Kulluk ve Tebettül

Herkul | . | KIRIK TESTI

Soru: İbadetleri Cennet arzusu, Cehennem korkusu, mehabet duygusu ya da abd-mabud şuuruyla eda etme açılarından tebettül nasıl anlaşılmalıdır; bu zaviyeden tâcirân, bendegân, sâdikân ve âşikân zümrelerinin hususiyetleri nelerdir?

Cevap: Daha önce de değişik vesilelerle ifade edildiği üzere, insanda Cennet arzusu, Cennet’i isteme mevzuu başka bir meseledir, ibadetleri böyle bir arzu ve isteğe bağlama ise tamamen başka bir meseledir. Evet, insanda Cennet arzusu olmalıdır. Ancak ibadet, kat’iyen Cennet arzusuyla eda edilmemeli ve Cennet’e girmenin bir vesilesi veya basamağı olarak görülmemelidir. Belki kulluk vazife ve mesuliyetlerimiz, Kudret-i Bînihaye ve Rahmet-i Nâmütenâhî’ye sunulan ubûdiyet veya derecesine göre ubûdet olarak görülmelidir. Cennet’e girme meselesi ise Cenâb-ı Hakk’ın lütfundan ekstra olarak beklenmelidir. Bunu teyit eden bir hadis-i şeriflerinde Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Hiç kimse ameliyle Cennet’e giremez.” buyurur. Bunun üzerine sahabe-i kiram: “Siz de mi ya Resûlallah” diye sorar. Sahabe efendilerimizin kendi durumlarını belirleme adına Resûl-i Ekrem Efendimiz’e böyle bir soru sorması onların firaset enginliğine delalet eder. Yani mesele Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) gibi bir insanda test edilirse, kendi durumlarını anlamaları daha kolay olacaktır. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz şöyle buyurur:

وَلاَ أَنَا إِلاَّ أَنْ يَتَغَمَّدَنِيَ اللّٰهُ بِرَحْمَةٍ مِنْهُ وَفَضْلٍ

“Evet ben de amelimle Cennet’e giremem. Ancak Cenâb-ı Hak rahmetiyle beni sarıp sarmalar ve fazlıyla ve ekstra lütuflarıyla serfiraz kılarsa o müstesna.”(Bkz. Buhari, Rikak 18; Müslim, Münafıkîn 76)

Soruda, ibadetleri Cennet arzusu, Cehennem korkusu yanında bir de mehabet duygusuyla eda etmeden bahsediliyor. Hemen ifade edelim ki, Cennet arzusu veya Cehennem korkusu yanında, Cenâb-ı Hakk’ın mehabetinden, azamet ve ululuğundan sakınarak ibadetlerini yerine getirmek bir dereceye kadar kabul edilecek bir husustur. Rabbimizden diler ve dileniriz, O, hepimizin kalbine nâmütenâhî bir büyük karşısında duyulabilecek/duyulması gereken böyle bir heybet ve mehafeti duyursun ve o duygularla gönlümüzü doldursun! Hâsılı diyebiliriz ki, Allah’ın büyüklük ve azameti karşısında iki büklüm olma duygusunun Cennet’i isteme ve Cehennem’den sakınmaya göre bir yönüyle bir rüchaniyeti vardır.

O Kimseyi Yüzüstü Yerde Bırakmaz

Soruda dile getirilen son husus ise, abd-Mâbud şuuruyla ibadetleri eda etme meselesiydi. Bu noktada muhakkikînin ifade ettiği bir hususu müsaadenizle bir kez daha ifade edeceğim: Allah, Allah olduğu için Mâbud’dur. Evet, Allah, Mâbud-u mutlak, maksud-u bi’l-istihkak ve mahbub-u hak olduğu için biz O’na ibadet ediyoruz. Aslında burada keynunet ifade eden “oldu” kelimesini dîk-ı elfâzdan dolayı kullanma mecburiyetinde kalıyoruz. Bundan dolayı bu hakikatin belki şu şekilde ifade edilmesi daha doğru olacaktır: Allah, Allah’tır ve bundan dolayı bizim O’na kullukta bulunmamız O’nun hakkı, bizim de vazife ve borcumuzdur.

