme gerçekleşiyor;  “0-5 yaş” diyorlar, 0-7 de olabilir. Fakat Fakîr, dar tecrübelerimle, 15 yaşına kadar o beslenmenin devam ettiğini zannediyorum. Biz, onlara belki lise sınıfına kadar hep böyle şerbet gibi güzel şeyler içirirsek, şuuraltı müktesebatları/donanımları o olursa, Allah’ın izni ve inayetiyle, büyüdükleri zaman ona, mantığa ve muhakemeye göre, drobu uygun, numarası uygun bir hal, bir keyfiyet kazandırırlar ve o, inandırıcı olur. Şekilden sıyrılmış oluruz, sûretten sıyrılmış oluruz; bir yönüyle hakikatin dilbestesi, dolayısıyla da dilrubâsı oluruz. Bir taraftan ona bend olma, bağlanma; bir diğer taraftan da âlemin baktığı zaman hayranlık duyacağı şekilde kâmet-i bâlâ birer insan olma. Bu, o şuuraltı müktesebat döneminde -ki mekteplerde o oluyor- sağlanmalı. Cenâb-ı Hak, arkadaşlarımızı öyle bir hizmete muvaffak kılsın; arkadan gelen nesilleri de o istikamette yetişmeye muvaffak eylesin!..

Dünyanın tamire ihtiyacı var. Çivileri sökülmüş her taraftan, kırılma üstüne kırılma yaşıyor dünya; topyekûn dünya. Ve en acısı da İslam dünyasında yaşanıyor. İslam dünyasında İslam’ın sadece adı kalmış!.. Ne tadı var, ne tuzu var!.. Onu, diline-dudağına değdiren “Aman, Allah göstermesin; bunu bir kere daha tatmayalım!” diyecek kadar, birileri tarafından çirkinleştirilmiş o. O güzel çehre, zift püskürtülmek suretiyle çirkinleştirilmiş. Dünyaya âlet ediliyor, dünyevî saltanata âlet ediliyor, dünyayı put haline getirmeye âlet ediliyor. Âhiret unutturuluyor; Allah sevgisi, Peygamber sevgisi, kapı ardı, hafizanallah…

Kaç insan Allah sevgisi ile oturup kalkıyor?!. Kaç insan Peygamber sevgisi ile meşbu; aklına geldiği zaman gözleri doluyor?!. Kaç insan “Acaba Sana ne zaman kavuşabilirim!” mülahazası ile oturup-kalkıyor veya “Dünyada kaldığım sürece başkalarını Sana ulaştırma, Senin ile tanıştırma, Senin ile buluşturma cehd ü gayretinde olacağım; muvaffak eyle beni!” mülahazası ile oturup kalkıyor?!. Evet, bu…

Oysaki insanların çoğu -hafizanallah- dünyaya tapıyor; dünyayı put haline getirmişler. Yunus Emre diyor ki: “Demedim mi, demedim mi / Gönül sana söylemedim mi? // Gönül mürgi (güvercini) yuvasından / Uçar bir gün demedim mi?.. // Canım derviş, gözüm derviş / Çalış maksuduna eriş // Bu gafletle baş olmaz iş / Geçer fırsat demedim mi?!.” Fırsatı kaçırmadan, imkanları fevt etmeden, elimizdeki insanları, bir heykeltıraşın yontup şekillendirdiği gibi, imrenilecek hâle getirmemiz lazım!

Dünyada bir yer, çok küçük çapta bile olsa, mikro-planda bile olsa örnek hale gelse… Kendi köyümün adı ile ifade edeyim; Korucuk köyü gibi olsa fakat ütopik bir hali olsa… Yani, orada herkes Allah sevdası ile oturup-kalksa.. “Peygamber!” dediği zaman -Kıtmîr’in nenesi gibi- yirmi dört saat ağlayan kadınlar olsa… Yirmi dört saat ağlardı neredeyse, onun ninesi; Peygamberin adını duyunca, “Muhammed!” deyince (sallallâhu aleyhi ve sellem) ağlardı. Allah ölmüş kalblerimizi bunun ile ihyâ buyursun, ölmüş kalblerimizi diriltsin!.. O kadarcık bir yerde, gayet lokal bir yerde, imrendiren bir keyfiyet olsa.. insanlar namaz vaktinde “Aman kaçırırım!” diye hemen koşuverseler.. ezanı duydukları zaman “ilk tekbir”e yetişmek için âdetâ atlarını mahmuzluyor gibi oraya koşuverseler.. ellerini Cenâb-ı Hakk’a kaldırdıkları zaman da O’nun huzurunda bulunuyor olma huzuruyla diyeceklerini deseler.. diyeceklerini derken, kalbleri bir mızrap yemiş gibi, dillerinden-dudaklarından dökülenler, o kalbin çıkardığı ses olsa… Bir yer, böyle olsa… Helale, harama dikkat edilse.. arpa kadar kimse kimsenin hukukuna tecavüz etmese.. kimse kimseye bir tokat vurmasa.. kimse kimseye ekşi bir yüz ile bakmasa.. herkes birbiriyle karşılaştığı zaman sarmaş dolaş olsa…

   Herkesi Hayran Bırakan Kardeşlik Tablosu ve Bayram Tebriği Olarak Habbâb Bin Erett Hadisi…

Antrparantez: Çok az olduğumuz, böyle beş-on kişi olduğumuz dönemde, Kıtmîr Edirne’de imamlık yaparken, hususiyle mübarek gecelerde ders yaptığımız zaman, zannediyorum oraya dıştan gelmiş insanlar üzerinde en müessir olan şey, o idi; örneğini anlatacağım size, arkadaşlar kalkar ağlaya ağlaya birbirlerine sarılırlardı. “Bugün, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) dünyaya teşrif ettiği gün.. bugün de hicret ettiği gün.. bugün Bedir’de muzaffer olarak döndüğü gün.. bugün Hendek’te o kadar insanın yedi-sekiz kat fazla düşman karşısında bir zafer sergilediği gün!..” Değişik günler değerlendirilmek suretiyle, onlarla alakalı üç-beş tane laf edilirdi; gönüler yumuşardı. Ondan sonra kalkar namazı kılarlar, dolayısıyla sarmaş-dolaş olurlardı, muânaka yaparlardı. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir kere, iki kere belki bunu yapmıştır. Bir-iki kere yaptığına göre, yapılması cevaza dayanıyor. Ama her zaman yapmak, doğru mu, değil mi?!.

Öyle bir sarılma, öyle bir sarmaş-dolaş olma… O Korucuk Köyü’nde böyle örnek bir şey sergileniverse.. camiler, ağlamalar ile, iniltiler ile inlese.. müezzininin -bir yönüyle, belki militarizmden kalma- komutlarıyla “Subhânallah, Subhânallah, Subhânallah!” diyen insanlar değil; doğrudan doğruya “Subhânallah!” dediği zaman, “Allah’ım, Seni kâinattaki zerreler adedince takdis ediyorum!”; “Elhamdülillah!” dediği zaman “Kainatların zerreleri adedince Sana hamd u senada bulunuyorum!..” diyen, bunu vicdanının sesi olarak onu ortaya koyan insanlar… Hazreti Sâhip-kırân, Çağın Sözcüsü, yaparken, öyle yapıyor.

İşte o beş-on insanın öyle sarmaş-dolaş olması, en muannitlere bile öyle müessir olmuştu ki!.. Bir gün karakola celb etmişlerdi. Çend defa Kıtmîr’i derdest edip götürmüşlerdir karakollara; 27 Mayıs’ta da, ondan sonra da, ondan sonra da… Şimdi oraya götürdüklerinde, iki tane polis istintak edebilir, soru sorabilir, cevabı alabilir; fakat Emniyet Müdürü geliyor. Diyor ki, “Seni, şurada, şu odaya alınca, bir Allah bilir, bir de ben bilirim!” “Sen beni oraya alıp, orada üç-beş tokat, üç-beş tekme atabilirsin; öbür tarafa gittiğimiz zaman, sen, göreceğini görürsün o zaman! Kim alçak, kim yüksek, onu o zaman göreceksin!” Bir şey diyemiyor adam, şaşırıp kalıyor. Sonra birisi geliyor, oradaki âmirlerden; “Yahu” diyor bana, “O gün, ben camide sizi seyrettim.” Onlar da kolluyorlar, camide biz ne yapıyoruz diye; namaza gelmiyor ama caminin dışında, pencereden bakıyor, ne yapılıyorsa onu görüyor. “O sarmaş-dolaş hal ne idi, senin bu şimdiki hâlin ne?!.” diyor.

Benim o “şimdiki hâlim” şuymuş: Habbâb İbn Erett (radıyallahu anh) Efendimiz’e gelip diyor ki: “Ya Rasûlallah! Bu belâ, bu musibet ne zaman bitecek?!” Efendimiz de (sallallâhu aleyhi ve sellem) Sıhâh’ta geçen bir hadis-i şerife göre, buyuruyor ki: “Sizden evvelki insanların etleri, kemikleri birbirinden ayrılırdı. Onları kütükte doğruyor gibi doğrarlardı. Onları derin derelere atarlardı. Fakat onlar, yine dinlerinden dönmezlerdi!” Ben, insanların sıkıntı çektiği bir dönemde, bayram tebriği olarak bu hadisi alıp yazdım/yazdırdım. Fakat çok işgüzar, çok akıllı (!), çok vatanperver (!) bir matbaacı, götürmüş, bunu savcılığa vermiş. Dolayısıyla benim oraya celb edilmeme vesile oluyor bu. Şimdi adamın “Bu neydi?!” dediği mesele oymuş; Efendimiz’in mübarek beyanı imiş, o. Oysaki esasen insanların olup-biten şeyler karşısında sarsılmadan, dik durmaları adına sahabenin çektiği şeylere göre bizim çektiğimiz şeylerin çok az/önemsiz olduğunu, onlarınkinin onda biri bile sayılamayacağını ifade etme adına bir gayret idi o. Adam ona itiraz ediyor ama bir hususa hayranlık duyduğunu da ifade ediyor: “O camideki durum neydi?!” diyor, “O incelik, o nezâket, o sarmaş-dolaş olma, o kaynaşma neydi; bu hal nedir?!” falan diyor; yani, onu ters görüyor fakat öbürünü takdirden de dûr olmuyor..

   Hak ve hakikati temsilin sadece şebnemlerini gören insanlar hayranlıklarını dile getiriyorlar; şayet İslam gerçek güzelliğiyle sergileniverse, kim bilir onlar nasıl mesafe alırlar.

Evet, geriye dönüyorum, parantezi kapadık. Çok küçük bir köyde bile olsa, böyle ideal bir toplum olsa… Campanella’nın “Güneş Devleti” gibi bir şey, bir köy ölçüsünde bile olsa, inanın bütün insanlık öyle bir sistem kurma adına kümelenecek her yerde, “Yahu biz de böyle bir sistem gerçekleştirelim!” diyecek. O “Güneş Devleti”ni yazan insan, Osmanlı’ya muttali olunca diyor ki: “Ben, beyhude meşgul olmuşum! Bir yerde adamlar o dünyayı kurmuşlar!” Yani, Kanûnî’ler, Yavuz Cennet-mekân’lar, bir ölçüde Sarı Selim’ler… Sarı Selim, tam öyle miydi? Ama Edirne’deki Selimiye Camii’ni yaptıran, o; Kıbrıs’ı fetheden de yine o; yani düşüklerinden bir tanesi. Atın-katırın sırtında, dünya hakimiyeti tesis etme.. devletler muvazenesinde muvazene unsuru olma.. problemleri çözmede sihirli bir anahtar gibi, hemen o anahtarı o kilidin içine sokma ve çözme… Böyle bir dönemi yaşadıklarını duyunca, “Ben, beyhude bir Güneş Devleti yazmışım!” diyor, bir yönüyle kendisini suçluyor, israf-ı zaman ettiği üzerinde duruyor. Böyle ütopik bir toplum ve yapı esasen.

Bu açıdan elimize aldığımız insanlar, genç yaşta, çocuk yaşta olabilirler; orta yaşta veya yaşlı da olabilirler. Böyle müsait zamanları bu istikamette değerlendirmek suretiyle, kendi değerlerimizi şeker-şerbet gibi o insanlara içirirsek Allah’ın izni ve inayetiyle, zannediyorum bir gün dünya imrenecek bu hâle… Zaten daha şimdiden bunun reşhalarını, damlacıklarını, şebnemlerini görünce -Biliyorsunuz yapraklara düşen şeylere “şebnem” denir.- diyorlar ki: “Hakikaten bugün dünyanın değişik yerlerindeki tiksindiriciliğe karşı Hareket ve Cemaat ümit vaad ediyor!” Ne gösterdik ki öyle diyorlar?! Gösterilen şey, bellidir. Siz, dünyanın nerelerine gittiniz? Burada binlerce üniversite var, binlerce hapishane var; kaç tane chaplain’iniz (din görevliniz) var, bu hapishanelere giden, hastanelere giden. Değişik devlet kurumlarına giden kaç tane insanınız var?!. Fakat buna rağmen, gördükleri insanlar imrendirici olduğundan dolayı, hayranlıklarını ifade ediyorlar.

Buraya gelen belki yüz tane insan oldu. “Yüz” dedim, az oldu değil mi, belki çok daha fazla oldu ama giderken -Hayret ediyorum ben!- hiçbiri gayr-ı memnun olarak gitmedi. Demek ki benim yerimde aklı başında bir adam olsaydı, meseleleri doğru anlatan birisi olsaydı, o adamlar çıkarken çıkamayacaklardı, bayılıp eşiklere yığılacaklardı! Bu kadar dar anlayışlı, dar görüşlü, dar düşünceli, meseleleri ciddî analiz edemeyen bir insanın yanına gelip-giderken bile, “Vallahi biz dersimizi aldık!” diyorlar. Hayret!.. Bu kadarcık şeyle ders alan bu insanlar, demek çok güzel bir tablo oluşturulduğu takdirde ne büyük mesafeler kat’ edecekler. Müslümanlık kendi değerleri ile âdetâ sergileniyor gibi -kitap fuarlarında kitapların sergilendiği gibi- bir sergileniverse, Allah’ın izni ve inayeti ile insanlar birbirini yemekten vazgeçecekler, yamyamlığı bir tarafa bırakacaklar, kardeş gibi sarmaş-dolaş olacaklar, Allah’ın izniyle ve inayetiyle..

   Şefkat Peygamberi, kendine has o derin merhamet hissi ve Cehennem’e sürüklenenlere karşı acıma duygusuyla, insanları ebedî saadete yönlendirmek için Miraç’tan şu mihnet yurduna dönmüştü.

“Acıma hissi” ve “şefkat duygusu” çok önemlidir. Hazreti Sâhib-i zaman, Çağın Sözcüsü, “acz, fakr, şevk, şükür” dedikten sonra bir de meseleyi “tefekkür” disiplinine bağlayarak, sonra onu “şefkat” ile taçlandırıyor. Düşünürseniz, aklınızı kullanırsanız, insanca mantığınız ile meseleyi ele alırsanız, görürsünüz ki, insanın imanının derinliğinin nispeti, şefkati ile mebsûten mütenasip (doğru orantılı) demektir. Ne kadar imanınız (şefkatiniz) varsa o nispette de şefkatiniz (imanınız) var demektir. İnsanlığın İftihar Tablosu gibi…

Bu mesele ifade edilirken, orada da (Çağlayan Dergisi için yazılan “Acıyorum” başlıklı makalede de) esasen bu ifade ediliyor: İnsanlığın İftihar Tablosu, hiçbir kimseye müyesser olmayan Miraç’a çıkıyor. Aklımız ermez o derinliğe… Hazreti Üstad, “Vücûd-i Necm-i Nurânî” diyor. O (sallallâhu aleyhi ve sellem) farklı bir vücut ile Miraç’a yükseldi. Birilerinin dediği gibi “rüya” değil. Bu mevzuda, çok büyük, muhakkik birisi de bu yanlışı yaparak “rüya” dedi. “Rüya” değil esasen, “Vücûd-i Necm-i Nûrânî”si ile yükseldi.

Efendimiz, bütün enbiyâ-i ızâmın bulunduğu göklere uğruyor. Hazreti İsa ile görüşüyor, Hazreti Musa ile görüşüyor; zirvede Hazreti İbrahim (aleyhisselam) ile görüşüyor. Cenâb-ı Hakk’ın cemâl-i bâ-kemâlini müşahede ile şerefyâb oluyor ve Cennet’ler de O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) ayağını basmasıyla O’nunla şerefyâb oluyor. O, Cennet’leri şereflendiriyor; aynı zamanda Kendisi de Cenâb-ı Hakk’ın cemâl-i bâ-kemâlini görmek ile şerefleniyor ve aramıza öyle dönüyor.

Öyle bir nimet ki, yine Hazreti Pîr’in bu mevzudaki -sizin de çok iyi bildiğiniz- bir sözü ile meseleyi değerlendirmek istiyorum: “Dünyanın binlerce mesûdâne hayatı…” Bakın, “bin-ler-ce se-ne”; bir milyon sene olsun, bir milyon senesi bir dakikasına veya bir saatine mukabil gelmeyen Cennet hayatı… Bir milyon sene yaşasanız ve birilerinin zırhlı arabalarda, kapkara saraylarda, hayatlarını bilmem kimlerin garantisi altında, arzu ettikleri her şeyi yiyerek, yiyip içip kulakları üzerine yan gelip yatarak yaşadıkları gibi ömür sürseniz… Böyle dünyevî bir mutluluk, hayvanî bir mutluluk, sûrî bir mutluluk… Böyle bir mutluluk içinde geçen binlerce sene, milyonlarca sene bir saatine, bir dakikasına mukabil gelmeyen Cennet hayatı… Cennet hayatının da binlerce senesi, bir dakika Rü’yet-i Cemâline mukabil gelmeyen Cenâb-ı Hakk’ın cemâl-i bâ-kemâlini müşahede…

İnsanlığın iftihar Tablosu’nun hayatta en çok sıkıldığı dönemlerden bir tanesi… Şi’b-i Ebî Tâlip’te boykot yaşıyor, üç sene… Belki bir çadır kurmasına bile müsaade etmiyorlar, nasıl çardaklara sığınıyorlar ise, sığınıyorlar oraya… Yoksa güneş, beyinlerine vurduğu zaman, beyin kaynar, delirir insan orada. Tam üç sene orada İnsanlığın İftihar Tablosu, Beni Hâşim ile beraber… Henüz inanmamış amcası Ebu Tâlib de onların içinde; analar anası, mübarek anamız -Canım kurban olsun!..- Hazreti Hadîce de orada.. Yaşça Efendimiz’den evvel dünyaya gelmiş. “Büyük” tabirini be-tahsis kullanmıyorum; çünkü insanlar arasında O’ndan daha büyüğü yoktur. Ama yaşta/yaşça Efendimiz’den evvel dünyaya gelmiş, öyle mübarek bir anne… Evliliği kendisi teklif ediyor. Efendimiz, onun ticarî işlerini görürken, tanışma imkânı bulunuyor. Dünya güzeli o görkemli İnsan (sallallâhu aleyhi ve sellem), iç derinliği ile ayrı bir güzellik sergileyen o İnsan, onun da dikkatini çekiyor; “Sen!” diyor. Başkalarının bu mevzuda araya girmesiyle O da “Pekâlâ!” diyor. O mübarek validemiz de orada, o üç sene…

Daha Kur’an-ı Kerim’den çok fazla ayet nâzil olmamış, din tamamlanmamış; denecek şeylerin hepsi denmemiş ama denenleri yeterli bulmuşlar; orada O’nunla beraber. Güneşin altında, kumun üstünde, yiyecek şey ya buluyorlar, ya bulamıyorlar. Öyle bir ızdırap içinde kıvranıp duruyorlar… Ama ben o mevzu ile alakalı Siyer’de, Megazî’de, Hadis kitaplarında Efendimiz’den bir buçuk cümle ile bir şey işitmedim; “Şunu çektik, bunu çektik!” dediğini görmedim. Onu, o Siyer’e muttali olan insanlar anlatıyorlar. Ne O, ne de Beni Hâşim’den başkaları…

Fakat orada çok yıpranma oluyor. Dolayısıyla o boykot sona erdirilince… Üç tane vefalı insan, henüz Müslüman olmamışlar ama üç vefalı insan… Cenâb-ı Hak bana öbür tarafta “Bir isteğin var mı?!” dediği zaman, diyeceğim bazı şeyler var. “Ya Rabbî o üç tane insanı bağışla, bahtına düştüm!” de diyeceğim. Bir de Hazreti Ebu Bekir gibi “Ebu Tâlib’i bağışla, ne olur, bahtına düştüm!” diyeceğim. Çünkü benim Efendim’e yapılacak iyi şeylerin kat katını, kat katını yapıyorlar. Ama o sıkıntılı hayat, onları orada öyle yıpratmış ki, boykot sona eriyor fakat Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) iki şoku birden yaşıyor. Hadîce validemiz, ruhunun ufkuna uçuyor, kanatlanıp gidiyor; tâ başından o güne kadar O’na kucak açmış, himaye etmiş, destek olmuş, her şeyi ile O’nu tasdik etmiş mübarek anamız, analar anası vefat ediyor. Ebu Tâlib de arkadan vefat ediyor. Üzüntü üzüntü üzerine… Mekke’deki temerrüt gemi azıya almış. Günümüzde o zindanlardaki insanlara yapılanların kat katı, biraz önce dediğiniz gibi, kadın-erkek denmeden çilenin kat katı irtikâp ediliyor.

İnsan nihayet.. hadisenin şokunun yaşandığı ân.. O da insan… İzzet Molla’nın sözünü çok tekrar ediyorum: “Ben usanmam -gözümün nuru- cefâdan ama / Ne de olmasa cefadan usanır, candır bu!” Tekme yiyorsun, çifte yiyorsun, yumruk yiyorsun… Hırpalanmış İnsanlığın İftihar Tablosu, en âlî bir şey ile şereflendiriliyor, pâyelendiriliyor, taçlandırılıyor.

Cenâb-ı Hak diyor ki İnsanlığın İftihar Tablosu’na, “Sen, yeryüzünde bunca şeye maruz kaldın. Ben şimdi Seni huzuruma almak ve nikâbı kaldırmak istiyorum. Senin kalb aynanda Sana tecelli etmek için Seni huzuruma çağırıyorum, misafir ediyorum; mihmandârın oluyorum!” Cennet’i dedim; sonra Cemâlullah’ı da demeye çalıştım. Cennet’in binlerce sene mesûdâne hayatı, bir dakika Rü’yet-i cemâline mukabil gelmeyen… İnsanlığın İftihar Tablosu bütün bunları ihraz ediyor. Ama geride de sıkıntı var, ızdırap var, elem var.. boynunu sıkan, öldürmeye teşebbüs eden insanlar var.. işkembeyi, sırtına koyan insanlar var.. geçtiği yollarda önünü kesen insanlar var.. Ashâb-ı kirâmı -çarmıha geriyor gibi- çarmıha gerenler var.. Bilal-i Habeşîleri, Sümeyye’leri, Yâsir’leri, Ammâr’ları kumun üstüne yatıran, kayaları onların üzerine koyan insanlar var… Dünya, O’nun için Cehennem. Fakat “Olsun!” diyor. O gördüğü şeyleri gördürmek, duyduğu şeyleri duyurmak, tattığı şeyleri tattırmak için Miraç’tan ayrılıyor, geliyor insanlığın içine; o Cehennem-zebûn hayatın içine geliyor.

Bir Hak dostu diyor ki: “O, öyle pâyeleri ihraz etti ki, Allah’a yemin ederim, ben o noktaya ulaşsaydım, vallâhi, billâhi, tallâhi geriye dönmezdim!” Allah Rasûlü, çile yurduna neden dönüyor? Akın akın Cehennem seline kapılmış, o akıntıya kapılmış, Cehennem’e dökülen insanlar dökülmesin diye, ciddî bir şefkat hissi ile dünyaya dönüyor.

   Gayr-ı mütecânis toplumlarda reçete, demokrasidir; merhametsiz insanlar, o reçeteyi uygulama yerine hem kendi ülkelerini hem de başka memleketleri kan gölüne çevirdiler/çeviriyorlar.

“Şefkat” dediniz; bakın, şefkat oradan geliyor. Acıyor; acıma hissi ile “Ben, o yanmaya dayanamam!” diyor, “İnsanların yanmasına dayanamam!” diyor. “Mekkelinin yanmasına dayanamam! Bunların hepsi Hazreti İsmail’in torunları ama bir zaman gelmiş, bunlardan kimisi ‘Lât!’ demiş, ‘Menât!’ demiş, ‘Uzzâ!’ demiş, ‘İsâf!’ demiş, ‘Nâile’ demiş; bir kısım taşa-toprağa tapmaya başlamışlar. Bu gidiş iyi bir gidiş değil, Ben buna dayanamam!” diyor.

Hani biraz evvel Kıtmîr… Sen kimsin ki, Ebu Tâlib’i istiyorsun!.. O üç tane insanı, Mekke’deki o fermanı yırtan insanları, Efendimiz’in o boykottan kurtulması adına… Evet, arzumu Cenâb-ı Hakk’a öyle arz etmeyi düşünürüm ama benim gibi bir mücrime orada öyle bir konuşma hakkı verirler mi, vermezler mi, o mevzuda da bir şey diyemeyeceğim. Ama o şefkat, o acıma duygusu, O’nun Miraç’tan dönmesine vesile oluyor.

Kendinden sonradaki “Hâle” de öyle şefkatli. “Hâle” diyoruz; ayın etrafındaki o ışık çemberine “hâle” deniyor. Nâbî bir şiirinde şöyle der: “Değildir hâle çıkmış cami içre kürsi-i vâzâ / Gürûh-u encüme Nûr ayetin tefsir eder mehtap!” O, “Kamer-i Münîr”, Mehtap; etrafındakiler de esasen yıldızlar. Yıldızlara Nur ayetini tefsir ediyor. O, bir vâiz için söylüyor; Nâbî’nin o sözünü vâiz için fazla mübalağalı buluyorum. Muhatabı belirleyememiş; o muhatap, İnsanlığın İftihar Tablosu. “Değildir hâle çıkmış cami içre kürsi-i vâzâ / Gürûh-u encüme Nûr ayetin tefsir eder mehtap!” O Hâle’dekiler de aynı ruh hâletini paylaşıyorlar; “Acıyorum!” duygusunu, “Acıyorum!..”

Burada yine antrparantez bir şey arz edeceğim: Devr-i Risâletpenâhi’de onca savaş içinde Müslümanlardan ölen insanların sayısı yüz yetmiş küsurdur. Şimdi “Müslümanım!” diyen insanların o Müslümanca, samimi (!), derin (!), engin gayretleri (!) sayesinde ülkesini terk edip kaçan insanlardan Meriç’te ahirete yürüyenler yüz yetmiş küsuru çoktan geçti. Evet, bir kandırma ile Türkiye’ye geldiler; tatmin edici bulmadıklarından dolayı, “Biz de Yunanistan’a!..” dediler, onlar da “Meriç’i geçelim!” dediler; Suriyeli mü’minler de orada sulara karıştı. Sayılarını Allah bilir. Ve orada insanlar, birbirine karıştı; yanlış diplomasi ile, yanlış politikalar ile, ülke karıştırıldı. Oysa demokrasiye gitme yolu vardı…

Gayr-ı mütecânis toplumlarda reçete, demokrasidir. Herkes kendi inandığına ölesiye inanmalı. Bırak… Birisi Karl Marks’a inanır.. birisi Engels’e inanır.. birisi Efendimiz’e inanır.. birisi Ebu Hanife’ye inanır.. birisi Şafiî’ye inanır.. birisi Hazreti Ali’ye inanır, “İnandım!” der ve “İnandım”ı aynı zamanda Aleviliğe bağlar, Şiîliğe bağlar… Toplumun yapısı bu ise, buna “gayr-ı mütecânis toplum” diyoruz. Bence onun için herkesin anlayışına, duygusuna, düşüncesine, hayat felsefesine, dünya görüşüne saygılı olmak lazım. Toplumu ancak böyle ayakta tutabilirsiniz. “Herkes benim gibi düşünmeli, benim gibi düşünmeyenler yerin dibine batsın!” mülahazasıyla hareket ederseniz, tam o “acıma hissi”ne ters bir şey olur. Başta geçtiği gibi, esasen kin, nefret, garaz, intikam hissi… “Herkes ölmeli, sadece ben kalmalıyım!” marazı… Hatta “Bana zarar verecek, villalarımı elimden alacak, filolarımı elimden alacak!” paranoyası… “Elimden alacak!” mülahazası… “Yüzde bir ihtimal, binde bir ihtimal elimden alacaklar!.. Bunları bile ben yok etmeliyim! Bu türlü ihtimallere bile kapıları kapamalıyım!” filan…

Şefkat ve acıma gurbetinin yaşandığı bir dönemde, o “acıma hissi” çok önemli. Acıyorlardı, acımışlardı, acıma mecburiyetindeyiz. Yolumuz, Peygamberler yolu ise, Râşid Halifeler yolu ise, Enbiyâ-ı ızâm yolu ise, acıma da tabiatımız olmalı!.. Onu öyle içtenleştirmeliyiz ki, birinin dediği gibi, karıncaya basmayacak şekilde içtenleştirmeliyiz. Karıncaya acımalıyız; bir arıya şefkat edecek kadar ince olmalıyız; o işi içtenleştirmeliyiz.

   “Hüsn-ü zan, adem-i itimat” denmişti; bu disipline uyamayıp hüsn-ü zanna yenik düştüğümden dolayı kendime de acıyor, içten içe hayıflanıyor ve sinemde derin bir keder hissediyorum!..

Bu mülahazalarla (Çağlayan Dergisi’ne başyazı olarak kaleme alınan makalede) “Acıyorum, acıyorum, acıyorum!..” deniyor. Ondan sonra da şu mazmunla devam ediliyor: “İnsan, her zaman arar-durur bir yâr-ı sâdık / Bazen de ‘Sâdık!’ dedikleri, çıkar münafık.” “Hak!” derler, “Adalet!” derler, hakkı ayaklarının altına alırlar, adalet üzerinde de raks ederler. Ama sen, o sözlerine bakarak inanırsın.

“Hak!” dediler, “Adalet!” dediler, “Müslümanlık!” dediler, “Hazreti Muhammed!” dediler, “İslamiyet!” dediler; sen de inandın. Hususiyle, karşısında bunun tersini söyleyen insanlara mukabil, “ehvenü’ş-şerreyn!” diye tercih ettin. “Ehvenü’ş-şerreyn” deniyor, Mecelle’de de bir disiplindir; iki şer söz konusu olduğu zaman, bu şerlerin ehveni, en hafif olanı tercih edilir.

Yapmadık şey bırakmadınız iyilik adına. Onlar da yüzsuyu döktüler, ayağınıza kadar geldiler; size yalvardılar o mevzuda. Fakat sonra yapacaklarını yaptılar, dünya kadar insanın canına kıydılar, ettiler.

“Bunu göremediğimden dolayı, kendime de acıyorum! Münafığı, mü’min-i hakiki gördüğümden dolayı kendime acıyorum! Yapacakları şeyleri bir firâset ile sezemediğimden dolayı kendime acıyorum!.. ‘Yuf olsun bana!’ diyorum. Onları doğru okuyamadığımdan dolayı kendime acıyorum! Bunca acınacak şeylere sebebiyet vereceklerini baştan sezemediğimden dolayı kendime acıyorum! Acınacak durumdayım!..” Bu muhteva da var o yazıda; “Acıyorum!”

O yazıların çoğunda kâğıtların bazıları gözyaşları ile ıslanmıştır; bazılarını yırtmış atmışsınızdır, bazılarını da öğütme makinesine atmışsınızdır, kadimden bu yana.

O mülahazalar ile, o hisler ile hissiyatınızı ifade etmişsiniz. Tabii kendi dar ufkum itibarıyla… Siz -belki- böyle bir meseleyi ele alsaydınız, çok daha derince şeyler söyleyebilirdiniz; uyarıcı, tenbih edici şeyler söyleyebilirdiniz, hatta mezardakileri ayağa kaldıracak şeyler söyleyebilirdiniz.

Cenâb-ı Hak, o duygu ile, sizleri de serfirâz kılsın! Vaktinizi çok aldım, siz bağışlayın, Rabbim de affeylesin!.. Vesselam.

Bamteli: KELÂM, KUDRET ve CUMA YAMAÇLARI

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Hazreti Kelâm’ı dinleyip anlamanın yanında Hazreti Kudret ve İrâde’nin emirlerini de okuyup temâşâ etmek tasavvufun erkânı arasında sayılmaktadır.

“Hazreti Kelâm” deyince daha ziyade Kur’an-ı Mu’cizu’l-Beyânı anlıyoruz. Gayr-ı Metlûv vahyi, Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) Allah’tan gelen değişik tecellî dalga boyunda beyanât-ı Sübhâniyeyi anlıyoruz. Ehlullâhın, esasen ehl-i keşfin kalblerine yağan varidâtı anlıyoruz; Hazreti Pîr, onu “Hutûr etti!” falan tabiriyle ifade ediyor, başkaları doğrudan doğruya “ilham”dan bahsediyorlar; hatta bazıları, İsmail Hakkı Bursevî hazretleri gibi, açıktan açığa Cenâb-ı Hak ile mükâlemeden bahsediyorlar. Bunların hepsini (Hazreti Kelâm’dan olmaları açısından) aynı kategoride mütalaa edebiliriz. Evvelâ onu anlamak lazım.

“Hazreti Kelâm” derken, çocukluktan itibaren onun bizim için ifade ettiği bir mana vardır; söylenince, Kur’ân-ı Kerim’i nazara alırız; “Mukaddes bir beyan. Esasen ona inanmak lazım. Allah Kelamı. Dediği her şey doğrudur onun: Allah, Peygamber, haşr u neşir, Mizan, Terazi, Cennet, Cehennem…” Nazarî olarak bunlara inanırız. “Nazarî olarak” diyorum; belki bu husus ile alakalı antrparantez bir şey ifade etmek gerekecek/icap edecek.

Aynı zamanda “Hazreti Kudret” dediğimizde, daha ziyade, Cenâb-ı Hakk’ın tekvinî emirler âlemindeki tasarrufât-ı Sübhâniyesini kastediyoruz; Kudret’in taalluk alanı… Esasen Kudret, taalluk alanı itibarıyla öbür âlemde tam tecellî edecek. Burada “Kudret” biraz Hikmet eksenli cereyan ediyor; yani, bir yönüyle aynı zamanda o işin içinde bir kısım maslahatlar, faydalar, hikmetler mülahazası da oluyor. Öyle, akıl ile izah edilebilecek gibi bir üslupla mesele ifade ediliyor; Kudret’in taalluku öyle oluyor. Ama öbür tarafta, o Kudret-i Kâhire ve İrâde-i Bâhire, böyle şu esasa dayandırılacak, bu esbâb ile izah edilecek gibi değil, doğrudan doğruya oluyor taalluk ettiği zaman. Tâbir-i diğerle, o “Kün fe-kân” meselesi tamamen orada; o tezgâh ve o sistem işleyince, her şey oluveriyor, hiçbir sebep yokken.

Üstadın yaklaşımı ile, “İzzet ve azamet ister ki; esbâb, perdedâr-ı dest-i Kudret ola aklın nazarında; Tevhid ve Celal ister ki; esbâb ellerini çeksinler tesir-i hakikîden.” Esbâb, niye vaz’ edilmiş? “Umûr-i hasîse” ile Kudret’in mübâşereti görülmesin diye, doğrudan doğruya. Öyle şeyler var ki, o türlü kötü fiillerde özne olarak Zât-ı Ulûhiyeti mülahazaya almak, Cenâb-ı Hakk’a karşı saygısızlık olur.

Esasen bunların birisi, bir yönüyle o meselenin izâhı, belki tafsili… Onun için, o meseleye yaklaşırken de diyor ki Hazreti Bediüzzaman: “Sus! Kâinat mescid-i kebirinde Kur’an kâinatı okuyor! Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım, hidayetiyle amel edelim ve onu vird-i zeban edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Hak’tan gelip Hak diyen, hakikati gösteren ve nuranî hikmeti neşreden odur.” Bu iki kitap arasında, bu iki hakikat arasında öyle bir münasebet var. Biri “tekvinî” şekilde, böyle cansız gibi görülen hâdiseler. Ama yine Kudret’in tasarrufu ile oluyor. Öbürü ise, onların mahiyet-i nefsü’l-emriyesini okuyor; bir yönüyle onların analizlerini sizin önünüze seriyor, bir sergide onları temâşâ eder gibi ediyorsunuz. Böylece birinde -belki- meselenin nazarî kısmı daha ziyade; diğerinde de meselenin amelî kısmı… Nasıl amelî kısmı? Bir, fiil ve davranışlarımız ile ortaya koyacağımız amelî kısmı; bir de “tefekkür” ile, “tedebbür” ile, “tezekkür” ile, “teemmül” ile ortaya koyacağımız amelî kısmı, evet bunları da amelî kısım içinde mütalaa etmek lazım.

   Nazarî ve taklidî imanla kalmamalı, amelî ve tahkikî iman hedeflenmelidir. Taklit, nazarînin başlangıç noktası olarak mebdede bir vazife eda etse de, onunla kazanılanların kalıcı hâle gelmesi tahkikle mümkündür.

Antrparantez şu: Alman Filozofu Kant, “Saf Aklın Kritiği” kitabında, aklı ikiye ayırır; amelî ve nazarî. Bana vaizlik/müftülük imtihanında sorulan sorulardandı bu: Aklı ikiye ayırıyor: Amelî ve nazarî akıl. Nazarî ile Allah’ın bilinemeyeceğini söylüyor; ancak amelî ile bilinebileceğini söylüyor. Soru bu idi: Bu türlü ifadelerin eğri veya doğru yanlarını izah ile, Kant gibi bir filozofa nasıl cevap verirsiniz? Şimdi, bir yönüyle doğru esasen; nazarî ile Zât-ı Ulûhiyet, tam bilinemez; siz, o vadide dolaştığınız sürece, sürekli taklit vadilerinde dolaşırsınız. Yetiştiğiniz kültür ortamı size ne telkin etmiş ise, onu yaparsınız. Nazarî’nin size kazandırdığı şey, odur.

Hatta denebilir ki, Kur’ân-ı Kerim’i bile o mülahaza ile okuduğunuz takdirde, o mü-la-ha-za ile… Nice hafızlar var; Kur’ân-ı Kerim’in manasını bilenler de var; fakat “ihsan şuuru”ndan fersah fersah uzaklar, “ihlas şuuru”ndan fersah fersah uzaklar. Daha ötesinde, aklın, kalbin ve Rûh’un ufkuna ulaşma, Sırr’ın ufkuna ulaşma, Hafâ’nın ufkuna ulaşma, Ahfâ’nın ufkuna ulaşma, onlar için söz konusu değil; bir yerde emekleyip duruyorlar. Dolayısıyla buna “Bilindi!” denmez; fakat belli bir yaş, belli bir başa göre bu -bir yönüyle- kabul edilmiş. Onun için Usûlüddin ulemâsı da “Taklidî iman, makbuldür.” demişler. Bazıları da makbul saymamışlar; “İşi arka planı ile bilmek lazım.” demişler.

Allah’a iman ediyorsanız, şu kâinat kitâb-ı kebîri, Cenâb-ı Hakk’ın bir kitabıdır; onun ile Kendini anlatıyor. Her şey, bir cümle, bir paragraf, belki bir sayfa, belki bir kitap; her şey, çok şey anlatıyor. Hazreti Pîr’in ısrarla üzerinde durduğu gibi, sivrisinekten, karıncadan alın da sistemlere kadar, mikro-âlemden normo-âleme, normo-âlemden makro-âleme kadar, her şey kendilerine mahsus lisanları ile O’nu anlatıyorlar.

Meseleyi bu ufka taşımayınca, “taklit”te emekliyorsunuz demektir. Dolayısıyla bu yönüyle Kant doğru söylüyor. Filozof doğru söylüyor, “Nazarî akıl ile bilinemez!” Ama tashih edilmesi gerekli olan şey: “Bilinmesi gerektiği ölçüde bilinemez!” demektir. Ve zaten çokları bu mevzuda aczlerini, fakrlarını, zaaflarını, idrak yetersizliklerini ifade sadedinde, مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ يَا مَعْرُوفُ “Seni hakkıyla bilemedik, ey Maruf!..” demişler.

Bence Cenâb-ı Hakk’ı bilmenin yolu da budur. Hazreti Ebu Bekir efendimizin sözünü hatırlayın; bir yönüyle, Goethe’nin sözüyle de izah edebilirsiniz: “Künh-i Bârî nâ-kâbil-i idrâktir.” İnsan, O’nu tam ihata edemez. O’nu tam ihata edememe, ihata etme demektir; “Seni tam kavrayamadık!” demek. يَا مَنْ لاَ تُدْرِكُهُ اْلأَبْصَارُ، وَهُوَ يُدْرِكُ اْلأَبْصَارَ، وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ “Ey basiretlerin idrak edemediği ve basiretleri idrak eden, bilen, ihata eden, kuşatan Allah! Sen, Latîf-i Habîr’sin.” Latîf kelimesi, hissettirmeden nüfuz eden manasına gelmektedir; Cenâb-ı Hakk’ın bir ismidir. O’nun lütufları da öyle oluyor. Ve Habîr’sin; “Her şeyden haberdar birisisin!” Başka kimse öyle olmadığından dolayı, “O, Sensin sadece; o, Sana mahsus bir şeydir.” Dolayısıyla onu da onun ile kâfiyelendirmek lazım; zira Kur’an-ı Kerim’de, لاَ تُدْرِكُهُ اْلأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ اْلأَبْصَارَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ “Gözler O’nu idrak edemez, O’na ulaşıp O’nu göremez, fakat O bütün gözleri idrak eder, görür ve kuşatır. O, Lâtif (en derin, en görünmez şeylere de nüfuz eden)dir, Habîr (her şeyden hakkıyla haberdar olan)dır.” (En’âm, 6/103) buyuruluyor.

Şimdi, esas mesele, işin gerçeğine ulaşılması, “amelî” ile oluyor. Demek ki iman ile beraber amel gerekiyor. Kur’ân-ı Kerim de zaten ısrarla bunun üzerinde duruyor, çok yerde; mesela إِلاَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ buyuruyor. Ancak, tamamen “iman” edenler.. imanlarını “marifet” ile taçlandıranlar.. marifetlerini “muhabbet” ile taçlandıranlar.. muhabbetlerini “aşk u iştiyâk-ı likâullah” ile taçlandıranlar… Allah nasip etsin cümleye!.. İman-ı billah, marifetullah, muhabbetullah, zevk-i rûhânî, aşk u iştiyâk-ı likâullah. Çok tekerrür eden şey olduğundan dolayı, bu kelimeler ile ifade ettiğim zaman bile, zannediyorum anlıyorsunuz.

   Taklit vadilerinde dolaşanlar, anlayamazlar marifet ve muhabbeti; onu Leylâ’nın Mecnun’una, Azra’nın Vâmık’ına, daha doğrusu Cenâb-ı Allah’ın (celle celâluhu), Hazreti Muhammed’ine (aleyhisselam) sormak lazım!..

Hazreti Gazzâlî de İhyâ’da son okuduğumuz bölümlerde, onun üzerinde, “Allah muhabbeti” üzerinde duruyor. Mecâzî muhabbetler vadisinde yürüyor; “Şunu, şundan dolayı seversiniz; şunu, şundan dolayı… Cemâle meftûnsunuz, kâmete meftûnsunuz, edâya meftûnsunuz, endâma meftûnsunuz, söze meftûnsunuz, bakışa meftûnsunuz, bilmem neye meftûnsunuz… Bütün bunlar esasen insanı bağlayan ve sevgi vadilerine sevk eden şeylerdir.” diyor. Sonra, “Ama düşünün ki, bunların hepsi, o Güzeller Güzeli’nden gelen tecellinin gölgesinin gölgesinin gölgesinin gölgesidir. Nasıl O’nu sevmezsiniz?!. Nasıl O’na karşı aşk u iştiyak duymazsınız?!.” sualini tevcih ediyor.

Taklit vadilerinde dolaşanlar, anlamaz bunu. Fakat insan ona tâlip olmalı: “Ne olur Allah’ım! İman-ı billah’tan sonra marifetullah!.. Bahtına düştüm, marifetullah’tan sonra muhabbet… Oturup-kalkayım, bir yönüyle Leylâ’nın Mecnûn’u olayım; Şirin’in Ferhat’ı olayım; Azra’nın Vâmık’ı olayım; bilmem kimin kimi olayım!.. Daha doğrusu Allah’ın, Hazreti Muhammed’i olayım, (sallallâhu aleyhi ve sellem)!” Cenâb-ı Hak, öyle eylesin!..

Aşk u iştiyâk-ı likâullah… Ne ile oluyor? İman; evvelâ, iman etmek. Sonra, imanı iz’ân haline getirmek. İz’ân sözcüğü ile ifade edilen mana, sözlüklere bakılacak olursa, aksine ihtimal vermeyecek şekilde, riyazî katiyetin üzerinde bir katiyet ile Allah’a inanmaktır. İki kere iki dört eder; bunda kimsenin şüphesi yok. Ama benim şüphem var; çünkü kemmiyette adetler birbirine müsâvî değildir; bazen biri diğerinden onda bir farklı olabilir; o zaman yan yana getirdiğinizde tam dört yapmaz iki tane iki, bazen üç buçuk yapabilir, bazen de fazla gelir dört buçuk yapabilir. Bunda bile şüphe vardır. İki kere ikinin dört etmesinde şüphe olabilir; fakat senin inancında bu ölçüde bile şüphe olmamalı!.. İşte bu “iz’ân” sözü ile ifade edilmektedir. Aksine ihtimal vermeyecek şekilde, öyle bir kat’iyet ile Cenâb-ı Hakk’a inanma… Böyle inançtır ki, bağrında marifeti geliştirir. Dolayısıyla ona, o basamağa ayağını bastığın zaman, hemen marifetullaha sıçrarsın. Marifetullah basamağına ayağını bastığın zaman, muhabbetullahı düşlersin. Çünkü biliyorsun artık; biliyorsan, seversin. Sevmiyorsan, bilmiyorsun demektir. Onun âşıkı değilsen, bilmiyorsun demektir.

Ha burada antrparantez: Bu, “Kurtulamayacaksın, tepetaklak Cehennem’e gideceksin!” demek değildir. Usûlüddin ulemâsı, mukallidin imanını da kabul etmişler. Onlara da arkadan dahi olsa “Yahu siz de girin; haydi yaramazlar, siz de girin!” denecektir. Öyle olacak; “Sırât’ı öyle geçin, Mizan’dan öyle geçin!..”

İman… إِلاَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ Sonra sâlih amel yapmak, içine gıll u gış karıştırmadan; onu riyâ, süm’a, ucub ve fahir ile kirletmeden. “Amelinizde rıza-i İlahî olmalı. Eğer o razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer o kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder.” İhlas Risalesinde geçen zebercet beyanlardan bir beyan…

Amel-i sâlih… Esasen “sâlih” demek, sağlam, katışıksız, dupduru, berrak, pırıl pırıl demektir. “Sütten çıkmış ak kaşık!” filan dersiniz ya, bu meseleyi sadece belki bir yönüyle ifade ediyor; onun ötesinde bir şey. Öyle bir amel-i sâlih; asla içine bir şey karıştırmadan, içine kendini karıştırmadan, kendi zevklerini karıştırmadan, cismanî arzularını karıştırmadan, makam düşüncesini karıştırmadan, mansıp düşüncesini karıştırmadan, marifet düşüncesini -dünyevî marifet düşüncesini- karıştırmadan, maharet düşüncesini karıştırmadan, alkış düşüncesini karıştırmadan, riya düşüncesini karıştırmadan, süm’a düşüncesini karıştırmadan… Allah, Allah olduğu için Allah’a ibadet etmek. Buna “taabbüdîlik” deniyor. Yani, o meseleyi arka planı ile biz bilemeyiz; fakat Cenâb-ı Hak emrettiği için o meseleyi yapma mecburiyetindeyiz. Ve yaparken de onu ihlas ve ihsan ruhuna bağlı olarak yapmalıyız.

Cibrîl hadis-i şerifinde deniyor mu denmiyor mu? İman, amel-i sâlih ve ihsan… “İhsan” derken de onu tarif buyuruyor İnsanlığın İftihar Tablosu: اَلْإِحْسَانُ أَنْ تَعْبُدَ اللهَ كَأَنَّكَ تَرَاهُ، فَإِنْ لَمْ تَكُنْ تَرَاهُ فَإِنَّهُ يَرَاكَ “İhsan, görüyormuşçasına senin, Allah’a ibadet etmendir; sen O’nu görmesen de O seni görüyordur.” İman var ise, amel-i sâlih olması lazım; zira amel-i sâlihsiz iman, kurumaya mahkûmdur. Evet, amel-i sâlihsiz iman, kurumaya mahkûmdur; susuz, kuvve-i inbâtiyesini kaybetmiş, karbondioksiti olmayan bir zemindeki ağaç gibi, kurumaya mahkûmdur. Amel-i sâlih, onu besleyecek…

Şimdi zannediyorum, Kant’a bir yönüyle hak veriyorsunuz burada; nazarî ile Allah bilinmez. Ama ne kadar bilinir? İşte sizin yetiştiğiniz kültür zemininin size verdiği kadar.. câhil anne ve babanın verdiği kadar.. marifet adına bir şey vermeyen medresenin verdiği kadar; skolastik düşüncenin cenderesi içinde özünü/ruhunu kaybetmiş medresenin verdiği kadar.. özünü/ruhunu kaybetmiş tekkenin verdiği kadar.. tamamen kirlenmiş, levsiyât bataklığı haline gelmiş çarşının verdiği kadar.. bütün bunlardan uzaklaşmış, kendini felsefî akıntılara salmış, yok Natüralizm’dir, yok Materyalizm’dir, yok bilmem nedir düşüncelerine kendini salmış mektebin verdiği kadar. Onun ile bir yere varılmaz, onlar ile bir yere varılmaz; yeni bir amele, esasen sâlih amele ihtiyaç vardır. Amel-i sâlih… Amel-i sâlih ile insan, işte orada Cenâb-ı Hakk’ı hakkıyla bilecek. “Nazarî ile bilinmez, amelî ile bilinir.” sözünü öyle anlamalı; o noktada kabul etmek lazım. Ama işte o kaydı koyuyoruz; yani onun dediğine bakılırsa, “Nazarîyi bütün bütün kaldır, at ve her şeyi amelîye bağla ve ondan sonra değerleri ona bina et!” filan diyelim. Böyle dediği zaman, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in veya Usûlüddin ulemâsının dediği şeyi görmezlikten geliyor demektir.

   “Nasıl ki Kelâm sıfatı, vahiyler ve ilhamlar ile Zât-ı Akdes’i tanıttırır, öyle de Kudret sıfatı dahi mücessem kelimeleri hükmünde olan sanatlı eserleriyle O’nu bildirir.”

Evet, bir kitap, Cenâb-ı Hakk’ın “Kelâm” sıfatından geliyor. Hayat, İlim, Semi, Basar, İrade, Kudret, Kelam; bir de Maturidîler “Tekvîn” sıfatını bunlara ilave ediyorlar; o zaman sekiz oluyor. Kelâm ve Kur’ân-ı Kerim, Cenâb-ı Hakk’ın “Kelâm” sıfatından geliyor; Allah’ın beyân-ı Sübhânîsi… Anlayabilecek bir insan için aynı zamanda -benzetmek olmasın- tıpkı şifreler halinde geliyor. Yanında oturanlar da duymuyorlar; sadece O’nun üzerindeki tesiri ile, O’nun kış gününde bile buram buram ter döküşü ile anlıyorlar. Âişe validemiz -Canım kurban olsun mübarek annemize!- öyle diyor: “Kış gününde bile buram buram ter döküyordu; tir tir titriyordu, zangır zangır titriyordu, o vahiy geldiği zaman.” Kelâm-ı İlahî, bu; bir yönüyle o, Cenâb-ı Hakk’ın Kelâm sıfatından geliyor.

Diğer “tekvinî emirler”e gelince, onlar da aynı Zât’tan geliyor; onlar da yine Cenâb-ı Hakk’ın “İlim” sıfatının plan, program ve projesine göre “Kudret” ve “İrade”siyle ortaya konmuş ayrı bir kitap. “Bir Kitâbullah-ı azâmdır serâser kâinat / Hangi harfi yoklasan, manası ‘Allah’ çıkar!” diyor Recâîzâde. Bir ağacı yokladığınız zaman, O’na ircâ etmeyince makul bir mahmîle bina etmiş sayılmazsınız. Bir karıncayı O’na nispet etmeyince, makul bir mahmîle bina etmiş sayılmazsınız. Aklınızla neler bulursanız bulunuz, o kadar çok boşluk bırakırsınız ki!.. Mesela, Anatomi ile alakalı; ciddî baktığınız zaman, o mevzuda sizin diyeceğiniz analizleriniz filan, hepsi boşa çıkar, Zât-ı Ulûhiyete verilmeyince. Yine Gazzâlî’de ve Hazreti Pîr-i Mugân’ın eserlerinde, ezcümle Münâcaat’ında okuduğumuz gibi, her şey O’na verildiği zaman, bir yönüyle gerçek manası ile bir dolunay gibi zuhur eder.  Temâşâ eder ve “Yahu meğer bu, bu imiş!” dersiniz.

Burada bir şeyi söylemek, belki bencillik adına bir ifade olur; kusura bakmayın. Yarım yamalak, onda bir nispetinde bile, o mevzudaki düşünmeyi, tedebbürü, tezekkürü, tefekkürü İnsanlığın İftihar Tablosu’ndan alacak, anlayacak kabiliyetim yok benim; ama Çağın Sözcüsü’nün dediği şeyden anlayabildiğim kadarıyla, bazen o mülahazalara kendimi saldığım zaman, yeşilliklere abanıp, “Sizler de benim Rabbimin kitabının sayfalarısınız; O’nun yazdığı şeylersiniz!” diyerek üzerlerinden öpesim geliyor. O otları öpesim geliyor. Karıncalara basmak şöyle dursun… Hani, çevreme bakmadan yürüdüğümü bilirsiniz, “Aman bir karıncaya basarım!” diye. Onun için benim yanımda kıyametler kopsa, bir yolda yürüyorsam, ben ayağımın önüne bakarım, “Aman, bir karıncaya, bir böceğe basarım!” diye. Çünkü Allah’ın sanatı, o da… Cenâb-ı Hakk’ın doksan dokuz isminin ona göre değişik tecellîleri vardır; o tecellîlere bir meclâ olması itibarıyla, çok yönleri açısından mecâlî olması itibarıyla, onu hafife almak, doğrudan doğruya o tecelliye karşı bir saygısızlık olur. Evet, Ekosistemciler, bu meselenin yanında emekler dururlar; anlayamazlar bunu.

İşte, kâinat kitâb-ı kebirine öyle bakmak lazım. Ve biraz evvel iki mısra ile ifade ettiğimiz manayı da ona göre değerlendirmek lazım. Her şey, لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُو diyor; “Hû” demeyen bir şey yok kâinatta. Binaenaleyh, bu da -bir yönüyle- Kudret’in kelimeleri oluyor. Kudret-i Kâhire’nin ve İrâde-i Bâhire’nin ilim programına, ilim planına göre, o da O’nun (celle celâluhu) öyle bir kitabı oluyor.

Şimdi, bu kitapların her ikisi de O’ndan geldiğine göre, bunları birbirinden kopardığınız zaman, zannediyorum çok hakikatin cahili haline gelirsiniz. Onun için, biraz evvel ne dedim? “Skolastik düşünce bataklığına saplanmış medrese… Arapça نَصَرَ، يَنْصُرُ نَصْرًا، فَهُوَ نَاصِرٌ  Veya Farsça, كُوفت، كُويَنْد، كُوفتن، كُويَنْدَه. Bunlar ile anlaşılmaz mesele…

Ve diğerlerinin felsefî mülahazaya göre yorumları… “Kâinatın mahiyeti şundan ibarettir.. insan anatomisi şundan ibarettir.. gözün fonksiyonları, kulağın fonksiyonları, ağzın fonksiyonları, dilin fonksiyonları, tat alma duygusunun fonksiyonları, kalbin aktiviteleri, kolonların aktiviteleri, diğer his ve organların aktiviteleri… Bütün bunlara mahrutî bir bakış ile bakmadığınız zaman, Zât-ı Ulûhiyete veremezsiniz bunları. Zât-ı Ulûhiyete vermediğiniz zaman da o kadar boşluk bırakırsınız ki!.. Bir şey yaparsınız bu mevzuda, fakat yaptığınız her şeyin altı boş olur. Altını doldurmanın yolu, Cenâb-ı Hakk’a nispet etmeye bağlıdır.

   İslam dünyası, isim-müsemma birliği içindeki tekke, mektep, medrese ve mabet gibi yerlerde, mahrûtî bakışlı hakikat erlerinin Kitap ve Sünnet çerçevesinde ciddi bir adanmışlık ruhuyla yerine getirecekleri irşad ve rehabilitasyona muhtaçtır.

Kudret ve İrâde’den gelen o varlık da Kudret-i Kâhire’nin bir eseri olması itibarıyla, aynı zamanda o Kelâm sıfatının farklı bir şekilde tecellîsidir. Bu iki kitap birbirinden koparıldığından dolayı İslam dünyası büyük kayıplara maruz kalmıştır. Biz, üçe ircâ ediyoruz bunu:

Bir: “Dinî ilimler” diyoruz. Dinî ilimleri doğru anlamak için Sarf, Nahiv, Meân, Beyân, Bedî ve aynı zamanda belki Usûl diyebileceğimiz şeyler… Ondan sonra Kur’ân-ı Mu’cizu’l-Beyânı doğru okumak. Ondan sonra Sünnet-i seniyyeye doğru vâkıf olmak. Hatta Sünnet-i seniyye üzerinde dururken, nakd-i ricâlde bulunmak, nakd-i metinde bulunmak; erbâbı bilir bunların ne demek olduğunu. O dinî ilimleri öyle bilmek…

Medreseye ait fonksiyon, buydu; fakat medresenin fonksiyonu sadece bu değildi. Beşinci asra kadar, o medreselerde yetişen insanlar çift kanatlı yetişiyorlardı. Bir Harizmî’yi düşünün; uzun zaman Endülüs’te onun sistemleri kullanılıyor. Bir İbn Sinâ’yı düşünün; Gazzâlî, bir yönüyle onu tenkit ediyor; zannediyorum o Nur ayeti münasebetiyle: اللهُ نُورُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكَاةٍ فِيهَا مِصْبَاحٌ الْمِصْبَاحُ فِي زُجَاجَةٍ Elli beş (bazı rivayetlerde 57-58) yaşında vefat ediyor. O dönemde ortaya koyduğu şeylere bakınca, günümüzün tababetinin çok önünde şeyler ileriye sürüyor, insanın aklı durur. Medrese’de yetişmiş; dinî ilimleri öğrenmenin yanında, aynı zamanda Tıpta da zirve yapmış bir insan, müşârun bi’l-benân (parmak ile gösterilir) olmuş bir insan. İmam Gazzâlî’nin bahsettiği şeylere bakıyorsunuz… Bin elli dokuzda dünyaya gelmiş bu insan. Kaç asır evvel!.. Bin elli dokuzda dünyaya gelmiş bu insan; bakıyorsunuz Tıptan bahsettiği şeylere, Felsefeden bahsettiği şeylere, zannediyorsunuz her şeyi adam tetkik etmiş, gözden geçirmiş. İşte, bütün bunlardan uzaklaşan bir medrese esasen skolastik bataklığa balıklamasına gitmiş, aborda olmuş.

İki, “Tekke” ruhunu kaybetmiş. Bir taraftan İslamî ilimlerden uzaklaşmış; diğer yandan, atadan evlada miras bırakılacak şekilde “hilafet”ler icat edilmiş, “Ben ölüyorum, oğlumu halife tayin ediyorum; bundan sonra gelirsiniz, onun ile… Nakşî iseniz, sadece Hatm-i Hâcegân yaparsınız.. Kadirî iseniz ve başka tariklerden, mesela Şâzilî iseniz, halka-i zikirler yaparsınız. Cehren: لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ Çocukluğumda her ikisine de şahit oldum bunların; hem Kâdirîliğe, hem de Nakşîliğe. Hatta konsantrasyon adına, belki “görülüyor olma” mülahazasını o şekilde ifade etme adına, Alvar İmamı merhum -Kutup gibi bir insandı.- ışıkları söndürürdü. Karanlıkta konsantrasyonu sağlamak için, O’nun (celle celâluhu) tarafından görülüyor olmayı o şekilde temin etmek için… “Elem neşrah leke-i şerîf!” derdi. Bir de sesi, o mevzudaki ciddiyetini ifade ederdi. “Fâtiha-i şerife” derdi, böyle. “Salavât-ı şerife!” derdi. Millet de o süre zarfında bir sürü salât ü selam okurdu, bir sürü Fâtiha-i şerîfeyi tilavet ederdi, bir sürü “Elem Neşrah leke” tilavet ederdi. Kâdirîliği de vardı; dolayısıyla bazen de el ele tutarlardı, yine ışıklar söndürülürdü, o serzâkir olarak ortada dönerdi, ritim katardı onlara, bir senfoniyi idare ediyor gibi. O ritim, insana ayrı bir lezzet verirdi. Belli bir dönemde… Ama bu, bizim ölüm dönemimizdi, musallaya doğru gittiğimiz dönemdi. Tevârüs edilmiş bir şey yaşatılıyordu; atalarımız onu yaşamışlardı, tevârüs edilen bir şey kırıntıları ile yaşanıyordu. Kıtmîr, kırıntıları ile yaşananları gördü; o bile bayıltıcı idi. Evet, antrparantez; o bile bayıltıcı idi.

Üç, dünyevî ilimler veya pozitif ilimler. Bunlar tamamen dinin dışında. Ne tekke ile, zâviye ile, dervişlik ile, kalbî-ruhî hayat ile, Sır hayatıyla, Hafî hayatıyla, Ahfâ hayatıyla alakaları var; ne İslamî ilimler ile alakaları var; ne de Allah’a iman ile alakaları var. Ekânim-i selâse, birbirinden koparılmış. Kaç asırdan beri? Beşinci asırdan bu yana… Belli dönemlerde, kısmen canlandırılmağa çalışılmış bu. Belki kalb masajı yapılmak suretiyle canlandırılması gibi bir şey; yoksa kalb, durmuş esasen. Beyin ölümü olmadığından dolayı, demişler “Hele bir zorlayalım bunu, belki canlandırırız!” Azıcık canlandırmışlar. İşte Ali Kuşçu’yu, Fatih (Cennet-mekân) Asya’dan çağırtmış, getirtmiş; “Ne öğrenebiliriz ondan? Daha başkalarından ne öğrenebiliriz?” demiş. Fakat asıl meselenin gurubu, beşinci asır ile başlamış; neredeyse bin sene evvel. Tevakkuf…

Dolayısıyla bin sene evvel, hakikat-i İslamiye’nin üç esası boşanmış. Tekvinî emirler, pozitif ilimlere esas teşkil eden hususlar, kalbî ve ruhî hayata bakan meseleler ve aynı zamanda medresenin esas aldığı İslamî İlimler; bunlar, talak-ı selâse ile boşanmış birbirinden. Sonra başka kapıların tokmağına dokunulmuş. Gitmişler bazen Kant’a sığınmışlar, bazen Dekart’a sığınmışlar, bazen Pascal’a sığınmışlar, bazen başkasına sığınmışlar. Bazen de tâ gitmiş Aristo’ya sığınmışlar; sonra Meşşâîliğine karşı bir de “İşrâkiye yapalım bunu!” demişler. Eflatun’a sığınmışlar, Sokrat’a sığınmışlar; sığınmışlar… Böylece mektep, bir şeyi öldürmüş; tekke ve zaviye bir şeyi öldürmüş; medrese de bir şeyi öldürmüş. Ben buna “talâk-ı selâse ile boşanma” diyorum.

Burası da espri: Bunca zevc-i âherden sonra, zannediyorum, yeniden eski kocalarına dönme zaman ve imkânı gelmiştir; ekânim-i selâsenin, bu üç uknûmun, üç unsurun bir araya gelme zamanı gelmiştir. “Dokuz asırdan beri çalmadığımız kapı, dokunmadığımız tokmak kalmamış; elli defa zevc-i âher yapmışız. Yahu Allah aşkına, yeter artık, bırakalım zevc-i âher yapmayı!..” demenin zamanı gelmiştir. Gelin, bu ekânim-i selâseyi (üç temel unsuru, üçlü sacayağını) birleştirmek suretiyle, kendi çadırımızı veya kendi binamızı, kendi bünyânımızı inşâ etmeye çalışalım. Aynı zamanda bunun statiği Allah’tan; blokajı, Rasûlullah tarafından ikâme edilmiş; selef-i sâlihîn tarafından korunmuş, desenleri ona göre yapılmış. Eski güzelliğine ulaştırmaya çalışalım, Allah’ın izni ve inayetiyle… Meselenin tamamiyeti buna bağlı…

   Dünyada kalb ve ruhun hayat derecelerine yükselebilenler, ötede Cuma Yamaçları rasathanesinden Cemâlullah’ı müşahede edeceklerdir.

Tasavvufa giden yol ve sûfîlik, esasen din-i mübîn-i İslam’ın emirlerini bilmekten, mezkûr iki kitabı beraber okumaktan ve kalb ve ruh ufkuna seyahatten geçiyor. Hazreti Bediüzzaman onu ifade ederken de “Madem dünya hayatı ve cismanî yaşayış ve hayvanî hayat böyledir; hayvaniyetten çık, cismâniyeti bırak, kalb ve ruhun derece-i hayatına gir.” diyor. Yani, insanın bir hayvanî ruhu var, normal; biz uyurken de o yine otağını kurmuş, ayrılmıyor, duruyor. Esasen bizim insanî ruhumuz, Berzah iklimlerinde dolaşıyor gibi dolaşıyor ve rüyalar âlemine de işte o insanî ruh gidiyor.

