Kırık Testi: ROL MODEL OLARAK SAHABE

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Eğitimde ihtiyaç duyulan en önemli hususlardan birinin, muhataplara gösterilecek “rol modeller” olması göz önünde bulundurulacak olursa, sahabe efendilerimiz bu ihtiyaç ekseninde insanlara nasıl arz edilmelidir?

   Cevap: Sahabe-i kiram, Allah Resûlü’nü (sallallâhu aleyhi ve sellem) dinledikleri, O’nun huzurunun boyasıyla boyandıkları ve O’nun fırçasıyla şekillendikleri için ayrı bir hususiyet kazanmışlardır. Onlar, mükemmel bir dinin kusursuz bir temsilcisi olan İnsan-ı Kâmil’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) gördükleri ve dinledikleri için İslâm’ı doğrudan doğruya bu saf ve duru kaynaktan öğrenmişlerdir. Dolayısıyla da Kur’ân ve Sünnet’i çok iyi kavramış, makâsıd-ı İlâhiyeye vâkıf olmuş ve ömürlerini hep marzî-i ilâhîye müteveccih yaşamışlardır. Bu sebepledir ki Allah Resûlü, birçok hadis-i şeriflerinde sahabe-i kiramın mümtaz ve müstesna konumuna dikkat çekmiş ve kendi sünnetinin yanı sıra onların yoluna tâbi olunması gerektiğini de ifade etmiştir. Çünkü onlar hakikaten örnek alınacak insanlardır.

Bu açıdan sahabe-i kiramın günümüz insanları tarafından iyi tanınıp bilinmesi çok önemlidir. Zira onlar tanındıkça daha çok sevilecek, sevildikçe örnek alınacak ve hayat tarzları benimsenecektir. Onlara ittiba etmek ve adım adım yollarını takip etmek sahil-i selamete ulaşmaya vesile olacak; onlardan ayrı düşmek de çok ciddi kopuklukların yaşanmasına sebebiyet verecektir. Zira onların yolunu takip etmek Allah Resûlü’ne ittiba adına çok önemli bir vesile olduğu gibi, Allah Resûlü’ne uyma da Allah’ın emirlerine ittiba etme demektir.

Eğer insanlar sahabeyi tanır, sever ve onların yolunda yürümeye başlarlarsa bir süre sonra onların ahlâkıyla ahlâklanırlar. Zamanla sahabe sevgisi onların içinde neşv ü nema bulacağı, filizleneceği ve boy atıp gelişeceği için, onlar da hâl, tavır ve davranışlarıyla sahabeye benzemeye çalışacaklardır. Hiç şüphesiz bu ölçüde sahabe sevgisiyle dolu olan bir insanın, Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) sevmemesi, Allah aşkıyla yanıp tutuşmaması düşünülemez.

Esasında bir insanın gerçek insanlığı duyması da bunlara bağlıdır. Kalbinde Allah’ın, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun ve O’nun sadık temsilcilerinin sevgisi olmayan bir insanın insan-ı kâmil ufkuna kanatlanması çok zordur. Gerçek insanlığa yükselmenin yolu, o Zat’ın ahlâkıyla ahlâklanmaktan geçer. Çünkü O’nun ahlâkı, Kur’ân ahlâkıdır.

   Sahabenin Fazilet ve Hususiyeti

Öte yandan sahabe-i kiram iyi bilinmez, onların dini yaşama ve yorumlama tarzlarına vâkıf olunmazsa, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayatı da tam olarak kavranamaz. Zira sahabe-i kiram Resûlullah’a ulaşma adına bir köprü gibidir. Hatta onların marziyat-ı ilâhiyeye, rü’yete ve rıdvana ulaşma adına birer köprü oldukları da söylenebilir. Onlar tanınmadan siyerin, Kur’ân ve Sünnet’in, dinin maksatlarının doğru anlaşılması çok zordur. 

Eğer biz günümüzde özellikle genç nesillerin önüne takip edilmesi ve örnek alınması gereken rol modeller çıkarmak istiyorsak, peygamberlerden sonra bunu en başta hak edenler sahabe-i kiram efendilerimizdir. Dolayısıyla biz, ele aldığımız konuları misallendirirken sürekli onların hayatlarına atıf yapmalı ve onları nazara vermeliyiz.

Kur’ân-ı Kerim, Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) irşat etme, O’na yürüdüğü yolun realitelerini gösterme, çektiği sıkıntılar karşısında O’nu teselli etme gibi hikmetlere mebni olarak pek çok sûrede peygamber kıssalarına yer vermiştir. Her ne kadar tarihi tekerrürler devr-i daimi içerisinde insanlık çok farkı dönemler yaşamış olsa da bütün zamanları bütün hususiyetleriyle bilen Allah Teâlâ, geçmiş peygamberlere ait bir kısım hâdiseleri Makam-ı Cem’in Sahibi’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) anlatmıştır. Zira bu kıssalardan alınacak öz ve usare bütün zamanların insanları için yol gösterici olacaktır.

Aynen bunun gibi biz de bir kısım dinî ve ahlâkî meseleleri anlatırken, sürekli sahabenin hayatından kesitler arz etmeliyiz. Zira onlar, İslâmî hakikatleri tabiatlarının bir derinliği hâline getirdikleri ve Efendimiz’den öğrendikleri her bir dinî meseleyi realize etmeye çalıştıkları için geride örnek alınması gereken bir hayat bırakmışlardır. Mesela Hz. Ebu Bekir’in hayatına baktığımızda şunu görürüz: O, iki küsur yıllık halifeliği döneminde her birisi günümüzdeki terör örgütleri nispetinde on bir tane irtidat hadisesinin üstesinden gelmiştir. Bu kısa halifelik döneminde çok büyük işler başarmıştır. Fakat buna rağmen o, vefat ettiğinde arkada hiçbir mal varlığı bırakmamıştır. Öyle ki kendisine takdir edilen maaşın bile tamamını harcamamıştır. Kendisine orta dereceli bir insanın hayatını ölçü alan Hz. Ebu Bekir, ihtiyacı olan miktarı aldıktan sonra maaşının geri kalanını bir testiye koyup bunun kendisinden sonraki halifeye teslim edilmesini vasiyet etmiştir. Zira ona göre maaşının ihtiyaç fazlası, tekrar devlet hazinesine iade edilmelidir.

Hz. Ebu Bekir’den sonra halife olan Hz. Ömer, bu testiyi görünce gözyaşlarını tutamamış ve “Senden sonra senin gibi yaşama adına bize imkân bırakmadın.” demiştir. Ne var ki onun yaşayışı da Hz. Ebu Bekir’den farklı olmamıştır. O da oldukça sade, mütevazı ve müstağni bir hayat sürmüştür. Mesela kıtlık olduğu bir dönemde halk ne yiyorsa o da onu yiyip içmiş, zeytinyağına bandığı ekmekle karnını doyurmuştur. Bir seferinde önüne et yemeği getirildiğinde, halkın bunu yiyip yiyemediğini sormuş, yiyemediğini öğrendiğinde de yemeği geri göndermiştir.

Aynı şekilde bir Mus’ab İbn Umeyr’in hayatına baktığımızda, ders alınması gereken örnek bir yaşayış görürüz. Müslüman olmadan önce lüks içerisinde yaşayan ve oldukça rahat bir hayatı olan Hz. Mus’ab, Müslüman olduktan sonra sahip olduğu bütün imkânları ve nimetleri elinin tersiyle itmesini bilmiş ve Uhud’da şahadet şerbeti içeceği âna kadar dini adına büyük kahramanlıklar ve fedakârlıklar ortaya koymuştur. Öyle ki o, Uhud’da Allah Resûlü’nü koruyabilme adına kendisine yönelen oklar ve kılıç darbeleri önünde son nefesine kadar siper olmuştur. Üzerini örtebilecekleri bir kefen bile bırakmadan da bu dünyadan göç etmiştir.

Esasında Allah Resûlü’nün etrafındaki hangi sahabeyi ele alsak, onun ayrı hususiyet ve faziletinin olduğunu görürüz. Zira onlar canları pahasına İslâm davasına sahip çıkmışlar, i’la-i kelimetullah’ı hayatlarının en yüce gayesi hâline getirmişler ve bu yolda olağanüstü fedakârlıklar sergilemişlerdir. Bu fedakârlıklar karşılığında da hiçbir beklentiye girmemişlerdir. Sadece Allah rızasını hedeflemiş ve ömürlerini çok ciddi bir istiğna ve adanmışlık duygusuyla geçirmişlerdir. Bu açıdan onların her biri, ümmet için birer örnektir.

Dolayısıyla onların mutlaka günümüz insanlarına kendi enginlik ve derinlikleri içerisinde tanıtılmaları gerekir. Zira insan, bildiğini sever; bilmediğine karşı da alâkasız kalır. Eğer günümüz insanları Allah’ı delice sevmiyor, O’nu andıklarında burunlarının kemikleri sızlamıyorsa, O’nu yeterince tanımadıklarındandır. Aynı şekilde Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşı çok ciddi bir aşk u alâka duymuyor, O’nu andıklarında dizlerinin bağı çözülüp yere yığılmıyorlarsa, O’nu iyi bilmediklerindendir. Aynen bunun gibi eğer insanlarda bir Ebu Bekir olma, Ömer’e benzeme duygusu oluşmuyorsa, bunun sebebi onların bu şanlı sahabileri yeterince tanımamalarıdır.

O halde yapılması gereken, insanlarda “Ben de onlar gibi olayım!” duygusunu uyaracak şekilde bu büyük sahabîlerin kendi büyüklükleri içerisinde anlatılması ve sevdirilmesidir. Müslümanlar, sahabileri yeterince tanımadıklarından kimin arkasından gideceklerini de bilemiyorlar.

Bu yolda, ashâb-ı kiram efendilerimizden bahsederken kullanılacak üslup da çok önemlidir. Onlar sadece tarihin belli bir diliminde yaşayıp gitmiş insanlar olarak anlatılmamalıdır. Yoksa muhataplar sadece onların kahramanlıklarıyla teselli bulacak fakat onlara benzeme ve onlar gibi olma azm u cehdine sahip olmayacaklardır. Bu açıdan sahabe, her zaman içlerde yaşatılması ve hayatları örnek alınması gereken birer rol model olarak takdim edilmelidir.

Öte yandan, tarihî hâdiselerin tekerrürü ayniyet değil misliyet ölçüsünde gerçekleşmektedir. Bu açıdan sahabe-i kiramın hayatları nazara verilirken mutlaka günümüz şartlarının da göz önünde bulundurulması gerekir. Farklı bir tabirle insanlara, “Böyle bir hayat yaşanmaz.” dedirtmeme ve aynı zamanda onları tenakuza düşürmeme adına sahabenin hayatları anlatılırken konjonktürün dikkate alınması çok önemlidir. İnsanların, sahabe hayatlarının yaşanabilir olduğuna inandırılması gerekir. Bunun için de Siyer’in temel felsefesiyle ve arka plânıyla bilinmesine ihtiyaç vardır. Maalesef bugüne kadar siyer felsefesi üzerinde yeterince durulmamıştır. Hz. Pir’in Kur’ân tefsiri mevzuunda ortak akla işaret etmesi gibi, Peygamber Efendimiz’in hayat-ı seniyyelerinin de temel mantık örgüsü ve kendi derinlikleriyle ele alınıp günümüz insanlarının nazarına, istifade edilebilir ve yaşanabilir bir bilgi muhassalası olarak takdim edilmesi için böyle bir ortak aklın çalışmasına ihtiyaç vardır.

   Yaşamayı Yaşatmaya Bağlamış Sahabe Temsilcileri

Babam, iki şeye âşıktı; Osmanlı ve sahabe. Yanında sahabeden bahsedilince gözleri dolar, âdeta başı dönerdi. Bu sebeple çocukluğumdan itibaren babamın kütüphanesindeki Osmanlıca yazılmış eserlerden sahabe hayatlarını okuyarak büyüdüm. Henüz yedi sekiz yaşında olmama rağmen onların hayatları beni derinden etkiliyordu. Âdeta onlarla oturup onlarla kalkıyordum. Yaşım ilerledikçe bir taraftan sahabeye duyduğum hayranlık artıyor, diğer yandan da gözlerim yaşadığım çağda onların hayatlarını temsil eden insanlar arıyordu. Sürekli kendi kendime, “Yok mu bunların bu çağda bir örneği!” diyordum.

Nihayet medrese talebesi olduğum yıllarda Erzurum’a Bediüzzaman’ın talebelerinden birisi gelince aradığımı buldum. Hz. Pir, talebesi olan Muzaffer Arslan’ı irşat için buraya göndermişti. Bu zat, oturuşu kalkışı, giyim kuşamı, tavır ve davranışlarıyla beni çok etkiledi. Kendi kendime, “Demek ki sahabe sadece kitap sayfaları arasında kalmamış. Bu asırda da onların temsilcileri varmış.” dedim. Zira o, sinesi dolu, gözü yaşlı tam bir aşk ve heyecan insanıydı. Daha sonra da Erzurum’da bulunduğu süre içerisinde onun sohbetlerini hiç kaçırmadım.

Evet, günümüz nesillerine sahabeyi anlatmanın yanında mutlaka onların karşısına sahabe gibi yaşayan insanları da çıkarmak gerekir. Ta ki kendilerine anlatılanların tarihin bir döneminde kalmadığını, aynı fedakârlık ve diğerkâmlık duygularıyla dine hizmet eden insanların kendi yaşadıkları devirde de bulunduğunu görsünler. Eğer sahabe ruhunu temsil eden bu tür insanlar genç nesillerin karşısına çıkar ve gönüllerinin ilhamlarını onlara boşaltabilirlerse Allah’ın izni ve inayetiyle yeni bir sahabe nesli oluşacaktır.

İşte böyle bir neslin yetişebilmesi adına, yaşatmak için yaşayan fedakâr insanlara ihtiyaç vardır. Öyle ki onlar, “Yaşatmıyorsam, yaşamamın da bir anlamı kalmamıştır.” diyecek ölçüde kendilerini insanlığa hizmete adamalıdırlar. Onlar, başkalarının boy atıp gelişmesi adına su olup onların dibine akmalı, toprak olup kuvve-i imbatiyeleriyle onları omuzlarında taşımalı, güneş olup şualarını onların başından aşağı boşaltmalıdırlar. Kısaca hayatlarını bütünüyle insanlığa hizmete vakfetmelidirler. Bu ölçüde samimi olunabildiği ve böyle bir fedakârlık ortaya konulabildiği takdirde peygamber âşığı, sahabe sevdalısı bir neslin yetişmesi de mümkün olacaktır.

Kırık Testi: BİAT KÜLTÜRÜ

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Meselenin mahiyetini bilmeyen bazı kimseler Hizmet hareketine gönül vermiş insanları “akıllarını birilerine ipotek etmekle” ve “koşulsuz şartsız biat etmekle” suçluyorlar. Bu iddiaların gerçeklik payı var mıdır?

   Cevap: Bilindiği üzere biat, İslâm’la beraber doğmamış olsa da İslâm’da önemli bir esastır. Kur’ân ve Sünnet’te konuyla ilgili pek çok âyet ve hadis yer aldığı gibi, Allah Resûlü’nün ve Raşit Halifelerin hayatlarında da biat, farklı şekillerde tatbik edilmiştir. Arapçadaki ifadesiyle bey’at veya Türkçe’deki yaygın kullanımıyla biat, insanın bir dine, sisteme veya o sistemin temsilcisi olan şahsa bağlı kalacağına ve bu bağlılığın gereklerini yerine getireceğine dair söz vermesidir.

Biat, İslâm kültüründe en geniş anlamıyla devlet başkanı seçilen yöneticiyle halk arasında yapılan akdi ifade eder. Bu akde göre devlet başkanı ehliyetini koruduğu ve kendisine düşen görevleri yerine getirdiği sürece vatandaşlar da ona itaat etmeye ve bağlı kalmaya devam edeceklerdir.

   İslâm’da Biat

Kur’an ve Sünnet’te biatla ilgili farkı uygulamalar yer almaktadır. Mesela Kur’ân-ı Kerim, وَإِذْ أَخَذَ اللَّهُ مِيثَاقَ النَّبِيِّينَ لَمَا آتَيْتُكُمْ مِنْ كِتَابٍ وَحِكْمَةٍ ثُمَّ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَكُمْ لَتُؤْمِنُنَّ بِهِ وَلَتَنْصُرُنَّهُ قَالَ أَأَقْرَرْتُمْ وَأَخَذْتُمْ عَلَى ذَلِكُمْ إِصْرِي قَالُوا أَقْرَرْنَا قَالَ فَاشْهَدُوا وَأَنَا مَعَكُمْ مِنَ الشَّاهِدِينَ “Hatırla ki Allah peygamberlerden şöyle bir söz almıştı: ‘Size kitap ve hikmet verdiğimde, ardından, size verilenleri tasdik eden bir peygamber gelirse, ona mutlaka iman edecek ve mutlaka yardım edeceksiniz. Bunu kabul edip bana kesin bir şekilde söz veriyor musunuz?’ buyurmuştu. ‘Kabul ettik.’ dediler. ‘O hâlde şahit olun, Ben de sizinle beraber şahitlerdenim.’ buyurdu.” (Âl-i İmrân, 3/81) âyetiyle Allah’ın, Hz. Muhammed’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) önceki peygamberlerden söz almasından bahsetmiştir ki bu, Allah tarafından bir biat talebidir.

Esasında kendilerinden böyle bir biat alınan peygamberlerin birçoğu kendilerinden sonra gönderilen diğer peygamberlerle karşılaşmadıkları gibi, onların hiçbirisi Hz. Muhammed’le de (aleyhi’s-salâtu ve’s-selâm) karşılaşmamıştır. Dolayısıyla böyle bir sözün birinci muhatapları peygamberler gibi görünse de gerçekte bu, onların şahsında ümmetlerine bir mesajdır.

Evet, Allah Teâlâ bu âyet-i kerimede, peygamberleriyle ve onların şahsında ümmetleriyle yapmış olduğu bir mukaveleden bahsetmektedir. Bu mukaveleye göre onlardan şunu talep etmektedir: “Sizden sonra gelen hangi peygambere yetişirseniz ona iman edin ve onu kabullenin. Musa’ya yetişirseniz onu kabullenin. Davud’a yetişirseniz onu kabullenin. İsa’ya yetişirseniz onu kabullenin. Muhammed Mustafa’ya (aleyhimü’s-salâtu ve’s-selâm) yetişirseniz de onu kabullenin.” Bunun karşılığında peygamberler de topyekûn bunu kabul ve ikrar etmişlerdir. Artık böyle bir söz alma ve biat gerçekleştikten sonra bundan dönme Allah’a karşı büyük bir günah ve büyük bir vebaldir. Eğer döneklik, O’na ait bazı hususiyetleri içine sindirememe seviyesinde ise dalâlet; itikat seviyesinde ise irtidattır.

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de Cenâb-ı Hak’tan aldığı ve peygamberler geleneğinde rüsuh ve sübut bulmuş biat hakikatini ömrünün farklı dönemlerinde tatbik etmiştir. Mesela O (sallallâhu aleyhi ve sellem), peygamberliğin başlangıcının on birinci ve on ikinci senelerinde Akabe’de bir araya geldiği Medine’li Müslümanlardan biat almıştır. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) orada teker teker onların ellerini sıkmış ve Medine’ye gittiğinde kendisini canları gibi koruyacaklarına ve İslâm’a hizmet edeceklerine dair onlardan söz almıştır. Onlar böyle bir biat karşılığında ne kazanacaklarını sorduklarında Allah Resûlü, “Cennet” cevabını vermiş; onlar da buna razı olmuş ve bundan duydukları memnuniyeti izhar etmişlerdir. Bu sırada Allah Resûlü’nün yanında bulunan Hz. Abbas onlara, “Siz, neye biat ettiğinizi (bu biatınızın size nasıl bir sorumluluk yüklediğini) biliyor musunuz?” diyerek meselenin önemine ve ağırlığına dikkat çekmiştir.

Aynı şekilde Allah Resûlü, Medine-i Münevvere’yi teşrif ettiğinde Medine halkı tek tek gelerek Efendimiz’e biat etmişlerdir. Allah Resûlü’nün Medine’ye hicretinin üzerinden yıllar geçtikten sonra bile yeni Müslüman olanlar O’nun yanına gelerek biat etmiş ve sadakatlerini ortaya koymuşlardır. Hatta İnsanlığın İftihar Tablosu, Hudeybiye’de bulunduğu sırada Mekke’ye elçi olarak gönderdiği Hz. Osman’ın öldürüldüğü yönünde haberler gelince, daha önce kendisine biat etmiş olan sahabeyi toplayarak onlardan bir kere daha biat almıştır.

Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ashabından almış olduğu bu biatlar, İslâm’ın getirmiş olduğu sisteme, bu sistemin temsilcisine ve bu sistemi vaz eden Zat’a, dolayısıyla Allah’a karşı bir söz verme manasına geliyordu.

Biat, zamanla sahabe arasında oturmuş, sistemleşmiş ve bir gelenek hâlini almıştır. Dolayısıyla bu uygulama Raşit Halifeler döneminde de devam etmiştir. Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali halife seçildiklerinde sahabe onlara biat etmişlerdir. Uygulanma şeklinde değişiklikler olsa ve zaman zaman mesele asıl yörüngesinden saptırılsa da bu uygulama daha sonraki asırlarda da Müslümanlar arasında varlığını devam ettirmiştir. Yani bir yönüyle vatandaşlar biat vasıtasıyla başlarındaki yöneticiyi kabul ettiklerini ortaya koymuşlardır. Hatta bu uygulama sadece devlet başkanıyla vatandaşlar arasında olmamış, zaman zaman değişik tarikatların başında bulunan şeyhler de kendilerine bağlı olan insanlardan biat almışlardır.

   İnanç ve İdeal Ortaklığı

Konunun daha iyi anlaşılması adına biatla ilgili yaptığımız bu kısa izahtan sonra şimdi meselenin Hizmet hareketine bakan yönü üzerinde durabiliriz. Öncelikle ifade etmek gerekir ki Hizmet gönüllülerinin kayıtsız şartsız “üstlerine” biat ettiğini iddia eden kimseler meselenin mahiyetinden habersizdirler. Bu tür iddialar, iddia sahiplerinin Hizmet’i bilmediklerini gösterir. Zira Hizmet gönüllülerini bir araya getiren ve bir arada tutan bağ ne hiyerarşik bir sistemdir ne emir-komuta zinciridir ne de birilerine verilen biat sözüdür. Bilâkis inanç, mefkûre ve gaye birliği onları bir arada tutmakta ve ortak hedeflere yönlendirmektedir. Bunu, Cuma veya bayram namazı kılmak için camide toplanan veya tavaf yapmak için Kâbe’nin etrafında halkalanan ya da hac menasikini yerine getirmek için Arafat’ta duran insanların hâline benzetebiliriz. Nasıl ki ortak inançlar ve müşterek hedefler bu insanları bir araya getiriyor ve aynı ibadetleri yaptırıyorsa, bir kısım ortak inanç ve idealler de Hizmet gönüllülerini bir araya getiriyor ve onların beraber hareket etmelerini sağlıyor.

Nedir bu ortak hedefler? Mesela Hz. Pir’in dile getirdiği üç büyük hastalık olan cehalet, iftirak ve fakirlikle mücadele etmek Hizmet gönüllüleri için çok önemli bir hedeftir. Nitekim bugüne kadar Hizmet gönüllüleri cehaleti giderme adına ciddi bir ilim seferberliği başlatmış ve imkânları el verdiğince yurtlar, dershaneler, etüt merkezleri, okullar ve üniversiteler açmış; insanlar arasındaki çatışma ve ihtilafları giderme adına sürekli sevgi demiş, hoşgörü ve diyalog faaliyetleriyle herkesi kucaklamaya çalışmış; bir kısım organizasyonlarla işadamlarına yardımcı olmaya ve muhtaçlara el uzatmaya gayret etmişlerdir.

Biraz daha açacak olursak, insanları bir cemaat veya hareket adı altında bir araya getiren temel faktör, ortaya konulan fikir, düşünce, faaliyet ve projelerin makuliyeti, bunların hem dinî kurallara hem de zamanın şartlarına uygunluğu ve aynı zamanda günümüz insanlarının ihtiyaçlarına da cevap veriyor olmasıdır. Bu itibarladır ki yapılan hizmetlerin devam ettirilmesi adına ne falana filana biat etmeye ne de “falancı” “filancı” olmaya gerek yoktur. İnsanların, salayı duyduğunda Cuma namazına koşmaları, bayram sabahı olduğunda bayram namazında toplanmaları veya Zilhicce’nin dokuzuncu günü geldiğinde Arafat’a akın etmeleri gibi, hizmet adına ortaya konulan düşünce ve faaliyetleri kendi ideal ve hedefleriyle uyumlu bulan kimseler de hizmete koşmaktadırlar.

Farklı bir ifadeyle insanlar, yapılan hizmetleri Kur’ânî makuliyet çerçevesine uygun bulduğundan, yürünen yolun peygamber yolu olduğuna inandığından, yapılan hizmetlerin birlik ve beraberliği, sulh ve barışı sağlayacağını düşündüğünden bu işe destek vermektedir. Dolayısıyla Hizmet hareketi içerisinde yukarıda bahsedildiği şekliyle bir biat söz konusu değildir. Nitekim Bediüzzaman Hazretleri de hiç kimseden biat istememiş, kendisiyle talebeleri arasındaki ilişkinin şeyh-mürit ilişkisi olmadığını, bilakis bir kardeşlik ilişkisinden ibaret bulunduğunu ifade etmiştir. Bu itibarla Hizmet hareketi içerisinde yaşıyla, kıdemiyle, ilmiyle önde görünen her kim olursa olsun, herhangi bir şahsa biatta bulunma söz konusu olamaz.

   Zımnî Biat: Fedakârlık ve Adanmışlık

Ne var ki ciddi bir fedakârlık ve adanmışlık duygusuyla kendilerini hizmete vakfeden insanlar kendi kendilerine söz verebilirler. Mesela onlar, “Allah’ın izni ve inayetiyle, ömrüm vefa ettiği sürece, isabetli bulduğum böyle bir yola revân olacağım. Nam-ı Celil-i İlahi’nin ve Ruh-u Revan-ı Muhammedi’nin her yerde duyulması adına soluk soluğa koşturacağım. Hizmetin dışında hiçbir mülâhazaya kapılmayacağım. Dünyevî-uhrevî füyuzat hislerinden fedakârlıkta bulunacağım. Ölünceye kadar bu yoldan ayrılmayacak ve Allah’ın huzuruna da böyle gideceğim.” diyebilir.

İrşat ve tebliğ, Kur’ân ve Sünnet’in bize emretmiş olduğu önemli bir amel olduğuna göre kişinin yapmış olduğu böyle bir ahde bağlı kalması gerekir. Zira temeli dinî bir meşruiyete dayanan ameller nezredildiğinde, bu nezirlerin yerine getirilmesi gerekir.

İşte Hizmette bir biattan bahsedilecekse kişinin kendi kendisine sadık ve vefalı bir mü’min olarak hizmetten ayrılmayacağına dair söz vermesi anlamında böyle bir biat söz konusu olabilir. Buna da sarih değil zımnî biat denilebilir. Zira Efendimiz döneminde yapılan biatlar asliyet planında olduğuna göre, böyle bir biat zılliyet (gölge) planında kalacaktır.

Eğer günümüzde dünyanın farklı ülkelerinde çok güzel hizmetler yapılıyor, gidilen ülkelerdeki insanlarla ciddi bir kültür alış-verişi oluyor ve dünya barışı adına önemli adımlar atılıyorsa, bütün bu hizmetler kendi kendilerine böyle söz vermiş adanmışlar sayesinde gerçekleşmektedir. Onlar maddî-manevî hiçbir karşılık beklemeden gerektiğinde burs seviyesinde aldıkları maaşlarla insanlığa hizmet etmeye devam etmektedirler. Onların bu fedakâr ve diğerkâm tavırları sayesinde Afrika’nın derinliklerinden Uzak Doğu’nun içlerine kadar birçok insan onlara karşı minnet ve şükran hisleriyle doluyor.

Özellikle Allah Resûlü ve Raşit Halifeler döneminde yapılan asliyet planındaki biatı alkışladığımız gibi, adanmışlık anlamına gelen zılliyet planındaki böyle bir biatın da takdirle yâd edilmemesi düşünülemez. Kendilerini hizmete vakfetmiş ve mefkûrelerini gerçekleştirme adına dünyanın dört bir yanına dağılmış arkadaşları düşündüğümde içimden şu düşünceler geçiyor: Ahirette kurtulur muyuz kurtulamaz mıyız bilemiyorum. Orada bize hüsn-ü şehadette bulunma imkânı verirler mi vermezler mi onu da bilemiyorum. Fakat hiçbir zaman Allah’ın rahmetinden de ümidimi kesmiyorum. Eğer orada bana böyle bir imkân verilirse, “Allah’ım, ruh ve mana köklerimizden süzülüp gelen değerleri duyurmak için dünyanın dört bir yanına dağılan fedakâr insanlar için hüsn-ü şehadette bulunuyorum.” derim. Söylediğim gibi, bana onu dedirtirler mi dedirtmezler mi, ben o ufkun insanı mıyım değil miyim, bunlar ancak Allah’ın bileceği şeyler. Fakat hissiyatım bu yönde.

   Ortak Akla Bağlı Kalma

Öte yandan hizmet içerisindeki işler ortak akla ve istişareye bağlı olarak yürüdüğü için “aklın ipotek edilmesi” gibi bir durum söz konusu olamaz/olmamalıdır. Biz, bugüne kadar ısrarla istişare üzerinde durduğumuz gibi, bundan sonra da farklı bir şey söylemeyeceğiz. Şu düşüncemi bugüne kadar defalarca dile getirmişimdir: Bir insan Sezar, Büyük İskender veya Napolyon’un kafasının on katına sahip bir dâhi bile olsa ve şahsî görüşüne göre hareket etse, böyle birisi, üç insanla istişare eden bir kimsenin seviyesine ulaşamayacaktır. Zira herhangi bir meselede farklı mülâhazaların ortaya konulması, bunlar üzerinde i’mal-i fikirde bulunulması ve problemin çözümü adına çareler aranması isabetli karar verme adına çok önemlidir. Bu sebeple İnsanlığın İftihar Tablosu, istişare yapan insanın kayıp yaşamayacağını beyan etmiştir.

Nitekim Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) peygamber olduğu hâlde Allah tarafından vahiyle bir emir gelmediği sürece bütün işlerini sahabe-i kiramla istişare etmiştir. O, kendi fikirlerini istişareye arz etmiş, sahabenin fikirlerini almış ve ortaya çıkan ortak kanaate göre hareket etmiştir. Hatta bazı durumlarda kendisi farklı düşünüyor olsa bile, sırf istişarenin hakkını verme ve istişare disiplinini oturtabilme adına sahabenin görüşüne göre hareket etmiştir. Nitekim O (sallallâhu aleyhi ve sellem), Uhud savaşıyla ilgili savunma yapılmasını düşündüğü, açık alanda düşmanla yaka-paça olmanın neye yol açacağını bildiği hâlde, sahabenin görüşüne muvafakat ederek düşmanla göğüs göğüse çarpışmış ve neticede yetmiş şehit vermiştir. Zira o gün istişare disiplininin oturması için, onun sadece teoride kalmaması, bizzat Allah Resûlü’nün temsiliyle tatbik sahasına taşınması çok önem arz ediyordu.

Bu açıdan bir insan, kendi düşüncesinin doğruluğuna ne kadar inanırsa inansın eğer istişarede ortaya çıkan ağırlıklı görüş farklıysa kendi görüşünden vazgeçebilmelidir. Zira doğruyu bulma mevzuunda ceht ve gayret ortaya koyma tıpkı namaz kılma ve oruç tutma gibi insana sevap kazandırdığı gibi, kendi görüşünden geriye dönebilme de günahlara veya belalara sabretmede olduğu gibi negatif yönden insana yine sevap kazandırır. Kişinin aklına güvenmesi, her şeyi bildiğini zannetmesi ve kafasına göre hareket etmesi ise kaybettirici hususlardır.

Hatta insan, yaşı, tecrübesi, bilgisi veya bulunduğu konum itibarıyla başkalarının kendisine saygı duyacağı ve itiraz etmekte zorlanacağı bir pozisyonda dursa bile, kendi fikirlerini asla başkalarına dayatmaya kalkmamalı, kendisine duyulan saygı ve güveni başkaları üzerinde bir baskı ve istibdat vesilesine dönüştürmemelidir. Fikirlerini arz ederken çok açık ve rahat olmalıdır. Beraber olduğu insanların değerlendirmesine ehemmiyet vermelidir. Düşünce ve kararlar, onları ortaya atan kimsenin konumuna göre değil, doğruluk ve makuliyetine göre değerlendirmeye alınmalıdır. Hiç şüphesiz bütün bunların eksiksiz olarak uygulamaya konulabilmesi de İslamî terbiyenin tam olarak hazmedilmesine bağlıdır.

Netice itibarıyla işlerin istişareyle yürüdüğü bir yerde hiçbir akıl başkası tarafından ipotek altına alınamaz. Kararların alınmasında herkesin fikrine müracaat edildiği bir yerde “kayıtsız şartsız itaat”ten bahsedilemez. Bilakis burada fikir ve düşünce özgürlüğü vardır.

Kırık Testi: İMAN VE ÜMİDİN KAZANDIRDIKLARI

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Son yıllarda yaşanan bir kısım amansız ve insafsız hâdiseler, inanan gönüllerin geleceği karanlık görmelerine ve ümitsizliğe düşmelerine sebep olabiliyor. Gelecekle ilgili düşünceleriniz ve beklentileriniz nelerdir?

   Cevap: Geleceği mutlak anlamda sadece Allah bildiği için bu konuda dile getirilen her türlü tahmin sadece şahsî hislerin ve sübjektif kanaatlerin dile getirilmesinden ibaret görülmelidir. Yoksa bir mü’minin iddiayla ve kehanetle işi olamaz. Dolayısıyla biz, tarihteki ve günümüzdeki bir kısım hâdiselerden yola çıkarak gelecekle ilgili yorum ve analizler yapsak da bunlar hiçbir zaman kesin ve objektif bilgiler olmayacaktır. Öncelikle bu hususun hatırda tutulmasında fayda vardır.

Bu kısa hatırlatmayı yaptıktan sonra ifade etmeliyim ki, ben ne Türkiye’nin ne de Hizmet hareketinin akıbetini hiçbir zaman karanlık görmedim. Çevremde sadece üç-beş insanın bulunduğu dönemlerde bile bu ümidimi hep canlı tuttum. Zaman zaman karışıklıklar olabilir, bir kısım hercümerçler yaşanabilir. Samimi mü’minler bir kısım despotların zalimce muamelelerine maruz kalabilir. Zulmün paletleri altında ezilebilir. Fakat eğer -Akif’in ifadesiyle- Allah’a inanmış, sa’ye sarılmış ve hikmete râm olmuşsanız hiç endişe yaşamamalı ve ümitsizliğe düşmemelisiniz. Zira siz endişe etmeye, korkmaya ve ümidinizi kaybetmeye başladığınız anda, beraber yürüdüğünüz insanlarda paniğe sebebiyet verir, onları fikir dağınıklığına düşürür ve tereddüde sevk edersiniz. Sonrasında da kaymalar ve dökülmeler başlar.

   Niyet ve Maksadın Doğruluğu

Bir mü’min için asıl önemli olan husus, girdiği yolun ve yöneldiği hedefin doğruluğudur. Eğer siz, Zât-ı Ulûhiyet’i bütün dünyaya doğru bir şekilde duyurmaya çalışıyor, eğitim ve hoşgörü vasıtasıyla bütün dünyada sulh ve selametin hâkim olması için gayret ediyor ve yaptığınız bütün hizmetleri de sadece Allah rızasına bağlıyorsanız doğru yoldasınız demektir. Bu, insanı Cennet’e götürecek, rıza ve rıdvana ulaştıracak bir yoldur. Gerisi sizi çok alâkadar etmemelidir. Çünkü siz daha baştan bu niyetiniz, maksadınız ve gayretinizle kazanmışsınız demektir. Bunun ötesinde sizin bu gaye-i hayalinizin gerçekleşmesi, yapılan hizmetlerin meyve vermesi Cenâb-ı Hakk’ın bileceği bir iştir.

Bazen Allah Teâlâ i’lâ-i kelimetullah yolundaki gayretlere büyük kazançlar ihsan eder. Bazen de bilemediğimiz bir kısım hikmetlere binaen yapılan hizmetlerin karşılığını arzu ettiğimiz şekilde göremeyebiliriz. Birinci durumda mü’minlerin elde ettikleri başarıları sahiplenmeleri ve kendilerinden bilmeleri ne derece yanlışsa, ikinci durumda da onların karamsarlık ve ümitsizliğe düşmeleri o kadar yanlıştır. Çünkü bize düşen vazife, gaye-i hayalimizi gerçekleştirme adına sebeplere riayet etmektir. Sonuçları yaratmak ise Allah’a aittir.

Öte yandan ümitsizlik, Hz. Pir’in de ifade ettiği üzere, yüce gayelere ulaşmanın önünde büyük bir engeldir. Mehmet Akif de ye’sin nasıl bir bela olduğunu şu ifadeleriyle anlatmıştır:

Ye’s öyle bataktır ki düşersen boğulursun,

Ümide sarıl sımsıkı, bak ne olursun.

Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar,

Me’yus olanın ruhunu, vicdanını bağlar.”

Bu yüzden geleceği karanlık görmek, geleceği gerçekten karanlık hâle getirebilir ve kemalâta giden yolları yürünmez kılabilir.

Evet, pek çok âyet ve hadisin de müjdesiyle biz inanıyoruz ki gelecek aydınlıktır. Yaşanan bela ve musibetler ise bu aydınlık geleceğe ulaştıran yoldaki gelip geçici bir kısım fırtınalardır. Bu itibarla yeryüzünü Ye’cüc ve Me’cüs sarsa, bunlar her şeyi tarumar etse, yıkmadık ve devirmedik hiçbir şey bırakmasalar bile, Allah’ın izni ve inayetiyle, biz yine de sonunda bir tamir ve ıslahın vuku bulacağına inanırız/inanmalıyız. Bizim ayakta durabilmemiz, yolumuzda yürümeye devam edebilmemiz ve böylece Allah’ın hoşnutluğunu kazanabilmemiz adına böyle bir iman ve ümit çok önemli birer güç kaynağıdır.

Ebu Süfyan, Mekke fethedildiğinde bir sahabenin o günkü hâline bakıyor, bir de işin bidayetini düşünüyor; Peygamber davasının bir kadın, bir çocuk ve bir köleyle başladığını ve sonrasında o günkü ihtişamına ulaştığını söyleyerek hayretini ortaya koyuyor. Hakikaten Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve etrafındaki fakir ve zayıf durumdaki çok az sayıda sahabe çok kısa bir süre içerisinde büyük başarılar elde etmişlerdi. Hiç şüphesiz bu başarının arkasındaki -sebepler açısından- en önemli dinamikler de iman, ümit, azim ve kararlılıktı. Onlar yürüdükleri yola çok sağlam inanmış, karşılaştıkları bir kısım bela ve musibetler karşısında ümitlerini hiç kaybetmemiş, hiç duraksamadan doğru yollarında yürümeye devam etmiş, inandıkları davayı başkalarına anlatabilme adına her fırsatı değerlendirmiş ve sürekli mefkûrelerine bağlı yaşamışlardı. Neticede Cenâb-ı Hak da onları inkisara uğratmamıştı.

Peygamber yolunun yolcuları her zaman bir kısım bela ve musibetlere maruz kalabilirler. Kendilerinden ve kendi çıkarlarından başka hiç kimseyi gözü görmeyen bir kısım tiranların baskı ve zulümleri altında ezilebilirler. Fakat başkalarının mekanize birlikleri, uçakları, topları, gülleleri, onların dayandıkları güç kaynağı karşısında çok cılız şeylerdir. Dışarıdan gelen bu tür saldırı ve tecavüzlerin bir davaya gönül vermiş insanları yollarından alıkoyması ve onların başlatmış oldukları hizmetleri bitirmesi çok zordur. Yeter ki içteki ahenk korunabilsin, birlik ve beraberlik şuuru canlı tutulabilsin. Yeter ki içte bir çözülme ve bozgun vetiresine girilmesin. Dolayısıyla eğer bu konuda endişe edilecekse kendimizden etmeliyiz.

Konuyla ilgili Hazreti Bediüzzaman’ın şu mealde sözler söylediği nakledilir: “Bana deseler ki Rusya mekanize birlikleriyle sizin üzerinize geliyor. Ben bacak bacak üstüne atar, Zübeyir bana bir kahve yap, derim. Fakat bana deseler ki içte arkadaşlar arasında bir kırılma ve çatlama var. İşte o zaman bana odama kapanıp ağlamak düşer.”

Bu açıdan biz eğer bir şeyden endişe duyacaksak kendi kıvamımızı kaybetmekten endişe duymalıyız. Sürekli, “Konumumuzun hakkını verme adına acaba gereken performansı ortaya koyabiliyor muyuz? Acaba yapılması gereken hizmetler adına layıkıyla bir fedakârlık ve adanmışlık ruhu taşıyor muyuz?” demeli ve kendimizi muhasebeye tâbi tutmalıyız. Eğer bu konularda bir eksiğimiz varsa onun telafisine çalışmalıyız. Bizi öncelikle ilgilendirmesi gereken asıl mesele budur. Bunun dışındaki can yakıcı hâdiseler gelip geçicidir. Bunları çok fazla önemsemeye gerek yoktur. Fakat -Allah muhafaza- kurt gövdenin içine giriyor, damarlarımızı kesiyor ve oradan kanımızı emiyorsa işte o zaman bize oturup ağlamak düşer.

Ne var ki biz bazen asıl odaklanmamız gerekli alanı unutup çok fazla aktüaliteye dalıyor, günlük meselelerle çok fazla meşgul oluyoruz. Bunlar da bizde dağınıklık hâsıl ediyor. Hâlbuki Hz. Pir, “İki elimiz var. Eğer yüz elimiz de olsa ancak nura (yapılacak hizmetlere) kâfi gelir.” (Bediüzzaman, Lem’alar, s. 131) demiştir. Bu açıdan inanmış gönüllere düşen vazife, bütün himmetlerini, yapmaları gerekli olan hizmetlere teksif etmektir. Onlar burada kusur etmemeli ve ihmale sebebiyet vermemelidirler. Çünkü nasıl ki biz, bizden öncekilerin eksik, kusur ve ihmalleri neticesinde meydana gelen boşlukları doldurmada çok zorlanıyorsak, bizden sonraki nesiller de bizim bıraktığımız boşlukları doldurmada çok zorlanacaklardır. Bu sebeple de arkamızdan, “Allah atalarımızın müstehakkını versin!” diyeceklerdir.

Sonraki nesiller arasında yâd-ı cemil olmanın ve rahmetle anılmanın yolu, günümüzde üzerimize düşen vazifeleri arızasız kusursuz yerine getirebilmektir. Eğer biz bu konuda üzerimize düşeni yaparsak onlar da, “İki ayakları bir kap içinde olduğu hâlde hiç durmadan canhıraşane mücadele etmişler. Allah onlardan razı olsun!” diyeceklerdir.

Şuna kat’iyen inanmalıyız ki eğer biz sağlam bir iman ve ümit ile yolumuza devam eder ve üzerimize terettüp eden vazifeleri bihakkın yerine getirirsek Allah da kendisine inananları yalnız bırakmayacaktır. Zira O, Yüce Beyanında şöyle buyurmuştur: وَلَا تَهِنُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَأَنْتُمُ الْأَعْلَوْنَ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ “Gevşeklik göstermeyin, tasalanmayın; eğer iman ediyorsanız üstünsünüz.” (Âl-i Imrân Sûresi, 3/139) Âyet-i kerimenin de ifade ettiği üzere Allah’a iman edenler daha başta üstünler demektir. Potansiyel olarak böyle bir üstünlüğe sahip olan insanlar, eğer azim ve kararlılıklarını devam ettirirlerse pratikte de bu üstünlüğü elde edebilirler.

Aynı şekilde Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Sevr sultanlığına sığındıklarında Hz. Ebû Bekir’e, لَا تَحْزَنْ إِنَّ اللَّهَ مَعَنَا “Tasalanma, Allah bizimle beraberdir.” (Tevbe Sûresi, 9/40) demiştir. Bu sebeple Allah bizimle beraber olduktan sonra gam u tasaya gerek yoktur. Önemli olan duyguda, düşüncede, iz’anda, kabulde hep maiyyet-i ilâhiye çerçevesi içinde bulunabilmektir. Eğer bu gerçekleştirilebilirse Allah (celle celâluhu) da bu teveccühe teveccühle karşılık verecek, böyle bir maiyy.et mülâhazası karşısında sizi yalnız bırakmayacak ve maiyyet teveccühüyle mukabele edecektir.

   Allah Hakkında Hüsn-ü Zandan Ayrılmama

Öte yandan herkesin maruz kalınan bela ve musibetleri öncelikle kendi şahsı, sonrasında da mesul olduğu alan çerçevesinde ele alıp değerlendirmesi gerekir. Yani şunu diyebilmelidir: “Şu anda hırpalandık, ırgalandık ve sarsıldıksa bu, bizim yüzümüzdendir. İhtimal ki Allah’la münasebetlerimiz açısından hata ve kusur yaptık.” Allah hakkındaki hüsn-ü zannımızı koruyabilmemiz adına meselelere böyle bakmamız çok önemlidir. Zira biz biliyoruz ki O (celle celâluhu), kullarına zerre miktarı zulmetmez.

Ayrıca hâdiseleri değerlendirirken doğru bakış açısını yakalama ve meseleleri arka planlarıyla birlikte ele alma da çok önemlidir. Bazen hakkımızda şer gibi görünen olaylar, bizim için pek çok hayırlar vaat ediyor olabilir. Mesela Cenâb-ı Hak bunları bizim için birer keffaretü’z-zünûb yapar ve böylece bizi günah kirlerinden arındırır; bizi ırgalamak suretiyle gözümüzü açar ve doğruları daha iyi görmemizi sağlar; bizi gerçek tevhide ulaştırır; kendisine karşı teveccühümüzü tamamlamaya sevk eder.

Allah, yolunu şaşırmış veya gaflete düşmüş olanları uyandırmak ve kendilerine getirmek için bazen onlara iğnenin ucuyla dokunur, o yetmiyorsa çuvaldızın ucuyla dokunur, o da az geliyorsa bir mızrağın ucuyla dokunur. Bazen çok daha ağır şeylere de müptela kılar. Bunların her biri birer şefkat tokadıdır. Biz bu tür hâdiseleri sadece zahiri yönleri itibarıyla değerlendirecek olursak onların aleyhimizde olduklarını zannedebiliriz. Hâlbuki Allah, bunlarla gözümüzü açar ve bizi uhrevî felâketten muhafaza buyurur.

Biraz daha açacak olursak, Cenâb-ı Hak, kendini salan, adanmış olduğunu unutarak dünyaya talip olan ve kendi hesaplarının arkasına düşen mü’minleri, zahirî yüzleri itibarıyla acı olan bir kısım bela ve musibetlerle sarsar. Böylece onları yeniden asıl vazifelerine sevk eder. Yani bunların her biri, kalbî hayatla ilgili bir yerde dağınıklığa düşmüş insanlara yapılan tembihlerdir. Bir mü’min gerek zelzele, fırtına, sel, kuraklık gibi tabiî âfetleri, gerekse düşmanlık duygularına kilitlenmiş bir kısım insanların yapmış olduğu zulüm ve gadirleri birer tembih (uyarı) olarak anlamalı ve gereken dersi almaya çalışmalıdır.

Aslında Allah’ın mü’minlerin hata ve kusurlarını ahirete bırakmayıp bu tür musibetlerle onları daha dünyada iken arındırması onlar için büyük bir nimettir. Bu açıdan mü’minlere düşen, kendilerine yapılan bu tür ikaz ve tembihleri birer iltifat ve ganimet gibi görmek, kendilerini ıslaha çalışmak, tavır ve davranışlarını düzeltmektir. Şöyle düşünmelidirler: “Biz bir çamurda dolaşıyorduk. Bizi irşat ve terbiye eden Zât, kulağımızdan tuttu, bizi çamurdan dışarıya çıkardı ve bir daha orada dolaşmamamızı tembihledi.”

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), عَجَبًا لِأَمْرِ الْمُؤْمِنِ، إِنَّ أَمْرَهُ كُلَّهُ خَيْرٌ، وَلَيْسَ ذَاكَ لِأَحَدٍ إِلَّا لِلْمُؤْمِنِ، إِنْ أَصَابَتْهُ سَرَّاءُ شَكَرَ فَكَانَ خَيْرًا لَهُ، وَإِنْ أَصَابَتْهُ ضَرَّاءُ صَبَرَ فَكَانَ خَيْرًا لَهُ “Mü’minin durumu şayan-ı takdir ve şaşırtıcıdır! Zira her hali onun için bir hayırdır. Bu durum sadece mü’mine hastır, başkasına değil: Memnun olacağı bir şeye mazhar olsa şükreder ve bu onun için hayır olur. Onu dağidar edecek bir duruma maruz kalırsa da sabreder, bu da onun için hayır olur.” (Müslim, zühd 64) şeklindeki sözleriyle, bela ve musibetlerin bile mü’min hakkında nasıl bir hayra dönüşeceğini ifade buyurmuştur.

Dolayısıyla mü’min, ister bir kısım muvaffakiyetler elde etsin, isterse bir takım sıkıntılara maruz kalsın; her hâlükârda kazançlı çıkma yolları ona açıktır, onun için bir kayıp söz konusu değildir. Buna mazhar olmanın tek şartı, onun, Allah ve hadiseler karşısında “mü’min duruşu”nu koruyabilmesidir. Asıl kaybedecek olan ehl-i dalâlettir, ehl-i nifaktır, ehl-i küfürdür, ehl-i zulümdür. Onlar dünyadaki suri başarılarına aldansalar ve değişik komplolarla dünyada üstünlük elde etseler de burada da ötede de ızdıraptan kurtulamayacak ve kayıp üstüne kayıp yaşayacaklardır.

Kırık Testi: VESÂYETTEN KURTULMA VE GERÇEK HÜRRİYET

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: “Kulluktan daha yüksek bir paye ve mansıp yoktur. Eğer varsa o da yine kulluğun bir buudu olan hürriyettir.” sözünü nasıl anlamalıyız? Herkesin hürriyetten bahsettiği günümüzde mü’minlerin hürriyet anlayışı nasıl olmalıdır?

   Cevap: Allah’a hakikî kul olan bir kimse, kendisini rezil edecek, sefil hâle düşürecek, bazen bir dilenci gibi kapı kapı dolaştıracak ve hatta pes bayağı şeylere baş vurduracak bütün kulluklardan kurtulur. Kulluk şuurunun farkında olan bir insan mahlûkata kulluktan sıyrılacağı gibi heva ve heveslerinin de esiri olmaz.

   Hürriyetin Mânileri

Allah’a hakiki kul olamayan insanlar ise türlü türlü kulluklara müptela olurlar. Onlar bazen arzu ve şehvetlerinin kölesi olur ve bohemce bir hayat yaşarlar. Bazen hırslarına yenik düşer ve helâl haram olduğuna bakmadan servet yığma adına değişik spekülasyonlara girerler. Bazen de makam ve mansıba esir düşer ve bulundukları konumu istismar ederek milletin malına mülküne göz dikerler.

Hayatını derin bir kulluk şuuruyla yaşamayan insanlar bazen de hasedin kölesi hâline gelir ve hayır yolunda koşturan, insanların gönlünü fethetmeye çalışan insanları bile çekemezler. Çekemedikleri için de onların işlerine ket vurmak ve onları yürüdükleri yoldan alıkoymak için yanar tutuşurlar. Fakat onlar bu hâlleriyle en büyük zararı da kendilerine verirler. Dünyada haset ettikleri insanların başarıları karşısında kendi kendilerini yiyip bitirdikleri gibi uhrevî amellerini de mahvederler. Zira Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), ateşin odunu yiyip bitirdiği gibi hasedin de sevapları yiyip bitireceğini ifade buyurmuştur. (Ebû Dâvûd, edeb 44; İbn Mâce, zühd 22)

Allah’a sağlam kul olamayanların maruz kalacakları diğer bir kulluk da şöhretperestliktir. Şöhretperestler parmakla gösterilme, alkışlanma ve takdir edilme adına her yolu denerler. Bu zavallılar küçücük bir başarı ortaya koysalar, ufak bir fedakârlıkta bulunsalar hemen birilerinin, “Ülke seninle gurur duyuyor!” demesini beklerler. Alkış olmadan konuşmaz, takdir edilmeden bir şey vermezler. Alkışlar karşısında da zevkten zevke girer ve kendilerinden geçerler. İşte bencil ruhlu bu tür insanlar da şöhretin kulu kölesi olmuşlardır.

Bunların dışında rahat ve rehavetin, korkunun, para ve servetin, çıkar ve menfaatlerin kulu-kölesi olan insanlar da vardır. Allah’a yapılan kulluğun tadına eremeyen ve kıymetini bilemeyen bu tür bahtsızlar ömür boyu kendi isteklerinin, hırslarının, arzularının, tutkularının ve tiryakiliklerinin arkasında koşar dururlar. Bu yolda ne dövmedik bir kapı ne de aşındırmadık bir eşik bırakırlar. Ne var ki bir türlü tatmin olamaz ve hakikî mutluluğu yakalayamazlar.

Aslında putperestliğin temelinde de Allah’a kulluk duygusunun zayıflaması vardır. Müşrikler Allah’a hakkıyla kul olamadıklarından ve kulluğun hazzına eremediklerinden ötürü, bu açlıklarını gidermek için farklı yollara tevessül etmişlerdir. Şeytanî bir kısım mülâhazaların da etkisiyle mesela yağmur yağması için yere bir şey dikmiş, başka bir isteklerinin gerçekleşmesi için mezardakilere müracaat etmiş, türbelere bağladıkları bezlerle veya oralarda yaktıkları mumlarla maksatlarına ulaşmak istemiş ve yavaş yavaş şirk gayyalarına yuvarlanıp gitmişlerdir.

Bazıları ise insan onuruna aykırı olduğu gerekçesiyle -haşa- Allah’a kullukta bulunmaya da karşı çıkmışlardır. Allah’a kul olan birisinin kulluğa alışacağını ve mahlûkata da kullukta bulunabileceğini iddia etmişlerdir. Yani onlar Allah’a kullukta bulunmayı da hürriyete zıt zannetmişlerdir. Hâlbuki insanın gerçek hürriyeti elde etmesinin yolu buradan geçer. İnsan Allah’a kul olduğu zaman başka kulluklardan âzâde olabilir. En başta şunu kabul etmek gerekir ki bir insan Din-i Mübin-i İslâm’ı hür iradesiyle seçer. İman esaslarına hür iradesiyle inanır. İbadet u taatini hür iradesiyle yapar. Kısaca Allah’a kulluğunu hür iradesiyle ortaya koyar.

Bu açıdan hürriyet ile ibadet/ubudiyet arasında çok sıkı bir münasebet vardır. Boynundaki şöhret tasmasını, tenperverlik tasmasını ve daha başka tasmaları çıkarıp atamayan bir insan hür olamayacağı gibi gerçek anlamda Allah’a kul da olamaz. Yani kâmil bir ubudiyet adına hürriyet elzem olduğu gibi, hakikî bir hürriyetin elde edilebilmesi de Allah’a hakkıyla kul olabilmeye bağlıdır. Eğer insan masivaullahla bağlarını koparmak, heva ve heveslerinin esiri olmamak, kula kulluk yapmamak, Allah korkusundan başka bütün korkuları kalbinden silip atmak istiyorsa, Allah’a iyi bir kul olmaya bakmalıdır.

Eğer Cenâb-ı Hak insana irade gibi çok önemli bir dinamik bahşetmişse, insanın onu nerede kullanacağını çok iyi bilmesi gerekir. O, istek ve dilekleriyle çok büyük şeylere talip olmalıdır. Basit bir kısım dünyevî haz ve zevklere talip olmak suretiyle onur ve şerefini zedelememelidir. Ömür sermayesini çok küçük şeyler arkasında koşturmakla zayi etmemelidir. Cismaniyet ve nefsaniyete ait duyguların esiri olmamalıdır. Allah’tan başka hiç kimseden korkmamalıdır. Asla falanın filanın karşısında temenna durmamalı, bel kırmamalı, boyun bükmemeli ve dilenci vaziyetini almamalıdır. O, sadece eğilmesi gerekli olan yerde yani Allah huzurunda eğilmelidir.

İşte iradenin hakkını verme bu olduğu gibi gerçek özgürlüğün yolu da buradan geçer. Allah’a kulluk sayesinde hırs ve haset gibi kötü duygulardan, dünyevî beklentilerden ve korkulardan sıyrılan insanlardır ki iç dünyaları itibarıyla itminana kavuşur ve rahata ererler. Onlar dünyadan,  geldikleri gibi çıkıp gitmeye hazır olduklarından hiçbir dünyevî güç karşısında ezilmezler.

   Mutlak bir hürriyet mümkün mü?

Bazıları özgürlüğü, hiçbir kayıt tanımayan, hiçbir şarta bağlı bulunmayan, hiçbir disiplinle sınırlandırılmayan mutlak bir serbestlik şeklinde anlıyorlar. Ne var ki böyle bir özgürlük bugüne kadar dünyanın hiçbir yerinde mümkün olmamıştır. Ne kapitalist sistemlerde ne liberal sistemlerde ne de komünist sistemlerde insanlar arzu ettikleri gibi sınırsızca yaşayabilmişlerdir. Bütün sistemler bir şekilde hürriyeti kısıtlayıcı bir kısım kurallar koymuşlardır. Mesela komünist sistemler pek çok konuda mubah sınırlarını genişletip insanların heva u heveslerine hitap edebilecek bir anlayış ortaya koymalarına rağmen, sisteme bağlılık noktasında olabildiğine katı davranmış ve çok ciddi bir tiranlık sergilemişlerdir. Mülkiyet haklarını insanların elinden almış, teşebbüs hürriyetini öldürmüş ve toplumları, insan tabiatına ve akla aykırı birçok yasakla tanıştırmışlardır.

Aynı şekilde günümüzün bazı devletleri, pek çok konuda vatandaşlarına ciddi bir serbestiyet tanısalar da, devletin resmi ideolojisine aykırı fikirlere hiçbir zaman müsaade etmemektedirler. Düşünce ve vicdan özgürlüğü dedikleri yerde bile mutlaka bir kısım sınırlamalara gitmekte, kendi anlayışlarına aykırı bir kısım fikirler dile getirildiği zaman ağır bazı müeyyideleri devreye sokmaktadırlar. Ne kadar hürriyetten bahsetseler de kendi sistemleri adına çok küçük çapta bir muhalefete bile tahammül edememektedirler. Bütün bunları ifade etmemin maksadı, mutlak bir hürriyetin ancak hülyalarda ve rüyalarda olabileceğini anlatmaktır. Zira bugüne kadar dünyanın hiçbir yerinde insanlara sınırsız bir özgürlük verilmemiştir.

Esasında toplum hayatının selameti ve ahenk içerisinde yürümesi de hürriyeti kısıtlayıcı bir kısım disiplinlerin konulmasını gerektirir. Eğer hürriyet, bütün arzu ve heveslerin sınırsızca tatmin edilmesi olarak algılanır ve yaşanırsa bu, neseplerin bozulmasına, ailelerin dağılmasına ve toplumun da dejenere olmasına sebep olacaktır. Aynı şekilde kutsala saygısızlık yapma, dine sövüp sayma, milletin değerleriyle dalga geçme gibi fiil ve eylemleri hürriyet adı altında tecviz etmek mümkün değildir. Zira bu takdirde bütün ahlâkî değerler tarumar olup gidecektir. Keza ülke veya millet aleyhinde hareket etmenin de özgürlük denerek meşru kabul edilmesi mümkün değildir. Çünkü bu durumda millet ve ülke kavramları önemsizleşecek ve insanların bir arada yaşaması zorlaşacaktır.

İşte bütün bu sebeplerden ötürüdür ki hemen hemen bütün hukuk sistemleri din, can, nesil, mal ve aklın korunmasını teminat altına almak için kanunlar çıkarmışlar ve bunları tehdit eden suçlara da ağır müeyyideler uygulamışlardır. Yani bütün devletler çıkardıkları bir kısım kanun ve kurallarla hürriyetin sınırlarını belirleme ihtiyacı duymuşlardır. Esasında hürriyet tarif edilirken de, “Başkasının hürriyet sınırlarının başladığı yerde sizinki biter.” denilmiştir. Farklı bir tabirle her ne kadar bütün vatandaşlar bir kısım hak ve özgürlüklere sahip olsalar da bunlar başkalarının hak ve özgürlüklerinin başladığı sınıra kadardır. Hatta bir Müslüman açısından meseleye bakacak olursak, Allah’ın, Peygamber’in ve dinin de onun üzerinde bir kısım haklarının bulunduğunu ve bunların da kendisi adına bir sınır oluşturduğunu ifade edebiliriz.

Bu itibarla günümüzde bazılarının savunduğu sınırsız bir hürriyet telakkisinin ne İslâmî anlayış açısından ne de insanî mantık açısından savunulabilir bir yanı yoktur. Bazıları her istediğini yapma anlamına gelen böyle bir hürriyet anlayışının ancak hayvanlar âleminde geçerli olduğunu söylemişlerdir. Fakat belgesellerde de görüldüğü üzere hayvanlar bile hayatlarını böyle bir çizgide sürdürmemektedir. Onların bile bir kısım sınırları ve alanları vardır. Birisi diğerinin sınırını aştığı ve hukukuna tecavüz ettiği zaman birbirlerine müdahale ederler. Hatta alan ihlâli karşısında onların birbirleriyle kavgaya tutuştukları ve mağlup olanın, alanı diğerine bıraktığı görülür.

Aynı şekilde onların birçoğu kendi aralarında müthiş bir dayanışma ve yardımlaşma içerisinde hayatlarını sürdürmektedirler. Mesela Güney kutbunda yaşayan penguenlerin hayatlarına baktığımızda kurdukları sistem karşısında başımız dönüyor. Bunca okuyan, düşünen ve muhakeme geliştiren insanlar bile onların yaptığı şeyleri yapamazlar. Eğer insanlar kendi aralarında böyle bir sistem kurabilselerdi hepsi huzur içinde yaşarlardı. Dolayısıyla hayvanlar da iradeleriyle olmasa da sevk-i ilâhî ile hayatlarını kendi sınırları çerçevesinde ve belli kurallar dâhilinde sürdürüyorlar. Yani onların da mutlak bir hürriyetleri yoktur.

Allah, nizam içerisinde yaşayabilmeleri adına hayvanların beyinlerine bir kısım kurallar yerleştirmiştir. Onlar da sevk-i ilâhî ile bu kurallara uygun yaşıyorlar. Ama insan akıl ve irade sahibi bir varlıktır. Hatta bunlar onun lazım-ı gayr-i mufarıkıdır, yani kendisinden ayrılması düşünülemeyen en temel özellikleridir. İnsan, ne üst üste yığılan bir ahşaptır ne de gündöndü sapı. Bu açıdan onun insanlarla bir arada nizam ve ahenk içerisinde yaşayabilmesi adına akıl ve iradesiyle bazı sınırlara riayet etmesi ve bir kısım sıkıntılara katlanması gerekir. Bu da iradenin hakkını verme adına çok önemlidir.

İnsan, iradesinin hakkını verdiği takdirde, değil sadece toplumsal hayata uyum sağlayabilmesi, melekleri bile geride bırakabilecek bir varlıktır. Nitekim iradesini yerinde kullanan İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) Miraç yolculuğunda Hz. Cibril’i (aleyhisselâm) geride bırakmıştır. Dolayısıyla Cennetlerin peylenmesi ve rü’yetullah’a mazhar olunması hep iradenin yerinde kullanılmasına bağlıdır. Farklı bir ifadeyle eğer insan, iradesi sayesinde Allah’ın çizdiği çerçevede kalır, onun belirlediği güzergâhta yol alır ve onun vaz’ ettiği disiplinlere riayet ederse Allah’ın rıza ve rıdvanına nail olabilir. Bunun için de hürriyetin bazı yanlarının feda edilmesi, iradeyle onun belli bir disiplin altına alınması gerekir.

Öte yandan hürriyet, Allah’ın insana bahşettiği büyük bir nimettir. Dolayısıyla bu nimetin kıymetinin bilinmesi ve onun muhafaza edilmesi insan için önemli bir sorumluluktur. Zira mü’mine düşen vazife, Allah’ın kendisine ihsan ettiği bütün nimetleri O’nun muradı ve isteği istikametinde kullanmaktır. Eğer O (celle celaluhû) bize, mü’mince kalabilmemiz, kendi hayat felsefemize ve düşünce dünyamıza göre yaşayabilmemiz adına bir kısım haklar vermiş ve ihsanlarda bulunmuşsa biz, onların hiçbirini feda edemeyiz. Zira biz, bu hakların bütününü koruyamaz, fert, aile ve millet olarak varlığımızı koruma altına alamazsak, Müslümanlığı tamamiyet içerisinde yaşayamayız. Zira Müslümanlığın mütekamil bir şekilde yaşanabilmesi, ancak İslamî esaslara göre dizayn edilmiş bir toplum içinde mümkündür.

Eğer bugün İslâm dünyası Allah’ın kendilerine ihsan ettiği böyle bir nimeti ihmal ve tembelliklerinden ötürü ellerinden kaçırmışlar, farklı şekillerde vesayet altına girmişler, yani hürriyetlerini muhafaza edememişlerse Allah katında mes’ul olacaklardır. Dahası onlar böyle bir vesayetin farkında değil, bundan kurtulma adına gayret göstermiyor ve ellerinden kaçırdıkları bir kısım imkânları yeniden istirdat etmeye çalışmıyorlarsa, hürriyetlerinin yanında kendi din ve diyanetlerine de ihanet ediyorlar demektir.

Bu açıdan Cenâb-ı Hakk’ın bize bahşettiği hürriyetin kıymetini bilme, ona sahip çıkma ve onu yerinde kullanma çok önemlidir. Zira başkalaşmamamız ve kendimiz olarak kalabilmemiz buna bağlıdır. Bu açıdan her bir Müslümanın, yaşadığı çağı bilmesi, ileriye matuf öngörülerinin, plan ve projelerinin olması ve kendi idraki ve imkânları ölçüsünde istikbal vaat edecek adımlar atabilmesi gerekir. Bunun ihmal edilmesi bir yönüyle inandığı değerlere ihanet anlamı taşır. Bu konuda gaflete düşmek de aynı şekilde günahtır.

Eğer bizden evvelki nesiller haklarını, hürriyetlerini, izzetlerini ve onurlarını koruma noktasında kendilerine düşen vazifeleri arızasız ve kusursuz olarak yapabilselerdi bugünün Müslümanları yaşamış oldukları vesayet ve derbederliği yaşamazlardı. Ben elimden geldiği nispette her zaman atalarıma karşı fevkalâde saygılı olmaya ve onları hayırla yâd etmeye çalışırım. Ne var ki Müslümanların günümüzde maruz kalmış olduğu üst üste vesayetlere bakınca bazen onlara karşı şu serzenişleri dile getirmekten de kendimi alamıyorum: “Neden içinde yaşadıkları dünyayı doğru okuyamadılar? Neden düşmanlarını fark edemediler? Neden dünyada muvazene unsuru olma konumunu kaybettiler? Neden hürriyetlerini başkalarına kaptırdılar? Neden boyunduruk altına girdiler? Neden başkalarının esiri ve zebunu hâline geldiler?…”

Aynı şekilde bugünün Müslümanları da içine düştükleri bu sıkıntıdan kurtulma adına yapmaları gerekli olan işleri yapmaz ve bu yolda bir kısım sıkıntılara katlanma faziletini göstermezlerse, gelecek nesiller de aynı sözleri onlara karşı söyleyeceklerdir. Mesela diyeceklerdir ki, “Yapmaları gerekli olan vazifeleri bilemedikleri, toplumu yeniden inşa edemedikleri, onlara yeniden dirilişe giden yolları gösteremedikleri ve sadece kendi şahıslarını ve rahatlarını düşündükleri için yuh olsun onlara!” Kim bilir belki de onlar bu konuda bizim kadar da ihtiyatlı konuşmayacak ve bu eleştirilerini lânet okumaya kadar götüreceklerdir.

Bu itibarlardır ki mü’minler, Allah’ın kendilerine ihsan ettiği bütün nimetleri ve imkânları yine O’nun rızası istikametinde gelecek adına çok rantabl olarak değerlendirmelidirler. Bu yolda ellerinden ne geliyorsa yapmalı, olağanüstü bir fedakârlık örneği sergilemeli ve hatta gerekirse bu yolda canlarını bile vermeye âmâde bulunmalıdırlar. Onlar beş asra varan tembelliğimize ve son iki asırdır da büsbütün durgunlaşmamıza bir son vermeli, bu dönemde fevt ettiğimiz sorumlulukları telafi etmeye çalışmalıdırlar.

   İlimde Hür Düşünce

Müslümanlar ilmî çalışmalarda da hicri beşinci asırdan sonra bir duraklama dönemine girmişlerdir. Bu yüzden günümüzde yapılması gereken çalışmalardan birisi de ilimlerin İslamî düşünce menşurundan geçirilerek yeniden ifade edilmesi, kendi düşünce blokajımız üzerinde yeniden şekillendirilerek bir kere daha tasnif ve tertibe tâbi tutulmasıdır. Evet, hicri beşinci asra kadar, yetişen devasa kametler sayesinde, doğrudan doğruya kendi araştırmalarımızla ilmî prensipler ortaya konulmuş olsa da sonraki asırlarda bu iş Batılıların eline geçmiştir. Onlar da ilimleri pozitivizm, materyalizm ve natüralizme dayanan farklı kalıplara dökmüşlerdir.

Bugün biz farklı ilim dallarına ait çalışmalarımızda onların terminolojisinin dışına çıkamıyor ve araştırmalarımızı onların kalıpları içinde sürdürüyoruz. Dolayısıyla da farklı düşünemiyoruz. Araştırmalarımız bizi arkasında olduğumuz hakikate götürmüyor. Bu sebeple Müslüman ilim adamlarının yeniden hür düşünceyi kendilerine ilke edinerek, ilim adına ortaya konulan bütün müktesebatı mebde’den başlayarak bir kere daha gözden geçirmeleri gerekmektedir. Onlar bunu yaparken statükoya bağlılıktan kurtulmalı ve her şeyi sorgulamalıdırlar. Çünkü sorgulamadan yeni bir şey tesis edilemez. Bunun için önümüzde hazır bulduğumuz bilgilerin az dahi olsa yanlış olabileceğine ihtimal vermeliyiz. Mesela tıp alanında ihtisaslaşan bir doktor, o güne kadar öğrendiği bütün bilgileri bir kere daha gözden geçirebilmeli ve bunların doğru olup olmadığını yeniden test etmelidir.

Elbette bu, kolay bir çalışma değildir. Çok ciddi bir ilim aşkı, araştırma aşkı ve hakikat aşkı gerektirir. Dahası bir ömrü bu yola vakfedebilmeyi, ciddi sıkıntıları göze alabilmeyi ve ciddi fedakârlıklarda bulunabilmeyi gerektirir. Eğer Batı’da bir sanayi inkılabı gerçekleşmiş, ilim ve teknikte ciddi mesafeler katedilmişse bu, ömrünü bu işe adamış insanlar sayesinde olmuştur. Kimisi ömrünü hayvanların hayatını incelemekle, kimisi tarihi kalıntıların sırrını keşfetmekle, kimisi de tabiat olaylarının dilini çözmekle geçirmiştir. Fakat onların bu çalışmaları nihayetinde gidip materyalizm ve natüralizme dayanmıştır. Mevcut bu durumun aşılması ve ilimlere dair ele alınan her bir hakikatin mutlaka varlık ve eşyanın arkasında bulunan Zat’a dayandırılması gerekir. Bir kazağın sökülüp yeni bir desenle yeniden örülmesi gibi her şey sökülüp yeniden inşa edilmelidir. Bunu yaparken bazen isabet eder bazen de yanılabiliriz. Bazı meseleleri mevcut hâlinden daha ileriye götürür bazı meselelerde de başkalarıyla birlikte yürürüz. Hatta onların yardımına başvururuz.

Fakat bunlar, sıradan insanların yapacağı işler değildir. Çok ciddi bir azim ve kararlılık gerektirir. Fakat böyle bir ceht ve gayret ortaya konulmadığı sürece Müslümanların düalizmden sıyrılmaları, din-bilim çatışmasını izale etmeleri mümkün değildir. Oysaki Kur’ân-ı Kerim Allah’ın Kelam sıfatından gelen bir kitabı olduğu gibi, kâinat da O’nun kudret ve iradesinden gelen diğer bir kitabıdır. Bu iki kitap da aynı kaynaktan geldiğine göre bunlar arasında bir tearuzun bulunması mümkün değildir.

Evet, idarede vesayet ağırıma gittiği gibi ilimde vesayet de çok ağırıma gidiyor. Meseleleri sürekli falan şunu demiş, filan şunu demiş şeklinde ele almak ve bir türlü ortaya yeni ve orijinal fikirler koyamamak, ancak vesayete teslim olmuş sefil ruhların hırıltıları olsa gerek. Akif’in dediği gibi diyorum: “Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım. Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım.” Esasında her mü’minin bu onuru taşıması lazım. O, şanlı mazisine bakmalı, ruh ve mana köklerine yönelmeli sonra da içinde bulunduğu perişaniyeti düşünüp kendi kendine “Ayıp değil mi bu!” demelidir. Arkasından da mutlaka bu ayıplardan sıyrılarak kendi dünyasını inşa etmeye yönelmelidir.

Vesayet altındaki düşünceler böyle bir dirilişi gerçekleştiremeyeceği için mutlaka hür düşüncelere ihtiyaç vardır. Esasında hürriyet de düşüncede başlar. Düşüncede başkalarının zebunu olan insanların hür olmasından bahsedilemez. Bu açıdan birkaç asırdır vesayet altında kalan, bu yüzden de aşk u heyecanını kaybetmiş, başkalarının güdümüne girmiş, her şeyi başkalarından dilenir hâle gelmiş zavallı ve meflûç durumdaki bu neslin ne yapıp edip dilencilikten kurtulması ve gerçek hürriyetini elde etmesi gereklidir.

Kırık Testi: SULHTA HAYIR VARDIR

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Günümüzde aileden toplumun farklı katmanlarına kadar çeşitli düzeylerde çatışmaların varlığını sürdürmesinde, Kur’an’da geçen “Muslihûn”un (arabulucu ve uzlaştırıcı kimseler) eksikliğinin etkisi var mıdır? Varsa bu eksiklik nasıl telafi edilebilir?
   Cevap: Allah Teâlâ, وَالصُّلْحُ خَيْرٌ “Sulh hayırlıdır.” (Nisâ sûresi, 4/128) kavl-i kerimiyle bu konuda çok önemli bir disiplin vaz’ etmiştir. Aslında bu âyet-i kerime eşler arasındaki problemlerin çözümüyle ilgili nazil olmuştur. Burada Cenab-ı Hak aile içi problemlerin sulh yoluyla çözülmesini hedef göstermiştir. Fakat aynı zamanda âyet-i kerimenin toplumdaki bütün ayrışma ve çatışmalar için de umumî ve objektif bir disiplin vaz’ ettiğinde şüphe yoktur. Çünkü sebebin hususiliği, hükmün umumî olmasına mâni değildir. Yani her ne kadar bu âyet hususî bir mesele hakkında nazil olmuş olsa da âyetin ortaya koyduğu hüküm geneldir. Bu sebeple ister aile fertleri isterse toplumun farklı kesimleri arasında olumsuz bir kısım tavır ve davranışlar ortaya çıktığında Kur’ân’ın bize tavsiye etmiş olduğu çözüm yolu sulhtur, anlaşma ve uzlaşmadır.
Gerek devr-i risaletpenahide gerekse sonraki dönemlerde Müslümanlar, toplum huzurunun sağlanabilmesi adına sulha çok önem vermişler ve ellerinden geldiği kadar hem fertler hem de gruplar arasındaki anlaşmazlıkları sulh yoluyla çözmeye çalışmışlardır. Mesela Osmanlılar farklı ad ve ünvanlarla Kur’ân’ın bu disiplinini müesseseleştirmişlerdir. Yani bu meseleye bizzat devlet tarafından sahip çıkılmış ve toplumun her alanında yaygınlaştırılmıştır. Aralarında ihtilâf çıkan kişiler de problemlerini çözme adına hakem heyetlerine müracaat etmişlerdir.
Esasında günümüzde de bu meselenin devlet çapında ele alınması, kanun ve mevzuatlarla bir çerçeveye oturtulması çok etkili olacaktır. Bugünün Müslümanları olarak bize düşen vazife, Kur’ân’ın bu prensibini öncelikle kendi aramızda veya sözümüzün dinlendiği yerlerde hayata geçirmeye çalışmak olmalıdır.
   Müjdelenen Gariplerin Özellikleri
Konuyla ilgili bir hadis-i şeriflerinde Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), İslâm’ın garip olarak başladığını, yani gariplerle temsil edildiğini ve bir gün, başladığı gibi yeniden bir gurbet dönemi yaşayacağını ifade etmiş ve arkasından da, طُوبٰى لِلْغُرَبَاءِ “Gariplere müjdeler olsun!” buyurmuştur. Sahabenin, gariplerin kim olduğunu sorması üzerine ise şu cevabı vermiştir: الَّذِينَ يُصْلِحُونَ إِذَا فَسَدَ النَّاسُ “Onlar, insanların bozulduğu bir dönemde ıslahçı olanlardır.” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned 27/237)
Demek ki İslâm’ın yaşadığı bu gurbet döneminde insanlar arasında nifaklar, şikaklar, iftiraklar, ihtilaflar çoğalacaktır. Bu ayrılık ve çatışma, aile içi münasebetlerden toplum fertlerine, oradan yöneten ve yönetilen ilişkilerine kadar toplumun çok farklı kesimlerinde kendisini hissettirecektir. İşte böyle bir dönemde bir zümrenin bu tür çatışmalara dâhil olmaması, kendisini her türlü ihtilâf ve iftirakın dışında tutmaya çalışması, hep vifak ve ittifak peşinde koşması ve bu gayretleriyle tevfik-i ilahiye çağrıda bulunması çok önemlidir. Onlar, kendi sa’y ve gayretleriyle ıslah adına yapmaları gerekli olan işleri yaparlarsa Cenâb-ı Hak da tevfikat-ı sübhaniyesiyle onlara yardımda bulunacaktır. İşte hadiste müjdelenen garipler de bunlardır.
Biraz daha açacak olursak bu garipler, bozguncuların bozgunculuk yaptıkları ve her şeyin bozguna kurban gittiği bir dönemde hep sulhun yanında yer alacaklardır. Onlar her türlü vuruşmanın ve dövüşmenin karşısında olacak; hatta televizyonlarda veya gazete köşelerinde çokça örneği görülen polemiklerden ve kısır tartışmalardan bile uzak duracaklardır. Toplumun değişik kesimleri birbiriyle yaka paça olsa ve birbirini yese de onlar asla bu tür kavgalara alet olmayacak; bilakis ortaya çıkan kırık ve çatlakları tamir etmeye çalışacaklardır. Toplumda intikam alma, rövanş duygularıyla yaşama, kan davası gütme veya töre cinayeti işleme gibi canavarca tavır ve davranışlar bulunsa da onların lügatinde bunların hiçbirinin yeri yoktur.
Esasında bütün bunlar dinin temel prensiplerine de taban tabana zıt davranışlardır. Mesela bir cinayetin başına “töre” kelimesi eklenmekle o meşrulaştırılamaz. Haddizatında töre, Müslüman bir toplum içinde ortaya çıkan ve şer’i delillerle test edildikten veya onların filtresinden geçirildikten sonra da benimsenen ve yaygınlık kazanan bir kısım tavır ve davranışları ifade eder. Habuki bir insanı öldürmenin dinî naslarla telif edilebilir bir yanı yoktur. Dolayısıyla da bu tür davranışların hepsi hadiste geçen “fesat” kategorisine girer.
İşte bütün bu bozgunculuk ve ifsatlara karşı mutlaka bir ıslah topluluğu olmalıdır. Onlar hep barışın yanında olmalı, sürekli sulh soluklamalı, uzlaştırıcı ve barıştırıcı olmayı kendilerine misyon edinmelidirler. Çünkü toplumda ortaya çıkan bu tür şenaat ve denaetlerin sadece mevzuatla ve devletin kanunî müeyyideleriyle önlenmesi çok zordur. Asıl yapılması gereken, bu tür fısk u fücurun kötü olduğu ve bundan uzak durulması gerektiği noktasında akılları ikna etmek, kalb ve vicdanlara seslenmektir. Dahası toplum fertlerine insan sevgisini aşılamak, onlar arasında saygı ve hürmet hislerini geliştirmek ve onlara sulh ve uzlaşının faydalarını anlatmak gerekir.
Bir diğer yandan da insanlarda ahirete iman etme ve hesap verme duygusu güçlendirilmelidir. Zira ahiret düşüncesinin, Allah’a hesap verme duygusunun boşluğunu doldurabilecek başka bir şey yoktur. Bu boşluk ne ceza hukukuyla ne kanunî müeyyidelerle doldurulabilir. Nitekim günümüzde mevcut kanun ve müeyyidelere rağmen ne kapkaççının önü alınabiliyor, ne insanlar eşkıyalıktan alıkonabiliyor, ne de zulüm ve haksızlıklarla başa çıkılabiliyor. Hz. Pir’in yaklaşımıyla siz vicdanlara bir yasakçı yerleştireceğiniz âna kadar da bunlarla başa çıkamazsınız. En akıllıca, en sert müeyyideleri koysanız bile, suçlular bir şekilde onların içinden sıyrılmanın bir yolunu bulacak, şekavet adına akla hayale gelmedik stratejiler geliştireceklerdir.
Özellikle günümüzde olduğu gibi eğer bir toplum içinde çok ciddi bir çözülme ve dejenerasyon yaşanıyor ve toplumun her yanında korkunç bir ahlakî çöküntü gözleniyorsa, gönülleri, Allah’a ve ahirete iman duygusuyla mamur hâle getirmeden bu problemlerin üstesinden gelemezsiniz. Dolayısıyla insanlar arasında sulh ve salâhın sağlanmasının önemli yollarından birisi de imanın takviye edilmesi, insanlara tahkikî imana giden yolun gösterilmesidir.
   Sulh ve Uzlaşıyla Çözülebilecek Problemler
Eğer şimdiye kadar bu yapılabilseydi mesela Türkiye için uzun yıllardan beri ciddi bir problem olarak varlığını devam ettiren terör problemi çoktan halledilmiş olurdu. Güç ve kuvvet kullanarak insanları bastırmaya ve ezmeye çalışmak yerine, şayet iyi yetişmiş adliye ve mülkiye amirleri ve memurları hatta emniyet teşkilatı, askerî personel, ilahiyat ve diyanet camiası problem olan bölgelere gönderilse ve onlar da sevgi, saygı ve hoşgörüyle o toplumu kucaklayabilselerdi şimdiye kadar çoktan Doğu ve Güneydoğu bölgeleri Türkiye için problem olmaktan çıkmış olurdu.
Her ne kadar devlet yetkilileri bu türlü tavsiyelere kulak tıkamış, böyle bir çalışma başlatmamış ve ısrarla kaba kuvvetten medet ummaya devam etmiş olsalar da; bir dönem Hizmet gönüllülerinin buralarda kurban eti dağıtma, muhtaçlara el uzatma, açılan okullarla ve etüt merkezleriyle genç nesillere sahip çıkmaya çalışma gibi bir kısım hayır ve eğitim faaliyetlerinin çok güzel semereleri olmuştur. Eğer yapılan bu güzel hizmetlere bir kısım zalim ve mütecavizler tarafından engel olunmasaydı, belki de uzun yıllardır birbirinden ayrı düşmüş/düşürülmüş insanlar arasında ciddi bir kaynaşma olacak, ülkenin birlik ve bütünlüğünün sağlanması adına çok önemli adımlar atılmış olacaktı.
Demek istediğim şu ki devlet yetkilileri veya toplumun farklı kesimleri ne düşünürse düşünsün ve ne yaparsa yapsın, kendilerini ıslaha adamış Hizmet gönüllülerinin, çıktıkları yolda yürümeye devam etmeleri gerekir. Onlar, sulh, hoşgörü, uzlaşı ve diyalog gibi insanî ve evrensel değerleri toplumda ve hatta bütün dünyada hâkim hâle getirme adına ellerinden geleni yapmalı ve bütün meşru yolları kullanmalıdırlar.
İnsanların sürekli birbiriyle didiştiği, birbirini hırpaladığı, kin, nefret ve düşmanlık duygularının köpürtüldüğü bir toplumda çok ciddi bir hezeyan yaşanıyor demektir. Bu tür hezeyanlar çok defa toplumsal bir şizofreniye sebebiyet verir. Bu ise toplumun geleceği, insanların huzur ve mutluluğu açısından göz ardı edilecek bir tehlike değildir. Dolayısıyla böyle bir şizofreninin yaşandığı bir topluma, her fırsat değerlendirilerek ve çok farklı alternatif yollar bulunarak mutlaka doğru müdahalelerde bulunulması gerekir. Eğer siz böyle bir istikamette yürürken birileri önünüzü kesecek, geçtiğiniz köprüleri yıkacak olursa hiç duraklamadan hemen başka bir yol kullanmalı ve hedefinize yürümeye devam etmelisiniz.
   Allah Ahlâkıyla Ahlâklanma
Bir hadis-i şerifte Cenâb-ı Hakk’ın, ahirette iki mü’minin arasını bulacağından bahsedilir. Bunlardan birisi, Allah’ın huzurunda, mü’min kardeşinde olan bir hakkını talep eder. Allah Teâlâ’nın, kul hakkına giren kişinin hiç sevabı kalmadığını söylemesi üzerine alacaklı olan kişi, kendi günahlarının ona yüklenmesini ister. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak ona Cennet’ten bir kısım manzaralar gösterir. Onun bu Cennet nimetlerinin kime ait olduğunu sorması üzerine ise Allah, mü’min kardeşini affetmesi karşılığında bunları kendisine vereceğini söyler ve o da bu hakkından vazgeçer. Sonra da Allah, “Kardeşinin elinden tut ve onu da Cennet’e sok.” buyurur. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ahirete ait böyle bir tabloyu resmettikten sonra şöyle der: اتَّقُوا اللَّهَ وَأَصْلِحُوا ذَاتَ بَيْنِكُمْ فَإِنَّ اللَّهَ تَعَالَى يُصْلِحُ بَيْنَ الْمُسْلِمِينَ “Allah’tan korkun ve birbirinizle iyi geçinin. Muhakkak ki Allah Teâlâ mü’minlerin arasını ıslah eder.” (Hâkim, el-Müstedrek 4/620)
Hadis-i şerifin ibaresinden belki Cenâb-ı Hakk’a “Muslih” ismi/sıfatı nisbet edilebilir. Fakat ne meşhur doksan dokuz isim arasında ne Muhyiddin İbn Arabi Hazretleri’nin zikrettiği üç yüz isim arasında ne de Cevşen-i Kebir’de yer alan bin isim arasında böyle bir isme rastlamıyoruz. Esma-i Hüsna “tevkifîdir” yani Zat-ı Uluhiyet’e, Kur’an veya Sünnet’te geçmeyen bir isim izafe edemeyiz. Fakat bazı ulemanın yaklaşımıyla, belki, Kur’an ve Sünnet’te Rabbimiz’e izafe edilen fiillerden, onların ifade ettiği mana isimleştirilerek O’na nisbet edilebilir.
Öte yandan, -bir hadis-i şerifin ifadesiyle (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned 6/247)- Cenâb-ı Hakk’ın bütün isimlerini de bilmiyoruz. Biz sadece şahsî, ailevî veya içtimaî hayatımızla veya Cenâb-ı Hak’la irtibatımızla ilgili olan isimleri biliyoruz. Yani esma-i ilahiye içinde bizim bildiklerimiz, bizi doğrudan ilgilendirenler. Bunun dışında mesela fizikî âlemler var olacağı âna kadar tecelli eden isimleri bilmediğimiz gibi ahirette tecellî edecek isimlerin hepsini de bilmiyoruz. Dolayısıyla bu isimler arasında “Muslih” isminin de olması mümkündür.
Hâsılı, mü’minler için Allah ahlâkıyla ahlâklanma önemli bir hedef olduğuna göre, onlara düşen vazife ıslahçı olmaktır. Onlar, en yakın daireden en uzak daireye kadar, küskünlük ve kırgınlıkları gidererek, kavga ve çatışmaları yatıştırarak, farklı duygu ve düşüncedeki insanları bir araya getirerek… alakadar oldukları bütün alanlarda hep bir sulh atmosferi oluşturmaya çalışmalıdırlar.

Kırık Testi: ELEŞTİRİ VE TENKİTTE DİKKAT EDİLMESİ GEREKEN NOKTALAR

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Eleştiri yapan ve kendisine eleştiri yöneltilen kimseler nelere dikkat etmelidir? Dinde çok önem verilen insaflı ve hakperest olmanın önündeki engeller nelerdir?

   Cevap: Kritik etme, tenkitte bulunma gibi kelimelerle de ifade ettiğimiz eleştiri, herhangi bir şahsın veya grubun ortaya koyduğu iş, tavır, davranış ve sözlerin gözden geçirilip eksikliklerinin ortaya dökülmesi demektir. Eleştiri, usûl ve üsluba dikkat ederek ortaya konulduğunda bir kısım hataların düzeltilmesinde ve eksikliklerin telafi edilmesinde önemli bir faktördür. Buna mukabil olumsuz ve yıkıcı bir tarzda yapılan eleştiri ise problemi daha da büyütecek, tahribatı daha da derinleştirecektir. Farklı bir tabirle insanların kuvve-i maneviyesini kıracak bir üslup kullanma, onları ümitsizliğe düşürecek ve aktivitelerinden geri bırakacak ölçüde sorgulamalara girme veya her şeyi kökünden nefyedecek şekilde genellemelere gitme matlup bir eleştiri tarzı değildir. Dolayısıyla eleştiri, körü körüne itiraz etme, sırf muhalefet etmek için demagoji ve mugalataya başvurma, karşı tarafı karalama veya yerme gibi davranışlardan farklıdır.

