Asr-ı Saadetteki Hâdiseleri Okuma Adına Bir Bakış Açısı

Herkul | . | KIRIK TESTI

Soru: Hazreti Ali Efendimiz’in diğer üç halifeyle münasebetleri nasıldı? Bazı çevreler Hazreti Ali Efendimiz’in diğer üç halifeyle ciddî ihtilâfları olduğunu iddia etmektedir. İşin hakikati nedir? İzah eder misiniz?

Cevap: Konuyla ilgili doğru değerlendirmelerde bulunabilmek için öncelikle Hazreti Ali Efendimiz ve diğer üç büyük halifenin iyi tanınması gerekir. Zira o büyük zatları kendi derinlik ve büyüklükleriyle tanımadan ortaya atılan sözler farklı yorumlara sebebiyet verecek, bunlardan da yanlış neticelere ulaşılacaktır. Şimdi isterseniz ana hatlarıyla Hulefa-i Raşidîn’in o baş döndüren hayatlarından bazı kesitler sunarak onları daha yakından tanımaya çalışalım.

Altın Silsilenin Sertacı

Hazreti Ali Efendimiz, gerek nübüvvetten evvel gerekse sonra Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) terbiyesinde en uzun süre kalanlardan birisidir. O, Allah Resûlü’nün, hakkında,

فَاطِمَةُ بَضْعَةٌ مِنِّي فَمَنْ أَغْضَبَهَا أَغْضَبَنِي

“Fatıma benden bir parçadır. Onu üzen beni üzmüş olur.” (Buharî, Fezâilü’l-ashâb 12) buyurduğu Hazreti Fatıma’yla evlenmiş ve böylece Efendimiz’le (aleyhissalâtü vesselâm) arasında farklı bir yakınlık daha teessüs etmiştir. Resûl-i Ekrem Efendimiz sık sık onların hanesine uğramış, gece gündüz evlerine gidip yanlarına oturmuş, torunlarını kucağına alıp sevmiştir. Dolayısıyla Hazreti Ali, her zaman Efendimiz’in hissiyatını soluklama imkânı bulmuştur.

Ayrıca Allah Resûlü’nün (aleyhi salavâtullahi ve selâmuh) mübarek torunları bu kutlu hanede dünyaya gelmiş ve Efendimiz’in nesli de onlardan devam etmiştir. Hazreti Hasan şeriflerin, Hazreti Hüseyin de seyyitlerin babası olmuştur. Bu açıdan Hazreti Ali Efendimiz’in; Ebu’l-Hasan eş-Şazilî, Ahmed Rufaî, Abdülkadir Geylânî ve Muhammed Bahauddin Nakşibend gibi çok büyük kutupların ceddi olması itibarıyla apayrı bir farklılığı vardır.

“Ebû Bekir olmasaydı, Müslümanlık olmazdı!”

Fakat diğer halifelerin de kendilerine mahsus apayrı hususiyetleri vardır. Mesela Hazreti Ebû Bekir Efendimiz’in belli noktalardaki perdedarlığı çok önemlidir. Onun ilk defa Allah Resûlü’ne sahip çıkması, hicret esnasında Efendimiz’le birlikte yürüdüğü tehlikeli yollarda tehlikeleri göğüslemesi, kaç defa Efendimiz’in üzerine çullandıkları zaman, kendisini O’nun önüne atıp mü’min-i âl-i Firavn’un dediği gibi,

أَتَقْتُلُونَ رَجُلًا أَنْ يَقُولَ رَبِّيَ اللَّهُ

“Rabbim Allah dediğinden dolayı adamı öldürecek misiniz?” (Gâfir Sûresi, 40/28) demesi çok önemli hâdiselerdir. (Bkz. Buharî, fezâilü’s-sahabe 5) Cevahir kadrini cevher-fürûşân olmayan bilmez. Bu açıdan Hazreti Ali, “Şayet Ebû Bekir olmasaydı, Müslümanlık olmazdı.” (ed-Deylemî, el-Müsned 3/358) sözleriyle onu takdir edenlerin başında yer almıştır. Başka bir zaman ise Hazreti Ali Efendimiz onun bu büyüklüğünü şu sözleriyle ifade etmiştir: “Hazreti Ebû Bekir’in bir gecesi, bizim ömrümüze bedeldir.”

