Faili Meçhul Cinayetler ve Otadoğu Projesi

Herkul | . | KIRIK TESTI

SORU: Ülkemizde istikrar havasının hakim olmaya başladığı ve ekonomimizin iyileşme sinyalleri verdiği hemen her dönemde bir kısım fâili meçhul cinayetler işlendiğine şahit olduk. Bu cinayetlerin önümüzdeki günlerde de tekerrür etme ihtimali var mıdır? Bu mevzudaki değerlendirmelerinizi lutfeder misiniz?

CEVAP: Fâili meçhul cinayetlere, bir yönüyle, bayat bir konu denebilir; fakat hep tekerrür ettiğinden, her defasında ülkeyi ise-dumana, acı ve gözyaşına boğduğundan ve yürekler yakıp yuvalar yıktığından dolayı konu ne kadar bayat olursa olsun, her cinayet sızlatan yanları itibarıyla hep ilk hadiseymiş gibi hissedilmektedir.

Bununla beraber, “fâili meçhul” denilerek örtbas edilen ve unutturulan o kadar çok cinayet işlendi ve o kadar önemli insanlar öldürüldü ki, bu konuda bir kanıksama olduğu da söylenebilir. Bu türlü cinayetler topluma ahvâl-i adiyedenmiş gibi gelecek kadar halk bunlara alıştırıldı. Bunlara “fâili meçhul” denilerek sanki üzerlerinde de fazla durmaya gerek yokmuş havası verildi. Dolayısıyla, değişik şekillerde cereyan etmiş bir sürü cinayet işlendi ve fâilleri de bulunamadı.

Halk arasında, bu cinayetlerin derin devlet tarafından yapıldığı mülahazası hakim oldu. Bir kısım gizli servislerin de suikastler ve cinayetler işlediği şeklinde bir kanaat yerleşti. Kim ne derse desin, toplum, her cinayetin arkasında derin devlet ya da bazı gizli servisler bulunduğuna inandı. Bugün her yerde bu böyle konuşuluyor, yatak odalarında bile bu böyle müzakere ediliyor. Dolayısıyla da, gelecekte bu mesele tarih felsefesi açısından ele alındığı zaman bu yanlarıyla ele alınacak, işin perde arkasıyla değerlendirilecek ve hem katillere hem onlara tetik çektirenlere hem de bu meselede ihmalkâr davrananlara lanetler yağdırılacak.

Evet, toplumdaki yaygın kanaate göre, bu cinayetleri gizli servisler, özellikle de kökü dışarıda olan güçler yaptılar; yaptılar ve ülkede istikrarı, huzuru deldiler. Bu ülkede, emniyet ve güven atmosferinin yerleşmiş olduğu düşüncesini deldiler; “emniyet yok, güven yok “ dedirttiler. Ayrıca, bazı kimseler, belki bir kısım cemiyyât-ı sırriyenin, gizli örgütlerin çevirdikleri fırıldaklara muttaliydiler. Bir süre o cinayet şebekelerinin içinde bulunan ve onlar tarafından figüre edilen bu tür insanlar, çok fazla malumata sahip olduklarından dolayı, “yarın-öbür gün birşeyler konuşur” endişesiyle öldürüldüler. O örgütler, konuşup kendilerini ele vermesinden korktukları kimseleri öldürdükten sonra da bir yerlere telefon edip “falan gurup yaptı” ya da “cinayeti falanlar üstlendi” dediler. Böylece, hem kendi hedeflerine ulaşmak hem de bazı masum kimseleri kirletmek, onlara leke atmak istediler; en azından zihinlerde kirli izler bıraktılar. Bazen de bu cinayetleri, değişik ilaç ve uyuşturucularla korku hisleri baskı altına alınmış, canavarlaştırılmış, adeta robot haline getirilmiş kimselere yaptırdılar. Korku hisleri ve ölüm duyguları bazı uyuşturucularla baskı altına alınmış tetikçileri kullanarak, onların içinde neşet ettiği aileyi, toplumu, cemiyeti, din ve milleti de zan altında bıraktılar. Söz gelmişken, intihar komandolarının, canlı bombaların ve toplu katliam yapan bazı eli kanlıların da bu gruba dahil olduğunu bir kere daha ifade etmiş olayım.

