Haftanın Hadîs-i Şerîfi: Asrın Müslüman Algısı ve Sakal

Herkul | . | HERKULDEN BIR DEMET DUA

Sahih-i Müslim esas kitap olmak üzere yaklaşık yirmi eserle karşılaştırmalı hadis-i şerif müzakere ettiğimiz derste geçen gün Peygamber Efendimiz’in şu beyanı da zikredildi:

عَنِ ابْنِ عُمَرَ، قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ:

«خَالِفُوا الْمُشْرِكِينَ أَحْفُوا الشَّوَارِبَ، وَأَوْفُوا اللِّحَى»

İbni Ömer (radıyallahu anh) Rasulûllah Efendimiz’in şöyle buyurduklarını nakletmektedir:

“Müşriklere muhalefet edin! Bıyıkları kısaltın, sakalları uzatın.”[1]

***

Yakın dönem bazı İslam ulemasının görüşleri ayrı tutulacak olursa; sakal bırakmanın Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) sünnetlerinden olduğu hususu tartışma kabul etmez bir gerçektir.[2] M. Ebu Zehra gibi bazı ulemanın sakal bırakmayı “devrin âdeti”[3] olarak değerlendirmeleri, farklı veriler ışığında vardıkları bir kanaat olsa da Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) sakal bırakmayı hem uygulayıp hem de tavsiye buyurmuş olmaları sakal bırakmanın hem fiili hem de kavli bir sünnet oluşuna en büyük delildir. Öte yandan; her ne kadar M. Ebu Zehra, sakal bırakmayı Efendimiz’in âdet-i seniyyelerinden kabul etse de onun da; “şayet bir kimse bu Efendimiz’in bu âdetine ittiba düşüncesi ile sakal bırakırsa sevap kazanır” diye eklediğini de görmekteyiz. Netice itibariyle sakal bırakmak; hem sakal bırakmanın sünnet olduğunu kabul edenler, hem de onu “devrin bir âdeti” olarak kabul edenlerce -ittiba niyetiyle yapılırsa- bir hayır kapısı olarak kabul edilmiş olmaktadır.

Öte yandan “sakal sünnet midir yoksa devrin âdeti midir?” sorusuna yanıt veren pek çok makale kaleme alınmış ve pek çok eser ortaya konmuştur. Başlıktan da anlaşılacağı üzere biz bu hadis-i şerif vesilesiyle aslında öncesinde çok da temas edilmemiş bir konuya temas etmeye çalışacağız. İzahını yapmayı daha elzem bulduğumuz husus; farklı gerekçelerle sakalı bırakmayı terk etmek durumunda kalan sair Müslümanlara, sakalın sünnet oluşu üzerinden yönelttiğimiz tenkitlerimizde “ıskaladığımız dinin temel hedefleri ve yitirdiğimiz semahat (hoşgörü) duygumuz” olduğudur.

Evet, ilk paragrafta da özetle ifade edildiği gibi, sakalın sünnet oluşu münakaşası gereksiz bir hakikattir. “Ne var ki, sakal bırakmak sünnet ise de, bırakmamak haram değildir.”[4] “Bu yüzden, sakal bırakmayana günah işliyor demek sertçe bir yaklaşım olsa gerek. Zaten, bir insanın arkasından, ona günah işliyor demek, gıybettir. Gıybetin haram olduğu ise kat’îdir.”[5]

Hadis-i şerifin izahına geçmeden önce dikkatlerimizi çeken bir hususu üzerinde düşünülmesinin fayda vereceği mülahazası ile ifade etmek istiyoruz. Hadis-i şeriflerden anladığımız kadarıyla; Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz tarafından o dönemde yaygın olmayan bir şey sadır olduğunda hemen sahabe Efendilerimiz’in o yeni olan şeyi kendi hayatlarına aktardıklarını görüyoruz. Mesela Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yüzük edinmeleri o dönemde toplumda hemen gündem olmuş, sahabeden pek çok insan yüzük edinmiş ve durum da bizlere ulaşan rivayetlerde açık açık kendini göstermiştir. Oysa Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz “sakalınızı bırakın” buyurduktan sonra o güne kadar sakalsız olan bir sahabinin o günden sonra sakal bıraktığını ifade eden bir habere rastlamamaktayız. Yüzük edinmekle alakalı, hangi sahabinin yüzük edindiği ve sonrasında gelişen hadiseler ile alakalı rivayetler bol miktarda iken “sakalınızı bırakın” emrinden sonraki hadiseler ile alakalı “falanca kişi o günden sonra sakal bırakmıştır” gibi bir rivayetin olmaması üzerinde düşünülmesi gerekli olan bir husustur. Bu hususun, öncesinde var olan bir uygulamaya, belli hikmetlere mebni yön vermek zemininde mi, yoksa o güne kadar bilinmeyen yeni bir durumun inşası zemininde mi neş’et ettiğinin anlaşılması bakımından önemli olduğuna inanıyoruz.