“Hayvaniyetten çık, cismâniyeti bırak, kalb ve ruhun derece-i hayatına yüksel!” diyor. Bu, ilk basamak… Kalb ve ruhun derece-i hayatı… O basamaklara çıkınca, bir yönüyle içinizde bir iştiha hâsıl olacak. Çünkü uzaktan uzağa, yeni yeni ışık parıltılarını/şualarını, yeni ışık tayflarını göreceksiniz; o da “Sır” ışık tayfları… O ufka ulaştığınız zaman da “Hafâ” ışık tayflarını temâşa etmeye başlayacaksınız, “Sıfât”ların ufku olacak. Bir de oraya ulaştığınız zaman, nâ-kâbil-i idrak, hakikat-ı Baht -ne ise şayet- bir yönüyle onun mest u mahmuru olarak “Acaba O’nu da görecek miyiz?!” diyeceksiniz. Ahfâ buudu deniyor, ism-i tafdîl sigası ile; yani, Hafî’nin ötesinde Hafî.

Nâ-kâbil-i idrâk… Bu tabiri Şemseddin Günaltay, Felsefe-i Ûlâ’sında kullanıyor; Goethe’den naklen kullanıyor: “Künh-i Bârî nâ-kâbil-i idraktir.” Yani; Zât-ı Bârî’yi idrak etmek, mümkün değildir. Ve İnsanlığın İftihar Tablosu’nun mübarek beyanı da o meselenin üzerinde duruyor: “Tekvinî emirleri didik didik edin, hallaç gibi savurun onları; fakat Zât-ı Ulûhiyet mülahazasına gelince, ‘İşte burası duracak nokta!’ deyin, durun; çünkü insan idraki, O’nu ihata edecek güçte değildir.” Ama O (celle celaluhu), eserleri ile, ortaya koyduğu şey ile, beyân-ı Sübhânîsi ile, peygamber mucizesi ile, veli kerameti ile, sizi insan yaratması ile, Kendini öyle ifade ediyor ki, artık bu beyanın üstünde beyan olamaz. Dolayısıyla saygılı olun O’na karşı. “Bir de Seni görelim!” falan demeye kalkmayın!.. O’nun görülmesi, orada olacak; tam müşahede edilmesi, Cuma Yamaçlarında; o, Cennet’e girmeye vâbeste. Cenâb-ı Hak, bizi o lütuf ile şereflendirsin!..

Burada yine antrparantez bir şeye geçeceğim: Cuma yamaçlarında Cenâb-ı Hakk’ın temâşâsı sözü ile, Zât-ı Ulûhiyetin müşâhede edileceğini ifade ediyoruz. Dünyada Cenâb-ı Hakk’ı, insanın görmesi, ihata etmesi, mümkün değil. Demek öyle bir ufka ulaşması lazım ki, bu, Cennet yamaçları olmalı. Orada insanın kalbi tam açık bir mir’ât haline geliyor. Ve yine herkes, kalbinin inkişafına göre, Cenâb-ı Hakk’ı dolunay gibi müşahede ediyor; yani, kendine akseden şekliyle müşahede ediyor. Ama Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) müteşâbih beyanları ile buyuruyor ki: “Milyarlarca insan temâşâ edecek O’nu, fakat izdiham (birinin görmesi, birinin görmesine mâni) olmayacak; dolunay gibi, ufukta dolunay gibi.” O, meselenin görünür/görülür olmasına mâni olmamasını ifade etme sadedinde müteşâbih bir beyan… Yoksa hâşâ Cenâb-ı Hak, dolunay değil, güneş de değil, bin tane güneş de değil, bir trilyon güneş de değil; onlar, sadece O’nun nurunun gölgesinin gölgesinin gölgesinin gölgesi; olsa olsa öyle olur..

Bu açıdan, Cuma yamaçlarından temâşâ mevzuu belli bir ufka işaret ediyor. Denebilir ki, zılliyet planında “Kâb-ı Kavseyn”, yani “vücub ve imkân arası”, yani “fenâ âlemini bekâ âleminden ayırma noktası”; o noktaya ulaşan insan, kalbinin de inkişafı ölçüsünde öyle yüksek bir ihâtâya sahip oluyor ki, temâşâ ediyor orada. Ve orada ehl-i tahkikin ifadesine göre, Cenâb-ı Hakk’ı temâşa ettiklerinde bütün Cennet nimetlerini görmez oluyorlar. Hani Cennet nimetlerini Kur’ân-ı Kerim çok yerde ifade ediyor; öbürü üzerinde çok durulmuyor. Çünkü öbürü, “nâ-kâbil-i idrak” bir şey. Hurîlerden, gılmanlardan, köşklerden, villalardan bahsediliyor orada.. ırmaklardan bahsediliyor, ırmakların çeşitlerinden bahsediliyor.. karşılıklı koltuklara oturup dünyevî olan şeyleri muhavere etmekten bahsediliyor… Bir insanın hoşuna gidebilecek, bir insanı bayıltabilecek şeylerden bahsediliyor ki, bunlar, lezzet ihataları itibarıyla dünyanın binlerce sene hayatına mukabil gelecek şeyler. Fakat Zât-ı Ulûhiyeti müşâhede ettikleri zaman, bir Cuma’da… -Onun için o meseleye de terminolojide “Cuma Yamaçları” deme lüzumunu duyuyoruz.- Cuma Yamaçları”nda, فَيَنْسَوْنَ النَّعِيمَ إِذَا رَأَوْهُ Cennet nimetlerini unuturlar, O’nu gördükleri zaman. Rü’yet-i İlahî’yi inkâr eden Mutezile’ye de bir “Yuf!” çekiliyor: فَيَا خُسْرَانَ أَهْلَ اْلاِعْتِزَالِ “Hüsran size, haybet size, kaybetme size!” deniyor, Bed’ü’l-Emâlî’de, nazmen.

Demek ki orası öyle bir rasathane… Cuma Yamaçları öyle bir rasathane haline geliyor ki, nâ-kâbil-i idrak olan Cemâlullah’ı, oradan herkes -kabiliyetine göre- temâşa etme imkânına sahip oluyor. Cenâb-ı Hak, o şeref ile şereflendirsin!..

اَللَّهُمَّ أَجِرْنَا وَخَلِّصْنَا وَنَجِّنَا مِنَ النَّارِ، وَأَدْخِلْنَا الْجَنَّةَ مَعَ اْلأَبْرَارِ، بِشَفَاعَةِ وَبِفَيْضِ وَبِبَرَكَةِ وَبِإِرْشَادِ سَيِّدِنَا وَسَنَدِنَا مُحَمَّدٍ صَلَّى اللهُ تَعَالَى عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

“Allah’ım bizi Cehennem ateşinden uzak tut, kurtar ve koru!.. Ebrâr diye bilinen iyi ve hayırlı kullarınla beraber bizi de Cennet’ine dâhil eyle, Efendimiz ve dayanağımız Hazreti Muhammed’in şefaati, feyzi, bereketi ve rehberliğiyle. O’na da salât ü selam eyle!..”

Bamteli: ÂDEMİYETTEKİ SIR VEYA ÇEŞİT ÇEŞİT ADAMLAR

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   “Ne mutlu o kimseye ki, amel defterinde çok istiğfar bulunur.” 

İstiğfar ederken çoğu zaman şöyle diyorum: أَلْفُ أَلْفِ أَسْتَغْفِرُ اللهَ مِنْ كُلِّ ذَنْبٍ، وَمِنْ كُلِّ خَطَإٍ، وَمِنْ كُلِّ مَعْصِيَةٍ، وَمِنْ كُلِّ مَا لاَ يُحِبُّ رَبُّنَا وَلاَ يَرْضَى، وَمَا لاَ يَنْبَغِي لَنَا، وَلاَ يَلِيقُ بِنَا “Bütün günahlardan, topyekûn hatalardan, Allah’a isyan manasına gelen her fiilden, Rabbimizin sevmeyeceği ve razı olmayacağı hal, tavır ve işlerin tamamından, bir de üstümüze vazife olmayan, bize dünya ahiret fayda vermeyen ve katiyen yakışmayan şeylerin hepsinden binlerce kere, milyon defa istiğfar ediyorum.”

Sizin de bildiğiniz gibi, Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) insanın hasenât defterinde veya seyyiâtı silme -kötülüklerin üzerine çizgi çizme- defterinde en çok istiğfarın bulunması mevzuuna teşvik ediyor, onu takdir ediyor, tebcîl ediyor.

İstiğfar; “Bilerek/bilmeyerek -öyle derler idi- elimden, dilimden, ağzımdan, gözümden, kulağımdan ve sâir âzâ vü cevârihimden.. tahayyüllerimden, tasavvurlarımdan, taakkullerimden.. zift gibi ruh dünyam üzerine sıçrayan ne kadar mel’ûn mesâvî var ise, hepsinden bîzârem. -Hazreti Mevlânâ ifadesiyle- Bîzârem ez u vez an, suhan bîzârem. (Davacıyım/uzağım o sözden de onu söyleyenden de.) Yâ Rabbi, bunlardan dolayı Sana sığınıyor, Sana dehalet ediyorum! Yarlığa bendeni, liyakatim olmadığı halde. Tevbe ediyorum; Tevvâb’sın, kabul buyur, ne olur!.. Sana “İnâbe” edenler arasında benim inâbemi de lütfen cevapsız bırakma! “Evbe” ufkundan Sana yönelenler arasında eyle beni de! Hiç olmadık günahlarına bile dağlar cesâmetinde günahlar işlemiş gibi Sana teveccüh edenlerin teveccüh duygusunu bana lütfeyle!..” manalarına geliyor. Bunların (Tevbe, İnâbe ve Evbe’nin) her biri belli bir seviyedeki merâtib-i insaniyeyi işaretleyen bir husustur.

   Mutasavvıflara göre, “Âdem-i Nebevî” ne demektir; âdemiyetin en yüce halkalarını kimler teşkil eder?

Sofî ıstılahında, “Âdem-i Nebevî” tabiri vardır. Âdem-i Nebevî, peygamberlik yolunda adam olma demektir. Türkçemizde de “Adam gibi adam ol!” derler. Adam gibi adam olmak, hakikî manada, Âdem-i Nebevî yolunu takip etmeye vâbestedir. Hazreti Âdem (aleyhisselam), “âlem-i hâricî” itibarıyla evveldir; Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm (sallallâhu aleyhi ve sellem), “âlem-i ilim” itibarıyla evveldir; أَوَّلُ مَا خَلَقَ اللهُ نُورِي “Allah’ın en önce yarattığı benim nurumdur.” buyurmuştur. Hilkat itibarıyla evvel olan Hazreti Âdem çekirdeği, ilim itibarıyla evvel olan Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm’ı bir gün semere vermiştir. Bir şecere-i mübârekenin öpülüp başa konulacak mübarek meyvesi Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm (sallallâhu aleyhi ve sellem)… O’nun yolunu takip edenlere “Âdem-i Nebevî” denir.

Peygamber yolunun yolcuları… Göz açar ve kapar, sürekli oradan gelen tecellîleri avlamaya çalışırlar, eltâf-ı Sübhâniyeyi yakalamaya çalışırlar, içlerine doğan şeylerle işin verâsını kurcalamaya çalışırlar. Her ân çok farklı tahliller ve terkipler peşinde koşarlar: “Şimdi şunu duydum, şunu hissettim; bunu analiz ettiğim zaman, acaba bunun sentezinden ne çıkar?” Oraya ayaklarını bastıktan sonra, gözlerini daha yukarılara dikerler; gözlerini daha yukarılara diker ve sürekli doyma bilmeyen bir aşk u iştiyak ile, çok telaffuz edilen ifadeyle, aşk u iştiyâk-ı likâullah ile oturur-kalkarlar. Ve etraflarındaki hâlelere de o yolu gösterirler.

Hususiyle, etrafında çok ciddî hâleler oluşan Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm… O Hâle’nin gözleri hep O’nun üzerinde… O’na bakanın inanmaması mümkün değildir. Ama şartlı/ön yargılı gitmiş ise, o başka. Ebu Cehil gibi, Utbe gibi, Şeybe gibi, çağın Ferâinesi (Firavunları) gibi ön yargı ile gitmişler ise şayet, onlar, temerrütleri içinde, temerrüt gayyaları içinde boğulup gitmişlerdir. Fakat Abdullah İbn Selâm gibi, objektif bir mülahaza ile “Ben bir bakayım buna!” demişlerse, O’nun o cemâl-i bâ-kemâlini müşahede edince, “Vallahi bu çehrede yalan yok!” demiş ve hemen kemerbeste-i ubudiyet ile Kelime-i Tevhîd’e sığınmışlardır. O, Allah Rasûlü’nün önünde -İsrail ulemasından, müşârun bi’l-benân olmasına rağmen- her şeyini atarak, üzerinde ziynet/debdebe adına Musevîlikten gelme ne varsa hepsini atarak,

مَنْ بَنْدَه شُدَمْ بَنْدَه شُدَمْ بَنْدَه شُدَمْ،

مَنْ بَنْدَه بَخِدْمَتِ تُوسَرْ اَفْكَنْدَه شُدَمْ،

هَرْ بَنْدَه كِه اٰزَادْ شَوَدْ شَادْ شَـوَدْ،

مَنْ شَـادْ اَزْ اٰنَمْ كِه تُرَا بَنْدَه شُـدَمْ

“Kul oldum, kul oldum, kul oldum! Ben Sana hizmette iki büklüm oldum. Kullar âzâd olunca şâd olur; ben Sana kul olduğumdan dolayı şâd oldum.” -Bunu, Hazreti Mevlânâ söylüyor.- mülahazalarını dillendiriyor gibi, o ruh haletiyle, Allah Rasûlü karşısında dize gelmiş. Bu dize gelişe sebebiyet veren, önyargısız bakış, doğru bakış, “bakmak” ile yetinmeyiş ve “görme”ye başvuruş… “Baktım ben buna ama nasıl görmem lazım bunu?!.”

Evet, إِذَا رُؤِيَ ذُكِرَ اللهُ Görüldükleri zaman, Allah’ı hatırlatan simalar… Çehrelerinden mehâfet ve mehâbet dökülür onların. Birer Âdem-i Nebevî’dir onlar. Âdem-i Nebevî’de ikinci halkayı teşkil edenler ise, ister “sahabe” deyin, ister “Tâbiîn’in önde gelenleri” deyin, o Hâle’yi teşkil edenler… Ama Kıtmîr “birinci halka”, “ikinci halka” deme cihetini tercih ediyor. Hâle’yi teşkil eden birinci halka… O halkanın da O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) en yakın olanı Râşid Halifeler, Aşere-i Mübeşşere, Ezvâc-ı Tâhirât, Âl-i Beyt-i Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem). İkinci halkayı, belki izâfî birinci halkayı teşkil edenler, diğer sahabe-i kirâm… İzâfî, hakikî izâfî diyeyim ben ona. Sonra, Tâbiîn-i ızâm.. sonra Tebe-i Tâbiîn-i kirâm.. sonra da tâ kıyamete kadar gelecek Ehlullah. Sürekli gözleri o kapıda, başları o kapının eşiğinde, elleri o kapının tokmağında; hep “Yâ Rabb! Yâ Rahman! Yâ Rahîm!” duyguları ile inleyip etrafı velveleye veren insanlar. Bunlara “Âdem-i Nebevî” denir.

   Şefkat Peygamberi’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) tattıklarını insanlığa da tattırmak için Miraç’tan bile dönmesi eşsiz bir “îsâr”dır ve aynı zamanda, ümmet-i Muhammed’e o fedakârlık ufkunu işaretlemektedir.

Sonraki şıkta olanlara belki -bir yönüyle- “Âdem-i Sûrî” diyebilirsiniz. Âdem-i Sûrî… Belki sûretâ insan şeklinde göründüklerinden dolayı onlara “adam” deniyor; fakat esasen adam değil onlar. Onlar, hayatı bata-çıka götürüyorlar. Belki onlara “Âdem-i Sûrî” demek, daha uygun olacaktır.

Onların bir altında, diğer bir kategoriye dâhil insanlar var ki, onlara da “Âdem-i Hayvanî” denir. Hazreti Pîr, o mevzudaki mülahazalarını ifade sadedinde diyor ki: “Madem hakikat böyledir; hayvaniyetten çık!.. -Âdem-i hayvanî olmaktan çık.- Kalb ve ruhun derece-i hayatına yüksel!” Böyle denmek suretiyle -esasen- “Hâle” işaretleniyor orada. Onlar nasıl yaşamışlar, nasıl oturup-kalkmışlar, ne demişler, ne etmişler ve geriye ne miras bırakmışlar ise, santim kaybetmeden onları adım adım takip etme mevzuu…

Bütün bunları yaparken de “Acaba tam rıza-i İlahîye uygun düştü mü?!” Gerçek mü’min… Yirmi saat ibadet yapıyor.. yirmi saat başını yerden kaldırmıyor.. gezerken, otururken, sürekli vird-i zebânı “O” (celle celâluhu).. bazen “Hû!” diyor.. bazen “Ehad!” diyor.. bazen “Samed!” diyor.. bazen “Vâhid!” diyor.. bazen “Vâcid!” diyor.. bazen “Rahman!” diyor.. bazen “Rahîm!” diyor… Dilini başka şeyler ile hiç kirletmiyor. Fakat bunları, O’nun büyüklüğü ve kendi küçüklüğü karşısında, o kadar yetersiz buluyor ki!.. Bunların kâfiyesi şu olmayınca, bunların hepsini elinin tersiyle it bir yere!.. Nedir kâfiyesi? مَا عَبَدْنَاكَ حَقَّ عِبَادَتِكَ يَا مَعْبُودُ “Ey Ma’bud-i Mutlak, Maksûd-i bi’l-istihkâk! Büyüklüğüne göre Sana kulluk yapamadık/yapamadım!” مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ يَا مَعْرُوفُ “Her şeyden daha fazla/iyi bilinen, Maruf-i Mutlak! Herkesten, her şeyden -belki bir yönüyle, her şeye âşinâ gözlere- en iyi bilinen, görünen Sensin! Ama Seni hakkıyla bilemedik/bilemedim!” Bunun ile kâfiyelendirmek… مَا حَمِدْنَاكَ حَقَّ حَمْدِكَ يَا مَحْمُودُ “Ey herkes tarafından hamd u sena ile yâd edilen Allah’ım, Sana hakkıyla hamd edemedik/edemedim. Neyim var ise, hepsi Sen’den! Varlığım, Sen’den.. Canlı olmam, Sen’den.. İnsan olmam, Senden!..”

Hakikaten bazen insan, başını yere koyunca, nasıl hamd ü sena edeceğini bilemiyor. Elimizde miydi secdeye muvaffak olmak? Başka bir hazirede neş’et edebilirdik! Ama nâm-ı celîl-i Muhammedî’nin terennüm edildiği bir yerde neş’et ettiğimizden, evvelâ “taklit” ile “Vira bismillah!” deyip bir ilk basamağa adım attık. Ondan sonra Cenâb-ı Hak, bir yönüyle üst basamağı gösterdi; “Bak, orada durma; önünde bir basamak daha var! Bir basamak daha var! Bir basamak daha var!” Sûrî’den belki ulvî olan İnsanî’ye, İnsanî’den bir yönüyle Nebevî’ye yükselme yollarını göstermek suretiyle, “irade”ye fer verdi, “meyelân”ı isabetli kullanmayı lütfetti.

“Tesâvi-i tarafeyn”den (veya “mütesâvi’üt-tarafeyn”den; yani, vâcib ve mümteni olmayan, belki mümkün ve muhtemel olan şeylerin vücûd ve ademleri, bir sebeb bulunmazsa müsavidir, farkları yoktur. Böyle varlığı ve yokluğu mümkün bulunandan) ibaret olan iki şey arasında doğruyu belirleme mevzuunda, o, âdetâ seni dürttü; sana o doğruya ulaşma yolunu gösterdi, “Şu!” dedi sana. Sen, farkına varmadan, birden bire -bağışlayın- “Cup!” diye kendini doğrunun içinde buldun. Bu defa sana düşen şey, o mevzuda derinleştikçe derinleşmek… Bu, bir deryanın içine atılma ise şayet; mercan adalarına kadar ulaşmak… Hatta onların da altında, güneş yüzü görmeyen canlıların dolaşıp durduğu, orada “Hû!” deyip hep O’nu andığı, o âlemlerin âlemi içine girmek… Ona kadar yolu var. Şayet bu rûhânî veya melekûtî ise şayet, melekler gibi kanat açıp hep semalara doğru pervaz etmek.. “Dahası yok mu, dahası yok mu, dahası yok mu?!” demek.. “Burası birinci kat sema, ötesi ikinci kat sema, ötesi üçüncü kat sema…” Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) Miraç’ta basamak basamak yükseldiği gibi, “Kâb-ı Kavseyn-i ev Ednâ – İki yay aralığı kadar ya da daha yakın”  sözüyle ifade edilen “vücub ve imkân arası bir nokta”ya ulaşma.. vücub ve imkân arası noktaya ulaşma.. bir yönüyle, “adem” ile “vücud”un örtüştüğü noktaya ulaşma orada. Sonra “Fenâfillah” ve “Bekâbillah” hakikatini zirvede temsil etme; doğrudan doğruya en son görülecek şeyi görme, O’nun temâşâsı ile mest u mahmur olarak geriye dönme.. “Bu kadar güzellikler var ise burada, başkalarını buraya ulaştırma vazifesi düşüyor bize!” deme…

Nimetlerin en mest edici, sermest hâle getirici ve en büyükleriyle mest ü sermest olduğu halde bile geriye dönme.. başkalarını da o noktaya ulaştırma “îsâr” ruhu ile, fedakarlık ruhu ile geriye dönme.. İnsanın kendisinin duyup mest olması başka bir mesele, yeni “mest”ler, yeni “sermest”ler oluşturma adına, her şeye katlanma pahasına, yeniden bu fânî diyara, bir yönüyle “erâcif” olan bu dünyaya dönme.. ve insanları o bataklık içinden kurtarma, o “Âdem-i Nebevî” ufkuna ulaştırma…

   Talebin kıymeti insanın kıymetini yükseltir; insan talip olduğu şey ölçüsünde kıymet kazanır.

“Âdem-i Hayvanî” yolunda yürüyen insanlar, düşe kalkadırlar; onların “şehrâh” dedikleri şey, patika olduğundan sürekli sürüm sürümdürler. Bazen hevâ-i nefislerine uyarlar. Bazen hevâyı ilah ittihaz ederler, Kur’an-ı Kerim ifade buyuruyor bunu. Bazen -hafizanallah- bohemliklerine yenik düşerler. Bazen alkışa ve takdire yenik düşerler. Bazen “Villa!” derler, “Yalı!” derler, “Saray!” derler, “Alkış!” derler, “Takdir!” derler; şeytan yolunda adım adım şeytana doğru yürürler. Evet, bunlara da “Âdem-i hayvânî” denir. أُولَئِكَ كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ “Onlar hayvanlar gibidir, hatta onlardan da aşağıdırlar.” (A’râf, 7/179) fehvasınca, bazen öyle bir noktaya işi götürürler ki, hayvandan daha aşağıdırlar.

Cenâb-ı Hak, taklidî olarak bizi -belki, bir yönüyle- “Âdem-i Hayvanî”liğe açık bir mahiyette, bir donanımda yaratmış. Sonra “sûrîlik” ufkunu göstermiş. Sonra “Âdem-i velâyet” ufkunu işaretlemiş. Daha sonra -adeta- “Âdem-i Nebevî ufku, esas hedefiniz olmalı!” demiş.

Zira insan, gerçek kıymetini hedefinin kıymeti ile ortaya koymuş olur. Hedef ne kadar kıymetli ise, o -bir yönüyle- aynı zamanda insanın kıymetini aksettirir. İnsan neye tâlip ise, kıymeti ona göredir. Bir insan dünyaya tâlip ise, “erâcif”e tâlip demektir. Tûl-i emeli ile, tevehhüm-i ebediyeti ile, hiç ölmeyecekmiş gibi, âhireti unutuyor ve balıklamasına bu dünyaya dalıyorsa, şeytandan farkı yoktur onun. İsterse “Allah!” desin, “Peygamber!” desin; taklitten sıyrılamamış, sûrî insaniyetten sıyrılamamış, “Âdem-i Hayvanî” mahiyetinden sıyrılamamış demektir; camiye gelse de, hacca gitse de sıyrılamamış, sıyrılamamış, sıyrılamamıştır, hafizanallah.

Ama birileri de aynı zamanda o zeminde neş’et ediyorlar. Onlar da emekleye emekleye gidiyorlar. Bir çocuğun evvelâ sürüne sürüne başlayıp ileriye matuf hayata yürümesi gibi… Sonra bir yerde düşe-kalka yürüyor; sonra bir yere gelince, doğrudan doğruya yürüyor; bir zaman sonra -adeta- kanatlanmaya hazır hale geliyor. Aynen bunun gibi, “maddî anatomi”si itibarıyla olduğu gibi “manevî anatomi”si itibarıyla da insan, böyle, dünyaya gelirken esasen hiçbir şey bilmiyor. Fakat çevresinde “Allah, Peygamber, ukbâ, haşir, neşir” duyuyor. Zamanla bunları taklit olarak kabulleniyor. Fakat zaman geliyor, aynı anda “Basar”ın yanında “Basiret”i de bütün enginliğiyle açılıyor, her şeyi arka planı ile görüyor.

Görüyor ki, Sabah Risâle’de de okuduğumuz üzere, Allah (celle celâluhu) -hâşâ ve kellâ- abes yere bizi yaratmadığı gibi, abes yere bizi yaşatmıyor ve abes yere de bizi öldürmeyecektir; çok önemli şeylere namzet bulunuyoruz. Bizi hicran içinde, hüsran içinde, yürek yakıcı şeyler karşısında yapayalnız bırakmayacak. Öbür tarafta da Cennet’i bize lütfedecek, cemâl-i bâ-kemâli ile meseleyi taçlandıracak; “Ben, sizden râzıyım!” demek suretiyle aradığımız/beklediğimiz her şeyi oksijen gibi bize içirmek suretiyle ebediyetin ne kadar lezzetli bir şey olduğunu duyuracak/hissettirecek.

Bu itibarla da, buradaki sıkıntılar, buradaki yaşananlar ötede lezzete dönüşecek. Hedef bu ise şayet, yolun neresinde kalırsanız kalın, neresinde öbür tarafa yürürseniz yürüyün, esasen hedeflediğiniz şeye göre muamele göreceksiniz. Hedef ne ise şayet; nedir o? “Âdem-i Nebevî” ufku… O zaman, Allah (celle celâluhu), sizi onlar ile haşr u neşr eder, “Bu da sizdendi!” der.

   Allah’ı seviyor ve O’nun tarafından sevilmek istiyorsanız, bunun en önemli vesilesi Rehber-i Ekmel (aleyhissalâtü vesselam) Efendimiz’e tâbi olmaktır.

Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruluyor: قُلْ إِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَاللهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ “(Ey Rasûlüm, onlara) de: Eğer Allah’ı seviyorsanız, o halde bana tâbi olun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah, (günahları) çok bağışlayandır; (bilhassa mü’minlere karşı hususî) rahmet ve merhameti pek bol olandır.” (Âl-i Imrân, 3/31) قُلْ De ki: إِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللهَ Allah’ı seviyorsanız, فَاتَّبِعُونِي Bana uyunuz. Yani, rehberinizi iyi seçiniz. Mihrabı belirleme adına imamın durduğu yönü iyi bilmek lazım, imamı görmek lazım önde. İmamı önünde göremeyen insanlar, “Kâbe’ye doğru namaz kılıyorum!” diye “otağ-ı şeytânî”ye dönmüş olurlar. Ama imamı görenler… O âdetâ bir pusula gibidir, milimi milimine Beytullâh’ı gösterir imam; milimi milimine insana mihrabını gösterir, yöneleceği noktayı gösterir. Dolasıyla O’na ulaşmayı düşünüyorsanız, “Hüve”ye ulaşmayı düşünüyorsanız, bir yönüyle “Ene”den vazgeçerek, esasen O’nda erimeye bakacaksınız. Buna Sofîler, “Fenâ fişşeyh”, sonra “Fenâ firrasûl”, sonra “Fenâfillah, bekâbillah maallah” diyorlar. Evvelâ sağlam bir mürşîd; sağlam…

Sağlam olmayan mürşide el verirseniz, yolunuzu sarpa uğratır: “Her mürşide el verme ki, yolunu sarpa uğratır / Mürşidi kâmil olanın, gayet yolu âsân imiş.” Temsiliyle, hâliyle ve neresine bakarsanız bakınız edasıyla, âdeta “lafz-ı celâle” yazılmış gibi, hep Allah’ı gösteren insanlar; yüz çizgilerinde, mimiklerinde, yüz hareketlerinde, gözlerinin irisinde, kulak kabartmalarında, dil-dudak hareketlerinde, hep “Allah!” diyen insanlar. Mürşid-i kâmil…

Öylesi de vardır ki, “mürşîd” diye arkasına düşersiniz, hafizanallah, Bel’am İbn Bâûrâ’nın veyahut da Bersîsa’nın arkasına düşmüş olursunuz. “Halife!” der, birisinin arkasına düşersiniz, hafizanallah; fakat sizi şeytan yolunda, şeytan patikalarında sürüm sürüm hale getirir. Ne dizlerinizde derman kalır, ne ayaklarınızda fer kalır ama hiçbir zaman güneşe doğru da mesafe alamazsınız, hep gölgenize takılıp gidersiniz, gölgeye taparsınız.

Bu açıdan da قُلْ “Ey Rasûlüm, onlara de: إِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللهَ İçinizde Allah sevgisi var ise, فَاتَّبِعُونِي Bana uyun, tâbi olun bana!.. Tâbi olun ki, يُحْبِبْكُمُ اللهُ Allah da sizi sevsin…

Şimdi bir yönüyle “sevme”, sevmeye vesile… Fakat Allah (celle celâluhu), sevmeyi sevmeye vesile kılarken, ortada bir de o mevzuda, hâşâ O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) “şart-ı âdî” diyemem… O’na dediğimiz şey şu; terminolojiye öyle sokuluyor o mesele, “gâye ölçüsünde bir vâsıta”. Ee onu biz demiyoruz ki: لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ Allah, nâm-ı celîl-i İlahî ile O’nun adını yan yana getirmiş mi getirmemiş mi?!.

Menkıbelerde anlatıldığına göre, Hazreti Âdem (aleyhisselam) kırk sene boyunca başını yukarıya doğru kaldırmamış. Neden sonra aklına gelmiş, “Allah’ım! Beni, torunum olan, o şecere-i mübârekenin semere-i mübârekesi Hazreti Muhammed Mustafa’ya bağışla!” Bağışlamış. “Sen O’nu nereden biliyorsun?” hitabına mukabil, “Ben Cennet’ten uzaklaştırıldığımda, döndüm, Cennet’in kapısına -ne ve nasıl ise orası- baktım; baktım ki لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ yazılı. Nâm-ı Celîlinin yanına O’nun mübarek adını koyduğuna göre, nezd-i Ulûhiyetinde O’nun kıymetini anladım!” diyor. Onun için, ne desek bilemiyoruz; diyoruz ki, “gâye ölçüsünde bir vâsıta”. O’nu severseniz, O’na uyarsanız, esas uymanız gerekli olana uymuş olursunuz. Dolasıyla sevmek istediğiniz de sizi sever. O, sizi sevince, siz de O’nu seversiniz. Sevgi, yukarıdan gelir. O -bir yönüyle- “Tevvâb” ismiyle tecelli ederse şayet, siz de “Tâib” ünvanıyla O’na döner, tevbe edersiniz.

   “Hemen herkesin bozgunculuk yaptığı dönemde, imar ve ıslah hamlelerini sürdüren gariplere müjdeler olsun!” 

“Kenetlenmeli artık eller bir biriyle

Ve yürümeli mutlu geleceğe, el ele,

‘Allah bir, peygamber bir, din bir, diyanet bir…’

Deyip gürlemeli herkes, gönülden bir ses ile.”

O, üçüncü mısradaki ifade, Hazreti Pîr-i Mugân’ın, Uhuvvet Risalesi’nde, kardeşliğe çağrı mesajı. Bizi, dünyadaki bütün insanlarla böyle bir kardeşliğe çağırıyor. Doğrudan doğruya “kardeş” olacaklar, “dost” olacaklar, “taraftar” olacaklar, “sempatizan” olacaklar… Ve hepsi Efendimiz’in yolunda birer kazanım sayılacak.

Cenâb-ı Hak, bu kazanımların hangisine bizi mazhar kılar ise, bunu çok büyük bir mazhariyet sayarız, şükrederiz. Yine de şükrünü edâ etmiş sayılmayız, yine şükrederiz, şükre de şükrederiz. Hazreti Zeynülâbidîn’in dediği gibi, şükre de şükrederiz, hep şükreder oturur, şükreder kalkarız. Cenâb-ı Hak, bizi “şâkirîn”den, “hâmidîn”den eylesin!..

Onun için, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm, kendi hâlesine “Arkadaşlarım!” diyor, “Ashabım!” diyor, “yol arkadaşlarım, dava arkadaşlarım, mefkûre arkadaşlarım, gâye-i hayal arkadaşlarım!” manasına. Diğer taraftan, her şeyin bittiği, boyunduruğun yere konduğu, “Allah’a inandım!” diyen insanların bile şeytana zil taktırıp oynattıkları bir dönemin geleceğini haber veriyor. Bu döneme, Allah Rasûlü, Kitabü’l-Fiten ve’l-Melâhim’de “Fesat dönemi” diyor ve o dönemde ıslah için paça sıvayanları da “Islahçı”lar olarak müjdeliyor. طُوبَى لِلْغُرَبَاءِ، اَلَّذِينَ يُصْلِحُونَ مَا أَفْسَدَهُ النَّاسُ “O gariplere muştular olsun! Halkın kendini bozgunculuğa saldığı bir dönemde onlar ellerinden geldiğince tahribatı tamire, fesadı ıslaha çalışırlar.”

O garipler ki, bazı kimselerin bozgunculuk yaptığı, her yerde gezip-dolaşıp etek etek para döktüğü, “Aman, hayır adına yapılan şu müesseseleri kapatın! Din-i Mübîn-i İslam adına şehbal açmış hakikatler müessesesini kapatın! Bayrağınızın dalgalandığı yerleri kapatın! Oralarda kümelenen insanları dağıtın! Onları o işin kadrini bilmeyen insanlara verin!” dediği bir dönemde ıslahtan ayrılmazlar. Diğerleri, etek etek para dökmek suretiyle şeytanı sevindirecek, Mele-i A’lânın sakinlerini üzüntüye gark edecek ve gazab-ı İlahîyi celp edecek işler yapıyorlar. Düşünmüyorlar ki, sonunda belâ ve musibet dönerek, balyoz gibi gelip başlarına inecek. Meseleleri görmeden, körü körüne öyle bir yolda yürüyorlar ki, işte bunlara “Âdem-i Hayvânî” denir. Dillerinden dökülen, onların kalblerinin sesi değildir, inanç mızrabı ile mızraplanmış kalbin dile-dudağa aksetmiş sesi değildir; sadece dilin-dudağın, kandırmaca, başkalarını aldatmaya matuf sesidir: لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ Ama neylersin, “Biz ki müslümanız, aldanırız fakat aldatmayız!”

   Asr-ı Saadet’te vicdanlı birkaç insan çıkıp zulme “Yeter!” demiş, her şeyi göze alarak, Ashâb-ı Kirâm’a karşı uygulanan boykota son vermişlerdi; bugün de mazlumlara sahip çıkanlar var ama heyhat çoğu Müslümanlar bu konuda sınıfta kaldılar.

“Halvetî” deyip, esas rahatını halvette, tek başına yaşamada arama değil, hadisin ifadesiyle, insanların içinde bulunma, otağını insanların göbeğine kurma, eziyet görme, hakaret görme, balyozlar yeme, ama “Olsun!” deme…

İnsanlığın İftihar Tablosu, Miraç ile mi şereflendi, yoksa Cennet’in O’nun ile şereflenmesi mi diyelim meseleye? Hangisini diyelim? “O (sallallâhu aleyhi ve sellem), Cenâb-ı Hakk’ı görmek ile şereflendirildi ama Cennetler de O’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) görmekle şereflendi.” Öyle deyin.

Bi’set-i Seniyyenin sekizinci senesi… Izdırap gırtlağa kadar gelmiş. Şi’b-i Ebî Tâlip’ten yeni sıyrılmışlar. Boykot; su yok, ekmek yok, çardak kurma yok, çadır yok. Çölün altında, sıcakta, beyin kaynatan sıcakta; bütün Beni Hâşim, orada yaşamaya mahkûm. Ve tam zulmün şiddetlendiği bir anda o üç tane insan, bu gün size sahip çıkanlar gibi ortaya atılıyorlar. Henüz لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ deme kanatlarıyla kanatlanamamış insanlar; fakat vicdanları var. Kılıçlarını çekiyorlar; bir yönüyle, arkalarında onlara destek olacak insanları da işaretliyorlar; “Biz, bu fermanı yırtıyoruz!” diyorlar, insanlara o kadar zulme “Yeter!” diyorlar. Bugün dünyanın dört bir yanında Amerika’da, İngiltere’de, Almanya’da, Hollanda’da, Fransa’da ve Afrika’nın değişik ülkelerinde “Yeter!” diyen insanlar gibi…

Bu arada, aldanan, İslam dünyasının bazı ülkeleri oldu. Aldandılar; şeytanı, insan sandılar. Zira “İnsan, her zaman arar durur bir yâr-ı sâdık / Bazen de sâdık dedikleri, çıkar münâfık!” Aldandılar; o bâzîçede yandılar. Neden? Şeytana kandılar. Dolayısıyla ellerine birer balta aldılar, manivela aldılar; birilerinin senelerden beri, elli seneden beri ikâme etmeye çalıştıkları ve bir manada temeli yüz sene öncesine, bir manada esas temeli/çekirdeği/nüvesi bin dört yüz küsur sene öncesine dayanan bir hakikat-ı uzmâyı yıkmaya durdular. Onun bir şecere-i mübâreke haline gelmesini, bir semere-i mübareke verecek hale gelmesini baltalamak için, yok etmek için, âdetâ ocaklara atıp yakmak için ellerinden gelen her şeyi yapmaya koyuldular.

Bunlar, “Âdem-i Hayvânî”de emekleyip duran, “asâkir-i şeytaniye”dir. Biz, رَبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ وَأَعُوذُ بِكَ رَبِّ أَنْ يَحْضُرُونِ “Ya Rabbî! Şeytanların vesveselerinden Sana sığınırım ve onların yanımda bulunmalarından da Sana sığınırım!” (Mü’minûn, 23/97-98) derken, “insî ve cinnî şeytanlar” kategorisinde bunları da nazar-ı itibara alarak Cenâb-ı Hakk’a öyle sığınıyoruz. رَبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ وَأَعُوذُ بِكَ رَبِّ أَنْ يَحْضُرُونِ Allah’ım! Bizi, onlardan uzak eyle! Sana binlerce hamd ü senâ olsun ki, bizi onlarla beraber bulundurmamışsın! Bizi ayırmışsın, Peygamberler yoluna sevk etmişsin!..

Evet, “Âdem-i Nebevî” yolu.. “Âdem-i Hayvanî” yolu.. Allah’a binlerce hamd ü senâ olsun. Allah, Kendisini zikretmek ile kalblerimize itmi’nan versin; -öz Türkçesi ile ifade edecek olursak- oturaklaşma versin! Maruz kaldığımız, gördüğümüz belâ ve musibetler karşısında şikâyet etme durumuna düşürmesin! Kadere taş attırmasın! “Neden bu böyle oldu?!” dedirtmesin!..

Mutlaka, “Her işte hikmeti vardır / Abes fiil işlemez Allah. // O’na bir kimse cebr ile / Bir iş işletemez asla. // Ne kim Kendi murad eder / Vücuda ol gelir billah.” diyor, İbrahim Hakkı hazretleri, Tevhidnâme’sinde. Cenâb-ı Hak, bu duygu, bu düşünce ile sizi serfirâz kılsın!.. Ve sizin aranızda kuyruk sallayarak gezen Kıtmîr’i de size bağışlasın! Beraber, onun elinden tutup Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm’ın yanına götürmeye muvaffak eylesin!

Şimdi o boykot öyle acı bir şeydi ki!.. Bi’set-i Seniyye’nin sekizinci senesi; çekilmedik şey kalmamış. Ebu Tâlib, ondan az sonra, o boykottan az sonra vefat etmiş. Ebu Tâlib ki, Efendimiz’e bağrını açan amca… Benim aklıma gelince, öyle acıyorum ki!.. Hazreti Ebu Bekir gibi ağlamak geliyor içimden. Ebu Kuhâfe’nin elinden tutup Efendimiz’in yanına getirdiğinde, “Yâ Rasûlallah! Babamın yerinde Ebu Tâlib’in olmasını çok arzu ederdim!” demişti o. Bir o kadar da benden al!.. Ama diliyle diyemedi. O ne idi, bilemem! Onun kadar O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) sahip çıkan olmadı ama diliyle diyemedi. Fakat benim Rabbimin rahmeti çok geniştir, onu da mükâfatsız bırakmaz. Bugün size kucak açanlar kimler ise şayet, onları da inşaallah karşılıksız bırakmasın!.. Nerede tutarsa tutsun, otağlarını nereye koyarlarsa koysunlar, Allah, onları da mükâfatsız bırakmasın!..

O sıkıntı -bir yönüyle- immün sistemini çökertiyor; az sonra vefat ediyor mübarek annemiz, annelerin annesi de. Şimdi Hazreti Fâtıma’ya “Anamız!” dersiniz. Neden? Çünkü bütün velilerin anası; Hasan’ın, Hüseyin’in, Zeynülâbidîn’in anası… O ananın da bir anası var: Hadîcetü’l-Kübrâ. “Hadîce”, erken doğan demek; ismi ile müslümanlığa erken uyanması arasında öyle bir örtüşme var ki!.. Bir de o yetmiyor, erken O’na uyanmış; “Kübrâ” demişler, “büyük”, büyüklerden büyük bir kadın. Öyle idi; o da immün sistemi çökmüş olarak Şi’b-i Ebî Tâlip’teki boykottan sonra vefat ediyor.

   Meşakkat ölçüsünde mükâfat elde edilir; insan, öteler hesabına ne kadar sıkıntıya katlanıyorsa, Allah da ona o kadar terakkî ve ötede de o nispette ihsan lütfeder.

Şi’b-i Ebî Tâlib, bağrında neyi doğurmuş, onca sıkıntıya rağmen? Efendim, “Kâb-ı Kavseyni ev Ednâ”ya, vücub-imkân arası bir noktaya, bir zirveye ulaşmayı doğurmuş. Ümmet-i Muhammed’e de o noktaya giden o güzergâhı göstermeyi doğurmuş. Bir taraftan o sıkıntılar; bir taraftan hâlâ Kâbe’nin karşısına gidip orada bir rükûa, bir secdeye fırsat vermeyen müşriklerin vahşîce baskıları… Bütün bunların olduğu bir dönemde, bu sıkıntıların üst üste balyozlar halinde başına indiği dönemde, Allah (celle celâluhu) O’nu Miraç’ı ile sevindiriyor. Kendi cemâl-i bâ-kemâlini göstermekle, O’na “Habibim!” demekle, “Git, kullarımı da buraya çağır!” demekle şereflendiriyor. Ve O’nun armağan olarak omuzuna alıp getirip ümmetine armağan ettiği beş vakit namaz ile onları da şereflendiriyor: “Bu, senin yolun! Ve aynı zamanda, bu yolda yürüyenler, aynen Senin yolunda Bana ulaşacaklar!” Beş vakit namaz!..

Unutulmamalıdır ki, بِقَدْرِ الْكَدِّ تُكْتَسَبُ الْمَعَالِي “Meşakkat ölçüsünde yükseklikler elde edilir.” Mecellenin kuralı olarak zikredilir: بِحَسَبِ الْمَغْرَمِ اَلْمَغْنَمُ “Ne kadar cereme, o kadar kazanım!” Bu şekilde meseleyi dillendirebilirsiniz. Ne kadar cereme, ne kadar sıkıntı, o kadar kazanım… أَشَدُّ النَّاسِ بَلاَءً اَلْأَنْبِيَاءُ، ثُمَّ اْلأَمْثَلُ فَالْأَمْثَلُ “Belânın en zorlusu, en çetini, Enbiyâ-ı Izâma, ondan sonra da Allah’ın sevdiği, derecesine göre diğer kullara.” Âdem-i Nebevî yolunda olanlara, “Âdem-i İnsanî” yolunda olanlara. Allah, “Âdem-i sûrî” ve “Âdem-i hayvanî” yolunda olanlardan eylemesin!..

Onca sıkıntı çekilmiş fakat o cereme ölçüsünde öyle ganimetler elde edilmiş ki, bütün dünya verilse, bence, yine de onun yanında bir zerre kalır. Siz de göreceğinizi göreceksiniz ve diyeceksiniz ki: “Allah’ım! Sana orada hep şükredip hamd edip duruyorduk; iyi ki bizi o şerirler ile beraber, aynı zeminde, bir araya getirmedin! Dünya onlara gülüyordu; onlar da dünya karşısında şakıyıp oynuyorlardı. Biz ise, bazı sıkıntılar çekiyorduk ama olsun!.. Şimdi duyup-ettiğimiz şeyler yanında, onların hepsi birer fıkra haline geldi; anlatılacak, gülünecek, tatlı tatlı hikâyeler halinde nakledilecek şeyler oldu. Meğer o yaralar ve bereler, ne ilaçlar imiş, ne reçeteler imiş!” Böyle diyeceksiniz ve عَلَى سُرُرٍ مُّتَقَابِلِينَ Karşılıklı koltuklara oturacaksınız; birbirinizle sohbet edecek ve o ahvâl-i dünyeviyeyi birbirinize anlatacaksınız; hep anlatacaksınız.

رَبَّنَا آتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي اْلآخِرَةِ حَسَنَةً، وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ، وَأَدْخِلْنَا الْجَنَّةَ مَعَ اْلأَبْرَارِ، بِشَفَاعَةِ نَبِيِّكَ الْمُخْتَارِ، وَآلِهِ اْلأَطْهَارِ، وَأَصْحَابِهِ اْلأَخْيَارِ، وَسَلِّمْ مَا دَامَ اللَّيْلُ وَالنَّهَارُ * آمِينَ

“Rabbimiz, bize dünyada da (Sen’in nezdinde) iyi ve güzel her ne ise onu, Âhiret’te de (yine Sen’in indinde) iyi ve güzel olan ne ise onu ver ve bizi Ateş’in azabından koru! Ve bizi dâhil eyle Cennet’e, ebrâr (iyiliğe kilitli sâlih kullar) ile beraber!.. Seçkinlerden seçkin Peygamber’inin şefaatiyle, O’nun tertemiz aile fertleri ve hayırlı ashâbı hürmetine… Salât ü selam olsun onlara, gece ve gündüz devam ettiği sürece.” Âmin.

Bamteli: EY İNSAN, KIYMETİNİ BİL!..

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Bütün istek ve beklentilerini dünyevî nimetlere bağlayanların ahirette nasipleri yoktur; müminler, dünyada “hasene” arzulamanın ötesinde ukbâ iyilik ve güzelliklerine de taliptirler.

Kur’an-ı Kerim iki türlü duayı nazara veriyor: فَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ رَبَّنَا آتِنَا فِي الدُّنْيَا وَمَا لَهُ فِي اْلآخِرَةِ مِنْ خَلاَقٍ “Bazı kimseler, ‘Ey Yüce Rabbimiz, bize vereceğini bu dünyada ver!’ derler. Bunların âhirette nasipleri yoktur.” (Bakara, 2/200) “Allah’ım, dünyada bize güzellikler, seçkinlikler, imkânlar, debdebeler, ihtişamlar, saraylar, villalar, filolar, kilo kilo altınlar, evlâd u ıyâller, izimizi takip edecek, bizi izleyecek nesiller, hiç sönmeyecek ikbal ışıkları/meşaleler…” filan derler. رَبَّنَا آتِنَا فِي الدُّنْيَا “Bize vereceğini bu dünyada ver!” Kur’an diyor ki: وَمَا لَهُ فِي اْلآخِرَةِ مِنْ خَلاَقٍ “Âhirette, onlar için bir nasip yoktur.” Bir de burada mesele “Kalkale” harfi ile vurgulanıyor ki, iyice kulaklarda tın tın tınlasın; iç musiki açısından… Çok iyi bilsinler ki -nöronları harekete geçirecek bir sesle- وَمَا لَهُ فِي اْلآخِرَةِ مِنْ خَلاَقٍ. Evet, her şeyi mucizedir Kur’an’ın.

Diğer taraftan, وَمِنْهُمْ مَنْ يَقُولُ رَبَّنَا آتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي اْلآخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ “Bazıları da, ‘Ey bizim (Yüce) Rabbimiz! Bize bu dünyada da iyilik ve güzellik ver, âhirette de iyilik ve güzellik ver ve bizi cehennem ateşinden koru!’ derler.” (Bakara, 2/201) Bazıları da var ki, o en güzel saatleri, en güzel ânları, en güzel yerleri, en güzel mekanları, Arafat’ta Arafat’ı, Müzdelife’de Müzdelife’yi, Mina’da Mina’yı, Kabe’nin etrafında tavaf ederken onu, şeytanı taşlarken onu, hep “Hasene, Allah’ım, hasene!..” deyip, “Güzellik, Allah’ım, güzellik!.. Sen neye güzel diyor isen, o!” duasıyla değerlendirirler.

Usûlüddin açısından meseleye bakılacak olursa, “hüsn-i şer’î” denir ona, “hüsn-i aklî” değil. Bazen bunlar örtüşür. Aklın güzel veya kötü gördüğü şeylere muhakkikine göre “hüsn-i aklî” ve “kubh-i aklî” denmiştir. Ama asıl mesele, dinin güzel gördüğü, Kur’an’ın güzel gördüğü, Sünnet’in güzel gördüğü ve çirkin gördüğü şeyler… Çirkin görülen şeyler, İmam Gazzâlî ifadesiyle, birer “mühlikât”tır; kahredici, mahvedici faktörler şeklinde görüp yılandan-çıyandan kaçıyor gibi kaçmak lazım onlardan. İyi şeylere gelince, onların arkasına takılma, ne pahasına olursa olsun, hep onları dillendirme, onları realize etmeye çalışma ve onların arkasından koşma icap eder.

Böyleleri, dünyevî bazı zararlara uğrayabilirler. Fakat ahireti kazanmışlar ise, kazanacakları bir şey kalmamış demektir. Neden? Çünkü dünyanın binlerce sene mesûdâne hayatı, Cennet’in bir dakika hayatına mukabil gelmiyor. Onu kazanmışlar. Ve Cennet’in de binlerce sene mesûdâne hayatı, bir dakika Rü’yet-i Cemaline mukabil gelmeyen Zât-ı Ulûhiyet’in Cemâl-i bâ-kemâlini müşahedeyi kazanmışlar.

Süleyman Çelebi, bu meseleyi ifade ederken “Gel Habibim! Sana âşık olmuşam / Cümle halkı, Sana bende kılmışam!” diyor. Ne var ki, sâhib-i salahiyet, Çağın Sözcüsü “aşk” sözünün Zât-ı Ulûhiyete nispetini uygun görmüyor. Fakat Allah’ın (celle celâluhu) o Zât’a (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşı fevkalade muhabbetini ifade etme adına, “muhabbet” kelimesini yeterli bulmadığından, o saf, temiz, duru Anadolu insanı -Hazreti Pîr, ona “ihlaslı” diyor- o mülahazayı “aşk” kelimesiyle ifade etmiş.

Öyle bir yolda yürümek ve O’nun (celle celâluhu) Cemâl-i bâ-kemâlini müşahede istikametinde oturmak, kalkmak… Bu açıdan, zannediyorum sizler de aynı kanaattesinizdir. Hani, şöyle diyebilirim: “Azîzim, rehberim, pîrim, efendim, şem’-i tâbânım / Ziya-i himmetimdir her iki âlemde devrânım / Benimle müttefiktir bu recâda cümle ihvanım / Aman ey kutb-ı ekrem, gavs-ı âzam, şah-ı devranım / Nazardan dûr kılma bendegânı, gözde sultanım.” (Ketencizâde; Pîr-i Küfrevî hazretlerinin halifelerinden birisi.) “Benimle müttefiktir bu recâda cümle ihvânım.” Kardeşlerim aynı şeyi paylaşırlar her halde. Oturup kalkmalar, bir araya gelmeler, insanlarda Allah’a müteveccih zihin ufkunu inkişaf ettirmeye, beyindeki bütün nöronları o istikamette çalıştırmaya matuf olmalı…

Ahiret esas olmalı; dünya da ihmal edilmemeli!.. وَابْتَغِ فِيمَا آتَاكَ اللهُ الدَّارَ اْلآخِرَةَ وَلاَ تَنْسَ نَصِيبَكَ مِنَ الدُّنْيَا “Allah’ın sana ihsan ettiği nimetlerle ebedî âhiret yurdunu mamur etmeye gayret göster. Dünyadan da nasibini unutma!” (Kasas, 28/77) Meseleye şöyle de yaklaşabilirsiniz: Dünyaya, dünya kadar; ukbâya da ukbâ kadar. Bizim buradaki zevklerimize, keyiflerimize, neşelerimize, huzurumuza, mutluluğumuza o kadar; Zât-ı Ulûhiyet ile münasebetlerimize de o kadar. Mukayeseyi ona göre yapmak lazım.

   “İstikamet sahibi olmaya bak, kerâmet sahibi değil.” Aslında, en büyük keramet de arızasız ve aralıksız Kur’ân ahlâkıyla yaşamaktır.

Oturup-kalkmalarımız, ya böyle ciddî bir dünya ve ukbâ muvazenesi içinde, her ikisine karşı da sağlam münasebetler tesis etmeye, kendimizi o mevzuda sağlam projeler yapmak, ortaya koymak için hazırlamaya ve bizi bir yönüyle o işin içine itmeye matuf olmalı. Dünya ve ukbâ dengesi… Veya şahsî kemâlâta matuf olmalı. Esasen “şahsî kemâlât” olunca, diğeri de olur; şahsî kemâlât zaten -bir yönüyle- o işe de bakıyor; insanın hem dünyayı mamur etmesine hem de ukbâyı mamur etmesine… Ama “şahsî kemâlât” derken, biz çok defa “kerâmet” gibi, “havada uçma” gibi, “suda batmama” gibi, “tayy-ı zaman” ve “tayy-ı mekân”a mazhar olma gibi çok harikulade şeyler -mucizelere nazaran zılliyet ölçüsünde, izafilik ölçüsünde bir kısım hârikulâde şeyler- sergileme şeklinde anlıyoruz.

Hazreti Ali’ye nisbet edilen bir söz: كُنْ طَالِبَ اْلاِسْتِقَامَةِ، لاَ طَالِبَ الْكَرَامَةِ “İstikamet sahibi olmaya bak, doğru dürüst ol, kerâmet sahibi değil.” Allah (celle celâluhu) فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ وَمَنْ تَابَ مَعَكَ وَلاَ تَطْغَوْا إِنَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ “Öyleyse ey Rasûlüm, sen beraberinde olup tevbe edenlerle birlikte, sana nasıl emredilmişse öyle dosdoğru hareket et. Aşırı gitmeyin, taşkınlık yapmayın. Çünkü O, yaptığınız her şeyi görmekte olup işlerinizin karşılığını da size verecektir.” (Hûd, 11/112) buyuruyor. Hûd sûre-i celîlesinde… Onun için Allah Rasûlü, onu bütün enginliği ile anladığından, ona bihakkın muhatap olduğunu tam kavradığından dolayı buyuracaktır ki: شَيَّبَتْنِي سُورَةُ هُودٍ Hûd Sûresi beni yaşlandırdı!”

Bir kısım rivayetlerde, sahabe diyor ki: “Bu ayet nâzil olduktan sonra Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek saçlarında, o güzel saçlarında -Kâkül-i gülberglerinin tek teline Kıtmîr bin defa kurban olsun! Zannediyorum bu recâda da benimle müttefiktir ihvânım!- kısmen beyazlamalar meydana geldi!” شَيَّبَتْنِي سُورَةُ هُودٍ Veya bir yönüyle O’nda öyle bir karın ağrısı haline, öyle bir şakak zonklaması haline geldi ki, âdetâ huzurunu aldı-götürdü.

Kur’ân, فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ diyor; sonra bize dönüyor. Sonraki hitap, O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) değil. وَلاَ تَطْغَوْا “Ha, siz de sakın taşkınlığa düşmeyin!” diyor, O’na öyle dedikten sonra. Bir yönüyle, O’na zirveyi işaretleme demek; bize gelince, esfel-i sâfilîne sukût etmemeyi hatırlatma demek oluyor. وَلاَ تَطْغَوْا

   Bazı yerler, eşyanın perde arkasına, hatta verâların verâsına açılma adına menfez gibidirler ki, Tûr-i Sînâ ve Beled-i Emîn o mekânların başında gelmektedir.

İnsanın -bir yönüyle- genlerinde/mahiyetinde bu iki şey arasında gelip-gitme var. Kur’an-ı Kerim’de değişik yerlerde bu husus nazara veriliyor; mesela herkesin bildiği Kısâr’dan (kısa surelerden) bir misal diyeyim: وَالتِّينِ وَالزَّيْتُونِ*وَطُورِ سِينِينَ “Tîn’e, Zeytûn’a (incir ve zeytine) kasem olsun! Tûr-i Sînâ’ya da kasem olsun!” (Tîn, 95/1-2) Allah diyor, yemin ediyor. Zât-ı Ulûhiyet, o dosdoğru, hakikaten doğruluğu ile kavrandığı takdirde insanın içinde ihtizazlar, heyecanlar hâsıl edecek beyanını ifade ederken yemin ediyor. O beyan zaten kendisini kabul ettirecek derinlikte; ona kendi derinliği ile baktığınız zaman siz, onu duyacaksınız. Fakat bir de tembihte bulunuyor Allah; “Yemin ederim!” diyor, “And olsun! Kasem olsun!” diyor:

Evet, وَالتِّينِ وَالزَّيْتُونِ*وَطُورِ سِينِينَ Bunların hepsinin kendine göre yerleri var. İlim adamlarından ikisi, Tîn ile Zeytin ve aralarındaki münasebet konusunda araştırma yapmışlar; kolonlardaki problemlere karşı çok iyi geldiğini denemişler, görmüşler; dolayısıyla Kur’an-ı Kerim’in bu mucizesi karşısında ihtida etmişler. Şimdi mesele sadece buna ait değildir esasen. Bilemiyoruz onların sırlarını; Cenâb-ı Hakk’ın o “tekvinî emirler” içinde onlara daha neler yüklediğini bilemiyoruz. O, günümüzün farmakologları (ilaç bilimcileri) tarafından laboratuvarlarda tahlil edilmeye vabeste bir husustur; analizlere tâbi tutularak “Niye Allah bunlara yemin etti!” konusu araştırılmalıdır.

“Tûr-i Sînâ”, kutsal bir yer olması itibarıyla, Allah (celle celâluhu) orada Kendi azamet ve Ulûhiyetine uygun/mütenasip şekilde, çok sevdiği, beş tane büyük peygamberden biri olan Hazreti Mûsâ’ya sesleniyor. Demek ki seslenme mevzuunda en müsait yer, orası. Ha, tekvînî emirler açısından da -büyük müfessirin ifade buyurduğu gibi- oranın altında çok ciddî zenginlikler var esasen. Şimdi, Cenâb-ı Hakk, seyyidinâ Hazreti Musa’ya Kendi büyüklüğünü aksettirecek şekilde ve bir yönüyle Hazreti Musa’nın da büyüklüğünü ortaya koyucu mahiyette, hitap ederken, orada hitap ediyor. Neden Medyen’de değil, neden Eyke’de değil, neden yolun başka bir yerinde değil, Tûr-i Sînâ’da oluyor?!. Firavun’un karşısına çıkacağı zaman, manevî donanımını orada alıyor. Demek öyle bir yer; Allah, oraya da kasem ediyor: وَطُورِ سِينِينَ

Bunlar, kasem ile alakalı; fakat çok önemli bir şey söylüyor bunca kasem ettikten sonra. Bakın, Kıtmîr, sadece kendi kabiliyetim ölçüsünde onlara küçük birer işarette bulundum. Sizler, derinlemesine düşündüğünüz zaman, çok şeyler çıkarabilirsiniz, Allah’ın izni-inayetiyle. وَالتِّينِ وَالزَّيْتُونِ*وَطُورِ سِينِينَ Bir de şu “Beled-i Emîn”, Mekke… وَهَذَا الْبَلَدِ الأَمِينِ “Ve bu emin beldeye (Mekke Şehri’ne) andolsun.” (Tîn, 95/3) وَمَنْ دَخَلَهُ كَانَ آمِنًا “Kim oraya girerse, (taarruz ve korkudan) emin olur.” (Âl-i Imrân, 3/97) deniyor: “Oraya giren, emindir!” Dolayısıyla orada savaş olmuyor. Ha, gelir, tecavüz ederler ise, saldırırlar ise, “tedâfuî savaşlar” olur. “Ebedî Risalet” kitabında ifade edildiği gibi, tedâfuî savaşlar olabilir ama bunun dışında orası Beled-i Emîn’dir. Oraya sığınan insana ilişilmez, oraya gelen insanlara ilişilmez; onlar, bağra basılır ve korunur. “Beled-i Emîn” deniyor…

Bir de Kâbe, Hazreti Âdem yeryüzüne indirilip orada tavaf ettiği zaman da, Hazreti İbrahim tavaf ettiğinde de, belki Cibrîl, Mikail, İsrafil, Azrail, Hamele-i Arş, Mukarrabîn, Kerûbiyyîn, Mühimmîn gibi melâike-i kirâm diyorlar ki: “Sen gelip burayı tavaf etmeden evvel, biz yıllarca, binlerce sene evvel burayı çend defa tavaf ettik.” Doktor Zağlûl’un ifadesiyle, “Jeolojik dönem itibarı ile yeryüzünde ilk defa yaşamaya müsait oluşan zemin, orası.” İlk defa yaşamaya müsait bir zemin… Kim bilir daha nelerin mazharı… Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), أَوَّلُ مَا خَلَقَ اللهُ نُورِي “Allah’ın en evvel var ettiği, benim nurumdur.” buyuruyor. Sonra tekvinî emirler veya kevnî hadiseler açısından da belki ilk defa nazar-ı İlahî’ye meclâ olan bir yer, mazhar olan bir yer: Kâbe. Onun için Efendimiz’in tev’emi (ikizi); yani, İlm-i İlahî veya -ne diyelim- hikmet-i İlahiye rahm-i mâderinde -hikmet-i İlâhiye rahm-i mâderinde- mayalanan iki büyük hakikat var: Biri, Hakikat-ı Ahmediye hakikati; bir de Kâbe hakikati. Onun için Mekke’den ayrılırken de dönüp ağlamıştı; “Beni buradan uzaklaştırmasalardı, Ben, senden ayrılmayacaktım!” demişti. Ama Cenâb-ı Hak, Medine yolunu göstermişti. “Yesrib”, medeniyet merkezi “Medine” olacaktı. Allah, onu murad buyurmuş, “bin”in yerinden “yüz”ün yerine göndermişti O’nu; ikisine de can kurban!.. Beled-i Emin…

   İnsan, iç ve dış donanımı, kaynağı Hak inayeti güzellerden güzel sureti, vicdanî genişliği ve mahiyet zenginliği ile bir kıvam örneği ve “ahsen-i takvîm” âbidesidir.

Sonra ne diyor, bakın; bu dört şeye kasem ettikten sonra… Dört şeye Allah “Yemin olsun!” diyor. Sonra, لَقَدْ خَلَقْنَا الإِنْسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ “Muhakkak, Biz insanı en mükemmel donanım ve surette yarattık.” (Tîn, 95/4) “Ahsen-i takvîme mazhar yarattım Ben insanı!..” Bir yönüyle insan, âdetâ bir “mir’ât-ı mücellâ”dır, Zât-ı Ulûhiyeti aksettiren. Allah (celle celâluhu) o aynada tecellî eder. Onun için, insan kalbi -bir yönüyle, evet bir yönüyle- Cenâb-ı Hakk’ın tecelligâhıdır. Başkaları başka türlü diyor: “Dil beyt-i Hudâ’dır, ânı pâk eyle sivâdan / Kasrına nüzûl eyleye, Rahman, gecelerde.” Böyle müteşâbih ifadelerden kaçtığımızdan dolayı biz diyoruz ki: Gönül, tecelligâh-ı İlahîdir. O mir’âta Allah tecelli edince, insan orada O’nu görüyor gibi oluyor; lâakall mevcudiyetini, aksine ihtimal vermeyecek şekilde, riyâzî bir katiyet üstünde, hatta onun da üstünde, “İki kere iki, dört eder.” katiyetinin de üstünde, vicdanında derinlemesine duyuyor.

İnsan, öyle bir mir’ât-ı mücellâ… Bu tabiri çok kullanmışlar: İnsan, bir mir’ât-ı mücellâ. “Bir kitabullah-ı azâmdır serâser kâinat / Hangi harfi yoklasan manası hep Allah çıkar.” (R. M. Ekrem) Fakat o kâinatta ne sergilemiş ise, o meşherde ne sergilemiş ise, Allah (celle celâluhu), bir fihrist halinde, insan hakikatinde onu derç etmiştir. Âdetâ bütün kâinatı okuyabilmeye vesile bir mercekler, bir adeseler veya bir teleskoplar, bir rasathaneler mecmuasıdır insan; öyle bir varlıktır.