   İslâmî Kültürde Eleştiri

İslâm tarihine göz atacak olursak, vahyin başlangıcından itibaren farklı şekil ve kalıplarda eleştirinin varlığını devam ettirdiği görülecektir. Mesela sahih hadisleri, uydurma olanlardan ayırma adına ortaya konmuş çok önemli birer disiplin olan metin ve senet tenkidine bu gözle bakabiliriz. İslâm âlimleri, tenkidi bir filtre olarak kullanmak suretiyle uydurma bir kısım sözlerin Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) sözleri içine karıştırılmasının önüne geçmişlerdir. Onlar, hadis ravilerini, rivayet edilen hadis metinlerini, metinlerle ilgili yapılan yorum ve şerhleri vs. çok ciddi sorgulamak suretiyle sahte ve yanlış söz ve yorumların dinin dışında kalmasını sağlamışlardır.

Malum olduğu üzere Kur’ân’ın tamamı mütevatiren nakledilmiştir. Bu yönüyle bütün âyetlerin sübutu kat’idir. Fakat bir kısım âyet lafızlarının delâlet ettiği manalar kat’i olsa da, bir kısmı da zannîdir (lafzın manaya delaletinde kesinlik yoktur). Bunların manasının doğru tespit edilmesi adına bütün ihtimaller değerlendirilmiş, ortaya konulan her türlü tefsir ve tevil gözden geçirilmiş, yapılan ciddi sorgulamalarla en doğru hükümlere ulaşılmak istenmiştir. Bu itibarla lafzın delâlet ettiği doğru mananın bulunması adına âyetler bile böyle bir sorgulama ve kritiğe tâbi tutulmuştur.

Ulema, hadis nakleden ravilerin veya din hakkında konuşan âlimlerin tenkit edilmesinin gıybet, su-i zan ve tecessüs (insanların gizli hâllerini araştırma) gibi günahlara sebebiyet verebileceğinin farkında olsalar ve bu tür günahlara girmekten çok korksalar da dinin muhafazası adına bunu yapmışlardır. Hadis ilminin dev imamlarından Şube İbn Haccac, senet kritiği yapmadan önce, “Gel Allah rızası için biraz gıybet (!) edelim.”[1] diyerek meselenin hassasiyetine ve inceliğine dikkat çekmiştir. Onlar, din adına konuşulduğu veya Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) hadis isnat edildiği bir yerde susmayı doğru bulmamışlardır. Zira bu, dinde bir kısım çatlama ve kırılmalara sebebiyet verirdi.

Aynı şekilde karşılıklı fikir teatisi içerisinde farklı konuların ele alındığı münazara ilmi geliştirilmiştir. Münazara esnasında ortaya konulan farklı fikirler tartışılmış, tenkide tâbi tutulmuş ve neticede hakikate ulaşmaya gayret edilmiştir. Karşılıklı yapılan müzakerelerin hedefine ulaşması ve hakikatin ayan beyan ortaya çıkması adına da münazara adabı üzerinde durulmuştur.

Selefin ortaya koymuş olduğu bütün bu gayretler takdir edilmeyecek gibi değildir. Allah’a binlerce hamd u sena olsun ki böyle seleflerimiz var. Zira onlar Kur’ân, hadis ve diğer ilimlere dair ortaya koymuş oldukları olağanüstü gayretlerle İslâm’ı muhafaza etmiş, bizi Allah’a ve Peygamber’e ulaştıran yollar açmış ve bu yollarda patikalara sapmadan doğru bir şekilde yürüyebilmemiz için bize rehberlik yapmışlardır. Onların âlemine girmeden, inceden inceye hayatları tetkik edilmeden kıymetleri bilinemez. Onlar adeta bir melekler topluluğudur.

   Eleştiride İnsaflı Olma

Selef, tenkit sistemini ve münazara ilmini geliştirirken insaflı olmaya çok önem vermişler; eleştirilerinde haklı çıkmaktan ziyade hakkın ortaya çıkmasını esas almışlardır. Hatta münazarada hakkın kendi elinde ortaya çıkmasından memnun olan kişinin insafsız olduğunu ifade etmişlerdir. Diğer taraftan, münazarada haklı çıkan ve kazanan bir insan gerçekte hiçbir şey kazanmamıştır. Kaybeden ise yeni bir şey öğrenmiş olur.

Hz. Ömer’le ilgili nakledilen şu hâdise bu konuda güzel bir misaldir. Hz. Ömer, halife olduğu dönemde hutbe verirken meseleyi evliliğe getirir. Evliliği kolaylaştırma adına bir kısım stratejilerden bahseder. Bunlardan birisi olarak da mehirlerin herkesin kaldırabileceği bir seviyeye indirilmesi gerektiğini ifade eder. Aslında Hz. Ömer’in bu yaklaşımı oldukça makuldür. Fakat arka taraftaki maksurede oturan yaşlı bir kadın perdeyi sıyırır ve bu görüşün Kur’ân’a mı dayandığını yoksa kendi görüşü mü olduğunu sorar ve arkasından, “Eşinizden ayrılıp da yerine başka biriyle evlenmek isterseniz, ayrıldığınız hanıma yüklerle mehir vermiş olsanız da içinden ufak bir şey bile almayın.” (Nisâ sûresi, 4/20) âyetini hatırlatarak Hz. Ömer’in görüşüne itiraz eder. Bunun üzerine Hz. Ömer, “Herkes Ömer’den daha akıllı!” şeklinde mukabelede bulunur. (el-Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ 7/233)

Maalesef günümüzde hem televizyonlarda tartışma adıyla yapılan programlar hem siyasilerin birbirlerine karşı tavır ve davranışları hem de benlik ve enaniyetin çok ileri gittiği modern kültür bizim düşüncelerimizi, ağzımızı ve üslûbumuzu çok bozdu. Bizleri saldırgan birer yaratık hâline getirdi. İnsanlıktan ve hakperestlikten uzaklaştırdı. Günümüz insanı birbiriyle konuşurken, tartışırken veya birbirini eleştirirken hak ve hakikatin ortaya çıkmasına değil, kendi dediklerini karşı tarafa kabul ettirmeye çalışıyor. Herkes haklı çıkma, sözünü geçirme, alkışlanma ve takdir edilme derdinde. Durum böyle olunca da eleştiriler faydadan çok zarar veriyor.

   İnsanda Körlük Hâsıl Eden Faktörler

Hiç şüphesiz insanın hak ve hakikat arayışında objektif olmasının, eleştiri ve tenkitlerinde insaflı hareket etmesinin önüne geçen bir kısım körlükler vardır. Bunlardan birisine maruz kalan bir insan, gerçeği göremeyebilir veya olduğundan farklı görebilir. Bu yüzden de çok defa aka kara, karaya da ak der. Veya eğriyi doğru, doğruyu da eğri olarak görür.

Mesela insanda körlük hâsıl eden faktörlerden birisi şöhretperestliktir. Bir insanın davranışlarını ne ölçüde şöhret tutkusu şekillendiriyorsa, onun bakışı o ölçüde daralacaktır. Zira böyle birisinin, sadece kendisini arzu ettiği şöhret ufkuna ulaştıracak şeyler dikkatini çekecektir. O, daha ziyade şöhrete ulaşacağı vasıtalarla ilgilenecek ve onunla ilgili argümanları görecektir. Dolayısıyla böyle bir kişi bazı meselelerde objektifliğini korusa da umumi manada objektif olamayacaktır.

Aynı şekilde bir kişinin sadece kendi istikbal ve çıkarlarını düşünmesi de onu bakar kör kılar. Zira gözünü müdürlük, müsteşarlık, vekillik ve bakanlık gibi makamlara dikmiş bir insanın umumi anlamda doğru düşünmesi ve doğru değerlendirmeler yapması çok zordur. Çünkü böyle bir kişinin mülâhazaları hep arzu ettiği hedeflere göre şekillenecektir. Bir kısım doğrular bile onun düşüncelerinde çizgi kaymasına maruz kalacaktır. Zira o, iyi bir Müslüman olsa ve sağlam bir muhakemeye sahip olsa bile ele aldığı meseleleri farklı bir yörüngeye çekerek değerlendirecektir.

Körü körüne bir ideolojiye sahip olma da insanda körlük hâsıl eden faktörlerden bir diğeridir. Evet, bir ideolojiye körü körüne bağlanan bir insanın doğru görmesi ve objektif olması çok zordur. Hangi ideolojiye bağlanmış olursa olsun bu türden insanlar, ele aldıkları meseleleri kendi belirledikleri doğrular açısından değerlendireceklerinden çok defa insanları yanıltırlar. Çünkü kendi doğrularını topluma da dayatmak isterler. Bu yüzden de çok defa toplumda bir kısım çatlamalara, yarılmalara, patlamalara yani gayr-i tabiî bir kısım değişimlere sebebiyet verirler.

Tarafgirliğin, aidiyet mülahazasının ve cemaat enaniyetinin de önemli bir körlük sebebi olduğunu ifade etmek gerekir. Kendi meşrebini hâkim kılmaya ve kendi düşüncesine göre bir yere varmaya çalışan insanlar da görmeleri gerekli olan şeyleri objektif bir şekilde göremezler. Çünkü onlar bütün meseleleri hep kendileri için ifade ettiği manaları itibarıyla değerlendirmeye alırlar. Ancak bütün kulluklardan kurtulmuş Hakk’ın azat kabul etmez kullarıdır ki her şeyi doğru veya doğruya yakın görebilirler. 

Çok önemli körlük sebeplerinden bir diğeri de kuvvettir. Aslında kuvvetin bir hikmet-i vücudu vardır. Aklın, mantığın ve muhakemenin kendisi için ayrı bir derinlik olduğu kuvvet alkışlanabilir. Fakat bunlardan yoksun olan ve her problemin çözümü olarak görülen bir kuvvet insanda akıl tutukluğu meydana getirir. Bu yüzden ben, böyle bir kuvveti elinde bulunduran insanlara hep dörtte üç kör nazarıyla bakmışımdır. Dolayısıyla onların bir kısım problemlere çözüm adına ortaya attıkları düşüncelerle yetinmemeli, farklı alternatif çözümler araştırılmalıdır. Böyle bir kuvvet onu elinde bulunduran şahsın başına bela olacağı gibi, bu şahsın bulunduğu yere göre milletin de başına bela olacaktır.

Kendi tarihimize bakarken akıl, mantık ve muhakeme ile çözülmesi gereken bir kısım problemlerin kuvvetle çözülmesi karşısında hep inkisar yaşamışımdır. Hatta yer yer çok sevdiğim bazı zatların kuvvet kullanarak çözmeye çalıştıkları bir kısım icraatlarını eleştirmiş ve “Keşke şu problemi kuvvetle değil de akıl yürütmeyle çözselerdi!” deyip hayıflanmışımdır. Kuvveti elinde tutanların alternatif çözüm yolları araştırmamaları, meseleleri daha yumuşak ve insanî yollarla çözmemeleri karşısında ciddi teessür duymuşumdur. Zira bana göre akıl ve mantıkla üzerine gidilmeyip güç ve kuvvetle bastırılan problemlerin kalıcı olarak çözülmesi çok zordur. Bunların bir süre sonra yeniden hortlama ihtimalleri yüksektir. İnsanlık tarihi bugüne kadar bunun çok sayıda misalini görmüştür. Baskı altına alınan ve ezilen insanlar bir süre sonra kendi hissiyatlarına göre farklı şekillerde başkaldırmışlardır.

Bu tür körlükler yaşayan insanların eleştiri ve tenkitte de insaflı olmalarından bahsedilemez. Onlar birilerini tenkit ederken hep karşı tarafı karalamaya matuf konuşurlar. Kendilerinin haksız olabileceğini akıllarına bile getirmezler. Halk ifadesiyle kendilerini hep “sütten çıkmış ak kaşık gibi” göstermeye çalışırlar. Bu sebeple de onların sözlerinden çok fazla istifade edilemez. 

Evet, bir insanın eleştiri ve tenkitlerinde insaflı olması ve hakikatin ortaya çıkmasına hizmet etmesi için bütün bu körlüklerden uzak durması gerekir. Düşünceleriyle toplumu aydınlatmak ve doğru bir ibre gibi sürekli çevresindekilere gerçek kıblelerini göstermek isteyen insanların çok hakperest olması ve hakkın hatırını hiçbir hatıra feda etmemesi gerekir. Yoksa yukarıda zikredilen körlüklerle malul olan insanlar çoğu zaman kendi his ve duygularını fikir zannedebilecekleri için düşünceleriyle, sözleriyle veya yazılarıyla başkalarını yanıltabilirler.

Bu itibarladır ki toplum meseleleriyle ilgili konuşan, yorum ve eleştiri yapan kimseler eğer hak ve hakikate hizmet etmek istiyorlarsa kendilerini çok iyi gözden geçirmelidirler. Onlar öncelikle doğrulara karşı saygılı olmasını bilmeli ve enine boyuna düşünüp taşınmadan konuşmamalıdırlar. Kabullendikleri bir fikrin uzun yıllar doğru olduğunu zannetseler bile, kural ve kaideleriyle bunun aksi bir fikir ortaya konulduğunda çok kolaylıkla kanaatlerini değiştirmesini bilmeli ve şöyle diyebilmelidirler: “Mesele benim bildiğim gibi değilmiş. Ben, bu konuda yanılmışım. Demek ki bugüne kadar kendi kaprislerimin esiri olmuş, heva ve heveslerimi fikir zannetmişim.”

   Usûl ve Üsluba Dikkat Etme

Tenkidin faydalı olması ve muhataplarca dikkate alınması adına dikkat edilecek diğer önemli bir faktör de kullanılan üsluptur. Söylenilen sözlerin makul ve doğru olması kadar onların sunuluş tarzı da çok önemlidir. Tenkidin karşı tarafta bir rahatsızlık hâsıl etmemesi adına üslup doğru, sunuş tarzı da insanî olmalıdır. Böyle olursa sizin bir problemi çözmeye veya bir yanlışı düzeltmeye matuf teklif ve düşünceleriniz dikkate alınır ve hatta bir açılıma vesile olabilir.

Buna göre, eleştirmeden önce muhatabın genel durumunu göz önünde bulundurma ve ona göre bir üslup kullanma çok önemlidir. Eğer muhatabımız bizim söylediklerimizi sindiremeyecekse konuşmanın bir faydası yoktur. Çünkü böyle bir kişiye karşı söylenecek sözler onu tepkiye sevk edecek ve onda hakka karşı saygısızlık duygularını uyaracaktır.

Bazen tenkit ettiğimiz mevzudan ziyade kullandığımız üslup karşı tarafı hazımsızlığa sevk eder. Eğer biz, maksadımızı balyozla onun kafasına vuruyor gibi ifade edersek, söylediğimiz sözler bir yönüyle ona ruh travması yaşatır. Böyle bir kişi bizim sözlerimizin doğru olduğuna inansa bile söyleniş tarzından rahatsız olduğu için kabullenmek istemeyebilir. Hatta kendisinin haklı olduğunu ispat etmek veya bâtılı hak göstermek için kafasında türlü türlü felsefeler oluşturur. Dolayısıyla biz, onu şeytanî mülâhazaların vekili hâline getirmiş oluruz.

Eleştiri mevzuunun ve üslubun yanında bazen eleştiriyi kimin yaptığı da önem arz eder. Öyle ki bazı şeyleri biz söylediğimizde büyük bir tepkiyle karşılayan bir şahıs, aynı şeyleri bir başkasından duyduğunda iltifat gibi görebilir. Bu, biraz da eleştiren ve eleştirilen arasındaki münasebetle ilgilidir. İnsan, çok sevdiği kişilerin tenkitlerini bile takdir gibi görebilir. Bu açıdan hatalı gördüğümüz bazı davranışları ille de kendimiz söylemeye çalışmamalı, bu konuda inat etmemeli, bize göre sözünün daha tesirli olacağına inandığımız insanlara havale etmeliyiz. Asıl olan, hakikatin bazı sinelerce kabul edilmesi ve hakkın tutulup kaldırılması ise hak ve hakikatin kim tarafından dile getirildiğinin ne önemi var?

Usul adına dikkat edilmesi gerekli olan diğer bir nokta da şudur: Eğer birinin hatalarını yüzüne söylediğimizde rahatsız olacaksa, onun da ders alabileceği bir ortamı kollayarak umuma konuşmayı düşünebiliriz. Zira pek çok defa Allah Resûlü’nün, gördüğü hataları dile getirme tarzı da bu şekilde olmuştur. O (sallallâhu aleyhi ve sellem), birinin bir yanlışı karşısında ashabını mescide toplamış ve umuma konuşmuştur. Böylece hatası olan kişi de incinmeden ve rencide olmadan yaptığı yanlışın farkına varıp ve onu düzeltme imkanı bulmuştur.

Özellikle enaniyetin çok ileri gittiği günümüz dünyasında eleştiri adına bu tür inceliklere dikkat etmek daha da önem kazanmıştır. Kutuplardaki aysbergler gibi enaniyete sahip olan insanlar eleştiri ve tenkide karşı oldukça tahammülsüz hâle gelmişlerdir. İşte böyle bir dönemde hak ve hakikatin saygısızlık görmemesini istiyorsak mutlaka bu konuda doğru ve etkili olduğuna inandığımız usul ve üslubu bulmaya çalışmalıyız.

   Eleştirileri Dikkate Alma ve Saygıyla Karşılama

Bütün bunların yanında elbette kendilerine eleştiri yöneltilen kimseler de insaflı olmalı ve hatta hatalarını gösteren kimselere teşekkür etmesini bilmelidirler. Bediüzzaman’ın yaklaşımıyla, eğer birisi bizi koynumuzdaki akrebe karşı uyarmışsa, ona yapılacak muamele teşekkür etmek olmalıdır.

Farklı bir tabirle eğer evimizin bir yerinden duman çıkıyor, evin içini koku sarıyor ve birisi de kalkıp, “Acaba bu evde bir yangın mı var?” diyorsa, yapılması gereken davranış kalkıp odaların hepsini kontrol etme ve duruma göre tedbir almadır. Yoksa, “Sen ne şom ağızlı bir insansın! Ne diye bu tür şeyler konuşuyorsun!” diyerek onu susturmaya çalışmanın hiçbir kimseye faydası yoktur. Bilemiyoruz, gerçekten konuşan kişi felaket tellallığı yapıyor da olabilir. Fakat bunu anlamanın yolu, onun eleştirdiği meselenin bir kere daha gözden geçirilmesidir.

Önceki yıllarda bir misafirim gelmişti. Bilgili ve kültürlü bir insandı. Giderken umuma duyurmadan biraz eğilip, “Hocam, arkadaşlar biraz kitap okusalar.” demiş ve zımni olarak az kitap okunmasını eleştirmişti. Şimdi bunun karşısında yapılması gereken davranış, hakikaten bu konuda bir eksiğin bulunup bulunmadığına bakma ve eğer varsa bunu telafi etmeye çalışmadır. Yani insanlara faydalı kitapları okutma, hem dinlerini hem de içinde yaşadıkları dünyayı daha iyi tanımalarını sağlama, kitap okumayı daha sistemli hâle getirme, kitapların çok ciddi bir anlama cehdiyle okunmasını temin etme, ülfet ve ünsiyeti giderme adına müzakereli okuma gibi yeni okuma şekilleri geliştirme adına gerekli gayreti göstermedir.

Bazen yöneltilen tenkitler isabetli olmayabilir. Hatta bazen dile getirilen düşüncelerde önyargı ve garaz da bulunabilir. Fakat biz, eleştirilere müspet yaklaşmaz, onların hepsini kaldırır bir kenara atarsak, boşların yanında doluları da zayi etmiş oluruz. Böyle yapmak yerine gümüş ve altın paraların yanında bakırlara, demirlere ve hatta sahte olanlara da belli ölçüde saygıyla yaklaşmasını bilirsek, onlardan istifade etmenin de önünü açmış oluruz.

Öte yandan eğer biz, kendi düşüncelerimize saygı gösterilmesini ve değer verilmesini istiyorsak, başkalarının düşüncelerine gereken değeri vermeliyiz. Makulün makulce karşılanmasını arzuluyorsak, öncelikle başkalarının makul olmayan düşüncelerini bile makul karşılayabilmeli, daha doğrusu bu düşünceler içerisinde makul bir taraf araştırmalıyız. Bu konularda saygısızlık ve kabalığı bir kenara bırakmalı, tavır ve davranışlarımızın yumuşak ve sıcak olmasına dikkat etmeli ve bize aykırı gelen fikirlere bile sinemizi açabilmeliyiz.

Esasında yontulmamış ve rötuşlanmamış kaba düşüncelerin İslâm’da yeri yoktur. İslâm, bazı düşünceleri ele almış, evirmiş, çevirmiş, şekillendirmiş ve her gönle girebilecek kıvama getirmiştir. İşte bizim kullanmamız gereken metot da budur. Bu ölçüde geniş sineli olabilir, hakka saygı prensibini benimseyebilir ve farklı fikirlere karşı tahammüllü hâle gelebilirsek, bir kısım eleştiri ve tenkitlerin çatışma ve kavga vesilesi olmasının da önüne geçmiş oluruz.

Bir zamanlar arkadaşlara şunu tavsiye etmiştim: Hepiniz hata ve yanlışlarınızı size karşı rahatça söyleyebilecek birer kardeş edinin ve ona şöyle deyin: “Gerek din ve diyanet yaşantıma, gerek hizmetin işleyişiyle ilgili yaptıklarıma, gerekse insanî ilişkilerimdeki tavır ve davranışlarıma dair gördüğün her türlü yanlışlığı rahatlıkla bana söyleyebilirsin.” Zira sahabe efendilerimizin hayatlarına baktığımızda, onların aralarında böyle bir anlaşma olduğuna dair kesin bir bilgimiz olmasa bile onların, gördükleri hataları birbirlerine çok rahatlıkla söylediklerini görürüz ve bizim için onlar birer yıldız, karanlık gecelerimizde yollarımızı aydınlatan birer ışık kaynağıdır.

***

[1] Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 7/152; Hatîb el-Bağdâdî, el-Kifâye fî ilmi’r-rivâye s. 45; İbn Battal, Şerhu Sahihi’l-Buhârî 9/247.

Kırık Testi: UHREVÎ HÜSRANA DÜŞMEMENİN VE ALDANMAMANIN YOLU

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Kehf Sûresi’nde, De ki: Size işledikleri ameller bakımından ahirette en büyük kayba uğrayanların kimler olduklarını bildirelim mi? Onlar o kimselerdir ki dünya hayatında ortaya koydukları bütün sa’y u gayretleri hep boşa gidecektir. Hâlbuki kendilerinin güzel işler yaptıklarını zannederler.(Kehf Sûresi, 18/103-104) buyruluyor. Burada sâlih bir dairede bulunuyor görünmemize rağmen, ahirette kaybedenlerden olmamak için dinî hayatımızda ve Allah yolunda yaptığımız hizmetlerde nelere dikkat etmeliyiz?

   Cevap: Öncelikle kısaca soruda zikredilen âyet-i kerimenin üzerinde duralım. İlk olarak âyet, “de, söyle” manasına gelen قُلْ lafzıyla başlıyor. Bu daha sonra kendilerine hitapta bulunulacak kimselerin uzak bir mesafede durduklarına işaret etmektedir. Yani bu lafız, herhangi bir yüceltme ve takdir ifadesi olmadığı gibi, bilakis muhatapların durmaları gerekli olan nokta ile durdukları yer arasında ciddi bir mesafe bulunduğunu ihsas ettiriyor.

Âyet-i kerimenin devamında هَلْ نُنَبِّئُكُمْ بِالْأَخْسَرِينَ أَعْمَالًا “Size işledikleri ameller bakımından ahirette en büyük kayba uğrayanların kimler olduklarını bildirelim mi?” buyruluyor. Burada geçen أَعْمَالًا kelimesi çoğul olduğu için ibadet ü tâatten muamelata, oradan ahlâka kadar bütün amelleri, tavır ve davranışları içine alır. Belki burada Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ifade ettiği, اَلْإِيمَانُ بِضْعٌ وَسَبْعُونَ شُعْبَةً “İman yetmiş küsur şubedir.” (Buhârî, îmân 3; Müslim, îmân 57) hadisi hatırlanabilir. İşte bu ifade, hadiste işaret edilen bütün şubeleri içine alır.

Âyette geçen بِالْأَخْسَرِينَ lafzının kalıbı ise, bilindiği üzere Arapça’da “ism-i tafdîl” sigası olarak isimlendirilir. Dolayısıyla bu, “en çok zarar eden, tam anlamıyla ziyanda olan, bütün işlerini zarar içinde götüren veya zararın göbeğine otağını kuran kimseler” demektir.

Âyet-i kerime, الَّذِينَ ضَلَّ سَعْيُهُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا ifadesiyle, işte bu kişilerin dünya hayatındaki bütün emeklerinin, yapmış oldukları her türlü iş ve amelin boşa gittiğini, bunların kendilerine hiçbir fayda sağlamadığını anlatıyor. Bununla birlikte, وَهُمْ يَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ يُحْسِنُونَ صُنْعًا onlar, kendilerinin güzel işler yaptıkları zannediyorlar.

 Bu iki âyet-i kerimede zikredilen hususlar, seviyesine göre herkes için farklı bir mânâ ifade eder. Mesela küfür ve şirk ehli için bu âyetlerin ifade ettiği anlam şudur: Onlar, dünya hayatının refahı adına güzel faaliyetlerde bulunduklarını zannederler. Kendilerine göre insanların eksiklerini giderdiklerini, onlara daha güzel yaşama imkânları hazırladıklarını düşünürler. Fakat bunu yaparken Allah’a iman etme, İslâm’ın emrettiği ibadetleri yerine getirme, insanlar arasında güzel ahlâkı hâkim kılma, her yerde yaratılışın esasını teşkil eden sevginin bayraktarlığını yapma, bütün insanlığı ve hatta bütün bir varlığı şefkatle kucaklama gibi en önemli ve en hayatî hususları ihmal ederler.

Bütün bunları görmezden gelerek sadece dünyevî ve maddî bir kısım meselelerle meşgul ve bunlarla müteselli olurlar. Hatta yapmış oldukları işlerin çok önemli olduğunu zannederler. Ne var ki onlar, Allah’ın emir ve yasaklarına tâbi olmayıp İslâm’ın vaz etmiş olduğu güzellikleri temsil etmediklerinden büyük bir yanılgı ve kayıp içindedirler. Yaptıkları işlerin önemli olduğuna dair mülâhazalarıyla sadece kendilerini aldatmış olurlar. Çünkü onların ortaya koymuş oldukları bu işlerin, ahirette kendilerine hiçbir faydası dokunmayacaktır.

Öte yandan bu âyet, mesâvîden bir türlü sıyrılamayan ve hayatlarını hep bata çıka yaşayan günahkâr mü’minlere de bakar. Mesela onlar Allah’a kulluk adına sadece haftalık kıldıkları Cuma namazıyla yetinebilir ve bununla kurtulacaklarını zannedebilirler. Allah yolunda yapılan hiçbir ameli küçük göremeyiz. Bazen bir insanın yolda kalmış birisini arabasına alıp bir yere bırakması bile Allah katında çok hora geçen bir amel olabilir. Hele bu amel, dinin çok önemli şeâirinden biri olan Cuma namazını eda etmekse, kimsenin onu küçük görmeye hakkı yoktur. Fakat bir kişi uhrevî kurtuluşunu kendi çarpık kriterlerine bağlıyor ve Allah’ın ölçülerini göz ardı ediyorsa, aldanıyor demektir. Dolayısıyla kâfirler hüsranın göbeğine otağını kurdukları gibi böyle bir kişinin de dalâletin göbeğine otağını kurma ihtimali vardır.

Soruda dile getirildiği üzere elbette bu âyetin i’lâ-i kelimetullahı kendilerine mefkûre edinmiş Hizmet gönüllülerine bakan yönü de vardır. Eğer onlar usûlüddine bağlı kalmaz, Kur’ân ve Sünnet’in rehberliğinde yol almaz ve asıl maksatlarını unuturlarsa, hiç farkına varmadan istikametten ayrılıp böyle bir hüsran yaşayabilirler. Mesela bu insanlar; evler, kültür lokalleri, diyalog merkezleri veya okullar açarak ya da hicretle vatanlarını terk edip yeni diyarlara açılarak i’lâ-i kelimetullah adına yapılması gereken mücâhedenin mebdeini yerine getirmiş olabilirler. Yapılan bu tür hizmetler, insanlığa hak ve hakikati anlatma, kalblerin Allah’la buluşması adına aradaki engelleri bertaraf etme, Allah’ı sevdirme ve insanların Allah tarafından sevilmesini sağlama istikametindeki gayretlerin başlangıcını oluşturur. Hizmet adına yapılan faaliyetler ve inşa edilen müesseseler böyle bir mücâhedenin yapılabilmesi adına önemli birer vesiledir. Asıl olan, bu vesilelerin çok iyi değerlendirilerek, onlar vasıtasıyla maksadın gerçekleştirilebilmesidir.

Eğer bu gerçeği unutur veya göz ardı eder, hizmet adına yapılan faaliyet ve projelerle kendimizi ifade etmeye başlar, alkışlanma arzusuna kapılır, müşârun bi’l-benân olma (parmakla gösterilme) mülâhazasına girer, başarılarımızı takdir ve tebcile bağlarsak, işte o zaman biz de -Allah muhafaza- hiç farkına varmadan dünya-ukbâ hasareti yaşar ve yaptığımız bütün hizmetleri heba edebiliriz.

Bu konuda istikameti kaybetmemenin yolu şudur: Allah, sizi çok önemli işlerde istihdam edebilir. Seleflerinizin ideallerinin ötesinde başarılara imza atmış olabilirsiniz. İşte böyle bir başarı karşısında bile denilmesi gereken: “İhtimal ki bizim yerimizde başkaları olsaydı, bu işleri çok daha ötelere götürmüş olurlardı. Ne yapalım, bizim güç ve takatimiz bu kadarmış. İyi insanların yerini işgal ettiğimizden, onlara gölge ettiğimizden ve topyekûn bütün bir insanlığın yüzünü güldüremediğimizden ötürü Allah bizi affetsin.”

Eğer bu mülâhazalar bırakılıp bunun yerine, elde edilen başarılar karşısında gurur ve kibre girilir ve yapılanların mükâfatı alkış ve takdir olarak dünyada talep edilirse işte o zaman kazanma kuşağında kayıp yaşanır. Ve hele tamamen dalâlet ve hüsran sayabileceğimiz ve küfre/fıska ait birer sıfat olduğundan hiç şüphe etmediğimiz; elde edilen makamların şahsî menfaatler adına istismar edilmesi, onlarla çıkar çarklarının kurulması, Allah yolunda kazanılan itibar kredisinin zenginlik yolunda kullanılması, elde edilen imkânlarla krallar gibi yaşama arzusuna düşülmesi, lüks arabaların ve villaların peşinden gidilmesi gibi tavır ve davranışlara girilirse, bu takdirde -Allah muhafaza- yukarıdaki âyet-i kerimenin zemmettiği gürûha dâhil olunabilir, güzel işler yapıldığı zannedilirken, uhrevî hüsran yaşanabilir.

Aynı şekilde bazıları da vahdet-i ruhiyeyi koruma, nizam ve intizamı sağlama, yapılan hizmetleri ikiye katlama gibi güzel düşüncelerle yola çıkar ve bu düşüncelerini gerçekleştirme adına güzel işler yaptıklarını düşünürler. Fakat onlar da kaba tavırlarıyla sağı solu kırıp geçirir ve yıkılmadık gönül bırakmazlar. Kimseye hatasını söyleme fırsatı vermezler. Çünkü buna tahammül edemezler. Bu açıdan onlar kendilerince millete iyilik yaptıklarını zannetseler de, küfür/fısk sıfatlarıyla muttasıf olduklarından otağlarını hüsran üzerine kurmuş kimselerdir.

Bu dünyada iyi işler yaptığını zanneden, bu güzel işlerin sevaplarını bir havuza akıttığını ve ahirete gönderdiğini düşünen ve ahirette de güzel mükâfatlar elde edeceğini uman bir kişinin, amellerinin içine riya ve süm’a karıştırdığı, kendi çıkarlarını işin içine soktuğu ve bunlarla bir çıkarlar dünyası kurduğu için bütün amellerinin boşa gitmesi ve ahirete de müflis olarak göç etmesi ne büyük bir talihsizliktir!

İşte bütün bu tehlikelerden uzak kalmanın yolu, yapılan bütün amellerin ihlâsla yapılmasıdır. Eğer insanlar size güveniyor, imkânlarıyla size destek oluyor ve siz de dünyanın dört bir tarafına açılarak buralarda hizmet yapabilme adına bir kısım faaliyetlerde bulunuyorsanız, yaptığınız bütün bu işleri sadece Allah rızası için yapmalı ve hiçbir dünyevî hesabı işin içine katmamalısınız. Elbette okullar, üniversiteler, kurslar, kültür lokalleri, diyalog merkezleri açacaksınız. Fakat bunları sadece ama sadece yüce mefkûreniz istikametinde kullanacaksınız. Bunlar vasıtasıyla duygu ve düşüncelerinizi başkalarıyla paylaşacaksınız. Bu tür vasıtaları değerlendirerek gönüllerinizin ilhamlarını başka sinelere boşaltacaksınız. Değerlerinizden başkalarının da haberdar olmasını sağlayacaksınız. Aynı zamanda kendi tekâmülünüz yolunda başkalarının güzelliklerinden alabileceklerinizi de alıp olgunlaşacaksınız. Bunlar sizin vazifeleriniz. Fakat amelin ruhu ihlâs ve samimiyet olduğu için, bütün bunları yaparken maddî ve manevî hiçbir beklentiye girmeyeceksiniz. Tam bir istiğna ve adanmışlık duygusuyla hareket edeceksiniz.

Hâsıl-ı kelam, kendilerini insanlığa hizmete adamış olanlar, hangi alanda hizmet ederlerse etsinler, enbiya-i izamın yoluna uymalı ve yapmış oldukları hizmetler karşılığında zerre miktarı beklentiye girmemelidirler. Dağları yerinden sökseler, küre-i arzın yörüngesini değiştirseler, güneş sistemine farklı bir şekil verseler bile, eğer yaptıkları bu hizmetler karşılığında maddî-manevî bir kısım beklentilere giriyorlarsa, bütün bu işler boşa gidecek, onlara bir fayda sağlamayacaktır. Mesleğimizin esası budur. Eğer bunun dışına çıkma temayülü taşıyanlar varsa, onlar bir kere daha kendilerini gözden geçirmelidirler. Aksi takdirde “kazandım” dedikleri yerde kaybedebilirler.

Kırık Testi: AİDİYET MÜLÂHAZASINA TAKILMADAN MUHTAÇLARA YARDIM ETME

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Hizmet’in en mümeyyiz vasıflarından biri olan “başkalarına el uzatma” hasletini kazanma ve bunu pratiğe dökme adına yapılabilecek faaliyetler nelerdir?

   Cevap: Başkalarının yardımına koşmak, Allah’ın inayetine sunulmuş en beliğ bir davetiyedir. Zira bir hadis-i şeriflerinde İnsanlığın İftihar Tablosu şöyle buyurmuştur: مَنْ نَفَّسَ عَنْ مُؤْمِنٍ كُرْبَةً مِنْ كُرَبِ الدُّنْيَا نَفَّسَ اللهُ عَنْهُ كُرْبَةً مِنْ كُرَبِ يَوْمِ الْقِيَامَةِ، وَمَنْ يَسَّرَ عَلَى مُعْسِرٍ يَسَّرَ اللهُ عَلَيْهِ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ، وَمَنْ سَتَرَ مُسْلِمًا سَتَرَهُ اللهُ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ، وَاللهُ فِي عَوْنِ الْعَبْدِ مَا كَانَ الْعَبْدُ فِي عَوْنِ أَخِيهِ “Her kim bir mü’minin dünya sıkıntılarından bir sıkıntısını giderirse; Allah da onun ahiret sıkıntılarından birini giderir. Her kim darda kalan kimsenin işini kolaylaştırırsa Allah da onun dünya ve ahiret işlerini kolaylaştırır. Her kim bir Müslümanın bir günahını örterse Allah da dünya ve ahi­rette onun günahlarını örter. Kul, din kardeşinin yardımında olduğu sürece Allah da onun yardımcısıdır.” (Müslim, zikr 38; Ebû Dâvud, edeb 68)

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) başka bir hadis-i şeriflerinde ise insanların en hayırlısının onlara en faydalı olan kimse olduğunu ifade buyurmuştur. (Taberanî, el-Mu’cemu’l-evsat, 6/58) Bu itibarladır ki siz insanlığın yardımına koşarsanız, Allah tarafından yardımsız bırakılmazsınız. İnsanlığa el uzatırsanız, hiç umulmadık yerlerden de size el uzatılır.

   El Uzatmanın Çeşitleri

Bugüne kadar “Kimse Yok mu?” derneği bu alanda önemli bir boşluğu doldurmuştur. Fakat onun yapmış olduğu faaliyetleri yeterli görmemelidir. Herkes kendi dünyası itibarıyla bir “Kimse Yok mu” oluşturmalı ve insanların imdadına koşmalıdır. Hatta el uzatmanın bütün çeşitlerini göz önünde bulunduracak olursak, maddi yardım faaliyetlerinin dar alanlı kaldığını söyleyebiliriz. Zira muhtaçlara maddî yardımda bulunma, el uzatmanın sadece bir çeşididir. Eğer meseleyi maddî-manevî, dünyevî-uhrevî tüm açılardan düşünecek olursanız, konunun çok daha geniş bir alanla ilgili olduğunu görebilirsiniz.

Bu açıdan biz, sadece maddî sıkıntılar içinde bulunanlara el uzatmakla yetinmemeli, bunun yanında manevî buhranlar yaşayanlara, stresler içinde kıvrananlara, anguazlarla inleyenlere, depresyondan çıkamayanlara da el uzatmalı, onların sinelerine de ümit, itminan ve inşirah boşaltmalı, onlara huzurlu bir hayatın yolunu göstermeliyiz.

Meseleye böyle geniş bir perspektiften bakacak olursak, toplumdaki herkesin kendi durumu ve konumu itibarıyla el uzatabileceği insanlar olacaktır. Mesela imkânları geniş olan bir insan, imkânsızlıklar içerisinde kıvranan kimselere yapacağı maddî yardımlarla el uzatabileceği gibi bir doktor da insanların ağrılarını sızılarını dindirmek suretiyle onlara el uzatabilir. Aynı şekilde, yol yordam bilen ve dünya işlerinden anlayan insanlar, başkalarına danışmanlık yapmakla el uzatabilir; insan psikolojisinden anlayan uzmanlar da bunalım yaşayan kimselere rehberlik yapabilirler.

Bunların içinde en önemlisi de insanlarla Allah arasındaki engelleri bertaraf ederek, kalblerin Allah’la buluşmasını sağlama ve onlara uhrevî hayatlarını kazandırmadır. Hakka dilbeste olmuş ve kendisini i’lâ-i kelimetullah vazifesine adamış insanların, yol bilmezlere, yolda kalmışlara, şehrahta yürüyeceği yerde patikada emekleyenlere el uzatması gerekir. Gönüllerin Allah’la buluşmasını engelleyen ve zihinlerin ahireti düşünmesine mâni olan önemli engellerden birisi dünyevî sıkıntılar olduğu için, bunların bertaraf edilmesi adına ortaya konulan ceht ve gayretler de bir yönüyle bunun zımnında değerlendirilebilir. İnsanların maddî-manevî ihtiyaçlarının giderilmesi, onları, basit ve bayağı şeylerle meşgul olmaktan kurtaracak ve onların Allah’a yaklaşmaları adına önemli bir köprü olacaktır. Zor ve sıkıntılı durumdaki insanlara sunulan destekler onların Allah yoluna çağrıya icabetlerini kolaylaştıracaktır.

Esasen maddî ve manevî yardımın birlikte sunulması, enbiya-i izamın mesleğidir. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayat-ı seniyyelerine göz atacak olursak bunun pek çok örneğini bulabiliriz. O, Cenâb-ı Hakk’ın muazzez ve mükerrem bir memuru olarak hayatı boyunca insanların yardımına koşmuş, sürekli muhtaçları görüp gözetmiştir. Öyle ki, kendisine uzatılan hiçbir eli boş çevirmemiş; olduğu zaman vermiş, olmadığında da vermeyi vaat etmiştir. Aynı zamanda O (sallallâhu aleyhi ve sellem), kalblerle Allah arasındaki engelleri gidererek insanları Allah’a kavuşturma ve Allah’la buluşturma adına yapılması gerekli olan her şeyi kusursuz yerine getirmiştir. Nitekim Veda Hutbesi’nde üç defa, أَلاَ هَلْ بَلَّغْتُ “Tebliğ ettim mi?” diye sorduğunda oradaki mahşerî kalabalık hep bir ağızdan âdeta bir koro gibi “evet” cevabını vermişlerdir. O da, “Allah’ım şahit ol!” buyurmuştur.

Siz çok ciddi bir sorumluluk duygusuyla sorulan bu soruyu biraz daha açarak şöyle anlayabilirsiniz: “Peygamberlik vazifemi hakkıyla eda ettim mi? Mesajımı size ulaştırdım mı? Size el uzattım mı? Hakkı bütün açıklığıyla size gösterebildim mi?” İşte herkes, durduğu yer ve konum itibarıyla böyle bir sorumluluk duygusu taşımakla, konumunun hakkını verip veremediğinin muhasebesini yapmakla mükelleftir. Mesela bir insan vaizlik yapıyorsa, on veya yirmi sene insanlara hitap ettikten sonra bir de onların hissiyatını almalı ve “Size karşı vazifemi yaptım mı? Buna şahit misiniz?” demelidir. Sorumluluktan kurtulma adına böyle bir davranış çok önemlidir. Böyle bir şehadeti musallaya konulduktan sonraya bırakmamalıdır. İnsan, daha dünyada iken vicdanıyla yüz yüze gelmeli, vazifesini yapıp yapamadığının ızdırabını yaşamalı, bu duygularını kamuoyuna arz etmeli, belli ölçüde onların şehadetlerini yanına almalı ve onlarla Cenâb-ı Hakk’a yürümelidir.

Evet, ihtiyacına göre herkese el uzatabilmek ve yardım talebi için uzanan elleri boş çevirmemek, hem insanlığın bir gereği hem de önemli bir mü’min ahlâkıdır. Bu, ferdî gayretlerle yerine getirilebileceği gibi, ‘Kimse Yok mu’ gibi kurumların eliyle de yapılabilir. Düşmüş insanların elinden tutulabilir, fakir ve muhtaçlara yardım edilebilir, kimsesizlerin imdadına koşulabilir. Bunlar yapılabildiği takdirde Kimsesizler Kimsesi Rabbülâlemîn de en muhtaç kaldığımız yerlerde bize yardım edecektir. Bugüne kadar Hizmet gönüllüleri tarafından bu tür faaliyetler yapılmıştır ve bundan sonra da Allah’ın izni ve inayetiyle yapılmaya devam edecektir.

   Aidiyet Mülâhazasını Terk Etme

Burada önemli olduğunu düşündüğüm bir husus üzerinde durmak istiyorum. Bu tür hayır ve yardım faaliyetleri sadece muhtaçların sıkıntılarını gidermek ve bunun neticesinde de Allah’ın rızasını elde edebilmek için yapılmalıdır. Bunun dışındaki bütün mülâhazalardan sıyrılmalı, yapılan yardımlar kesinlikle popülariteye, menfaate âlet edilmemelidir.

Acaba biz bu işleri yaparken bu ölçüde ihlaslı olabildik mi? Yoksa zaman zaman bu güzel işleri ad ve unvana, nam u nişana kurban mı ettik? Kimse hakkında su-i zanda bulunmak istemem. Fakat yer yer bu konuda kusur etmiş olabileceğimizi de göz ardı etmemek gerekir. Maalesef insanlık adına çok önemli faydalar vaad eden bazı güzel işler, aidiyet mülâhazasına mâl edilebiliyor. Bu da din ve diyaneti sevmeyen insanlarda hafakanlar meydana getirdiği gibi henüz tahkikî imana geçememiş bazı nazarî Müslümanların da gıpta ve haset duygusunu tahrik edebiliyor.

Acaba yapılan bu tür güzel hizmetler hiç falana filana, falancıya filancıya mâl edilmeden götürülemez miydi? Eğer götürülebilir olduğunu düşünüyorsak, orada usûl ve yöntemde hata etmişiz demektir. Bu hatamız da bize düşmanlık yapan insanları tecavüze, ehl-i imanı da hasede sevk etti. Bu yüzdendir ki birileri çok ciddi bir hazımsızlık duygusuyla, kin ve nefret hissiyle oturup kalkıyor ve sürekli dünyanın dört bir tarafında devam eden hizmetleri nasıl bitirebileceğinin kurguları peşinde koşuyor.

Keşke isimsiz müsemma olabilseydik. Yapılan işler fazlasıyla yapılsaydı fakat onların herhangi bir ad ve unvanı olmasaydı. Esasında İslâm’ın ilk dönemlerinde din adına yapılan pek çok şeyin hep birer isimsiz müsemmadan ibaret olduğunu görürüz. O dönemde Müslümanlar zühdü, takvayı, verâı, acz u fakrı zirvede yaşasalar da bunların temsil edildiği kurumlar, müesseseler, tarikatlar, hareketler yoktu. Hicri üçüncü asra kadar ne Nakşîlik vardı, ne Kadirîlik ne de Rufâîlik. Onlar, sofilik demeden, tasavvuftan bahsetmeden, tarikat bilmeden, tekke ve zaviyeye girmeden Allah’ın emirlerine milimi milimine uyuyor, kalb ve ruh hayatını bütün derinliği ve inceliğiyle yaşıyorlardı.

Bu ifadelerimle, bu tarikatları tesis eden zatların bid’at icat ettiklerini kastetmiyorum. Bilakis onlardan her biri, Allah Resûlü’nün ve O’nun Raşit Halifelerinin hususiyetlerini esas alarak kendilerince bir yol ve yöntem tutmuşlardır. Yaşadığı şartları ve konjonktürü de hesaba katarak kimisi halvetîliği esas almış, kimisi celvetîliği; kimisi cehrî olmuş kimisi de hafî.

Özellikle hicri üçüncü asra kadar isimsiz olarak mevcut bulunan bu müsemma, isimle serfirâz olunca, hiç farkına varmadan bir kısım aidiyet mülâhazalarını da ortaya çıkarmıştır. Toplumda farklı mensubiyetler, falancılar filancılar zuhur etmiştir. Her ne kadar sertac-ı ibtihaç dediğimiz büyük zatlar için geçerli olmasa da işin daha başındakiler, yapılan işleri aidiyet mülâhazasına bina etmeye başlamışlardır. Bu da toplumda bir kısım bölünme ve parçalanmaları beraberinde getirmiştir. Çünkü herkes “biz”, “bizimkiler” demeye başlamış, insanları değerlendirirken öncelikli ölçü olarak “kendi” hizbinden olup olmamasını esas almıştır. Böyle bir tarafgirliğin ise bir kısım haksızlık ve zulümleri de beraberinde getireceğinde şüphe yoktur.

Eğer siz, Abdülkadir el-Geylanî, Mevlana Halid el-Bağdadî, Şâh-ı Nakşibend gibi bir kıvama sahip değilseniz “falancı”, “filancı” olma gibi mülâhazalar sizin için potansiyel çok ciddi birer tehlike demektir. Hatta dikkatli olunmadığı takdirde bunlar, kişi için öldürücü birer zehir hâline gelebilir. Büyük zatlar bu türlü hatalara düşmeseler bile, yapılan hizmetleri bir kısım aidiyet mülâhazalarına bağlı götürmek, bizim gibi avamdan insanları çok farklı vartalar içine atabilir. Bu tehlikeden salim kalabilmenin yolu ise herhangi bir yolda yürüyen veya herhangi bir sisteme bağlı kalan insanların herkese aynı ölçüde bağrını açabilmesi, herkesi eşit seviyede sevebilmesi ve herkesin yapmış olduğu güzel işleri takdir edebilmesidir.

Fakat bence yine de en emniyetli ve en selametli yol, isimsiz müsemma olabilmektir. Keşke yaptığımız hizmetleri böyle götürebilseydik de insanlar “falana” “filana” takılarak yapılan hizmetlere karşı mesafeli durmasalardı. Esasında işin hakikatine uygun olan anlayış da budur. Zira hizmet adına yapılan bütün güzel işleri ne falan ne de filan yaptı; bütün bunları plânlayan, yapan, yaratan Allah’tır. O, bu kaderî plân ve projeyi uygulamak üzere bazı kimseleri figüran olarak kullanmaktadır. Bu açıdan hiç kimsenin bu güzelliklere sahip çıkmaya hakkı yoktur.

Acaba biz isme çok mu takıldık? Kendimizi geri plâna çekemedik mi? Kehf Sûresi’nde yer alan, إِنَّهُمْ إِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ يَرْجُمُوكُمْ أَوْ يُعِيدُوكُمْ فِي مِلَّتِهِمْ وَلَنْ تُفْلِحُوا إِذًا أَبَدًا “Şüphesiz ki onlar size muttali olurlarsa ya sizi taşlarlar veya dinlerine döndürürler. Bu takdirde asla kurtulamazsınız (İtibarınızla oynar, yolunuzu keser, size yaşama hakkı vermezler).” (Kehf Sûresi, 18/20) âyetinin işaret ettiği noktaya dikkat etmedik de düşmanları tahrik edecek ve dostları da hasede sevk edecek şekilde çok mu göz önünde bulunduk? Akla gelebilecek bu tür hususlar üzerinde mutlaka durulmalı, bunlarla yüzleşmeli ve bunların hesabı yapılmalıdır.

Hâsılı, Allah yolunda hizmet ediliyor ve ruh abidemiz ikame edilmeye çalışılıyorsa buna mâni olabilecek her şeyden uzak durulması icap eder. Aidiyet mülâhazasıyla meselelere yaklaşıldığında hizmet bundan zarar görecekse, bu konuda bize düşen mü’mince düşünce şu olmalıdır: Değil aidiyet mülâhazası, eğer hizmetlerin yürümesine bizim canlarımız, cananlarımız, mallarımız engel teşkil ediyorsa Allah bunların hepsini alsın ama hizmetler durmasın. Bugüne kadar fakirin düşüncesi hep bu yönde olmuştur. Rabbime ellerimi açıp hep şöyle tazarruda bulundum: “Allahım, eğer kenarından köşesinden bir şekilde benim mevcudiyetimden ötürü hizmete taarruz ve hücumlar yapılıyorsa, ben tezkeremi vermeye hazırım.”

Zira asıl önemli olan, dinimiz, ülkemiz ve bütün dünya insanlığı adına faydalı görülen faaliyetlerin devam etmesidir. Yapılanlar yapıldıktan, gönüllere iman tayfı gönderildikten, insanlar arasında sevgi ve hoşgörü meltemleri estirildikten sonra bizim bilinmemizin, alkışlanmamızın, takdir edilmemizin gereği yoktur. Yoksa Allah’ın takdirinin yerine insanların alkışını koymuş oluruz. Bu da şirkin bir çeşididir. Şirkten âzâde kalmanın yolu ise yapılacak hizmetleri gürültüsüz ve sessizce yapmak, her türlü alayişten uzak kalmak ve sonra da sessizce Rabbe yürümektir. Bizim yolumuz buydu. Ama bu yolun adab u erkânına uygun hareket edebildik mi edemedik mi bilemeyeceğim. Belki de zaman zaman meseleyi acemiliğe ve toyluğa kurban ettik.

Şekilden Kurtulup Öze ve Ruha İnebilmek

Maalesef günümüzde dine dair pek çok meselede isimler müsemmanın çok önüne geçmiş durumdadır. Her şey isimler üzerinde cereyan ediyor. Böyle olunca da bir türlü şekil ve kalıpların ötesine geçilemiyor, öz ve ruh yakalanamıyor. Mesela namaz kılmaktan, oruç tutmaktan, zekât vermekten bahsediyor ve şöyle böyle bu ibadetleri eda etmeye çalışıyoruz. Hiç kimse bunu küçümseyemez. Bunları küçümseyen, çok ciddi bir haksızlık yapmış olur. Zira Allah bunlara değer atfetmiştir. Fakat bu ibadetleri şeklî olarak yerine getirmenin ötesine geçilemez, onların ifade ettiği mânâ kavranamaz, ibadet şuuru vicdanda derinlemesine duyulamaz, yani onların, hakikate ulaşma adına birer köprü olduğu anlaşılamazsa, müsemmaya geçilemez ve müntehaya doğru yol alınamaz. Nazarî Müslümanlıktan kalbî ve ruhî Müslümanlığa katiyen terakki edilemez. Hele sır, hafî ve ahfâ gibi derinlikler hiç duyulamaz. Çünkü namaz, oruç, zekât ve hac gibi ibadetler bir özün kalıpları, zarfları ve kamuflajlarıdır. Asıl olan, bu kalıpların içinden yürüyerek o öze ulaşmaya, onu duymaya ve temsil etmeye çalışmaktır.

Evet, asıl olan, hakiki anlamıyla Müslümanlığı yaşamaya çalışmak, bunda son derece samimi olmak ve başkalarına da örnek teşkil edebilmektir. Eğer kalb sürekli “rıza” deyip atıyor, her işte Allah’ın muradı takip edilebiliyorsa işte o zaman hakiki Müslümanlık yaşanıyor demektir. Esasen belli şahıslar etrafında sistematik hâle getirilen hareket ve müesseselerin yapmak istediği de bundan ibarettir. Ortaya çıkan bu isimlerin arkasında ulaşılmak istenilen ana hedef de İslâm’ın kılı kırk yararcasına yaşanması, -tabiri caizse- Ebû Bekirce, Ömerce, Osmanca ve Alice temsil edilmesidir. Nitekim ilk dönem itibarıyla her gece yüz rekât namaz kılan, savm-ı Davud tutan, haftada hatta üç günde bir Kur’ân’ı hatmeden çok sayıdaki insana bakılacak olursa bu müesseselerin fonksiyonunu eda ettiğini söyleyebiliriz.

Fakat zamanla isim müsemmanın önüne geçmeye başlamış; müsemma isme, ruh cesede, mânâ da kalıba kurban edilmiştir. İsimde ileriye gidildikçe insanlar aidiyet mülâhazasıyla onu daha da ileriye götürmüş ve bir kısım mensubiyetleriyle caka satmaya başlamışlardır. Dini yaşama ve temsil etme adına farklı farklı yollar tuttuktan ve bunları birer ekol hâline getirdikten sonra, her şeyi bunlara bağlamaya ve din adına yapılması gerekenleri sadece bunlardan ibaret görmeye başlamışlardır. Böyle olunca da öz ve mânâya karşı kör, sağır ve kalbsiz hâle gelinmiştir. Meseleler aidiyet mülâhazasıyla değerlendirilince, “Bize iltihak eden ve bizim gibi düşünen kurtulur. Bizim yolumuza tâbi olmayanlar iflah olmaz.” gibi oldukça dar ve mutaassıpça değerlendirmelere gidilmiş, dine ve dinin öz değerlerine gadredilmiştir.

Öte yandan, aidiyet mülâhazasına bağlı hareket etme, bir kısım başarı ve muvaffakiyetlerin falanlara, filanlara atfedilmesine ve dolayısıyla da Allah’ın unutulmasına sebebiyet verecektir. Asıl olan, görülen, tadılan, duyulan her şeyde O’na bir adım daha yaklaşma, her hâdisenin arkasında O’nun kudret elini görebilme, kendini sıfırlayarak sürekli “O” diyebilme iken, aidiyet mülâhazasıyla hareket eden insanlar bunu diyemeyecek ve işin özünden uzaklaşmaya başlayacaklardır.

Uzaklaşmanın en tehlikeli hali, uzaklaştığının farkında olmamaktır. Çünkü insan uzaklaştığının farkında ise bir şekilde geriye dönerek kaçırdıklarını telafi etmeyi düşünür, istiğfar ve tevbe ile yeniden Allah’a yönelebilir. Fakat bunun farkında olmayan bir insanın hatasından geriye dönmesi de çok zordur. Hele bir de o, bütün doğruları bağlı olduğu grupta görüyor ve onun dışında başka doğrular da olabileceğini mütalaa etmiyor/edemiyorsa ve ister idarî, ister dinî, isterse daha başka alanlarda yaptığı işleri sürekli cı’ya cu’ya bağlıyorsa, hiç farkına varmadan bir uçuruma doğru sürükleniyor demektir. Farklı bir ifadeyle, Allah’a giden yollar mahlûkatın nefesleri sayısınca olduğu halde, bu yollardan herhangi birine sülûk etmiş bir insanın sadece onu görüp, onun dışında doğru tanımaması, diğer bütün yolları bâtıl görmesi, -Allah muhafaza- onun için bir helaket ve felaket sebebi olabilir.

Böyle bir tehlikeden uzak kalmanın yolu, öncelikle sürekli imanı yenileme, Allah’la irtibatı güçlü tutma ve O’nun rızasını her şeyin önünde görmedir. Bunun yanında insan sadece kendi yaptığı hizmetlere takılıp kalmamalı, daha başka güzel işler yapanları alkışlamasını da bilmelidir. Dünyanın değişik yerlerinde farklı yollarla hizmet eden insanların faaliyetlerini görmezden gelmemeli, bilakis bunlarla birlikte çalışmanın, ortak hedeflere yürümenin yollarını aramalıdır.

İkinci olarak, insanlık adına ortaya konan faydalı ve gelecek vaat eden faaliyet ve projeleri meth ü sena edip reklamını yapanlar, bu işleri gerçekleştirenler olmamalıdır. Eğer bunların büyütülecek bir yönü varsa onu başkaları yapmalıdır; methedilmeye değerse, başkaları methetmelidir. Bundan da öte, bütün bu güzellikler, evvelen ve bizzat her türlü güzelliğin asıl sahibine (celle celâluhu) verilmeli, insanlardan birilerine şart-ı adi planında bir şeyler nisbet edilecekse de içimizden gele gele, gayet samimane, inanarak, “Meselede bizim dahlimiz yok hükmündedir. Başkaları tarafından zemin hazırlanmasaydı, zihinler bu konuda müsait hâle getirilmeseydi, biz bu işleri başaramazdık.” denilmelidir. Bu hem hakperestliğin hem Allah’a karşı saygının hem de insanlarda kıskançlık ve haset duygularını tahrik etmemenin bir gereğidir. Yoksa bir taraftan ihlâs zedelenmiş diğer yandan da yol emniyeti ihlal edilmiş olur.

   İnsanı Öldüren Virüsler

Özellikle sağlam bir yere tutunamamış ve manevî kıvamlarını elde edememiş insanlar, muhalif esen rüzgârlar karşısında hazana maruz kalmış yapraklar gibi sağa sola savrulup gidebilirler. İnsanın ayağını kaydıracak türlü türlü fitneler vardır. Mesela zalimleri yola getirme, mazlumların iniltilerini dindirme, muhtaçlara el uzatma ve hakkı tutup kaldırmada kullanılması gereken kuvvet, eğer başkalarını ezmede kullanılıyor, şahsî çıkarlara âlet ediliyor ve insanı hak ve hakikate karşı kör hâle getiriyorsa, böyle bir kuvvet insan için Allah belası bir virüstür.

Aynı şekilde, insanlara hak ve hakikati anlatma ve onlara doğru yolu gösterme adına bir kredi olarak kullanılabilecek olan nam, nişan ve şöhret, sadece şahsî bir kısım arzu ve heveslerin tatminine vasıta kılınıp insanı alkış beklentisine ve popülizme sokuyorsa o da insan için ayrı bir musibet olur. Hz. Pir böyle bir şöhret için “zehirli bal” tabirini kullanmıştır. Nitekim şöhrete müştak ve müptela olan çoklarının gözümüzün önünde zehirlenip gittiklerini üzülerek müşahede ediyoruz.

Tıpkı kuvvet ve şöhret gibi şehvet de insan için hem bir nimet hem de öldürücü bir virüs olabilir. Eğer neslin devamı için peşin bir ücret olarak insana bahşedilen bu duygu, meşru dairede kullanılırsa Allah’ın insana bahşettiği önemli bir nimet olur. Fakat insan meşru dairedeki zevk ve lezzetlerle iktifa etmeyerek bohemliğe girer ve gayrimeşru dairede değişik tatmin yollarına saparsa şehvet onun için bir bela olur. Günümüzde niceleri şehvet virüsü yüzünden devrilip gitmişlerdir. Bazıları da insanların bu zaafını değerlendirerek onları esir etmiş, ipotek altına almış ve sonra da istediği istikamette kullanmıştır.

Keza meşru yoldan elde edilen ve Din-i Mübin-i İslam’ı i’lâ etme ve toplumdaki yardıma muhtaç insanlara el uzatma yolunda kullanılan bir servet insan için büyük bir nimet iken, gayrimeşru yollarla elde edilen ve insanı küstahlaştırıp şımartan servet bir iptiladır. Günümüzde ihaleleri ve devletin bütün imkânlarını kendi hesaplarına değerlendiren, gecekondudan gelip kısa zamanda büyük servetlere konan ve bu servetlerini de bitmeyen hırslarını tatmin etme istikametinde kullanan zavallı insanların hâline bakınca onun nasıl bir musibete dönüştüğünü daha iyi anlarsınız. Servet, Hz. Osman gibi bir kısım yüce şahsiyetlerin dikey olarak Allah’a yükselmesine vesile olduğu gibi, Karun gibi birilerinin de yerin dibine batmasına sebep olabilir.

İşte cemaat enaniyeti veya aidiyet mülâhazası da bütün bunlar gibi Allah belâsı bir virüs olmaya adaydır. Aslında farklı duygu ve düşüncedeki insanların ortak bir gaye ve mefkûre etrafında bir araya gelerek birlik oluşturmaları ve sonrasında bu potansiyeli iyilik ve hayır adına değerlendirmeleri onlar için büyük bir nimettir. Fakat Hz. Bediüzzaman’ın da dikkat çektiği üzere şayet şahsî enaniyetler aidiyet mülâhazasıyla daha da kuvvet kazanıyor, esasında bir dantelanın farklı nakışları gibi olan cemaat, tarikat ve hareketler arasındaki nüanslar büyütülerek birer ayrılık ve çatışma vesilesine dönüşüyor ve haset duygusunun da sevkiyle insanlar alan kapma kavgasına tutuşuyorlarsa, işte o zaman aidiyet mülâhazası toplumsal bir maraz hâline gelir.

Bu tür ihtilaf ve iftiraklar bugüne kadar hep değişik toplum ve devletlerin başına bela olmuş, büyük imparatorlukları bile yerle bir etmiştir. Bunların her birinin insanı batırmaya yeteceğinin farkında olmalı, bu virüs ve mikroplarla mücadele etmeli ve onların yüzünü iyiliğe çevirmeye çalışmalıyız. Eğer bunda muvaffak olabilirsek bunun çok hayırlı neticeleri olur. Aksi durum, hem fertler hem de cemiyetler için bir helak sebebi olarak karşımızda durmaktadır.

Kırık Testi: DÜNYEVÎ NİMETLERDEN İSTİFADEDE ÖLÇÜ

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Refah düzeyinin artması ve imkânların genişlemesiyle birlikte dünyalık nimetlerden istifade de artmaya başlıyor. Kur’ân’da zemmedilen “mütrefîn” güruhuna dâhil olmama adına burada nasıl bir denge kurulmalıdır?

   Cevap: Mütrefîn, Kur’ân-ı Kerim’de, bütün bütün zevk ü safaya dalan, yiyen, içen ve yan gelip kulağı üzerine yatan, aklına estiği gibi gezip tozan ve tamamıyla nefis ve cismaniyetinin yörüngesinde bir hayat yaşayan insanlar için kullanılan bir tabirdir. Cenab-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’de onlar hakkında şöyle buyurmuştur: وَإِذَا أَرَدْنَا أَنْ نُهْلِكَ قَرْيَةً أَمَرْنَا مُتْرَفِيهَا فَفَسَقُوا فِيهَا فَحَقَّ عَلَيْهَا الْقَوْلُ فَدَمَّرْنَاهَا تَدْمِيرًا “Herhangi bir belde helaki hak ettiğinde, oranın lüks içinde yaşayan, kendini zevk ü sefaya salmış aristokrat sınıfı fısk u fücura dalarlar. Neticede Allah’ın hükmü hak olur da orayı yerle bir eder, altını üstüne getiririz.” (İsrâ sûresi, 17/16)

Başka bir âyet-i kerimede ise, أَذْهَبْتُمْ طَيِّبَاتِكُمْ فِي حَيَاتِكُمُ الدُّنْيَا وَاسْتَمْتَعْتُمْ بِهَا “Siz, Allah’ın ihsan ettiği bütün güzel şeyleri dünyada yiyip bitirdiniz; zevk ü safanızı dünyada yaşadınız, keyfinizi dünyada çıkardınız. Öbür tarafa bir şey bırakmadınız.” (Ahkâf sûresi, 16/20) ifadeleriyle her şeylerini dünyada saçıp savuran ve ahirete hiçbir şey göndermeyen insanlar zemmedilmiştir. Bu tür âyetlerin ikazlarını dikkate alan Ömer İbn Abdülaziz ve Ebû Zer gibi zatlar dünya nimetlerinden istifadeleri ölçüsünde ahirette kayıp yaşayacaklarını düşünmüşler ve çok müstağni bir hayat sürmüşlerdir. Eğer insan bu dünyada Allah’ın ihsan ettiği nimetlerden istifade ederken ölçüyü kaçırmaz, israfa girmez, lüks ve şatafattan uzak kalırsa, ahirette de mahrumiyet yaşamaz.

Benzer başka bir âyet-i kerimede ise dünya hayatının ahirete tercih edilmesi, Allah’a inanmayanların bir vasfı olarak gösterilmiştir: الَّذِينَ يَسْتَحِبُّونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا عَلَى الْآخِرَةِ “O kâfirlerdir ki bilerek ve isteyerek dünya hayatını ahirete tercih ederler.” (İbrahim sûresi, 14/3) İnsan, bir karınca kadar olsun, bu yazın bir de kışı var demez, birkaç buğdayı da kış için saklamayı düşünmez ve dünyada ekip biçtiği bütün nimetleri burada tüketirse, ahirete bir şey kalmayacaktır. Demek ki bir insanın her şeyi bu dünyadan ibaret görmesi, ahireti düşünmeden elindeki imkânları burada yiyip bitirmesi, hayatını tamamen bu dünyaya göre ayarlaması ve bu dünyayı esas maksat yapması onun için bir kayıp sebebidir. Bir yönüyle bu ve buna benzer âyet-i kerimelerde mütrefînin özellikleri anlatılmaktadır.

   Sosyal Adalet

Sosyalistler ve komünistler ile bunlardan etkilenen bazı İslâm âlimleri sosyal adalet kavramına çok vurgu yaptılar. Fakat bu meselenin konuşulması ve yazılması kolay olsa da asıl önemli ve zor olan onu uygulamaktır. Yani başta Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) olmak üzere onun Raşit Halifeleri Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali gibi yaşayabilmektir. Onlar devlet idare ettikleri ve geniş imkânlara sahip oldukları dönemde bile sade yaşantılarını terk etmemişlerdir. Eskilerin “sevad-ı âzam” dediği halkın çoğunluğunun geçim standartlarını kendilerine ölçü olarak almışlar, halk ne ile geçiniyor, ne yiyip içiyorsa onlar da hayatlarını bu çerçevede sürdürmüşlerdir. Pahalı elbiseler giymemişler, kendilerine mükellef sofralar kurdurmamışlardır. Bazen Mescid-i Nebevi’de kumlar üzerinde yatıp kalkmışlardır.

Aynı şekilde Emevi halifelerinden olan Ömer İbn Abdülaziz de dört halifenin yolundan gitmiş ve hazinenin dolup taştığı bir dönemde bile sade hayatını hiç değiştirmemiş, zeytinyağına ekmek banıp yemeye devam etmiştir. İşte gerçek adalet ve hakkaniyet budur. Bu sebeple o, iki buçuk yıllık hilafeti dönemine belki de yüz yıllık icraatı sığdırmış, kendinden önceki Emevî halifelerinin bozdukları çarkı endazeden geçirerek yeniden düzene koymuştur. Onun ortaya koyduğu ceht ve gayret sayesinde Emevilik Şam’da bittiği dönemde Endülüs’e açılmış, orada ümranlar kurmuş ve sekiz asır boyunca Avrupa’yı aydınlatmaya devam etmiştir. Allah, kendi hayatlarında bu ölçüde hassas olan bu gibi zatların önünü açmış ve onları büyük başarılara muvaffak kılmıştır. Devletin başındaki insanlar sahip oldukları imkânlara rağmen sevad-ı âzamın durumunu göz önünde bulundurarak aza kanaat edebiliyor ve iradeleriyle fakirane bir hayat yaşamayı tercih edebiliyorlarsa işte o zaman sosyal adalet temin edilebilir.

Aksi takdirde, bir toplumda aristokrat bir azınlık bütün imkânları elinde bulundurur, mükellef sofralara oturur kalkar, pahalı elbiseler giyer ve lüks bir hayat yaşarsa bu durum, fakir halkın iştahını kabartır ve onları harekete geçirir. Nitekim bir dönemde Avrupa’daki sosyal hareketlere, Rusya ve Çin’deki ihtilallere bakılacak olursa, bunların altında yatan sebebin zengin ve fakirler arasındaki sınıf mücadelesi ve çatışmasının olduğu görülecektir. Onlar, ülke servetinin küçük bir azınlığın elinde dolaşmasından rahatsız olmuş ve bunun önüne geçmek için proletarya diktatörlüğüne yönelmişlerdir. Fakat bu defa da mesele tam tersine dönmüş, bu taraftaki ifrat diğer tarafta tefriti netice vermiştir. Meseleyi çözdüklerini zannettikleri anda vuruşma farklı bir şekilde cereyan etmeye başlamıştır.

Görüldüğü gibi mütrefîn güruhu kendi akıbetlerini mahvederken toplumda da kavga ve çatışmaların fitilini ateşlemektedir. Bundan kurtulmanın çaresi ise, yukarıda da işaret edildiği gibi, idarecilerin ve zenginlerin, yaşantılarında ve harcamalarında toplumun genelinin durumunu nazar-ı itibara almalarıdır. Hatta bunun da ötesinde onlar, sahip oldukları imkânları muhtaçlarla da paylaşmalı, zekât, sadaka ve infak gibi yollarla onlara el uzatmalıdırlar ki toplumun bu iki kesimi arasında bir uzlaşma sağlanabilsin. Böylece ne yukarıdan aşağıya baskı, zulüm, tahakküm veya istihkar gelsin ne de aşağıdan yukarıya kin ve nefret yükselsin. Nitekim Raşit Halifeler sıradan bir insan gibi yaşadıkları için toplumun saygı ve güvenini kazanmışlardır. Bir kısım Emevi sultanları ise lüks ve şatafat içerisinde sürdürdükleri hayattan ötürü toplumun kin, nefret ve öfkesini celbetmişlerdir.

Allah’ın, zenginliğinin hakkını veremeyeceğini bildiği bazı kullarına kısıtlı imkânlar vermesi ve böylece onları gaflet ve sefahatten koruması bir cebr-i lutfîdir. Yani Allah’ın fakir bıraktığı veya orta seviyede bir hayat lütfettiği bir insanın mütevazı bir hayat yaşaması onun için bir lütuftur. Fakat burada asıl önemli olan bu dengenin irade ile kurulmasıdır. İnsana asıl sevap kazandıracak olan davranış, dünyalık nimetlere sahip olduğu hâlde iradesinin hakkını vererek zevk ü sefaya dalmaması, Allah’ı ve haşr ü neşri unutmaması, ibadet ü taatini aksatmamasıdır. Zira bolluk ve servet çoğu zaman gaflet sebebidir. Gaflet ise dünyaya dalmayı ve Allah’tan uzaklaşmayı beraberinde getirir. İşte dünyevî imkânların genişlemesinin insan için böyle bir dezavantajı vardır. Fakat insan, dişini sıkar, istikametini kaybetmez, hâl ve tavırlarıyla kimsenin iştihasını tahrik etmez, kimseyi tepkiye sevk etmez; bilakis sahip olduğu imkânlarla muhtaçlara el uzatır ve onların sevgi ve sempatisini kazanırsa işte o zaman nimetlerin hakkını vermiş, şükrünü eda etmiş olur.

   Devletlerin Yıkılmasında Zevk ü Sefanın Yeri

Ecdada saygı gösterme ve seleflerimizi hayırla yâd etme benim çok önem verdiğim bir düsturdur. Çünkü onlar dine çok hizmet etmişlerdir. Bu sebeple mümkün mertebe onları sorgulamaktan ve tenkit etmekten kaçınırım. Bununla birlikte bir kısım tarihî realiteleri görmenin ve bunlardan ders çıkarmanın önemi de inkâr edilemez. Tarihin ilk dönemlerinden itibaren Emevi, Abbasi, Osmanlı ve Endülüs gibi İslâm devletlerinin çöküş ve yıkılış sebepleri incelendiğinde dünyaya meyletmenin, lüks ve israfa dalmanın bunda önemli bir yeri olduğu görülecektir.

Mesela Osmanlı devletinin bidayetinden Kanunî dönemine kadar sultanlar hep ordunun başında sefere çıkmışlar ve askerlerin kuvve-i mâneviyesini takviye etmişlerdir. Fakat daha sonraki dönemde sultanlar orduyla birlikte sefere çıkma âdetini terk etmiş, ordu da kendine has kahramanlıkları artık sergileyemez olmuştur. İşte bundan sonradır ki bozgunlar bozgunları takip etmiştir. Mesela Viyana bozgunu sonrasında Merzifonlu idama mahkûm edilmiştir. Fakat acaba buradaki tek suç orduya ve Merzifonlu’ya mı aittir? İnsan şu düşüncelerden kendisini alamıyor: “A benim mübarek sultanım! Sen niye Viyana’ya gitmedin. Kanunî ve Yavuz gibi senin birçok deden cephede veya cepheye açılırken ruhlarının ufkuna yürümüşlerdi. Sen niye onların yolunu terk ettin!”

Maalesef Osmanlı’nın son döneminde saraya kapanma ve zevk ü sefaya dalma bizi felç etmiştir. Şatafatlı evlerde yaşama, bir evle yetinmeyerek ikincisini, üçüncüsünü yapma, hatta çocuklar ve torunlar için de binalar dikme, yetmedi damatları, gelinleri de düşünme, kısaca yaşatma idealinden vazgeçerek yaşama tutkusuna sarılma bizim için tam bir felaket sebebi olmuştur. Abdülhak Şinasi Hisar’ın Boğaziçi Mehtapları’nı okuyacak olursanız, Osmanlı’nın son döneminde nasıl bir zevk u sefaya dalındığını açık olarak görürsünüz. İşte bu, bizim için öldüren bir AİDS mikrobuna dönüşmüştür.

   İffetli Yaşamanın ve Peylenmemenin Yolu

Beşer hayatında her zaman için söz konusu olan böyle bir gafletin bizi de esir alacağını unutmamalı ve bu konuda sürekli teyakkuz hâlinde bulunmalıyız. Ben çok lüks olduğunu düşünerek şu anda kaldığım mekândan bile rahatsız oluyorum. Koltukta oturmaktan sıkılıyorum. Hâlâ ruhumda tahta kulübede, cami penceresinde kalma arzusu var. Çünkü ben ancak altmış yaşından sonra belli rahatsızlıklarımdan ötürü döşekte yatmaya başladım. Ne talebeliğim ne de daha sonraki uzun hayatım boyunca lüks koltuklarda oturmadım. Bu, sunî bir tevazu olarak görülmemelidir. Bilakis bunlar benim tabiatıma ters olan şeyler.

Esasen her mü’min bu konuda dikkatli olmalı ve iradesiyle kendisini dengelemelidir. O kadar ki dünyaya ait duygulara, tutkulara, zevk ü sefalara, “Ben bu ruha girerek kendimi ifade edebilirim.” dedirtmemek gerekir. İnsan, fıtrata uygun ve ihtiyaçlarına kâfi gelecek bir şekilde yaşayabileceği bir zemin oluşturmalı, onun dışında nefsin ve şeytanın nüfuz edebileceği bütün menfezleri kapatmalıdır. Yoksa rahat düşkünlüğü ve tenperverlik insanı bohemliğe sevk eder. Bohemliğe dalan bir insan ise öyle bir illüzyona kapılır ki artık beynine çip yerleştirilmiş birisi gibi sürekli onun güdümünde bir hayat yaşamaya başlar.

Eğer insan, dünyevî nimetlerden istifade konusunda kendisini disiplin altına almaz ve meşru daireyle iktifa etmezse başkalarının istismarına da açık hâle gelebilir. Öyle kimselerin tuzağına düşer ki bir süre sonra onların dümen suyuna girmek ve onlar nasıl isterse öyle hareket etmek zorunda kalır. Bugüne kadar bizi mahvedenler ve parçalayanlar hep bu tür yolları kullanarak mahvetmişlerdir. Günümüzde de kötü niyetli bir kısım şer odaklarının dünyada barış ve huzurun sağlanması adına çok önemli hizmetler yapmaya namzet olan böyle bir hareketi boş bırakmayacaklarını hatırda tutmak gerekir. Onlar, kendi karanlık emelleri istikametinde kullanmak için bazı insanlara yanaşabilir ve onlara dünya zevki namına bazı şeyler teklif edebilirler. Hatta bazen suret-i haktan da görünebilirler. Sağdan yaklaşarak dünya adına bazı imkânlar sunabilirler. Bunu yaparken de sizi peyleyebilir, esir ve köle hâline getirebilirler. Eğer siz bu konuda gereken hassasiyeti göstermez ve uyanık olmazsanız, hiç farkına varmadan iradelerinizi ve yapacağınız aktivitelerinizi felç edebilirsiniz.

Oysaki siz çok hayatî bir misyonun temsilcilerisiniz. Siz, yaşatma kahramanlarısınız. Yaşama sevdasına tutulduğunuz an, yaşatma işi olduğu yerde kalır. Kendinizi yaşamaya salarsanız, yaşatma aktivitelerinizi kaybedersiniz. Bu durumda artık sizin varlığınızdan da söz edilemez. Artık siz yoksunuz demektir. Cenab-ı Hakk’ın böyle bir cemaat hakkındaki hükmü ise bellidir: يَۤا أَيُّهَا الَّذينَ اٰمَنُوا مَنْ يَرْتَدَّ مِنْكُمْ عَنْ دينِه فَسَوْفَ يَأْتِي اللهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُۤ أَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِنينَ أَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِرينَ يُجَاهِدُونَ في سَبيلِ اللهِ وَلَا يَخَافُونَ لَوْمَةَ لَۤائِمٍ ذٰلِكَ فَضْلُ اللهِ يُؤْتيهِ مَنْ يَشَۤاءُ وَ اللهُ وَاسِعٌ عَليمٌ “Ey iman edenler! İçinizden kim dininden dönerse, (bilin ki) Allah öyle bir kavim getirecek ki O, bu kavmi sever, onlar da O’nu severler. Mü’minlere karşı başları yerde, kâfirlere karşı ise onurludurlar. Allah yolunda mücadele ederler ve kınayanın kınamasından korkmazlar. İşte bu, Allah’ın bir fazlıdır, onu dilediğine verir. Allah, atası, ihsanı çok bol olandır ve her şeyi en iyi şekilde bilendir.” (Mâide sûresi, 5/54) âyet-i kerimesinde de ifade edildiği üzere Allah onları kaldırır bir kenara koyar ve onların yerine yepyeni ve taptaze insanlar getirir.

Burada anlatılan “dininden dönmenin” farklı seviyeleri söz konusudur. Bazıları imandan küfre dönerler. Bazıları İslâmî esasları yaşama mevzuunda gevşek davranır ve kendilerini tembelliğe salarlar. Bazıları da baştan sahip olduğu hizmet etme aşk u iştiyakını kaybeder, yaşatma duygusu, fedakârlık hissi, diğergâmlık anlayışı gibi duyguları bir yana koyar da, yürüdüğü yoldan geriye dönerek yaptığı hizmetleri bırakır. Bunların hepsi farklı mânâlarda birer irtidattır, geriye adım atma demektir.

Evet, hangi çeşidiyle olursa olsun, eğer bir toplum benimsediği yolundan, yönünden, yönteminden, sisteminden, dünya görüşünden ve hayat felsefesinden geriye adım atarsa Allah da onlara, “Siz misyonunuzu eda ettiniz. Sizin işiniz bitti artık. Çünkü kendinizi karbonlaşmaya saldınız. Kabuk bağladınız. Bu yüzden sizi alıyorum.” der ve onların yerine delice Allah’ı ve Resûlü’nü seven ve onlar tarafından sevilen bir toplum getirir. Onlar, mü’minler karşısında iki büklüm olurken küfür ve ilhad karşısında dimdik dururlar. İ’lâ-yı kelimetullah vazifesini eda ederler. Yani kültürlerini ve değerlerini dünyanın dört bir yanına ulaştırmaya çalışırlar. Bu vazifeyi yaparken bazı şom ağızların eleştirilerine ve ayıplamalarına da kulak asmazlar. Zira bu adanmışlar hiçbir beklentiye girmeden böyle bir hizmete koyulsalar da ışıktan rahatsız olan bazı kimseler onlar hakkında olmadık iddialar gündeme getirebilir, uydurdukları yalan ve iftiralarla onları karalamaya çalışabilirler. Fakat onlar bu tür engellemelere takılmadan yollarına devam ederler.

İşte bu sebepledir ki sürekli yeni kalma gayreti içinde olmalıyız. Zira bu hizmetin en önemli dinamiği adanmışlık ruhudur. Eğer bir insan kendini bir davaya adamışsa, onun başka bir beklentisi olmaz/olmamalıdır. O, ne maddi çıkarlar peşinde koşar ne dünyevî refahını düşünür ne de kendisini zevk ü sefaya salar. Özellikle gayrimeşru kazançlardan ve haram zevklerden, şeytandan kaçıyor gibi kaçar. “Allah’ım, bizi, yaşatma ve fedakârlık ruhundan mahrum etme! Allah’ım, bizi, yaşama sevdası gibi Allah belası bir illetin içine gömme!” diye sürekli dua dua yalvarırlar. Kendileri buna dikkat ettiği gibi arkadaşlarının da bu istikamette kalabilmelerini sağlamaya çalışır, bu konuda kayanlar, sapanlar olursa onları da rehabilite etmeye gayret ederler. Geçmişte çürüyüp giden insanların hâlinden ders çıkarır ve onların düştükleri aynı hataya düşmeme azm ü cehdiyle yaşarlar.

   Adanmışların Yolu

Kanaatimce adanmışlar bu konularda cevazlarla değil azimetlerle amel etmelidirler. Onlar, oturdukları evden bindikleri arabaya, giydikleri elbiselerden kullandıkları eşyalara kadar her şeylerinde dikkatli olmalı ve asla lükse girmemelidirler. Eğer iki odalı bir ev ihtiyaçlarını karşılıyorsa daha ötesine gitmemeli, araba satın alırken ihtiyaçlarının olup olmamasına bakmalı ve gardıroplarında ihtiyaç fazlası elbise bulundurmamalıdırlar. Eğer bir yerden başka bir yere seyahat edeceklerse bunun en ekonomik olan yolunu tercih etmelidirler. Dünya nimetlerinden istifadeyi doymaya değil tatmaya bağlamalıdırlar. İmkânları olsa bile kendilerini iktisadî yaşamaya alıştırmalıdırlar. Zaten imkânı olmayan bir insanın fakirliğe kanaat etmesi bir fazilet değildir. Asıl olan imkânlar içerisinde bunu yapabilmektir. Eğer onlar hayatlarını yeniden gözden geçirip bu disiplinlere göre dizayn edemezlerse, başkalarına da düzen veremezler.

Kısaca onlar, hayatlarını tam bir iktisat ve kanaat üzerine plânlamalı ve israfın her çeşidinden uzak kalmalıdırlar. Zira iktisat, bereket sebebi olduğu gibi israf da haybet ve hüsran sebebidir. Her konuda olduğu gibi bu konuda da bizim üsve-i hasenemiz İnsanlığın İftihar Tablosu olmalıdır. Zira O’nun eşiyle birlikte kaldığı oda o kadar dardı ki namaz kılarken mübarek anamız ayaklarını çekmediği sürece secde edecek yer bulamıyordu. O, bütün bir ömrünü hasır üzerinde geçirmişti. Günümüzde insanların lüks ve şatafata dalmaları bizim için bir mazeret olamayacağı gibi bir ölçü de olamaz. Bizim için tek bir ölçü vardır; o da Resûl-i Ekrem’dir. Bu konuda başkaları ne derse desin, ne düşünürse düşünsün. Bu ölçüleri kabul etmeyenler, dünyayı kendi anlayışlarına ve âdetlerine göre şekillendirenler bildikleri gibi yaşayabilirler. Fakat şunu da hatırda tutmak gerekir ki insanlığın, hayatını cismaniyete ve rahata bağlı yaşayan insanlardan alacağı çok bir şey yoktur.

Maalesef günümüzde ciddi bir akıl kılletine, kalb kasvetine ve ruh zilletine maruz kalınmıştır. Allah anıldığında kalbler ürpermiyor. Gözler kupkuru. Zimamlar nefsin eline verildiğinden beden ve cismaniyet merkezli bir hayat yaşanıyor. İnsanlar sadece yemeyi, içmeyi, rahat etmeyi ve hayattan zevk almayı düşünüyorlar. Ne ruhun ne aklın ne de kalbin selametinden bahsetmek çok zor. Dolayısıyla insanlık sefalet ve sefahate yol açabilecek bir yola girmiş durumda. Hâlbuki şu mihnet diyarının bir Cennet koridoru hâline getirilmesi, kalb ve ruh hayatındaki canlılıkla mümkündür. Dünya ve ukba huzurunu elde etmenin yolu akl-ı selime, kalb-i selime ve ruh-u selime bağlıdır. Ama maalesef bunlar bizim birkaç asırdan beri yitirdiğimiz değerlerdir ve bu yitiğimizin de farkında olduğumuz söylenemez.

Sürekli sıcak döşekleri ve yumuşak yastıkları kollayan, üzerinde gerinecek koltuklar arayan, mükellef sofralardan kalkmayan, çeşit çeşit nimetlerden istifadeye alışan bir insanın gerçek lezzet olan Allah iştiyakını duyması mümkün değildir. Acaba günümüzde sinesi dinin i’lâsıyla çarpan kaç kimse gösterilebilir!.. Kaç kimse vardır ki ellerini açıp sürekli, “Allah’ım, burada durmam dinini yükseltmem adına bir işe yarıyorsa kalayım. Aksi takdirde beni huzuruna al!” diye inliyordur? İşte bize düşen, yeniden bu ufku yakalamaya, bu ruhu aramızda diriltmeye çalışmaktır.

Kırık Testi: RAMAZAN AYININ BEREKETİNDEN İSTİFADE İÇİN

Herkul | | KIRIK TESTI

Öncelikle, bu mübarek ayı en güzel şekilde değerlendirmek için Ramazan ve oruçla alakalı makaleler tekrar okunabilir. Özellikle “Ramazan Risalesi”, üzerinde dikkatle durularak ve müzakere edilerek okunmalıdır.

Ramazan-ı Şerif orucu çok önemli bir ibadettir. Belki namazla beraber umumiyet itibariyle Kur’an-ı Kerim’de otuz küsur yerde zekat zikrediliyor ama -bildiğiniz gibi- oruç için de Kur’an-ı Kerim’de sayfalar ayrılmış. Ve değişik cezalarda kefaret olarak aynı zamanda oruç takdir edilmiş. Bazı suçlara karşılık 60 gün, 10 gün, bazen de 3 gün oruç kefareti emredilmiş. Demek ki o, günahları, hataları eriten çok önemli bir faktör, insanı temizleyen ve yükselten bir unsur.

   Hâlis Oruç

Ramazan orucu doğrudan doğruya Cenab-ı Hakk’a karşı bir vazife olarak, taabbudîlik mülahazasıyla eda edilmesi gereken bir ibadettir. Onda da mutlaka bir kısım hikmetler ve maslahatlar bulunabilir. Fakat aslında taabbudî olan ibadetlerle, Allah, kendi nazar-ı uluhiyetinde bir kulun kıvamı adına neyi görmek istiyorsa, onun Cennet’e girmesi ve ebedî saadeti ihraz etmesi adına ne ölçüde bir kıvama ihtiyaç varsa onları hasıl ediyor. Bunlara, avamca ifadesiyle, insanın Allah’a yakın olmaya liyakat kazanması, Cennet’e ve ebedî saadete ehil hale gelmesi için va’z edilmiş ibadetler de diyebilirsiniz.

Dolayısıyla bunlarda, dünyadaki faydalar, bir kısım maslahatlar, hikmetler de sezilse, görülse bile esas bizim göremediğimiz, bilemediğimiz daha derin tesirler, neticeler vardır. Yani bunlar, fânî olan insanı, ebediyete ehil hale getiriyor. Allah’la arasında 70 bin perde olan, O’nu görmesi mümkün olmayan insanı, Allah’ı görecek keyfiyete yükseltiyor. Dünyada neyi verirse versin, Allah’ın rızasını peyleyecek kadar servete sahip olmayan bir insana, Allah’ın rızasını kazandırıyor. İşte Ramazan orucuna da bakarken başta bu mülahazayla bakmak lazım. Yani insanın liyakatı adına bir fırsat, Cennet’e ehil hale gelmesi adına bir imkan, Cemâlullah’ı müşahede etmek için gerekli olan kıvamı ihraz etme yolunda çok önemli bir nimet.

Ayrıca, Allah teâlâ orucu nasıl va’z etmişse, neye “oruç” diyorsa onu öyle tutmak icab eder. İşte Ramazan-ı Şerif’ten beklenen neticeyi kazanması ve kendisine “yazıklar olsun” denmemesi için, insanın yeme-içmeden kendisini alıkoyduğu gibi aynı zamanda, ağzını da münasebetsiz, manasız, yakışıksız, hele buhtan gibi, gıybet gibi şeylerden mutlaka uzak tutması lazım. Hatta gereksiz şeylerden, yani kesret-i kelamdan uzak tutması, ağzını hayırla açıp-kapaması lazım. Her zaman tekrar edegeldiğimiz ifadeyle; dilini sohbet-i Cânân’la süslemesi lazım. Gözlerini keza öyle kontrol altına alması lazım. Yasağa bakmaması, baktığı şeyleri iyi görmesi, iyi yorumlaması, her şeyden iyi manalar süzmesi, iyi manalar sağması lazım.