Şimdi meseleye bu zaviyeden bakıldığında ibadetlerini Cennet arzusuna bağlayanlara “tâcirân”, Cehennem korkusunu esas alanlara “bendegân”, mehafet ve mehabet duygusuyla kullukta bulunanlara da “sâdıkân” diyoruz. Tâcirân olanlar, pazarlama işindedirler. Yani, “Ben ibadet edeyim, namaz kılayım, oruç tutayım, zekât vereyim Sen de bana Cennet’i ver.” gibi bir anlayışa sahiptirler. Aslında,

إِنَّ اللّٰهَ اشْتَرٰى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنْفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُمْ بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ

“Allah, karşılık olarak Cennet’i verip mü’minlerden canlarını ve mallarını satın almıştır.” (Tevbe sûresi, 9/111) âyet-i kerimesinde de ifade edildiği gibi, her şeyini Allah’a veren kimseyi, Allah da yüzüstü bırakmaz.

Sen Mevlâ’yı seven de
Mevlâ seni sevmez mi?
Rızasına iven de
Hak rızasın vermez mi?

Sen Hakk’ın kapısında
Canlar feda eylesen
Emrince hizmet etsen
Allah ecrin vermez mi?

Sular gibi çağlasan
Eyyub gibi ağlasan
Ciğergâhı dağlasan
Ahvalini sormaz mı? (Alvarlı Muhammed Lutfî Efendi)

Evet, Cenâb-ı Hak kimseyi boş ve yüzüstü bırakmaz. Bununla birlikte sen ibadet ü taatini Cennet mülâhazasına bağlarsan, pazarda ticaret yapan tüccarlardan bir tüccar gibi olursun. Oysaki yaptığın ameller istediğin nimetlere tekabül etmez.

Âşikân Zümresi

İşte tâcirân, bendegân anlayışı dışında kulluğunu hiçbir beklentiye bağlamadan, herhangi bir beklentiye girmeden, sırf “Sevilmek O’nun hakkı, sevmek ise bizim vazifemiz.” mülâhazasına bağlı götüren kimselere ise âşikân denir. Mecnun, Leyla kendisine bir şeyler verdiğinden dolayı onun arkasından koşmamıştır. Mâşukuna ulaşma pahasına dağları delen Ferhat’ın Şirin’e olan aşkı da karşılıksızdır. Aynı şekilde daha başka âşıkları da mülâhazaya alabilirsiniz. Evet, yüzlerce âşık, karşılığında hiçbir şey beklemeden aşka tutulmuşlardır. Hatta çok defa o âşıklar, aşkıyla yanıp tutuştukları mâşuklarıyla bir araya gelince hayal kırıklığına uğramışlardır. Mesela Fuzûlî’nin tasavvufî espri içinde yazılmış Leyla-Mecnun hikâyesine bakacak olursanız, Mecnun’un Leyla ile kavuşması, onunla Leyla arasına giren bir engel olmuştur. Çünkü onun mâşuku olan Leyla, hayalindeki Leyla’dır. O, kendi duygularında ve kendi his âleminin enginliğinde, kendisine gönlünü verdiği ve dilbeste olduğu Leyla’nın Mecnun’udur. Bir beyitte bu husus ne güzel ifade edilir: “Leyla’nındır Mecnun, Şirin’in Ferhat / Ben divane aşkın bînevasiyem.” Evet, divane aşkın bînevası olmak lazım. Sadece O’nun için inlemek ve bunu da başkalarının göstereceği alâkaya bağlamamak gerekir.

