Dünyevileşme – Başkalaşma ve Kendimiz Olma

Herkul | . | KIRIK TESTI

Soru: İbn Haldun, bir kere dünyevileştikten sonra yeniden İslâmî esaslara dönmenin çok zor olacağı şeklinde bir tespitte bulunur. Bu tespiti nasıl değerlendiriyorsunuz, bilhassa günümüze bakan yönüyle izah eder misiniz?

Cevap: İbn Haldun’un yaşadığı dönem, İslâm dünyası adına karışık, buhranlı bir dönemdir. Bu sebeple kanaatimce o, önemli bir ilim adamı olmasına mukabil, kendi zamanının çocuğu olarak o dönemdeki ahvâlden hareketle birtakım neticelere varmaya çalışmış, ulaşmış olduğu bu neticelerin bir kısmında isabet kaydederken, bir kısmında ise hata etmiştir. Meseleye bu açıdan bakıldığında, mezkûr tespitte doğruluk payı bulunmakla beraber, onun tashih edilmesi gereken yanları bulunan nisbî bir hakikat olduğunu söyleyebiliriz. Şimdi isterseniz icmalî olarak dile getirdiğimiz bu hususu bir nebze açmaya çalışalım.

Bir Kere Başkalaşan

Değişme ve başkalaşma, üzerinde ciddi mânâda durulması gereken çok önemli bir meseledir. Çünkü daha önce de değişik vesilelerle ifade edildiği üzere bir çeşit başkalaşan her çeşit başkalaşabilir. Evet, bir kere başkalaşan artık başkalaşma yoluna girmiş demektir. Sonra o şahıs, hiç farkına varmaksızın bir kere daha, bir kere daha başkalaşır ve neticede her yönüyle bambaşka biri oluverir. Bu önemli konuyu teyit eden hadis-i şerifler de vardır. Mesela bir hadislerinde Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: “Kul bir günah işlediği vakit, kalbinde siyah bir nokta oluşur. Eğer tevbe edip vazgeçer, af dilerse kalbi yine parlar. Ama tekrar günaha dönerse, o leke büyür, nihayet bütün kalbini ele geçirir.” (Tirmizî, Tefsir, Mutaffifin) Buradan anlıyoruz ki, insan kalbî hayatı itibarıyla bir kere kirlenmeye açıldığında, o açılmanın nerede duracağını ve kaç derecelik bir açı meydana getireceğini kestirmek oldukça zordur. İnsan farkına varmaksızın bir de bakar ki, merkezdeki 0,1 derecelik bir açı, muhit hattında yüz seksen derecelik bir açı hâline gelivermiş.

Esasında Üstad Hazretleri de, “her bir günah içinde küfre giden bir yol vardır” diyerek bu hakikate işaret etmektedir. Çünkü günah fıtrat ve tabiatı deforme eden bir illet olduğundan o, fıtrat ve tabiattan uzaklaşma yani bir yönüyle bir başkalaşma demektir. Hz. Pir, aynı hakikati bir başka yerde şöyle seslendirir: “Hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem’a, bir işarette, bir öpmekte batma.” Bunun mânâsı şudur: Sen, dünyaları içine alan ama yine de doymayan çok ulvî, Cenab-ı Hakk’a ve ebediyete müştak ve ancak cemal-i ba kemal ile  mutmain olabilecek letaif ve duygularını öyle gelip geçici arzu ve heveslerle kirletme. Yoksa hocalarımızın ifadesiyle el, el ile; ayak, ayak ile elveda ettiği yani can hulkuma geldiği zaman, “Ne diye bunlara bakmışım, ne diye bunları dinlemişim, ne diye bunlara doğru yürümüşüm, ne diye bunlara el uzatmışım, keşke bunları hiç yapmasaydım!” diyerek pişman olursun.