Cenâb-ı Hak, mezkûr ayette de insanın kıymetini vurguluyor ve adeta bir şey diyor burada: “Bak, bu kıymette yaratılmışsın, kıymetini bil!..” Sen, donanımın içindeki o temel unsurları tam yerinde kullandığın zaman, tıpkı Hazreti Cebrail’in Efendimiz’e Miraç’ta dediği gibi: “Yürü, top Senin, çevkân Senindir bu gece!” denir sana da. “Ben, bir adım daha atsam, yanarım; Sen yürü!” diyor. Şimdi, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) cismâniyeti, bedenî olması, bir insan olması, maddî bir varlığa sahip olması itibarıyla, tamamen ruhânî ve çok önemli bir misyonun sahibi olan bir meleğin önüne geçiyor. İşte insan, öyle bir donanımla yaratılmış bir varlık.

O varlık hakkında Yüce Yaratıcı, لَقَدْ خَلَقْنَا اْلإِنْسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ buyuruyor, فِي حَسَنِ تَقْوِيمٍ de değil; “güzeller güzeli, kıvamında bir varlık, eksiği olmayan…” Bunu, insanın maddî-manevî anatomisiyle ilgilenenler bilirler. Gerçi, “manevî anatomi” ile çok meşgul olanlar, yok. Hani Pedagoglar, Psikologlar meşgul olabilirler; fakat ele alınması lazım. Ama insanın “maddî anatomi”si bile ele alındığı zaman, baş döndürücü inceliklere hâiz bulunduğu görülür. Sadece, zannediyorum, göze ait esrâr gözcüler tarafından tam teşrîh yapılsa, bir teşrîh masasına konarak bir analizde bulunulsa, çoklarının başı döner!.. Bir kulak, aynı şekilde analize tabi tutulsa -erbâbı var burada, bahsediyordu bir şeyden- insanın başı döner. Ee bütün mahiyet-i insâniye nazar-ı itibara alındığı zaman…

Bazı şeyleri yeni yeni öğreniyoruz. Mesela, refleksololji uzmanı, insanın ayaklarının altını gıdıklamak suretiyle bir şey yapıyor; “Burası, vücudun şu noktasına kumandada bulunuyor; burası, şu noktaya kumandada bulunuyor; burası, şu noktaya kumandada bulunuyor!” falan diyor. İnsanın “maddî anatomi”si tepeden tırnağa bir analize tâbi tutulduğu zaman, insanın başını döndürecek mahiyettedir. Bir de Allah (celle celâluhu) onu diyor ve aynı zamanda adeta “Konumuna göre hareket et! Bak, seni, maddî yapın itibarıyla, manevî yapın itibarıyla en güzel şekilde, en mükemmel donanımla yarattım.” buyuruyor.

Bir de manevî anatomiyi düşünün. Mesela, insanın sadece Latife-i Rabbâniye’sini, Sır’rını, Hafâ’sını, Ahfâ’sını düşünün. Vicdanı, vicdan mekanizmasını düşünün. Bir de bunları tahlil edin; erbabı, onları da tahlil edebilir. Bu maddî-manevî yapısıyla öyle baş döndürücü bir mahiyete hâizdir ki insan, hakikaten mahiyet-i insâniyeye âşık olmamak mümkün değil. Şimdi Süleyman Çelebi’nin biraz evvel geçen sözünü anlıyor musunuz?!. Allah (celle celâluhu) adeta diyor ki: “Bak, insan, âşık olunacak bir varlıktır!” Âşık olunacak bir varlıktır!.. Zât-ı Ulûhiyet diyor: لَقَدْ خَلَقْنَا الإِنْسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ Ama gel gör ki: ثُمَّ رَدَدْنَاهُ أَسْفَلَ سَافِلِينَ “Sonra da onu en aşağı derekeye düşürdük.” (Tîn, 95/5)

   Allah, imhâl eder fakat ihmal etmez; verilen mühleti değerlendiremeyen, bilakis ömrünü cismâniyet mahbesinde geçiren kimseler, her an biraz daha gayyaya gömülür ve “esfel-i sâfilîn”e doğru sürüklenirler.

“Sümme” (ثُمَّ) diyor orada; “Sümme” (ثُمَّ). İstikbale müteallik meseleleri ifade etmede, “Sin” (سَـ), “Sevfe” (سَوْفَ) ve “Sümme” (ثُمَّ) kullanılır. Sümme, en sonra gelir. “Sümme” (ثُمَّ) diyor orada. ثُمَّ رَدَدْنَاهُ أَسْفَلَ سَافِلِينَ Demek ki insana bir fırsat veriliyor: Bir çocukluk dönemi esasen… Bir yönüyle, aklını kullanabilecek hâle gelmeli, kâinat kitabını okumalı; Kur’an’ın kainat kitabını okuduğunu duymalı. Böyle bir süreye ihtiyacı var. Hemen birden bire Allah (celle celâluhu), “Sen dünyaya geldin, üç yaşındasın, beş yaşındasın; yapman gerekli olan şeyi yapmadığın takdirde okurum senin canına!” demiyor. Her kelime mucize, Kur’an-ı Kerim’de… ثُمَّ رَدَدْنَاهُ أَسْفَلَ سَافِلِينَ Sonra esfel-i sâfilîne baş aşağı… Cehennem’in en derin çukuruna iteceksek, çok sonra…

Başka bir ayet-i kerimede şöyle buyuruluyor: أَوَلَمْ نُعَمِّرْكُمْ مَا يَتَذَكَّرُ فِيهِ مَنْ تَذَكَّرَ وَجَاءَكُمُ النَّذِيرُ “Size, düşünüp ders alacak kimsenin düşünüp ders alacağı (ve gereğini yapacağı) kadar bir ömür vermedik mi? Hem size, uyarıcı olarak peygamber de gelmişti.” (Fâtır, 35/37) “Düşünebilecek insanların düşüneceği kadar onları muammer kılmadık mı?!” diyor burada. Demek ki insanın ömrü, hakikaten, Cennet’i peyleyecek kadar, Zât-ı Ulûhiyet’in cemâl-i bâ-kemâlini müşahede için -Aynı tabiri (“peyleme” tabirini) kullanmayacağım/kullanamayacağım, saygısızlık olur.- kesb-i istihkak edecek kadar…

“Biz ona mehiller verdik.” İmhâl ettik, imhâl ettik, imhâl ettik: “Bak, biraz daha halini düzelt. Biraz daha -esasen- Kur’an aynasında, Hazreti Rasûl-i Zîşân’ın beyanları aynasında kendine bak. Günde birkaç defa o aynanın karşısına dikil, kendine bak!.. Kravatını düzelt, ona göre.. yakalarını düzelt, ona göre.. külahını düzelt, ona göre.. saçlarını fırçala, ona göre.. sakalına-bıyığına bak, ona göre… Günde birkaç defa Kur’an aynası, Sünnet-i Sahîha aynası ve selef-i sâlihînin ictihâd-ı sâfiyâneleri aynasında kendine bir kere daha bak. Bir hey’et-i âliyenin karşısına çıkmak için, ehl-i dünya ayna karşısında kendilerine nasıl makyajlar ile, falanlar ile, filanlar ile bakım yapıyorlarsa, ha bizimki de o. Mü’min, kendisine öyle bakmalı; Kur’an aynasında bakmalı: “Allah karşısına çıkacak durumda mıyım? Şu anda Rasûl-i Zîşân temessül buyursa, ben, karşısına çıkacak durumda mıyım? Bû-Bekr u Ömer u Osman u Ali temessül buyursalar, karşılarına çıkacak durumda mıyım?!.”

Allah (celle celâluhu), mehil üstüne mehil veriyor: أَوَلَمْ نُعَمِّرْكُمْ مَا يَتَذَكَّرُ فِيهِ مَنْ تَذَكَّرَ وَجَاءَكُمُ النَّذِيرُ Bir de sizi, sizin tezekkür, tedebbür ve tefekkürünüz ile başbaşa bırakmamış; bir yönüyle, ulaşılması gerekli olan şeylere, o argümanları kullanmak suretiyle ulaşamayabilirsiniz. Sizin içinizde heyecan uyaracak, vicdanınızı uyaracak, kalbinizi uyaracak tertemiz bir ses ve soluk ile Allah (celle celâluhu) aynı zamanda sizi ikaz buyuruyor. وَجَاءَكُمُ النَّذِيرُ Bazı tefsirlerde diyorlar ki: “Bir insanın saçının-başının ağarması, o uyarıdır.” Artık yaşlanınca, sakalı bitince, yüzünde buruşukluklar meydana gelince, onlar da hatırlatıcı birer unsur oluyor: “Acib bir kârubân-hane bu dünya / Gelen gider konan göçer bu elden // Vefası yok sefası yok fani hülya / Gelen gider konan göçer bu elden.” (Alvarlı Efe Hazretleri) “Yalancı dünyaya aldanma yâhû / Bu dernek dağılır dîvân eğlenmez / İki kapılı bir virânedir bu / Bunda konan göçer, konuk eğlenmez.” (Hz. Aziz Mahmud Hüdâî) Birincisi, Alvar İmamı Muhammed Lütfî Efendi’nin; ikincisi de Aziz Mahmud Hüdâî hazretlerinin.

Ona bu maddî-manevî sahip olduğu, hâiz bulunduğu şeyleri kullanma fırsatı verdik! İmhâl imhâl üstüne, imhâl imhâl üstüne… Önüne neler serdik neler serdik! Ne sergiler ile onun dikkatini çektik; “Aman, doğru oku!” dedik. Fakat okumayanlar var ya, işte onları da ثُمَّ çok uzun süre sonra, رَدَدْنَاهُ أَسْفَلَ سَافِلِينَ.

Bu açıdan insan, “A’lâ-i illiyyîn” ile “Esfel-i sâfilîn” arasında gel-gite müsait bir mahiyette yaratılmış, çok garip hilkatte bir varlıktır. Ya a’lâ-i illiyyîn-i kemâlâta çıkacak, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm gibi veya “Esfel-i sâfilîn”e sukût edecek Ebu Cehil gibi, Amnofis gibi… Esfel-i sâfilîne… Saddam da olur mu, Kazzâfî de olur mu? مَنِ اتَّخَذَ إِلَهَهُ هَوَاهُ “Hevâsını ilah edinen kimse…” (Câsiye, 45/23) Hevâsını, kendi arzularını, kendi isteklerini ilah edindi.. kendisine tapar hale geldi.. kendisine ölmez gibi baktı.. dünyada ebedî kalacak gibi baktı.. Çağın Sözcüsü’nün beyanı ile “bilerek dünya hayatını âhiret hayatına tercih etti..” kendini görmeyi -hâşâ ve kellâ- Zât-ı Uluhiyeti müşahedeye tercih etti… Bir, böylesine esfel-i sâfilîne sukût etme var; bir de a’lâ-ı illiyyîn-i kemâlâta yükselme durumu var.

   Çirkin söz, hal ve fiillere aynıyla karşılık vermesi ve dilini/kalbini güftügû girdaplarına salması, her şeyden önce, insanın ahsen-i takvîm üzere olan kendi mahiyetine karşı saygısızlıktır.

Evet, geriye dönelim: Mü’min, oturup kalktığı her yerde, kendi kıymetini, kendi kadrini bilmek suretiyle, Allah’ın onu nasıl konumlandırdığını ve nereye koyduğunu bilmek suretiyle, nasıl bir adese ve nasıl bir mercek olduğunu göstermek suretiyle ve kendini doğru okumak suretiyle ancak tekvinî emirleri de doğru okuyabilir. Hatta Kur’an’ı da o zaman doğru anlayabilir; dahası öteleri de doğru görebilir ve ona göre de hazırlanabilir. O mahiyette yaratılmış bir varlıktır insan.

Öyleyse, mü’min, oturup-kalkarken, yatağına girerken, sürekli müzakere mevzuu, bu olmalı. Birileri atıp tutabilir; güftügû ile, dedikodu ile vakit geçirebilir. Güftügû, Farsçadan gelen bir kelime. Güft, gûyend, güften, gûyende… O, Arapça’da “nasara, yensuru, nasran, fehuve nâsirun…”  dediğimiz gibi. Onu, Türkçemizde de kullanırız fakat saf bir Türkçe ile ifade edecek olursak “dedikodu” diyebiliriz. Oturduğumuz-kalktığımız yerleri, o güzelim meclisleri, toplantıları bu türlü şeyler ile kirletme, tartışmalar ile kirletme, birilerini karalamak ile kirletme, mukabele-i bi’l-misil kâide-i zâlimânesi ile kirletme doğru değil. “Terörist!” dediler, “Terörist senin kendin!” demek.. “Hâin!” dediler, “Hâin senin kendin!” demek.. Kalktı bir kendini bilmez, “fırak-ı dâlle!” dedi, “Fırak-ı dâllenin tâ kendisi, sensin!” filan demek… Bunlar ile insan, hiçbir şey kazanamaz; bütün bunları Allah’a havale etmek lazım.

Abdulkadir Geylânî hazretlerinde ilk defa duyuluyor, daha sonra bazıları da o tabiri kullanıyorlar: عِلْمُكَ بِحَالِي، يُغْنِينِي عَنْ سُؤَالِي “Senin, benim hâlimi bilmen, benim Senden bir şey istemenden müstağnî kılıyor.” قَدْ كَفَانِي عِلْمُ رَبِّي * عَنْ سُؤَالِي وَاخْتِيَارِي şeklinde, biri de nazmen ifade ediyor: “Rabbimin bilmesi, her şeyi bilmesi, beni O’ndan bir şey talep etmekten ve O’na ihtiyaç arz etmekten müstağnî kılıyor!” diyor. Allah (celle celâluhu) görüyor, her şeyi görüyor. O kirli ağızlardan akan levsiyâtı da görüyor. Ortalığı zift kanalı haline getirenleri de görüyor… Onlar öyle dediler diye, “Ben de mukabele-i bi’l-misilde bulunayım!” demek suretiyle, ağız ile yapacak olursan, ağzını kirletmiş olursun; bakışlarınla aynı şeyleri ifade edersen, gözlerini kirletmiş olursun; kulakların ile olmayacak şeyleri dinleyecek olursan, kulaklarını kirletmiş olursun. Zaten yarısı uykuda, beyninde hareket halinde olan nöronlarını bunun ile kirletmiş olursan, onları da öldürmüş olursun. Zaten yarısı veya üçte biri ya çalışıyor ya çalışmıyor. Nörologlar kusura bakmasınlar, varsa içinizde. Evet, öyle deniyor; zannediyorum, Enbiyâ-ı ızâm, onun tamamını çalıştırmaya muvaffak kılınmış. Onun için Elmalılı Hamdi Yazır, tefsirinin birinci cildinde, Bakara sure-i celîlesinde diyor ki: “Bu ne müthiş bir fetânet ve ne müthiş kabiliyettir ki, ayakları arzda, yeryüzünde durduğu halde, gökler ötesi âlemlerle münasebete geçiyor!..”

Evet, insan… Mutlak manada -Cîlî’nin ifadesiyle- “İnsân-ı Kâmil”. İnsan, öyle bir noktaya ulaşmaya müsait mahiyette yaratılmış. Bence kendi mahiyetine karşı saygısızlıkta bulunmamalı!.. Hakaret sayılır; Allah’ın bu güzel sanatına karşı hakaret sayılır; maddî anatomisine karşı hakaret sayılır; manevî anatomisine karşı hakaret sayılır; bu sanat-ı İlâhiyeye karşı hakaret sayılır. Şimdi, böyle bir hakareti irtikâp eden…

Burada antrparantez: Hazreti Pîr, kâfirin, mülhidin, münkirin ebedî Cehennem’de kalması mevzuunda bir hakikatten bahsediyor, bir anahtar beyan ortaya koyuyor: Kâinatta şu kadar tekvinî emirler, hep O’nu haykırdığı, hep O’nu ifade ettiği halde… Öyle sergiler yapılmış ki, o sergilerden hangi kareye baksan, O’nu ifade ediyor… Bunca şeye baktığı halde, bir kimse hâlâ “Allah!” diyemiyorsa, her şey, ondan davacı olur!.. Ee bunca şeyin davacı olması karşısında, onun binlerce sene Cehennem’de yanması icap eder. Bu manada, Hazreti Üstad, “Zira küfür; şu mektubât-ı Samedâniye derecesinde ve kıymetinde olan kâinatı manasız, gayesiz bir derekeye düşürdüğü için, bütün kâinata karşı bir tahkir olduğu gibi; bu mevcudatta cilveleri, nakışları görünen bütün esma-i kudsiye-i İlahiyeyi inkâr ile red ve Cenâb-ı Hakk’ın hakkaniyet ve sıdkını gösteren gayr-ı mütenâhi bütün delillerini tekzib olduğundan nihayetsiz bir cinayettir. Nihayetsiz cinayet ise, nihayetsiz azabı îcab eder.” diyor orada. Zannediyorum bir başkası da ondan evvel böyle bir söz söylememiş; ben hatırlamıyorum.

Şimdi, Allah (celle celâluhu) böyle ahsen-i takvîme mazhar yarattığı halde, aynı zamanda seni olduğun yerde de böyle yapayalnız bırakmamıştır. Bir yönüyle, önüne serdiği şeyler ile Kendine (celle celâluhu) doğru gidecek yolları göstermiş; sana lütfettiği rehnümâlar ile, pusulalar ile mihrabını işaretlemiş, “Oraya yönel!” demiş. Mihrabını işaretlemiş, “Oraya yönel!” demiş… Sadece mihrapla yanılabilirsin, aklını yetmeyebilir; fakat mihraba bir de bir imam dikmiş/koymuş, “Bakın, şu imamın arkasında bulunun!” demiş. Evet, “Muktedâ-i Küll, Rehber-i Ekmel, Ahsen-i Takvîmin Âbide Şahsiyeti, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm…

Canımız O’na kurban olsun!.. بُشْرَى لَـنَا مَعْشَرَ الْإِسْلَامِ إِنَّ لَـنَا * مِنَ الْعِنَايَةِ رُكْنًا غَيْرَ مُنْهَدِمِ “Ne mutlu bizlere ki, öyle sarsılmaz/yıkılmaz bir Sütuna dayalı bulunuyoruz!” Bûsîrî, Kaside-i Bürde’sinde bunu ifade ediyor: بُشْرَى لَـنَا مَعْشَرَ الْإِسْلَامِ إِنَّ لَـنَا * مِنَ الْعِنَايَةِ رُكْنًا غَيْرَ مُنْهَدِمِ Efendim… Richter ölçeğine göre on nispetinde zelzele olsa, devrilmeyecek bir âbide şahsiyet… Ve siz o İmamın arkasında bulunuyorsunuz. Allah, O’nun arkasında bulunmama mahrumiyeti yaşatmasın size-bize!..

   Ruhuna yabancı kimselerin güdümüne girme, başkalarının düşünce çağlayanları içinde bilemediğim bir hedefe sürüklenme; ayağa kalk, kendin ol ve gaye-i hayaline doğru iradî olarak yürümeye bak!..

Başa gelen ne olursa olsun, balyozlar olsun… -Geçen de “külünk”ü bir şeye bağlamışlardı, onun daha büyüğüne deniyor, taşları kıracak şeylere.- Külünkler ile başınıza vursunlar, manivelalar ile sağınızı solunuzu delsinler, kayaları parçalar gibi parçalasınlar… Bunların hiç birinin önemi yok!.. “Yol, bu; devran, bu!” deyip hep o yolda yürümek lazım, Allah’ın inayeti ile. Sakarya Şiiri’nde söylüyor: “Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya / Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya!..” Sana-bana hitap… Esasen, “Başkalarının güdümünde olma, başkalarının düşünce çağlayanları içinde bilemediğim bir hedefe doğru sürüklenme!.. Yeter yahu, ayağa kalk, kendin ol; hedeflediğin yere doğru iradî olarak yürümeye bak!” demek, bu.

Onun için meclisler, hep bu müzakereler ile değerlendirilmeli; yapılacak işler, hep bu istikamette olmalı. Bir yönüyle, dünya, mü’mince nasıl onarılacak ise, bir bağ gibi, bir bahçe gibi, dikenlerden nasıl arındırılacak ise, güllere nasıl imkan verilecek ise, bülbüllerin şakımasına nasıl zemin hazırlanacak ise, onu, ona göre yapmalısınız!.. “Bir bağ ki, görmezse terbiye-tımar / Çalı-çırpı sarar; hâristan olur.” Bu dünyayı hâristana, diken tarlası haline getirmemek için, ona göre onaracaksınız!..

Neden? Çünkü bir kere, Cenâb-ı Hakk’ın Esmâsının aynaları. İki: Âhiretin mezraası. Burada ekiyorsun, tohum saçıyorsun; orada o başaklar ile karşılaşıyorsun. Burada fideler dikiyorsun, orada selvilerin gölgesinde yaşıyorsun; selvi oluyor, Cennet ağaçları haline geliyor. Bir diğer taraftan da âhiretin koridoru…  Bir de insanların hevâ-i nefsine bakan yanı var ki, o yanını da işaretleyen Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) اَلدُّنْيَا جِيفَةٌ وَطَوَالِبُهَا كِلاَبٌ Dünya, bir cîfe, bir pislik yığınıdır. Sürekli onun arkasından koşturanlar, “Ev-bark!” diyenler, “Filo!” diyenler, “Villa!” diyenler, “Takdir!” diyenler, “Alkış!” diyenler, “Dünyevî hasene!” diyenler o cifeye koşan “kilâb”dır. Böyle deniyor. Tekilini söylemiyorum bunun; eğer çoğulu ile manasını anlamıyorsanız, Arapça bilenlere sorarsınız “Bu, neyin çoğulu?!” diye; söylerler size.

Allah Rasûlü, lisân-ı nezîhi ile, hep güzel şey konuşuyor; O’nun bütün konuşmaları bülbül şakıması. Fakat burada böyle demese, muktezâ-i zâhire muhalif düşer. Hani, Belagat ilminde bir “muktezâ-i hâl” var, bir de “muktezâ-i zâhir” var. Az önce zikredildiği gibi demezseniz, dediğiniz şey esas ifade etmek istediğiniz şeyi tam ifade etmez. Burada da Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) lisân-ı nezîhinin söylediği o şey, öyle. Hazreti Peygamber Efendimiz, bu meseleyi böyle ifade ettiğine göre, demek mesele çok önemli. Dünyanın dünya cihetiyle, insanın hevâ-i nefsine bakan yanıyla, cismâniyetine bakan yanıyla, bohemliğine bakan yanıyla, hırsına, kinine, nefretine, gayzına, başkalarını karalamaya, -İmam Gazzâlî hazretlerinin ifadesiyle- “Mühlikât”a (helak edici faktörlere, hafizanallah) bakan yanıyla اَلدُّنْيَا جِيفَةٌ وَطَوَالِبُهَا كِلاَبٌ “Dünya pislik yığınıdır ve onun arkasından koşanlar da kilâbdır!” buyuruyor.

O duruma düşmemek lazım. Düşmemişsiniz Allah’ın izni-inayeti ile. Cenâb-ı Hakk’ın lütfettiği şeyleri ne seviyede değerlendirmişsiniz, onu O bilir ve bu değerlendirmede herkes de müsâvî değildir, farklı farklıdır. Bazıları onu bir filiz haline getirmiştir, bazıları başak haline getirmiştir; bazıları bir başak değil, on tane başak haline getirmiştir, Allah’ın izni-inayetiyle ama yüz başak haline getirmesi de ihtimal dâhilindedir, yüz başak haline de getirilebilir.

Cenâb-ı Hak, bu imkânları size bahşetmiş ise, bize bahşetmiş ise, bence elin-âlemin bu mevzuda deyip-ettiklerine takılmama, lisanımızı kirletmeme, düşünce ufkumuzu kirletmeme, meclislerimizi kirletmeme, hep mâbed gibi tutma esas olmalıdır. Mâbed gibi… Nasıl oralarda olumsuz şeyler konuşulmaz!.. Oralarda Allah zikredilir.. Allah’a kullukta bulunulur.. kemerbeste-i ubudiyet içinde “ibadet”, “ubudiyet” ve “ubûdet” icrâ edilir.. iki büklüm olunur, Allah karşısında.. secdeye varılır, Allah’a en yakın hâle gelinir. Bence bütün meclislerimiz, birer mâbed gibi olmalı!.. Hep oralarda güzel şeyler seslendirilmeli!.. Neyden yükselen ses gibi içimize inşirah veren sesler veya bir Sabâ makamı gibi bizi gafletten uyaran bir makam olmalı; her şey öyle bir makam ile seslendirilmeli orada ve bu bizim maddî-manevî terakkimize medâr olmalı!…

Ama bunlar, ancak basiret, fetânet ve O’nun inayetiyle olur. اَللَّهُمَّ بَصِيرَةً وَفِطْنَةً تُغْنِينَا بِهِمَا عَنْ ضَلاَلَةِ مَنْ سِوَاكَ “Allah’ım! Bize yüksek bir basiret, engin bir fetânet lütfeyle!.. Bizi kaymaktan, sapmaktan, değişik şeylerin olumsuz delâletlerinden muhafaza buyur!” Elektronik levha dedi, ben de onu söyledim.

Başta dediğim ayet de -şimdi levhada- çıktı: فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ “Allah’ın emrettiği gibi dosdoğru ol!” Dosdoğru olursanız, etrafınızda dosdoğru hâleler oluşur; dosdoğru olursanız, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) etrafında oluştuğu gibi, dosdoğru hâleler oluşur. Kamerin etrafındaki aydınlık gibi… Cenâb-ı Hak, öyle olmaya muvaffak kılsın!.. Âmin.

Bamteli: NE HELVA NE DE SELVA!..

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Rabbimiz, insî ve cinnî şeytanların kışkırtmalarından ve yakınımızda bulunup bizi kirli atmosferlerinin tesiri altına almalarından Sana sığınırız!..

Hadis kaynaklı değil fakat evrâd u ezkârda hep o şekilde dillendiriyorlar: اَللَّهُمَّ كُنْ لَنَا وَلاَ تَكُنْ عَلَيْنَا فِي كُلِّ أَمْرِنَا وَفِي كُلِّ شَأْنِنَا “Her işimizde ve her şe’nimizde/halimizde bizimle beraber ol, aleyhimizde olma Allah’ım!”

İstihkak ve kesb, bize ait. Olumsuz şeyi doğrudan doğruya O’na (celle celâluhu) nispet etmek münasebetsizlik olur; O, hiçbir zaman kullarının aleyhinde olmaz. Ama hevâ ve hevesimize uyarak olumsuz şeylere -şayet- sülûk edersek, öyle bir muameleye “kesb-i istihkak” ederiz; O da bizi “müstahak” kılar.

İşte o mülahazayla, كُنْ لَنَا فِي كُلِّ شَأْنِنَا dersiniz. Buna, isterseniz “Bizim için ol!” manasını verirsiniz; isterseniz “lam” harfinin işaret ettiği anlamlar açısından “Bize mahsus ol!” (tahsisleme) manasını verirsiniz; isterseniz “temlik” anlamını düşünür, ona göre mana verirsiniz ve bunların hepsi dil açısından mülahazaya alınabilir. وَلاَ تَكُنْ عَلَيْنَا “Aleyhimizde olma!..”

Ayrıca, وَكُنْ عَلَى أَعْدَائِنَا فِي كُلِّ شَأْنِهِمْ وَفِي كُلِّ أَمْرِهِمْ dediğiniz zamanda da şeyâtîn-i ins ve cinni kastederek “Aleyhimizde olan kimselerin Sen de aleyhlerinde ol!” demiş ve “Tecellîlerin -lütfen- o istikamette olsun. Onlara, kötülüklerini sonuna kadar icrâ etme imkânı verme! Bu, başkalarına (mazlumlara) eziyet, zulüm ve haksızlıktır; onların (zâlimlerin) da uhrevî hayatlarını karartmadır!” manasını kastetmiş olursunuz. Evet, böyle derken iki şeyi birden istemiş olursunuz: Rabbimiz, hem mazlumun, mağdurun, mehcûrun, bu durumlara maruz kalan insanların hakkını koru; hem de diğerlerini, cezalarını âhirete bırakarak orada şeytanla beraber aynı yere tıkma!..

Şeytan, orada da diyalektik yapıyor: “Benimki sadece size bir vesvese idi ama siz kendi iç güdümleriniz ile yaptınız yapacağınız şeyleri.” Evet, şeytan, dünyada dürtüleriyle, hevâ-i nefsi kullanmakla, nefs-i emmâreyi kullanmakla insanları şirazeden çıkardığı gibi, orada da yaptığı diyalektik ile onları susturuyor. “Benimki sadece bir vesvese idi!” diyor. Meseleyi açacak olursak: “Enbiyâ-ı ızâm size, ne nurânî şeyler ile gelmişti; Allah, size ne nurânî şeyler göndermiş idi. Semadan gelen o şua tayfları karşısında siz gözünüzü açıp onları görmediniz de benim uzaktan sinyallerimin tesirinde kaldınız ve onlara uydunuz; bir yönüyle dünyaya taptınız, âhireti unuttunuz!” “Onlara uydunuz!.. Dünyaya taptınız!.. Âhireti unuttunuz!..” Bu sözlerin, bu cümlelerin her birerleri Kur’an-ı Kerim’de, farklı ifadeler ile hep zikredile gelmiştir, tasrifât-ı Kur’âniye içinde.

Cenâb-ı Hak, insî ve cinnî şeytanların şerrinden muhafaza buyursun!.. Kur’ân-ı Kerim, bize bu istikamette bir dua talim buyuruyor: رَبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ وَأَعُوذُ بِكَ رَبِّ أَنْ يَحْضُرُونِ “Rabbim, (bilhassa vazifemi yerine getirirken inkârcılarla olan münasebetlerimde ins ve cin) şeytanlarının kışkırtmalarından (ve birtakım duygularımı harekete geçirmelerinden) Sana sığınırım. Rabbim, yakınımda bulunup (beni tesir altına almalarından da) Sana sığınırım.” (Mü’minûn, 23/97-98) Ayet-i kerimede, الشَّيَاطِينِ (şeyâtîn) deniyor; bu, “şeyâtîn-i ins ve cin” demektir. Yalan söyleyenler, bir yönüyle şeytanın arkadaşlarıdır, onlar dâhil buna. İftira edenler, şeytan kategorisine dâhildirler. Şunlar da dâhil ona: Hayatını tenakuzlar içinde geçirenler.. dünyaya tapanlar.. hafizanallah, hizmet ediyor gibi göründükleri halde hep dünyayı hedefleyenler.. hep çıkar ve menfaat peşinde koşanlar.. hedeflerinde hep dünya, “Bilerek dünya hayatını ahiret hayatına tercih edenler.” Bunlar, “şeyâtîn-i ins”tir.

Siz o duayla, رَبِّ أَعُوبُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ (مِنْ اْلإِنْسِ وَالْجِنِّ) وَأَعُوذُ بِكَ رَبِّ أَنْ يَحْضُرُونِ “Allah’ım! İnsî ve cinnî şeytanların dürtülerinden, onlardan gelecek kafa karıştırıcı sinyallerden bizi muhafaza buyur! Ve onların bizim huzurumuzu ihlâl etmelerine de meydan verme, bizim ile postnişin olmasınlar!” demiş oluyorsunuz. وَأَعُوذُ بِكَ رَبِّ أَنْ يَحْضُرُونِ “Ve bizim ile beraber, huzurumuzda bulunmasınlar; postu paylaşmasın ve postnişin olmasınlar!” Bu duayı öğretiyor Kur’an-ı Kerim.

   Nefis ve şeytanın pek çok iğvâ ve idlâlinin başında bohemlik hissi, kibir, haset, öfke, dünyaperestlik, şöhret zaafı, hırs, riya, ucub, fahir ve tûl-i emel gibi helak edici marazlar gelir.

Bunların hepsi, insan için söz konusu olan marazlardır, hafizanallah. Ve şeytan, bunların hepsini -öteden beri- değerlendirmiştir, kabiliyetlere/karakterlere göre değerlendirmiştir. Tâ Seyyidinâ Hazreti Âdem’den itibaren… Bir yönüyle, onunki “zelle”dir; Kur’ân-ı Kerim “zelle” diyor: فَأَزَلَّهُمَا الشَّيْطَانُ عَنْهَا فَأَخْرَجَهُمَا مِمَّا كَانَا فِيهِ “Bunun üzerine, şeytan, ayaklarını kaydırdı ve onları içinde bulundukları halden/yerden çıkardı.” (Bakara, 2/36) Fakir’in o mevzudaki mülahazası: Onlar, esasen, vakt-i iftarı belirleyememe içtihadından kaynaklanan bir zelle yaşadılar. İftar vaktini belirleyemeden ya birbirlerine el uzattılar veya Allah’tan emir gelmeden, birbirlerine karşı o alaka ve o dürtü ile onları bir araya getirecek öyle bir meyveye, “memnu meyve”ye el uzattılar. Kur’ân-ı Kerim, o mevzuda tasrihâtta bulunmuyor; mesele sadece tefsircilerin yorumuna kalıyor.

Ama gördüğünüz gibi, genlerde olan o şey, Hazreti Âdem’in evlatlarında, Kâbil ve Hâbil’de daha canlı, daha ürpertici, daha tiksindirici şekilde meydana geliyor. Öyle ki, Kâbil, arzu ettiği şey olmuyor diye kardeşini (Hâbil’i) öldürecek kadar… Henüz bir ölme-öldürme mevzuunun da söz konusu olmadığı bir dönemde… “Ölüye ne yapılır?” Onun bilinmediği bir dönemde… “Gömülür mü, bir mezar yapılır mı, yoksa saklanır mı?” Onun bilinmediği bir dönemde… Böyle bir sürü bilinmezlik içinde, orada bir cinayet işliyor.

Kur’ân-ı Kerim, açık ifade buyuruyor bunu, Mâide sûresinde, bildiğiniz gibi: وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَأَ ابْنَيْ آدَمَ بِالْحَقِّ إِذْ قَرَّبَا قُرْبَانًا فَتُقُبِّلَ مِنْ أَحَدِهِمَا وَلَمْ يُتَقَبَّلْ مِنَ اْلآخَرِ قَالَ لَأَقْتُلَنَّكَ قَالَ إِنَّمَا يَتَقَبَّلُ اللهُ مِنَ الْمُتَّقِينَ “(Ey Rasûlüm!) Onlara Âdem’in iki oğlunun yaşadığı önemli ve ders verici hadiseyi anlat: Birer kurban takdim etmişlerdi de birisinden kabul edilmiş, diğerinden ise kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen, kardeşine), ‘Öldüreceğim seni!’ dedi. Kardeşi ise şöyle mukabelede bulundu: ‘Allah, ancak kalbi O’na karşı saygıyla dopdolu olan ve O’na itaatsizlikten sakınanlardan kabul buyurur.’” (Mâide, 5/25) “Seni mutlaka öldürmem lazım, dediğim olmazsa, istediğimi elde edemezsem!” Orada garîze-i beşeriye.. bedenî bir arzu.. hevâ-i nefis.. مَنِ اتَّخَذَ إِلَهَهُ هَوَاهُ Nefsini, hevâ ve hevesini ilah ittihaz etme.. Cenâb-ı Hakk’ın emrini dinlememe o mevzuda, o cinayeti ona işletti.

Bütün bunlar -esasen- muktezâ-i beşeriyet olarak, insanın genlerinde var olan bir şeye dikkat çekiyor: “Bu, hep olacak!” Kimisi bohemlik uğruna cinayet işleyecek.. kimisi dünyada saltanat adına cinayetler işleyecek.. kimisi alkış ve takdir adına cinayetler işleyecek.. kimisi “Benim yerimi alırlar!” diye, belli paranoyalara bağlı, başkalarını yok etmek suretiyle saltanatını sağlama bağlama gibi şeytanî vehimlere, hevâ-i nefse ait vehimlere, şeytanî sinyallere kendisini kaptıracak… Ve şairimizin ifadesi ile “isyan deryasına yelken açacak ve bir daha da kenara çıkmaya fırsat bulamayacak.”

Muktezâ-i beşeriyet olarak, insanlığa baktığınız zaman, her birerlerinin bir çeşit zaafı vardır. Belki herkeste bir nev’i bulunabilir bunların: Mesela “makam sevgisi” bulunabilir, fakat çok aşırı değildir ama onda “bohemlik duygusu” daha aşırıdır. Mesela bir “korku hissi” herkeste bulunabilir; fakat birilerinde onu -Şark-ı Anadolu’da kullanılan tabir ile ifade edeyim.- “gırgap” eder, iki büklüm hale getirir, secdeye kapandırır, rükûa kapandırır, hafizanallah. Bazılarında -hafizanallah- bu mesele bir “makam sevdası” şeklinde olabilir. Dolayısıyla öyle bir konumu ihraz etmek için akla-hayale gelmedik cinayetler işleyebilirler; bunun için çok paranoyalara girebilirler, çok vehimlere girebilirler; “Aman benim makamımı, aman benim ihraz ettiğim yeri elimden alırlar!” diyebilirler.

Kimilerinde de Kur’an-ı Kerim’in ifade buyurduğu şu hususlardan biri sebebiyle herhangi bir maraz bulunabilir: زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَوَاتِ مِنَ النِّسَاءِ وَالْبَنِينَ وَالْقَنَاطِيرِ الْمُقَنْطَرَةِ مِنَ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ وَالْخَيْلِ الْمُسَوَّمَةِ وَاْلأَنْعَامِ وَالْحَرْثِ ذَلِكَ مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَاللهُ عِنْدَهُ حُسْنُ الْمَآبِ “Kadınlar (kadınlar için de erkekler), oğullar, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüş, güzel cins atlar, davarlar ve ekinler gibi nefsin hoşuna giden şeyler insanlara (süslenmiş) cazip gelmektedir. Bunlar dünya hayatının geçici bir metaından ibarettir. Asıl varılacak güzel yer ise, Allah’ın katındadır.” (Âl-i Imrân, 3/14)

Âl-i Imrân sûre-i celîlesinde… زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَوَاتِ مِنَ النِّسَاءِ “Kadınlar (kadınlar için de erkekler), nefsin hoşuna gidecek şekilde süslenmiş cazip hale getirilmiştir.” Evvel o zikrediliyor. Demek çoklarında en galip gelen şey, o. Herkeste vardır fakat çoklarında galip gelen şeyin o olması itibarıyla, onu başa koyuyor. Bohemlik… Nice büyük kimseler, o mevzuda zaaflarına esir düştüklerinden dolayı, bütün istikballerini karartmışlardır. Yakın tarihimize baktığınız zaman da görürsünüz: Birileri komplolar yapmış, o insanların o zaaflarını değerlendirmişlerdir. Bir değil, belki bunun yüzlerce misali vardır. Öyleleri de vardır ki, bunlar dosyalar haline getirilmiş, rulolar halinde -zannediyorum- kozmik odalara konmuştur; fakat oraya konmadan evvel bir şey yapabilecek insanların önüne sürülmüştür: “Falan yerde, filan alüfte ile münasebetin vardı. Falan yerde falan hırsızlığın vardı. Filan yerde şunun vardı, falan yerde de şunun vardı… Şayet dediğimi yapmazsan, bunları teşhir etmek suretiyle senin canına okurum! Artık ne saray kalır senin için, ne araba kalır, ne alkış kalır, ne de takdir kalır!..”

   Zaaflarının esiri ve cismâniyetinin kulu olan kimseler, sadece kendilerine zarar vermekle kalmaz, toplumu da değişik günahlara ve içten içe çürüyüp bozulmaya sevk ederler.

Ve böylece insan, belli zaafların esiri ve zebunu olarak kendisini köle, kapıkulu, halayık haline getirmiş olur. İsterse havada uçsun, o bir yönüyle, bir dönemdeki zaaflarının başkaları tarafından tespit edilmesi suretiyle onların altında kaldığından, ezildiğinden, zaaflarının güdümüne girdiğinden, onların el-ensesi ile yere serildiğinden, kündesi ile yere serildiğinden dolayı ömür boyu bir köle gibi yaşar. Hep korkar: “Aman, ya oradaki şey meydana çıkarsa!..” Dolayısıyla onu bilen, muhtemel bilme dairesi içinde bulunan insanlar aleyhine planlar yapar/uygular: “Elimden geliyorsa, tespit ettiğim bu insanların hepsini yok etmem lazım! Hepsini silmem, hepsini itibarsızlaştırmam lazım ki, o sunî itibarımı, ca’lî itibarımı korumuş olayım! Yoksa alkışı da kaybederim, arabayı da kaybederim, villayı da kaybederim, filoyu da kaybederim, kaybederim, kaybederim!..”

Paranoya esasen… Bu korku ve bu vehimler ile -bakın- bir günah, kaç tane günaha kapı açıyor!.. Başlangıçta küçük bir şey onun için, şahsî bir günah… Oysaki Allah (celle celâluhu) onun reçetesini sunmuş. Öyle bir şey yaptığın zaman, Cenâb-ı Hakk’a teveccüh edersin, “istiğfar”da bulunursun, sonra “tevbe”de bulunursun, sonra “inâbe”de bulunursun. Bunun da ötesinde, eğer ufkun orayı ihraz ediyorsa şayet, tamamen o hatanın altında kalıp ezilecek şekilde Cenâb-ı Hak karşısında hep iki büklüm yaşar, bir “evbe”de bulunursun. Dolayısıyla Allah (celle celâluhu) da teşhir etmez; sen, öyle bir mahcubiyetin güdümü altında olmazsın.

Yoksa -hafizanallah- yaptığın öyle bir hatadan dolayı, “Aman bilirler, aman her şey elimden gider benim!” mülahazası, sana çok farklı cinayetler işletir; öyle cinayetler işletir ki, özür dilerim, şeytan zil takar bunların karşısında oynar, “Ben bile böylesini yapmamıştım!” der. “Ben bi-le böy-le-si-ni yap-ma-mış-tım!” der. Kadına iliştirir.. çocuğa iliştirir.. aile yuvalarını yıktırır.. öyle insana dokundurur ki, binlerce insanın sinesinde yara açar. Öyle büyük haltlar karıştırtır ki, tamiri imkânsız ayrıştırmalara sebebiyet verir. Bir yönüyle, toplumun temel unsurlarını yıkar, sütunlarını yıkar ve bir toplumu ayakta tutabilecek kaideleri yerle bir eder. Sonra o toplum bir gün derlenip toparlanmaya kalksa bile, bir nesil boyu -ancak- kendine gelebilir. Öyle bir sarhoşluğa düşer ki o toplum, öyle bir güdüme girer ki o toplum, yeniden onun kendi olması, yeniden insanî değerlere dönmesi, yeniden Allah’ın ondan beklediği hâli ihraz etmesi için siz uğraşsanız da ancak bir nesil ile onu halledebilirsiniz. O kadar korkunç bir cinayet işletir, hafizanallah.

Bütün bunlar, yapılan şeylerin -hafizanallah- dünyevî bazı şeylere bağlı yapılmasından kaynaklanır: “Nasıl olsa ben şuyum, şunu da yapabilirim, şunu da yapabilirim, şunu da yapabilirim!” Hele bir de o “yaparsın-yapamazsın” mevzuunda söz sahibi olan kimselerin mahzur görmeleri karşısında, nâ-emin bir kısım fetva eminleri bulurlarsa… Nâ e-min fet-vâ e-min-le-ri… Yani, mesela rüşvete “hediye” diyecek fetva eminleri bulurlarsa… “Ee canım bir kere fuhşa düşmüşsün, ne var bunda?!.” Efendim, “Evet çalıyorlar fakat çalışıyorlar; başkaları da çalıyor (ama çalışmıyorlardı)!..” Böyle fetva eminleri, daha doğrusu, “nâ-emin fetva eminleri” de bulunca, onlar, iyice kesb-i cesaret ederler; “kesb” dememeli, “iktisâb-ı cesaret” ederler. Dolayısıyla hata içre hatalar işlerler, işlerler…

Dahası o hatalar sadece kendilerine de münhasır kalmaz, toplumu da değişik hatalara sevk ederler. Mesela, üzerlerine gelirler; bu defa insanlar bazen yalan söylemek suretiyle onların bu mevzudaki taarruzlarından, tecavüzlerinden, tasallutlarından, temellüklerinden sıyrılmaya çalışırlar. Dolayısıyla bir sürü insana günah işletmiş olurlar. Öyle bir şey yaparlar ki, o töhmet altında bulunan bin tane insan, bin tane iftiraya girer, bin tane yalancı itirafta bulunur, kendi sıyrılsın diye. Bakın bir tanesinin günahı, bir tanesinin şeytanî bir hâli, ne kadar insana zarar veriyor!.. O insanlar, bütünüyle âhiretlerini kaybederler!.. Öyle bir baskı uygularlar ki, Hitlerin baskı uygulaması gibi, Saddam’ın baskı uygulaması gibi, Kazzâfî’nin baskı uygulaması gibi, Lenin’in baskı uygulaması gibi… Evet, bunları da hep tekrar edip duruyorum! Amnofis’in, İbnü’ş-Şems’in baskı uygulamaları gibi… Bu baskılardan sıyrılmak için insanlar türlü türlü günahlara başvururlar. En temiz, en nezih insanlara çamur atarlar, “Bu da böyle idi!” derler, o işin içinden sıyrılmak için. اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ “Sebep olan yapan gibidir.” sırrınca, o işe sebebiyet verenlerin sırtına, o veballer yüklenir, öbür tarafta. Ve zannediyorum bu, şeytanı bile şaşırtır: “Ben, işin bu kadarını yapmamıştım!” der. Kur’an-ı Kerim’de ifade edildiği gibi, orada “Benimki sadece bir vesveseydi.” der, hafizanallah.

Bu itibarla, Allah yolunuzu açık etsin, yürüdüğünüz yolda sizi sabit-kadem eylesin!.. Dünyada yaptığınız şeyler mevzuunda, Hazreti Gazzâlî’nin “mühlikât” dediği şeylere karşı hep mesafeli ve hep uzak durmaya ve “münciyât” dediği şeylere de sımsıkı sarılmaya muvaffak eylesin!..

   İnsan, neyin delisi olması gerektiğini iyi belirlemeli ve dünyayı kesben değil, kalben terk etmeli!..

Son okuduğumuz mevzu, İhyâ-i Ulûmiddîn’de “Zühd” meselesi idi. Bir yönüyle onu şöyle de hülasa edebiliriz: Derste geçtiği için, kendi mülahazalarım çerçevesinde, daraltarak anlatacağım, Gazzâlî’nin enginliği içinde değil. Hizmetler, çalışmalar, gayretler, cehtler, dünyevî herhangi bir şey elde etme hedeflenerek yapılıyorsa şayet, o mevzuda o niyetteki insanların başarılı olmaları düşünülemez. Onun, o insanlara hadd ü hesaba gelmeyecek günah işletmesi de kaçınılmaz olur, hafizanallah. “Ya benim elde ettiğim şeyleri, elde edeceğim şeyleri engellerlerse!” falan gibi vehimlerle dünya kadar cinayet işletir.

Onun içindir ki, kendini Hizmet’e adamış insanlar, sadece Allah’ın rızasını hedefleyip “Dû cihandan el yudum, hânümânım kalmadı!” diyerek -Allah’ın izni ile- o yolda yürümeli!.. Meşrû kazanmalar… Ticari işleri varsa, yatırımları varsa, inşaat yapmak suretiyle bir şeyler yapıyorlarsa… Ama onları katiyen kalblerine yerleştirmiyorlarsa şayet… Hazreti Pîr’in o mevzudaki anahtar ifadesi şudur: “Dünyayı kesben değil, kalben terk etmek lazımdır!” Kalben… Gelirse, “Hoş geldi, safâ geldi!” Tahdîs-i nimet kabilinden, “Allah’ın gönderdiği bir şey idi, geldi.” Gittiği zaman da “Uğurlar olsun sana! Bir daha gelebilir; gelirse gelir, bir selam da ona çakarım. Giderken, bir de onun yoluna su serperim; döner gelirse, gelir.” Bu kadar, onlara karşı lakayt kalma…

Hafizanallah, onları “maksûdun bizzat” yapma ve hedef haline getirme mevzuu, insanı hedefsiz hale getirir, mihrapsız hale getirir, hâşâ ve kellâ Şemsü’ş-Şümûs’a (celle celâluhu) sırtını dönüp gölgesine takılır hâle getirir, hafizanallah. Onlar da akla-hayale gelmedik cinayetler işlerler. Öyle dünyevî bir şeye dilbeste olunca -hafizanallah- o dünya, evirir, çevirir, onu kendisine benzetir, onu şeytana benzetir, o da şeytanı sevindirir. Mele-i A’lâ’nın sakinlerine de şöyle dedirtir: Siz, bu şeyler için yaratılmamıştınız. Allah (celle celâluhu) sizi yarattıktan sonra şöyle buyurdu: وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلاَّ لِيَعْبُدُونِ “Ben cinleri ve insanları sırf Beni tanıyıp yalnız Bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zâriyât, 51/56) İbn Abbas, لِيَعْرِفُونِ sözüyle meseleyi şerh ediyor. “Ben, ins ve cinni, Beni bilsinler diye yarattım.” Biliyorlarsa şayet, kulluk yapacaklar. Kulluk yapacaklarsa şayet, muhabbet-i İlâhiyeye erecekler. Muhabbet-i İlâhiyeye ereceklerse, derin bir zevk-i ruhânî duyacaklar. O derin zevk-i ruhânîyi duyan kimseler, “Daha yok mu?!” deyip, aşk u iştiyâk-ı likâullah sevdasına tutulacaklar; sevdalanacaklar, esasen o işin delisi olacaklar.

Herkes bir şeyin delisidir. İnsan, neyin delisi olması gerektiğini çok iyi belirlemelidir. Bir şâir, “Âkıl isen, deme Mecnûn ile Ferhat’a ‘deli’ / Eylesen halka nazar, herkes bir gûna deli!” demiş.. İnsan, öyle bir şeye deli olmalı ki, o cinnet zarar vermesin!.. Yine, Hazreti Gazzâlî’de okuduk; Fakîr de çok sohbetlerde -âcizâne- arz etmişimdir: Hasan Basrî gibi, Tâbiîn’in sertâc-ı ibtihâcı, diyor ki: “Siz, sahabeyi görseydiniz, onlara ‘Deli!’ derdiniz. Dünya, hiç umurlarında değildi. Bir günlük yiyecekleri var ise, ‘Yahu acaba bir günlük yiyeceği stok etmek, nezd-i Ulûhiyette, Allah’a karşı tevekkülsüzlüğün, teslimiyetsizliğin ifadesi sayılır mı?’ derlerdi.”

“Zâhidin gönlündeki, Cennet’tir temennâ ettiği / Âşık-ı dilhastenin gönlündeki, Dildâr’ıdır.” Zâhid, dünyayı terk etmiş, kalben terk etmiş; hatta kesben “Gelsen de olur, gelmesen de olur!” demiş. Fakat bir yönüyle, “Cennet!.. Allah’ım, Cennet!.. Huriler bana, yetmiş tane mi, seksen tane mi?!. Bana villalar, köşkler, orada; ayağımın dibinden akan ırmaklar!” filan diyor hala. Büyükler, bunları da istemişler. Şundan dolayı istemişler: O Cennet, Cenâb-ı Hakk’ın cemâl-i bâ-kemâlini müşahedenin zeminidir; “Ben, sizden râzıyım!” mübarek beyanını duyup iliklerine kadar o işin mesti ve sermesti olmanın zeminidir. Onları orada duyacaksın.

Ondan dolayı, اَللَّهُمَّ أَجِرْنَا مِنَ النَّارِ، وَأَدْخِلْنَا الْجَنَّةَ مَعَ اْلأَبْرَارِ “Allah’ım bizi Cehennem ateşinden uzak tut, koru!.. Ve bizi dâhil eyle Cennet’e, ebrâr (iyiliğe kilitli sâlih kullar) ile beraber!..” Ama bakın, مَعَ اْلأَبْرَارِ، بِشَفَاعَةِ وَبِفَيْضِ وَبِبَرَكَةِ وَبِلُطْفِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الْمُصْطَفَى صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ “Allah’ım, ebrâr diye bilinen iyi ve hayırlı kullarınla beraber bizi de Cennet’ine dâhil eyle, seçkinlerden seçkin Peygamber’inin şefaati, feyzi, bereketi ve lütfuyla… Sallallâhu aleyhi ve sellem.” Evet, yine gayen “O” olarak isteme onu… Dolayısıyla bu da bir zühd’dür. Ama yine de “Zâhidin gönlündeki, Cennet’tir temennâ ettiği.” Fakat âşık-ı dilhastenin, aşk u iştiyak içinde yanıp tutuşan -esasen- magmalar gibi içten içe kaynayan insanın gönlündeki Dildâr’ıdır. “Cennet, cennet dedikleri / Birkaç köşkle birkaç huri / İsteyene ver anları / Bana Seni gerek Seni!..” Yunus Emre.

   Âşık-ı Sâdıkların Sürekli Virdi: “Ne helva ne de selva, illâ Rü’yet-i Mevlâ!..”

Daha eskilere gittiğiniz zaman, mesela Tabiîn döneminde, bu çizgide çok insan görürsünüz. Râbia Adeviyye -o mübarek anamız da- onlardan biridir. Başım ayaklarının altında kaldırım taşı olsun, Râbia Adeviyye’nin. O’nun, Hasan Basrî gibi Tâbiîn imamına karşı bir ifadesi vardır. Hasan Basrî hazretleri Basra’da değişik çarpık düşüncelere karşı savaş veren ilk kahraman, sahabe görmüş ilk kahraman. Onun Usbûiyye’sine baktığınız zaman hayret edersiniz; kendisini nasıl yerden yere vuruyor!.. Seslendirme meselesinde endişe duydum ben, insanlarda ümitsizlik hâsıl eder diye. Zannediyorsunuz ki, meyhaneden çıkmış, demhâneye; demhâneden çıkmış, puthaneye; puthaneden çıkmış, bilmem ne melânet yere girmiş.

Öyle zannediyorsunuz; oysaki hayallerinin içine bile çirkin şey girmemiştir. Ama Hazret, Allah’la kurduğu münasebet açısından nasıl bir zihin duruluğu bekliyor, intizar ediyor, kendisini nasıl konumlandırıyor ise, o konuma aykırı bulduğu şeylerden ötürü ahlaksızlık yapmış gibi, bohemlik yapmış gibi yakarıyor; kendisini öyle vasfediyor, “Yazık sana!” diyor, “Yuf sana!” diyor. Öyle diyor; dolayısıyla da “Onu seslendirme, onu kendi karakteri ile canlandırma, acaba insanlarda ümitsizlik hâsıl eder mi?” diye hep tereddüt yaşadım; “Acaba onu seslendirme insanlarda ümitsizlik hâsıl eder mi?!” diye tereddüt yaşadım, hâlâ da o tereddüdü yaşıyorum.

Evet, “Ey sârbân zimamı çek semt-i kûy-i yâre / Virâne dilde zirâ yer kalmadı karâre (…) Ey sârbân-ı müşfik hiç olmadın mı âşık / Ahesterevlik etme rahmeyleyip bu zâre!..” Âsım Molla, Allah Rasûlü’ne karşı giderken, Hac’da söylüyor bunu; kervanın içinde, “Daha hızlı, daha hızlı, daha hızlı!..” O gün öyle, atın-katırın sırtında gidiliyor. Bir an evvel o Kubbe-i Hadrâ’yı ziyaret etmek.. Muvâcehe karşısında durmak.. “Yâ Rasûlallah!” derken, pencerelerden, o deliklerden içeriye bakmak.. Kim bilir, belki de temessül eden Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ı görmek.. Âkif’in bir şiirinde ifade ettiği gibi, orada bayılıp kendinden geçen ve ölen insan gibi ölmek… Herhalde o idi onun derdi, Asım Molla’nın derdi o idi.

İnsan, öyle bir şeye dilbeste olduğu zaman, artık her şey gözünden silinir; sadece “O!” der, “O!” der durur hep. Bu açıdan, Râbia Adeviyye de esas, “Cennet, Cennet!..” yerine, “Ne helva ne de selva, illâ Rü’yet-i Mevlâ!..” diyor; “İlla Rü’yet-i Mevlâ!..”

İşte, Hasan Basri hazretlerinden bundan dolayı bahsediyordum: Râbia Adeviyye, ona “Bir seni, bu insanlar içinde yarım mü’min olarak görüyorum!” diyor. O mübarek anamız… İnşaallah, âhirette o anamızı görmek nasip olur, müyesser olur. O yolda yürünürse… Esasen, hangi yolda yürüyorsa, o yolun sonucunda mev’ûd olan (vaad edilen) şeylere, insan, mutlaka ulaşır. Evet, “Anamız!” diyoruz, Allah onların yolundan ayırmasın!.. Dünyayı elinin tersiyle öyle itmiş ki, “Sen bana lazım değilsin!” demiş. Belki şakır şakır, dünya başından aşağıya yağıyordu. İbn Sîrîn gibi bir insan, bir arkadaşı ile geliyor, “Ana, sen hiç başka şey düşünmedin mi?!.” diyorlar ona. Tâbiîn’in koca insanları bunlar. Bakıyor, dönüp bakıyor; “Allah Allah! Ben hep sizin adınızı duyuyordum, sizi bir şey zannediyordum.” diyor. Anladınız mı?!. “Hep adınızı duyuyordum, sizi bir şey zannediyordum ben. Meğer neye bağlıymışsınız!..”

Yahu bağlı olunacak şey, başkadır esasen. Diğer şeylere gelince, onlar sadece muktezâ-i beşeriyet olarak ihtiyacı giderme işidir; tâife-i nisâ (kadınlar) için de, tavâif-i ricâl (erkekler) için de aynı şey söz konusudur. Yeme gibi, bir parça yatma/dinlenme gibi, istirahat etme gibi, bir yönüyle azıcık huzur soluklama gibi, oksijen soluklama gibi ihtiyac-ı fıtrîdir bunlar. Bu ihtiyac-ı fıtrîyi görme; hepsi, ondan ibarettir. Ama bütün bunlar yapılırken, gözler hep ötede, ötelerin ötesinde, -İmam Rabbânî’nin ifadesiyle- “vera, vera, vera, vera, vera”, sonra üç tane nokta; “öteler, öteler, öteler, öteler, öteler…” Ne birinci kat sema, ne ikinci kat sema, ne Seyyidinâ Hazreti Musa’nın bulunduğu yer, ne Hazreti İbrahim’in bulunduğu yer, ne Hazreti Âdem’in bulunduğu yer, ne Cennet, ne Huri, ne Gılman… İlla Rü’yet-i Mevlâ, illa Rü’yet-i Mevlâ, illa Rü’yet-i Mevlâ!.. Bu da “zühd”de zirve. Cenâb-ı Hak, o zirve ile zirvelendirsin, inşâallahu teâlâ!..

   Müslümanlık şekil ve suret değil mana ve özdür; kâlden ziyade haldir.

Bu, günümüzün insanının aklının ermediği, kalbinin kapılarının da bütünüyle kapalı olduğu bir konu… Şeklî/sûrî olarak, “İdarî Müslümanlık!” veya “Siyasî Müslümanlık!” falan diyorlar. Melekler de bunlara, semalardan bakıp “Yaptığınız gevezelikten utanın, Allah’tan korkun!” diyorlardır: Ona Müslümanlık demezler. Müslümanlık ona derler ki, otururken-kalkarken, “Hû!” dersin. Hep O’nu hecelersin, hep O’nunla gecelersin!.. Hep O’nu hecelersin, hep O’nunla gecelersin!.. Hep O’nu hecelersin, hep O’nunla gecelersin!.. İşin olmaz senin öyle bilmem neyli arabalarla, villalarla, filolarla, alkışlarla, takdirlerle, makam sevdasıyla…

İki cihanı dize getiren Hazreti Ömer efendimiz ruhunun ufkuna yürüdüğü zaman, onun arkada başını sokacağı bir kulübesi yoktu. Kendi oğlunu da vasiyet etmemişti. Kendi oğlu kendinden geri değildi; Abdullah İbn Ömer, kendinden geri değildi. Ama vasiyet etmemişti, hiç düşünmemişti; bir yere vali olmasını bile düşünmemişti. Kahrolası Saddamlar!.. Kahrolası Kazzâfîler!.. Kahrolası Hitlerler!.. Onlar gibi değil; Hazreti Ebu Bekir gibi, Hazreti Ömer gibi, Hazreti Osman gibi, Hazreti Ali gibi olmak lazım.

Hazreti Ali gibi… Kocaman bir devletin, Türkiye kadar yirmi devletin başında Hazreti Ali… Hazreti Fatıma validemiz, değirmen taşlarını çevirerek un öğütüyor, geçimini öyle temin ediyor. O da birinin kuyusundan su çekiyor, başkalarına satıyor, geçimini öyle temin ediyor. Günümüzde de çok nadir böyle insanlar var ama çok uzaklarda böyle insanlar var. Fakat maalesef günümüz dünyaya tapan insanların enflasyonunu yaşıyor.

Cenâb-ı Hak, “Mü’minim!” dedikleri halde Firavunca yaşayan; “Hârun’um!” dedikleri halde Kârun’ca yaşayan bu eşrârın şerrinden, siz ahyârı muhafaza buyursun!.. Vesselam.

***

Not: Selva, “bıldırcın eti” demektir. Kur’ân-ı Kerim’de, Hazreti Mûsâ’nın (aleyhisselâm) duası ile Allah Teâlâ’nın İsrâiloğulları’na gökten yağdırdığı kudret helvası (menn) ve bıldırcına benzer bir kuş eti (selva) anlatılmaktadır.

Bamteli: GÖNÜL UFKUNDA DİRİLİŞ

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Asırlar var ki, kalb dili ihmale kurban gitti; gönüllerdeki heyecan dineli, gözlerdeki yaş kuruyalı hayli zaman oldu; şeytan ve avenesi, son dönemdeki ümit ve emel mecmuasını da kirletti.

Enâniyet, Hak ve hakikat ile aramıza girdiğinden dolayı, kendi gönül dünyamıza küsuflar (güneş tutulmaları) yaşatıyoruz. Allah’tan bir kopukluk yaşanıyor ki, hiç sorma!.. Üç-beş temiz vicdan, bu mevzuda vicdanın güdümünde veya Latife-i Rabbâniye’nin güdümünde bir şeyler yapma cehd u gayreti içine -belki- girmişti ama daha yolun başında gulyabaniler önünü kesti; eşkıya, “Yürüyemezsiniz bu yolda!” dediler; şeytanın avenesi eşkıya…

Zihinler kirli, kalbler kirli, duygular kirli; deftere sürekli kir akıyor. Evet, bir Hak dostu “Bakma, yâ Rab, sevâd-ı defterime!” diyor. İkinci mısrayı ben biraz değiştiriyorum. “Yak -yakacaksan- onu, benim yerime!..”

Fakat o âdet-i İlahiye, öyle değil; defterde ne yazıyorsa ve hayat nasıl bir güzergâhta cereyan etmiş ise, öbür taraftaki muamele de ona göre olacaktır. Senin “Benim yerime defteri yak!” demenle durum hiç değişmeyecektir. Senin ahvâline, yaşadığın hayata, -esas- hayatında kalbin ile kendini ortaya koymana bakılacaktır. إِنَّ اللَّهَ لَا يَنْظُرُ إِلَى صُوَرِكُمْ وَأَمْوَالِكُمْ، وَلَكِنْ يَنْظُرُ إِلَى قُلُوبِكُمْ وَأَعْمَالِكُمْ “Allah Teâlâ, sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz, sizi ona göre kıymetlendirmez. Bilâkis sizin kalblerinize, davranışlarınızdaki samimiyete bakar ve hakkınızda buna göre hüküm verir.” Bazı rivayetlerde وَأَعْمَالِكُمْ ziyadesi vardır. Allah, şeklinize-şemâilinize değil.. falan millet, filan milletten olmanıza değil.. falan konumda, filan konumda bulunmanıza değil.. onlara bakmıyor. وَلَكِنْ يَنْظُرُ إِلَى قُلُوبِكُمْ وَأَعْمَالِكُمْ -Hutbede bahis mevzuu edilen- “kalb”lere bakıyor.. onun temayüllerine bakıyor.. ritminde her zaman “Hû!” sesinin duyulmasına bakıyor.. her zaman “O!” diyor mu kalb, her zaman mızrabı yemiş ve “O!” diye inliyor mu o kalb; ona bakıyor.

O “kalb dili” birkaç asır, belki üç asır, çok gerilerde kaldı; ihmale uğradı, terkedildi. Kazası icap ediyor; bulunduğunuz yerden geriye meseleyi işleterek mi, yoksa gidip tâ o günlerden başlayarak meseleyi yeniden inşâ ederek mi; hepsini kaza etmek gerekiyor. Namazda kazaların îfâsı adına Fıkıh’taki iki şekle binaen bunu söyledim: Kaçırılan şey, ya o vaktin namazından sonra kılınır veya önce edâ edilir. Önce kazaya kalan namazı, sonra o gün edâ edeceğinizi edâ edersiniz; hususiyle “sâhib-i tertib” için bu böyledir; yani namazı hiç kaçırmamışlar, kaçırılmaması icap edeni hiç kaçırmamışlar için… “Yanlış yapmışımdır, hatalı yapmışımdır; namazımı tam, olması gerektiğine göre kılamamışımdır; O’nun huzurunda tam kemerbeste-i ubudiyet içinde bulunamamışımdır. Ben, bunları yeniden bir kere daha edâ etsem, çok iyi olur; alt tarafı bunun, her gün kıldığım namaza bir o kadarı da ilave etmektir; o kadar!..”