Hakkı Bâtıldan Ayıran Aşılmaz Sur

Hazreti Ömer Efendimiz’in de kendine göre faik olduğu hususiyetleri vardır. Hazreti Ömer, halifeliği döneminde İslâm birliğini tehdit eden her türlü nifak ve şikak hareketlerine karşı âdeta bir sur vazifesi görmüştür. Ayrıca o, kendi döneminde dünyanın iki süper gücü olan Bizans ve Sasani’yi dize getirmiş ve pek çok insanın Müslüman olmasına vesile olmuştur. Kadisiye Savaşı’yla birlikte İran teslim olunca, onlar içlerinde Hazreti Ömer’e karşı bir hınç beslemeye başlamışlardır. Üstad Hazretleri onların maksatlarını,

لَا لِحُبِّ عَلِيٍّ بَلْ لِبُغْضِ عُمَرَ

“Hazreti Ali’ye duyulan sevgi değil, Hazreti Ömer’e duyulan kin” sözleriyle ifade etmiştir. (Bediüzzaman, Lem’alar s. 29-30)

Hazreti Ali, onların hususiyetlerini bildiğinden dolayı, bu iki büyük halifenin hilâfetleri süresince onlara -bizim daha sonra adını koyduğumuz- şeyhülislâmlık vazifesi yapmıştır. Yani bu iki halife fetva verilmesi gereken konularda çoğunlukla ona danışmışlardır. Hususiyle Hazreti Ömer’in ona sorduğu pek çok soru ve ondan aldığı fetvalar vardır. Hadis kitaplarında nakledilen şu hâdise de, Hazreti Ali ile Hazreti Ömer arasındaki münasebeti göstermesi açısından oldukça mânidardır. Hazreti Ömer Efendimiz, Hacerü’l-Esved’i öperken, “Biliyorum ki, sen bir taşsın. Ne faydan ne de zararın vardır. Allah Resûlü’nün seni öptüğünü görmeseydim ben de öpmezdim.” deyince, Hazreti Ali Efendimiz çok rahat bir şekilde ona, “Sen o taşta olan sırrı bilseydin ya Ömer, bunu söylemezdin.” demiştir. Onun bu sözüne Hazreti Ömer’in mukabelesi ise şu şekilde olmuştur: “Ali olmasaydı, Ömer helâk olurdu.” (el-Hâkim, el-Müstedrek 1/628) Görüldüğü gibi onlar hem birbirlerini bilen hem de birbirlerini takdir eden insanlardır.

“Başka Bir Kızım Olsaydı Onu da Verirdim!”

Hazreti Osman Efendimiz’in de kendine göre ayrı bir derinliği, ayrı bir inceliği vardır. Allah Resûlü (aleyhi ekmelüttehâyâ) ona bir kızını vermiş, o vefat ettiğinde öbürünü de vermiştir. Bununla ilgili söz söyleyenler karşısında Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm), “Başka bir kızım olsaydı onu da verirdim.” buyurmuştur. Hazreti Osman’ın, haricî düşüncelerin İslâm âleminin içine girdiği bir dönemde, devleti huzur içinde idare etmesi de onun büyüklüğünü anlama adına çok önemlidir.