Evet, bir mü’min, mâlâyâniyât, lağviyât ve lehviyâttan da kulaklarını uzak tutmalı, onları da Kur’an’a, sohbetlere ve güzel sözlere açmalı. Böylece ağzına ve batnına oruç tutturduğu gibi, –tabiri diğerle– yeme-içmeden kendisini kestiği gibi, başka zaman da mahzurlu olan şeylere karşı kapanmalı, hatta mahzuru olmasa bile faydasız olan şeylere de yanaşmamalı.. onları da lağviyât ve lehviyât saymalı, içine düşmemeli. Böylece eskilerin tabiriyle bütün âzâ u cevârihine oruç tutturmalı. Havâss-ı zahire ve bâtınasına oruç lezzetini tattırmalı.

Diğer taraftan, oruçta hulûs çok önemlidir. Kul, oruç tutarken hulûs içinde olmalı, yani onu Cenâb-ı Hakk’ın kendisine armağan etmiş olduğu bir hediye gibi telakki etmeli ve katiyen onun içine Rabbin rızasından başka bir şey karıştırmamalıdır. Dahası, sürekli “Orucumu tam tutamadım, onu hakkıyla eda edemedim, Ramazan’ın hakkını veremedim!” mülahazası içinde bulunmalıdır. Yoksa, bir şey yapıyor gibi çalıma girme, hatta başkalarına “şöyle tutuyorum, böyle tutuyorum” gibi caka yapma.. “Geceleri kalkıp şunu yapıyorum, bunu yapıyorum!” diyerek süm’a ve riyalara girme, ibadetlerinin güya derinliğini ihsasta bulunma.. bunlar ihlasa manidir ve o orucu da, onu tutanı da malum hadis-i şerifin tehdit sınırlarına girdirir:

“Nice oruç tutanlar vardır ki, yemeden içmeden kesilmeleri onların yanına açlık ve susuzluktan başka kâr bırakmaz.” Öyleyse, orucun aynı zamanda bütünüyle Cenâb-ı Hakk’a, O’nun rızasına bağlanması lazımdır. Ve zaten sizin, orucu, O’ndan alıp kendinize mal etmeniz, onunla Allah’ın rızasının dışında bir kâr elde etmeye çalışmanız onun va’z ediliş hikmetine de aykırıdır. Çünkü Cenâb-ı Hakk buyuruyor ki: “Oruç sırf Benim rızam için tutulur, onun mükafatını da bizzat Ben takdir eder, veririm.”

Evet, her ibadetin dünyada bir kısım faydaları, maslahatları, hikmetleri görülebilir. Meselâ, zekat bir köprü, fakir sınıfla zengin sınıf arasında bir irtibat vesilesi olabilir. Mesela, insan hacca gider, hac aynı zamanda çok geniş bir kongredir; o toplantılarda dünyevi bazı şeyler hâsıl olabilir… Fakat orucun dışa vuran böyle bir yanı yoktur, o tamamen Allah’a aittir. Mükafatı da mağfirettir. Peygamber Efendimiz buyururlar ki, “Kim sevabına inanarak ve ecrini Allah’tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa onun geçmiş günahları affedilir.” Evet, şayet her sene tutulan oruçla insanın geçmiş günahları affediliyorsa, insan son tuttuğu oruçla son işlemiş olduğu günahlardan da affedilmiş ve temizlenmiş olarak Allah’ın huzuruna gider. Ve böyle bir insan kazanmıştır, Ramazan’ı değerlendirmişir. Dolayısıyla onun burnu yere sürtülmez ne burada, ne kabirde, ne de mahşerde… İsterseniz, bu mekanlarda, bu konaklarda herhangi bir derbederliğe maruz kalmaz da diyebilirsiniz.

   Ramazan ve Ribât

Bir diğer mevzu, oruçla -Hazreti Üstad’ın Ramazan risalesinde ifade ettiği gibi- nefsin terbiyesi de hedeflenmelidir. Oruç tutan bir mü’minin “Ben biraz daha gemini çekeyim bu nefsimin, bunu biraz daha Cenâb-ı Hakk’a yönlendireyim, tevcih edeyim. Onu kıllet-i kelâma, kıllet-i taâma, kıllet-i menâma alıştırayım. Bir seyr-i süluk ü ruhanîde, çile yoluyla elde edilen meziyet, fazilet ve derecât ne ise onları elde etmeye çalışayım.” demesi ve Ramazanı aynı zamanda bir riyâzat mevsimi olarak görmesi lazımdır. Zaten riyâzatın bir oruç yanı da vardır. Riyazatta esas olan, aç-susuz durma, yememe, içmeme, hatta her gün bir yudum veya iki yudum su içme.. bazen yemeği öyle azaltma ki, haftada bir, birkaç lokma, ölmeyecek kadar yeme ve kırk gününü böyle geçirme. Olmadıysa ikinci erbaînini, hatta üçüncü erbaînini öyle geçirme.

Bunlar bir nevî ruha kendi gücünü kazandırma adına yapılan şeyler. Bunlarda marz-ı ilâhî esas alınmazsa, Allah rızası hedef olmazsa o zahmetlere, sıkıntılara katlanmak da çok faydasız olur. İnsan, gerçekten bir kısım hârikulade şeylere mazhar olabilir; metafiziğin, fiziğe hükmettiğini görebilir, bir nazarla şuradaki mangalı havalandırabilir. Fakat bunların hiçbiri Allah nezdinde hiçbir şey ifade etmez. Evet, nefsin gemlenmesi, frenlenmesi bakımından oruç ciddi bir dinamiktir. Onun içindir ki, ehlullah sürekli riyâzat yaparak rûhî formlarını korumaya çalışmışlardır. Yogilerin aç-susuz durmakla rûhî güç ve kuvvetlerini kazandıkları, bazı mistiklerin nefislerine bir kısım eza ve cefa çektirmek suretiyle belli nisbette rûh yüceliğine ulaştıkları da öteden beri bilinen bir vakıadır. Ama ne yoginin ne de mistiklerin o yaptıklarıyla ahiret adına elde edecekleri hiçbir şey yoktur. Zira aç ve susuz kalma ve riyâzat yapma ancak ibadet niyetiyle yapılırsa bir değer ifade eder. Allah’ın rızası, ibadetleri Allah’ın rızasını tahsile bağlamakla elde edilir. İşte, Ramazan orucunda ehlullahın riyâzatla elde ettikleri şeyleri elde etme potansiyeli de vardır. Ramazan, aynı zamanda bir riyâzattır.

Ramazan orucu vesilesiyle, adetleri, tiryakilikleri terk etmek ve bir manada bağımsız yaşamak da mümkündür. Biz nefsimizi açlığa, susuzluğa alıştırınca cebrî öyle bir şeye maruz kaldığımız zaman da su-i îtiyâdımızdan dolayı hemen çarçabuk pes etmeyiz. Eskiler şöyle derlerdi: “Terku’l-âdât mine’l-mühlikât: Âdetleri, tiryakilikleri terk etmek helak eden, öldüren faktörlerdendir.” Yeme-içmeye alışırsın, farklı şeyleri yemeye, değişik meşrubat içmeye alışırsın. Oysa ki bir Müslüman, -farklı zamanlarda da ifade edildiği gibi- bir komando misal en ağır şartlarda bile yaşamaya kendisini alıştırmalı. İşte Ramazan bize bunu da tâlîm ediyor.

Hele neslin ıslahı için bir oraya bir buraya koşup duran kudsîlere Ramazan kim bilir ne hediyeler ne hediyeler takdim ediyordur. Dine ve millete hizmet yolunda sahur, iftar demeden seyr u seferler yapan kutlular kim bilir Ramazanda nasıl binlerce senelik semere elde ediyorlardır.

Evet, ribat, din ve milletin başına gelmesi muhtemel bela ve musibetler karşısında tetikte olma, inandığı davanın gereğini eda etme, kısacası “adanmışlık” vasfını ortaya koyma demektir. Adanmış bir insanın hedef ve gayesi uğrunda atacağı her adım ona ribat sevabı kazandıracaktır. Ya bu sevap bir de Ramazan ayının bereketine göre olursa!.. Herkes elde edebilir mi böyle bir mükafatı? Evet, kalbindeki hulûsa, niyetindeki derinliğe ve Allah’la olan irtibatının seviyesine göre herkes bu mükafattan istifade edebilir. Hadis-i şerifte bir ufuk gösterilmektedir. Sevabı tam kazananın hâli odur, ama herkes onun kadar olmasa da kendi seviyesine göre aynı semereden nasiptar olur.

Ramazan ayının kardeşliğe, dostluğa bakan bir yanı da vardır. İnsan oruç vesilesiyle düşünür: “Hiç yiyecek bulamayanların, yiyemeyenlerin, içemeyenlerin hâli nicedir acaba?” Onların durumunu açken çok daha iyi duyarsınız, anlarsınız. O da sizin semâhât, cömertlik hislerinizi şahlandırır. Onun için, millet bu hususu işleye işleye zamanla âdet haline de getirmiş; öyleki sanki yapmaları gerekli olan o değişik hayır, hasenat, himmet, zekat ve sadakanın mutlaka Ramazan-ı Şerif’te yapılması lazımmış gibi, cömertlik hislerinin tetiklenmesini bile beklemeden yapıyorlar. İşte görüyorsunuz, sadaka veriyorlar, sadaka taşları kuruyorlar. Şimdilerde sadaka taşları yerine çadırlar kuruyorlar. Diyorlar ki, “Allah’ın ikram sofraları açılmış yağmadır gelen alsın!” Belki gerçekten de Allah tarafından tetikleniyor insanların bu semâhât hisleri, hayır duyguları. Fakat belki de millet işleye işleye artık onu tabiatları haline getirmiş.

Bütün bunlar, Ramazan’ın bereketi. Ramazan’la gelen ve potansiyel olarak Ramazan’da bulunan bu fırsatları değerlendiren bir insan, Ramazan geçince hayıflanmaz. Çünkü o burnunun yere sürtülmesine mâruz kalmayacak, kendisine “veyh” çekilmeyecek bir insan kıvamını kazanır. O, Ramazan ayını iyi değerlendirmiş ve Cenabı Hakk’ın mağfiretine mazhar olmuştur.. iki sevinçten birini her akşam iftar sofrasında yaşamıştır.. diğerini de, Rabbine kavuştuğu an tadacaktır.

   Soru: Az önce de -mealen- zikredilen hadis-i şerifte, “Her kim inanarak ve karşılığını sırf Allah’tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa, onun geçmiş günahları bağışlanır.” buyurulurken “imanen ve’htisaben” kaydı konuluyor. Bu ifadeyi nasıl anlamalıyız?

   Cevap: Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (aleyhi ekmelüttehâyâ) “Men sâme Ramadâne îmânen ve’htisâben gufira lehu ma tekaddeme min zenbihi” buyurmuş; Ramazan’la gelen berekete tam inanan, ihlas ve samimiyetle oruç tutup bu mübarek ayı ibadet ü taatle değerlendiren ve sevabını da yalnızca Allah’tan bekleyen mü’minlerin geçmişte işledikleri günahlarının affedileceğini müjdelemiştir.

“İmanen” kelimesi, inanılması gerekli olan her şeye ve oruçla alâkalı dinî hükümlere kalbden inanmayı; orucun farz olduğuna, karşılığında büyük mükafat bulunduğuna ve her şeyden öte rıza-yı ilahiye bir vesile teşkil ettiğine hiç tereddüde düşmeksizin iman etmeyi vurgulamaktadır.

Evet, biz Allah’ın kullarıyız; Allah da bizim ma’budumuzdur. Ubudiyet düşüncesiyle O’na karşı yaptığımız ibadetler ve salih ameller O’nun hakkı, bizim de vazife ve sorumluluğumuzdur. Oruç da, O’nun emri ve bizim görevimizdir. O, ibadetlerimizden her zaman haberdârdır ve yaptığımız her şeyi bilmektedir. Cenâb-ı Hakk’ın görüp bildiği o amellerimiz, mevsimi gelince nemalanmış olarak geriye dönecektir. Ayrıca, ellerimizi O’na kaldırdığımızda, bir kudsî hadiste dendiği gibi; “O eller boş olarak aşağıya düşmeyecektir.”

Cenâb-ı Hakk’a karşı teveccüh ederken ve O’na yalvarıp yakarırken, her şeyden evvel O’nun kullarını gördüğüne, duaları işittiğine ve istekleri yerine getirecek güce sahip bulunduğuna tam inanmak lazımdır. Yoksa inanmadan el açmak, “Verirse verir, vermezse vermez” gibi bir manaya gelir ki, bunun bir saygısızlık olduğu ve öyle birinin çağrısına icâbet edilmeyeceği bellidir. O, lütfuyla, keremiyle, rahmetinin gazabının önünde olmasıyla ve merhametinin enginliğiyle öylelerine de verirse verir; biz “vermez” diye kestirip atamayız. Fakat, O’nun duaları kabul etmesinin vesilesi evvela O’na gönülden inanmaktır. İnanacaksın ki, samimiyetle ellerini kaldırdığın zaman Allah onları boş çevirmez, yüzünü kara çıkartmaz, seni mahcup etmez; aksine, o kapıya bir daha yönelmene vesile olacak şekilde lütuflarda bulunur. İşte, “imanen” kaydı böyle bir inanmayı ifade etmektedir.

“İhtisap” kelimesi de sevabın Allah’tan beklenmesi manasına gelmektedir; dünyevî beklentilere girmeme, sadece Allah’ın hoşnutluğunu gözetme ve mükâfâtı O’nun rahmetinden umma demektir. Hayır işlerinde ve ibadetlerde ihlas ve samimiyete aykırı hiçbir husus olmamalı; riya ve süm’alara girilmemelidir. Hiçbir amel insanların takdir ve teveccühlerine bina edilmemeli; her şey Allah için yapılmalı ve beklentiler de hep Allah’tan olmalıdır. O beklentilerde de yine himmet âlî tutulmalı; yani, yapılan işler dünyevî faydalara bağlanmamalıdır. Gerçi, Sahabe anlayışıyla, ayakkabımızın bağını bile kaybetsek biz onu da Allah’tan istemeliyiz.. arkasında olduğumuz her konuda gayret etmeli, iradenin hakkını vermeli ama neticede her şeyi Mevlâ-yı Müteâl’den dilemeliyiz. Ancak, kulluğumuzu Cenâb-ı Hakk’a sunarken, O’nun Ma’bud, bizim de kul olduğumuzu hiç hatırdan çıkarmamalı; ubudiyetimizi sadece O’nun hakkı olduğu için yalnızca O’na tahsis etmeliyiz. Dolayısıyla, ibadetlerimizi ihtiyaç ve isteklerimize bağlamamalı, onları vazifemiz olduğu mülahazasıyla eda etmeliyiz.

Haddizatında, Cenâb-ı Hak’tan bir şey isteme bizim zatî hakkımız değildir; O’nun lutfedip bize verdiği haklar türündendir. O öyle lütufkârdır ki, o hakları Kendisine karşı kullanmamıza müsaade etmiş ve kullandırmıştır. Mesela, bir manada, “Siz Bana kullukta bulunun, ibadet ü taatinizi yerine getirin –ki bu sizin vazifenizdir– Ben de, öbür âlemde nimetlerimle sizi sevindireyim” demiş ve bir mukavele yaparak bize bazı haklar vermiş; “Kulluğunuzu yaparsanız Benim üzerimde hakkınız olur” buyurmuştur. Demek ki, hakkı veren de, onu kullanma imkanı bahşeden de Allah’tır.

Yoksa, bizim mahiyetimizde ve rızık olarak bize verilen nimetlerde kaç paralık kendi sermayemiz var ki, herhangi bir hakkımız olsun! Evet, biz mebdeden müntehaya kadar her şeyimizle O’na aidiz ve O’nun verdiği haklarımız olsa da her şeyden önce birer kuluz. Öyleyse, bir kula yaraşır şekilde hareket etmeli ve sadece Hâlıkımızın, Râzıkımızın ve Rabbimizin hoşnutluğunu dilemeli, ibadetlerimizi de bu niyetle yerine getirmeliyiz. İşte, “ihtisap” tabiri de bu hakikatlere bağlı kalarak, sadece Allah için oruç tutmak gerektiğini ve mükâfâtı O’ndan beklemenin lüzumunu belirtmektedir.

   Soru: Bazı hadis-i şeriflerde, Ramazan ayı gelince “merede-i şeyâtîn”in zincire vurulduğu ifade ediliyor? “Merede-i şeyâtîn” ne demektir; onların zincire vurulmalarının tezahürleri nelerdir?

   Cevap: Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) “Ramazan ayı girince Cennet kapıları açılır, Cehennemin kapıları kapanır ve merede-i şeyâtîn zincire vurulur.” buyurmuştur. “Merede”, inatçılar, direnenler, saldırganlar demektir. Bu ifadeyle, şeytanların en azgınları, ipe-sapa gelmezleri, gözü dönmüşleri kastedilmektedir. Evet, bu mübarek ayda, “merede-i şeyâtîn” zincire vurulmaktadır.

Bununla beraber, Ramazan-ı şerifte de hatalar işlendiği, günahlara girildiği ve büyük yanlışlıklar yapıldığı bir gerçektir. Fakat, bu Kur’an ayında mü’minlerin elde ettiği büyük kâr düşünüldüğünde ve şeytanın buna razı olmayacağı, adeta hırsından deliye döneceği ve insanları günahlara çekmek için bütün hilelerini kullanacağı göz önünde bulundurulduğunda merede-i şeyâtînin elinin-kolunun bağlanmış olduğu anlaşılacaktır.

Şüphesiz, Ramazan’da yapılan ibadetler çok önemlidir. Cenâb-ı Allah oruç hakkında “Oruç Bana ait bir ibadettir; onu Nefsime izafe ediyorum. Mükâfatını da Ben vereceğim.” buyurmaktadır. Bu itibarla da onun genişliğini, derinliğini ve Hak indindeki değerini kavramak, ona bir kıymet takdir etmek mümkün değildir. Dolayısıyla, onun mükâfâtını vermeye Cenâb-ı Hak’tan başka kimsenin gücü yetmez. Allah Teâlâ, oruç sevabını bizzat takdir etmiş ve onu öbür âlemde bir sürpriz olarak verme vaadinde bulunmuştur. Bu sürpriz mükâfâtın en önemli vesilesine de “Çünkü oruç tutan kulum, yemesini-içmesini Benim için terk ediyor.” sözüyle işaret buyurmuştur.

Bu kutlu zaman diliminde mü’minler oruç ibadetiyle beraber, teravih namazı da kılarlar. “O Ramazan ayı ki insanlara bir rehber olan, onları doğru yola götüren ve hakkı bâtıldan ayıran en açık, en parlak delilleri ihtiva eden Kur’ân o ayda indirildi.” (Bakara, 2/185) ilâhi beyanı gereğince Ramazan’ı tam bir Kur’an ayı olarak değerlendirir ve bol bol Kur’an okurlar. Aynı zamanda, gönülleri açılır, semahatle ve engin bir cömertlikle coşarlar; hayır ve hasenât hesabına bütün fırsatları değerlendirirler. Bir hadis-i şerifin ifadesiyle, “Rasûlullah insanların en cömerdi idi. Onun bu cömertliği Ramazan ayı girip de Cebrail aleyhisselamla buluştuğu zaman daha da artardı. Hazreti Cebrail Ramazan ayı çıkıncaya kadar her gece Peygamber Efendimiz’e gelip Kur’an’ı arz ederdi. O günlerde Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) insanlara rahmet getiren rüzgardan daha cömert olurdu.” Mü’minler de, Rehber-i Ekmel’e ittiba ederek, o günlerde daha bir cömertleşir; zekat, sadaka ve fıtır sadakası adı altında sürekli ihsanda bulunurlar. Dahası, bazıları, Ramazan ayının son on gününde itikafa girer ve kendilerini bütün bütün ibadete verirler.

İşte, böyle bir hayır yarışı karşısında şeytanın çileden çıkması onun tabiatının gereğidir. Zira o, insanoğluna düşmanlığını ifade ederken, “Zâtına kasem olsun, hepsini şirâzeden çıkaracağım!” demiş ve sürekli, ayakları kaydırma yolları arayıp durmuştur. Öyleyse, Ramazan’ın bereketi çıldırtır şeytanı ve şeytanlaşan bir kısım habis ruhları. Bu büyük sevapları insanların ellerinden alabilmek için, onlar arasında çok hır-gür çıkarma hırsıyla kıvrandırır insî-cinnî şeytanları.

Ne ki, görüldüğü gibi, insanlar bu huzur ikliminde büyük ölçüde ramazanlaşıyor; daha dikkatli ve ahirete açık yaşıyorlar. Allah’ın izni ve inayetiyle, Ramazan’ı sükûnet içinde geçiriyor ve günahlardan biraz daha uzak kalıyorlar. Demek ki, merede-i şeyâtîn diyebileceğimiz o azgınlar gerçekten zincire vuruluyor. Bazı insî ve cinnî şeytanlar heva ve heves gibi yardımcıları vasıtasıyla tahribatlarına devam etmeye çalışsalar da, Cenâb-ı Hak, azgın şeytanların önünü tıkıyor ve onlara faaliyet izni vermiyor.

   Soru: Buyurduğunuz gibi, Ramazan ayının önemli bir şiarı da teravih namazıdır. Teravih namazında nelere dikkat etmeliyiz?

   Cevap: Teravih, Arapça’daki “tervîha” kelimesinin cem’i (çoğulu) olup “teneffüs etmek, ruhu rahatlatmak, bedeni dinlendirmek” gibi manalara gelmektedir. Ramazan ayına mahsus olmak üzere yatsı namazından sonra kılınan sünnet namazın her dört rekâtının sonundaki oturuş, “tervîha” olarak adlandırılmış; sonradan bu kelimenin çoğulu olan “teravih” sözü, Ramazan gecelerinde kılınan bu nafile namazın ismi olmuştur. Teravih namazı, sünnet-i müekkededir; orucun değil Ramazan ayının ve vaktin sünnetidir. Onun için, hasta ve yolcu gibi oruç tutmak zorunda olmayanlar için de teravih namazını kılmak sünnettir.

Peygamber Efendimiz Ramazan’da birkaç gece teravih namazı kıldırmış; daha sonra, teravihte cemaat farz kılınır da müslümanlar onu edaya güç yetiremezler endişesiyle yalnız kılmayı tercih etmiş; fakat, “Kim Ramazan namazını (teravih) inanarak ve sevabını Allah’tan umarak kılarsa onun geçmiş günahları bağışlanır.” diyerek ashabını bu namaza teşvik etmiştir.

Rasûl-ü Ekrem (aleyhissalatu vesselâm) bir başka hadis-i şeriflerinde teravih namazı kılmanın önemini ve sünnet olduğunu şöyle ifade buyurmuştur; “Allah Ramazan ayında oruç tutmanızı farz kıldı. Ben de Ramazan gecelerinde kıyam etmenizi (teravih namazı kılmanızı) sünnetim olarak teşvik ettim. Kim inanarak ve sevabını Allah’tan bekleyerek ihlas ile oruç tutar ve kıyam ederse (teravih namazı kılarsa) günahlarından arınır, annesinden doğduğu günkü gibi tertemiz olur.”

Teravih namazının cemaatle kılınması kifaî sünnettir; yani, bir yerleşim yerinde en az bir mecliste cemaatle teravih namazının kılınması gerekir. İki rekâtta bir selâm vererek ikâme etmek en faziletli olanıdır. Aralarda çeşitli salat u selâmlar, Esmâ-yı hüsnâ ile müzeyyen niyazlar, “hizbu’l-hasin” ve “hizbu’l-masun” gibi dualar okunabilir.

Günümüzde bazıları Hazreti Aişe validemizden rivayet edilen bir hadisi esas alarak teravih namazının sekiz rekat olduğu üzerinde ısrarla durmaktadırlar. Ne var ki, İbn Abbas (radıyallahu anh) Peygamber Efendimiz’in Ramazan’da yirmi rekât ve vitir kıldırdığını rivayet etmiştir. Dahası, bu hususta sahabe efendilerimizin fiilî icması vardır. Nitekim, teravih namazı Hanefî, Şafiî, Hanbelî mezheplerine göre yirmi rekâttır. Malikî mezhebinde ise yirmi ve otuz altı rekât olduğu şeklinde iki görüş vardır; yirmi rekât olduğu fikri daha yaygındır. Binaenaleyh, çok yaşlı ve hasta kimseler, sadece sekiz rekata güç yetirebiliyorlarsa, hiç olmazsa o kadarını eda etmeli; ama gücü ve kuvveti yerinde olan mü’minler teravih namazını mutlaka yirmi rekat olarak ikame etmelidirler.

Ulema, teravih namazını Kur’an-ı Kerîm’i en az bir kere hatmederek kılmanın sünnet, birden fazla hatimle ikame etmenin ise bir fazilet olduğunu belirtmişlerdir. Selef-i salihin, Ramazan boyunca teravihte Kur’an’ın hepsini okumuş veya okuyan birinin arkasında namaz kılmışlardır. Ne var ki, daha sonraki dönemlerde cemaatin durumu nazar-ı itibara alınarak, teravih namazını insanları camiden uzaklaştırmayacak bir şekilde kıldırmanın daha uygun olduğu görüşü ağırlık kazanmıştır.

Teravih namazı kılınırken, ister kısa sureler okunsun isterse de hatim takip edilsin, ayetlerin tertil üzere okunması ve namazın da ta’dîl-i erkana riayet edilerek kılınması/kıldırılması gerekir. Yoksa yarış yapar gibi çok süratli bir şekilde ayetleri okumak, rüku ve secdeleri verip veriştirmek kat’iyen doğru değildir. Maalesef, son senelerde halk arasında “jet imam” tabir edilen kimseler türemiştir; teravih namazının ciddiyetine ve sıhhatine dokunacak manzaralar sergilenmektedir. Mü’minler, bu hususta temkinli davranmalı; teravih namazında ayetlerin tertil üzere okunmasına ve ta’dîl-i erkanın gözetilmesine dikkat etmelidirler.

   Soru: Kur’an ayında, Kur’an sayesinde yeniden hayat bulabilmemiz için neler tavsiye edersiniz?

   Cevap: Bütün bir sene Kur’an’dan uzak kalmış olanlar bile Ramazan’ın nûrefşân ikliminde ciddi bir susamışlık içinde Kelam-ı İlahi’den kevser yudumlamaya koşarlar. Çünkü, bu gufran ayında, yaygın olarak her yerde yapılan bir âdet de mukâbeledir.

Kur’an’ın Allah tarafından indirildiği şekilde korunması, âyet ve sûrelerin tertibinin doğru olarak tesbit edilmesi ve bunun kontrolü için Hazreti Cibril (aleyhisselam) her sene Ramazan ayında, bir rivayete göre Ramazan ayının her gecesinde, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz’e gelirdi. Allah Rasûlü (aleyhi ekmelüttehaya) Kur’an âyetlerini Cibril Aleyhisselam’a okurdu ve sonra da onun okuyuşunu dinlerdi.

İşte, Kainatın İftihar Tablosu ile Cibril-i Emin’in Kur’an-ı Kerim’i bu şekilde karşılıklı olarak okumalarına “mukabele” denilmiştir. Hem o mukaddes hatıraya saygının bir tezahürü olarak hem de Kur’an’ın Ramazan’da nazil olması ve özellikle bu ayda Kur’an okumanın kat kat mükâfatlandırılacağının müjdelenmesi sebebiyle, mü’minler Ramazan boyunca camilerde ve evlerde “mukabele” okumayı ve hatimler yapmayı güzel bir adet haline getirmişlerdir.

Selef-i salihin efendilerimiz Kur’an’ı her ay bir defa hatmetmeyi ona karşı vefanın alt sınırı kabul etmiş; ayda bir kez onu okumayanın ona karşı vefalı davranmamış ve onu terketmiş sayılacağını belirtmişlerdir. Bu açıdan, Ramazan’ın mübarek günlerini değerlendirerek ayda en azından bir defa Kur’an’ı hatmetmeye kendimizi alıştırmalıyız ki, bu bizim için bir başlangıç sayılsın ve hiç değilse bundan sonra Kelam-ı ilahîye karşı vefalı olabilelim.

Aslında, bilmeyenler her zaman onu öğrenme ve anlama peşinde olmalı, bilenler de bütün idrak ve ihsas güçlerini onu doğru öğretip doğru ifade etmede kullanmalı ve onun okunup anlaşılmasını daha bir yaygınlaştırmalıdırlar. Zira o, anlaşılmak ve anlatılmak için Allah rahmetinin insan akl ü idrakine en büyük armağanıdır. Onu okumayı öğrenip, manasını anlamak hem bir vazife hem de bir kadirşinaslık; anlatmaksa onun nuruna muhtaç gönüllere saygı ve vefanın ifadesidir.

Bu itibarla, Kur’an okumayı bilmiyorsak, Ramazan-ı Şerif’i vesile yaparak, hemen öğrenme yolları aramalı; Kelâm-ı ilahîyi okuyabiliyor ama anlayamıyorsak, bazı ayetlerin şerhlerini de ihtiva eden bir meale başvurmalı ya da daha da güzeli, ciddi bir tefsir kitabı mütalaa etmeli ve bu bir ayı gerçekten bir Kur’an ayı olarak değerlendirmeliyiz. Selef-i salihin efendilerimize ittibâen, can ü gönülden Kur’an’a yönelmeli, Kelâm-ı ilahîye karşı kalb kapılarını sonuna kadar açmalı ve “Cenâb-ı Hakk’ın marziyâtını kelâmından anlama” hususunda Ramazan’ın kudsiyetine yaraşır bir cehd ortaya koymalıyız.

Kırık Testi: KUR’ÂN’DAN HAKKIYLA İSTİFADE EDEBİLMENİN YOLU

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Sohbetlerinizde Kur’ân’dan hakkıyla istifade edebilmek için ona duygu safveti ve ihtiyaç tezkeresiyle müracaat etmenin önemi üzerinde duruyorsunuz. Burada söz edilen duygu safveti ve ihtiyaç tezkeresi nasıl anlaşılmalıdır?

   Cevap: Kur’ân-ı Kerim’in doğru anlaşılması ve ondaki ilâhî maksatların görülmesi için dikkat edilmesi gereken pek çok kaide ve disiplinden bahsedilebilir. Bu konuda Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve sahabe-i kiramın izah ve temsilleri çok önemli olduğu gibi İslâm ulemasının konuyla ilgili ortaya koyduğu disiplinler de mutlaka göz önüne alınmalıdır. Fakat Kur’ân ilimlerine dair dikkat edilmesi gereken bu tür prensiplerin de öncesinde bir insanın duygu ve düşünce safvetine sahip olması ve Kur’ân’ın ortaya koyduğu beyan ve ahkâma ihtiyaç hissetmesi çok önemlidir.

   Duygu Safveti

Duygu safveti, insanın, düşünceleri itibarıyla duru olması, samimiyetten ayrılmaması, ele aldığı meseleyi incelerken ve anlamaya çalışırken onun dışındaki başka mülâhazalara kapanması demektir. Bu yönüyle o, her meselede önem arz eder. Kur’ân ve Sünnet’e duygu safvetiyle yaklaşma, insanın bütün önyargılardan sıyrılarak ve yabancı ideoloji ve felsefelere kapanarak bu iki kaynağı murad-ı ilâhiye uygun olarak kendi bütünlüğü içinde anlama niyetini, azmini ve gayretini ifade eder. Duygu safvetine sahip olan bir insan sadece Allah’ın rızasını düşünür. Dolayısıyla o, Kur’ân’ı, kendisini anlatma adına bir basamak yapmaz. Kur’ânî bir ruha sahip olan insan, Allah’ın kelâmını hiçbir şeye âlet etmez. Zira onun asıl maksadı öncelikle ilâhî beyanı Allah’ın maksatlarına uygun olarak anlayabilmek, sonra da bunları başkalarına duyurmaya çalışmaktır.

Eğer bir insan Kur’ân-ı Kerim’in âyetlerini, kelimelerini, konularını, muhtevasını iyi biliyor ama bunları, kendini ifade etmeye vesile olarak kullanıyorsa, onun duygu ve düşüncelerinin saf ve duru olduğu söylenemez. Kur’ân hakkındaki bilgisine dayanarak başkalarının kendisine ihtiram göstermesini isteyen veya bununla bir kısım makamlar elde etmeyi arzulayan bir insanın duyguları kirli demektir. O, Kur’ânî bir gönle ve ruha sahip değildir. Böyle bir insanın umduğu şeylere nail olması imkânsızdır. Muvakkaten bazı insanlar aldansa ve onun arkasından koşsalar da bu sürekli olmayacaktır.

Duygu safvetinin niyet ve maksatla sıkı bir münasebeti vardır. Kişinin niyetinin iyi veya bozuk olmasına göre Kur’ân’dan istifadesi de değişecektir. Bilgiçliğini ortaya koyma, başkaları tarafından saygı ve takdir görme, insanların teveccüh ve alâkasını kazanma gibi bozuk niyetlerle Kur’ân’a yönelen ve bu alanda ilim sahibi olmak isteyen bir insan muvakkaten bu emellerine nail olsa bile hakkıyla Kur’ân’dan istifade edemeyecektir. Buna mukabil, derya yerine bir damlaya talip olmayan, küçük hesapların peşinde koşmayan ve sadece Allah rızasını düşünen, Allah’ın insanlığa inzal buyurduğu Yüce Kitab’ı vasıtasıyla O’nun maksatlarını anlamaya çalışan ve bu sayede Allah’a kâmil bir kulluk ortaya koymayı isteyen bir insan ise Kur’ân’ı çok daha derince anlayacak ve çoklarının göremediği hakikatleri görecektir.

Bu açıdan insan en başta, Kur’ân karşısındaki duygu ve düşüncelerini gözden geçirmeli ve zihninde onu nereye koyduğuna dikkat etmelidir. Kur’ân’ın Allah kelâmı olduğunu unutmamalı ve ona -haşa- bir beşer sözüymüş gibi sathi bir nazarla bakmamalıdır. Onun kendine has bir edası ve ifade biçimi olduğunu hatırda tutmalıdır. Eğer Kur’ân’ın kendisine kapılarını açmasını ve sonrasında bu açık kapılardan onun içine girmeyi istiyorsa, duygu ve düşüncelerinin kendisi için bir perde ve hail olmamasına ve kendisine husuf ve küsuf yaşatmamasına dikkat etmelidir. Kur’ân’ı doğru görmek, onun mânâlarını doğru anlamak ve Rabbimizin, onun ifadeleri arasında yer alan muradına ulaşmak için her türlü kirli mülâhazadan sıyrılmalı ve niyet duruluğuna ulaşmalıdır.

Bir insanın Kur’ân karşısında böyle bir niyet duruluğuna erişmesi, ulaşılması çok zor bir hedef olduğu için bu konuda Allah’a ne kadar dua edilse sezadır. Bir insanın ellerini kaldırıp, “Allah’ım, bize gönderdiğin ilâhî kelâmında yer alan yüce maksatlarını anlamak istiyorum. Kelamında Sen’i tanımak ve Sen’i duymak istiyorum. Kelamını Sen’den duyuyor gibi veya en azından Habibinin lâl ü güher saçan dudaklarından dökülüyor gibi duymak istiyorum. Allah’ım, beni Kur’ân’ı anlamaya muvaffak kıl!” demesi çok önemlidir. Eğer bir kimse fakire gelip bu şekilde bin defa dua ettiğini söylese benim cevabım, “Niye iki bin defa değil!” şeklinde olacaktır.

   İhtiyaç Tezkeresi

İhtiyaç tezkeresi ise, bir insanın Kur’ân’ı, -bir kitaba isim olmuş bir ifadeyle- “menhelü’l-azbü’l-mevrûd” yani tertemiz ve dupduru bir tatlı su kaynağı gibi görmesi ve ona olan ihtiyacını hissetmesi demektir. Böylece ondan istifade etme adına fikir, mantık ve muhakeme kovasını salacaktır. Hatta meseleyi sadece akıl düzeyinde de bırakmayarak kalbinin enginlikleri ve vicdanının derinlikleriyle işin içine girecek ve oradan alabildiğini alacaktır. Aksi takdirde insan bu tatlı su kaynağına kovasını salsa bile bir şey elde edemez ve onu boş olarak çıkarır.

Bilindiği gibi ihtiyaç çok önemli bir üstattır. O, insanı yeni şeyler öğrenmeye ve yeni keşiflerde bulunmaya sevk eden önemli bir dinamiktir. İhtiyacın ileri derecesi olan “ıztırar”ın (zaruret durumuna maruz kalma, dara düşme) Allah’a karşı çok önemli bir müracaat üslubu olduğu ve Allah’ın “muztarr”ın (ıztırar durumuna düşmüş, darda kalan kimse) duasına icabet edeceği bizzat Kur’ân-ı Kerim’de ifade edilmektedir.

İşte insan ıztırar derecesinde bir ihtiyaç ile Kur’ân’a yönelir, “Allah’ım ben Kur’ân’sız edemem. O olmadan doğru yolu bulamam, sırat-ı müstakimde kalamam.” der, Kur’ân’a duyduğu ihtiyacı derinlemesine hissederek ona müracaat ederse aradığını onda bulur. İnsan, dilenmeye doymuş, ihtiyaç izhar etmeyen, yüzünü öbür tarafa çevirip “Verirsen ver, vermezsen verme!” tavırları içerisinde kendisinden bir şeyler isteyen dilenciyi önemseyip ona bir şey vermez. Buna karşılık bir de gerek hâl ve tavırlarıyla gerekse sözleriyle ihtiyaç içerisinde olduğunu hissettiren dilenci vardır ki böylesini reddetmek zordur. Dolayısıyla dilencinin bile ihtiyacının farkında olması, dilenmesini ve istemesini bilmesi maksadına ulaşması adına çok önemlidir.

Keza, müstağni tavırlarla, bilmiş bilmiş konuşarak soru soran kimsenin alacağı cevap da ona göre olacaktır. Muhatabı ya böyle bir soruya cevap vermeyecek ya da kerhen birkaç şey söyleyip meseleyi geçiştirecektir. Fakat bir insan soru soracağı şahsa güven içerisinde ve gerçekten onun cevabına muhtaç bir tavırla soru soracak olursa, cevap veren de elinden geldiği ölçüde onun talebini karşılamaya çalışacaktır.

Aynen bunun gibi eğer bir mü’min, Kur’ân-ı Kerim’e duyduğu ihtiyacının farkında olarak ona gönülden teveccüh ederse onu daha derince ve engince anlayacaktır. Zira Kur’ân, hazinelerini ancak, samimi hislerle kendisine yönelen kimselere açar. Fakat Kur’ân’a karşı müstağni davranana Kur’ân da “kıskanç” davranacaktır. Kendisine müstağniyane tavırlarla yanaşan kimseye karşı panjurlarını indirecek, kapılarını kapatacak ve “Beyhude yorulma, kapılar sürmelidir.” diyecektir. Her ne kadar Kur’ân âyetlerini okuyan kimse onların zahirî mânâlarından bir şeyler anlasa da katiyen arka plânına nüfuz edemeyecek, derinliklerine inemeyecek ve onların altında yatan makasıd-ı ilâhîyi göremeyecektir.

   İhtiyacının Farkında Olma

Burada bir hususun daha üzerinde durulması faydalı olacaktır. Bir insanın Kur’ân’a ihtiyaç tezkeresiyle başvurabilmesi için öncelikle ihtiyacının şuurunda olması gerekir. İşte bu ihtiyacı hissedebilme adına bir kısım dinamiklerin değerlendirilmesi gereklidir. Mesela Kur’ân’ın nasıl bir kitap olduğunu anlama, bizim dünyevî ve uhrevî ihtiyaçlarımızı karşılamada onun nasıl hayatî bir rolü olduğunu idrak etme, Kur’ân’da yer alan bir kısım meselelerin daha iyi anlaşılmasını sağlama gibi noktalarda birbirimizi ikaz edebilir ve tevcihte bulunabiliriz. Gerekirse Kur’ân’a dair bir kısım eserleri aramızda müzakere etmek suretiyle bu konuda daha donanımlı hâle gelmenin imkânlarını değerlendiririz. Kur’ân’la ilgili sohbet ve dersler yapmak ve bu derslerde bir kısım meseleleri ele almak suretiyle insanlara Kur’ân’a nasıl ihtiyaçları olduğunu gösterebiliriz. Eğer biz bu konular etrafında sürekli pratik yapar, yapacağımız sondajlarla Kur’ân’a dair bir kısım meseleleri ortaya çıkarır ve dikkatleri bunların üzerine çekmeye çalışırsak zamanla insanlara ihtiyaçlarını hissettirebilir ve onları Kur’ân’a yönlendirebiliriz.

Aksi takdirde Kur’ân, anahtarlarını elde edemediğimiz bir hazine olarak önümüzde durur da biz ondan layıkıyla istifade edemeyiz. O, ne kadar ulvî ve değerli bir hazine olursa olsun ondan istifade edebilmek için anahtara ihtiyaç vardır. İşte ihtiyaç tezkeresi ve duygu safveti ondan istifade edebilme adına böyle önemli iki anahtardır. Bu açıdan öncelikle bu anahtarlara sahip olmanın ve bu konuda başkalarına da yardımcı olmanın yollarını aramalıyız.

Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurmuştur: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا لِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ “Ey iman edenler! Allah sizi, hayat verip dirilteceği gerçeklere çağırdığında, siz de O’nun ve Resûlü’nün çağrısına icabet ediniz.” (Enfâl sûresi, 8/24) Demek ki bizim dirilişimiz Allah ve Resûlü’nün çağrısına icabet etmemizle yani Kur’ân’ın hükümlerine tâbi olmamızla gerçekleşecektir. Bu çağrıya kapalı kalanların diri kalmaları da mümkün değildir. Çağrıya tam mânâsıyla icabet edebilmenin yolu ise insanın her türlü önyargıdan, ülfet ve ünsiyetten, şartlanmışlıktan kurtularak duygu safvetiyle Kur’ân’a bakabilmesi ve aynı zamanda ihtiyaçlarının farkında olarak bunları onunla gidermeye çalışmasıdır.

Farklı bir tabirle, dirilebilmeniz için mutlaka Kur’ân’dan istifade etmeniz gerekir. İstifade edebilmek için de ondan bir şeyler yudumlamanız, onu duymanız, hissetmeniz, tam mânâsıyla içinize sindirmeniz, tabiatınıza mâl etmeniz, biraz daha sade Türkçeyle söyleyecek olursak onu içtenleştirmeniz gerekir. Öyle ki aklınız ve mantığınızla Kur’ân’ın içine girdiğiniz zaman aksine ihtimal vermeyecek şekilde onun Allah kelâmı olduğunu kabullenmelisiniz. Bu, Allah’tan istememiz gerekli olan en önemli şeylerden birisidir.

Çocukken bize öğretilen saf ve basitçe bir akideyle Kur’ân’a bakma değil, bilakis, Kur’ân’a olan imanımızı aklımıza, mantığımıza, hislerimize, latifelerimize kısaca mahiyetimize öyle sindirmeliyiz ki aleyhte bir şeyle karşılaştığımızda düşünmeden ve farkında olmadan buna reaksiyon gösterebilmeliyiz. Kur’ân’ı müdafaa noktasındaki tepkimiz bizde tabii hâle gelmeli. Dıştan gelen yanlış, ters ve sapık fikirler tabiatımızın tepkisiyle ters yüz edilmeli. Eğer bu konuda içimizde şüpheler beliriyor ve sarsıntı yaşama sath-ı mailinde duruyorsak bu, Kur’ân’ı anlamamıza mâni olacaktır.

Bu açıdan ellerimizi açıp, “Allah’ım, bana Kur’ân konusunda öyle bir iman ver ki karşıma bin tane şeytan çıksa ve aklî ve mantıkî delillerle beni Kur’ân’ın kelamullah olmadığı noktasında ikna etmeye çalışsalar, ben yine de bunların hepsini elimin tersiyle itebileyim. Ne akıl ne tasavvur ne de tahayyül planında Kur’ân’a olan imanımın yanına, muhalif hiçbir mülâhaza sokulmasın. Sokulanlar da benim imanımın sübuhat-ı vechi karşısında eriyip gitsin.” demeli ve bu konuda kararlı durmalıyız. Daha önce de söylediğimiz gibi bu konuda Allah’tan ne kadar çok talepte bulunursak bulunalım yine de az istemiş oluruz. Fakat ne yazık ki insanları ruh haletleriyle değerlendirdiğimiz zaman bu mevzuda Allah’tan ciddi bir istekte bulunulmadığını görüyoruz.

Bir insan bu konuda Allah’tan ısrarlı bir şekilde talepte bulunursa, kendisi de en azından, “Acaba böyle bir imanı nasıl elde edebilirim?” diyecek ve bu işin arkasına düşecektir. Bir seyyah gibi bunu araştıracak, bulduklarını yeterli görmeyecek ve sürekli, “Daha yok mu?” diyecektir. Bunun arkasına düşen bir insan eğer ciddi ve gayretli olur ve bütün benliğiyle işin içine girerse er-geç maksuduna ulaşacaktır. Fakat aramayanın bulması mümkün değildir.

Bu sebeple sık sık kendimizi yoklamalı ve bu konuda nerede durduğumuzu kontrol etmeliyiz. Neyin peşinde olduğumuza bakmalı, bizim için hayatımızın en önemli meselesinin ne olduğunu düşünmeliyiz. İman ve marifette derinleşmeyi hayatımızın en önemli gaye-i hayali hâline getirmeli, yeme-içme, çoluk-çocuk sahibi olma gibi dünyevî bir kısım meşgalelerimizi bile bununla irtibatlı götürmeliyiz. Yoksa dağınıklığa düşeriz. Zamanla bir kısım dünyevî işler bizim için birinci gaye olmaya başlar ve biz asıl yaratılış gayemizi unuturuz.

Kırık Testi: MEDYAYLA MEŞGULİYETTE ÖLÇÜ

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Medyayla meşgul olmada ve gündemi takip etmede temel ölçü ve kriterler ne olmalıdır?

   Cevap: Bir insanın içinde yaşadığı dünyayı iyi bilmesi ve tanıması adına bir yere kadar aktüel konulardan haberdar olması gerekir. Hiç şüphesiz bunun en pratik yolu da televizyon, gazete, dergi ve internet gibi medya organlarını takip etmektir. Medya kuruluşları, cereyan eden hâdiselere muttali olmayı sağlamanın yanında, herhangi bir alanda bilgiye ulaşmayı da oldukça hızlı ve pratik hâle getirmiştir. Özellikle internet sayesinde insan, ihtiyaç duyduğu bilgileri kolayca elde edebilmekte, araştırma ve incelemelerini hızlı bir şekilde gerçekleştirebilmektedir.

   Medya ve Günah Deryaları

Fakat mesele bu kadar basit değildir. Zira medya organları insanları bilgilendirmenin, güncel gelişmelerden haberdar etmenin yanında pek çok olumsuzluklara da kapı aralamakta, insanı alıp fenalıklara sürükleyebilmekte, levsiyâta batırabilmektedir. Yani medya organları bir taraftan meleklerin ağzı, dili gibi vazife görürken, diğer yandan da şeytanların tuzağı gibi çalışmaktadır. İnsan bunlar vasıtasıyla kendisi için faydalı olacak bir kısım bilgilere ulaşabildiği gibi, aynı zamanda günah deryalarına da açılabilir. Siz Kâbe yollarına açıldığınızı zannedersiniz fakat önünüze öyle menfezler, öyle koridorlar çıkar ki, sizi alıp bambaşka vadilerde dolaştırmaya başlar.

Farklı bir ifadeyle, medya vasıtalarını ülkede ve dünyada olup bitenleri öğrenme, belgesel izleme, farklı konular hakkında bilgi sahibi olma, ilim ve irfan hayatınıza zenginlik kazandırma gibi niyetlerle kullandığınızda elbette bunlardan ciddi istifade edebilirsiniz. Fakat çoğu insan bu konuda kendisini frenleyemez. Bir kere Nil’e veya Dicle’ye açıldıktan sonra bakar ki bunlar daha başka kollara da ayrılıyor. Bu defa oralara girer ve bu kollar onu hiç farkına varmadan alır başka yerlere götürür. Bu itibarladır ki mutlaka bu konuda bir kısım ölçü ve disiplinlere riayet edilmesi gerekir.

Evet, gazeteleri elinden düşürmeyen, internetin başından ayrılmayan bir insan dinî prensipler açısından kendisiyle tenakuzlar yaşayabilir. Zira gazete sayfalarında veya internet sitelerinde bir kısım çirkin tablolarla karşılaşabilir. Bunlar yüzünden gözünü, kulağını, ağzını, gönlünü kirletip kendi dünyasından uzaklaşabilir. Sahip olduğu değerlere bağlı kalamayabilir. Günah deryalarına yelken açar da sonrasında geriye dönmeye güç yetiremeyebilir. Nitekim günümüzde üslupların nasıl bozulduğunu, düşüncelerin nasıl kirlendiğini, insanların nasıl endazesiz hâle geldiğini, sürekli ifrat ve tefritler arasında gel-git yaşadıklarını, ölçüsüzlükleri esefle müşahede ediyoruz. İşte bütün bunlardan uzak kalmanın yolu, işin en başında neye ne kadar el uzatacağını iyi belirleme ve belli disiplinlere bağlı kalmadır.

Günümüzde internetin ve diğer medya organlarının dünya kadar faydalarının yanında pek çok zararlarının da olduğu uzmanlar tarafından da ısrarla ifade edilmektedir. İnternete ulaşımın çok kolay hâle gelmesi ve onun hemen herkes tarafından kullanılmaya başlanması pek çok fenalığı ve suiistimali de beraberinde getirmiştir. Mesela insanlar en değerli vakitlerini onun başında israf etmeye başlamışlar, onun yüzünden nice yuvalar sarsılmış, magazin adı altında insanların özel hayatlarının mahremiyeti ihlâl edilmiş, ahlâk zedelenmiş ve toplum dejenere olmuştur. Günahlara ve kötü şeylere ulaşımın bu kadar kolay hâle geldiği bir ortamda bu tür zararların olması da tabiidir. Zira nefis insana sürekli kötülüğü emrettiği gibi, şeytan da insanı sürekli bohemliğe çağırmaktadır.

Televizyon, internet gibi vasıtaları kullanan bir insanın iradesine hâkim olması, duracağı yeri bilmesi ve bunları sadece faydalı istikamette kullanması, sağlam irade isteyen bir husustur. Bu açıdan keşke bu tür medya organlarıyla ilgili bir kısım kurallar vaz edilebilse ve bu konuda toplum çapında bir mutabakatın sağlanması temin edilebilse. Gerekirse insanları kötülüklere götürecek, toplumu dejenere edecek ve aileleri erozyona uğratacak yollar kapatılsa veya bu konuda bir kısım tedbirler alınsa. İnsanları yanlış yerlere götürecek sitelere veya kanallara girilmesine fırsat verilmese. Günümüzde çoluk-çocuk demeden herkesin internetle ciddi meşgul olduğu, herkesin her şeye ulaşabildiği bir dönemde bu konuda bir kısım kuralların ve disiplinlerin ortaya konulmasına ciddi ihtiyaç vardır. Birilerinin bu tahribata ve bozulmaya “dur” demesine ihtiyaç vardır. Fakat böyle bir düzenlemeye bizim gücümüz yetmeyeceği gibi belki devletin bile gücü yetmeyecektir. Bu açıdan keşke bu meseleler uluslararası arenalarda ele alınabilse ve bir kısım düzenlemelere gidilse.

   Medya ve Zihin Dağınıklığı

Öte yandan aktüel mevzuların yakın takibe alınması, meydana gelen her olayın teferruatına kadar öğrenilmesi, hâdiselerin arka planlarına nüfuz edilmesi herkes için gerekli bir uğraş değildir. Çünkü bunların birçoğunun insanın şahsî hayatı, ailevî hayatı, toplum hayatı ve dinî hayatı adına hiçbir faydası yoktur. Fayda bir yana çoğu zaman bu tür mecralar insanları farklı günahların içine çekmektedir. Mesela bazen onları dedikoduya ve gevezeliğe alıştırmakta, bazen de malumatfuruşluk yaptırmaktadır. Yani insanlar, “Maşaallah bu da bir şeyler biliyormuş. Mürekkep yalamış bir insanmış.” dedirtmek için konuşmakta veya bir şeyler karalamakta, bir nevi medya vasıtasıyla kendilerini anlatmakta, kendilerini pazarlamaktadırlar.

Ayrıca insanlar aktüel mevzuların içine fazla daldıklarında asıl yapmaları gerekli olan önemli işleri ihmal etmekte, onlardan uzaklaşmaktadırlar. Çünkü şurası bir gerçek ki herkesin sahip olduğu belirli bir kapasite vardır. Eğer siz sınırlı bir kapasiteye sahip olan beyninize birçok lüzumsuz ve boğucu malumat yükler ve onu sadece aktüaliteye kilitlerseniz, onun daha faydalı işlerdeki ve alanlardaki fonksiyonunu daraltmış olursunuz. Öğrenilmesi gereken daha faydalı bilgilerden onu mahrum edersiniz. Sınırlı miktardaki enerji ve kapasitenizi bu tür mecralarda tüketirseniz, asıl yapmanız gereken hizmetleri yapmaya imkân bulamazsınız.

Size kendi bildiğim alandan bir misal vereyim. Mesela hafızlık çalışan bir insanın günlük ezberleme kapasitesi vardır. Eğer böyle bir insana kısa sürede hafızlığını tamamlatmak için ekstra yük yükler, mesela günlük beş sayfa ezberleyebilecek bir insana yirmi sayfa ezberletmeye kalkarsanız onu sürmenaja itmiş ve ezberlemesi gereken beş sayfadan da mahrum bırakmış olursunuz.

Bu açıdan insan, öncelikle sahip olduğu kapasitenin farkında olmalı, bunu yerinde kullanmaya çalışmalı, medyayla meşguliyetini mutlaka bir sisteme ve belirli disiplinlere bağlamalıdır. O, bazı şeyleri görse veya haberdar olsa bile görmemezliğe gelmelidir ki dağınıklığa düşmesin. Zira bazı şok olaylarla yaralanmış, zedelenmiş veya insanı hipnoz edici hâdiselerle büyülenmiş zihinlerin üretken ve doğurgan olması, ortaya hayırlı bir kısım icraatlar koyması çok zordur. Bu açıdan bizim için lüzumlu olmayan meseleler üzerinde çok durmamalı, onlara konsantre olmamalıyız.

Ayrıca aktüaliteye dair bilgiler sadece sizin korteksinize girmekle ve orayı meşgul etmekle de kalmaz. Sizi alıp farklı vadilerde dolaştırır. Gecenizi götürür, gündüzünüzü meşgul eder. Hatta bazen duygu dünyanızı, his âleminizi ve kalb hayatınızı alt üst eder. Arkadaşlarınızla bir araya geldiğinizde faydalı eserler müzakere edeceğinize, okuduğunuz, gördüğünüz meselelerin yorumlarıyla meşgul olursunuz. Lüzumsuz meseleleri konuşmak suretiyle başkalarının da zamanını çalarsınız.

Şurası da muhakkak ki insanın maddî vücudunda mikroplara karşı zırhlar ve sütreler oluşturmak suretiyle vücudu onların saldırısına karşı koruyan bir bağışıklık sistemi olduğu gibi, insanın ruhî yapısının da kendine göre bir bağışıklık sistemi vardır. Bu bağışıklık sistemi insanı üzücü, incitici ve moral bozucu bir kısım olumsuz hâdiselere karşı ruhen çökmekten, stres ve depresyona girmekten korur. Fakat bunun da belirli bir sınırı vardır. Eğer siz sürekli medyanın olumsuz haberleriyle meşgul olursanız moraliniz bozulmadan ve ümitsizliğe düşmeden dimdik ayakta kalamazsınız. Bir yerde sürekli gülleler ve bombalar patlıyor, her taraftan size taarruz ediliyor ve siz de sürekli bunun ortasında yer alıyorsanız, “Bunların bana ne zararı var ki! Ben vazifemi yapmaya bakarım.” diyemezsiniz. “Onlar yalanlarıyla, çarpıtmalarıyla, karalamalarıyla kendi karakterlerinin gereğini yapıyorlar.” diyerek işin içinden sıyrılamazsınız. Bir süre sonra bu sistem çöker ve ruhen hırpalanmaya başlarsınız. Bağışıklık sistemi arızalı veya çökmüş olan bir ruhun, işlerinde başarılı olacağı ve ciddi bir hizmet ortaya koyacağına ihtimal verilemez. Dolayısıyla bütün bu meselelerde kendimizi bir kere daha gözden geçirmemize ihtiyaç vardır.

Evet, günümüzde medyanın çok önemli hâle geldiği ve pek çok açıdan bizi alâkadar ettiği doğrudur. Fakat medyayla ilgili yapılması gereken işleri herkes yapamayacağı gibi, işi bu olmayan insanların bu alanla fazla meşgul olmaları, teferruatına kadar medyaya ait bütün haberleri öğrenmeye çalışmaları da onları dağınıklığa düşürecektir. Dolayısıyla burada Üstad Hazretlerinin dile getirdiği “amellerin taksimi” düsturunu hayata geçirmek ve bu alanda yapılması gereken işleri sahanın uzmanlarına bırakmak gerekir. Elbette bulunduğu konum itibarıyla gerek ülkede gerekse dünyada olup biten hâdiseleri bilmesi ve buna göre bir kısım stratejiler belirlemesi gereken insanlar, bir yere kadar bunlardan haberdar olacaklardır. Fakat herksin medyayı yakından takip etme konusunda ısrarcı olması, gazete ve internet başında saatlerini heba etmesi doğru değildir.

   Medya ve Zaman İsrafı

Hiç şüphesiz aktüel mevzularla ve medyayla meşguliyetin günümüzdeki en büyük zararlarından birisi zaman israfıdır. Çünkü günümüzde gazete ve televizyonların sayısının artması, internet sitelerinin çoğalması ve sosyal medyanın gelişmesiyle birlikte insanı cezbeden pek çok şey yayınlanmaya başlamıştır. Buralarda yayınlanan bütün haberlerin, yorumların, köşe yazılarının vs. takip edilmesi ise insanların vaktinin mühim bir kısmını alıp götürmektedir. Öyle ki bazıları bunlar yüzünden namazlarını aksatmakta veya onları aradan çıkarma mülâhazasıyla hızlıca kılmakta, duaya ve evrad u ezkara yeteri kadar vakit ayıramamakta, sorumlu olduğu hizmetlerin hakkını verememektedir. Böylece o, farkında olmadan Cenâb-ı Hak’tan gelecek olan varidata karşı kendi kapılarını, pencerelerini kapatmaktadır.

Hâlbuki bir insanın hizmet alanının genişliği ölçüsünde Cenâb-ı Hak’la münasebetleri de güçlü olmalıdır. Böyle birisi ibadetlerine, dua hayatına ve manevî beslenmesine daha çok önem vermelidir. Belki sıradan bir insan farzlarını eda edip büyük günahlardan kaçındığında Allah’a karşı kulluğunu eda etmiş olur. Fakat üzerinde, Allah’ın bir kısım hususi nimetlerinin olduğu insanlar, bu nimetler ölçüsünde O’na teveccüh etmekle mükelleftirler. Yani herkes Cenâb-ı Hakk’ın kendisini çıkardığı helezonun basamaklarına göre bir kulluk sergilemelidir. Dolayısıyla böyle bir helezonun üstünde bulunan bir insan tabandaki birisi gibi sadece farzları yapmakla vazifesini yaptığını düşünemez. Onun sahip olduğu bilgi ve nail olduğu nimetler ölçüsünde ibadet hayatında da daha derin olması gerekir. İsterseniz buna “sübjektif mükellefiyet” diyebilirsiniz.

Ne var ki günümüzde aktüalite, insanları öylesine kendi çeperi içine almıştır ki asıl meşgul olunması gereken önemli mevzular aradan çıkarma nev’inden eda edilmektedir. Dua, tazarru, teveccüh, yakarış, sızlanış suretiyle Rabbimize vereceğimiz zamanda cimrilik yapıyor fakat öte tarafta telefonu elimize aldığımızda, bilgisayarın karşısına geçtiğimizde veya aktüel mevzuları konuşmak üzere birileriyle bir araya geldiğimizde zamanımızı cömertçe kullanmaktan sakınmıyoruz. Bir çayın başında saatlerimiz kaynayıp gidiyor ve biz maalesef buradaki korkunç israfı göremiyoruz.

Bu itibarla, bir araya geldiğimizde vaktimizi aktüaliteyle öldürmemeliyiz. Sürekli sohbet-i canan demeli ve ısrarla müzakere üzerinde durmalıyız. Hatta bazı meseleleri görüşmek üzere istişare niyetiyle bir araya geldiğimizde bile, istişare yapılması gereken mevzuu unutacak ölçüde vaktimizin büyük bölümünü bize Rabbimizi tanıtacak, kulluğumuzu gözden geçirmemize vesile olacak belli eserlerin okunmasına ve anlaşılmasına ayırmalıyız. Öyle ki kalkıp giderken birisi, “Arkadaşlar, görüşülmesi gereken bir mevzu vardı, onu unuttuk.” demeli. Çünkü bizim asıl meşgul olmamız gereken mesele budur. Biz, sürekli hâle getireceğimiz müzakerelerle nefsimizin muhasebesini yapmalı, samimiyetimizi gözden geçirmeli ve gafleti üzerimizden atmaya çalışmalıyız.

Yoksa siz hangi meseleyi görüşmek için bir araya gelmiş olursanız olun, eğer bir netice alıp alamayacağınız şüpheli olan bir konu etrafında saatlerce konuşuyor, belki bir sürü dedikodu yapıyor fakat Cenab-ı Hakk’a teveccüh etme, O’na olan imanınızı bir kere daha tazeleme ve O’nu daha yakından tanıma adına hiçbir şey yapmadan kalkıp gidiyorsanız yaptığınız işlerin bereketini göremezsiniz. Aklî ve mantıkî açıdan önemli sonuçlara ulaştığınızı zannetseniz bile, eğer yörüngeniz ve asıl maksadınız sürekli Cenab-ı Hakk’a yaklaşma değilse, size yeminle teminat veririm ki kat’iyen yapacağınız işlerin bereketini göremezsiniz.

Velhasıl biz toplantılarımızı ve bir araya gelişlerimizi, değil gündeme dair bir kısım aktüel mevzuların konuşulması, sadece hizmete dair meselelerin istişaresiyle bile heba etmemeliyiz. Okul mu açmayı düşünüyoruz, gazete kurmayı mı planlıyoruz, bunları aradan çıkarma mülahazasıyla hızlıca görüşmeli ve asıl yoğunlaşmamız ve derinleşmemiz gereken meselelerle meşgul olmalıyız. Çünkü bizim dinimiz, Rabbimizle münasebetimiz her şeyin önünde gelir. Allah’la münasebeti, değil dünyalara ahiretlere bile değiştiremeyiz. Bütün bu konularda kendimizi bir kere daha gözden geçirmemize ve bir kere daha disipline etmemize ciddi ihtiyacımız var.

   Medyanın Diğer Tahribatları

Günümüzde şöyle böyle internetle, medyayla meşgul olmayan insan kalmadı. Bu konuda en müstağni davrananlar bile en azından yemek yerken, çay içerken onunla meşgul oluyorlar. Hele bazıları var ki onların meşguliyeti ancak “tiryakilik” kelimesiyle ifade edilebilir. Bu ölçüde hayatımıza giren internetin önemli tahribatlarından birisi de onun kitapların yerini almaya başlaması ve bilgilenme vasıtası olarak vazife görmesidir. Her ne kadar o, bilgiye ulaşmayı çok kolaylaştırsa ve hızlandırsa da düşünce hayatımız ve zihin aktivitelerimiz açısından bir kısım olumsuzlukları da beraberinde getirmiştir. Bu zararları, muhakemenin ve derin düşüncenin yolunu kesmesinden alın da bir kısım aklî rahatsızlıklara ve erken bunamalara kadar uzatabilirsiniz.

En basitinden insanlar bilgiye kolay ulaşabileceklerini düşündüğünden ötürü bilgi adına hafızalarına bir şey koymuyor ve hafıza tembeli oluyorlar. Bu kadar hazır bilgiyle yüz yüze gelen insanlar zamanla rahata ve kolaya alışıyor ve bu da fikir tembelliğine sebebiyet veriyor.

Diğer taraftan, -işin uzmanlarının tespitlerine göre- bu vasıtalar, insanlarda bağımlılık yapmakta, manyetik alanlarıyla zararlı olmaktadır. Bunun yanında, insan medya organlarını kullanırken tabiattan uzaklaşarak sürekli makinelerle içli dışlı olmakta ve gerçek hayattan koparak sanal âlemlere dalmaktadır. Oysaki Allah, insanı tabiat içinde, sebeplerle kuşatılmış olarak yaratmıştır. Onu tabiattan ve sebeplerden uzaklaştırdığınız zaman fıtrata aykırı bir yola itmiş olursunuz. Esasında yaşadığımız maddi ve manevi pek çok tahribatın temelinde de tabiattan uzaklaşmış olmamızın etkisi vardır.

Bu meselede bu kadar hassas davranmamızın önemli bir sebebi de günümüz medyasının sahip olduğu bir kısım negatif özelliklerdir. Onlar bu kadar çok kafaları dağıtıcı programlar yapıp, en karanlık, en çirkin ve en karmaşık hâdiseleri önümüze koyunca ve bunlar içerisinde bize selamet yolunu gösterecek, bu olumsuzluklardan nasıl sıyrılacağımızı talim edecek bilgiler vermeyince bize de bu konuda dikkatli hareket etmek düşüyor. Maalesef günümüzde birileri sürekli kamuoyu oluşturma adına hâdiseleri çarpıtıyor, insanlara gerçekleri hep başka türlü gösteriyor, meselelerin arka planını onlardan gizliyorlar. Biz de cereyan eden hâdiseleri hep asıl mahiyetlerinden farklı öğreniyor ve sarsılıyoruz. Doğru haberciliğe sadık kalan, insanları yanıltmadan, fikir dağınıklığına düşürmeden ve istikametlerini bozmadan yayın yapabilen medya kurumları olsaydı, belki de bugün medyanın verdiği zararlar çok daha asgari seviyede kalacaktı.

Maalesef günümüz medyası ahlâkî kriterleri hiçe saydığından, medya etiğine bağlı kalmadığından, halkı bilgilendirmeden ziyade propaganda aracına dönüştüğünden, bir kısım politik çıkarlar uğruna insanların onur ve haysiyetleriyle oynadığından ve her şeyi maddi sebeplere bağlı götürdüğünden ötürü, medyayla çok meşgul olmak bir süre sonra bizi de olumsuz etkilemeye başlıyor. Kendi durduğumuz zemini kaybederek başkalarının zemininde hareket ediyor ve hiç farkına varmadan ehl-i dünyanın kendi çıkarlarına göre oluşturduğu bu kaygan zeminin gereklerine göre davranmaya başlıyoruz ve farkında olmadan problemlerimizi çözme adına biz de onların kullandığı yanlış yollara sapabiliyoruz. Bir kısım neticelere ulaşmanın ancak bu yolla olacağı vehmine kapılabiliyoruz.

Medyayla meşguliyette mutlaka meselenin bu yönlerinin göz önünde bulundurulması, mevcut yanlışların kanıksanmaması ve benimsenmemesi adına dikkatli olunması gerekmektedir.

Kırık Testi: MEDYA ETİĞİNE DAİR BAZI MÜLÂHAZALAR (2)

Herkul | | KIRIK TESTI

   Medyanın Manipülasyonu

Günümüzde medya, insanların yönlendirilmesinde oldukça tesirli ve güçlü bir vasıta hâline gelmiştir. Bunda toplumun genel seviyesinin de önemli bir rolü vardır. Toplumun geneli, cereyan eden hâdiseleri doğru okuyacak, sosyal bilimlerin dilini kullanarak bunları tahlile tâbi tutacak, tekvinî emirlere nüfuz edecek ve bütün bunlardan kendine göre önemli mânâlar çıkaracak bir seviyede olmadığı için kolay yönlendirmeye müsaittir. Hele bir de kitle psikolojisi değerlendirilir ve insanların hissiyatları suiistimal edilirse onları “sürü” hâline getirmek ve manipüle etmek çok daha kolay hâle gelecektir. Bütün bunların yanında bir de vatan, millet, bayrak, din gibi kutsal sayılan değerlere atıf yapılarak konuşuluyor, bunların korunmasından bahsediliyorsa, işte orada akıl ve fikrin yerini sadece hamasi duygular ve hamasi destanlar alacaktır. Dolayısıyla böyle bir kitleye, “Vatan elden gidiyor, ne duruyorsunuz!” denildiğinde çok rahatlıkla onların istenilen hedefe yönlendirilmesi mümkün olacaktır.

İşte bütün bunlar da göz önünde bulundurulacak olursa medyanın duruma göre nasıl korkutucu, yıkıcı ve tahrip edici bir unsur hâline gelebileceği daha iyi anlaşılacaktır. Nitekim Türkiye’de olup biten hâdiseler bunun en büyük örneğidir. Medyayı elinde tutan güçler yalan ve iftiralarla istedikleri kimseleri karalamakta ve düşman gibi göstermektedirler. Siz, atılan çamur lekelerini silinceye kadar zihinlerde “lekeli” olarak kalmaya devam ediyorsunuz. Siz meseleyi tashih edip düzeltinceye kadar da millet girdiği yanlış yolda bir hayli mesafe almış oluyor. Gerçi ona mesafe alma mı yoksa dibe batma mı denir bilemiyorum ama hakikatler çarpıtılarak verildiğinden, sürekli doğrular eğri, eğriler de doğru gibi gösterildiğinden halkın yanıltıldığı muhakkaktır.

Bu açıdan mutlaka vatanını, milletini ve dinini seven dürüst insanların da bu alanda söz sahibi olmasına, eğri-büğrü söz ve düşüncelerin arasında doğru düşüncenin, doğru sesin ve doğru ifadenin temsilcisi olmalarına ihtiyaç vardır. Çünkü gazete, dergi, televizyon ve internet gibi vasıtalarla ortaya konacak doğru mülâhazalar insanları teemmül ve tefekküre sevk edecek ve onların doğruları görmesine yardımcı olacaktır. “İmamın keçisini çalmışlar.” sözünü, özne ile oynayarak, “İmam, keçi çalmış.” şeklinde nakleden ve meseleleri tamamen çarpıtan bir medyanın yanında mutlaka işin doğrusunu ortaya koyan ses ve soluklara da çok ciddi ihtiyaç vardır.

Ayrıca ahlâkın ve doğruluğun temsilcisi olan medya organlarının mevcudiyeti, diğer medya kuruluşlarını da daha temkinli olmaya sevk edecek,  yalan ve çarpıtma olduğunu bildikleri bir habere kolaylıkla imza atamayacaklardır. Zira yalanlarının ortaya çıkmasından korkacaklardır.

Bu sebeple, enerjimizi, halihazırdaki medyanın yanlışlarını düzeltmeye harcamak yerine, işin doğrusunu ortaya koymaya çalışmalı ve kendi işimize bakmalıyız. Farklı kanallar bulup hak ve hakikati insanlara ulaştırmaya çalışmalıyız. Herkesin kullandığı ve insanların çok rahat dolaştığı sanal ortamlarda kendi ses ve soluğumuzun da yer almasına gayret etmeliyiz. İnternetin tuşlarına dokunan insanlar karşılarında sadece yalan ve iftiralarla karşılaşmamalı, bunun yanında işin doğrusunu da görme imkânına sahip olmalıdırlar. Onlar nereye bakarsa baksın, neyi mütalaa ederse etsin, neye açılırsa açılsın yolun bir yerinde mutlaka düşüncelerini tadil edecek ve gözlerini açacak mülâhazalarla karşılaşmalarını sağlamak gerekir.

   Yanlış Kanaatlerin İzalesi

 Türkiye’de zannediyorum Tanzimat’tan bu yana bir kısım güçler, durumdan kendisine vazife çıkaranlar, devletin vazifesini deruhte etmiş gibi görünenler dindar kesimi baskı altına aldılar. Çok küçük bahaneler bularak sürekli onlara taarruz ettiler. Onların en masumca hak ve taleplerini karşılama konusunda çok katı ve radikal davrandılar. Bu konuda değil ahlâkî ve dinî prensipler, demokratik kurallara ve insan haklarına bile riayet etmediler. Çok küçük meseleleri kavga vesilesi yaptılar. Budan dolayı dindarlar kendilerini hep baskı altında hissettiler ve bu onların düşünce, tavır ve davranışlarına yansıdı. Kendi hayatları adına hep kuşkulu yaşadılar. Sürekli “Acaba kendimizi ifade etsek ne olur? Şu düşüncemizi dillendirsek neyle karşılaşırız?” hisleriyle oturup kalktılar. Dolayısıyla da toplumda birbirine yabancılaşan, birbirinin dilini anlamayan insanlar oluştu. Toplum, terminolojisi, konuşma tarzı, üslubu ve değerler manzumesi farklı olan sun’i kamplara bölündü.

Bu itibarla öncelikle ortaya konulan fikir ve düşüncelere değil, bunların kimden sadır olduğuna bakılıyor. Siz, ülkenin hayrı adına ortaya güzel bir proje koymuş olsanız, çok değerli fikirler öne sürseniz bile bütün bunlar kendi güzelliği ve yararlılığı içinde görülemiyor; bilakis bunları ortaya atan insanlar hakkında nasıl bir kanaat hâkimse buna göre hüküm veriliyor. Eğer birileri sizleri “falancı”, “filancı” diyerek bir yere koymuş ve size hep oradan bakıyorlarsa sizin bütün hareketlerinizi buna göre değerlendiriyorlar. Öyle ki siz Cennet’e bir merdiven koysanız ve onları oraya çıkararak bir de yarı bellerine kadar Cennet’in içine itseniz, yine de bunun arkasında bir bit yeniği arayacak, vehimlerinin esaretinden kurtulamayacaklardır.

Öncelikle bu gerçeğin görülmesi gerekir. Bugüne kadar bazı kesimler tarafından sizin hakkınızda yanlış düşüncelere girilmiş hatta bütün bütün hüsnüzan kapıları kapatılmışsa, onlar gibi düşünmedikten sonra kat’iyen sizi kabul etmeyecek ve yaptıklarınızdan da memnun olmayacaklardır. Fakat bütün bunlara rağmen bizim çok farklı damarlar bularak kendimizi anlatmaktan başka yapacağımız bir şey de yoktur. Bu konuda çok alternatifli düşünmek, yeni yeni yollar keşfetmek ve bir şekilde onların okudukları, dinledikleri ve izledikleri platformlarda yer alarak onlara kendimizi hakikatiyle tanıtmaya çalışmamız gerekir.

Bu konuda ümitsiz olmamalıdır. Biz, usûl üslup hatası yapmadan kendimize düşeni yapabilirsek bir süre sonra insanların bizi doğru bir şekilde tanıdıklarını ve kanaatlerinin değiştiğini göreceğiz. Nitekim bugüne kadar çok defa yanımıza gelip, “Biz sizi yanlış tanımışız. Sizin hakkınızda hiçbir şey bilmiyormuşuz.” diyen ve yaptıklarından dolayı özür dileyen insanlar olmuştur. Fakat onların bizim hakkımızda uzun yıllara dayanan müktesebatlarının varlığı, birdenbire ellerinin tersiyle onu itmelerinin ve yanıldıklarını kabul etmelerinin çok zor olduğu, bir iki fasılla insanlara bir şey anlatmanın mümkün olmadığı unutulmamalı, sabır ve azimle anlatmaya devam edilmelidir. Zira her şeye rağmen unutulmamalıdır ki Allah insanı kerim yaratmış, onun benliğine insaf duygusu yerleştirmiştir. İnsaf, dinin yarısı olduğu gibi insan mahiyetinin de bir gerçeğidir. Bu açıdan onlar da bir gün insafa gelebilir ve yanlış kanaatlerinden kurtulabilirler. Fakat ben, gerekli olan kanalların çok iyi kullanıldığı kanaatinde değilim.

   Rıfk ve Mülayemet

İçinde yetiştiğimiz kültür, çoğu zaman bizim duygu ve düşüncelerimizi şekillendiriyor. Kendimizi birbiriyle çatışan ve kavga eden insanların arasında bulduğumuz için biz de onların yoluna giriyor ve onlar gibi davranıyoruz. Filanlar bir şey diyor, biz de onlara karşı başka bir şey diyoruz. Onlar bizim hakkımızda atıp tutuyorsa biz de kendimizce atıp tutmaya başlıyoruz. Fakat karşılıklı sürtüşmeler, gerginlikler, iğnelemeler, dokundurmalar devam edip gidiyorsa biz insanları kendimizden gittikçe uzaklaştırıyoruz demektir.

Evet, doğrular mutlaka söylenmelidir. Hakkın hatırı hiçbir hatıra feda edilemez. Hak mutlaka tutulup kaldırılmalı ve bu konuda taviz verilmemelidir. Fakat hakkın hatırını aziz tutma kadar bunu insanlara nasıl kabul ettireceğimiz de önemlidir. Takip edilecek yönteme ve kullanılacak üsluba mutlaka dikkat edilmelidir. İnandığımız değerler adına dimdik durmanın ve bu konuda çok samimi olmanın yanında akıl ve mantık ihmal edilmemelidir. Muhatapların hissiyatları hesaba katılmalı, söylenilen sözlerin, yazılan yazıların onlar üzerinde ne tür etkiler meydana getireceği daha baştan hesap edilmelidir.

Medya organlarını sırf boşalma ve rahatlama adına kullanma, canımızı acıtanlardan bu yolla hınç almaya çalışma, intikam peşinde koşma, bize bir iğne batırdıklarında çuvaldızla mukabelede bulunma, bize atılan taşları fazlasıyla iade etme gibi tavır ve davranışlarla hiçbir yere varılamaz. Ülkenin korunması mevzubahis olduğunda, düşmanla yaka paça olunduğunda dik durma takdir edilecek bir davranıştır. Bunun aksi zaaf ifade eder. Fakat hususiyle günümüzde maddi kılıcın kınına girdiği bir dönemde kendi değerlerimizi anlatırken insanlığa ve insafa sığınmak gerekir. Meseleler vicdan mekanizmasına havale edilerek ele alınmalıdır. İnsan mutlaka kendisini frenlemesini bilmeli ve birilerine söz yetiştirme mantığıyla mukabelede bulunmamalıdır. Hissî ve fevrî hareketlerden uzak durmalıdır.

Başkaları nasıl hareket ederse etsin biz, saldırana saldırmayla, feveran edene feveranla, köpürmeye köpürmeyle mukabelede bulunmayalım. Dik duralım ama dikleşmeyelim. Bize saldıranları dediklerinden ve yaptıklarından vazgeçirecek, pişman edecek ve hatta utandıracak ölçüde yumuşak olalım. Konuşmadan, yazmadan önce düşünelim, taşınalım.  Bir düşünceyi, bir mülâhazayı kafamızda on defa evirip çevirelim. Dahası mutlaka başkalarıyla istişare edelim ve kolektif şuura sığınalım. Bütün bunlara dikkat ettiğimiz hâlde yine de olumsuz bir tepki alırsak, “Ne yapalım kaderimiz böyleymiş.” diyelim.

   Gündem Belirleme

Maalesef çoğu zaman başkalarının belirlediği gündemlerin arkasından koşuyor ve sürekli savunma pozisyonunda kalıyoruz. Enerjimizi birilerine cevap yetiştirmekle tüketiyoruz. Bu durumdan kurtulmalı, başkalarının gündemini takip eden değil, gündem belirleyen olmalıyız. Fakat şunu da ifade etmek gerekir ki gündem belirleme kolay ve basit bir iş değildir. Bir gündemle ortaya çıkmadan önce onun ne getirip ne götüreceği çok iyi hesap edilmelidir. Ortaya atılan meseleyle ilgili yapılacak yorumların, söylenecek sözlerin, ileri sürülecek eleştirilerin nazar-ı itibara alınması ve aynı zamanda bütün bunlara nasıl mukabelede bulunulacağının da belirlenmesi gerekir.

Bazen siz bir gündem ortaya atarsınız ve umumun efkârını onun etrafında toplarsınız. Fakat sonrasında onu müdafaa edecek argümanlarınız zayıf olduğundan ve verecek alternatif cevaplarınız hazır olmadığından ötürü onun altında kalır ezilirsiniz. Yani bir mânâda taarruz edeyim derken müdafaa sistemlerinizin yetersizliğinden dolayı yenik düşersiniz. Gündem belirlemeye çalışırken, kendilerini karşı tarafa konumlandıran insanların eline taarruz fırsatı vermemek gerektir.

Gündem belirlenirken, halkın büyük çoğunluğunun “evet” diyeceği ve ülke menfaatleri açısından faydalı bulacağı konular ortaya atılmalı ve onların müzakere edilmesi sağlanmalıdır. Maşeri vicdan meseleye sahip çıkmalı ve arkasında durmalıdır. Bunun için de toplumun çok iyi tanınması, genel hissiyatın ve efkârın hesaba katılması gerekir. Zihinlerde şüphe oluşturacak, yanlış anlamaya sebebiyet verecek ve toplum içinde gerginlik hâsıl edecek gündemlerden uzak durulmalıdır. Yemek servisinin bile bir usûlü olduğuna göre, yüksek mefkûrelerin ve yüce değerlerin insanlara sunulmasında mutlaka bir sağlam bir usûl takip edilmelidir. 

Kırık Testi: MEDYA ETİĞİNE DAİR BAZI MÜLÂHAZALAR

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Günümüzde medyanın etik kuralları ihlâl ettiği ve pek çok olumsuzluğa sebebiyet verdiği görülüyor. Meseleye bu zaviyeden bakılacak olursa sizce medyaya düşen vazifeler nelerdir?

   Cevap: Bugün insanların hâl ve hareketlerine bakacak olursak toplum sağlığının ciddi yara aldığını ve hatta bozulduğunu söyleyebiliriz. Son yıllarda antidepresan ilaçların kullanımındaki ciddi artış da bunu göstermektedir. Öyle ki bu rakam şu anda yüzde onları bulmuştur. Demek ki insanların birçoğu oldukça stresli ve depresyon hâlinde bir hayat yaşıyor. Hatta karşıdan bakıldığında oldukça sağlıklı görünen ve psikolojik rahatsızlığına hiç ihtimal verilemeyecek insanların bile bu ilaçları kullandığı ifade ediliyor. Kullanmadıkları zaman dengeli hareket edemiyor, hem kendilerine hem de başkalarına zarar veriyorlar.

Farklı dönemlerde yaşayan insanlar alınıp bugüne getirilse ve çağımız insanlarının hâlini müşahede etseler, belki de toplumun büyük çoğunluğunun ruh sağlığının bozuk olduğuna hükmedeceklerdir. Ne yazık ki günümüz toplumunda dünya kadar megaloman, paranoyak veya şizofren vardır. Fakat insanların birçoğu aynı dertten muzdarip olduğundan birbirlerinin rahatsızlığını fark edemiyorlar. Nasıl ki tımarhanedeki insanlar kendilerini “akıllı”, dışarıdakileri “deli” görüyorlarsa, günümüz insanları da birbirlerindeki rahatsızlığın farkına varamıyorlar.

Bu içler acısı tablonun sebebi, günümüzde insanın psikolojisini bozacak hatta onu delirtebilecek çok fazla faktör olmasıdır. İnsanlar sürekli gerilim içinde oturup kalkıyorlar. Gerilim daha yuvada başlıyor. Çocuk gerilimle gözlerini hayata açıyor. İnsanlar gerilimle yataklarına giriyor ve gerilimle sabahlıyorlar. Tabiî ki bu onların aile yaşantılarına, işlerine ve insanî ilişkilerine de tesir ediyor. Olmayacak şeylere kızıyor, küçük şeyleri kafalarına takıyor, basit sebeplerden ötürü çevrelerini kırıyor ve böylece kendileri huzursuz oldukları gibi çevrelerini de huzursuz ediyorlar. Kendilerini tahrip ve yıkıma sevk edecek ruh haletleri içine giriyorlar. Esasen kafaları karıştıran pek çok şerarenin atmosferimizi kirlettiği, insanların sürekli tahrik edildiği ve menfi yönde tetiklendiği bir ortamda salim düşüncelerin, yumuşak tavırların ve dengeli davranışların bulunması mümkün değildir.

İşte bütün bu olumsuzluklara sebebiyet veren en önemli faktörlerden biri medyadır. Medyanın havayı gerecek haberler yapması, iftira ve yalanlarla insanları birbirine düşürmesi, sevmediği kişileri veya grupları karalaması, insanların gizli hâllerini ve günahlarını araştırarak bunları ifşa etmesi, reyting uğruna bir kısım gerçekleri abartarak kamuoyuna takdim etmesi gibi yanlışları, maalesef toplumda ciddi kırılmaların ve olumsuzlukların müsebbibi olmaktadır.

   Sosyal Mutabakat

Keşke basın yayın kuruluşları ve devlete ait ilgili müesseseler bir araya gelerek belirli ilkeler üzerinde mutabakat sağlayabilseler. Havayı germeme, etik kurallara riayet etme, doğru habercilik yapma, insanların haysiyet ve şerefiyle oynamama gibi bir kısım kurallar üzerinde -Jean Jacques Rousseau’nun ifadesiyle- bir “sosyal mukavele” yapabilseler. Sorumsuz davranmayacaklarına, ulu orta hareket etmeyeceklerine, halkın hassasiyetlerini gözeteceklerine dair birbirlerine bazı taahhütlerde bulunsalar. Yaptıkları yayınların tabana indiğinde ne tür neticeler hâsıl edeceğini daha baştan hesaplasalar. Çatışma ve kavgaları tetiklemek yerine birlik ve beraberliği güçlendiren yayınlar yapabilseler. Tansiyonu yükselten ve insanları geren programlardan ve haberlerden uzak dursalar.

Basın Kanunu ve ilgili mevzuatta yer alan maddelerin milimi milimine uygulanıp, bu kuralları ihlâl edenlerin caydırıcı şekilde cezalandırılması çok önemlidir. Fakat daha önemlisi, bu maddelerin benimsenmesi ve bunlara riayet edilmesidir. Bu yüzden medya kuruluşlarında çalışanları bu konuların önemine inandırma, medya etiği hakkında bir kamuoyu oluşturma ve onların da kabul edebileceği şekilde bir mukavele imzalama çok önemlidir.

Ne var ki daha önceki yıllarda demokrasi istikametinde onca mesafe kat etsek, demokratik değerler adına ciddi inkişaflar ortaya koysak da şu anda toplumun böyle bir mukaveleye açık bulunduğundan söz etmek mümkün değildir. Maalesef günümüzde toplumun genel hissiyatı ve sosyal yapısı, bu konuda arzu edilen gelişmeleri gerçekleştirmeye müsait değildir. Zira düşünce enginliği ve vicdan genişliği açısından arzu edilen kıvamda olduğumuz söylenemez.

Bununla birlikte gazete ve televizyon gibi bir kısım medya kuruluşlarının bu meseleye sahip çıkmaması ve sorumsuzca hareket etmesi bizi de onlar gibi olmaya sevk etmemelidir. Bu konuda toplu bir mukavele yapılamaması, hepten onun terk edilmesini gerektirmez. Başkalarının olumsuz tavırları, bizim için olumsuzlukları meşru hâle getirmez. Hatta toplumdaki insanların %99,9’u olumsuz davransa bile geriye kalanlar, “Bunca insan aynı şeyi yaptığına göre benim de onlar gibi davranmamda bir mahzur yok.” diyemez. Zira Allah (celle celâluhu) ahirette herkesi tek tek hesaba çekecektir. Herkese kendi günahlarının hesabını soracak, bir başkasının günahının hesabını sormayacaktır. Bu açıdan kimsenin “Ben de âleme uyuyorum.” diyerek onların günahlarına ortak olma gibi bir lüksü olamaz. Uyulacaksa başkalarının yanlışlarına değil doğrularına uyulur.

   Konuşma Üslubu ve Dilin Kullanımı

Bu itibarla en azından hayatlarını dinî ve ahlâkî değerlere göre yaşamaya çalışan insanlar medya etiği konusunda dikkatli olmalı ve başkalarına da misal teşkil etmelidirler. Mesela onlar en basitinden televizyon programlarında birbirlerine hitap ederken saygılı bir dil kullanmalı, “filan bey”, “filan hanım” demeli ve böylece toplum fertleri arasında saygı hissini uyarmalıdırlar.

Aslında bizim toplumumuzun genel ahlâkı böyleydi. Benim yetiştiğim çevrede kimse birbirine ismiyle hitap etmez, mutlaka yanına “bey”, “ağabey”, “bacı”, “abla” gibi bir saygı ifadesi ekler ve herkes birbirini saygıyla yâd ederdi. İnsanları sadece adlarıyla çağırma kaba bulunur, bedeviyetten çıkamamış cahiliye dönemi insanlarının âdeti gibi görülürdü.

Günümüzde de gerek gazete sütunlarında yazı yazarken, gerek televizyonlarda program yaparken birbirimize “bey”, “beyefendi”, “zat-ı âliniz” diyerek hitap etsek, eleştirilerimizi bile, “Siz şöyle buyurmuştunuz. Fakat meselenin bir de şu yönü var.” gibi saygı ifadeleriyle dile getirsek ve bunda ısrar etsek zannediyorum bunlar takdirle karşılanacak ve başkalarına da sirayet edecektir. Çünkü karanlık ve kesif şeylerin sirayet kabiliyetleri sınırlı olsa da bu tür güzel ve nurani şeyler hızlı sirayet eder.

Evet, biz meseleyi buradan alarak daha önemli mevzulara kadar götürmeli, kaybettiğimiz değerlerimizi yeniden canlandırmaya çalışmalı, bozulan dil ve üslubu bir kere daha yerli yerine oturtmalı ve bütün faaliyetlerimizde iyiliğin temsilcisi olmalıyız. Kültür ve medeniyetin taşıyıcısı olan dili doğru kullanmaya son derece dikkat etmeli, argodan, laubali üsluptan uzak durmalı ve elden geldiğince bizim kültürümüzü, ruh enginliğimizi ifade edecek kelimeler kullanmalıyız.