Bu mesele sadece Türkiye’ye mahsus da değildir; İrlanda’dan Keşmir’e, oradan da İspanya’ya kadar her yerde o tür cinayetler işlenmektedir. Hatta bazen toplu cinayetlere de girilmektedir. Şu kadar var ki, bu türlü cinayetler bazı devletler tarafından topluca yapılınca ona “terör” denmiyor da “operasyon” adı veriliyor. Ancak, güçsüz, kuvvetsiz ve çelimsiz fertler tarafından yapılınca bu cinayetlere “terör” ve “cinayet”, o suçu işleyenlere de “terörist” ve “cânî” deniyor. Suikast ve cinayetler bazen bir ferde yönelik oluyor ve bir ya da bir kaç kişi tarafından yapılıyor, bazen de bir uçak düşürme, bir trene sabotajda bulunma, bir şehrin altını üstüne getirme şeklinde ve bir örgüt, bir gizli cemiyet ya da bir devlet tarafından yapılıyor. Aslında, cinayete kurban giden tek kişi de olsa, binlerce insan da öldürülse o hadise terördür, cinayettir; öyle şenî bir işe girişenler de bir-iki kişi, bir örgüt ya da bir devlet de olsa, onlar da cânî ve teröristtir.

Evet, ülkemizde ne zaman ekonomi düzlüğü çıkmaya başlamışsa, istikrar esintileri yavaş yavaş hissedilir olmuşsa, maalesef, hemen bir kısım hadiseler başgöstermiştir. Eğer, bu meselenin sebebi ekonominin düzlüğe çıkması ve gelecek adına ülkenin biraz istikrar vaadetmesi ise, bu mevzuda Türkiye olumlu bazı şeyler ortaya koydukça, kendisini biraz daha tehlikeye arzediyor demektir. Yani, bundan sonra da o mel’un cinayetler olacak demektir.

Türkiye’de “hocalar hocası” olarak bilinen bir zatın 68’li yıllarda bir konferansını dinlemiştim. O zat, Türkiye ekonomisinin az düzlüğe çıkacak gibi olduğu ve istikrar vaadeder hale geldiği belli periyotlarda ülkede karışıklıkların meydana getirildiğini, hatta demokrasinin inkıtaa uğratıldığını ve bütün milletin vehimlendirilip kalblere korku salındığını, topyekün toplumun paranoya yaşamaya ve herkesin birbirinden endişe duymaya başladığını, bu türlü şeyler olunca da ülkede güven ve istikrar kalmadığını ve dolayısıyla da düzlüğe çıkmış ekonominin gerisin geriye gidip eski hâlini aldığını anlatmıştı.

Demek ki, güzel vatanınızda meydana gelen olumlu ve iyi şeylerden içte ve dışta bazı çevreler fevkalade rahatsızlık duyuyor. Uzantıları Türkiye’de de bulunan bazı servisler hemen harekete geçiyor. Kökü dışarda bir kısım güçler ve kuvvetler, Türkiye’de bazı önemli birimlere sızmış elemanları vasıtasıyla bazı sistemleri hemen devreye sokuyorlar. Maalesef, bu ülkede, üç yüz seneden beri Türk toplumunun kaderinde hakim cemiyyât-ı sırrıyeler vardır; bunlar, hakim unsurlardır, ortaya çıkmazlar, görünmezler ama faaliyetleriyle her zaman Türk toplumunun iktisadî, siyasî, kültürel ve idarî hayatıyla oynayagelmişlerdir; bundan sonra da oynamaya çalışacaklardır. Biraz taktik ve strateji değiştirerek önümüzdeki günlerde de bunu yapabilirler.

Kan Seylapları

Evet, suikast, komplo ve cinayetlerin sebebi ülkemizde boy gösteren olumlu ve güzel gelişmelerdir; ekonominin düzlüğe çıkması, istikrar atmosferinin yayılması, milletteki ümit tomurcuğunun yeşermesi, Müslümanlığın doğru anlaşılması, doğru yorumlanması ve doğru seslendirilmesi… bütün bunlar olumlu şeylerdir. Eğer bu olumlu şeylere tepki oluyorsa, içte ve dışta bir kısım gizli servisler bu tür olumlu ve güzel gelişmeleri istemiyorsa, bu gelişmelerin kendi emel ve arzularının gerçekleşmesi ve koruyup kayırdıkları insanların çıkarları adına bir tehlike sayıyorlarsa, bundan sonra da bazı kimselerin vücudunun kaldırılmasına ihtiyaç hissedecek ve yine ellerini kana bulayacaklardır.