Farklı Derinlikler, Farklı Hususiyetler

Dolayısıyla onların her birisinin hususi cihette diğerlerinden faik yanları olabilir. Zira bilindiği üzere, hususi fazilette racih, mercuha tereccüh edebilir. Bu açıdan onların her birisini kendi karakterleriyle, kendi konumlarıyla, kıymet-i harbiyeleriyle ve mahiyet-i nefsi’l-emriyeleriyle ele almak, onlardan her birisinin Efendimiz’e ait ayrı bir hususiyeti temsil ettiğine inanmak isabetli bir yaklaşım olacaktır. Bu sebepledir ki, Hazreti Ebû Bekir’e “sıddık”, Hazreti Ömer’e kılı kırk yararcasına hakkı batıldan ayıran manasına gelen “faruk”, Hazreti Osman’a “zinnûreyn” unvanı verilirken, Hazreti Ali’ye de, “şah-ı evliya, haydar-ı kerrar, şah-ı merdan ve damad-ı Nebi” gibi sıfatlar verilmiştir. Onların her birisi sahip oldukları hususiyetler itibarıyla ulaşılmaz insanlardır. İnsan için müteal kelimesini kullanmak doğru olmasa da, onların ulaşılmaz ve aşılmaz yanları bulunması itibarıyla apayrı bir donanıma sahip oldukları söylenebilir. Mesela, toplumu idare etmede ve raşid birer halife olmada onların eşleri menentleri yok gibidir. Burada sayamayacağımız daha pek çok hususiyetleri itibarıyla onların her biri cihan-değer insanlardır. Bildiğiniz üzere Resûl-i Ekrem (aleyhissalâtü vesselâm), Aşere-i Mübeşşere’nin başında bu dört büyük halifeyi saymıştır. Buna göre Hazreti Ebû Bekir, Hazreti Ömer, Hazreti Osman ve Hazreti Ali efendilerimizin cennetlik olmaları zaviyesinden de onların kıymet-i harbiyelerinin ele alınması gerekir.

Tutarsız İddialar, Mesnetsiz İftiralar

Bütün bunları küllî bir nazarla göz önünde bulundurduğumuzda Hazreti Ali’yi özellikle Hazreti Ebû Bekir ve Hazreti Ömer’e muhalif gibi sayma, onun hakkı temsil ettiğini söylerken diğerlerini haksızlık içinde gösterme daha başta Hazreti Ali’ye karşı büyük bir hakarettir. Zira gözünü budaktan esirgemeyen Hazreti Ali gibi cesaret ve şecaat kahramanı bir insanın, hak görmediği bir meselede Hazreti Ebû Bekir ve Hazreti Ömer’e boyun eğmesi mümkün değildir. O, fütursuz bir insandır. Hayber’de olduğu gibi çok rahat güle güle ölüme gitmeyi göze alan birisidir. Efendimiz’e isnat edilen bir sözde,

لَا فَتٰى إِلَّا عَلِيٌّ وَلَا سَيْفَ إِلَّا ذُو الْفِقَارِ

“Ali gibi yiğit, Zülfikar gibi de kılıç bulunmaz.” (İbn Asakir, Tarîhu Dımeşk 39/201) denmiştir. Şimdi böyle bir insanın, Hazreti Ebû Bekir ve Hazreti Ömer’i idare ettiğini, onlara müdaratta ve mümaşatta bulunduğunu iddia etmek Hazreti Ali’nin ruhuna bir saygısızlık ve hakarettir. Dolayısıyla bu tür iddiaların esasen kendi içinde tutarsız olduklarını ifade etmek gerekir.

Öte yandan Efendimiz’in, hayat-ı seniyyeleri boyunca Hazreti Ebû Bekir, Hazreti Ömer ve Hazreti Osman’ı (radıyallâhu anhüm ecmaîn) hep yanında tuttuğu zaviyesinden meseleye yaklaşılacak olursa, bu zatlarla ilgili ortaya atılan menfi yaklaşımların aynı zamanda Efendimiz’e karşı da bir hakaret olduğu unutulmamalıdır. Çünkü böyle bir iddiadan, -hâşâ ve kellâ- kendilerine göre bir kısım hesapları olan bu insanları Efendiler Efendisi’nin (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) hiç tanıyamadığı ve onların çevirdikleri oyunlardan hiç haberinin olmadığı neticesi çıkar ki, bu da ona karşı büyük bir saygısızlıktır. Hâlbuki O’nun fetanetinin önemli derinliklerinden birisi de, etrafındaki insanları çok iyi tanıması ve ona göre vazifelendirmesidir. O (aleyhi ekmelüttehâyâ), bir insanın çehresine bir kere bakınca, deha üstü bir fetanetle onun nerede ne işe yarayacağını hemen tespit ediyor ve ona göre tavzifte bulunuyordu.