   Doğruluğun ve Ahlâkın Temsilcisi Olma   

Hiç şüphesiz gazete, televizyon ve internet gibi medya organlarında haber yaparken, yazı yazarken veya bir programı hazırlarken dikkat edilecek en önemli hususlardan birisi doğruluktur. Allah’a ve ahiret gününe inanan bir mü’minin bilerek yalan söylemesi, masum insanlara iftira atması, karalamalarla sevmediği insanların itibarını zedelemesi düşünülemez. Bırakalım yalan ve iftira atmayı, doğruluğun temsilcisi olan bir mü’min, yaptığı haberlerde mübalağaya bile giremez; doğruluğundan emin olmadığı bilgileri haberleştiremez. Hatta o, toplum fertlerine zarar vereceğini düşündüğü bir kısım gerçekleri bile medyaya taşımaz.

Ne yazık ki Allah’a inanan insanlar bile yer yer dengeyi koruyamayabiliyorlar. Şurasını unutmamak gerekir ki eğer bir hâdise haber yapılırken hakikat tam olarak ifade edilmiyor ve bir kısım hilâf-ı vaki beyanlar ve mülahazalar ortaya konuluyorsa, iddia edilen şeylerin aksinin ortaya çıkmasıyla birlikte ciddi bir kredi kaybı yaşanacak ve haber, haberi yapanların yüzüne çarpılacaktır.

Dolayısıyla önü arkası net bilinmeyen konularda mülâhaza dairesi açık bırakılmalı, ortaya çıkan meseleler iyice anlaşılmadan işin içine girilmemeli, şişirme haberlerden uzak durulmalı, yapılacak yorumlarda itidalli olunmalıdır. Böylece hem insanlar yanıltılmamış olur hem de güven zedelenmesinin ve itibar kaybının önüne geçilmiş olur. Üstelik arkadan gelecek tarihçilere ve analizcilere de doğru malzemeler bırakılmış olur.

Başkaları bunların hiçbirisine dikkat etmeyebilir. İnsanların onur ve şerefleriyle oynayabilir. “Çamur at, izi kalsın.” mantığıyla hareket ederek nicelerinin itibarlarını sarsabilir. Bunlar karşısında bizim elimizden de hiçbir şey gelmeyebilir. Fakat başkalarına sözümüz geçmese de biz, onlar gibi olamayız/olmamalıyız. Bize düşen, her zaman doğrulara tercüman olmak, her şeyi doğru olarak vaz’ etmek, doğru olarak seslendirmek ve doğruluktan hiç ayrılmamaktır.

Öte yandan, bazı konular, insanların özel hayatıyla ilgilidir. Allah, insanları birbirlerinin gizli hâllerini ve ayıplarını araştırmakla mükellef tutmamıştır. Tecessüste bulunmak yani insanların mahrem ve gizli yönlerini araştırmak İslâm’da haram kılınmıştır. İnsanların bir kısım günahlarına muttali olunduğunda da -başkalarına zarar vermediği sürece- yapılması gereken, bunları ifşa etmek değil gizlemektir.

Mesela şahsi bir günahın işlendiğini gören kimsenin ilgili mercilere bunu bildirmesi bir vazife olmadığı gibi bildirmemesi de günah değildir. Aslında böyle bir fiili gören kimsenin bunu gizlemesi bir fazilettir.

Nitekim Asr-ı Saadet’te bir kadın, Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) gelerek zina ettiğini itiraf ettiğinde, Allah Resûlü bu mesele üzerinde durmamış, onun detaylarını araştırmamış, kulak kesilmemiş ve “Dön git ve Allah’a tevbe et. Allah’ın affetmeyeceği günah yoktur.” buyurmuştur.

Maalesef günümüzde bu konuda öyle bir hezeyan yaşanıyor ki görülen ayıp ve günahların gizlenmesi bir tarafa, insanlar günah avcılığına çıkıyorlar. Sırf dikkatleri çekme, okuyucu veya izleyici sayısını artırma adına insanların özel hayatları araştırılıyor, sırları deşifre ediliyor, ortaya çıkan bir kısım ayıpları haber yapma yarışına giriliyor ve çoğu zaman da insanların şerefleriyle, haysiyetleriyle ve namuslarıyla oynanıyor. Bu yüzden nice kimselerin hayatları kararıyor, pek çokları devrilip gidiyorlar. Bütün bunları değil dinle insanlıkla bile telif etmek mümkün değildir. Bağışlayın, bunlar düpedüz ahlâksızlıktır.

Başkalarının hakkını ihlal eden veya kamu düzenini bozan kimselerin mahkeme önüne çıkarılıp yargılanması ayrı bir meseledir; bunların çarşaf çarşaf haber yapılması, insanların haysiyet ve şereflerini düşünmeden uluorta davranılması ayrıdır. Eğer ortada bir suç varsa emniyet ve savcılık meseleye müdahale eder, kişiyi hâkim önüne çıkarır ve mahkeme de toplanan delillere göre gerekli görürse suçluya ceza verir. Fakat böyle bir soruşturma medyanın işi değildir.

Meseleye İslâmî terbiye, insanî anlayış ve evrensel ahlâk kuralları açısından bakacak olursak mahkeme, sanığı suçlu bulsa ve sözgelimi onun hırsız, arsız, uğursuz bir adam olduğuna hükmetse bile medyanın bu haberi neşretme gibi bir vazifesi olmamalıdır. Hiç kimse Allah katında böyle bir olayı haberleştirdiği için sevap kazanamaz. Aksine bunun setredilmesi sevaptır. Zira hadis-i şeriflerde ayıp ve günahların örtülmesi tavsiye edilmiş, burada ayıpları örten kimselerin ahirette Allah tarafından ayıplarının örtüleceği müjdelenmiştir. (Bkz.: Buharî, mezâlim 4; Müslim, birr 58) İslâmî ahlâk ve terbiyenin gereği budur.

Dolayısıyla bir Müslümanın, başkalarının malına, canına veya ırzına kastetmesi nasıl bir büyük bir cürümse, böyle bir cürmü sırf prim yapma uğruna yazılı veya sözlü olarak neşretmek de ayrı bir cürüm ve bir ahlâksızlıktır. Birisi nefsine ve şeytana uyduğundan sürçmüş, düşmüş olabilir. Eğer onun bu hâli medya tarafından bütün detaylarına varıncaya kadar ifşa edilirse, özellikle belli bir terbiye görmüş insanlar ömür boyu hep yere bakarak yaşamak zorunda kalırlar. Hatta bazen bu, sadece bir kişiyle de sınırlı kalmaz ve bir insanla belki büyük bir kitle, bir oymak, bir aile mahcup edilir, yere baktırılır. İnsanları bu şekilde mahcup etmeye kimsenin hakkı yoktur. Böyle bir küstahlığın bilgi edinme veya bilgilendirme hakkıyla da bir alakası yoktur. Böyle bir hakka ne ilâhî bir din müsaade eder ne de aklı başında beşerî bir sistem. Evet, günah, günahtır. Fakat bu günahla insanları ezmek ve mahcup etmek bundan daha büyük bir günahtır.

Seyyidina Hz. Musa ile ilgili şöyle bir hâdise nakledilir: O, ashabını da yanına alarak birkaç defa yağmur duasına çıkmasına rağmen yağmur yağmaz. Bunun üzerine ulü’l-azm bir peygamber olan Hz. Musa ellerini kaldırıp, “Ya Rabbi, Sen emrettin ben de yağmur duasına çıktım. Fakat yağmur yağmıyor.” der. Allah, cemaat içinde günahkâr insanların bulunduğunu ve bunlar sebebiyle yağmur göndermediğini ifade buyurur. Hz. Musa, bunların kim olduğunu sorsa da Allah, “Ben kulumun günahını söylemem.” buyurur. Orada yapılması gereken toplu olarak tevbe ve istiğfarda bulunmaktır. İşte bu, ilâhî ahlâktır. Bize düşen vazife de bu ahlâka sahip olmaya çalışmaktır.

Fakat ne yazık ki medya -hepsi için söyleyemesek de- çoğu itibarıyla böyle bir terbiyeden mahrumdur. Reyting uğruna pek çok insanın itibarıyla oynuyorlar. Hatta bazen aslı olmayan, masa başında yaptıkları haberleri sorumsuzca gazetelerde, mecmualarda, internet ortamlarında veya televizyonlarda neşretmekten sakınmıyorlar. Sanki gözlerini açmış insanların özel bir hâlinin ortaya çıkmasını bekliyorlar ki ondan nemalansınlar.

Ben bu tür haberlere bakınca şöyle demekten kendimi alamıyorum: “Demek ki bunlar ciddi bir fikir kıtlığı yaşıyorlar. Millete söyleyecekleri önemli düşünceleri olmadığı için böyle süfli şeylerle heyecan uyarmaya ve kendilerini ifade etmeye çalışıyorlar. Bir yönüyle kendilerine ait eksik ve kusurları bu tür haber ve yorumlarla kapatmak istiyorlar.”

Bu konuda başkaları ne yaparsa yapsın, Allah’a gönülden inanmış insanlar kesinlikle insanların ayıp ve günahlarını neşretmemeli ve bu konuda başkalarına da örnek olmalıdırlar. Onlar insanların ayıplarıyla meşgul olma yerine başkalarının faziletlerini görmeli ve bunları takdir etmelidirler. İnsanların yüzünü yere baktıracak yayınlar değil, onları sevindirecek ve onların yüzünü güldürecek yayınlar yapmaya gayret etmelidirler. İnsanî ahlâk bunu gerektirdiği gibi insanî ahlâkın zirvesi olan Kur’ânî ahlâk da bunu gerektirir. Hiçbir Müslüman, “Âlem böyle yapıyor, biz de yapabiliriz.” diyemez. Başta da arz edildiği gibi herkes kötülüğe bulaşsa ve bir tek insan kalsa, ona düşen, yine doğru bildiği yolda yürümeye devam etmek olmalıdır.

Özellikle başkaları tarafından İslâm’ı temsil ettiği düşünülen ve dindar bilinen insanların bu konulardaki tavır ve davranışları daha da önemlidir. Çükü onların yaptıkları yanlışlar da doğrular da sadece kendileriyle sınırlı kalmaz, aynı zamanda dinimize mâl edilir. Eğer onların hissiyat ve düşünceleri hep Müslümanca olur, her hareketlerini Müslümanca ortaya koyar ve bütün faaliyetlerini Müslümanlık etrafında cereyan ettirirlerse İslâm’a karşı sempati uyarmış olurlar. Onlara bakan insanlar, “Bu din ne güzel bir sistemmiş.” derler. İşte bunu dedirtmenin, Müslüman olarak imrendirici olmanın ve dine karşı insanlarda hayranlık uyarmanın yolları bulunmalıdır.

***

(Bu konu haftaya da devam edecek.)

Kırık Testi: GAYRETULLAH*

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Farklı yazı ve sohbetlerde bir kısım günahların veya zulümlerin gayretullaha dokunabileceğinden bahsediliyor. Allah’ın “Gayûr” olmasının ve “gayretullaha dokunma” tabirinin ifade ettiği anlamlar nelerdir?

   Cevap: Bilindiği üzere Allah’ın bildiğimiz isimleri arasında “Gayûr” diye bir isim yoktur. Gerek Kur’ân-ı Kerim’de varid olan, gerek hadis-i şeriflerde sayılan, gerek geniş olarak Muhyiddin İbn Arabî’nin üzerinde durduğu, gerekse Cevşen’de yer alan esma-i ilâhiyeye bakıldığında -sıfat ya da mübalağalı ism-i fail kipinde- böyle bir isme rastlanmaz. Ne var ki bir ismin, bildiğimiz esma-i hüsnâ içerisinde yer almaması, gerçekte olmadığı anlamına gelmez. Çünkü Allah, isimlerinin bir kısmını Kur’ân vasıtasıyla bize talim etse, bir kısmını Peygamberlerine bildirse de O’nun nezd-i ulûhiyetinde saklı tuttuğu, sadece kendisinin bildiği isimleri de vardır. Zira Cenâb-ı Hakk’ın yaratmış olduğu âlemler, sadece bizim bildiğimiz fizikî âlemlerden ibaret değildir. O’nun, bilemediğimiz farklı âlemlerde tecelli eden isimleri vardır. Fakat bunları bilme ve bunlara inanma bizi çok alâkadar etmediği için bize bildirmemiş olabilir.

   Gayretullaha Dokunan Fiiller

Bununla birlikte -soruda da ifade edildiği üzere- hadislerde Allah’ın “gayreti” üzerinde durulmuştur. Dolayısıyla onun, önemli bir hulûk-ı Rabbanî olduğu anlaşılmaktadır. Meselâ Ebû Hüreyre’nin rivayet etmiş olduğu bir hadis-i şerifte Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: إِنَّ اللهَ يَغَارُ وَإِنَّ الْمُؤْمِنَ يَغَارُ وَغَيْرَةُ اللهِ أَنْ يَأْتِيَ الْمُؤْمِنُ مَا حَرَّمَ عَلَيْهِ “Allah gayret tecellîsinde bulunur, mü’min de gayûr davranır; Allah’ın gayreti, kulun işleyeceği haramlara karşıdır.” (Buharî, nikâh 6; Müslim, tevbe 36) Konuyla ilgili diğer bir hadis ise şu şekildedir: مَا أَحَدٌ أَغْيَرُ مِنَ اللهِ وَمِنْ غَيْرَتِه حَرَّمَ الْفَوَاحِشَ مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَمَا بَطَنَ “Allah’tan daha gayûru yoktur; bu gayretindendir ki O, açık-kapalı fuhşiyatı haram kılmıştır.” (Buhârî, nikâh 107; Müslim, tevbe 32-36)

Yine konuyla alakalı olarak, bir gün Sa’d İbn Ubade’nin aile mahremiyetinin korunmasıyla ilgili söylediği bir söz üzerine Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: أَتَعْجَبُونَ مِنْ غَيْرَةِ سَعْدٍ لَأَنَا أَغْيَرُ مِنْهُ وَاللَّهُ أَغْيَرُ مِنِّي “Sa’d’ın gayretine mi hayret ediyorsunuz? Ben Sa’d’dan daha gayûrum, Allah da benden.” (Buhârî, hudûd 42; Müslim, talâk 17)

Allah insanları selim bir fıtratta yaratmıştır. Onlar için bir kısım yasaklar koymuş ve günaha girmeden iffetli ve temiz bir şekilde yaşamanın yollarını göstermiştir. Eğer insanlar, bir kısım yaramaz çocukların üstünü başını kirletmesi gibi, Allah’ın koymuş olduğu sınırlara riayet etmez ve günahlara girmek suretiyle doğuştan gelen temiz fıtratlarını bozar, kalb ve vicdanlarını kirletirlerse bu durum Allah’ın gayretine dokunacaktır.

Biraz daha açacak olursak, Allah, bizi yokluktan varlığa çıkarmış, var etmekle kalmayıp hayat ve şuur ihsan etmiş, akıl ve fikir vermiş ve aynı zamanda gönderdiği peygamberler ve indirdiği kitaplar vasıtasıyla bize hidayet yollarını göstermiştir. Yani O, bir taraftan bizden kulluk vazifemizi yerine getirmemizi talep ederken, diğer yandan da kendisiyle münasebetlerimizi doğru tesis edebilmemiz adına gerekli olan şeyleri lütfetmiştir. İnsanın bütün bunlara rağmen inhiraf etmesi, fısk u fücura girmesi, münkeratı irtikâp etmesi ve böylece doğuştan gelen temiz fıtratına toz kondurması gayretullaha dokunan bir husustur. Çünkü Allah, insana pek çok nimet ihsan etmiş, doğru yolu göstermiş, onun elinde bir mazeret bırakmamıştır.

İnsan günah işlediğinde Allah’ın yaratmış olduğu temiz fıtratı kirletmesinin yanı sıra aynı zamanda O’na karşı gelmiş olacaktır. Zira Allah’ın koymuş olduğu sınırların aşılması ve koyduğu yasakların çiğnenmesi, Allah’a isyan etme ve başkaldırma demektir. İşte yukarıdaki hadislerde Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Allah’ın kendisine başkaldıranlara karşı gayûr davranacağını ifade buyurmuştur.

Hiç şüphesiz gayretullaha dokunacak en büyük başkaldırı ve isyan ise O’na şirk koşmak ve O’nu inkâr etmektir. Hazreti Bediüzzaman’ın konuyla ilgili ortaya koymuş olduğu izahlar açısından meseleye bakacak olursak, Allah’ı inkâr eden bir kişi, sayfa sayfa, satır satır, kelime kelime Allah’ın varlığına ve birliğine delâlet eden kâinattaki bütün tekvinî âyetleri görmezden gelmiş demektir. Rabbimizin bunca âsâr-ı bergüzidesiyle Kendisini anlatmasına ve tanıtmasına mukabil hâlâ körlük yaşama ve bu eserlerin şehadetlerine göz yumma, kulak tıkama ve hatta onları tezyif ve inkâr etme öyle büyük bir cinayettir ki bunun gayretullaha dokunmaması mümkün değildir.

Gayretullahı bir yönüyle ırzına, namusuna, malına, ülkesine, hürriyetine tecavüz edildiğinde insanların karşı koymasına veya devletin, kanunlarını çiğneyen vatandaşlarına cezaî müeyyideler uygulamasına benzetebiliriz. Çünkü insan tabiatında, zikredilen bu değerleri korumaya karşı bir gayret vardır. Kimse gözünün önünde ırzının çiğnenmesine, namusunun payimal edilmesine tahammül edemez. Aynı şekilde Allah’ın da kendi vaz’ ettiği kuralların ayaklar altına alınmasına, koyduğu sınırların çiğnenmesine -tahammül tabirini onun hakkında kullanmak doğru olmaz- rızası yoktur. Yani sizin bu konuda gayret göstermeniz ve yapılan zulümlere tahammül edemeyip karşı koymanız neyse, Allah’ın da Zât-ı Ulûhiyet’ine yaraşır şekilde böyle bir gayreti söz konusudur. O, mühlet verse de sonunda kendisine yapılan küstahlığı cezalandırır.

   Allah’ın Mühlet Vermesi

Cenâb-ı Hak, kullarının kötülüklerini, hata ve günahlarını cezalandırmakta acele etmez. Akıllarını başlarına almaları ve yapageldikleri hatalarını terk etmeleri için onlara mühlet üstüne mühlet verir. Nitekim Hz. Ebû Bekir, Allah’ın fasık, facir ve zalimlere verdiği mehil karşısında, مَا اَحْلَمَكَ يَا رَبَّنَا “Ey Rabbimiz, ne kadar halimsin!” sözüyle soluklanmış ve duygularını baskı altına almıştır.

Eğer ademoğlunun irtikâp ettiği günahlara verilecek cezalar insanların hakemliğine bağlanmış olsaydı, belki de şimdiye kadar yeryüzünde hiç kimse kalmazdı. Fakat Allah, bir âdet-i ilâhiye olarak kullarını cezalandırmada acele etmiyor. Nitekim bir âyet-i kerimede bu konudaki ahlâk-ı ilâhiye şu şekilde beyan edilmiştir: وَلَوْ يُؤَاخِذُ اللَّهُ النَّاسَ بِظُلْمِهِمْ مَا تَرَكَ عَلَيْهَا مِنْ دَابَّةٍ وَلَكِنْ يُؤَخِّرُهُمْ إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى فَإِذَا جَاءَ أَجَلُهُمْ لَا يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ “Eğer Allah zulümleri yüzünden insanları cezalandıracak olsaydı dünyada tek canlı bile bırakmazdı. Fakat onları takdir ettiği bir vadeye kadar bekletir. Vadeleri gelince ne bir an öne alabilir ne bir an erteleyebilirler.” (Nahl Sûresi, 16/61)

Evet, Allah’ın rahmeti gazabının önüne geçtiği için O (celle celâluhu), insanları cezalandırmakta acele etmez. Fakat günah ve zulüm bataklığına gömülmüş bir insan Allah’ın kendisini kahretmediğini görüp daha da şımarmamalı; bilakis kendisine verilen süreyi düşünüp ürpermelidir. Çünkü Allah imhal (mühlet verme) etse de asla ihmal etmez. Âyet-i kerimede de zerre miktarı iyilik yapanın da kötülük yapanın da mutlaka bunun karşılığını göreceği ifade buyrulmuştur. (Bkz.: Zilzâl sûresi, 99/7-8)

Şurası bilinmelidir ki isyan deryasına yelken açmış bir insana mühlet verilmesi de onun için ayrı bir imtihandır. Eğer kişi, başına bir musibet gelmediğini görüp, bunun böyle devam edeceğini düşünerek yanlış yoldan geriye dönmez, hatta kendisini daha da gaflete salarsa imtihanı kaybeder. Fakat basiretli davranır, aklını başına alır, derlenip toparlanır ve eksiklerini telafi etmeye yönelirse kazanır. Çünkü Allah’ın, günahkâr kullarını hemen cezalandırmamasının önemli bir hikmeti de budur.

Aksi takdirde had bilmezlere, sınır tanımazlara Allah hadlerini bildirir. Bir gün gelir işlenen günah ve zulümler gayretullaha dokunur ve o zaman Allah asi ve zalimlerin iflahını keser. Nitekim Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde, إِنَّ اللَّهَ لَيُمْلِي لِلظَّالِمِ حَتَّى إِذَا أَخَذَهُ لَمْ يُفْلِتْهُ “Allah zalime (zulmünden dönsün diye) imkân, fırsat ve mühlet verir. Fakat bir de yakaladı mı artık onu iflâh etmez, canını çıkarır.” (Buhârî, tefsîru sûre (11) 5; Müslim, birr 61) buyurmuş ve arkasından da Kur’ân-ı Kerim’in şu âyetini hatırlatmıştır: وَكَذَلِكَ أَخْذُ رَبِّكَ إِذَا أَخَذَ القُرَى وَهِيَ ظَالِمَةٌ إِنَّ أَخْذَهُ أَلِيمٌ شَدِيدٌ “Halkı zalim olan ülkeleri cezaya çarptırdığı zaman Rabbinin derdest etmesi işte böyle olur! Şüphesiz ki O’nun azapla derdest etmesi pek acı, pek çetindir!” (Hûd sûresi, 11/102)

   İcraat-ı Sübhaniye Karşısında Saygı

Hemen cezalandırmama ve mühlet verme, sünnetullahtır yani Allah’ın bir kanunudur. O, kurmuş olduğu bu sistemde bazı şeylere belirli bir vakte kadar müsaade etmektedir. Biz, her zaman meselenin mahiyetini anlayamayabiliriz. Bu açıdan aklımızın ermediği meseleler karşısında itiraz veya şikâyet ifade eden tavırlardan kaçınmalıyız. Cezayı hak eden zalimlere niçin gayretullahın dokunmadığı mevzuunda zaman zaman hayret ve şaşkınlık yaşasak da icraat-i sübhaniye karşısında her zaman, “Her işte bir hikmeti vardır; abes fiil işlemez Allah.” demeli ve sabretmeliyiz. Muttali olduğumuz veya maruz kaldığımız her hâdiseyi sabır ve şükür duygularıyla karşılamalı, her ne olursa olsun Rabbimize saygıda kusur etmemeli, O’nun hiçbir icraatını sorgulamamalıyız.

İnsanın heyecanlı olacağı yerler olduğu gibi sakin, sabırlı ve temkinli olması gereken yerler de vardır. Mesela bir mü’minin, baştan sona kadar dinin bütün emirlerini yaşama, yaptığı amelleri iç ve dış dinamikleriyle tastamam eda etme, Allah rızasını kazanma, Zât-ı Ulûhiyet’i herkese tanıtma, insanlarla Allah arasındaki engelleri bertaraf ederek kalblerin Allah’la buluşmasını sağlama, sorumlu olduğu hizmetleri yerine getirme, elli farklı handikapla karşı karşıya kalsa, elli defa plân ve stratejileri alt üst edilse ve bütün tabyaları işgal edilse yine de “vira bismillah” deyip yeniden hizmete koyulma gibi mevzularda dopdolu bir heyecan ve gerilime sahip olması gerekir. Çünkü kalbin, yapılan davranışların yanında olması, eda edilen amellere iç heyecanların katılması hakiki Müslümanlığı anlama ve yaşama adına çok önemlidir.

Fakat insan, Cenab-ı Hakk’ın tasarrufları, icraatları, meşieti hususunda temkinli olmalıdır. Velev ki bunlar karşısında hırpalansın ve incinsin. Velev ki Allah, karşısına, onun isteklerine, plânladığı hususlara muhalif bir kısım vakıalar çıkarmış olsun. Bütün bunlar karşısında yapılması gereken şey, hoşa gitmeyen ve iç yakan hâdiseler vuku bulduğunda öncelikle bunları sabır ve rıza ile karşılamak, arkasından da bunlar üzerinde tefekkür ve teemmülde bulunmaktır. Yani bu tür durumlarda mutlaka heyecanlar baskı altına alınmalı ve iradî hareket edilmelidir.

Acaba bu hâdiselerin arka plânında ne vardır? Bizim için ne tür mânâlar ifade etmektedir? Günah, hata veya gafletlerimiz bunlara sebebiyet vermiş olabilir mi? Bunlar ne tür hata ve günahlardır? Yoksa Allah, bazı hususlar hakkında bizim gözümüzü açmak, dikkat kesilmemizi temin etmek için bizi ikaz etmek, uyarmak mı istemektedir? Ya da zahiren hakkımızda zararlı gibi duran bela ve musibetlerle bizi bileyip, olgunlaştırmayı ve yarınki daha büyük problemlerin üstesinden gelebilecek bir kıvama ulaştırmayı mı murat buyurmaktadır?

İşte temkinle, bütün bu hususlar değerlendirmeye alınmalı ve sonrasında da yapılması gereken neyse o yapılmalıdır. Zira yerinde değerlendirilen heyecan bizim için bir kıymet ifade ettiği, hatta dikey olarak kurbet ufkuna yükselmemize vesile olduğu gibi, yerinde kullanılan tedbir, temkin ve sabır da aynı şekilde bizi amudî olarak o ufka yükseltecektir.

Meseleye Hz. Pir’in farklı yerlerde temas ettiği şu düsturla yaklaşabiliriz: مَنْ آمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ (Biraz açarak meal verecek olursak şöyle diyebiliriz:) “Her kim kadere iman ederse, zihin ve ruh dünyasındaki bulanıklıklardan kurtulur; tahayyül ve tasavvurunu kirli düşüncelerden korumuş olur; iç dünyası itibarıyla da emniyet ve itminana erer.” Şunu da hatırda tutmak gerekir ki bir insanın zihnini ve kalbini temiz tutma ve oraya gelen kirli düşünceleri defetme adına ortaya koyacağı her türlü ceht ve gayret, sevap defterine ibadet gibi kaydolacaktır.

   Bardağı Taşıran Son Damla

Evet, Allah Teâlâ’nın, akıllarını başlarına almaları adına günah ve zulüm bataklıklarında çırpınan kullarına mühlet verdiğini, isyanlarında devam etmeleri durumunda ise onları derdest edip cezalandırdığını ifade etmiştik. Fakat biz, bardağı taşıran son damlanın hangisi olduğunu, işlenen günahların ne zaman gayretullaha dokunacağını ve zalimlerin ne zaman cezalandırılacağını bilemeyiz.

Bununla ilgili şöyle bir menkıbe anlatılır: Hac yolculuğu yapan bir kervanın önünü eşkıyalar keser ve kervandakilerin üzerlerindeki bütün kıymetli mallarını alırlar. Kervanın içinde ehlullahtan bir zat vardır. Yalnız olarak hac yolculuğuna çıkmış fakat sonra o da bu kervana katılmıştır. Eşkıyaların reisi onu emniyet ve güven vaat edici görünce doğru söyleyeceğini düşünerek yanına gider, “Başka kimsenin üzerinde bir malı kaldı mı?” diye sorar. O da, “Kervancı başının sırtında çok kıymetli bürümcük bir gömleği var.” der. Onlar, bunu da alırlar.

İyilik yapıp kervanına aldığı bir zatın böyle yapması kervancı başına çok dokunur ama hüsn-ü zan ettiği bu zata bir şey de demek istemez. Kısa bir müddet sonra devletin muhafızları eşkıyaların hepsini yakalar ve kimin nesi çalınmışsa gelip alması için etrafa haber salarlar. Kervandakiler de gider ve çalınan eşyalarını geri alırlar. O zaman kervancı başı bu zata niye gömleğini onlara haber verdiğini sorar. O da şöyle cevap verir: “Bu zalimlerin yaptıklarına baktım. Gayretullaha dokunmasına dört parmak kalmıştı. Zulümleri biraz daha artıp gayretullaha dokunması için böyle yaptım.” der.

Neticede bu bir menkıbedir. Menkıbelerin de aslından ziyade faslına, vermek istediği mesaja bakılır. Buradan anlıyoruz ki her şeyin bir gayretullaha dokunma kertesi vardır. Zulüm bir işlenir, iki işlenir, üç işlenir ve bir sınırdan sonra gayretullaha dokunur.

   Gayretullah’ın Tecelli Keyfiyeti

Biz, gayretimize dokunan saldırı ve tecavüzler karşısında rahatsız olur, huzursuzluk duyar ve bunu önleme adına elimizden ne geliyorsa yaparız. Fakat rahatsız olma veya huzursuzluk duyma gibi tabirler bizim hakkımızda kullanılsa da bunlar Zat-ı Ulûhiyet’e nispet edilemez. Fakat Kur’ân-ı Kerim’de O’nun gazaplanmasından söz edilir. Burada da biz meseleyi lazımıyla anlamalıyız. Yani bir insan öfkelendiğinde ne yaparsa Allah’ın gazaplanmasını da -O’nun münezzehiyeti mahfuz- buna göre anlamaya çalışmalıyız. Biz, nasıl ki suç işleyenleri, başkasının hukukuna tecavüz edenleri adalet eliyle cezalandırıyorsak, Allah da asi ve zalimleri gerek bu dünyada gerekse ahirette farklı şekillerde tecziye edecektir.

Her ne kadar sapkınlık ve dalâlet yolunda olanlara bir süreliğine mühlet verilse de gayretullaha dokunduğu zaman işledikleri cürümlerin cezasını çekeceklerdir. Bu ceza, bazen bela ve musibetlere maruz kalma şeklinde gelebileceği gibi bazen de asi ve zalimlerin ölüm anında imanlarının ellerinden alınmasını netice verebilir. Fakat cezanın her zaman için bu dünyada geleceğini beklemek de doğru değildir. Hususiyle küfrün cezası çok ağır olduğu için ahirete kalacaktır.

Yaşar Tunagür Hoca’dan ya kendi yaşadığı ya da yakın bir tanıdığının başından geçen şöyle bir hâdise dinlemiştim. Bir çocuk, bir çeşmenin başında kovasını doldururken oraya beygirini sulamak için birisi gelir. Onun önüne geçerek beygirini sulamak ister. Çocuk henüz işi bitmediği için beklemesini söyleyince de adam haksız yere ona bir tokat vurur. O, buna hiçbir karşılık vermeden doğrudan hocasının yanına gelir ve olup biteni anlatır. Hocası demek ki ehl-i hâl bir insanmış ki durumun farkına varır ve şöyle der: “Derhal o zatın yanına git ve sen de ona bir şeyler söyle! İlahî takdire kalırsa cezası şiddetli olur.” Bunun üzerine o da koştura koştura çeşmenin başına gelir. Fakat bir de bakar ki beygiri bir çifteyle adamı yere sermiş.

Bütün bunların yanında, zalimin zulmünün gayretullaha dokunması mevzuunda mazlumun tavrının da çok önemli olduğunu ifade etmek gerekir. Bazen zalimin zulmünü, mazlumun kendi nefsine yaptığı zulüm nötrler. Yani Allah, zalim hakkında hükmünü vereceği zaman, onun zulmü yanında mazlumun gerçekten konumunun hakkını verip vermediğine de bakar. Eğer mazlum Allah’a vefalı bir kul değilse, yürekten O’na yönelememişse, hatta bir kısım olumsuz tavırlar içinde bulunuyorsa Allah zalimin cezasını tehir eder. Bu itibarla gayretullahın tecelli etmesi için bir taraftan işlenen zulümlerin bir safhaya ulaşması gerekirken, diğer yandan da mazlum ve mağdur konumundaki insanlarda onu kırabilecek tavır ve davranışların bulunmaması gerekir.

Dolayısıyla mesele dönüp dolaşıyor, yine bizim kendi nefsimize bakmamız gerektiğine geliyor. Şunu bilmeliyiz ki Allah hiçbir kuluna zerre miktarı zulmetmez ve kimsenin hakkını zayi etmez. Fakat biz bazen farkına varmadan çok küçük şeylerle kendi kendimizi zayi edebiliriz. Bu açıdan zalimlerin durumuna bakıp, Allah’ın nasıl olup da onlara mühlet verdiğine şaşırmamalı; bilakis bu türlü meselelerde öncelikle kendi durumumuzu nazar-ı itibara almalıyız. “Acaba zalime mühlet verilmesine sebep olabilecek ne tür hatalarımız var?” demeliyiz. Yüz davranışımızın yüzü de isabetli olsa ve doğruluk abidesi gibi yaşasak bile yine de “Eğer bende bir eğrilik ve inhiraf varsa ve ben yapılan hizmetlerin ahengini bozuyor, onlarda aritmiye sebep veriyorsam benim için yerin altı üstünden daha hayırlıdır.” diyecek kadar yürekli davranmalıyız. Meseleye böyle yaklaşırsak ne kaderi tenkit ederiz ne Zât-ı Ulûhiyet hakkında saygısız mülâhazalara gireriz ne de başkaları hakkında su-i zan ederiz.

***

*Not: Gayret kelimesi, Arapça’da ve dinî bir terim olarak, Türkçemizdeki kullanımdan farklı bir şekilde, kıskanma anlamına, “gayur” ise kıskanan, kıskanç manasına gelir. Yani sevdiği birinin üzerine titreme, kıyamama, neticesinde de onu başkalarına yar etmeme gibi manalar taşır. Cenâb-ı Hak için bu manaların hiçbiri hakikatte bahis mevzuu olmayacağı, O her türlü zaaftan münezzeh bulunduğu için kelimeyi, bu tür çağrışımlardan uzak tutma adına tercüme etmemeyi tercih ediyoruz. Hadislerde varid olması da hakikat itibariyle değil, lazımı itibariyledir. Yani nasıl ki bir insan sevdiği birini herkesten kıskanır, onun üzerine titrer, onun kendisinden uzaklaşmasına razı olmaz; Cenab-ı Hak’da bu, herkesten fazladır. O, kulunun, günahlarla kendisinden uzaklaşmasına razı olmaz. (Editör)

Kırık Testi: AMANSIZ TENKİTLERE KARŞI DENGELİ MUKABELE

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: İnandığımız ve saygı duyduğumuz değerler aleyhinde konuşan insanlara karşı tavır ve tepkimiz nasıl olmalıdır?

   Cevap: Öncelikle ifade etmek gerekir ki zaman, bir mü’min açısından çok kıymetlidir, hiçbir parçası israf edilmeden çok iyi değerlendirilmelidir. Zira vaktin boş veya faydasız şeylerle geçirilmesi, Kur’ân-ı Kerim’in yasakladığı (Bkz.: A’râf Sûresi, 7/31) israf kategorisinde dâhildir. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de kıymeti bilinemeyen iki husustan birisi olarak sıhhatin yanında zamanı zikretmiştir. (Bkz.: Buharî, rikâk 1) Dolayısıyla bir mü’min vaktini neyle geçirdiğine dikkat etmeli, gereksiz yere aktüel konularla meşgul olmamalı ve hele onda zihin ve fikir dağınıklığı hâsıl edebilecek şeylerden olabildiğince uzak durmaya çalışmalıdır.

Özellikle televizyon ve internetin çok yaygınlaştığı ve herkesin yazıp çizdiği veya konuştuğu günümüz dünyasında bu konuda dikkatli hareket etmek, okuyacağımız, dinleyeceğimiz, izleyeceğimiz, takip edeceğimiz şeyleri mutlaka filtreye tâbi tutarak sadece işimize yarayacak, düşünce ufkumuzu açacak, hizmet strateji ve felsefemizi zenginleştirecek olanları almak daha bir önem kazanmıştır.

   Mâlâyâniyâtı Terk Etme

Keşke bir kısım yollar bulabilsek de internetin veya televizyonun tuşuna dokunduğumuzda karşımıza sadece milletimizin kaderi, İslâm dünyasının genel durumu ya da insanlığın geleceğine dair faydalı olabilecek programlara ulaşabilsek. Böylece gereksiz yere bizde zihin kirliliğine veya fikir dağınıklığına sebebiyet verebilecek faydasız ve laubali şeylerden uzak durmuş oluruz. Zira Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde, مِنْ حُسْنِ إِسْلَامِ المَرْءِ تَرْكُهُ مَا لَا يَعْنِيهِ “Bir kişinin mâlâyâniyâtı (kendisini ilgilendirmeyen, bir faydası olmayan şeyleri) terk etmesi, onun Müslümanlığının en güzel derinliklerinden biridir.” (Tirmizi, zühd 11; İbn Mâce, fiten 12) buyurmak suretiyle bu konuda mü’mine seçici ve titiz davranmayı tavsiye etmiştir.

Hadiste geçen مَا لَا يَعْنِيهِ ifadesi dilimize de mâlâyâniyât şeklinde çoğul bir kelime olarak girmiştir. Mânâsı ise bir insanın asıl hedef ve maksadı olamayacak, onun dünyevî ve uhrevî hayatı adına bir faydası olmayan boş ve gereksiz şeyler demektir. İnsan bu tür şeylerden kaçınmalı ve asıl üzerinde durulması, takip edilmesi ve konsantre olunması gerekli olan faydalı mevzularla ilgilenmelidir. Zira her insanın belli bir kapasitesi vardır. Bu yüzden ona düşen vazife, bu kapasiteyi, kendisine yarar sağlayacak en uygun yerde kullanmaktır. Eğer doğrudan bizi alâkadar etmeyen mevzulara dalarsak dağılır ve gücümüzü kaybederiz. Bunun sonucu olarak da fikren ve zihnen yoğunlaşmamız gereken mevzulara konsantre olamayız.

Öte yandan şayet birileri dine bağlı meselelerde saygısızca konuşuyor, laubaliliğe giriyor ve biz de bu türlü şeyleri takip ediyorsak, bir süre sonra bunlar bizi de olumsuz etkileyebilir. Duyduklarımızı kendi aramızda konuşmaya başlar ve gereksiz yere bunlarla meşgul oluruz. Bir süre sonra farkına varmadan onlara benzemeye de başlayabiliriz. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), çok gülmenin bile kalbi öldüreceğini söylediğine göre, bu tür şeyler kalbî ve ruhî hayatımız adına onulmaz yaraların açılmasına sebep olabilir. Bu mevzuda ölçü, bizde din ve diyanetimiz adına metafizik gerilim hâsıl edecek, aşk u şevkimizi artıracak mevzularla meşgul olmaktır.

Hele bir de temel disiplinlerimiz açısından mahzurlu gördüğümüz yazı ve konuşmalara makul cevaplar verecek ve onları tashih edecek bir konumda bulunmuyorsak, bunlarla zihnimizi meşgul etmemizin bize hiçbir faydası yoktur; hatta zararı vardır. Gereksiz yere haksızlığa şahit olmuş ve onu dinlemiş oluruz.

Öte yandan özellikle dinî mevzularda konuşan insanların çok dikkatli olmaları gerekir. Konuşma yapmadan önce ciddi bir zihnî hazırlık yapmaları ve söyleyecekleri meseleyi derli toplu ortaya koymaları, maksatlarını doğru ifade edebilme adına çok önemlidir. Yoksa irticalî konuşmanın esnekliği içerisinde kırık dökük ifadelerle insanlara bir şey anlatmak mümkün değildir. Özellikle dine ait olan veya büyük bir kitleyi alâkadar eden konuları ele alırken daha bir dikkatli olmalı, ciddiyeti muhafaza etmeli, yanlış anlaşılacak beyanlardan sakınmalı ve her zaman müstakim düşüncenin temsilcisi olmalıdır.

   Sabır ve Tahammül

Diğer taraftan, gerek inandığınız değerler gerekse şahsınız aleyhinde dile getirilen her söze karşılık vermek, sürekli birilerine cevap yetiştirmekle meşgul olmak doğru değildir. Konuyla ilgili Kur’ân-ı Kerim’in şu beyanı bu konuda yönlendirici olmalıdır: وَلَئِنْ صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِلصَّابِرِينَ “Şayet sabredecek olursanız, bu, sabredenler için işin en hayırlısıdır.” (Nahl sûresi, 15/126)

Söz buraya gelmişken Hz. Ebû Bekir’in yaşamış olduğu bir hâdiseyi hatırlayabiliriz. Rivayet edildiği üzere Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) huzurunda bir şahıs, Hz. Ebû Bekir’e karşı bir takım kaba ve çirkin sözler sarf eder. Hz. Ebû Bekir sabreder ve onun bu sözlerine karşılık vermez. Fakat bir aralık bardağı taşıran bir şey olur ve Hz. Ebû Bekir de ona mukabelede bulunur. Bunun üzerine Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) yerinden kalkıp oradan ayrılır. Hz. Ebû Bekir hemen arkasından yetişir ve O’na bu tavrının sebebini sorar. Efendimiz de şöyle cevap verir: “Sen sükût ettiğin sürece bir melek senin bedeline ona cevap veriyordu. Fakat sen cevap vermeye başlayınca melek gitti, şeytan geldi. Ben de kalktım, şeytanla aynı meclisi paylaşmak istemedim.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned 15/390)

    Dengeli ve Makul Cevaplar Verme

Her ne kadar yanlış konuşma ve yanlış beyanlara karşı ilgili ilgisiz herkesin cevap vermesi doğru olmasa ve bu bazen daha büyük zararların ortaya çıkmasına sebep olsa da elbette başkalarına bir şey söyleme ve cevap verme mevkiinde olanların, gerekli durumlarda üzerlerine düşeni yapmaları, tavzih ve tashihlerde bulunmaları gerekir. Fakat burada da dikkat edilmesi gereken bir kısım ölçüler olmalıdır.

Öncelikle insan bu konuda duygularının tesirine kapılmamalı, gergin ve hiddetli olduğu zamanlarda konuşmamalıdır. Eğer hissiyatımızı tatmin arayışıyla hareket edersek, falsoya sebebiyet verecek davranışlara girebiliriz. Hâlbuki bu, oldukça temkin ve teyakkuz gerektiren bir konudur. Bu yüzden gözümüzün, fikrimizin, düşüncelerimizin açık olduğu, sakin ve müteyakkız bulunduğumuz zamanları kollamalı ve diyeceklerimizi o zaman demeliyiz.

Böyle bir meselenin asla aceleye tahammülü yoktur. Hususiyle hırçın ve asabî insanlar karşısında birkaç defa düşünüp bir defa konuşun, imkân varsa bugün değil yarın cevap verin. Yemekleri yutmadan önce güzelce çiğnediğiniz gibi, sözlerinizi de dile getirmeden önce mutlaka birkaç defa düşünce potalarından geçirin. Nasıl ki çiğnenmeden yutulan yemekler yutak, gırtlak ve mide açısından problemdir, düşünce ve tefekkür süzgecinden geçirmeden aceleyle söylenen sözler de insanın başına çok problemler açabilir. Hatta bazen çok güzel mülâhaza ve düşünceler bile güzel bir beyana kavuşturulmadığı için yanlış anlaşılabilir.

Aceleyle ve irticalînin esnekliği içinde bir şeyler söyleyip de maksadını doğru ifade edebilen çok az insan vardır. Nitekim zaman zaman kendisine mikrofon uzatılan bazı insanların nasıl baltayı taşa vurduklarına pek çok defa şahit olmuşsunuzdur. Çünkü bu, herkesin başarabileceği bir iş değildir. Bu yüzden de mutlaka birilerine cevap verme adına konuşmadan veya yazmadan önce -Kur’ânî üslupla söyleyecek olursak- ciddi bir tefekkür, tedebbür ve tezekküre ihtiyaç vardır.

   Yumuşak Üsluptan Ayrılmama

Öte yandan, birilerine cevap verelim, onların yanlışlarını düzeltelim derken insanlardaki kin ve nefreti tetiklememeli; kaba ve sert davranışlardan sakınmalıyız. Muhatabımız her kim olursa olsun, üslubumuzu bozmamalı ve karakterimizden taviz vermemeliyiz. Onlar dikkatsiz, temkinsiz ve ölçüsüz konuşsalar bile bu bizi ölçüsüzlüğe sevk etmemelidir. Dengeli ve ölçülü hareket etmek bizim lâzım-ı gayr-i mufarıkımız (bizden ayrılması mümkün olmayan bir özelliğimiz) olmalıdır.

Bu konuda Hz. Bediüzzaman’la ilgili şöyle bir olay anlatılır. Bir gün ziyaretine, aleyhinde karikatürler çizen bir gazeteci gelir. Hz. Pir ona çok iltifatta bulunur. Giderken de onu kendisine yakışır bir saygı ve edeple uğurlar. Talebeleri bu durumdan biraz rahatsız olurlar. Onların bu rahatsızlığı Üstadlarının tavrını beğenmediklerinden değil, Üstadları namına ciddi bir gayret hissi taşımalarından kaynaklanmaktadır. Hz. Pir, talebelerinin bu hislerini anladığı için onlara şöyle der: Eğer sizin yüz tane düşmanınız olsa, bunların sayısının doksan dokuza inmesini istemez misiniz? Evet, meselenin mantıkî yanı budur. Hiç kimse yüz olan düşmanını yüz bir etmeyi istemez. Ama herkes bu düşmanlarının sayısının azalmasından memnun olur. O hâlde bunu gerçekleştirmeye bağlı hareket etmek gerekir.

Bize düşen vazife, başkalarıyla konuşurken veya onlara cevap verirken elimizden geliyorsa hiç kimseyi küstürmemektir. Mesleğimizin muhabbetiyle yaşamak bizi başkalarına karşı düşmanca tavırlara sevk etmemelidir. İnsanlar söylediklerimizi veya yazdıklarımızı saf vicdanlarıyla test ettikleri zaman en azından bize hak vermeli veya hakemliklerine müracaat edildiğinde bizim hakkımızda olumlu düşünceler beyan etmelidirler.

Duygu ve düşüncelerin başkalarına ulaştığı bir kısım yollar, şehrahlar vardır. Siz, insanları hırçınlığa ve huşunete sevk ederseniz, bu yolların güvenliğini tehlikeye atmış olursunuz. Eğer yürüdüğünüz yollarda güzergâh emniyetini sağlamak ve herhangi bir trafik kazasının yaşanmasına sebebiyet vermek istemiyorsanız, elden geldiğince yumuşaklıktan ayrılmamalı; hâl-i leyyin, tavr-ı leyyini ve kavl-i leyyini (yumuşak hâl, yumuşak söz, yumuşak tavrı) kendinize ilke edinmelisiniz.

Bu aynı zamanda İslâmiyet’in de önemli bir emridir. Zira Allah (celle celâluhu), Hz. Musa ve Hz. Harun’u, dönemin korkunç bir tiranı olan Firavun’a gönderirken onlara bile kavl-i leyyini emretmiştir: اذْهَبَا إِلَى فِرْعَوْنَ إِنَّهُ طَغَى – فَقُولَا لَهُ قَوْلًا لَيِّنًا لَعَلَّهُ يَتَذَكَّرُ أَوْ يَخْشَى “Firavun’a gidin. Çünkü o iyiden iyiye azdı. Ona yumuşak söz söyleyin. Belki aklını başına alır veya korkar.” (Tâhâ Sûresi, 20/43-44) Âyet-i kerimede yer alan لَعَلَّهُ lafzı “terecci” ifade ettiği için burada ifade edilmek istenilen mânâyı şu şekilde anlayabiliriz: Eğer siz Firavun’un öğüt almasını, yumuşamasını ve haşyet duymasını ümit ediyorsanız, bunun yolu kavl-i leyyinden geçer.

Özellikle günümüzde, gaye-i hayallerini gerçekleştirme istikametinde dünyanın dört bir yanına açılan ve gittikleri yerlerde çok farklı kültür ortamlarında yetişmiş insanlarla karşılaşan hizmet gönüllülerinin kullanacağı ortak bir dil varsa bu da mülayemet dilidir. Her zaman kullandığımız tabirle ifade edecek olursak onlar, mutlaka gönüllerinde herkesin oturacağı bir sandalye bulundurmalıdırlar. Onlara muhalif olan veya düşmanlık besleyen bazı insanlar tavır ve davranışlarıyla bazen bu sandalyeyi devirebilirler. Buna rağmen onlar Kur’ân’ın hatırına, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hatırına kendilerine yapılan kötülükleri affetmeli, bunlara karşı aynıyla mukabelede bulunmamalıdırlar. Hatta onlara düşmanlık yapanlar geriye dönüp geldiklerinde yine onları bıraktıkları gibi kalb ve gönül dünyaları herkese açık olarak bulmalıdırlar. Çünkü sertlik ve huşunet, dostların kapılarını bile kaparken, mülâyemet ve yumuşaklık düşmanların bile kapılarını açabilir.

Söz buraya gelmişken Mus’ab İbn Umeyr ile Sa’d İbn Muaz arasında geçen bir hâdiseyi hatırlayabiliriz. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Mus’ab İbn Umeyr’i İslâm’ı talim etmesi adına Medine’ye gönderir. Fakat birileri Evs kabilesinin reisi olan Sad İbn Muaz’ı onun aleyhine doldurur. Ona, Hz. Mus’ab’ın insanların kafasını karıştırdığını ve mukaddesatlarının aleyhinde konuştuğunu söylerler. Bunun üzerine Hz. Sa’d kılıcını kuşanır ve doğruca Mus’ab İbn Umeyr’in yanına gelir. O, evden içeriye girer girmez kılıcını çekip Hz. Mus’ab’ın kellesini alacağını söylese de Hz. Mus’ab -henüz yirmili yaşlarda çiçeği burnunda bir delikanlı olmasına rağmen- oldukça yumuşak, olgun ve sakin davranır. Ona hitaben, “Otur ve diyeceklerimi dinle. Eğer beğenmezsen dilediği yapabilirsin.” der. Hz. Sa’d onu dinledikten sonra birdenbire değişir ve onun arkasında yerini alır.

Evet, mülayemet bizim hiçbir zaman vazgeçemeyeceğimiz, taviz veremeyeceğimiz şiarımız olmalıdır. Öfkeyle, şiddetle, bağırıp çağırmakla nefse bir şeyler kazandırsak bile kendimizi gerektiği gibi anlatamayız. Daha da önemlisi insanlara Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) sevdiremez, Allah’ı tanıtamayız. İnsanlar da onları, tanınması gerektiği şekilde tanıyamadıklarından ötürü dalalet ve küfre saparlar.

Meseleye daha geniş bir perspektiften yaklaşacak olursak, özellikle devletlerin silahlanma yarışına girdiği, atom ve hidrojen bombaları gibi oldukça öldürücü nükleer silahların üretimine yöneldiği bir çağda insanlığın hoşgörüye, sevgiye ve yumuşaklığa her zamankinden daha çok ihtiyacı vardır. Meseleye bir İngiliz filozofunun gözüyle yaklaşacak olursak, eğer bir üçüncü cihan harbi çıkacak olursa maktul mezara, katil de yoğun bakım ünitesine kaldırılacaktır.

   Meseleleri Müşterek Akla Test Ettirme

Bütün bunların yanında ifade ve beyanlarımızda gerek şahsî enaniyetten gerekse cemaat enaniyetinden de olabildiğine uzak kalmalıyız. Tumturaklı laflarla kendimizi ifade etmemeli, sırf karşı tarafın sesini kesmek ve onu ilzam etmek için uğraşmamalı, hak ve hakikatin ortaya çıkması için gayret etmeliyiz. Çünkü ele alınan meseleler egoizme ve aidiyet mülâhazasına bağlandığı takdirde, değil düşmanlar dostlar bile bize karşı kapılarını sürgüleyecek ve Sûzî’nin dediği gibi, “Beyhude yorulma, kapılar sürmelidir.” diyeceklerdir.

Bir insanın tek başına bütün bu hususların altından kalkması, başarılması çok zor bir iştir. Bu sebeple kimse sadece kendi düşünceleriyle iktifa etmemeli, mutlaka meselelerini, fikrine itimat ettiği insanlara da arz etmeli ve onların da görüşlerini almalıdır. Bunu yaptığı takdirde o, düşüncelerini müşterek akla test ettirmiş olacağı için yanılma ihtimali çok daha düşük olacaktır.  

Evet, mesele sadece bir iman meselesi değildir. O imanın gelişmesi için her şeyden önce bir güven ortamına ihtiyaç vardır. Kavgaların, şiddet ve hiddetin, çatışma ve sürtüşmelerin hüküm ferma olduğu bir zeminde kimsenin bir başkasına kendisini dinletebilmesi ve bir şeyler anlatabilmesi söz konusu değildir. Bu tür tavırlar, nefsanî hissiyatımız açısından bizi tatmin etse de bunun kimseye bir faydası olmayacaktır.

Kırık Testi: HİZMET ALEYHİNDEKİ İTHAM VE İFTİRALAR (2)

Herkul | | KIRIK TESTI

   Hazımsızlık ve Kıskançlıklar

Bazı kesimlerin Hizmet gönüllülerine karşı antipati duymalarının önemli sebeplerinden birisi de haset ve kıskançlıktır. Nitekim bir zaman bana üç sayfalık mektup yazan bir zat sanki koskocaman dünyada hizmet yapılacak başka bir alan kalmamış gibi, “Öyle bir alan işgali var ki başkalarına hiç alan bırakılmıyor.” demişti. Hâlbuki insanlığın problemlerine çare bulunacağı ve onlara hak ve hakikatin anlatılacağı dünyada bir sürü yer var. Afrika’ya gidin, Uzak Doğu’ya gidin, Çin’e gidin, Rusya’ya gidin, Amerika’ya gidin. Nereye giderseniz gidin ve siz de zengin kültür dünyanızı onlara taşımaya ve onların da zenginliklerinden istifade etmeye çalışın. Dünyada tohum saçılabilecek ve meyve alınabilecek o kadar çok bakir alan var ki!

Bu yapılmayıp açıktan açığa ortaya konulan hizmetlerden şikâyet edilmesi, sinelerdeki hazımsızlığın ne kadar büyük olduğunun göstergesidir.  Demek ki onlar kendi aralarında da bu tür mevzuları konuşuyor ve yapılan hizmetlerden duydukları rahatsızlığı dile getiriyorlar. Hazımsızlık ise insana küfrün bile yaptırmadığı tahribatı yaptırabilir. Bazı hazımsız kimseler size karşı gösterilen teveccühü kırmak ve tesir alanınızı daraltmak için ellerinden geleni yapar, her türlü yalan, iftira ve karalamaya başvururlar. Hatta sizinle uzaktan yakından hiçbir alâkası olmayan bir kısım suçları bile size mâl etmeye çalışırlar. Sizi devletle karşı karşıya getirmeye ve sanki devlet düşmanıymışsınız gibi göstermeye çalışırlar.

Şimdiye kadar çok defa bu tür gailelerle karşı karşıya kalındığı gibi maalesef şimdilerde de bunlara maruz kalınıyor. İnsanlardaki rekabet duygularını ve kıskançlıkları kırmaya gücümüz yeter mi yetmez mi bilemiyorum. Fakat biz, bize düşeni yapmakla sorumluyuz. O da, oldukça şeffaf hareket etmek, hiç kimsenin gıpta damarını tahrik etmeme adına son derece hassas olmak, dahası hedeflerimizi başkalarının hedefi hâline getirerek yürüdüğümüz yolu onlara da açmaktır. Everest Tepesi’nin üzerine mi çıkmak istiyorsunuz, size haset eden farklı düşünceden insanların da elinden tutarak, “Gelin beraber çıkalım.” deyin. Ayrı-gayrı gütmediğinizi ortaya koyun. Dahası farklı düşüncelere sahip olan insanların size katkısı olabileceğini unutmayın. Meseleyi sadece falana filana bağlamak suretiyle İslâm’ın ortaya koymuş olduğu genişliği daraltmayın. Hedefe ulaşma adına önünüzde duran çok geniş yolları patikaya çevirmeyin. Yoksa takılır yollarda kalır ve varmanız gerekli olan yere varamazsınız.

Özellikle bazı kimselerle Kur’ân ve Sünnet’in muhkemâtı etrafında bir araya gelebiliyorsanız, detay sayılabilecek bir kısım mevzularda ihtilaf ve çatışmalara girmeyin. Herkesin yürüdüğü yola, takip ettiği usule fevkalâde saygılı olun. Saygı, sihirli bir anahtardır. Siz başkalarına karşı saygılı olursanız başkalarında da size karşı saygı hislerini tetiklemiş olursunuz. Başkalarına karşı saygısızca davranırsanız bir yönüyle kendi değerlerinize saygısızca hücum edilmesine sebebiyet vermiş olursunuz. Hatta onlara karşı takdir hislerinizi dile getirin. Bunu da birilerini idare ediyor olma mülâhazasıyla değil inandığınız ve içinizden öyle geldiği için yapın. Sizi çok farklı zamanlarda çok farklı vesilelerle elli defa dinlediklerinde hep aynı sesi duysunlar. İşte bu sizin samimiyetinizi gösterecektir. Çünkü bir şeyi söylemekle onu devam ettirmek ve tabiata mâl etmek ayrı şeylerdir.

Elbette bunu yaparken çok zorlanacağınız yerler olacaktır. Başkalarının yürüdüğü yol sizin anlayış ve fıtratınıza ters gelecektir. Bazen işin içine bencillikler girecek ve hatta bu bencillikler aidiyet mülâhazasıyla daha sağlam ve sarsılmaz hâle gelecektir. Fakat bilmelisiniz ki iradenizin hakkını vererek bu tür zorlukları aşmanız, size nahoş gelen durumlara katlanmanız, hatta icap ettiğinde iki adım geriye çekilmeniz bir taraftan size ibadet sevabı kazandıracak, diğer yandan da muhataplarınıza “Bunlarla yol yürünür, bunlarla aynı sofraya oturulur.” dedirtecektir. Dahası uzun yıllar sizden bir yanlışlık görmeyen insanlar size güvenmeye ve itimat etmeye başlayacaktır.

Çok tekrar edildiği gibi Allah’a giden yollar, mahlûkatın solukları sayısınca çoktur. Bu, fıtratın gereğidir. Eğer ana konularda ittifak etme imkânı varsa teferruatta ihtilafa düşmek cinayettir. Eğer siz en güzel yolu takip edeceğim diye birilerinden kopuyorsanız o zaman büyük bir yanlış içindesiniz demektir. Çünkü Hazreti Üstad’ın ifadesiyle söyleyecek olursak kendisinde ittifak edilen hasen (güzel), ihtilafa düşülen ahsenden (en güzel) daha güzeldir. Bu itibarla vifâk ve ittifaka çok ihtiyaç duyulan günümüzde sinlerdeki haset veya tenâfüs duygularının ele alınarak, yoğrularak makul bir çizgiye çekilmesine ve ihlâs kalıbı içinde ortaya konmasına ciddi ihtiyaç vardır. Yoksa siz ne kadar fedakârlık ve adanmışlık duygusuyla hareket ederseniz edin, bu prensiplere dikkat edilmediği takdirde yol güzergâhı tehlikeye atılmış ve hiç beklenmedik şekilde trafik kazalarının yaşanmasına sebebiyet verilmiş olacaktır. Sonra da iki yıllık bir yolu kat edebilmek için on yılınızı harcamak zorunda kalacaksınız.

   Münafıkların Fitne ve Fesatları

Bütün bunların yanında sürekli fitne ve fesat tellallığı yapan münafıkların rollerini de göz ardı etmemek gerekir. Eğer onlar, din ve diyanetinizden, yol ve yönteminizden, büyüme ve inkişafınızdan dolayı size karşı antipati duyuyorlarsa, sürekli sizin aleyhinizde bir kısım entrikalar çevirecek, komplolar hazırlayacaklardır. Bugüne kadar dine karşı tavır alan, ülkemizin genel yapısını bozmak ve onu bir kargaşanın içine çekmek isteyen ve sürekli ülke insanları içerisinde ihtilaf ve iftiraklar çıkaran insanların varlığı hiç eksik olmamıştır. Kötülük düşüncesine kilitlenmiş bu tür insanlar, ülkeye faydası dokunan olumlu her hamle karşısında rahatsızlık duyacak, bunu bozmak ve bulandırmak için ellerinden gelen her şeyi yapacaklardır.

Onlar, bazen yönetimdeki insanların kulağına sizin aleyhinizde uydurdukları bazı şeyleri fısıldayarak, bazen aleyhinizde ürettikleri bir kısım argümanlarla sizi maşerî vicdanda suçlu gibi göstererek, bazen de değişik kesimlerden insanları sizin aleyhinizde kışkırtarak sürekli faaliyetlerde bulunacaklardır. Hatta çıkardıkları bu tür fitnelerle amaçlarına ulaşamazlarsa bu sefer toplumdaki iki farklı kesimi karşı karşıya getirip birbiriyle çatıştırmaya çalışacak; bir kesim diğerini yok ettikten sonra onlar da bunun tepesine bineceklerdir. 

Onların bütün bu işleri yapmak için özel olarak kurdukları think-tank kuruluşları ve strateji merkezleri vardır. Oralarda sürekli kendileri gibi düşünmeyen insanların nasıl haklarından gelineceğiyle ilgili plân ve projeler üretirler. Onlar hakkında türlü türlü yalan ve iftiralar uydururlar. Öyle ki bu tür insanların ortaya çıkardıkları fitne ve fesat rüzgârları -daha doğrusu fırtınaları- devletleri bile yıkabilir. Çünkü tamire nispetle tahrip çok daha kolaydır.

Burada şunu da ifade etmek gerekir ki hizmet aleyhine dile getirilen mevcut iddiaların hepsinin altı boştur. Bunlar tamamen iftira ve karalamalardan ibarettir. Esasında bunların doğru olmadığını bu iftiraları atanların kendileri de biliyorlar. Hele hizmet insanlarına terörist deme ve onları vatan haini gibi gösterme tamamen onlara karşı duyulan kin ve öfkenin eseridir. Çünkü Hizmet hareketi içerisinde bulunan ve dünyanın dört bir yanına sevgi mesajları ile giden insanların arasından bugüne kadar şiddete başvuran ve suça bulaşan hiç kimse çıkmamıştır.

Bırakın şiddeti, terörü, silahı; yanlarında bir çakı bile taşımadıklarını bu iftiraları atanlar da gayet iyi bilmektedirler. Sevgiye kilitlenmiş olan bu insanlar bilerek bir karıncaya basmazlar. Bunca tahrik ve baskıya rağmen hizmet insanlarının bugüne kadar çizgilerini korumuş olması ve hiçbir şekilde sokağa dökülmemesi de onların masumiyeti adına yeterli bir delildir. Ve yine neredeyse yarım asırdır ortada olan ve farklı alanlarda faaliyet gösteren Hizmet gönüllüleri, değişik gizli servisler tarafından takip edilmesine rağmen bugüne kadar onlar aleyhinde tespit edilmiş herhangi bir suça rastlanmamıştır. Bunun için de dünyanın birçok ülkesinde Hizmet gönüllüleri tarafından kurulan müesseselerin bugüne kadar faaliyet göstermesine izin verilmiştir.

Fakat bütün bunlara rağmen, zikrettiğimiz/zikretmediğimiz muhtelif sebeplerden dolayı Hizmet gönüllülerine düşmanlık yapan bazı kesimler, bir kısım uydurma deliller üretiyor, “bitirme plânları” hazırlıyor ve tatbikata koyuyorlar. Milletin geleceğine, ülkenin menfaatine, dinin esaslarına, cumhuriyet ve demokrasinin gereklerine ve dünya huzurunun sağlanmasına ters hiçbir faaliyeti olmayan, bilakis bunları sağlamak için çalışan, bunları destekleme ve geliştirmeyi hayatına gaye edinen hizmet erlerinin yaptıkları faaliyetleri bitirmek için olanı çok farklı gösterme gayreti içindeler. Bu yüzden bize düşen en önemli vazife, tekrar tekrar bunların anlatılmasıdır.

   Yola Devam

Başkaları kötülük adına her ne yaparsa yapsınlar, bunlar, -Akif’in ifadesiyle- Allah’a inanmış, hikmete râm olmuş, sa’ye sarılmış ve bu sayede gerçek yolunu bulmuş insanları tereddüde sevk etmemeli, şaşırtmamalı ve duraksamalarına yol açmamalıdır. Gerek milletimiz gerekse dünya insanlığı adına güzel neticeler vaat edecek bir yolda yüründüğüne inanılıyor, yolun her menzilinde durup bir kere daha genel kıstaslar ve evrensel değerler açısından bulunulan yerin doğru olup olmadığı test ediliyor ve yanlış bir şey yapılmadığı görülüyorsa, sağdan soldan gelen lakırdılara kulak asılmaması ve paniğe girilmemesi gerekir.

Nitekim Hz. Nuh taşlanmış, Hz. Hûd tehdit ve tazyiklere maruz kalmış, Hz. Salih ölümle tehdit edilmiş, Hz. Musa vatanını terk etmek zorunda bırakılmış, Hz. Mesih çarmıha gerilmek istenmiş, Hz. Zekeriya testere ile biçilmiş ve daha nice peygamber nice zulüm ve baskıya maruz kalmıştır. Fakat onlardan hiçbirisi yürüdüğü yoldan geriye dönmemiştir. Allah’ın en şerefli kulları, kendilerini çekemeyen ve dine karşı düşmanlık yapan zalim ve mütecavizler tarafından akla hayale gelmedik eziyetlere maruz bırakılmışsa, onların yolunu takip eden kutluların bundan kurtulmaları mümkün değildir.

Zira bir hadis-i şeriflerinde Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: يُبْتَلَى الرَّجُلُ عَلَى قَدْرِ دِينِهِ فَمَنْ ثَخُنَ دِينُهُ ثَخُنَ بَلَاؤُهُ وَمَنْ ضَعُفَ دِينُهُ ضَعُفَ بَلَاؤُهُ “Herkes dinî yaşantısının kadrine kıymetine göre belalara maruz kalır. Dini güçlü olanın maruz kaldığı bela da güçlü; dini zayıf olanın maruz kaldığı bela da zayıf olur.” (Hâkim, el-Müstedrek 1/99)

Bu açıdan insanlığın geleceğini ihya etme vasıtasıyla Allah’ın rızasına ulaşmayı hedefleyen adanmışlar, yolun herhangi bir yerinde ölüm çukurlarına da atılsalar neticede kazanmış sayılırlar. Bu açıdan onlar, yürüdükleri yolun bir yerinde kaldırılıp dünyadan ukbâya atılmalarına değil, asıl kendilerine bu zulümleri yapan insanların ahiretlerini mahvetmelerine üzülmelidirler. Abdullah İbn Zübeyr, Haccâc tarafından asıldığında onun annesi Esma Validemiz, Haccâc’ın karşısına çıkar ve sarsıcı bir konuşma yapar. Söylediği sözlerden birisi de şudur: “Haccâc! Sen oğlumun dünyasını mahvettin ama o senin ahiretini mahvetti.” İşte bizi üzen de bu olmalıdır.

Ayrıca siz ne kadar hoşgörü ve sevgi derseniz deyin, şeytanın kapıkulları olan ve onun yönlendirmesiyle hareket eden bazı kimselerin size düşmanlıktan vazgeçmeyeceğini de görmezlikten gelmemeli, temkin ve teyakkuzla yolunuza devam etmelisiniz. Allah size lütuflarda bulundukça Allah ve peygamber düşmanlarının bu mevzuda rahatsız olacağını ve tertemiz hizmetleri kirletme istikametinde bir kısım komplolar çevireceğini hiçbir zaman kulak ardı etmemelisiniz. Aslında hizmet adına yapılan işlere bakıldığında Allah katından kovulmuş olan şeytandan başkasının bunlardan rahatsız olması mümkün değildir. Ne var ki şeytanın da çok temsilcileri vardır. Bunlar her zaman kötülük yapabilirler. Bu açıdan yılmadan ve paniklemeden yola devam etmenin yanı başında fevkalâde basiretli davranmalı, tedbir ve temkinle hareket etmelisiniz.

Bu kadar geniş bir dairede bu işlerin ferdî mülâhazalarla halledilmesi mümkün olmadığı için de mutlaka meselelerinizi istişareye ve kolektif şuura bağlı olarak götürmek zorundasınız. Haybet ve hüsran yaşamak istemiyorsanız en küçük meselelerinizi bile meşverete sunmalı ve oradan çıkan kararlara bağlı kalmalısınız.

   Muhasebe

Son olarak hemen her zaman tekrar ettiğimiz bir hususu bir kere daha hatırlatmakta fayda görüyorum. Üstad Hazretleri bir yerde ehl-i dünyanın kendisine saldırmasının sebebi olarak, içinden geçen ve kendince doğru bulmadığı duyguları gösteriyor. Bizim de mutlaka bu konuda nefsimizi muhasebeye tâbi tutmamız gerekir. Allah rızasına kilitlendiğimizi ve onun en büyük vesilesi olan i’lâ-i kelimetullah gibi çok yüce bir gayeye bağlandığımızı söylüyoruz. Acaba baştaki bu duygu ve düşünceyi sürekli olarak hayatımızın her ânında koruyabiliyor muyuz? Acaba aklımızın köşesinden azıcık dahi olsa dünyanın nimetlerinden faydalanma ve dünyada rahat etme mülâhazaları geçiyor mu? Acaba gelecek adına bir kısım beklentilere girmek suretiyle şe’n-i Rubûbiyetin gereğine karışıyor muyuz? Acaba yapılan hizmetlerin genişliğine bakarak ve bunları bir güç kaynağı gibi görerek dayanılıp güvenilmesi gereken asıl güç kaynağını, yani Zât-ı Ulûhiyet’in havl ve kuvvetini unutuyor muyuz?

Soruları artırmak mümkündür. Siz bunların daha ötesini de düşünebilir ve kendinizi bu zaviyeden sorgulayabilirsiniz. Çünkü bir şeyi ifade etme başkadır, öyle olma başka. Eğer bu konularda herhangi bir eksik ve hatanız varsa tokat yiyebilirsiniz. Dolayısıyla yapmanız gereken şey, günah işlemiş gibi bir an önce Cenâb-ı Hakk’a teveccüh ederek tevbe ve istiğfarda bulunmaktır. Hiçbirimiz müzekkâ (arınmış, tertemiz) olmadığımıza göre duygu ve düşüncelerimizin her zaman temiz kaldığını iddia edemeyiz. Tıpkı değirmen taşları arasından çıkan ve ambara dökülen unun bir kısmının dışarı gitmesi gibi bizim düşüncelerimizin bir kısmı da istemediğimiz yerlere akabilir. Şeytan da bu boşluğumuzdan istifade ederek bir kısım insanları aleyhimize sevk edebilir. Bu aynı zamanda Allah’ın bize verdiği bir cezadır.

Bu itibarla, Allah’la münasebetimizde hiçbir boşluk kalmamasına çok dikkat etmeliyiz. Sık sık kıvamımızı koruyup koruyamadığımızı kontrol etmeli ve eğer varsa bir kısım eksik ve gediklerimiz bir an önce onları tamir etmeliyiz. Eğer biz, bize düşeni yapar ve O’nunla irtibatımızı güçlü tutarsak, O da bizi düşmanların her türlü saldırı ve zulmünden muhafaza edecektir. Eğer biz nefis ve şeytanımızın belini kırabilirsek aleyhimizde olan kişilerin düşüncelerinin de beli kırılacaktır. Çünkü birilerini aleyhimizde kışkırtan onlardır. Kısacası biz, bir iç deformasyona maruz kalmadığımız sürece Allah da nimetlerini devam ettirecektir.

Kırık Testi: HİZMET ALEYHİNDEKİ İTHAM VE İFTİRALAR

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: İlk günden beri sevgi, hoşgörü, fedakârlık ve adanmışlık yolunda devam eden bir hareket aleyhinde sürekli bir kısım itham, iftira ve hatta hakaretlerin dile getirilmesinin sebepleri ve bunlar karşısında yapılması gerekenler nelerdir?

   Cevap: Öncelikle, değişik vesilelerle üzerinde durulan bir konuyu bir kere daha hatırlatma lüzumu duyuyorum. İster hareket ister cemaat ister camia ismine her ne denilirse denilsin dünyanın dört bir tarafında devam eden eğitim, kültür ve yardım hizmetlerinin aidiyet mülâhazasına bağlanarak açıklanması, belirli şahıslara mâl edilmesi veya bunların hiyerarşik ve merkezi bir yapıyla izah edilmesi kesinlikle doğru değildir. Bu tür yorum ve bakışlar meselenin mahiyetini bilmemekten kaynaklanmaktadır. Çünkü günümüzde eğitimsizlik, fakirlik ve çatışma gibi insanlığın en önemli düşmanlarına karşı ciddi bir mücadele verme ve aynı zamanda insanlığa insanca yaşama yollarını gösterme adına yapılan faaliyetlerin tamamı beğenilen, takdir edilen ve makul bulunan bir mefkûre etrafında bir araya gelmiş fedakâr gönüllerin eseridir.

Nasıl ki Cuma namazı kılma, Kâbe’yi tavaf etme veya Arafat’ta vakfede durma gibi bazı ibadetler aynı hedefe yürüyen, aynı duygu ve aynı mefkûreye sahip olan insanları camide, Arafat’ta veya Metaf’ta bir araya getiriyorsa, hizmet gönüllülerini belirli faaliyet ve projeler etrafında bir araya getiren faktör de duygu ve düşünce birliğidir. İçi insanlığa hizmetle dolu olan ve güzel bir gelecek hayaliyle oturup kalkan bir kısım adanmış ruhlar, düşündükleri ve hayal ettikleri hizmetlere dair herhangi bir yerde küçük bir oluşum gördükleri anda kendilerinin de bu işin içinde yer alması gerektiğini düşünüyor ve yapılan hizmetlere destek olmaya başlıyorlar.

Hususiyle daha önceden bu kervana katılmış olan ve hiçbir beklentiye girmeden hayatını hizmete vakfeden insanların samimiyetleri, güvenilirlikleri, ümitleri, aşk u şevkleri çoklarını bu işin içine çekiyor. Yani bugüne kadar ortaya konulan hizmetlerin, yüce ahlâkî vasıflara sahip olan ve insanlığa hizmetten başka hiçbir beklentisi bulunmayan gönüllüler tarafından yapılması, başkaları için de önemli bir referans teşkil ediyor ve onları da bu faaliyetlere sahip çıkmaya teşvik ediyor.

Nitekim günümüzde farklı farklı kültürlere, ırklara ve hatta dinlere sahip insanların hizmet faaliyetlerini kabullenmeleri ve ona destek olmaları da meselenin çapının ne ölçüde genişlediğini göstermektedir. Her ne kadar işin başlangıcında ortaya konulan hizmetler beş-on kişiyle başlamış olsa da yapılanların doğru ve faydalı olduğunu gören birçok insan bulundukları yerlerde benzer hizmet projelerini hayata geçirmişlerdir. Farklı bir ifadeyle değişik dünya görüşlerine ve hayat felsefelerine sahip olan çok sayıda insan, hizmetin makuliyeti etrafında toplanmıştır. Bu insanlardan bazıları doğrudan eğitim, kültür veya diyalog faaliyetlerinin içinde vazife ve sorumluluk alırken, bazıları da maddi veya manevi olarak yapılan bu işlere destek vermeye başlamışlardır.

Eğer gerek evrensel insanî değerler gerekse yaşadığımız zamanın şartları açısından yapılanlar doğru ve mantıklı olmasaydı, günümüzde sayısı milyonları bulan bu kadar çok insanın harekete geçmesi mümkün olmazdı. Uzak Doğu’dan Afrika’ya, Orta Asya’dan Avrupa’ya kadar dünyanın dört bir yanında yüzlerce okul açılmazdı. İş adamları elindekini avucundakini talebelere sahip çıkmak için sarf etmezdi. Dünyanın farklı ülkelerinde farklı düşünceden insanlarla diyalog köprüleri kurulamazdı. Bunun mümkün olması için hem sizin mensup olduğunuz dinin temel kriterlerinin hem aklınızın hem de sahip olduğunuz değerlerin yapılanlara onay vermesi gerekir.

Ayrıca, başkaları ne düşünürse düşünsün, bugün oldukça geniş bir dairede devam eden hizmetlerin başarılı olması adına bizim en önemli gördüğümüz faktör, Allah’ın yardım ve inayetidir. Allah bazen çok küçük ve zayıf insanlara çok büyük işler yaptırarak kendi büyüklüğünü gösterir. Bizce yapılan hizmetlere bakıldığında bunun çok açık olarak görülmesi mümkündür. Fakat bu herkes için objektif olmayabilir. Gideceği ülke ve yapacağı işler hakkında henüz ciddi bir bilgi ve tecrübesi olmayan, maddî imkânları oldukça yetersiz, daha üniversiteyi yeni bitirmiş gencecik insanların kısa zaman içerisinde gittikleri ülkelerde okullar açmaları ve ülke halkı tarafından kabul görüp sevilmeleri ancak Allah’ın yardım ve inayetiyle izah edilebilir.

Bazıları sadece yapılan işlerin büyüklüğüne baktıkları hâlde onların arkasında Allah’ın büyüklüğünü görmedikleri için yanlış çıkarımlar yapıyor, kendilerince farklı güç odakları hayal ediyorlar. Zira onların çarpık kriterlerine göre böyle büyük projelerin arkasında mutlaka Napolyon veya Sezar gibi büyük dâhilerin veya önemli düşünce kuruluşlarının yer alması gerekir. Bir başkası, “Değirmenin suyu nereden geliyor?” türünden sorular sorarak veya farklı güç odaklarını işaret ederek zihinleri karıştırmak istiyor. Bunlar, Allah’ın inayetini ve fedakârlığın nasıl büyük bir güç kaynağı olduğunu bilemediklerinden, yapılan bu güzel işlere kuşkuyla bakıyor, hatta bunun da ötesinde bir kısım saldırılarda bulunuyor, karalama faaliyetlerine başvuruyorlar.

Hâlbuki bize göre bütün bunlar öncelikle Allah’ın sevkiyle, inayetiyle, ardından da bu işi makul bulan ve ona gönül veren samimi gönüllerin gayret ve destekleriyle gerçekleşmektedir. Biz inanıyoruz ki Allah’a yakın olduğumuz ve O’nun rızası istikametinde hareket ettiğimiz sürece de O bizi yürüdüğümüz yolda yalnız bırakmayacaktır.

   Vehim ve İhtimallere Göre Hüküm Verilemez

Hizmet gönüllüleri aleyhinde faaliyette bulunan kimseleri yanıltan diğer bir nokta ise onların vehim ve ihtimallere göre hareket etmeleri ve hizmet insanlarını başkalarıyla, belki kendileriyle kıyaslamalarıdır. Bazı insanlar, güç ve kuvveti elde edince bunu bir taraftan kendi maddî imkânlarını ve konumlarını güçlendirme, diğer yandan da kendileri gibi düşünmeyen insanları ezme ve bastırma istikametinde kullandıkları için başkalarının da aynı şeyi yapmasından korkuyorlar. Onlar bir dönemde karanlık yollarla milletin kılcallarına kadar nüfuz ettikleri ve sonrasında da kendileri gibi olmayan insanları idare etme adına bir kısım vesayet sistemleri oluşturdukları için meseleyi tamamen kendi duygu ve düşüncelerine göre değerlendiriyor ve herkese bağrını açmaya açık olan hizmet insanlarıyla ilgili bir kısım gizli ajandalar uyduruyorlar. Haramilikle bazı imkânları elde eden insanlar her ne kadar bir şirzime-i kalilden (küçük bir topluluktan) ibaret olsalar da bunlar tavır ve söylemleriyle geniş kitleleri de etkiliyor ve onların da zihinlerini bulandırıyorlar.

Mesela kendileri gibi düşünmeyen insanların devlet içerisinde önemli vazifelere gelmelerinden ciddi rahatsızlık duyan ve onları iflah etmek istemeyen bazı kimseler hizmet gönüllülerinin devlete sızdığından ve devlet içerisinde kadrolaştığından bahsediyorlar. Hâlbuki bu devletin vatandaşı olan herkesin -hak ettikten sonra- devlet içerisinde istediği görevi alma hakkı vardır. Bunun aksini iddia etmek ayrımcılıktır. Nitekim ben 40-50 sene önce açıktan açığa cami kürsülerinden bunu ifade ettim. Dedim ki, “Niye bu ülkenin dindar insanları çocuklarını sadece Kur’ân kurslarına, imam-hatip okullarına ve ilâhiyat fakültelerine gönderiyorlar? Bu ülkenin başka okulları yok mu? Neden çocuklarınıza tıp tahsili yaptırmıyorsunuz? Neden fizik, kimya gibi fen bilimleri okutmuyorsunuz? Niye çocuklarınızı mülkiyeye, adliyeye, emniyete ve askeriyeye yönlendirmiyorsunuz? Bu ülke, bizim ülkemizdir. Bu okullar da bizim okullarımızdır. O hâlde bu ülke insanı çocuklarını faydalı gördüğü bütün alanlara yönlendirmelidir.”

Ben bu gibi düşüncelerimi cami kürsülerinde çok rahatlıkla ifade ettim. Bugün de olsa yine aynı şeyleri söylerdim. Fakat buna rağmen birileri hâlâ sızmadan bahsediyorlar. Hâlbuki sızma, yabancı bir unsurun bünyeye gizlice girmesi demektir. Farklı milletlerden olan insanlar bu milletin kaderine hâkim olmak için gizlice onun içine sızabilirler. Fakat ülke insanları kendi okullarına sızmaz, hakkını vererek girer. Bu onun hakkıdır. Öz be öz vatan evlâdı, bütün önemli müesseselerde yer alabilir ve ülkesinin geleceği hakkında söz sahibi olabilir, olmalıdır. Bunun aksini iddia etmek düşünce özrünün bir alâmetidir.

Diğer taraftan, gelecekle ilgili bir kısım vehim ve şüpheler ortaya atmak da oldukça yersiz bir davranıştır. Hizmet gönüllüleri -inşaallah- bugün nasıl hareket ediyorlarsa yarın da aynı çizgilerini koruyacaklardır. Zira bütün insanlığa sevgi ve şefkatle yaklaşma, herkese bağrını açma, hatta can düşmanlarına karşı bile insanlık ve mürüvvetten ayrılmama onların temel düsturlarıdır. Kaldı ki -ille de bir ajandadan bahsedilecekse- onların ajandasında nam u nişanın, makam ve mevkinin ve de dünya saltanatının bir yeri yoktur. Onların talip olduğu tek şey Allah rızasıdır. Onlar, bunun dışındaki bütün çıkar mülâhazalarına karşı kapılarını sıkı sıkıya sürgülemişlerdir.

Aslında bırakalım dünyevî makam ve iktidarları, hizmet eden insanlar yaptıkları hizmetleri uhrevî çıkar düşüncesine bağlamayı bile doğru bulmazlar/bulmamalıdırlar. Mesela bir insan Allah rızası yolunda hizmet ederken o yolda bir kısım sıkıntılar çekebilir; takiplere, sorgulamalara, tehditlere ve sürgünlere maruz kalabilir, hapis ve zindanlara tıkılabilir, vatanını terk etmek zorunda kalabilir… Eğer bütün bunların karşılığında o, “Ben bunlara mukabil Cennet’e talibim.” derse çok ucuz bir şeye talip olmuş olur. Allah rızası dururken ne diye daha aşağısına talip olalım ki! Evet, bir Müslüman dualarında Cennet’i talep edebilir, Cehennem’den uzak kalmayı isteyebilir. Fakat yaptığı hayırlı işleri ona bağlaması, onu gaye-i hayal edinmesi, daha büyük şeyler istemek dururken daha küçüklerine talip olma anlamına gelir.

Şimdi Cennet bile hizmet adına yapılan güzel faaliyetlerin karşısında küçük kalıyorsa bence dünyevî sultanlıkların onun yanında hiçbir değeri olamaz. Dolayısıyla biz, Rabbimizin rızasını elde etme ve Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile ahirette birlikte olma dururken, ortaya koyduğumuz hizmetleri dünyevî imkânlara ve makamlara ulaşmak için birer vesile yapmayız. Bu yüzden milletvekili olma, bakan olma, başbakan olma, herkes tarafından parmakla gösterilen biri hâline gelme ve alkışlanma gibi hedefler bizlerden çok uzaktır. Biz, bunlara talip olmayı, bulunduğumuz konumdan aşağıya düşme olarak görürüz. Zira harem dairesine alınan ve sultanla muhatap olma imkânına erişen bir insanın koridordakilerin talip olduğu şeylere talip olması doğru değildir.

   Düşünce Dünyalarının Farklılığı

Aslında gerek Türkiye’de gerekse dünyanın farklı ülkelerinde vazife yapan hizmet gönüllülerinin ortaya koydukları olağanüstü fedakârlıklar çokları tarafından bilinmektedir. Özellikle onlarla yakın teması olan insanların yapılan bu fedakârlıkları görmemeleri ve bilmemeleri mümkün değildir. Nitekim bugüne kadar farklı vesilelerle, henüz üniversiteyi yeni bitiren gencecik insanların, ismini dahi bilmedikleri, yerini haritada bulmakta bile zorlanacakları deniz aşırı ülkelere nasıl gittikleri, oralarda burs ölçüsündeki küçük ücretlerle vazife yaptıkları, hatta bazen onu bile bulamadıkları, okul inşaatlarında bir amele gibi çalıştıkları ve benzeri hususlar onları gören farklı insanlar tarafından defalarca anlatılmıştır.

Onların bu fedakârlıkları sadece kısa bir zaman dilimine de has değildir. Bugün yaşları ellilere, altmışlara ulaşan nice hizmet gönüllüsü hâlâ bu fedakârlıklarını devam ettirmektedir.

Bunca fedakârlığın kalan ömrün daha rahat yaşanması veya bir kısım dünyevî makam ve mevkilerin elde edilmesi adına yapılması mümkün değildir. Çünkü bir kısım dünyalık çıkarların elde edilmesi için bu kadar çile çekmeye ve bu kadar mahrumiyet yaşamaya değmez. Kim kalan ömrünün beş-on senesini rahat yaşayabilmek için bütün bir ömrünü heder eder ki! Demek ki daha önce de ifade ettiğimiz gibi yapılan fedakârlıkların amacı Allah rızasını kazanmak ve uhrevî mutluluğu elde etmektir. Yani fedakâr gönüller başkalarına el uzatmak ve onları fakirlik, cehalet ve iftirak bataklıklarından kurtarmakla kendi kurtuluşlarını ümit etmektedirler.

Ne var ki sizden farklı kültür ortamlarında yetişen ve sizin düşünce dünyanızdan habersiz olan insanların bunu anlamaları mümkün değildir. Onlar, sizinle oturup kalkmadan ve sizin yürüdüğünüz yolun hususiyetlerini bilmeden, yapılan bu fedakârlıkların ne ifade ettiğini anlayamazlar. Çünkü onlar bugüne kadar her fedakârlığı, kendilerine sağlayacağı çıkarı düşünerek yapmışlardır. Dünya için koşan ve bütün ömürlerini onun arkasında tüketen insanların, hiçbir dünyevî beklentiye kapılmadan ciddi bir adanmışlık ruhuyla yapılan hizmetleri anlamaları mümkün değildir. Çünkü onlar, böyle bir şeyi ne düşünmüşler, ne duymuşlar, ne görmüşler, ne de yaşamışlardır.

   Kendimizi Doğru Anlatma

Bütün bunları, onların bu konudaki kuşkularına ve paranoyalarına hak verme ve onları mazur gösterme adına ifade etmiyorum. Bilakis olan biten hâdiselerin doğru okunması ve buna göre yapılacakların doğru tespit edilmesi adına bunları söylüyorum. Zira onlar bunu anlamasalar da biz anlatmaya devam etmeliyiz. Onlar bizden uzak dursalar da biz onlara yakın olmaya çalışmalıyız. Tıpkı Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yaptığı gibi bir kere, iki kere, üç kere anlatmayı yeterli görmemeli; dördüncü kez, beşinci kez… anlatmaya devam etmeliyiz.

Sizin de çok iyi bildiğiniz gibi Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Ebû Cehil diye meşhur olan Amr İbn Hişam’ın ayağına belki elli belki de yüz defa gitmişti. Aslında Ebû Cehil, karakter itibarıyla iman etmesi çok zor olan bir insandı. Zira o, tamamıyla küfür ve dalâlete kilitlenmişti. Oldukça inatçıydı. Kendisini diğer insanlardan üstün görüyor, herkese tepeden bakıyordu. Benî Mahzum’un efendisi olarak bir gün Mekke halkının başına geçeceği günün hülyalarıyla yaşıyordu. Tam bu sırada madde ve manasıyla o toplumu idare edecek bir insanın ortaya çıkması Ebû Cehil’in hazmedeceği bir durum değildi. Esasen Allah Resûlü de (sallallâhu aleyhi ve sellem) bütün bunları çok iyi biliyordu. Çünkü O (sallallâhu aleyhi ve sellem) büyük bir fetânet idi. Ne var ki O buna bakmıyor ve anlatmaya devam ediyordu. Çünkü anlatma O’nun vazifesiydi. Kabul ettirme ise Allah’a aitti.

İşte bu sebepledir ki duygu ve düşüncelerimizi anlatma adına yaptıklarımızı yeterli görmemeli, tekrar tekrar anlatmaya devam etmeliyiz. Nitekim yakın zamanda yanıma gelen önemli bir şahıs, “Henüz hareketi, onun ruh ve manasını bilmeyen farklı kesimlerden çok insan var.” demişti. Demek ki bugüne kadar bu konuda çok ahesterevlik etmişiz. Kendimizi başkalarına doğru bir şekilde anlatamamışız. Gerek sözlerimizle gerekse hâlimizle ne olduğumuzu ortaya koyamamışız. Onların bizi daha yakından tanımasına fırsat vermemişiz. Yapılan hizmetler dikey olarak yükseldiği hâlde onların başkalarına anlatılması yatay kalmış.

Dolayısıyla bu konuda tembellik yapıp ağır davranmamalıyız. Gerekirse tıpkı doksanlı yıllardaki diyalog sürecinde olduğu gibi tek tek şahısların ayağına gitmeli ve onlarla diyaloğa geçmeliyiz. Eğer yürüdüğümüz yolda problemlerle karşılaşmak istemiyorsak yükselme ve genişleme nispetinde alâkadar olduğumuz çevreyi de genişletmeliyiz. Eğer geçmişten tevarüs edilen kaskatı düşmanlıkların, haset ve çekememezliğe kilitlenmiş insanların veya İslâmî terbiye görmemiş bir kısım kimselerin iç içe daireler şeklinde önümüzü kesmesini istemiyorsak; düşmanlıkları kırma, çevre yapma, sempati duyanları çoğaltma ve dostluklar kurma istikametinde sürekli yeni yeni adımlar atmaya devam etmeliyiz.