Ama duygu, düşünce ve -esas- gönle ait şeyleri tamir etmek, çok da kolay değil. Gönüllerdeki heyecan dineli asırlar oldu!.. Gözlerdeki yaşlar kuruyalı da asırlar oldu!.. “Asırlar” diyorum… Ve o nispette, bizim Allah’tan uzaklaşmamız da asırlar oldu. Kendi kendimize küsuflar yaşattık, hüsûflar (perdelenmeler, ay tutulmaları) yaşattık. Sırtımızı O’na dönünce, kendi gölgemize takıldık; o da enâniyetimiz idi. “Biz biliriz, biz ederiz; bizim bildiğimiz gibi olur!” dedik; bu yanlış “Bildim!”lere takıldık. Öylesine şeytanın arkasına bir takılma yaşadık ki, hiç sorma!.. Hafizanallah…

Çok küçük bir uyanma vardı. Sağdan-sola yatakta dönme gibi, başını yastıktan kaldırma gibi, bir etrafını temaşa etme gibi hafif bir uyanma vardı ve o, çok şey vadediyordu. Çünkü merkezde/başlangıçta atılan bir adım, çok şey ifade eder; o, sonra atılacak adımları atma adına çok önemli bir referanstır. Merdivenin ilk basamağına adımınızı attığınız zaman, şaka yapıyor olmadığınıza göre, çıkmaya karar vermişsiniz demektir. İşte o mülahaza ile bir “ilk adım” yaşanmıştı, ilk basamağa basılmıştı, daha ileri basamaklara eller atılmıştı ve niyetler -esas- o merdivenin veya o helezonun ya da o miracın son basamağında idi. Fakat neylersiniz ki şeytan, şimdiye kadar hemen her hayırlı işin içine bir şeyler karıştırıp kirlettiği gibi, bu meselenin içine de bir şeyler karıştırdı ve o kazanlar ile ifade edilemeyecek, deryalar ile ifade edilemeyecek ümit ve emel mecmuasını kirletti.

   Gönül dünyasının dirilişe muhtaç olduğu bir dönemde daha bir “Hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork; bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem’a, bir işaret ve bir öpmekte batma!..”

Çok şey düşüyor bugün Hak ve hakikate dilbeste olmuş insanlara; çok şey düşüyor.. yeniden, gönül dünyası itibarıyla bir dirilme düşüyor.. bugüne kadar yaptığı şeyleri bir kirlenme kabul ederek, o kirlenmeleri gece kalkıp Rabbi ile baş başa kalarak gözyaşlarıyla yıkamak düşüyor.. seccadeleri ıslatmakla, başını ıslak seccadelere koymakla o kirleri yıkamak iktiza ediyor.

Onu hafife almayın, o gözyaşını hafife almayın; Cehennem’in dağlar cesametindeki kıvılcımlarını söndürecek “Kevser” de odur; belki Kevser’den daha kıymetlidir. Onun için denmiş: “Ağlamayan gözden Sana sığınırım, şeytandan sığındığım gibi!..”

Evet, öyle bir fasla yönelme sath-ı mâilinde, yolların ortasında, tercih etme durumunda bulunuyoruz. İsabetli bir tercihte bulunabilecek miyiz, bulunamayacak mıyız?!. Olduğumuz yerde mi kalacağız, kendimize mi takılacağız?!.

İmmün sistemleri çok zayıf… Bazen bir günlük bir zevk için, bazen kadın-erkek birbirine karışmayla hemen çöküveriyor immün sistemi.. gâye-i hayal, burada tuz-buz oluyor, silinip gidiyor.. bazen büyük bir işyeri.. bazen  bir başarı.. bazen bir pâye.. bazen bir makam.. bazen ellerin şakır şakır vurulması, bir “tasfîk”, bir alkış… Bunlar immün sistemini çökertiyor hemen. Bir yönüyle “iman” zedeleniyor, “âmel-i sâlih” kurumaya yüz tutuyor, “ihlas” arada kaynayıp gidiyor, “ihsan” görünmez oluyor, “aşk u iştiyak-ı likâullah” bütün bütün unutuluyor… İmmün sistemi, manevî anatomideki immün sistemi çöküyor.

İmmün sistemi çökünce insanın fizikî yapısında, bünye değişik virüslere açık hale gelir. Biraz evvel bahsettiğim şeyler de insanın manevî anatomisinin rükünleridir; onda da bir çökme olduğu zaman, manevi yapı hastalıklara açılmış olur. Değişik şeyler ile çöker o… Bazen bir günlük zevke.. bazen birkaç aylık zevke.. bazen birkaç senelik zevke.. bazen de bütün bir ömür bile olsa, bir ömürlük zevke/safâya -hafizanallah- yıkıveririz onu, çökertiveririz onu. Bu defa da şeytanî virüsler müsait buldukları o zeminde otağlarını kurar ve sürekli bizim nöronlarımıza mesajlar gönderirler; “Beni dinleyin!” derler. O kadar çok yanlış sinyal ile karşı karşıya kalır ki insan, ne düşüneceğini, ne edeceğini bilemez. Hatta bazen onları da çözemediğinden dolayı, “İyi mi, kötü mü?!” onların altında kalır, ezilir.

Onun için Hazreti Bediüzzaman diyor ki: “Hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork; bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem’a, bir işarette, bir öpmekte batma! Dünyayı yutan büyük letâiflerini onda batırma.” Çoğaltabilirsiniz: Bir kulak kabartma, bir göz dikme, bir dudak oynatma, bir hiç öyle olmadığın halde öyle görünme, hiç öyle olmadığın halde öyle çalım çatma, hiç öyle olmadığın halde kendini öyle ifade etme… Bütün bunlar, insanı batıran şeylerdir. O Hazret de meselenin sadece çok önemli olan birkaç tanesini söylüyor ama siz, yüz tanesini sayabilirsiniz. “Enâniyet” diyor mu orada, “gurur” diyor mu orada, “kibir” diyor mu orada?!. Demiyor bunları. “Alkışlanma” diyor mu orada, “dünya sevdası” diyor mu orada?!. Bütün bu “pislik”leri, duygu-düşünce itibarıyla ayaklarının altına alıp, naatlar okuyarak veya münâcaatlar okuyarak, onların üzerinde raks etmeyince, insan, hakikate yönelmiş olamaz. Hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork; bir lokma, bir kelime, bir dâne, bir alkış, bir takdir, bir makam, bir pâye, bir mansıp, üç-beş kuruş bir şey, bir dünya rahatı, bir yiyip-içip yan gelip kulağın üzerine yatma… Bütün bunlar hayvanî vasıflar; onlarla batma!..

Oysaki Allah, insanı “ahsen-i takvîm”e mazhar yaratmış. O, bir mir’ât-ı mücellâdır; onda tecelli eden ve görülen bir meclâdır; o meclâda tecelli eden de O’dur (celle celâluhu). Onun için, إِنَّ اللهَ خَلَقَ آدَمَ عَلَى صُورَةِ الرَّحْمَنِ “Allah (celle celâluhu) insanı, sûret-i Râhman’da yaratmıştır.” Yani; Rahmâniyetine bir ayna olarak yaratmıştır. O öyle muazzam bir varlıktır ki, bakılınca “Olsa olsa, Rabbe ayna, işte bu olabilir!” dedirtecek kadar. Buna “ahsen-i takvim” diyoruz.

İnsan, bu kadar şey almış ise, bence mutlaka vereceği şeyler de olmalı bunun karşılığında. Zaten demiyor mu Hazret, “Ubudiyet, mukaddeme-i mükâfat-ı lâhika değil, belki netice-i nimet-i sâbıkadır. Evet, biz ücretimizi almışız. Ona göre hizmetle ve ubudiyetle muvazzafız.” Allah’a yaptığımız kulluklar, bizim gelecekte alacağımız şeylerin mukaddimesi değil; bugüne kadar aldığımız şeylerin, O’nun verdiği şeylerin şükrü mukabilinde, O’na minnette bulunma mukabilinde, hamd u senada bulunma mukabilinde. Evet, biz, mükâfatımızı çoktan almışız; yaptığımız şeyler de onlara karşı sadece hamd u senâ ve şükürden ibarettir.

   Doğru Müslümanlığı Râşid Halifelerin ve onların izinde gidenlerin hayatında aramalısınız; zira onlar, adım adım Rehber-i Ekmel Efendimiz’i takip etmiş ve O’nun Allah’a ulaştıran izlerine göre yürümüşlerdir.

Müslümanlığın doğru yaşanmasını, Râşid Halifeler yaşantılarıyla ortaya koymuşlardır. Râşid Halifeler… Birinin döneminde şu andaki Türkiye kadar yirmi olan ülkeler fethedilmiş, insanlar sağdan hizaya gelmiş. Bir ikincisinin döneminde Türkiye kadar kırk… Fakat zannediyorum, hiçbirinin bir tane evi yoktu. Hiçbiri çocuklarından birini kayırmamıştı. Bunlar, ruhlarının ufkuna yürüdüklerinde bir dikili taş arkada bırakmamışlardı. Kendileri olarak Allah’a yürümüşlerdi. Kendileri olarak yürürken bile “Acaba bunun hesabını verebilir miyiz?!” mülahazası ile yürümüşlerdi. Gerçek Müslümanlığı, onlar temsil etmişlerdi ve Allah Rasûlü da onları nazara veriyordu: عَلَيْكُمْ بِسُنَّتِي، وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِّينَ، عَضُّوا عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِذِSiz, Benim ve doğru yolda olan Râşid Halifeler’in yolunu yol edinin. Bu yolu, azı dişlerinizle tutar gibi sımsıkı tutun.” Sünnet; yol, yöntem demek. عَلَيْكُمْ بِسُنَّتِي Yolum, yöntemim… وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِّينَ Râşid, rüşde ermiş ve aynı zamanda hidayete otağlarını kurmuş; Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali. Derecesine göre, sonra Sahabe-i kiram, sonra Tâbiîn-i ızâm, sonra -bir kavle göre- Tebe-i Tâbiîn-i fihâm. Ebu Hanifeler de bu son kategori içine girer. (Radıyallahu anhüm ecmaîn.)

İnsan, o çizgide hayatını sürdürdüğü zaman, yanılmaları öyle aza incirâr eder ki, Allah’ın izni-inayetiyle; Allah (celle celâluhu) onu yollarda yüzüstü bırakmaz. O güzergâhı takip ediyorsa ve o izlere basa basa yürüyor ise, hiç farkına varmadan, birden kendisini Cennet’in kapısının ötesinde/içeride bulur. Münker-Nekir, kabirde sual sormaya geldiğinde, “Buna sual sormaya lüzum yok!” derler, “Bu, yapılacak şeyleri, a’lâsıyla yapmış; a’lâsıyla yapmış!..”

Hazreti Ebu Bekir, bir halife, devlet reisi, Emîru’l-Mü’minîn idi. Halife ama Medine-i Münevvere’ye beş kilometrelik mesafede, başkalarının koyunlarını sağmak suretiyle geçimini temin ediyordu. Ve etrafındakilere şöyle demişti: “Halkın orta ölçekte veya en düşük ölçekte geçim standartları ne ise, bana o kadar maaş takdir edin; ben devlet başkanıyım ancak o kadarına hakkım var!” Fakat Hazret herhalde araştırdı, etti, ruhunun ufkuna yürüyeceği zaman. O iki sene, üç ay, şu kadar küsur günlük süre zarfında esas yaptığını yapmıştı; Cennet gibi bir dünyanın blokajını yapmış, statiğini hazırlamış ve arkadan gelen kahraman Ömer gibi bir âbide şahsiyete emanet etmişti. “Ben, emanete riayet ettim mi etmedim mi bilemem; fakat elimden geldiğince çırpındım durdum. Bundan sonra o emanetin emin emanetçisi sensin!” deyip ona vermişti.

Ve bir de yanındaki insanlar vasıtasıyla bir testi göndermişti. Devlet Reisi… Dev-let re-i-si gerçekten o. Şimdiki sahtekarlar, düzenbazlar, milleti aldatan Amnofisler, Ramsesler, İbnü’ş-Şemsler, Hitlerler değil!.. Evet, bir testi göndermişti kendinden sonraki halifeye, içine de bir kağıt yazmış/bırakmıştı: “Ben, araştırdım, ettim; halkın orta ölçekte veya dûn ölçekte geçimi için şu kadar şey veriliyormuş; şu kadar şey ile yaşıyorlarmış. Ben baktım; bana verilen maaş, onun üstünde. Bu fazlalar hazineye ait şeydir; ben onu, benden sonra işin başına geçecek zata emanet ediyorum!” O koca Ömer gözyaşlarını tutamamış, hıçkıra hıçkıra ağlamış; “Senden sonra Müslümanca yaşamaya âdetâ imkân bırakmadın!” demişti. Ama kendisi de onun berisinde yaşamıyordu/yaşamamıştı. Adım adım izler o ve o izler, adım adım Hazreti Rasûl-i Zîşân’ın izleri.. O izler, Hazreti Cebrail’in izleri, Mikail’in izleri, İsrafil’in izleri.. O izler, insanı Allah’a ulaştıran izler… Adım adım o izlerde doğru yolu takip etmişlerdi. اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ hakikatini bi-hakkın temsil etmiş, sırât-ı müstakimi bi-hakkın temsil etmiş ve sırât-ı müstakim ile varılacak yere varmışlardı. Onun için buruyor: عَلَيْكُمْ بِسُنَّتِي، وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِّينَ، عَضُّوا عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِذِ

   Anama da bu kadar tatlı “Anam!..” demedim, o da darılmasın!..

O benim anam… Bazen, “Annem kıskanır mı?” diye aklımdan geçmiyor değil; çünkü onları, annemden çok seviyorum. “Hazreti Hatice!” deyince… Onu da salât u selamlarım içinde yâd etmeden geçersem “Ben, küstahın birisiyim!” diye düşünüyorum.

Âişe validemize “Anam!” derken… Anam kadar gözümde, hatta onun çok üstünde; anamı kıskandıracak kadar… Anam… Anamı kıskandıracak “Anam!” deme… Her “Anam!” deyişte, kalbin bir mızrap yemiş gibi inlemesi, öyle “Anam!” deme ona… Çünkü Sıddîk’ın kızı Sıddîka.. Peygamberin evinde âbide bir kadın.. dinin yarısını rivayet eden bir râviye… Beş bin küsur hadis rivayet ediyor; Buhari’de olan hadislerden fazla. Bu, sizin dininizin esası demek, Kur’an’ın yorumu demek, Kur’an’ı doğru anlamanın argümanları demek. Ve onları size emanet ediyor: “Alın bunları, birer argüman olarak kullanın, yanlış yollarda yürümeyin, düşe-kalka yürümeyin!”

İşte bu anam diyor ki: “Bazen hilale bakardık, bir geçerdi, bir ay; Recep geçerdi, Şaban geçerdi, Ramazan geçerdi, bizim evimizde sıcak su kaynamazdı.” Soruyor yeğeni “Ne ile geçiniyordunuz?” “El-Esvedeyn” diyor, “İki siyah ile”. Buna tağlîb tariki deniyor; esasen iki şeyi bir araya getirince, bir ad ile ifade ediliyor. Burada da “iki siyah ile” deniyor. Esasen siyah olan “hurma”, galiba Acve hurması, o kerametli bir hurma; diğeri de “su”. “Mâeyn” de diyebilirdi burada, bu defa da hurma, mâ ile beraber zikredilmiş, tağlîb tarikiyle o ona ircâ edilmiş olurdu. “El-esvedeyn; iki siyah ile geçiniyorduk!..”

Ömür boyu, hayatlarını böyle geçiriyorlar. “Ben Mü’minim! Mü’minlerin serkârıyım, Emîrü’l-mü’minîn’im!” diyen, böyle dediği halde Kârûn gibi yiyen.. öyle diyen, Kârûn gibi yiyen.. öyle diyen, Kârûn gibi yaşayan insanlara binlerce “Yuf!” olsun!..

   Müslümanlık, iddia değildir; o, Kur’an’ın insan davranışlarında kristalleşmiş şekli ve hayatın ta kendisidir.

“Mü’min kimdir?” إِذَا رُؤِيَ ذُكِرَ اللهُ “Görüldüğü zaman, Allah’ın hatırlandığı insandır.” Mü’min, odur; ahsen-i takvîm âbidesidir, mir’ât-ı mücellâdır. Ve tabii hepsinin üstünde esas bir mir’ât-ı mücellâ var ki, O, mutlak manada “Kamil İnsan”dır. “Bir âyinedir bu âlem, her şey Hak ile kâim / Mir’ât-ı Muhammed’den, Allah görünür, dâim.” Sallallâhu aleyhi ve sellem.

Günümüzde yeniden kalbimize yönelme.. belki, Latife-i Rabbâniyeye yönelme.. cismâniyetten sıyrılma.. hayvaniyeti bırakma.. bir beden hayatı yaşamayı bırakma.. kalb ve ruhun derece-i hayatına yükselme… O kalb ve ruh rasathanelerine yükselmeyince, görülecek şeyleri de insan göremez, esasen.

Ha ne için bugün bu konular ele alınıyor? Hiç farkına varmadan, Cenâb-ı Hak, bir kısım hayırlara muvaffak kıldı, onu inkâr etmiyorum ben. Merdivenin ilk basamağına adım atılmıştı.. niyet hâlis idi.. “Mü’minin niyeti, amelinden hayırlıdır.” hadis idi.. إِنَّمَا الْأَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ “Ameller başka değil ancak niyetlere göre kıymet kazanır.” hadis idi. Dolayısıyla, o merdivenin başına, o merdivenin üst tarafına çıkılmak ile varılacak yere çıkılacak idi. İlk basamağa veya ikinci basamağa ya da üçüncü basamağa adım atılmış idi. Belli idi; o insanlar, işi sonuna kadar götürecekler idi. -Antrparantez: Cenâb-ı Hak, niyetlerinin mükafatlarıyla onları taçlandırsın inşâallah, hepinizi taçlandırsın inşâallahu teâlâ.-

Şimdi bu türlü önemli şeylerde, Cenâb-ı Hak, muvaffak kıldı. Belki hiç farkına varmadan, bu şeylerin bazılarını kendimizden bilmiş olabiliriz. “Ben bir yerde elime kazmayı aldım, manivelayı aldım; bir okul, bir üniversite yapmak için orada bir ırgat gibi, bir amele gibi çalıştım ve Allah’ın izni ile…” Bakın, böyle de diyebilirsiniz: “Allah’ın izniyle bu müesseseyi kurduk!” falan diyebilirsiniz; yaptığınız şeyi “maşaallah”lı, “inşaallah”lı, söyleyebilirsiniz. Fakat zihninizin ucundan azıcık “Ben yaptım!” mülahazası geçiyor ise, enseden bir tokat yemeye müstahak olursunuz.

Bundan dolayı, Cenâb-ı Hakk’ın eltâf-ı Sübhâniyesini O’ndan bilmek suretiyle, işin artırılmasını ona bağlamak lazım. لَئِنْ شَكَرْتُمْ لَأَزِيدَنَّكُمْ “Andolsun, eğer şükrederseniz gerçekten size arttırırım.” (İbrahim, 14/7) “Şükrederseniz, ‘Allah’ım, Sen’den!’ derseniz, Ben de nimetlerimi artırırım, verdiğim şeyleri katlayarak veririm, müzâaf veririm, mük’ab veririm, mük’ab der mük’ab veririm; iki katlı, üç katlı, dört katlı, on katlı veririm.” Hazineleri zengin… Cenâb-ı Hakk’ın hazineleri, sizin beklediğiniz şeyler ile dolu; Hazreti Cüneyd’e buyurduğu gibi, ibadet u taat ile dolu. Sizin ibadet u tâatinize Allah’ın ihtiyacı yok; maksadınız O’nu hoşnut etmek ise şayet, kendinizi küçük görün ve amelinizde ihlaslı olun!.. Yaptığınız her şeyi Allah için yapın!.. Hazreti Pîr’in ifadesi ile “Allah için işleyin, Allah için başlayın, Allah için konuşun, Allah için görüşün; lillâh, li-vechillah, li-eclillah rızası dairesinde hareket edin. O zaman ömrünüzün saniyeleri, seneler hükmüne geçer.”

Bakın, nasıl bereketli bir kazanç bu; nasıl “bir”ler “bin” oluyor. Öbür türlü, o meseleyi azıcık kendimizden bildiğimiz zaman, hiç farkına vardan “bin”i bir etmiş oluruz. Fakat onu Sahibine verirseniz, “O’na binlerce hamd u senâ olsun; birer aktör olarak bizi bu mevzuda Kendi kader programı çerçevesinde kullandı.” -Hâşâ, ‘senaryo’ demiyorum ben, ‘Kader programı içinde kullandı.’ Demeyi tercih ediyorum.- “Kullanana can kurban!” derseniz şayet, Allah, o zaman sizin birinizi bin yapar.

Evet, zerre kadar kendine bir hisse ayırdığın zaman, hiç farkına varmadan, Allah ile münasebetlerin açısından binleri bir etmiş olursun, belki sıfırlamış olursun. Bütünüyle kendinden biliyorsan, sıfırlamış olursun. Kendini sıfırladığın zaman, Cenâb-ı Hakk’ın sana lütfettiği şeyler karşısında; o zaman da o sıfırın sol tarafına bir rakam konmuş, sıfırlar da çoğaltılmış, dolayısıyla “on” olmuş, “yüz” olmuş, bir üçüncü sıfır konmuş ise “bin” olmuş, bir dördüncü sıfır konmuş ise “on bin” olmuş olur. Allah’ın hazineleri geniştir. لاَ حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ كَنْزٌ مِنْ كُنُوزِ الْجَنَّةِ “Allah’ın havl ve kuvvetinden başka bir dayanak olmadığına inanıp bunu ikrar etmek Cennet hazinelerinden bir hazinedir.” لاَ حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ “Allah’ın havl ve kuvvetinden başka yoktur. İşte Cennet hazineleri bunlardır.” buyuruyor Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm (sallallâhu aleyhi ve sellem).

   Nefis, hilkat itibarıyla kurbete açık özelliğinin yanında, ihmal edilip yüksek ufuklara yönlendirilmediği zaman bir zift kaynağı haline gelme konumundadır.

Nefis, bir yönüyle, insan mahiyetinde şeytanın şifrelerini çözen şifre memuru gibi bir şeydir. Şeytan, sürekli sinyaller gönderir; nefis, şeytandan gelen o sinyalleri çözer kendine göre, insan hiç farkına varmaz. Dolayısıyla kalbin kapılarını ona açık bıraktığın takdirde, o gelir, oraya otağını kurar. Orada senin alacağın şeyler, sadece şeytanın sinyalleridir; nefis, onları çözüyor: “Di-di-da-dıt / da-da-dıt…” Ondan sonra sen de ona göre hareket ediyorsun. Orada şifre memuru o, nefis; o da şeytan.

Fakat nefis, “Nefs-i Emmâre” olmaktan, “nefs-i hayvanî” olmaktan, yani yiyip içip yan gelip kulağı üzerine yatmaktan kurtulur ise, birinci basamağa çıkılmış oluyor ki, ona “Nefs-i Levvâme” deniyor. Yaptığı bazı şeyleri kınayan, sorgulayan, en iyi işlerinde bile “Bu iş, biraz bulanık çıktı!” diyen/diyebilen nefis. Bu, yavaş yavaş o istikamette bir adım atma demektir.

Bazıları, bu arada, bir “Nefs-i Mülheme” meselesi de oraya koyuyorlar. Siz, bu mülahazaya yükseldiğiniz zaman, kendinizi bu istikamette sorguladığınız zaman, Cenâb-ı Hakk’ın ilham esintileri ile karşı karşıya kalırsınız, destek alırsınız O’ndan. Allah’tan destek alıyor iseniz, Allah’ın izniyle, inayetiyle devrilmezsiniz, yolda kalmazsınız, yüz üstü sürünmezsiniz. Bazıları bu “Mülheme”yi araya sokuyor.

Fakat bazıları da doğrudan doğruya “Nefs-i Levvâme”den sonra, “Nefs-i Mutmainne”ye geçiyor. İtmi’nâna ermiş nefis… Bu da tezekkür ile, tefekkür ile, tedebbür ile, ibadet u tâat ile, Allah’ı anmak ile, sohbet-i Cânân ile olur. Nefs-i Mutmainne… الَّذِينَ آمَنُوا وَتَطْمَئِنُّ قُلُوبُهُمْ بِذِكْرِ اللهِ أَلاَ بِذِكْرِ اللهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ “Onlar, imân eden ve kalbleri Allah’ın zikri ile mutmain olan kimselerdir. Bilesiniz ki, kalbler ancak Allah’ın zikri ile mutmain olur.” (Ra’d, 13/28) Dikkat edin, kalbler/nefisler, ancak Allah’ı yürekten anmakla oturaklaşır.

Alvar İmamı’nın dediği gibi diyeyim; bende o kalb yok ama o derken böyle -haşyetle kıvranır gibi- لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ derdi; âdetâ herkesin kalbinde de mızrap yemiş gibi bir ses duyulurdu. لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ Mızrap yemiş bir kalb gibi… “Sen’den başka Ma’bûd-u bil-hak, Maksûd-u bil-istihkak yok! Sen varsın, ey Ma’bûd-u Mutlak, ey Maksûd-u Mutlak, ey Sübhân-ı Mutlak, ey Mezkûr-u Mutlak. Mutlak, mutlak, mutlak; Sen Mutlaksın. Ben ise sadece Senin karşında, Senin yarattığın değişik şeyler ile mukayyed; mukayyedin tekiyim! Bir an, Senden gelen tecelliler kesilirse, ben sıfır ibn sıfır, zero ibn zero olurum.”

Nefis, böyle bir şey ama “Mutmainne”ye gelince, أَلاَ بِذِكْرِ اللهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ “Dikkat edin!” أَلاَ tenbih edatı. “Dikkat, bak, dikkat kesilin!.. Kalbler, Allah’ı anmakla itmi’nâna -yalın Türkçe ile “oturaklaşma”ya- ulaşır.” Dolayısı ile -bir yönüyle- o kalb, otağını kurması gerekli yer nere ise, otağını oraya kurar.

Bazıları bunun üstünde bir “Râdıye/Mardıyye” makamından bahsediyor. Bazıları da o “Mutmainne”nin bir yanına “Râdıye”, bir yanına da “Mardıyye” diyorlar. “Râdıye” şu demek: Siz, Allah’tan razı oluyorsunuz, “Allah’ım! ‘Gelse celâlinden cefâ / Yahut cemâlinden vefâ / İkisi de câna safâ / Lütfun da hoş, kahrın da hoş!..’ Razı oldum!” diyorsunuz. رَضِينَا بِاللَّهِ رَبًّا Hadis-i şerif; “Rabb olarak, Sen’den razıyız; hepimiz razı olduk!” Mazi kipi ile ifade ediliyor; “Tâ dünden razıyız; dünden razıyız.” “Dünden razıyız.” fiil olduğundan dolayı, “Bugün de razıyız.” demek oluyor. Bir de mazi kipi ile ifade edilmesi, “vukuu muhakkak” manasına geliyor; hani dünden/ezelden razı olduğumuz gibi, ebede kadar da o rıza çizgisi işini devam ettireceğiz, Allah’ın izni ile… Bir söz verme: رَضِينَا بِاللَّهِ رَبًّا، وَبِالْإِسْلَامِ دِينًا، وَبِمُحَمَّدٍ رَسُولًا صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ “Rabbimizin rubûbiyetinden, din olarak İslam’dan ve İnsanlığın İftihar Tablosu Hazreti Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) peygamberliğinden hoşnuduz.” Rabb olarak, Sen’den razıyız; din olarak İslam’dan da razı olduk; elçi ve nebi olarak da Senin elçinden/rasûlünden hoşnuduz, razı olduk!..

Fakat ehl-i tahkike göre, Cenâb-ı Hak, sizin niyetiniz ve yapacağınız şeyler açısından sizin hakkınızda rıza takdir buyuruyor. O (celle celâluhu) -bir yönüyle- rıza tecelli dalga boyunda size baktığından dolayı, siz, O’ndan razı oluyorsunuz. Dolayısıyla O da rızasını pekiştiriyor sizin hakkınızda; siz Allah’tan razı, O da sizden razı. Râdıye, Mardıyye… Bazıları bunu Nefs-i Mutmainne’nin iki kanadı şeklinde mütalaa etmiş; bazıları da “Bir basamak o, bir diğer basamak da o.” demişler. Bu suretle, Mülhemeyi de meseleye katacak olursanız, esasen, nefs-i hayvanî ve Nefs-i Emmâre’den sonra dört tane nefis mertebesi var.

   Nefis, ciddi bir seyr u sülûkla, cismâniyete ait zulmetleri arka arkaya yırtıp emmârelikten kurtularak, levvâme, mülheme, mutmainne, râdıye, mardıyye ve sâfiye gibi mertebelere sıçramak suretiyle müzekkâ hale gelebilir.

Bir de hususî mevhîbe-i ilahiye olarak “Nefs-i Zâkiye ve Sâfiye” var. Allahu a’lem, başta enbiyâ-i ızâm olmak üzere, sonra onların hakiki vârisleri; Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali gibi insanların nefisleri… Belki daha aşağıya doğru geldiğiniz zaman… “Aşağı” demek ne demek? Yani, onlar yine her birerleri Kutup yıldızı gibi, bizim başımızın çok çok çok çok çok üstünde… Hazreti Şâh-ı Geylânî gibi, Şâzilî gibi, Necmeddin-i Kübrâ gibi, Muhammed Bahâuddin Nakşibendî gibi, Mustafa Bekrî-i Sıddîkî gibi, İsmail Hakkı Bursevî hazretleri gibi, İmam Zeynülâbidîn gibi, İmam Cafer-i Sâdık gibi, gibi, gibi… Hacı Bayram Veli hazretleri gibi, Zembilli Ali efendi gibi, Pîr-i Küfrevî gibi, Alvar İmamı Muhammed Lütfî efendi gibi, İhramcızâde İsmail efendi gibi, gibi, gibi, bir hayli Hak dostu… Bunlar, bir yönüyle, birer mir’ât-ı mücellâdır; baktığınız zaman, size Allah’ı hatırlatırlar. إِذَا رُؤِيَ ذُكِرَ اللهُ Onlara baktığınız zaman, Allah’ı hatırlarsınız. Görüldükleri her yerde, insanlara “Allahu Ekber!” dedirtirler bunlar.

Ve öyle idi; bakışlarıyla, göz irisleriyle ifade ederlerdi, yüzlerindeki takallüsler ile ifade ederlerdi, el-ayak hareketleri ile ifade ederlerdi, ürpertileri ile ifade ederlerdi, inlemeleri ile ifade ederlerdi. Bunlar, bir yönüyle, o Sâfiye ve Zâkiye’nin hakiki manada temsilcilerinin yanında, izafî ve nisbî manada o Safiye ve Zâkiye hakikatinin temsilcileri idi. Allah, onları “müzekkâ” kılmış; yani, tezkiye-i nefse onları muvaffak kılmış.

Tezkiye-i nefis… Hazreti Pîr’in verdiği ölçüler içinde, tezkiye etmemek suretiyle, kendisini gırtlağına kadar pislik içinde yaşıyor gibi görmek suretiyle, “Benden de insan olur mu?” demek suretiyle… Elli defa hacca gitmiş, gelmiş ve her defasında Kâbe’yi tavaf ederken bayılmış. Hacerü’l-Es’ad’i öperken bayılmış. “Esved” yerine “es’ad” diyorum, “Hacerü’l-Es’ad” diyorum ben; “saadetli taş, saadetin tâ kendisi olan taş” demek. Hacerü’l-Es’ad’i öperken kendinden geçmiş. Mültezim’e yüzünü koyduğu zaman hıçkıra hıçkıra ağlamış. Antrparantez arz ediyorum; ben oraya başını koymuş ağlayan insanlar gördüm. Hâlâ aklıma gelince, gözlerim dolar. Orada, hıçkıra hıçkıra ağlayanlar, gerçekten Cenâb-ı Hakk’a gönül vermiş insanlar görürsünüz. İşte, olmuş ise böyle bir şey, Hazreti Pîr’in ölçüleri içinde -başkası kullanmıyor onu- “tahdîs-i nimet” nev’inden, “Allah Allah! Benim gibi bir insana böyle şeyler lütfedilmez ama Allah’ın rahmetinin vüs’atine hayret ediyorum! Ne büyük, Allah (Celle Celâluhu)! Benim gibi insanlar -esasen- sırtına semer vurulması gerekli olan varlıklar; fakat gel-gör ki, onlara atlastan cübbeler giydiriyor.”

Zaten o da öyle diyor hani!.. “Nasıl ki murassâ ve müzeyyen bir elbise-i fâhireyi biri sana giydirse ve onunla çok güzelleşsen, halk sana dese, ‘Maşaallah, çok güzelsin, çok güzelleştin.’ Eğer sen tevazukârâne desen, ‘Hâşâ, ben neyim? Hiç! Bu nedir, nerede güzellik?’ O vakit küfrân-ı nimet olur.” Estağfirullah, nerede güzellik?!. Böyle demek, Allah’ın nimetini inkârdır. Doğrusu, “Evet, ben güzelleştim. Fakat güzellik libasındır ve dolayısıyla libası bana giydirenindir; benim değildir.” demektir. Evet, güzel oldun fakat güzellik, o hil’ata, o cübbeye ait, dolayısıyla da o cübbeyi Giydiren’e ait; sendeki güzellik, izafî bir güzellik…

“Safiye” de dupduru, içine hiçbir şey karışmamış… İşe başlarken arz ettim: Günümüzde içimize, yani kazanlar dolusu, ambarlar dolusu hayrın içine, nefs-i emmâre veya şeytan ya da siyasîler vasıtasıyla bir damla pislik düşünce -bir dam-la pis-lik- kazanlar dolusu, ambarlar dolusu, tertemiz şeyleri, balı kaymağı berbat eder, hafizanallah. Evet, o işin sâfî kalması, içine hiçbir şey karıştırmamaya bağlıdır ki, ismet-i mutlaka, masumiyet-i mutlaka, iffet-i mutlaka enbiyâ-ı ızâma has bir şeydir; onlar içinde de mutlak manada kâmil olan Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’a aittir.

Zaten insanı yükselte yükselte, esas getirip O’na bağlıyoruz: Zirve İnsan, Âbide İnsan, Gerçek İnsan-ı Kâmil, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’dir. بُشْرَى لَـنَا مَعْشَرَ الْإِسْلَامِ إِنَّ لَـنَا * مِنَ الْعِنَايَةِ رُكْنًا غَيْرَ مُنْهَدِمِ “Ne mutlu ümmet-i Muhammed’e ki, öyle, devrilmez/sarsılmaz bir Sütun’a, Allah ile irtibatlı bir Sütun’a dayanmışlardır.” (İmam Bûsîrî) Müjdeler olsun bize ki, öyle sarsılmaz, kırılmaz, devrilmez, mübarek, nurânî, bir ucu Miraç’ta, tâ gökler ötesinde ve bir ayağı da sizin/bizim içimizde sağlam/sarsılmayan bir Sütuna dayanmışız. Müjdeler olsun bize, devrilmeyen, kırılmayan bir Sütuna dayanmışız.

Cenâb-ı Hak, o Sütunun arkasında, estağfirullah, o zebercet Sütunun arkasında, o İnsan-ı Kâmil’in arkasında son nefesimize kadar, hatta ondan sonra ahirette de Livâu’l-Hamd isimli sancağı altında haşr ü neşr eylesin!.. Ve O’nunla beraber Cennet’te, Cenâb-ı Hakk’ın eltâf-ı sübhanîyesine kaşık çalmakla şereflendirsin!.. Vesselam.

Kırık Testi: VİLÂDETİN ÇAĞRIŞTIRDIKLARI

Herkul | | KIRIK TESTI

Varlığın çehresindeki perdeyi kaldıran; eşyanın ruhunda meknî bulunan sırları gün yüzüne çıkaran; yerle gök arasındaki kopukluğu giderip bir kere daha arzı semalara bağlayan; akılla kalbi en sağlam esaslar çerçevesinde buluşturup muhakemenin ufkunu fizik ötesi enginliklere ulaştıran; canlı-cansız her şeyi en doğru şekilde okuyan; okuduklarını, herkesten çok önce ve en büyük araştırmacıların idrak ufkunu aşkın bir seviyede yorumlayıp küllî kaidelere bağlayan O’dur. O’dur kâinat hakkında sözün özünü söyleyen; sözleriyle eşya ve hâdiseleri hallaç eyleyen ve her şeyin ötesini temâşâ etmemiz adına bize sır perdesini aralayan; insan düşüncesini madde ve mânânın birleşik noktasına yükselten ve köhneleşmiş anlayışları târumâr ederek gördüğümüz şu fizikî dünyayı cennetlerin koridoru hâline getiren…

Biz hemen hepimiz, körkütük yaşadığımız şu âlemde Rabbimiz’i O’nunla tanıdık. Sağanak sağanak başımızdan aşağı dökülen nimetleri O’nun basiretlerimize saçtığı nurlar sayesinde duyup hissettik. Nimete minnet ve şükran duygusunu; ihsan, hamd ü senâ düşüncesini O’ndan öğrendik. O’nun sunduğu mesajlarla Yaratan ve yaratılan arasındaki ilişkileri, kul ve Mâbud münasebetlerini, Yaratan’ın ululuğuna ve bizim kulluğumuza yaraşır şekilde duyup anlayabildik.

O yeryüzüne ayak basmadan önce –ayağı başlarımızın tâcı– her tarafta ziya-zulmet iç içe, çirkin-güzel yan yana, gül dikene takılı, şeker kamışta saklı, arz semaya inat kapkaranlık, sema ürperten korkunç bir boşluk, metafizik fiziğin dar mülâhazalarına bağlı, mânâ maddenin arkasında renksiz ve silik, ruh içi boş kuru bir unvan, gönül de cesedin gölgesindeydi. O’nun basiretlerimize çaldığı ziya ile, bütün eski dünya ve eski düşünceler bir bir yıkıldı.. zulmetler ışık karşısında bozgunlar yaşamaya başladı.. ve bir kere daha zimam, ruh ve mânânın eline geçti. O’nun, insan, varlık ve Allah adına ortaya koyduğu yorumlar sayesinde, kâinat, muhtevalı ve okunaklı bir kitaba dönüştü.. bir baştan bir başa bu koskoca âlem bir meşher hâlini aldı.. eşya ve hâdiseler de âdeta birer bülbül kesildi; Hakk’ı söyleyen, Hakk’a çağıran, Hakk’ın ibdâ ve inşâ destanlarını haykıran birer bülbül…

İnsanlığın gözleri O’nun ışığına uyanacağı âna kadar hissiyat kapkaranlık, düşünceler tutarsız, gönüller de yalnızlıkla iki büklümdü. Ne kedersiz bir sevinç bilinebiliyor, ne de elemsiz lezzetten haber vardı. Ötelerden bir damla rahmet düşmüyor; gönül yamaçları da baharı ve yeşili bilemiyordu. O’nun teşrifiyle her yeri kasıp kavuran kuraklığın büyüsü bozuldu; göklerin gözü yaşlarla doldu ve gönüller Cennet yamaçlarının rengini aldı. Derken rahmetsizlikten şak şak olmuş bütün sinelerin ızdırabı dindi.. ve nice bin seneden beri ölümün pençesinde kıvranan ruhlara hayat çeşmesinin ufku göründü.

O, bu köhne dünyaya şeref vereceği âna dek yalan-doğru iç içe, günah-sevap yol arkadaşı, fazilet mefhumu silik bir kavram, rezalet hevâ ve heves pazarlarının en mergûb metâıydı. Alınlarında isyan damgası, ruhlarında hezeyan bütün insanlık asıl hedeflerine ters hayat sergüzeştleriyle, her görüldükleri yerde sinelere ürperti salıyor.. hemen herkes bu vahşethâne-i belâda birbirini endişe ile süzüyor.. hak ayaklar altında pâyimâl, kuvvet bütün azgınlığıyla her şeye hâkim.. dişli olmak âdeta bir imtiyaz.. sözü sadece pençesi güçlü olanlar söylüyor.. hayvanî ölçüler içinde boğuşma insanların her günkü tabiî hâli.. birbirini yemek mârifet.. kaba kuvveti iradenin hakkı saymak takdirlik iş.. hak düşüncesi Kafdağı’nın arkasında, adaletsizlik zayıfın, güçsüzün korkulu rüyası.. ismet, iffet, hakka hürmet mülâhazaları en sefil günlerini yaşamakta ve günümüzdekinden de beter.. ne kalbe rağbet ediliyordu ne akla itibar; hakaret görüyordu salim düşünce ve dinî duygular.. vicdan, zihnin bir yanına sıkışmış yitik mefhumlu bir ucûbe.. ruh, biyolojik hayatın birkaç kademe altında sürüm sürüm bir mağdur.. hırsızlık râyiç, harâmîlik yiğitlik, yağma-talan şecaat emaresi.. düşünceler sefil, duygular vahşi, yürekler merhametsiz ve ufuklar da zifte boyanmış gibi simsiyah olduğu bir dönemde her şeye yeten muhteşem bir kalb enginliğiyle O geldi; O geldi ve bir hamlede dünyanın çehresindeki yıllanmış küfleri temizledi.. ufuklardaki isi-pası sildi.. gönülleri ışık ümidiyle şahlandırdı.. şafakların aydınlık çehresiyle hemen herkesi bir yeni günü temâşâya çağırdı.. gözlerdeki perdeyi kaldırdı ve ruhlara o güne kadar görmedikleri farklı şeyleri müşâhede etme zevkini duyurdu.. aklın nabzını kalbin ritmine bağladı.. sinelerdeki değişik hezeyanları kalbî ve ruhî heyecanlara çevirdi.

O geldi ve bütün yaslı çehrelerdeki kederlerin yerini en içten tebessümler aldı.. O geldi, zulmün sesi kesildi.. mazlumun âhı dindi ve sinelerdeki adalet duygusu dirildi.. O geldi kaba kuvvete “Dur!” deyiverdi; mütecavizlerin haddini bildirdi ve hakkın dilindeki zincirleri çözdü.

Bunca fezâyi ve fecâyie rağmen bugün hâlâ bir kısım mükemmelliklerden söz edebiliyorsak; bunu O’nun bize sunduğu evrensel değerler külliyâtı o muhteşem semavî kâmusa borçlu bulunuyoruz. Gönüllerimizde iyiyi, güzeli, insanî olanı arama hissi, O’nun içimize saldığı sonsuz televvünlü ziyadandır. Ruhlarımızda duyduğumuz ebedî saadet arzusu O’nun sinelerimizde tutuşturduğu nurdandır, imandandır.

O’nu tanıyınca hepimiz ve her şey değişti; biz ebed için yaratıldığımızı, ebede meb’ûs olduğumuzu anladık; anladık ve virane gönüllerimiz birden, İrem Bağlarına dönüşüverdi. Derken, çevremiz birdenbire Firdevs renklerine büründü. Tâli’imizin aydınlığında O’na katılıp O’nun leşkeri içinde yerimizi alınca önümüzü kesen bütün gulyabânî ağları bir bir yırtıldı.. kurtlar, çakallar kuyruklarını kısıp inlerine sığındı.. çıyanlar töre değiştirip güvercinlerle arkadaş oldu.. ve şeytanî ocaklar bir bir söndü; şeytanlar da gidip otağlarını ümitsizlik vadilerine kurdu; kurdu ve her yerde burcu burcu ruh ve mânâ râyihaları duyulmaya başladı.

Ey ışığıyla karanlık dünyalarımızı aydınlatan Nur, ey o enfes râyihasıyla cihanları ıtriyat çarşısına çeviren Gül, gönül mağriplerimizde o vakitsiz gurûbun, ümit sabahlarımızı kapkaranlık bir hicran gecesine çevirdi. Göz gözü görmez oldu ve yollar bütünüyle birbirine karıştı. Gün geldi, akıl, Senin yolundan çıkıp başka vadilere saptı. Düşünce bütün bütün Sana karşı kapandı ve her taraf yıllardan beri pusuda bekleyen o kapkaranlık hilkat garibeleri ile doldu. Adın sinelerimizden kazınmak ve nâmın yeni nesillere unutturulmak istendi. Bu meş’um gayretlerle beraber şu köhne dünyamız uğursuzluk ağına takıldı ve ümmetin kaderi kamburlaşıp iki büklüm oldu. Durduğumuz yerde duramadık, olmamız gerektiği gibi olamadık ve ulaşma iddiasında bulunduğumuz yere de ulaşamadık; mânâ köklerimizden koptuk.. maddeyi ve dünyayı doğru okuyamadık.. kendimizi bir korkunç hazanın solduran, öldüren ikliminde sararıp solmaya saldık.. herkes kendi düşünce dünyasının ufkuna koşarken bizler ürperten bir yok oluş içinde olduğumuz yerde kalakaldık.

Bak şimdi korkutan bir belirsizlik var Senin dünyanda; anlayışlar dar, düşünceler çarpık, yenilenme ve dirilme duyguları da tamamen meflûç. Doğduğun kutlu diyar, yıllar var bütünüyle kısırlaştı, hiçbir şey doğurmuyor artık. Mübarek köyün, vefasızlığımızı tecziye suskunluğu içinde. Şam, Bağdat sürekli anomali doğuruyor. Belhler, Buharalar hiçlik vadilerinde hiçi arıyor. Konya folklor gösterileri ile teselli peşinde. Bir baştan bir başa koca Endülüs, ruhunu katledenlere teslim. İstanbul gayesizlik ve hedefsizlik pençesinde mütemâdi gel-gitler yaşıyor.. ve koskoca bir âlem garip, yetim, ihtilâçlar içinde ve zamanzede…

Getirdiğin o muhteşem mânânın üzerine simsiyah bir gölge düştü. Seninle gönüllerimiz arasında korkunç bir gaflet, cehalet, basiretsizlik haylûleti var; yaşanan bu küsûf ortamında gelecek adına bir şey söylemek şöyle dursun çevremizi bile tam görüp değerlendiremiyoruz. Senin ışığının ulaşmadığı ruhların “ba’sü ba’de’l-mevt”i mümkün mü bilemeyeceğim.? Aslında ziyasını, rengini, desenini Senden almayan yığınlar nasıl dirilebilir ki..!

Biz hepimiz, bir tâli’siz dönemde gönül yamaçlarımızda ruhunun gurûbunu acı acı seyrettik ve gidip karanlıklara gömüldük. Bu ürperten gurûb karşısında hiçbir şey yapamadık ve tam bir âcizlik örneği sergileyerek hep sustuk.. ve sustu buna karşı kendi alanında bütün ilâhî lütuflar, ihsanlar, huzurlar, saadetler ve gül devrine ait en tatlı neşîdeler. Mübarek sima ve sîretine hasret gittiğimiz bu günlerde, kaderimize hicran, bize de suskunluk düştü. Simsiyah yokluklar yaşadığımız bu meş’um dönemde gökler bize hiç yüz vermedi.. yıldızlar yüzümüze hiç gülmedi.. ay-güneş Senin üzerine doğduğu renkte hiç mi hiç görünmedi.. biz çevremizde hep karanlıklar gördük ve gece mahluklarının homurtularıyla ürperdik. Sen artık aramızda yoktun ve her yanda yılanların-çıyanların ıslıkları duyuluyor, her taraf yarasaların şehrayinleriyle inliyordu. Sen küsmüş müydün/küser miydin onu bilemem; bildiğim bir şey varsa, o da, Seni kırmış olmamız ihtimalidir –ihtimal sözü de bir iyimserlik ifadesi–.. ama eğer lütfedip gönüllerimize teveccüh buyurmazsan, bu defa biz kırılıp paramparça olacağız.. ve şayet gelip dünyamızın çehresindeki isi-pası silmezsen bu sakil hava ile bir daha dirilmemek üzere boğulup gideceğiz.

Ey güzeller güzeli Sevgili gel, bir kere daha yeniden misafirimiz ol. Tahtını sinelerimize kur ve bize buyurabildiğin her şeyi buyur. Gel, gönüllerimizdeki karanlıkları kov, bütün benliğimize ruhunun ilhamlarını duyur ve bize yeniden diriliş yollarını göster. Gel, her gün biraz daha azgınlaşan şu zulmetleri güneşlere taç giydiren ışığınla dağıt ve herkesi inleten zulüm ve adaletsizlik ateşini söndürüver. Gel, her şekliyle kine, nefrete, düşmanlığa kilitlenmiş şu zavallı ruhların boyunlarındaki zincirleri çöz; sevgiye, merhamete, şefkate hasret giden sinelerimizi muhabbetle, hoşgörüyle coştur. Gel, ruhlarımızı aklın aydınlığı, gönüllerimizi de mantık ve muhakeme enginliğiyle buluştur ve bizi kendi içimizdeki kopukluklardan kurtar.

Sen gidince kimilerimiz akla takılıp düz yollarda yolsuzluk yaşamaya başladık. Kimilerimiz de kendini bir kısım gönül hülyalarına saldı ve değişik vehimlerle oyalandı; öyle ki ne aklın dilini anlayabildik ne de kalbî ve ruhî hayatın derinliklerine dalabildik; aklı ihmal edip dünyanın kanına girdik, kalbe bütün bütün tavır alıp kendi derinliklerimizi görmezlikten geldik.

Ey karanlık gecelerimizin Ay’ı-Güneş’i, ey yolda kalmışların biricik rehberi, Sen bizler gibi sadece bir kere doğmadın/doğmazsın; zamanın her parçası Senin için bir tulû vakti, gönüllerimiz de Senin mütevazi matlaın; perişaniyetimiz Sana bir çağrı, sinelerimiz Seniyye-i Vedâ; ne olur artık ağlayan gönüllerimize acı da gel; doğ canlarımıza Yaratan aşkına, bizi yalnız bırakma; yalnız bırakıp ruhlarımızı Sensizlik ateşine yakma. Ne ilm u irfanımız var, ne hayr u taate mecâlimiz; günah, isyan diz boyu; Sana sunacağımız armağan بِبِضَاعَةٍ مُزْجَاةٍ “Kayda değmez bir sermaye” [1] ölçüsünde bile değil. Bugüne kadar aşındırmadık eşik ve çalmadık kapı bırakmadık; gönül bağlayıp arkalarından koştuklarımız her zaman bizi aldattı, sonra da yol ortasında bırakıp gittiler. Ne yürümeye takatimiz kaldı ne bulunduğumuz yerde ikamete dermanımız. Bağban Sen isen –öyle olduğunda şüphemiz yok– bağ niye sahipsiz kalsın. –Sana böyle bir çağrıda bulunmak da ayrı bir saygısızlık.– Merkezi tutmak Senin hakkın ise o makam adına söz söylemek kimin haddine…

Ey şefkati, adaletini aşkın Gönüller Sultanı, Seni unuttuğumuzun, Sana saygısızlıkta bulunduğumuzun farkındayız; ama Sen, şimdiye kadar bundan daha acılarını da gördün; incinsen de küsmedin, vefasızlık görsen de alâkanı kesmedin. Başını yaranlar, dişini kıranlar karşısında bile ellerini açıp dua dua yalvardın. Seni bilmemelerini mazeret sayarak, lânet ve bedduada bulunmadın, lânet ve bedduaya “âmin” de demedin. Sineni, Ebû Cehil’leri bile ümitlendirecek ölçüde açabildiğin kadar açtın ve her sözünü, her davranışını Hakk’ın rahmetinin enginliğine bağladın. Beklediklerimiz hakkımız olmasa da, bütün bu yaptıkların karakterinin gereği olduğunda şüphemiz yok.

Ey Dost, kaç bahar gelip geçti biz hep hazandayız ama, düşe-kalka olsa da hep izindeyiz. Gel bizi bir kere daha sevindir; sevindir ki, bağının taptaze fidanlarıyla nâmını âleme tam duyuracak demdeyiz. Dünya Senin dünyan –müsaade buyurursan dünyamız da diyeceğim– bu dünya ışığa hasret gidiyor. Bizler o kırık azimlerimiz ve o çatlamış ümitlerimizle, yolların hakkını veremesek de hep yollardayız. Sadece hislerimizle de olsa, aradığımız sevgili Sensin; gel son kez içimize doğ ki gönüllerimiz ışıkla dolsun ve ufuklarımızı saran şu upuzun geceler savulup gitsin; yerlerini gündüzlere bıraksın…

Gözlerimiz tulûunun emarelerini görmese de, tadın, lezzetin, kokun daha şimdiden hemen hepimizi mest etti. Gel bizi yeniden arkana al ki, ışığın ruhlarımıza vursun.. Sen “Sâyesi yere düşmez bir nahl-i Tûr’sun / Mihr-i âlemgîrsîn baştan ayağa nûrsun.” (Itrî). Mesajın nur, düşüncen nur, ufkun nur, her yanınla pürnursun; aç yüzünden nikâbını cihanlar nurla dolsun ve her yanda nâmın duyulsun.

Ey Yüce Dost, söylenen sözler bir na’t değil, sevgili kapısında mırıldanan serenât da değil; özü hasret, ruhu hicran kapıkuluna ait ritimsiz bir feryattır, bir feryâd-ı mutâddır…

***

[1] Yûsuf sûresi, 12/88.

Bamteli: MEVSİM HAZAN DEĞİL!..

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   “Düşmanlar düşman tamam, ona bir şey diyemem / Can azap, cânan azap, her günkü yâran azap.”

“Muzdarip bütün toplum, ilacı bunun iman / İmana aç ruhlara başka bir derman azap.” (Kırıp Mızrap)

“Bil illeti, sonra kıl müdavâta tasaddî / Her merhemi, her yaraya derman mı sanursun? // En ummadığın, keşfeder esrâr-ı derûnun / Sen, herkesi kör, âlemi sersem mi sanursun?!.” (Ziya Paşa)

Çok yoksulluğa, fakirliğe maruz bırakılmışız; çok… Keşke bir ay, iki ay aç kalsaydık da aç kaldığımız bu şeylere o kadar muhtaç duruma düşmeseydik!.. Neleri yitirdik, neleri kaybettik, nelerin yoksunu olarak yaşıyoruz ama farkında değiliz!..

Bir de kendisini tamamen siyasî mülahazalar ile şeytan senaryosunun figürleri haline getirmiş kimseler var ki, sanki insanın içine “Bunların dediklerinin aksi doğru!” demek geliyor. Ne diyorlarsa, doğru onun tersidir herhalde; “bir” diyorlarsa, “İki demek istedi, üç demek istedi!” diyeceksiniz. Çünkü oynanan rol, şeytanın senaryosuna göre ve öyle oynatıyor ki, Hollywood artistleri halt etmiştir onların yanında. “Sürü olun, arkamda sürüklenin!” denince, hiç tereddüt etmeden, “Lam-cim” etmeden hemen sürükleniyorlar.

Firavun’un şeytan ile olan hikâyesini arz etmiştim: Şeytan bir gün Firavun’a tekebbürünün sebebini ve halkın halini sormuş. Firavun “Şimdi git, yarın gel!” cevabını vermiş. Hemen münadilerini salarak her bir mahalleye “Yarın siz koyun gibi meleyeceksiniz. Siz keçi gibi beğireceksiniz. Siz öküz gibi böğüreceksiniz. Siz köpek gibi havlayacaksınız…” demiş. Sabah şeytan Firavun’a giderken bir de bakmış ki, her tarafta meleyenler, beğirenler, böğürenler, havlayanlar… Bir sokağa sığırlar, bir sokağa koyunlar, bir sokağa keçiler, bir sokağa tilkiler, bir sokağa tavşanlar, bir sokağa kediler… Şeytan, “Yahu bu ne hal! İnsanlar, o hayvanların seslerini çıkarıyorlar, hiç durmadan?” diye sorunca, Firavun demiş ki: “İşte bu insanları bu hâle getirdim, hipnozladım; bunlara her hükmümü geçiriyorum ama bak, senelerden beri uğraşıyorum Musa ve kardeşi Harun’a iki kelime anlatamadım, onlara hiçbir dediğimi yaptıramadım!”

Aklı başında olanlar, onları (insî-cinnî şeytanları ve avenesini) dinlemiyorlar ve dediklerinin de doğru olmadığına inanıyorlar. Biz tam çizgimizi bulmasak/bulamasak bile -Siz bulmuşsunuzdur inşallah, ben kendi açımdan konuşuyorum.- onların (şeytan ve avenesinin) çizgisinde bulunmamak da büyük bir bahtiyarlıktır!..

   Mesele dipten ele alınmalıdır; zira her şeyin kaymağı kendi cinsinden olur, tabanında ne varsa tavanına da o vurur.

Evet, bir dertler/problemler fâsid dairesinin yaşandığı dönemde bulunuyoruz. Problemler fâsid dairesi… “Çözelim!” derken kendi hesaplarına bile yeni problemlere sebebiyet veriyorlar. İslam dünyası, topyekûn, başta aşağıya bir Fatih istiyor, bir Yavuz istiyor, bir Nureddin-i Zengî istiyor, bir Selahaddin-i Eyyûbî istiyor; hâşâ/estağfirullah, bir Ebu Bekir istiyor, Ömer istiyor, Osman istiyor, Ali istiyor. (Radıyallahu anhüm ecmaîn.) İstiyor ama كَمَا تَكُونُوا يُوَلَّى عَلَيْكُمْ “Nasıl iseniz, öyle idare edilirsiniz!” Dolayısıyla da hiç gönül koymayın, rahatsızlığa girmeyin! Bizim bünyemizde -esasen- çimlenenler, tamamen bizim kuvve-i inbâtiyemizden, bizim karbondioksitlerimizden beslenerek o hale geliyorlar.

Allah Rasûlü buyuruyor: كَمَا تَكُونُوا يُوَلَّى عَلَيْكُمْ “Nasıl iseniz, öyle idare edilirsiniz!” Tabanda ne var ise, tavana akseden, odur. Osman Tarı beyin -ilk meclis milletvekillerinden Tahir Efendi’den naklen- ifadesiyle, “Sütün kaymağı, süt olur. Yoğurdun kaymağı, yoğurt kaymağı olur.” Varsa balın kaymağı, bal kaymağı olur; şerbetin kaymağı, şerbet kaymağı olur; zehrin kaymağı oluyorsa, o da zehir olur. Evet, tabanda ne var ise, tavana akseden, odur.

Bir toplum, kesb-i istikâmet edeceği âna kadar baştakilerin birden bire düzelmeleri ancak Enbiyâ-ı ızâma mahsus bir şey olmuştur. Tamamen şirazeden çıkmış, darmadağınık, hiçbir hakikat ile irtibatı kalmamış insanları, onlar, Cenâb-ı Hakk’ın önlerine serdiği proje/planlar ile, sonra o plan ve projeye göre gönderdiği mesajlar ile yeniden hizaya getirmişlerdir. Allah’ın izni-inayeti ile, en vahşî, en canavar insanlardan, bir yönüyle, insanlığın iftihar edebileceği bir topluluk oluşturmuşlardır. Onların dışında -esasen- taban ne ise, tavanın olacağı da odur.

Bir dönemde, mesela Emevî döneminde tabanda bozulma, şirazeden çıkma oldu. Allah, onlara Abdülmelik’i musallat etti, Velid’i musallat etti, Süleyman İbn Abdülmelik’i musallat etti. Bir dönemde Abbasîler -belki- istikameti korudular ama bozuldukları zaman, başta Seffâh vardı. Daha sonra da niceleri geldi; onlar da Emevîler dönemindeki Haccâc ve Yezîd gibi oralarda birer gadrin, zulmün, kahrın kahramanı (!) oldular, onun ile yâd edildiler hep. Evet, şeytanlara yakışır şekilde bir yâd edilme!.. Lanet ile anılan küstah cebâbireye rahmet okuttular.

Belki bizim kökümüzde de “kısmen” aynı şeyler yaşandı, “tam” diyemeyeceğim; Şecere-i Numâniye ile çatışmak istemiyorum; onun ile çatışmak, Muhyiddin İbn Arabî ile çatışmak demektir. O, onlar için “Râşid halifelerden sonra en istikamette olan idare sistemi” filan diyor. Kılı kırk yararcasına yaşadılar. Hükümdar, çok rahatlıkla Hacı Bayram’ın önünde diz çöktü; “Efendimiz ne buyururlar?” dedi. Koca Fatih, Akşemseddin karşısında diz çöktü; “Efendimiz acaba ne buyururlar?” dedi. Koca Yavuz, sekiz sene içinde kocaman iki tane devleti, üç tane devleti hizaya getirdi, âdetâ kan dökmeden, tamamen “Pes!” dediler. Döndü geldi ama “Efendimiz ne buyururlar?” dedi. Ve hocasının atının ayağından sıçrayan çamurlu cübbeyi de vasiyet etti, “Tabutumun üzerine koyun!” dedi. İhtimal öbür tarafa gittiğinde, “Senin ne amelin var?!” denilince, “Vallahi, Allah’ım! Benim bir amelim yok!..” Ama ameline bakınca, aslında binlerce insana yeter. Efendimiz’in Mâiz için ve Gâmidiye kadın için söylediği aynı şey: “Ameli, binlerce insana dağıtılsaydı, yine yeterdi ona.” Fakat, “Ben, hocamın cübbesini üzerime aldım, onun hatırına beni Cehennem’e koyma!”

Böyle idi; o zaman, böyle idi. Kılı kırk yararcasına yaşayan insanlar vardı. Taban öyle idi, tavan da ona göre oluşuyordu. Taban bozulunca, blokaj bozulunca, siz, o binanın duvarlarını demir ile yapsanız, bakır ile yapsanız, bilmem ne ile perçinleseniz bile -bir yönüyle blokaj/taban bozuk olduğundan dolayı, zemin bozuk olduğundan dolayı- Richter ölçeğine göre üç şiddetindeki bir zelzele ile yerle bir olur. Böyle bir duruma kaldık…

   “Gidecektir bu son gâileler de art arda / Kim bilir, nasıl bir lütuf var sırada?!.”

Ama bir gayret bir çırpınış var. Bir yerine kadar mesafe alındığı söylenebilir. “Yolun bir kısmı -üçte biri mi, dörtte biri mi, beşte biri mi- kat’ edildi.” diyebilirsiniz. “Öyle ise tasalanma; mevsim, hazan değil / ‘Kader!’ de, eğilebildiğin kadar eğil.. // Gidecektir bu son gâileler de art arda / Kim bilir, nasıl bir lütuf var sırada?!.” Hep böyle kışları baharlar takip etmiş, kapkaranlık geceleri de gündüzler takip etmiştir.

O korkunç Cahiliye karanlığını Allah (celle celâluhu), Hazreti “Şems” diyebileceğim, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm ile aydınlatmıştır. Ama “Şems” dememişler O’na, “Kamer” demişler; çünkü “Şems” deyince, “Kamer”in ziyâ aldığı Zât anlaşılmış. Onun için O’na “Kamer-i Münîr”, etrafı aydınlatan, çevresinde sahabe gibi hâle oluşturan “Kamer-i Münîr” demişler. Kamerî Münîr (sallallâhu aleyhi ve sellem)…

Evet, o istikamette belli ölçüde bir mesafe alındığı söylenebilir, Allah’ın izni ve inayeti ile. Bu açıdan da Cenâb-ı Hak, alınan bu mesafeyi boşa çıkarmamak için, bir yere kadar o yolda yürüyenleri yolda sahipsiz/garip bırakmamak için, yolun sonuna kadar götürecektir onları… “Zuhura gelir, her ne ise hükm-ü kader / Hakk’a tefviz-i umûr et, ne elem çek, ne keder.” Yine, “Hep böyle gelmiş böyle gider” diyor aynı şâir: “Mihneti kendine zevk etmektir âlemde hüner / Şâd u gam-ı felek, böyle gelmiş, böyle gider.”

Koskocaman Cahiliye Dönemi’ni Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) elinin tersiyle itti ve onun yerinde, yanında ütopyaların halt etmiş olduğu öyle bir sistem kurdu ki, Allah’ın izniyle, bugüne kadar “anilmerkez” açılımı devam etti. Biz, bir yönüyle, onun Alfa’sını mı, Beta’sını mı, Gama’sını mı yaşıyoruz; onun açılımı makas açılımı gibi bugünlere kadar geldi. Şayet varsa, içinizde bir “nâm-ı celîl-i Muhammedî’yi duyurma aşk u iştiyakı, o -esasen- ondan gelen tayfların neticesidir.

Ama o dönem öyle kirli bir dönem idi ki, kirli evlerin kapılarına bayraklar asılıyordu. O evlerde bayraklar sallanıyordu/dalgalanıyordu ki bu, “Herkes hiç sormadan bu eve girebilir” demekti. Ben, daha netini konuşmuyorum, onu da yine huzurunuza karşı saygısızlık saydığımdan dolayı. Katiller/cinayetler birbirini takip ediyordu; evlatlar öldürülüyordu, kız çocukları öldürülüyordu, kadınlara hakk-ı hayat tanınmıyordu. Bir dönemde Firavunların İsrailoğulları’na yaptıkları gibi… Kur’an-ı Kerim’de birkaç yerde ifade buyurulduğu üzere, kız çocuklarının doğduğunu duyunca öfke ve üzüntülerinden yüzleri mosmor kesilir ve yutkunur dururlardı. Erkek evladı olmuyor diye, kız çocuğu olunca, “Şimdi bir kız evladım oldu; halkın içine nasıl çıkarım ben, kız evladım oldu” diyorlardı.

Birisi, o derdini, Müslüman olduktan sonra Allah Rasûlü’ne anlatıyor: “Derin bir kuyu kazmıştım. Kızımın elinden tuttum, ‘Seni iyi bir yere götürüyorum!’ dedim. O da ‘Canım babacığım!’ dedi; benim ile beraber geldi oraya kadar. Kuyunun kenarına gelince, ben, arkadan ittirdim; kızım ‘Baba, baba!’ diye bağırarak kuyunun dibine düştü… Ve döndüm geldim.” Allah Rasûlü, o güçlü irade sahibi, gözyaşlarını tutamadı; evet “çocuk gibi” diyemeyeceğim, Cebrail saffetiyle şakır şakır gözyaşları döktü ve ağladı.

İşte öyle bir toplum, bir gün öyle bir hal aldı ki, Allah’ın izni-inayetiyle, insanlar, ona göre sağdan hizaya gelmeye başladılar. Anadolulara kadar, Uzak Doğulara kadar, Çin Seddi’ne kadar, o örnek insanlar, ruh-i revân-ı Muhammedî’nin şehbal açması adına her yerde direkler dikti; nam-ı celîl-i Muhammedî’yi (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir bayrak gibi dalgalandırdılar. Cahiliyenin bağrında doğdu bu. Şimdi niye doğmasın ki?!.