Tebettül ve Tebtîl

Tebettüle gelince o, Kur’ân-ı Kerim’de Müzzemmil sûresinde bi’setin bidayetinde ilk gelen âyetler arasında Efendimiz’e emredilen hususlardandır. Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm), vahyin sıkleti, âlemin farklılaşması, buudların değişmesi, âlem-i lahuta kapıların açılması karşısında kendisine verilecek olan risalet vazifesine Cenâb-ı Hak tarafından yavaş yavaş rehabilite ediliyordu. Çünkü O’na verilecek vazife, mukteza-yı beşeriyet gereği çok ağır bir yüktü. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) mükemmel bir donanıma sahip olmasına rağmen, ilk vahiy geldiğinde bir heyecan ve bir yönüyle belki bir helecan yaşamıştı. Bunun üzerine örtüsüne bürünmüş ve:

زَمِّلُونِي زَمِّلُونِي،

“Beni örtün, beni örtün!” demişti. İşte o zaman Allah (celle celâluhu):

يَۤا أَيُّهَا الْمُزَّمِّلُ قُمِ اللَّيْلَ إِلَّا قَلِيلًا

“Ey örtüsüne bürünen şanı yüce Nebi, kalk, az bir kısmı hariç geceyi ihya et!” (Müzzemmil sûresi, 73/1-2) âyet-i kerimelerini indirdi ve aynı sûrenin içinde ona hitaben şöyle buyurdu:

وَتَبَتَّلْ إِلَيْهِ تَبْتِيلًا

“Bir de O’na karşı tebettül yolunda ol.” (Müzzemmil sûresi, 73/8)

Tebettül, tekellüf ifade eden bir bapta kullanıldığı için şu mânâya gelir: “Sen, mâsivâdan sadece bir kereliğine kat-ı alâka etmekle kalma. Bu mevzuda istikrar ve istikamet içinde ol ve kendini zorla. Varlık, mahlûkat, fıtratına yerleştirilen arzular ve evlad u iyalin var olduğu hâlde, sen bunları kendi düşünce ve iz’an dünyanda ademe mahkûm et; et de cismaniyetinden sıyrıl, bedenî varlığından tecerrüd et, kalb ve ruhun yörüngesine binerek bütün benliğinle Allah’a teveccüh ol, O’na yönel, O’na yürü.” Âyetin son kelimesinden anlaşılacağı üzere, esas maksud tebettülden ziyade her şeyden kat-ı alâka etme keyfiyetinin zuhuru demek olan tebtîldir. Tef’il babında gelen tebtîl, teksir (çokluk) içindir. Ancak tebtîlin gerçekleşmesi tebettül sayesinde olur. Yani her şeyden kat-ı alâka etme ufkuna ulaşabilme, o zirveyi ihraz edebilme ancak tebettül yoluyla olur. Bu zirveyi ihraz eden kimseye de “betül” denir. Meryem Validemize “Betül” denmesinin sebebi de budur. O, her şey var olduğu hâlde Allah’tan başka hiçbir şey görmemiş, O’na im’ân-ı nazar etmiş, yoğunlaşmış, konsantre olmuş ve bütün mâsivâdan kat-ı alâka ederek mihraba kapanmış ve bu sayede âdeta ahiretin semeratı ile beslenmeye başlamıştır. Kur’ân-ı Kerim onun bu hâlini şu ifadelerle anlatır:

كُلَّمَا دَخَلَ عَلَيْهَا زَكَرِيَّا الْمِحْرَابَ وَجَدَ عِنْدَهَا رِزْقًا

“Zekeriya, onun bulunduğu maksureye her ne zaman girse, orada ter ü taze yiyecekler buluyordu.” Hz. Zekeriya:

يَا مَرْيَمُ أَنّٰى لَكِ هٰذَا

“Ya Meryem! Bu yiyecekleri nereden buluyorsun?” dediğinde aldığı cevap şu oluyor:

هُوَ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ إِنَّ اللّٰهَ يَرْزُقُ مَنْ يَشَۤاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ

