BİR NEFES (6)

Herkul | | HERKUL NAGME

Klipten bazı cümleler:


* Allah’ın gücü, her şeye yeter; O, hiç umulmadık anda baharlar halk eder. Etrafı kar-kış bastırmış, her taraf buz bağlamış; kayan kayana, tekleyen tekleyene, düşen düşene… Fakat bir de bakarsınız ki, bir nevbahar, tatlı bir meltem esintisiyle her tarafı sarmış!..

* Ümitsizlik, Allah’ın güç ve kuvveti mevzuunda tereddüt yaşamanın -esasen- hırıltılarıdır. Kendinize güvenmeden daha ziyade, Allah’ın her şeyi yapacağına güvenin, itimâd edin!..

* O kadar evrâd ü ezkâr ile Cenâb-ı Hakk’a içten tazarru ve niyazda bulununca, bir yönüyle her arkadaşımızın yürüdüğü yolda kaymaması adına yollara tuz serpmiş oluruz. Günümüzde yollar çok buzlu. Buna karşı arkadaşlarımızın ağız birliği yaparak, duayı koro haline getirmesi lazım.

* “İştirâk-i a’mâl-i uhrevîye” düsturuyla “bir”leri “bin”ler yapma, “milyon”lar yapma, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinden, Rahîmiyetinden beklenen şeydir. Bekliyoruz. Başımız, O’nun Rahmâniyet ve Rahîmiyetinin eşiğinde, inliyoruz. Elimiz, O’nun kapısının tokmağında; o tokmağa yüreğimizin sızlaması ile dokunuyoruz; yürek sızlaması ile dokunuyoruz veya “ihsan şuuru” ile dokunuyoruz.

* Allah, zalimlerin hakkından gelsin!.. Siz mazlumları da inayetiyle, keremiyle, lütfuyla serfirâz kılsın!..

* Allah’ın izni-inayetiyle, bu gelip-geçici fırtınalar, bir bir dinecek. Şimdi başlarda olan ayaklar, bir bir yere/zemine inecek. Işıklar gelecek, zulmetleri delecek. “Ufukta ışık cümbüşü / Hırıl hırıla zulmetler / Ve her tarafta gürül gürül nurlar.” Allah, o günleri gösterecek!..

Bu sohbetin tamamına şu linkten ulaşabilirsiniz: http://www.ozgurherkul.org/bamteli/bamteli-manevi-ortaklik-ve-ilahi-mukabele/

YENİ “BİR NEFES”

Herkul | | HERKUL NAGME

Klipten bazı cümleler:

*Senelerdir bu işin içinde ama hâlâ taklitten sıyrılamamış.. hâlâ ülfetten sıyrılamamış.. hâlâ Allah aklına geldiği zaman burnunun kemikleri sızlamıyor.. Peygamberimiz aklına geldiği zaman burnunun kemiği sızlamıyor…

* “Ben Müslümanım!” diyenler, Müslümanlığın namusuna dokundular, Müslümanlığı yerle bir ettiler, oyuncak haline getirdiler. “Biz ne güzel milleti bununla kandırıyoruz, idare ediyoruz böyle; onu bir vasıta, bir argüman olarak kullanıyoruz, emellerimizi onun sayesinde gerçekleştiriyoruz!.. Onun sayesinde zırhlı arabaların ellisi ile, yüzü ile seyahatler yapıyoruz.. uçak üstüne uçaklar alıyoruz.. bin odalı, iki bin odalı yerler yapıyoruz… Onun sayesinde… Dolayısıyla ‘İtibar!’ diyoruz, ‘Onur!’ diyoruz!”

* Bu açıdan da yemin ediyorum: Alâkaları yok, zerre kadar alakaları yok!.. Zerre kadar alakaları olsa, yüzleri yerde olur her zaman; Allah tarafından görülüyor olma mülahazası ile hareket ederler; millete ait arpa kadar bir şeyin kursaklarına girmesine meydan vermezler; bir arpanın hesabını verecek olma mülahazası ile öbür tarafa gitmek istemezler.

* Maddi kılıcın kınına girdiği, hatta toprağa gömüldüğü günümüzde, gerçek yiğitlik, Kur’an’ın elmas düsturlarını kullanmak ve hâli sözün önünde götürmek suretiyle Hak ve hakikatin müdâfîi olmaktır.