   Cahiliyenin en karanlık çağında, bir nurdan Hâle oluştu Kamer-i Münîr’in aydınlatıcılığında; devrin Yezîd’lerine rağmen, yeni bir istikamet nesli yetişebilir O’ndan gelen o ışık tayflarıyla…

Evet, onun için dedim: “Öyle ise gamlanma; mevsim, hazan değil!” Hele kış, hiç değil!.. “Kader, de, eğilebildiğin kadar eğil.” Allah’ın takdirine rıza göster. “Gidecektir bu son gâileler de art arda.” Sana yapılan bu son gaileler de, bu zulümler de, bu şeytanî i’tisaflar da geçecektir art arda. “Kim bilir nasıl lütuflar var şimdi sırada?!.” “Sıra bana geldi!” diye o bulunduğu yerden çıkacak, gelecek, dünyanızın ufkunu saracak; yeni hâleler oluşacak, Hâle’ye hayran, gözleri Hâle’de… Bugün hutbede okunduğu gibi Zeynülâbidîn hazretleri…

O Hazret, Peygamber ashabı değildi ama bir sahabînin oğlu idi; Hazreti Hüseyin’in oğlu idi. Fakat gözleri Hâle’de idi. O, kendini ayarlarken, kurarken âdetâ Hazreti Rasûlullah’a göre kuruyordu, Ebu Bekir’e göre kuruyordu, Ömer’e göre kuruyordu, Osman’a göre kuruyordu, dedesi Ali’ye göre kuruyordu, babası Hüseyin’e göre kuruyordu. Kuruyordu ve hiç olmayacak günahları karşısında dahi gözyaşları döküyordu. Başını bazen rahmet eşiğine, bazen re’fet eşiğine koyuyordu; bazen “Ya Rahîm!” diyordu, bazen “Ya Raûf!” diyordu, bazen “Ya Atûf!” diyordu, içini döküyordu. Hep istikamet içinde yaşıyordu; evinde istikamet solukluyordu; eşi, istikamet solukluyordu; çocukları, istikamet solukluyordu. Ama bir de ona sorun!.. Allah’ı hatırladığı zaman yerlere kapanıyordu, bayılıp kendinden geçiyordu, hafakanlar içine giriyordu.

Evet, öyle bir nesil, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) o nurlu hayatı, nurlu irşadı sayesinde yetişmişti, olmuştu. Ha, şimdi öyle biri yok, öyle bir “Kamer-i Münîr” yok; fakat O’ndan gelen o ışık tayfları sayesinde Allah’ın izni-inayetiyle (diriliş erleri ve ihya) yine olacaktır.

Diğer taraftan, Yezîd’ler de olacaktır; Haccâc’lar olacaktır, Amnofis’ler olacaktır, Ramses’ler olacaktır İslam dünyasında; Lenin’ler olacaktır, Stalin’ler olacaktır… Yaptıkları zulümleri başkalarına alkışlatacaktır bunlar. Türlü türlü yalanlar söyleyeceklerdir ve yalancılar da bunları yamayacaklardır hemen. Haramlar, rüşvetler şakır şakır yağıyorken evlerin içine, “Efendim, niye yadırgıyorsunuz, bunlar birer hediyedir, armağandır; aklınızı bozmayın, kafanızı karıştırmayın! İtaat mevzuunda fevkalade hassas davranın; harama giriyorsunuz, haram irtikâp ediyorsunuz!” diyeceklerdir.

Birinin, şimdiye kadar söylediği yalanları birisi merak etmiş, saymış da zannediyorum iki yüz, üç yüz tane… Yalanın bir tanesi bile münafıklık alameti. Münafığın alameti üçtür veya (bazı rivayetlerde) dörttür: “Konuşunca yalan konuşur.” Ee bir tanesi yalan alameti ise, bilmiyorum yüz tanesini işleyene bir isim bulabilir misiniz? Ansiklopedilere de baksanız, lügatlere de baksanız, en geniş sözlüklere de baksanız, ona bir isim bulamazsınız. Bir tane yalan söyleyen, münafıklığa doğru bir adım atmıştır; iki tane söylerse kaç adım, üç tane söylerse kaç adım; yüz tane söylerse… Yok canım, ötesinde adım yok zaten, basamak yok!.. Artık ötesindekini bilmiyorum, şeytana sormak lazım!..

Şimdi bunlar her zaman musallat olagelmişlerdir insanlara; birer güve gibi, manevî hayatı kemirmişlerdir. Güvenin yüne musallat olması gibi, musallat olmuş; toplumun maneviyatını kemirmeye başlamışlardır, güvenin yünü kemirdiği gibi… Birileri için öyle “Sülük!..” dediler. “Sülük, insanın pis kanını emiyor; bunlar, temiz kanımızı emiyor.” dediler. Âlemi nasıl bilirsin? Kendin gibi!.. Bu ne güzel karakter ortaya koyma?!. Şâhâne…

   İnanan sarsılsa da devrilmez, ümitsizliğe düşmeyin; madem hedefiniz O, öyleyse O’na tevekkül edip doğru bildiğiniz yolda hızınızı katlayarak yürüyün!..

Evet, bunların hepsi şimdiye kadar müzâaf şekliyle kaç defa gelmiş, kaç defa musallat olmuş insanlığa… Ama Allah’ın inayet ve riâyeti ile, mü’minler, kalblerini Cenâb-ı Hakk’a tevcih etmişler ise, Latife-i Rabbâniyenin hakkını vermişler ise, insan olmanın hukukuna riayette bulunmuşlar ise, ahsen-i takvîme mazhariyetlerinin hakkını edâ edip yerine getirmişler ise, Cenâb-ı Hak, o zehir-zemberek durumu yeniden âdetâ Cennet’lere çevirmiş, o insanları da Cennet’teki cennetlikler gibi, Hurîler gibi, Gılmanlar gibi, onun bağ ve bahçesi içinde reftâre gezen insanlar haline getirmiştir, izn-i İlâhîsiyle, inâyet-i Rabbâniyesiyle, meşîet-i Sübhâniyesiyle, rahmet-i vâsiasıyla…

Şu halde, endişe etmeyin.. bozukluğa bakıp ye’se düşmeyin.. ümitsizliğe düşmeyin.. yürüdüğünüz yolda yürüyün!.. Bir yere kadar yürüdünüz; oraya kadar yürüten O idi, biz değildik. Yürüten O idi.. anahtar O’nun elindeydi.. dümen O’nun elindeydi.. nöronlarımıza hükmeden O idi.. o şeyleri aklımıza getiren O idi.. bizi o işlerde istihdam eden O idi… O’na binlerce hamd u senâ olsun!..

O mevzuda “O’na binlerce hamd u senâ olsun!” dediğimiz gibi, şu anda da bazı hatalarımızdan arınmamız için zalimleri bize musallat ettiğinden dolayı yine O’na hamd u senâ olsun, yine O’na şükürler olsun!.. Bizi, arındırarak huzuruna almak istiyor; O, ne Erhamü’r-Râhimîn, ne Eşfaku’l-müşfikîn, ne Eşfe’ü’ş-şâfiîn”, ne A’delu’l-âdilîn, ne Ekremü’l-Ekremîn!.. Evet, O, öyle, öyle bir Zat!..

Meseleye öyle bakın!.. Yürüdüğünüz yolun emniyetine öyle güven duyun!.. Bugüne kadar attığınız adımları hızlandırın, fedakarlığınızı katlayın!.. Başınıza gelen şeylere de müteessir olmayın.

İnsanız… Yediğimiz tekmeden dolayı sarsılırız.. ama Allah’ın izni-inayeti ile, mü’min, sarsılsa da doğrulmamak üzere yere yıkılmaz!.. Dize gelir belki.. belki rükûa gider.. ama kalkar yine aynı yolda -Allah’ın izni-inayeti ile- yürür hedefine doğru… Hedef, O (celle celâluhu) ise… Hedef, O ise…

Öyle ise, önemli olan şey, hedefin O olmasıdır. O da Rehber’in arkasından, Hazreti Pîr-i Mugân’ın -Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) kastettim.- arkasından, Şem’-i Tâbân’ın arkasından, Ziyâ-i Himmet’in arkasından, Kamer-i Münîr’in arkasından, hıza hız katarak yürümeye vâbestedir. Cenâb-ı Hak, o yolda sabitkadem eylesin!..

“Her zaman şefkatle çarpmıştı sinelerimiz / Toprak-ağaç, çiçek-böcek ve biz // Sarmaş-dolaş ve iç içeydik hemen hepimiz / Duyulurdu her yanda neşemiz, sevincimiz…” Belli bir dönemde olmuş muydu bunlar?!. Evet, olanlar, olacakların en inandırıcı referansıdır; bir kere daha niye olmasın ki?!. Yaptığına göre, diyor ki: “Bakın Ben böyle yapıyorum; ha, yine yaparım Ben!”

Onun için, istikametinizi koruyun!.. Zalim, zulmünü yapsın; hâin, hıyaneti ile otursun kalksın; fâsık, fıskını mırıldansın dursun!.. Size düşen şey, güzel düşünmek, güzel görmek, güzel konuşmak, hep güzellikler ile oturup kalkmak, güzel rüyalar görmek, güzel şeyin hülyaları ile yaşamak ve güzel hedeflerin -bir yönüyle- mest ediciliği ile sermest yaşamaktır. Cenâb-ı Hak, öyle yaşamaya muvaffak kılsın!..

“Sayende yolumuza su serpmiş idi kader / Ruhlar, o Gül Devri’ni yâd ediyor, her seher // Ve bekliyorlar sürpriz matla’ından bir haber / Gönüller heyecan içinde, alınlarda ter.”

Allah, inayetini üzerimizden eksik etmesin!..

Bamteli: NURLU UFUKLAR ve ZULMANÎ PERDELER

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Allah’ı sevdik ama O’na iştiyakla ölüp ölüp dirilemedik; Habîbullah’a muhabbet duyduk, heyhat O’na delice gönül veremedik; fakat o yolda yürüyor bulunmamıza da binlerce hamd ü sena olsun!..

Allah’ı delice sevemedik; sevdik ama delice sevemedik. “Her şeysiz olabilir ama Sensiz olamaz!” yürekten diyemedik. O’nun sevdiğini gönülden sevemedik; Habîbini (sallallâhu aleyhi ve sellem) gönülden, delice… Her gece uykularımıza girmesi sevdası ile yatıp-kalkamadık. O’nu görmeden hayata (güne) gözlerimizi açtığımız zaman, kendimizi suçlayamadık!.. Oysa O, her şey idi, her şey; gecemizde, gündüzümüzde, gözlerimiz açık iken, uyanık iken, uyurken…

“Niye Rasûlullah’ı göremiyorum rüyamda?!.” diyen birisine -menkıbe- Hak dostlarından birisi demiş ki, “Gece yatmadan evvel birkaç avuç tuz yutuver, o gece görürsün!” O da bir avuç tuz yutuvermiş. Susuzluk, bütün gece canına tak edince, şuuraltı müktesebat susuzluk adına hortlayıvermiş. O çeşmeden o çeşmeye koşuyor, o çeşmeden o çeşmeye koşuyor; rüya faslından rüya faslına geçiyor, geçiyor, geçiyor; bir rüya fasılları -“Fâsid dairesi” mi, yoksa “doğurgan döngüsü” mü?- arkasından koşturup duruyor. Sabah, kendisini bu işe irşad eden insanın huzuruna dikiliyor ve diyor: “Sen bana dedin: Bir avuç tuz yutunca, Peygamber’i görürsün rüyanda!” “Ee ne gördün?” diyor o. “Şunu gördüm…” deyince, “İşte o tuzu içmiş gibi yansaydın, bu defa O’nu da görürdün!” cevabını veriyor.

Eskiden derlerdi ki: -Ben, kitapta görmedim, Sünnet-i Sahîha’da da rastlamadım. Rastlamadığım şey “Yok!” demek değildir; çünkü her şeyi bilme iddiasında değilim.- “Bir Perşembe günü yüz rekât namaz kılarsanız ve aynı zamanda bin defa “Li-îlâfi” (Kureyş Sûresi) okursanız, o gece Rasûlullah’ı mutlaka rüyanızda görürsünüz!” Bilmem ki hayatında böyle bir şey deneyen kaç tane insan var?!. O “Mir’ât-ı Mevlâ” olan, Cenâb-ı Hakk’ı bir ayna gibi tam aksettiren Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ı.. varlığın O’nun nurundan halk edildiği insanı.. dünyada Rehber’i, öbür tarafta Şefaatkânî’i.. “Livâu’l-Hamd” Sâhibi’ni.. Cennet’e “Buyur!” Eden’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) görme arzusu ve iştiyakı…

Ama o yolda olmaya bile binlerce hamd u senâ olsun! Çünkü işin mebdeinde bulunmak bile çok önemlidir; nihayetine niyet edilmiş ise şayet, Cenâb-ı Hak, nihayete ulaşılamasa da lütfedeceği şeyleri lütfeder. Olumlu şeylerin mebdeinde, o olumlu şeyler için lüzumlu olan olumsuz bazı icraatta bulunursunuz ama o olumlu şeyleri -esas- gönülden edâ etmek için. Mesela daha açık konuşayım: Namazda huzurlu olabilmek için ıtrahâtta bulunma, bağışlayın. Vehbe Zuhaylî diyor ki: “Bu işe (hâcet gidermeye) giderken abdeste niyet etmek esasen ondan sonraki işleri de, daha sonraki istibrayı da, ondan sonraki abdesti de birer ibadet haline getirir.” Demek ki, bir iş müntehâsı hedeflenerek yapılıyorsa şayet, o işin mebdeinde bir adım atma o mevzuda müntehâda atılacak adımların sevabını kazandırıyor; rahmeti gazabına sebkat etmiş Allah (celle celâluhu) hemen o sevabı lütfediyor.

Birisi geliyor huzur-i Risâletpenâhi’ye; postnişin oluyor, O’nunla diz dize dokunuyor. “Ben de Senin peygamber olduğuna inandım: Lâ ilâhe illallah, Muhammedun Rasûlullah!” diyor. Ve oradaki niyeti, her hususta O’nunla beraber olmak; ölümde beraber olmak, kalımda beraber olmak, yaşadığı sürece hep sağında-solunda pervane gibi dönmek, ışığa koşan kelebekler gibi hep O’na doğru koşmak. Niyeti bu; fakat bunların hiç biri nasip olmuyor. Hemen bir savaşa katılıyor; bir tek namaz bile kılmadan, orada şehit oluyor ve bir şehit sevabı ile ahirete yürüyor. Neye niyet etmişti? Ne büyük şeye niyet etmişti? İşte, o büyük şey, bütünüyle Allah’ın rahmetinin vüs’ati olarak ona veriliyor.

Bu itibarla, bir yönüyle, işin “elif-be”sinde olabiliriz; fakat derdimiz, Ebced’e çıkmak ise, Fatiha’ya ulaşmak ise, عَمَّ يَتَسَاءَلُونَ * عَنِ النَّبَإِ الْعَظِيمِ ile başlayan Nebe’ Sûresi/Amme cüzü okuma niyetimiz var ise, يس * وَالْقُرْآنِ الْحَكِيمِ heceleniyorsa, الم * ذَلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ mülahazası ile oturulup kalkılıyorsa şayet; işte en sonunda neyi niyet etmiş iseniz, neyi hedeflemiş iseniz, onu, orada bulursunuz.

Bir yönüyle şu iki şey arasında da bir telâzüm (iki şeyin karşılıklı olarak birbirini gerektirmesi) vardır: Bakın, bu belki çok defa Kıtmîr’in de aklına gelmeyen şeylerdendir; belki sizin engin aklınıza gelmiş olabilir. Böyle büyük şeylerde işin sonuna, tam hedefte yakalanması gerekli olan şeye niyet ettiğiniz zaman, Cenâb-ı Hak, o mevzuda, o koşuşta koşmanızı da kolaylaştırır. Önünüzdeki engelleri/mâniaları Kendi lütfuyla aştırır, kandan-irinden deryaları geçtirir, aşılmaz görülen tepeleri aştırır Allah, lütfuyla… Bu iki şey arasında bir birini destekleyici bir telâzüm vardır; o, onu gerektirir, o da onu gerektirir. Siz, çok büyük şeylere niyet eder durursanız, Allah (celle celâluhu) o mevzuda yolunuza su serper sizin; çok kolaylıkla o hedefinize ulaşırsınız.

Onun için oturup kalkma… Arabanın kontak anahtarına dokundunuz, bir yola çıkıyorsunuz. “Boş gitmeyeyim!” diye orada “Yahu dinim adına, diyanetim adına daha ne yapabilirim?!” diye düşünüyorsunuz. Belki arabanın gürültüsünden, arabanın harekete geçmesinden, tekerleklerin dönmesinden, hızdan, değişik çağrışımlar ile, tedâîler ile bazı mülahazalara dalıyorsunuz. “Yahu, demek, daha hızlı gitmek de varmış. Demek ki gaza basmakla, araba, biraz daha hızlı gidiyormuş. Öyle ise bizim de gaza basmamız lazım, vitesi değiştirmemiz lazım; üçü, dört; dördü, beş; beşi, altı; altıyı, yedi; yediyi, sekiz; sekizi, dokuz; dokuzu, on; onu, yirmi; yirmiyi, otuz yapmamız lazım!..” Bunlardan bile değişik çağrışımlar ile manalar çıkararak, orada niyetinizi çok engin şeylere bağlayacaksınız. Oturup kalkıp hep aynı şeyleri düşüneceksiniz; dolayısıyla maiyyet-i İlahiyeyi korumuş olacaksınız.

   Başınıza inip kalkan balyozlarla biraz sarsıldığınız anlarda, rüyalarda veya yakazalarda temessül ediyor; “Kardeşlerim, sabredin; az kaldı!” diyor; fakat “az”ın ölçüsü ne acaba?!.

Bu arada, benim gibi olmayacaksınız: Ben her gün diyorum onu, belki on defa; özür dilerim ama en az on defa diyorum: اَللَّهُمَّ تَوَجُّهَكَ، وَنَفَحَاتِكَ، وَأُنْسَكَ، وَقُرْبَكَ، وَمَحَبَّتَكَ، وَمَعِيَّتَكَ، وَعِنَايَتَكَ، وَرِعَايَتَكَ، وَكِلاَءَتَكَ، وَحِفْظَكَ، وَحِرْزَكَ، وَحِصْنَكَ الْحَصِينَ، وَالنُّصْرَةَ عَلَى أَعْدَائِنَا، وَخَالِصَ الْعِشْقِ، وَاْلاِشْتِيَاقَ إِلَى لِقَائِكَ “Allah’ım, sevgi ve rahmetle bize teveccüh buyurmanı.. ilâhî nefhalarınla, ötelerden esintilerinle gönlümüzü şâd kılmanı.. dostluğun, yakınlığın ve yüce şanına yaraşır şekildeki beraberliğinle bizi yalnızlıklardan kurtarmanı.. vekilimiz olarak bizi gözetip kollamanı.. hıfz u sıyanetinle korumanı.. aşılmaz manevî kalelerinin ve sağlam sığınaklarının içine almanı.. bütün düşmanlarımıza karşı bizi yardımınla destekleyip zafere ulaştırmanı diliyoruz. Allah’ım! Her şeyden öte Zâtına karşı gönülden aşk u alaka ve Sana kavuşma iştiyakı talep ediyoruz.” Bunu diyorum ama benimki lafta; siz, tavır ve davranışlarınızla bu ulvî mülahazaları sergilemek suretiyle, âdetâ o blokaj üzerinde yürüyor gibi batmadan yürüyeceksiniz. O, sularda sizi yüzdürecek, dağlarda-taşlarda size kanat olacak. Üveyik gibi kanat açacak ve Allah’ın izni-inayetiyle, aşılmaz gibi görülen uçurumları aşacaksınız.

Ve hiç farkına varmadık şekilde, bir gün kendinizi, O’nun huzurunda bulacaksınız. Hayret edeceksiniz: “Yahu biz çok âhesterevlik ediyorduk, yavaş yavaş yürüyorduk. Böyle huzur-i Risâletpenâhi’ye varmak nerede, biz nerede?!. Sonra Cenâb-ı Hakk’ın cemâl-i bâ-kemâlini görmek nerede, biz nerede?!. Rıdvan nerede, biz nerede?!. Nasıl oldu da buraya geldik?!.” Evet, siz, niyetlerinizdeki enginlikle…

Başınıza balyozlar inip-kalkıyor ve size Yezîd’in yapmadığı zulümler yapılıyor, Haccâc’ın yapmadığı şeyler yapılıyor, Hitler’in yapmadığı şeyler, Amnofis’in yapmadığı şeyler yapılıyor. Fakat sarsıntıya sebebiyet verecek bu şeyler karşısında sarsılmadan yerinizde sabit duruyorsunuz.

Belki hafif ihtizazlar yaşıyoruz; tekme yemiş bir insan gibi, tabiatımızın muktezası, bir ileri-bir geri. Belki dize geliyoruz; fakat gözlerimiz hep ileride, bizi ayağa kaldıracak Zât’ta. O, Kendisine doğru gelenleri hiçbir zaman o yolda yüz üstü bırakmamıştır; hemen elimizden tutuyor, yine kaldırıyor.

Evet, siz, durduğunuz yerde devamlı durma kararlılığı içinde bulunuyorsunuz. O da sizin bu güzel niyetinize göre, durduğunuz yerde sizi kararlı durmaya muvaffak kılıyor. Doğru yerde durmak, çok önemlidir; Cenâb-ı Hakk’ın teveccühüne vesiledir; Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-enâm’ın elinizden tutmasına vesiledir. Fakat oradaki temâdî daha başka türlü bir şeydir; belki kucaklanmaya vesiledir: “Hoş geldiniz benim kardeşlerim!”

Size “Kardeşim!” diyor. Bu bir avanstır esasen. Bence onu bir avans kabul ederek, ona liyakat peşinde koşmak lazım; gerçekten “kardeş” olmaya bakmak lazım. Kendi dönemindeki insanlara “Ashâbım, yol arkadaşlarım!” diyor. On dört asır sonra, fitne ve fesadın kanatlandığı, her şeyin tarumar olduğu bir zamanda, “‘Ne gördün, Şark’ı çok gezdin?’ diyorlar. Gördüğüm: Yer yer / Harâb iller, serilmiş hânümanlar, başsız ümmetler. (…) Ipıssız âşiyanlar, kimsesiz köyler, çökük damlar / Emek mahrumu günler, fikr-i ferdâ bilmez akşamlar // Geçerken ağladım geçtim, dururken ağladım durdum / Duyan yok, ses veren yok, bin perişan yurda başvurdum.” tablosunun yaşandığı bir dönemde bu meseleye (İ’lâ-i kelimetullah hizmetine) omuz vermeniz, sizin O’nun tarafından kucaklanmanıza vesile olur.

Nitekim o mağduriyeti, o mazlumiyeti bilfiil yaşayan insanlar, belki şimdiye kadar beş yüz defa -belki bin de olabilir, beş yüz defa- Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm’ı gördüler. O, bazen rüyalara girdi, bazen de temessül etti; “Dişinizi sıkın, sabredin; çok fazla kalmadı, az kaldı, az kaldı!” dedi.

Ama “Az kaldı!” neye göre? Kendisine göre ise, kendisi on sekiz sene çekti; fakat “Az kaldı!” ile savdı onu, “Az kaldı!” Hendek’e kadar çekti ama hep “Az kaldı!” mülahazaları ile savdı onları. Görmedi önüne gelen musibetleri; halinden hiç şikâyet etmedi. Ne sırtına konan işkembe, ne boynunun sıkılması, ne ölüm için akla-hayale gelmedik tuzakların kurulması… وَإِذْ يَمْكُرُ بِكَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِيُثْبِتُوكَ أَوْ يَقْتُلُوكَ أَوْ يُخْرِجُوكَ وَيَمْكُرُونَ وَيَمْكُرُ اللهُ وَاللهُ خَيْرُ الْمَاكِرِينَ “Bir vakit de o kâfirler senin elini kolunu bağlayıp zindana mı atsınlar veya öldürsünler mi, yahut seni ülke dışına mı sürsünler diye birtakım tuzaklar planlıyorlardı. Onlar tuzak kuradursunlar, Allah da tuzaklarını başlarına doluyordu. Zaten Allah’tır tuzakları boşa çıkarıp onları kuranların başlarına dolayan.” (Enfâl, 8/30) Onlar, hile-komplo peşinde; “Öldürsek mi? Derdest mi etsek? Zincire mi vursak?!.” Oturup kalkıyor, hep böyle şeytanca şeyler düşünüyorlardı. Çağın “Müslüman” geçinen şeytan avenesi gibi, hep şeytanca düşünüyorlardı. Allah da (celle celâluhu) buyuruyor ki: “Onların keydlerine, mekirlerine, komplolarına, hilelerine Benden de mukabele var!” “Mekr”i Kendisine nisbet etmesini, biz “mukabele” manasında anlıyoruz. Allah, hile yapmaktan münezzeh ve müberrâdır, “keyd”den münezzeh ve müberrâdır. Fakat dilin hususiyeti açısından mesele öyle ifade ediliyor: “Onlar keyd yapıyorlar, Ben de yapıyorum!” إِنَّهُمْ يَكِيدُونَ كَيْدًا وَأَكِيدُ كَيْدًا “Onlar, planlar yapıp tuzaklar kurmakla meşguller ama elbette Ben onların tuzaklarına mukabele eder, hilelerini başlarına dolarım.” (Târık, 86/15-16) “Onlar, bir komplo peşinde koşuyorlar; Ben de komploya mukabelede bulunuyorum!” manasına… عُذْرًا مِنْكُمْ، عَفْوًا مِنَ اللهِ تَعَالَى (Sizden özür, Allah’tan da af dileyerek bunları ifade etmiş oldum.)

   Allah, evrensel bir davayı, Türkiye darlığına mahkûm etmemek için sizi âleme duyurdu ve her birinizi bir iklime savurdu; tâ ki oralarda birer tohum gibi başağa yürüyesiniz ve birer fide gibi söğüt olasınız.

Yürüdüğünüz yolu iyi seçmişsiniz. Ama ben bir şey daha diyeyim: O yolu size seçtirene binlerce hamd ü senâ olsun!.. Değişik şeylere maruz kalmışsınız. Allah’tan… “Gelse Celâlinden cefâ / Yahut Cemâlinden vefâ // İkisi de câna safâ / Lütfun da hoş, kahrın da hoş!” Esasen “hamd” kelimesi, Allah’tan gelen her şeye karşı rıza ve hoşnutluk ile mukabelede bulunma manasına gelir; şükür ise, O’nun lütuf ve ihsanları karşısında memnuniyet ve minnettarlıkla iki büklüm olma demektir. Tariflerde böyle ama Hazreti Gazzâlî musibetler karşısında da şükürden bahsediyor. Bence Hazret’in o mülahazasını esas alarak, اَلشُّكْرُ لِلَّهِ denebilir. Nitekim Hazret, o mülahazaya izah getirerek, haşiye düşerek diyor ki: “Ee daha kötüsü var!”

Hani, ilk Hristiyanların çarmıha gerilmesi gibi bir şey var.. ellerinden çivilenmeleri gibi bir şey var.. güneşin altında aç-susuz bırakılmaları gibi şeyler var.. Bilal-i Habeşî’yi kuma yatırmalar var, üstüne vücudunun ağırlığından çok daha fazla taşlar koyma var.. Yâsir’i zincire vurma var, Sümeyye’yi zincire vurma var; yetmedi hınçlarını almak adına onları öldürme var.. ve oğulları Ammâr’ı da öldürme tehdidinde bulunma var… Daha niceleri ve daha niceleri…

Evet, Dakyanus’lar da aynı şeyi yapıyorlar; Ashâb-ı Kehf döneminde de inananları zincirlere vuruyorlar, çarmıhlara geriyorlar. Saraydandır esasen, saraydan bir insandır onların başındaki Yemliha. İranlılar çevirdikleri filmde farklı isimler koymuşlardı ama biz “Yemliha” diyoruz ona; yedi tane sayarken de Yemliha, Mekselina, Mislina (veya Meselina), Mernuş, Debernuş, Şâzenuş, Kefeştetayyuş ve bir de köpekleri Kıtmîr. Evet, o (Kıtmîr) da onlarla beraber Cennet’e girecek. Üstad’ın ifadesiyle, sermest-i câm-ı aşk olan (yaratılışı adeta aşkla yoğrulan ve Allah aşkıyla kendinden geçen) koca Mevlâna Câmi diyor ya:

یَا رَسُولَ الله چه بَاشَدْ چُونْ سَگِ أَصْحَابِ کَهْف،

دَاخِل جَنَّتْ شَوَمْ دَرْ زُمْرَۀِ أَصْحَابِ تُو،

أَوْ رَوَدْ دَرْ جَنَّتْ وَمَنْ دَرْ جَهَنَّمْ، کَيْ رَوَاسْت،

أَوْ سَگِ أَصْحَابِ کَهْف، مَنْ سَگِ أَصْحَابِ تُو

“Yâ Rasûlallah! Çi bâşed çün seg-i Ashâb-ı Kehf? / Dâhil-i cennet şevem der zümre-i ashâb-ı tû / O reved der cennet, men der cehennem, key revast? / O seg-i Ashâb-ı Kehf, men seg-i ashâb-ı tû!..” “Revâ mı yâ Rasûlallah! Ashâb-ı Kehf’in köpeği, onlara refakatten dolayı onlar ile beraber Cennet’e giriyor. Ben ise, Senin ashâbının köpeğiyim. Nasıl olur o köpek Cennet’e girer de ben -Senin ashâbının köpeğiyim, ben- dışarıda kalırım?!.”

Evet, çekenler çekiyor; çektiklerine katlanıyorlar. Onlar, ona katlandıkça, Allah da sevaplarını, Kendine yakınlıklarını katlıyor: “Alın size bir muzaaf yakınlık! Alın size bir mük’ab yakınlık! Alın size bir mük’ab der mük’ab yakınlık!” Mübalağa mı yapıyorum? “Kulum, bana bir karış gelince, Ben, bir adım yaklaşırım!” beyanı bu yaklaşmayı anlatıyor. “O, bana bir adım atarsa şayet, Ben, gezerek gelirim. O, gezerek Bana doğru geliyorsa…” Bu kudsî hadiste geçen “karış”, “zirâ/kulaç”, “gezinerek gelme”, “koşarak gitme” gibi ibareler, ona doğru gitme keyfiyetini ifade etme adına “müteşâbih” kelimeler, te’vîle muhtaç kelimeler… “O, Bana gezerek geliyorsa, Ben, koşarak gelirim!” Ee ben bir şey ilave edeyim buraya: Onlar koşarak geliyorlar ise şayet, Ben onları bağrıma basarım!.. İstemez misiniz, Cenâb-ı Hak tarafından “Hoş geldiniz, Benim bendegânlarım, Benim samimi kullarım!” buyurularak karşılanmayı?!.

Şimdi kim kazanıyor, kim kaybediyor?!. Biri, her gün bir zulüm ile intikam alıyor, bir şey kazandığını zannediyor. Siz ise bazı şeylere maruz kalıyorsunuz ama yolun başında mı, ortasında mı, sonuna doğru mu, bir yerde bulunuyorsunuz. Bunların hepsi -bir yönüyle- benim zanlarıma göre bina edilmiş şeyler; başında mı, ortasında mı, sonuna doğru bir yerde mi? İnşaallah sonuna doğru bir yerdedir. O’nun o rüyalarda dediği gibi “Bitti artık bu!” Ve dünya da sizi duydu artık, bütünüyle duydu. Bütün nöronlara Türkiye’de böyle bir cemaat, böyle bir hareket olduğu işlendi. Size düşen şey, dünyanın sağına-soluna saçılmışsınız, bu duyuşu iyi değerlendirmektir.

Bu gayr-ı iradî bir reklam. Trilyonlar verseydiniz, böyle duyuramazdınız kendinizi; böyle bir hareket, böyle bir hizmet, böyle bir cemaat olduğunu duyuramazdınız. Sağ olsunlar (!) Hüsn-i niyet ile yapsalardı, onlar da Cennet’e girerdi. Zalimler, hüsn-i niyet ile sizi tutup savursalardı, onlar da “Cup!” diye Cennet’e girerlerdi. Ama insanlar, niyetlerine göre mükâfat görürler; onların niyeti o değildi. Niyetleri kötü ama olan şeyler güzel. Allah (celle celâluhu) evrensel bir davayı, Türkiye darlığı içinde mahkûm etmemek için, “Bütün dünya duysun!” dedi; âlem duyduktan sonra da sizi savurdu, “Gidin!” dedi.

Şimdi herkes sizi duydu: Mağdurlar, mazlumlar, mehcûrlar, mescûnlar, mahkûmlar, mahrumlar, ma’zûllar… Hep “ism-i mef’ûl” kipi ile ifade ettim; bunlar, maruz kalınan şenaatler, denaetler, maruz kalınan şeyler. İnsanlar -bir yönüyle- kalblerini açtılar buna ve sizi dinlemeye kulak kesildiler. Ee hazır böyle bir pozisyon oluşmuşken, kendinizi anlatma çok önemli bir şeydir. Dolayısıyla bütün dünyaya Allah Rasûlü’nün o evrensel davasını (sallallâhu aleyhi ve sellem) duyuracaksınız.

Siz hiç farkına varmadan, Allah, sizi sağa da savurdu, sola da savurdu, şimale de savurdu, cenuba da savurdu, savurdu, savurdu. Aynı zamanda sizi bir duyulmuş olmanın, bir bilinmiş olmanın üzerine sağa-sola savurdu tâ birer tohum gibi başağa yürüyesiniz, tâ birer fide gibi söğüt olasınız. Bir gün Söğüt’teki metamorfoz ile tırtılların kelebeğe dönüşüp dünyanın kaderine hâkim olduğu gibi, Allah’ın izni ve inayeti ile… Mefkûreniz ile.. sevgi mefkureniz ile.. şefkat mefkureniz ile.. Kur’an’ın elmas düsturları ile.. hınçlara karşı, kinlere karşı, nefretlere karşı onları kırıcı “re’fet”, “şefkat”, “inayet”, “kerem” malzemeniz ile, materyalleriniz ile… Kat’iyyen “silah” tabirini kullanmıyorum ben; silah yok bizim cephanemizde, silah yok. Bizim cephanemizde şefkat var, re’fet var, merhamet var, mülayemet var; dövene elsiz, sövene dilsiz olma var, gönülsüz olma var, kırılmasız olma var.

Cenâb-ı Hak, bu fırsatı verdi. Yolun neresinde olursak olalım, madem meseleyi sonuna kadar götürmeye, son soluklarımızı orada soluklamaya niyet etmişiz, Allah, o son noktada, insanlara lütfedeceği şeyleri, daha şimdiden size/bize lütfetmiş sayılabilir. Emin olabilirsiniz!..

Allah’ım! Beni, arkadaşlarımla, onları da benimle mahcup etme! Bizi bu Hizmet-i İmaniye ve Kur’aniye’de sâbit-kadem eyle!..

   Kibir, taklit ve alışkanlıklar gibi pek çok perdeler vardır ki, bunlar hakikatleri idrak etmeye manidir; en büyük hidayet ise, hicâbın kaldırılması ve hakkı hak, bâtılı bâtıl olarak görebilmektir.

Hazreti Bediüzzaman diyor ki: “En büyük hidayet, hicâbın kaldırılmasıyla hakkı hak, bâtılı bâtıl göstermektir.” “…görmektir” de diyebilirsiniz. İnsanın tabiatının icabı, insanın gözünde bir perde vardır. Gözün görmesi, “basar”; basarda perde vardır. Esas “bakma” başkadır, “görme” başkadır. Görmede “basiret” harekete geçer ve insan, onun ile görür. Tabir-i diğerle, bakmada, değerlendirme meselesi yoktur; esasen görmede, değerlendirme meselesi vardır. “Ne nedir?” Yani, “Bu resim, bana ne anlatıyor?” onu görmede…

Bunun için de “hicâbın kaldırması” adına önemli şeyler vardır. Bazıları üç tane şeyden bahsetmişler. Bunlardan bir tanesi “kibir”dir.

Hadis-i şeriflerde ifade edildiği gibi, aynı zamanda, “Kalbinde zerre kadar büyüklenme olan, Cennet’e giremez!” Ebu Cehil’e Peygamber karşısında -esasen- kaybettiren, Utbe’ye kaybettiren, Şeybe’ye kaybettiren, karşılarındaki bütün insanlığın medâr-ı iftiharı olan bir Peygamberi “Ebu Tâlib’in yetimi” ve kendilerini de çok büyük insan görmeleridir. “Urve İbn Mes’ûd es-Sekafî veya Velid İbn Muğîre; bu din inecek idi ise şayet, biri Tâif’te, birisi de Mekke’de olan bu iki zâttan birine inmeliydi. Çünkü bunlar, namlı, nişanlı, adlı, unvanlı insanlardı!” diyerek meseleyi büyüklüğe bağlayan, kibre bağlayan insanlar…

Hafizanallah, insanın kalbinde zerre kadar kibir var ise, o, İslamiyet’e girmesine mânidir. Bir hicap, budur. Bu büyüklenmelerin, böyle elli araba, altmış araba, yetmiş araba, zırhlı arabalarla fahir yapmaların arkasındaki şey de, bu kibirdir, bu alkış ve takdir bekleme hissidir. “Âlem, beni gördüğü zaman ayağa kalksın, herkes beni alkışlasın!” arzusudur. “Tasfîk” (alkış), İslam’da mekruhtur; (elleri çırpılıyor) bu, mekruhtur. Allah Rasûlü tarafından “tasfîk” deniyor. Ama “Mekruh olursa olsun, haram bile olsa, âlem beni alkışlıyor, göklere çıkarıyor ya, o, yeter!” Bunlar öyle hicap, öyle perdelerdir ki, apaçık Allah Rasûlü karşılarına çıksa, “Acaba -O bile- bir başkası tarafından bir temessül mü?!” diye belki O’nu bile hafife alırlar; inanın, hafife alırlar.

Bir ikinci mesele “taklit”tir; esas “tahkik”e geçememe mevzuudur. Meseleleri “tefekkür” ederek, “tezekkür” ederek, “tedebbür” ederek, arka planı ile ele alarak, analizlerde bulunarak çok doğru sentezlere ulaşmak suretiyle hakikate “Hakikat!” demek, o hicâbın, o perdenin yırtılması mevzuunda önemli faktörlerden bir tanesidir. Taklit, gözünüzde perde olduğu sürece, hakikati, kâmet-i kıymetine uygun göremezsiniz. Bu da ayrı bir davadır.

Onun için taklitten tahkike geçmek lazım. Taklit, bir adımdır, fakat çocuk adımı. Çocuk, yetiştiği kültür ortamı itibarıyla annesi-babası hangi dili konuşuyorsa, o dili konuşur; hangi aksanda konuşuyorsa, o aksanı konuşur; Erzurum’da yetişmiş ise “Gelirem, gelir, gelirik, gelirsiz.” derler; Trabzon’da yetişmiş ise, Rize’de yetişmiş ise, “Calayum, calaysun, calayuz.” derler; daha başka yerde de öyle derler. Çocuk, kültür ortamında ne aldı ise, onu taklit eder.

Usûlüddin ulemâsı, “taklid”i makbul görmüşler. Ee öyle bir kültür ortamında yetişen insanların mebde’de öyle bir taklit yaşamaları muhakkaktır, kaçınılmazdır. Fakat o taklit, tahkikin bir basamağı olması itibarıyla makbuldür; yoksa sürekli orada kalma itibarıyla merduttur, hafizanallah ve şeytanın kaydırması için de şeytana bir fırsat verme demektir.

İnsan, hiçbir zaman tırmanma mecburiyetinde kaldığı o helezonun basamaklarında, o asansörün basamaklarında, o me’âricin -Meâric de Kur’an-ı Kerim’e ait bir tabir; merdivenler, çıkılan yerler, yükselme dereceleri anlamına gelen me’âricin- basamaklarının hiç birinde kalmaya kanaat etmemeli. “Ayetü’l-Kübrâ”da (nazara verilen mütefekkir yolcu gibi) hep “Hel min mezîd!” demeli. O evvelâ kendi ufku itibarıyla, kendi ufkuna müracaat ediyor ve bir şeyler dinliyor oradan ve bir heyecan duyuyor. Sonra bir mürşîd-i kâmile müracaat ediyor, mür-şîd-i kâ-mi-le; o da ona bir şey diyor. Sonra o mürşîd-i kâmil, O’nu işaret ediyor, Efendimiz’i işaretliyor. Peygamberler meclisinde Peygamberler ile hemhâl oluyor, peygamberler ile postnişin oluyor, diz dize geliyor, oturuyor. Onlardan dinliyor gibi oluyor ve yine diyor ki kendi kendine: “Yâ Rabbi, daha ötesi var mı onun?!”

Neden böyle diyor? Çünkü “Nâmütenâhî istikametinde yol bitmez bir türlü.” Sen kim oluyorsun ki, Allah’ı ihata edesin?!. لاَ تُدْرِكُهُ الْأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الْأَبْصَارَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ “Gözler O’nu idrak edemez, O’na ulaşıp O’nu göremez; fakat O bütün gözleri idrak eder, görür ve kuşatır. O, Lâtif (en derin, en görünmez şeylere de nüfuz eden)dir, Habîr (her şeyden hakkıyla haberdar olan)dır.” (En’âm, 6/103) O, basarların, basiretlerin ihata edemeyeceği, kuşatamayacağı Zat’tır. “Muhît, muhit olduğu aynı zamanda muhât olamaz!” O (celle celâluhu) her şeyi kuşatmış ise şayet, O (celle celâluhu) kuşatılamaz artık. Dolayısıyla o mülahaza ile, en yüksek merdivende, en yüksek basamakta, insanın yükselebileceği her yerde, hatta İnsanlığın İftihar Tablosu’nun ulaştığı yerde, فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ أَوْ أَدْنَى “Öyle ki araları yayın iki ucu arası kadar veya daha az.” (Necm, 53/9) buyurulan, fâniyi Bâkî’den ayıran noktada, “imkân”ı, “vücûb”dan ayıran o ufukta da “Yâ Rabbi! Dahası var mı?!” falan, diyecek kadar o mevzuda gözün hep yukarılarda olması…

Böylece insanın taklitten sıyrılarak “tahkik”e açık yaşaması, bir gün gözündeki perdeyi sıyıracak, görülmesi gerekli olan şeyleri “mahiyet-i nefsü’l-emriyeleri”ne -bu da eskilerin tabirlerinden, mahiyet-i nefsü’l-emriyelerine- uygun olarak görecek. Ne, nedir? Onu olduğu gibi görecek, o mevzuda yanlış hükümlere saplanmayacak. Gözdeki perdelerden bir tanesi de bu; bunu da yıkmak lazım.

Bir insanda bu perde var ise… Ebu Cehil’de o da vardı. Maşallahı var, her şey var onda; günümüzün Firavunlarında, Yezîdlerinde, Haccaclarında olduğu gibi; kibir olduğu gibi, böyle bir perde de var. Taklit basamaklarında emekleyip duruyorlar; sürekli adım atıyorlar fakat aynı basamakta adım atıyorlar.

Diğer bir hicap da bu mevzuda “alışkanlık”lardır; esasen atalardan gördüğü şeylere takılıp kalmaktır. حَسْبُنَا مَا وَجَدْنَا عَلَيْهِ آبَاءَنَا “Biz, atalarımızı neye inanıp neyi uygular halde bulmuşsak, o bize yeter!” (Mâide, 5/104); بَلْ نَتَّبِعُ مَا أَلْفَيْنَا عَلَيْهِ آبَاءَنَا “Hayır, bilakis biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz (âdet, görenek ve inançlarımıza) tâbi oluruz.” (Bakara, 2/170) Bütün kâfirlerin, peygamberlerin nûr-efşân mesajı karşısında, diyalektik adına söyledikleri sözler, hep bunlardır. “Sizin mesajınız bir yana, biz atalarımızı hangi yolda buldu isek, o yolda…” falan.. “Dedelerimizi hangi yolda buldu isek, o yolda…” Dünden bugüne bu tekerrürler devr-i dâimi içinde hep böyle devam edegelmiştir hiç farkına varmadan. Ve böyle bir anlayış, gözde hicap ise şayet, bir yönüyle hakikat görülemez, hakikate bunlar nikaptır, perdedir, hicaptır.

   Basiretimizin önündeki hicapların sıyrılıp kaldırılması adına günde yüz defa şu nebevî duayı tekrar etsek sezadır: “Allah’ım, bize hakkı hak olarak göster ve ona tabi olmakla bizi rızıklandır; bâtılı da bâtıl olarak göster ve bize ondan gereğince kaçınmayı lütfet!..”

Onun için bizler, sürekli, sabah-akşam, gece-gündüz, namaza yürüdüğümüzde, namazı kılıp ellerimizi kaldırdığımızda şöyle dua etmeliyiz: اَللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ “Allah’ım! Bize hakkı, mahiyet-i nefsü’l-emriyesine uygun, hak olarak göster ve ona ittibâ ile bizi rızıklandır!..” Âmin. وَأَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلاً “Batılı da, bâtıl ne ise, o şekilde bâtıl olarak göster!” وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ “Göstermekle de kalma, aynı zamanda ondan fersah fersah uzaklaşmakla bizleri serfirâz kıl, şereflendir!”

Fatiha sûre-i celîlesinde de biz, Cenâb-ı Hakk’ı tazim u tekrimde bulunduktan sonra, bu hidayeti talep ediyoruz. Bir de Kendisinin bize “Sen” deme izni vermesi, Kendisine öyle hitap etmemizi işaret buyurması lütfuyla bizleri şereflendirdiğinin ifadesi olarak إِيَّاكَ diyoruz. Hani adeta diyor ki: Bana tek başıma (müfret muhatap -2. Tekil şahıs- sigası ile) hitap ediyor gibi hitap edebilirsiniz. Yani, اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ dediniz, Beni andınız. اَلرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ dediniz, Beni andınız. Öbür âleme geçtiniz; مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ dediniz, Beni andınız. Sonra Ben de size izin veriyorum, “Sen!” diyebilirsiniz: إِيَّاكَ نَعْبُدُ “Ancak Sana kulluk yapıyoruz.”

Ama bu öyle zor bir şey ki; altından kalkamayız Sana kulluğun. مَا عَبَدْنَاكَ حَقَّ عِبَادَتِكَ يَا مَعْبُودُ، مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ يَا مَعْرُوفُ، مَا ذَكَرْنَاكَ حَقَّ ذِكْرِكَ يَا مَذْكُورُ، مَا شَكَرْنَاكَ حَقَّ شُكْرِكَ يَا مَشْكُورُ، مَا حَمِدْنَاكَ حَقَّ حَمْدِكَ يَا مَحْمُودُ، مَا سَبَّحْنَاكَ حَقَّ تَسْبِيحِكَ يَا سُبْحَانُ “Sana hakkıyla ibadet edemedik ey Ma’bûd!.. Ey bütün mahlûkat tarafından bilinen Rabbimiz, Seni bilinmesi gereken ölçüde bilip tanıyamadık!.. Ey topyekun varlık tarafından, kendilerine has dillerle, yâd ve zikredilen Mezkûr, Seni hakkıyla zikredemedik!.. Ey her dilde meşkûr olan Rabbimiz, Sana gereğince şükredemedik!.. Ey herkes tarafından hamd u sena ile yâd edilen Ma’bûd-u Mutlak, Sana hakkıyla hamd edemedik!.. Ey yerde ve gökte her varlık tarafından adı anılan ve tesbih edilen Rabbimiz, şanına lâyık zikr u tesbihi yapamadık!..” Sen, böyle bir Zâtsın. Sana, ne hakkıyla hamd etmek.. Sana, ne hakkıyla kullukta bulunmak.. Seni, ne tesbih u takdiste bulunmak.. ne de idrak u ihâtada bulunmak… لاَ تُدْرِكُهُ الْأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الْأَبْصَارَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ “Gözler O’nu idrak edemez, O’na ulaşıp O’nu göremez; fakat O bütün gözleri idrak eder, görür ve kuşatır. O, Lâtif (en derin, en görünmez şeylere de nüfuz eden)dir, Habîr (her şeyden hakkıyla haberdar olan)dır.” (En’âm, 6/103) Sen, bu Sultansın!.. إِيَّاكَ نَعْبُدُ “Allah’ım! Yalnız Sana kulluk yapıyoruz!”

Bir de “mütekellim maa’l-gayr” (birinci çoğul şahıs kipi) ile hitap ediyoruz. Kendi ibadetimizi az görüyor, Hazreti Pîr’in işareti içinde adeta şöyle düşünüyoruz: Şu Kâbe’nin etrafında halkalar var ya, onlardan başlayarak, dünyanın değişik yerlerinde namaz kılanların halkalarının hepsi… Bakın, Amerika’da siz, o halkanın içinde bulunuyorsunuz. İngiltere de o halkanın içinde bulunuyor. Tayland da, Tayvan da o halkanın içinde bulunuyor. Penguenler dünyasına kadar, ne kadar insan var ise, hep o halka içinde bulunuyor. Böyle hayalen baktığınız zaman, sürekli halkaları halkalar takip ediyor; halkalar, halkalar, halkalar, halkalar, halkalar… Hepsi kemerbeste-i ubudiyet içinde; el-pençe divan durmuş hepsi. Kendimi onlardan bir parça görerek hepsi adına diyorum: إِيَّاكَ نَعْبُدُ Çünkü benim kulluğum yetmez Sana karşı Allah’ım; bunların kulluğunu da Sana takdim ediyorum! Kulluğumu, bunların kulluğu kadar Sana takdim ediyorum!.. Hazreti Pîr’in izahı, bu. إِيَّاكَ نَعْبُدُ

Ama bu, öyle çetin bir şey ki, ben kim, bunu demek kim?!. Ben kim, bunu hazmetmişlik kim?!. وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ Böyle bir mesele karşısında, şu hepimiz var ya, yine hepimiz bu mevzuda yardımı da Senden istiyoruz, istiânede bulunuyoruz! “İstif’âl” babında “sin” harfi, talep içindir. “Efendim sin-i istif’âl gelir bir nice manaya / Âna bir hoş nazar eyle, eresin bir yüce fehvaya / Sual ile talep, vicdan, tahavvül, itikad, iman / Tamam, teslim olur el-ân, rücu kıl Rabb-i A’lâ’ya!..” Sual ile talep, vicdan… Hem isteme, hem de talep… Tahavvül, itikad, iman… Tahavvül de diyebilirsiniz; yani, “Kendi kupkuru halimden sıyrılıyorum ve aynı zamanda onun öyle olduğuna da inanıyorum, itikad ediyorum.” manasına… Gördüğünüz gibi “Sin” harfinin bütün manalarını ifade ediyor. وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ “Yardımı da Senden diliyoruz; şu halkalar var ya, yine onların yardım dileklerini, kendi yardım dileklerim içinde mütalaa ederek, Senden kocaman bir yardım dileğinde bulunuyoruz.” إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ

Ama yetmiyor, bakın: اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ diyoruz. İşte bu, o; yani, hicâbın kaldırılmasıyla hakkı hak, bâtılı bâtıl görme/gösterme şeklindeki en büyük hidayetin talebi. Ama sırât-ı müstakîme hidayet edildik fakat -hafizanallah- teminatımız yok. “Âkıbetinden endişe etmeyenin âkıbetinden endişe edilir.” Herkes, her adımını korku ile atması lazım. Hafizanallah, ya çıktığım merdivenlerde, en yukarısında bile, şeytan bir oyun oynayarak bir çelmeyle, bir el-ense ile, beni oradan tâ geldiğim yere iterse!.. اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ*صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلاَ الضَّالِّينَ “İn’am’da bulunduğun nebiler, sıddîklar, şehitler ve sulehâ -sâlihler; amelini katışıksız, riyâsız, süm’âsız, ucubsuz, fahirsiz yapan insanlar- zümresine bizi dâhil eyle, ilhak buyur!” diyoruz. Tamam… Ama her şeye rağmen, önceki cümleden “atf-ı beyan” veya “bedel” olarak devam ediyoruz: Allah’ım, böyle yaptın.. ben de böyle bunları istedim.. hatta bunları istedik hepimiz beraber.. isteme korosu oluşturduk.. toptan hepimizin sesi, tâ Sidretü’l-Müntehâ’da, o tavaf edenlerin seslerine ulaştı.. zannediyorum Cibrîl de aynı şeye ses kattı.. Mikail de aynı şeye ses kattı. Buraya kadar geldik ama muktezâ-i beşeriyet, nefsimiz var, cismâniyetimiz var, hayvaniyetimiz var. Ne olur ne olmaz. غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلاَ الضَّالِّينَ “Gazabına uğramışların ve sapıp gitmişlerin yoluna düşmekten bizi muhafaza buyur!..”

Vesselam.

Bamteli: ALLAH’A SIĞINIYORUZ!..

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Ne mutlu âhireti peyleme sevdasına tutulanlara; ne mutlu!.. Ne mutlu ki onlar, fâni ile bâkîyi birbirinden tefrik edebilecek dirayete, kiyasete, min vechin fetânete, min vechin firâsete sahipler. Neyin eğri, neyin doğru olduğunu görüyor, ona göre hüküm veriyorlar. Yürüyecekleri yolu, isabetli belirliyorlar. Önlerinde sürekli peygamberlerin izini görüyorlar; Râşid Halifelerin izini görüyorlar.

   Kötülük ve zulüm treninin son istasyonu, Cehennem; iyilik ve hakperestlik burağının nihâî durağı ise, Cennet’tir.

“Sahabî hayatı, sahabî düşüncesi, sahabînin hayat yorumu, hayat felsefesi, sahabînin peylediği şeyler!” diyen bir insan, attığı her adımla ayağını onların bastığı yerlere bastığı için, o izlerin çağrıştırdığı dünya kadar şey oluyor. Bir adımını atınca, sadakat adına birden bire gözünün önünde Hazreti Ebu Bekir tebellür ediyor (billurlaşıp beliriyor, meydana çıkıyor). Hak ve adaleti ikâme adına bir adım attığı zaman Hazreti Ömer tebellür ediyor. Edep ve hayâ adına, bohemliğe karşı koyma adına adımını attığı zaman da Hazreti Osman tebellür ediyor. Hak ve hakikati ikâme etme adına, Hayber kapılarını koparma izine ayağını bastığı zaman ise, birden bire Hazreti Ali tebellür ediyor. Daha niceleri, daha niceleri… Ve her haliyle, sıkıntıda olsa bile, başına balyozlar inse-kalksa bile o izlerle ayakta duruyor. Ulusalcı balyozu, çağdaşçı balyozu, kuvvacı balyozu, müstebit balyozu, diktatör balyozu… Bunlar başına indikçe, o, âdetâ onları duymuyor bile!.. Takip ettiği izler, onu öyle sevdalı hale getirmiş ki, kendinden geçmiş, mest u mahmur; “heymân” yaşıyor, hafakan yaşıyor, heyecan yaşıyor hep orada. “Amanın bu izleri kaybetmeyeyim!” diye, o izleri yakın takibe alıyor, takip ediyor.

Efendim, “Bu yol, uzaktır / Menzili, çoktur / Geçidi, yoktur / Derin sular var!” diyor, yedi asır evvel yaşamış Yunus Emre. Elbette bir kısım sıkıntıları vardır. Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) sahih hadis-i şerifleri ile buyuruyor ki: حُفَّتِ الْجَنَّةُ بِالْمَكَارِهِ وَحُفَّتِ النَّارُ بِالشَّهَوَاتِ “Cennet çepeçevre nefsin hoşuna gitmeyen şeylerle sarılmış, Cehennem de (bedenî arzu ve iştihaları kabartan) şehevâtla kuşatılmıştır.” Cennet; âdetâ -bir yönüyle- insanın ağırına gidebilecek, üstesinden zor gelebileceği, biraz da cismaniyet ve belki nefsi itibarıyla hor karşılayacağı şeyler ile kuşatılmıştır. Biraz dikenler vardır o yolda. Dolayısıyla da insan bazen balyoz yiyebilir; bazen başından bir külünk yiyebilir; bazen sinesine bir mızrak saplanabilir, Hazreti Hamza’nın sinesine saplandığı gibi… Ama neticede varacağı yer, sevdalı olduğu yer, sevdalıların yeridir.

Gözünde hep orası olduğuna göre, orası gözünün önünde tüllenince… Hani, bilmem deniyor musunuz bazen?!. Böyle gözünüzü yumup اَللَّهُمَّ أَجِرْنَا مِنَ النَّارِ “Allah’ım bizi Cehennem ateşinden uzak tut, koru!..” derken, magmalar gibi Cehennem ateşlerinin fışkırdığını, hayal dünyanız, gözünüzün önüne getiriyor. اَللَّهُمَّ أَجِرْنَا مِنَ النَّارِ “İşte bundan koru!..” diyorsunuz. Sonra وَأَدْخِلْنَا الْجَنَّةَ “Bizi Cennete dâhil eyle!..” falan derken, birden bire bakıyorsunuz ki, güller açıyor, lâleler orada boy göstermeye başlıyor, bülbüller şakıyor, saraylar peşi peşine diziliyor. Gözlerinizi kapayıp dediğiniz şeyleri derken, böyle bir dünyaya dalıyorsunuz. Yürüdüğünüz yolda bütün bu türlü şeyler ile karşılaşacağınızdan dolayı, balyozların acısını/sızısını bile duymuyorsunuz.

Fakat dünyaya tapan insan, “Dünya adına sahip olduğum şeyleri elimden kaçırırım!” diye her adımında ayrı bir karın sancısı yaşıyor; her adımında kasıklarını tutuyor, “Aman!” diyor, “Çok ağır geldi bana; ya elimden alırlarsa bunu, ya kaçırırsam bunu!” Dolayısıyla o mevzuda akla hayale gelmedik firavunluklara giriyor. “Aman, şunların bunu elimden kaçırma ihtimali var; şunların elimden alma ihtimali var!” diye, paranoyalara bağlı değişik mesâvîyi irtikâp ediyor, değişik mezâlimi irtikâp ediyor; mesâvî ve mezâlim yolunda, mesâvî ve mezâlimin insanı götürdüğü/taşıdığı yere gidiyor.

Mesâvî ve mezâlim treninin son istasyonu, Cehennem’dir, esfel-i sâfilîndir, “gayyâ”dır. Orada “Haydi herkes dışarıya!” dendiği zaman, nereye döküleceğini düşüneceksin!.. Ama “a’lâ-i İlliyyîn-i kemâlât”a (Cennet’teki en yüksek dereceye, Cenâb-ı Hak indinde en iyilerin ve kâmillerin derecesine) -bir yönüyle- teşne, gönül kaptırmış insanları da bir tren taşıyor; belki ayrı bir vasıta, daha hızlı bir vasıta taşıyor; belki kendileri melekler gibi kanatlanmışlar. “Haydi, aşağıya dökülün!” denip döküldükleri zaman, bülbül şakımalarıyla, güllerin onlara gülmeleriyle karşı karşıya kalacaklar.

Ve hele bir şey var, hele bir şey var, hele bir şey var ki!.. Onu müşahede edince, görüp ettikleri her şeyi unutacaklar. Hele bir şey var, hele bir şey var, hele bir şey var ki, görüp tattıkları, yaşadıkları her şeyi unutacaklar. فَيَنْسَوْنَ النَّعِيمَ إِذَا رَأوْهُ * فَيَا خُسْرَانَ أَهْلَ اْلاِعْتِزَالِ “O’nu gördükleri zaman bütün Cennet nimetlerini unuturlar. ‘Allah görülmez’ diyen Ehl-i İ’tizâl’e hüsran olsun!” Bir dakika rü’yet-i Cemâli, Cennet’in binlerce senesine fâiktir. Bu da kesretten kinaye; bir dakika rü’yet-i Cemâli, Cennet’in bir milyon senesine fâiktir. Çünkü sizin çehrenizden kâinatın çehresine kadar, sizin ahsen-i takvîme mazhariyet keyfiyetinizden kâinatın çehresine kadar her şeye serpiştirilen, içli-dışlı, maddî-manevî ne kadar güzellikler var ise, hepsi O’nun cemalinin tecellilerinden ibarettir.

   Müjdeler olsun birer tohum gibi dünyanın dört bir yanına saçılıp başağa duran ıslah kahramanı gariplere!..

Öyle eltâf-ı Sübhâniye ile karşılaşacaksınız ki orada, “Ne iyi olmuş da çektirenlerin çektirmelerine katlanmışız.. فَصَبْرٌ جَمِيلٌ ‘Artık bize düşen, ümitvar olarak güzelce sabretmektir.’ demişiz.. وَاللهُ الْمُسْتَعَانُ ‘Yardımına müracaat edilip sığınılacak sadece Allah var.’ diyerek, Allah’a sığınmış; şikayet edeceksek, halimizi O’na açmış, O’na dert yanmış, niyazda bulunmuşuz.. إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي وَشِكَايَتِي وَكَمَدِي إِلَى اللهِ ‘Tasa, hüzün, şikayet ve şiddetli elemimi, yürek yangınımı Allah’a arz ediyorum!..’ demişiz.. يَا مَنْ هُوَ عِنْدَ الْمُنْكَسِرَةِ قُلُوبُهُمْ ‘Ey kalbi kırıkları maiyyetiyle şereflendiren!..’ diyerek, O’nun kapısının tokmağına dokunmuş; ‘Ey kalbi kırıklarla beraber olan Zât! Senin kapının önündeyiz, elimiz de kapının tokmağında. Sana geldik; şu, tepemize balyozlar indiren insanlara karşı, Sana geldik!’ diye yakarmışız. İyi ki bunları yapmışız!..” diyeceksiniz.

Yol bu ise, ses-soluk da bu olacaktır. Yol bu ise, varılacak yer de orası olacaktır. “Haydi, aşağıya inin!” dedikleri yerde, indiğiniz yerde, birden bire İnsanlığın İftihar Tablosu’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşınızda bulacaksınız; aile efradı ile beraber, Ehl-i Beyt’i ile beraber. “Kardeşlerim, hoş geldiniz!” diyecek. Dünyadayken size “Kardeşlerim!” dedi mi, demedi mi?!. “Kardeşlerim, âhir zamanda gelecek!”

Fitne ve fesadın boy gezdiği bir dönemde ıslah kahramanları, ıslah âbideleri… Gönülleri ıslah etmek, onların içindeki çirkinlikleri temizlemek, tezkiye etmek ve onların yüzlerini Hakk’a tevcih etmek için gayret sarf eden insanlar… طُوبَى لِلْغُرَبَاءِ، اَلَّذِينَ يُصْلِحُونَ مَا أَفْسَدَهُ النَّاسُ O gariplere, bir yönüyle her biri bir çeşit gurbete saçılan o insanlara ne mutlu!.. Onlar, elin-âlemin fitne-fesat çıkardığı, ortalığı bozduğu, yaşanmaz hale getirdiği dönemde saçıldıkları her yerde, başağa yürürler, ıslahçı olarak hareket ederler!.. Bozulmuş dimağları, huzura erdirirler; sarsıntı içinde olan kalblere kuvve-i maneviye olurlar; vicdanları rahatlatırlar, Allah’ın izni ve inâyetiyle. طُوبَى لِلْغُرَبَاءِ، اَلَّذِينَ يُصْلِحُونَ مَا أَفْسَدَهُ النَّاسُ İnsan şeklindeki bazı mahlukların halkı ifsat ettikleri dönemde, ahsen-i takvîme mazhariyetin hakkını veren ve onu koruyan, onu ayaklar altına almayan insanlar; onlar ıslahçılar…

Efendim, varsın o yol “uzun” olsun, “menzili çok” olsun, “geçidi yok” olsun, önünde “derin sular” olsun, aşılmaz uçurumlar bulunsun!.. Sonuçta konaklayacağınız yer, o ebedî saadet diyarı ise… Bu konaktan sonra… Ki burası “İki kapılı bir handır; konan göçer, konuk eğlenmez!” Fakat eğlenebileceğiniz bir yer, orası ise şayet, “Allah’a binlerce hamd u senâ olsun!” diyeceksiniz.

   Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ufuk karartan şeylerden Allah’a sığınıyordu.

Rasûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in şu duayı çok tekrarladığı rivayet edilmektedir: اَللَّهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنْ عِلمٍ لاَ يَنْفَعُ وَمِنْ قَلبٍ لاَ يَخْشَعُ وَمِنْ نَفْسٍ لاَ تَشْبَعُ وَمِنْ دَعْوَةٍ لاَ يُسْتَجَابُ لَهَا “Allah’ım! Fayda vermeyen ilimden, saygıyla ürpermeyen gönülden, doyma bilmeyen nefisten ve kabul edilmeyen duadan Sana sığınırım.” Ayrıca O’nun daha başka musibet ve marazlardan da istiâzede bulunduğu nakledilmekte; bu cümleden olarak, Allah Rasûlü’nün “yaşarmayan gözden” de Allah’a sığındığı söylenmektedir.

Bir, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) genel karakteri, bir de sığındığı şeylerin (müsteâzun minh) keyfiyetleri nazar-ı itibara alındığı zaman, o müstesnâ gibi görülen şeyleri de onların içinde görmek, biraz o ifade tarzının tabiatının gereğidir: Böyle düşünen, böyle eden, böyle söyleyen bir insan, bunları da söylemiştir. Çünkü deyip-ettiği şeylere bakıldığı zaman, esasen bunlar aynı kategoriye dâhil şeylerdir. Ama bazıları çok önemli olduğundan dolayı, belki meseleyi ilk rivayet eden insanlar, o önemli şeyler üzerinde durmuşlardır. Onların olmaması insan için çok olumsuz şeyler “vaîd”inde (وَعِيد), tehdidinde bulunduğundan dolayı onlar üzerinde durmuşlar. Pozitif şeylerin mevcudiyeti de güzel şeyler “vaad” (وَعْد) ettiğinden dolayı onlar üzerinde durmuşlar.

Hani bunlar olmaması gerekli olan şeyler olduğundan dolayı, bunları yaptığınız zaman kötülük yapmış olursunuz esasen; bir yönüyle kendi dünyanızı, kendi ufkunuzu karartmış olursunuz. Dolayısıyla Allah Rasûlü, ufuk karartan şeylerden Allah’a sığınıyor.

   Allah’ım, fayda vermeyen ilimden Sana sığınıyoruz!..