Müşriklere Muhalefet Edin

Evvela, sakalın tavsiye olunduğu hadis-i şeriflerde Resulûllah Efendimiz’in “müşriklere muhalefet edin” diğer hadis-i şeriflerde de “Mecusilere muhalefet edin” şeklinde beyanlarda bulunmaları, akıl ve ilim sahibi bir insanın dikkatini çekmesi gereken en temel noktalardan birisidir. Zira bazı hakikatlere ulaşmak, detayları görmezden gelerek asla mümkün değildir. Efendimiz bu sadette neden “müşriklere yahut mecusilere muhalefet edin” buyurmuş olabilirler diye düşünecek olursak, karşımıza çıkan husus şu olacaktır: “Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), ashabını, öncelikle müşriklere benzemekten men etmiş,[6] Ehl‑i Kitab’a benzeme hususunda bir sınırlandırma getirmemişti. Çünkü menşe itibarıyla onlar, semavî bir dine dayanıyorlardı. Daha sonra, müşriklere de, Ehl‑i Kitab’a da benzememe O’nun (sallâllahu aleyhi ve sellem) bir şiarı oldu.[7] O, saç‑sakal dâhil her şeyde Müslüman’ın kendisi olmasını arzu ediyor ve İslâmî şahsiyet ve İslâmî kimliğin korunmasını hedefliyordu. Mühim olan da budur. Aşamadığımız birtakım gerçekler olsa bile, Müslüman daima kendi olmaya çalışmalı, takıldığı yerde de niyetini sağlam tutarak, her şeye rağmen farzları ve hususiyle bugün en önemli farz olan iman ve Kur’ân hizmetini ikameye devam etmelidir.”[8]

İslam’ın emirlerini; yerine getirilmemesi zorunlu ve zorunlu olmayan emirler olarak temelde iki kategoride değerlendirecek olursak; mesela iyiliği emretme kötülükten nehyetme farz vazifesi karşısında sakal bırakmanın -yerine getirme zorunluluğu açısından- mertebesi nedir bunu iyi tespit etmek lazımdır. “Bu sözlerimize bakarak, bizim bunların aleyhinde olduğumuz zannedilmemeli; hiç kimse için de düşünülmemeli; ne var ki dinin vaz’ettiği kriterlere saygıda da kusur edilmemelidir. Evet, bunlar, her ne kadar Efendimiz’e ait birer âdet-i seniyye olarak değerlendirilse ve O’nunla irtibatımızın, O’na bağlılığımızın bir ifadesi sayılsa da, meselenin yerinin dinî kriterler açısından çok iyi bilinmesi de zarûrîdir.”[9]

Müslümanlar olarak derdimiz kendimizde olan bir güzelliği allayıp pullayıp onunla diğer Müslümanlara Müslümanlık pazarlamak değilse sakal sünneti üzerinden din hassasiyetlerimize yarış atları muamelesinde bulunmaktan uzak durmalıyız. Zira Resulûllah Efendimiz’in bütün sünneti sakaldan ibaret değildir. O’nun bütün sünnetlerini yerine getirmek ise ancak ve ancak ehass-ı havas’tan bazı seçkin Allah dostlarına nasip olmuştur. Dolayısıyla dindarlıkta sebkatini nazara vermek gibi dinen zaten mahzurlu halleri hele de başka din kardeşinin dini hassasiyetini sorgular bir formatta ortaya koymak bir kaybetme zeminine dönüşebilir. Daha da ötesi Fahr-i kâinat Efendimiz’in sakaldan çok daha önemli birtakım sünnetleri vardır ki; dini selim ve aklı selim insanlar sair sünnetler arasında sakalın konumunu tespit etseler, Müslümanların birbirlerini gıybete varan tenkitlerinin ne kadar da yersiz olduğu çok net anlaşılacaktır. Eğer sünnetleri ifa üzerinden bir değer yargısı oluşturulacaksa bir insanın gece ibadetini kaçırıp kaçırmaması sakallı olup olmamasından çok daha öncelikli bir kriterdir. Yalana talana göz yummamak, hakkın müdafisiz kaldığı bir dönemde dahi tek başına da kalsa Hakk’ın sesi olabilecek Muhammedî bir tavır sergilemek kişinin dini noktasında çok daha aydınlatıcı bir kıstastır. Bu cümlelerden hareketle sakalın -haşa- önemsiz bir sünnet olduğunu izah etmeye çalıştığımız anlaşılmamalı. Maksadımız meselenin ehemmiyetinin dini kriterler açısından tespitidir.