Tarihî tekerrürler devr-i daimi içinde, bu suikastlar, bazen kaba kuvvetin kendini ifade adına ortaya çıkması şeklinde, bazen de bazı fertlerin bertaraf edilmesi, ülkede kargaşanın meydana getirilmesi şeklinde hep tekerrür edegelmiştir. Eğer, mesele arzettiğim hususlara bağlanacak olursa, suikastlerin sebep ve sâikleri her zaman var olacaktır. Öyleyse bu cinayetler de, şimdiye kadar durmadığı gibi, maalesef, pek duracağa benzemiyor. Bana öyle geliyor ki, bu ülke kendi ayakları üzerinde doğrulma temayülünde olduğu sürece, biz bin cân ile etmemesini dilesek de, bundan sonra da o mel’un suikastlar, sabotajlar ve katiller tekerrür edecektir. Biz bundan sonra o türlü şeylerin olmamasını dileriz; fakat, bu öyle bir dilek, öyle bir beklenti ki, zannediyorum, bizim bu mevzudaki beklenti ve dileklerimiz hep delinecek, o hadiseler bugüne kadar cereyan ettiği gibi bundan sonra da cereyan edecek.

Bundan 8-9 ay evvel bir dostum vasıtasıyla, bana, bu türlü şeyleri bilen, çok üst seviyelerde vazife görmüş bir insanın “Önümüzdeki aylarda Türkiye’de yeniden kan gövdeyi götürecek, seri cinayetler işlenecek.” dediği nakledildi. Mesela, “Falan falan tür simalar bu dönemde Türkiye’de bulunmasalar iyi olur. Çünkü seçilen hedefler onlar da olabilirler.” denildi. Kimi seçerler? Tabii ki, sempati duyulan, kendisine alaka gösterilen, yaptığı işlerle beğeni toplayan insanları seçerler. Çok ses getireceği, toplum tarafından çok ciddi tepki olacağı için onların bertaraf edilmesine bakarlar. Hatırlarsanız daha önce öldürülen bir insanın kâtilleri aynen şöyle demişlerdi: “Önce falanı öldürmeyi düşünmüştük; fakat onun çok fazla ses getirmeyeceğini hesaba katarak maktul namzedini değiştirdik, cinayeti başka tarafa tevcih ettik.”

Evet, o uzman “Kan gövdeyi götürecek.” diyor. Ben yine aynı mülahazamı tekrar edeyim: Bugün belli ölçüde tekerleği tümseğe çıkarmış gibi görünen Türkiye gibi bir ülkede, ben dilerim, yeniden istikrara dokunacak, ümitleri kıracak ve insanlarda bir kısım paranoyalar hasıl edebilecek böyle bir süreç başlamasın. Başlamaması için devlet kendisini çok ciddi sorumlu bilmelidir. Bugün vazife başında bir hükümet vardır, hükümetin istihbarat teşkilatı, emniyet teşkilatı vardır; hatta bazıları “öyle bir teşkilat yok” dese bile, artık Türk toplumu tarafından varlığı kabul edilmiş bir JİTEM vardır. Bazen bu teşkilatlar, Türkiye’de çok daha önemsiz şeyler üzerinde ısrarla durmaktadırlar. Bizim önemsiz gördüğümüz şeyler Türk toplumunun bugünü, yarını ve idarenin selameti adına önem arzediyorsa, elbetteki üzerinde duracaklardır ve buna kimse bir şey diyemez. Fakat bir ülkeyi topyekün kargaşaya sürükleyebilecek söz konusu hadiseler karşısında da devletin, kendi hassasiyetini, duyarlılığını göstermesi lazımdır; kendi elinin altındaki memurlar kadrosu sayılan emniyet teşkilatı, istihbarat teşkilatı ve JİTEM üzerinde de hassasiyetini hissettirmesi lazımdır. Şayet ülkede beş-on kazın kavgası duyuluyor ve biliniyorsa, bir yerdeki terör örgütlerinin ve bir takım gizli odakların mevcudiyeti de mutlaka bilinmeli, onların önleri alınmalıdır.