Birinci olarak, başta buyuruyor ki: أَعُوذُ بِكَ مِنْ عِلْمٍ لَا يَنْفَعُ “Faydalı olmayan ilimden Sana sığınırım!” Ee Kur’an-ı Kerim, كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًا “… (Onların durumları) tıpkı ciltlerle kitap taşıyan merkebe benzer…” (Cuma, 62/5) diyor. Yığın yığın kitap… Boyları aşkın kitaplar yazmış, etmiş; doktora üstüne doktora yapmış, duayen hale gelmiş. Fakat Sâdî’nin ifadesiyle, okuduğu şeyleri tabiatına mal edememiş, onu amel ile taçlandıramamış ise şayet.. meseleyi “marifet”e çevirememiş ise.. marifeti “muhabbet”e çevirememiş ise.. muhabbeti “aşk u iştiyâk-ı likâullah”a çevirememiş ise, beyhude yorulmuş o. Kur’an, lisân-ı nezihiyle meseleyi anlatırken böyle anlatıyor; bağışlayın, “sırtında kitaplar taşıyan eşek” diyor ona.

Günümüzde de çoktur böyle diplomalı cahiller. Ağızlarından hep zift akıyordur. Yalanlar, tezvirler mubah onlar için; iftiralar mubah onlar için; meseleleri ters anlamalar mubah onlar için. Bunların okudukları ilimler… Boyunuzu aşkın kitaplar da yazsalar… Hatta bunların çoğu İslam’ın kalbî ve ruhî hayatı ile ilgili kitap bile ortaya koysalar… Bunları tabiatlarına mal edememişler ise şayet.. söyleyecekleri/edecekleri her şey, Cenâb-ı Hakk’ın ortaya koyduğu kıstaslara göre değil ise.. attıkları her adım o kıstaslara göre değil ise… Allah Rasûlü’nün Allah’a sığındığı ilim, işte o ilimdir. اَللَّهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنْ عِلْمٍ لَا يَنْفَعُ “Allah’ım, faydasız ilimden Sana sığınırım!..” Bir yönüyle, beni alıp Allah’a ulaştıracak, beni alıp Cennet’e ulaştıracak, beni Allah’ın nimetlerine ulaştıracak bir ilim değil ise, yerin dibine batsın öyle ilim! Efendim, biz de diyelim: اَللَّهُمَّ إِنَّا نَعُوذُ بِكَ مِنْ عِلْمٍ لَا يَنْفَعُ “Allah’ım! Faydasız ilimden Sana sığınırız!”

Çok kitap okuma, çok kitaba bakma, o çok önemlidir, bir yönüyle; fakat gerçek önemi onun, hayata mal olmasındadır. Sâdî, Gülistan’ında -Zannediyorum başına doğru bir yerde; unuttum, şimdi hatırımda değil, çünkü altmış sene evvel bakmıştım.- diyor ki: “Sen, ilmin ile amel etmiyorsan, sen cahilin tâ kendisisin!” Bilmez, bilmediğini de bilmez, kendini biliyor zanneder. Ziya Gökalp ifadesi ile “mük’ab câhil”, üç derinlikli cahil demek bu. Bilmiyor, bilmediğini bilmiyor; fakat kendini biliyor zannediyor.

Bu, öyle tehlikeli bir canavardır ki, hafizanallah, dünya kadar insanı şaşırtır, yoldan/şirazeden çıkarır ve onları da birer canavar haline getirir, sonra toplumun üzerine saldırtır onları. Bazı yerde ehl-i imanı kaçırırlar, eşkıyanın insan kaçırması gibi; götürür derdest ederler, onları zindanlara atarlar. Kaçırma projeleri/planları oluştururlar: “Şimdi bizim kaçırma usulümüzü öğrendiler, bunun önünü alabilirler; yeni projeler oluşturmamız lazım! Dünyanın her yerinde, ne kadar temiz ses-soluk var ise, hepsini kesmemiz lazım ki, bizim karbondioksitimizi ‘oksijen’ diye yudumlasınlar insanlar!” derler. Çünkü vicdan bozukluğu yaşıyorlar, dimağ tefessühü yaşıyorlar, ruh dejenerasyonu yaşıyorlar.

Bunları değiştirmek çok zordur. Zannediyorum Râşid Halifeler döneminde de olsalardı bunlar, Müseylemetü’l-kezzâb’ın saflarında yerlerini alırlardı. Geri dönecekler de Tuleyha’nın yanında yerlerini alırlardı. Bohemliğe düşkün olanlar da Secâh’ın yanında yerlerini alırlardı. Ama hiç biri Ebu Bekr u Ömer u Osman u Ali’nin yanında yerlerini almazlardı. Bir daha diyelim: اَللَّهُمَّ إِنَّا نَعُوذُ بِكَ مِنْ عِلْمٍ لَا يَنْفَعُ

   Allah’ım, Zâtına karşı saygıyla ürpermeyen gönülden Sana sığınıyoruz!..

İkinci husus olarak, Efendimiz, وَمِنْ قَلْبٍ لَا يَخْشَعُ “Ürpermeyen kalbden, Allah’ım, Sana sığınırım!” buyuruyor. Bu duada zikredilen kelime “huşû” (خُشُوع / خ-ش-ع); “haşyet” (خَشْيَة / خ-ش-ي) ayrı bir şey. Huşû, bir yönüyle insanın tavırlarına da akseden şeydir; o, insanda, Allah karşısında duruşu belirleyen bir derinliktir. Şununla ifade edilebilir: İhsan şuuru ile, sürekli Allah tarafından görülüyor olma mülahazası ile hareket eden insanın halidir. لَوْ خَشَعَ قَلْبُهُ لَخَشَعَتْ جَوَارِحُهُ diyor Efendimiz; “Eğer kalbinde huşû (خُشُوع) olsaydı, o, aza ve cevârihine de aksederdi.” İşte huşû, öyle bir şey. Öbürü (haşyet), fokur fokur, içten içe, magmalar gibi kaynayıp duruyor; berikine gelince, o -bir yönüyle- lavlar gibi dışarıya vuruyor. Eğer Allah’a karşı böyle bir huşû ve haşyet var ise insanda, o gözünün irisine kadar, yüzündeki takallüslere kadar, el-ayak hareketlerine kadar, ses tonuna kadar, vurgulamalarına kadar, beyan keyfiyetine kadar, ortaya koyduğu fikirlere kadar her şeyine aksedecektir. لَوْ خَشَعَ قَلْبُهُ لَخَشَعَتْ جَوَارِحُهُ buyuruyor, Efendimiz.

Hani, Sir James Jeans karşısında İn’amullah’ın dediği şey var: Değişik sözler eviriliyor, çevriliyor bir şeye geliyor; orada (Pakistanlı) İn’amullah ona diyor ki… Sir James Jeans, filozof, hakperest esasen, bir yönüyle Pascal gibi. Manastır’ın pencerelerinden bakıp da -Hazreti Pîr-i Mugân’ın ağacın üstünde durup “Dinle de yıldızları, şu hutbe-i şirinini / Name-i nurîn-i hikmet, bak ne takrir eylemiş.” dediği gibi- gökyüzünü temâşa edip “Allah’ım! Allah’ım!” diye inleyen insan, filozof… Ama temsil ve hal ile kendisine gidilmediğinden dolayı, bir yönüyle, A’râf’ta kalmış. A’râf’ta kalmış; fakat hep doğruyu arama, hep doğru peşinde koşma, onun şiarı olmuş. O Sir James Jeans da öyle birisi. Söz eviriliyor, çevriliyor, ona geliyor; İn’amullah da hemen yapıştırıyor: إِنَّمَا يَخْشَى اللهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاءُ “Gerçek şu ki, kulları içinde, Allah karşısında, ancak âlimler saygıyla ürperir.” (Fâtır, 35/28) Sir James Jeans, “Ne bu?!” diyor. İn’amullah, “Bu, Kur’an’dan bir ayet” diyor. “Bunu Hazreti Muhammed mi söylüyor?” “Hazreti Muhammed söylüyor!” “O bunu diyorsa, O, peygamberdir!” diyor. Anlayan, meseleyi başka türlü anlıyor. Bakın biz de okuyoruz: إِنَّمَا يَخْشَى اللهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاءُ Gerçekten ilmi sindirmiş insanlar, bütün benliğine mal etmiş insanlar, nöronlarına nakşediyor gibi onu nakşetmiş insanlar…

O davranışlarına öyle aksedecek ki, onu gören herkes لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ diyecek. O hadis ricâli (Efendimiz’in hadislerini nakleden râvîler) içinde böyle insanlar vardı. Sokakta gezerken, onu görenler, لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ diyorlardı. Tavırlarından dökülüyordu, iki büklümdü, Allah tarafından görülüyor olma tavrını sergiliyordu. وَمِنْ قَلْبٍ لَا يَخْشَعُ Ürpermeyen kalbden Allah’a sığınıyor; latife-i Rabbâniyesi sürekli huşû ile köpürüp duruyor; dolayısıyla da bu onun tavır ve davranışlarına da aksediyordu. Bir temsil, bir hâl sergiliyordu ki, halledilmedik mesele kalmıyor; o temsil ile temessüle geçmeyecek insan da kalmıyordu.

Eksiğimiz/gediğimiz, bu olduğundan dolayı, o güzel sistemi, İslam sistemini, Allah sistemini, dünyaya olduğu gibi duyuramadık! Bilmem kaç asırdan beri… Hazreti Pîr “Üç asırdan beri, rahnedâr olmuş bir kaleyi tamir ediyoruz!” diyor. Üç asırdan beri… Demek ki -min vechin- surların bir kısmı yıkıldı, bazı yerlerde çatlamalar oldu, kubbede kopmalar oldu, dökülen taşlar oldu. Peşi peşine bütün bunlar oldu; bize gelinceye kadar hepsi zıp zıpır, “Müslümanım!” diyen cahillere kaldı. Dolayısıyla bu harap olmuş kale, tamir edilmek ister. Esasen o da tavır, davranış, temsil derinliğine bağlıdır. Onu görmeyince, insanlar niye sizin arkanızdan gelsinler ki?!.

   Allah’ım, doyma bilmeyen nefisten Sana sığınıyoruz!..

Peygamber Efendimiz, mezkûr duada üçüncü olarak, وَمِنْ نَفْسٍ لَا تَشْبَعُ “Doymayan nefisten de Sana sığınırım!” buyuruyor. Hafizanallah, dünyaları versen doymayan nefis, hadisin ifadesiyle. Efendimiz ifade buyuruyor sahih hadiste: “İki dağ altını olsa, bir üçüncü dağı da ister.” Öyle bir tevehhüm-i ebediyet vardır ki!.. Tûl-i emel akıntılarına/çağlayanlarına kendini salmış; sürekli sürüklenip gidiyor; ne verirseniz verin, doyma bilmiyor!..

Evet, وَمِنْ نَفْسٍ لَا تَشْبَعُ “Doymayan nefisten, Sana sığınırım!” Bir tane bir yerdeki varlığıyla yetinmez. Mesela, hafizanallah, Karun gibi davranır. Bir yerde bir hazine yaptı; “Yahu ne olur, ne olmaz; bunun kilidini kırar veya bir anahtar uydurur, çalarlar. En iyisi mi, bir hazine de başka bir yerde yapayım, bir hazine de başka bir yerde yapayım, bir hazine de başka bir yerde yapayım!” Ee nereden çıkarıyorsun bunları?!. Kur’an, onu anlatırken, buyuruyor: وَآتَيْنَاهُ مِنَ الْكُنُوزِ مَا إِنَّ مَفَاتِحَهُ لَتَنُوءُ بِالْعُصْبَةِ أُولِي الْقُوَّةِ “Ona hazineler dolusu öyle bir servet vermiştik ki, anahtarlarını bile güçlü kuvvetli bir grup insan ancak taşırdı.” (Kasas, 28/76) Kuvvetli on tane insanın, anahtarlarını taşıyacakları şekilde hazineleri vardı. Ee canım, büyük, o cami anahtarları gibi, şunun sapı gibi bile olsa, yine de on tane insanın taşıyacağı şeyi düşününce, her halde kucak kucak anahtar. Demek ki yirmi yerde, otuz yerde… Bakın, birine razı olmuyor.

Demek ki bir yerde bir tane villa yapıyor; “Yahu burada bıktım usandım; böyle, ülfet ünsiyet oldu; çocuklar hep çıkıyor, çıkıyor, aynı yeri görüyorlar; aynı bahçe!..” falan.. “Bu, bülbülün bile canını sıkar. Bir tane de başka bir yerde yapayım, bir tane de başka bir yerde yapayım! Ne olursa olsun; hatta tabii dengeye bile, ekosisteme bile dokunarak da olsa, falan yerde on bin tane ağacın kesilmesi pahasına, bir tane de orada yapayım. Bir tane de denizin kenarında yapayım; millet hazır, plaja girerken böyle, o enteresan şeyleri, bünyeleri temâşâ etmek için, gözlerimizin aydınlığı adına temâşâ etmek için, bir tane de denizin yanında yapayım. Bir tane de dağın başında yapayım; dağ, fazla oksijen almak için. Bir tane de çukur bir yerde yapayım, bilmem ne için. Bir tane de bilmem nerede, bir tane de bilmem nerede!.. Bunlar yetmez canım, bir de filolarımın olması lazım, denizin enginliklerine de yelken açmam lazım. Orada da neler oluyor, neler bitiyor, onları temâşâ etmem lazım!” Siz, bunlara itiraz etseniz, derler ki: “Âyât-ı tekvîniyeyi temâşâ etme adına, Zat-ı Ulûhiyetin eserlerini görme adına insana ne kazandırıyor, ne kazandırıyor; siz bilmiyorsunuz. Aklı ermeyen insanlar olarak ne diye bunlara itiraz ediyorsunuz?!.” Hemen orada meseleye dinî bir menât (temel, dayanak, merci) bulmak suretiyle kandırmayı pekiştirmeye çalışırlar.

Doymayan nefis… Allah Rasûlü, bunu o kadar tehlikeli buluyor ki, üçüncü derecede, faydasız ilim ve haşyetsiz kalbden sonra “doymayan nefis” diyor.

   Allah’ım, icâbet edilmeyen ve kabule mazhar olmayan duadan Sana sığınırım.

Bir de وَمِنْ دَعْوَةٍ لَا يُسْتَجَابُ لَهَا “Yapıldığı halde kabul olmayan duadan…” diyor, hafizanallah. Tirmizî hadis-i şerifinde, “kabul olmayan dualar” adına Allah Rasûlü şöyle buyuruyor: إِنَّ اللهَ لَا يَقْبَلُ دُعَاءً مِنْ قَلْبٍ غَافِلٍ لَاهٍ “Allah, ne dediğini bilmeyen, söylediğinden habersiz olan bir kalbin duasını kabul etmez.” Ne dediğinin farkında olmadan, ezberlediği şeyleri söylüyor. Hakikaten, dediği şeyler, doğru. Mesela diyor ki: اَللَّهُمَّ أَجِرْنَا مِنَ النَّارِ، اَللَّهُمَّ أَجِرْنَا مِنَ النَّارِ، اَللَّهُمَّ أَجِرْنَا مِنَ النَّارِ “Allah’ım bizi Cehennem ateşinden uzak tut! Allah’ım bizi ateşten koru! Bizi Cehennem’den âzâd eyle!..” Söylüyor fakat ne dediğinin farkında değil.

Biraz evvelki mülahaza ile, اَللَّهُمَّ أَجِرْنَا مِنَ النَّارِ derken, gözleri kapayıp Allah huzurunda bulunuyor olma mülahazasıyla, hakikaten magmalar gibi veya lavlar gibi fışkıran bir Cehennem’i hayalinde canlandırmaya çalışmalı: “Allah’ım! İşte ben, ondan Sana sığınıyorum! Allah’ım, işte ben, ondan Sana sığınıyorum!” demeli!.. Duygusu/düşüncesi, Sırât gibi olacak bir yönüyle; Allah (celle celâluhu) o sığınmayı boş bırakmaz. Duygusu/düşüncesi; zihninde, bakışında bir Sırât gibi temessül edecek ve sonra da kendini o Sırât’ın üstünde görecek. Bir de وَأَدْخِلْنَا الْجَنَّةَ مَعَ اْلأَبْرَارِ “Ve bizi dâhil eyle Cennet’e, ebrâr (iyiliğe kilitli sâlih kullarla) beraber!..” derken, birden bire Cennet’in bağının/bahçesinin, otunun-ağacının, selvisinin-bilmem nesinin salınıp durduklarını görecek ve kendinden geçecek, mest olacak..

Efendim, وَمِنْ دَعْوَةٍ لَا يُسْتَجَابُ لَهَا “İcâbet edilmeyen davetten (duadan/yakarıştan) Sana sığınırım!” Gönülden dua etmek lazım; “lâğî-lâhî” (faydasız, manasız ve şuursuz) olarak değil, eğlence değil. Esasen, ellerimizi kaldırdığımız zaman… Birinin mülahazası ile arz edeyim: Bilmem kaç insan vardır, ellerini kaldırdığında, heyecanından, ellerinin içine bir şeylerin yağdığını hisseden? Ellerinin içine bir şeyler yağıyor gibi olur, gerçekten Allah’a teveccüh etmiş insanın. Şimdi o diplomalı cahiller belki bunu da sorgularlar; “Yok öyle bir şey. İlmihaller yazmıyor öyle bir şeyi!” derler. A be ilmihâlci adam!.. Sen, ilmihalin ötesinde bir şey bilmiyorsun ki!.. Sen, kalbinden habersiz yaşıyorsun, ruhundan habersiz yaşıyorsun!.. كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًا Sen, o kadar konsantre olunca, tepeden tırnağa sende bir ihtizaz hâsıl olacak, kalbinin ritmi değişecek ve ellerine de âdetâ bir şeyler yağıyor gibi olacak. Objektif değil. Zorlayın kendinizi!.. Allah huzurunda durduğunuz mülahazası ile, ciddî bir konsantrasyon ile, eskilerin ifadesiyle “im’ân-ı nazar” ile, O’nun tarafından görülüyor ve O’nu görüyor olmaya tâlip olma mülahazasıyla yaptığınız zaman, Allah (celle celâluhu) duayı kabul buyuracak… Bir, bu.

Bir ikincisi: Dua yapar, yapar… Allah (celle celâluhu) kulun duasını istiyordur; onun defter-i hasenâtına onun geçmesini istiyordur. Dolayısıyla da vereceği şeyi, kulunun çok dua etmesine bağlamıştır. Bu da hadis: يُسْتَجَابُ لِأَحَدِكُمْ مَا لَمْ يَعْجَلْ يَقُولُ: دَعَوْتُ فَلَمْ يُسْتَجَبْ لِي “Herhangi birinizin duasına icabet buyurulur, acele etmezse şayet.” Nasıl acele ediyor? “Dua ettim ettim de kabule karîn olmadı!” diyerek… Kırk sene dua etsen, Allah (celle celâluhu) seni kırk sene kapısında, kapısının eşiğine, rahmet eşiğine, şefkat eşiğine, re’fet eşiğine baş koymuş, yalvaran bir insan haline getirir: “Aferin Benim kuluma! Kırk sene, Ben, kulumun istediğini tam vermedim ama onu tam mahrum da etmedim. Yürüdüğü yolda avanslar verildi, değişik şeyler aldı ama kendi istekleri tamamen yerine getirilmedi. Fakat Benim kahraman kulum, hiç yılmadan, kırk sene, gönlünden gele gele, kalbinde ürpertiler hâsıl ede ede hep dua etti!”

Evet, Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Kabul olmayan duadan da Sana sığınırım!” derken, lâğî-lâhî duadan ve duaya karşı bıkkınlık yapan insanların dualarından istiâzeye işarette bulunuyor, Allahu a’lem. Hazreti Pîr diyor ki kulunç rahatsızlığı için, “Otuz senedir şifa duasını ettiğim halde, duam zahirî kabul olmadığından, duayı terk etmek kalbime gelmedi. Zira hastalık, duanın vaktidir; şifa, duanın neticesi değil.” Vakıa yirmi bir defa zehirlenmiş. Bunlardan dolayı ben öyle “Allah’ım, bunları benden al, beni zehirleyenleri Sen de zehirle!” falan dediğini bilmiyorum; ben öyle bir şey görmedim; yok, öyle bir şey demiyor. Affediciliği ve bağışlayıcılığı şiar edinmiş bir insan. “Hakkımı helal ettim!” diyor. Bütün kötülükleri sayıyor, sıralıyor, paragraf paragraf; insanın içini bulandıracak şeyler yapılmış ama “Hakkımı helal ettim!” diyor. Evet, âbide şahsiyetlere düşen şey!..

   “Allah’ım, Sen’den diliyor ve dileniyoruz, gözlerimize yaş ver ve bizi ağlat; Sen’den uzak kalış hasretini duyamayışımıza ağlat; gönlün şâk şâk oluşuna, ağyâr ateşine yanışına ağlat!..”

Ha, bu -antrparantez- size de düşen, bize de düşen şeydir. Balyozculara karşı, külünkçülere karşı, sürekli sizin üzerinize mızraklarla gelenlere karşı, sizi zindanlara atanlara karşı, şakî bir şebeke gibi gösterenlere karşı, siz de “Hakkımı helal ettim!” demeye kendinizi hazırlayın. Efendim, bu, yiğitçe bir şey olacak, babayiğitçe bir şey olacak.

Tabii ki, şimdi kıskaçlarına düşmemeye bakmak lazım; onun çarelerini araştırmak lazım; o mevzuda stratejiler oluşturmak lazım. Ama aştı sizi her şey, geldi çattı size her şey; o zaman da affa kendinizi hazırlayın. Çünkü insanca tavrın gereği budur!..

El-âlem insanca tavır yapmıyor… وَإِنْ عَاقَبْتُمْ فَعَاقِبُوا بِمِثْلِ مَا عُوقِبْتُمْ بِهِ وَلَئِنْ صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِلصَّابِرِينَ “Size yapılan bir haksızlık ve kötü muameleye mukabele edecek olursanız, size yapılanın aynısıyla mukabelede bulunun. Fakat sabreder de mukabele yerine af yolunu seçerseniz, böyle davranmak, sabredenler için hiç kuşkusuz daha hayırlıdır.” (Nahl, 16/126) Sabrederseniz, bu, sizin için daha hayırlıdır!.. Hazreti Üstad, aynıyla karşılık vermeye  “mukabele-i bi’l-misil kâide-i zâlimânesi” diyor. Kötülüğe kötülük ile mukabele değil…

“İhsan, sana ihsanda bulunana ihsan değildir; ihsan, sana kötülükte bulunana karşı yapılan iyiliktir.” diyor Hazreti Ruhullah, Hazreti Mesih. Sana kötülük yapana iyilikte bulun!.. En azından bir tebessüm tasaddukunda bulun; tebessüm… Evet, karakteriniz, bu sizin. El-âlem canavarca davranmış… Ee, canavar, canavarca davranır. Allah, seni-beni insan yaratmış; bize düşen şey, insanca davranmaktır. Fedakârlıkta bulunulması, caiz olmayan bir şeydir, bu; fe-da-kar-lık-ta bu-lu-nul-ma-sı ca-iz ol-ma-yan bir şey, hakiki mü’min için.

Diğer bir husus da وَمِنْ عَيْنٍ لاَ تَدْمَعُ “Yaşarmayan gözden de Sana sığınırım!” Allah Teâlâ, şakır şakır gözyaşı dökmeye bizi muvaffak eylesin!.. Üç asır evvel biz, gözyaşlarını gömdük; üzerine de kocaman kayalar koyduk, “Bir daha kalkmasın!” diye. “Yerin altında otu-ağacı beslesin, bir su olarak; bize lazım değil!” falan dedik. Oysaki Cehennem’in alevlerini söndürecek bir iksir var ise, o da gözyaşlarıdır. Duaları kanatlandırıp Allah’a uçuracak bir şey var ise, o da Allah için dökülen gözyaşlarıdır.

Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) beyanı: وَلَا تُكْثِرِ الضَّحِكَ فَإِنَّ كَثْرَةَ الضَّحِكِ تُمِيتُ الْقَلْبَ “Çok gülmeyin! O, kalbi öldürür!” Kur’an da şöyle buyuruyor: فَلْيَضْحَكُوا قَلِيلاً وَلْيَبْكُوا كَثِيرًا “Çok az gülünüz ama çok, çok, çok ağlayınız!” (Tevbe, 9/82) Seccadeleriniz ıslansın; hal dili ile “Yeter yahu! Sıkılacak hâle geldim, yeter yahu!” desin. Gece karanlıkta, Berzah yolunda projektörler yakmaya çalıştığınız anda, gözyaşlarınızı da -bir yönüyle- onlara gaz gibi, enerji gibi gönderin! Onlar, daha güçlü aydınlıklar meydana getirecektir. Allah, o türlü gözlere sahip olanlardan eylesin!..

Vesselam.

Bamteli: HÂLE

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Hazreti Hasan rivayet ediyor: رَوَاهُ الْحَسَنُ Yani, seyyidinâ Hazreti Hasan ibn Ali ve Fatıma (radıyallahu anhüm).. عَنْ أَبِي الْحَسَنِ Hasan’ın babasından, yani, Hazreti Ali’den.. عَنْ جَدِّ الْحَسَنِ O da, Hasan’ın dedesinden, yani, Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem): إِنَّ أَحْسَنَ الْخُلُقِ اَلْخُلُقُ الْحَسَنُ “Ahlakların en güzeli; güzel ahlaktır.” (Bazı rivayetlerde إِنَّ أَحْسَنَ الْحَسَنِ/الْحُسْنِ الْخُلُقُ الْحَسَنُ “Güzellerin en güzeli, güzel ahlaktır.” şeklinde geçmektedir.)

Allah Rasûlü’nün ahlakı, İlahî ahlak, hulukullah.. re’fet, şefkat, mülayemet.. kusurları görmeme, devâsâ kusurları affetmesini bilme.. içinde kin ve nefret taşımama.. “mehâsin-i ahlak” diyebileceğimiz güzel ahlak ile tahalluk etme.. “mesâvi-i ahlak”tan uzak durmaya çalışma, Allah’ın sevmediği, Kitap ve Sünnet’te “Kötü!” diye vasfedilen mesâvi-i ahlak’tan… Bazıları küfür derecesinde olan…

Yalan gibi, iftira gibi, tezvir gibi, hased gibi küfür derecesinde olan şeyler var. Bunları yapan kâfir olmaz; fakat mahzursuz görüp yapıyorsa şayet, kâfir olur; hafizanallahu teâlâ. Günah-ı kebâir, tevbe ile affedilir. Fakat umursama olmuyorsa şayet, “Adam, ne olacak?!. İşte biz bir mücadele, bir savaş içindeyiz; bu da hud’adır, onu yapıyoruz!” deniyorsa… O yazılı da olabilir, İnternet vasıtasıyla da olabilir, doğrudan doğruya bir toplum içinde de ifade edilebilir; nerede olursa olsun, o mevzuda ısrar etmek, küfürdür.

   İnsanlığın İftihar Tablosu, “Kamer-i Münîr” (her yanı nurlandıran ay) idi, etrafındaki sahabe-i kirâm da O’nunla aydınlanıp çevreye nur saçan “Hâle”; onların yolunda yürümeden zulmetlerden kurtulmak mümkün değildir.

Antrparantez; Râşid Halifeler’in yolunda yürümeyince hiçbir eğriyi düzeltmek mümkün değildir. Hazreti Ebu Bekir gibi, Ömer gibi, Osman gibi, Ali gibi yaşayacaksın!.. Cihanları fethedeceksin, Türkiye’nin otuz katı kadar bir coğrafyaya hâkim olacaksın ama giderken arkada bir dikili taş bırakmayacaksın; “Oğlum, damadım!” deyip onları kendi yerine tavsiye etmeyeceksin!.. Evet, onlar gibi olmayınca, hiçbir kırık tamir edilemez, hiçbir yara tedavi edilemez.

Böyle, hastalıkların diz boyu olduğu veya gırtlağa vurduğu bir dönemde yaşıyoruz, hafizanallah. Râşid Halifeler’in hayat tarzına dönmeyince, zannediyorum, kendi içinizde birbirinizle bir kardeşlik tesis edemezsiniz, birbirinizle kucaklaşamazsınız ve dünya ile de diyaloga geçemezsiniz. Sürekli herkese karşı bir kavga tavrı içinde bulunursunuz; bir gün birine söver-sayarsınız, sonra öbürü size sahip çıkıyor gibi olur, bu defa ona (öncekine) “Tevbeler tevbesi!” dersiniz, daha sonra öbürüne de sövüp saymaya başlarsınız. Günümüzde çok böylesi; musallat olmuş musallatlar, mü’minlere göz açtırmayan gaddarlar. Dün birine yüz defa sövdükleri halde, bugün onunla el ele, kucak kucağa; ertesi gün başka birine sövüp sayarlar, bu defa öbürü ile kucak kucağa, el ele, muânaka içinde bulunurlar. Bulunurlar; çünkü her şeyi tamamen şu mel’un, erâcif olan dünyaya bağlı yürütmektedirler.

Evet, çok tekerrür eden bir söz: اَلدُّنْيَا جِيفَةٌ وَطَوَالِبُهَا كِلاَبٌ Dünya, dünyaya bakan yönüyle.. Esmâ-i İlahiye’nin mecâlîsi olması yönüyle değil.. âhiretin mezraası olması yönüyle değil.. oranın koridoru olması yönüyle değil.. sanat-ı İlahiye’nin bir meşheri olması yönüyle değil.. ama insanların hevesâtına bakan, nefislerine bakan yönüyle, bir cife yığınıdır. “İlle filolar, ille villalar, ille apartmanlar, ille saraylar!..” filan deyip dünyada ölmeyecek gibi bir niyet, bir mülahaza, bir cehd, bir gayret içinde ölüp ölüp dirilme mevzuu; böylesine dünyaya tapma… Bunlar, dünyaya tapan insanlar.. camide secde etseler bile bunlar dünyanın kulları, dünyaperest insanlar.. Lât’a, Menat’a, Uzzâ’ya tapmadan farkları yok bunların yaptıklarının.

Yol ve yöntem, Hazreti Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali ve ashabın yolu, yöntemi olmalı. “Hâle” (هَالَة) bunlar. İnsanlığın İftihar Tablosu’na “Kamer-i Münîr” diyorlar, ifade ederken; “etrafa nur saçan ay.” Etrafındaki ışık hâlesi de Hazreti Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali ve derecesine göre diğer sahabe-i kirâm. O çizgi ihraz edilmezse, bir yönüyle, o hayat tarzı sizin için “olmazsa olmaz” -hani “kırmızıçizgi” diyorlar- şeklinde kabul edilmezse, bence hiçbir yara tedavi edilemez, hiçbir kırık tamir edilemez. Üzerine gittiğiniz her şeyle yeni yeni komplikasyonlara sebebiyet verirsiniz. Bir kanserin üzerine giderken, yanlış mualeceler ile metastazı coşturduğunuz gibi, metastazı coşturursunuz, hafizanallah.

Onun için, Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyor: عَلَيْكُمْ بِسُنَّتِي وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِّينَ مِنْ بَعْدِي، عَضُّوا عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِذِ “Siz, Benim sünnetime sarılın ve Benden sonra doğru yolda olan Râşid Halifeler’in yolunu yol edinin. Bu yolu, azı dişlerinizle tutar gibi sımsıkı tutun.” “Benim yolum, yöntemim…” وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِّينَ Bazı rivayetlerde, “el-mehdiyyîn” kaydı yok. “Hidayete otağlarını kurmuş insanlar” demek.. ve aynı zamanda, rüşd içinde olanlar; ne yaptığını, ne ettiğini, nereye gittiğini, varlığa nasıl baktığını, Peygamberi nasıl tanıdığını, Allah hakkındaki mülahazası itibarıyla nasıl isabet ettiğini bilen insanlar… وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِّينَ Hidayet blokajı üzerine otağlarını kurmuşlar.. hep doğruluk istikametinde hareket ediyorlar.. sırat-ı müstakîmde yürüyorlar.. Fatiha’da, sizin/bizim اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ diyerek hep isteyip durduğumuz hidayet… Hidayet; sırât-ı müstakîme hidayet. الْمَهْدِيِّينَ Sonra buyuruyor: عَضُّوا عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِذِ “Azı dişlerinizle, onlara sımsıkı tutunuz!” Bu, bir idyumdur; bir şeyi sıkıca tutma mülahazası ifade edilirken, Araplar, meseleyi öyle ifade ediyorlar.

O çizgide yaşayan insanlar da Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve O’nun etrafındaki o yüce hâle. “Hâle” diyoruz; bu, çok yaygınca kullanılmamış ama şiirimizde kullanılmış, edebî nesirlerde kullanılmış bir kelime. Evet, zannediyorum, kullanılır bundan sonra, “Hâle”; Kamer-i Münîr’in etrafındaki ışık halkası demektir o.

Göz, hep onlarda olursa, tavır ve davranışlar da kendilerini ona göre ayarlarlar. Ayarlanmamış tavır ve davranış ile başkalarını ayarlamak mümkün değildir. O zaman ayarlama adına yapılan her şey, bir yönüyle, belki dağınıklığa, teşettüt-i ârâya sebebiyet vermiş olur.

Evet, yol, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) yolu; yöntem, O’nun yöntemi; sistem, O’nun sistemidir. Cenâb-ı Hak, o yoldan ayırmasın!.. İslam dünyasının ihtiyaç duyduğu bir şey varsa, o da Râşid Halifeler seviyesinde, o yüce hayat felsefesini, o yüce hayat düşüncesini ihraz etmektir. Derdin dermanı, odur; onulmaz derdin reçetesi, odur.

   “Kurtuluş umuyorsun ama yolunda yürümüyorsun; oysaki gemiler karada akıp gidemezler.”

Ebu’l Atâhiye, bencileyin insanları kınama sadedinde diyor ki:

تَرْجُو النَّجَاةَ وَلَمْ تَسْلُكْ مَسَالِكَهَا * إِنَّ السَّفِينَةَ لاَ تَجْرِي عَلَى الْيَبَسِ

“Yolunda yürümeden ve zorluklarına katlanmadan kurtuluş umuyorsun; oysaki şüphesiz gemiler karada akıp gidemezler.” Kurtuluşu, necâtı umuyorsun, recâ ediyorsun ama… Malum, İhyâ-i Ulûmiddîn’de “Havf u Recâ” bahsindeydik. Recâ, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetini ummak demektir; her şeyi o rahmet ummasına/recâsına bağlamak demektir. “O olmaz ise, biz Cennet’e giremeyiz; o olmaz ise Cehennem’den kurtulamayız; o olmaz ise, Sırât’ı geçemeyiz; o olmaz ise, burada istikametimizi muhafaza edemeyiz.” demektir.

Hazret diyor ki: تَرْجُو النَّجَاةَ وَلَمْ تَسْلُكْ مَسَالِكَهَا “Sen, necât umuyorsun, recâ ediyorsun; fakat yolunda değilsin onun!” Böyle hevâ-i nefsine uymuşsun, cismâniyetine takılmışsın, bedenin güdümünde yaşıyorsun, “Dünya, dünya, dünya!” deyip onu vird-i zebân ediyorsun, لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ demekten daha çok “Dünya, dünya!” diyorsun, sonra da kalkıp Allah’tan necât ümid ediyorsun. Bilmelisin ki, إِنَّ السَّفِينَةَ لاَ تَجْرِي عَلَى الْيَبَسِ “Gemiler, kuru zeminde yüzmezler. Mutlaka onların içinde bulundukları şeyin, derya olması lazım!” diyor.

Bir başkası, bu mevzuyu ifade ederken şöyle diyor; benzer bir laf olması itibarıyla, bu onu çağrıştırdı:

تَعْصِي اْلإِلَهَ وَأَنْتَ تُظْهِرُ حُبَّهُ * هَذَا لَعَمْرِي فِي الْفِعَالِ بَدِيعُ

لَوْ كَانَ حُبُّكَ صَادِقًا لَأَطَعْتَهُ * إِنَّ الْمُحِبَّ لِمَنْ يُحِبُّ مُطِيعُ

“Allah’a isyan ediyor, sonra da muhabbet izharında bulunuyor, seviyorum diyorsun. Hayatıma yemin olsun ki yapılan işler arasında bunun kadar tuhaf ve çarpık bir şey yoktur. Eğer muhabbetinde sâdık olsaydın, O’na itaat ederdin; çünkü seven sevdiğine itaat eder.” تَعْصِي اْلإِلَهَ وَأَنْتَ تُظْهِرُ حُبَّهُ Allah’a isyan ediyorsun, sonra da kalkıp Allah muhabbetinden bahsediyorsun. هَذَا لَعَمْرِي فِي الْفِعَالِ بَدِيعُ Hayatıma yemin olsun ki!.. Hayatımı ortaya koyuyorum!.. “Allah canımı alsın ki!” demektir Türkçe’de bu. لَوْ كَانَ حُبُّكَ صَادِقًا لَأَطَعْتَهُ Allah’a muhabbetinde eğer doğru olsan, sen, O’na (celle celâluhu) itaat edersin! إِنَّ الْمُحِبَّ لِمَنْ يُحِبُّ مُطِيعُ Zira seven, sevdiğine dilbestedir, gönlünü ona kaptırmıştır. Gözünü açar-kapar, hep o sevgiyi mütalaa eder; kıpırdar, hep o sevgi ile kıpırdar; kalbi, o sevginin ritmine uyar. Kalbi atarken, bir yönüyle, tabii hali ile değil, Alvar İmamı merhumun kalbi gibi atar. Adeta her atışında لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ der, kalbi sürekli böyle atar. Hekim dinlerken bile, “Hazret, heyecanından biraz vazgeç ki kalbinin gerçek ritmini alabileyim!” der. لَوْ كَانَ حُبُّكَ صَادِقًا لَأَطَعْتَهُ Muhabbetinde doğru isen, O’na itaat edersin!.. إِنَّ الْمُحِبَّ لِمَنْ يُحِبُّ مُطِيعُ Zira seven, sevdiğine dilbestedir, gönlünü ona kaptırmıştır.

Görüyorsunuz, o çizgide olan insanlar, meselelere hep aynı yaklaşım ile yaklaşıyorlar. Bu da diyor ki: تَرْجُو النَّجَاةَ وَلَمْ تَسْلُكْ مَسَالِكَهَا * إِنَّ السَّفِينَةَ لاَ تَجْرِي عَلَى الْيَبَسِ “Sen, necât umuyorsun fakat onun yolunda değilsin, öyle kuru zeminde, gemi yüzmez.” لاَ تَجْرِي السُّفُنُ عَلَى مَا تَشْتَهِي النُّفُوسُ Bunu da Hazreti Pîr kullanıyor: لاَ تَجْرِي السُّفُنُ عَلَى مَا تَشْتَهِي النُّفُوسُ “Nefislerin arzu, iştiyak ve isteğine göre gemiler yüzmezler.” Geminin hedefinin belli olması lazım.. nereye gideceğinin belli olması lazım.. pusulası olması lazım.. dümeni olması lazım.. kaptanı olması lazım.

Şimdi rica ederim -hey’et-i ictimâiye-i insaniye veya hey’et-i ictimâiye-i İslamiye filan diyeyim- bunların içinde bulundukları geminin dümeni belli mi? Dümeni var mı? Dümende kaptanı var mı? Çok ciddî bir hedefleri var mı? Yani, “Allah’a doğru yürüyoruz!” diyebiliyorlar mı, içten, gönülden?!. Neredeyse, “O’nun dışındaki her şeye karşı kapamışız, gözümüz O’ndan başka bir şey görmüyor!” diyebiliyorlar mı?!. Hazreti Muhyiddin ibn Arabî gibi, Maktul Sühreverdi gibi, daha niceleri gibi, belki -Netâic’ine bakacak olursanız- İsmail Hakkı Bursevî gibi… Onlar, tamamen kendileri üzerine bir çarpı işareti çekerek, “Ben!” yok demişler. “Sen, tecelli eylemezsin; perdede ben var iken / Şart-ı izhâr-ı vücudundur, adîm olmak, bana.” Sen hâlâ “Ben, ben!” diyorsan, şayet o perdede sen var isen, Allah tecelli eylemez orada. Senin kendinden sıyrılman lazım ki, dolayısıyla o “isneyniyet” yok olsun; hissen, kalben, ihsâslar ve ihtisaslar açısından… Kendini öyle ademe mahkum etme, duygu ve düşünce itibarıyla. Sanki “Tâ böyle olmalı ki O tecelli eylesin!” denebilir.

Bakın, farklı farklı mülahazalar fakat bunların hemen hepsi aynı noktaya parmak basıyor. O Ebu’l Atâhiye böyle demiş: تَرْجُو النَّجَاةَ وَلَمْ تَسْلُكْ مَسَالِكَهَا * إِنَّ السَّفِينَةَ لاَ تَجْرِي عَلَى الْيَبَسِ Allah, şefaatine mazhar eylesin!.. Bir başkası, تَعْصِي اْلإِلَهَ وَأَنْتَ تُظْهِرُ حُبَّهُ demiş. Çağın Sözcüsü de لاَ تَجْرِي السُّفُنُ عَلَى مَا تَشْتَهِي النُّفُوسُ sözünü kullanmış. Nefislerin hevâ ve heveslerine göre gemiler yürümezler. Bir kere deniz ister, bir kere rota ister, bir kere dümen ister, bir kere kaptan ister. İslam dünyası, bunların hepsinden mahrum; gemi rotasız, hedefi belli değil. Hedefi belli olmayan geminin rotası, denizin dibidir.

Onun için, hal-i hazırda görüyorsunuz, “İhya, ihya, ihya!” (diriliş/dirilme) derken, “imâte” (ölüm/öldürme) türküleri söylüyorlar. “İmar, imar, imar!” derken, hep “tahribat” nağmeleri mırıldanıyorlar. “Yaptık, yaptık, yaptık!” derken, mübarek bir toplumu mâil-i inhidam hâle getiriyorlar. Yalan… Evet, Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) yeminden men ettiğinden, onu tasvip etmediğinden dolayı, “Vallahi, billahi, tallahi!” denecek yerde, demedim bunu, demiyorum, dememiş kabul edin beni; fakat yemin bile edebilirim: Kaptan yok, dümen yok, pusula yok, hedef belli değil; belli değil, belli değil!.. “Bir vakte erdi ki bizim günümüz. / Yiğit belli değil, mert belli değil. // Herkes yarasına derman arıyor. / Deva belli değil, dert belli değil.” Ruhsatî’nin. “Herkes yarasına derman arıyor. / Deva belli değil, dert belli değil.”

   Günde en az kırk defa اهدِنَا الصِّرَاطَ المُستَقِيمَ diyen bir insanın, gittiği yolun doğru olup olmadığını kontrol etmemesi bu duada samimiyetsizliğini veya talebinin ciddi olmadığını gösterir mi?

Ebu’l Atâhiye’nin sözünden hareketle, böyle bir soru akla gelebilir. Hazreti Pîr, اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ “Allah’ım! Bizi, sırât-ı müstakîme hidayet eyle.” ayetiyle talep ettiğimiz “hidayet” konusunda başlıca üç tane tevcihten bahsediyor, zannediyorum, aklımda kaldığına göre. Birincisi, esasen başta hidayete erme. İkincisi, o hidayeti -öyle diyeyim ben- tabiatına mal etme, tabiatının bir derinliği haline getirme; ondan kopmayı ölüm görme, hafizanallah. Bir diğeri de, onu -bir yönüyle- bir rasathane haline getirerek, esasen onun vadettiği şeyleri temâşâ zevkine kendini salma. Derece, derece…

Biz, bu hidayet talebini günde kırk defa tekrar ediyoruz. Zevâidi ile beraber nafile namazları da edâ ediyorsak, inşallah öyle edâ ediliyordur, mesela, dört rekât kuşluk (ve/veya Duha) namazı kılıyorsak, kırk dört yapar; dört veya sekiz rekât -Hazreti Pîr “iki” de demek suretiyle “lâekall”ini söylüyor.- Teheccüd de kılıyorsak, yapar kırk sekiz; İşrâk namazı da kılarsak, yapar elli; altı rekât Evvâbîn de kılarsak, yapar elli altı. Bu kadar defa اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ diyoruz. Ya doğrudan doğruya diyoruz veya diğerinin (namazda imamın) dediğine iştirak ediyoruz, onu paylaşıyoruz; o diyor, biz de içimizden اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ “Âmin!” diyoruz. Zaten sonunda da mesele, “bedel” veya “atf-ı beyan” ifadeleri ile tamamlanıyor.

Evet, اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ Nedir o Sırât-ı Müstakîm? صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ Senin nimet ile perverde eylediğin, inayetin ile serfirâz kıldığın, Sana gelen yolları kendilerine açtığın, yollarına ışıklar saçtığın o insanların yolları… مَنْ هُمْ؟ Kim onlar? Başka bir yerde diyor: وَمَنْ يُطِعِ اللهَ وَالرَّسُولَ فَأُولَئِكَ مَعَ الَّذِينَ أَنْعَمَ اللهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيِّينَ وَالصِّدِّيقِينَ وَالشُّهَدَاءِ وَالصَّالِحِينَ وَحَسُنَ أُولَئِكَ رَفِيقًا “Allah’a ve Rasûlüne itaat eden kimseler, işte onlar, Allah’ın nimetlerine mazhar kıldığı nebîler, sıddîklar, şehitler, sâlih kişilerle beraber olacaklardır. Ne güzel arkadaşlardır bunlar!..” (Nisâ, 4/69) مِنَ النَّبِيِّينَ Nebiler.. وَالصِّدِّيقِينَ Hazreti Ebu Bekirler.. onun karakterinde olan insanlar.. sadakatle inleyen insanlar.. وَالشُّهَدَاءِ Ve şehitler.. Allah yolunda şehit olanlar.. وَالصَّالِحِينَ Bir de sâlihlerin, iman ettikten sonra imanlarını sâlih amelle sürekli teminat altına alan bahtiyarların yolu…

Şayet iman, amel-i sâlih ile beslenmez ise, o iman, kurumaya mahkûmdur. Namaz ile, yürekten; oruç ile, yürekten; Hac ile, yürekten; sadaka ile, yürekten; ahlâk-ı âliye-i İslamiye ile, bir âbide gibi hep dik duracak şekilde beslemek suretiyle onu (imanı) canlı kılacaksınız. Bunlar olmazsa, onu öldürmüş olursunuz, hafizanallah.

Ahlâk-ı âliye-i İslâmiye, huluk-i hasen… رَوَاهُ الْحَسَنُ، عَنْ أَبِي الْحَسَنِ، عَنْ جَدِّ الْحَسَنِ: إِنَّ أَحْسَنَ الْخُلُقِ/الْحُسْنِ اَلْخُلُقُ الْحَسَنُ Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) için Cenâb-ı Allah buyuruyor: وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ “Şüphesiz Sen, yüksek bir ahlak üzerinesin!” (Kalem, 68/4) “Sen, çok yüksek, yüce, büyük bir ahlak üzerinesin!” diyor. Âişe validemiz de kendisine ahlak-ı Rasûlullah’ı sorana karşı -yeğeni, ablasının oğlu Urve rivayet ediyor- buyuruyor ki: كَانَ خُلُقُهُ الْقُرْآنَ “O’nun ahlakı, Kur’an idi.” Kur’an’ı yaşıyor, milimi milimine.

Esas olan, onu, camilerde ses sanatkârlığı şeklinde -Nureddin Topçu merhum, “gırtlak ağaları” derdi- “gırtlak ağalığı” şeklinde tilavet etmek değildir; onu hayata hayat kılmak, bir haritada bütününü görüyor gibi onu anlamaya çalışmaktır esas. اَللَّهُمَّ فَهْمَ الْقُرْآنِ، اَللَّهُمَّ فَهْمَ اْلأَحَادِيثِ النَّبَوِيَّةِ، اَللَّهُمَّ فَهْمَ الْقُرْآنِ، اَللَّهُمَّ فَهْمَ الْقُرْآنِ “Allah’ım Kur’ân’ı anlaşılması gerektiği gibi anlamaya bizi muvaffak kıl; Peygamber Efendimiz’in mübarek söz, beyan ve takrirlerini anlaşılması lazım geldiği gibi anlamamızı lütfet!.. Allah’ım, Kur’an anlayışı; Allah’ım, Kur’an idraki ihsan buyur!..” Sürekli, oturup-kalkıp, “Allah’ım! Kur’an, Senin bize Efendimiz vasıtasıyla mesajındır. Zâhiren O’na inmiştir, fakat bize de inmiştir o…” deyip onunla meşgul olmalı. Ben, bana inmiş gibi görüyorum! Nereden nereye kadar? اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ’den مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ’ye kadar. Değişik ruh hâletlerim itibarıyla; taakkullerim, tasavvurlarım, tahayyüllerim itibarıyla; bazen içine girdiğim düşünceler ve bazen başkalarının mülahazaları zaviyesinden o koridorlarda dolaştığım zaman, bakıyorum ki hep benden bahsediyor Kur’an-ı Kerim: “Allah Allah! Allah, hep benden bahsediyor!..”

   Doktor İkbâl’e Baba Nasihati: “Oğlum, Kur’an’ı, sana inmiş ve her ayeti doğrudan sana hitap ediyormuş gibi oku!..”

Burada yine antrparantez bir şey diyeyim: Doktor İkbal diyor ki… Bizim Akif’imiz gibi birisiydi o. Aynı zamanda Fıkha da vakıf, Usul-i Fıkha da vakıf. Aşağı yukarı on küsur sene Londra’da kaldığı halde, bir geceliğine bile olsa teheccüdü terk etmemiş bir insan. Okumuşsunuzdur belki, oğlunun adına izafeten yaptığı “Câvidnâme”si var; “Esrâr-ı Hôdî, Rumuzî bi-hôdî – Benlik Kazanma Sırları, Benlikten Vazgeçme Sırları” var. Peyâm-ı Maşrık adlı eseri var. Bunların hepsi tercüme edildi; Câvidnâme’yi Annemarie Schimmel tercüme etmişti, ellili yılların sonunda, zannediyorum. Kıtmîr de zaten o tercümelerden okumuştum bunları. Sizin Akif’inizin yerine koyabilirsiniz. Ve nitekim Akif, onun eserlerine muttali olunca -çünkü Akif’ten evvel- “Aynen benim gibi düşünüyor!” diyor.

Doktor İkbal diyor ki: “Ben hep Kur’an’ı tilavet ediyordum. Bana babam diyordu ki…” Demek ki, öyle babadan işte öyle evlâd olur. Öyle baba… Cenâb-ı Hak, babaları öyle baba eylesin; evlatları da öyle evlâd eylesin!.. Baba nasıl ise, evvela takliden, göre göre, evlâd da öyle olur. Sonra babanın tahkik iklimine açılır, tahkiku’t-tahkik iklimine açılır, hakikate açılır ve sonra yollar bir gün onu, “Hakîkatü’l-hakâik”a ulaştırır. Allah, o çizgide yol alanlardan eylesin!.. “Babam, durmadan bana diyordu ki: ‘Oğlum, Kur’an oku!’ Ben de hep okuyorum, hiç elimden bırakmıyorum Kur’an-ı Kerim’i.”

Zaten eserlerine baktığınız zaman, Kur’an’dan takattur eden şeyler olduğunu görürsünüz, onun sözlerinde onu görürsünüz. Hani Trablusgarp’ta Osmanlı ordusu zaferyâb olduğu zaman, hutbe îrâd ediyor. Bütün halk toplanmış başında, onu dinliyorlar orada. “Ben, şu anda kendimi Rasûlullah’ın huzurunda görüyorum. Bana diyor ki: ‘Doktor İkbal, Bana ne hediye getirdin?’ Ben de diyorum ki: Trablusgarp’ta savaşan Osmanlı ordusu… Sana bir bardak içinde onların kanlarını takdim ediyorum!” İkbal derken, ufku açısından, böyle bakmak lazım; o, böyle bakıyordu.

Baba: “Oğlum, Kur’an’ı oku!” diyor. İkbal, “Baba, ben hep Kur’an okuyorum, hiç elimden bırakmıyorum!” deyince, babası, “Oğlum, Hazreti Muhammed’e inmiş gibi değil, sana hitap ediyor gibi Kur’an oku!” diyor. اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ Allah, bana böyle dedi!.. اَلرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ dedi, “Rahman, Rahîm” olduğunu söyledi bana!.. مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ dedi bana: Din gününün Sahibi!.. Ayaklarım titremeli, kalbim titremeli benim; hesap vereceğim Mahşerde…

Evet, اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ duasını sonuna kadar demek lazım: اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ * صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلاَ الضَّالِّينَ O “Sırât-ı Müstakîm” talebini tamamlayıcı faktörler, sonra gelen ifadeler. Peygamberlerin, sıddîkların, şehitlerin, sâlihlerin yolu… “Peygamber” olmak, mümkün değil. Kâmil manada “sıddîk” olmak da geçmişte kalmış; baba “Sıddîk-i Ekber”, kız “Sıddîka-i Kübrâ”. Seviyoruz onları ve başımı ayaklarının altına koyacağın günü cân u gönülden intizar ediyorum. Allah nasip eder mi?!. Bir an evvel, oraya gittiğimde, Ebu Bekir, kirli başıma bassın! Benim o güzellerden güzel anam, Âişe-i Sıddîka, bana “Sen de benim evlatlarımın evladısın!” falan desin; o da ayağını benim başıma bassın! Bunu diyoruz/diliyoruz. O (sıddîk olmak) da biraz zor. Ama “şehit” olunabilir günümüzde; çokları gibi… Fakat “sâlih amel” yapılır ve böylece iman kurumamış olur. Amelsiz iman, kurumaya mahkûmdur. Sonra bir de onun tam tersi var. Aman yâ Rabbi! İman ederiz, sâlih amel yaparız fakat gazabına uğramış olanlardan oluruz; “Dâllîn”den (اَلضَّالِّين), sapıp gitmiş olanlardan oluruz. Hafizanallah.

Evet, Cenâb-ı Hakk’ın yol-yöntem olarak tayin buyurduğu, bize yol olarak “Bu yolda yürüyün!” dediği yolda yürümek esastır; bize o düşer. Ve bilmek lazım ki, esasen, Cenâb-ı Hakk’ın tayin buyurduğu yolda yürümemek, karada gemi yüzdürmek demektir. Bu açıdan da hidayet duasında samimi olmamızın ifadesi, Allah’tan talep ettiğimiz şeyleri hakikaten yapabilme adına da elimizden gelen gayreti sonuna kadar kullanmamızdır. Bunu ifade için, halk üslubu ile bir şey diyeyim ben; “göbek çatlayasıya” onu yapmaya çalışmak lazım. Üstad Necip Fazıl’ın ifadesiyle, “öz beynimizi burnumuzdan kusarcasına” onu yaşamaya çalışmak lazım. Zalimlerin, hainlerin, hâsidlerin, cebbârların, gaddârların, hattârların -bir de Müslümanlık hesabına yapıyorlar ise- balyozları başımızdan aşağıya inip-kalkmasına rağmen, istikameti korumamız lazım.

   Günümüz de Sümeyyeler, Yâsirler ve Mus’âblar ister; şu kadar var ki, çağın adanmışları, “Maddî kılıç, kınına girmiştir.” anlayışıyla hareket etmeli; Kur’an’ın elmas düsturları ve şefkatin gönülleri fetheden diliyle insanları ışığa çağırmalıdırlar.

Onlar, zalimliklerini yapacaklar. كُلٌّ يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ Kur’an diyor: “Herkes, karakterinin gereğini sergiler!” Sana gelince, sen, madem hakiki mü’minsin, karakterinin gereğini sergileyeceksin. Göğsüne Bilal-i Habeşî’ninki gibi taşlar konacak. O beyin kaynatan kumda, sıcak kumda sırtüstü yatırılacaksın ve saatlerce kaldırılmayacak o taşlar. Zorlanacaksın, “Dön dininden!” denecek sana; “Lât, de! Menât, de! Uzzâ, de! Dünya, de; villa, de; filo, de; iktidar, de; alkış, de; takdir, de!” Hazreti Bilal, bütün bu isteklere karşılık, “Ehad, Ehad!” diyor. “Ehad, Ehad! Allah, bir; Allah, bir; Allah, bir!” diyor. Birkaç ayetin nazil olduğu dönemler bunlar.

Yâsir ve Sümeyye, Ammar’ın annesi ve babası; oğullarının gözünün önünde öldürülüyor. Zannediyorum onlar da “Ehad, Ehad!” diyerek son nefeslerini veriyorlar. Evlat, dayanamayarak, yarım yamalak, meâriz nev’inden bir şeyler söylüyor ve sıyrılıyor işin içinden. Fakat sonra beyninden vurulmuş gibi Allah Rasûlü’ne koşuyor. Birkaç ayetin nâzil olduğu dönemdeki Müslümanların kıvamına bakın! Birkaç ayetin nazil olduğu dönemde, Müslüman kıvamı!.. Yıkılmayan âbideler gibi, esasen… “Ya Rasûlallah! Çok sıkıştırdılar; annem öldü, babam öldü orada, gözümün önünde. Bana da aynı şeyi yapacaklardı.” Belki de mülahazası şu idi. Bu da benim te’vîlim olsun; benim te’vîlim olarak kabul edin. “Senin yanında bulunma hatırına, hep yanında olma, sahabîn olma mülahazası ile ben diri kalma yolunu tercih ettim!” Esasen din de o kadarına cevaz veriyor. Müseyleme karşısında öyle diyen birisini de Efendimiz, takdir buyurmuştu. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyurdular ki: إِنْ عَادُوا فَعُدْ “Onlar, aynı cebbarlığa, aynı hodfüruşluğa, aynı zulme, aynı müteessifâne tavırlara ve davranışlara başvururlar ise, sen de aynı şeyi söyle ve sıyrıl işin içinden!” Kurban olayım!.. يَسِّرُوا وَلاَ تُعَسِّرُوا، وَبَشِّرُوا وَلاَ تُنَفِّرُوا “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; müjdeleyici olup sevdiriniz, nefret ettirmeyiniz!”

Evet, balyozlar başınızdan aşağıya inebilir, zindanlarda kırbaçlanabilirsiniz. Anne, evlattan ayrılabilir… Ee zalimin huyu bu, karakteri bu; yapar bunu. Kendine ne derse desin; kendine “Cebrail!” diyebilir, “Mikail!” diyebilir, “İsrafil!” diyebilir; fakat şeytanın teki olduğunda şüphe yok. Diyebilir; o, karakterinin gereğini sergiliyor. لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ diyen mü’min de kendi karakterinin gereğini sergileme mecburiyetindedir. Bilâl-i Habeşî gibi, Ammâr gibi, Sümeyye gibi, Yâsir gibi… Ölümüne o mevzuda sâbit-kadem olma, sâbit-kadem.

Hatta bir an evvel öbür tarafa kanatlanıp uçma adına hazır bulunma… Abdullah İbn Cahş gibi… O diyor ki: “Allah’ım! Senin Habibin yolunda bir kılıç darbesi bir kolumu götürsün; öbür kılıç darbesi başka bir kolumu götürsün; başka bir kılıç, bacağımı götürsün. Ve kılıç darbeleri ile yara-bere içinde, kanlar içinde Senin huzuruna geleyim. Sen bana de ki, ‘Abdullah, nedir bu halin?’ Ben de diyeyim ki: Yâ Rabbi! Senin Habibin önünde/yolunda beni bu hâle getirdiler!” Ve öyle oluyor, Uhud’da öyle oluyor.

Geçenlerde bir hutbede de îrâd edildi. Mus’ab İbn Umeyr; annenin gözbebeği. Anne yalvarıyor: “Oğlum, gitme o yoldan!” O diyor ki: “Anne! Senin hatırını kırmam ama benim yolum o yol!” Yine bir-iki ayetin nazil olduğu dönemde bu; belki yirmi yaşlarında var ya da yok daha. Caddeden geçerken, panjurlar, jalûziler sıyrılıyor; herkes bu yakışıklı, bu şık delikanlıyı görmek için pencerelere koşuyor. Kendisi donanımı itibarıyla nasıl mükemmel ise, fikrî yapısı itibarıyla da o kadar mükemmel ki, onca insan olmasına rağmen, Medine’ye irşad adına Efendimiz onu gönderiyor. Ve öyle başarılı oluyor ki!.. Bir sene içinde, Akabe’ye döndüğünde, kadın-erkek, çoluk-çocuk yetmiş insan ile dönüyor. Kılıçlar, başında kavisler çizdiği halde, zerre kadar sarsıntı yaşamıyor. Sa’d İbn Muaz öfke ile geliyor yanına. Ona diyor ki, “Bana istediğini yapabilirsin ama rica ederim, otur bir, mesajımı dinle; beğenmez isen, ondan sonra kellem emrine âmâde, alabilirsin!” O da onun yanına oturuyor; samimiyetle dilinden-dudağından dökülen şeyler, onu, o istikbaldeki büyük sahabîyi öyle fethediyor ki, o da bir yönüyle tamamen onun çizgisine geliyor. Ama ne oluyor bu zata (Mus’ab hazretlerine)? Daha dünyaya karışmadan, dünyaya bir adım atmadan, hicret-i seniyyenin üçüncü senesi, Uhud’da Allah Rasûlü’nün önünde şehit oluyor. “Bir dönemde, O beni buraya/Medine’ye gönderdi, bir dönemde ben O’nun nazarında bir şey ifade ediyordum; dolayısıyla bana şimdi, O’nun önünde kalkan olmak düşer!” diyor. Dolayısıyla Allah Rasûlü’nün önünde bir kalkan vazifesi görüyor; kol gidiyor, öbür kol gidiyor, sonra kalkan bir kılıç karşısında, “Efendimiz’e dokunur?” diye, boynunu uzatıyor. Sonra -bir hoca efendiden dinledim, kitapta görmedim- yüzünü yere kapatıyor, mübarek dudaklarından şunlar dökülüyor: “Yâ Rabbi! Senin huzuruna bu halim ile gelirsem, bana ‘Allah Rasûlü’nün önünde niye kelleni vermeden geldin?’ dersin!..” diyor, hicâb ile öbür tarafa yürüyor.

Hakiki mü’minler böyle idi. Sizler, bu yolun yolcularısınız. “Kalkın kavga edin!” değil. “Maddî kılıç, kınına girmiştir.” Kur’an’ın elmas düsturları.. şefkatin gönülleri fetheden dili.. esasen, kalblerin gül gibi olması.. dilden-dudaktan dökülen kelimelerin ıtır olması… Kullanacağınız malzemeler, bunlar. Dünyanın dört bir yanına bu malzemeler ile açılarak karanlıkta yaşayan insanları ışığa çağıracaksınız. Gölgesine takılmış insanları, Güneş’e yönlendireceksiniz, “Şemsü’s-Şümûs’a doğru yönlendireceksiniz.

Elbette ki, bu yol Peygamberlerin yolu olduğundan dolayı, bir kısım zalimler tarafından, “hainler” tarafından, “Allah bilmez, Peygamber bilmez fakat Onları da hiç dilden düşürmez hainler” tarafından ezâya, cezaya, akla-hayale gelmedik işkencelere maruz bırakılacaksınız. Değer bence; peylediğiniz şey itibarıyla değer!.. Neyi peyliyorsunuz? Dünyanın binlerce sene mesûdâne hayatı, bir dakikalık hayatına mukabil gelmeyen Cennet’i peyliyorsunuz. Cennet’in binlerce sene hayatı da bir dakika rü’yet-i Cemâline mukabil gelmeyen Cenâb-ı Hakk’ın Cemâl-i bâ-kemâlini talep ediyorsunuz. -Buna “peyleme” demiyorum.- Ve Rıdvan’ını talep ediyorsunuz. Buna talipsiniz!.. Bence bu uğurda ne verirseniz, değer. Vereceğiniz şeyler, bu uğurdadır, Allah’ın izni ve inayetiyle.

İnşaallah, öbür tarafa gittiğimiz zaman, göreceğiz bunları. Haa siz bunları görürken, ne olur, Allah aşkına, düşe-kalka yürüyen, hayatını düşe-kalka yürüme içinde götürmüş Kıtmîr’i de unutmayın!.. Cenâb-ı Hak size sorarsa, “Bu da bizim içimizde idi!” deyin!..

Bamteli: BİNLER SELAM SANA EY NEBÎ!..

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

“Arz et cemâlin, göreyim, ey mâh-i tâbân Mustafa,

Ref’ et nikâb-ı rûyini, şems-i dırahşan Mustafa!” diyor Muhyî.

O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşı gönülde iştiyak var ise, insan, rüyada/rüyalarda olsun, O’nu görme iştiyakı ile yanar tutuşur, “Arz et cemâlin göreyim, ey mâh-i tâbân Mustafa!” der. Gönülde öyle bir arzu yok ise, dilde de öyle bir nağme olmaz; çünkü dil, çok defa kalbin tercümanıdır. Bazen şeytanın dürtüleri ile onun dediklerine de tercüman olur; fakat dilin dil olması, “dil”e (gönle) dil (lisan) olmasına bağlıdır. Farsça “dil”, gönül demektir. İmanî heyecanın bir mızrap gibi oraya inmesi sonucu, diline-dudağına sıçrayan manalar ve mazmunları ifade etme esasen…

   Allah’ı ve Rasûlü’nü sevip başkalarına da sevdirme cehdiyle yaşamak, İslam’a yürekten bağlı mü’minlerin en önemli hususiyetlerindendir.

Evet, gönülde var ise öyle bir iştiyak, insan, her zaman onu diler; “Ah! Keşke bir rüyamda bari görsem!” der. Bazen ızdırar halleri, zaruret halleri, mazlumiyet, mağduriyet halleri bir davetiye olur; tenezzülen onların ufkuna (te-nez-zü-len on-la-rın uf-ku-na) tecelli etmeleri her zaman söz konusu olabilir.