Evet, vahiyle müeyyed olan Resûl-i Ekrem’in (aleyhissalâtü vesselâm) ta vahyin bidayetinden ruhunun ufkuna yürüyeceği, semalara irtika buyuracağı veya gerçek müstekarrına varacağı âna kadar beraber oturup kalktığı insanları çok iyi tanıyamadığını, onların hâl ve tavırlarından doğru mânâlar çıkaramadığını ileri sürmek, çok ciddî bir mantık hatasının neticesidir. Bu konudaki mantığın ve müstakim düşüncenin gereği ise, Efendimiz’in kabul buyurduğu bütün insanları kabul etmek ve onlara saygı duymaktır. Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) pek çok hadis-i şeriflerinde sahabenin faziletini bildirmiştir. Hadis kitaplarında da sahabenin faziletini anlatan müstakil bölümlere yer verilmiştir. Nitekim bir hadis-i şerifte İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhissalâtü vesselâm),

أَصْحَابِي كَالنُّجُومِ فَبِأَيِّهِمْ اِقْتَدَيْتُمْ اِهْتَدَيْتُمْ

“Benim ashabım yıldızlar gibidir. Hangisine uysanız, hidayeti bulursunuz.” (Aliyyülkârî, el-Esrâru’l-merfûa, s.388) sözleriyle, sahabe-i kiramın ulaşılmaz konumuna dikkat çekmiştir.

Hususiyle ellerinden tutup, “Biz, ahirette de böyle haşrolacağız.” buyurduğu; başka bir zaman dünyada iki vezirinin semada iki vezirinin olduğunu, dünyadaki vezirlerinin Hazreti Ebû Bekir ve Hazreti Ömer, semadaki vezirlerinin ise Cebrail ve Mikâil olduğunu ifade buyurduğu (el-Hâkim, el-Müstedrek 2/290) zatlar hakkında negatif düşünceler serdetmek, hem onları hem de Allah Resûlü’nü bilememeden kaynaklanmaktadır. Ayrıca Efendimiz, onları Cennetle müjdelemenin yanı sıra, hem Hazreti Ebû Bekir ve hem de Hazreti Ömer’in kızıyla evlenmiş, Hazreti Osman’a iki, Hazreti Ali’ye de bir kızını vermiş ve böylece onlarla arasında farklı bir karabet daha tesis etmiştir. Muhyiddin İbn Arabî’nin Füsûs’u nazarıyla meseleye bakılacak olursa, te’vil-i ehâdis açısından kız alma ve kız vermenin farklı mânâlara delâlet ettiği görülecektir. Fakat biz mânâya kapalı düz insanlar olduğumuzdan dolayı, ben de meseleyi biraz düzce ifade etmeye çalışacak ve bunlara hiç girmeyeceğim.