İstemez misiniz size ait güzelliklerden başkalarının da haberdar olmasını ve bir gün onların da size yol arkadaşlığı yapmasını? İstemez misiniz sizi karalayanlara karşı onların sizi savunmasını? O hâlde kültür ve düşünce farklılığından ötürü bazıları sizi yanlış tanısa ve haksız ithamlarda bulunmaya devam etseler de size düşen vazife, ısrar ve kararlılıkla beklentisizliğinizi, istiğnanızı, ihlâs ve samimiyetinizi, sevgi ve hoşgörünüzü anlatmaya devam etmektir.

Anlatmanın yanında onların sizi daha iyi tanımaları, insanlık adına ne tür duygulara sahip olduğunuzu görmeleri için uzun süre onlarla birlikte oturup kalkmanız gerekir. Şunu bilmelisiniz ki kendinizi insanlara doğru bir şekilde anlatacağınız âna kadar onların sizin hakkınızdaki şüphe ve tereddütleri devam edecektir.

İnsanların size yürüyerek gelmesini istiyorsanız, ilahî ahlâk gereğince siz onlara koşarak gidin. Size bağırlarını açmalarını istiyorsanız, bağrınızı açın onlara karşı. Onlardan bir tebessüm bekliyorsanız öncesinde siz onları gökçek ve mütebessim bir yüzle karşılayın. Kalbinizi herkese açın ki sizin için binlerce kalb açılsın. Gönülleri fethedin ki hiçbir yerde reaksiyon görmeyin. Herkese karşı yakın durun ki insanlar da size yakınlaşsınlar!..

Bütün bunların yanında eğer başkalarının bizi doğru anlamasını ve iyi tanımasını istiyorsak son derece şeffaf ve herkese açık olmalıyız. İçimizdeki samimi duygularımızı her zaman dışarıya vurmalıyız. Fakat bunu yaparken insanların anlayış seviyelerini göz önünde bulundurmalı ve asla üslupta hata etmemeliyiz.

Ayrıca, yapacağımız bütün işleri, bulunduğumuz ülkelerin kanun ve mevzuatına uygun olarak yapmalıyız. Hatta hizmet adına bir adım atmadan önce, bulunduğumuz yerdeki yetkililerle görüşmeli ve onlardan izin almalıyız. Yaptığımız faaliyet ve programlara onları da davet etmeliyiz. Bizi yakından tanımaları adına meclislerimizi herkese açık tutmalıyız. Emniyet ve güven insanı olduğumuzu, bizden kimseye bir zarar gelmeyeceğini herkese göstermeliyiz.

Dolayısıyla başkalarını endişeye sevk edecek ve rahatsız edecek her türlü tavır ve davranıştan uzak durmalıyız. Öyle ki hiçbir hareketimiz başkaları tarafından yanlış yorumlanmaya açık olmamalı veya onlarda gizli bir şeyler çevrildiği hissini uyarmamalı. Şunu unutmamalısınız ki siz bu konularda bir hata yaptığınızda sadece dünyanın dört bir tarafında sizinle aynı çizgide hareket eden insanların hizmetlerine zarar vermekle kalmaz, aynı zamanda hem sizin düşüncenize yakın olan dostlarınızın hem de arkanızdan gelecek haleflerinizin de işini zorlaştırmış olursunuz.

Elbette bütün bu konularda başarı sağlanması birdenbire gerçekleşmeyecektir. İlk başlarda ciddi zorlanacaksınız. Karşı tarafa kendinizi doğru bir şekilde ifade edeceğiniz âna kadar şüpheyle karşılanacaksınız. Fakat muhataplarınız uzun yıllar sizi test ettikten ve sizin ne kadar güvenilir insanlar olduğunuzu gördükten sonra bu defa onlar sizi başkalarına anlatmaya başlayacaklar. “Bu insanlara güvenebilirsiniz, onlardan size hiçbir kötülük gelmez.” diyecekler. Onların sizi anlatıp müdafaa etmeleri sizin adınıza çok önemli bir referans olarak görülecek ve bu da sizin kendi kendinizi anlatmanızdan çok daha tesirli olacaktır. Her zaman bir kısım Ebû Cehiller, Utbeler, Şeybeler mevcudiyetlerini devam ettirecek olsalar da maşerî vicdanın sesi, soluğu ve heyecanı onların nefeslerini kesecektir.

İşte böyle bir neticeyi elde etmek için insan neye katlansa değer. Çünkü bugün katlanılan ve hazmedilen rahatsız edici şeyler daha sonra bizi sevindirecektir. Şunu unutmamak gerekir ki sizin yaptığınız iş, insana yatırımdır. İnsana yatırımın geriye dönüşü ise en az çeyrek hatta bazen yarım asır ister. (Devam edecek.)

YENİ Kırık Testi: SAFVET VE SAMİMİYETTE DEVAMLILIK

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Genç yaşlarda yurt dışına açılan hizmet gönüllüleri ciddi bir fedakârlık ve beklentisizlik ruhuyla hareket ettiklerinden dolayı gittikleri yerlerde muvaffak oldular. Bu hasletlerde bazı kırılmaların meydana gelmemesi için dikkat edilmesi gereken esaslar nelerdir?

   Cevap: Günümüzde dünyanın dört bir yanında açılan eğitim müesseseleri ve devam ettirilen hizmet faaliyetlerinin altında henüz üniversiteyi yeni bitirmiş olan gencecik insanların hiçbir beklentiye kapılmadan ortaya koymuş oldukları ceht ve gayretler vardır. Hizmet aşk ve şevkiyle yurtdışına açılan bu adanmışlar ileriye matuf hiçbir beklentiye girmemişler, gelecekle ilgili şahsî bir kısım hesapları olmadan sadece yapmaları gereken işe odaklanmışlar, “Hele biz hizmet edelim, bakalım Allah neler lütfedecek.” demişlerdir. Allah da onların ihlâs ve samimiyetle atmış oldukları adımları karşılıksız bırakmamış ve birlerini bin etmiştir.

Öte yandan meseleye psiko-sosyolojik açıdan bakılacak olursa dünyanın değişik yerlerine giden hizmet gönüllülerinin gittikleri yerlerde farklı kültürlerle ve değişik dünya görüşlerine sahip olan insanlarla karşılaşmaları da onları kendileri gibi kalmaya ve kendi değerlerini muhafaza etmeye zorlamış olabilir. Duygu, düşünce ve inanç dünyaları açısından ters buldukları örfler, uygulamalar, kültürler onları canlı ve diri tutmuş olabilir. Bu kadar terslikle karşılaşan ve kendi değerlerine zıt bir çevre içinde yaşamak zorunda kalan bu insanlar, “Biz ancak kendimiz olarak kalırsak ayakta durabiliriz.” demiş; bulundukları ülkelerin insanlarına faydalı olabilmek için kendi öz değerlerini korumaları gerektiğini düşünmüş olabilirler.

Fakat yaşın ilerlemesi ve bir kısım dünyevî imkânların ortaya çıkmasıyla birlikte acaba aynı safvet korunabilmiş midir? Yoksa biraz daha şahsî hesaplar öne çıkmaya ve gelecek endişeleri belirmeye başlamış mıdır? Acaba zihinlerde nasıl daha rahat yaşanacağı, nasıl daha mutlu olunacağı, dünya hesabına ayağın nasıl sağlam bir yere basılacağı veya nasıl sıcak bir yuvaya sahip olunacağı gibi dünyevî bir kısım duygu ve düşünceler ortaya çıkmış mıdır?

Daha da önemlisi acaba insanlar bu tür mülâhazaların tesirine girmiş ve hatta bunları hizmet duygu ve düşüncelerinin önüne geçirmişler midir? Acaba onlar bulundukları yerlerde tutunabilmek ve kendilerine yönelen iltifat ve takdirleri devam ettirebilmek için riyakârca bir kısım tutum ve davranışlar içine girmişler midir? Kendilerini hizmetin merkezinde gibi gösterme ve çok önemli işler yaptıklarını ihsas etme adına tavır ve davranışlarıyla yalan söylemişler midir?  

Eğer durum böyleyse ilâhî hesapların içine bir kısım beşerî ve nefsanî hesaplar da karıştırılmış olacağından bu durum yapılan hizmetlere aksedecek ve belki bir kısım şefkat tokatlarının gelmesine sebebiyet verecektir.

Bazılarının hata ve günahından dolayı gelen musibet sadece onlara has kalmayacak, وَاتَّقُوا فِتْنَةً لَا تُصِيبَنَّ الَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْكُمْ خَاصَّةً وَاعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ “Öyle bir fitneden sakının ki o içinizden yalnız zulmedenlere dokunmakla kalmaz, hepinize şamil olur. Biliniz ki Allah cezalandırması şiddetli olandır.” (Enfâl Sûresi, 8/25) âyet-i kerimesinde de ifade edildiği gibi umumu etkileyecektir. Eğer bir kısım insanların yanlışlarından ötürü herkes hırpalanacaksa böyle bir cezaya meydan vermeme adına çok daha dikkatli olunması, onun gelebileceği bütün menfezlerin, kapıların kapatılıp arkasının sürgülenmesi gerekir.

 Öte yandan, Allah’ın toptan sarsmasına maruz kalan insanların da kendilerini bir kere daha gözden geçirmeleri, bunun arkasında ne tür maslahatların olabileceğini düşünmeleri ve böyle bir neticeyi hâsıl edebilecek değişik şaşkınlıkların, gafletlerin ve hataların farkına varmaları gerekir.

   Temsilde Süreklilik

Maalesef bir kısım makam ve mevkileri elde etmiş bulunan ve bu yüzden de daha avantajlı gibi görünen bazı kişilerde beklenen performansı her zaman göremeyebiliyor, bunun için kısmen inkisar yaşayabiliyoruz. Böyle bir durumda, “Sen de mi?” der gibi onlara karşı azıcık bir tavır almak, fırsat bulduğunda da, “Siz Cenâb-ı Hakk’ın bir kısım lütuflarına mazhar olduğunuz için durduğunuz yer itibarıyla burada değil şurada olmalısınız! Allah’a karşı daha derin kullukta bulunmalı, ihlâs ve samimiyetten ayrılmamalısınız!” türünden ifadelerle onları irşat etmeye çalışmak gereklidir.

Özellikle belirli mevki ve makamlara gelmiş insanların duygu ve düşünceleri bayatlamaya, pörsümeye, sönmeye ve eskimeye başlarsa, zamanla bu durum onların çevresine de aksetmeye başlayacaktır. Önlerinde bulunan insanların kıvam kaybına şahit olan ve onların hizmetlerinde ahesterevlik yaptığını gören insanlar da bir süre sonra gevşemeye ve kendilerini salmaya başlayacaklardır. Hatta bırakalım tavır ve davranışları, önde bulunan insanların niyet ve maksatları bile alttakilere sirayet edecektir. Onlar zahirde hep hizmet adına koşuyor görünseler bile eğer kendi yalancı hesapları arkasından gidiyorlarsa, vicdanlar bunu hissedecek ve ona göre tavır alacaktır.

Bu itibarladır ki sorumlu olduğu insanların konumlarına yakışmayan bir kısım tavırlarına şahit olan idareciler, onları kınamadan önce mutlaka kendilerini gözden geçirmelidirler. Kendilerinde bulunan bir kısım hata ve eksikliklerin onlara yansımış olabileceğini unutmamalıdırlar. En azından önde bulunmuş olmanın hakkını veremediğini ve iyi bir temsil ortaya koymadığını düşünmelidirler.

Çünkü iyi bir temsilin -hele bir de devamlı olursa- tesirsiz kalacağına ihtimal vermiyorum. Sürekliliği bulunan bir temsil mutlaka çevreye de yansıyacak ve hüsnükabul görecektir. Meselâ, Hz. Bediüzzaman’a hizmet etmiş talebelerden bazılarıyla birlikte kalma, onları yakından görme ve tanıma imkânım oldu. Bu süre zarfında onların namazlarını özene bezene kıldıklarına, evrad u ezkârlarında kusur etmediklerine, hiç aksatmadan gecelerini ihya ettiklerine, abdestlerinde çok dikkatli olduklarına, her birisinin temizlik ve nezafet erbabı olduğuna şahit oldum. Çünkü onların arkasından gittikleri zat, bütün bu hususlarda fevkalâde dikkatliydi. O, bütün ömrünü çok ciddi bir kulluk şuuruyla geçirdiğinden bu tavrı çevresine de aksetmişti. Temsilde temadi tesirsiz kalmaz.  İsterseniz bunu bir kaide olarak kabul edebilirsiniz.

Bu açıdan önlerinde gönlünü Allah’a vermiş, halisane ibadet yapan ve ciddi bir adanmışlık ruhuyla hizmet eden insanları göremeyen kişilerin iç dünyaları zamanla matlaşıp dumura uğrayabilir. Zira yukarıdan aşağıya inildikçe kıvam düşecektir. Bu açıdan çevremizdeki insanların eksik ve kusurlarını gördüğümüzde onları Allah’a şikâyet etme yerine kendi halimizi Allah’a şikâyet etmeli, Hazreti Yakup (aleyhisselâm) gibi, إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي إِلَى اللهِ “Ben, bütün dağınıklığımı, üzüntü ve tasamı yalnız Allah’a arz ediyorum.” (Yusuf Sûresi, 12/86) demeliyiz. Hatta arz edeceğimiz hususlar arasına gafletimizi, dalâletimizi, tutarsızlığımızı, yetersizliğimizi vs. de ekleyebiliriz.

Bu arada şunu da hatırlatmak gerekir ki toplum içerisinde yaşayan herkesin kendisine göre farklı bir sorumluluk alanı bulunduğu ve farklı derece ve makamlarda vazifeleri olduğundan, herkesin kendisine bu gözle bakması ve öncelikle sorgulamaya nefsinden başlaması mü’mince bir tavırdır.

   Tûl-i Emel

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde, لاَ يَزَالُ قَلْبُ الكَبِيرِ شَابًّا فِي اثْنَتَيْنِ فِي حُبِّ الدُّنْيَا وَطُولِ الأَمَلِ “Yaşlı kimsenin kalbi dünya sevgisi ve tûl-i emel konusunda genç kalmaya devam eder.” (Buharî, rikâk 5) buyurmak suretiyle ümmetini dünya sevgisi ve tûl-i emel konusunda uyarmıştır. Çünkü dinî duygu ve düşünceye muhalif pek çok tavır ve davranışın arkasında bu iki duygu yatmaktadır. Hadisten anlaşıldığına göre bunlar insanın yakasını ölünceye kadar da bırakmayacaktır. Hatta yaş ilerledikçe özellikle tûl-i emel duygusunun daha da gelişeceği ve kişiyi dünya adına ardı arkası kesilmeyen beklentilere sevk edeceği bile söylenebilir. Öyle ki o, bir süre sonra bir beklenti insanı olup çıkabilir. Allah adına yapıyor gözüktüğü bir kısım hizmetleri bile bu beklentilerine vasıta yapabilir. Böyle bir insan da bütün amellerin ruhu olan ihlâsı koruyamayacak ve istiğna ruhunu kaybedecektir.

Hz. Pîr’in de ifade ettiği üzere, tûl-i emelin arkasında tevehhüm-ü ebediyet (insanın dünyada ebedî kalacakmış kuruntusu) vardır. Aslında bu da insanın içindeki ebediyet arzusundan kaynaklanmaktadır. İnsan, ebed için yaratılmıştır. Bu yüzden de Ebedî Zat’tan başka hiçbir şey onu tatmin etmeyecektir. Ebediyet duygu ve tutkusu insana Allah’ın rızasını kazanmak, Cennet’e namzet olmak ve Cehennem’den uzak kalmak için verildiği hâlde eğer insan bu duyguyu yanlış yere yönlendirirse tûl-i emele kapılır; sonrasında da makam ve mevkilerin, mal ve menalin, haz ve lezzetlerin peşinde tatmin aramaya başlar.

İçindeki ebediyet duygusunu Allah katındaki uhrevî nimetlere yönlendiremeyen bir insanın, dünyanın geçici güzellikleri karşısında başı dönecek ve bakışları bulanacaktır. Zira, زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَوَاتِ مِنَ النِّسَاءِ وَالْبَنِينَ وَالْقَنَاطِيرِ الْمُقَنْطَرَةِ مِنَ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ وَالْخَيْلِ الْمُسَوَّمَةِ وَالْأَنْعَامِ وَالْحَرْثِ ذَلِكَ مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَاللَّهُ عِنْدَهُ حُسْنُ الْمَآبِ “Kadınlar, çocuklar, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüş, güzel cins atlar, davarlar ve ekinler gibi nefsin hoşuna giden şeyler insanlara güzel gösterilmiştir, onlara cazip gelmektedir. Bunlar dünya hayatının geçici metaından ibarettir. Asıl varılacak güzel yer ise Allah’ın katındadır.” (Âl-i Imrân Sûresi, 3/14) âyet-i kerimesinin de ifade ettiği üzere dünyevî nimetler nefse bakan yönü itibarıyla oldukça cezbedici ve büyüleyicidir.

Âyet-i kerimede zikredilen bu nimetler bizatihi güzel değildir. Bunlar heva u hevese hitap eden plastize birer dünya metaıdır. Birer göz boyamadan ibarettir. İnsan için birer imtihan vesilesidir. Bunların güzellik yanları ancak doğru yerde kullanılmalarıyla ortaya çıkar. Allah’ın emretmiş olduğu meşru dairede Allah adına değerlendirildiklerinde bir kıymet ifade etseler de kendileri olarak değerlendirildiklerinde zati bir kıymetleri yoktur. Esasen âyet-i kerimede, زُيِّنَ “süslendi, tezyin edildi, güzel gösterildi” lafzının kullanılması ve âyetin sonunda asıl varılacak güzel yerin Allah katında olduğunun hatırlatılması da bunu ifade etmektedir.

Bu itibarla insanın, kendisini dünyaya meylettirecek ve Allah’tan uzaklaştıracak bu duyguların farkında olması ve elindeki bütün nimetleri ahirete zad u zahire gönderme adına kullanması gerekir. O, bu konuda iradesinin hakkını vermeli ve kendisi için tezyin edilen dünya nimetlerinin içine dalmak suretiyle bir dünyaperest, nefisperest, bedenperest, rahatperest ve yuvaperest olmama adına ciddi bir azim göstermelidir. Bu tür perestliklerin her biri insanı batırabileceğinden, onun ebedî hüsranına sebebiyet verebileceğinden bir yönüyle putperestlik gibi tehlikelidir.

Öte yandan nefislerin arzu ettiği bu tür dünyalık nimetleri, insanı bağlayan kopmaz bir zincir gibi görmek de doğru değildir. Çünkü Allah (celle celâluhû) insanı böyle bir zincirle bağlayıp sonra da “Haydi çık bunun içinden!” demez. Zira böyle bir teklif, teklif-i mâ lâ yutak (güç yetirilemez bir şeyle yükümlü tutma) olur. Bu açıdan eğer Allah bizleri ahirete yönlendiriyor ve bu nimetlerle ebediyet yurdunu peylememizi istiyorsa bu, insanın elde edebileceği bir hedeftir. Yeter ki insan kendisini gevşekliğe salmasın ve ipin ucunu bırakmasın. Bilâkis Allah’ın ipine, urve-i vuskaya (sapasağlam ipe) sımsıkı tutunsun ve Kur’ân yolundan ayrılmasın. O, bu konuda azimli olduğu takdirde hem dünyasını hem de ahiretini imar edecektir.

   Yenilenme İhtiyacı

Yeniden başa dönecek olursak, gerek tevehhüm-ü ebediyet ve tûl-i emel duygusunun ağır basmasından, gerek zamanla ülfet ve ünsiyetin hâsıl olmasından, gerek öndekilerin kötü temsilinden, gerekse dünyanın cazibedar güzelliklerinin bize göz kırpmaya başlamasından, her neden kaynaklanırsa kaynaklansın, eğer baştaki safvet ve samimiyetimizi koruyamıyor ve içimizde bir çözülme yaşıyorsak mutlaka kendimizi bir kez daha gözden geçirmeli ve yenilenmeye gitmeliyiz.

Bu itibarla da biz, “Acaba ne yapmalıyız ki kutsal ve aşkın saydığımız değerlere karşı içimizdeki saygı hissini bir kere daha canlandırabilelim? Acaba ne yapmalıyız ki fikir, his ve ruh dünyamız adına genel bir diriliş gerçekleştirebilelim?” demeli; dinî heyecanlarımızı tetikleme ve hizmet aşk u şevkimizi yeniden dipdiri hâle getirme adına ciddi bir rehabilitasyon süreci başlatmalıyız. Kendimizi yeniden gözden geçirmeli ve böyle bir tecdit ruhu etrafında bir araya gelmeliyiz.

Eğer bu konuda olumlu bir kısım projeler ortaya koyamaz, insanları onlar etrafında toparlayamaz, insanların kusurlarına takılıp kalır ve onları söyler durursak; mevcut arızaları tamir edemez, kırık ve çatlakları saramayız. Bunu yapamadığımız için de ıslah ve yenilenmeyi gerçekleştiremeyiz. Hatta olumlu faaliyetler istikametinde fikir verme yerine sürekli birilerinin kusurlarını konuşma, insanların kuvve-i maneviyelerinin kırılmasına sebebiyet verir. Neticede de hiçbir fayda elde edilemez.

Bu sebeple faydasız ve neticesiz tenkitlerle meşgul olmak yerine yeniden birbirimize kenetlenmeli, arızalarımızı gidermeye çalışmalı ve bir kere daha doğru mü’min olmaya yönelmeliyiz. Kur’ân-ı Kerim, mü’minlere hitaben, يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا آمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ “Ey iman edenler! Allah’a ve Resûlü’ne iman edin.” (Nisa Sûresi, 4/136) buyuruyor. Muhatap mü’minler olduğuna göre bu âyeti, “Ey iman edenler! Allah’a ve Resûlü’ne olan imanınızı yenileyin! Yeniden Cenâb-ı Hakk’a yönelin ve taklide düştüğünüz imanınızı bir kere daha vicdanlarınızda derinlemesine duyun.” şeklinde anlamak daha doğru olacaktır.

Bir heyet içindeki bütün insanların aynı anda pörsümesi ve çökmesi mümkün değildir. Mutlaka onların içinde her zaman olmasa da günün bazı parçalarında canlılıklarını devam ettiren insanlar vardır. Dolayısıyla o heyetin fertleri kendi canlılıkları nispetinde bir örfaneye iştirak ediyor gibi bir araya gelir ve baş başa verirlerse birbirlerine hayat üfleyebilirler. Tıpkı namaz saflarındaki insanların hâl ve tavırlarının diğerlerini etkilemesi gibi hiç şüphesiz bunun da o heyet içerisinde çok önemli bir tesiri olur.

Böyle bir dirilişi sadece bir iki kişinin sırtına yüklemek doğru değildir. Herkesin bu konuda kendisine düşeni yapması ve kendi ruh hanesinde mevcut olan şeylerle bu örfaneye iştirak etmesi gerekir. Bir grup insan kendi evinde pişirdiği yemeği bir araya getirip bir örfane oluşturduklarında nasıl herkesin çeşit çeşit yemekleri tatma imkânı oluyorsa, manevî ve uhrevî işlerde de kalbî, ruhî ve hissî varidatıyla bir araya gelen insanların istifadesi oldukça geniş çaplı olacaktır. Ülfetzede, ünsiyetzede olmuş ve dolayısıyla yaptıkları işin bereketini kaçırmış insanların yeniden derlenip toparlanması da işte böyle bir mâide-i semaviye oluşturulmasına bağlıdır.

YENİ Kırık Testi: PEYGAMBER YOLU

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Peygamber yoluna tâbi olma, mü’minin hayatına nasıl yansır?

   Cevap: Bilindiği üzere usûlüddin ulemasına göre havass-ı selime, akl-ı selim ve haber-i mütevatir olmak üzere ilme götüren yollar üçtür. Bunlardan biri olan aklın kendine göre bir idrak alanı olduğu gibi, sağlam duyu organlarının da kendilerine göre bir duyuş, seziş ve değerlendirişleri söz konusudur. Dolayısıyla insan, bunları yerli yerinde kullanmak suretiyle belli hakikatlere ulaşabilir. Aynı şekilde insan, vicdanını kullanarak farklı enginliklere açılabilir, bir kısım hakikatleri sezebilir. Bergson, vicdanın bu sezgisine “entüisyon” sözüyle yaklaşırken, bunun bizim kültürümüzdeki adı ise “hads”dir.

   Bilgi Kaynağı Olarak Vahiy

Fakat öyle hakikatler vardır ki ne akıl ne duyular ne de vicdan onları göremez, duyamaz, sezemez ve kavrayamaz. Hatta akıl ve duyularla bilinebilecek eşya ve hâdiselerin bile çoğu zaman arka plânlarıyla görülüp keşfedilmesi ve varlığın mahiyet-i nefsü’l-emriyesiyle kavranması mümkün değildir. Çünkü eşyanın, keşfedilip bilinen yönlerinin yanında, akıl ve duyuların kavramada yetersiz kalacağı çok farklı buudları da vardır. Hele Zât-ı Ulûhiyet hakikati, ahiret ve metafizik âlemlerle ilgili konular, akıl ve duyuların kavrama alanının tamamen dışında kalır. İnsan, akıl ve duyularını kullanmak suretiyle Zât-ı Ulûhiyeti hakikatiyle tanıyıp bilemeyeceği gibi, O’na nasıl kulluk yapılacağını da bilemez.

İşte bütün bu mevzularla ilgili saf ve dupduru bilgi Allah katındadır. Âyetü’l-Kürsî’de yer alan, يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلَا يُحِيطُونَ بِشَيْءٍ مِنْ عِلْمِهِ إِلَّا بِمَا شَاءَ “Yarattığı mahlûkların önünde ardında ne var, hepsini bilir. Onlar ise ancak O’nun dileyip onlara öğrettiğini bilebilirler.” (Bakara Sûresi, 2/255) şeklindeki ifadelerden de anlaşılacağı gibi, Allah’ın bildirmesiyle kulları da ilm-i ilâhiden nasiplenirler. Bu sebeple bizler dualarımızda sık sık, اَلّلهُمَّ عَلِّمْنَا مِنْ لَدُنْكَ عِلْمًا “Allah’ım bize nezdinden ilm-i ledün nasip eyle!” diyoruz. Hz. Musa’nın, meydana gelen hâdiseleri arka plânlarıyla kavrayabilmek için Hızır’la (aleyhisselâm) uzun bir yolculuğa çıkması gibi, Allah dostları da uzun seyr u sülûk-i ruhanîlerle ve daha başka yollarla hep eşyanın perde arkasına muttali olmaya çalışmışlardır. Hatta günümüzde aslî hâlini koruyamamış bazı dinlere veya din görünümündeki bir kısım organizasyonlara mensup olan insanlar da yoga ve meditasyon benzeri bir kısım yollarla hakikatin bilgisine ulaşmaya çalışmaktadırlar.  

Fakat bu konuda objektif olan ve asıl itimat edilmesi gereken bilgi, Allah’ın, peygamberleri vasıtasıyla insanlara ulaştırdığı vahiy kaynaklı bilgidir. İşte İslâm âlimlerinin bir bilgi kaynağı olarak ifade ettikleri “haber-i mütevatir” de bundan ibarettir. Kur’ân-ı Kerim, baştan sona kadar bize tevatüren (yalan üzerinde birleşmeleri aklen imkânsız olan bir topluluk tarafından) nakledilmiştir. Aynı şekilde Efendimiz’in Sünnetinin önemli bir kısmı da bizlere -ister lafzen ister manen olsun- tevatüren nakledilmiştir. Kur’ân, Allah tarafından Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) pak sinesine ilka edilen bir vahiy olduğu gibi, aynı şekilde Sünnet-i Sahiha da yine Efendimiz’e Allah tarafından vahyedilmiştir. Şu kadar var ki Kur’ân vahy-i metluv (lafzı da manası gibi Allah’tan olup tilaveti ibadet olan vahiy), Sünnet ise vahy-i gayr-i metluv (manası Allah’tan olmakla beraber lafza dökülmesi Efendimiz’e bırakılan ve tilaveti ibadet olmayan vahiy) olarak isimlendirilmiştir.

Ayrıca Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Allah tarafından gönderilen ve âyet-i kerimeyle itmam ve ikmal edildiği (tamamlandığı ve kemale erdirildiği) ifade edilen İslâm dinini mükemmel bir şekilde temsil etmiştir. Zaten böyle kâmil bir dini kendi kemal ve tamamiyeti içerisinde arızasız ve kusursuz olarak ancak -Cilî’nin kitabına başlık olarak koyduğu ifadeyle- bir İnsan-ı Kâmil temsil edebilirdi ve etti de. Esasında Kur’ân’ın eksiksiz ve doğru bir şekilde anlaşılması ve tatbik edilmesi de ancak Efendimiz’in bu mükemmel temsiliyle mümkün olmuştur. Dolayısıyla biz, “Peygamber yolu” dediğimizde hem Cenâb-ı Hak tarafından Efendimiz’e indirilen vahyi hem de O’nun bu konudaki mükemmel temsilini anlıyoruz.

   Zât-ı Ulûhiyet Hakkındaki Yanlış Telakkiler

Bizim için bunların tamamı yanıltmaz birer bilgi kaynağıdır. İnsanın, özellikle iman ve ibadetle alâkalı mevzularda doğru yolu bulması ancak bu iki kaynağa (Kur’an ve Sünnet’e) bağlı kalmasıyla mümkün olur. Yoksa ele aldığı meseleleri mişkat-ı nübüvvet altında test ede ede götürmeyen bir insan, farz-ı muhal doğrudan doğruya Zât-ı Ulûhiyetle görüşecek bile olsa, orada dahi hata edebilir. Mesela orada nasıl bir temkin ve teyakkuz gerekeceğini bilemeyebilir, “huzur”un âdâbına riayet edemeyebilir, abd-Mâbud ilişkisinin nasıl kurulacağını idrak ve ihata edemeyebilir. Böyle bir pâyeyi elde ettiği için fahre, ucuba girebilir. Bu sebeple de böyle bir zirveden derin bir çukura düşebilir. 

Aynı şekilde bir insan Zât-ı Ulûhiyet’e karşı derin bir aşk u muhabbet taşıyabilir. Tıpkı Ferhat gibi, Vâmık gibi scvdalanıp Allah aşkıyla yanıp tutuşabilir, O’na kavuşma adına çok ciddi bir iştiyak duyabilir. Bu konuda ahesterevlik yapmayı, delice sevdiği Zât’a karşı ciddi bir saygısızlık olarak görebilir. İşte böyle bir kişi eğer Peygamber yolunda hareket etmiyorsa o da dengeyi koruyamayacak ve belki ellerini kaldırıp, “Allah’ım bir an evvel canımı al da Sana kavuşayım.” diye dua edecektir.

Her ne kadar böyle bir dua aklen güzel görünse de bunda bir dengesizlik söz konusudur ve Sünnet yoluna muhaliftir. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde, ölümü temenni etmeyi menetmiş, insanın bu mevzuda yapabileceğinin en fazla, “Allah’ım, yaşamamda hayır olduğu sürece beni yaşat, ölümüm hayırlı hale geldiğinde de emanetini al!” diye dua etmesi olduğunu söylemiştir. (Buhârî, merdâ 19; Müslim, zikr 10) Zira bu dünya bir talimgâhtır. İnsan, öbür âleme liyakat kazanmak ve oraya göre bir donanım elde etmek için bu talimgâha gönderilmiştir. Dolayısıyla onun, tıpkı bir asker gibi, kendisini bu dünyaya gönderen Zât tarafından terhisi eline verilinceye kadar sabretmesi ve kusursuz bir şekilde kulluk vazifesini yerine getirmesi gerekir. Peygamber yolunun gereği budur. İnsanın böyle basit bir meselede bile Sünnet yolu olmaksızın doğruyu bulması çok zor olacaktır.

Meselenin daha iyi kavranması adına misal vermeye devam edelim: Bir insan aklıyla bir Yaratıcı olduğunu bulabilir. Fetret devrinde yaşamış olan ve bir peygamberin mesajıyla tanışma imkanı bulamayan pek çok insan gibi kâinattaki harikulâde eserlerden yola çıkarak “Bir Yaratıcı var.” diyebilir. Fakat bir insanın tek başına o Yaratıcının kim olduğu, hangi vasıf ve isimlere sahip bulunduğu, hakkında nasıl bir düşünceye sahip olunacağı gibi hususları bilmesi mümkün değildir. Bu gibi hususları Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) vaz’ etmiş olduğu çerçevede ele almayan bir kişi çok yanlış Ulûhiyet telâkkilerine girebilir. Bir dönemde İsrailoğulları’nın yaptığı gibi tecsim düşüncelerine kapılabilir; bazı Hıristiyanlarda veya bir kısım Şia’da olduğu gibi -hâşâ- Allah’ın bir beşerde hulul ve ittihat ettiğine kail olabilir. Ya da Grek felsefesinin tesirinde kalmış olan Mutezile gibi, “Allah, her şeyi maslahata uygun yaratma mecburiyetindedir.” gibi yakışıksız ifadeler ileri sürebilir. Gerçi Allah’ın her icraatında binbir hikmet ve maslahat saklıdır. O, abes fiil işlemez. Ne var ki Allah (celle celâluhu) hiçbir şeyle mükellef değildir; hiçbir şeye mecbur değildir, hiçbir şey O’na vacip değildir. Bu türden ifadeler Ulûhiyet mefhumuyla bağdaşmaz.

Bütün bu düşünceler hangi saikle dile getirilirse getirilsin, isterse bunların arkasında Allah’a karşı duyulan derin bir aşk u iştiyak bulunsun, bunların hepsi Peygamber yoluna muhaliftir. Bu tür konulardaki düşünceler vahy-i semaviye dayanmadığı takdirde -Allah muhafaza- her zaman Zât-ı Ulûhiyet’e yakışmayan bir kısım iddialar dile getirilebilir ve böylece dalâlete düşülebilir.

   Dalâlet ve Şirkten Uzak Kalmanın Yolu

Aslında Cebriye, Mürcie, Müşebbihe ve Mücessime gibi, Zât-ı Ulûhiyetle ilgili düşüncelerinde bir kısım yanlış değerlendirmelere giden fırkaların doğru yoldan sapmalarının temel sebebi de milimi milimine Peygamber yolunu takip etmemeleridir. Müslümanların künde künde üstüne devrildiği bir dönemde yaşayan, onların bütün ceht ve gayretlerine rağmen İslâm kalesinin duvarlarının bir bir yıkıldığına şahit olan büyük bir dimağ bile -pek çok yerde Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in müdafaasını yapmış olduğu hâlde- Tahte sultani’l-kader isimli kitabında, bir kısım hakikatleri değerlendirirken, maruz kaldığı amansız hâdiselerin tesiriyle  cebre saplanmıştır. Hâlbuki bir Arap sözünde ifade edildiği gibi, “Rüzgârlar, gemilerin arzu ettiği şekilde esmezler.” Aynen böyle hâdiseler de insanların keyiflerine göre cereyan etmez.

Zira Âl-i Imrân Sûresi’nde şöyle buyrulmaktadır: قُلِ اللَّهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَنْ تَشَاءُ وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِمَّنْ تَشَاءُ وَتُعِزُّ مَنْ تَشَاءُ وَتُذِلُّ مَنْ تَشَاءُ بِيَدِكَ الْخَيْرُ إِنَّكَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ “De ki, Ey mülk ve hâkimiyet sahibi Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verir, dilediğinden de çeker alırsın; dilediğini aziz, dilediğini de zelil kılarsın, bütün hayır Senin elindedir ve Sen elbette her şeye kadirsin.” (Âl-i Imrân Sûresi, 3/26)

Başka bir âyet-i kerimede ise Rabbimiz şöyle buyurur: وَتِلْكَ الْأَيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِ “Biz, (mutluluk vaat eden) günleri insanlar arasında döndürür dururuz.” (Âl-i Imrân Sûresi, 3/140). Yani, bir gün birilerine bayram olurken başka bir gün diğerlerine bayram olacaktır. Mülkün gerçek sahibi Allah olduğuna ve O, her icraatında Fail-i Muhtar bulunduğuna göre hiç kimsenin bu konuda itiraz ve şikâyete hakkı olamaz. İşte bu, Peygamber yoludur.

Özellikle şartların oldukça ağırlaştığı ve zulümlerin zulümleri takip ettiği dönemlerde yaşayan insanların, meydana gelen hâdiseler hakkında dengeli düşünebilmeleri ve Zât-ı Ulûhiyet hakkında yanlış bir kısım telakkilere gitmemeleri de ancak Peygamber yoluna tâbi olmalarına bağlıdır. Aksi takdirde onlar, yaşadıkları bir kısım acı ve üzüntülerin de etkisiyle bazen kadere taş atmaya bazen de cebrî bir kısım düşüncelere girmeye başlayabilirler.

Bunun aksi de söz konusu olabilir. Önemli başarı ve muvaffakiyetler elde eden, sürekli zaferler arkasında koşan ve hadiselerin hep istediği yönde cereyan ettiğine şahit olan insanlar da bir süre sonra, -gafil ve cahillerin lakırdıları olan- “yaptık, ettik, kurduk, başardık, tanzim ettik…” gibi bir kısım iddialarda bulunmaya başlayabilir ve böylece öncekilerin dalâlete düşmesi gibi bunlar da bir manada şirke girebilirler.

Peygamber yolunun yolcularına gelince onlar, muvaffak oldukları her başarıyı Allah’tan bilir, yaptıkları hizmetlerde kendilerinin istihdam edildiğini düşünür ve sürekli bütün güzelliklerin asıl sahibi Allah’a şükür ve hamd duygularıyla gerilirler. Onlar cüz’î iradeyi inkâr etmez ve onu, insana ait fiillerin ortaya çıkmasında şart-ı âdi plânında önemli bir sebep görürler ama tesir-i hakikîyi ona vermez, her şeyin yaratıcısının Allah olduğu hakikatini hiçbir şekilde unutmazlar. Dolayısıyla onlar, âdet-i sübhaniyenin gereği olarak insan iradesine gereği kadar nazar atfeder ama Allah’ın iradesini her şeyin üstünde görürler.

Efendimiz’in yaktığı meşalenin altında yürüyen tali’liler, sebep ve sonuçlar arasındaki uyumsuzluğa da takılmazlar. Onlar, hâdiseleri sadece zahirî yanlarıyla değerlendirmeyip işin arka plânını da nazar-ı itibara aldıklarından bu konuda da doğru hükümlere varabilirler. Bu açıdan onlara göre çok küçük sebeplere çok büyük neticelerin bağlanması, esasında Allah’ın büyüklüğünün bir alâmetidir. Öyle ki Rabbimiz, bazen bizim sadece el kaldırıp dua etmemizi bile bir sebep olarak kabul buyurup çok büyük şeyler yaratabilir. Mesela siz, “Allah’ım, yer ve gök ehli arasında bizim için bir sevgi vaz’ eyle!” diye dua edersiniz. Bir de bakarsınız ki bir dönemde sizin dünyanın dört bir yanına dağılmaya başlayan arkadaşlarınız, gittikleri ülkelerin dil ve kültürlerine ait ciddi bir eğitim almamış olmalarına rağmen, bir süre sonra oralarda hüsn-ü kabul görmeye başlarlar. Karşılaştıkları insanlar onlara kol-kanat gerer, onları bağırlarına basarlar. İşte böyle bir neticeyi, bizim ortaya koyduğumuz gayretlerle izah etmek mümkün değildir. Demek ki duaları kabul eden Rabbimiz, yapılan bu duaları karşılıksız bırakmamıştır.

Bütün bunları, diğer iman esasları hakkında da düşünebiliriz. Mesela bir insanın Peygamber yoluna tâbi olmadan nübüvvetle ilgili doğru ve dengeli mülâhazalara sahip olması mümkün değildir. Peygamberlik hakikatiyle ilgili peygamberlerin vaz’ etmiş olduğu disiplinlere uymadığı takdirde her zaman bu konuda mübalağa ifade eden bir kısım iddialarda bulunabilir. Bu hususta tefrit ehli bazıları tarafından onlar, -görevi, yalnızca kendisine inen kitabı insanlara ulaştırmak olan, kavlî-fiilî sünnetinin teşride bir yeri olmayan- hâşâ birer “postacı” gibi değerlendirilebilir. İfrat ehli başkaları ise Zât-ı Ulûhiyet’in kendisini ifade etmesi için peygamberlere ‘muhtaç’ olduğunu ileri sürebilir. Bu tür meseleler mütevatir habere bağlanmadığı, bir otoban olan Sünnet yolu terk edilerek patikalara girildiği sürece daha başka sapmalar da ortaya çıkabilir.

Allah’a nasıl kulluk yapılacağı, hangi amellerin O’nun katında ibadet, taat veya kurbet sayılacağı gibi mevzularda da peygamber öğretisi olmadan doğru tavrın belirlenmesi mümkün değildir. İnsan, bütün bu konularda vahyin aydınlatıcı tayflarına muhtaçtır. O, ibadetlerini, ancak dinin “taabbudî” emirlerine bağlı kaldığı takdirde Allah’ın istediği tarzda yerine getirebilir. Bu tür konularda aklın vereceği bir hüküm yoktur. İnsan, kendi başına yeni ibadet şekilleri ortaya koyamaz. Hatta o, Allah’a daha çok yaklaşma ve daha iyi kullukta bulunma adına Peygamberin talim buyurduğu ibadet şekillerinden daha ağırını ve daha meşakkatlisini ortaya koymuş olsa bile bunların ona hiçbir faydası olmayacaktır. Bilâkis o, bu tavrıyla Fatiha’da ifade edilen “dâllin (sapıtanlar)” ve “mağdûbîn (gazaba uğrayanlar)” zümresine dâhil olacaktır. Bu açıdan ne imana ne de İslâm’a ait meselelerde Peygamber yoluna tâbi olmadan hakikati bulmanın ve orada sabit-kadem kalmanın hiçbir yolu yoktur.

   Tiranların Yolu mu Peygamberlerin Yolu mu?

Yönetim veya sosyal hayatla ilgili meselelerden de misal vermek gerekirse, mesela birileri herhangi bir kademede yönetici olduğu zaman aklına, tecrübesine veya iktidarına güvenerek kimseye danışma ihtiyacı duymadan kendi başına iş yapabilir. “Dediğim dedik” tavırlarla hareket edebilir. Kararlarında kendisini yanılmaz gibi görebilir. Egosu ve kibri kendisini başkalarıyla istişare etmekten alıkoyabilir. Böyle bir insan, mü’min bile olsa tiranların yolunu Peygamber yoluna tercih etmiş demektir.

Zira gözü semalar ötesinde, kulağı Cibril-i Emin’in getireceği mesajla irtibatlı ve vahiyle müeyyet bulunan Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), her meselesini ashabıyla istişare etmiştir. O, hususiyle ashab-ı re’yle görüşmeden hiçbir meseleyi çevresine dayatmamıştır. Hatta zaman zaman kendisi farklı bir görüşte olmasına rağmen sırf istişare disiplinini oturtma ve sahabenin görüşüne değer verme adına kendi görüşünden vazgeçmiştir. Mesela O (sallallâhu aleyhi ve sellem), Müslümanlar açısından çok önemli olan Uhud Savaşı’nda sahabenin görüşüne göre hareket etmiş, kendisi savunma harbi yapma fikrinde olsa bile Uhud’a çıkmıştır.

Böyle önemli bir meselenin yanı sıra hurmaların aşılanması gibi basit bir mevzuda bile O, أَنْتُمْ أَعْلَمُ بِأَمْرِ دُنْيَاكُمْ “Siz dünyanızın işlerini daha iyi bilirsiniz.” (Müslim, fezâil 141) diyerek sahabeyi hurmaların aşılanmasıyla ilgili uygulamalarında baş başa bırakmıştır. Daha doğrusu bu tür konularda bize bir terbiye öğretmiştir. Dolayısıyla zirvedekilerin çevresiyle istişare yaptıktan sonra, “Ben bu konuyu tekrar tekrar düşünmüştüm ve aklıma böyle gelmişti. Bunu da isabetli görmüştüm. Fakat yine de siz daha iyi bilirsiniz.” diyebilmeleri Peygamber yoluna uygun hareket tarzı olacaktır. Evet, bu yolun gereği, bir insanın, benliğinden ve enaniyetinden vazgeçerek başkalarının duygu ve düşüncelerine kendi duygu ve düşüncelerinin çok ötesinde saygılı olmasıdır.

İnsan daha başta hangi yolu takip edeceğini çok iyi belirlemelidir. Duygu ve düşünceleriyle, hâl ve hareketleriyle firavunların, zorbaların yolundan mı gittiğini yoksa Peygamber yolunu mu izlediğini sık sık gözden geçirmelidir. Bizce tutulup gidilmesi gerekli olan tek yol baştan enbiya-i izamın yolu, sonra da milimi milimine onları takip eden ve en üst seviyede temsil eden sahabenin yoludur.

   Peygamber Yolunun Kutlu Temsilcileri 

Hiç şüphesiz Peygamber yolunu en doğru anlayan ve en güzel şekilde temsil edenler Raşit Halifeler olmuştur. Müslümanlık en duru şekliyle arızasız olarak onlar tarafından temsil edilmiştir. Onun içindir ki Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), عَلَيْكُمْ بِسُنَّتِي وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِّينَ عَضُّوا عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِذِ “Benim ve Râşit Halifeler’in (Benden sonra Benim yolumu, rüşd ve istikamet yolunu takip edenlerin) yolunu yol edinin. Bu yolu, azı dişlerinizle tutar gibi sımsıkı tutun.” (Tirmizî, ilim 16; Ebû Dâvûd, sünnet 5; İbn Mâce, mukaddime 6) sözleriyle mü’minleri hem kendi Sünnetine tâbi olmaya hem de Raşit Halifelerin yolundan gitmeye çağırmıştır. Hatta meseleyi Arapça’da kullanılan عَضُّوا عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِذِ deyimiyle ifade etmek suretiyle onların yoluna sımsıkı sarılmamızı ve asla bu yoldan ayrılmamamızı vasiyet etmiştir.

Başka bir hadislerinde ise Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem), Sahabe efendilerimizin kıymetini, خَيْرُكُمْ قَرْنِي ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ “En hayırlılarınız benim çağımda yaşayanlardır. Sonra onu takip edenler (tâbiîn), sonra da onları takip edenler (tebe-i tâbiîn) gelir.” (Buharî, şehâdât 9; Müslim, fedâilu’s-sahabe 210) sözüyle ifade etmiştir. Eğer siz asırların en hayırlısında yaşayan insanları görmez ve onların yoluna tâbi olmazsanız, Peygamber yolunu doğru anlayamazsınız. Müslümanlığın doğru anlaşılıp doğru yorumlanmasının yolu, bu büyük zatların bu konudaki anlayışlarına müracaat etmek ve arızasız temsillerine bağlı kalmaktan geçer. Bu açıdan Raşit Halifelerin, Ehl-i Beyt’in ve ayırım yapmaksızın bütün Sahabe-i Kiram’ın sevdirilmesi ve onların yolunun nazara verilmesi çağımızın mürşitleri ve inanan insanları için çok önemli bir vazifedir.

Sahabeden sonra ise Peygamber yolunun en güzel temsilcileri mezhep imamları başta olmak üzere selef uleması olmuştur. Dini doğru anlamadan başka hiçbir dertleri olmayan bu büyük zatlar neyin nasıl yorumlanması gerektiğini izah etmişler ve nasların nasıl anlaşılacağına dair çok önemli disiplinler ortaya koymuşlardır. İnsanlığın İftihar Tablosu, insanlığı aydınlatmak için fevkalâde bir donanımla gönderildiği gibi, özellikle İmam Ebû Hanife, İmam Mâlik, İmam Şafiî ve İmam Ahmed İbn Hanbel de bir yönüyle özel donanımlı olarak yaratılmışlardır. Onlar sayesinde dinî mevzularda hiçbir şey muğlak kalmamıştır. Din, onlar sayesinde sahabenin anladığı gibi bize intikal etmiştir. Dolayısıyla Peygamber yolunun anlaşılmasında ve yaşanmasında onların da çok önemli hizmetler yaptıkları iyi bilinmeli, onlara saygıda kusur edilmemeli ve bu büyük müçtehitlerin güzergâhı terk edilmemelidir.

Fakat bu demek değildir ki siz, içinde yaşadığınız çağın şartlarını hesaba katmayacaksınız; konjonktüre bağlı meselelerle dinin aslına dayanan hükümleri birbirinden ayırmayacaksınız. Bilakis, zamanın rüzgârını da arkanıza alacak, temel disiplinlere bağlı kalmak şartıyla onun ortaya koyduğu tefsirden istifade edeceksiniz. Gerektiğinde formatla oynayacaksınız; o dönemde meydana gelen hâdiselerden önemli ilke ve prensipler çıkararak bunları, yaşadığınız çağın şartlarına uygun olarak hayata geçireceksiniz.

Kırık Testi: ZULÜM KARŞISINDA ALINACAK TAVIR

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Hemen her çeşidiyle zulmün çok yaygın bir hâl aldığı günümüzde, ondan uzak kalma adına nasıl bir duruş sergilenmelidir?

   Cevap: Zulüm hem Kur’ân-ı Kerim’de hem de Sünnet-i Sahiha’da çok geniş anlamlı olarak ele alınmıştır. Fakat kısaca o, haddini aşma ve başkasının hakkına tecavüz etme demektir. Elbette onun da kendi içinde dereceleri vardır. Mesela siz, bir karıncayı öldürdüğünüz zaman zulüm işlemiş olursunuz. Çünkü hiç kimse haksız yere bir hayvanın yaşama hakkını elinden alamaz. Eğer haksız fiilinizin konusu bir insan ise elbette o zaman işlediğiniz zulüm daha da büyük olacaktır. Bir topluluğa yapılan zulme gelince, o diğerleriyle kıyaslanmayacak ölçüde çok daha büyük ve korkunç bir cürümdür.

Hangi çeşidiyle olursa olsun, zulüm öyle Allah belâsı bir inhiraf ve sapkınlıktır ki Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde, اِتَّقُوا الظُّلْمَ فَإِنَّ الظُّلْمَ ظُلُمَاتٌ يَوْمَ الْقِيَامَةِ “Zulümden uzak durun. Zira o, kıyamet gününde insanı boğacak ve bunaltacak üst üste karanlıklar şeklinde onun karşısına çıkacaktır.” (Buhârî, mezâlim 9; Müslim, birr 56) buyurmak suretiyle onun uhrevî yansımalarına dikkat çekmiştir. Yani insanın bu dünyada gerek hayvanlara gerek insanlara gerekse Allah’a karşı yapmış olduğu zulüm ve haksızlıkların her birisi ayrı bir dert ve sıkıntı olarak ahirette onun karşısına çıkacaktır. Bu dünyada sınır tanımayan ve had bilmeyen zalimlere Allah ahirette hadlerini bildirecektir.

Muhakkik âlimlerin, zulmü, imana girmeye mâni engellerden birisi olarak kabul etmeleri de ayrıca üzerinde durulması gereken bir konudur. Hatta o, Allah’a iman etmeye mâni olduğu gibi, iman etmiş olan insanların iman dairesinin dışına çıkmaları adına da önemli bir sebeptir.

   Zulmün Engellenmesi

Zulüm, insanlık adına bu ölçüde kötü ve çirkin olduğuna göre mutlaka önünün alınması gerekir. Hadisin ifadesiyle herkes tasarruf kabiliyetine, takatine ve konumuna göre bazen eliyle bazen de diliyle zulmün önüne geçmeye çalışmalı; buna güç yetiremediği durumlarda da en azından kalbiyle zalime buğz etmelidir. (Bkz.: Müslim, îmân 78; Tirmizî, fiten 11; Ebû Dâvûd, salât 239) Nitekim zulme karşı sessiz kalınmaması gerektiğini ifade eden, مَنْ سَكَتَ عَنِ الْحَقِّ فَهُوَ شَيْطَانٌ أَخْرَسُ “Haksızlık karşısında susan, dilsiz şeytandır.” sözü meşhur olmuştur.

Bazı küçük zulümleri önlemek fertlerin imkân ve iktidarı dâhilindedir. Fakat bazı zulümler de vardır ki onlar ancak devlet eliyle önlenebilir. Hatta mükemmel şekliyle olmasa bile şöyle böyle adalet ve demokrasinin hükümferma olduğu günümüz dünyasında işlenen öyle zulümler vardır ki devletler de onların üstesinden gelemezler/gelemiyorlar. Kan seylaplarının insanları sürükleyip götürdüğü, yuvaların yıkıldığı, çocukların yetim, eşlerin dul kaldığı, vahşet ve şenaatlerin birbirini takip edip gittiği bu zulümlerin önlenmesi ancak uluslararası bazı kurum ve kuruluşların eliyle mümkün olur. Bu açıdan, mani olacak güce sahipken zulüm karşısında sessiz duran, ister fert ister devlet isterse de uluslararası bir kuruluş olsun, dilsiz bir şeytandır; zulmü engelleme imkânı bulunduğu hâlde buna göz yumduğu için bir yönüyle zulme ortak olmuş olur ve ahirette de buna göre muamele görür.

Zulme karşı tavır almak ve onu engellemek çok önemli olduğu gibi, bu konuda takip edilecek doğru stratejiyi belirleme ve üslup hatasına düşmeme de en az bunun kadar önemlidir. Daha baştan insan haksızlıkları nasıl önleyebileceğini iyi hesap etmeli, kendi imkânlarının farkında olmalı ve aynı zamanda zulmü önleyeceğim diye daha büyük fitnelerin ortaya çıkmasına sebebiyet vermemeli, hayır yapıyorum diye şer yapmamaya dikkat etmelidir.

   Zulümle Hiçbir Yere Varılamaz

Bazıları irtikâp ettikleri zulüm ve haksızlıklar yoluyla hedeflerine varacaklarını zannetseler de büyük bir yanılgı içindedirler. Çünkü bugüne kadar zulüm yoluyla bir yere varıldığı veya herhangi bir hakkın ikame edildiği hiç görülmemiştir.

Öte yandan zulümle bir yere varılması mümkün olmadığı gibi, onunla kaybedilen hakların geri alınması da mümkün değildir. Eğer insanlar zulüm yoluyla bir yere varmaya veya kaybettikleri haklarını elde etmeye çalışırlarsa bu, yeni yeni zulümlerin ortaya çıkmasına, hukukun çiğnenmesine ve adaletin paramparça olmasına sebebiyet verecektir. Eğer hakkın hâkimiyeti ve adalet talep ediliyorsa, işin bidayetinden nihayetine kadar hakka bağlılığın elden bırakılmaması gerekir. Çok defa ifade ettiğimiz bir tabirle söyleyecek olursak, hedef meşru olduğu gibi ona ulaştıracak vesile ve yolların da meşru olması lazımdır.

Peki, günümüzdeki bunca zulüm ve haksızlıkları önlemek bizim elimizden gelir mi? Bunun ne kadarına muvaffak olabiliriz? Bunu bilemiyoruz. Fakat önemli olan ıslah ve tamir yolunda olmaktır. Bu yolun yolcularına düşen vazife, her zaman hak ve hakikatin temsilcisi olmak, herkese bağrını açmak ve aynı zamanda yapılan zulüm ve haksızlıklara da aynıyla karşılık vermemektir. Nâbî’nin ifadesiyle söyleyecek olursak,

Cevr ile kimseyi bîzar etme

Sana cevr etse de azar etme

Varma şekvâ ile bâb-ı şâha

Sana cevr ideni sal Allah’a

“(Zulmederek kimseyi rahatsız etme. Sana zulmetse bile sen haksızlık etme. Şikâyet ile Allah kapısına varma. Sana zulmedeni Allah’a havale et.)”

   Mevlâna Olabilmek

Belki çok defa -biraz da hamasi mülâhazalarla- Mevlâna, Yunus Emre, Ahmet Yesevî veya Hacı Bektaş-ı Velî diyor ve onların hoşgörüsüne atıfta bulunuyoruz. Ne var ki Mevlâna demek kolaydır da Mevlâna olmak zordur. Mevlâna’dan bahsettiğiniz aynı anda hakikaten size hakaret edene kucak açabiliyor musunuz? Üzerinize geldiklerinde yumuşak bir şekilde bu problemi halletme yollarını araştırıyor musunuz? Size karşı düşmanlık besleyen insanları bir süre sonra kendinize benzetebiliyor musunuz? İşte gerçek Mevlânalık budur.

Mevlâna’nın hoşgörüsüyle ilgili şöyle bir hâdise anlatılır. Kaba softalardan birisi bir gün Mevlâna’nın karşısına çıkar ve onun “Bir ayağım Müslümanlığın merkezinde diğer ayağım yetmiş iki milletin içinde.” türünden sözlerini eleştirir. Onu zındıklıkla ve Müslümanları saptırmakla itham eder ve aleyhinde sayar döker. Hazret onun dediklerine hiç müdahale etmeden Allah’ın verdiği bir temkinle sükûnet içerisinde dinler. Onun, diyeceklerini dediğini ve başka sözü kalmadığını görünce, “Sözün bitti mi?” diye sorar. “Evet” cevabını alınca da gayet yumuşak bir sesle, “Sen de gel. Sana da bağrım açıktır.” der.

İşte burası sözün bittiği noktadır. Böyle bir durumda karşı tarafın içindeki bütün olumsuz duygular eriyip gider. Onun içindeki kin ve nefretler birdenbire sevgi maytapları hâlinde başınızdan aşağıya yağmaya başlar. İnsanların başına yukarıdan ışıklar yağdırmanın yol ve yöntemi varken ne diye meteorlar yağdıralım!

Eğer siz Mevlâna ruhunu temsil etmeye odaklanmışsanız size düşmanlık yapanlar bir kere, iki kere, üç kere, dört kere.. size zulüm ve haksızlık yapsalar bile, mukabele görmediklerinden dolayı bir süre sonra bu zulümlerinden vazgeçeceklerdir. Şimdi meseleleri bu şekilde yumuşaklık ve mülâyemet yoluyla çözme dururken ne diye kin ve nefretleri tetikleyecek yollara girelim ki!..

Fakat burada daha önce de farklı vesilelerle dile getirilen bir hususa açıklık getirmekte fayda mülâhaza ediyorum. O da şudur: Biz kendimize ait haklardan vazgeçebilir ve bunları affedebiliriz. Fakat dinimize, diyanetimize, millî değerlerimize veya ülkemize saldırıda bulunulduğunda aynı tavrı sergileyemeyiz. Burada yapılması gereken şudur: Öncelikle bu kötülükleri yapan insanlara makul şekilde izahatta bulunur ve hatalarını düzeltmeye çalışırız. Hâlâ inat ediyorlarsa tekziplerde bulunuruz. Yine hatalarından vazgeçmez ve temerrütlerini sürdürürlerse tazminat davaları açarız.

Fakat bunları yaparken bile hep hukuk ve ahlâkın bize çizdiği sınırlarda kalmaya dikkat eder ve katiyen centilmenlikten fedakârlıkta bulunmayız. Hep insanca davranırız. Bir kısım tavzih, tashih ve tekziplerde bulunurken bile sözlerimizle, davranışlarımızla, bakışlarımızla ve ifade tarzımızla hep karşı tarafa olumlu mesajlar vermeye çalışır ve asla kendi karakterimizden taviz vermeyiz. Söyleyeceklerimizi şeytanın fısıltılarıyla değil, Cibril-i Emin’in ses ve soluğuyla dile getiririz. Başkalarının zulüm ve saldırıları kendi karakterlerini gösterir. Bu durum kendisini İslâmî düşünceye ve evrensel insanî değerlere bağlayan insanları kendi karakterlerinin gereğini yapmadan alıkoymamalıdır.

   Değer mi Bunca Zulme?!.

Bence bu kısacık dünya ne başkalarına zulmetmeye ne de onların zulümlerine aynıyla mukabelede bulunmaya değmez. Neticede hepimiz birer yolcuyuz. Kısa bir müddet dünya misafirhanesinde kaldıktan sonra yaptıklarımızın hesabını vermek üzere ahirete intikal edeceğiz. Değer mi kavga etmeye? Değer mi ihtilâf ve iftiraklar çıkarmaya? Değer mi zulüm ve haksızlıklar irtikâp etmeye?

Anonim bir sözde dünyanın basitliği ve geçiciliği şöyle ifade edilir:

Çeşm-i ibretle nazar kıl, dünya bir misafirhanedir

Bir mukim âdem bulunmaz, ne acep kâşânedir

Bir kefendir akıbet sermayesi şah u geda

Pes buna mağrur olan mecnun değil de ya nedir?

İnsanoğlu bugüne kadar birçok kere, karşılaştığı problemleri çözebilmek için kin ve nefretleri değerlendirdi. Keşke bundan sonra bir kere de sevgi ve hoşgörüyü değerlendirebilsek! Gönüllerimizi herkese açabilsek ve oraya giren hiç kimse ayakta kalacağı endişesine kapılmasa! Herkese karşı derin bir saygı ve hürmet hissiyle muamelede bulunabilsek! Ciddi bir empati duygusuyla âlemin hissiyatını ve yetiştikleri kültür ortamlarını doğru okuyabilsek ve herkese buna göre davranabilsek! Zira bizim başkalarından beklediğimiz davranış tarzı ne ise onların bizden bekledikleri şey de odur. Saygı bekliyorsak saygı göstermeliyiz. Hakkımızın gözetilmesini istiyorsak herkesin hak ve hukukuna riayet etmeliyiz.

Şunu bilmek gerekir ki bugünkü problemler dar düşüncelerin, donuk dimağların halledemeyeceği ölçüde karmaşık bir hâl almıştır. Taassup duygusuyla hareket eden radikal düşünceli insanların gönüllerin fethi ve insanlığın barışı adına yapacakları çok bir şey yoktur. Hele onlar bu katılıklarıyla asla gönüllerde kendi değerlerine karşı saygı uyaramazlar. Başkalarına İnsanlığın İftihar Tablosu’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) sevdiremezler. Çünkü onlar kendi nefislerinin esiridirler.

Bu yüzden insanlığın problemlerinin çözümü adına vicdanı engin, gönlü zengin ve düşüncesi de derin olan insanlara ihtiyaç vardır. Nasıl Hazreti Mevlâna yedi sekiz asır evvel Müslümanların ciddi mânâda çözülüş ve kopuş yaşadığı bir dönemde ortaya koyduğu makul reçetelerle yeniden onları bir araya getirdi ise, insanlığın birbirinden koptuğu, herkesin ters istikametlere yöneldiği ve ilişkilerin çatışma ve düşmanlıklar üzerine bina edildiği günümüz dünyasında da inanmış gönüllere düşen vazife, Mevlâna ruhunu bir kere daha canlandırmaktır. Bu yapılamadığı sürece dünyanın farklı yerlerindeki zulüm ve düşmanlıkların önüne geçmek mümkün olmayacaktır. Hele bir de tiranlar ve onların hırslarıyla, intikam adına hazırlanan korkunç silahlar yüzünden dünyada barış ve huzurun ne ölçüde tehlikede olduğu göz önüne alınacak olursa, hayatlarını sevgi ve hoşgörüye adayan fedakâr gönüllerin sorumluluğunun ne ölçüde büyük olduğu daha iyi anlaşılacaktır.

YENİ* Kırık Testi: HAYIRLI BİR DANIŞMANIN ÖZELLİKLERİ

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Vahiyle müeyyet olmasına rağmen Hz. Musa’nın (aleyhisselâm) vezir (yardımcı, danışman) talep etmesi nasıl anlaşılmalıdır? Danışman seçiminde dikkat edilmesi gereken hususlar nelerdir?

   Cevap: Enbiya-i izamın her birisi bizim için uyulması, örnek alınması ve arkasından gidilmesi gerekli olan önemli birer rehberdir. Nitekim Kur’ân-ı Kerim pek çok âyet-i kerimede peygamberlerin kıssalarını anlatmış ve bazen açık bazen de kapalı olarak onlara uymayı emretmiştir. Bir âyet-i kerimede Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) hakkında, لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ “Şanım hakkı için Resûlullah’ta size örneğin en güzeli vardır.” (Ahzâb Sûresi, 33/21) buyrulurken şu âyet-i kerimede ise aynı tabir Hz. İbrahim hakkında kullanılmıştır: قَدْ كَانَتْ لَكُمْ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ فِي إِبْرَاهِيمَ وَالَّذِينَ مَعَهُ “Şüphesiz ki sizin için İbrahim ve onun yanındakilerde örneğin en güzeli vardır.” (Mümtahine Sûresi, 60/4) Onların her birisi bizim için birer numune-i imtisal olduğuna göre, Hz. Musa’nın Cenâb-ı Hak’tan vezir talep etmesinde de bizim için önemli dersler vardır.

Öncelikle hâdisenin nasıl meydana geldiğine bir bakalım. Allah, yüksek bir fetanete sahip olan Hz. Musa’yı önemli bir mesaj yükleyerek Firavun’a göndermiştir. Fakat onun Allah’tan aldığı bu mesajı sunacağı tek kişi Firavun değildir. Onun yanında Haman ve Karun gibi onun kurduğu kast sisteminin zirvesinde bulunan insanlar da vardır. Haman, Firavun’un her yaptığına makul mahmiller bulmaya çalışan, sürekli alkış ve takdirleriyle onu hipnoz eden bir insandır. Karun’a gelince o da servetinin altında kalıp ezilen birisidir. İşte Hz. Musa, böyle ifritten bir topluluğun karşısına çıkacak ve o güne kadar hiç duymadıkları ve temel esprisi mevzuunda hiçbir bilgiye sahip olmadıkları Allah’ın mesajını sunacaktır.

Ayrıca Firavun’un sarayında neşet etmiş olmasının da Hz. Musa üzerinde bir kısım psikolojik etkilerinin olabileceğini göz ardı etmemek lazım. Hz. Musa o güne kadar Firavun ve yardımcılarına hep bir yönetici ve idareci olarak bakmıştı. Dahası Firavun, Hz. Musa’ya karşı bir baba ve abi gibi muamelede bulunmuştu. Üstelik İsrailoğulları Firavun’un kurmuş olduğu kast sisteminin en alt tabakasında yer alıyorlardı. Sarayda büyüse bile Firavun’un sülalesinden olmadığı için Hz. Musa’ya da benzer muameleler yapılmış olabilir.

İşte bütün bu durumlar göz önünde bulundurulduğunda Hz. Musa’nın böyle zorlu bir görevden önce Allah’tan vezir istemesi onun yüksek fetanet ve firasetiyle meselenin zorluğunu daha baştan kavradığını gösterir. Öncelikle bunu takdir etmek gerekir. O, bu zorluğu sezdiği için Firavun’un sarayına gitmeden önce, وَاجْعَلْ لِي وَزِيرًا مِنْ أَهْلِي ۝ هَارُونَ أَخِي ۝ اشْدُدْ بِهِ أَزْرِي ۝ وَأَشْرِكْهُ فِي أَمْرِي “Bana ailemden bir de vezir (yardımcı) ver; kardeşim Harun’u. Onunla beni takviye et. Bana tevdi ettiğin bu vazifeye onu da iştirak ettir.” (Tâhâ Sûresi, 20/29-32) demiş ve Allah’tan Hz. Harun’u kendisine vezir olarak vermesini talep etmiştir. Zira Hz. Harun, Hz. Musa’ya göre biraz daha hür büyümüş, İsrailoğulları arasında serbest dolaşmıştı. Peygamber neslinden geldiği için, sürekli onlara hitap etmiş, din ve diyaneti anlatmıştı. Yani bu konuda tecrübesi olan bir insandı.

Hz. Musa’nın böyle önemli bir görev için yardımcı istemesinin psikolojik bir yönü de vardır. İnsan yüksek mansıp sahibi birinin yanına tek başına çıktığı zaman kendisini rahat hissetmeyebilir. Dolayısıyla maksadını ifade ederken biraz zorlanabilir. İşte Hz. Musa, kendisini takviye etmesi, önünü açması ve böylece ifade etmesi gerekli olan mesajı güzel ifade etmesi adına bir yardımcı talep etmiştir.

Hz. Musa kıssasının temel yanlarına kısa bir göz attıktan sonra şimdi meselenin bize bakan yönüne geçebilir ve şu tespiti yapabiliriz: Önemli görevler eda edecek olan insanların, yanlarında aklı başında danışman/danışmanlar bulundurmaları akıl ve mantığın bir gereğidir. Önemli misyon sahibi her insanın, insanları sevk ve idare etmekle sorumlu her yöneticinin, eksiklerini tamamlayacak ve yanıldığında kendisini düzeltecek bir danışman edinmesi, onun firaset ve fetanetinin göstergesidir.

   Danışman Seçimi

Fakat hemen ifade etmek gerekir ki bir insanın yanında danışman bulundurması önemli olsa da, danışman olarak seçtiği insanların hangi vasıf ve özelliklere sahip olması gerektiği hususu bundan daha önemlidir. Çünkü bu konuda isabetli hareket edilmezse seçilen danışmanın faydasından çok zararı dokunacaktır. Firavun’un yanından ayrılmayan Haman gibi her yapılanı tasdik eden ve hatalara göz yuman birisi değil; en küçük bir yanlış karşısında bile muhatabı incitmeden usûlünce uyarıda bulunabilen yüksek deha sahibi bir insan danışman olarak seçilmelidir. Öyle ki bu kişi, bir karıncanın ezilmesine bile sessiz kalmamalı, “Efendim, karıncaya basmamalıydınız!” diyebilmelidir. Yoksa Firavun’un halkına karşı söylediği, أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلَى “Ben sizin en yüce rabbinizim.” (Nâziât sûresi, 79/24) sözü karşısında sessiz kalan, belki de “İsabet buyurdunuz efendim!” diyen Haman gibi, etrafında sadece kendisini pohpohlayan ve alkışlayan danışmanlara sahip bir idarecinin, kendi felâketini hazırlayacağında şüphe yoktur.

Hele bir de bu danışmanlar bağlı bulundukları kişinin kredisini ve kendi konumlarını kullanarak çıkar temin ediyor, farklı ihaleler alıyor ve yüksek kazançlar sağlıyorlarsa asla bunları kaybetmeyi göze alamaz ve artık sürekli onun gözüne girmek, gönlünü hoş tutmak ve ona şirin görünmek için uğraşırlar. Hiç olmayacak işlerini bile takdir eder, olumsuz gibi görünen sözlerini hemen tevil ederler. Kısacası mevcut çıkarlarını koruma ve devam ettirme adına bulundukları konumda ne yapmaları gerekiyorsa onu yaparlar.

Bir yöneticinin etrafında daire oluşturmuş ve bir çıkar çarkı kurmuş olan bu tür insanların sürekli övgü, alkış ve takdirleriyle zamanla idarecilerini şirazeden çıkaracaklarında şüphe yoktur. Onu, kendi kalıbının üzerinde başka kalıplar içine sokacaklar, ona numara ve drobu uymayan elbiseler giydireceklerdir. Bu zavallı da zamanla kendini farklı ve üstün görmeye başlayacaktır. Çünkü övgü ve medih insanı baştan çıkarır.

   Mabeyn-i Hümayun

Öte yandan, karanlık ruhlu bu tür insanlar zamanla idarecilerin etrafında bir mabeyn-i hümayun oluşturur ve çevreden gelen seslerin merkeze ulaşmasına mâni olurlar. Sağdan-soldan gelen sesler onlara çarpar ve geri döner. Siz de bunların sadece yankısını duyarsınız. Bunlar, danışmanlık yaptıkları kişinin etrafında Satürn’ün etrafındaki halkalar gibi halka oluşturduklarından ona gelen pırıl pırıl fikirler bile öncelikle bu karanlık halkalara çarparak renk değiştirir, bu yüzden çok güzel insanlar bile onun nazarında simsiyah görünmeye başlar. Peygamberlerin yolunu takip eden bazı insanlar onlara semavî mesajlar gibi mesajlar sunsalar bile, o bunları kendisini aldatmaya matuf birer diyalektik gibi görür. Çünkü yanlış yönlendirmeler neticesinde zamanla değer ölçüleri bozulur ve doğruyu eğri görmeye başlar.

Bilindiği üzere Devlet-i Âliye’de padişahın etrafındaki -bugünkü anlamıyla- müsteşarlar, müşavirler, müdürler vs. mabeyn-i hümayunu oluşturuyordu. Hükümdar ihtiyaç duyduğu meseleleri onlara soruyordu. Aynı zamanda onlar dıştan gelebilecek tehlikeler adına hükümdar için koruyucu bir kalkan oluyorlardı. Yöneticilerle halk arasında bulunan mabeyn-i hümayunun iyi olduğu zamanlarda bunlar önemli vazifeler eda etmişlerdir. Bunu yapmanın yanında halkın istek ve arzularının veya toplumun önde gelenlerinin mülâhaza ve tavsiyelerinin kırılmadan idareciye ulaşması noktasında da herhangi bir engel oluşturmamışlardır.

Fakat tarihe ve günümüze bakıldığında çoğu zaman hadiselerin böyle cereyan etmediği görülür. Maalesef mabeyn-i hümayun, genel itibarıyla idareciyle idare edilenler arasında bir engel ve set oluşturmuş ve aşağıdan gelen seslerin kırılmadan yukarıya çıkmasına müsaade etmemiştir. Özellikle bazı dönemlerde bir kısım riyakâr ve menfaatperest insanlar bazen danışman, bazen genel müdür, bazen de koruma görevlisi gibi farklı unvanlarla devlet idarecilerinin etrafında kümelenmiş, riyakârlıklarıyla onların gözüne girmiş, güvenlerini kazanmış, sonrasında da onları yanlış yönlendirmişlerdir. Başkalarının duygu ve düşüncelerini doğru bir şekilde üstlerine iletmemiş, söylenenleri arzu ettikleri şekilde evirip çevirmişlerdir. Böylece onlar bir taraftan yöneticilerini aldatırken, diğer taraftan da halka ihanet etmişlerdir. Devleti idare eden insanlar büyük birer veli bile olsalar çevresindeki insanların iç yüzlerini ve gerçek niyetlerini bilemeyebilir ve onların hile ve desiselerinden salim kalamayabilirler.

Benim en sevdiğim insanlardan biri Sultan 2. Abdülhamit Han’dır. Ben henüz on dört-on beş yaşlarındayken, o zamanlar seksen yaşlarında olan ve zamanında Abdülhamit Han’ın yaverliğini yapmış binbaşı Medet Efendi’yle birlikte kalmış ve ondan Abdülhamit Han’ın çok fazilet ve meziyetlerini dinlemiştim. Dolayısıyla Abdülhamit Han, öteden beri benim içimde bir sevgi abidesi hâline gelmiştir. Bu yüzden ona lâf söyletmem. Fakat yaşadığı dönemde birçok entelektüelin ona karşı ciddi bir tavrı olmuştur. Mesela Mehmet Akif de benim çok sevdiğim ve derin alâka duyduğum insanlardan birisidir. Çok saf ve samimi bir insandır; hiç riya bilmez; dünyaya hiçbir zaman talip olmamıştır. Fakat bu iki insan, birbirlerini sevmezler. Mehmet Akif’in onun aleyhine yazdığı şiir çoklarının malumudur. Aynı şekilde tefsir tarihi boyunca rivayet ve dirayeti mükemmel bir şekilde bir arada götüren sayılı birkaç müfessirden biri olan Allame Muhammed Hamdi Yazır da merhum sultanı eleştirenlerden bir tanesidir.

Yaşadığı dönemde böyle önemli şahsiyetlerin ona karşı tavır almasının en önemli sebebi, Sultan Abdülhamit’in etrafında oluşan mabeyn-i hümayundur. Onlar alttan gelen elit ve entelektüel sınıfın duygu ve düşüncelerinin Sultan’a ulaşmasına fırsat vermemişlerdir. En temiz sesler ve sözler bile oraya gelince kırılmış ve bozulmuştur. Dolayısıyla Abdülhamit Han, olan biten şeyleri bütün gerçekliğiyle görememiştir. Belki de etrafındakiler tarafından yanlış yönlendirilmiş ve yanıltılmıştır. Çünkü Hz. Üstad’ın ifade ettiği gibi, Allah bildirmediği sürece bir insan veli bile olsa, başkalarının gerçek durumunu bilemez.

   Liyakat Esasına Göre İstihdam

Sevk ve idarede mabeyn-i hümayun çok önemli bir faktör olduğuna göre, mutlaka her idarecinin yanında onu iyiliğe sevk edecek ve kötülükten men edecek hayırlı yardımcıların olması gerekir. Onlar bir taraftan, gördükleri problemler ve karşılaştıkları zorluklar hakkında kendi çözüm önerilerini sunmalı, diğer yandan da halktan gelen öneri, teklif veya şikâyetleri kendilerine göre yorumlamadan duru bir şekilde yukarıya intikal ettirmelidirler.

Maalesef bu, günümüzün en önemli problemlerinden biridir. Birileri başkalarının fikirlerine kulak asmadıklarından ve onları ciddiye almadıklarından ötürü meseleleri yukarıya hep yanlış intikal ettiriyor ve oralarda yanlış hükümlere varılmasına sebep oluyorlar. Danışmanlar, özel kalem müdürleri, korumalar veya mabeyni oluşturan daha başka kişiler, toplumla yöneticiler arasında perde olduklarından idarecileri toplumdan koparıyor ve her iki tarafın birbirini doğru bir şekilde görmesine ve anlamasına engel teşkil ediyorlar. İdareciler sadece meydanlarda ve mitinglerde kendisini alkışlayan kalabalıklara şahit olduğu gibi halk da idarecilerini gerçek yüzüyle tanıma imkânı bulamıyor.

Her iki tarafın birbirini doğru tanıyabilmesi adına aradaki engellerin kaldırılması ve mabeyn-i hümayunun şeffaflaşması gerekir. Bu açıdan böyle önemli bir vazifeye insan seçerken liyakatin esas alınması çok önemlidir. Seçilecek insanların geçmiş tecrübelerine, bilgi birikimlerine, iş kapasitelerine ve başarılarına bakılmalı ve buna göre istihdam edilmelidir. Bunun dışında akrabalık, yakınlık veya dostluk gibi faktörler tercih sebebi olmamalıdır. Bu tür yakınlara karşı mürüvvetli davranmak önemli bir erdem olsa da bir köy muhtarlığına varıncaya kadar idare mevzuunda asla yakınların kayırılmaması gerekir. Bu konunun hatır-gönül ilişkilerine tahammülü yoktur. Ne akrabalık bağları ne dostluk ilişkileri ne çıkar ve menfaatler bu konuda yönlendirici olmamalıdır. Eğer bu konularda dikkatli olunmaz, liyakate göre vazife verilmez ve farklı sebeplerden ötürü işten anlamayan insanlar iş başına getirilirse devletin bekası tehlikeye girer.

Öte yandan liyakatli bile olsalar idarecilerle aynı duygu ve düşünceyi paylaşan insanların onların yanlışları mevzuunda farklı tavır takınmaları ve doğruyu göstermede cesurca davranmaları çok zordur. Onlar baştakilerle daha ziyade saygı ve sadakat temeline dayanan bir ilişki geliştirdiklerinden ötürü, yapılan edilenlere eleştirel bir gözle bakamazlar. Onların maaşla iş yapmaları, bulundukları pozisyonu korumaya çalışmaları ve hatta gözlerini sürekli daha yüksek makamlara dikmeleri de onların fikirlerini özgürce dile getirmelerinin önünde önemli bir engeldir. Yarınları adına değişik hesaplarla hareket eden insanların, mesela milletvekili olacağı günü bekleyen bir danışmanın veya bakanlığa gözünü diken bir milletvekilinin üstlerine karşı hakikati dile getirebilmesi gerçekten çok zordur. Onlar gördükleri hatalar karşısında ciddi bir tavır ortaya koyamaz ve bunları engelleyemezler. Böyle yapmakla onlar her ne kadar kendi çıkar ve menfaatlerini korumuş olsalar da, idare kaybeder, sistem kaybeder ve neticede millet kaybeder.

Bu açıdan idarecilerin sadece çevresindeki danışman ve yardımcılarla yetinmemesi, ülkesini seven ve hâdiselere bütüncül bir nazarla bakabilen farklı siyasi görüş ve düşüncedeki insanların fikirlerinden de istifade etmeleri gerekir. Çünkü bu tür insanlar, idarecilere yaranmaya çalışmayacak, parti çıkarlarına takılmayacak, bilakis ülke menfaatlerini esas alacaklardır. Evet, ülke insanını alâkadar eden önemli adımlar atılmadan önce meselelere objektif bakabilen insanların mülâhaza ve mütalaalarının alınması çok önemlidir.    

   Meselenin Hizmet Gönüllülerine Bakan Yönü

Danışman tayini ve mabeyn-i hümayunla ilgili yukarıda arz edilen hususları sadece devlet yönetimi açısından düşünmek meseleyi daraltmak demektir. Toplumun hangi katmanında olursa olsun ifade edilen bu hususlar, bir yerde insanların sevk ve idaresiyle meşgul olan herkes hakkında geçerlidir. Dolayısıyla bu ilkelerin, Allah yolunda hizmet eden insanlar açısından da geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Her ne kadar hizmet gönüllüleri arasında devlet yönetimindekine benzer bir mabeyn-i hümayun bulunmasa da, bazı kimseler yönetici olarak bulundukları makam ve konumlarında kendilerine göre buna benzer yapılar kurmuş, insanlarla aralarına bir kısım perde ve engeller koymuş, böylece hem kendilerinin hem de başkalarının sürekli hüsuf ve küsuf (ay ve güneş tutulması) yaşamasına sebebiyet vermiş olabilirler. Çünkü bu durumda hiçbir şeyi açık ve net olarak göremezler. Beraber hizmet etme durumunda oldukları insanlar da rahat bir şekilde onlara ulaşamaz ve dertlerini anlatamazlar. Hâlbuki onlara düşen vazife, her zaman herkese karşı açık durmak ve her meselelerini ehliyle istişare etmektir.

 Mesela okul, yurt gibi herhangi bir müesseseden sorumlu olan veya herhangi bir hizmet faaliyetinin temsilcisi olarak iş başında bulunan insanlar, eğrildiklerinde kendilerini doğrultacak, yanlış yaptıklarında usûl ve üslup hatasına düşmeden bunu dile getirebilecek yardımcılar bulmaya çalışmalıdırlar. Onların yanında bulundurdukları kişiler, tıpkı sahabenin Hz. Ebu Bekir’e dediği gibi, “Eğrilirsen seni kılıçlarımızla düzeltmesini biliriz!” diyecek kadar doğru, müstakim ve cesur olmalıdırlar.

Hz. Musa bile, اُشْدُدْ بِهِ أَزْرِي “Onunla beni takviye et.” sözüyle, Allah’ın kendisine yardımcı olarak vereceği Hz. Harun vasıtasıyla takviye edilmeyi ve güçlenmeyi talep ediyorsa, bizim öncelikle buna ihtiyacımız vardır. Çünkü hiçbirimiz vahiyle müeyyet olmadığımız gibi, peygamberlerin sahip olduğu fetanete de sahip değiliz. Dolayısıyla biz, seçeceğimiz hayırlı danışmanlar ve onların faydalı fikirleri vasıtasıyla mantık ve düşüncelerimize güç kazandırmalıyız. Bunu başarabilirsek kendi zaaflarımız içinde boğulmayız ve kolay kolay sırtımız yere gelmez. Bu açıdan hayatın her biriminde bu meselenin bir esas olarak alınmasına şiddetle ihtiyaç vardır.

YENİ* Kırık Testi: HAYATI SÜZEREK YAŞAMA

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Çeşitli vesilelerle, hayatı ve hâdiseleri duyarak, hissederek ve süzerek yaşamanın öneminden bahsediliyor. Hayatı süzerek yaşama ne demektir?

   Cevap: İsmine ne dersek diyelim, bir insanın hayatını çevreleyen eşya ve hâdiselerin dilini çok iyi okuması ve anlaması, enfüsî ve afakî tefekküre dalarak sürekli bilgi dağarcığını beslemesi çok önemlidir. Tıpkı çocukların kumbarasına para atması gibi, her gün yaşadığı hayatı derinlemesine süzen ve bilgi dağarcığına yeni yeni marifet hüzmeleri atan bir insan, marifet, muhabbet ve iştiyak dağarcığını da genişletmiş olacaktır. Zira bilgi dağarcığını sürekli besleyen bir insan, zamanla marifette de derinleşmeye başlayacak, bu onun muhabbetini tetikleyecek, bu ise onun Allah’a kavuşma iştiyakını arttıracaktır. Bütün bunlar mü’min açısından ebedî hayatı elde etme adına çok önemli birer sermayedir.

   Âfâkî ve Enfüsî Tefekkür

Mesela biz, avamca bir gözle bile olsa anatomimize bakıp enfüsî tefekküre daldığımızda, onun bize anlatacağı çok şey olduğunu görürüz. Mesela insanın ağzı, burnu ve diğer organlarının yerli yerine konulması ve her bir organın kendisinden beklenen vazifeyi kusursuz bir şekilde yerine getirmesi; nefes alma, yemek yeme veya konuşma gibi faaliyetlerinin mükemmel bir şekilde düzenlenmesi; beyin, sinirler ve organlar arasındaki sinyal ve komutların oldukça hızlı ve ahenkli bir şekilde yerine getirilmesi gibi fizyolojik faaliyetler, ‘insan denen bu meçhul’ün nasıl müthiş bir sisteme sahip olduğunu anlama adına yeterlidir.

 Aynı şekilde varlık ve kâinatın insanın düşünceleri, beklentileri ve ihtiyaçlarıyla tam bir uyum içinde yaratılması; kâinattaki her bir varlığın ihtimal hesaplarına sığmayacak ölçüde mükemmel bir şekilde ve alâkadar olduğu diğer varlıklarla tam bir uyum içinde var edilmesi; insana, kâinatın bir nüshası ve fihristi olabilecek bir kısım donanım ve özelliklerin bahşedilmesi gibi vakalar düşünülecek olursa böyle müthiş bir ahenk ve nizamın arkasında bir Nâzım’ın (nizam kuran, düzen ortaya koyan) bulunduğu görülecektir.

Fakat maalesef bazıları bütün bu açık seçik âyetleri okuyamıyor, hayatlarını sadece dünyaya hasrediyor, amiyane ve mânâsızca bir hayat yaşıyorlar. Tûl-i emelin sebep olduğu tevehhüm-i ebediyet duygusuyla hiç ölmeyecekmiş gibi hareket ediyorlar. Bu tür insanlar hesabı görülmedik çok korkunç meselelerle ahirete yürüyeceklerdir. İşte bu sebeple bazen Cenâb-ı Hak, insanları, hayatı onlara sevimsiz hâle getirecek ve acılaştıracak bir kısım hastalıklara, belâlara, musibetlere maruz bırakmak suretiyle onlardaki bu negatif duyguları kırmaya, onların gafletlerini dağıtmaya ve onları bir kere daha muhasebeye sevk ediyor.

Oysaki, insana bahşedilen ömür, öyle üst üste manasızca yığılacak ve istiflenecek bir şey değildir. O, ciddi bir tahlile tâbi tutularak, her şey yerli yerine yerleştirilerek, bilerek, duyarak ve hissederek yaşanması gereken büyük bir ilahî nimettir. İnsan onunla sair mahlukattan ayrılır ve ayrı bir değer kazanır. Hatta insanın ruhanilere ve meleklere faikiyet kazanması da onun sayesinde olur. Çünkü hayvanlar zamandan habersiz bir şekilde insiyaklarıyla hareket ettikleri gibi; ruhaniler ve melekler de zaman üstü yaşarlar. Bu açıdan denebilir ki zamanın hakikî mazrufu insandır ve insan davranışlarıdır. Bunlardan habersiz yaşanan bir hayat, gerçekte yaşama olarak görülemez.

Hatta insan, mülk buudunun yanında melekût âlemine ait yönü üzerinde de durmalıdır. Nefsini anlamaya çalışmalı, ruhunu düşünmeli ve Allah’la münasebetlerine bakmalıdır. Kendisinden çok daha akıllı nice insanların küfür ve dalalet vadilerinde dolaştıklarını göz önünde bulundurmalı ve sahip olduğu imanı adına Allah’a şükretmelidir. Aynı şekilde mantık ve muhakemesi bizden çok daha derin öyle insanlar vardır ki, maalesef bunlar sahip oldukları nimetleri kullanarak İnsanlığın İftihar Tablosu’nu tanıyamamış, Kur’ân-ı Kerim’den istifade edememişlerdir. Dolayısıyla bütün bunların düşünülmesi bir taraftan insandaki şükür duygularını harekete geçirecek, diğer yandan da onun elindeki imkân ve fırsatları çok daha verimli değerlendirmesine yardımcı olacaktır.

Kısacası insan, bütün bir hayatını ciddi bir tedebbür, tezekkür ve tefekkür dantelasıyla işlemeye bakmalı; tığını, güzel bir desen ve manalı bir netice elde edecek şekilde elindeki atkılar üzerinde sürekli hareket ettirmelidir. Bunu sağlamanın yolu ise, yaşadığı dünyayı ciddi bir şuurla ele almaktan geçmektedir. Günümüzde bunu “farkındalık” kelimesiyle ifade ediyorlar. Evet, insan, hem maddî ve manevî yönü itibarıyla kendisinin hem de eşya ile kurduğu münasebetlerin farkında olmalıdır. Farklı bir ifadeyle o, bir taraftan küçücük cirmine rağmen cirimleri aşkın münezzeh, mukaddes ve müteal bir varlıkla nasıl bir münasebetinin bulunduğunu iyi okumalı; diğer yandan da kendisiyle alâkalı hâdiseleri çok iyi süzmeli ve araştırmalıdır.

Bu hakikatin farkında olan ve ümmetine de uyulması gereken güzel örnekler bırakmak isteyen Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), etrafında hep güzel şeyler görmek ve güzel şeyler duymak istemiştir. O, yolculuklarında karşılaştığı dağ ve vadi isimlerinden kendisine göre manalar çıkarmış, meydana gelen bazı olaylarla ilgili tefeülde (hâdiseleri hayra yorma) bulunmuş, kavimlerin helâk edildiği yerlerde oyalanmak istememiş ve kötü anlamı bulunan bazı isimleri değiştirmiştir. Siyer ve hadis kitaplarına bakılacak olursa O’nun, sahabeden birçok kişinin ismini değiştirdiği ve onlara güzel manalı isimler verdiği görülecektir. İşte bu gibi hâdiseler O’nun, hayatı ne kadar dikkatli yaşadığının ve çevresinde olup biten hâdiselere karşı ne ölçüde duyarlı olduğunun bir ifadesidir.