Şu anda da çeşit çeşit mazlûmiyetleri, işin müzâafını da değil mük’abını, mağduriyetin mük’abını yaşayan insanlar, O’nu görüyorlar. Hatta bazen “Yakazaten gördüm!” diyenler de var, açıktan açığa; İnsanlığın İftihar Tablosu, vücûd-i necm-i nûrânîsi ile -Miraç’ta Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna çıktığı o vücûd-i necm-i nûrânîsi ile- temessül ediyor. Siyer’de nasıl görülüyor ise, öyle temessül ediyor; Hazreti Ali’nin Şemâil’de anlattığı şekilde temessül ediyor. -Zaten o mevzuda, Muhyiddin İbn Arabî ile İmam Rabbânî’nin mütalaaları farklı biraz.- Bu, onları (mağduriyet ve mazlumiyet yaşayanları) moralize etme adına, kuvve-i maneviyelerini takviye etme adına, inkisar yaşamamaları adına… Bazı mahrumiyetler ve mağduriyetler yaşıyorlar ama Efendimiz’in “Canım, o kadar mağduriyet ve mahrumiyete mukabil, Benim sizin ile beraber olmam, size yetmiyor mu?!.” buyurması gibi bir şey…

Ve O’nun en sâdık yârânı/yol arkadaşları ki, “Ashabım, yıldızlar gibidir.” diyor; onlara “Yıldızlarım!” diyor. Bazen onlar da temessül ediyorlar, kılıkları ile, kıyafetleri ile, Şemâil’deki şekillerine uygun. Mesela, Hazreti Ömer efendimiz, o cesîm mahiyeti ile, geniş omuzları ile, omuzlarına kadar sarkan saçları ile, başında göz kamaştıran sarığı ile temessül ediyor; “Endişe etmeyin!” diyor, “Az kaldı!” diyor. Bunlar, bir kısım zaleme’ye (zâlimlere), fesaka’ya (fâsıklara) karşı onları moralize etme adına, kuvve-i maneviyelerini takviye etme adına çok önemli bir şey.

Fakat o türlü duruma maruz kalmayan insanlara gelince, onlarda da o istek olmalı; her zaman onu vird-i zebân etmeliler, onu dile dolamalılar, onu istemeliler. Hazreti Rûh u Seyyidi’l-enâm, bildiğiniz gibi, حَبِّبُوا اللَّهَ إِلَى عِبَادِهِ يُحْبِبْكُمُ اللَّهُ buyuruyor. حَبِّبُوا اللَّهَ إِلَى عِبَادِهِ يُحْبِبْكُمُ اللَّهُ “Allah’ı, kullarına sevdirin ki, Allah da sizi sevsin!” diyor. Sizin Allah’ı, kullarına sevdirme mevzuunda yaptığınız şeyler, şart-ı âdî planında bir “damla”; Cenâb-ı Hakk’ın sizi sevmesine gelince, o, “damla” değil, “derya”. Öyle bir damlayı ortaya koyunca, bir deryaya sahip oluyorsunuz; böyle bir kazanım bu.

O açıdan da sizin mesleğiniz -esasen- bu idi ve siz onu yapıyordunuz. Bu yolda, şahlanmış bir küheylan gibi, kalbiniz durasıya dünyanın dört bir yanına koşuyor ve “Nâm-ı celîl-i İlâhî, her yerde şehbal açsın!” diyordunuz. O’nu (celle celâluhu) sevdirmeye çalışıyordunuz tavırlarınız ile, davranışınız ile, hâliniz ile, temsiliniz ile, iktiza ederse bazen beyanınız ile. Beyan, hâlin ve temsilin yanında iki adım geriye çekilir, “Arkadaş! Söz, sizde!” der; çünkü onlar, daha inandırıcıdır. Söz, bazen yalan olabilir, siyasetçilerin sözleri gibi.

O’nu sevdirme, yolunuz/yönteminiz olduğundan dolayı, belli bir ölçüde Cenâb-ı Hak da hakkınızda bir “vüdd” vaz etti; yani kalblere, size karşı bir sevgi, bir alaka vaz etti. إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ سَيَجْعَلُ لَهُمُ الرَّحْمَنُ وُدًّا “Rahmân, iman edip imanları istikametinde sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanlar için (gök ve yer ehlinin gönüllerinde) bir sevgi var edecektir (de onlar her tarafta kabul göreceklerdir.)” (Meryem, 19/96) “Vüdd”, muhabbetin de ötesinde kalblerde duyulan derin bir alaka, bir kabul hissi, bir bağır ve sine açma işidir.

Allah’ı sevdirme, Peygamberi sevdirme, -zayıf hadise göre- üzerine güneşin doğup-battığı her şeyden daha hayırlıdır; sıhhatli hadise göre ise, “yığın yığın kırmızı koyunlar/develer tasadduk etmekten daha hayırlıdır.” O gün Arap’ın değer atfettiği “develer” olduğundan “…kızıl develerden daha hayırlıdır.” diyebilirsiniz; bugünün değer hükümlerine göre, “yüz tane zırhlı araç”. Böyle göz kamaştırıcı; bir adamın hidayetine vesile olmak, o kadar malı tasadduk etmek gibi.

Allah’ı sevdirme, Peygamber’i sevdirme, mü’minin en önemli işidir. Öbürünü söylemiyor Efendimiz; ben, hatırlamıyorum, belki de söylemiştir: حَبِّبُوا اللهَ إِلَى عِبَادِهِ يُحْبِبْكُمُ اللهُ diyor; öbürü de şu. -“Öbürü” de ne deme?- Diğer esas şu: حَبِّبُوا الرَّسُولَ، يُحْبِبْكُمُ الرَّسُولُ “Rasûl-i Ekrem’i sevdirin ki, O da sizi sevsin!..” حَبِّبُوا الرَّسُولَ إِلَى أُمَّتِهِ، إِلَى اْلإِنْسَانِيَّةِ، يُحْبِبْكُمُ الرَّسُولُ “Allah Rasûlü’nü ümmetine, insanlığa sevdirin ki, Allah Rasûlü de sizi sevsin!” Cennet’e girmekten daha hayırlıdır bu; çünkü her şeyi O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) sayesinde, O’nun bülbüllerin ötüşünün ötesindeki o insanı bayıltan beyanı sayesinde öğrendik. Ne gördük ise, o sayede gördük; ne bildik ise, o sayede bildik. Bildiklerimiz, gördüklerimiz de O’nun ortaya koyduğu şeyin öşr-i mi’şârı olmaz; yani, öşrün de öşrü olmaz. Bu tabiri Üstad kullanıyor; “mi’şâr” da esasen “onda bir” demek; ikisini ele alırsanız, onda birin onda biri (yüzde bir) yapar. Bizim gördüklerimiz o kadar da yapar mı, yapmaz mı, bilemeyeceğim.

   “Havf ü recâ insan gönlüne Allah’ın en büyük armağanıdır; bundan daha büyük bir armağan varsa o da bu iki duygu arasındaki muvazeneye riayet ederek, onları Allah’a ulaşmada birer nuranî kanat olarak kullanmaktır.”

Oturup kalkıp sürekli hep O’nu (celle celâluhu) hecelemeli, O’nun ile gündüzlemeli, O’nun ile gecelemeli!.. Geceler, O’nunla taçlandırılmalı, “teheccüd” adı/ünvanı ile; gecede yüzler, yere sürülmeli; seccadenin beklediği şey, seccadeye emânet edilmeli; gözyaşları, âh u vâh, O’na emanet edilmeli!.. Hiçbir şey boşa gitmez. O, biliyor; her şeyi biliyor. Dolayısıyla, eğer ümit bağlayacaksanız, işte o derin alakanız sayesinde ümit bağlayacaksınız. Tabii, aynı zamanda, bir korku dürtüsü ile “Amanın, Sen’den koparım!” endişesi ile meseleyi dengeleyeceksiniz.

Çokları o “Koparım!” endişesini öyle öne çıkarmışlar ki, sadece ye’se düşmemeye dikkat etmişler. Enbiyâ-ı ızâmın bile o mevzuda, Allah ile münasebetleri açısından, beyanlarına, tavırlarına bakılacak olursa, o korku fark edilecektir. İşte bakın Hazreti Rûh u Seyyidi’l-Enâm’a, “Allah’ın fazlı olmazsa, ben de Cennet’e giremem!” buyuruyor. Günümüzdeki sıradan -“kafa” değil “kelle insanı” diyebileceğimiz- insanların hiçbiri acaba bunu mülahazaya almış mıdır, hiç dillendirmiş midir?!.

O büyüklerden çokları havf hissiyle inlemişlerdir. Enbiyâ-ı ızâm, o mevzuda masûn (مَصُون – korunmuş, koruma altına alınmış) ve ma’sûm (مَعْصُوم – günahsız) olduklarından dolayı, Allah’ın lütfu, keremi, fazlı, menni, ihsanı ve inayeti ile onların Cennet’e girecekleri kat’îdir; onda şüphe yok. Fakat onların dışındaki insanlar…

Âişe validemizi düşünün!.. Vahyin sağanak sağanak yağdığı bir mübarek hücrede, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun yâr-ı vefâdârı oluyor, tilmizi (öğrencisi) oluyor ve eşi oluyor. Efendimiz’in gece hayatına vâkıf, gündüz hayatına vakıf… Fakat âkıbetinden hiç emin değil. Bir gün konuşurken, Allah Rasûlü’ne içini döküyor. Artık bir yönüyle mesele, vicdanından taşıyor, diline/dudağına dolanıyor; “Yâ Rasûlallah! Eşinizi, orada (mahşerde/ötede) hatırlar mısınız?!.” diyor.

Allah Rasûlü, bedavadan insanlara utûfet dağıtıyor gibi -o mevzuda- söz söylemiyor. O mevzuda söylenecek her şeyi, kendi şartlarına bağlı söylüyor. Abdest alırken, parmaklarını hilâllemeyen (aralarını ayırıp suyun nüfuzunu sağlamayan) birine buyuruyor ki: “Abdest alırken parmaklarını böyle yapmayan, böyle yapmayan kimsenin parmaklarını öbür tarafta ateş hilaller; onların aralarına ateş girer!” Ayağını yıkarken, kuru bir taban görüyor; وَيْلٌ لِلْأَعْقَابِ مِنَ النَّارِ “Ateşten çekeceklerinden dolayı şu topukların vay haline!..” diyor. Herkese ümit aşılayan, recâ duygusuyla herkesi sevindiren, Allah’a tevcih buyuran insan, o mevzuda, Allah’ın emirlerini yaşama mevzuunda, yaşatma mevzuunda öyle hassas ki!.. Abdest uzuvlarından birinde iğne ucu kadar kuru kalma varsa, o abdest, abdest değil ve sen abdestsiz namaz kılıyorsun demektir. Öyle de hassas…

İşte o hassasiyeti izhar sadedinde, mübarek zevcesine, zevce-i mükerremelerine/mümtâzelerine buyuruyor ki: “Ama üç yerde, asla!” Bu ne demektir?!. İnsanlığın İftihar Tablosu, demek o üç yerde… Hâşâ, O’nun için, ben onu düşünmek istemem ama O’nun sözünü naklediyorum. “Ben düşünemem kimseyi orada!” Yani, “Seni de düşünemem!” Bir yönüyle, herkes o badireleri, o üç tane bâdireyi burada aşmaya çalışmalı!.. O badireler burada aşılacak. O da Allah ile irtibatın derinlik üstüne derinlik kazanmasına/kazandırılmasına bağlı; Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile irtibata derinlik üstüne derinlik kazandırılmasına bağlı.

Bu açıdan, mü’min, bir taraftan Allah’ı ve Peygamber’i sevdirme mevzuunda gayret göstermeli; bir diğer taraftan da -sabah Hazreti Gazzâlî’de de okuduğumuz gibi- havf ve recâ dengesi içinde meseleyi götürmeli!.. İşte Âişe validemiz gibi, o endişeyle böyle tir tir titremeli!.. Hatta bazıları, kâfir olarak ölmekten korkuyorlar. Bir arkadaşınız var sizin, o da en çok ondan korkuyor; “Kâfir olarak ölürüm!” diye korkuyor. Başını yere koyduğu zaman -ben iyi tanıyorum onu da- başını yere koyduğu zaman, “Allah’ım! Kâfir olarak öldürme beni!” diye orada ne kadar içini döküyor O’na; ne kadar yalvarıyor, ne kadar sızlanıyor, Allah bilir onu; fakat “Kâfir olarak öldürme!” diye yakarıyor. O kim ki; günümüzün insanı, “sıradan bir insan” diyebilirsiniz, arkadaşınız da olsa sizin. Ama çok büyük insanlar da benzer endişeyle kıvranmışlar.

Esved İbn Yezîd en-Nehâî… Tabiîn döneminde, Ebu Hanife ekolünün de kurucularından, müessislerinden; Nehâî Ailesinin serkârı. Vefat edeceği zaman, yakını Alkame, kendisini ziyarete geliyor; “Iyâdetü’l-marîd” (عِيَادَةُ الْمَرِيض – hasta ziyareti) deniyor ona. Esved hazretlerinin canı dudağında; el el ile, ayak ayak ile, elvedâ/elfirâk ediyor. Öbür âleme göçme faslını hissediyor gibi. Öyle kıvranıyor, öylesine sızlanıyor, öylesine dert yanar gibi bir tavır sergiliyor ki!.. “Ne o!” diyor Alkame hazretleri, “Günahlarından mı endişe duyuyorsun?!” Acı bir tebessüm: “Ne günahı?” diyor, “Kafir olarak ölmeden korkuyorum!..”

Bir taraftan bu ölçüde bir korku ama katiyen Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinin vüs’atinden ümidini kesmeme. Bu, bir kanat; bu, öyle bir kanat ki, sizi O’na doğru itiyor: “Aman, O’na sığının!” إِنَّمَا يَخْشَى اللهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاءُ “Gerçek şu ki, kulları içinde, Allah karşısında, ancak âlimler saygıyla ürperir.” (Fâtır, 35/28) Eğer biliyorsanız, Allah’a karşı ciddî bir iç saygısına sahip olacaksınız. İn’amullah’ın bu mevzudaki mülahazasını ve hatırasını hatırlayacaksınız: O, إِنَّمَا يَخْشَى اللهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاءُ ayetini Sir James Jeans’ın yanında okuyup onunla konuşmasında bu meseleyi anlatınca… “Gerçek âlimler… Allah’tan gerçek korkanlar, bunlardır!” İlmini, tabiatına mal etmiş.. bir yönüyle, ilmi, marifet haline getirmiş.. marifeti, muhabbet haline getirmiş.. muhabbeti, aşk-ı ruhanî haline getirmiş.. onu, zevk-i ruhanî haline getirmiş.. onu, aşk u iştiyak haline getirmiş. Esasen gerçek ulemâ, işte bunlardır; gerçek âlimler bunlardır. Bu ayeti, Jeans’ın yanında söyleyince, “Bunu, Hazreti Muhammed mi diyor?!” diye soruyor. Anlayan insanın hali başkadır. “Evet!” diyor, “Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Kur’an’ın vahyi olarak bunu söylüyor!” Jeans, “Vallahi bunu o beyan ediyorsa, O’nun peygamber olduğunda şüphe yok!” diyor. إِنَّمَا يَخْشَى اللهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاءُ

Cenâb-ı Hak, öyle ilmi lütfeylesin!.. Onu, “haşyet” ile taçlandırmaya muvaffak eylesin!.. O “haşyet”, o “huşu” -ayrı şeyler bunlar-, o “havf”, o “mehabet” duygusu, bir yönüyle sizi, O’nun rahmet kucağına, inayet kucağına, kerem kucağına, şefkat kucağına, re’fet kucağına itiyor gibi bir faktör; öyle kabul edeceksiniz. Bir diğer taraftan da ne kadar korkarsanız korkun, ayaklarınız ne kadar titrerse titresin, katiyen gözünüz hep O’nun size açılacak kapısında olacak. “Bir gün, başımı koyduğum o eşiğin Sahibi, o kapıyı bana aralayacak ve açacaktır.”

   İmam Zeynülâbidîn doymaz dua ve niyaza; yetinmez rahmet ve şefaat kapısının tokmağına dokunmakla; yönelir mehâfet ve mehabet ufkuna, ümit edâlı ne havf u haşyet zemzemeleri sunar.

İmam Zeynülâbidîn’in mülahazaları çerçevesinde meseleye bakabilirsiniz: O, kendinden evvelkilerin, seleflerin, hâlesine doğru müteveccih olduğu kimselerin hissiyatına tercüman. Onlar nasıl düşünmüşler ve nasıl etmişlerse, onun gözü de onların üzerinde; aynı şeyleri vird-i zebân etmiş. Bû-Bekr u Ömer u Osman u Ali’nin hissiyatlarını vird-i zebân etmiş, onu dillendiriyor. O, korkunun, tir tir titremenin yanı başında, reca soluklarıyla da Hakk’a teveccüh ediyor:

“Benim gibi âciz, fakir, kapısına eli boş gelen insanları şimdiye kadar hiç boş geriye çevirmemiştir. Ben de işte öyle eli boş, dağarcığı boş, sermayesiz, sırtında dünyanın yükü, iki büklüm dünya yükü altında, gelmiş bir dilenciyim! Utûfet-i şahâneden, ulûfe-i şahâneden oraya liyakati olmadığı halde gelen insanlar bile istifade ettikleri gibi, ben de o istifade mülahazasıyla o kapıya teveccüh ettim, o eşiğe başımı koydum! Bazen ‘Rahmet mülahazası!’ dedim, başımı koydum.. bazen ‘Re’fet!’ dedim, başımı koydum.. bazen ‘Şefkat, Allah’ım!’ dedim, başımı koydum.. bazen ‘Rahmetin enginliği!’ dedim, başımı koydum.. bazen ‘Sen’in va’din!’ dedim, başımı koydum.. bazen ‘Benim ümidim, beklentim!’ dedim, başımı koydum.. bazen ‘Çaresizlik!” dedim, başımı koydum.. bazen “gidecek başka kapı olmadığı” mülahazasıyla başımı koydum…” -Bütün bunlar, çok farklı şekilde, o kapının tokmağına dokunma demektir- “Bir Sabâ nağmesiyle.. bir Uşşâk nağmesiyle.. bir Rast nağmesiyle.. bir Segah nağmesiyle.. bir Hicaz nağmesiyle… Farklı farklı mülahazalarla, hissiyatımı o kapının önünde dillendirdim; farklı farklı makamlarla dillendirdim.” Bu… O yetmedi, bir daha; ayrı bir kısım argümanları değerlendirme… İşte bu da bir recâ hissi.

İnsan, bu iki kanat ile kanatlandığı zaman, “Havf” ve “Recâ” ile kanatlandığı zaman, o kanatlardan biri “korku” ile sizi O’na doğru itecek, diğeri de “ümit” ile. أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ * رَبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ * شَيَاطِينِ اْلإِنْسِ وَالْجِنِّ، شَيَاطِينِ السِّيَاسِيِّينَ وَاْلاِجْتِمَاعِيِّينَ، وَالْعَسْكَرِيِّينَ، وَالشُّرْطِيِّينَ، وَاْلاِسْتِخْبَارِيِّينَ، وَالْعَدْلِيِّينَ، وَالْمُلْكِيِّينَ، وَسَائِرِهِمْ * شَيَاطِينَ الإِنْسِ وَالْجِنِّ يُوحِي بَعْضُهُمْ إِلَى بَعْضٍ زُخْرُفَ الْقَوْلِ “Allah’a sığınırım lanetlenmiş ve kovulmuş şeytanın şerrinden! ‘Rabbim, (bilhassa vazifemi yerine getirirken, ins ve cin) şeytanlarının kışkırtmalarından (ve birtakım duygularımı harekete geçirmelerinden) Sana sığınırım.’ (Mü’minûn, 23/97) Sana sığınırım insî ve cinnî şeytanların şerrinden… politikacı, sosyal hizmet memuru, asker, polis, istihbaratçı, hukukçu ve diğerleri gibi hayatın her biriminden olan şeytanların şerlerinden ki, ‘Onlardan kimi kimine, aldatmak için birtakım yaldızlı sözler fısıldayıp telkin ederler.’ (En’âm, 6/112)” deyip Allah’a sığınacak. “İnsî ve cinnî şeytanların şerrinden Sana sığınıyorum!.. Nasıl gelecekleri, nasıl çarpacakları, nasıl balyoz gibi tepeme inecekleri, belli değil!..” Bunca düşman karşısında, bir insan, Allah’a sığınmayıp da ne yapacak?!. Bir kanadı o, meselenin; kanatlandırıyor, sizi Allah’a doğru kanatlandırıyor.

Ama tek kanat ile uçamayacağınızı biliyorsunuz. Onun için Allah, kuşlara da iki kanat vermiş. Size verdiği manevî yapınız itibarıyla, manevî anatominiz itibarıyla da öyle… Kalbî, ruhî, hissî, şuurî, vicdanî hayatınız itibarıyla, bir “havf” kanadı, “mehabet” kanadı vermiş; bir de “recâ ve ümit” kanadı vermiş. Bu ikisini yerinde kullandığınız zaman, O’na doğru bir üveyik gibi yükselmeye -Allah’ın izni ve inayetiyle- muvaffak olursunuz.

Cenâb-ı Hak, o dengeyi korumaya muvaffak eylesin!.. O mevzuda ifrat ve tefritlere düşmemek.. sadece korkuyla, ye’se yenilip, ümidi öldürmemek.. ondan sonra da sadece ümide takılarak mehâfet ve mehâbet hissini perdelememek.. bu kayıtlarla, her ikisini de canlı tutmak; dinç, yirmi yaşındaki bir delikanlı gibi dinç tutmak. Evet, bunları sağlam iki kanat gibi dinç tutarak her ikisini de O’na doğru kanatlanmaya vesile kılmak lazım.

   “Ey Sultan-ı Rusül, Allah’ın bizzat Sana salât etmesi yeter; O’nun melekleri de Peygambere salât ü selâm ederler.”

Başta, Allah (celle celaluhu), Rasûl-i Ekrem (aleyhissalâtü vesselam) Efendimiz’e selam etmiş; اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ أَيُّهَا النَّبِيُّ demiş. “Ey insanlara mesaj götürecek, onları uyaracak, varlığın mana ve mahiyetini vicdanlarına duyuracak, Bana karşı içlerinde aşk u iştiyak hissini uyaracak Nebî!” diyor; “Esselâmu aleyke!” (اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ) diyor. Dolayısıyla, ne haddimize Allah’ın dediği şeyi demeyeceğiz! “Selam!” diyeceğiz O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem).

Allah (celle celâluhu), O’nu bir yönüyle pâyelendirdi ve o payelendirmenin hakkını vereceğini bilerek O’nu o donanım ile gönderdi. Öyle ki peygamberliğinden evvel o kırk senelik hayatında bile, hayaline ve rüyalarına dahi kirli bir şey misafir olmamıştır, muvakkaten bile olsa. “Muvakkaten, beni bir saniyeliğine misafir eder misin ey cismânî arzu, bedenî arzu, hevâî arzu?” Peygamberliğinden evvel olmamış… Öyle nezih yaşamış. Öyle nezih yaşamış ki, insafsızlığın ayyukta olduğu bir dönemde, kefere ve fecere, müşrikîn ve mülhidîn O’na “Muhammedu’l-Emîn!” demişler; “emniyet ve güven âbidesi insan” demek. Yani, “Ben bir yere gidiyorum, mesela savaşa gidiyorum; hanımımı, kızımı emanet etmek istiyorum; kime emanet etsem ki, yüzüne bile bakmasa?!. Ee en güzeli Hazreti Muhammed’e!” falan… “Malımı, mülkümü kime emanet etsem ben? Giderken, kapımı kime açık bıraksam? Şu meselede kime güvensem, dayansam? Çok rahatlıkla kime sırtımı dönsem ve bıçaklanmayacağıma inansam?!.” Bütün olumsuz şeylerden uzak kalma ve olumlu/pozitif şeylerle anılma mevzuunda illa akla gelen bir insan var ise, o Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm…

Antrparantez; بُشْرَى لَـنَا مَعْشَرَ الْإِسْلَامِ إِنَّ لَـنَا * مِنَ الْعِنَايَةِ رُكْنًا غَيْرَ مُنْهَدِمِ “Ne mutlu ümmet-i Muhammed’e ki, öyle, devrilmez/sarsılmaz bir Sütun’a, Allah ile irtibatlı bir Sütun’a dayanmışlardır.” diyor, “Kaside-i Bür’e”sinde (veya “Bürde”sinde) İmam Bûsîrî hazretleri. Öyle bir Rükn’e dayanmış bulunuyorsunuz, Allah’ın izni-inayeti ile.

Şimdi Allah, O’na “Es-selâm!” اَلسَّلاَمُ diyor. Allah (celle celâluhu), O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) vazifesini/misyonunu hakkı ile edâ edeceğinden اَلسَّلاَمُ diyor. Namaz vazifesi ile geriye döndürüyor O’nu Miraç’ta, اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ أَيُّهَا النَّبِيُّ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ dedikten sonra. Dolayısıyla, ümmet-i Muhammed’e ve Ümmet-i Muhammed’in “Selam!” demesine gelince, biz de o ilahî selamı tekrar ediyoruz. Ederken de Hazret’in bu mevzuda meseleye yaklaşımı çerçevesinde meseleye yaklaşmak lazım. Nasıl?

Biz, اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ أَيُّهَا النَّبِيُّ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ derken, Hazreti Bediüzzaman’ın da işaret ettiği manaları bütün olarak mülahazaya almalıyız. Kıtmîr, bazı zamanlarda ifade ettiğinde, “Muvacehe karşısında, doğrudan doğruya, o Ruh-u Seyyidi’l-Enâm bizi duyuyor gibi…” Zaten duyuyordur; çünkü sahih hadiste buyuruyor ki; “Bana salât u selam okuduğunuzda, iletilir Bana, bir melek getirir. Ben de mukabelede bulunurum!” diyor. Ne güzel şey, bu!.. Belki bazıları, Şah-ı Geylânî gibi, Muhammed Bahâuddin Nakşibendi gibi, belki “Enâniyete verilir!” diye söylememiş ama Hazreti Pîr-i Mugân gibi büyükler, اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ أَيُّهَا النَّبِيُّ وَرَحْمَةُ اللهِ dediklerinde, kulakları çınlıyor; belki وَعَلَيْكُمُ السَّلاَمُ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ sesini duyuyorlardır. Öyle bir mülahaza ile, bütün kalbî teveccühümüz ile O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) teveccüh ederek, “Es-selâmu aleyke” (اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ) demek…

   “Ey Rasûl, her bir selamla bir kere daha Sana tecdîd-i biat edip, memuriyetini kabul, getirdiğin kanunlarına itaat ve evâmirine teslim sözü veriyor, taarruzumuzdan selâmet vaad ediyoruz!..”

Bu, ne ifade ediyor? Bediüzzaman hazretleri, Rasûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e “selam” etmenin “tecdîd-i biat”, “memuriyetini kabul”, “getirdiği kanunlara itaat”, “evâmirine teslim” ve “taarruzumuzdan selâmet” ikrar ve vaadi ifade ettiğini belirtiyor.

Hazreti Bediüzzaman, bir taraftan diyor ki: “Bu, bir tecdîd-i bey’attır.” “Biat” diyoruz, “bey’at”. Bir yönüyle O’na verdiğimiz sözü yenileme: “Muhammedun Rasûlullah!” dedik. جَدِّدُوا إِيمَانَكُمْ بِـلاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ “İmanınızı ‘Lâ ilâhe illâllah’ ile yenileyiniz.” gibi. Bir kere daha -böyle- “Es-selâmu aleyke” demek suretiyle bey’atlerimizi yenilemiş oluyoruz; “Sen, Allah’ın Rasûlü’sün! Biz de Senin mübarek elini sıkıyor gibi, karşında kemerbeste-i ubudiyetle eğiliyor gibi, bir yönüyle boynumuzu uzatıyoruz.”

“Boynu uzatma…” sözü, Hazreti Mus’ab İbn Umeyr’i hatırlattı. Bugün hutbede de söylendi. Benim hayranlık ile her zaman üzerinde durduğum zat, Mus’ab İbn Umeyr. Gezdiği zaman, jalûziler sıyrılıyor, “Bir güzel insan, dünya güzeli insan görelim!” diye. Ama dünya adına hiçbir şey tatmadan, “Dünya zevki namına bir şey bilmiyorum. Dünya zevki namına bir şey görmedim!” dediği gibi Hazreti Pîr-i Mugân’ın… O, güzelliklerini, Uhud’a kadar taşıyor. Uhud’da, Allah Rasûlü’nün önünde, bir kalkan gibi duruyor; inen kılıçlara karşı kolunu kaldırıyor, diğer kolunu kaldırıyor, bacağını kaldırıyor ve en sonunda da boynunu uzatıyor. “Evvelâ, yaralanması, kesilmesi, koparılması gerekli olan birisi var ise, o da işte bu!” filan diyor. Nice sahabî, onun bu haline imreniyor: مِنَ الْمُؤْمِنِينَ رِجَالٌ صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا اللهَ عَلَيْهِ فَمِنْهُمْ مَنْ قَضَى نَحْبَهُ وَمِنْهُمْ مَنْ يَنْتَظِرُ وَمَا بَدَّلُوا تَبْدِيلاً “Mü’minlerden öyle yiğitler vardır ki Allah’a verdikleri sözü yerine getirip sadâkatlerini ispat ettiler. Onlardan kimi adağını ödedi, canını verdi; kimi de şehitliği (sıranın kendisine gelmesini) gözlemektedir. Onlar verdikleri sözü asla değiştirmediler.” (Ahzâb, 33/23) Niceleri var ki, verdikleri sözü yerine getirdiler; Mus’ab gibi, İbn Cahş gibi, Hazreti Hamza gibi… Niceleri de “Acaba bize ne zaman sıra gelecek?!. Tâ şehit olmak suretiyle kanatlanalım. Allah Rasûlü’nün huzurunda hırz-ı cân etmek suretiyle, kanatlanalım!” diyorlar.

Şimdi onun mübarek elini tutuyor gibi, bey’ati yenileme: “Yâ Rasûlallah! Bize, nübüvvetini yeni duyuruyormuşsun ve biz de onu yeni duyuyormuşuz gibi… O dönemde birilerine duyurmuşsun… Öyle değil, hayır; şu anda bize duyuruyorsun gibi… O, Senin insanlığa emanet olarak sunduğun Kur’an-ı Kerim, Sana inerken, sanki şakır şakır bize de -böyle- kendisini ifade ediyor gibi… Yeniden bey’atimizi yeniliyoruz. Tıpkı Akabe’de, Senin yed-i mübârekeni sıkıp da Sana bey’at edenler gibi bey’atimizi yeniliyoruz!” Evet, birincisi: “Tecdîd-i biat”.

İkinci olarak; Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Selam!” gönderme, O’nun memuriyetini kabul etme demektir. Bir şey ile memur… Varlığın mana ve mahiyetini insanlığa duyurma.. dünyadaki konumumuzu haber verme.. dünyanın mahiyeti mevzuunda denecek şeyleri deme… Bir mezraadır burası. Dünya, kendi mahiyeti itibarıyla bir “cîfê”dir, arkasından koşturup duran varlıklar da “kelb”lerdir. Fakat o aynı zamanda, ahiretin koridorudur; Esmâ-i İlahiye’nin mecâlîsidir, mezâhiridir; âhiretin kazanılacağı bir yerdir, bir mezraadır. Burada tohumlar saçılır, öbür tarafta insan, başakları ile karşılaşır. Burada fideler dikilir, öbür tarafta o selvilerin gölgesinde insan, reftâre yürümeye durur. Bunları talim ediyor; varlık, eşya ve hadiseler kitabını okuyor; Kur’an-ı Kerim ile okuyor, düşülecek şerhler ile okuyor, düşülecek haşiyeler ile okuyor. Hiç müphem bir şey bırakmadan, esasen varlığın yüzünden nikabı sıyırarak… Biraz evvel şairimizin, Muhyî’nin dediği gibi: “Arz et cemâlin, göreyim, ey mâh-i tâbân Mustafa / Ref’ et nikâb-ı rûyini, şems-i dırahşan Mustafa!” Ay ve güneşimiz sayılan Hazreti Muhammed Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem) de varlığın çehresinden bu türlü şeyleri sıyırmak suretiyle, onların ne ifade ettiğini gösteriyor.

Dolayısıyla da ikincisi, O’nun böyle bir misyonunu, böyle bir vazifesini kabul etme… اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ أَيُّهَا النَّبِيُّ “Sana bir kere de bundan dolayı selam olsun!” Bir kere işte Peygamber olarak gönderildin; bey’atimizi yeniliyoruz Sana: اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ أَيُّهَا النَّبِيُّ Yahu yetmedi bu! İkincisi, memuriyetini kabul etme; Sen, o memuriyet ile gelmeseydin, biz, kapkaranlık bir dünyada olacaktık esasen. Ne varlığı, ne varlığın mahiyetini bilemeyecektik. Dünyanın ne işe yaradığını bilemeyecektik. Bir yuvarlak, güneşin etrafında şuursuzca dönüp duruyor; bir yönüyle Materyalistlerin, Natüralistlerin dedikleri gibi, “Yok, bir cazibe mazibe falan!..” diyecek, meseleyi hep Natüralizme bağlayacak, Pozitivizme bağlayacak, izah etmeye çalışacaktık. Ama Senin sayende -esasen- öğrendik ki, her şey, şu nizam-ı âlem, Cenâb-ı Hakk’ın İrade, Meşîet ve Kudreti ile böyle âhenk içinde devam ediyor. Onların dedikleri şeyler, meselenin sadece zahir yüzünü izahtan ibaret; meselenin arka planına giden şeyler değil bunlar. Evet, memuriyetini kabul…

   Hak dostları, Peygamber Efendimiz’e medyûniyet ifadesi olarak salât ü selam tekrarına doymamış, salât ü selamlarını en büyük rakamlarla ve çok farklı kalıplarla ifade etmeye çalışmışlardır.

Üçüncü olarak; O’na her “selam” verme, O’nun getirdiği kanunlara itaat etme ikrarı da demektir. Ne kadar disiplin getirmiş ise, onlara itaat etme… Bir kere de bundan dolayı, “Sana selam olsun!..” deme. Çünkü onlarla, o sayede siz -bir yönüyle- dünyada sırât-ı müstakîm üzere yaşayacaksınız; اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ İfratlara, tefritlere düşmeyeceksiniz. Biraz evvelki mülahazalarla, havf u recâyı iki kanat gibi kullanacaksınız dünyada.

Dolayısıyla Efendimiz’in getirdiği şeyleri değerlendirmek suretiyle esasen O’na ulaşma ve O’nun sayesinde ulaşacağınız şeye ulaşma… Dünyada O’nun rehberliğinde bunlara ulaştığınız gibi, âhirette de O’nun rehberliği ile “Livâu’l-hamd”i altında buluşacak, şefaati ile kurtulacaksınız. Bunları Kendisi ifade buyuruyor ve siz Ezan sonunda da diyorsunuz: اَللَّهُمَّ رَبَّ هَذِهِ الدَّعْوَةِ التَّامَّةِ وَالصَّلاَةِ الْقَائِمَةِ، آتِ سَيِّدَنَا مُحَمَّدًا اَلْوَسِيلَةَ وَالْفَضِيلَةَ، وَابْعَثْهُ مَقَامًا مَحْمُودًا اَلَّذِي وَعَدْتَهُ، إِنَّكَ لاَ تُخْلِفُ الْمِيعَادَ “Ey bu kâmil davetin ve kılınacak namazın Rabbi olan Allah’ım! Efendimiz Hazreti Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) “vesîle”yi (en büyük kurbet makamını), Cennet’e ve ötesine ulaşmayı lütfet ve O’nu, kendisine vaadettiğin Makam-ı Mahmud’a ulaştır. Şüphe yok ki, Sen asla sözünden dönmezsin.” diyorsunuz. Makam-ı Mahmud’un Sahibi, O; Livâu’l-hamd’i altında toplanacak olan, sizlersiniz. Dünyada sizi Cenâb-ı Hakk’a imanın etrafında halkalar haline -Allah’ın izni ile- getirdiği gibi, öbür tarafta da şefaatine mazhariyetin dışa vurması şeklinde “Livâu’l-hamd’i altında sizleri yine bir araya getirecek, O’dur.

Efendim, شَفَاعَتِي لِأَهْلِ الْكَبَائِرِ مِنْ أُمَّتِي buyuruyor; “Benim şefaatim, ümmet-i Muhammed’den günah-ı kebâir işleyenlere!..” diyor, ye’se düşmemeniz için. Günah-ı kebâir işlemişsiniz; korku, içinizi yakıyor; fakat O, hemen recâyı gözünüzün önüne bir âbide gibi dikiyor: “Bakın, güneş gibi pırıl pırıl, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinin vüs’ati görülüyor!” diyor. Şimdi, hayatı başka türlü dengelemek mümkün değil. O, hayatı böyle dengeli olarak önünüze koyunca, siz de dengeli yaşıyorsunuz. Dengeli yaşadığınızdan, bu sırât-ı müstakîmi günde kırk defa, elli defa, bazen altmış defa Cenâb-ı Hak’tan talep ediyorsunuz. اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ “Allah’ım! Sen, bizi dengeye hidayet buyur! İfrat ve tefrit yolunun dışında, ifrata ve tefrite düşmeden, istikamet yolunda olanlardan eyle; hidayet eyle, istikamet yoluna hidayet eyle!” diyorsunuz.

Dördüncü olarak; her “selam” O’nun evâmirine (getirdiği emir, mesaj ve ilkelere) teslim manası taşıyor. O’na teslim olan, kurtulur, Allah’ın izni-inayeti ile. Dolayısıyla şimdi O’na teslim olmak vesile-i necat ise şayet, size düşen şey de esasen bol bol O’na selam etmektir: اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللهِ Evet, bir de “Sana teslim olma gibi bir yol bize bahşettiğinden dolayı, böyle bir kapı araladığından dolayı, yine Sana bir kere daha selam olsun!” diyoruz.

Beşinci olarak da her “selam”, taarruzumuzdan selâmet vaadidir. O’na karşı uygunsuz söz, davranış ve tavırlardan bizi âzâde kıldığından dolayı… Hâşâ ve kellâ, “Seni, dünya hesabına kullanmadığımızdan, kullandırmadığından dolayı.. Sana karşı saygısız davranmadığımızdan dolayı, davrandırılmadığından dolayı.. getirdiğin disiplinler ile Sana karşı hep saygılı olduğumuzdan dolayı yine Sana selam olsun!” demek gibi… İcmâlî, dar aklımın yettiği kadar bu mevzuda denecek şeyler bunlar gibi geliyor. Daha derini için, siz, kendi engin mülahazalarınız ile inşaallah kazarak temeline inmeye bakın!..

Diğer taraftan, Peygamberimize salât ü selam getirilirken sıkça tekrar edilen “Elfu elfi salâtin”, (أَلْفُ أَلْفِ صَلاَةٍ) ifadesi, kesretten kinayedir; yani, çok demektir. “Binlerce” dediğimiz zaman bile biz de zaten kesretten kinaye diyoruz. Bu “zerrât-ı kâinat adedince” ifadesi ondan da fazla… Zerrât-ı kâinat adedince.. denizlerin damlaları adedince.. atmosferdeki zerreler adedince.. bütün varlık içindeki atomlar adedince.. elektronlar adedince.. nötronlar adedince.. protonlar adedince.. eter adedince… Bunları söylediğiniz zaman, bunların hepsi bir yönüyle çokluk ifade etmek içindir. O kesretten kinaye olan “elfü elfi” de işte ona tekabül eder. Ama bütün bunların ötesinde, بِعَدَدِ عِلْمِ اللهِ وَبِعَدَدِ مَعْلُومَاتِ اللهِ “Allah’ın ilmi adedince, Allah’ın malumatı adedince…” sözü vardır ki, o nâmütenâhî demektir. Her şey, o ilm-i ilahi ve o malûmât-ı İlâhiyeye göre deryada damla kalır. Allah Rasûlü’ne karşı, bu kadar iştiyakla ve doyma bilmeme hissiyle salât u selam okuma: أَلْفُ أَلْفِ صَلاَةٍ، وَأَلْفُ أَلْفِ سَلاَمٍ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللهِ

Ehlullahtan pek çoğu, salât u selam okurken hep bu tabirleri kullanmışlar. Cezulî hazretlerinin “Delâilü’l-Hayrât”ında da benzer ifadeler vardır. Onu haftanın yedi gününe taksim ederek, öteden beri âdet olarak hep okumuşlardır. El-Kulûbu’d-Dâria’da çokları var o salât u selamların. Hafta içinde söylenecekler var, haftanın bir gününde, mesela Cuma gününde, Cumartesi gününde, Pazar gününde, Pazartesi gününde söylenecekler var. Fakat bunların çoğunda görüyorsunuz ki hep أَلْفُ أَلْفِ صَلاَةٍ، وَأَلْفُ أَلْفِ سَلاَمٍ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللهِ deniyor. Ve çoklarında “Zerrât-ı kâinat adedince.. yıldızlar adedince.. denizdeki dalgalar adedince.. kuşlar adedince.. melekler adedince.. meleklerin tesbihâtı adedince…” deniyor ki, böyle diyen Hak dostları, dedikleri şeylerin hiç birini yeterli görmeme ve o mevzuda yeni bir cehd, bir gayret sergileme tavrı ortaya koyuyorlar. “Ben şöyle kestirmeden bir şey dedim; mesela, بِعَدَدِ عِلْمِ اللهِ وَبِعَدَدِ مَعْلُومَاتِ اللهِ “Allah’ın ilmi adedince ve Allah’ın malumâtı adedince…” dedim, bitirdim. Nâmütenâhî… Hayır, ben böyle her zaman aynı şeyi tekrar etmek istiyorum. Onun için “Şu adetçe, bu adetçe…” demek suretiyle, bilmiyorum ki Sana karşı medyûniyetimin karşılığını ödemiş olur muyum?!. Çünkü Sana karşı o kadar borçluyum ki!..

“Medyûndur o Masum’a bütün bir beşeriyet / Yâ Rab, mahşerde bizi bu ikrâr ile haşret!..” diyor Mehmet Akif. “Medyûndur o Masum’a bütün bir beşeriyet / Yâ Rab, mahşerde bizi bu ikrâr ile haşret!..” Yâ Rab!.. Mahşerde bizi bu ikrâr ile haşret!..

Bamteli: PEYGAMBER VÂRİSLERİ VE McCARTHY MİRASÇILARI

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Kaderinizi ona bağlamışsanız, kaderiniz o ise şayet, sizin daireniz içinde bir karıncanın ayağı kırılsa, sizi zihnen meşgul ediyor. Kaldı ki şu anda çok farklı şeylerin kırılmaları söz konusu… Her ne kadar, Cenâb-ı Hakk’a tevekkül, teslimiyet ve tefvîz içinde bulunsanız dahi, bir insan olarak acısını duymanız ve teessürünü yaşamanız kaçınılmaz oluyor. Bu açıdan, akla gelen her yeri hemen sormak icap ediyor, hususiyle şöyle-böyle bazı fay kırılmalarının yaşandığı yerleri: “Acaba orada durum nasıl?” falan diyorsunuz.

   Selef-i sâlihîn sonraki nesiller için patikaları cadde yapma adına çok çekmiş, üzerine bir de ümit mührü vurup emaneti omuzlarınıza yüklemişler; emin bir emanetçi olduğunuzu ortaya koymak için siz de çilenize razı olmalısınız!..

Çünkü alâkadar olduğunuz şeyler, sizin semere-i sa’yiniz değil, Cenâb-ı Hakk’ın lütfu. Öyle demiş ve yürümüşsünüzdür: كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللهِ “Hepsi Allah’tan.” مَا أَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللهِ وَمَا أَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ “Sana gelen iyilik/güzellik, Allah’tan; fenalık da nefsinden, senin sebebiyet vermendendir!” (Nisa, 4/79) Yapılan şeylerde bir güzellik varsa şayet, Rabbimizi alâkadar eder, Peygamberimizi (sallallâhu aleyhi ve sellem) alâkadar eder, dinin ruhunu/özünü alâkadar eder güzel şeyler varsa, bunları bizim güç, kuvvet ve iktidarımız ile değerlendirmek, doğru değil. Tenâsüb-i illiyet prensibine göre, biz ve ef’âlimiz, bunlara vesile olamaz, sebep olamayız. Hazreti Müsebbibu’l-esbâb’ın (celle celâluhu) teveccühü, iltifatı, nefehâtı, ünsü, kurbu, maiyyeti… Dolayısıyla O’nun emaneti; tabii başta Hazreti Sâhib-i Şerîat’a (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve O’ndan sonra da değişik çağlarda gelen büyük insanlara emaneti…

Bu çağda da -öyle görülüyor- o emaneti, Cenâb-ı Hak, size yüklemiş. Bir: Yapılan şeylerin vüs’ati/genişliği, bunu gösteriyor; bu, bizim güç ve kuvvetimiz ile izah edilecek gibi değil; çünkü gönüllere Cenâb-ı Hak bir vüdd/sevgi vaz’ etmiş ki, siz, bunu temin edemezdiniz. İki: Enbiyâ-ı ızâmın, sonra asfiyâ-i kiramın maruz kaldığı şeylere maruz kalmanız; bu çizgi birliği, sizin doğru bir yolda yürüdüğünüzü gösteriyor. Yol, peygamberlerin yolu…

Onun için, rahatsız olsanız bile, huzursuzluk duysanız bile, yol o olduğu için katlanmalı ve yürümelisiniz. Onlar da çekmişler; çektiklerini çekiyorsunuz. Bu açıdan, meseleye bir “emanet” nazarıyla bakmak lazımdır.

Öyle olunca, duygularımız, düşüncelerimiz, mantığımız, muhakememiz, bir yönüyle, koruyucu ve himaye edici mahiyette, o işin üzerinde tir tir titremeli: “Aman bir zarar gelmesin; emanet, bize ait değil!” Biz, bizden evvelki nesillerden aldık ise bunu veya onlar getirip omuzumuza yükledirler ise şayet, bizden sonraki nesillere arızasız, zedelemeden o meseleyi intikal ettirmemiz, emanete vefanın ifadesidir. Mü’min, emanette emin olmalıdır ve mü’min -esasen- yeryüzünde emniyet ve güvenin temsilcisidir. Hususiyle üzerlerine aldıkları bu önemli sorumluluk ve mesuliyet konusunda mü’minler emin olmalıdırlar.

Bunun için kafanızı, bu türlü şeyler çok meşgul eder. Keşke kafalar, hep bu türlü şeyler ile meşgul olsa; meşgul olsa da başka şeyler ile meşgul olma zaman zayiine/israfına girilmese!..

Yakışıksız, şık olmayan şeylere maruz kalabilirsiniz. Bunlar, bazen dokunur, can yakıcı olabilir. Fakat bütün bunları, yolun bir cilvesi, esasen, yolun bir hususiyeti olarak görmek lazım. Çünkü siz, arkadan gelenlere patikaları şehrâh yapma sorumluluğu altında bulunuyorsunuz. Çektiğiniz şeyleri onların çekmemesi için, elinizden gelen her şeyi yapacaksınız.

Sizden evvelkiler, her şeye katlandılar, o patikaları sizin için şehrâh yapma adına. Ve sonra meseleye bir “ümit” mührü de vurdular: “Ümitvâr olunuz; şu istikbal inkılabâtı içinde, en yüksek ve gür sadâ, İslam’ın sadâsı olacaktır!” dediler. O zatlar, hilâf-ı vâki ve mübalağa sayılacak beyanda bulunmazlar. Konuştukları her şey, onların kalblerine, kafalarına atılan varidâttır; her zaman ötelerden, ötelerin ötesinden gelen sinyallere açıktır onların kafaları. Dolayısıyla, eğer öyle demişler ise, ümitvâr olunuz; şu istikbal inkılabâtı içinde en yüksek ve gür sadâ, İslam’ın sadâsı olacaktır!..

Demek ki nereye kadar olursa olsun, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ın müjdesi ve gösterdiği hedef gerçekleşecektir. O da Cenâb-ı Hakk’ın bildirmesiyle diyor: وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوَى إِنْ هُوَ إِلاَّ وَحْيٌ يُوحَى عَلَّمَهُ شَدِيدُ الْقُوَى ذُو مِرَّةٍ “O, asla hevâ ve hevesinden konuşmaz; O’nun size söyledikleri, ancak kendisine vahyolunan vahiyden ibarettir. (Kur’ân’ı) O’na o pek güçlü ve kuvvetli (Cebrail) öğretti; pek metin, kemal ve üstün melekeler sahibi.” (Necm, 53/3-6) Hevâ ve hevesine göre konuşmaz. O’na dediği şeyi doğru diyen ve hiçbir engele takılmayan birisi, Allah’tan gelen o mesajları iletiyor; o da onu söylüyor. Bazılarına “metlûv” (okunan, manası ve lafzıyla beraber indirilen) diyoruz, Kur’an-ı Kerim gibi. Belki mütevâtir hadislere ve meşhur hadislere de aynı nazarla bakılabilir. Bazıları da “varidât” şeklindedir; ona, “mevâhib-i ledünniyye” diyoruz. Dolayısıyla hepsi Allah’tan; O (sallallâhu aleyhi ve sellem), Cenâb-ı Hakk’ın o mevzuda dediği şeylere tercüman oluyor. “Benim nâmım, güneşin doğup-battığı her yere ulaşacaktır.” Bunu çok duydunuz; başkalarından da duydunuz, Kıtmîr’den de duydunuz. Dolayısıyla esas sorumluluk ve vazife, o olmalı!.. O yolda yürüyorsanız şayet, size o yol gösterilmiş ise, yolun sıkıntılarına katlanmalısınız ve bilmelisiniz ki, o yolda çekilen şeylerin kat katını başta onlar çekmişler.

   Güllerimiz dikenlere takılı, bir güllere bir de dikenlere bakıp inliyoruz; şu kadar var ki, Güller Gülü’nün sabır ve metanetini örnek alıyor, neticede O’nun şefaatini diliyoruz.

“Gül hâre düştü, sîne-figâr oldu andelib / Bir hâre baktı bir güle, zâr oldu andelib.” (Gül dikenliğe düşünce, bülbülün sinesi yaralandı / Bülbül, bir güle, bir de dikene baktı, inleye inleye oracığa yığılıverdi.) Evet, Sebk-i Hindî üzerine söylenmiş. (Edebiyat ıstılahında “Sebk-i Hindî” kökleri Hindistan’da gelişip yayılan bir akımın unvanıdır; ibâre tarz ve tertibi açısından Hint usûlü ve yoludur.) Teşbihler ve istiareler ile tahlili kâbil; Nâilî-i Kadîm’in ifadesi… Evet, gül, hâre düşünce, esasen bülbül zâr eder; bir güle bakar, bir de döner öbür tarafta feryat koparır. Aynen şu anda maruz kaldığınız şey…

Fakat bunları görünce, diyeceksiniz ki: Seyyidinâ Hazreti Nuh, ondan âzâde kalmadı ki!.. Hazreti Hûd, âzâde kalmadı ki!.. Hazreti Sâlih, âzâde kalmadı ki!.. -Kur’ân-ı Kerim’de, kronolojik olarak zikredilen çizgiye göre arz ediyorum.- Hazreti Lût, bundan âzâde kalmadı ki!.. Hazreti İbrahim, bundan âzâde kalmadı ki!..

İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem); Mekke-i Mükerreme’de on üç sene… O tabiri O’nun hakkında kullanmak istemiyorum, fakat O’nun durumunu ve maruz kaldığı şeyleri ifade için denecek bir şey var ise, o da “kan kusturdular” ve “yapmadık şey bırakmadılar” demektir. Eğer O’ndaki o immün sisteminin gücü, o mukavemet olmasaydı, yapılan şeyler karşısında hakikaten kan kusardı. Fakat on üç sene dayandı; hiç şikâyet etmedi. Ben, Efendimiz’in, Âişe validemize “Kavminden çok çektim!” icmâlî beyanından başka, geçmişle alakalı şikâyet gibi olan bir şeyden bahiste bulunduğuna dair bir şey duymadım. Ne çekmiş, ne etmiş, neye katlanmış?!. Büyük insanların beyanına göre -bü-yük in-san-la-rın be-yâ-nı-na gö-re- “Everest Tepesi’nin başına düşseydi O’nun çektiği şey, o tepe, birden bire Lût gölüne dönerdi.” Meseleyi bu temsil ile de birkaç defa tekrar ettim, başınızı ağrıttım. “O’nun çektikleri, Everest Tepesi’nin başına düşseydi, Lût gölüne dönüşürdü.” Fakat zerre kadar şikâyette bulunmuyor.

Bazen dediği şeyler O’nun… O dediği şeylere cân kurban!.. Milimi milimine onları yapmak, en büyük ibadettir. O’nun dediği şeyler… O’nun dediği şeylere uymak ve arkasından yürümek, Allah’a doğru yürümenin en önemli emaresidir, alametidir. O’na doğru yürümeyenler, bence, Şemsü’ş-şümûs’a (Güneşler Güneşi’ne) (celle celâluhu) doğru yürümüyorlar; gölgelerine takılmışlar demektir. Dünyaya takılan insanlar, O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) sırtlarını dönmüşler demektir; O’na sırtını dönen de -hâşâ ve kellâ- Allah’a sırtını dönmüş sayılır. O (sallallâhu aleyhi ve sellem), gâye ölçüsünde bir vesiledir, bir vâsıtadır. Bir vesiledir, bir vâsıtadır, bir sebeptir ama gâye ölçüsünde. Zaten Allah (celle celâluhu) da لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ demek suretiyle, Lafza-ı celâl ile beraber “Muhammed” ism-i şerifini yan yana getirerek zikrediyor; o maiyyete dikkati çekiyor. “Bakın!” diyor Allah (celâluhu), onu o mahiyette yapıyor, değişik yerlerde. Hususiyle dinin esası olan, nazarî inanmanın esası olan لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ ikrarında veya أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ şehadetinde aynı meseleyi görüyorsunuz, o maiyyeti görüyorsunuz.

Onun kıymet-i harbiyesini bununla değerlendirmek lazım ki, bizim nâkıs idraklerimiz, o meseleyi -zannediyorum- tam ihata edecek durumda değil. Esas, O’nu bilemiyoruz; bilsek, belki her gün başımızı yere koyduğumuz zaman… Bugün bir münasebetle arz ettim; böyle başımı yere koyduğum zaman, ayaklarının altını öpüyor gibi… “Ne olur ya Rabbi! Böyle bir temessül etse de ben bir ayaklarının altını öpsem veya ayağının bastığı türâbı yüzüme sürsem!..” “O Medine izi-tozu, bu Kuddûsî yüzüne tûtiyâdır!” diyor Kuddûsî hazretleri: “Medine’nin izi-tozu, Kuddûsî’nin yüzüne tûtiyâdır!” diyor. Evet, meseleyi tam bilsek, O’nu kıymet-i harbiyesiyle tanısak, zannediyorum, her başımızı yere koyduğumuzda, “Keşke o mübarek ayağını başımıza bassa, kaldırım taşı gibi; o kadar şeref bize lütfeylese!” falan derdik.

O’nu tam bilsek… Ama insanlığın çoğu -size demiyorum- O’nu kıymet-i harbiyesiyle bilemediler, vazife ve misyonu itibarıyla kavrayamadılar, nezd-i Ulûhiyetteki yerini anlayamadılar. Sabah da okuduğumuz gibi orada, O, gaye ölçüsünde bir vâsıtadır. O, çok önemlidir Ahmedî yanıyla, Muhammedî yanıyla. O, ilk; kâinat, O’nun yüzü suyu hürmetine yaratılıyor: أَوَّلُ مَا خَلَقَ اللهُ اَلْقَلَمَ “Allah’ın ilk yarattığı kalemdir.” أَوَّلُ مَا خَلَقَ اللهُ نُورِي “Allah’ın ilk yarattığı benim nurumdur.” buyuruyor O. Ve mahşerle alâkalı, kendi durumunu ve misyonunu ifade ederken de orada herkesin “Nefsî, nefsî!” dediği anda O, şefaat bayrağını dalgalandırmak suretiyle, “Livâu’l-hamd” altında başkalarına kucak açacak; Allah’ın izni-inayetiyle, başkalarının râh-i selâmete ulaşmalarına vesile olacak.

O’nu, kıymet-i harbiyesiyle, çoğumuz bilemedik, takdir edemedik… Bir taraftan bütün güç ve kuvvetimiz ile dünyaya bakarken, dünyayı yaşarken, dünyanın zevklerinden istifade ederken, saltanat ve debdebe arkasından koşarken, servet ü sâmân arkasından koşarken, konsantre olmamış/olamamış insanların O’nu kendine has derinliği ile duyması mümkün değildir. Onun için birilerine gönül koymayın!.. Dünyaya tapıyorlar, ne yapsınlar?!. Servete tapıyorlar, ne yapsınlar?!. Makama tapıyorlar, ne yapsınlar?!. Saraya tapıyorlar, ne yapsınlar?!. Alkışa tapıyorlar, ne yapsınlar?!. Bir sürü şeye tapınca, O sevilemez ki, Allah’a kulluk yapılamaz ki! O kadar dağınık bir insan, konsantre olamaz o mevzuda, O’nu idrak edemez. O’nu idrak edemeyen bir insanın dediği şeyler de sadece dilin-dudağın ifadesidir; mızrap yemiş kalbin sesi-soluğu değildir, dilin-dudağın ifadesidir.

Kalbin sesi-soluğu olmayan o dil-dudak kuruyuversin!.. Öyle Müslümanlık, öyle Müslümanlığı hayata hayat kılma, onun siyasetini getirme, tesis etme… Bütün bunlar kalbinin fonksiyonu değilse, o dil, kuruması gerekli olan bir dildir; o dudak, kuruması gerekli olan bir dudaktır. Ve bu türlü şeyler, yalandır; vallahi yalandır, billahi yalandır, tallahi yalandır!.. Bunlar, münafık hırıltısından başka bir şey değildir.

O’nu seven, O’ndan başkasını düşünmez! Zira bir gönülde iki mahbûb, birden bulunmaz. “Dilde keder var, lütfedip gelme ey sürûr / Bulunmaz (veya olamaz) bir hanede mihman mihman üstüne.” (Rasih Bey) diyor. Dilde keder var, lütfedip gelme, ey sürûr; zira bulunmaz bir hanede mihman, mihman üstüne. O’nu misafir etmişseniz şayet, diğer şeylerin bazen adını unutursunuz, namını unutursunuz, simasını unutursunuz. O mevzuda tam konsantrasyona girince, insan, “Allah Allah! Ne idi yahu benim şu evlatlarımın adı? Ne idi benim anamın-babamın adı?!.” falan der. Çünkü kendini tamamen o işe vermiş, “Fenâ firrasûl”, “Fenâ fillah” olmuş.

   Harbi hile değil strateji olarak gören Allah Rasûlü, kan dökmemeye ve husumeti büyütmemeye azami gayret gösterir; kalelerin değil her zaman kalblerin fethini hedeflerdi.

Bu açıdan da bir yönüyle tamamen dünyaya tapan o dünyaperestlerin durumuna aldırmayın; onlara gönül koymayın, darılmayın onlara karşı, ayıplamayın onları. “Nâdir bulunur tıynet-i kâmilde kusur / Kem-mâyeden eyler ne ki eylerse zuhur.” (Râgıb Paşa) Karakterlerinin gereğini sergiliyorlar. Râgıb Paşa diyor: “Kem-mâyeden eyler ne ki eylerse zuhur.” Siz de kendi karakterinizin gereğini ortaya koyacaksınız; hoş göreceksiniz, her şeyi hoş göreceksiniz. Hoş görmeseniz bile, nâ-hoş görmeyeceksiniz. Nâ-hoş görseniz dahi, dillendirmeyeceksiniz.

İmam Buhari’nin -sizin de bildiğiniz- bir sözü aklıma geldi burada: Koca İmam Buharî… İsrailoğulları döneminde olsaydı, peygamber olabilecek seviyede insanlardır bunlar: Buharî, Ebu Hanife, Ahmed İbn Hanbel, İmam Mâlik, İmam Şafiî… Öyle yüksek payeli insanlardır bunlar. “Hiç kimseyi gıybet etmeden, ta’n etmeden, Allah’a kavuşmayı arzu ediyorum!” diyor. “Bir tek kelime ile kimseyi ta’n etmeden Allah’a kavuşmayı arzu ediyorum!” Burada bir eksiğimi antrparantez arz edeyim. Ben, bu sözün Ebu Hanife’ye ait olduğunu zannediyordum. Daha sonra kaynağında gördüm ki, bu söz, İmam Buharî’ye ait. Ama Ebu Hanife (80-150 H.) de o sözü söylemiş olabilir; sonra İmam Buharî (194-256 H.) de aynı şeyi tekrar etmiş olabilir; çünkü Ebu Hanife’den sonra geliyor o. Hepsinin vird-i zebânı, aynı şey idi, esasen. Hoş görme meselesi, bir ahlak-ı âliye halinde tabiatlarının bir derinliği haline gelmişti. Kimseyi ta’n u teşniye yanaşmıyorlardı. Yalan, bilmiyorlardı. İftira, onların düşünce lügatlerinde yoktu. Ta’n u teşni, düşünce lügatlerinde/sözlüklerinde yoktu. Böyle bir şey söylediğiniz zaman, “Bu, ne manaya geliyor ki?!” diyorlardı.

Şimdi, günümüzde bir kısım kimseler -ki onlara “münafık” demeyeceğim, o da yakışıksız bir söz olur; fakat münafıkça bir sıfat olarak- gıybet ederken diyorlar ki: اَلْحَرْبُ خُدْعَةٌ. İftira ederken diyorlar ki: اَلْحَرْبُ خُدْعَةٌ. Ta’n ederken diyorlar ki: اَلْحَرْبُ خُدْعَةٌ. İtibarsızlaştırırken diyorlar ki: اَلْحَرْبُ خُدْعَةٌ، اَلْحَرْبُ خُدْعَةٌ، اَلْحَرْبُ خُدْعَةٌ. Bin tane mesâvî irtikâp ediyor, bin defa fırıldak gibi dönüş yapıyor; dönüyor ve her defasında diyorlar ki: اَلْحَرْبُ خُدْعَةٌ، اَلْحَرْبُ خُدْعَةٌ. Yani, “Savaş bir yönüyle oyundur, ayak oyunudur.” Hâlbuki o, maddî savaşlarda, maddî cihatlarda; hem de yalan söylememek, gıybet etmemek, falanı aldatmamak şartıyla/kaydıyla; belki strateji farklılığıyla başkalarını yanıltarak, az kan dökmeye matuf büyük zafer elde etme ile alakalı.

İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu konudaki tavrı icmâlî olarak, çok dar dairede, “en-Nûru’l-Halid”de, “Sonsuz Nur”da ifade ediliyor: Zaferleri en rahat elde etmek şartıyla/kaydıyla, çok farklı stratejiler uygulama, daima karşı tarafı bunun ile yanıltma… Mesela Mekke-i Mükerreme’ye gidecek; kimsenin haberi yok bundan. Haberleri olduğu zaman, bakıyorlar ki, beş kilometre ötede bin tane çadır kurulmuş. Bin tane çadır kuruyor, o da O’nun stratejisi. Kendi kafalarında, “Bin tane çadır. Her çadırda on tane insan olsa, on bin tane insan; yirmi tane insan olursa, yirmi bin tane insan. Mekanize birlik yirmi bin insan Mekke’nin kapısına dayanmış ise ve senin hiçbir hazırlığın yoksa, en iyisi mi, teslim-i silah etmek.” أَسْلِمْ تَسْلَمْ، يُؤْتِكَ اللهُ أَجْرَكَ مَرَّتَيْنِ “Teslim ol, selâmeti bul! Allah da senin mükâfatını iki kat versin.” Bunu, Herakliyus’a yazdığı mektupta, nâme-i hümâyun-i nebevîde, Efendimiz, ifade buyuruyor: أَسْلِمْ تَسْلَمْ، يُؤْتِكَ اللهُ أَجْرَكَ مَرَّتَيْنِ Evet, karşıdan çadırları görüyorlar ve merak edip soruyorlar: “Acaba kaç tane deve kesiliyor?” Bir de onun ile ölçüyorlar meseleyi. Ne kadar insan için bir deve kesildiğini onlar kendileri tahmin ediyorlar; o sayıyı öğrenmeye çalışıyorlar.

Kapılarına dayandığı zaman, yapacak hiçbir şey bilemiyorlar. Sonra O’na civanmertliğini sergilemek düşüyor orada. Kâbe’nin kapısının önünde durunca -Canım kurban olsun!..- karakterinin gereğini seslendiriyor: “Benden ne bekliyorsunuz?” diyor. “Sen, kerim oğlu kerimsin; Abdullah’ın oğlu, Abdulmuttalib’in torunusun; Sen, Hâşim’in torunu; Sen, Adnan’ın torunu; Sen, bütün onların üstünde Hazreti İsmail’in torunusun!” manasına “Sen, Kerim oğlu kerimsin!” اَلْكَرِيمُ بْنُ الْكَرِيمِ بْنِ الْكَرِيمِ بْنِ الْكَرِيمِ “Sen, öyle birisisin.” diyorlar. اِذْهَبُوا، أَنْتُمُ الطُّلَقَاءُ “Gidin, hepiniz hürsünüz!” buyuruyor. Düşünün, Mekke fethediliyor; onlar, onurları kırılmış orada. Fakat bu sözler, onlara oksijen yudumlatıyor gibi oluyor. Ayrılıp gidiyorlar. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) sözünü şunlarla -Hazreti Yusuf’un sözleri ile- kâfiyelendiriyor: لاَ تَثْرِيبَ عَلَيْكُمُ الْيَوْمَ يَغْفِرُ اللهُ لَكُمْ وَهُوَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ “Hayır! Bugün size hiçbir kınama yok! (Ben hakkımı çoktan helâl ettim;) Allah da sizi affetsin. Çünkü O, bütün merhamet edenlerin üstünde mutlak merhamet sahibidir.” (Yusuf, 12/92)

“Bugün kınama yok! Allah, Erhamürrâhimîn’dir, sizin her şeyinizi affeder.” O güne kadar hep gezdiği yerde, tozduğu yerde, kin ve nefret duygusu sergileyip gezen Ebu Süfyân ve Hind bile eve kapanıyor, penceresinden bakıyor; “Vallahi, bu, Allah tarafından te’yid ediliyor.” diyorlar. Ve kısa zaman sonra, iki sene sonra da, Yermük Harbi olduğu zaman, o harbe, Ebu Süfyân, hanımı ile beraber iştirak ediyor. Allah Rasûlü’nün yolunda ve Allah Rasûlü’nün getirdiği şeyleri yıkmaya matuf gelen bir orduya karşı savaşıyor orada. Öyle amudî bir yükseliş sergiliyorlar ki!.. Dikey yükseliş demek; öyle bir dikey yükseliş sergiliyorlar ki, insanın aklı durur.