Bu sohbetin tamamına şu linkten ulaşabilirsiniz: http://www.ozgurherkul.org/bamteli/bamteli-cagin-futuvvet-ruhu/

YENİ “BİR NEFES”

Herkul | | HERKUL NAGME

* Biz, biz olacağımız âna kadar, başkalarının bir şey olmasını beklemek, beyhudedir.

* Yeniden bir kalbî hayat…

* İnsan, ism-i Rahman’ı tamamıyla gösterir bir surette yaratılmıştır ve ona karşı alaka/sevgi, Allah’ın sanatına saygı demektir.

* Türkçe Olimpiyatları şemsiyesi altında yapılan faaliyetler oyun ve eğlence değil, insanlığı kaynaştırma adına ümit bahşeden gayretler idi; diğer kültürlere de saygı çerçevesinde mutlaka devam ettirilmeli!..

* Murâd-ı Sübhânî bu ise, esas hiç kimse ye’se düşmemeli!.. Bir taraftan arındırıyor bizi o ızdırap ile; huzuruna gidersek şayet, arınmış olarak gidelim. Diğer taraftan da çok daha ulvî gâye-i hayaller ile, bizi farklı hizmet yollarına sevk ediyor.

Bu sohbetinin tamamına şu linkten ulaşabilirsiniz: http://www.ozgurherkul.org/bamteli/bamteli-imanin-tadi-insana-sevgi-ve-umit/

BİR NEFES

Herkul | | HERKUL NAGME

* Bela ve musibet, sadece bir yanlışın cezası veya bir kötülüğün neticesi değildir, aynı zamanda müminler için bir yükseliş vesilesi ve bir mükâfatın mukaddemesidir.

* İnsanlığın İftihar Tablosu’na çektiren Ebu Leheb’lere de, bugün O’nun ümmetine zulmeden, çağın elleri kuruyası zalimlerine de yuf olsun!..

* Hangi Hak dostunun hayatını inceleseniz, hal diliyle şöyle dediğini işiteceksiniz: “Üzerime öyle musibetler döküldü ki, gündüzlerin tepesine dökülseydi, hepsi birden gece olurdu!..”

Bu sohbetinin tamamına şu linkten ulaşabilirsiniz: http://www.ozgurherkul.org/bamteli/bamteli-her-bela-ve-musibet-bir-ceza-midir/

Izdıraplarla inlediğin zaman…

Herkul | | HERKUL NAGME

“Küfür ve dalaletten başka, her hale hamd ü senâ olsun!”

Ne zaman?!. Promete gibi zincire vurulduğu zaman.. kırbaçlar altında inlediği zaman.. çırılçıplak edilip işkenceye maruz kaldığı zaman.. karıyı-kocayı birbirinden ayırdıkları zaman.. anneyi evladından ayırdıkları zaman.. yeni dünyaya gelmiş çocuk ile annesini hapse attıkları zaman… Bütün bu acı tablolar karşısında, bu acıları şeker ve şerbete çevirmek, اَلْحَمْدُ لِلَّهِ demek…

Bu sohbetin tamamı: http://www.ozgurherkul.org/bamteli/bamteli-sonsuz-hamdolsun/

Zâlimlerin Tahammül Edemediği Sohbet: “Kenetlenmeliyiz!..”

Herkul | | HERKUL NAGME

İki hafta önce (3 Şubat 2019) neşrettiğimiz “KENETLENMELİYİZ!..” başlıklı Bamteli, nedense diktatörlüğü ziyadesiyle rahatsız etti. Hemen uyduruk bir mahkeme kararıyla YouTube’dan sildirildi ve yayını yasaklandı.

İzleyeceğiniz klip o sohbetten iktibas edilmiştir.

Mezkur Bamteli sohbetinin tamamına şu linkten ulaşabilirsiniz: http://www.ozgurherkul.org/bamteli/bamteli-kenetlenmeliyiz/

ZULÜM, HİZMET GÖNÜLLÜLERİNİ ŞİDDETE SEVKEDER Mİ?