   Eşyanın Melekût Ciheti

Biz biliyoruz ki kâinatta tesadüfî meydana gelen ve başıboş bırakılmış hiçbir hâdise yoktur. Her şey bir plân ve program dâhilinde cereyan etmektedir. Öncelikle bu hakikatin çok iyi kavranması gerekir. Eğer varsa zihnimizde böyle bir düşünce, mutlaka onun çaresine bakmalıyız. Öyle ki ipliği iğneden geçiremememizi veya bu sırada iğnenin elimizden düşmesini bile tesadüfe vermemeliyiz. Kendi hayatımızda veya çevremizde olup bitenlerin hiçbirisi rastlantıya bağlı işler değildir. Eğer derince bir imanla bu hakikati iyi sezerseniz meydana gelen olayların arka plânlarını ve hikmetlerini anlamaya gayret edersiniz.

Evet, çevremizde olup biten her şeyin mutlaka bize ifade ettiği bir kısım manalar vardır. Diyelim ki siz bir yerde konuşurken çok terlediniz ve sıkıldınız veya elinizin bir hareketiyle yanlışlıkla bardağı devirdiniz ya da yürürken ayak sürçmesine maruz kaldınız. Hemen bu tür olayların sizin için ne ifade ettiğini, sizin ne tür bir hata ve eksiğinizin cezası olabileceğini düşünmelisiniz. Zira âyet-i kerimenin bize ifade ettiği manaya göre esasında başımıza gelen her musibet, bizim kendi ellerimizle örüp başımıza taktığımız bir külah gibidir. (Bkz.: Şurâ sûresi, 42/30) Eğer bu tür olup biten hâdiseleri sadece dış yüzleriyle anlar ve onları sadece bir kısım zahiri sebeplerle irtibatlandırmaya çalışırsanız, meseleleri daraltmış olursunuz. Hâlbuki hâdiselere genişçe baktığınızda, onların maddî sebeplerinin arkasında bize ifade ettikleri daha farklı manaları da okuyabilirsiniz.

Bir yeriniz ağrıdığı zaman, bunu zahiri sebeplerle irtibatlandırarak, tedavi adına bir kısım yollara tevessül edebilirsiniz. Esasen bunda herhangi bir mahzur yoktur, bilakis bize verilen sıhhat nimetini muhafaza adına üzerimize düşen bir vecibedir. Fakat nazarınız sadece burada kalır ve maruz kaldığınız bu sıkıntının arkasında Müsebbibü’l-esbâb’ı göremezseniz hata edersiniz. Zira başa gelen musibetler, bir kısım sürçme ve kaymalarımızın neticesi olabileceğinden, bizde istiğfar duygusunu tetiklemek için meydana gelmiş birer sinyal gibidir. Bize düşen, bu sinyali doğru okuyarak tevbe ve istiğfarla Allah’a yönelmektir. Eğer bu konuda gaflete düşersek, daha büyük sıkıntılar kapımızı çalabilir.

Biz, maruz kaldığımız küçük büyük bütün sıkıntıları Cenâb-ı Hakk’ın rahmet deryasından üzerimize yağan birer yağmur tanesi gibi görmeliyiz. Görmeli ve ıslanmama adına hemen sığınacak bir sera aramalıyız. Yani bunlar bizi daha çok Allah’a yaklaştırmalı ve O’na sığınmamıza vesile olmalıdır. Böylece Allah, bu tür küçük cezalarla bizim günahlarımızı bağışlayacak ve onları ahirete bırakmayacaktır. Eğer ahirete kalacak olsalar, orada verilecek ceza çok daha büyük olacaktır. Bu açıdan dikkatli bir nazarla bakıldığında, zahiri yüzü acı gibi görünen pek çok hâdisenin iç yüzünde Allah’ın rahmet tecellilerinin bulunduğunu görmek mümkündür.

Eğer hayatınızı bu ölçüde dikkatli yaşar ve yaşadığınız her hâdiseyi çok iyi süzerseniz, yaşadığınız fizikî dünyadan aralanan menfezleri görebilir ve buralardan melekûtî âlemlere ait bir kısım hakikatleri müşahede edebilirsiniz. Ayrıca yalnız olmadığınızı bilirsiniz. Her zaman O’nun kuvvetini, kudretini, inayetini ve riayetini başınızın üstünde hissedersiniz. Aynı zamanda yaşadığınız her sıkıntıyı bir uyarı ve tembih olarak görür ve bunu dağınıklıktan kurtulma ve derlenip toparlanma adına bir fırsat olarak değerlendirirsiniz.

Öte yandan şayet maruz kaldığınız hâdiseleri böyle ince bir nazarla tetkik eder ve bunların arkasındaki gerçek sebepleri görürseniz, sebeplere hakiki bir tesir verme hatasından da kurtulmuş olursunuz. Teslim ve tevekkül ufkuna ulaşmanın yolu da budur. İşte o zaman Hz. Üstad’ın ifadesiyle sırtınızda taşıdığınız ağır yükleri, içinde seyahat ettiğiniz gemiye bırakır ve rahata erersiniz. (Bkz.: Bediüzzaman, Sözler, s. 335) Bu ise bir yönüyle maiyet-i ilâhiyeye ulaşmanıza vesile olur ve siz bundan öyle bir enerji alırsınız ki, bununla küre-i arzın yörüngesini bile değiştirebileceğinize inanırsınız. Dolayısıyla tevekkül duygusu bir acziyetin ifadesi değildir. Bilakis o, asıl güç ve kuvvet kaynağına dayanmanın ifadesidir. Bütün bu ifadelerimizin iradeyi nefyetmekle veya sebepleri görmezden gelmekle bir alâkasının olmadığını da burada ifade etmek gerekir.

Fakat bu tür mevzular objektif olmadığından ötürü herkes anlayamayabilir. Mesele biraz da tevhidde derinleşmeye, her şeyin zimamının Allah’ın elinde olduğuna aksine ihtimal vermeyecek şekilde yürekten inanmaya bağlıdır. Eğer siz bütün hâdiselerin Allah’ın muhit ilim ve iradesinin programına göre cereyan ettiğine inanır ve hayatınızı süzerek yaşarsanız, gerek tekvinî ve teşrî emirlere ait gerekse şahsi hayatınıza dair çok farklı hakikatlere ulaşabilir ve hâdiseleri net olarak görebilirsiniz.

Fakat bazen olur ki çevremizde meydana gelen olayların iç yüzünü ve hikmetlerini tam olarak anlayamayabiliriz. Onlardaki ilâhî tecellileri göremez ve onların bizim için ne tür güzel neticeler sakladıklarını fark edemeyebiliriz. Bu tür durumlarda da en azından Allah’ın -hâşâ- abes fiil işlemeyeceğini ve kullarına zerre miktarı zulüm yapmayacağını bilmeliyiz.

   Sistemli, Metotlu ve Dengeli Yaşama

Fakat çağımızın sürat çağı hâline gelmesi, günümüz insanlarının hayatlarını hep bir koşuşturmaca içerisinde geçirmeleri ve sürekli bir yerlere ve bir şeylere yetişmeye çalışmaları, ne yazık ki onların bu anlamda pek çok şeyi kaçırmalarına sebep olmaktadır. Bu sebeple hayatımızı süzerek, hissederek ve düşünerek yaşamak istiyorsak, onu yeniden programlamalı ve ciddi bir disipline bağlamalıyız.

Eğer işlerinizi aranızda taksim eder, yardımlaşma düsturuna işlerlik kazandırır, mesainizi çok güzel tanzim eder, yapmanız gereken vazifeleri belli bir plâna yerleştirir ve onlara çok iyi konsantre olursanız, sürat ve hız sizin lehinize işleyecektir. Yani, insanın ahesterevlik etmemesi ve gücünü sonuna kadar kullanarak yapması gereken işleri hızlı halletmesi önemli olsa da, bunun başarılması hayatın sistematik ve metotlu yaşanmasına bağlıdır. Esasında beş vakit namazın bir günü belli vakitlere bölecek şekilde farz kılınması da Müslümanlara vakitlerini tanzim etmeyi ve plânlı yaşamayı öğretmektedir.

Siz buna dikkat etmediğiniz takdirde bir küheylan gibi koşsanız bile, hiç farkına varmadan bir süre sonra hâdiselerin çarkları arasında ezilip kalabilirsiniz. Yapılan işler sizde yorgunluk ve bıkkınlık hâsıl edebilir. İşlerinizle ve karşılaştığınız problemlerle ilgili doğru düşünemez ve isabetli kararlar veremezsiniz. Bu da yapılan işlerden verim alınamamasına sebebiyet verir. Dolayısıyla yaptığınız işlerde başarısız olursunuz. Dahası bir süre sonra dökülüp yolda kalabilirsiniz. Bu açıdan eğer yaşadığınız hayatı en güzel şekilde değerlendirmek ve ondan en yüksek verimi almak istiyorsanız, mutlaka sistemli ve metotlu çalışmak zorundasınız. Böyle bir hareket tarzı, on kat daha hızlı yol almadan daha bereketli olacaktır.

Hayatı süzerek yaşamanın ve onu rantabl olarak değerlendirebilmenin önemli faktörlerinden bir diğeri de dengedir. Yemek yemekten uyumaya, çalışmaktan ibadetlere kadar yapılan bütün işlerde hassas bir nizam ve mükemmel bir intizam bulunmalı ve bunların hiçbirisi diğerinin yapılmasına mâni olmamalıdır. Ne bedenimize ait ihtiyaçlar ihmal edilmeli ne yuva görmezden gelinmeli ne de topluma ve Allah’a karşı sorumluluklarımız fevt edilmelidir. Bunların hepsine ait vazifeler hassas bir dengede götürülmeli ve her hak sahibine mutlaka hakkı verilmelidir. Kur’ân’ın, فَإِذَا فَرَغْتَ فَانْصَبْ “(O hâlde) bir işten boşa çıkınca hemen (başka) bir işe koyul.” (İnşirah Sûresi, 94/7) emri gereğince, bir işten yorulduğumuzda başka bir işe yönelmeli ve böylece iş yaparken dinlenmeliyiz. Bu sayede hiçbirini aksatmadan pek çok işi birlikte yapmak da mümkün olacaktır.

Hayatın plânlı ve programlı yaşanması aynı zamanda ilâhî ahlâkla ahlaklanmanın bir gereğidir. Çünkü Rabbimiz kâinatı yaratırken belirli bir plân ve programa göre yaratmıştır ki biz buna kader diyoruz. İnsanın görmesi, duyması ve konuşması gibi fiillerden tutun da galaksilerin ve nebülözlerin hareketlerine kadar kâinattaki bütün varlıklar Allah’ın muhit ilmi tarafından ortaya konulan ilmî bir programa göre belirli bir sistem ve uyum içerisinde hareket etmektedir. Cenab-ı Hak, kullarından Kendi ahlâkıyla ahlâklanmalarını talep ettiğine göre, kullarına düşen vazife de onun kaderî programına uygun hareket etmektir.

Kaldı ki bir bina bile projesiz yapılmaz. İnşaata başlamadan önce zemin etüdü yapar, muhtemel zelzeleleri hesaba katarak binamızın onlara mukavemetli olmasını sağlarız. Aynı şekilde tarlaya tohum atma gibi basit bir işi bile bir kısım hesaplara bağlı götürürüz. Mesela toprağın verimli olup olmadığına bakar, sulama imkânlarının yeterli olup olmadığını araştırır veya havanın ve güneş ışınlarının durumunu kontrol ederiz.

Eğer bunun gibi cüzi işler bile ciddi bir kısım hesaplara bağlı görülüyorsa, insanın körü körüne bir hayat yaşaması asla tasvip edilemez. Onun davranışlarının ciddi bir statiğinin olması, bu statiğin üzerine bina edilecek tavır ve davranışların, mutlaka önünün arkasının, ne getirip ne götürdüğünün iyi düşünülmesi icap eder.


*Not: Bu yazı ilk defa neşredilmektedir. İnşallah, bu bölümde her hafta yeni bir Kırık Testi okuyabileceksiniz.

 

 

YENİ* Kırık Testi: REALİTELER, SEBEPLERİ YERİNE GETİRME VE IZDIRAP

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Karşılaşılan problemlerin çözümünde realiteleri görmenin ve sebepleri yerine getirmenin yanında ızdırabın etkisi nedir? Bunlar arasında nasıl bir ilişki vardır?

   Cevap: Gerek şahsî hayatımızda gerekse toplum çapında karşı karşıya kaldığımız problemlerin çözümü adına yapılması gereken öncelikli iş, mevcut durumun doğru okunarak hastalığın iyi teşhis edilmesidir. Eğer kuyunun dibinde bir hayat yaşamasına rağmen bir insan kendisini ferah-feza iklimlerde görüyorsa oradan kurtulması çok zordur. Çünkü böyle bir kişi, içine düştüğü perişaniyetten ötürü ızdırap duymayacak, yanık bir gönülle Allah’a yönelmeyecek ve oradan kurtulma adına atması gerekli olan adımları da atmayacaktır.

Buna karşılık nasıl bir çukurun içinde bulunduğunu bilen ve bundan rahatsız olan bir insan bir taraftan ıztırar ve çaresizlik hâliyle Allah’a yönelecek, diğer yandan da bundan kurtulma adına ne yapması gerekiyorsa onu yapacaktır. Yerine göre kuyunun dışındakilerden yardım isteyecek ve kendisine salınan ip veya kovaya tutunacak, yerine göre de pençeleriyle ayaklarını basacağı yerler kazacak ve oradan çıkmaya çalışacaktır. Netice itibarıyla Allah, kendisine gönülden teveccüh eden ve bütün sebepleri yerine getirmeye çalışan böyle bir kulunu yardımsız bırakmayacak, nur-u tevhid içinde sırr-ı ehadiyetin tecelli etmesiyle onu sahil-i selamete çıkaracaktır.

   Kuyu İçindekiler ve Dışındakiler

Bu açıdan öncelikle yapılması gerekli olan iş, durumu iyi tahlil etmek; kuyunun dışı neresidir, içi neresi, bunu çok iyi belirlemek; ideal olanla buna aykırı olanı ayırt edebilmektir. Hemen ifade etmek gerekir ki bizim için ideal olan dönem, hakiki mânâda İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem), ideale en yakın olanı da Raşit Halifeler’in yaşadığı dönemdir. Daha sonraki dönemlerde de yer yer zılliyet plânında böyle dönemler yaşanmıştır. Meselâ Emevilerdeki Ömer İbn Abdülaziz dönemi ile Abbasilerdeki Hâdî, Mehdî ve Harun Reşit dönemleri bunlardandır. Zılliyet plânında ideale en yakın hayatın en uzun sürdüğü zaman dilimi ise Osmanlılar döneminde yaşanmıştır. Onlar, hiçbir İslâmî devlete nasip olmayan, belki yüz elli veya iki yüz sene zılliyet planında ideal veya ideale çok yakın bir hayat yaşamışlardır.

İşte bunlar dışarının güzelliklerini iliklerine kadar duyup hissettikleri için bir çukura düşmenin veya kuyu dibinde yaşamanın nasıl tahammül edilmez bir felâket olduğunu anlayabilirler. Onlar yitirdikleri Cennet’le aralarına bir metre mesafe girdiğinde, sahip oldukları değerlerin bir metre ötesine düştüklerinde bunu rahatlıkla hissedebilirler.

Başkaları ise o Cennet gibi hayatı duyup hissetmediklerinden, Cennetlerinden uzaklaştırılmanın ve kendi değerlerini yitirmiş olmanın farkına varamaz ve bunun ızdırabını duyamazlar. Onlar, bir dönemde hislerimizin, aşk u heyecanlarımızın, gözyaşlarımızın nasıl çalındığından ve bizim manevî açıdan nasıl züğürt bırakıldığımızdan da habersizdirler. Çünkü onların şahit oldukları camiler aşk ve heyecanla dolup taşan mekânlar değildir. Aynı zamanda onlar mektebin insanı nasıl Allah’a yükselten bir miraç hâline geldiğini hiç görememiş, sokağın nezahetine şahit olamamış, dolayısıyla da böyle bir hayattan mahrum kalmışlardır. Bu mahrumiyet ise onların içinde bulundukları çukuru görmelerine engel olmuştur.

Bu mahrumiyeti aşmanın ve realiteleri görmenin yolu ise idealimizdeki hayatın yaşandığı çağa gitmek ve o çağı bütün renk, desen ve şivesiyle görüp anlamaya çalışmaktır. Eğer siz Efendimiz’i çok iyi tanır, Efendimiz’den O’nun has arkadaşlarına yürür ve onların yaşadıkları zamanı bütün boyutlarıyla kavrarsanız, kendi durum ve konumunuzu doğru değerlendirebileceğiniz bir ölçüye sahip olmuş olursunuz. Esasen nasıl bir eğrilik içinde bulunduğumuzu anlamanın yolu da buradan geçer. Eğer düşünce ve hareket dünyanızın sıhhatini kontrol edebileceğiniz bir endazeniz veya bir mihenk taşınız varsa, kayma ve sapmalarınızı rahatlıkta tespit edebilir ve nasıl bir durumda bulunduğunuzun farkına varabilirsiniz.

Evet, yaşadığımız perişaniyetten kurtulmak istiyorsak öncelikli olarak devr-i risaletpenahiyi çok iyi hazmetmeliyiz. Öyle ki açlığımızı ve susuzluğumuzu onunla gidermeli, aşk u iştiyakımızı onunla kamçılamalı, Allah’a karşı alâkamızı onunla coşturmalıyız. Bunu başarabilir ve yaşadığımız çağa bu pencereden bakabilirsek yuvanın nasıl derbeder ve perişan hâle geldiğini, sokağın nasıl berbat edildiğini, eğitim müesseselerinin yüzüne bakılacak hâllerinin kalmadığını ve hatta insanların şahlanıp kanatlanacakları mekânlar olan mabetlerin bile lâl kesildiğini görebiliriz. Zira ne orada konuşanlar ciddi bir şey söylüyor ne de orada ibadet edenler ne yaptıklarının farkındalar. İşte bu hakikati gören insanlar kuyunun dışını iyi resmetmeli ve aynı zamanda içinde bulunduğumuz hâli de güzel dramatize etmeliler ki, günümüz insanlarının gözünü hakikate açabilsinler. Açsınlar ki onlar da kendi hâllerine bakıp, “Ne perişan hâldeymişiz!” diyebilsinler.

   Muztarrın (Çaresiz Kalmış İnsanın) Duası

Bu başarılabilir ve insanlara nasıl bir kuyunun içinde yaşadıkları gösterilebilirse onlar da ıztırar (çaresizlik) ruh hâliyle Cenâb-ı Hakk’a teveccüh edecekler ve O’ndan yardım talebinde bulunacaklardır. Kur’ân-ı Kerim’de yer alan, أَمَّنْ يُجِيبُ الْمُضْطَرَّ إِذَا دَعَاهُ وَيَكْشِفُ السُّوءَ “Çaresiz kalıp inleyenin duasını kabul edip sıkıntılarını gideren Allah’tan başka kim olabilir?” (Neml sûresi, 27/62) âyet-i kerimesi, muztarrın duasının kuvvetle kabule karin olduğuna işaret etmektedir.

Peygamber hayatlarına bakıldığında bunun pek çok örneğini görmek mümkündür. Mesela Yunus İbn Metta (aleyhisselâm), balığın karnına düştüğünde, لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ “Senden başka ilâh yoktur. Seni her türlü noksandan tenzih ederim. Gerçekten ben kendime yazık ettim.” (Enbiyâ sûresi, 21/87) sözleriyle durumunu Allah’a arz etmiştir. O, “Balığın karnından, denizin karanlıklarından ve havanın zulmetinden beni kurtar.” demek yerine meseleyi Allah’a havale etmiştir. Kendine düşeni yapıp ıztırar hâliyle Allah’a tam teveccüh edince nur-u tevhid içinde sırr-ı ehadiyet zuhur etmiştir. Yani Cenâb-ı Hakk’ın celâlî tecellilerinin söz konusu olduğu bir yerde, Hz. Yunus’un şahsî durumuna göre O’nun cemalî tecellisi zuhur etmiştir. Arkasından kavminin arasına döndüğünde ise Kur’ân’ın ifadesiyle yüz binden ziyade insan kendisine iman etmiştir. (Sâffât sûresi, 37/147-148) Demek ki o, kavminin arasından Cenab-ı Hak’tan bir işaret gelmeden ayrıldığı için balığın karnına düşmüş olsa da bunun kefaretini tam olarak yerine getirmiş ve Allah’a gönülden yakarışta bulunmuştur.

Aynı şekilde İnsanlığın İftihar Tablosu, Mekke-i Mükerreme’den ayrılıp Medine’ye doğru yola çıktığında müşrikler de O’nu takibe koyulmuşlardı. O ise Sevr sultanlığına sığınmıştı. (O’na karşı saygısızlık olacağını düşündüğüm için sığınma ifadesini kullanmaktan da fevkalâde rahatsız oluyorum. Çünkü O, ne Sevr sultanlığına ne Hira sultanlığına ne de Medine sultanlığına sığınmaz. O, sadece Allah’a sığınır. Esasında O’nun yaptığı, iradesinin hakkını verme ve sebeplere riayet etme adına bir iz kaybettirmeden ibarettir.) O’nun burada nasıl dua ettiğini bilmiyoruz. Fakat demek ki önemli bir şey dedi ve Allah’a tam bir teveccühte bulundu ki Allah O’nu çok küçük sebeplerle müşriklerden korudu.

Hz. Yusuf’un kuyuya salınan bir iple oradan kurtulmasına veya Hz. Musa’nın asâsını vurmasıyla denizin ikiye yarılmasına da bu açıdan bakabilirsiniz. Kur’ân-ı Kerim onların duaları hakkında bir bilgi vermiyor. Fakat bu yüce nebilerin, sebeplerin bütün bütün tükendiği bir noktada, bütün benlikleriyle Allah’a yöneldiklerinde ve içten O’na yakarışta bulunduklarında şüphe yoktur. Neticede bütün bu durumlarda nur-u tevhid içinde sırr-ı ehadiyet zuhur etmiş ve bu kutlu nebiler Allah tarafından gönderilen bir kurtuluşa mazhar olmuşlardır.

Nur-u tevhid içinde sırr-ı ehadiyetin zuhur etmesi, bir şahsın konum ve durumuna veya maruz kaldığı andaki ihtiyacına göre Allah tarafından cemalî ve rahmanî tecellilerin gelmesi ve böylece muztar durumda kalan kişinin sahil-i selamete çıkması demektir. Fakat bunun gerçekleşmesi için, kişinin maruz kaldığı felâketi görmesi ve bunun karşısında çaresizliğini hissetmesi, ardından da bütün benliğiyle Allah’a yönelmesi gerekir. Dolayısıyla bu bir yönüyle iyiyle kötüyü, karanlıkla aydınlığı birbirinden ayırmaya ve ışık iştiyakıyla karanlıkta dert yanmaya bağlıdır.

   Sebeplere Riayet

Maruz kalınan olumsuzlukların farkına vardıktan sonra ıztırar hâliyle Cenâb-ı Hakk’a teveccüh etmenin yanında iradenin hakkının verilmesi ve sebeplere riayet edilmesi gerekir. Çünkü bu, Cenâb-ı Hakk’ın her şeyi kuşatan iradesine, meşietine ve muhit kudretine önemli bir çağrıdır. Dolayısıyla sebepler bizi içinde bulunduğumuz felâketten kurtarmaya yeterli görünmese bile, biz irademizin hakkını verip bulunduğumuz konum itibarıyla yapmamız gerekeni yaptığımız takdirde Allah da bizim bu çırpınışlarımızı karşılıksız bırakmayacaktır.

İşte Hz. Musa’nın asasıyla denize vurması bir yönüyle neticenin meydana gelmesi adına böyle bir sebeptir. Her ne kadar bu sebeple netice arasında bir uygunluk bulunmasa da sebeplere riayet bir yönüyle Allah’ın rahmet kapısının tokmağına dokunmak gibidir. Siz bunu yaparak iradenizi ortaya koyarsanız Allah da sizi maksadınıza ulaştıracaktır.

Biz Yunus İbn Metta’ın sebepleri yerine getirme adına balığın karnında ne yaptığını bilemiyoruz. Fakat balığın midesine birkaç yumruk indirmiş ve balık da rahatsız olup onu sahile atmış olabilir. Aynı şekilde ne Kur’ân’da ne de Sünnet’te Hz. Yusuf’un sebeplere tevessül adına ne yaptığına dair de bir malumat yoktur. Fakat o da kuyuya salınan kovayı görünce hemen dışarıdakilere seslenmiş veya kovaya tutunmuş olabilir.

Sebeplere tevessül adına bir başka misal de Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayatından verelim. Bilindiği üzere O, Medine-yi Münevvere’ye hicret ettiğinde orada Müslüman nüfusundan daha fazla başkaları vardı. Bazıları, Efendimiz’in misyonuna ve Allah’la münasebetine inanmadıklarından dolayı durmadan O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşı türlü türlü komplolar hazırlıyorlardı. Bu durumun farkında olan İnsanlığın İftihar Tablosu muhtemel bir suikast girişimine karşı tedbir alma adına bir seferinde, “Keşke birisi kapıda nöbet tutsa da ben de rahat uyusam.” diyecektir. O tam böyle düşünürken halazadesi Zübeyr İbn Avvam kılıcını kuşanmış hâlde kapıda belirmiş ve O’na perdedarlık yapmak istediğini söylemiştir. Ardından da “uyûn-u sâhire”den (uyanık gözler) biri olarak sabaha kadar göz kırpmadan O’nun kapısında nöbet tutmuştur. Efendimiz’in bu tavrı, bir taraftan O’nun ıztırar hâlini ortaya koyarken diğer yandan da sebeplere nasıl riayet ettiğini göstermektedir.

Hâsılı, maruz kaldığımız problemlerin çözümü adına, bir kere en başta hem teker teker hem de toplum olarak ışık ve karanlığı, iyi ve kötüyü birbirinden tefrik edebilmemiz, arkasından da ızdırapla kıvranmamız gerekir. Zira beli bükülmüş İslâm dünyasının yeniden belini nasıl doğrultacağını düşünürken beynini zonklatan ve ızdırapla inim inim inleyen bir insanın bu hâli, ellerini açıp sabahlara kadar yalvarma kadar önemli bir duadır. Ondan sonra ise maruz kalınan durumdan sıyrılma yolları araştırılmalı ve bu istikamette bütün vesilelere başvurulmalıdır. Zira sebepleri yaratan Allah’tır ve bu, O’na karşı saygılı olmanın bir gereğidir.


*Not: Bu yazı ilk defa neşredilmektedir. İnşallah, bu bölümde her hafta yeni bir Kırık Testi okuyabileceksiniz.

YENİ* Kırık Testi: YÜCE BİR MEFKÛRENİN KUTLU TALİPLERİ

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir hadis-i şeriflerinde İslâm’ın yeryüzünün her yerine ulaşacağını ifade buyurmaktadır. (Bkz.: Müslim, fiten 19; Tirmizî, fiten 14; Ebû Dâvûd, fiten 1) Bunu gerçekleştirme adına Müslümanlara düşen sorumluluklar nelerdir?

   Cevap: Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), birçok hadislerinde gelecekte vuku bulacak hâdiselerden bahsetmiştir. Gayb-aşina gözüyle görüp haber verdiği bu tür hâdiseler O’nun peygamberliğinin ayrı bir delilidir. Bugüne kadarki genel yaklaşımımız içerisinde meseleye bakacak olursak, O’nun gelecekte vuku bulacak bazı hâdiselerden haber vermesi, sadece ümmetini bilgilendirmeye matuf değildir. Bilakis bu konuda yapılması gerekenleri yapmaları adına onlara bir hedef göstermedir. Nitekim bizden önceki seleflerimiz de O’nun istikbale ait sözlerini bu istikamette anlamış ve kendilerine düşen sorumlulukları yerine getirmeye çalışmışlardır.

Mesela bir hadislerinde Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), لَتُفْتَحَنَّ الْقُسْطَنْطِينِيَّةُ فَلَنِعْمَ الْأَمِيرُ أَمِيرُهَا وَلَنِعْمَ الْجَيْشُ ذٰلِكَ الْجَيْشُ “Konstantiniye elbet bir gün fethedilecektir. Onu fetheden asker ne güzel askerdir ve onu fetheden kumandan ne güzel kumandandır.” (Hâkim, el-Müstedrek 4/468; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 4/335) buyurmaktadır. Allah Resûlü, bu sözleriyle, gerçekleşecek bir olayı haber vermenin yanında, ümmetini de bunu gerçekleştirme adına teşvik etmekte ve onlara bir hedef göstermektedir.

Allah Resûlü, bu hadisleriyle çok net ve kesin olarak bir fetihten bahsetmiş olmasına rağmen sahabe efendilerimiz ve onlardan sonra gelen Müslümanlar oturup bunun gerçekleşmesini beklememişlerdir. Onlar Asr-ı Saadetten itibaren gözlerini hep İstanbul üzerine dikmiş ve gelip gelip o surlara toslamışlardır. Hatta sahabe de dâhil olmak üzere birçokları bu surların önünde şehit olmuştur. Onlardan birisi de Ebû Eyyub el-Ensarî künyesiyle meşhur olmuş Hâlid İbn Zeyd Hazretleridir. O, seksen yaşını aşkın olmasına aldırmadan orduyla birlikte yüzlerce kilometrelik yolu katetmiş, Efendimiz’in bu müjdesine nail olabilmek için İstanbul önlerine kadar gelmiş ve nihayet burada şehit olmuştur. Şehit olduğu yere de defnedilmiş ve sanki mezarıyla orayı tapulamış, tescillemiştir. O, hayatında Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) mihmandarlık yaptığı gibi, vefatından sonra İstanbul da âdeta, “Sen Peygamberi misafir edersin de biz seni misafir etmez miyiz?” demiş, ona bağrını açmış ve onun mihmandarı olmuştur.

   Yâd-ı Cemil Olmanın Yolu

Aynen bunun gibi Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), getirdiği değerler bütününün ve mübarek adının güneşin doğup battığı her yere ulaşacağını ifade etmişse, bize düşen vazife bunu tahakkuk ettirmektir. Çünkü O, bu gaybî haberiyle ümmetine bir hedef göstermiştir. Dolayısıyla mü’minler, oturup bunun gerçekleşmesini beklemek yerine, dünyanın dört bir yanına hicretler tertip etmeli, hicretlerini irşat ruhuyla derinleştirmeli ve bu yüce gayeyi gerçekleştirmeye çalışmalıdırlar.

Maalesef bugüne kadar O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu gaybî haberi tam manasıyla gerçekleştirilememiştir. Demek ki Müslümanlar olarak bu konuda fevkalâde bir hassasiyet ortaya koyamamışız. Belli bir dönemde dünyaya açılamamışız. Eğer günümüzde de bu gerçekleştirilemezse bizden sonra gelenler de vebali bize yükleyeceklerdir. Biz, atalarımızı hayırla yâd etmeye ve mümkün mertebe onların hata ve yanlışlarını dile getirmemeye çalıştığımız gibi bizden sonra gelen nesillerin de bizi hayırla yâd etmelerine yardımcı olmalıyız. Bir kısım ihmal ve tembelliklerimiz yüzünden onları kendimiz hakkında suizanna sevk etmemeliyiz. Onlara, “Atalarımız miskin miskin yatmışlar, kendi rahatlarını düşünmüşler ve bu yüzden de dünyaya açılamamışlar. Yazıklar olsun onlara!” dedirtmemeliyiz. Bu itibarla da hakkımızda bir gün bu tür olumsuz sözlerin söylenebileceğini de hesaba katarak bugün elimizde olan her şeyi son damlasına kadar kullanmalı ve dünyanın dört bir yanına açılmaya çalışmalıyız. 

Esasında günümüzde bu kabilden gayretlerin olduğunu söyleyebiliriz. Bugüne kadar arkadaşlar dünyanın pek çok ülkesine gittiler. Neredeyse gidilmedik ülke bırakmadılar. Allah’a binlerce şükür olsun ki, onlar gittikleri yerlerde de hüsn-ü kabul gördüler. Kapılar yüzlerine kapanmadı. Üstad Hazretleri, herhangi bir yerde mü’mince duygu ve düşüncenin kabul görmesi adına orada bir talebesinin bulunmasını yeterli görmüştür. O, bu yaklaşımıyla bizlere bir taraftan yüce ve yüksek mefkûrelere bağlanmanın önemini hatırlatmakta; diğer yandan da himmetlerimizi âli tutarak gittiğimiz yerlerde ne yapıp edip bu yüce gayemizi gerçekleştirmemiz gerektiğini ders vermektedir.

Eğer siz, gidilen yerlerde yüksek bir gaye-i hayale bağlanmaz ve buna göre bir hayat yaşamazsanız bencillik girdabına maruz kalmadan kurtulamaz, bir egoist olur çıkarsınız. Sözü yine Hz. Üstad’ın şu yaklaşımına bağlayabiliriz: “Gâye-i hayâl olmazsa veyahut nisyan veya tenâsi edilse, ezhan enelere dönüp etrafında gezerler.” (Bediüzzaman, Sözler s.771) Aslında bu da bir yönüyle Allah’ın insana vermiş olduğu bir cezadır. İnsan, uğruna hayatını adadığı değerleri anlatmak suretiyle kendisini ifade etmeye çalışmadığında Allah bu defa o insanı kendi nefsine bağlar; tavır ve davranışlarıyla, ses ve sözüyle, duygu ve düşünceleriyle sürekli kendisini anlatmaya başlar. Bunun da Allah’ın insanlara musallat ettiği ayrı bir bela olduğunda şüphe yoktur. Bundan kurtulmanın çaresi ise yüce hedeflere kilitlenmektir.

Böyle yüce bir gaye istikametinde hareket eden insanların, işi nereye kadar götürecekleri ise ayrı bir meseledir. Bunu takdir edecek olan Allah’tır. Önemli olan bizim bu yörüngede bir hayat yaşamamız ve yine bu yolda ruhumuzu sahibine teslim etmemizdir. Ebû Eyyüb el-Ensarî, İstanbul’un fethi adına yola çıkmış fakat maksadına ulaşamadan orada şehit olmuştur. Böyle bir fetih ise arkadan gelen fütüvvet ruhunun temsilcisi genç bir serdara müyesser olmuştur. Bugünkü nesillere düşen vazife de mefkûreleri adına yapılması gerekli olan işi yapmaya çalışmaktır. Allah onlara bu işin ne kadarını nasip eder, bunu bilemeyiz. Fakat onlar bayrağı alır bir yere kadar götürürler; arkadan gelenler de onların bıraktığı yerden alır ve onu daha ilerilere taşır, bugünkü nesilleri de hayırla yâd ederler. Yani siz, gelecek nesiller arasında yâd-ı cemil olursunuz.

Fakat yüce bir gaye etrafında bir araya gelen adanmışlar, yapmış oldukları hizmetleri, kendilerinin göreceği bir neticeye bağlamadıkları gibi, başkalarının bilmesi ve görmesine de bağlamazlar. Onlar bütün tavır ve davranışlarını, kalblerinin sesine göre ayarlamaya çalışır ve sadece Allah rızasını düşünürler. Fakat onlar bunu istemeseler bile Allah (celle celâluhu) arkadan gelenlere onları hayırla yâd ettirir. İşte sonraki nesillerin duasına nail olabilmenin ve onlar arasında yâd-ı cemil hâline gelebilmenin yolu, Allah’ın ihsan ettiği imkânların son santimine kadar değerlendirilmesinden geçmektedir.

   Yıkık Bir Rüyadan Mamur Bir Hülyaya

Evet, eğer biz maziye ait yıkık bir rüyamızın gelecekte mamur bir hülyaya dönüşmesini, gelecek nesillerin kendi değerlerimizle tanışmasını ve bizi hayır dualarla yâd etmesini istiyorsak, bugünden gaye-i hayalimizi gerçekleştirme adına üzerimize terettüp eden vazifeleri hassasiyetle yerine getirme adına bütün imkânlarımızı sonuna kadar kullanmalıyız. Biz, bize düşeni yaptıktan sonra Cenâb-ı Hak da bizim bu emeklerimizi zayi etmeyecek ve yaşanan uzun bir kıştan sonra yeni baharlar getirecektir.

Nitekim bunun emareleri çoktan belirmiştir. Şafak horozları çoktan ötmeye başlamıştır. Üst üste şafaklar birbirini takip etmektedir. Ne var ki büyük doğumların çok ciddi sancılarla beraber geldiği de unutulmamalıdır. Bazen bir doğumun, beraberinde anayı da alıp götürmesi gibi, toplum çapında yaşanacak büyük doğumlar da bazen olur bir nesli alır götürür. Şu kadar var ki bu çok da önemli değildir. Önemli olan, doğumun başarıyla gerçekleşmesidir. Biz gitmişiz ne olur gitmemişiz ne olur; nasıl olsa bir gün bu dünyadan ahirete göç edecek değil miyiz? Hayatın zevk ve lezzetlerini tadıp tatmamamızın da çok da bir önemi yoktur.

Hatta bunların da ötesinde bir kısım zalim ve mütecavizler hayatı bize zindan edebilirler. Öyle ki firarlar, sürgünler, hapisler, zindanlar, zulümler birbirini takip edebilir. Size dünya zevki namına hiçbir şey tattırmazlar. Fakat hemen ifade etmeliyim ki bütün bunlar sorumluluğumuz açısından hiçbir şey ifade etmez. Bizim fıtratımızın gayesi ve yaratılışımızın neticesi belirlenmiştir. Bize düşen bunu gerçekleştirmeye matuf hareket etmektir. Bunu gerçekleştirdikten sonra bütün bunlar ne ifade eder ki! Fakat siz Allah’ın adını yüceltme, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) adını bütün âleme duyurma istikametinde bir şey yapmadan bu dünyadan giderseniz, işte o zaman ahirete yürürken gözünüz açık gidersiniz.

Bu itibarladır ki günümüzde maddi ve manevi füyuzat hislerinden fedakârlıkta bulunmaya hazır olan, tıpkı Üstad Hazretleri gibi, “Ben cemiyetin iman ve selameti yolunda ahiretimi de feda ettim, dünyamı da. Gözümde ne cennet sevdası var, ne de cehennem korkusu. Milletimin imanını selamette görürsem, Cehennem’in alevleri içinde yanmaya razıyım.” diyecek ölçüde davasına bağlı sadık ve vefalı temsilcilere ihtiyaç var. Yoksa meselenin değişik ad ve unvanlarla kendini ifade etmeye, aidiyet mülahazalarına sığınmaya, cemaat enaniyetine girmeye hiç tahammülü yoktur. Bütün bunlar öz ve mânâdan kaçmanın ve şekle sığınmanın birer ifadesidir.

Bence nam ve nişanlarla övünme veya falanlara, filanlara intisapla kendi şahsi enaniyetini güçlendirme yerine, ortaya konan düstur ve disiplinlere bağlı kalmaya çalışmalıdır. Birilerinin, insanları öldürerek bir yere varmaya çalışmasına mukabil, yürüdüğü yolda sesi soluğu kesilinceye kadar koşmak suretiyle ölen adanmış ruhlara ihtiyaç var. Bu yolda kendi rahatını ve cismanî zevklerini feda edebilen, maddî manevî füyuzat hislerini düşünmeyen bu adanmışlar sayesindedir ki bizim yıkık rüyamız tekrar mamur hâle gelecektir.

Peygamberlerin hayatlarını tükettikleri bir yolda yürümek ne büyük şeref! Onlarla aynı yolda yürüyen ve aynı gayeyi paylaşan insanlar ahirette de aynı yere düşeceklerdir. Gerçi onlarınkine düşme değil yükselme demek daha doğru. Çünkü bazı hadislerden de anladığımıza göre ahirette insanlar farklı kategoriler içerisinde mütalaa edileceklerdir. İşte orada ihtimal, malını Allah yolunda infak edenler, hicret edenler, hicretlerini irşatla derinleştirenler vs. ayrı birer kategoride değerlendirilecektir. Aynı bunun gibi, belki i’lâ-i kelimetullah yolcuları da beraber oldukları insanlarla birlikte ayrı bir yerde toplanacaklardır. Herkes dünyadaki amelleri cihetiyle hangi kategoriye giriyorsa, onlarla birlikte haşrolacaktır.

Kim enbiya-i izamla, kendisinden önce yaşamış İmam Rabbani, Mevlânâ Halid el-Bağdadî, Üstad Bediüzzaman gibi büyük zatlarla birlikte haşrolmak istemez ki! Böyle bir neticeyi elde etmek için ne verilse değer.


*Not: Bu yazı ilk defa neşredilmektedir. İnşallah, bu bölümde her hafta yeni bir Kırık Testi okuyabileceksiniz.

YENİ* Kırık Testi: MEŞRUİYETİ TESPİT YOLLARI

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Allah yolunda yapılan hizmetlerin meşru bir çizgide sürdürülmesi adına dikkat edilmesi gereken esaslar nelerdir?

   Cevap: Öncelikle bir mü’min, ibadet ü taatlerini dinin emir ve tavsiyelerine göre yerine getirdiği gibi, insanlarla kuracağı ilişkileri veya irşat ve tebliğ adına ortaya koyacağı tavır ve davranışları da şer’î delillere bağlı götürmeye çalışmalıdır. Onun bu konudaki hassasiyeti ve araştırma azmi bile ona sevap kazandıracaktır. Çünkü Risale-i Nur’da da ifade edildiği üzere bir insanın günlük muamelelerinde dinin esaslarına uymaya çalışması, onun yapageldiği sıradan işlerini bile ibadete çevirir. (Bediüzzaman, Lem’alar, s. 64)

Bu konuda başvurulacak öncelikli kaynak ise başta Kur’ân ve Sünnet, sonra da bunlara istinad eden icma, kıyas, istihsan, maslahat ve örf gibi diğer şer’î delillerdir. Asr-ı Saadet’ten günümüze kadar fukaha-i izam, karşılaştıkları problemleri, bu delillere müracaat etmek suretiyle çözmüş ve hukukî boşlukları bunlarla doldurmuşlardır. Günümüzde de Kur’ân ve Sünnet’ten hüküm çıkarmaya ehil olan kişiler, yine aynı kaynakları kullanarak hayatın dine göre yaşanması adına çözümler üretebilirler.

Fakat herhangi bir konuda hemen içtihada gitmek yerine, öncelikle karşılaşılan problemlerin çözümünün selef-i salihînin safiyane içtihatları içerisinde aranması daha doğrudur. Zira onlar, içtihat ve istinbatlarıyla özellikle kendi dönemleri itibarıyla doldurulması gerekli olan bütün boşlukları doldurmuşlar ve hukukî hiçbir boşluk bırakmamışlardır. Onların bu içtihatları, bizim için de istifade edilmesi gereken önemli bir kaynaktır. Eğer aranılan meselenin çözümü burada bulunamazsa, işte o zaman yukarıda bahsedilen hüküm çıkarma metotlarına müracaat etmek suretiyle ehil olan zatlar tarafından yeni içtihatlar yapılabilir.

Karşılaşılan meselelerin veya düşünülen projelerin dinî bir asla dayanması ve onun asıl kaynaklarla uyumunun aranması öncelikli olsa da, bu mümkün olmadığında en azından bunların dine aykırı olmamasına dikkat edilir. Zira malum olduğu üzere dinde emredilmeyen ve yasaklanmayan fiiller, mubah alanı oluşturur. Bu alan da oldukça geniştir. Yer yer Kur’ân ve Sünnet’te bir kısım fiillerin mubah olduğundan bahsedilmiş olsa da hakkında herhangi bir nas bulunmayan fiiller de mubah alana girer. Zira eşyada mubahlığın asıl olması, önemli bir fıkıh kaidesidir. Yani bir şeyin emredildiğine ya da yasaklandığına dair dinde herhangi bir hüküm yoksa bu kaideye göre onun mubah olduğu anlaşılır. Bu açıdan bir mü’min, bu alanda rahat hareket edebilir ve istediği gibi tasarrufta bulunabilir.

   Siyer Felsefesi

Usûl-i fıkıh kitaplarında hüküm istinbatında bulunabilmek için başvurulması gereken metotlar üzerinde hassasiyetle durulmuştur. Çözümü aranan meseleyle ilgili olarak ilk bakılması gerekli olan kaynaklar, şüphesiz bunlar olacaktır. Fakat bunların yanında siyer felsefesi de ihmal edilmemelidir. O, Kitap ve Sünnet’te açık bir hüküm bulamadığımız durumlarda karşılaştığımız problemin çözümü adına bize yardımcı olacağı gibi, bu temel kaynakların doğru anlaşılmasına da ışık tutacaktır. Gerek Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) gerekse sahabe-i kiramın kendi dönemlerinde meydana gelen hâdiseler karşısındaki duruşları, tavır ve davranışları, takrirleri ve hatta sükûtları bile bizim için önemli birer referanstır. Dolayısıyla aslî ve ferî delillerin yanında, siyerde bırakılan açık uçlar da çok iyi değerlendirilmelidir.

Bugün herkese karşı alâka duyan ve sinesini açan Hizmet gönüllüleri, farklı kültür, farklı din mensuplarıyla diyaloğa girmekte ve onlarla sosyal münasebetler geliştirmektedirler. Bunları değerlendirenler genellikle meseleyi götürüp Mevlânâ, Ahmed Yesevi, Hacı Bektaş-ı Veli ve Yunus Emre gibi zatlara bağlıyor, bu gönül genişliğini o büyük zevatla aynı meşrebi paylaşma, onlara benzeme ve ittiba olarak değerlendiriyorlar. Hâlbuki o zatlar bu konuda ancak Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) çırağı olabilirler. Bugüne kadar en büyük mürşitler bile O’na ittiba etmiş ve her meseleyi O’nun bu konudaki beyan, davranış ve takrirlerine bağlamayı marifet saymışlardır. Bu açıdan bizim için de asıl önemli olan, bütün faaliyetlerimizde olduğu gibi burada da Allah Resûlü’nün tavır ve davranışlarıyla uygunluk aramaktır. Mesela farklı din ve kültür mensuplarıyla diyalog kurma açısından O’nun hayatına baktığımızda, çok sayıda örnekle karşılaşırız. Dolayısıyla günümüzdeki bu türlü faaliyetleri, siyer-i seniyye ile irtibatlandırmak mümkündür.

Aynı şekilde günümüzdeki iman ve Kur’ân hizmetlerinde ortaya konan pek çok tutum ve stratejinin siyer felsefesine bağlı cereyan ettirilmeye çalışıldığını, her konuda olduğu gibi bu konuda da mukteda bihimizin, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve O’nun sireti, Sünnet’i olduğunu, en azından aklımız ve gücümüz yettiğince bu gaye-i hayale ulaşma azmi içinde bulunduğumuzu söyleyebiliriz. Mesela bir taraftan kendimize ait değerleri muhtaç sinelere duyurma adına fevkalâde bir azim ve gayret ortaya koyma; fakat bunu yaparken asla usûl ve üslup hatasına düşmeme, düşüp manevra alanını daraltmama; başkalarında endişe uyarmama adına olabildiğine şeffaf ve açık olma; ortaya konulan mükemmel temsil ile herkesin güvenini kazanma ve bu güven kredisini verimli bir şekilde değerlendirmeye çalışma gibi davranışları Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hareket tarzıyla irtibatlandırmak mümkündür.

Siyer felsefesi üzerinde bugüne kadar çok az durulmuştur. Mesela medreselerde ne eskiden ne de yakın zamanlarda siyer felsefesinin ders olarak okutulduğunu duymadım. O, bugüne kadar tedrisat sistemi içine alınmamış, müfredat programlarına dâhil edilmemiştir. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayat-ı seniyyelerinde meydana gelen olaylarla ilgili önemli eserler telif edilmiş olsa da bu olayları arka plânlarıyla ve temel felsefeleriyle birlikte değerlendirme, genel itibarıyla ihmal edilmiş bir iştir. Oysaki siyer, hem dinin anlaşılması hem de mü’minlerin istikamet üzere dinlerini yaşayabilmeleri adına doğru okunması ve doğru anlaşılması gereken çok önemli bir dinamiktir.

Arap dilini ve dinî ilimleri iyi bilmek Kur’ân’ın doğru anlaşılması adına çok önemli olsa da bu konuda sahabe-i kiramın anlayışına müracaat edilmediği takdirde bir kısım yanlışlara düşülebilir. Çünkü hem Kur’ân’ı hem de Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) murad-ı ilâhîye uygun olarak en iyi ve en doğru anlayanlar onlardır. Bu açıdan tedvin döneminde Kur’ân’ın hüküm ve maksatları ortaya konulurken, dil âlimlerinden önce, sahabe-i kiramın anlayışına müracaat edilmeli ve bunlar işin kaynağında aranmalıydı. Aranmalıydı derken, bu konudaki teessüfümü de ifade etmiş oluyorum. Genel bir prensip olarak selef-i salihîne saygıda kusur etmemeye çalışsam da tedvin döneminde yaşamış bazı âlimlere karşı böyle bir serzenişte bulunmadan da geçemeyeceğim.

   Örf ve Maslahatlar

Bütün bunların yanında zamanın getirdiği yenilikler de göz ardı edilmemelidir. Biz ne sahabe ne tabiin ne de tebe-i tabiin döneminde yaşıyoruz. Yaşadığımız dönemin kendine mahsus bir kısım şartları var. Biz, kendi zamanımızın çocuklarıyız. Bu açıdan yol ve yönümüzü tayin ederken mutlaka konjonktürü göz önünde bulundurmalıyız. Zamanın bizden istediklerini çok iyi anlamalı, yorum gerektiren şeyleri ona göre yorumlamalıyız.

Esasen belli şartlar dâhilinde örf ve maslahatın fakihler tarafından hüküm çıkarmada önemli birer kaynak olarak kullanılması da bu kaziyeyi destekler. Asr-ı Saadet’ten günümüze kadar fakihler onlar vasıtasıyla birçok probleme çözüm üretmiş ve birçok hukukî boşluğu onlarla doldurmuşlardır. İslâm, girdiği toplumlarda cari olan örf, âdet ve teamüllere toptan karşı çıkmamıştır. Fakihler dinin muhkem hükümlerinin filtresinden geçirdikten sonra bunlara vize vermişler; geçemeyenleri ise dışarıda bırakmışlardır.

Bu sebeple irşat ekseninde hareket eden insanlar, yapacakları faaliyetlerde ve atacakları adımlarda yukarıda bahsedilen temel kaynaklara ve bunlardan çıkarılan hükümlere bağlı kalmanın yanında; mutlaka kendi dönemlerindeki örf ve âdetleri de hesaba katmalı ve neyin maslahat olup olmadığını çok iyi tayin etmelidirler. Farklı bir tabirle onların alacakları kararlar hem Cenâb-ı Hakk’ın maksatlarına hem de toplum maslahatlarına uygun olmalıdır.

   Umumî Belva

Hususiyle yapılacak faaliyetler toplum maslahatlarını gerçekleştirmenin yanında bir de insanların gönüllerini Allah’la buluşturma veya sahip olduğunuz değerleri başkalarına da anlatabilme adına uygun ortamlar hazırlama gibi dinin maslahatlarını da gerçekleştiriyorsa, işte orada mutlaka üzerimize düşeni yerine getirmeli ve ne yapıp edip bunu gerçekleştirmeliyiz. Hatta gerekirse böyle yüce bir gayenin tahakkuk etmesi adına, şahsî hayatımızla ilgili bazı tavizler vermeyi bile göze alabilmeliyiz.

Bazıları, içinde yaşadığımız zamanın şartlarını hesaba katmadığı için, böyle bir yaklaşımı tenkit edebilir. Hâlbuki irşat faaliyetlerinde bulunma gibi dinin yüce hedeflerini gerçekleştirmeye çalışma bir yana, günümüz Müslümanları günlük hayatlarında bile pek çok konuda taviz vermekten, bir kısım günahlara bulaşmaktan kendilerini kurtaramamaktadır.

Mesela, Kur’ân-ı Kerim Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) hitaben, قُلْ لِلْمُؤْمِنِينَ يَغُضُّوا مِنْ أَبْصَارِهِمْ وَيَحْفَظُوا فُرُوجَهُمْ “Mü’minlere, gözlerini haramdan sakınmalarını ve iffetlerini korumalarını söyle.” (Nûr Sûresi, 24/30) buyurmaktadır. Oysaki günümüzde bu âyetin emrine sıkı sıkıya bağlı kalmak isteyen bir Müslümanın, evinden dışarıya çıkmaması ve çarşıya gitmemesi gerekir. Hatta namaz kılma gibi çok önemli bir ibadeti eda etmek için camiye gidilirken bile haram irtikâp etme ihtimali vardır.

Şunu kabul etmek gerekir ki siz, herkesin edebiyle oturup kalktığı, düşüncelere saygı duyulduğu, kimsenin hissiyatının rencide edilmediği Asr-ı Saadet döneminde yaşamıyorsunuz. Dolayısıyla dinî hassasiyetinize muhalif olan ve hoşunuza gitmeyen bazı durumları umumî belva diyerek göze almazsanız, kimseye kendinizi ifade etme fırsatı bulamaz ve hareket alanınızı daraltmış olursunuz. Siz kendiniz bu konularda olabildiğine hassas hareket etseniz bile, füruata ait bazı meselelerde kusur yaptığına şahit olduğunuz insanlara sanki büyük günah işliyorlar veya dinden çıkıyorlar gibi muamele etmemeli ve ağır ithamlarda bulunmamalısınız. Eğer bunu yaparsanız, dinin birçok emrinin ihmaline sebebiyet vermiş olursunuz.

Biraz daha açacak olursak, günümüzde Hizmet gönüllüleri geçmişten süzülüp gelen ve tabiatlarına mâl olan insanî ve ahlâkî değerleri muhtaç sinelere duyurabilme ve geçmişten tevarüs edilen kin ve nefretleri toprağa gömmek suretiyle gelecek nesillere sevgi ve hoşgörü atmosferinin hâkim olduğu güzel bir dünya bırakabilme istikametinde dünyanın dört bir yanına açılıyorlar. Gittikleri ülkelerde çok farklı örf ve âdetlerle karşılaşıyorlar. Her ülkenin kendine göre farklı kültür ortamları var. Hayatlar, insanlar, alışkanlıklar vs. farklı farklı. İşte bu farklılıklar içinde bir insanın dinin bütün füruatını milimi milimine yaşayabilmesi çok zordur. Müslüman ülkelerde bile günahla karşı karşıya kalmadan öğretmenlik veya üniversite hocalığı gibi bir vazifeyi yerine getirmenin çok zor olduğu bir dünyada yaşadığımızı unutmamalıyız.

Eğer siz ruhunuzun ilhamlarını başkalarının sinelerine boşaltabilme, onları kültür mirasınızla tanıştırma ve aynı zamanda onların da sahip oldukları güzellikleri alma adına değişik anlayıştaki insanlarla oturup kalkıyorsanız, çamurlu yolları aşmaya, sarp yokuşları tırmanmaya ve yıkılmış köprülerden geçmeye hazırlıklı olmalısınız. Çünkü bunları göze almadan gaye-i hayalinizi gerçekleştirebilmeniz mümkün değildir. “Aman, ne gözümüz, ne kulağımız, ne ağzımız, ne de ellerimiz hiç günaha bulaşmasın; âdâbına varıncaya kadar dinin bütün emirlerini hassasiyetle yerine getirelim.” düşüncesi haddi zatında çok güzeldir ve müminin duyarlılığını gösterir. Ama biz günümüz şartları içerisinde her meselemizi sadece buna bağladığımızda, bu, bir yönüyle yaşadığımız topluma karışmama, bir köşeye çekilip insanlardan uzak durmayı gerektireceğinden, içtimai hayat içerisinde yapılması gereken pek çok vazifeyi ihmal etmiş oluruz. Belki de bir dönemde bazıları bu türlü şeylere takıldıklarından ötürü, meydanı başkalarına bıraktılar ve kapanması çok zor boşluklar meydana getirdiler. Hâlbuki Müslümanlar hayatın ve toplumun içinde olmadıkları sürece, yaşadıkları hayat da kendilerine göre olmaz. Hayatın kendi değerlerinize göre şekillenmesini istiyorsanız, onun içinde bulunmanız gerekir.

İşte bütün bu yollardan geçmek zorunda kalan Müslümanlar, bir taraftan yaygın hâle gelen bir kısım imtihan unsurlarına katlanmaya, diğer yandan da fıkıh usûlündeki ifadesiyle ehvenüşerreyni (iki şerden hafif olanı) bulmaya çalışmalıdırlar. Yani hangi hareket tarzı dinin kurallarına daha muvafık veya -başka bir deyişle- daha az muhalifse onu tercih etmeli ve mefkûreleri adına yapmaları gerekli olan hizmetleri yapmalıdırlar.

 Esasında İslâm’ın ortaya koymuş olduğu hükümlerle gerçekleştirmeyi hedeflediği maksatlar açısından meseleye bakacak olursak, böyle bir hareket tarzının dinin ruhuna uygun olduğu görülecektir. Zira bu, bir meselenin getirisiyle götürüsünü, kazandırdıklarıyla kaybettirdiklerini iyi hesap edip ona göre hareket etmenin bir neticesidir. Özellikle Malikîlerin müstakil bir delil olarak kabul ettiği maslahat-ı mürsele prensibi de bu temele dayanmaktadır.

Aynı zamanda bu, Kur’ân’ın nüzûlünün ve İslâmî emir ve yasakların teşriinin yirmi üç senede tamamlanmasının ifade etmiş olduğu espriye de uygundur. Dinin hükümleri tamamlandıktan ve istikrar kazandıktan sonra -hâşâ- hiç kimsenin bunları değiştirme yetkisi yoktur. Medine dönemi ahkâmını göz ardı ederek kalkıp yeniden Mekkî hükümlere göre amel edemeyiz. Dinin esasları ve muhkem hükümleri sabit olduktan sonra yeniden başa dönemeyiz. Fakat bunun yanında namaz ve zekâtın alıştıra alıştıra ve yavaş yavaş emredilmesi veya faiz ve içkinin dört fasılda yasaklanması gibi dinî ahkâmın iniş keyfiyetinde önemli bir hikmet-i teşri bulunduğunu da göz ardı edemeyiz!

Fakat bütün bunların yanında şunu da ifade etmeden geçemeyeceğim: Evet, içinde yaşadığımız devrin ve şartların zorlamasıyla zaman zaman paçalarımıza çamur sıçrayabilir. Yaygınlığı dolayısıyla kaçınılması mümkün olmayan, füruata ait bir kısım mahzurlu şeylere maruz kalabiliriz. Bunları bir nevi belva-i âmm olarak görür ve çok önemli gördüğümüz vazifeleri fevt etmeme adına peygamber yolunda yürümeye devam ederiz. Fakat biz, fiilen mümkün olmasa bile en azından niyetlerimizle, üzerimize hiçbir kir ve çamur bulaştırmadan tıpkı anamızdan doğduğumuz gibi pak ve arı olarak ahirete yürüme niyet ve azmi içinde bulunmalıyız. Ayrıca bu tür konularda nasıl olsa belva-i âmm diyerek rahat hareket etmemeliyiz. Bir taraftan üzerimize mümkün mertebe az çamur sıçratmaya çalışmalı, diğer yandan da, elimizde olmadan maruz kaldığımız şeylerin bile ızdırabını duymalıyız.

Hâsılı, yürüdüğümüz yol peygamberler yolu olduğuna göre, bu yolun esaslarına bağlı kalmak zorundayız. Hedefimiz meşru olduğu gibi, bu hedefe yürürken de sadece üzerinde meşruiyet mührü taşıyan sebep ve vasıtaları kullanmalıyız. Hiç şüphesiz bunu sağlamanın öncelikli yolu ise bütün tavır ve davranışlarımızın Kur’ân ve Sünnet’e uygun olmasıdır. Fakat bu uygunluğu temin etmenin farklı yolları vardır. Bu, bazen -ehil olanlar için- doğrudan temel kaynaklardan hüküm çıkarma şeklinde olabileceği gibi, bazen de ehli tarafından çıkarılmış hükümlere ittiba etme şeklinde gerçekleşir. Aynı şekilde dinî hükümlerin çağa göre yaşanmasını kolaylaştıran iki önemli dinamik olan, -dine, dinin ruhuna muvafık- örf ve maslahata uygun hareket etme de aynı şekilde bu meşruiyeti sağlamanın yollarından birisidir. Bütün bunların yanında bizim için en büyük gaye olan i’lâ-i kelimetullah vazifesinin çağımızda hakkıyla yerine getirilebilmesi yer yer zaruretler, maslahatlar, umum-ı belva, tedricilik ve ehven-i şer gibi durumların gözetilmesini gerektiriyorsa, buna göre hareket edilmesi de aynı şekilde meşruiyetin sınırları içinde hareket etmenin bir başka ifadesi olacaktır.


*Not: Bu yazı ilk defa neşredilmektedir. İnşallah, bu bölümde her hafta yeni bir Kırık Testi okuyabileceksiniz.

YENİ* Kırık Testi: ALLAH DOSTLARINA DÜŞMANLIK

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Kudsî bir hadis-i şerifte Allah Teâlâ, مَنْ عَادٰى لِي وَلِيًّا فَقَدْ اٰذنْتُهُ بِالْحَرْبِ “Her kim Benim veli kullarımdan birine düşmanlık ederse, şüphesiz Ben ona harp ilan ederim.” (Buhârî, rikâk 38) buyurduktan hemen sonra kullarının farz ve nafilelerle Kendisine nasıl yaklaşacağından bahsetmektedir. Hadiste geçen ilan-ı harbi, Allah’a yaklaşma keyfiyetini ve bu iki husus arasındaki ilişkiyi nasıl anlamalıyız?

   Cevap: Bu hadisin yanı sıra Kur’ân-ı Kerim’de de farklı âyet-i kerimelerde Allah dostlarından bahsedilmektedir. Mesela Yunus Sûresi’nde Allah dostları şu ifadelerle müjdelenmiştir: أَلَۤا إِنَّ أَوْلِيَاءَ اللهِ لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ “Bil ki Allah’ın veli kulları için hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olacak değillerdir.” (Yunus Sûresi, 10/62) Bir sonraki âyet-i kerimede ise, الَّذِينَ آمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَ “Onlar, iman eder ve hayatlarını takva dairesinde sürdürürler.” buyrulmak suretiyle, Allah dostlarının iki önemli vasfına dikkat çekilmiştir. Bunlar ise kâmil iman ve takvadır. Bunu takip eden âyet ise, لَهُمُ الْبُشْرَى فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَفِي الْآخِرَةِ لَا تَبْدِيلَ لِكَلِمَاتِ اللَّهِ ذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ “Onlara dünya hayatında da ahiret hayatında da müjde vardır. Allah’ın sözlerinde asla değişiklik olmaz. İşte bu, en büyük kazançtır.” şeklindeki beyanıyla bu vasıflara sahip olan evliyâullahı, nasıl güzel bir akıbetin beklediğine dikkat çekmiştir.

A’râf Sûresi’nde yer alan, إِنَّ وَلِيِّيَ اللَّهُ الَّذِي نَزَّلَ الْكِتَابَ وَهُوَ يَتَوَلَّى الصَّالِحِينَBenim Mevlâm, o kitabı indiren Allah’tır ve O bütün sâlih kulların koruyucusudur.” (A’râf Sûresi, 7/196) âyet-i kerimesi de Allah’ın, sâlih kullarının velisi olduğunu; yani onların işini üzerine aldığını, onları hayra sevk ettiğini ve aynı zamanda yürüdükleri yolda ilhamlarıyla, varidât ve mevhibeleriyle onlara ışık tuttuğunu ifade buyurmuştur. Bakara Sûresi’nde ise şu ifadelerle daha genel mânâda Allah’ın bütün mü’minlerin velisi olduğu ve onları hidayet buyurduğu ifade edilmiştir: اَللهُ وَلِيُّ الَّذِينَ اٰمَنُوا يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ “Allah, iman edenlerin muhibbi ve veliyyü’l-emridir, onları (hidayet ve tevfikiyle) karanlıklardan ışığa çıkarır.” (Bakara Sûresi, 2/257)

   Objektif ve Sübjektif Velilik

Yukarıda geçen âyet-i kerimelere bakacak olursak, Kur’ân-ı Kerim’de yer alan vilâyetin mutlak, umumi ve herkese açık olduğu görülecektir. Dolayısıyla Allah’a inanan ve sâlih amel işleyen herkesin Allah’ın velisi olacağını ve böyle bir dostluk dairesi içine gireceğini söyleyebiliriz. Binaenaleyh Cenâb-ı Hak da, Kendi yolunda yürüyen ve Kendisine dost olan kullarına yardım edecek ve onları doğru yola sevk edecektir. Biraz daha açacak olursak: Kim yürüdüğü yolda Allah’ın murad-ı Sübhânîsini esas alır, sadece O’nun rızasını hedefler ve aynı zamanda onun rızasını kazanma adına en büyük vesile olan i’lâ-i kelimetullah adına cehd ve gayret gösterirse, Allah da onların velisi olacak ve -âyet-i kerimelerde de ifade edildiği üzere- onları dünyada ve ahirette yalnız bırakmayacaktır.

Kur’ân’da ifadesini bulan ve herkese açık olan böyle bir veliliğe objektif velilik diyebilirsiniz. Fakat bir de bunun yanında ıstılahî mânâda velilik vardır. Nitekim sofiler, “veli” kelimesini tasavvufî anlamıyla ve daha özel mânâda ele almışlardır. Bir şahsın ıstılahî manadaki böyle bir vilâyeti elde edebilmesi için, önünde farklı yollar vardır. O, öncelikle bu yollardan birisine sülûk etmeli ve arkasından da intisap etmiş olduğu yolun âdâb ve erkânı neyi gerektiriyorsa, buna uygun olarak seyrini tamamlamalıdır. Kişi bu yollardan hangisine girerse girsin ve ne tür bir usûl takip ederse etsin, netice itibarıyla cismanî arzularını terk ile kalb ve ruhun hayat çizgisinde yürüyerek Allah’a vasıl olmaya çalışacaktır. Herkese açık olmadığı ve nefisle çok ciddi bir mücadele ve mücâhede gerektirdiği için böyle bir vilâyete de sübjektif vilâyet denilebilir.

Kanaatimce yukarıdaki âyet ve hadislerde umumi manadaki objektif velilikten bahsedilmektedir. Dolayısıyla bu, herkes için müyesserdir. Yani iman edip sâlih amel işleyen mü’minler, istikametlerini de korudukları takdirde yukarıda zikredilen müjdelere nail olabilirler. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de, iman edip sâlih ameller işleyen mü’minleri ne tür mükâfatların beklediğini beyan eden birçok âyet-i kerime bulunmaktadır.

   Evliyâullah’ın Düşmanları ve Allah’ın Mukabelesi

Yukarıdaki hadis-i şerifte Cenâb-ı Hak, مَنْ عَادٰى لِي وَلِيًّا buyurmak suretiyle, veli olan zatları doğrudan doğruya Kendisine izafe etmektedir. Bunu bir yönüyle, “Her kim, benim velâyetim altında bulunan birine düşmanlık yaparsa” şeklinde de anlayabilirsiniz. Dolayısıyla “veli” olarak isimlendirilen kişilere karşı ortaya konan düşmanlık, onların şahıslarıyla sınırlı kalmaz, sadece onların şahıslarını bağlamaz. Allah’la irtibatlarından dolayı onlara duyulan düşmanlık ve onlara yapılan saldırı, Allah’a, Allah’ın hukukuna yapılan bir saldırı yerine geçer. Bu açıdan Allah’ın dostlarına, O’nun himayesi altında bulunanlara yapılan düşmanlığın altından, Allah düşmanlığı, din düşmanlığı, peygamber düşmanlığı, kitap düşmanlığı çıkar.

Bu sebepledir ki Allah, zahirde evliyâullahın düşmanı gibi görünse de hakikatte din ve diyanet düşmanı olan bu tür insanlara karşı اٰذنْتُهُ بِالْحَرْبِ buyurmak suretiyle harp ilan edeceğini açıklamıştır. Bunun anlamı ise, “Bugün olmazsa yarın mutlaka onların işlerini bitiririm.” demektir. Allah’ın (celle celâluhu), veli kullarının düşmanlarına bizzat Kendisinin mukabelede bulunması, o Allah dostlarının ilâhî bir zimmet altında olduğunu göstermektedir. Yani Allah’ın inayet, riayet ve kilâeti onlar üzerindedir. Dolayısıyla Allah’a bağlılıklarından ötürü onlara ilişen insanlar, karşılarında Allah’ı bulurlar.

Fakat Allah’ın cezalandırmasını kendi hevâ u hevesimize göre anlamaya çalışırsak hata ederiz. Buradaki tecziye de yine murad-ı ilâhîye uygun olarak cereyan edecektir. Bu açıdan bizim ne onun zamanını ne de keyfiyetini bilmemiz mümkün değildir. Mesela bir hadis-i şeriflerinde Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: إِنَّ اللَّهَ لَيُمْلِي لِلظَّالِمِ حَتَّى إِذَا أَخَذَهُ لَمْ يُفْلِتْهُ “Allah zalime (zulmünden döner diye) mehil üstüne mehil verir. Fakat bir kere de derdest etti mi artık onun canını çıkarır.” (Buhârî, tefsîru sûre (11) 5; Müslim, birr 61) Allah Rasûlü, arkasından da şu âyet-i kerimeyi okumuştur: وَكَذَلِكَ أَخْذُ رَبِّكَ إِذَا أَخَذَ القُرَى وَهِيَ ظَالِمَةٌ إِنَّ أَخْذَهُ أَلِيمٌ شَدِيدٌ “İşte Rabbin, hududunu çiğneyen toplulukları yakaladığı zaman böyle yakalar. O’nun yakalaması, çok acı ve çok çetindir.” (Hûd Sûresi, 11/102)

Siz, işte bu noktada Kur’ân’da resmedilen eski kavimlerin akıbetlerini zihninizden geçirebilirsiniz. Hz. Nuh, Hz. Hûd, Hz. Salih, Hz. Musa, Hz. Şuayb ve Hz. Lût gibi peygamberlerin kavimlerinin nasıl şiddetli bir azapla helâk edildikleri, Kur’ân’da ibretlik birer tablo olarak gözümüzün önünde durmaktadır.

Hiç şüphesiz zalimlerin hemen helâk edilmeyip onlara zaman tanınmasının da bir kısım hikmetleri vardır. Bu, öncelikle onların yapageldikleri zulümlerini terk etmeleri için bir fırsattır. İkinci olarak Cenâb-ı Hak, bununla onların ellerindeki bütün mazeretlerini almaktadır. Yani zalimlere tevbe edecekleri ve yeniden rahmet kapısının tokmağına dokunacakları imkân ve fırsatlar tanındığı için, ahirette onların hiçbir itiraz hakları kalmayacaktır.

İşte Cenâb-ı Hakk’ın zalimlere mühlet vermesinin altında yatan bu esprinin iyi kavranması ve yaptığı kötülüklerden dolayı hemen onların aleyhine tavır alınıp Allah’a havale edilmemesi gerekir. Evet, birileri sözleriyle sizi rencide edebilir, mizacınıza dokunduracak bir kısım kabalıklarda bulunabilir, gıybet ve iftiralara başvurabilir veya sizi yolunuzdan alıkoyma adına tekerleğinize çomak sokabilir. İşte siz bu tür olumsuzluklar karşısında hemen onların cezalandırılmasını isterseniz, yeryüzünde insan kalmaz.

Nitekim bu konuda Kur’ân-ı Kerim, لَيْسَ لَكَ مِنَ الْأَمْرِ شَيْءٌ أَوْ يَتُوبَ عَلَيْهِمْ أَوْ يُعَذِّبَهُمْ فَإِنَّهُمْ ظَالِمُونَ “O mevzunun sana bakan bir yanı yok. Allah ister onlara tevbe nasip edip bağışlar, ister nefislerine zulmettikleri için onları cezalandırır.” (Âl-i Imrân Sûresi, 3/128) gibi ifadelerle yer yer mü’minleri ikaz etmiştir. Esasen burada Efendimiz’e hitap edilmek suretiyle ümmetine ders verilmektedir. Yoksa O (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu mevzuda fevkalâde bir temkin ve teyakkuz insanıdır.

Bu sebeple birileri size dininizi yaşadığınızdan ve onu doğru temsil ettiğinizden ötürü düşmanlık yapıyorsa, hemen el kaldırıp onlara beddua etmemelisiniz. Esasen kendi anlayış ve felsefemiz içerisinde bedduaya “âmin” dememek bizim için bir esastır. Biz, mümkün olduğu kadar bu tür insanlar hakkında, Allah’ın onları ıslah edip hidayet eylemesi için dua ederiz. Fakat ıslahları mümkün değilse o zaman Allah’a havale ederiz. Evet, bu kişiler zulümlerini bırakmıyor ve yaptıkları eza ve cefalarla zayıf Müslümanların yerlerini terk etmesine ve bir daha bellerini doğrultamamalarına sebep oluyorlarsa, işte o zaman, “Allah’ım, onların ellerini kollarını bağla; ağızlarına fermuar vur; güç ve kuvvetlerini dağıt!” diyebiliriz. Esasen bütün bunların manası da, “Allah’ım onları zulüm adına iş yapamaz hâle getir!” demek gibidir. Yani biz, bu gibi dualarla, Allah’tan onların fitne ve fesat çıkarmalarına mâni olmasını dilemiş oluyoruz.

Esasında tevekkül, tefviz ve sika ehli kimseler için bunları söylemek bile Allah’la münasebet açısından doğru olmayabilir. Fakat herkesin de bir tahammül gücü olduğunu unutmamak gerekir. Bir de insanın kendi ufkunun ve hissiyatının yanında, alâkadar olduğu heyetteki insanların genel hissiyatını hesaba katması, onu Allah’tan bu tür taleplerde bulunmaya zorlayabilir. Evet, beraber olduğu insanların hakikaten ciddi sıkıntı içine düşmeleri, canlarının gırtlaklarına gelmesi fakat dualarında denmesi gerekeni de diyememeleri karşısında, onların durumuna muttali olan bazı kişiler Cenâb-ı Hakk’a teveccühte bulunarak onların hissiyatına tercüman olabilirler.

Allah’ın harp ilan etmesine ve zalimleri cezalandırma keyfiyetine gelince, bu da farklı şekillerde olabilir. Zira Kur’ân’da farklı kavimlerin helâk edilmesiyle ilgili âyetlerde de görüldüğü üzere Cenâb-ı Hakk’ın tedip keyfiyeti farklı farklıdır. Bizim ceza kanununda olduğu gibi ille de şu suçtan ötürü şöyle bir ceza gerekir deyip daha baştan bu tür belirlemelere gitmek doğru değildir. Beşerî aklın, bu tür ilahî icraatları tam olarak idrak edemeyeceği muhakkaktır. Dolayısıyla cezalandırmanın da Cenâb-ı Hakk’ın hikmet ve maslahatına uygun olarak cereyan edeceğini bilmemiz gerekir.  

Bu itibarladır ki bazen bu cezalandırma sadece şefkat tokatları şeklinde gelir. Zira bazı insanların ders alması adına bu, yeterli olur. Fakat başkalarının aklını başına alması için daha ciddi kahır tokatlarına ihtiyaç vardır; dolayısıyla da bunlar daha ağır bir cezaya çarptırılır. Bazıları gazap tokadıyla, bazıları tenkil (şiddetli/ibretlik ceza) tokadıyla, bazıları da ibâde (kökten kazıma) tokadıyla cezalandırılır. Evet, ceza bazen hafif, bazen ağır gelir. Kâh olur, Allah zalimlerin ellerindeki bütün imkânları almak suretiyle onların kollarını kanatlarını kırar. Kâh da إِنْ يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ وَيَأْتِ بِخَلْقٍ جَدِيدٍ “Eğer dilerse sizi ortadan kaldırır ve yerinize yepyeni bir kavim getirir.” (Fâtır Sûresi, 35/16; İbrahim Sûresi, 14/19) âyetinin de işaret ettiği üzere onları toptan yok eder ve yerlerine yepyeni insanlar getirerek toplumun kaderine onları hâkim kılar. Evet, Allah (celle celâluhu), bu konuda nasıl isterse öyle hükmeder.

   Siz Kendinize Bakın!

Esasında bütün bu zikredilen meseleler, doğrudan bizi alâkadar etmez. Zalimlerin cezasını bulması, Allah’a kalmıştır. Bize düşen ise Allah dostu olabilmenin, O’nun zimmetine girebilmenin yollarını aramak, yürüdüğümüz çizginin doğru olup olmadığına bakmaktır. Acaba biz hakikaten taşımış olduğumuz vasıflar itibarıyla âyetlerde zikredilen müjde ve mükâfatlara nail olmaya ehil miyiz? Acaba imanımız sağlam mı? Takva dairesi içinde miyiz? Dinin emirlerini yaşama mevzuunda ne ölçüde hassasiyet sahibiyiz? Tekvinî emirleri doğru okuyabiliyor ve hayatımıza düzgün tatbik edebiliyor muyuz? Kendi davranışlarımıza bakarak maruz kaldığımız felaketlerin gerçek sebebini bulabiliyor muyuz?

Kur’ân’da anlatılan Hz. Yakûb’un (aleyhisselâm), إِنَّمَۤا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِۤي إِلَى اللّٰهِ “Allah’ım, ben dağınıklığımı, perişaniyetimi ve tasamı Sana şikâyet ediyorum.” (Yûsuf Sûresi, 12/86) şeklindeki duası bize bunu ders verdiği gibi, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yaşadığı sıkıntıyla ilgili Tâif dönüşü Allah’a arz ettiği, اَللّٰهُمَّ إِلَيْكَ أَشْكُو ضَعْفَ قُوَّتِي وَهَوَانِي عَلَى النَّاسِ “Allahım, güçsüzlüğümü, zaafımı ve insanlar nazarında hakir görülmemi Sana şikâyet ediyorum.” (İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ 1/211-212; İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye 2/266-269) şeklindeki yakarışları da bizim öncelikle kendi içimize yönelmemizin ehemmiyetini göstermektedir.

Tâif’te müşrikler Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) önce dilleriyle eziyet etmişler, sonra da O’nu taşlamış/taşlatmışlardı. Öyle ki mübarek ayakları kanlar içinde kalmıştı. Fakat O, müşriklerin yaptıklarına hiç aldırmadan Allah’a karşı kendi durumunu arz etmişti. Esasında O, hiçbir zaman hor ve hakir bir insan olmadığı gibi, âciz ve zayıf bir insan da değildi. Bir insan Efendimiz’e karşı bu tür sözler söyleyecek olsa, dinden çıkar. Bu açıdan O’nun bu yakarışlarını Allah’la kendi arasındaki münasebet açısından değerlendirmek gerekir. O, kendi ufku açısından Rabbine karşı iniltilerini seslendirebilir. Fakat bizim O’na öyle bakmamız kesinlikle yanlıştır.

O, bunları söyledikten sonra da, إِنْ لَمْ يَكُنْ بِكَ غَضَبٌ عَلَيَّ فَلَا أُبَالِي “Eğer Sen benden razı isen, bana karşı gazabın yoksa çektiğim mihnetlere, belâlara hiç aldırmam.” diyerek, tefviz ve sika ufkunda hâlini Cenâb-ı Hakk’a arz ediyor ve aynı zamanda bu sözleriyle bize de önemli bir ders veriyor.

İşte bu sebepledir ki başımıza herhangi bir yerden bir toslama geldiği, ayağımızın altındaki faylar oynamaya başladığı, birileri tarafından önümüz kesildiği, yürüdüğümüz yollar harap edildiği veya köprüler yıkıldığı zaman ilk yapmamız gerekli olan şey, kendimize bakmak ve bütün bu hususlarda nerede durduğumuzu bir kere daha kontrol etmektir. Biz kalkıp başkalarının hesaplarıyla meşgul olacağımıza, derin derin kendi hesaplarımız üzerinde düşünmeliyiz. Allah’ın velâyetini elde etme adına gerekli donanıma sahip olup olmadığımızı kontrol etmeli ve eğer bu konuda bir kısım eksik ve gediklerimiz varsa öncelikle bunlarla meşgul olmalıyız. Maruz kaldığımız bu tür sıkıntılar karşısında başımızı yere koymalı ve Allah’a karşı tazarru ve niyazda bulunmalıyız. Zira bütün bunlar Allah’a karşı sadık ve vefalı olmanın, O’na dayanıp güvenmenin bir ifadesidir. el-Kulûbu’d-dâria’da yer alan büyüklerin dualarına bakacak olursanız, onların da hep aynı yolu takip ettiklerini ve sürekli kendi nefisleriyle hesaplaştıklarını görürsünüz.

Esasen hadisin devamında yer alan şu ifadeler de mü’minlere Allah’a yaklaşmanın, vilâyeti elde etmenin ve aynı zamanda kendilerine düşmanlık yapan insanların şerrinden korunmanın yolunu göstermektedir: “Kulum, kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevimli hiçbir şey ile Benim kurbiyetime mazhar olamaz. Bir de kulum nafileler ile Bana yaklaşır ha yaklaşır ve nihayet öyle bir hâle gelir ki artık Ben onu severim. Onu sevince de, onun işiten kulağı, gören gözü, tutup yakalayan eli olur ve onu hep doğruya yürütürüm. Böylesi bir kul Benden bir şey isterse istediğini muhakkak ona veririm. Bana sığınırsa onu hıfz ve sıyanetim altına alırım.”

Hâsılı, şayet mü’minler bu konularda kendilerine düşeni yapıyor, Allah’a sağlam bir kulluk ortaya koyabiliyor ve O’na dost olmanın gereklerini yerine getirebiliyorlarsa, Cenâb-ı Hak da er veya geç onlara düşmanlık yapanların haklarından gelecektir. Zira tarih, bunun misalleriyle doludur. Hatta kâmil mü’minler, başlarından geçen hâdiseleri dikkatli bir nazarla süzecek olsalar, hiç kimsenin başıboş bırakılmadığını ve onlara kötülük yapan bazı kimselerin nasıl cezalandırıldıklarını ayan beyan müşahede edebilirler.


*Not: Bu yazı ilk defa neşredilmektedir. İnşallah, bu bölümde her hafta yeni bir Kırık Testi okuyabileceksiniz.

YENİ* Kırık Testi: HİZMET VE İNSANÎ MÜNASEBETLER

Herkul | | KIRIK TESTI

    Soru: Bazen insanlığa hak ve hakikati anlatma adına ciddi gayret gösteren ve önde olan kimselerin, yakın çevresiyle ilişkilerinde kırıcı olma veya baskıcı davranmaları gibi bir kısım problemler gözlenebiliyor. Bu konuda denge nasıl sağlanmalıdır?

   Cevap: İnsanlığın dertleriyle dertlenme ve bunların çözümü adına sürekli yeni projeler geliştirme çok önemli bir fazilettir. Fakat bunun faziletli olması da ihlâslı yapılmasına bağlıdır. Yoksa bir insanın yapmış olduğu hizmetleri, kendini ifade etme veya arzuladığı bir pâye ve makama kavuşma gibi dünyevî çıkarlara bağlaması, elde etmiş olduğu bütün uhrevî kazanımları harman gibi savurması demektir. Belki insanlığa hayırlı işler yapmış olan böyle birisi başkaları tarafından takdir görebilir, ismi belli müesseselere verilebilir, hatta her yere onun fotoğrafları asılıp, heykelleri dikilebilir. Fakat onun ortaya koymuş olduğu amellerde rıza-i ilâhî yoksa, bütün bunların ona hiçbir faydası olmayacaktır. Çünkü o, beklentilerine uygun olarak insanların teveccüh ve takdirini kazanmış ve dolayısıyla da amellerinin mükâfatını bu dünyada tüketmiş olacaktır.

Farklı bir ifadeyle söyleyecek olursak, alacaklarını insanlardan aldıkları için, Allah’tan alacakları bir şey kalmayacaktır. Ku’ân’ın, أَذْهَبْتُمْ طَيِّبَاتِكُمْ فِي حَيَاتِكُمُ الدُّنْيَا وَاسْتَمْتَعْتُمْ بِهَا “Bütün zevklerinizi dünya hayatınızda kullanıp tükettiniz, onlarla safa sürdünüz. Allah’ın verdiği o güzel ve hoş nimetleri israf edip bitirdiniz. Hakkınızı dünyada kullanıp ahirete bir şey bırakmadınız.” (Ahkaf Sûresi, 46/20) şeklindeki uyarı ve tehdit bildiren ifadeleri de buna işaret etmektedir. Nitekim hadis-i şerifte de düşmana karşı mücadele etmiş, ilimle meşgul olmuş ve bol bol infakta bulunmuş fakat bütün bu amellerini Allah rızasının dışında başka beklentilere bağlamış olan kimselerin uhrevî perişaniyetleri çarpıcı ifadelerle tasvir edilmiştir. (Bkz.: Müslim, imâret 152; Tirmizî, zühd 48)

İnşâallah kendisini insanlığa hizmet etmeye adamış gönüllülerden oluşan bu daire içerisinde, sadece kendi dünyevî hedeflerinin arkasından koşan ve bu yüzden de ciddi bir darlığın mahkûmu olan bu tür insanlar yoktur. Ben, soluk soluğa hizmet eden adanmışlar arasında, tamamen kendi hesaplarına ve dünyevî mülâhazalarına bağlı hareket eden insanların bulunmadığı kanaatindeyim. Allah’ın izniyle onlar, yapmış oldukları hayırlı hizmetler vasıtasıyla bir yandan Allah’ın rızasını kazanmaya namzet olurlarken, diğer yandan da talep etmeseler bile insanlığa sunmuş oldukları hizmet vesilesiyle sonraki nesiller tarafından hayırla yâd edileceklerdir. Hatta onlar, اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ “Bir işe sebep olan, onu yapan gibidir.” sırrınca güzel işler yapmalarına vesile oldukları insanların ve hizmet adına açtıkları yoldan gelenlerin sevaplarına da ortak olacaklardır.

   İnsanî Münasebetlerde Kur’ânî Ahlâk

Ne var ki -soruda da ifade edildiği gibi- bazı kimseler arz edilen bütün bu hizmetleri en güzel şekilde ifa etmenin yanında, Müslüman ahlâkına aykırı bir kısım olumsuz tavırlara girebilirler. Mesela birisi hizmet adına güzel projeler düşünür ve insanların önüne yüksek hedefler koyar. Bu düşüncesinde de oldukça samimidir. Fakat beklentileri karşılanmadığı zaman kırıcı olur. Çevresindekilerin en küçük hatalarını, ufacık ihmallerini affetmez, ufak tefek arıza ve aksaklıklardan dolayı hemen öfkelenir, birilerine kızar ve böylece beraber çalıştığı insanları rencide eder.

İşte böyle bir insanın, Allah yolunda koşturma gibi bir mü’min sıfatının yanında, başkalarına zulmetme ve onların kalbini kırma gibi küfür sıfatlarına da sahip olduğunda şüphe yoktur. Kur’ân’ın, Tebük seferine katılmayan bazı sahabiler hakkında beyan buyurduğu, خَلَطُوا عَمَلًا صَالِحًا وَآخَرَ سَيِّئًاOnlar iyi işlerle kötü işleri birbirine karıştırdılar.” (Tevbe Sûresi, 9/102) âyetinin de ifade ettiği üzere, bu kişiler güzel işlerine kötü şeyler karıştırmaktadırlar.

Bu sebeple, insanları sevk ve idare etmekle vazifeli bulunan kişilerin, hizmetlerinde başarılı oldukları ölçüde, insanî münasebetlerinde de olabildiğine hassas olmaları gerekmektedir. Onlar, gördükleri hata ve kusurlar karşısında gönüllerini geniş tutmalı, beraber hizmet ettikleri insanlara karşı son derece şefkat ve mülâyemetle yaklaşmalı ve mümkün mertebe af yolunu tutmalıdırlar. Bütün bunlar İslâm ahlâkıyla ahlâklanmanın bir gereğidir. Yoksa olmayacak şeylere öfkelenen, etrafındaki insanları kırıp geçiren ve en küçük sürçmeleri bile kocaman birer günah gibi büyüten bir insanın, en başta yapmış olduğu hizmetlere zarar vereceğinde kuşku yoktur. Çünkü böyle biri, çevresindekilerin kolunu-kanadını kıracak, onların kuvve-i maneviyesini sarsacak ve onları ümitsizliğe düşürecektir. Belki de duruma göre onları küstürecek ve içinde bulundukları daireden uzaklaştıracaktır.

Bunların her biri ayrı birer küfür sıfatıdır. Kendisinde bu kadar küfür sıfatı toplanmış bir insanın -Allah muhafaza buyursun- uzun süre İslâmî istikametini muhafaza etmesi çok zordur. Hazreti Bediüzzaman, “Hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem’a, bir işarette, bir öpmekte batma. Dünyayı yutan büyük latifelerini onda batırma!” (Bediüzzaman, Lem’alar s. 169-170) diyor. Bunları çoğaltabilir ve “Bir şiddette, bir hiddette, bir öfkede batma!” diyebilirsiniz.

Hâlbuki öndekilere düşen vazife, arkasına aldıkları kimselerin heyecanlarını artırmak, ümitlerini şahlandırmak ve böylece onların daha verimli hizmet etmelerini sağlamaktır. Onlar, hiç kimseye kızmadan, kusurlarını yüzlerine vurmadan ve aşk u şevklerini kırmadan hizmet edebilme adına kararlı olmalı ve alıştırma yapa yapa kendilerine bunu kabul ettirmelidirler.      

Esasen insanın sağlam bir dava düşüncesinin ve hizmet felsefesinin olması sadece güzelliğin bir yanını teşkil eder. Onun diğer yanında ise hizmet ederken ortaya konan tavırlar, davranışlar, sözler ve yol arkadaşlarıyla kurulan münasebetler yer alır. Eğer bir insan burada da başkalarına anlattığı güzellikleri sergileyebiliyor ve yaşayışıyla da başkalarına örnek teşkil edebiliyorsa, işte o zaman iki güzelliği kendisinde cem etmiş (bir araya getirmiş) olur. Aksi takdirde ondaki güzellik meflûç (felçli) olarak kalır. Dolayısıyla böyle bir kişinin öncelikle kendisinin rehabilitasyona ihtiyacı var demektir.

   Asıl Suçlu Kim?!