Bu sebeple inanmış bir gönlün, başkalaşma yoluna sülûk etmeksizin, değişme ve başkalaşmanın bir keresine bile müsaade etmeme kararlılığı içinde olması ve temel disiplinler itibarıyla hep sabitkadem olarak yerinde sapasağlam durabilmesi çok önemlidir. Çünkü değişme veya başkalaşma temkinsizce buzda yürüme gibidir. İnsan orada her an kayıp düşebilir. O hâlde hiç bir meseleyi küçük görmeksizin giyim-kuşamdan şekil ve şemaile kadar her hususta kendimiz olarak kalabilme yollarını bulmalı ve o yolda kararlı bir tavır sergilemeliyiz. Yoksa sırf değişim fantezisinin zebunu olarak giydiğimiz bir elbiseyi modası geçti diye kaldırıp bir köşeye atarsak, başka bir zaman, onun da modası geçer ve onu da kaldırıp atma lüzumu duyarız. Zamanla bu hâl şekil ve şemailimize sirayet eder. Artık kendinden kaçan, özünden uzaklaşan bir fert olarak saçımızdan-başımızdan hafif hafif kırpmaya başlarız fakat dönüşüm ve başkalaşma orada da durmaz; bundan sonra sıra kirpiğimize mi gelir, kaşımıza mı gelir bilinmez ve neticede makası öyle bir yere yanaştırırız ki, o bizi kökümüzden koparır.

En Derin Çukurlardan En Yüksek Zirvelere

İşte İbn Haldun merhum üst üste mağlubiyetlerin yaşandığı o buhranlı dönemde böyle bir hususa dikkat çekmek istemiş olabilir. Ancak İbn Haldun, sorunuzdaki bu ifadesiyle, dejenere olmuş toplumların yeniden ihyası mevzuunda ümitsizliğin ağır bastığı bir yaklaşımı seslendiriyorsa, kanaatimce böyle bir yaklaşımda zühul var demektir. Çünkü var olduğu günden beri beşeriyetin belki elli defa mumu bitmiş, elli defa ateş gelip tahtaya dayanmış ancak Allah’ın izniyle yeniden bir meşale yakılmış ve insanlık tekrar aydınlığa kavuşmuştur. Evet, beşeriyet elli defa Lut Gölü’nün dibini boylamış, ancak bu düşüşlerin peşini Everest Tepesi’nin zirveleri takip etmiş ve gelip sıfıra dayanan insanlık yeniden zirvelere tırmanmayı başarmıştır.   

Mesela Mehmed Akif, Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) dünyayı teşrif ettiği dönemi tasvir ederken:

Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta
Dişsiz mi bir insan onu kardeşleri yerdi
Fevza bütün afakını sarmıştı zeminin
Salgındı bu gün Şarkı yıkan tefrika derdi

ifadelerini kullanmıştır. Ancak bütün bu karanlık ve kasvetli ortama rağmen Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz kayserleri, kisraları yere sermiş ve bir hamlede içinde bulunduğu o durumdan insanlığı kurtarmıştır. İnsanlık tarihinde bu durum o kadar çok tekerrür etmiştir ki, ümitsizliğe düşmeye mahal yoktur. Bundan dolayı mü’min bir kuyuya düştüğünde, artık buradan çıkmam mümkün değil diyerek ümitsizliğe düşmez/düşmemelidir. Çünkü o, her şeye gücü yeten sonsuz kudret sahibi bir Zât’a dayanmaktadır. Mesela ilâhî bir inayet neticesinde, oradan geçen bir kervan düşmüş olduğun o kuyuya kovasını salıp senin oradan çıkıp kurtulmana vesile olabilir. Böyle bir imkân olmasa bile, inanmış bir insan olarak sen ye’se kapılmamalı, tırnaklarınla o duvarlara tırmanıp oradan çıkmanın bir yolunu bulmalısın. Nitekim beşer Allah’ın inayetiyle elli, belki yüz defa düştüğü o kuyudan çıkmış; çıkmış ve o çukurları zirve hâline getirmiştir. Yine merhum Âkif’in ifadesiyle;

Ye’s öyle bir bataklıktır ki düşersen boğulursun
Azmine sarıl sımsıkı bak ne olursun
Yaşayanlar hep ümitle yaşar
Me’yus olan ruhunu, vicdanını bağlar.