Herkul | | HERKUL NAGME

“Kötülük yapanları, kalben ölmüş insanları, nefis ve enâniyet cihetiyle hortlamış insanları, Allah’ım, insanlık ufkuna hidayet eyle! Gönüllerine lüyûnet lütfeyle. وَإِلاَّ، اَللَّهُمَّ عَلَيْكَ بِهِمْ “Allah’ım kalblerini yumuşat; iman, İslâm, ihsan, sadâkat, istikamet ve muhabbete karşı, hizmetimize, hareketimize, cemaatimize, müesseselerimize karşı kalblerini yumuşat! Şayet muradın bu değilse, Allah’ım onları Sana havale ediyoruz!..” diyoruz. اَللَّهُمَّ عَلَيْكَ بِهِمْ، اَللَّهُمَّ عَلَيْكَ بِهِمْ “Allah’ım onları Sana havale ediyoruz! Allah’ım onları Sana havale ediyoruz!..” Gücümüz yetmiyor, ne diyelim?!. اَللَّهُمَّ عَلَيْكَ بِهِمْ

Gücümüz olsa bile, “Biz, muhabbet fedaileriyiz, husumete vaktimiz yoktur!” diyoruz. Silahla, hoyratlıkla üzerimize gelenlere, yumruğumuzla bile mukabele etmiyoruz. Yüz ekşitmekle bile mukabelede bulunmuyoruz, sert bir kelimeyle bile mukabelede bulunmuyoruz; çünkü bunları, insanî karakterimize aykırı buluyoruz.

El-âlem yapmış bunu fakat biz yapmayacağız; ahd ü peymânımız var, yapmayacağız!.. Ezseler bile, onlar gibi davranmayacağız! Öldürseler dahi onlar gibi davranmayacağız!.. Onlar gibi davranmaktansa, on defa ölmeyi tercih edeceğiz, yirmi defa ölmeyi tercih edeceğiz, Allah’ın izni ve inayetiyle. Allah’a güvenmenin ve Allah yolunda olmanın gereği budur. Katlanacağız bunlara. Nöronlarımızı kontrol altına alacağız, şeytanın nüfuz etme deliklerini kapayacağız; meleklere nüfuz etme pencereleri, kale kapıları açacağız, Allah’ın izni ve inayetiyle. Ve Cenâb-ı Hak’tan gelen o şeyleri hep hoşnutlukla karşılayacağız.”

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin bu sohbetinin tamamı “NE GÜZEL YOL, NE İYİ ARKADAŞLAR!..” başlığıyla şu linktedir: http://www.ozgurherkul.org/bamteli/bamteli-ne-guzel-yol-ne-iyi-arkadaslar/

TEVHÎDNÂME (Sesli)

Herkul | | HERKUL NAGME

Tevhid; vahdet kökünden, bir kılma, bir sayma, Allah’ı birleme, “Lâ ilâhe illallah” hakikatine inanma ve bu yüce hakikati sürekli tekrarlayıp durma mânâlarına gelir.

Sofîye ıstılahında tevhide, bu mânâların yanında; yalnız Bir’i görme, Bir’i bilme, Bir’i söyleme, Bir’i isteme, Bir’i çağırma, Bir’i talep etme ve O’ndan başkasıyla olan münasebetlerini de hep O’na bağlama, her şeye O’ndan ötürü alâka duyma anlamları da yüklenmiştir.

Başından sonuna kadar Kur’ân-ı Kerim’in her tarafında tevhid mazmununun bir nabız gibi attığı görülür. Hak dostları, Yüce Kelâm’ın rehberliğinde her yönüyle “tevhid” konusuna vurguda bulundukları manzum ve mensur eserler yazmışlardır ki bunlara genelde “tevhîdnâme” denilegelmiştir.

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi de son dönemde bir “tevhîdnâme” yazmıştı ve o camî münacaatı değişik formatlarda sitemizden de neşretmiştik.

Bugün o “tevhîdnâme”yi latif bir sedanın okuyuşuyla arz ediyoruz.

Güncellenmiş PDF dosyası olarak indirmek için tıklayınız.

Türkçe Tercümesi ile birlikte (PDF) indirmek için tıklayınız.

Türkçe Tercümesi ile birlikte (WORD) indirmek için tıklayınız.

M. Fethullah Gülen Hocaefendi’den Yeni Münacaat ve Naat’lar…

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi yeni Münacaat ve Naat’lar yazdı.