21. Yüzyıl ve Yaygın Müslüman Algısı

Mecellede önemli bir kaide de; “zarar-ı âmm-ı defetmek için zarar-ı hâss ihtiyar olunur” ilkesidir. Yani daha küçük bir zararı tercih etmekle daha kapsamlı bir zarardan korunmak mümkünse o küçük zararı göze almak lazımdır. Belki daha doğru bir ifadeyle; büyük bir zarardan korunmak küçük bir zararı göze almadan mümkün olmayacaksa o küçük zarar kerhen de olsa tercih edilmelidir.

Bugün belli merkezler eliyle, sistemli olarak, İslam ve Müslüman düşmanlığının toplumların algı dünyalarına sızdırıldığı herkesçe malum acı bir hakikattir. Ve ne yazık ki bundan daha üzücü olanı ise İslamofobi propagandasının işlendiği her mecrada temel propaganda malzemesi bir takım güçler elinde payimal olan sakallı ama sığ Müslümanlardır. İslam ve Müslümanlık adına böyle menfi algı dayatmalarına sakallı fakat sığ Müslümanların da -farkında olarak yahut olmayarak- yapıp ettikleri ile tabiri caizse lojistik destek sağladığı bir dünyada, gerçek Müslümanlıkla insanlar arasına örülen bu duvarların yıkılmasının zorunluluğu sair zamanlara oranla daha bir önem kazanmaktadır.

Bugün hususiyle batı insanının zihninde yer etmiş Müslüman algısında sakal, terör, kan ve vahşet başroldedir. Bu açıdan; bir kilise haziresinde doğan bir insanın, maddi refahı yerinde ve kendi dininin hâkim olduğu topraklarda gözle görülür bir sükûnet ortamı da hâkimse kendi inandığı değerlerinden şüpheye düşüp hak ve hakikat arayışına girmesi, hele de yaygın Müslüman algısından hareketle İslam’a ilgi duyması imkânsıza yakın derecede zordur. Eğer Müslümanlar aleyhine yayılan bu menfi propagandalara dur diyecek derecede güçlü ve etkin kitle iletişim araç ve mecralarına da sahip değilseniz, sakal gibi esasa dokunmayan bir takım değerlerinizden, insanları gerçek İslam ile buluşturma uğrunda feragat etmeniz kaçınılmazdır. Zira sakal gibi Efendimiz’in “fıtrattandır”[10] buyurdukları bir sünnet dahi bu “terörist” algısını destekleyen bir argüman olarak kullanılmaktadır. Öyle ki bugün yoldan geçen herhangi bir gayr-i müslimin kolundan tutsanız, bir tuvalin önüne getirseniz ve “Bana bir Müslüman bir de terörist portresi çiz” deseniz -her ne kadar hakikat çok farklı olsa da- Müslüman ve terörist portresi hakkında fırçasının kaydığı ilk uzvun sakalları olduğunu göreceksiniz. Müslüman ve terörist imajının zihinlerde bu denli yakınlaştı(rıldı)ğı bir ortamda dinin esasatına ait değerlerden olmadığı halde bu yanlış algıya hizmet ettirilen bir takım değerlerimizi sergilemeyi ertelememiz, gerçek İslam ile insanların buluşmasına engel olan duvarlardan birini daha bertaraf etmemize vesile olacaksa bunun adı “umumi bir zararı defetmek için daha lokal bir zararı tercih etmek gerekir” kaidesinin işlettirilmesidir. Zira sakallı bir insan görüldüğünde insanların yolunu değiştirdiği bir ortamda, böyle esasa ait olmayan bir mevzuyu ertelememekteki inadımız sebebiyle, insanlar İslam’dan uzaklaşmak gibi umumi bir felakete sürükleniyorlarsa bizim Müslümanlar olarak basiret tutukluğu yaşadığımız muhakkaktır. Ve Fahri Kâinat Efendimiz’in firasetini medhettiği Müslümanlar’ın da böyle Müslümanlar olamayacağı açıktır.