Ben, ne o, ne de beriki teşkilat içinde görerek, bilerek bu meselelere göz yumacak kadar hain bir insanın bulunduğuna, bulunacağına ihtimal vermiyorum. Zannediyorum, bazıları bu hadiseleri önemsemiyorlar. Fakat devlet, devlet ağırlığıyla hassasiyetini bunlar üzerinde hissettirirse, şayet “Ben böyle istiyorum” derse, bu mevzuda “Siz o hainleri bulup çıkarmazsanız, benim bulup çıkaracağım çok şey olur” derse, muhtemel hatta mukadder gibi görünen bu meselelere meydan verilmeyebilir. Yani, istihbarat ve emniyet teşkilatı, JİTEM çok iyi çalışırsa bence bu kana susamış vampirlerin önümüzdeki günlerde yeniden Türkiye’de kan seylapları meydana getirmelerine meydan verilmeyebilir. Evet, bizim o tür hadiselerin olmamasını arzu etmemiz sadece bir temenniden ibarettir ve halkın bu işe kapalı durması bu işin önünü almaya yeterli değildir. Dolayısıyla, bu işin hakkından gelecekse yine devlet gelebilir; askeriyle, polis teşkilatıyla, istihbaratıyla gelebilir. Öyleyse, istihbaratın çok iyi işlemesi, dış servislerin Türkiye’deki emellerinin çok iyi takip edilmesi lazım. Tanzimattan daha önce Türkiye’de faaliyete başlayan, zamanla devletleri bile aşabilecek hale gelen, bazı idarecilere dedikleri her şeyi yaptırabilen, hükümetleri devirip yeni hükümetler kurabilen, içeride çok iyi teşkilatlanmış olsalar da kökleri tamamen dışarıda bulunan, haricî güçlerin emellerine hizmet eden, çok güçlü insanları bünyelerine aldıklarından dolayı kendilerine mensup bir insanın tutuklanmasına, sorgulanmasına ve mahkum edilmesine asla fırsat vermeyen bir kısım cemiyyât-ı sırriyenin çok iyi takibe alınması lazımdır. Bunların hakkından da -Allah’ın izniyle- kendi ağırlığını ortaya koymak suretiyle ancak devlet gelebilir.

Müsaadenizle, son bir hususu daha hatırlatmak istiyorum: Cinâyeti kim kime karşı işlemiş olursa olsun o cinâyettir. Ve cinayetin her türlüsü mel’undur. İşlenen suç ne olursa olsun, fertler ceza veremezler; cezayı devlet verir. Devletin mahkemeleri vardır. Cezalandırma onların vazifesidir. Dolayısıyla, bir mü’min hiçbir cinayete karşı tasvipkar bir tavra giremez. Herhangi bir cinayet karşısında kat’iyen yumuşak duramaz. Öldürülen insan Müslümanlığa ters sözler söylemiş olabilir; zamanında dilini çok uzatmış, ona-buna saldırmış, kötülükler yapmış olabilir. Bunların hiçbiri işlenen cinayeti haklı ve kabullenilir kılmaz. Medenilere galebe ikna iledir. Hukuk sistemini işlettirerek o türlü insanların seslerini kesmenin imkan ve ihtimali vardır. Dolayısıyla, bir Müslümanın o türlü suikastlara teşebbüs etmesi şöyle dursun, kalben taraftar olması bile düşünülemez. Kimsenin, “Falan din düşmanı, iman düşmanı, İslam düşmanı, Kur’an düşmanı.. öldürüldü, zaten buna müstehaktı, iyi de oldu” falan demeye hakkı yoktur ve bir cinayet karşısındaki bu tavır mü’mince bir tavır değildir. O türlü düşmanlıklara karşı söylenecek bir söz varsa, o ahirette söylenecektir; Allah Teâlâ, dine, imana düşmanlık yapanları Cehenneme koyacaktır. Dindarları da Cennetle mükafatlandıracaktır. İşte o zaman, küfürde inad edenler hakkında “müstehak oldu” denebilecektir.

Çok defa söylemişimdir; ben hayatımda bilerek bir karıncaya bile basmadım. Yılanın belini kıran arkadaşımla aylarca görüşmedim, konuşmadım. Her canlının yaşama hakkı olduğuna, eko-sistem içinde onların hepsinin bir yeri bulunduğuna inandım. Hiçbir canlıya kıyma hakkımız, selahiyetimiz olmadığını ifade ettim. Kaldı ki insan, eşref-i mahluktur, yaratılanların en şereflisi, en mukaddesidir. O türlü terör mülahazasıyla insan öldürenlerin Cennete giremeyeceklerini ve öylelerinin hakiki Müslüman olamayacaklarını defeatle söyledim. Bu sadece benim değil, müslümanlar olarak bizim genel telakkimizin sesi, soluğu ve ifadesidir; bu inanç, tabiatımıza mal olmuştur.

Tabiatımıza mal olan bu düşünceyi, başkaları da çok iyi bilirler; kendileri de itiraf ederler, “Müslümanlar bu işi yapmaz; onlar, cinayeti, adam öldürmeyi küfre denk sayarlar” derler. Ne var ki, câniler bazen ellerindeki kanı müslümanlara da bulaştırmak isterler, “çamur at, iz bırakır” mülahazasıyla her şeye rağmen bazı mü’minlerin ismini de cinayetlerle beraber zikredebilirler. O türlü iddialar karşısında, bir kısım safderun kimselerin kafaları da bulanabilir. Fakat, ehl-i vicdan insanlar, hem devletin bünyesindeki hem de dışarıdaki okumuş, aydın kimseler arasında mü’minlerin böyle şeyler yapabileceğine inanan yok denecek kadar azdır.