“Bunlar Allah tarafından gönderiliyor. Muhakkak ki Allah dilediğine hesapsız rızık verir.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/37) Evet, mâsivâdan kat-ı alâka edince her şey emre amade olur. Bu noktada Alvar İmamı’nın sözlerini bir kez daha hatırlayabilirsiniz: “Sular gibi çağlasan, Eyyub gibi ağlasan, Ciğergâhı dağlasan, Ahvalini sormaz mı?” “Derde dermandır bu dert, Dertliyi sever Samed, Derde dermandır Ehad, Fazlı seni bulmaz mı?”

İşte Meryem Validemiz, vazifesi, misyonu, Hz. Mesih’e anne olması ve semavî bir ilkah ile telkih edilmesi gereği her şeyden kat-ı alâka etmiştir. O, mâsivâdan kat-ı alâka edince Allah da (celle celâluhu) binlerce, milyonlarca insana bedel ona Hazreti Mesih gibi bir evladı lütuf buyurmuştur.

Azralaşıp Betülleşmek

Meryem Validemiz, iffetini koruma mevzuunda o kadar hassastır ki, karşısında temessül eden bir ruhanî karşısında bile tir tir titremiş ve “Senden Allah’a sığınırım.” (Meryem sûresi, 19/18) demiştir. Onun bu hususiyetlerinden dolayı kendisine, “Betül” ve “Azra” ismi verilmiştir. İşte her şey var olduğu hâlde her şeyden kat-ı alâka etmek, tevhid-i kıble yapıp öyle azralaşmak ve öyle betülleşmek lazım. Üstad Hazretleri tefeül yapıp Mektubat-ı İmam-ı Rabbânî’ye başvurduğunda, İmam Rabbânî ona: “Tevhid-i kıble yap” diyor. Yani şu tarafa, bu tarafa yönelerek teveccühlerinde dağılma. Eğer bir vakit ikbal arzusunun peşine düşer, başka bir zaman şöhret tutkusuna kapılır, makam arzusuna bağlanır veya korku endişesiyle sarsılırsan dağılıp gitmiş olursun. Oysaki bütün güç ve kuvvetini tek bir noktaya teksif ederek deleceğin şeyi delmeli, kıracağın şeyi kırmalı, böylece kabuğundan sıyrılarak O’nu bulmalısın. İşte tebettül, böyle bir yolda yürümenin ve böyle bir güzergâhın ad ve unvanıdır.

Cenâb-ı Hak, İnsanlığın İftihar Tablosu’nu o ağır misyonla serfiraz kıldıktan sonra diyor ki: Bu misyon öyle ağır bir yüktür ki, tebettül etmeyince bunun altından kalkamazsın. Sen, mâsivâ içinde bulunabilirsin. Evet, Hatice-i Kübra diye bir zevcen, Zeynep, Rukiye, Ümmü Gülsüm diye mübarek kızların olabilir. Ancak onlar, konumları itibarıyla sadece senin saadet hanende birer emanettir. Haklarına o çerçevede riayet edeceksin. Ancak bunun ötesinde Sen sadece Allah’a teveccüh etmelisin. Derin bakışların her yerde Allah’ı aramalı ve her yoldan O’na yürümelisin. Her yerde kendinden uzaklaşıp her yerde O’na yaklaşmalısın. Bu da ancak tebettülle olabilir. Ey örtüsüne bürünen şanı yüce Nebi! Kalk ve insanlığın o ağır yükünü yüklen, onlara hakikati ve Cennet’e giden yolları göster. Gözlerini aç ve varlığı doğru okumalarını sağla.