Müslümanlar adına daha üzücü bir tavır ise bu konjonktürel zorunluluğu fark edip ona göre sakal bırakma, kılık kıyafet gibi esasa dokunmayan hususlarda, esasa zarar vermeyecek bir formatta kendini güncellemenin lüzumunu görmüş bir kısım Müslümanların, bu zorunluluğu göremeyen diğer Müslümanlarca tenkite maruz bırakılmaları ve günah işlemekle itham edilmeleridir.

Sakal Bırak(a)mayan Müslümanlara Mü’mince Bakış Nedir?

Evet, yukarıda da ifade edildiği gibi sakal bırakmak bir sünnettir ve sevabı büyüktür. Bununla beraber sakalı terk etmek haram değildir. Yani bu demektir ki sakal sünnetini yerine getiren bir Müslüman sevaba nail olacaktır. Ama birtakım zorunluluklar sebebiyle bu sünneti ifa edemeyen Müslüman ise günaha girmiş olmamaktadır. Dinin, hükmü bu minvalde karara bağladığı bir mevzuda, dinin hükümleri ile hayatına yön verdiği iddiasında olan bir müminin, din kardeşini böyle bir konuda hala tenkit etmesi onu günaha girmekle itham etmesi anlaşılabilir bir durum değildir.

Eğer “Biz Müslümanlar olarak, içinde bulunduğumuz ve aleyhimize işleyen bu şartları ve konjonktürü göz ününde bulundurmadan, her ne şartta olursak olalım inandığımız şeyleri yerine getirmeliyiz!” denilecek olursa; açıktan tebliğin neden ilk vahiyle birlikte hemen başlamadığının, Mekke’de onca tahammülfersa eziyet karşısında neden mukabelede bulunulmadığının, neden Mekkelilerin kin ve gayz damarına dokunacak hususlardan ısrarla uzak durulmaya çalışıldığının ve daha pek çok hadisedeki basiret eksenli tutumun sebeplerini izah noktasında güçlükler doğacaktır. Eğer tebliğde dikkat edilmesi gerekli olan bir takım hassasiyetler ve göz önünde bulundurulması gerekli olan zorunluluklar yoktur denilirse; Resulûllah Efendimiz’in Yemen’den gelen heyet ile alakalı “onlar yumuşak kalbli ve nâzik gönüllü zevattır” tembihinin hangi gayeye matuf olduğunun izah edilmesi gerekmektedir.

Evet, Mümin firaset ve basiret insanıdır. Şayet Efendimiz’in (sallâllahu aleyhi ve sellem) hayat-ı seniyyelerine bu kuşatıcı nazarla bakabilmiş olsaydık esasata ait olmadığı halde bugün müminlerce gereksiz yere gündemde tutula tutula kangrene dönmüş pek çok problem daha patlak vermeden bertaraf edilmiş olacaktı. Zihinlerimizdeki bilgi postuna bürünmüş obsesif önyargılarımızla O’nun tüm çağları aydınlatan hayatını okumaya kalkmamış olsaydık bugün semahat (hoşgörü) duygularımızla hayatta ve hayattar olarak var olacaktık.

Cenâb-ı Hak aklımızı ve kararlarımızı basiret ve firaset nurlarıyla te’yid buyursun!

Sefa Salman

[1]. Sahih-i Müslim, Taharet 54

[2]. M. Fethullah Gülen, Fasıldan Fasıla 2

[3]. Muhammed Ebû Zehra, Usûlü’l-fıkh s.38.

[4]. M. Fethullah Gülen, a.g.e

[5]. M. Fethullah Gülen, Prizma 4

[6]. Buhârî, libâs 64

[7]. Bkz.: Ebû Dâvûd, salât 88; Abdurrezzak, el-Musannef 4/287; el-Bezzâr, el-Müsned 8/406.

[8]. M. Fethullah Gülen, a.g.e

[9]. M. Fethullah Gülen, a.g.e

[10]. Sahih-i Müslim, Taharet 56

Tags: , , , , , , , , ,