Hâsılı, ben de sorudaki endişenize katılıyor, kana susamış bir kısım vampirlerin Türkiye’de yeniden kan, irin ve gözyaşına sebebiyet verebilecek fırsatlar kolladığını zannediyorum. Fakat, -Allah’ın izniyle- bu milletin o tür cinayetlerin ve kötü neticelerinin önünü alabileceğine de inanıyorum.

Büyük Ortadoğu Projesi

Soru: Büyük Ortadoğu Projesini nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye’nin, bu projeye karşı tavrı nasıl olmalıdır?

Cevap : Büyük Ortadoğu Projesi, son zamanlarda dünya gündemini meşgul eden ve üzerinde en çok konuşulan konulardan biridir. Fakat, projenin tarihi tâ 70’li yıllara dayanır. Daha önceden de bu tür projeler hazırlanmış ve uygulanmıştır. Mesela; bir dönemde Devlet-i Âliye’yi bertaraf etme, bölgeden silme, devletler arası muvazenedeki dengeyi bozma, o muvazenede ağırlığı bulunan bir devletin yerine başka devletleri geçirme hususunu gerçekleştirmek için kabileler tahrik edilmiş, Araplar Osmanlıya karşı kışkırtılmış, Devlet-i Âliye’ye karşı ayaklandırılmıştır. Irkçılık rüzgarlarıyla ve ulusal devletler kurma hülyalarıyla komşu milletler arasına kin ve nefret tohumları atılmıştır; ve hâlâ o devletlerin başındaki idarecilerin gönüllerinde ve dillerinde diğerlerine karşı kin vardır, nefret vardır. Dahası kendi içlerinde Arapçılık oyunu oynayan insanlar arasında bile birbirlerine karşı kin, nefret ve düşmanlık duyguları hakimdir. Bütün bunlar 1900’lü yılların başında uygulanmaya başlayan bazı projelerin neticeleridir.

Daha 70’li yıllarda, bir mecmuada, Ortadoğu’da ve yakın çevrede 20 devletin bölünme planından bahsediliyordu. Bu konuyu hacda iken bir mecmuada okumuş ve gelir gelmez de bu mevzudaki endişelerimi arkadaşlara arz etmiştim. Daha sonra bu bölgeyle alakalı bazı planlar uygulanmaya başlanınca hiç şaşırmadım. Bunlar daha önce planlanmıştı ve belki 30 senedir fırsat kollanıyordu. Bu bölünmeler, birileri tarafından mutlaka gerçekleştirilecekti. Bölünüp parçalanacak yerler arasında Suriye de vardı, Mısır da; Ürdün de vardı, İran ve Irak da vardı. Güney Doğu’yu sürekli kurcalamaları itibarıyla hemen anlaşılacaktır ki, aslında orası da prespektifte vardı ve halen vardır.

Şu kadar var ki, Ortadoğu Projesi veya Kuzey-Güney Afrika Projeleri şeklinde dile getirilen mülahazalarla dün bu mevzuda serd edilen mülahazalar farklı farklıdır. Şimdilerde, dile getirdikleri düşüncelerde bölgeyi kendilerince bir huzur adası haline getirmeyi hedeflediklerini söylüyorlar. Ama dün böyle demiyorlardı. İhtimal bölge veya bölge dışı ülkelerden aldıkları açık-kapalı bir kısım tepkiler bu şekilde yön değiştirmeye zorladı proje sahiplerini. Bölgede huzur ve emniyeti tesis etme, o bölgeye komşu devletlere zarar verilmemesi için uygun bir ortam hazırlama gibi şeylerle biraz daha yumuşatarak meseleyi farklı bir üslupla yeniden gündeme getirdiler.