Ben burada antrparantez ifade edeyim: Ne Ebu Süfyân’ın böyle amudî yükselmesine, ne de Halid İbn Velid’in amudî yükselmesine akıl erdirebildim ben. Üç sene içinde insanların bu ölçüde, böyle seviye kat’ etmeleri?!. Hiç durmadan seyr u sülük-i ruhânî yapsa, ayda bir yemek yese, her hafta da bir yudum su içse, hep Cenâb-ı Hakk’a müteveccih olsa, bir insan, bu seviyede yükselemez, mümkün değil!.. Ama işte bildiğiniz gibi, Hazreti Halid, çadırın içinde, vücudundan şakır şakır kanlar akıyor, “Vücudumda kılıç yarası almadığım bir tek yer yoktur. Ama gördüğünüz gibi çadırda böyle zelîlâne ölüyorum!” diyor. Efendim, bu ne yüksek bir seviyenin ifadesi, ne yüksek bir soluklanmanın ifadesidir; neyi soluklanıyor burada?!.

   “Bir müslümana herhangi bir musibet, bir sıkıntı, bir keder, bir üzüntü, bir eziyet, bir gam dokunursa, hatta kendisine bir diken bile batarsa, mutlaka Allah bunları onun geçmiş günahlarına kefaret yapar.”

Şuradan bu girizgâha girmiştim: Başkaları, kendi karakterlerinin gereğini sergilerler; siz, size düşeni yapacaksınız. Sizden evvel gelenler -esasen- çekmiş, çekilecek şeyleri çekmiş; hatta kat katını çekmişler. Öyle buyurmuş zaten: أَشَدُّ النَّاسِ بَلَاءً اَلْأَنْبِيَاءُ، ثُمَّ الْأَمْثَلُ فَالْأَمْثَلُ “Belanın en çetini, en zorlusu, enbiyanın başına gelendir; en aşılmazı, en belalısı, enbiyanın başına gelendir. Ondan sonra da seviyesine göre diğer inanan insanların…”

Kendi adıma ben meseleye baktığım zaman, hatalarımı, günahlarımı düşünüyorum. Bu mevzuda Cenâb-ı Hakk’ın lütfettiği şeylere göre, konumlandırmasına göre, esasen beklenen şeyi yerine getirmediğimden dolayı, O’nun ekstra bir lütfu olarak, beni arındırmak için bana çektiriyor. Fakat sizin de derecenizi yükseltmek için size çektiriyor bunu. Hizmet eden kardeşlerinize, hizmette öncülük yapan kardeşlerinize, dünyanın dört bir yanına yayılan kardeşlerinize, o yüksek gaye-i hayali realize etme istikametinde, yani, nâm-ı celîl-i nebevînin dört bir yanda şehbal açmasını gerçekleştirme istikametinde hareket eden kardeşlerinize çektiriyorsa… Bir; esasen çekme sizden evvelki büyüklerin çektiği şey olduğundan dolayı, o yolda iseniz, tevârüs ediyorsunuz onu. Evladın babasının malını miras aldığı gibi, tevârüs ettiği gibi o malı, aynen sizler de dava duygu ve düşüncesi açısından sizden evvelki o büyüklerin ortaya koydukları şeyi tevârüs ettiğinizden dolayı, onu belası ile, musibeti ile beraber tevârüs ediyorsunuz.

O iyilikler ve güzellikler… بِقَدْرِ الْكَدِّ تُكْتَسَبُ الْمَعَالِي “Meşakkat miktarı, yükseklik tahsil edilir.” Yani, onlardan aldığınız o güzel emanet… O güzel emanet, sizi amudî yükseltecek; fakat aynı zamanda o, bir kısım meşakkatler ile, sıkıntılar ile kuşatılmış, öyle bir sera içinde. Dolayısıyla onu, onun ile beraber almış bulunuyorsunuz. Onun için meseleyi gayet tabii görmek lazım, gayet tabii… Ben göremiyorum, zayıf bir insanım esasen; âh u vah ediyorum, feryad ediyorum. Her yerdeki vızıltı karşısında ben de bir davul sesi ile ses vermeye hemen kendimi salıyorum, ses veriyorum. Ama inşaallah sizler, öyle yapmıyor, çekilen şeyleri bir arındırma çekmesi şeklinde değerlendiriyor, takdir ediyor; “Her işte hikmeti vardır, abes iş işlemez Allah!” diyor ve “Her halde bundan sonra Cenâb-ı Hakk’ın bize çok ekstradan lütufları olacaktır.” mülahazası ile meseleye yaklaşıyorsunuz. Size olmasa bile, sizden sonraki nesillere olacak ve sizin defter-i hasenatınıza sürekli hep hayırlar akıp duracak… Bence bu iş için her şeye katlanılır. İnşaallah sizler, “Uff!” demeden “Puff!” demeden katlanacaksınız; “Off!”ların “Puff!”ların yerine “Ohh be!” diyeceksiniz, oksijen yudumluyor gibi “Ohh be!” diyeceksiniz. Şimdiye kadar dediniz, haddim değil onu size didaktik bir üslup ile teklif etmek; bundan sonra da hiç durmadan çektiğiniz şeyler karşısında hep “Oohh!” deyin, “Ooh be! Bir kere çektirdi.”

Bir hadis-i şerife göre, ayağa batan bir diken bile, günahların dökülmesine vesile oluyor. Arınma vesilesi… Bir taş, ayağınızı incitiyorsa, ona vesile oluyor. Uygunsuzca bir tavır ile karşı karşıya kalıyorsanız, ona vesile oluyor. İtibarsızlaştırma adına bir şeye maruz kalıyorsanız, ona vesile oluyor. Dolayısıyla, sürekli -böyle- kazanma kuşağında yaşıyorsunuz. Kazanma kuşağında yaşayanlar, Şemsü’s-Şümûs’a doğru seyahate azmetmişler, karar kılmışlar; gölgeleri hep arkada. Karanlık zaten hep arkada olmalı; insan hep ışığa doğru yürümeli, Allah’ın izni-inayeti ile. Bugüne kadar olduğu gibi inşaallah şu küçük sarsıntıdan sonra, bugünden sonra da öyle olacak…

   McCarthy mirasçıları “cadı avı” deyip zulümlerine devam etseler de Hakk’a adanmış ruhlar Peygamber vârisi olmanın hakkını verecek, dertlerini derman bilecek ve sabr-ı cemîl ile kurtuluşa ereceklerdir.

Kalkıp bazıları diyecekler ki, McCarthy gibi, “Cadı avı devam ediyor!” Bakın; mirası kimden alıyorlar. Siz diyorsunuz ki, “Meşakkati ile, lezzeti ile, zevki ile, sefası ile, acısı ile, zehri ile, tatlısı ile, kederi ile, bunu biz Peygamberlerden, evliyaullahtan miras aldık.” O da konuştuğu yerde, McCarthy’nin sözünü söylüyor, “Cadı avı…” diyor. “İnsan kaçırmaya devam edeceğiz!” diyor. “Yedi cihanın haberi olsun bundan. Değişik yerlerde, komplolarla evleri basacak, kapıları kıracağız. Kosova’da yaptığımız gibi, Moldova’da yaptığımız gibi, Irak’ta yaptığımız gibi, Afganistan’da yaptığımız gibi, Pakistan’da yaptığımız gibi, daha değişik yerlerde, hayır adına, bayrağı dalgalandırma adına dikilmiş ne kadar direk varsa, hepsini yıkma pahasına, biz McCarthy’cilik yapacağız; çünkü biz, McCarthy’nin mirasçılarıyız. Ona ait bütün hususiyetleri de tevarüs etmişiz!” diyor. “Kapınıza gelirlerse, zinhar içeriye almayın! Zinhar onların bir kaşık çorbasına kaşık salmayın! Onlara bir kaşık çorba vermeyin!” diyor. Ezbere konuşmuyorum, yazıyor bunu adam, yazıyor; McCarthy’nin mirasçıları yazıyorlar.

Şimdi hanginiz bu duruma düşmeyi istersiniz, hafizanallah. Bütün esbâb bilkülliye sukût etse ve siz mecburen öyle bir uçurumun kenarına gelseniz, kendi kendinize -bütün esbâb bilkülliye sukût ettiğinden nur-i tevhîd içinde sırr-ı Ehadiyyetin zuhuruna dayanarak- niyaza durursunuz: “Aman yâ Rabbi! Bizi o seviyeye düşürme; McCarthy’nin mirasçıları yapma bizi! Biz, peygamberlerin mirasçıları olmaya çalışıyoruz. Biz, Ebu Hanifelerin, İmam Şafiîlerin, İmam Mâliklerin, Ahmed İbn Hanbellerin, Fudayl İbn Iyazların, Beyâzıd-i Bistâmîlerin, Cüneyd-i Bağdâdîlerin, Şâh-ı Geylânîlerin, Ebu’l-Hasan el-Harakânîlerin, Şeyhü’l-Harrânîlerin, Maruf-ı Kerhîlerin, Necmeddin-i Kübrâların, Muhammed Bahâuddin Nakşibendilerin mirasçıları olmaya çalışıyoruz!”

Çekmişler; bir an başları dertten âzâde olmamış, çekmişler. Tokmakların biri kalkmış, öbürü inmiş; çekmişler. Fakat hiçbir zaman çizgi değiştirmemişler, hep yürüdükleri yolda yürümüşler. Yolunuz, bu; Allah’ın izni-inayetiyle. Ama Cenâb-ı Hak, ekstradan bir lütufta bulunur, ufkunuzda yalancı şafakların bile atmadığı bir dönemde birden bire bakarsınız ki güneşin doğuşu, şafağın önüne geçmiş. “Allah Allah!” dersiniz, “Biz şafak bekliyorduk, birden bire güneş doğdu!” Doğurur doğurur; esasen doğmaya bakmayacaksın, güneşi doğuran Zat’a (celle celâluhu) bakacaksın orada. O, her şeye kâdir mi, değil mi?!. مَا شَاءَ اللهُ كَانَ، وَمَا لَمْ يَشَأْ لَمْ يَكُنْ، أَعْلَمُ أَنَّ اللهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ، وَأَنَّ اللهَ قَدْ أَحَاطَ بِكُلِّ شَيْءٍ عِلْمًا “Allah Teâlâ neyi dilerse, o olur; olmamasını dilediği de asla olmaz. Bilirim ki, Allah her şeye gücü yeten kadîrdir ve O ilmiyle her şeyi kuşatmıştır.” Sabah-akşam, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ın vird-i zebânı içinde söylenen mübarek bir beyan. وَاللهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ “Allah her şeye gücü yeten kadîrdir.” Allah, buna da kâdirdir.

Bazı insanlar, sadece çektikleri belalarla evc-i kemâlât-ı insâniyeyi ihraz etmişler. Bazıları da bunu iradî olarak çekmişler; yani, seyr-u sülük-i ruhânîler ile, aç durmak, susuz durmak suretiyle. Şimdi bu, meselenin bir yanı; faktörlerden bir tanesi esasen “çekme” mevzuu. Hani Fuzûlî’nin bir şiirini biraz değiştiriyorum, Alvar İmamı’nın ifadesine göre çeviriyorum. Fuzûlî “aşk” adına kullanıyor o iki mısrayı, diyor ki: “Ya Rab, belâ-ı aşk ile kıl mübtelâ beni / Bir an belâ-ı aşktan eyleme cüdâ beni!..” Herhalde, diyorum, “Dertten büyük bir derman mı var / Bir sebeb-i gufrân mı var?” diyen Alvar İmamı, Fuzûlî’nin yerinde olsaydı, şöyle derdi: “Belâ-ı derd ile kıl mübtelâ beni / Bir an belâ-ı dertten eyleme cüdâ beni.” Çünkü bela-ı derd ile amudî olarak, dikey olarak yükselecek. Adam, onun derdinde, esasen, Allah’a yaklaşmanın derdinde. Yani bir; belâ ve musibetin, insanı böyle yükseltici bir yanı var.

Bir de “Uff, puff!” etmeden ona karşı, hatta biraz evvelki ifadeyle, “Ooh!”lar ile karşılayarak, “Elhamdülillah! Cenâb-ı Hak, beni imtihan ediyor. Demek ki hâlâ nezd-i Ulûhiyetinde bana izafî olarak bir kıymet atfediyor; kurban olayım O’na!” diyorsun; içinden geliyor böyle. Dolayısıyla sabrediyorsun orada. Böylece, bir kanat sana o belâya katlanma olurken, bir diğer kanat da esasen sabır oluyor. Laf etmiyorsun orada, “Uff, puff!” etmiyorsun, “Ohh!” ediyorsun. Bunlarla insan, başka şekilde ibadet u taat ile elde edeceği çok yüksek pâyeleri elde ediyor, Allah’ın izni-inayeti ile.

Sizler, başınıza gelen bu şeyler karşısında inşaallah, “Ooh!” diyorsunuzdur. Bu “Oohh!” demeler, Cenâb-ı Hakk’a karşı da atılmış öyle isabetli adımlardır ki!.. Siz farkına varsanız da varmasanız da Cenâb-ı Hak sizi öyle bir noktaya ulaştırır ki, orada Ebdâl gibi, Evtâd gibi, Aktâb gibi, ağzınızı açıp dilinizden dudağınızdan döktüğünüz kelimeler hüsn-ü kabul görür izn-i İlahî ile ve Cenâb-ı Hak, duanıza icâbet buyurur.

“Nasıl ki sadaka, belayı ref eder; ekseriyetin hâlis duası dahi ferec-i umumîyi cezbeder.” diyor Çağın Sözcüsü. Onun için söz birliği yaparak, Cenâb-ı Hakk’ın, belaları def etmesi, kardeşlerimizin Hizmet’te yolunu açması, patikaları şehrâh haline getirmesi adına, gece başımızı yere koyalım; seccade, bizim gözyaşlarımızla ıslansın, şâhid olsun nezd-i Ulûhiyette. Ve Cenâb-ı Hak, bize bir ferec, bir mahreç ihsan eylesin!.. Vesselam.

Bamteli: ASIL HÜNER VE GERÇEK ZAFER

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Her türlü cefaya sabredin, şüphesiz hayırlı âkıbet müttakîlerindir; sonunda kazananlar, Allah’a saygıyla dopdolu bulunup O’nun himayesine sığınanlar olacaktır.

Umûr-i hayriyenin (hayırlı işlerin) muzır mânileri olur. Şeyâtîn-i ins u cin, bu hizmetin hâdimleri ile çok uğraşırlar.. ama her sınıf.. her birim.. dünyanın dört bir yanında. Ne var ki yerinde sâbit-kadem olanlar, sonunda kazanırlar.

Kur’an da o bişâreti veriyor; veriyor ve وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّقِينَ diyor: “Sonuç, mutlu âkıbet, esasen, müttakîlere aittir.” Cenâb-ı Hakk’a karşı hiss-i mehâbet ve hiss-i mehâbet ile yaşayan ama yine de kurtuluş için O’nun vikayesine, himâyesine sığınan müttakîlere.. en acı günlerde de, en lezzetli, en tatlı günlerde de hep O’na sığınmayı birinci vazife bilenlere… O’nu bilenler, böyle yaparlar; O’nu bilmeyen nâdanlar ise, onlar da “sohbet-i nâdan ile eder telezzüz; divanelerin hemdemi divâne gerektir.”

Sonuç itibarıyla kazanılacak şeyi kazanmış olan insanlar, yürüdükleri yolda değişik kayıplara uğrayabilirler, zayiatlar verebilirler, yaralanmalar olabilir. Fakat netice itibarıyla, bir şehit gibi kazanacaklarını kazanmışlar ise şayet, bence müteessir olmamalılar. Ona kadar yolu var…

Hazreti Câbir’in babası Abdullah, Uhud’da şehit olanlardan. O, şehadetin şerbetini içince, mest-sermest kendinden geçiyor. Zât-ı Ulûhiyet de herhalde böyle kâmet-i bâlâlar ile hususî meşgul oluyor; iltifaten -“taltîfen” demek daha uygun- onlar ile hususî konuşuyor. O da Cenâb-ı Hakk’a rica ediyor: “Beni, dünyaya bir kere daha gönder; esasen bu yolda ölmenin lezzetini, halâvetini, tadını arkadakilere anlatayım!” Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: “Gönderme yok, buruya geldikten sonra. Ama Ben senin bu duyduğun şeyi, Peygamber vasıtası ile onlara iletirim!” Evet, kazanıyor. Bir-iki senelik Müslüman; fakat dikey yükseliş ile öyle bir zirve yapıyor ki, dağlar, onun ayağının altında Lût Gölü’ne dönüyor; öyle bir zirve yapıyor.

Geriye dönelim: Sonuçta bir insan kazanıyorsa şayet, o yolda kaybettiği şeylere hiç müteessir olmamalı. Şâir Nefi’nin Dördüncü Murad karşısında, onu ölüme götürdüğü anda, dediği bir söz vardır: “Ne dünyadan safâ bulduk, ne ehlinden recâmız var / Ne dergâh-ı Huda’dan mâadâya bir ilticamız var.” İlticâ edilecek, yönelinecek bir yöne yönelmiş iseniz, zannediyorum dünyadaki bütün iltifatları ayaklarınızın altına alırsınız; ezerken onu az görürsünüz, üzerinde raks etmeye durursunuz. Eğer gözleriniz öbür âleme müteveccih ise, Güneşe doğru yürüyorsanız şayet, gölgeniz sizin ayaklarınızın altında veya arkanızdadır; birazı ayaklarınızın altında, birazı da arkanızdadır. Önemli olan, Güneşe doğru yürümektir. Cenâb-ı Hak, öyle yapsın!..

   Kulluk, hem bir şehrâhta (otobanda/ana yolda/caddede) yürümek kadar kolay hem de Sırât’tan geçmek kadar zordur.

Bu, çok kolay değil. Yine dendiği gibi, “Kulluk -bir manada- Sırât’tan geçmek gibi zordur.” Tekâlif-i İlâhiye var, ibadetleri hakkıyla yerine getirme gibi külfetler var; abdest alma var, namaz kılma var, oruç tutma var… Bunları, takliden o işi yapanlar gibi değil, aynı zamanda derinden vicdanında duyarak yapma var. “Ben, tam görülüyor olma mülahazası ile yapamadım!” deyip daha iyiye talip olma var. Bir arkadaşınızdan duymuştum, demişti ki: “Ben, dört yaşında namaza başladım. Fakat istibrâ mevzuunda abdestime tam dikkat etmiş miydim, etmemiş miydim? Namaza başladığım günden yirmi yaşıma, o meseleyi idrak edeceğim âna kadar kıldığım namazların hepsini -bazı günler kırk rekât, bazı günler elli rekât kılarak, hepsini- kaza etmiştim!”

Eğer namazı doğru kılıyorsanız, bir yönüyle bu da bir cehd, bir gayret ister. “Görülüyor olma” mülahazası ile… Tabiî bir de “görüyor olma” mülahazası var. O, Cenâb-ı Hakk’ın, sonunda lütfedeceği bir şeydir: Allah huzurunda kemerbeste-i ubudiyet içinde durarak.. kalb tir tir titreyerek… Biraz evvel dediğim gibi, gözler açık olacak ama orada hayal dünyanızda neler neler… Kur’an’ın ayetlerinde, ondan ona atlarken, kelimeden kelimeye atlarken, maktadan maktaya atlarken, değişik âlemlerde dolaşıyor gibi… Hep böyle “görüyor olma”ya namzet bir insan gibi hareket etmeli; “görülüyor olma” mülahazasını çok derince değerlendirmeli. Yüreği çatlayasıya… “Niçin öyle namaz kılamadım? Neden hayvanlığım yine üzerimde idi; öyle namaz kılamadım?!.” demeli. İşte zor; gördüğünüz gibi Sırât’tan geçmek gibi zor bir şey.

Zekât vermek de öyle… Alın teri ile kazanıyorsun, veriyorsun; yine zor. Hacca gitmek de öyle; yine kazandığın şey ile gidiyorsun, Hacda da bir kısım vazifeler var; yine zor. Allah yolunda yürüdüğünden dolayı başına sağanak sağanak belâ ve musibetler geliyor. Sözün bidayetinde ifade edildiği gibi, “umûr-i hayriyenin muzır mânileri olur.” Şeytanlar, ordularını seferber ederler; “Ateş!” derler. Bir atış poligonunda, onların hedefinde bulunuyor gibi olursunuz; şakır şakır mermiler yağar üzerinize. Ne mermileri yağar? “Terörizm” mermileri yağar.. “âsî insan” mermileri yağar.. yağar.. yağar.. “itibarsızlaştırma” mermileri yağar.. “sizi ademe mahkum etme” mermileri yağar… Bunlar, çok kolay şeyler değildir.

   “Allah’ım, tasa, hüzün, şikayet ve şiddetli elemimi, yürek yangınımı Sana arz ediyorum!..”

Bütün bunlar karşısında, فَصَبْرٌ جَمِيلٌ وَاللهُ الْمُسْتَعَانُ عَلَى مَا تَصِفُونَ “Artık bana/bize düşen, güzelce sabretmektir. Sizin bu anlattıklarınız karşısında yardımına müracaat edilecek sadece Allah var.” (Yûsuf, 12/18) “Allah’ım! Sabr-ı cemîl!” “Sabr-ı cemîl” de Hazreti Yakub (aleyhisselâm) tarafından ifade edilmiş: إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي إِلَى اللهِ “Ben, bütün dertlerimi, keder ve hüznümü Allah’a arz ediyor, O’na şikâyette bulunuyorum.” (Yûsuf, 12/86) Allah’ım! Dağınıklığımı ve tasamı, Sana arz ediyorum. Şikâyetim, Sanadır; ben, kendimi Sana şikâyet ediyorum. Ağır geldi bu işler… Eğer içime olumsuz bazı şeyler doğdu ise, kafama bazı şeyler girdi ise, nöronlarda bir kirlenme oldu ise, ben bu perişan halimi Sana arz ediyorum!.. إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي إِلَى اللهِ

Bazıları, şikâyeti ilave etmişler, Kur’an’da yok; bazıları “kemedî” (hüznümün şiddetini, yüreğimin yangınını) sözünü ilave etmişler: إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي وَشِكَايَتِي وَكَمَدِي إِلَى اللهِ “Allah’ım, tasa, hüzün, şikayet ve şiddetli elemimi, yürek yangınımı Sana arz ediyorum!..” Belki bazıları da, günümüzde, şunları ilave ediyordur: إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي وَشِكَايَتِي وَكَمَدِي وَأَوْجَاعِي، وَأَسْقَامِي، وَأَمْرَاضِي، وَأَعْرَاضِي إِلَيْكَ “Allah’ım, tasamı, hüznümü, şikâyetimi, şiddetli elemimi, yürek yangınımı, ağrılarımı, dertlerimi, bünyeme musallat olan marazları, hastalıklarımı ve başıma gelen musibetleri Sana şikâyet ediyorum.” Maruz kaldığım bu şeylerin hepsini, Sana arz ediyorum!

Bu arz meselesi, “naz”lanma değil, “niyaz” sadedinde söylemedir. “Sabır kahramanı” -Hazreti Pir’e ait bu tabir- Eyyûb (aleyhisselam) gibi, رَبِّ إِنِّي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَأَنْتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ “Ey Rabb! Bana, zarar isabet etti; Sen, Erhamürrâhimîn’sin!” demektir. O (Hazreti Pîr) da o “Rabbî” (رَبِّي) kelimesini ilave ediyor; Kur’an’da öyle değil. وَأَيُّوبَ إِذْ نَادَى رَبَّهُ أَنِّي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَأَنْتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ “Bu arada, önderler içinde Eyyûb’u da an, hatırla. Hani O, ‘Rabbim, bu dert bana iyice dokundu (ve Sana gerektiği gibi ibadet edemez hale geldim). Sen, Merhametlilerin En Merhametlisisin!’ diye yalvarmıştı.” (Enbiyâ, 21/83) Ayette, “Rabbine nidâ etti” diyor. Rabbine nidâ ettiğine göre, her halde “Rabbî” (رَبِّي) demiştir: رَبِّ إِنِّي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَأَنْتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ “Rabbim! Bana zarar isabet etti; Sen Erhamürrâhimîn’sin!..” Arz-ı hâl; Sâhibine arz-ı hal.

Öyle birine arz-ı hâl edeceksiniz ki, problem nedir, onu çözebilsin; dolayısıyla, dilencilerin kapısına dilencilik mülahazasıyla gitmemek lazım. Dünyada sultanlığı ihraz eden insanlar bile dilenci sayılırlar. Onların elindeki şeylere zerre kadar tenezzül etmemek lazım; dünya sultanlığı bile olsa, tenezzül etmemek lazım. Çünkü Allah’a kulluk, hiçbir şeyle değiştirilmeyecek kadar çok yüksek bir pâyedir. Bütün kulluklardan sıyrılmanın yolu da Allah’a kulluktan geçer. Kendini bir şey zanneden insanlardır ki, esasen, Allah’a kulluğun tadını/zevkini duymamış ve tatmamışlardır. Onların, ne “ihsan”dan haberleri vardır, ne “ihlas”tan haberleri vardır, ne “marifet”ten haberleri vardır, ne “muhabbet”ten haberleri vardır, ne “aşk u iştiyâk-ı likâullah”tan haberleri vardır. Bildikleri bir şey varsa, o da yetiştikleri kültür ortamının kendilerine tepeden inme telkin ettiği “taklidî/sûrî/şeklî Müslümanlık”tır; ki Allah, öyle Müslümanlıktan muhafaza buyursun!..

Evet, “Bu yol, uzaktır.” Sırât kadar, Sırât’tan geçmek kadar zordur. “Menzili, çoktur / Geçidi, yoktur / Derin sular var.” Yedi asır evvel, Yunus Emre’nin dediği bir şey. “Bu yol, uzaktır / Menzili, çoktur / Geçidi, yoktur / Derin sular var.” “Kandan-irinden deryalar” sözü ile de ifade ediliyor; “aşılmaz gibi görünen uçurumlar” ile ifade ediliyor; “her köşe başında değişik gulyabanîler ile karşılaşma” gibi şeyler ile ifade ediliyor; ifade ediliyor…

Kulluk, Sırât’tan geçmek kadar zor; fakat insan bir kere de Cenâb-ı Hakk’a teslim oldu mu, her şey öyle kolaylaşır ki!.. فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا * إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا “Demek ki, her güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Evet, her güçlükle beraber bir kolaylık vardır.” (İnşirah, 94/5-6) Her zorluk ile beraber, bir kolaylık vardır. أَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ ayeti ile başlayan beyân-ı Sübhânî içinde zikredilen bir hakikat. فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا * إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا Her zorluk ile beraber, bir kolaylık vardır. Zorluklar, bağırlarında kolaylığı beslerler, kolaylığı geliştirirler. Zorluklar, dölyatağında kolaylığı oluştururlar.

   Izdırap, en makbul niyazlardan daha değerli bir duadır; ızdırapsız bir sine, sökülüp köpeklere atılacak bir lokmacık etten farksızdır.

Onun için nazmen bu hakikati dillendiren اِشْتَدِّي أَزْمَةُ تَـنْـفَرِجِي demiş: “Şiddetlen, şiddetlenebildiğin kadar. Ben biliyorum ki, şiddetlilik zirve yaptığı zaman -esasen- Cenâb-ı Hak bir ferec, bir mahreç ihsan edecektir, lütfedecektir.” Biz bunu, biraz lâzımî mana ile tercüme ederek diyoruz ki: “Karar, kararabildiğin kadar, ey gece! Çünkü kararmanın son noktası, yalancı bile olsa, şafağın attığı ândır!” O kararma zirve yapınca, arkadan “fecr-i kâzib” tulu’ eder. O fecrin kendisi kâzibtir ama bu kâzibin şehadeti doğrudur; çünkü o, “fecr-i sâdık”ın şâhididir, şâhid-i sâdıkıdır. Kâzibin bir şâhid-i sâdık olduğu, orada görülür. “Fecr-i kâzib”, “fecr-i sâdık”ın şâhididir.

Evet, bütün bunlara katlanınca, Allah’ın izni ve inayetiyle, birden bire geçilmez gibi görünen şeyleri, böyle yüzüyor gibi geçersiniz, uçuyor gibi geçersiniz; üveyikler gibi uçar gidersiniz, birden bire. Öyle zevk-i ruhânîler duyarsınız ki!.. “Bir ân-ı seyyâle vücûd-i enver, binlerce sene vücûd-i ebtere müreccahtır.” diyor yine Hazreti Pîr-i Mugân, Şem’-i Tâbân. Her ânınızı Allah’ın izni-inayetiyle öyle “vücûd-i enver” yaparsınız ve bunlar, âhiret hesabına size neler ve neler kazandırır!..

“Izdırap, en makbul dualardan daha makbul bir duadır. Izdırapsız sîneler, sökülüp köpeklere atılacak bir lokmacık etten ibarettir!” Dîn için, diyanet için ızdırap çekmek… Kardeşler için, bacılar için, evlatlar için, çocuklar için, gençler için, ihtiyarlar için, şerden kaçarken deryada boğulanlar için, eşkıya tarafından derdest edilip yakalananlar için ızdırap çekmek… Bu, önemli bir ibadettir Allah’ın nezdinde. Böyle bir muzdaribin iniltileri, sürekli لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ çekmeye mukabil nezd-i Ulûhiyette hora geçen hususlardandır. Ama bu mevzudaki duygusuzluk, hissizlik?!. O da biraz evvel arz ettiğim gibi… Kalb öyle ise şayet, bir bıçak çal, kes, onu şeylerin önüne at; bari onlar yesinler, onlar istifade etsinler. Senin işine yaramamış o, demek ki!..

Evet, أَمَّنْ يُجِيبُ الْمُضْطَرَّ إِذَا دَعَاهُ وَيَكْشِفُ السُّوءَ “Muztarrın yakarıp yalvarmasına icabet eden, Allah’tan başka kimdir?!.” O, öyle yalvarıyorsa, Allah (celle celâluhu) da o ızdıraplı, o ızdırarlı tabloyu değiştirir; Kendi inayeti ile, inşirah vesilesi olabilecek tablolar, pozisyonlar lütfeder; lütfedecektir.

   “Bazı peygamberler gelmişler ki, mahdut birkaç kişiden başka ittibâ edenleri olmadığı halde, yine o peygamberlik vazife-i kudsiyesinin hadsiz ücretini almışlar; demek hüner, kesret-i etbâ’ ile değildir, belki hüner rıza-ı İlâhîyi kazanmakladır.”

Yine o Hazret diyor: Bazı peygamberler gelmiş ki, belki hiç ümmeti olmamış; belki bir tane olmuş, belki iki tane olmuş. Ama bunu yanlış anlamamak lazım; o Hazret öyle diyor da esasen İhlas hususuna dikkatleri çekme mevzuunda diyor. Onlar, o peygamberliğin yüksek pâyesinin sevabı ne ise, nezd-i Ulûhiyette kıymet-i harbiyesi ne ise, mutlaka ona mazhar olmuşlardır. Üveyik gibi kanatlanmış, yine Rü’yet ufkuna yükselmişlerdir, “Ben razıyım!” sesi ile sermest olmuş, kendilerinden geçmişlerdir. Ama ihlasları esasen bir hakikati ikame etme mevzuudur. Fakat onların, işte Hazreti Zekeriya (aleyhisselam) gibi testere ile biçilmesi, Hazreti Yahya (aleyhisselam) gibi şehit edilmesi, Hazreti İsa (aleyhisselam) gibi -hâşâ ve kellâ- bir şakî gibi takibe maruz kalması…

O’nun (Hazreti İsa’nın) âkıbeti ile alakalı, Kur’an-ı Kerim’de geçen farklı iki ayet, Yuhanna İncili’nde anlatılandan farklı iki ayet var. وَقَوْلِهِمْ إِنَّا قَتَلْنَا الْمَسِيحَ عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ رَسُولَ اللّهِ وَمَا قَتَلُوهُ وَمَا صَلَبُوهُ وَلَكِن شُبِّهَ لَهُمْ وَإِنَّ الَّذِينَ اخْتَلَفُوا فِيهِ لَفِي شَكٍّ مِنْهُ مَا لَهُم بِهِ مِنْ عِلْمٍ إِلاَّ اتِّبَاعَ الظَّنِّ وَمَا قَتَلُوهُ يَقِينًا “Yine, Allah’ın Rasûlü Meryem oğlu İsa (hakkında övüne övüne, “Onu) katlettik!” diye iddia etmeleri yüzünden -oysa onlar, İsa’yı öldüremediler, onu asamadı ve çarmıha geremediler; fakat şüpheye düşürülüp (bir aldanışa ve karışıklığa sürüklendiler). İsa ve dünyadan nasıl ayrıldığı konusunda ihtilâfa düşenler, asla bir gerçeğe dayanmayıp, zaten kendileri de hep şüphe içindedirler. Herhangi kesin bir bilgiye sahip bulunmadıkları için, ancak zanna tâbi olup gitmektedirler. Gerçek şu ki, onlar İsa’yı asla öldüremediler.” (Nisâ, 4/157)  إِذْ قَالَ اللهُ يَا عِيسَى إِنِّي مُتَوَفِّيكَ وَرَافِعُكَ إِلَيَّ وَمُطَهِّرُكَ مِنَ الَّذِينَ كَفَرُوا وَجَاعِلُ الَّذِينَ اتَّبَعُوكَ فَوْقَ الَّذِينَ كَفَرُوا إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ ثُمَّ إِلَيَّ مَرْجِعُكُمْ فَأَحْكُمُ بَيْنَكُمْ فِيمَا كُنْتُمْ فِيهِ تَخْتَلِفُونَ “O zaman Allah şöyle buyurdu: Ey İsa! Artık (rasûl olarak vazifen tamamlanmakla) seni eceline yetirip geri alacak ve (misalî vücuda bürünmüş bedenin ve ruhunla birlikte) nezdime yükselteceğim ve seni o küfredenlerin arasından alıp suçsuzluğunu, paklığını ortaya koyacak ve sana tâbi olanları Kıyamet Günü’ne kadar küfredenlere üstün kılacağım. Sonra, her halükârda hepinizin dönüşü Banadır; işte o zaman, ihtilâf edegeldiğiniz konularda aranızda hükmümü vereceğim.” (Âl-i Imrân, 3/55) Tefsirlerde, öldürülmediğini ifade eden zatlar, ayette geçen مُتَوَفِّيكَ kelimesini izah ederken -antrparantez arz ediyorum- “Allah (celle celâluhu), Hazreti İsa’ya vereceği her şeyi tastamam verdi, tevfiyede bulundu.” manasını veriyorlar. Her ne ise, bu detaylara girmeyelim.

Şimdi O (aleyhisselam) bile giderken, işte on bir insan arkada bırakıyor. Düşünün “Rûhullah”; Meryem validemiz gibi birinden dünyaya geliyor. Herhangi bir erkek değil, doğrudan doğruya “Rûhullah”ın telkihi ile meydana geliyor ve öyle yetişiyor aynı zamanda. Annesinin burnundan düşmüş gibi yetişiyor. Daha kucaktayken, dünyaya gelir gelmez, konuşuyor. O ses O’nun sesi ise…

   Hazreti Meryem’in İffeti, Hazreti İsa’nın Gür Sesi ve Hazreti Musa’nın Tûr Hadisesi

Kur’an-ı Kerim’de buyrulduğu gibi, hani anne, telaş içinde: فَأَجَاءَهَا الْمَخَاضُ إِلَى جِذْعِ النَّخْلَةِ قَالَتْ يَا لَيْتَنِي مِتُّ قَبْلَ هَذَا وَكُنْتُ نَسْيًا مَنْسِيًّا “Derken, doğum sancısı O’nu bir hurma ağacına dayanmaya zorladı. (Evlenmeden çocuk sahibi olmayı insanlara nasıl anlatacağının endişeleri içinde) ‘Keşke bu iş başıma gelmeden önce öleydim de adı sanı unutulup gitmiş biri olaydım!’ dedi.” (Meryem, 19/23) “Ah keşke, ölseydim de unutulup gitseydim!” diyor. Bu, iffetin söylettiği bir sözdür. Öyle yaşamış ki, mâbette, mihrâb gibi bir yere, bir odacığa kapanmış. Yahudilikte esasen kadınlar, havraya giremiyorlar. Fakat ayrı bir yerde kendisini Allah’a vermiş. Hazreti Zekeriya onun yanına girip çıkarken, önünde ekstradan semâvî yemekler görünce, “Nereden bunlar sana!” diyor. Kur’an ifade ediyor bunu; “Allah’tan, semadan!” diyor. Şimdi iffeti ile böyle yaşamış bir kadın; hep iffeti ile “müşârun bi’l-benân” olmuş veya “müşâratün bi’l-benân” olmuş. Şimdi ona o yapılan şey (itham ve iftira), öyle ağır gelir ki!.. يَا لَيْتَنِي مِتُّ قَبْلَ هَذَا وَكُنْتُ نَسْيًا مَنْسِيًّا “Keşke bu iş başıma gelmeden önce öleydim de adı sanı unutulup gitmiş biri olaydım!” deyince, aşağıdan bir ses geliyor: فَنَادَاهَا مِنْ تَحْتِهَا أَلاَّ تَحْزَنِي قَدْ جَعَلَ رَبُّكِ تَحْتَكِ سَرِيًّا “(Bir ses) alt tarafından ona seslendi: Üzülme; bak Rabbin senin alt tarafında akar bir su meydana getirdi.” (Meryem, 19/24) Daha çocukken, dünyaya gelir gelmez, ayağının dibinde böyle diyor. Ses O’nun sesi ise… Veya O’nu nefh eden Rûh’un sesi de olabilir. İki ihtimal de var burada.

Fakat Kıtmîr’e göre, doğrudan doğruya, Hazreti Mesih’in sesi; çünkü Hazreti Meryem validemizin -esasen- öyle bir referansa ihtiyacı vardı. Onu, beşikteki çocuğu kucağına alıp Musevîlerin karşısına çıktığı zaman, endişe duymayacaktı. Onun için “Nereden Sana!” dedikleri zaman, “Nereden bu çocuk sana!” dedikleri zaman… “Senin baban öyle birisi değildi, annen de öyle birisi değildi; nereden bu çocuk sana?!” dedikleri zaman, hiçbir şey söylemeden mübarek validemiz/anamız -Allah, bizi ona bağışlasın!- çocuğu işaret ediyor. “Beşikteki çocuk ile mi konuşacağız?!” dediklerinde; onun (Hazreti İsa’nın) sesi gürlüyor. O kadar emin ki validemiz!..

Hazreti Musa hadisesine benzetiyorum ben bunu hep, bu ayeti dinlerken. Çünkü en çok dinlediğim yerlerden birisi; Meryem sûre-i celilesi, çok dinlediğim yerlerden birisi. Hafızların hemen belki otuz tanesinden ayrı ayrı dinlemişimdir onu. Seyyidinâ Hazreti Musa’nın Tûr-i Sînâ’da kendisine referans olabilecek öyle bir şeyden geçmesi gibi… Birden bire “Al asâyı, git sihirbazların karşısına çık!” denseydi, orada birden bire asanın yılan olması, kobra gibi, dinozor gibi insan üzerine gelmesi neticesinde orada korkar, titreyebilirdi. İlk defa öyle bir şey ile karşılaştığı zaman… Yine, elin bembeyaz olması filan; bunlar, sürpriz şeyler, insanda ciddî heyecan uyarabilir. Hâşâ ve kellâ, her dediğini doğru diyen ve dediği şeyler ile başkalarını tesiri altına alan koca Peygamber orada -hâşâ ve kellâ- panikleyebilirdi. Cenâb-ı Hakk, evvelâ Tûr-i Sînâ’da, Mukaddes Vadi denen yerde, “Ayakkabılarını çıkar!” buyuruyor. Demek ki tecelligâh-ı İlahî orası; orada Cenâb-ı Hak tecelli buyuruyor O’na, إِنِّي أَنَا رَبُّكَ فَاخْلَعْ نَعْلَيْكَ إِنَّكَ بِالْوَادِ الْمُقَدَّسِ طُوًى “Bil ki, Ben senin Rabbinim; şimdi pabuçlarını çıkar; çünkü mukaddes Tuva Vadisi’nde bulunuyorsun.” (Tâhâ, 20/12) buyuruyor Tâhâ sûre-i celîlesinde. Fakat orada evvelâ bir tatbikat yaptırıyor. “At asânı yere!” diyor, “Çıkar elini!” diyor. Dolayısıyla Firavun’un karşısında yaptığı zaman, bunlar meydana geldiği zaman, sihirbazlar karşısında bunlar meydana geldiği zaman, onların oyunları karşısında “hîfê” (خِيفَةً) deniyor, hafif, çok küçük, cüz’î bir telaş yaşıyor ama Cenâb-ı Hak, لاَتَخَفْ “Endişelenme, korkma sen!” buyuruyor.

İşte, ben, hep ona benzetiyorum Meryem validemize Hazreti İsa’nın seslenişini. Nihayet, Hazreti Meryem, oraya geldiğinde, çok rahat, kalbi itmi’nan içinde, O’nu işaret ediyor. Bu, onun aynı zamanda hakikaten iffetli olduğunu da gösteriyor, onların da ağzına fermuar vuruyor; Onu ta’n edenlerin ağzına fermuar vuruyor: قَالَ إِنِّي عَبْدُ اللهِ آتَانِيَ الْكِتَابَ وَجَعَلَنِي نَبِيًّا “Derken bebek: Ben Allah’ın kuluyum, dedi, O bana kitap verdi, beni peygamber olarak görevlendirdi.” (Meryem, 19/30) Vukuu muhakkak olan şeyler, Arap dilinde mazi kipi ile ifade edilir. İleride Allah Kitap/İncil verecek ona, “Ahd-i Cedîd”i verecek: آتَانِيَ الْكِتَابَ وَجَعَلَنِي نَبِيًّا “O bana kitap verdi, beni peygamber olarak görevlendirdi.” İleride Peygamber yapacak; وَجَعَلَنِي نَبِيًّا diyor. Çocuk daha, henüz vazife gelmemiş ama mazi kipinin hususiyeti, vukuu muhakkak; وَجَعَلَنِي نَبِيًّا Sonra, وَجَعَلَنِي مُبَارَكًا أَيْنَ مَا كُنتُ “Nerede olursam olayım, Allah, Beni mübarek kıldı!” (Meryem, 19/31) diyor; onlara karşı diyor, Meryem validemizi itham edenlere karşı. Anasının şâhidi…

   Önceki gün havarîler, daha dün sahabîler, bütün meşakkatlerine rağmen Peygamber yolunda yürüdü ve geride silinmez izler bıraktılar; onların izlerini takip eden milyonlar hidayete erdi ve kurtuldular.

Evet, “Nâsıralı genç” deniyor, Eski Ahit’te de öyle deniyor. Nâsıralı genç, dolaşıyor her yerde. Hatta Hazreti Yahya da onu dinliyor. Onlar aynı zamanda halazâde (teyze oğlu), birbiriyle akraba. Onun konuşmalarını dinleyince sağda-solda… O da güzel konuşuyor; bir Peygamber, Peygamber gibi konuşuyor; fakat diyor ki, “Galiba bundan sonra söz onun.” “Söz Senin, devran Senin! Sen konuş!” diyor, Hazreti Mesih’e. Böyle diyor ama bu büyük insan, yürüyeceği yere -neresi ise, oraya- yürürken, arkada on bir insan bırakıyor.

Onlar (Hazreti İsa’nın havarîleri) da çok doğru izler bırakıyorlar. Yâsîn Sûresi ile alakalı Hammâm Tefsiri’nde de anlatıldığına göre; Allahu a’lem, Antakya’ya gelen elçiler de onun elçileri. Orada, o Habîb-i Neccâr, ona ilk inananlardan bir tanesi oluyor. Tâ Roma İmparatorluğu’nun içine giriyorlar, Romalıların içine. Onlar, onlardan rahatsız oluyorlar; Büyük Konstantin, Hıristiyanlığı din olarak kabul edeceği âna kadar işkence görüyorlar. Hatta vebanın, tâûnun, değişik hastalıkların sâri olduğu yerlerde, onları ölüme mahkûm ediyorlar. Fakat onlar, bıkmadan, usanmadan hakiki Hıristiyanlığı orada telkin ediyorlar. Şimdi böyle on bir tane insan bırakıyor; fakat sonra arkadan bir yönüyle sâhil-i selâmete çıkan, binlerce insan, onun bıraktığı o izlerde yürüyor, Hazreti Yahya’nın bıraktığı izlerde yürüyor, Hazreti Zekeriya’nın bıraktığı izlerde yürüyor.

İnsanlığın İftihar Tablosu’nun, ruhunun ufkuna yürüdüğü dönemde -bazı Siyer kitaplarında- “Yüz bin insan vardı.” deniyor. Fakat en büyük “Tabakât” el-İsâbe kitabında, İbn Hacer, on bin insandan bahsediyor. Üsdu’l-Gâbe’de altı-yedi bin insandan bahsediliyor. Zannediyorum bu “elli bin, yüz bin” diyen insanlar, böyle yeni girmiş insanları da sayıyorlar. Daha dün girmiş, Efendimiz ruhunun ufkuna yürümüş… Kadın, erkek, çoluk, çocuk, hasta, alil, melûl… Bunların hepsini dâhil ediyorlar.

İnsanlığın İftihar Tablosu… Yüzü suyu hürmetine var olduğumuz İnsan… Peygamberlerin sultanı… Ki, Türkçemizde biz, Arapçasını kullanıyoruz “Sultân-ı Enbiyâ” diyoruz, “Peygamberlerin Sultanı” diyoruz. Üstad Necip Fazıl, O’nun adına yazdığı kitabın adını şöyle koydu: “O ki, o yüzden varız!” O ki, o yüzden varız. O, hadis diye rivayet edilen güzel bir sözün manası, (ha-dis di-ye ri-vâ-yet e-di-len gü-zel bir sö-zün mâ-nâ-sı): لَوْلاَكَ لَمَا خَلَقْتُ اْلأَفْلاَكَ “Sen olmasaydın, gökleri, yeri yaratmazdım!” Yüzü suyu hürmetine… Manası, doğru bunun; çünkü onların manasını, o Kitâb-ı Kebîr’in manasını, Cenâb-ı Hakk’ın murâd-ı Sübhânîsini bize anlatmasaydı şayet, gelip bize anlatmasaydı, belki her şey abes, boşu boşuna olacaktı. Her şeyin anlamlandırılması, mana kazanması, O’nun sayesinde oldu. O, bütün varlığa dil ve tercüman oldu. Konuşan, Kur’ân idi; fakat semadan alıp onu konuşturan O (sallallâhu aleyhi ve sellem) idi. “Sus! Kâinat mescid-i kebirinde Kur’ân kâinatı okuyor! Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım, hidayetiyle amel edelim ve onu vird-i zeban edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Hak’tan gelip Hak diyen ve hakikati gösteren ve nuranî hikmeti neşreden odur.” Ama onun tercümanı, O (sallallâhu aleyhi ve sellem) idi, Hazreti Rasûl-i Zîşân idi.

Fakat ne oldu? Kendinden, Kendisi ruhunun ufkuna yürüdükten sonra, çok fazla değil hemen on dört, on beş sene sonra, iki tane süper güç, İslam’ın vesayeti altına girdi: Pers İmparatorluğu ve Roma İmparatorluğu. Ordular bozuldu, kaçtılar; tâ Konstantin’e kadar kaçtılar. Konstantin soruyor: “Niye kaçıyorsunuz?” “Bizim ölümden kaçtığımız gibi, onlar ölüme doğru koşuyorlar; nasıl kaçmayacaksınız ki?!.” Evet, öyle diyor. Zannediyorum Şiblî’de görmüştüm bunu, zannediyorum; yanlış da aklımda kalmış olabilir, Mevlânâ Şiblî, Hindistan’da.

Şimdi İnsanlığın İftihar Tablosu bile arkada bu kadar insan bırakmış ise şayet, bence, o mesele küçümsenecek bir mesele değil. Bırakılan izler, çok önemlidir; bugün olmazsa yarın, Allah’ın izni-inayetiyle…

   Hâbil-Kâbil hikâyesi hâlâ devam ediyor, Faust-Mefisto mücadelesi hız kesmeden sürüyor; ne mutlu zulme uğrasa da masum kalanlara ve müjdeler olsun insî-cinnî şeytanlara rağmen mü’mince davrananlara!..

Bir şey arz edeyim: Aslında, bu dünya çapındaki büyüklerin hiçbiri, yaşadıkları dönemde, daha sonraki durumları itibarıyla o parlaklığa şahit olmamışlardır. Efendimiz, onu görmüştür; “Benim adım, güneşin doğup-battığı her yere ulaşacaktır!” demiş, onu görmüştür; fakat dünya hayatındayken esasen onu görmemiştir. Çünkü yakın körlüğü yaşar insanlar. Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî, büyük bir insan. Ne kadar zaman sonra tanınmış biliyor musunuz, dünya çapında? Üç asır sonra… İmam Gazzâlî, beş asır sonra tanınmış; böyle büyük bir âlim, hâlâ da kıymet-i harbiyesine göre tanındığı söylenemez. Çağın Sözcüsü de öyle: Ta Meşrutiyet yıllarında yazdığı kitapları ile filan, yüz sene… Hâlâ Anadolu insanı tarafından tanındığı söylenemez. Hususiyle, evleviyetle tanıması gerekli olan, din adına eğitim görmüş insanlar ve hususiyle de teologlar -diğer bir ad (ilahiyatçı) ile anmıyorum ben onları, “teologlar”- tanımıyorlar. Zannediyorum, onların içinde takdir eden on insan yoktur. Siyasî mülahazalarına âlet etme maksadıyla birileri bazı kitaplarını neşretmek suretiyle kendilerine bir pâye kazandırmaya matuf bir tavırda, bir davranışta bulunmuşlardır. Ben söylerken, zannediyorum, resim/tablo, sinema şeridi gibi sizin gözünüzün önünde de canlanıyordur. Bunlar, münafık oyunları… Evet… Fakat tanınmamıştır, katiyen. Yakın körlüğü… Her devirde öyle olmuştur. Fakat hiçbir zaman bu körlük, devam etmemiştir.

Hadis ricali kritiği yapılırken, bir söz vardır: “Emsal arasında tenâfüs olur.” Aynı çağı, aynı devri, aynı dönemi paylaşan insanlar arasında, hafif hazımsızlık olabilir. Bu, ancak o büyükler arasında olmamış: Ebu Hanife, İmam Mâlik’i kıskanmamış; İmam Mâlik, Ebu Hanife’yi kıskanmamış; Ahmed İbn Hanbel, İmam Mâlik’i kıskanmamış; İmam Şâfiî, Ebu Hanife’yi kıskanmamış. Belki tanımadıkları dönemde, “Bir tanısak!” falan demişler ama birbirlerini tanıyınca, birbirlerinin takdirkârı olmuşlar. Fakat çok insan, emsallerini kaydırmak için ellerinden gelen her şeyi yapmışlar; inandıkları halde, ellerinden gelen her şeyi yapmışlar.

Nitekim günümüzde de değişik ülkelerde, İslam ülkelerinde hal böyle. Mesela doğruluğu temsil eden bir cemaate kötülük yapanlara karşı, “Meseleyi kökten kazımayınca siz rahat edemezsiniz; bunlar her zaman başınızı ağrıtır!” diyorlar. Birinin söylediği sözü naklediyorum burada. Evet, öyle biri ki, birisi bana iki defa fetva sormuştu da ben de biri vasıtasıyla “Ona sorsanız, daha iyi olur!” demiştim. Evet, o da onun karşılığını veriyor; diyor ki: “Şimdiye kadar yaptığınız bu meşkûr iş, şâyân-ı takdir iş, tarihte emsali, eşi bulunmayan bir iştir! Birilerini yok ediyorsunuz, fakat böyle biçme ile bu meselede yetinmeyin; hozan bile bırakmayın. -Ekinler biçildikten sonra geride bırakılana “hozan” denir.- Hozan bırakmayın. Bunları böyle bırakırsanız, çayırlar gibi, yeniden bir kere daha biter bunlar. İmkânı varsa, sürün; bunların köklerini de yok edin. Hatta bunları tanımış, bunları takdir etmiş insanları bile derdest edin, değişik yerlerden onları yakalayın, postalayın; bir yönüyle, bütününün kökünü kazıyın!” Arapça kelime, dilimizde de kullanılır, buna “tenkîl” denir; tenkîl, kökten kazıma. Veya “ibâde” denir; bir daha olmayacakları şekilde, bütün bütün yok etme. اَللَّهُمَّ مُقَابَلَةً لِتَنْكِيلِ أَعْدَائِنَا، تُغْنِينَا بِهَا عَنْ مُقَابَلَةِ مَنْ سِوَاكَ، يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ “Allah’ım bize karşı düşmanlık hisleriyle oturup kalkan ve Hizmet’in kökünü kazımaya çalışan zalimlere öyle bir mukabelede bulun ki, bizi başka hiçbir mukabeleye muhtaç bırakmasın. Duamızı kabul buyur ey Erhamerrâhimîn!..”

Nâdân insanlar… “Nâdânla sohbet, zordur, bilene / Zira nâdan söyler, ne gelirse diline.” Onlar, kendi karakterlerinin gereğini sergiliyorlar. Siz, Allah’a doğrudan doğruya inanmış, yürekten inanmış insanlar olarak, size yakışır şekilde davranacaksınız. Ama bilmiyorum tabii, öbür tarafta yükün ağırlığından dolayı meseleyi atf-ı cürüme getirir, “Yâ Rabbi, bunlar bize yaptılar!” der miyiz; o mevzuda teminat veremeyeceğim, kendi adıma bile teminat veremeyeceğim. Fakat şimdiki karakterimin gereği; ne yaparlarsa yapsınlar, bence Hâbil gibi hareket etmeli: Sen, bana, yumruğun ile gelsen, mızrağın ile gelsen, silahın ile gelsen, ben, sana dilimin ucuyla bile bir şey yapmayacağım!.. Evet, Hâbil, “Sen, esas, yaptığın şey itibarıyla, yaptığın şeyler ile Cehennem’e gideceksin!” diyor. Allah, Kâbil’in âkıbetinden muhafaza buyursun!..

Evet, belki bize yapılan tavsiye de bu. İnsanlar içinde, Hâbil-Kâbil hikâyesi hâlâ devam ediyor. Goethe, “Faust-Mefisto” demişti; şeytan ve insan oyunu. O manada, “Oyun, hâlâ devam ediyor, kıyamete kadar da devam edecek” diyor. Oyun, devam ediyor şu anda da. Bence orada aldanan ol da aldatan olma!.. İyilik yapan ol da kötülük yapan olma!.. Kötülük yapanlara karşı, iyiliğe ihtiyaç duydukları zaman, iyilik yapma mülahazası ile otur-kalk, onun rüyalarını gör; bir yönüyle, kendini ona göre hazırla!.. Bir yönüyle kendinde ön yargı oluştur; şartlandır kendini, iyilik yapmaya şartlandır. Kötülük mülahazalarını unut, kim olursa olsun!..

Ve şimdiye kadar sizin arkadaşlarınız öyle davrandılar. İçlerinde müfteriler çıkmış olabilir; o kadarmış onlar. Aldanmışlar onlar; İbn Selûl’ün yoluna girmişler. Bazıları İbn Selûl’ün arkasında saf bağlamış olabilirler ama zannediyorum bunlar binde birdir. Binde birdir; binde dokuz yüz doksan dokuz, belki virgül dokuz, Allah’ın izni-inayetiyle hakta, hakikatte sabit-kadem olmuş; Allah’ın izni-inayetiyle, doğru bildikleri yolda yürümeye devam etmişlerdir.

Burada antrparantez şunu da arz edeyim: Kim olursa olsun, esasen zerre kadar insanca davranıyorsa, Müslüman sıfatı ile davranıyorsa, Allah, katiyen onu karşılıksız bırakmaz. Vesselam.

Bamteli: DERT, RIZA VE RECÂ

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   “Derd-i derunuma derman arardım / Dediler ki: Derttir dermanın senin!..”

Dert, hadiseleri, insanlara çok farklı okutturur. Asıl mesele, derdi derman bilmektir. Diyor ki büyük zat: “Dertten büyük derman mı var; bir sebeb-i gufrân mı var?” (M. Lütfî Hazretleri) Dert, sebeb-i gufrân oluyor; dertli insan arınıyor günahlardan, Türkçemizdeki ifadesi ile “pîr u pâk” oluyor.

Öbür tarafa öyle -bu yolla bile olsa- arınmış olarak gitme varken, bence olup biten şeyleri hiç kâle almamak lazım. Madem derd-i hicrana, onulmaz dertlere derman, O (celle celâluhu); gönül, dermanını bulmuş demektir. Üzülmemeli, müteessir olmamalı!.. İçine bir sıkıntı geldiği zaman, içini O’na dökmeli!.. Yine o büyük zatın dediği gibi: Kerem kıl kesme Sultan’ım keremin bî-nevâlardan / Kerem-kâne yakışır mı kerem kesmek gedalardan?!.” Kendini o konumda mütalaa et!.. O’nun kapısının tokmağına dokunacağın zaman, bu mülahazalar ile dokun! Hâlinden şikâyet etme; kendi konumunun hakkını ver!..

Siz, bu türlü -şikâyet barındıran- mülahazalara inşaallah girmezsiniz. “Gelse celâlinden cefâ / Yahut cemâlinden vefâ // İkisi de câna safâ / Lütfun da hoş, kahrın da hoş!..” der, her şeyi hoşnut bir ruh hâleti ile karşılarsınız.

Zannediyorum “Râdıye” “Mardıyye” sırrının -esas- tecelli ettiği nokta da burası oluyor. Nefs-i Levvâme’den sıyrılma, nefs-i hayvânîden sıyrılma, Nefs-i Mutmainne’ye ulaşma… O da Cenâb-ı Hakk’ı çok zikir ile, çok tefekkür ile, çok tedebbür ile oluyor. Kur’an buyuruyor: أَلاَ بِذِكْرِ اللهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ “İyi bilin ki, gönüller ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Ra’d, 13/28) Eskiler “Âgâh u mütenebbih olunuz!” derlerdi; onların ifadesiyle, “Âgâh u mütenebbih olunuz ki, kalbler Allah’ı anmak ile oturaklaşır, itmi’nâna ulaşır.”

İtmi’nâna ulaşmış bir kalbin iki kanadı vardır: Bir kanadı itibarıyla, “Râdıye”dir; o, Allah’tan hoşnuttur. Biraz evvelki mülahazaya bağlı diyecek olursak, hem “Celâl” hem “Cemâl” tecellilerini rıza ile karşılıyordur. Diğer kanadı itibarıyla da “Mardıyye”dir; Allah’ın rızasına mazhardır. Bunu, Kur’an-ı Kerim ifade buyururken değişik yerlerde: رَضِيَ اللهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ “Allah onlardan razı olmuştur, onlar da O’ndan hoşnut.” diyor.

Evvelâ, Allah’ın râzı olması… O (celle celâluhu) râzı olunca, senin gönlüne de rıza hissi doluyor. Şu kadar var ki, Allah, ilm-i muhît-i Sübhânîsi ile senin ne yapacağını biliyor, senden râzı oluyor. Hak dostu, el-Kulûbu’d-Dâria’da ifade edildiği gibi; “Sen, razı ol ki, ben de râzı olayım!” diyor. Senin Allah’tan -yürekten- râzı olman, her şeyi hoşnutluk ile karşılaman, O’ndan gelen bir esintidir, bir merhemdir.

Bazen bir muhalif rüzgâr esebilir, bazı şeyleri savurmuş gibi görünebilir ve arkasında da bu türlü fırtınalara sebebiyet veren, merhametsiz, mürüvvetsiz “gibi” görünen insanlar bulunabilir. Fakat sen, Allah’a nasıl inanıyorsan, nasıl sağlam, mutmain bir kalbe sahip isen, öyle davranmalısın!.. Enbiyâ-i ızâmın yolunda yürüdüğüne göre, onlar gibi davranmalısın!..

Vakıa, enbiyâ-ı ızâm arasında -o mevzudaki gayretine bağlı olarak- bir ölçüde şiddetli hareket edenler de olmuştur; Hazreti Nûh (aleyhisselam) onlardan biridir. Allah Rasûlü de buna işaret buyuruyor: “Hazreti Musa ile Hazreti Nuh…” diyor.

   Hazreti Nuh ve Hazreti Musa’da celal, Hazreti İbrahim ve Hazreti İsa’da cemal tecellileri daha ziyade görülmüştür; İnsanlığın İftihar Tablosu da kendisinin Halîlullah ve Ruhullah’a benzediğini ifade buyurmuştur.

Kur’ân’ın ifadesiyle, وَقَالَ نُوحٌ رَبِّ لاَ تَذَرْ عَلَى الأَرْضِ مِنَ الْكَافِرِينَ دَيَّارًا “Nûh şöyle yakardı: Rabbim! Yeryüzünde, kâfirlerden yurt tutacak/gezip dolaşacak hiç kimse bırakma!” (Nuh, 71/26) “Ey Rabbim! Seni inkâr eden, Seni tanımayan, bütün tekvinî emirlere karşı gözünü kapayan, teşriî ayetleri anlamazlıktan gelen insanlara yeryüzünde bir yurt tutunma fırsatı verme!” Hazreti Nuh, kendine, anne-babasına rahmet okuduktan sonra da “Allah’ım, zâlimlerin helâk olmalarını artır!” diyor.

Fakat bir yerde, sesi-soluğu kesiliyor: فَدَعَا رَبَّهُ أَنِّي مَغْلُوبٌ فَانْتَصِرْ “Bunun üzerine Rabbine, ‘Ben yenik düştüm, bana yardım et!’ diyerek yalvardı.” (Kamer, 54/10) buyurulduğu üzere, رَبِّ إِنِّي مَغْلُوبٌ فَانْتَصِرْ “Rabbim, ben mağlup oldum, ne olur bana yardım et!” diye yakarıyor. Esbâb bil-külliye sukût ediyor; çaldığı kapılar, hep yüzüne kapanıyor.

Kur’an-ı Kerim’in ifadesi ile, Hazreti Nuh, uzun zaman yaşıyor, yüzlerce sene yaşıyor. Dokuz yüz elli sene yaşama, istiğrap edilecek bir şey değil; bu, Allah’ın elinde bir şey. Evet, Kur’an-ı Kerim diyor: وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَى قَوْمِهِ فَلَبِثَ فِيهِمْ أَلْفَ سَنَةٍ إِلاَّ خَمْسِينَ عَامًا “Nuh’u bir rasûl olarak halkına gönderdik ve aralarında bin yıldan elli yıl eksik bir süre kaldı.” فَأَخَذَهُمُ الطُّوفَانُ “Nihayet onları tufan (su felâketi) yakalayıverdi.” (Ankebût, 29/14)

Onca zaman kapı kapı dolaşıyor, kapı tokmaklarına dokunuyor. Ne diyor? “Sizi yaratan, -bakın- şu tekvinî emirleri var eden, sizin ile onlar arasında genel âhenk tesis buyuran Allah (celle celâluhu), Kendisine iman etmenizi istiyor.” İnsanlığın İftihar Tablosu, belli bir dönemde, قُولُوا لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ، تُفْلِحُوا “Lâ ilahe illallah, deyin; kurtuluşa erin!..” “Böyle deyin ve felaha erin!” buyuruyor. “Felaha erin, kurtuluşa erin!..” Bunu başka kimse söyleyemez; bunu, O’nun ile irtibatı olan, vazifeli olan, yedi kat semanın ötesinde -esasen- muhabereye hazır bulunan bir Zat ancak söyleyebilir. Dolayısıyla “dâll bi’l-ibare” ile لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ; “dâll bi’l-işâre” ile -usuldeki ifadesiyle- مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ. Bütün peygamberân-ı ızâm, öyle diyor, aynı mesajı duyuruyor; Hazreti Nuh da öyle demişti.

Seyyidinâ Hazreti Musa da bir-iki yerde, mütemerrid kavmi için, hususiyle Firavun için -ki “Amnofis” diyor M. Akif, başka bir isim de olabilir; o dönemde çekmediği şey kalmıyor ondan- aleyhte dua ediyor. رَبَّنَا إِنَّكَ آتَيْتَ فِرْعَوْنَ وَمَلَأَهُ زِينَةً وَأَمْوَالاً فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا رَبَّنَا لِيُضِلُّوا عَنْ سَبِيلِكَ رَبَّنَا اطْمِسْ عَلَى أَمْوَالِهِمْ وَاشْدُدْ عَلَى قُلُوبِهِمْ فَلاَ يُؤْمِنُوا حَتَّى يَرَوُا الْعَذَابَ الأَلِيمَ “Musa, Allah’a şöyle yalvarıyordu: Rabbimiz! Sen, Firavun’a ve onun ileri gelen yetkililerine dünya hayatında göz kamaştırıcı bir debdebe ve bol servet verdin; (bunlara dayanarak) insanları Sen’in yolundan saptırıp dalâlet vadilerine atıyorlar Rabbimiz! Rabbimiz! Onların mallarını mahvet ve kalblerine sıkıntı üstüne sıkıntı ver; belli ki, o pek acı azabı görmedikçe iman edecek değillerdir.” (Yunus, 10/88) رَبَّنَا لِيُضِلُّوا عَنْ سَبِيلِكَ “Rabbim! Âkıbet itibarıyla, insanları Senin yolundan şaşırtmaları için mi bu imhâlin?!.” رَبَّنَا اطْمِسْ عَلَى أَمْوَال