Hocamız, her sabahki dersten sonra yeni şiirlerinin birkaçını okuyup gerekli son tashihleri yapıyor.

İnşaallah, yeni Münacaat ve Naat’lar Çağlayan Dergisi’nin gelecek sayılarında yer alacak.

Şimdilik, muhterem Hocamızın ders halkasında okuyup tashih yaptığı esnada kaydettiğimiz görüntülerin bir kısmını paylaşmak istiyoruz.

Dualarınız istirhamıyla…

Rızkı Hudâ’dan Bilip Kula Minnet Etmeyenler (Binlercesinden Bir Örnek Aile)

Herkul | | HERKUL NAGME

Masum bebeklere, müşfik annelere varıp uzanan bir zulüm var ülkemizde.

Öyle ki, yüzlerce bakıma muhtaç ve emzikli çocuk da esir bugün hapishanelerde.

Zalimler zulme doymadıkları gibi, diğer diller de lâl kesilmiş, dilsiz şeytanlar her köşede.

“Bağ bozuk, bağban yaslı, güllere hazân azap;

Yaz günü yaprakları solduran hicrân azap.

Düşmanlar düşman tamam, ona bir şey diyemem;

Can azap, cânân azap, her günkü yârân azap.

Yakmak için tek bir mum, çekilenler besbelli,

Söndürüyor rüzgârlar, savrulan harmân azap.”

Böyle bir atmosferde ne çok acı var ortak olunması gereken; ne çok dert var dillendirilmesi icap eden.

Ne var ki, o elemleri beş on dakikalığına kalbin bir köşesine emanet edip bir fedakârlık destanını nazara vermeye çalışacağım.

Yüzbinlerce günahsız, olmadık bahanelerle uzaklaştırıldı eşinden, aşından, işinden.

Zulüm kararnâmeleriyle on binlerce insan sorgusuz sualsiz atıldı mesleğinden.

Kimileri zindana tıkıldı, kimileri de bırakıldı dışarıda çaresizliğin kollarına;

Hatta kelepçeler takıldı mağdurların imdadına koşmak isteyen fedakâr ruhlara.

Fakat dünyaperest zalimlerin bilmediği/bilemediği bir husus vardı:

Hizmet gönüllüleri için şu mülahaza bir şiardı:

“Fakat bütün bunlar sizde katiyen sarsıntı meydana getirmemeli. Biz her birerlerimiz çarşıda pazarda demircilik yaparız, ayakkabı boyacılığı yaparız, şuna buna takke öreriz, çorap dokur satarız, Allah’ın izni ve inayetiyle bu işi devam ettiririz ve Allah’ın yanında olduğu, zahîr bulunduğu bir meseleyi, dünyanın bütün şeytanları toplansa, O’nun izni, müsaadesi olmadan engelleyemezler.” (M. Fethullah Gülen Hocaefendi)

“İnsanlara el açmak, hep gîrân geldi bize,

Mihrabı Hak olana bu türden gîrân azâp.

Tatmadık hiç kimseden minnet kokan bir ihsan,

Vicdanı hür olana, minnetli ihsan azâp.”

Bu hissiyatla;

“Rızkımızı veren Allah’tır!” dedi;

Tam inandı buna adanmış ruhlar.

Sa’y ü gayreti sırf vesile bildi,

“Vira bismillah”, işe koyuldular.

İşte, on binlerce müstağnî aileden bir misâl,

Yüz binlerce iffetli ve aziz fertten birkaç nümûne-i imtisâl

Ahmet Kurucan:

Özellikle Zaman gazetesindeki yazılarıyla tanınan ilahiyatçı, yazar.

Hayatını okumaya okutmaya vakfetmiş; senelerce Hocaefendi’nin rahle-i tedrisinde diz çökmüş; uzun yıllar Diyanet’te vaizlik başta olmak üzere değişik hizmetlerde bulunmuş bir ilim adamı.

Farklı programlar vesilesiyle Türkiye’de ve dünyanın pek çok ülkesinde konuşmalar yapmış bir hatip.

Köşe yazıları, makaleler, tahliller ve kitaplar ile iz bırakmış velûd bir dimağ, semeredâr bir kalem.