Evet, birileri bu türlü projeleri seslendirirken bölgeyi demokratlaştırma gibi mülahazalara dayanıyorlar. Her şeyden önce, bu ifade ve niyetlerin samimi olup olmadığının bilinmesi lazım. Gerçekten samimiler mi bu mevzuuda? 1911’de Bingazi’yi işgal edenlerin başındaki adam da “Sizi medenileştirmeye geldik” diyordu. Belki Devlet-i Âliye’yi parçaladıkları zaman bile, “Daha sağlam bir zemine ayak basmanızı sağlamak için geldik, hürriyetinizi temin etmek için buradayız” diyorlardı. Şimdilerde dillere pelesenk olan iddia: bölgeyi demokratlaştırma… Demokrasiye kimse bir şey demez ve demokrasi sözü hakikaten arkasından gelecek çok şeyleri de mazur gösterecek kadar yumuşatıcı bir ifade. “Demokrasi için insan gerçekten bir kısım fedakarlıklara katlanmalı” bahanesi de tam şeytanca bir mülahaza. İkincisi; bazı kimseler, başkalarını da yanlarına alarak, bölgede etnik çatışmaları körüklemeyi, bir kısım farklı kültürden insanları birbirine kırdırmayı, dînî grupları birbirine düşürmeyi.. ve bu suretle bölgedeki durumlarını pekiştirerek oraya ve bölgenin kaderine hâkim olmayı düşünüyor olamazlar mı? Dahası, böyle masum kelime ve vaadlere dayanarak o bölgeye şöyle-böyle müdahele etmeyi kendileri hakkında meşrûlaştırmak sûretiyle oraya girip, bir yönüyle hakemliklerini sağlama almayı düşünüyor olamazlar mı?. Yani o proje ve faaliyetler, orada değişik etnik ve dini gurupları birbirleriyle çatıştırdıktan sonra “Bölge kendi kendine huzur ve istikrarını temin edemiyor; bir yerde bir huzursuzluk kaynağı olunca, o şöyle-böyle bütün dünyaya da aksediyor.. öyleyse, böyle bir huzursuzluğun önünü almak bizim için insanî bir vazifedir, bir vecîbedir.” gibi masum görünen düşünce ve mülahazalarla bölgeye girme ve hakemliklerini pekiştirmeye mâtuf olamaz mı? Batının düşüncesi bu olabilir, daha ötekinin ve daha berikinin gaye ve hedefi de…

Bununla beraber, bana göre, ister evvelki isterse son şekli itibarıyla, Büyük Ortadoğu Projesi veya Kuzey-Güney Afrika Projesi ya da varsa Uzakdogu projesi gibi projelere, sadece proje olarak karşı çıkmak doğru değildir. Çünkü burada asıl önemli olan husus, bu projelerin kimler tarafından planlanıp ortaya sürüldüğü ve bu projelerin önünde, arkasında ne tür mülahazaların var olduğunun bilinmesidir. Eğer, bu projenin sahipleri Ortadoğu ülkeleri değil de, Ortadoğu’ya hükmetme düşüncesinde olan bir kısım süpergüçlerse, Amerika, Avrupa, Rusya hatta Çin ve Hindistan ise, projenin önünde-arkasında, başında-sonunda neler düşünüldüğünü bilmediğimiz ve baştan itibaren projenin içinde bulunmadığımız için buna sahip çıkmak doğru değildir. Projenin herhangi bir safhasında işin içine girip sahiplenme, o işin içinde baştan beri olmadığımızdan, oyunun kuralları başkaları tarafından belirlendiginden dolayı bugün için yararımıza görünse dahi tarih karşısında bizi sorumlu duruma düşürecek şekilde çok kötü neticeler doğurabilir.

Keske bu projeyi hususiyle o bölgede şuuraltı müktesabatı itibarıyla yüksek bir krediye sahip olan Türkiye, değişik strateji merkezleriyle, Ortadoğu ülkelerinin de iştirakiyle hazırlasaydı ve ardından o süpergüçlere teklif etseydi. Avrupalılara, “Benim böyle bir planım var, siz terörden korkuyorsunuz, Ortadoğu insanından endişe duyuyorsunuz. Aksine biz burada bir güven, bir teminat kaynağıyız. Burada olduğumuz sürece size kimse ilişmez” deseydi. Nitekim bölge ülkelerinden bazıları Turkiye’nin bu konumu ve nüfuzunu sezdiğinden dolayı “Şöyle ya da böyle veya hangi ölçüde Türkiye’nin desteğini alırsam kârdır” diyor ve münasebetleri iyi tutmaya çalışıyor. Çünkü bu berbaberlikle bölgede güçlenmiş olacak. Ne de olsa Türkiye’nin müslüman bir geçmişi var. Halihazırda müslümanlığa müsamaha ile bakan bir demokrasi anlayışına ve bir rejime sahip. Ortadoğu ülkeleri ile müşterek bir geçmişi var. Bin sene beraber yaşamış bu dünya ile. Dolayısıyla, ülke olarak, şuuraltlarında çok önemli bir krediye sahibiz. Evet; bizim birkaç bin senelik bir tarihimiz, şanlı bir geçmişimiz var. Avrupa’nın yarısına kadar hükmetmiş bir milletiz. Bugün fakir olsak da, ekonomik durumumuz iyi olmasa da, bazı yönlerimiz itibarıyla Batı ülkelerinden çok geride bulunsak da, yine de bölgede itibarlı bir devletiz. Bir manada, bizimle beraber çalışan, bizim vasıtamızla o dünyaya da hükmedebilir. Hatalı yanlarımıza rağmen bölge ülkeleri nezdinde bir fâikiyetimiz var. Eğer illa bir şey yapacaksak bu itibarı kullanmalıyız. Bölge insanlarının bize olan teveccühlerini değerlendirmeliyiz.

