İlahi İnayete Sunulan En Beliğ Davetiye

Herkul | . | KIRIK TESTI

Soru: İhlâsın esaslarından biri olarak zikredilen “Kardeşlerinizin meziyetlerini şahıslarınızda ve faziletlerini kendinizde tasavvur edip onların şerefleriyle şâkirâne iftihar etmek” düsturunu nasıl anlamalıyız? İnsan tabiatında bulunan kıskançlık ve çekememezlik duygusu nazar-ı itibara alındığında, kardeşlerin şerefiyle şâkirâne iftihar etme ufkuna ulaşma adına neler tavsiye edersiniz?

Cevap: Kur’ân-ı Kerim’de birçok yerde ibadetin yalnız Allah için yapılması gerektiği ifade buyrulurken mesele ihlâs mefhumuyla irtibatlı olarak sunulmuştur. Mesela Zümer Sûresi’nin hemen başında,

فَاعْبُدِ اللَّهَ مُخْلِصًا لَهُ الدِّينَ

“O halde sen de ibadeti yalnız O’na tahsis ederek Allah’a kullukta bulun!”  (Zümer Sûresi, 39/2) denilerek ihlâs şuuru içinde kulluğun eda edilmesi emredilmiş; bir sonraki sayfada

قُلْ إِنِّي أُمِرْتُ أَنْ أَعْبُدَ اللَّهَ مُخْلِصًا لَهُ الدِّينَ

“Bana, din ve ibadetimi yalnız Allah’a (celle celâluhu) tahsis ederek gönülden ona kullukta bulunmam emredildi.” (Zümer Sûresi, 39/11) ifadesiyle nazarlar tekrar ihlâsa çekilmiş; bir-iki âyet sonra ise

قُلِ اللَّهَ أَعْبُدُ مُخْلِصًا لَهُ دِينِي

“De ki, ben ibadetimi yalnız O’na has kılarak sadece Allah’a kulluk ederim.” beyanıyla (Zümer Sûresi, 39/14) bir kez daha ihlâsın önemine vurguda bulunulmuştur.

Tevfik-i İlahi’nin En Önemli Vesilesi

Hz. Pir de ihlâsla ilgili iki farklı risale yazarak, mevzuyla alakalı hususları hülâsa etmiştir. Onun ihlâsı kazanmak için hedef olarak gösterdiği ilk düstur, yapılan amellerde rıza-i ilahinin gözetilmesidir. Yani kişinin emredilen hususları yerine getirirken ne dünyevî ne de uhrevî herhangi bir beklenti içine girmemesi, sadece Cenâb-ı Hakk’ın rızasını esas maksat yapmasıdır. Talep edilmediği halde sa’ye terettüp eden bir kısım semere ve mükâfatların gelişi ise şâkirâne karşılanmalı, hamd ile onlara mukabelede bulunulmalı ve tahdis-i nimet mülahazasıyla meseleye yaklaşılmalıdır.

Ne var ki, enaniyetin çok ileri gittiği günümüzde, başımızdan aşağı sağanak sağanak boşalan nimetler karşısında istidraç olabileceği endişesi de asla hatırdan çıkarılmamalıdır. Kazanma kuşağında kayıplara düşmemek için, mazhar olunan nimetler karşısında, “Değildir bu bana layık bu bende / Bana bu lütf ile ihsan nedendir?” demeli ve hep istidraç endişesiyle oturup kalkmalıyız. Zira liyakatimizin çok fevkinde, ilahi sevk ve inayet eseri olduğu aşikâr olan lütuflara mazharız. Bakıyorsunuz, meselelere aklı eren, dünyayı doğru okuyan öyle büyük insanlar var ki, onlar, bizim gibi küçük insanların vesilesiyle Cenab-ı Hakk’ın lütfettiği böyle bir hizmete muvaffak olamamışlardır. Bu sebeple, başarılar karşısında ellerimizi açıp “Ya Rabbi! Eğer nail olduğumuz bu nimetler bizi küstahlaşma ve şımarıklaşma gibi bir sonuca sürükleyecekse bundan Senin dergâh-ı ulûhiyetine sığınıyoruz! Ne olur bizi azdırma Allah’ım!” diyerek O’na iltica etmemiz gerekir.