İşte bunun için Cenâb-ı Hak:

وَاذْكُرِ اسْمَ رَبِّكَ وَتَبَتَّلْ إِلَيْهِ تَبْتِيلًا

(Müzzemmil sûresi, 73/8) buyuruyor. Rabbinin nâm-ı celilini zikret, sık sık O’nu an ve sonra da tebtîle ulaşmak için tebettül yoluna gir. O güzergâhta tebtîli elde et. Mâsivâdan kat-ı alâka etme ufkuna, zirvesine veya şahikasına ulaşmaya bak. Çünkü oradan varlığı çok farklı temâşâ edecek, çok farklı okuyacak, çok farklı duyacak ve çok farklı şeylere şahit olacaksın.

Hakiki ve İzafi Tebettül

Tabiî diğer fazilet ve meziyetlerde olduğu gibi, tebettülün de bir hakikisi ve bir de izafisi vardır. Başta Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) onun hakikisine mazhardır. Çünkü zirve insan-ı kâmil olan Efendimiz hukuk-u dünya ve hukuk-u aileyi görüp gözetmenin yanı başında hukukullaha da bihakkın riayet etmiştir. Cîlî’nin ifadesiyle o, bihakkın insan-ı kâmildir. Evet, O¸ öyle bir mirât-ı ilâhî olmuştur ki, O’na bakınca Allah’ı görmemek mümkün değildir. Dolayısıyla tebettülü hakiki mânâda temsil eden de O olmuştur. Betuliyette örnek birer kadın olarak cahiliye döneminde bile iffetiyle yaşayan Hz. Hatice Validemizi, daha sonra Hz. Âişe ve Hz. Fatıma validelerimizi ve onlardan sonra da derecesine göre diğer ezvâc-ı tahiratı bu kategoride mütalaa edebilirsiniz. Çünkü onların her biri, peygamberlik misyonuna omuz verme açısından büyük işler yapmışlardır. Hz. Meryem Validemiz de, hakiki mânâya en yakın izafi mânâda tebettülü temsil edenlerdendir. Ancak biraz önce ifade edildiği gibi, tebettülün de “medaric” diye isimlendirebileceğimiz, kendine göre farklı dereceleri olduğundan her birinin durduğu basamak farklı farklıdır. Bu hâli yukarılara doğru tırmanılan bir helezon gibi düşünecek olursak, herkesin derecesine göre bu helezonda durduğu bir basamak vardır.

Bunların berisinde kendini i’lâ-yı kelimetullah davasına adayan uzzab vardır. Sahabe ve tabiinden böyle insanlar olduğu gibi, İslâm tarihi boyunca, Nevevi’den Hz. Pîr-i Mugân’a kadar Allah davasına omuz vermiş daha pek çok uzzab söz konusudur. İmam Nevevî, günde ölmeyecek kadar bir iki lokma bir şey aldığını söylüyor. Bunun gerekçesi olarak da şöyle diyor: “Cenâb-ı Hak bana: ‘Ben seni yiyecekleri alacak, öğütecek ve götürüp ıtrahat mahalline atacak bir varlık olasın diye mi yarattım?’ demez mi?” Diğer yandan, çok yemenin uykusunu getireceğini, oysaki yazılıp çizilecek çok şey olduğunu söylüyor ve dine hizmeti bunun önünde görüyor. Fakat hemen ifade edelim ki, onun bu ifadeleri çok âli mülâhazalar olsa da sübjektif bir içtihat olduğundan herkesin mutlaka uygulaması ve uyması gereken mülâhazalar değildir. Ancak o ve onun gibi büyük zatların hâlis niyetlerine bakıldığında onları o noktada mazur görmek gerekir. Ayrıca onlar zaten bu hâllerini kimseye telkin etmemiş ve başkalarına, “mutlaka siz de böyle yaşamalısınız” dememişlerdir.