Bundan dolayı, keşke hesap ve plan baştan itibaren bize ait olsaydı. O argümanları biz hazırlasaydık. Oyunun kurallarını biz belirleseydik. O zaman zarar etmezdik. Plan bize ait oldugu icin istediğimiz yerde, istedigimiz sekilde tashih etme imkanımız da olurdu. Mesela, Irak’a müdahale hususunda daha akl-ı selimle hareket etme davetinde bulunabilir; binlerce sivilin, masumun ölmesine mani olabilirdik. Ama böyle olmadı maalesef. Şimdi bu projenin dümeninde başkaları oturuyor. Tayfası da başkaları. Dolayısıyla acaba nasıl yapsak da kar etsek, nasıl davransak da karlı çıksak, bunları kestirmek cok zor. Belki bugün kısa vadede kâr edebiliriz, fakat yarın karşımıza ne çıkar bilemeyiz.

Şu hususu da unutmamak lazım: Türk milleti şerefli bir millettir. Ben hiçbir zaman, benim için bir kısım hayırlar vaat etse bile, o bölgede başkalarının emellerine hizmet etme istikametinde figüre edilme aşağılığına rıza gösteremem. Benim şanlı bir geçmişim var. Necip bir soyum, sağlam bir köküm var. Bu gün fakir isem de, Allahın izniyle genç nesillerle, aktif dimağlarla, bir kere düşmekle on türlü kalkmasını öğrenmiş, alternatif doğrulma ve kalkma yolları geliştirmiş bir millet olarak, er-geç devletler muvazenesinde yerimizi alacağımıza inancım tamdır. Dolayısıyla figüre edilmek onuruma dokunur benim. Alet olamayız, olmamalıyız biz. Hatta çok isabetli ve bize hazineler getirecek bile olsa, şu bozuk ekonomimizi çok iyi bir duruma getirecek bile olsa, bence ulu-orta bir oyunun içine işin yarısından ve figüre edilebilecek bir şekilde girmek doğru değildir.

Bazıları, bizim başka devletlerle stratejik ortaklığınız olduğunu ve bu projenin de ortaklık gereği desteklenmesinin lazım geldiğini söyleyebilir. Oysa, stratejik ortaklık birileri tarafından planlanan bir şeyi uygulamada onlara iştirak etme demek değildir ki! O projenin hazırlanmasında bizim fikirlerimize neden müracaat edilmedi? Neden, siz ne düşünüyorsunuz bu mevzuda, denmedi? Neden, bu mevzuda şunları yapalım mı, siz buna evet diyor musunuz, diye sorulmadı? Bize hiçbir şey sormadan yıllar önce hazırladıkları bir projeyi önünüze koyuyor ve “gelin destek olun bize” diyorlar. Bunun manası düpedüz şudur: “Gelin, siz İslam dünyasındaki şuuraltı müktesebatınızı bir kredi olarak bizim emrimize verin. Biz onu kullanalım, size de şu imkanları sunalım.”

Diğer taraftan, projeye aceleden “hayır” dememiz de çok yanlış olabilir. Kim bilir, büyük bir zararı önlemeye kalkmadığımızdan, bir yanlışı bertaraf etme teşebbüsünde bulunmadığımızdan dolayı hata etmiş de olabiliriz. Meseleye hemencecik “hayır” deyip kenara çekilmek de doğru bir şey değildir. O meselenin çok ciddi analitik mülahazalara bağlanması ve “evet” ya da “hayır” kararının o mülahazlarla verilmesi lazımdır. Bu açıdan da, bana göre aydınlarımıza çok iş düşüyor. Meseleyi evvela analitik olarak ele almak; “Neye binaen böyle bir mülahaza ortaya attınız? Bununla nereye varmak, ne yapmak istiyorsunuz? Bölgeyi demokratlaştırma mevzuunda gerçekten samimi misiniz; yoksa bölgeye girip daha rahat hareket etmeyi mi düşünüyorsunuz? Bölgeye girdikten sonra orada etnik grupları birbiriyle vuruşturmak suretiyle hakemliğinizi pekiştirmeyi mi hedefliyorsunuz?” demek, meseleyi derinlemesine tahlil etmek lazım. Bu da yine büyük ölçüde devlete düşen bir vazifedir. İstibaratçılarımızın seferber olmaları, değişik yerleri çok iyi dinlemeleri lazımdır.