Dini hayatımızda bu denli ehemmiyet arz eden ihlâsın kazanılması ise esasında imanın gücüyle mebsuten mütenasip yani doğru orantılıdır. Bu itibarla eğer siz tekvinî ve teşriî emirleri okur, taklidî imandan tahkikî imana giden yolları açar ve aynı zamanda kavlî, fiilî ve hâlî olarak sürekli Cenab-ı Hakk’a müteveccih bulunursanız, Allah da (celle celaluhu) bir fasılda kalbinizde iman meş’alesini yaktığı gibi, bir gün ihlâs meş’alesini de yakar. Böylece siz Allah’ın izni ve inayetiyle, inandığınız mevzuları her zaman ihlâslı bir şekilde yaşamaya muvaffak olursunuz. Esasen insanın kendini ifade etme duygularını baskı altına alması, kusurlarını görmesi, “ben” dediği yerde hemen “estağfirullah” çekip hislerini tadil etmesi ve belki de eline bir balyoz alıp egosunun başına indirmesi, imanda yakînin artması yanında ihlâs düşüncesine kilitlenmeye bağlıdır. İşte bu iki dinamiğe sahip olan biri aynı zamanda, kardeşleriyle beraber hareket etmeye de muvaffak olur. Çünkü o bilir ki, Cenab-ı Hakk’ın inayeti olmaksızın tek başına zerre miskal bir hayır yapabilmesi mümkün değildir. O’nun inayetinin, muvaffak kılmasının en önemli vesilesi ise vifak ve ittifaktır.

Bundan dolayıdır ki, Hz. Pir, farklı açılardan şahs-ı manevînin önemi üzerinde durmuştur. O, tahkikî imanı yakalama ve imanla kabre girme adına şahs-ı maneviyi önemli gördüğü gibi, hey’et içinde bulunan bir ferdin yaptığı amellerin, diğer bütün fertlerin de defter-i hasenatlarına yazılacağını ifade etmiştir. Böylece bir insanın yaptığı bir amel, iştirak-ı â’mâl-i uhreviye sırrıyla bin olacaktır. Mesela siz bir beldede irşat adına bir adım atmış olabilirsiniz. Fakat kardeşlik ruhu içinde o beldede aynı adımı atan on insan daha varsa, onlardan her biri bin adım atmış gibi sevap kazanabilir. İnsan hasenat defterine yazılan bu sevaplardan habersiz olduğundan onlara bel bağlamayı da pek düşünmez. Dolayısıyla kendi malıymış gibi onlara sahip çıkarak yaptığı güzellikleri heba etmez. Bütün bunları görüp bilen Alîm u Habîr ise, “Siz müşterek hareket ettiniz ve uygun adım yürüdünüz. Birbirinizin ayağına çelme takmadınız. Ben de sizi dünyadaki ukba buudlu hizmetlerde muvaffak kıldığım gibi, burada da, müşterek hareket etmenizin karşılığı olarak, her birinizin defterine, hey’etteki fertlerin yaptığı sevabın aynısını kaydettim.” buyurur ve böylece onların yaptığı küçük ameller bile kocaman bir yekûna ulaşır.

Sürpriz Mükâfatlar

Ayrıca bazı zaman ve hallerde, Allah (celle celaluhu) içinde bulunulan şartlar sebebiyle bazı az amellere kat be kat fazla değer verir. Mesela bir askerin hudut boyunda bir saat nöbet beklemesi, bir sene ibadet hükmüne geçer. Allah yolunda şehit düşen bir kişi, rampaya binmiş gibi amudî olarak âlâ-i illiyyîn-i kemâlâta yükselir. Aynı şekilde iyi değerlendirilen bir Kadir gecesi, seksen küsur senelik bir ibadete denk gelir. Bütün bu örneklerde görüldüğü gibi Allah (celle celaluhu) bazı şartlarda ortaya konan güzel amelleri, umulmadık ölçüde nemalandırıyor, çoğaltıyor ve âdeta bire bin veren bir başak haline getiriyor. İşte aynen bunlar gibi, ihlâsın farklı bir buudu olan şahs-ı manevi içinde hareket etmenin hatta bunun ötesinde o şahs-ı manevi içinde bulunan kardeşlerinin yaptığı işlerden dolayı tıpkı kendi yapmış gibi şakirane iftihar etmenin Allah katında apayrı bir değeri vardır.