Âkif’in bu ifadelerine karşılık Hazreti Pir de, “Ye’s mâni-i her kemaldir.” demiştir. Eğer kemal peşinde, bir olgunluk arayışı içindeyseniz ilk yapmanız gereken ye’si gömmek olmalıdır.  Çünkü ye’s ve reca âdeta bir tahterevalli gibidir ki, ancak ye’si gömmekle recayı olması gereken yere çıkarabilirsiniz.  

Islah Süreci ve Sabır

Şimdi bütün bunları nazar-ı itibara aldığımızda ifade etmemiz gerekir ki, eğer bizde ciddi bir başkalaşma ve değişme olmuşsa kimse bunun düzeltilemeyeceğini söyleyemez. Fakat şunu da kabul etmeliyiz ki, iki üç asırda meydana gelen tahribatı bir hamlede, bir nefhada tamir etmek de çok zordur. Biz asırlardan beri rehnedar olmuş bir kaleyi tamir etmeye çalışıyoruz. Öyle ki iman esasları bile sarsılmış,  anne-baba hukuku ayaklar altına alınmıştır. Demek ki Allah hakkından anne-baba hukukuna kadar her şey zir u zeber edilmiştir. Toplum bünyesi bütün bunların hepsini birden kaldırıp ikame etmeye tahammül edemez. Kaldı ki, belli bir kültürün çocuğu olan insanlar bile başka bir kültür ortamıyla karşılaştıklarında entegrasyon sorunu yaşıyorlar. Mesela batılılar, aradan uzun zaman geçmiş olmasına rağmen, bir dönem işçi olarak ülkelerine gelen insanların kendi toplumlarına hâlâ entegre olamamalarından şikâyet ediyorlar. Üstelik göç eden bu insanlar dinî ve kültürel sahada ciddi bir donanıma da sahip değillerdi.

Teşrî sürecinde ortaya çıkan tablo da bize bu hakikati anlatmaktadır. Mesela Kur’ân-ı Kerim, İnsanlığın İftihar Tablosu’na yirmi üç senelik bir süre zarfında indirilmiştir. Hâlbuki Cenâb-ı Hak dileseydi onu birdenbire semadan bir kitap olarak indirebilirdi. Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de insanları çağırarak onlara kendisine indirilmiş Kitab’ı okur ve hâlinizi buna göre tanzim edin, diyebilirdi. Ancak bildiğiniz üzere Kur’ân-ı Kerim yirmi üç senenin, ay, hafta ve günlerine serpiştirilerek indirilmiştir. Arada vahyin kesildiği zaman dilimleri de olmuştu. İhtimal o inkıta zamanları da gelen vahyi sindirmeye matuf ayrı bir imhal-i ilâhî idi. İşte 23 yıllık bu süre zarfında gelen bütün emirler muhataplar tarafından sindirile sindirile kabul edilip benimsenmişti.

 Bu sebeple diyoruz ki, eğer iki-üç asırdan beri belli duygu, düşünce, anlayış, felsefe, dünya görüşü ve belki şekil ve şemailimiz açısından ciddi bir deformasyona maruz kalmışsak, bunun birdenbire düzeltilmesi çok zordur. Esasında teşriî emirlerin çehresinde okuduğumuz bu hakikati tekvînî emirlerin simasında da görüp okuyabiliriz. Mesela tırtıldan kelebeğin çıkması gibi, belli metamorfozlar yaşayarak varlık sahnesinde yerini alan hayvanatta dahi o süreç bir hamlede olmuyor. Bundan dolayı siz değişim teklifinde bulunduğunuz muhatabınızın sırtına üç-dört mutasyonu birden yüklerseniz, o insanı öldürmüş olursunuz. O zaman yapılması gereken düzeltmek istediğiniz hususları rehabilite ede ede sevdirmek, sevdirip benimsetmektir. Sahabe toplumu bu şekilde meydana gelmiştir. Vahiyle aydınlanmadan evvel o toplum içinde ümmî ve bedevî insanlar vardı. Onlardan bazıları başlangıç itibarıyla kapıdan içeri girip “Abdulmuttalib’in torunu Muhammed burada mı?” diye hitap edebiliyorlardı. Fakat bir gün geldi, aynı insanlar Allah’ın indirdiği vahyi sindirmiş birer mü’min olarak akılları talim, nefisleri tezkiye, kalbleri tasfiye eden medeniyet muallimleri hâline geldiler. O hâlde bize de bu yolda kararlı, azimli ve sabırlı olmak düşer.