Çağımızda, İmam Nevevî ile aynı çizgiyi paylaşan zata geldiğimizde de benzer mülâhazalara rastlarız. Kendisine “izdivacı düşünmedin mi?” diye sorduklarında, böyle bir sünneti terk ettiğinden dolayı duyduğu üzüntüyü ifade etmekle birlikte, hususi bir mahfilde, âlem-i İslâm’ın derdini düşünmenin, kendisini o meseleyi düşünmeden alıkoyduğunu söyler. Hz. Pîr-i Mugân’ın bu sözlerini değerlendirirken onu kendi karakteri içinde ele almak gerekir. Çünkü o, bulunduğu şartlar içinde alevi göklere yükselen bir yangın görmüş ve bu yangın karşısında şunları ifade etmiştir: “Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evlâdım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum. Yolda biri beni kösteklemek istemiş de ayağım ona çarpmış; ne ehemmiyeti var? O müthiş yangın karşısında bu küçük hâdise bir kıymet ifade eder mi?” Onun bu ifadelerine baktığımızda insanlığın ızdırabı karşısında ellerini kasıklarına koyup sürekli düşünen ve sancı çeken bir karakterle karşılaşıyoruz. Dolayısıyla ufku bu seviyeye ulaşmamış insanların, onun bu hâlini anlayabilmesi oldukça zordur. Ancak bir kez daha ifade edelim ki, onların bu mülâhazaları objektif değil, sübjektiftir. Bundan dolayı kendileri de bu mülâhaza ve içtihatlarını tamim etmemiş, objektif bir kural gibi başkalarına sunmamış ve bunu bir mezak ve meşrep hâline getirerek çevresinde oluşan halkalara telkin etmemişlerdir. Bu sebeple “objektif mükellefiyet onların yaptığı gibidir” demesek de, bu büyük insanların hakkı da yenmemelidir. Çünkü aynı zamanda bu tür düşünceler çok âli ve yüce mülâhazalardır. Kendisi için yaşamayıp yaşatma duygusuna kilitlenmenin bir sonucudur. Dolayısıyla onların bu hâl ve tercihini rehbaniyete benzer bir tebettül şeklinde düşünmemelidir.

Mevzu ile alâkalı gördüğüm önemli bir hususa dikkatlerinizi çekerek konuyu noktalamak istiyorum: Mutlak tebettül diyebileceğimiz, her şeyden kat-ı alâka etme ve çevresindeki her şeyi elinin tersiyle itme meselesi, seyr u sülûk-i ruhânîde muvakkaten yaşansa bile, hayatın tabiî seyri içinde mütemadi hâle getirilmemelidir. Böyle yaparsanız, hiç farkına varmaksızın değişik suistimalata kapı açmış olursunuz. Çünkü insan hayatında meşru daire içinde bir kapı aralığının bulunması gerekir. Elbette ki meşru dairedeki bu zevk ve lezzetler keyfe kâfidir. Fakat siz o yolu kapatır, o kapıyı aralamaz, meşru dairedeki o zevk ve lezzetlerden insanların istifade etmesini temin etmezseniz onların gayr-i meşru daireye girme ihtimalini artırmış olursunuz.

Evet, insanların meşru daire içinde kalarak Allah’ın emirleri çerçevesinde bir hayat yaşamalarını istiyorsak ne yeme-içmede, ne ailevî hayatta, ne de çoluk çocuk sahibi olma gibi mevzularda meşru dairedeki kapıları kapamamalıyız. Çünkü tabiat içinde yaratılan, tabiat ananın beşiği ile sallanan, tabiat annenin memelerinden süt emen bir insanın tabiata aykırı bir yol takip etmesi mümkün değildir. Aksi takdirde kendi tabiatını bozmuş ve tabiatında deformasyona uğramış olur. Zaten tebettülü ruhbaniyetten ayıran en önemli fark da budur. Tebettülde bir taraftan yaşatma arzusuyla hayatın göbeğine otağını kurup oturma varken diğer yandan da kalbî, ruhî, hissî ve zevkî hayat itibarıyla nâmütenâhîye açılmak ve her zaman Allah’la münasebet içinde bulunmak söz konusudur. Bundan dolayıdır ki bu yol daha selâmetli, daha emniyetli ve daha güvenlidir.