Evet, ilmi ve kültürel birikimi zengin; fakat o, dünyayı bir misafirhane bilip fazla yük edinmekten kaçınmış müstağnîlerden.

Çalıştığı gazete barbarlarca kapatılıp yağma edildiği gibi, 15 Temmuz’dan sonra haramîler tarafından bütün müesseselere de çökülünce hem kendisi hem de pek çok yakını, dostu ve arkadaşı işsiz kaldı.

Söz konusu nefsi olsa, bir şekilde idare eder ve o güne dek olduğu gibi kendisini tamamen ilmî faaliyetlere ve Hizmet’e müteallik işlere verirdi. Ne var ki, hem kendi ailesinden hem de eşinin yakınlarından bir hayli insan mağduriyete uğradı.

Ahmet Hoca, birkaç tanışı ve refika-i hayatıyla yaptığı istişare sonucunda çalışmaya karar verdi. Altı ay kadar aralıksız boya, badana, tamir ve inşaat işlerinde çalıştı. Daha sonra ise bir halı deposunda işe başladı. O hâlâ aynı depoda çalışıyor.

Şu kadar var ki, akşamları sohbet, müzakere ve yazı ile meşgul olmaktan, Hizmet’e dair mesuliyetlerini edâdan ve hafta sonları gidebildiği konferanslardan da geri durmuyor.

Zehra Kurucan:

Ahmet Hocamın eşi,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin de yeğeni.

Eğitim, diyalog ve hayır faaliyetlerinin müdâvimi.

Ailesinden bir hayli insan, hapiste, gaybubette ya da cebrî hicrette.

Kendisini çoktan unutmuş. Mağdur ve mazlumlara yardım etmek için işe koyulmuş. Önce bir mermer fabrikasında, sonra bir fırında ve akabinde bir kitapçıda her gün 12 saat çalışmış; ilk aylarda birinden çıkıp diğerine koşarak iki işyerinde birden alın teri dökmüş. Şimdi bir halı deposunda, haftada 6 gün onar saat çalışıyor. Ayrıca, havlu, bornoz, şemsiye, banyo perdesi gibi ürünler alıp İnternet üzerinden satıyor.

Bir aylık kazancıyla bir mağdurun imdadına, diğer ay bir başkasının yardımına yetişmek için çırpınıyor.

Ahmet Hocam ve Zehra ablam, çalışıp kazanmak ve mazlumlara yardıma koşmakla da yetinmemişler. Kendilerinden sonra hicret edenlere bir nevi ensâr olmuş, evlerini açmışlar. Şimdi Betül Hanım, Numan Bey ve Fazilet Teyze ile mübarek hanelerini paylaşıyorlar.

Betül Yiğit:

Hocaefendi’nin diğer bir yeğeni.

Zehra Kurucan hanımın da kız kardeşi,

Güzel bir neslin yetişmesi için kermes kermes koşmuş bir hayırsever.

Nihayet Mevlâ ona da hicret yolunu göstermiş; hayat arkadaşıyla birkaç aylık bir başka ülkede konukluktan sonra Amerika’ya gelmiş.

Gelir gelmez de işe başlamış; şimdi bir mermer fabrikasında çalışıyor.

Numan Y. Yiğit:

Hayatını eğitime adamış bir ilahiyatçı,

Senelerce eğitim kurumlarının sorumluluğunu üstlenmiş, talebeler yetiştirmiş; yurt içi ve yurt dışında yüzlerce seminer vermiş bir ilim adamı.

Şimdi, Hizmet gönüllüsü olarak vazife ve sorumluluklarını yerine getirme gayretinin yanı sıra, her fırsatta eşinin çalıştığı mermer fabrikasına koşup ona yardım ediyor; mazlumların mağduriyetlerini paylaşıyor.

Ve Fazilet Teyze:

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin kız kardeşi.

Damadı Ahmet Hoca ve kızı Zehra hanımın evinde bereket vesilesi.

64 yaşından sonra bir nevi iş hayatına atılmış. Sipariş üzerine içli köfte, mantı, su böreği, sarma gibi yiyecekler hazırlıyor. Kazandıklarıyla, çocuklarından ve torunlarından başlamak üzere, mağdurların imdadına koşmak için çalışıyor. Evet, en önemlisi paylaşıyor; mazlûmiyeti, mağduriyeti, ızdırabı ve yükü paylaşıyor.