-Günümüz insanını değişim ve başkalaşma gibi fantezilere sürükleyen saikler nelerdir?

Bu tür fantezilere yelken açan kimseler kendi değerlerimizin yetmezliği düşüncesiyle hareket ediyor olabilirler. Hâlbuki bu, büyük bir tarihî yanılgıdır. Çünkü sahip olduğumuz değerlerin semavî ve ilâhî olduğuna inanan bir insanın, onlardaki enginlik ve zenginliği de peşinen kabul etmesi gerekir. Diğer yandan bizim değerlerimizin zamanın gereklerine uygun olarak o kadar çok açılım noktası vardır ki, darlık ve yetmezlikten söz edilemez. Günün ihtiyaçlarına cevap vermede kapalı gibi duran bir kısım meseleler ise Kitap ve Sünnet’in sınırlı nasslarından sınırsız meselelere uzanmanın farklı bir unvanı sayılan içtihad sayesinde her zaman çözüm ve vüzuha kavuşturulacak durumdadır. Yeter ki dinamik ve aşkın hususiyete sahip bulunan o semavî kaynağa tam bir iman ve itimadla müracaat gerçekleştirilebilsin. Evet, bu mevzuda sabit değerlerimiz olarak ifade edebileceğimiz muhkemâta ait meselelerde kat’iyen bir eksiklik söz konusu değildir. Bu konuda fantezi ve lükslere girme, değerlerimizin kıymet-i harbiyelerini bilmeme, onların enginlik ve ifade ettikleri mânâları takdir edememeden başka bir şey değildir.

Değişim fantezisinin bir diğer sebebi olarak orjinallik peşinde koşma gösterilebilir. Çünkü bazı insanların, çocukluklarından itibaren duyageldikleri meseleler hakkında ülfet ve ünsiyete yenik düşmeleri, onların içinde farklı bir şey söyleme, farklı bir şey söylemek suretiyle kendilerini ifade etme arzu ve hevesini tetiklemiş olabilir. Zannediyorum tenasüh gibi haşir akidemizle telifi imkânsız mevzuların bizim dünyamızda dillendirilmeleri işte bu tür bir fantastik düşünceden kaynaklanmıştır. Yoksa haşr ü neşrin ne olduğunu bilen, bu konuda i’mal-i fikirde bulunan inanmış bir insanın böyle bir düşünce inhirafı yaşaması mümkün değildir.

Günümüzün bilhassa şiir sahasındaki edebî metinleri için de benzer mülâhazaları ifade edebiliriz. Yani iğlak ve iphamda keramet arama, karşı tarafı düşündürme lüksüne girmek için farklı kelimeler kullanma enaniyet kaynaklı böyle bir farklılık ortaya koyma mülâhazasının neticesidir. Öyle anlaşılıyor ki, bu şahıslar, düzlüğü, ayakların yerde olmasını kendileri için yeterli görmüyorlar; görmüyor da imkânları olsa uçma teşebbüsünde bulunuyor veya öyle görünmeye çalışıyorlar. Hâlbuki tabiîliğin kendine mahsus öyle bir okşayıcılığı, sıcaklık ve kucaklayıcılığı vardır ki, hiçbir lüks ve fantezi arayışında mezkûr dinamiklerin tesir gücünü bulmak mümkün değildir.