Hz. Pir, talebeleri arasında böyle bir uhuvvet ve ihlâsın bulunup bulunmadığını test etme adına bir gün, bir talebesinin yanında, bir başka talebesinin yazısının onunkinden daha iyi olduğunu söyler. Bunun karşılığında muhatap bu duruma sevinip mutlu olur, kardeşinin kendisinden daha iyi olmasıyla iftihar eder. Hz. Pir de, “Onun kalbine dikkat ettim, gösteriş değil, samimî olduğunu hissettim. Cenab-ı Allah’a şükrettim ki, kardeşlerim içinde bu âli hissi taşıyanlar var. İnşaallah bu his büyük hizmet görecek” diyerek, talebelerinde arzu ettiği uhuvvet ve ihlâs hissini gördüğü için Allah’a şükreder.

Zaten önemli olan, bir yazının yazılması, bir kitabın teksir edilmesi veya teksir edilen bir kitabın dağıtılması ise bunu falan şahsın veya filan şahsın yapmış olmasının bir önemi yoktur. Hatta insan, yapılması gereken bir işi kendisinin değil de bir başkasının yapmış olmasından mutluluk duymalı, kalb ibresini koruma adına bunu tercih etmelidir. Zira bir işi başarmanın kendine göre riskli bir kısım yönleri vardır. Mesela insan böyle bir başarıyı kendi aklına, kendi ilmine, kendi becerisine verebilir veya başlangıç itibarıyla öyle düşünmese de çevresindeki insanların takdir ve taltifleri sonucunda böyle bir duyguya kapılabilir. Dolayısıyla hem bu türlü risklerden korunma, hem de o işin ortada kalmaması, neticeye ulaştırılması adına, şahsa düşen, kardeşinin o işi yapmış olmasından mutluluk duymak, onun meziyetiyle şakirane iftihar etmek ve şükrünün sevabını almaktır. Hem böyle davranan bir insan bilmelidir ki, kardeşinin ortaya koyduğu amele terettüp eden semerenin bir misli de onun hasenat defterine kaydedilecek ve böylece hey’et içinde yapılan ameller katlanmış olarak karşısına çıkacaktır. Ayrıca bir insanın enaniyetini baskı altına alıp hazm-ı nefs ederek kardeşini alkışlayabilmesi ona çok farklı bir bedel ve mükâfat olarak geri dönecektir. Diğer taraftan bir insanın kardeşini alkışlaması ve onu takdir etmesi, kardeşinin kabiliyetlerinin inkişaf etmesini sağlayacak, onun daha önemli işlerde daha yüksek bir performans ortaya koymasını temin edecek, dolayısıyla bütün bunlara vesile olan kişi de, yapılan bu işlerden sevap adına hissesini alacaktır.

Müzakere Yoluyla İhlâs-ı Etemme Açılan Kapılar

Daha önce de ifade edildiği üzere, ihlâs, samimiyet ve vefa, imanla mebsuten mütenasiptir. İnsan ne kadar derince inanırsa o ölçüde ihlâsa muvaffak olur. O halde insan iman meselesini hiçbir zaman olduğu yerde bırakmamalı, “hel min mezid” anlayışıyla sürekli tekvinî ve teşriî emirleri araştırmalı, karıştırmalı, sorgulamalı ve böylece iman ve marifet adına hep mesafe kat etme peşinde olmalıdır. Evet, bu mevzuda kesintisiz bir say u gayret içinde olmalı, yakînin mertebelerinde dolaşmalı ve hep bir mertebeden başka bir mertebeye sıçramalıdır.

Öte yandan ihlâsla ilgili düsturları hayatımıza hayat kılmak için sürekli birbirimize destek olmalıyız. Bir araya geldiğimizde mutlaka bu tür meselelerin müzakeresini yapmalıyız. Fakat bu, falana filana gidip “Sen biraz ihlâslı ol” deme gibi bir basitlik ve çiğlik şeklinde olmamalıdır. Misal olması açısından bir hatıramı nakledeyim: Talebelik dönemimde sadece bir pantolonum vardı ve onu döşeğimin altına koyarak ütülü giymeye çalışıyordum. Fakir bir ailenin çocuğu olmam itibarıyla siz bunu bir zaaf ve kompleks olarak da değerlendirebilirsiniz. Bir gün, sevdiğim güzel bir arkadaş, fakire gelip pantolonun ütülü olmasını kastederek, “Yahu sen biraz takvalı olsan daha iyi olmaz mı?” demişti. Ağzı şeker şerbet yesin o arkadaşımın, ama ben hâlâ pantolonun ütüsüyle takva arasındaki münasebeti kavrayabilmiş değilim. Evet, samimi de olsak bizim “dan” diye insanların kafalarına vuruyor gibi muhataplarımıza bir şeyler anlatmaya çalışmamız doğru değildir. Hele bir de, kendimizi pir u pak görerek nefsimizi bir kenara koyup başkalarına dikte ediyor gibi bir üslup, hava ve edayla konuşmak apaçık haddi aşmışlık demektir. Takip edilmesi gereken yol ve yöntem ise, meseleleri evirip çevirip, kimsenin demine damarına dokundurmadan, hissiyatını rencide etmeden en yumuşak ve en uygun üslubu bularak müzakere ve mütalaa etmektir.