Öte yandan şunu da unutmamak gerekir: Bir insanın, başkalarında gördüğü yanlışlıkları ve hoşuna gitmeyen tavırları, kendi günahlarının yüzüne çarpılması olarak görmesi, mü’mince bir tavrın gereğidir. Böyle bir kişi, başkalarında kusur arama zahmetine de girmemiş olacaktır. O, asıl suçluyu bulduğundan ötürü kolaylıkla onun çaresine bakabilecektir. Şayet bizim kendi kusurlarımız, başkalarının bize karşı olumsuz tavırlarında ortaya çıkıyor, fakat biz sürekli dışarıda suçlu arıyorsak, onu bulmamız asla mümkün olmayacaktır.

Bu sebeple, beraber olduğumuz insanlar tarafından ne tür bir muameleye maruz kalırsak kalalım, yapmamız gereken, “Acaba ben ne yaptım ki bu başıma geldi?” demektir. Sonrasında da Cenab-ı Hakk’a teveccüh edip istiğfar etmek ve kendimizi muhasebeye çekmektir. Belki atılmaması gereken bir yere taş atmış veya müstahak olmayan birine ok fırlatmışsınızdır ve o da size geri dönmüştür. Ya da haksız yere birisine laf çarptırmışsınızdır ve bir başkasının eliyle onun cezasını çekiyorsunuzdur. Belki de birisi hakkında suizanda bulunmuş veya bir ayıbından dolayı onu kınamışsınızdır ve Allah, kınadığınız şeye sizi maruz bırakmıştır. Hatta bunların da berisinde mülâhazalarınızı temiz tutamamış, iç istikametinizi koruyamamış ve kirli bir kısım tasavvurlara girmişsinizdir. Bunun neticesinde de can sıkıcı bir kısım olaylar başınıza gelmiştir. Yani insanın ayağına bir diken batmasına kadar maruz kaldığı bir kısım musibetler, ona ait birtakım kusurların geriye dönmesi olduğuna göre onun, arkadaşları tarafından bir kısım sıkıntılara maruz bırakılmasına da aynı gözle bakılabilir. Zira Kur’ân’da yer alan, وَمَا أَصَابَكُمْ مِنْ مُصِيبَةٍ فَبِمَا كَسَبَتْ أَيْدِيكُمْ “Başınıza gelen herhangi bir musibet kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir.” (Şûrâ Sûresi, 42/30) âyet-i kerimesi bunun ilâhî bir kanun olduğunu göstermektedir.

   Kıdem Kredisi

Meselenin bir diğer yönü de şudur: Bazıları Hizmet kervanına önce katılmış, idari bazı vazifeler almış olabilir. Eğer onlar bu kıdemlerini arkadaşlarına tahakküm etme adına kullanır ve onlara gereken değeri vermezlerse, konumlarını suiistimal etmiş olurlar. Kıdem, önemli bir kredidir. Bu kredi, başkalarının ona gösterdiği teveccüh ve saygıyı, hizmete tevcih etmek için kullanılmalıdır. Çünkü bu durum, insanların sevk ve idaresini kolaylaştıracaktır. Eğer insanlar size sırtlarını dönmüşlerse, sizin onlara iş yaptırabilmeniz için iki harekete ihtiyacınız olur. Öncelikle onların yüzlerini kendinize çevirmeniz, sonrasında da onları istenilen hedefe yönlendirmeniz gerekir. Fakat eğer herkes güneşe nazır günebakan çiçekleri gibi yüzlerini size çevirmişler ve gözlerinizin içine bakıyorlarsa, onları istihdam etmeniz çok daha kolay olur. Bu sebeple öndekiler, kıdemlerini önemli bir krediye çevirebilmenin, bunu muhafaza edebilmenin ve sonra da hizmet adına kullanabilmenin çaresine bakmalıdırlar.

Bunun yolu ise insanî münasebetlerde Kur’ân ahlâkıyla ahlâklanmaktan, rıfk ve mülâyemeti esas almaktan geçmektedir. Eğer bunu başarabilirseniz, herkesin yüzünü kendinize çevirebilirsiniz. Fakat çevrenizdekilere sert ve kaba davranırsanız, size karşı kalbleri kırılır ve sırt dönerler. Neticede onlar bununla bir kısım kayıplar yaşayacakları gibi, siz de onca elden, ayaktan, gözden, kulaktan mahrum kalırsınız. Çünkü, مَثَلُ الْمُؤْمِنِينَ فِي تَوَادِّهِمْ وَتَرَاحُمِهِمْ وَتَعَاطُفِهِمْ مَثَلُ الْجَسَدِ إِذَا اشْتَكَى مِنْهُ عُضْوٌ تَدَاعَى لَهُ سَائِرُ الْجَسَدِ بِالسَّهَرِ وَالْحُمَّى “Birbirlerini sevmede, birbirlerine şefkat ve merhamet etmede mü’minlerin misali tıpkı bir bedenin azaları gibidir. Onlardan herhangi biri rahatsızlandığında, diğerleri ateş ve uykusuzluk ile onun elemine ortak olur.” (Müslim, birr 66; Buharî, edep 27) hadisinin de işaret ettiği üzere beraber çalıştığınız insanların her biri size ait bir uzuv gibidir. Sizin her huysuzluğunuz, kendinize ait bir uzvu kesmeniz demek olduğundan, istifade alanınızı daraltmış ve dolayısıyla ciddi bir mahrumiyet yaşamış olursunuz.

   Günahları Setretme

Allah’ın isimlerinden birisi de Settâr (hata ve günahları örten) olduğuna göre, bizim de O’nun ahlâkıyla ahlâklanmanın bir gereği olarak mümkün mertebe insanların kusurlarını yüzlerine vurmamamız, başkalarına anlatmamamız, bilakis bunları setretmemiz gerekir. Aksi takdirde onlarda ümitsizlik hâsıl eder ve büyük bir günah işlersiniz. Çünkü siz, bir kişinin Allah’la kendisi arasında olan bir günahını açık etmekle, bir taraftan onun kendisini öyle bilmesine, diğer yandan da başkalarının onun hakkında kötü düşünmesine sebebiyet vermiş olursunuz. Böylece kişi “Battı balık yan gider.” diyerek, günahında ısrar edebilir. Bu açıdan günah ve kusur kötü birer durum olsa da, insanları günah ve kusurları karşısında ümitsizliğe düşürmek bundan daha büyük bir cürümdür.

Bütün bu söylediklerimiz, hata ve eksikleri giderme adına hiçbir şey yapılmaması gerektiği şeklinde de anlaşılmamalıdır. Elbette insanlara yol göstermeli ve hayırhahlık yapmaya çalışmalıyız. Fakat bunun kendine göre bir usûl ve üslubunun olduğunu, buna dikkat edilmediği takdirde istenilen neticenin elde edilemeyeceğini de unutmamalıyız. Bu açıdan söyleyeceklerimizi çok iyi hesap etmeli ve muhatabımızın hissiyatına saygılı olmalıyız. Herhangi bir yanlışa müdahale etmeden önce tavrımızı çok iyi belirlemeli ve muhtemel reaksiyonları göz önünde bulundurmalıyız.

Hatta muhatabımızın bizim söylediklerimize tepki göstereceğini düşünüyorsak, onun, sözlerine değer vereceği ve kabul edeceği bir başkasına söyletmenin yolunu aramalıyız. Öyle ki bazı kişiler bizim en makul ve yumuşak sözlerimizi bile tepkiyle karşılayabilirler. Hele bir de onunla aramızda daha önce bir kısım sürtüşmeler yaşanmış, bir kısım gerginlikler oluşmuşsa, söylediklerimizin onun nezdinde hüsnükabul görmesi çok zor olacaktır. Fakat onların sevdiği ve hürmet ettiği öyle şahıslar vardır ki, onların tenbih ve ikazlarını bile iltifat kabul ederler. Bırakalım hatalara bu tür insanlar müdahale etsin ve anlatılması gerekenleri onlar anlatsınlar. Nitekim Üstad Hazretleri de İhlâs Risalesi’nde bunu tavsiye etmiş ve hatta başkalarına söylettirmekten zevk alınması gerektiğini ifade etmiştir. (Bediüzzaman, Lem’alar, s. 203) Önemli olan, karşı tarafın söylenilen sözden ders alması ve hatasından geri dönmesi olduğuna göre, bu sözü kimin söylediğinin bir önemi yoktur.

   Kabiliyetleri Dikkate Alma

Kur’ân-ı Kerim, mü’minlere, hayırlı işlerde yarış yaparcasına koşturmalarını emretmiştir. (Bkz.: Bakara Sûresi, 2/148; Mâide Sûresi, 5/48) Fakat unutmamak gerekir ki her birimiz bu yarışı istidat ve kabiliyetine göre sürdürecektir. Dolayısıyla herkesten aynı ölçüde bir performans beklemek doğru değildir.

Hizmet de bir müsabakadır. Fakat bu yarışta farklı kulvarlar vardır. Herkes bu yarışı, bacağının gücüne ve nefesinin kuvvetine göre ayrı bir kulvarda sürdürecektir. Dolayısıyla herkesin hızı da farklı olacaktır. Eğer insanları istihdam etme konumunda bulunan idareciler, bu hakikati nazar-ı itibara almaz ve herkese aynı yükü yükler ve herkesten aynı işi beklerlerse, doğru hareket etmiyorlar demektir. Çünkü bu durumda, bazı insanlara götüremeyecekleri bir yük yüklemiş olurlar.

Hâlbuki böyle bir muamele, ilâhî ahlâka muvafık değildir. Çünkü Rabbimiz’in kanunlarında teklif-i mâlâ yutak (kişiye, taşıyamayacağı yükü yükleme) yoktur. Aynı şekilde Efendimiz de (sallallâhu aleyhi ve sellem), Hz. Ali’ye tevcih edilecek bir vazifeyi Ebû Zerr’e vermemiştir. Halid İbn Velid’in götürebileceği bir işi Ebû Hüreyre’ye yüklememiştir. Esasında bunların hepsi çok kıymetli insanlardır. Fakat bunların her birinin başarılı olacağı ayrı bir alan vardır. Eğer siz onlardan birisine, kabiliyetlerini hesaba katmadan götüremeyeceği bir iş yüklerseniz, onu başarısızlığa sevk etmiş ve belini kırmış olursunuz. Maiyetinizdeki bir insanın bir yerde başarısız olması ise sizin de başarısızlığınız sayılır.

Baştakilerin insanları tavzif ederken herkesin hususi konum ve durumunu dikkate alması gerektiği gibi, diğerlerinin de götüremeyecekleri bir yükün altına girmemeleri gerekir. Bir insanın her şeyin üstesinden gelebileceğini düşünmesi ve kendisini her işi yapmaya ehil görmesi çok yanlıştır. Herkese aynı yükü tahmil etmek baştakilerin hakkı olmadığı gibi, gücünün yetmeyeceği bir yükün altına girmek de diğerlerinin hakkı değildir. Böyle bir durumda onlar, “Ben bu işin üstesinden gelemem.” demesini bilmelidirler. Götüremeyeceği bir yükün altına girip yarı yolda onu bırakmaktansa, daha başta buna liyakati olmadığını ifade etmesi ve yapabileceği iş neyse onu talep etmesi daha doğrudur.

   Konuma Göre Hareket Etme

Konumun hakkını verme ve onun gereklerine göre davranma, sık üzerinde durulan hususlardan birisidir. Fakat münasebet geldiği için bir kere daha hatırlatmayı fazla görmüyorum. Hiçbir büyüğün, kıdem ve büyüklüğünü tahakküm vesilesi yapmaması gerektiği gibi, yaşça küçüklerin de saygı ve hürmette kusur etmemeleri gerekir.

Biraz daha açacak olursak, büyüklüğün emaresi, tevazu ve mahviyettir. Hâlbuki bir insanın turnikeye önce girmesini ve önde yürümesini başkalarına sözünü dinletmek için kullanması, gurur ve kibir alâmetidir. Kibir ise küçüklük emaresidir. Boyu kısa olan insanlar, bulundukları konumdan daha yukarıda görünebilmek için büyük görünmeye çalışırlar. Bir yönüyle bu da kompleksten kaynaklanır. Dahası bir kişinin tahakkümle kendisini ifade etmeye ve seviye kazanmaya çalışması, onun sağlam bir karaktere ve mazbut bir cibilliyete sahip olmadığını gösterir. Hatta bir insanın, tavır ve davranışlarına yansıtmasa bile içten içe, “Bu insanlar sözümü dinlemeli ve gözümün içine bakmalı.” gibi mülâhazalara girmesi de tasvip edilemez. Bütün bunları Müslümanlıkla telif etmek mümkün değildir.

Esasen hiç kimsenin saygı görme ve hürmet edilme gibi şeyleri talep etmeye hakkı yoktur. Bunlar verildiğinde de kerhen kabul edilmelidir. Zira bu tür beklentilere giren bir kişi, hizmetin kıymetini düşürmüş olacaktır. Aynı zamanda o, Allah’ın kendisine vereceği büyük mükâfatı, insanların vereceği küçük şeylerle değiştirmiş olur. Enbiya-i izam, insanları Cennet’e götürecek bir mesajla gelmelerine ve bir ömür bu yolda gayret göstermelerine rağmen, maddî-manevî hiçbir beklentiye girmemişlerdir. Hepsinin ortak sözü, فَمَا سَأَلْتُكُمْ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى اللّٰهِ “Ben sizden bir ücret beklemiyorum! Benim mükâfatım ancak Allah nezdindedir.” (Yunus Sûresi, 10/72) olmuştur.

Diğer taraftan küçüklere düşen vazife de kendilerine hizmet etme imkânı veren, bu yolda rehberlik yapan veya yaptıkları hizmetlerde iyiliğini gördükleri kimselere karşı mümkün olduğunca kadirşinas davranmaktır. Bu yapılabildiği takdirde, toplum tabakaları arasında güzel bir ahenk teessüs edecek ve yapılması gereken vazifeler rahatlıkla yerine getirilebilecektir.

Son olarak bir hususa daha temas etmek istiyorum. Burada ifade edilen ölçülerde hepimizin bir kısım eksiklikleri olabilir. Bu prensipleri hayatımızda tam temsil edemeyebiliriz. Edemediğimizden ötürü de bir kısım tenkitlere girebilir ve sorgulamalar yapabiliriz. İşte bu noktada kuvve-i maneviyeleri sarsacak ölçüde karamsar bir kısım tablolar resmetmemeli, yaşanan deformasyonu ümit kırıcı ifadelerle beyan etmemeliyiz. Zira unutmamak gerekir ki, her zaman çok önemli davalarda ve çok önemli hizmetlerde bile belli ölçüde deformasyonlar görülmüştür. Burada yapılması gereken asıl iş, ümitsizliğe düşüren durumlar karşısında heyecanları yeniden canlandırmak ve el ele vererek yaşanan kırılma ve bozulmaları tamir etmeye çalışmaktır.


*Not: Bu yazı ilk defa neşredilmektedir. İnşallah, bu bölümde her hafta yeni bir Kırık Testi okuyabileceksiniz.

YENİ* Kırık Testi: ÖZE BAĞLI KALMA VE DAĞINIKLIKTAN SIYRILMA

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Hariçte meydana gelen can sıkıcı hâdiseler ve maruz kalınan bir kısım musibetler bizi ciddi meşgul ediyor ve kendi değerlerimizden uzaklaştırabiliyor. Bu konuda kalb istikametini koruma adına dikkat edilecek hususlar nelerdir? 

 Cevap: İlk olarak ifade etmek gerekir ki, dış dünyada ne tür hâdiseler yaşanırsa yaşansın, bir mü’min için asıl önemli olan Allah’la münasebettir. O, öncelikle kendi nefsine yönelmeli, kalbi ile Allah arasında bir kopukluğun olmamasına dikkat etmeli ve sürekli ziya kaynağı ile irtibatını devam ettirmeye çalışmalıdır. Zira Kur’ân-ı Kerim, يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا عَلَيْكُمْ أَنْفُسَكُمْ لَا يَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ إِذَا اهْتَدَيْتُمْ “Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltmeye bakın! Siz doğru yolda olduktan, hidayeti tabiatınızın bir yanı hâline getirdikten sonra sapanlar size zarar veremez.” (Mâide Sûresi, 5/105) şeklindeki ifadeleriyle, mü’minleri iç dünyalarına yönelmeye ve öncelikle onun ıslahıyla uğraşmaya çağırmıştır. İşte bu sebepledir ki insan günde belki birkaç defa kendisini test etmeli ve nefsinin doğru yolda olup olmadığını kontrol etmelidir.

Hiç şüphesiz insan, kendisinin doğru bir çizgide olup olmadığını kontrol etmek için bir kısım kıstaslara ihtiyaç duyacaktır. Bunlar da başta Kur’ân ve Sünnet’in emirleri, sonra da selef-i salihînin bu iki kudsî kaynaktan yola çıkarak ortaya koydukları içtihatlar, üzerinde ittifak ettikleri icmalar veya istihsan ve maslahat gibi delillerle ortaya koydukları daha başka hükümlerdir. Onlar dini anlama ve yorumlama adına ortaya koydukları olağanüstü gayretleriyle âdeta bu konuda hiçbir karanlık nokta bırakmamışlardır.

   İstikameti Muhafaza

Bir insan, önündeki bu aydınlatıcı kaynaklara rağmen hâlâ istikameti yakalayamıyor ve bir kısım yerlerde karanlık içinde kalıyorsa o, karanlığı kendisi icat ediyor demektir. Esasında “Siz kendinize bakın!” âyeti aynı zamanda bu manayı da ifade etmektedir. Yani bizim maruz kaldığımız çeşitli sıkıntıların asıl sebebi, kendi kusurlarımızdır. Eğer kendimizi iyi bir muhasebeye tâbi tutabilirsek, bu hataların pek çoğunu görebiliriz.

  Mesela insanın kendi arzu ve isteklerini Cenâb-ı Hakk’ın emirlerinin önüne çıkarması bu kusurlardan birisidir. Yüce Allah, كَلَّا بَلْ تُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ * وَتَذَرُونَ الْآخِرَةَ “Gerçek şu ki, siz bu peşin dünya hayatına çok düşkünsünüz. Onun için ahiret (duygu ve mülâhazasını) terk edip durursunuz.” (Kıyâmet Sûresi, 75/20-21) beyan-ı sübhânîsiyle insan tabiatındaki bir boşluğa dikkat çekmiştir. Başka bir âyet-i kerimede ise insanın dünya sevgisi şu ifadelerle seslendirilmiştir: وَإِنَّهُ لِحُبِّ الْخَيْرِ لَشَدِيدٌ “Gerçekten insan mala çok düşkündür.” (Âdiyât Sûresi, 100/8) İnsan, fıtraten dünyaya ve hazır lezzetlere düşkün olduğundan, mü’min olmasına rağmen yer yer bunları dinin emirlerinin önüne geçirebilmektedir. Hatta bazen dine hizmet ederken bile, rıza-i ilâhîyi veya meselenin uhrevî kazancını değil, kendisine gösterilen ihtiram ve saygıyı makbul görmektedir. Böyle bir kişi ise kabul görmediği, alkışlanmadığı ve hatta eziyete maruz kaldığı bir dinî hizmeti tasvip etmeyecek ve negatif bir tavra girecektir.

Hiç şüphesiz bir mü’minin, dinine hizmet ettiğini zannederek esas nefsine hizmet etmesi, gafil ve cahil çevrenin alkışlarının da etkisiyle onu şımartması ve küstahlaştırması, kendisine yönelen övgü ve takdirlere kendi malıymış ve hakkıymış gibi sahip çıkması kaybettirici hususlardır. Bundan salim kalmanın yolu ise, Cenâb-ı Hakk’ın potansiyel olarak ahsen-i takvime mazhar yarattığı insanın, fiilî olarak da bu kıvamı yakalamaya çalışması, yani gerçek insan olma yolunu takip etmesi ve istikametten ayrılmama noktasında sürekli nefsiyle yaka paça olmasıdır. İnsan bunu başarabildiği takdirde, yukarıdaki âyetin de ifade ettiği üzere dalâlete düşen insanlar katiyen ona zarar veremeyeceklerdir.

   Siz Kendinize Bakın!

Eğer biz toplumsal bir huzur istiyorsak, öncelikle kendimizi düzeltmeye ve gerçek insanî seviyeyi yakalamaya çalışmalıyız. Çünkü biz dosdoğru olacağımız âna kadar, başkalarının düzelmesini bekleyemeyiz. Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) ilk gelen emir, اِقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ “Yaratan Rabbinin adıyla oku.” (Alak Sûresi, 96/1) âyeti olmuştur. Aynı şekilde daha sonra nazil olan âyet-i kerimelerde de şöyle buyrulmuştur: يَاأَيُّهَا الْمُدَّثِّرُ * قُمْ فَأَنْذِرْ * وَرَبَّكَ فَكَبِّرْ * وَثِيَابَكَ فَطَهِّرْ * وَالرُّجْزَ فَاهْجُرْ *  وَلَا تَمْنُنْ تَسْتَكْثِرُ * وَلِرَبِّكَ فَاصْبِرْ “Ey örtüsüne bürünen! Kalk ve (insanları) uyar! Rabbinin büyüklüğünü an! Elbiseni temiz tut! Pis ve murdar olan her şeyden kaçın! Verdiğini çok bularak minnet etme! Rabbinin yolunda sabret!” (Müddessir Sûresi, 74/1-7) Yani Yüce Allah, ilk olarak Nebiyy-i Ekrem’in şahsını muhatap almış ve bir yönüyle O’na “Öncelikle sen kendine bak ve işe kendinden başla!” demiştir.

Aslında o, peygamberliğinden önce de tam bir güven abidesiydi. Enbiya-i izam’ın sahip olduğu ismet, iffet, fetânet ve tebliğ ruhu gibi sıfatları kâmil manada temsil ediyordu. Nitekim O (sallallâhu aleyhi ve sellem), kavmini İslâm’a davet etme için Ebû Kubeys tepesinin üzerine çıkıp, “Şu tepenin arkasından düşman geliyor desem, bana inanır mısınız?” diye sorduğunda, orada bulunanların hepsi olumlu cevap vermişti.

Dolayısıyla bir yönüyle bu gibi âyetlerin, O’nun şahsında esas ümmetine ders verdiğini söyleyebiliriz. Yani eğer biz de başkaları nazarında inandırıcı olmak istiyorsak, fevkalâde sadık ve güvenilir olmak, herkese emniyet ve güven telkin etmek ve son derece mütevazi olmak zorundayız. Zira bu konumda olmayan insanlar inandırıcı olamazlar. İffet ve ismetleri aleyhinde söz söylenen insanlar başkaları nezdinde güvenilirliklerini ve inandırıcılıklarını kaybederler.

Bu açıdan toplumda farklı patlamalar olabilir. Bir kısım zalim ve müstebitler devirmeye güçleri yettiği anda, kendilerine muhalif gördükleri insanların tepesine binerek onları ezip geçebilirler. Bazen de toplumlarını herc ü merce sevk edecek daha başka hâdiselere sebebiyet verebilirler. Fakat bütün bunlar karşısında Müslümanlara düşen, falanı filanı ta’n u teşni etmek yerine öncelikle kendileriyle meşgul olmak ve kendilerini düzeltmektir. Onlar başlarındaki zalimlerden şikâyet etmek yerine öncelikle, “Acaba Allah bu zalimleri niye bizim başımıza musallat ediyor?” diye düşünmelidirler. Çünkü onlar dosdoğru olacakları âna kadar, başkalarıyla uğraşmaları faydasızdır. Zira, كَمَا تَكُونُوا يُوَلَّى عَلَيْكُمْ “Nasıl iseniz öyle idare edilirsiniz.” (el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 6/22) hadisinin de ifade ettiği üzere, tabanda bulunan insanlar nasıl olursa, idarecileri de aynı olacaktır.

Sütün kaymağı sütten oluşacağı gibi, şapın kaymağı da yine şaptan oluşacaktır. Menkıbe olarak rivayet edildiğine göre Haccac-ı Zalim’e Hz. Ömer’in adaleti hatırlatıldığında o da yanındakilere, “Hele siz onun çevresindeki insanlar gibi olun, bakın ben de nasıl Ömer gibi oluyorum.” demiştir. Bu sözüyle Haccac, kendisinin tam da onlara uygun bir idareci olduğunu hatırlatmak istemiştir.   

   Hakiki İnsanlığa Giden Yol

Öte yandan öncelikle kendisiyle meşgul olmayan ve nefsini ıslah etmeye çalışmayan bir insanın, zamanla Allah’tan kopacağında, kalbi ile Allah arasında bir kısım hüsûf ve küsûfların yaşanacağında şüphe yoktur. Çünkü böyle birisi bazen enaniyetine takılacak, bazen biliyorum mülâhazalarına girecek, bazen de aidiyet hissiyle hareket edecektir. Dolayısıyla din ve diyanet adına iş yapıyorum zannettiği yerlerde bile meseleyi kendisine bağlı götürecektir. Eğer böyle birisi güç ve kuvveti ele geçirecek olsa, o zaman da tiranlar gibi davranacaktır. Zira enaniyet, bilgi, servet insanı kör ettiği gibi, iktidar ve hâkimiyet de onu kör eder. Hele bir de kitlelerin körü körüne onu takip etmesi, alkışlaması ve pohpohlaması gibi faktörler söz konusu ise, böyle bir kişinin zehirlenmesine ve körlük yaşamasına muhakkak gözüyle bakılabilir. Manevî körlüğe maruz kalmış böyle birisi ise çok açık ve net görülebilecek hakikatleri dahi göremeyecek, doğru ve yanlışı birbirinden ayıramayacaktır.

Bu itibarla da insan ruhî ve kalbî hayatı üzerinde hassasiyetle durmalı, Allah’la kendi arasına ne nefsinin, ne hayvanî hislerinin, ne kin ve nefretlerinin ne de daha başka mülâhazaların girmesine ve dolayısıyla tamiri imkânsız kopuklukların meydana gelmesine müsaade etmemelidir. Daha da ötesinde o, İmam Gazzâlî Hazretleri’nin İhyau ulûmi’d-din isimli eserinde üzerinde durduğu her türlü mühlikâttan (helâke götürücü unsurlardan) uzak durmalı ve yine onun münciyât (kurtuluşa vesile olan ameller) adına zikrettiği her ne varsa, sımsıkı bunlara yapışmalıdır. Çünkü mühlikât Allah’la kul arasına bir kısım perdelerin girmesine sebebiyet verdiği gibi, münciyât da bunların bertaraf edilmesine ve kalblerin yeniden ilâhî tecelliler ile buluşmasına vesiledir.

O hâlde insana düşen vazife, yılandan ve çıyandan kaçarcasına bütün bu olumsuzluklardan uzak durmasıdır. Esasen insanın, hakiki insanlığa yükselmesinin yolu da buradan geçmektedir. Ebu’l-Feth el-Büstî, أَقْـبِـلْ عَلَى النَّفْسِ وَاسْتَكْمِلْ فَضَائِلَهَا فَأَنْـتَ بِالنَّفْسِ لاَبِالْجِسْـمِ إنْـسَانُ “Ruhuna (mahiyet-i insaniyene) yönel, onun faziletlerini kemâle erdir! Zira sen cisminle değil kalbinle/ruhunla insansın.” sözüyle bu hakikate dikkat çekmiştir. Demek ki insan bunları yitirince, insanlığını da yitirmiş olacaktır.

Burada antrparantez bir hususu arz etmek istiyorum. Bir insan, bunlara dikkat etmediği takdirde tepe taklak cehenneme mi gider? Hayır, hiç kimsenin böyle bir iddiada bulunmaya hakkı yoktur. Zira bu, Allah’ın rahmetinin enginliğine terstir. Biz, amellerimizin azlığına ve küçüklüğüne rağmen Yüce Allah’ın bizi rahmeti ile yarlıgayacağını ve affedeceğini düşünür ve ciddi bir reca hissi içine gireriz. Fakat diğer taraftan Allah’a karşı son derece saygılı olmak ve O’na karşı arızasız ve kusursuz bir kulluk ortaya koymak, O’nun terk edilmemesi gereken hakkı ve bizim de terk etmememiz gereken en önemli vazife ve sorumluluğumuzdur. Bu açıdan da biz, sürekli mahiyet-i insaniyemizin kıvamına bakmalı, necata götürücü vesileleri araştırmalı ve helâk sebeplerinden de uzak durmalıyız.

Eğer biz, kendi durumumuzu kontrol etmez ve durduğumuz yer ile durmamız gerekli olan yeri bilemezsek, bu defa başkalarının tavır ve davranışlarına göre yer ve yön değiştirmeye başlarız. Haset ve rekabet duygularına yenik düşmüş iman ehli bazı kimseler bizim aleyhinize hareket edebilirler. Bazıları da inkâr ve ilhatlarının bir gereği olarak bize cephe alabilirler. Her iki kesim de bizim hakkımızda bir kısım komplolar tertip edebilir. Bunların hile ve entrikalarının farkında olmamız ve bunları savma adına makul ve alternatif stratejiler geliştirmemiz bir yana; eğer biz sürekli onlarla meşgul olur, onların yaşadığı paranoyaya iştirak eder ve hele atacağımız adımları ihtimal ve vehimlere göre atarsak, yukarıda zikredilen “Siz kendinize bakın!” âyetine muhalif davranmış oluruz. Neticede onların zararından kurtulamayacağımız gibi, kendimizi düzeltmeye ve yapmamız gerekli olan asıl işleri yapmaya da fırsat bulamayız.

   Asıl Vazifemiz

Peki, nedir bizim asıl işimiz? Biz, elimizden geliyorsa bütün insanlığa ebedî kurtuluşun yollarını göstermeli, onları Cennet’e yönlendirmeli ve hiç kimsenin Cehennem’e gitmemesi adına cehd ve gayret göstermeliyiz. Yüce Allah, ezelî ilmiyle kimin hangi ameli yapacağını bildiğinden, bazıları için Cehennem’i takdir etmiş olabilir. Hiç kimsenin bunun önüne geçmesi mümkün de olmayabilir. Fakat bu, bizi alâkadar etmez. Bize düşen, son ferdine kadar bütün insanlığın Cehennem’den kurtulması noktasında azimli ve kararlı olmaktır.

Esasen böyle bir gayeye kilitli yaşamak, başkalarının ebedî saadetlerini kaybetmemesi adına ölüp ölüp dirilmek, insanların ebedî helâk ve hüsrana maruz kalacağı korkusuyla canı gırtlağında yaşamak peygamberlik yolunun bir gereğidir. Nitekim Yüce Allah, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem), ümmetinin hidayeti mevzuundaki durumunu, لَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ أَلَّا يَكُونُوا مُؤْمِنِينَ “Onlar iman etmiyorlar diye âdeta kendini helâk edeceksin.” (Şuarâ Sûresi, 26/3) sözleriyle anlatmıştır. Antrparantez ifade edeyim ki, âyetteki bu ilahî ikaz, Allah ile o en sevgili kulu arasındaki bir meseledir. Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) peygamber olarak gönderen Zat, O’nun hüzün ve ızdırabını dengeleme adına bunları söyleyebilir. Fakat bizim O’nun hakkında böyle bir söz söylememiz ve bu tür düşüncelere girmemiz doğru değildir.

Benim burada asıl üzerinde durmak istediğim nokta şudur: Bu âyetler, bir taraftan insanlığın iman etmesi mevzuunda Allah Resûlü’nü (sallallâhu aleyhi ve sellem) tadil ederken, diğer yandan da onu takdir etmiş ve yüceltmiştir. Çünkü burada işarî olarak şöyle bir mana da gizlidir: “Sen öyle yüce bir kâmetsin ki, âdete kendin için yaşamıyor; başkalarının kurtuluşu adına neredeyse kendini helâk edeceksin.”

İşte bu, yaşatma duygusudur. Günümüzde de peygamber yolunun takipçilerinin en önemli vazifesi budur. Varsın başkaları onlar hakkında kendi paranoyalarına göre değişik plânlar tertip etsinler. Kendileri, makam hırsı, çıkar arzusu ve iktidar beklentisine bağlı yaşadıklarından, başkalarını da bu yolun yolcusu görsünler. Buna dayanarak da hasım gördüklerini yok etme adına elli türlü alternatif plân oluştursunlar. Bütün bunlar, onları bağlamamalı ve kendi yolundan alıkoymamalıdır. Onlar, Allah’ı ve İnsanlığın İftihar Tablosu’nu insanlığa sevdirmeye kilitlenmeli ve bütün stratejilerini bu istikamette oluşturmalıdırlar. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde şöyle buyurmuştur: حَبِّبُوا اللهَ إِلٰى عِبَادِهِ يُحْبِبْكُمُ اللهُ “Allah’ı kullarına sevdirin ki Allah da sizi sevsin.” (Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 8/90, 91) Bu hadis de göstermektedir ki, Allah tarafından sevilmenin yolu, O’nu kullarına sevdirmekten geçmektedir. Çünkü onları deli gibi sevme, ebedî dirilişin de temel unsuru ve vesilesidir.

Ne yazık ki Müslümanlar bu konuda kendilerine düşen vazifeyi hakkıyla yerine getiremediklerinden ötürü, insanlığa belli bir dönemde fetret yaşattılar. Cismanî zevklerinden ve yaşama sevdalarından sıyrılarak kendi değerlerini muhtaç sinelere duyurma istikametinde tıpkı sahabe-i kiram ve havariler gibi dünyanın dört bir yanına açılamadılar. Açılıp İnsanlığın Medar-ı İftiharı’nı kendi büyüklüğü ve kendi ihtişamıyla insanlığa tanıtamadılar. Tavır ve davranışlarıyla mükemmel bir temsil sergileyerek gönüllere giremediler. O Sonsuz Nur’un bütün dünyaları aydınlatacak bir ışık kaynağı olduğunu gösteremediler. En azından O’nun hakkındaki olumsuz düşünceleri izale ederek, “Bu, çok büyük bir insan.” dedirtemediler. Neticede insanlığa günümüzde de hâlâ etkisini devam ettiren böyle bir fetret dönemi yaşattılar. Elbette bunda, inanmayanların gafletlerinin, duyarsızlıklarının ve ön yargılarının da tesiri vardı. Fakat önemli olan, Müslümanların yapmaları gerekli olan işi yapıp yapmadıklarıdır.

Sahabe efendilerimiz, neredeyse dünyanın üçte birine açılmışlar ve çok kısa bir zamanda kopkoyu karanlıklar içinde yüzen bir dünyayı aydınlatmışlardı. Gittikleri yerlerde gönüllere taht kurmuşlar ve insanlarda kendi değerlerine karşı ciddi bir alâka uyarmışlardı. Bunu da bilgiçlik taslayarak, güç ve kuvvetleriyle değil; imanları, samimiyetleri ve sağlam temsilleriyle başarmışlardı. Eğer biz bugün yarım yamalak da olsa dinin güzelliklerini yaşayabiliyorsak, o ani’l-merkez gücün tesiri sayesinde yaşıyoruz. Çünkü onların meydana getirdikleri ani’l-merkez güç, günümüze kadar ulaşmıştır.

Bu itibarla şunu bir kere daha ifade etmek istiyorum: Gerek size yakın duran ve sizinle birlikte başını secdeye koyan ve Allah karşısında iki büklüm olan insanlar, gerekse öteden beri aleyhinizde bulunan insanlar sizin hakkınızda ne düşünürse düşünsünler, paranoyalarına bağlı ne türlü plânlar yaparsa yapsınlar, size düşen vazife, insanlığa evvela Allah’ı ve Peygamber’i sevdirmek, ondan sonra da Allah ve Peygamber’den ötürü insanların birbirini sevmesini sağlamak ve bütün dünyada bir barış ortamının oluşmasına katkı sunmaktır.

   Sevgi ve Hüsnüzanda Denge

Adanmışlar, kendi vazifelerini tastamam yerine getirmenin yanında, başkalarıyla kuracakları münasebetlerde de son derece dengeli olmaya çalışmalıdırlar. Mesela birisine karşı sevgi gösterilecek, delice bir alaka ortaya konulacaksa bu, Allah ve Resûlüllah olmalıdır. Onlardan sonra Raşit Halifeler, ardından da sahabe efendilerimiz gelmelidir. Maalesef biz, kendimize ait pek çok değeri kaybettiğimiz gibi, Allah ve Resûlüllah sevgisinde de yaya kaldık. Eskide olduğu gibi camilerde Hz. Ruhu Seyyidi’l-En’am’ın adı anıldığında bayılıp düşen insan gördünüz mü hiç! Bizim Allah sevgimizi çaldılar; Peygamber sevgimizi çaldılar ve bütün sevgi kabiliyetlerimizi dünyaya ve kendi nefsimize bağladılar. Dolayısıyla biz de muhabbet mahrumu insanlar hâline geldik.

Sevilmesi gerekli olan şeyleri, sevilmesi gerekli olduğu ölçüde derinlemesine sevemedik. Bazen de bu sevgiyi suiistimal ettik. Farkında olmadan yanlışlar yaptık. Mesela birilerinin bazı iyiliklerini göz önüne alarak, onlara karşı ciddi bir sevgi gösterisinde bulunduk. Bu da gayretullaha dokundu. Neticede Allah, aklımızı başımıza almamız adına bizi şefkat tokatlarına maruz bıraktı. ‘Gayrimeşru muhabbetimizin cezası olarak merhametsizce tokatlar’ yedik. Bununla bir yandan da O, sevdiklerimizin, zannettiğimizin aksine bu ölçüde teveccüh ve takdire layık olmadıklarını bize gösterdi. Demek ki insanlara gösterilecek sevgi ve alâkada haksızlık etmeme ve dengeyi koruma çok önemli bir faktördür.

Başkalarıyla kurulacak münasebetlerde dengeli olunacak diğer bir yer de, onlar hakkındaki kanaat ve zanlarımızdır. Hz. Pir’in ifadesiyle bir mü’min, hüsn-ü zan mümkün oldukça, su-i zanna girmemelidir. Başkaları hakkındaki vehimlerine ve ihtimallere dayanarak plân ve projeler oluşturmamalıdır. Herkesin kötülük yapacağı hesabına bağlı işler yapmamalıdır. Çünkü bütün bunlar su-i zandır. Su-i zan ise öyle büyük bir günahtır ki tek başına insanı tepetaklak götürebilir. Fakat bunun yanında eğer siz, birisinden birkaç defa çelme yemişseniz, kündeye getirilmişseniz, size el-ense atılmışsa, işte orada da hüsn-ü zannın yanında âdem-i itimat prensibini işletmeniz gerekir. Eğer siz sırtınızı döndüğünüzde birileri sizi arkadan hançerliyorlarsa, bir daha onlara arkanızı dönemezsiniz.

Sözün özü, bizim asıl vazifemiz kendimizle ve kendi mefkûremizi gerçekleştirmekle meşgul olmaktır. Böyle yüce bir hedefin gerçekleştirilebilmesi için adanmışların dağınıklıktan sıyrılmaları gerekir.  Onlar himmetlerini, gayretlerini ve fikirlerini dağıtacak her türlü faktörden uzak durmalıdırlar. El-âlemin gerek medya yoluyla, gerekse daha başka platformları kullanarak ortaya attıkları yalan yanlış şeylerle meşgul olmamalıdırlar. Yer yer bu türlü şeyler onların uykusunu kaçırsa ve onlarda mukaddes hafakanlar meydana getirse de onlara asla yapmaları gerekli olan farzlar üstü farz vazifelerini unutturmamalıdır. Gönül erleri, bütün ruh güçleriyle ve bütün zihin fakülteleriyle kendi meselelerine konsantre olmalı ve hep o yolda yürümeye devam etmelidirler. Hz. Pir’in dediği gibi, iki elimiz var; dört elimiz olsaydı yine bu istikamette kullanmamız icap ederdi.


*Not: Bu yazı ilk defa neşredilmektedir. İnşallah, bundan sonra bu bölümde her hafta yeni bir Kırık Testi okuyabileceksiniz.

YENİ* Kırık Testi: GERÇEK ÂLİM VE SOSYAL SORUMLULUK

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Gerçek âlimden kastedilen nedir? Âlimler tarih boyunca sosyal hayatta ne gibi fonksiyonlar görmüştür? Günümüz toplumunda onları ne gibi sorumluluklar beklemektedir?

   Cevap: Hemen ifade etmek gerekir ki her şeyi en iyi bilen olması yönüyle âlim dediğimizde ilk akla gelen Yüce Allah’tır. Nitekim O’nun ilim kökünden gelen üç farklı mübarek ismi vardır. Bunlar; Âlim, Alîm ve Allâm’dır. Son iki isim “mübalağa kipi” diye ifade edilen bir kalıp içinde gelmiştir. Dolayısıyla onlar Allah’ın ufkumuzu aşacak şekilde ilm-i muhit sahibi olduğuna delâlet eder. Ayrıca Yüce Allah hakkında kullanılan Allâmu’l-guyûb ismi de, O’nun şehadet âlemleri yanında bütün gayb âlemleri hakkında da idrak edilemeyecek enginlikte ilim sahibi olduğunu göstermektedir. Bu açıdan da O, kâinattaki zerrelerden damarlarımızın içinde cereyan eden kandaki alyuvarların hareketine kadar her şeyi bilmekte, sevk ve idare etmektedir. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de yer alan, وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ “Biz insana şah damarından daha yakınız.” (Kâf Sûresi, 50/16) âyet-i kerimesi de buna işaret etmektedir.

   Hakiki ve İzafi İlim

İşte bütün bunlardan ötürü hakiki anlamda âlim dediğimizde, Allah akla gelir. İzafî anlamda ise her şeyi en iyi bilen, bilgisinde isabet eden ve hakiki ilim sahibiyle münasebete geçebilen insanlar peygamberlerdir. Hususiyle onlar içinde de ulu’l-azm olanlardır. Yani Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed’dir (aleyhimü’s-salâtü ve’s-selâm). Ahzâb sûresinde yer alan şu âyet-i kerimede ulu’l-azm peygamberlere dikkat çekilmiştir: وَإِذْ أَخَذْنَا مِنَ النَّبِيِّينَ مِيثَاقَهُمْ وَمِنْكَ وَمِنْ نُوحٍ وَإِبْرَاهِيمَ وَمُوسَى وَعِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ وَأَخَذْنَا مِنْهُمْ مِيثَاقًا غَلِيظًا “Hatırla, bir vakit peygamberlerden söz almıştık. Sen’den, Nuh’tan, İbrahim’den, Musa’dan ve Meryem oğlu İsa’dan da… Onlardan sapasağlam bir söz aldık.” (Ahzâb sûresi, 33/7) Yüce Allah, burada ismi geçen peygamberlerle bir mukavele yaptığını ve onlardan sağlam bir söz aldığını ifade etmiş, onlara hususi baktığını ve hususi teveccühte bulunduğunu ima etmiş ve bununla onları şereflendirmiş ve yüceltmiştir. Bu yönüyle onlar, nezd-i ulûhiyetin gözü sürmeli hususi varlıklarıdır. Bunları öyle bilmek, öyle yâd etmek ve öyle saygı duymak gerekir.

Tekrar ifade etmek gerekirse, izafi plânda âlim olanlar, ulu’l-azm peygamberler başta olmak üzere Yüce Allah’ın bütün nebi ve resûlleridir. Çünkü onların, Allah’ın muhit ilmi ile irtibatları vardır. Onlar, vahiy vasıtasıyla bu kaynaktan beslenirler ve bu kaynaktan gelen bilgileri değerlendirme ve onların delâlet ettikleri manaları anlama açısından da üstün istidatlara sahiptirler. Bu açıdan onlar, Yüce Allah’tan gelen vahyi de doğru bir şekilde anlar ve gereğiyle amel ederler. Eğer hakiki ilim kaynağından gelen semavî kitaplar, izafi ilme sahip olan yüce nebiler tarafından gerçeğe uygun olarak yorumlanmasaydı, bizim onlardaki bilgileri bütüncül ve doğru bir şekilde kavramamız mümkün olmazdı. Şayet Kur’ân-ı Kerim, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) tarafından tefsir ve tevile tâbi tutulmasaydı, biz, onu anlama ve onunla amel etme noktasında çoğu yerde hata ederdik.

Söz buraya gelmişken şunu da ifade etmek gerekir ki bazı kimselerin “Kur’ân Müslümanlığı” adı altında Sünnet’i hafife almaları ve dışlamaları, Kur’ân’ın anlaşılmasında Resûl-i Ekrem’in tefsir ve tevillerine yer vermemeleri onların, hakikatten ne kadar uzak düştüklerini ve dinin ruhundan ne derece habersiz olduklarını göstermektedir.

Evet, öncelikle ilmin hakikati Allah’a dayansa ve daha sonra izafi plânda enbiya-i izâm gelse de, biz yine izafiyet açısından ilim sahibi büyük zatlar için de âlim ve hatta allâme kelimelerini kullanıyoruz. Kur’ân’da yer alan şu âyet-i kerimede de ilimde derinleşmiş kimselerin hususiyetine dikkat çekilmiştir:  وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلَّا اللَّهُ وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ آمَنَّا بِهِ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِّنَا “Onların (müteşabih âyetlerin) gerçek yorumunu Allah’tan başkası bilemez. İlimde derinleşenler, ‘Biz ona olduğu gibi inandık. Hepsi de Rabbimizin katından gelmiştir.’ derler.” (Âl-i İmrân Sûresi, 3/7)

Bu âyet-i kerimenin, lafz-ı celâleden sonra vakıf (durak) olup olmamasına göre iki farklı yorumu yapılmıştır. Yukarıdaki mealde, vakıf olmasına göre mânâ verilmiştir. Buna göre Yüce Allah, ilimde derinleşen ulemanın, mânâsında açıklık bulunmayan müteşabih âyetlerin yorumunda detaya inmekten sakındıklarını ve onun gerçek anlamını Allah’a havale ettiklerini bildirmektedir. Burada durulmayıp vasıl yapıldığı zaman ise şu şekilde mânâ vermek mümkün olur: “Müteşabih âyetlerin gerçek yorumunu hakiki manasıyla Allah ve nisbi manasıyla da ilimde rüsuh bulmuş âlimler bilirler.”

   Ulema Geleneği

İşte bu anlamıyla gerek Asr-ı Saadet’te gerekse sonraki dönemlerde büyük âlimler yetişmiştir. Onlar istidat ve kabiliyetlerine göre bir veya birkaç alanda çok derinleşmişlerdir. Mesela bir Hz. Ebu Bekir’in derinliğini anlayabilmemiz pek mümkün değildir. Belki o da engin bir tevazu ve mahviyet içinde olduğundan kendisi kendi derinliğinin farkında değildi. Bu yüzden detaya ait bazı meseleleri bile gelip Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) soruyordu. Mesela O’na gelip, giydiği entarisinin eteğinin uzun olduğunu, bunun kibir sayılıp sayılmayacağını soruyordu. Zira o, ilminin enginliği ve derinliği ölçüsünde fevkalâde mütevazi idi; tam bir mahviyet ve tevazu insanıydı. Çünkü o, bütün hayırların sırlı anahtarının tevazu, bütün kötülüklerin şerli anahtarının da kibir olduğunun şuurundaydı.

Hz. Ebû Bekir, aynı zamanda adil ve oldukça başarılı bir devlet idarecisiydi. Daha önce muhtelif vesilelerle dile getirdiğim bir hakikati bir kez daha hatırlatmak istiyorum. İnsanlık tarihinde devlet idaresinde onun ulaştığı başarıya ulaşmış ikinci bir devlet adamı göstermek çok zordur. Çünkü o, üst üste problemlerin geldiği bir dönemde devlet idare etmiş ve iki seneyi aşan bir süre içerisinde Allah’ın izni ve inayetiyle bütün bu problemlerin üstesinden gelmeyi başarmıştır. Bütün bunların yanında o, ibadetlerinde de çok ileridir. Hatta onun yaptığına ibadet değil, ubûdet denilmesi daha doğru olur. Çünkü o, -tabiri caizse- namazlaşmış, oruçlaşmış, haclaşmış ve âdeta Efendimiz’in bir timsali hâline gelmiştir. Şeklen O’na benzediği gibi, ibadet hayatıyla da adım adım O’nu takip etmiştir.

Hz. Ebû Bekir’den sonra gelen diğer halifeler de -Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali (radıyallâhu anhüm)- devlet idarecisi olmalarının yanı sıra aynı zamanda ilimde de derinleşmiş insanlardı. Bunların her birisinin kendisine has ayrı faziletleri söz konusu idi. Mesela Hz. Ali, ilm-i ledünne dair enginliğiyle Efendimiz’in vilâyetini temsil ediyordu. Sadece dört halife de değil, sahabe içerisinde Abdullah İbn Mesud, Abdullah İbn Abbas ve Muaz İbn Cebel gibi çok sayıda ilim sahibi insan vardı. Mesela bunlardan birisi olan Ebû Hüreyre, sahabenin en çok hadis nakledeniydi; Hz. Âişe kendi dönemine ait birçok ilimde söz sahibiydi. Öyle ki mübarek anamızın o dönemin ilim dalları ile ilgili neredeyse bilmediği bir şey yok gibiydi. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) onu genç yaşında seçmesi, saadet hanesine alması ve kadınlık âlemiyle ilgili pek çok dinî meselenin onun vasıtasıyla ümmete intikal etmesi rastlantıya bağlı işler değildir. Bu evliliği, bedenî hazlarla irtibatlandırmak akıl, mantık ve insafa gözünü kapamak demektir. O yüksek firaset ve fetanet onun ileride ne tür bir vazife göreceğini keşfetmiş ve bunu eda etmesi adına onu nur evine almıştır. O da hususiyle Efendimiz’in ruhunun ufkuna yürümesinden sonra pek çok ilmî meselede kendisine müracaat edilen ve soru sorulan birisi olmuştur. Tabiinin dev imamları onun kapısına gelmiş ve kendisine sütre arkasından soru yöneltmişlerdir.

Ne var ki o dönem itibarıyla âlimler, isimsiz birer müsemma idiler. Bu yüzden de onların hiçbirisi âlim olduğunu iddia etmemiş, başkaları da onlar için “allâme” gibi mübalağalı vasıflar kullanmamıştır. Aynı şekilde o dönemde âlim yetiştirmek için kurulmuş Daru’l-fünûn gibi özel müesseseler de yoktur. Sahabe döneminde böyle olduğu gibi, tâbiin döneminde de böyle çok sayıda âlim vardır.

Gerek ilk dönem itibarıyla henüz isimsiz birer müsemma olarak varlıklarını devam ettiren seleflerin, gerekse sonraki dönemlerde toplum içerisinde âlim olarak bilinen şahısların İslâm dünyasındaki yerleri çok büyüktür. Özellikle beşinci asra kadar âlimler hem teşriî emirlerin izahı hem de tekvinî emirlerin keşfi mevzuunda çok önemli hizmetler gerçekleştirmişlerdir. Onlar Kur’ân-ı Kerim’in tefsiri, hadislerin tedvini, onlardaki fıkhî hükümlerin çıkarılması, bütün bu ilimlerin usûl ve yöntemlerinin tespit edilmesi gibi mevzularda önemli eserler telif etmiş ve sonraki nesillere büyük bir ilmî miras bırakmışlardır. Onlar sadece bununla da yetinmemiş, Kur’ân ve Sünnet’ten aldıkları dinamizm ile bunlara bağlılık çerçevesinde tekvinî emirleri didik didik etmişlerdir. Onlar hakikat ve araştırma aşkıyla eşya ve hâdiseler üzerinde öyle durmuş ve onlardan değişik fenlerle alâkalı öyle prensipler çıkarmışlardır ki, bir yönüyle Batı Rönesans’ına giden yolu açmış ve bu yolda yürüyecekler için köprüler kurmuşlardır. İbn Sina, Harizmî, Cabir, Râzî ve Zehravî gibi devasa kametler teşriî emirleri çok iyi bilmenin yanında, tekvinî emirler mevzuunda da ortaya koydukları eserlerle uzun asırlar Batı düşüncesine tesir etmişlerdir. Gün geçtikçe bunlar yavaş yavaş ortaya çıkmaktadır. Haklarında eserler telif edilmekte, müzeler kurulmaktadır.

   Mektep, Medrese ve Tekye’nin Birbirinden Ayrılığı

Günümüzde hâlâ ulema geleneği devam etse ve kısmen önemini korusa da, bunun beşinci asırdan sonra alanının daraldığı da bir gerçektir. Yeryüzünde gün bitiminde ışığın karanlığa yenik düşmesi ve bir süre sonra karanlığın hâkim olması gibi, gün geçtikçe ilmî çalışmalar da canlılığını yitirmeye ve azalmaya başlamıştır. İlk beş asırdaki ilmî faaliyetlerde görülen dinamizm, daha sonraki devirlerde yavaş yavaş etkisini kaybetmiştir.

Medreselerin, fen bilimlerini faydasız görerek kapı dışarı atmaları ve aynı zamanda İslâm’ın kalbî ve ruhî hayatından da uzaklaşmaları ise bizim için tam bir felâket olmuştur. Hâlbuki Müslümanlığı kalbî-bedenî ve dünyevî-uhrevî yanları itibarıyla hakiki manada temsil edenler, onu kalbî ve ruhî hayat seviyesinde yaşayabilenlerdir. Maalesef bir dönemden sonra medreseler sadece sarf, nahiv, meânî, beyan, bediî ve belâgat gibi dil ilimleriyle, az miktarda fıkıh, tefsir, kelâm ve hadis ilimlerinin okutulduğu mekânlar hâline gelmiştir. Âlimlerin vazifesi sadece ders okutmaktan ve insanlara vaaz u nasihat etmekten ibaret görülmüş, İslâm’ın ruhî hayatı tekye ve zaviyelere mahkûm edilmiş ve teşriî emirler de tekvinî emirlerden koparılmıştır.

Bir hakikatin üç yüzünü temsil eden medrese, mektep ve tekyenin birbirinden koparılmasıyla, bunlar arasındaki vifak ve ittifak da bozulmuştur. Burada yaşanan ihtilaf ve iftirak ise Allah’ın yardım ve tevfikinin kesilmesine sebep olmuştur. Zira nasıl ki insanlar arasındaki vifak ve ittifak Allah’ın insanları muvaffak kılması için en doğru bir davetçi ise, aynen öyle de İslâm’ın ruhî hayatı, pozitif ilimler ve dinî ilimlerin birbirinden koparılıp ayrı düşürülmesi ve bunların ayrı ayrı güzergâhlar takip etmeye başlamaları da Yüce Allah’ın tevfikinin kesilmesine sebebiyet vermiştir.

Bütün bunlardan da anlaşılacağı üzere günümüzde hakikatin bu üç yüzünü aynı anda temsil eden insan kalmadığından, gerçek ilim insanlarının bulunduğunu söylemek de zordur. Âlim olarak görülen insanların bazısı sadece pozitif ilimleri biliyor ve dolayısıyla natüralizme açık duruyor; bazıları sadece medrese ilimleriyle meşgul oluyor; bazısı da tekye ve tarikatlarda İslâm’ın ruhî hayatını temsil etmeye çalışıyor. Bu itibarla da belki bunların hepsi bir şeyler biliyor ama herkes her şeyi bilmiyor. Bu da bize günümüzde hakiki ulema hasreti yaşatıyor. Bu koordinasyonun yeniden sağlanması gerekiyor. Bu üç kesimin yan yana gelmesi, omuz omuza vermesi ve ortak bir akıl oluşturmaları inşâallah Müslümanların ikinci Rönesansı olacaktır.

   Gerçek Kanaat Önderleri

İslâm tarihine göz atıldığında, âlimlerin toplumun yönlendirilmesinde de önemli fonksiyonlar eda ettikleri görülecektir. Mesela Raşid Halifeler, kendileri de âlim olmalarına ve kendi ilim ufukları itibarıyla pek çok problemi çözebilme kabiliyetine sahip bulunmalarına rağmen, sahabenin önde gelen âlimlerini yanlarında tutmuşlar ve önlerine çıkan her problemi onlarla müzakere etmişlerdir. Sahabe efendilerimiz, bilmedikleri bir meseleyi bilen birisine sorma konusunda hiç çekinmedikleri gibi, aynı zamanda gördükleri hata ve yanlışları düzeltme ve başındaki yöneticiyi ikaz etme noktasında da çok rahat davranmışlardır.

Esasen yöneticilerin ulemadan istifade etmesi ve ulemanın topluma rehberlik yapması nispeten sonraki dönemlerde de devam etmiştir. Mesela Selçuklu veziri olan Nizamülmülk tarafından Nizamiye Medreseleri kurulmuş ve bunların başına İmam Gazzâlî’nin de hocası olan İmamü’l-Harameyn el-Cüveynî getirilmiştir. Onun ayrılmasından sonra ise yerini İmam Gazzâlî doldurmuştur. Onlar, Nizamiye medreselerinin başında bulunduğu dönemde konumlarının hakkını vermiş ve ilmî ağırlıklarıyla herkese kendilerini kabul ettirmişlerdir. İmam Gazzâlî, bir dönemden sonra Din-i Mübin-i İslâm’a başka bir yolla daha iyi hizmet edileceğine inanarak baş müderrislik makamını terk etmiş, fakat fikir ve düşünceleriyle halka rehberlik yapmaya ve yöneticilere yol göstermeye devam etmiştir.

Osmanlı Devleti’nde de bidayetten itibaren ulemanın toplum içerisinde ve yöneticiler nezdinde hep ağırlıklı bir yeri olmuştur. Mesela Osman Gazi Hazretleri, kendi döneminde önemli bir kanaat önderi olan Şeyh Edebalî’den çok istifade etmiş ve onun kızıyla evlenmiştir. Öyle ki onun Osman Gazi’ye verdiği nasihatler bugün bile yöneticilere ışık tutmaya devam etmektedir. Aynı şekilde İkinci Murat (cennetmekân) çok defa Hacı Bayram Veli Hazretleri’nin fikrine müracaat etmiştir. Keza Fatih’in etrafında Molla Hüsrevler, Akşemseddinler hiç eksik olmamıştır. Kanunî her türlü ihtişamına rağmen yapacağı icraatlarla ilgili Ebussuud Efendi’den fetva almıştır. Yavuz Sultan Selim (aleyhi’r-rahmetu ve’l-gufrân) hayatı boyunca Zenbilli Ali Efendi’nin gözünün içine bakmıştır.

Günümüzde de âlim ve kanaat önderi olarak görülen şahsiyetler vardır. Hiç şüphesiz bunlar bulundukları konum itibarıyla önemli hizmetler yapmaktadırlar. Dolayısıyla da boş değillerdir. Fakat günümüzdeki kocaman boşluğu bertaraf etmeye gücü yetecek kadar bir âlim topluluğu bulunmadığını da ifade etmek gerekir. Maalesef günümüz insanı çok ciddi bir boşluk içinde bocalayıp durmaktadır. O, Hazreti Yusuf’un düştüğü kuyudan daha derin bir kuyuya düşmüştür. Onun, düştüğü bu çukurdan kurtarılabilmesi için çok ciddi bir firaset ve kiyasete ihtiyaç vardır. Fakat ne yazık ki toplumumuz bu ölçüde ilim ve fikir sahibi kanaat önderlerinden yoksundur.

Halk, bazı şahısları büyük gördüğünden onlara teveccüh edebilir ve onları büyüklük tahtına oturtabilir. Onlar da bu krediyi kullanarak bir şeyler yapabilirler. Fakat asıl olan, insanların duygu ve düşüncelerini besleyecek, toplumu doğru yola yönlendirecek ve insanların yanlış iş yapmalarına meydan vermeyecek âlimlerin varlığıdır. Çünkü toplum bu tür âlimler ve kanaat önderleri yetiştirebildiği takdirde, pek çok yanlıştan salim kalacak ve müstakim bir çizgide yol alacaktır. Zira bu tür âlimler halka rehberlik yapmanın yanında, toplumu ve devleti idare eden insanların da güvenini kazanacak ve onlara nüfuz ve tesir edeceklerdir. Sonrasında da bu güven ve nüfuzlarını, onları popülizmden uzaklaştırma, tiranlar gibi hareket etmeden koruma ve halkın maslahatlarını gözetmelerini sağlama istikametinde kullanacaklardır.

Hiçbir insan kendi kendine yetmez. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bile, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’in kendi vezirleri olduğunu ifade etmek suretiyle bu konuda bize önemli bir ders vermiştir. (Bkz.: Tirmizî, menâkıb 17; el-Hâkim, el-Müstedrek 2/290) Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) başka bir hadis-i şeriflerinde ise bu hakikate şu sözleriyle dikkat çekmiştir: إِذَا أَرَادَ اللَّهُ بِالْأَمِيرِ خَيْرًا جَعَلَ لَهُ وَزِيرَ صِدْقٍ إِنْ نَسِيَ ذَكَّرَهُ وَإِنْ ذَكَرَ أَعَانَهُ وَإِذَا أَرَادَ اللَّهُ بِهِ غَيْرَ ذَلِكَ جَعَلَ لَهُ وَزِيرَ سُوءٍ إِنْ نَسِيَ لَمْ يُذَكِّرْهُ وَإِنْ ذَكَرَ لَمْ يُعِنْهُYüce Allah bir devlet başkanı hakkında hayır murat ettiği zaman, ona unuttuğunu hatırlatan, hatırladığını da yapmaya yardım eden doğru sözlü bir yardımcı verir. Şayet Allah Teâlâ o devlet başkanı için hayır dilemezse, ona unuttuğunu hatırlatmayan, hatırladığını da yapmaya yardım etmeyen kötü bir yardımcı verir.” (Ebû Dâvud, imâre 4)

Bu itibarladır ki bir yöneticinin meşgul olduğu alanla ilgili kendisini yeterli görmesi, yetersiz olduğunun delilidir. Dolayısıyla böyle birisinin eninde sonunda derbeder olacağından da şüphe edilmez. Maalesef yakın tarihte de “Ben, bana yeterim.” diyen nice diktatör hem kendi hayatını hem de halkının hayatını fiyaskolara boğmuştur. Böyle bir fiyaskodan kurtulmanın yolu ise yöneticilerin, çevrelerinde İmam Gazzâlî, Zenbilli, Akşemseddin, Ebussuud Efendi, Şah Veliyyullah Dihlevî gibi insanları bulundurmaları ve onların görüş ve mütalaalarına başvurmak suretiyle yürüdükleri güzergâhı emniyet altına almalarıdır. Beri tarafta ulema ve kanaat önderleri de, yaşantılarıyla güvenilir birer insan olduklarını ortaya koymalı, kendilerini bir siyasi cereyana kaptırmamalı, fikirlerini siyasî mülâhazalara feda etmemeli ve elde ettikleri krediyi sadece idarecileri doğru yola yönlendirme istikametinde değerlendirmelidirler.

Maalesef günümüzde her iki cenahta da ciddi bir eksiklik göze çarpmaktadır. İçine düştüğümüz boşluk çok derin olduğu gibi, gerek idare edenlerde, gerekse onlara rehberlik yapma konumunda bulunan insanlarda ciddi bir kısım boşluklar vardır. Daha da kötüsü onlar bu boşluklarının farkında değillerdir. Böyle iç içe boşluklar bir araya gelince, işin doğrusu problemlerin çözümü de çok bilinmezli bir denklem hâline gelmiştir. Fakat her şeye rağmen milletimiz bu güne kadar çok önemli âlimler ve idareciler yetiştirmiş ve İslâm’a önemli hizmetler yapmıştır. Onun geçmişte yapmış olduğu bu türlü iyilik ve güzellikler, gelecekte yapacağı iyilik ve güzellikler için de yanıltmayan en güçlü referanstır. 


*Not: Bu yazı ilk defa neşredilmektedir. İnşallah, bundan sonra bu bölümde her hafta yeni bir Kırık Testi okuyabileceksiniz.

Kırık Testi: YARATAN BİLİR, DİLEDİĞİNE DİLEDİĞİNİ VERİR!..

Herkul | | KIRIK TESTI

Selef-i sâlihînden bazıları dua esnasında أَلَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ ayet-i kerimesini çokça zikreder; ondaki derin manaları elden geldiğince duymaya çalışır, bu ilahî beyanın çağrıştırdıklarıyla gönüllerini bütün bütün Cenâb-ı Allah’a verir; sonra da ihtiyaçlarını, isteklerini bir bir zihinden geçirerek her şeyi Yaratan’ın ilmine, rahmetine ve kudretine havale ederlermiş. “Yaratan yarattığı mahlûkunu hiç bilmez olur mu? (İlmi her şeye nüfuz eden ve her şeyden haberi bulunan) Latîf ü Habîr O’dur.” (Mülk, 67/14) meâlindeki ayetin şefaatiyle ve onu mülahazaya alırken yakaladıkları iman ve inanmışlık ufku sayesinde dualarına icâbet edileceğine, arzularının gerçekleşeceğine inanırlarmış. Doğrusu, kısaca meâlini verdiğim beyan-ı ilahînin uzak-yakın tedaî ettirdikleri umumen mülahazaya alındıktan ve onun kazandıracağı ruh haletiyle Hazreti Latîf ü Habîr’e tam ilticâ edildikten sonra yapılacak duaların makbul olduğu/olacağı âşikârdır. Zira, o şekilde dua eden insan, halini bilen, sesini duyan, kendisine acıyan ve bütün ihtiyaçlarını gidermeye gücü yeten bir Hâlık-ı Kerim’e seslendiğinin farkındadır ki duanın kabulü için bu şuur olmazsa olmaz bir şarttır.

   Sen Hâlık’sın, ben Mahlukunum!..

Söz konusu ayet-i kerimede öncelikle Cenâb-ı Hakk’ın yaratıcılığına dikkat çekilmekte ve bir Hâlık-ı Kerim’in huzurunda olduğumuz nazara verilmektedir. Bu hakikati ikrar etme Allah Teâlâ’nın şefkatini celbe vesiledir. Çünkü, yaratılmış olduğunun şuuruyla Yaratıcısına seslenen kul şu duygularla dolacaktır:

“Rabbim, beni Sen yarattın, arzu ve emellerimi, ihtiyaç ve isteklerimi de en iyi Sen bilirsin. Bir zamanlar var olmanın manasını, yaşamanın ne demek olduğunu, hayatı, dünyayı, insanlığı… bilmiyordum. Rasûl-ü Ekrem’den, İslam’dan ve Kur’an’dan da habersizdim. Hiçbir şey bilmediğim ve hiçbir şeye ihtiyaç hissetmediğim halde Sen sürpriz bir şekilde beni var ettin, insan olarak yarattın; ruhuma imanın tadını tattırdın, bana İnsanlığın İftihâr Tablosu’nu tanıttırdın. Sayısız lütuflarını başımdan aşağı sağanak sağanak yağdırdın. Hiçbir şey bilmediğim, hiçbir eksiklik hissetmediğim, hiçbir şeye ihtiyaç duymadığım ve hiçbir şey arzulamadığım bir dönemde Sen bunları bana lutfettin. Fakat, şimdi bazı şeylere aklım eriyor.. zâhir-bâtın duygularımla bazı şeylere ihtiyacım olduğunu hissediyorum.. şu dünya hayatını ikâme edebilmem için bazı şeylere zaruret derecesinde ihtiyacım olduğunu farkettiğim gibi, ebedî hayatta ebediyete erebilme, ötede Senin cemâlini görebilme, hoşnutluğuna mazhar olup Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) semâvî sofrasına oturabilme misillü daha pek çok şeye ihtiyacım olduğunu.. hatta bunların benim için zarûrî olduklarını hissediyorum. Beni Yaratan da, bu duyguları bana veren de Sen’sin. İçime ebed arzusunu dolduran, gönlüme ebedden ve ebedî Zât’tan başka bir şeyle tatmin olmama hissini koyan da Sen’sin. Madem yapan, yaratan, donatan Sensin, bütün emellerimi ve eksiklerimi de en iyi Sen bilirsin. Ben başkasının değil, Sen’in mahlukunum.. ve başkasına değil sadece Sana el açıyorum.”

İşte, bu mülahazalarla dopdolu olarak “Rabbim, Hâlıkım, Yaratıcım..” diye seslenme, Cenâb-ı Hakk’ın şefkat, re’fet ve rahmetine müracaat etme demektir.

Evet, Allah yaratandır, yaratan bilir. Teşbihte hata olmasın; bir makinenin kâşifi, o makineyi nasıl en ince ayrıntısına kadar bilirse, Cenâb-ı Hak da yoktan var ettiği mahlukâtı –ilmi, hiç kimsenin bilgisiyle kıyaslanamayacak şekilde– bütün yönleriyle bilir. O bizim her şeyimizden haberdârdır; mahiyetimize ait her hususiyeti, hatta potansiyel derinliklerimizi, o derinliklerle nereye kadar varabileceğimizi de bilir.

Potansiyel derinlik nedir? Seyr ü sülûk-i ruhâniyle veya acz ü fakr, şevk ü şükür, tefekkür ve şefkat yoluyla kalb ve ruh ufkunda seyahat yaparsınız.. ya da selef-i sâlihînin üçüncü asra kadar hep zühd mülahazasına bağlı değişik yollarla Cenâb-ı Hakk’a yürüdükleri gibi yürürsünüz. Kabiliyetlerinizin müsaadesi nispetinde inkişaflar olur gönlünüzde. Tıpkı bir tomurcuk gibi açılırsınız yaprak yaprak.. bütün güzelliklerinizi vitrin vitrin sergiler, ahsen-i takvîme yaraşır olgunluklarınızı meşher meşher ortaya koyarsınız. Dün birer çekirdek, bugün de birer tomurcuk halinde olan istidatlarınızın yarın renk renk çiçekler vermesi söz konusudur. Olduğunuzdan öte olgunlaşmanız, daha geniş inkişaflar yaşamanız da mümkündür. İşte bugüne kadar ne yaptınız, hangi mesafeleri aldınız; şu anda neredesiniz ve nereye yürüyorsunuz… bunları bilen Allah Teâlâ, yarın neler yapmaya, hangi merhaleleri katetmeye muktedir olduğunuzu ve azmederseniz neler yapabileceğinizi de bilir. Ne bugününüz ne yarınınız ne öbür gününüz ne de daha sonra ötelerde, ötelerin de ötesinde nimetlerle serfirâz olacağınız en mutlu anlarınız… hiçbiri O’nun o muhît ilminin dışında değildir. Hepsi O’nun planları, projeleri ve ilmî takdirleri istikametinde cereyan eder. İmkan dahilinde olan plan ve projelerin gerçekleşmesi, potansiyel derinliklerinizin meyvelerini vermesi de yine O’nun ilmine ve yaratmasına bağlıdır. Dolayısıyla, dua eden insanın, her şeye kâdir ve her şeyden haberdar bir Hâlık-ı Zülcelâl’e el açtığını ve isteklerinin O’nun bir “ol” demesiyle anında gerçekleşeceğini düşünmesi çok önemlidir.

   Latîf ü Habîr

Ayet-i kerimede Cenâb-ı Hakk’ın yaratıcılığı nazara verildikten sonra O’nun kendi mahlukâtını mutlaka bildiği ifade edilerek Esmâ-i Hüsnâ’dan yine “ilim” yörüngeli iki isim zikrediliyor. Esmâ-i ilâhiyenin herbiri, o müteâl Zât adına bir güzellik, bir büyüklük ve bir tamamiyetin ifadesidir; onlar, her anılışlarında, mânâ ve nuraniyetleriyle inanılması gereken hakikatlerin sınırlarını belirler, inanan gönüllerde saygı uyarır ve haşyetle çarpan sinelerde teveccüh vesilesi olurlar. Burada da, “Zât-ı ulûhiyet”i evsâf-ı celâliye ve cemâliyesine uygun şekilde tanıma adına yanıltmayan birer rehber olan Cenâb-ı Hakk’ın güzellerden güzel isimlerinden Latîf ve Habîr isimleri anılıyor. Bunlar birer sırlı anahtar gibi dua edenin eline veriliyor ve onların açacağı hakikat kapılarından geçerek huzur-u ilahîye varması gerektiğine işaret ediliyor.

Latîf; en ince ve en gizli işleri bütün incelikleriyle bilen, her şeyden haberdâr; yaratıkların muhtaç oldukları faydalı şeyleri lütuf ve yardımıyla ihsan eden, son derece lütufkâr demektir. Latîf ism-i şerifi, bir yandan, ilim ve kudretiyle eşyanın en gizli noktalarına nüfûz eden, kullarının açık-kapalı her yanını bilen; iyi-kötü her söz ve fiil, her hal ve durum, her niyet ve maksat kendisine malum olan; diğer taraftan da, varlıkların bütün ihtiyaçlarını görüp gözeten, kullarının en küçük isteklerini dahi -rızasına muvafıksa- lütfuyla veren ve kendisine teveccühde bulunanları asla teveccühsüz bırakmayan Zât manalarına gelmektedir.

Habîr ise; doğrudan ilim ve haber sahibi olan, mahlukâtın bütün hallerine her an vasıtasız olarak vâkıf bulunan, hiçbir hâdise ve hatıra, hiçbir düşünce ve niyet kendisinden gizlenemeyen Zât demektir. Evet, Habîr ismi de, Cenâb-ı Hakk’ın içimizi, dışımızı, gizli-açık her şeyimizi bildiğini ve bize, şahdamarımızdan daha yakın olduğunu ifade etmektedir.

   O Cüz’iyyâtı da Bilir!..

Maalesef, bazıları –hâşa ve kellâ– “Allah cüz’iyyat-ı umuru bilmez” türünden çok çirkin laflar sarfetmektedirler. Bu sözün Zât-ı Ulûhiyet’e isnâdı hangi manada olursa olsun –bağışlayın– en büyük küstahlıktır. “Bilmez” kelimesini Zât-ı Ulûhiyet hakkında kullanmak küstahlık olduğu gibi, o sözü Hazret-i Muhbir-i Sâdık’a isnad etmek de saygısızlıktır. Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ ve’t-teslimât) bilmediği bazı şeyler olabilir; o –kendisinin de ifade ettiği gibi– Allah Teâlâ’nın bildirmediği bazı şeyleri bilemeyebilir. Fakat, sizin onun hakkında o kelimeyi kullanmanız, “bilmez” demeniz doğru değildir; eksiklik ve zaaf hatırlatacak bir sözü onunla yanyana getirmekten kaçınmanız sizin edebinizin gereği ve ona karşı saygınızın ifadesidir. Hele Zât-ı Ulûhiyet hakkında öyle bir şey söylemek çok büyük bir hatadır. Hayır, Cenâb-ı Hak cüz’iyyat ve külliyât adına her şeyi bilir; kullarını da, onların ruhlarını, kalblerini, sırlarını, hafîlerini ve ahfâlarını da, onların yapıp ettikleri her şeyin en ince tafsilatını da bilir. Kur’an-ı Kerim, “Ben sizin açığa vurduklarınızı da, ketmettiklerinizi de çok iyi bilirim.” (Bakara, 2/33), “Münâfıklar hâlâ anlamıyorlar mı ki, Allah onların kendi aralarındaki fısıldayışlarını da sırlarını da bilir, Allah bütün bilinmezleri bilen Allâmu’l-guyûbdur.” (Tevbe, 9/78)… gibi yüzlerce âyetiyle O’nun, gayb alemlerinde, âfâkın derinliklerinde ve ötelerin daha ötesinde olan her şeyi bildiğini ilan etmektedir.

İşte, sohbetimize mevzu teşkil eden ayet-i kerimeden hemen önceki ilahî beyanda da “Sözünüzü ister içinizde gizleyin, ister açığa vurun, hepsi birdir. Zira Allah gönüllerin künhünü dahi bilir.” (Mülk, 67/13) buyurulmaktadır. Bu ayet, müşrikler ve münafıklar için bir tehdit olduğu gibi, müslümanlar için de hem bir ikaz hem de –yerine göre– bir müjdedir. Çünkü, bir mü’min ellerini açıp Rabbine niyaz ederken, dile getiremediği duygularının, boğazında düğümlenen hislerinin, tarif edemediği dertlerinin, tasavvurlarının ve tahayyüllerinin dahi o Latîf ü Habîr, o Hazret-i Allâmu’l-Guyûb tarafından işitildiğine, bilindiğine inanır. Gözlerinden akan birkaç damla yaşın, içinden gelen acılı bir âhın bile boşa gitmediğinin farkındadır. Kalb ibresini iyi ayarlayıp Cenâb-ı Mevlâ’ya gönlünün sesiyle teveccüh edebildiği sürece dualarının mutlaka kabul göreceği ve hep istediklerinin daha iyilerini bulacağı ümidindedir.

   O’nun Kapısında…

Nasıl olmasın ki; vicdanın derinliklerinde duyularak anılan her ism-i mübarek, cismaniyete ait perdeleri yırtar, birer şefaatçi gibi Müsemmâ-i Akdes’i hatırlatır; gözden-gönülden isi-pası siler ve ruha tâ ötelerin ötesini gösterir. İnsan onlarla Hakk’ı yâd ettikçe, kalbinde itminan hâsıl olur. Esma-i Hüsnâ’dan herbir isim, dergah-ı ilahîye yönelme istikâmetinde kulun iradesini biraz daha şahlandırır, dua azmine güç verir..

Evet, Latîf ü Habîr isimlerinin zikrine de bu açıdan bakılmalıdır. Madem, öyle bir Hâlıkımız var ki, O’nun ilmi her şeyin inceliklerine nüfuz eder ve O her şeyden hakkıyla haberdardır.. madem her şeyi her şe’niyle bilen Hallâk-ı Kadîr bizim en ince ve en gizli işlerimizi de bütün incelikleriyle bilir, her halimiz O’na malumdur.. ve madem O muhtaç olduğumuz şeyleri lütuf ve yardımıyla ihsan etmeye kâdirdir; istek ve ihtiyaçlarımızı halketmek O’na asla zor değildir.. öyleyse, bize O’nun önünde diz çökmek, samimiyetle içimizi dökmek, ellerimizle beraber gönüllerimizi de O’na açmak, tazarru ve niyazda bulunmak ve o kapıdan boş dönmeyeceğimize kat’iyen inanmak düşer.

İşte, bu mülahazalar iradelerimizi öyle şahlandırır, bizi öyle heyecanlandırır ve öyle bir yakîn mertebesine ulaştırır ki, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) işaret buyurdukları “imânen vehtisâben” ufkunu yakalarız. Duamızın kabul olacağına ve ellerimizi boş olarak indirmeyeceğimize bütün ruh u canımızla inanır, ötelerden yükselen “iste, istediğin verilecektir” va’dini vicdan kulağıyla biz de duyarız. Duamızda ve o iç yakıcı mülahazalarda derinleştikçe daha bir hisli hale gelir, Rabbimize daha bir gönülden sesleniriz:

Rabbimiz, şimdiye kadar Senin kapının tokmağına dokunanlardan hiçbirisini boş olarak geriye çevirmedin. Senin kapında ihtiyaç izhar edenlerden boş dönen hiç olmadığı gibi hiçbir pişman da o kapıdan kovulmamıştır; O kapı senin kapın, onun başkalarından farkı da her gelene affındır. Şimdi biz de bu kapının dilencileriyiz, bizi sevindireceğinden de eminiz. Rabbimiz, yakarışlarımıza icabet et; ümitlerimizi boşa çıkarma, bizi hüsrana uğratma, elleri boş tali’sizler olarak geri çevirme!..

Kırık Testi: ALLAH KARŞISINDAKİ DURUŞUYLA MÜ’MİN

Herkul | | KIRIK TESTI

Mü’min; inanan, güvenen, emin bir geleceğe namzet olan, çevresine emniyet vaad eden ve iç içe farklılıkları bulunan özel konumlu bir âbide insandır. O, bütün bir ömür boyu her işini Allah tarafından görülüyor olma mülâhazasına bağlar ve her zaman imrendiren bir incelik ve nezaket içinde bulunur. Bu engin ve derin duyuş ve duruşuyla o, halk karşısında da Hak karşısında da hep nazik, terbiyeli, hatırnaz ve incedir. Öyle ki, hayatıyla tehdit edilse, değişik baskılara maruz kalsa ve iftiraya uğrasa da, meşru müdafaanın dışında herhangi bir kabalığa asla tenezzül etmez. Evet, o, Allah’a kul olmanın benliğinde hâsıl ettiği zarafet ve derinlikle bütün tavır ve davranışlarında fevkalâde kibar, olabildiğine temkinli, dediklerinin-ettiklerinin farkında, her konuda ciddî mi ciddî, aynı zamanda rahat, mülâyim ve herkese sinesi açık müstesna bir insandır.

O, bir yandan, imanın iç dünyasında oluşturduğu genişlik ve zenginlikle karşılaştığı hemen herkesi kucaklar, onlara kâse kâse sevgi sunar ve şefkatle bağrına basar; Allah’a yakın olmanın bütün güzelliklerini rast geldiği herkese gösterir ve elinden geldiğince onların ruhlarına duyurmaya çalışır; diğer yandan da, Hak’la karşılaşacağı günün hülyalarıyla yer yer sevinir, kendinden geçer, zaman zaman da derin bir mehâbet hissiyle ürperir ve böyle bir müthiş buluşma heyecanıyla râşeler yaşamaya durur: Görmez çevresindeki kin, nefret sisini-dumanını.. duymaz haset ve iftira fırtınalarının ruhuna çarpıp kırılan esinti ve dalgalarını.. ve bütün bu olumsuzlukların hâsıl ettiği/edeceği stresleri, hafakanları. Zira o artık öyle bir huzurdadır ki, durduğu o muallâ yer itibarıyla silinir gider düşünce ve tasavvur dünyasındaki bütün münasebetsizlikler ve pırıl pırıl bir hâl alır kalb, ruh ve his dünyası. Aslında, her gün birkaç defa nâsezâ-nâbecâ ve yakışıksız şeylerden arınan birinin başka türlü olması da düşünülemez. İç dünyası ötelerden gelen mevhibelerle dopdolu, tavırları her zaman böyle bir zenginlik ve derinliğe ayarlı, yürüdüğü yol belli, hedefi hiçbir şeyle becayiş edilemeyecek ölçüde müteâl, inancı tastamam, nazarında büyükler hep büyük, küçükler şefkatle koklanan birer gül ve değerler cetvelinde de her şey yerli yerinde ise, yok demektir bu incelerden ince ruh yapısında en küçük bir yırtık ve sökük…

Zaten o, mefkûresini ifade etmeyen her türlü plan ve projeden, netice itibarıyla Allah’a götürmeyen dağınık düşüncelerden, lağv u lehv sayılan davranışlardan ve boş lakırdı, boş mülâhazalardan uzak mı uzak; sükûtu fikir, konuşması zikir, zâhir ve bâtın hâsseleriyle hep O’na kilitli, melekler kadar teveccühü derin ve arı duru, her zaman yüksek uçmaya hazır ve gerilimi baş döndürücü, fakat aynı zamanda kendi plan ve projelerini gaye ölçüsünde öne çıkarmayacak kadar da yöneldiği Yüce Dergâh’a saygılı, gözleri hep ufuk ötesinde, himmeti dağları delecek kadar yüce, hayatının gerçek deseni kabul ettiği inançlarını yedi cihana duyurma gayretiyle tam bir metafizik gerilim içinde, yaptığı ve yapacağı işlerin gerektirdiği nezaketin de farkında kusursuz bir basiret insanıdır.

Yetirir o dapdaracık ömrünü hem dünyayı imar etme­ye hem de ukbâyı peylemeye; boşuna zayi etmez kendine ilk bahşedilen mevhibelerin en küçüğünü ve meşgul olmaz dünya ve öteler adına bir şey vaad etmeyen “mâlâyâniyât”la.. rahatlıkla bağışlayabilir kendine lütfedilenlerin bütününü Hak rızası yolunda.. bağışlar ve bir pulunun boşa gitmemesi konusunda da olabildiğine titiz davranır. Çalışıp kazanırken hak ölçülerine ve haram-helâl mülâhazalarına fevkalâde dikkat ettiği gibi, edip eylediği işlerin birer çağlayana dönüşüp ötede Cennet ırmaklarını oluşturması için de her zaman rıza hedefli, “i’lâ-yı kelimetullah” yörüngeli hareket eder, dikkatli ve hesaplı davranır; damlasını deryalara çevirme yollarını araştırır, zerre ile güneşleri peylemeye çalışır ve bir ömür boyu gelip geçici şeyleri ebedîleştirmek için çırpınır durur.

Herkesi ve her şeyi O’ndan dolayı sever, her zaman sevgi soluklar ve çevresinde sevgiden bir atmosfer oluşturur. Koşar ağlamaları dindirir, âh u vâhları keser, ızdıraplara panzehirler çalar ve gülmeye çevirir feryâd u figânları.. hamd ü senâlara döndürür çaresiz sinelerden yükselen iniltileri.. rıdvan meltemleri hâline getirir etrafta esip duran alevden fırtınaları. Âlemin inlememesi için hep inler durur ve başkalarının ağlamaması için de gözyaşlarını ceyhun eder. O kendine, başkaları için bir şey ifade etme durumuna göre değer verir ve onun nazarında “ben” değil her zaman “biz” söz konusudur. Hodgâm değil diğergâmdır; beden insanı değil bir ruh ve mânâ eridir. Çiğnetmez kalbini cismine ve ruhunu da bedenine. Peygamberâne bir iffet ve ismet peşindedir. Meşru dairenin zevk ve lezzetlerini yeterli bulma mevzuunda öyle bir disiplin kahramanıdır ki, nefis ve cismaniyetle mücadelede iradesinin hakkını vererek –Allah’ın izniyle– bir hamlede her engeli aşar ve gider ta ruhunun ufkuna ulaşır.

Böyle biri, iyilikleri ve güzellikleri temsilde, fenalıkları ve çirkinlikleri aşmakta öylesine ciddî, öylesine azimli ve öylesine kararlıdır ki, ihtimal bu tavrıyla o çok defa meleklerle atbaşı hâle gelmekte ve bir kere daha onlara “Sübhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ”[1] dedirtmektedir. Zira o, ilk mevhibe olarak Hakk’ın lütfettiği şeylerin hiçbirini yaratılış gayesine (mâ hulika leh) aykırı kullanmamış ve her zaman emanette emin bir emanetçi gibi davranmıştır; Allah da onu maiyyetiyle şereflendirmiştir.

Evet, her fert için vücud bir emanet, onun yüksek insanî değerlerle donanımı ayrı bir emanet; Cennet arzusu ve oraya girebilme istidadı, yöntemi, daha ötesinde Hak cemâlini müşâhede edebilme kabiliyeti apayrı birer emanettir.. ve bunların hepsi de Yaratan’ın belirlediği çizgide kullanılmaları gayesine bağlı olarak insana bahşedilmişlerdir. Bu itibarla, günahlar, hatalar, beden ve cismaniyetin güdümünde yaşama gibi bayağılıklar, bu ilk mevhibelere karşı öyle saygısızca şeyler, öyle hıyanet ve cinayetlerdir ki, bunların her biri şeytanları sevindirse de “Mele-i A’lâ”nın sakinlerini utandıracaktır.

Onun içindir ki, gönülden O’na inanmış her mü’min, O’nun bu ilk armağanlarını, daha sonraki lütuflarına erme adına önemli birer vesile bilir ve değerlendirir.. ve bunlarla gerçek kimliği olan Hakk’a kulluğu, O’nun yakınlığını ve O’nun hoşnutluğunu elde etmeye çalışır. Aksine, tam inanamadığından dolayı ilk mevhibeleri görmeyen ve onları iman, mârifet ve muhabbet yolunda değerlendiremeyenler ikinci ve sermedî lütuflardan da mahrum kalırlar.

Aslında böyleleri, bütün bütün ahiret hayatlarını ihmal ettikleri gibi, dünyada da hiçbir zaman tam mutlu olamazlar; inkâr kaynaklı bir sürü problem altında hep inim inimdirler ve kat’iyen streslerden, hafakanlardan kurtulamazlar. Depresyonlar yaşar, cinnet nöbetleri geçirir, paranoyalarla kendi huzurlarını dinamitler ve öteki âlemlerin aydınlık bir koridoru sayılan bu güzel dünyayı kendileri hakkında Cehennem’e çevirirler.. evet bunlar, diğer insanları sevemez, hatta farklı mülâhazalarla kendilerinden başka herkesten nefret eder, nefret ettiklerinden nefret görür; her zaman hırsla kıvranır durur, umduklarını elde edememenin inkisarıyla inler; ölüm korkusuyla tir tir titrer; daha çok yaşama arzusuyla nelere nelere katlanır; çok defa bu karmakarışık hislerle sıhhatlerini bozar ve zihnî teşevvüşlere girerler. Akı kara, karayı ak, iyiyi kötü, kötüyü iyi görmeye başlarlar. Kendileri gibi düşünmeyenleri düşman ve hain görür, sürekli hıyanet kâbuslarıyla yatar-kalkar ve vicdanlarındaki Cehennem zakkumundan dolayı daha Cehennem’e gitmeden Cehennem ızdıraplarıyla kıvranır dururlar.

Hakikî mü’mine gelince o, Allah’ın kendisine lütfettiği her şeyi yedi, yetmiş ve yedi yüz veren başaklara çevirir.. bunları O’na yükselmenin merdivenleri hâline getirir, Hak hoşnutluğuna (rıza ufku) ulaşmada birer rampa gibi kullanır.. ve yürür Cennet mirasçılarıyla beraber inşirahla tüllenen akıbetine doğru…

***

[1] Meleklerin, “Sübhânsın yâ Rab! Senin bize bildirdiğinden başka ne bilebiliriz ki? Her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapan Sensin.” mealindeki sözlerine işaret edilmektedir. (Bakara, 2/32).

Kırık Testi: BİR BAKIŞ AÇISI

Herkul | | KIRIK TESTI

Bir kitabullah-ı âzamdır serâser kâinat,

Hangi harfi yoklasan mânâsı hep Allah çıkar.

(R. M. Ekrem)

Kendine ve çevresine bakmasını bilenler için her zaman dalga dalga gelip gözlere akan, damla damla gönüllere süzülen varlığın ruhundaki o büyüleyen güzellikler, özündeki âhenk, mânâsındaki şiiriyet; kalbleri sevgiye, aşka, alâkaya uyaran öyle bir güce sahiptir ki, bu ledünnî hazzı duyabilenlerin artık dünyada zevk edecekleri hiçbir şey kalmamıştır dense mübalâğa edilmiş olmaz. Onlara, görüp okudukları her şey kâse kâse muhabbet sunar.. coşturur insanî duygularını ve ruhlarında sönmeyen bir heyecan uyarır.

Farklı bir edaya bürünür böyle bir bakış ve duyuş karşısında bütün kâinat ve içindekiler.. dili çözülür eşya ve hâdiselerin.. canlı-cansız her şeyin üzerine bir kısım füsunlu ışıklar yağıyor gibi olur.. mekân âdeta kendi buudlarını aşar ve bir başkalaşır; zaman daha bir derinleşerek uhrevî bir güzelliğe ulaşır. Her şey böyle nefislerden nefis bir eda ile kendini ifade etmeye durunca, Vareden’e karşı içimizdeki sevgi, aşk ve alâka da debisini artırarak bize vuslat neşideleri mırıldanmaya başlar.