Merkezdeki Küçük Bir Çıkıntının Muhit Hattına Yansıması

Bütün bunlara rağmen her nasılsa belli bir dönemde bu zatlara bakışta bazı inhiraflar baş göstermiştir. Bunlar merkezde çok göze çarpmadığından, başta bu inhirafın farkına varılamamıştır. Fakat merkezdeki küçük bir çıkıntı, muhit hattında kocaman bir açı meydana getirmiştir. Öyle ki ilerleyen zamanla birlikte büyüyen açı öyle bir noktaya gelmiştir ki, birileri -hâşâ- Hazreti Ali’ye karşı çıkıp ona kâfir derken, bazıları da sözde Hazreti Ali sevgisiyle ortaya atılmış fakat Hazreti Ebû Bekir ve Hazreti Ömer düşmanlığıyla ömürlerini geçirmişlerdir. Onlar bu düşmanlıklarını bir kaynağa, bir mesnede dayandırmak için Hazreti Ali Efendimiz’in adını kullanmış, hatta o büyük zatın asla kabul etmeyeceği sıfatlarla onu tavsif ederek aşırılıklara girmişlerdir. Bunun sonucunda ise meseleyi hulül ve ittihada kadar götüren bir kısım batınî mezhepler ortaya çıkmıştır. İlk dönemden itibaren Hasan Sabbah, Karmatîler,  İsmailîlik ve Nusayrîlik gibi ortaya çıkan pek çok bâtıl mezhebin ve dünyanın değişik yerlerinde zuhur eden mehdi iddialarının arkasında Hazreti Ali hakkında uydurulan bu tür iddialar vardır.

Hadis kriterleri açısından tenkit edilse de, Hazreti Üstad’ın da mevzuyla ilgili yer verdiği bir hadis-i şerifte Allah Resûlü (aleyhissalâtü vesselâm), Hazreti Ali yüzünden iki zümrenin helâk olacağını haber vermiştir. Bunlardan bir zümre -hâşâ- onu ulûhiyet tahtına oturtacak, diğer bir zümre de -hâşâ- çok basit bir meseleden dolayı onu kâfir gibi görecek, ona düşmanlık yapacak ve onu öldürmeye teşebbüs edecektir. Ve gün gelmiş Persler, Müslümanlığa fitne sokmak için, Hazreti Ebû Bekir ve Hazreti Ömer’i yok saymış, hatta onlara iki putun ismi olan cibt ve tâgût isimlerini verecek ölçüde düşmanlık sergilemiş,  Hazreti Âişe Validemiz’e de iftirada bulunmuşlardır.

Kin ve Nefreti Besleyen Kültürel Kodlar

Günümüzde böyle bir inhiraf içinde bulunan insanlar, belki İslâm dünyasının genel durumu, devletler arası münasebetler ve mevcut konjonktür açısından meseleye yaklaşarak, herkesin gördüğü ve bildiği yerlerde bu çirkin şeyleri dile getirmiyorlar. Fakat içlerinde tutamayıp değişik hâdiselerle dışa vurdukları kin ve nefret ifadelerine bakılacak olursa, onların bu müzahrefatı içlerinden atamadıkları ve yetiştikleri kültür ortamı, beslendikleri kaynaklar itibarıyla bu müzahrefatı atmalarının bir hayli zor olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü onlar, bu konuda bir kısım metodolojiler geliştirmiş ve kitaplar yazmışlardır. Dolayısıyla genel itikat ve kanaatleri de bu yönde gelişmiştir. Mesela Kadı Abdülcebbar’ın Usûl-i Hamse’si gibi onların itikat esaslarını cami bir kitaba bakılacak olursa, onların imameti beş iman esasından birisi hâline getirdikleri görülecektir. Buna göre imamın muhakkak Hazreti Ali soyundan birisi olması gerekmektedir. Başka birisinin imam olması asla mümkün değildir. Onlar bu türlü füruata ait meseleleri imanın rükünleri yanında saymak suretiyle, çok korkunç ihtilâflara sebebiyet vermişlerdir.