Hz. Pir ehemmiyetine binaen, en azından on beş günde bir, İhlâs Risalesi’nin okunmasını tavsiye etmiştir. Belki bu önemli risaleyi elli defa, yüz defa okuyan kimseler vardır. Öyle ki, bu kişiler, siz o fıkralardan bir tanesinin başından bir kelime söyleseniz gerisini getirebilir, ezbere okuyabilirler. Fakat ihlâsın hayata hayat kılınması, kalb ve ruha mal edilebilmesi için, düz bir okumadan ziyade, o meselenin daha derinlikli ve daha engince ele alınması gerekir. Evet, formatla oynayarak meseleyi monotonluktan kurtarıp o meseleye yeni bir derinlik ve canlılık katılmalıdır. Mesela konunun Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet-i Sahiha ile irtibatını etraflıca inceleyebilir, aynı zamanda bunu herkesin iştirak ettiği müzakereli bir okuma tarzıyla tahlil ve değerlendirmeye tabi tutabilirsiniz. Eğer bunu gerçekleştirebilirseniz, “Elhamdülillah ben nasibimi aldım. Meğer bilemediğim daha ne kadar çok şey varmış. Meğer bu zat çok önemli meseleleri ne kadar erken bir dönemde keşfetmiş. Ben şu hususu elli defa okumama rağmen farklı yönleriyle meselenin ehemmiyetini henüz şimdi anladım.” diyeceksiniz.

Evet, meseleleri müzakereyle ele almak çok önemlidir. Müzakereyle ilgili eskilerin şöyle bir sözü vardır:

اَلْعِلْمُ بِئْرٌ وَالْمُذَاكَرَةُ دَلْوٌ

“İlim derince bir kuyu, müzakere de onun kovasıdır.” Dolayısıyla kuyuda bulunan tatlı suyun çekilebilmesi müzakereye bağlıdır. Resûl-i Ekrem Efendimiz de (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) ilmî meselelerin mütalaasında “tezâkür” kelimesini kullanmıştır. İştikak ilmine vâkıf olanların bildiği üzere, tezâkür kelimesi tefâül babındandır. Bu babın ifade ettiği mana da, “Müşareketün beyne’l-isneyni fesa’iden” tabiriyle anlatılır. Yani bu babda kullanılan bir kelime, bir işin iki veya daha fazla insan arasında beraber yapıldığını anlatır. Buna göre tezakür veya müzakere, iki veya daha fazla insan arasında meselelerin beraber ele alınması ve bir halka içinde mütalaa edilmesi demektir.

Büyük bir zat olan merhum Alvar İmamı da halkanın önemini şu ifadelerle seslendirirdi: “Ey tâlib-i feyz-i Hüdâ / Gel halkaya, gir halkaya / Ey âşık-ı nûr-i Hüdâ / Gel halkaya, gir halkaya.” Bir hadis-i şerifte ifade edildiği üzere bazı melâike-i kiram da sabah akşam ilim ve hakikat ehlinin teşkil ettiği bu tür halkaları gezerek, onların meclislerini şereflendiriyor ve Cenab-ı Hakk indinde onlar lehine şahitlik ediyorlar.

O halde bizler de; hakiki imanı elde etme ve ihlâsa erme adına, uhuvvet şuuruyla hareket etmeli ve meseleleri müzakere zemininde müşterek ele alma disiplinini uygulamalıyız. Sebepler açısından bunlara riayet ettiğimiz gibi; aynı zamanda duaya sarılarak ilahi inayete de iltica etmeliyiz. Allah (celle celaluhu), hepimize, enaniyetin çok ileri gittiği böyle çetin bir dönemde, tam bir uhuvvet ruhu ve kâmil ihlâs lütfeylesin!