Hislerimizin heyecanla köpürdüğü, duyuş ve sezişlerimizin değiştiği, idrak ufkumuzun derinleşip farklılaştığı bu türlü durumlarda çok defa gündelik alâkalardan sıyrılır; bütün bu olup bitenlerin perde arkasına yönelir ve öteleşmenin ruhlarımıza kazandırdığı genişlikle şu her zaman görüp temâşâ ettiğimiz kâinatları, bağrında yaratıldığımız tabiatı, Sevgili’nin kaleminden dökülmüş harfler, kelimeler, şiirler gibi duyar ve mırıldanır; O’nun neyinden dökülen nağmeler gibi dinler ve heyecanlanır; O’nun tığından çıkmış dantelâlar gibi temâşâ eder, hayret ve takdirlerle karşılar; sonra da karşılaştığımız bütün bu şeyleri öper öper başımıza kor, koklar koklar yüzümüze-gözümüze sürer ve bu vuslat koridorunda vuslat demlerine denk unutulmayacak dakikalar yaşarız. Duyarız O’na karşı aşk u alâkanın her şey olduğunu ve bütün cismanî, bedenî hazlara fâik bulunduğunu.

Hele bazı zamanlarda ahvâl ve şartlar gönülleri öylesine yumuşatır, derinleştirir ve semavîleştirir ki, ihtimal böylelerine o esnada “Cennet’e giriniz!” diye teklif edilse, iç içe yaşadıkları bu aşk u vuslat atmosferinde kalmayı tercih edecek ve kendilerine yapılan teklife hemen “Evet” demeyeceklerdir. Her şeyden evvel onlar burada, gönüllerinin genişliği ölçüsünde bir cennet yaşadıklarından her gün duyup zevk ettikleri bu cennet rüyasından uyanmak istemeyeceklerdir. Sâniyen bu vefalı gönüller, bizzat mahbub, maksud ve matlub olan Zât’a müteveccih yaşadıklarından, Firdevs bile olsa başka bir şeye yönelmeyi ufukları ve mazhariyetleri itibarıyla saygısızlık addedeceklerdir. Zaten, öteki Cennet de, olsa olsa burada mü’min vicdanlarda nüve hâlinde duyulan cennetlerin bir inkişafı olabilir. Onu da icmâlin rahmet buudlu tafsîli sayar ve “Henüz meyve derme mevsimi değil.” der, her şeyi iman ve ümitlerine emanet ederler.

Aslında hemen hepimizin ruhunun aradığı, belki de çok defa bilmeyerek arkasından koştuğu bir şey varsa, o da, çevremizden aldığımız/alacağımız uyarılarla Hakk’a karşı duyacağımız aşk u alâkadır. Dünyanın, ruhlarımızda hayranlık uyaran güzellikleri; canlı-cansız her varlığın birbiriyle olan içten ve sıcak münasebetleri; bütün sevmeler, sevilmeler, ümitler, tatlı hülyalar, arzular ve iştiyaklar O’nunla olan o sırlı alâkanın bir yansımasından ibarettir. Tadıp duyduğumuz dünya nimetleri, yaşadığımız değişik haz “ân”ları, gönüllerimizde O’nun teveccühünün birer tecellîsidir.

Yaşamayı sevimli ve câzip kılan O’dur; biz, O’nun içimize attığı muhabbet kıvılcımıyla severiz hayatı. Bu itibarla da bize, mûnis, yumuşak ve sıcak görünen her şeyde evvelâ O’nu sever, O’na karşı alâkamızı bir kere daha yeniler, sonra da kendi zevklerimizi, şevklerimizi yorumlamaya çalışırız. O’nunla başlarız her şeye; O’nunla devam ettiririz devam ettirilecek her işimizi: Kendimize karşı duyduğumuz her alâkada O’nun aşk ve muhabbetiyle heyecanlanır; müşâhede ettiğimiz her şeyde görüp duyduğumuz değişik işaret ve emarelerle ürperir; ağzımızı açıp bir şeyler mırıldanırken O’nun dilimize armağan ettiği kelimelerle O’nu duyar ve eğer gidip kör bir inada saplanmamışsak, her zaman O’ndan neler ve neler dinleriz. Sonsuzun güzelliklerine bürünmüş ne gül-endam şeylerle karşılaşır; ne çehreleri O’nun ziyasıyla süslü varlıklarla tanışır; ne zevkine doyulmayan temâşâlara erer ve ne sır koylarında dolaşırız.

İşte böyle birine her nasılsa o zamana kadar ihmalinin körlüğüne emanet gibi görülen bütün kapalı kapılar ardına kadar açılır, o âna kadar duyulup hissedilmedik pek çok şey bir sürpriz edasıyla ortaya çıkar; birdenbire varlığın buudları değişir ve insan âdeta yerini, konumunu bir kere daha keşfeder ve bir kere daha tâli’inin gülen yüzüyle karşı karşıya gelmiş olur. Bundan sonra onun nazarında esen rüzgârdan yağan yağmura, çağlayan ırmaklardan dalga dalga homurdanan denizlere, gökyüzünü süsleyen yıldızlardan yerdeki güllere, çiçeklere kadar her şey Sevgili’den birer mesaj hâlini alır ve gözlerde, gönüllerde o rengârenk güzellikleriyle tüllenmeye durur.

O, her şeyiyle güzeldir; O’na ait olan ve O’ndan gelenler de güzeldir. Hem öyle güzeldir ki, hüşyar bir gönül, görüp temâşâ ettiği her şey üzerinde O’ndan bir kısım imâ ve işaretler aldıkça damarlarında kanı çekilir gibi olur ve O’nunla bir anlık vuslat adına canını feda etmeyi dahi az bulur.

Elbette ki bu konuda herkesin duyup zevk etme ufku farklı farklıdır. Çevrelerine basiretleriyle bakabilen ve ihsasları itibarıyla derinleşip mârifet ve ruhanî hazların zirvesine ulaşan hassas ruhlar, sathîler sathîliklerinde emekleye dursunlar, kim bilir ne engin hayaller içinde yüzer durur ve tâli’lerinin sonsuza açık ufuklarında ne sırça saraylar kurarlar.

Ben her şeyi ancak kendi idrak ufkumun darlığı içinde duyup hissedebildim; hissedebildiklerimin de kim bilir kaçta kaçıyla şu anda karşınızdayım!. Kalbî ve ruhî hayat kahramanlarının her şeyi daha farklı zevk edip değerlendirdiklerini/değerlendireceklerini düşünüyorum. Her zaman yer-gök farklılığı kadar farklı istidatların bulunabileceğine ve bunların, varlığı değişik temâşâ rasathanelerinden rasat edebileceklerine inandım. Onları takdir ederken kendi zevk ufkumu sorgulamayı da ihmal etmedim. İmrendim o evirip-çevirip insan olmanın bütün avantajlarından istifade etmesini bilen vicdan kahramanlarına ve onların ekstra mazhariyetlerine…

Onlar nerede dururlarsa dursunlar, ben nerede bulunursam bulunayım, yine de kendimce hayatımın en tatlı rüyalarını, varlık ve hâdiseleri öbür yüzleri itibarıyla okumaya çalıştığım demlerde gördüm; gördüm ve o küçük ölçülerim, ayarsız kriterlerimle ne elde ettiysem onu insan olarak yaratılmış olmama Allah’ın en büyük armağanı saydım.

Bazıları görüp duyduğu şeylerle yetinir ve vardığı nokta her neresi ise orayı mârifet ve ruhanî hazların serhaddi sanır; oysaki o, istidadı müsaitse, bir hamle daha yapıp himmetini bir kez daha şahlandırıverse daha değişik bir çerçeveden kim bilir ne farklı sesler, sözler duyacak, ne göz kamaştıran renklerle karşılaşacak, ne büyüleyici güzelliklerin temâşâsıyla kendinden geçecek ve “Meğer serhat orası değilmiş de burasıymış.” diyecektir. Onunla da iktifa etmeyip bir kere daha gerilse ve görüp müşâhede ettiği şeylerde derinleşiverse, içine akan farklı mânâlar karşısında “Hayır hayır, her şey şu anda ulaştığım noktada mündemiçmiş.” diye mırıldanacak ve orasını her şeyi doğru görüp doğru okumanın son sınırı sayacaktır.

Allah’ın kelimâtı da, cümleleri de, o kelimât ve cümlelerden meydana gelen tekvînî ve teşriî kitapları da sonsuzdur, çok buudludur ve ihata edilemeyecek ölçüde bir muhtevaya sahiptir. Bu sonsuzluk, bu çokluk ve bu zenginlik istidatlara, gayretlere emanettir. “Herkesin istidadına vâbestedir âsâr-ı feyzi” ve herkesin teveccühü kadardır ruhundaki inkişafı…

Kırık Testi: VİLÂDETİN ÇAĞRIŞTIRDIKLARI

Herkul | | KIRIK TESTI

Varlığın çehresindeki perdeyi kaldıran; eşyanın ruhunda meknî bulunan sırları gün yüzüne çıkaran; yerle gök arasındaki kopukluğu giderip bir kere daha arzı semalara bağlayan; akılla kalbi en sağlam esaslar çerçevesinde buluşturup muhakemenin ufkunu fizik ötesi enginliklere ulaştıran; canlı-cansız her şeyi en doğru şekilde okuyan; okuduklarını, herkesten çok önce ve en büyük araştırmacıların idrak ufkunu aşkın bir seviyede yorumlayıp küllî kaidelere bağlayan O’dur. O’dur kâinat hakkında sözün özünü söyleyen; sözleriyle eşya ve hâdiseleri hallaç eyleyen ve her şeyin ötesini temâşâ etmemiz adına bize sır perdesini aralayan; insan düşüncesini madde ve mânânın birleşik noktasına yükselten ve köhneleşmiş anlayışları târumâr ederek gördüğümüz şu fizikî dünyayı cennetlerin koridoru hâline getiren…

Biz hemen hepimiz, körkütük yaşadığımız şu âlemde Rabbimiz’i O’nunla tanıdık. Sağanak sağanak başımızdan aşağı dökülen nimetleri O’nun basiretlerimize saçtığı nurlar sayesinde duyup hissettik. Nimete minnet ve şükran duygusunu; ihsan, hamd ü senâ düşüncesini O’ndan öğrendik. O’nun sunduğu mesajlarla Yaratan ve yaratılan arasındaki ilişkileri, kul ve Mâbud münasebetlerini, Yaratan’ın ululuğuna ve bizim kulluğumuza yaraşır şekilde duyup anlayabildik.

O yeryüzüne ayak basmadan önce –ayağı başlarımızın tâcı– her tarafta ziya-zulmet iç içe, çirkin-güzel yan yana, gül dikene takılı, şeker kamışta saklı, arz semaya inat kapkaranlık, sema ürperten korkunç bir boşluk, metafizik fiziğin dar mülâhazalarına bağlı, mânâ maddenin arkasında renksiz ve silik, ruh içi boş kuru bir unvan, gönül de cesedin gölgesindeydi. O’nun basiretlerimize çaldığı ziya ile, bütün eski dünya ve eski düşünceler bir bir yıkıldı.. zulmetler ışık karşısında bozgunlar yaşamaya başladı.. ve bir kere daha zimam, ruh ve mânânın eline geçti. O’nun, insan, varlık ve Allah adına ortaya koyduğu yorumlar sayesinde, kâinat, muhtevalı ve okunaklı bir kitaba dönüştü.. bir baştan bir başa bu koskoca âlem bir meşher hâlini aldı.. eşya ve hâdiseler de âdeta birer bülbül kesildi; Hakk’ı söyleyen, Hakk’a çağıran, Hakk’ın ibdâ ve inşâ destanlarını haykıran birer bülbül…

İnsanlığın gözleri O’nun ışığına uyanacağı âna kadar hissiyat kapkaranlık, düşünceler tutarsız, gönüller de yalnızlıkla iki büklümdü. Ne kedersiz bir sevinç bilinebiliyor, ne de elemsiz lezzetten haber vardı. Ötelerden bir damla rahmet düşmüyor; gönül yamaçları da baharı ve yeşili bilemiyordu. O’nun teşrifiyle her yeri kasıp kavuran kuraklığın büyüsü bozuldu; göklerin gözü yaşlarla doldu ve gönüller Cennet yamaçlarının rengini aldı. Derken rahmetsizlikten şak şak olmuş bütün sinelerin ızdırabı dindi.. ve nice bin seneden beri ölümün pençesinde kıvranan ruhlara hayat çeşmesinin ufku göründü.

O, bu köhne dünyaya şeref vereceği âna dek yalan-doğru iç içe, günah-sevap yol arkadaşı, fazilet mefhumu silik bir kavram, rezalet hevâ ve heves pazarlarının en mergûb metâıydı. Alınlarında isyan damgası, ruhlarında hezeyan bütün insanlık asıl hedeflerine ters hayat sergüzeştleriyle, her görüldükleri yerde sinelere ürperti salıyor.. hemen herkes bu vahşethâne-i belâda birbirini endişe ile süzüyor.. hak ayaklar altında pâyimâl, kuvvet bütün azgınlığıyla her şeye hâkim.. dişli olmak âdeta bir imtiyaz.. sözü sadece pençesi güçlü olanlar söylüyor.. hayvanî ölçüler içinde boğuşma insanların her günkü tabiî hâli.. birbirini yemek mârifet.. kaba kuvveti iradenin hakkı saymak takdirlik iş.. hak düşüncesi Kafdağı’nın arkasında, adaletsizlik zayıfın, güçsüzün korkulu rüyası.. ismet, iffet, hakka hürmet mülâhazaları en sefil günlerini yaşamakta ve günümüzdekinden de beter.. ne kalbe rağbet ediliyordu ne akla itibar; hakaret görüyordu salim düşünce ve dinî duygular.. vicdan, zihnin bir yanına sıkışmış yitik mefhumlu bir ucûbe.. ruh, biyolojik hayatın birkaç kademe altında sürüm sürüm bir mağdur.. hırsızlık râyiç, harâmîlik yiğitlik, yağma-talan şecaat emaresi.. düşünceler sefil, duygular vahşi, yürekler merhametsiz ve ufuklar da zifte boyanmış gibi simsiyah olduğu bir dönemde her şeye yeten muhteşem bir kalb enginliğiyle O geldi; O geldi ve bir hamlede dünyanın çehresindeki yıllanmış küfleri temizledi.. ufuklardaki isi-pası sildi.. gönülleri ışık ümidiyle şahlandırdı.. şafakların aydınlık çehresiyle hemen herkesi bir yeni günü temâşâya çağırdı.. gözlerdeki perdeyi kaldırdı ve ruhlara o güne kadar görmedikleri farklı şeyleri müşâhede etme zevkini duyurdu.. aklın nabzını kalbin ritmine bağladı.. sinelerdeki değişik hezeyanları kalbî ve ruhî heyecanlara çevirdi.

O geldi ve bütün yaslı çehrelerdeki kederlerin yerini en içten tebessümler aldı.. O geldi, zulmün sesi kesildi.. mazlumun âhı dindi ve sinelerdeki adalet duygusu dirildi.. O geldi kaba kuvvete “Dur!” deyiverdi; mütecavizlerin haddini bildirdi ve hakkın dilindeki zincirleri çözdü.

Bunca fezâyi ve fecâyie rağmen bugün hâlâ bir kısım mükemmelliklerden söz edebiliyorsak; bunu O’nun bize sunduğu evrensel değerler külliyâtı o muhteşem semavî kâmusa borçlu bulunuyoruz. Gönüllerimizde iyiyi, güzeli, insanî olanı arama hissi, O’nun içimize saldığı sonsuz televvünlü ziyadandır. Ruhlarımızda duyduğumuz ebedî saadet arzusu O’nun sinelerimizde tutuşturduğu nurdandır, imandandır.

O’nu tanıyınca hepimiz ve her şey değişti; biz ebed için yaratıldığımızı, ebede meb’ûs olduğumuzu anladık; anladık ve virane gönüllerimiz birden, İrem Bağlarına dönüşüverdi. Derken, çevremiz birdenbire Firdevs renklerine büründü. Tâli’imizin aydınlığında O’na katılıp O’nun leşkeri içinde yerimizi alınca önümüzü kesen bütün gulyabânî ağları bir bir yırtıldı.. kurtlar, çakallar kuyruklarını kısıp inlerine sığındı.. çıyanlar töre değiştirip güvercinlerle arkadaş oldu.. ve şeytanî ocaklar bir bir söndü; şeytanlar da gidip otağlarını ümitsizlik vadilerine kurdu; kurdu ve her yerde burcu burcu ruh ve mânâ râyihaları duyulmaya başladı.

Ey ışığıyla karanlık dünyalarımızı aydınlatan Nur, ey o enfes râyihasıyla cihanları ıtriyat çarşısına çeviren Gül, gönül mağriplerimizde o vakitsiz gurûbun, ümit sabahlarımızı kapkaranlık bir hicran gecesine çevirdi. Göz gözü görmez oldu ve yollar bütünüyle birbirine karıştı. Gün geldi, akıl, Senin yolundan çıkıp başka vadilere saptı. Düşünce bütün bütün Sana karşı kapandı ve her taraf yıllardan beri pusuda bekleyen o kapkaranlık hilkat garibeleri ile doldu. Adın sinelerimizden kazınmak ve nâmın yeni nesillere unutturulmak istendi. Bu meş’um gayretlerle beraber şu köhne dünyamız uğursuzluk ağına takıldı ve ümmetin kaderi kamburlaşıp iki büklüm oldu. Durduğumuz yerde duramadık, olmamız gerektiği gibi olamadık ve ulaşma iddiasında bulunduğumuz yere de ulaşamadık; mânâ köklerimizden koptuk.. maddeyi ve dünyayı doğru okuyamadık.. kendimizi bir korkunç hazanın solduran, öldüren ikliminde sararıp solmaya saldık.. herkes kendi düşünce dünyasının ufkuna koşarken bizler ürperten bir yok oluş içinde olduğumuz yerde kalakaldık.

Bak şimdi korkutan bir belirsizlik var Senin dünyanda; anlayışlar dar, düşünceler çarpık, yenilenme ve dirilme duyguları da tamamen meflûç. Doğduğun kutlu diyar, yıllar var bütünüyle kısırlaştı, hiçbir şey doğurmuyor artık. Mübarek köyün, vefasızlığımızı tecziye suskunluğu içinde. Şam, Bağdat sürekli anomali doğuruyor. Belhler, Buharalar hiçlik vadilerinde hiçi arıyor. Konya folklor gösterileri ile teselli peşinde. Bir baştan bir başa koca Endülüs, ruhunu katledenlere teslim. İstanbul gayesizlik ve hedefsizlik pençesinde mütemâdi gel-gitler yaşıyor.. ve koskoca bir âlem garip, yetim, ihtilâçlar içinde ve zamanzede…

Getirdiğin o muhteşem mânânın üzerine simsiyah bir gölge düştü. Seninle gönüllerimiz arasında korkunç bir gaflet, cehalet, basiretsizlik haylûleti var; yaşanan bu küsûf ortamında gelecek adına bir şey söylemek şöyle dursun çevremizi bile tam görüp değerlendiremiyoruz. Senin ışığının ulaşmadığı ruhların “ba’sü ba’de’l-mevt”i mümkün mü bilemeyeceğim.? Aslında ziyasını, rengini, desenini Senden almayan yığınlar nasıl dirilebilir ki..!

Biz hepimiz, bir tâli’siz dönemde gönül yamaçlarımızda ruhunun gurûbunu acı acı seyrettik ve gidip karanlıklara gömüldük. Bu ürperten gurûb karşısında hiçbir şey yapamadık ve tam bir âcizlik örneği sergileyerek hep sustuk.. ve sustu buna karşı kendi alanında bütün ilâhî lütuflar, ihsanlar, huzurlar, saadetler ve gül devrine ait en tatlı neşîdeler. Mübarek sima ve sîretine hasret gittiğimiz bu günlerde, kaderimize hicran, bize de suskunluk düştü. Simsiyah yokluklar yaşadığımız bu meş’um dönemde gökler bize hiç yüz vermedi.. yıldızlar yüzümüze hiç gülmedi.. ay-güneş Senin üzerine doğduğu renkte hiç mi hiç görünmedi.. biz çevremizde hep karanlıklar gördük ve gece mahluklarının homurtularıyla ürperdik. Sen artık aramızda yoktun ve her yanda yılanların-çıyanların ıslıkları duyuluyor, her taraf yarasaların şehrayinleriyle inliyordu. Sen küsmüş müydün/küser miydin onu bilemem; bildiğim bir şey varsa, o da, Seni kırmış olmamız ihtimalidir –ihtimal sözü de bir iyimserlik ifadesi–.. ama eğer lütfedip gönüllerimize teveccüh buyurmazsan, bu defa biz kırılıp paramparça olacağız.. ve şayet gelip dünyamızın çehresindeki isi-pası silmezsen bu sakil hava ile bir daha dirilmemek üzere boğulup gideceğiz.

Ey güzeller güzeli Sevgili gel, bir kere daha yeniden misafirimiz ol. Tahtını sinelerimize kur ve bize buyurabildiğin her şeyi buyur. Gel, gönüllerimizdeki karanlıkları kov, bütün benliğimize ruhunun ilhamlarını duyur ve bize yeniden diriliş yollarını göster. Gel, her gün biraz daha azgınlaşan şu zulmetleri güneşlere taç giydiren ışığınla dağıt ve herkesi inleten zulüm ve adaletsizlik ateşini söndürüver. Gel, her şekliyle kine, nefrete, düşmanlığa kilitlenmiş şu zavallı ruhların boyunlarındaki zincirleri çöz; sevgiye, merhamete, şefkate hasret giden sinelerimizi muhabbetle, hoşgörüyle coştur. Gel, ruhlarımızı aklın aydınlığı, gönüllerimizi de mantık ve muhakeme enginliğiyle buluştur ve bizi kendi içimizdeki kopukluklardan kurtar.

Sen gidince kimilerimiz akla takılıp düz yollarda yolsuzluk yaşamaya başladık. Kimilerimiz de kendini bir kısım gönül hülyalarına saldı ve değişik vehimlerle oyalandı; öyle ki ne aklın dilini anlayabildik ne de kalbî ve ruhî hayatın derinliklerine dalabildik; aklı ihmal edip dünyanın kanına girdik, kalbe bütün bütün tavır alıp kendi derinliklerimizi görmezlikten geldik.

Ey karanlık gecelerimizin Ay’ı-Güneş’i, ey yolda kalmışların biricik rehberi, Sen bizler gibi sadece bir kere doğmadın/doğmazsın; zamanın her parçası Senin için bir tulû vakti, gönüllerimiz de Senin mütevazi matlaın; perişaniyetimiz Sana bir çağrı, sinelerimiz Seniyye-i Vedâ; ne olur artık ağlayan gönüllerimize acı da gel; doğ canlarımıza Yaratan aşkına, bizi yalnız bırakma; yalnız bırakıp ruhlarımızı Sensizlik ateşine yakma. Ne ilm u irfanımız var, ne hayr u taate mecâlimiz; günah, isyan diz boyu; Sana sunacağımız armağan بِبِضَاعَةٍ مُزْجَاةٍ “Kayda değmez bir sermaye” [1] ölçüsünde bile değil. Bugüne kadar aşındırmadık eşik ve çalmadık kapı bırakmadık; gönül bağlayıp arkalarından koştuklarımız her zaman bizi aldattı, sonra da yol ortasında bırakıp gittiler. Ne yürümeye takatimiz kaldı ne bulunduğumuz yerde ikamete dermanımız. Bağban Sen isen –öyle olduğunda şüphemiz yok– bağ niye sahipsiz kalsın. –Sana böyle bir çağrıda bulunmak da ayrı bir saygısızlık.– Merkezi tutmak Senin hakkın ise o makam adına söz söylemek kimin haddine…

Ey şefkati, adaletini aşkın Gönüller Sultanı, Seni unuttuğumuzun, Sana saygısızlıkta bulunduğumuzun farkındayız; ama Sen, şimdiye kadar bundan daha acılarını da gördün; incinsen de küsmedin, vefasızlık görsen de alâkanı kesmedin. Başını yaranlar, dişini kıranlar karşısında bile ellerini açıp dua dua yalvardın. Seni bilmemelerini mazeret sayarak, lânet ve bedduada bulunmadın, lânet ve bedduaya “âmin” de demedin. Sineni, Ebû Cehil’leri bile ümitlendirecek ölçüde açabildiğin kadar açtın ve her sözünü, her davranışını Hakk’ın rahmetinin enginliğine bağladın. Beklediklerimiz hakkımız olmasa da, bütün bu yaptıkların karakterinin gereği olduğunda şüphemiz yok.

Ey Dost, kaç bahar gelip geçti biz hep hazandayız ama, düşe-kalka olsa da hep izindeyiz. Gel bizi bir kere daha sevindir; sevindir ki, bağının taptaze fidanlarıyla nâmını âleme tam duyuracak demdeyiz. Dünya Senin dünyan –müsaade buyurursan dünyamız da diyeceğim– bu dünya ışığa hasret gidiyor. Bizler o kırık azimlerimiz ve o çatlamış ümitlerimizle, yolların hakkını veremesek de hep yollardayız. Sadece hislerimizle de olsa, aradığımız sevgili Sensin; gel son kez içimize doğ ki gönüllerimiz ışıkla dolsun ve ufuklarımızı saran şu upuzun geceler savulup gitsin; yerlerini gündüzlere bıraksın…

Gözlerimiz tulûunun emarelerini görmese de, tadın, lezzetin, kokun daha şimdiden hemen hepimizi mest etti. Gel bizi yeniden arkana al ki, ışığın ruhlarımıza vursun.. Sen “Sâyesi yere düşmez bir nahl-i Tûr’sun / Mihr-i âlemgîrsîn baştan ayağa nûrsun.” (Itrî). Mesajın nur, düşüncen nur, ufkun nur, her yanınla pürnursun; aç yüzünden nikâbını cihanlar nurla dolsun ve her yanda nâmın duyulsun.

Ey Yüce Dost, söylenen sözler bir na’t değil, sevgili kapısında mırıldanan serenât da değil; özü hasret, ruhu hicran kapıkuluna ait ritimsiz bir feryattır, bir feryâd-ı mutâddır…

***

[1] Yûsuf sûresi, 12/88.

Kırık Testi: DAR BİR AÇIDAN AHLÂK (2)

Herkul | | KIRIK TESTI

Hilkati itibarıyla, “esfel-i sâfilîn” ile “âlâ-i illiyyîn” arasında gel-git yaşama konumunda bulunan insanoğlunun, nefis ve şeytana uyduğu, iman ve sâlih amele sarılmayıp Allah’la münasebetini koruyamadığı ve kendini durağanlığa saldığı sürece baş aşağı aşağıların aşağısına sürüklenmesi; aksine iradesinin hakkını yerine getirip iman ve aksiyonla kanatlandığı sürece de âlâ-i illiyyîn-i kemâlâta yükselmesi Cenâb-ı Hakk’ın lâyetebeddel âdet-i sübhâniyesidir. İnsan her zaman bu çizgiyi koruyamayabilir, zira sürçme ve hata insanoğlunun tabiatında vardır. İnsanlığın İftihar Tablosu, “Âdem hata etti, evlatları da hata etti; Âdem unuttu evlatları da unuttu.”1 buyurarak bu önemli hususa dikkatlerimizi çeker. Ne var ki böyle bir sürçme Hazreti Âdem’de (aleyhisselam) içtihat hatalı bir zelle idi. Bizlerin -Allah muhafaza buyursun- böyle bir duruma düşmesine ise zelle denemez, kırılma ve çözülme denir.

İnsanoğlu şayet kalbî, kavlî, fiilî Allah’a müteveccih olup O’nunla münasebetini koruyamaz ve hayatını Kitap ve Sünnetin hısn-ı hasîn seralarında güven altına almazsa her zaman ciğeri de ısırılır, kalbi de ısırılır; ısırılır da iç içe kırılma fasit dairelerine maruz kalır ve hevâ-i nefsin felç eden tesirinden kurtulamaz. Böylesi bir çöküş ve çözülüşe karşı, imanda yenilenme ve derinleşme mülahazasıyla sürekli “Hel min mezîd!..” diyerek iman, irfan ve aşk u iştiyak adına devamlı Hakk’a teveccüh edip O’na sığınma, haram-helal konularında kılı kırk yararcasına yaşama, günde birkaç kez nefis ile hesaplaşma, nefs-i emmâre dürtülerine bütün bütün kapanarak “levvâme” ufkuna yönelme, böyle bir yönelmenin yol azığıyla mutmainne zirvelerine gözünü dikme, Râziye-Marziye heyecanıyla soluklanma, sâfiye-zâkiye hülyalarıyla oturup kalkma, ihlas ve ihsan “habl-i metin”ine sımsıkı sarılarak “iştiyak-ı likâullah” rüyalarına dalma, O’nun rızasını rızamızın biricik esası sayarak, ihlas, rıza, iştiyak-ı likâullah temcitleriyle kalben hep uyanık kalma, sonra da muhtemel muhalif rüzgârlar karşısında dimdik durabilme ve bu duruşu temadiyle taçlandırma… Evet işte bütün bunlar Kur’an ve Sünnet-i Sahîha ile ortaya konan ilahî ahlakın temel dinamikleridir.

Bu dinamiklerle çerçevesi belirlenen İslam ahlâkı, kat’iyen bir kısım pedagog ve psikologların zannettiği gibi dar gözlemlere dayalı nazarî bir kitle ahlâkı, bir sınıf ahlâkı değildir. Aksine o topyekûn beşerî hayatı şekillendirecek, insanların ruhlarından bütün menfi şeyleri söküp atacak, kalbî ve ruhî hayatta potansiyel olarak bulunan ve insanın melekler üstü gerçek derinliğinin melekûtî dinamikleri sayılan metapsişik unsurları harekete geçirerek ruhanîlere, “Yürü top da senin çevkân da senin!” dedirtecek meknî bir zenginliğin olmazsa olmaz esaslarındandır.

Bu yüce ahlak sisteminin temel dinamiği, sağlam iman, imanda iz’an ufku, hakka’l-yakîn cehd ü gayreti ve bunlarda devam ve temadi; “menhelü’l-azbi’l-mevrûd”u ise, Kitap, Sünnet, selef-i sâlihînin cadde-i nurâniyesi, isim-müsemma birliği içinde tekye, zaviye, mektep, medrese ve mabet gibi yerlerde mahrûtî bakışlı hakikat eri muallim rehberlerin, Allah’a dilbeste olmuş kâmil mürşitlerin, dünya ve mâfîhâyı doğru okuyan beklentisiz vaiz, nâsih ve imamların Kitap ve Sünnet çerçevesinde ciddi bir adanmışlık ruhuyla yerine getirdikleri irşad ve rehabilitasyonlardır.

İsim-müsemma birliği içindeki böyle bir ahlâk telakkisi, huluku Kur’an olan o müstesna Zat’ın altın çağında ve o Kamer-i Münir’in hâle-i nurâniyesiyle gerçekleşmişti. O ışık çağında insanlar, “Ahlâk iledir kemal-i âdem / Ahlâk iledir nizam-ı âlem.” mülahazasına sımsıkı bağlı, gözleri öteler ötesinde, hayatları vahiy yörüngeli, yürekleri ihlasla çarpıyor, duyguları rıza mırıldanıyor, ruhları meâlî aşk u iştiyakıyla kanatlanıyor ve hep görülüyor olma yakîniyle, görüyor olma ufku istikametinde kanat çırpınıp duruyorlardı… Evet, işte o dönemde böyle bir gül ve bülbül demi yaşanıyor ve ütopyacıların tahayyül dünyalarının çok çok üstünde ve ötesinde en fâik bir ahlâkî ve insanî değerler dantelası sergileniyordu.

Daha sonraları ise mükemmel hâl ve göz kamaştıran temsilin omuzlarında çok geniş bir coğrafyada şehbal açan bu huluk-ı Ruh-u Seyyidi’l-enâm, tefsir, hadis, değişik çizgide ahlâk ve rekâik kitaplarıyla evrensel bir derinliğe ulaşıyor, daha doğrusu âlem-şümul bir sistem olarak duyulup hissediliyordu. Evet, bu ikinci fasılda Kur’an ve sahih hadisler temel kaynak olarak ele alınıyor; “Kitabü’l-Birr”ler, “Kitabü’l-Edeb”ler telifine gidiliyor; “el-Edebü’l-Müfred”lerle daha derinliklere açılmalar oluyor; “Kitabü’z-Zühd”lerle konu kalbî ve ruhî hayatla irtibatlandırılıyor; “Edebü’d-dünya ve’d-din” ile maverâîlik ufkuna açılım denemeleri yapılıyor; “el-Ahlâk ve’s-siyer”lerle konunun nurani kaynağı üzerinde duruluyor; “Uyûnu’l-ahbâr”larla çağ ve zamanın yorumlarına imada bulunuluyor ve “İhyau ulûmiddin”lerle de münciyât ve mühlikât akına-karasına tenbih edalı bir nokta konuyordu.

Bu çeşitli ve renkli yaklaşımların yanında, kalb ve ruh erbabı nezdinde huluk ve ahlak konuları daha bir ledünnîlik kazanarak farklı bir derinlikle karşımıza çıkar. Düşüncelerinde metafizik enginliklere açık, damlada deryayı okuyan, zerrede güneşin esrarından bahisler açan lâhûtî ufuklu bu insanlara göre, “huluk” bâtınî ve ledünnî bir derinlik, “halk” ise bu engin buud üzerinde baş döndüren eda-endam ve imrendiriciliğiyle o mazrufa uygun bir zarf; “huluk”, insanoğlunun melekûtî yanının dünya ve ukba meşcereliği, “halk” da bu meşcereliğin havası ve toprağıdır.

Sofiler, hüsn-i huluk derken hüsn-i bâtını, hüsn-i halk derken de hüsn-i zâhiri kastederler. İkincisi cismâniyete, insan anatomisine ve onun fizikî yapısına, birincisi ise, kalb, ruh, sır ve daha ötesine bir aynadır. Bunlardan ikincisi hilkatle alakalı olduğundan, onun değiştirilmesinin, başkalaştırılmasının söz konusu olmamasına mukabil; diğeri, Kur’an ve Sünnet disiplinleri, seyr u sülûk-i manevî, mücâhede, tedebbür, tezekkür, tefekkür, acz, fakr ve şevk u şükürle Hakk’a teveccüh sayesinde, melek mahiyetini kazanmaya kadar değişime ve dönüşüme açıktır.

Hüsn-i zâhirde el-ayak, göz-kulak, dil-dudak, bütün aza ve cevârihin tam bir tenasüp içinde olmasına karşılık, hüsn-i bâtında da bütün mesâvî-i ahlaktan uzak bulunmak ve bütün mehâsin-i ahlakla ittisaf etmek olmazsa olmaz bir esastır. Bu itibarla, ara-sıra da olsa mehâsin-i ahlakı terk eden ve mesâvî-i ahlak akıntılarına kapılan kimsenin, hüsn-i bâtına sahip olmadığı hükmüne varılmıştır.

Ayrıca ehli irfan arasında çok şayi olmayan avamın huluk-ı haseni, havasın huluk-ı haseni ve ehass-ı havassın huluk-ı haseni gibi bir taksim de söz konusudur:

Avam, yetiştiği kültür ortamı itibarıyla, taklit edalı, dar ufuklu ve derinliği olmayan hoş ve sevimli bir ahlak sergiler ki, bunun her zaman وَمَا آتَاكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانْتَهُوا “Peygamber size ne getirip sundu ise ona sımsıkı sarılın, sizi neden de men etti ise ondan da vazgeçin ve uzak durun.” (Haşr, 59/7) ilahî mesajına uygun düştüğü söylenebilir. Böyleleri, idrak ve şuurları seviyesinde vazife ve sorumluluklarını yerine getirir ve Allah’a karşı saygılı, insanlara karşı da belli ölçüde edepli davranırlar.

Havassa gelince, bunlar, farz, vacip, sünnet ve adap adına her mükellefiyeti yerine getirmenin yanında, memnûat ve menhîyâttan da tiksinti duyarcasına uzak dururlar. Yürekleri hep peygamber yolunda yürüme heyecanıyla çarpar; akılları emirlere ve nehiylere uymayı tabii birer insiyak gibi hatırlatır ve uymaya sevk eder; böylece onlar sürekli kemal yörüngeli bir yol takip ederler. Değil tavır ve davranışlarının emir ve nehye muhalefet kirleriyle kirlenmesi, tasavvur ve tahayyülleriyle bile böyle bir muhalefeti ciddi bir kirlenme sayarak hemen tevbe ve inâbe duygusuyla kanatlanırlar.

Haslar hası mukarreb ruhlar ise, memur oldukları şeyler ve yasaklandıkları hususlar mevzuunda, her şeyi tabiatlarının bir derinliği haline getirdiklerinden hayatlarını melekûtî bir nurâniyetle melekler gibi لاَ يَعْصُونَ اللهَ مَا أَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ “Allah’a karşı asla isyan mülahazasına girmez ve emrolundukları hususları (gök ehli hassasiyetiyle) yerine getirirler.” (Tahrîm Sûresi, 66/6) Bunlar, memur oldukları mükellefiyetleri en derin cismani zevklerin üstünde bir aşk u iştiyakla yerine getirir; büyük-küçük her türlü münkerâtı da bir iç bulantısıyla karşılarlar. Akıl, mantık, muhakeme ve vicdan dinamiklerini taakkul, tasavvur ve tahayyül kirlenmelerine karşı sürekli aktif bulundururlar. Şöyle-böyle bu sistemlere gelip bulaşan, esip konan en küçük sis-duman karşısında hemen istiğfar ve evbe kurnalarına koşar; bir kirli tasavvur ve tahayyül için elli defa “elfü elfi estağfirullah” der ve yeniden ciddi bir arınma ile Hazîratü’l-Kuds’e teveccühlerini yenilerler. Görülüyor olma mülahazası bunların her zamanki halleri, görüyor gibi olma da olmazsa olmaz hedefleridir; اَلَّلهُمَّ اجْعَلْنَا مِنْهُمْ وَإِنْ لَمْ نَكُ أَهْلًا فَأَنْتَ أَهْلٌ لِذَاكَ.

Böyle bir makale çerçevesinde bütün mehâsin ve mesâvî-i ahlakı, tabiri diğerle bütün münciyât ve mühlikâtı ifade etmenin mümkün olmadığı/olamayacağı açıktır. Bu itibarla da onları yukarıda kısmen işaret edilen o güzide eserlere havale ederek konuyu bu dar çerçeve ile noktalamak istiyorum. İnayet ve tevfîk Allah’tandır.

***

  1. Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, A’raf Sûresi.

 

Kırık Testi: DAR BİR AÇIDAN AHLÂK

Herkul | | KIRIK TESTI

“Huluk” kelimesinin çoğulu olan ahlâk; seciye, karakter, huy, iyilik ruhu, fenalıktan kaçınma tavrı, ahsen-i takvîme mazhariyet şuuruyla davranma manalarına gelmektedir. İnsanın fizikî ve maddî yanı “halk” sözcüğüyle anıldığı gibi, ruhî ve manevî yanına, diğer bir ifadeyle, mükemmel hilkatine göre Yaratan’ın istek ve emirleri çerçevesinde yaşama cehd ü gayretine de “huluk” denir.

Kur’ân ve Sünnet-i Sahiha ışığında konuyla alakalı i’mâl-i fikirde bulunan ulemâ-i benâm, iyi huy ve fazilet edalı davranışlara “ahlâk-ı hasene”, “mehâsin-i ahlâk” ve “ahlâk-ı hamide”; fena huy, menfî tavır ve ahsen-i takvîmle yaratılmış olmaya uygun düşmeyen hâl ve davranışlara da “mesâvî-i ahlâk”, “sû-i huluk”, “ahlâk-ı zemime” ve “ ahlâk-ı seyyie” diyegelmişlerdir.

Bazı ehl-i tahkik de tavır ve davranışlarda pozitif olanlara “edep” aksine de “sû-i edep” demiş ve meseleyi bu çerçevede ele alarak düşüncelerini “edep” etrafında örgülemişlerdir. “Edep” yazısında da ifade edildiği gibi edebi, bu konuda insanı hakiki insan yapan hayatî bir unsur olarak görmüş ve bu mülahazalarını, “Edeptir kişinin daim libası, edepsiz kişi uryana benzer.”, “Edep ehli ilimden hâlî olmaz, edepsiz ilim okuyan âlim olmaz.”… gibi manzum sözlerle seslendirmişlerdir.

Bu kesim arasında yaygınca kullanılan edep mazmunu, bazen bir “Edep yâ Hû!” levhasıyla nazara verilmiş; bazen “Bî-edeb mahrum keşt ez lutf-i Rab – Bî-edep kimse Rabbin lütfundan mahrumdur.” lâl ü güher ifadeleriyle dillendirilmiş; bazen “Edep fukarânın itibarı, ağniyânın zîneti..” sözleriyle ifadelendirilmiş; bazen de âzâ u cevârihin dinî hudutlara bağlı hareket etmesi ve insanın iç dünyasının tahareti, şehevâni hislere karşı kararlı duruşu, dince şüpheli şeylerden hep uzak bulunuşu, ibadet ü tâatinde Hakk’a tahsis-i nazar etmesi, hayır yollarında yarış yaparcasına koşturup durması… gibi disiplinlerle ortaya konmuştur. Şimdi bu derin konuyu şu iki mısra ile noktalayıp bir kere daha “Ahlâk” demek istiyorum:

“Ehl-i irfan arasında aradım kıldım talep,
Her hüner makbul imiş, ille edep ille edep.”

İnsanlık var olduğu günden bu yana -fetret ve cahiliye dönemleri müstesna- hemen her zaman, “huluk” kelimesiyle ifade edilen “ahlâk” üzerinde durulmuş ve o, insanın yaratılış (hilkat) gayesinin çok önemli bir derinliği olarak yâd edilegelmiştir. Cesaret, şecaat, civanmertlik, iffet, ismet, istikamet, sadakat, adalet, hakkaniyet, vefa ve îsâr duygusu… gibi hususlar, tarihin en karanlık dönemlerinde bile vicdan erbabınca hep korunagelmiş ve bütün bütün yok edilememiştir.

İslâmî düşünce sistemlerinde ahlâkın yanıltmayan esas kaynağı, “metlüv”, “gayr-i metlüv” ilâhî mesajlar ve o mesajların ilk muhatapları, tebliğcileri, temsilcileri enbiya ve mürselîn hazerâtı olmuştur. Onlar, aldıkları mesajları tebliğ, temsil, hâl, tavır ve davranışlarıyla sergilemişler; ikinci derecedeki muhataplar da onların etrafında birer hâle haline gelmişlerdir. Zaten “Her şeyin en doğrusunu Yaratan bilir” temel disiplinine binaen ilâhî vahiy ve onun ilk muhatapları olan enbiya-i izâmın daire-i irşatları dışında, ahlâk üstadı, pedagoji uzmanı ve farklı alanlardaki düşünürlerin ahlâk konusuyla alakalı ortaya koydukları hiçbir disiplin ve kural uzun ömürlü, kalıcı olmamış ve insanoğlunu insanî kemalâta -kâmil manada- yönlendirememiştir. İnsanlık tarihinde bu husus belli aralıklarla da olsa en mükemmel şekliyle yalnız vahyin aydınlatıcı tayfları altında peygamberân-ı izâm tarafından gerçekleştirilmiştir. O yüce kametler, incelerden ince hâl, tavır ve davranışlarıyla Allah’ın istediği ahlâk-ı âliye-i ilâhiyenin nurefşan birer meclâsı ve mazharı olarak bu konudaki ilâhî muradı mahiyet-i nefsü’l-emriyesine uygun en mükemmel şekilde temsil etmişlerdir. Bu hususun en zirve temsilcisi ise, peygamberlik manzumesi adına bestelenen ve hükmü bu manzumenin kafiyesi gibi en sonunda gelen, Ehadiyet hakikatinin ilk tecellisi ve Vâhidiyet sırrının en mümtaz meyvesi olan Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’dır. Daha sonra güzel ahlak, o Kamer-i Münîr’in nurani hâlesi sayılan Ashâb-ı Kirâm efendilerimizle topyekûn dünyaya, bütün insanlığa, en azından onun büyük bir bölümüne ulaştırılarak vicdanlar ahsen-i takvîme uygun vaziyet almaya tevcih edilmiştir.

Bir kere daha hatırlatmalıyız ki, İslâm ahlâkının temel kaynağı başta Kur’ân ve Sünnet-i Sahiha olmak üzere, ilahî vahiy ve onun en doğru, aldatmayan temsilcileri olan nebiler kervanıdır. Analar anası Hazreti Aişe-i Sıddîka’ya (radıyallahu anha) Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ahlâk-ı âliyeleri sorulunca, mualla validemizin: كَانَ خُلُقُهُ الْقُرْآنَ “O’nun ahlakı Kur’ân’dı”1 şeklindeki ifadesi bu hususu teyit eden çok önemli bir beyandır. Bu itibarla da bizim ahlâkiyatçılarımız, İslâm ahlâkının kaynağının; Kur’ân, Sünnet ve bu iki ilahî kaynağın mübarek temsilcisi Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm olduğunda hep görüş birliği içinde bulunmuşlardır. Daha sonraları ise, Sahabe-i Kiram o müstesna konumlarıyla, tâbiîn-i izâm o keskin nazarlarıyla, fukaha, mütefekkirîn ve mutasavvıfîn o fâik anlayışları ve kalb-kafa mirsadlarıyla zamanın tefsir, te’vil ve yorumlarını da hesaba katarak konuyu kendine has evrenselliği ile ortaya koymuş ve nesl-i âtiye emanet etmişlerdir.

Kur’ân ve Sünnet-i Sahiha’da ahlâk; kökü itibarıyla, yerinde beyandaki siyak-sibak ve müstetbeâtü’t-terâkip açısından iyilik, hilm, takva, hidayet-i tâmme, ismet, istikamet, sadâkat, emanet, iffet, her türlü salih amel, şer’î ve aklî maruf, sağlam beşerî münasebetler ve en engin manasıyla ihsan duygusu… gibi hususları ihtiva etmektedir. Bunlara “ahlak-ı hasene”, “Kur’ân ahlâkı” veya “münciyât” denmesine mukabil; bu evsafın zıddı sayılan her türlü günah, masiyet, sapıklık, fuhşiyât, münkerât, kin, nefret, yalan, gıybet, iftira, fitne, fesat, zulüm, irtikâp, ihtilâs, rüşvet ve emsali bütün negatif şeylere de “mesavî-i ahlâk” ve “mühlikat” dene gelmiştir.

Evet, insan, ahsen-i takvîme mazhardır ve bütün esmâ ve sıfât-ı sübhâniyenin fihrist mahiyetinde mücellâ bir aynasıdır. O mücellâ ayna, aslî ve en geniş mânâsıyla da Hazret-i Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’dır. Bunu ifade sadedinde bir hak dostu ne hoş söyler:

“Bir âyinedir bu âlem her şey Hak ile kâim,
Mir’ât-ı Muhammed’den Allah görünür dâim.”

Aslî olsun, zıllî olsun böyle bir aynanın mesâvî-i ahlâk ve mühlikâtla karartılması, ahsen-i takvîme mazhariyeti bilememenin ve Hak nezdindeki konumuna saygısızlığın bir ifadesidir.

Ne var ki, konumu, hilkatteki yeri itibarıyla melekleşmeye namzet olan insanoğlu, yaratılışındaki o yüce hedefin, hatta bir dönemde meleklere mihrap ve kıble olmasının yanında, cismaniyetinin, hayvaniyetinin ve mahiyetindeki bir kısım beşerî ve nefsanî garizelerin dürtü ve tesiriyle hep dual bir varlık konumunda bulunmuş; Hazreti Mevlânâ’nın ifadesiyle, bazen incelik ve nezaketine melekleri imrendirmiş, bazen de kabalık ve küstahlığıyla şeytanları ürkütmüş ve tiksindirmiştir. İşte bu yönü itibarıyladır ki Kur’an, öyle esfel-i safilîn namzetlerine أُولَئِكَ كَالأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ “Onlar hayvan gibidirler hatta ondan da sapkındırlar.” (A’râf sûresi, 7/179) diyerek, gaye-i hilkatini bilmeyen böyle densizlerin üzerini çizegelmiştir. Şeytan ve nefs-i emmârenin mesâvî-i ahlâkı telkin ile mehâsin-i ahlâktan koparıp bohemleştirdiği bu türden insanlar, ciğerinden vurulmuş kem talih bir kısım bahtsızlardır. Bir hak dostu bu hususu ne hoş resmeder: قَدْ لَسِعَتْ حَيَّةُ الْهَوَى كَبِدِي … فَلَا طَبِيب لَهَا وَلَا رَاقِيَ “Hevâ yılanı ciğerimi soktu; gayrı ona ne tabip ne de efsuncu bir şey yapabilir.”

***

  1. Ahmed b. Hanbel, Müsned, 41/148; Taberânî, el-Mu’cemü’l-Evsat, 1/30.

 

Kırık Testi: DUA

Herkul | | KIRIK TESTI

Dua; bir çağrı, bir yakarış ve küçükten büyüğe, aşağıdan yukarıya, arzdan, arzlılardan semalar ötesine bir yöneliş, bir talep, bir niyaz ve bir iç dökmedir. Dua eden, kendi küçüklüğünün ve yöneldiği kapının büyüklüğünün şuurunda olarak, fevkalâde bir tevazu içinde ve istediklerine cevap verileceği inancıyla el açıp yakarışa geçince, bütün çevresiyle beraber semavîleşir ve kendini ruhanîlerin “hayhuy”u içinde bulur. Böyle bir yönelişle mü’min, ümit ve arzu ettiği şeyleri elde etme yoluna girdiği gibi, korkup endişe duyduğu şeylere karşı da en sağlam bir kapıya dayanmış ve en metin bir kaleye sığınmış bulunur.

Bizim ümit ve arzularımız birer başarı ve muvaffakiyet sâiki, korku ve endişelerimiz de olumsuz davranışlarımıza karşı birer temkin ve teyakkuz vesilesidir. Biz, Allah’ın geleceğimizle alâkalı takdir buyurduğu şeyleri bilmesek de, her zaman ümit ve endişelerimizi, azim ve kararlılıklarımızı o takdirin birer emaresi ve kavlî, fiilî, hâlî dualarımızı da –şart-ı âdî planında– onun bir vesilesi sayarız. Zira, Hazreti Sâdık u Masdûk’un beyanıyla; sonuçta herkesin elde edeceği netice, büyük ölçüde o kimsenin davranışlarına bağlı olarak gerçekleşmektedir. Ne var ki, duada Hakk’a teveccühü kendi isteklerimize bağlayıp, kendi arzularımızı öne çıkarmamız da doğru değildir. Doğru olan, bir kulluk şuuruyla Hakk’a yönelip, tevazu ve mahviyet içinde, acz, fakr ve ihtiyaçlarımızın lisanıyla O’na arz-ı hâlde bulunmaktır.

Aslında dualarımızla biz, beşerî isteklerimizin gerçekleştirilmesinden daha çok, Rabbimiz’e saygımızı, güvenimizi ve O’nun gücünün her şeye yettiğini itiraf eder; son noktayı bazen bir sükûtla, bazen de –esbâba tevessül mülâhazası mahfuz– her şeyi O’ndan bekleme durumunda bulunduğumuzu vurgulama adına: “Ne hâlimiz varsa hepsi de Sana ayân / Dua, kapı kullarından miskince bir beyan..” mânâsına hâl-i pür-melâlimizi dile getiririz. Evet, bazen Kur’ân-ı Kerim, bazen de sözleri lâl ü güher Söz Sultanı’ndan alıntılarla istediklerimizi Hakk’ın dergâhına sunar ve ebedî mihrabımız olan O’nun kapısına yönelerek, ruh dünyamızı şerh eder, içimizi O’na döker ve “huzurun edebi” diyerek ağzımızı sımsıkı kapatarak sükût murakabesine geçeriz ki, bazılarınca böyle bir hâl –ihlâs ve samimiyetin derecesi ölçüsünde– en belagatli sözlerden daha beliğ ve en yüksek ifadeleri aşkın bir beyan ve bir arz-ı hâl sayılır. Allah, gizli-açık her hâlimizi bildiğine göre, duada sözden daha ziyade öz önemli olsa gerek.. zaten Cenâb-ı Hak da: “Kullarım Beni senden sorarlarsa; bilmeliler ki, Ben onlara çok yakınım; Bana dua edenin duasına icabet ederim.”[1] mazmununca O, arzu ve isteklerimizi bilmede, bize bizden daha yakındır. Bu itibarla da, istek ve dileklerimizi huzur mülâhazasına bağlayarak, sessizlikle seslendirmek, hususiyle de o seviyenin insanları için ayn-ı edebdir. İster gayb telâkkisi, ister huzur mülâhazası, bize bizden daha yakın olan Rabbimiz: “Siz Bana dua edin ki, Ben de icabet edip karşılık vereyim.”[2] buyurarak, bizi duaya teşvik etmekte ve dua etmemeyi anlamsız bir istiğna ve bir kopukluk saymaktadır.

Dua eden bir kimse, bütün gönlüyle Allah’a yönelip yalvarışa geçebildiği takdirde, kendine her şeyden daha yakın olan Rabbisine karşı, kendi beden ve cismaniyetinden kaynaklanan uzaklığını aşarak O’nun her zaman var olan yakınlığına saygısını ifade etmiş ve kendi uzaklığının vahşetinden kurtulmuş olur. Cenâb-ı Hak da ona, duyması gerekenleri duyurur, görmesi gerekenleri gösterir, söylemesi icap eden şeyleri söyletir ve yapması lâzım gelen şeyleri de yapmaya muvaffak kılar. Bu paye aynı zamanda nafilelerle ulaşılan öyle hususi bir yakınlık (kurb) payesidir ki, artık böyle bir mazhariyetle şereflendirilen “kurb” kahramanının görmesi, gözler ötesi bir gözle, işitmesi kulaklar ötesi bir kulakla, diğer aktiviteleri de kendi benliğinin üstünde farklı bir kimlikle gerçekleşmeye başlar; başlar da bir hamlede gider, ayrı bir buudun insanı olma seviyesine yükselir; derken, her fırsatta Rabbi’yle dua ve icabet alışverişinde bulunur, yalvarış ve yakarışa, O’nun sonsuz kudretine itimadın ifadesi olarak sımsıkı sarılır ve sırtını sarsılmayan bir güce dayamış olmanın güveniyle, dilinde dua yürür en olumsuz gibi görünen şeylerin üzerine.

Bu itibarladır ki, imanın zevkine ermiş ve ibadette hassaslaşmış ruhlar, kat’iyen duada kusur etmezler. Aksine böyleleri, ibadeti varlıklarının gayesi gibi duyar ve duaya da fevkalâde önem verirler.. maddî-mânevî sebeplere riayetin yanında gönüllerini Rabbilerine açıp yalvarmayı, O’na yakınlık arayışının sesi-soluğu gibi değerlendirir ve dualarını bir ümit, bir reca nağmesi gibi seslendirirler. Böyle bir yakınlık atmosferinde, çok defa ümit ve beklenti neşvelerinin yanında, bazen de mehabet ve endişe esintileri hissedilebilir. İnsan, her şeye O’nun sonsuzluk ve sınırsızlığı içinde baktığı aynı anda, kalbinin râşelerle ürperdiğini duyar gibi olur ve hemen temkin ve teyakkuza geçer. Duada, her zaman iç içe yaşanan bu iki hâl, insanın mârifet ufkunun vüs’atiyle mebsuten mütenasip (doğru orantılı) inkişaf eder. Kur’ân, mü’min tabiatındaki bu hisler halitasını: “Rabbinize huşû ile ve içten içe duada bulunun.”[3] diyerek, kat’iyen O’ndan müstağni kalınamayacağını, ululuk, azamet ve ceberûtuna rağmen, rahmet ve inayet kapılarının da ardına kadar herkese açık bulunduğunu vurgular ve duanın önemi üzerinde ısrarla durur.

Bizim acz, fakr, zaaf ve ihtiyaçlarımıza karşılık O’nun, bizi var eden, besleyen, büyüten, arzu ve isteklerimizi görüp-gözeten ve bizi asla başkalarına bırakmayan bir engin rahmet sahibi olması, O’na karşı tavırlarımızı devamlı ince ayara tabi tutmamız bakımından fevkalâde önemlidir. Bizler âciz, zayıf ve muhtaç, O ise, her şeye hükmeden mutlak bir Hâkim’dir. Bu itibarladır ki, biz hemen her zaman, küçüklüğümüzün şuurunda ve O’nun büyüklüğünü takdir hisleriyle hep iki büklüm yaşar ve isteyeceğimiz her şeyi, kavlî, fiilî ve hâlî talep çerçevesinde sadece ve sadece O’ndan ister ve O’na karşı müstağni davranmayı küstahça bir çalım; O’nunla dua ve ibadet münasebetlerimizde lâubalî, gayriciddî bulunmayı da bir saygısızlık kabul ederiz; ederiz de, O’na teveccühlerimizde her zaman ümit ve endişe, mehabet ve beklenti mülâhazalarımızı beraber götürmeye çalışırız. O’nun bize çok yakın ve dualarımıza icabet edeceğini düşünürken, ululuk ve azametini rahmetinin vüs’at ve ihtişamıyla iç içe duyar.. haşyet ve râşelerle ürperir.. tavırlarımızı yeni baştan gözden geçirir.. ses tonlarımızı ayarlar.. hâzır ve nâzır birinin huzurunda bulunduğumuz mülâhazasıyla zevk ve temkini aynı anda hisseder ve yaşarız. Bu mânâda dua her zaman, Cenâb-ı Hakk’a arzıhâlde bulunmanın sesi-soluğu olması itibarıyla en sâfiyâne ve en hâlisane bir kulluk tavrıdır. Aslında bütün varlık, istidat, kabiliyet veya fıtrî ihtiyaçlarının dilleriyle hep O’na dua ederler. O da bunların hepsine, belli bir hikmet çerçevesinde cevap verir ve her sesi duyup ona icabet ettiğini herkese ve her şeye duyurur.

Ne var ki, dualarımıza cevap verilmesini, bizim isteklerimizin aynıyla yerine getirilmesi şeklinde anlamak da doğru değildir. Biz bazen, sadece bugünü, hâlihazırdaki heves ve arzularımızın gereğini düşünerek kendi talep çerçevemizi daraltmış, yarınları ve bizimle münasebeti olan daha başka şeyleri gözden çıkarmış olabiliriz. O ise, hem bizim için hem her şey için, hem bugünümüzü hem de uzak-yakın yarınlarımızı iç içe görüp gözeterek, bizim daralttığımız hususları açar, genişletir; dünya-ukba vüs’atine ulaştırarak, merhamet ve hikmetinin derinliğine göre çok buudlu cevaplarda bulunur.. evet O, hâlihazırdaki durumumuzu aydınlatırken yarınlarımızı karartmaz.. bugünün ışıklarını yarınların zulmeti hâline getirmez ve bize iltifatlarda, teveccühlerde bulunurken başkalarına kat’iyen mahrumiyet yaşatmaz.. herkese ve her şeye çok derinlikli cevaplar verir, dualarımızı duyduğunu, isteklerimizi nazar-ı itibara aldığını gösterir.. ve huzuruyla gönüllerimize tasavvurlarımızı aşkın ne inşirahlar, ne inşirahlar verir..

Bütün bu mülâhazalara açık bir gönül, ellerini açıp yakarışa geçince, kendisini gören, soluklarını duyan, içinden geçenleri bilen ve iniltilerini değerlendiren her şeye Kâdir, her şeye Hâkim, istediğini istediği gibi yapan, yaptığı her şeyde farklı hikmetler gözeten birinin var olduğunu düşünür; O’nun merhameti, iradesi, meşieti sayesinde her şeyin üstesinden gelebileceği inancıyla gerilir ve en karanlık anlarında bile sürekli huzur yudumlar, itminan soluklar ve ümitle oturur-kalkar. Bu çerçevede günde birkaç defa O’na yönelmek, kalbin gözü-kulağıyla fizik ötesi şeyleri görüp işitmeye çalışmak o kadar derin ve anlamlıdır ki, bir kere bu mazhariyeti duyup tadan birinin, bir daha da o kapıdan ayrılması düşünülemez. Bu mazhariyeti tam yakalayamasak da, son bir kez daha o Yüce Dergâh’a yöneliyor ve O’nun kapısının tokmağına dokunarak inliyoruz:

Ey, varlığı canlarımızın cânı, nuru gözlerimizin ziyası Yüce Varlık! Sen tenlerimize can vermeseydin, bizim çamurdan, balçıktan ne farkımız olurdu.! Sen gözlerimize ziya çalmasaydın, kâinatları, eşyayı nasıl değerlendirebilir ve Seni nasıl bilebilirdik.! Sen bizi önce taştan-topraktan, sonra da iman ve mârifet bahşederek iki kez var ettin. Sana kâinatın zerreleri adedince hamd ü senâda bulunsak, yine de hakkıyla şükür vazifesini yerine getirmiş sayılamayız…

Ey, her zaman güzellikler izhar edip çirkinlikleri örten ve en çirkin görünen şeyleri dahi izâfî güzelliklerle bezeyen Güzeller Güzeli! Gönüllerimizi güzellik duygularıyla mamur kıl ve bize her zaman güzel kalmanın yollarını göster!

Ey, günahlarla kirlenmiş kimseleri hemen cezalandırmayan, haddini bilmezlerin ayıplarını görmezlikten gelerek onlara mânevî kirlerinden arınma fırsatları veren Merhametliler Merhametlisi! Bizi günahlarla, hatalarla kirlenmekten koru; kirlendiğimizde de mağfiret ve merhametini bizden esirgeme! Biz, Senin var etmenle var olduk ve Senin lütuflarınla ayaktayız. Her zaman Senin cömertliğini soluklamakta ve Senin ihsanlarını yudumlamaktayız. Dimağlarımıza aydınlık veren Sen; gönüllerimizi iman zevkiyle mamur kılan da Sensin. Akıl Seni buluncaya kadar şaşkınlıklar içinde bocalayıp duruyor, nefis de bâğîlikler peşinde koşturuyordu. Aklı rehber hâline getiren Sen, nefsin arzularını frenleyip, ona itminan ufkunu gösteren de Sensin.. Senin lütuflarınla kendimizi bulduk ve şurada-burada zayi olup gitmekten kurtulduk.

Gönüllerimiz Senin mârifetinle itminana erip oturaklaştı.. düşüncelerimiz Sana teslim olmakla öldürücü hafakanlardan sıyrılabildi. Bizler hemen hepimiz, ellerimiz Senin kapının tokmağında boynu bükük dilencileriz –Allah, bu dilenciliği sonsuza kadar devam ettirsin–. Dualarımızla Seni mırıldanıyor, içlerimizi çekiyor ve vereceğin cevabı bekliyoruz. Bugüne kadar Senden başka bizi duyan, yüzümüze bakan ve şefkatle başımızı okşayan olmadı. Ne bulduk, ne gördükse Sende bulduk, Sende gördük ve Sana inancımız sayesinde hayretten, dehşetten, gurbetten ve yalnızlıktan kurtulduk. Bütün benliğimizle son bir kere daha Sana yöneliyor, af ve afiyet dileniyoruz.

Kalb katılığından, gafletten, başkalarına bâr olmaktan, aşağılıktan, aşağılanmaktan, miskinlikten; cehaletten ve faydasız bilgiden; ürpermeyen gönülden, doyma bilmeyen nefisten, kabul edilmeyen duadan; nimetlerinin zeval bulmasından, lütuflarının değişip başkalaşmasından; ansızın bastıran azabından, gelip çatan gazabından Sana sığınıyoruz. Senden her zaman, yalvaran diller, haşyetle ürperen gönüller istiyoruz. Tevbelerimizi kabul buyur, bizi günahlardan arındır, dua ve isteklerimize cevaplar lütfeyle! Delil ve bürhanlarımızı hedefine yönlendir, kalblerimizin ufkunu aç, dilimizi doğruluğa bağla ve gönül kirlerimizi temizle! Allah’ım, Senden her işimizde sebat, Kur’ân yolunda kararlılık ve nimetlerine karşı da duyarlılık hissi bekliyoruz. Kapına yönelenleri boş çevirme, itaatte bulunanlara bol bol karşılık ver, Sana baş kaldıranlara da doğru yolu göster.. muzdariplerin dualarını icabetle taçlandır, sıkıntıda bulunanları lütfunla şâd eyle, hasta ruhlara hususi muamelede bulun, küfür ve ilhad içinde bocalayanlara da nurunu göster; göster de kalmasın hiçbir yanda muzlim bir nokta!..

***

[1]   Bakara sûresi, 2/186.

[2]   Mü’min sûresi, 40/60.

[3]   A’râf sûresi, 7/55.

 

Kırık Testi: NEFİSLE YÜZLEŞMEDE HÂLEDE İLK HALKA (4)

Herkul | | KIRIK TESTI

Habîbullah, Muhammed Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem); veliyyullah ise Aliyyü’l-Murtaza idi. O hayata gözlerini açtığı andan itibaren, istikbalin haydar-ı kerrârı, fatih-i Hayber’i, damad-ı Şehinşâh namzedi olduğuna emare bir iffet abidesi olarak neş’et etmiş ve üzerine asla toz kondurmamıştı. Hayat sergüzeştisi itibariyle, Nebiler Sultanı’na damat olma, şah-ı evliya payesini ihraz etme, olmayacak gaileleri göğüsleme ve Canlar Canı’na can fedada bulunma gibi hususlara namzet olduğu, tavırlarından sürekli basiretlere aksedip duruyordu…

O da hemen her zaman, selefleri gibi, kendiyle yüzleşmede ve Hakk’a iç dökmede Rehnümâ-i âlem’in dediklerini diyor, O’nun gibi inliyor ve O’nun çizgisinde yürüyordu. Ama bir gün kendini değişik gaileler sarmalı içinde görünce, -Hakk’a teveccühte temel disiplinlere bağlılık mahfuz- ister kendi kendini sorumlu tutmanın, ister şartlar ve konjonktürün gereği, kendini derin bir tazarru ve niyaz, iç döküş ve sızlanışa saldı. Artık bir taraftan karşı karşıya kaldığı hadiselerden sıyrılma, diğer yandan da kendini sorumlu tutma adına çok daha farklı Hakk’a iç döküşler sergilemeye durdu.

Zamanın boz bulanık bir hal alması, kahredici seylapların seylapları takip etmesi ve bunlar karşısında ızdırabın gönülde kümelenip dile dökülmesiyle sızlanışta farklı renk ve desen oluşmaya başlamıştı. Bu garip ve yeni durum onu öncekilerden ayrı bir dil kullanmaya sevk ediyordu; ediyordu ve o zengin, engin beyan gücüyle haleflerine de malzeme mahiyetinde farklı bir yakarış ve sızlanış üslubu miras bırakıyordu. Hayat-ı seniyyeleri hep bir âh u vâh çağıltısıyla geçiyor, Hakk’a niyaz ve teveccühleri bir inilti zemzemesi şeklinde cereyan ediyor ve gaile fasit dairelerinin bitip tükenme bilmezliği şah-ı evliyayı farklı renk ve desende değişik niyaz, tazarru ve iç döküşlere yönlendiriyordu.

O, en içten duygularla sürekli Hak dergâhına yöneliyor ve halini Rabb-i Rahîm’ine şöyle arz ediyordu: “Allah’ım! Sen, Senden başka ilah olmayan biricik melik ve mâliksin ve Sen benim Rabb-i Kerîm’imsin; ben Senin kapında bir kulum.. pek çok kötülük işledim. -Ben buna “hâşâ” diyorum.- Nefsime zulmettim.. huzurundayım ve günahlarımı itiraf ediyorum. -Ah bir bilsem neye günah dediğini!..- Ey Gafûr, Şekûr, Hakîm, Rabb ü Rahîm! Bağışla günahlarımı! Yoktur Senden başka günahları affedecek.. başıma gelmesi muhtemel bütün zararlardan, her şeyi kaybetme haybetine uğramaktan, beni mahcup edecek ahvale dûçâr olmaktan, gam ve değişik tasalara maruz kalmaktan, iç içe negatif hadiseler karşısında çaresiz bulunmaktan Sana sığınıyorum; Beni koruyup kollayacak yalnız Sensin.” -Bilmem ki çocukluğunda dahi günahın rüyasını görmemiş bu dırahşan çehre neye günah diyor ve hangi halinden dolayı böyle âh u vâh edip inliyordu?!. Keşke bu mülahazaların bir damlası da bizler gibi günah hammalı sergerdanlarda bulunabilseydi!..-

O bir başka zaman, Hazreti Keremkâni’nin dergâhına yönelip derin bir muhasebe hissiyle şöyle sızlanıyordu: “Allah’ım, hatalarım çok büyük ve hadden efzun olsa da şüphesiz Sen’in aff u keremin daha büyüktür. Sana verdiğim sözü yerine getirmeye çalışacağım; Sen de bendenin şu perişan haline rahmetinin vüs’atiyle bir nazar lütfet; et ki ben ettiklerime bin pişmanım!” -Acaba fatih-i Hayber ne tür bir hata yapmıştı ki böyle bir pişmanlık hissiyle inliyordu?!.- Ve devam ediyordu: “Allah’ım! Gazabından, ikabından koru huzurunda kulluk tasmasıyla intizar-ı subh-i dîdâr olmuş bu bendeni!” -O bendeye canlar kurban, Rabb-i Rahim’imiz o hassasiyet ve kendiyle böylesi derince yüzleşmeyi biz sağır ve körlere de duyursun!-

Damad-ı Nebi iç döküşlerini devam ettirme sadedinde şunları da söylüyordu: “Tutmazsan Allah’ım elimden, zayi olur giderim; koruyup kollarsan, kaymam artık ebediyyen!” -Görmedi kimse senin kaydığını hiçbir zaman; dediklerin bize bir ders ise, ona bir “eyvallah” der geçeriz.-

Onun, fokur fokur kaynayan mehâfet ve mehâbet hislerine bağlı lâl ü güher saçan dudaklarından bir defa da şu inciler dökülüyordu: “Allah’ım eğer sadece ehl-i ihsanı affedeceksen, hevâ-i nefsine uymuş düşe-kalka yürüyenler kime emanet, onları kim affedecek? Ey Rab, eğer takva yolundan inhiraf etmişsem, şu anda huzur-u kibriyândayım. Gönlümde nedamet, dilimde tevbe; affet bendeni! Senin lütuflarını hatırlayınca korkularım buz gibi eriyor; günahlarım hücuma kalkınca da gözlerim yaşlarla doluyor.” -Sultanım sen hep ağladın, hiç gülmedin; dünya nedir asla bilmedin, nefis karşısında katiyen eğilmedin. Bu sızlanışlar bizi gerçek insanlığa uyarmaya matuf ise “eyvallah”, ama biz çoktan onları gaflet mezarına gömdük, taklit vadilerinde debelenip duruyoruz.

O başka bir zaman yine rahmet kapısının tokmağına dokunur ve başı o kapının eşiğinde şöyle sızlanır: “Allah’ım! Şayet dergahından uzaklaştırılır ve özel iltifatından mahrum kalırsam, gayri kimden af umup şefaat bekleyeyim?!.” -Âlem seni hep O’na bir mir’ât-ı mücellâ gördü ve Allah’ın izniyle seni hep şefaatkânî olarak bildi. Bu soluklar “akrabü’l-mukarrabîn” olarak, idrak ufkumuzu aşan senin incelik ve derinliğinin sesi-soluğu ise, biz o mülahazalardan uzaklaşalı asırlar oldu. Keşke o sızlanışlar bu kapkara gönüllerin karanlık ruhlarına bir şeyler ifade edebilseydi!..-

Ardı-arkası kesilmeyen ondaki bu inilti ve sızlanışlar hep sürer gider fasıl fasıl meleklerle at başı o ufuklarda.

Bu ölçüde hiss-i mehâfet ve mehâbetin onda biri yok günümüzün serkârlarında ve sergerdanlarında. Defterini sağdan almış gibi emniyetle oturup kalkanların sayısını Allah bilir. Kalb ile dil-dudak arası bir mesafe var ki münafıklara inat.. dünyanın şaşaası ve debdebesiyle başı dönen Allah’tan kopmuş bahtsızların hadd ü hesabı yok.. kalbler musallada birer ölü.. yalan, iftira ve mesâvî her türüyle en rayiç bir mergup meta… Merhum Akif ifadesiyle:

“Vefa yok, ahde hürmet hiç, emanet lafz-ı bî medlûl;
Yalan rayiç, hıyanet mültezem her yerde, hak meçhul.
Beyinler ürperir yâ Rab, ne korkunç inkılâb olmuş:
Ne din kalmış ne iman, din harap, iman türap olmuş! 
Mefâhir kaynasın gitsin de vicdanlar kesilsin lâl…
Bu izmihlâl-i ahlâkî yürürken, kalmaz istiklâl!”

Dünya ve onun cazibedar güzellikleri otağını ukbâ duygusu üzerine kurmuş.. din iman adına her yer ve her yöre taklit ve şekil hırıltılarıyla yoğun bakımda.. Mefisto Faust’u bir kez daha can evinden vurmuş.. hem de dinî değerleri argüman olarak kullanarak.. yeniden bir diriliş, bir başka bahara emanet gibi.. fecr-i sadık bekleyenlerin canları dudaklarında…

Her şeye rağmen biz, “ba’s ü ba’de’l-mevt” ümidimizi koruyoruz; koruyoruz ama deformasyona bakınca ümit mumlarında renk atmalar da birbirini takip edip duruyor; zira bu ölü dünyaya hayat üfleyecek diriliş erleri, öldüren bir baskı altında.. karanlıkları alkışlayanların hadd ü hesabı yok.. müterâkim dertler var, reçeteler hayalî.. ak-kara iç içe, yığınlar şuursuz.

“Bir vakte erdi ki bizim günümüz 
Yiğit belli değil, mert belli değil;
Herkes yarasına derman arıyor,
Derman belli değil, dert belli değil.”
(Ruhsatî)

Öyle anlaşılıyor ki, şöyle-böyle insanlığını idrak edenlere daha bir süre, “fesabrun cemîl” deyip, aktif sabır içinde zamanı, zamanîleri doğru okuyup, nur-u tevhid içinde sırr-ı ehadiyetin zuhurunu beklemek düşüyor. Rahmeti gazabına sebkat eden Hazreti Muhyî, fecr-i sadık beklentileriyle milleti daha fazla inkisara maruz bırakmasın!.. (Âmin!..)

***

Not: Bu makale, Çağlayan’ın 2018-Ekim sayısında neşredilen başyazıdır.

Kırık Testi: NEFİSLE YÜZLEŞMEDE HÂLEDE İLK HALKA (3)

Herkul | | KIRIK TESTI

Şimdi de hâlede, yüzünde güneş gibi nur-ı Rahman, Zinnureyn Hazreti Osman var. Tavrı, düşüncesi, iç derinliği ve bu derinlikte nebî sesi gibi duyulan seleflerinin ah u vâhından -bana ait seviye vefasızlığıyla- birkaç damla!..

Duygu-düşünce dünyasında tın tın bir ney sesiyle hep o yirmi beş senenin ah u efganı duyuluyordu, ama bunlar onun kalb, ruh ve sırrına emanet, tekrarı canlara can, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın iç çekmeleri ve nağmeleriydi. O, bunlara kendinden bir şeyler katmanın beyan kevserini bulandıracağı mülahazasıyla, iç çekişleri ve Hak kapısındaki sızlanışları aynı bestelerle icra etme yolunu seçmişti. Bu sadâkat hissiyle, güftesiyle de bestesiyle de söylenenleri söylüyor ve denenleri diyordu.

Duygu-düşünce atlası birebir selefleriyle aynı idi. Gözleri Rehnümâ’nın gözlerinde, kulakları O’ndan gelenlere teşne; tazarru, niyaz ve iç çekişleri hep O’nun deyip ettikleri çerçevesinde cereyan ediyordu. Edep ve hayâ enginliği mercûhun râcihe tereccühü esprisine bağlı, seçeneği öyle olmuştu. O oturuş kalkışlarında O’ndan süzülüp gelenleri esas alıyor; “Denecekleri o dedi. Bana onları vird-i zeban etmek düşer.” teslimiyet-i tâmmesi içinde sürekli seleflerine saygı hissiyle oturup kalkıyor ve aksi davranışları çizgi kayması sayıyordu. Zahiren inlememiş, sızlamamış ve kendiyle yüzleşmemiş görünüyordu ama halveti yaşıyordu ve belki de halvetîlerin ilk piri oydu…

O ve selefleri, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ı (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir sarraf titizliğiyle, basiret merceğine bağlı öyle takibe almışlardı ki, güfte aynı, beste aynı, duyulan hep o canfeza nağmelerdi. Söz Sultanı, sözlerin sultanı beyanlarıyla nasıl inlemiş, nasıl sızlamışsa, ses tonu farklılığıyla nağmeler aynıydı; çünkü onlar o Kamer-i Münir’in hâlesinde her şeyi aynıyla aksettiren birer nur-efşân ayna mesabesindeydi. Dolayısıyla da Hakk’a teveccühte, O’na iç döküp sızlanmada ve nefisle hesaplaşmada hep o Rehber-i Zîşân’ın dillendirdiği argümanları kullanıyor; hemen her zaman da aynı makam ve ritimde Cenâb-ı Hannân ü Mennân’a iç döküp sızlanıyorlardı. Allah’a yalvarıp yakarmada Edep Sultanı’nın deyip ettiklerine muhalefetten korkuyor ve tir tir titreyip her hallerinde O’nun dilini kullanmaya fevkalade bir özen gösteriyorlardı.

Hazreti Zinnureyn, ruh inceliği, engin edep ve hayâsı, ailevî yakınlığıyla her dem bu hususların hâsıl ettiği varidatı yaşıyor; O’nun deyiş, ediş ve yakarışlarıyla soluklanıyordu. Bütün bunların yanında, bir münacat esprisi içinde “Yâ, yâ” nidalarıyla Münâdâ-i Münezzeh’in kapısının tokmağına dokunuyor; “Yâ men” enînleriyle, ”عِلْمُكَ بِحَالِي يُغْنِينِي عَنْ سُؤَالِي“ arz-ı halini aksettiren bir üslupla ve adeta

Her şey Sen’den, Sen ganisin,

Rabbim Sana döndüm yüzüm!

Hem evvelsin hem âhirsin,

Rabbim Sana döndüm yüzüm!..”

mazmunuyla içini döküyordu. Kur’ân-ı Kerim’i bu iç çekişlere temel esas ve vesile ittihaz ederek, mebde’den müntehaya Beyan-ı İlâhî ufkundaki bu perdeli seyahatini Hakk’a sığınmanın nuranî vesilesi sayılan “Muavvizeteyn” ile noktalıyordu; noktalıyor ve bir kısım bahtsızların, onun ruhunun ötelere kanatlanmasına sebebiyet verecekleri âna kadar da o farklı vird-i zebanına devam ediyordu. Kur’ân’ının üzerine dökülen kanlar onun İlâhî Kelam’la yürekten irtibatının şâhid-i sâdıkıdır. O gözlerini hep Kur’ân ile açıp kapamıştı ve Kelâm-ı İlahî de son kez onun dünyaya gözlerini kapıyordu.

Cenab-ı Hak, elde-dilde Kur’ân, gönülde dünya ve mâfîha mülahazaları, çağın bedbahtlarına Kur’ân ruhunu tam duyurarak, onları gırtlak ağalığından halâs edip kalbî ve ruhî hayat ufkuna i’lâ buyursun!..

***

Not: Bu makale, Çağlayan’ın 2018-Eylül sayısında neşredilen başyazıdır.

Kırık Testi: NEFİSLE YÜZLEŞMEDE HÂLEDE İLK HALKA (2)

Herkul | | KIRIK TESTI

O şahsiyet, şems-i nur-i adalet olan Hazreti Ömer’dir. Peygamberler yolunun necm-i nûrânîsi bu âbide insan akrabü’l-mukarrabîn çizgisini takipte fevkalade hassas, arzda semavîlerle atbaşı, kalbî ve ruhî hayat itibarıyla dudak ısırtacak enginlikte, Nebiler Serveri’nin mütemadi takdirleriyle serfirâz, koca koca devletlerin -buna Şecere-i Numâniye ile destanlaştırılan devlet de dâhil- yüz senede yapabildikleri ve elde ettikleri başarıları on sene gibi dar bir zaman diliminde gerçekleştirmekle rekor üstüne rekorlar kırmasına rağmen tevazu, mahviyet ve sıradanlık duygusuyla Kamer-i Münîr halesinde nurani bir konuma sahip, menendi bulunmayan, Mikâil’e denk bir erişilmezler erişilmeziydi.

O, Rehber-i Ekmel’in ve veliler serveri halifenin statiğini yapıp blokajını ortaya koydukları semâvî mirası değerlendirme ve akla durgunluk verecek seviyeye ulaştırmada -havl ve kuvvet Allah’tan, himmet Hazreti Rehnümâ’dan- sekene-i semâvâtı gıptaya sevk edecek bir kıvam sergilemiş ve mü’minleri sevinçle şahlandırmış, münafıklara da inkisarlar yaşatmıştı. Hayat-ı seniyyelerinin sonuna kadar zafer üstüne zaferlerle bir Zülkarneynlik göstermiş, ruhunun ufkuna yürüme faslında da isabetli bir halef intihabı yöntemiyle bu fani âleme veda etmişti.

Ömür boyu beraberliğini cihanlara değiştirmeyi düşünmediği Hazreti Pişdâr’ı ile berzahî hayat maiyyeti mülahazasıyla Hücre-i Saadet’e defnedilmeyi dilemiş ve öyle de olmuştu. Evet, O’na gönülden inanmış, ölesiye sevmiş, kâkül-ü gülberglerinin bir tüyünü dünyalara değiştirmeyecek bir ruh yüceliğinde bulunan insanüstü biri de başka türlü olamaz, başka türlü davranamazdı.

Hayatında, ikinci vezir, irade kahramanı, fenafillâh-bekâbillah abidesi olarak yaşadı. Ne süper güçleri yerle bir etmeye takıldı, ne cihanları hizaya getirme gururuna kapıldı ne de hakperestliği ve adaletiyle alkışlanma karşısında başı döndü, bakışı bulandı. Hatta hakkaniyet ve istikametinin hayranı vefalı kimselerin “emîru’l-mü’minîn” demelerinden rahatsızlık duydu ve çevresini hep ikaz etti. O (radıyallâhu anh), zirvenin zirvesi en önemli bir noktada bulunurken bile kendini hep âhâd-ı nastan biri bildi. Ne koruması vardı, ne de muhafız alayları.. تَوَكَّلْتُ عَلَى اللهِ demiş ve hep tek başına halkın içinde bulunmuştu.

-Keşke bütün bunlar çağın Firavun, Yezîd ve Haccac’larına bir şeyler anlatabilseydi!.. Ne var ki ölü gönüllerin, zehirlenmiş düşüncelerin, alkış budalası kendini bilmezlerin bunlardan bir şey anlayacağına vicdanım “evet” diyemiyor. Şimdi biz yokluğunda var görünen, varlıkta düz insan olmaya kapalı tali’sizlere, bu konuda söylenen her söz ve gösterilen her örneğin havada kalacağı kanaatini vurgulayıp geçelim…-

Allah’ın izniyle realize ettiği bu baş döndüren hadiselerin yanında, Nebiler Sultanı, onun daha harika şeylere imza atacağını, feyz menbaı bir kuyudan harıl harıl su çekişi şeklinde ifade etmişti ki, bu o şems-i nur-i hidayetin âlem-i manadaki kader dantelasının sadece birkaç örgüsünden ibaretti ve o mümtaz insanın daha pek çok göz kamaştıran muvaffakiyete nâil olacağını işaretliyordu. Duygu, düşünce, kabiliyet ve karakteriyle onca harika işlerine, meleklere “Eyvallah!” dedirtici aktivitelerine rağmen, o kendini hiç ender hiç görüyor; “Hesaba çekilmeden kendinizi hesaba çekiniz” beyanını hayat-ı mübarekelerinin bir düsturu gibi sayıyor ve hep o şehrâhta yürüyordu.

En başta o iç parçalayan sızlanışları, Server-i rehnümâsı ve selefi veliler serverinin vird-i zeban ettiği lal ü güher söz cevherleriyle idi; daha sonra yürek sızlatan o içten yakarışlarsa, onun inci-mercan haşiyeleri mahiyetinde iniltilerdi. O, Pişdâr-ı bîmisâl’in “akrabü’l mukarrabîn” ufku açısından kendiyle yüzleşmesi adına dediklerini sürekli meşk ediyor; o melek iniltisi zebercet beyanları Hakk’a iç döküş ve sızlanışlarında kullanıyor, onlarla nefes alıp veriyordu. Hazreti Rehnümâ ne demiş, Hakk’a iç döküşlerde hangi argümanları kullanmışsa, onları latîfe-i Rabbâniyesi üzerinde indirip kaldırıyor ve sürekli bunlarla soluklanıyordu. Zaten selef-i emcedi de aynı şeyleri yapmamış mıydı?!.

Bu ne safvet, bu ne kurbet duruluğu!.. Onca gaile ile yaka-paça olurken, hep peygamberler ufkunda yol alıyor ve vaktinin önemli bir bölümünü dua, tazarru, niyaz unvanıyla hep “Allah” deyip sızlanışlarla geçiriyordu. Hayatını, gece ve gündüzüyle, gün ve haftasıyla sürekli Hakk’a iç döküşlerle değerlendiriyor ve mukarreb ufku rüya mesâvîsiyle kendini farklı fasılalarla hep sigaya çekiyordu. Adeta,

Günahını hadden efzundur,

Bana rahmeyle Allah’ını;

Gözüm yaşı akan hundur,

Bana rahmeyle Allah’ını!

diyor ve dakikalarına dünya kadar inilti sığdırıyordu. Yoktu hayat dantelaları içinde muhasebe hissinin bulunmadığı bir an ve murakabe heyecanının inletmediği bir dakika. İşte o kendiyle yüzleşme ve iç murakabelerden birkaç damla:

Allah’ım, ayakta dururken, otururken, yatağa girip uyurken, İslam’a muvafakatim adına koru beni!.. Allah’ım, nezd-i ulûhiyetindeki hayırlarla serfirâz kıl ve şerlerden de muhafaza buyur fakiri!.. Allah’ım, Kitâb-ı Mübîn’i yürekten en ciddi tedebbür ve tefekkürle mütalaaya muvaffak eyle bendeni!.. Yarlığa Allah’ım ve kabul buyur tevbemi!.. Allah’ım kalbim katıdır ve kimse de muttali değildir o katılığa. -A Sultanım, sen ihkâk-ı hak etmeye katılık diyorsan, bu senin yüksek ufkuna mahsus bir keyfiyet; eğiliyoruz bu ince anlayış karşısında.- Sen engin hoşnutluğunla öteler istikametindeki hareketlerimle bana mülayemet lütfeyle!.. Allah’ım! Ben cimri kullarından biriyim. -Sen de cimri isen a dünyada tek dikili taşı olmayan gözümün nuru, söyle bendesi olduğun Zât aşkına, sana göre cömert kimdir?- Ne olur, israf ve tebzîre düşmeden, riya ve süm’aya sapmadan beni hep sahîce davranmaya muvaffak eyle! Her hal ve hareketimde sadece Senin rızanı ve öteler ötesini düşleyen bendegândan say beni!.. Allah’ım! Gaflet ve nisyanım çoktur. -Şem’-i tâbânım, bunlar senin kemalinin solukları.. hakkında böyle düşünenlerin de ağızları kurusun!- Rabbim! Her halükârda Zâtını, ölümü ve daha ötesini hülyalarında yaşatan kullarından eyle Ömer’im!.. Allah’ım, ubudiyet yönünde oldukça zayıfım. -A pir-i mugânım, secdede iken içten ağlayıp mâbed-i mübareki hıçkırık tufanına boğan sen değil miydin?!.- Kulluğumda bana halis niyet ve zindelik bahşeyle!..

Bu sızlanışlar, yüz yerde bu iç döküşler, bu iniltiler ve kendiyle yüzleşmeler, topyekûn geniş bir coğrafyada gönüllere Allah sevgisini, Peygamber muhabbetini işleyen ve aşılayan o şems-i nur-i hidayete ait. -Sunumdaki kusur Kıtmîr’in- Mezâyâ adına edip eylediklerini nisyana gömerek, sıradan bir insan edasıyla yüzü hep yerde, meleklere parmak ısırtacak bu içten sızlanışlar, âbide-i adaletin arkadakilere diriliş vaad eden “akrabü’l-mukarrabîn” soluklarıydı.

O temiz simada bunları görünce bir imrenme geliyor hüşyâr vicdanlara ve dudaklardan, “Keşke bu incelik ve derinliğin yüzde biri olsun günümüzün nefisperest, para-pul bendeleri sergerdanlarında bulunabilseydi!” dökülüyor…

Bu hususa da bir noktalı virgül koyarken içimden sana şöyle seslenmek geliyor:

Sen selefin ve o Mutlak Rehber’in gibi, her zaman iç derinliğiyle melekleri imrendirecek bir hayat yaşadın ve bizler gibi düşe-kalka yürüyen yol yorgunlarına nur-efşân ve yanıltmayan örnek bir pusula oldun. Anlamadı çoklarımız sencileyin hayatın gerçek renk ve desenini!.. Anlayabilseydik ve anlayabilseydi dünya muhabbetiyle başı dönmüş, bakışı bulanmış kem sergerdanlar, dünyamız imrendiren ütopik bir hal alacaktı. Heyhat, onlar bilerek dünya hayatını ötelere ve ötelerin de ötesine tercih ederek iç içe haybetler yaşadı ve yaşattılar; bütün dünya onların yüzünden İslam’ı bir terör topluluğu olarak değerlendirdi.. ve olan da bütün Müslümanlara ve bize oldu…

Ey boyuna erişilmez yüksek kamet!.. Kırık-dökük ifadelerimle seni şayet engin ufkunun dûnuna çektimse, densizliğime ver ve bu kapı kulunu bağışla!.. Sizi hep andım, anmaya devam edeceğim; etmemem de mümkün değil, zira beyanı sözlerin sultanı Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın عَلَيْكُمْ بِسُنَّتِي وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ irşadıyla, sizler hayat-ı seniyyelerinizle gönüllerimize emanet birer feyiz kaynağı oldunuz.

***

Not: Bu makale, Çağlayan’ın 2018-Ağustos sayısında neşredilen başyazıdır.