Hasılı, Türk siyasi hayatını yönlendirenler, devlet kademelerinde bulunanlar, iktidarıyla-muhalefetiyle, askeriyle-siviliyle bu meseleyi çok iyi düşündüler mi, sıcak bakıyorlar mı bilemiyorum. Ama, şahsen ben, proje en başından itibaren bizim tarafımızdan gözden geçirilmediği için ve projenin muhtevasını tam bilemediğimizden dolayı onun bizim hayrımıza olacağı kanaatinde değilim. Türkiye’nin ve bölge halkının faydası düşünülerek ortaya atılmayan, bizim içinde bulunmadığımız ve kuralları bizim tarafımızdan va’z edilmeyen bir projede bizim çıkarlarımızın söz konusu olması düşünülemez. Onu için de devlet kemal-i hassasiyetle bu mesele üzerine eğilmeli, bu işi çok iyi gözden geçirmeli, evet mi yoksa hayır mı diyecek, ondan sonra diyeceğini demelidir. Ben buradan “hayır” diyebilirim; ama Türkiye devreye girerse, o projenin rengini, şeklini ve desenini değiştirebilir; değiştirebilir ve mesele hem Türkiye’nin hem de o bölgenin hayrına da olabilir. Dolayısıyla, milletimiz tarih nazarında bir yâd-ı cemîl olur, yâd-ı cemîl olarak anılmayı bir kere daha hak eder. Ama hâl-i hazırdaki durum itibarıyla “evet” demem ve tasvib etmem mümkün değildir. Evet, bu aceleye getirilecek bir mesele değil, hem bugünleri hem de yarınları alakadar eden ciddi bir meseledir. Onun için bunu devlet kurumları, bürokrasi, askeriye, iktidar, muhalefet ve sivil toplum kuruluşlarının biraraya gelip müştereken görüşmeleri ve karar vermeleri gerekir.

Soru: Orta Asya’nın kalkınması ve eğitimi için yaptığınız teşvikleriniz Ortadoğu için de geçerli midir?

Cevap : Herhangi bir hareket ya da faaliyet ne kadar isabetli, ne kadar makbul ve ne kadar doğru olursa olsun, bence devlete sorulmadan hareket etmek ve teşebbüsde bulunmak kat’iyen doğru değildir. Size göre çok isabetli de olsa, meseleyi yerli yerine tamamen oturmuş da görseniz, yine de devletin yetkili birimlerine sormadan yapmamalısınız. Orta Asya’ya açılım sürecinde de bu esasa uygun olarak davranılmıştır. Dönemin merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal Bey, onun ardından da sayın Süleyman Demirel değişik ülke başkanlarına eğitim faaliyetlerini, müteşebbislerini tezkiye eden, yardımcı olmalarını isteyen onlarca mektup yazmışlardır. Bazı muhalefet edenler olmakla birlikte, genelde devletin yetkili makamları da “Biz bu hareketin desteklenmesi gerektiğine inanıyoruz. Bu arkadaşlarımız samimi ve hasbi insanlardır. Türk milletinin yararına hizmet ettikleri gibi sizin ülkenizin de faydasına hizmet edeceklerinden emin olabilirsiniz. Bunların temel felsefeleri insanlığa hizmettir” demislerdir. Kuzey Irak gibi yerlerde askerlerimizin de ciddi destekleri olmustur.

Evet, ister Ortadoğu isterse de baska yerlerde, devletten “evet” tasdiki almadan bu türlü girişimlerde bulunmak doğru değildir. Devletimizi bazı hususlarda zor durumlara düşürmeme bakımından böyle davranmak şarttır.

Bu gayretlerin isabetli mi, isabetsiz mi olduğunun her zaman münakaşası yapılabilir. Bu ayrı meseledir. Ama, birileri bizi kendi gayeleri istikametinde figüre eder mi, edemez mi meselesine gelince; hayır, kat’iyen birilerinin hedef ve gayesine alet olmamız mümkün değildir. Kimse bizi alet olarak kullanamaz; kullanamaz çünkü kimseye diyet ödeme mecburiyetinde değiliz. Bir zamanlar Söğüt’te göğeren bir ağaç misali beşere insanlığı ve medeniyeti öğretmiş, dünyanın değişik yerlerinde muvazene unsuru olmuş, aleme nizam vermiş bir milletin hamiyetli cocuklarını hiçbir dış güç kendi hedefleri istikametinde kullanamayacak, figüre edemeyecektir. Çünkü, bu vatan evladının hiç kimseye bir diyet borcu ve minneti yoktur.