Aslında Alevîlik, Hazreti Ali’yi sevmekse, Ehl-i Beyt’e bağlılıksa biz hepimiz alevî sayılırız. Bizim tasavvuf kitaplarımız, edebiyat dünyamız da buna şahittir. Bunlar alınıp tetkik edildiğinde, her birisinin baştan aşağıya Ehl-i Beyt muhabbetiyle dolu olduğu görülecektir. Meseleyi sadece füruata ait bir yönüyle ileri sürerken usûle müteallik meseleleri görmezden gelmek doğru değildir. Daha önce de farklı münasebetlerle arz ettiğim üzere ben yetiştiğim aile ortamı itibarıyla hep Hazreti Ali sevgisiyle büyüdüm. Kahraman denilince aklıma ilk o geliyordu. Zihnimde maddî mücadelede kılıcını çektiğinde elli kelleyi birden alan bir insan canlanıyordu. Şuuraltı müktesebatım buysa benim, bir Ali delisi olmam da muhakkaktır. Ruhuma, korteksime Hazreti Ali sevgisi öyle oturmuş ki, uzun bir süre ben Hazreti Ali’yi diğer halifelerle aynı safa koymada, bu konuda dengeyi yakalamada çok zorlandığımı ifade etmek isterim. 

En Paslı Kilitleri Açan Sevgi Anahtarları

Bugün yapılması gerekenlere gelince; geçmişte yaşanan bütün bu hâdiselere rağmen bugün bize düşen vazife, Alevî, Nasturî, Süryanî vs. demeden herkese el uzatmak, iyilik yapmak ve böylece iç ve dış karanlık odakların kullanabilecekleri menfî argümanları tesirsiz hâle getirmektir. Daha önce Doğu probleminin çözümüyle ilgili şunları söylemiştik: Milletimizin ruhunda ve tabiatında bulunan civanmertliği bir kere daha sergileme imkânı sunmalı ve bunu mütemadi bir format değişikliğiyle devamlı hâle getirmelidir. Mesela mübarek geceler iyi değerlendirilerek o bölgede değişik aktiviteler yapılabilir. Eğer siz bir yerdeki camide bir geceyi ihya etmekle onların gecesine nur serpiyor, karanlığı aydınlatıyorsanız, müşterek bir nokta bulma, gönüllere girme adına önemli bir faaliyet yapıyorsunuz demektir. Bunun yanında basiretli valiler, basiretli emniyet müdürleri, basiretli doktorlar, basiretli diyanet görevlileri oralara gönderilir ve onlar da toplumun yaralarını sarma adına gayret gösterirlerse bütün komplolar zamanla bozulup gidecektir. Dünyada açamayacağı kapı olmayan muhabbet ve sevgi anahtarıyla, Mevlâna üslûbuyla, Yunus Emre sistemiyle ve evrensel bir vicdan genişliğiyle problemlerin üstüne gidilmelidir. Evet, problemleri kökten çözebilecek bir şey varsa o da, herkese gönlünü açmak ve böylece gönüllere girebilmektir.

Belki kuvvetle işin üzerine gidildiği zaman, muvakkaten problemler bastırılabilir. Fakat şimdiye kadar kuvvetle kökünden halledilmiş beşerî bir problem göstermek mümkün değildir. Siz kuvvet kullanarak problemi bir yerden bastırsanız bile, o farklı bir versiyonla başka bir yerden yeniden zuhur edecektir. Denilebilir ki, fitnelerde bir tür reenkarnasyon mahiyeti vardır. Dolayısıyla onlar tamamen yok edileceği âna kadar, yeni yeni kılıklarla bu fitneler insanlığın karşısına çıkacaklardır. Bu açıdan, kuvvet bir yönüyle akıl ve mantığın bütün gücüyle işlemesinin önündeki en büyük engellerden birisidir. Yani problemi başkalarının tepesine binerek halletmeyi düşündüğünüzde, farklı alternatifler üretme mevzuunda akıl ve mantığınızı tam olarak kullanamazsınız. Elbette ki kuvvet olmalı, fakat o, her zaman akıl ve mantığın, basiret ve firasetin rehberliğinde, vicdan ve insafın kontrolü altında bulundurulmalıdır. Zannediyorum tarihten bize intikal eden böyle bir problemin çözümünde de aynı anlayışla hareket edildiğinde ümit vaat eden bir çözüm yoluna girilmiş olacaktır.