Bunlar sadece bir hanenin fedakârları.

Allah’a şükürler olsun ki, bu ruh hali ve gayret, Hizmet gönüllülerinin ortak paydaları.

Geçen gün kendi fıtratına çok ters bir işte mesai yapan bir arkadaşıma; “Falan kuruma bir insan lazım; orada çalışsanız!” dedim. Cevabı şöyle oldu: “Biz senelerdir bu ülkedeyiz; buranın şartlarını öğrendik. Şöyle böyle bir ekmek parası kazanırız. Fakat yeni gelen muhacir kardeşlerimiz var, onlar henüz buralara yabancı; orada onlardan biri istihdam edilse. Biz dışarıda çalışalım ki onların gurbet çileleri azalsın.”

Hâsılı, hizmet gönüllüleri çorap örüyor, taş kırıyor, ayakkabı boyuyor, tezgâhtarlık yapıyor ama kimseye minnet etmiyorlar; izzetlerini, iffetlerini muhafaza ile beraber alın teriyle iaşelerini kazanıyor; başkalarına da yardım için uğraşıyorlar. Bu arada Hizmet’e dair sorumluluklarını da müdrik bulunuyorlar. Zira onlar şuna gönülden inanıyorlar:

Allah’a ubudiyet, yaratılış gayemiz,

İnsanlığa hizmet, birinci vazifemiz

İşimiz/mesleğimiz ise, bir rızık vesilemiz.

Allah Teâlâ, Hakk’a adanmış ruhların her birini sürpriz nimetleriyle sevindirsin, helal rızıklarını bereketlendirsin; kötü nazarlardan ve muzır ins ü cândan muhafaza eylesin; ihlas ve istikâmetlerini devam ettirsin.

***

Not: Videoda kullandığım bazı görüntüleri, “Torunlarımıza hatıra kalsın!..” demek suretiyle muhataplarını razı edip çeken ve ısrarlarımız sonucunda bize de gönderen Zehra Kurucan Hanımefendi’ye teşekkür ederim.

Osman Şimşek

Fethullah Gülen Hocaefendi’nin, Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Andrey Karlov’un Silahlı Saldırı Sonucu Öldürülmesiyle İlgili Video Mesajı:

Herkul | | HERKUL NAGME

“US-based cleric rejects accusation by Turkey’s leader to Russian envoy’s killing.” başlığıyla “The Associated Press” haber ajansı tarafından neşredilen mesaj şöyle:

 Öncelikle, öteden beri hep terörü telin ettik. Bu açıdan Rus büyükelçisine karşı yapılan terörü de yürekten telin ettiğimi bir kere daha tekrar edeyim; telin ediyorum.

İkincisi, bu zat Rusya’daki hizmetlerimize karşı sempati duyan bir insan, arkadaşlardan dinlediğime göre. Hatta aktivitelerine iştirak etmiş; orada çok pozitif şeyler konuşmuş. Bu açıdan yine telinimi yeniliyorum o mevzuda. Bütün Rus halkına da baş sağlığı diliyorum; hususiyle de idarecilerine başsağlığı diliyorum. Dilerim onlar da bu meseleyi öyle görür, öyle değerlendirir ve ona göre karar verirler.

Bu katil, kanlı katil, onların yanlarındaymış. Değişik zamanlarda o zatın, baştaki zatın, sayın Cumhurbaşkanı’nın korumacılığı vazifesini de derpiş etmiş (yapmış), hatta 10 defa bulunduğunu söylüyorlar, medya söylüyor bunu. Bu kadar yakınında bulunan bir insan. Sonra ben Nusra’danım falan diyen bir insan. Böyle evvel ve âhir hareketle münasebeti olmadığı apaçık. Bir de 2014 den sonra alınmış.

Esas, uzman, o mevzudaki terör uzmanlarının bertaraf edilmesi, ayıklanması, atılması, o meselenin yakın takibinin ihmale uğraması, yapılması gerekli olan şeylerin yapılmaması… Bunlar da ayrı hatalar. Bir de o zatı o işte vazifelendirmek, silahlı olarak “Sen git, koru!” falan demek mevzuu.

Bunlar biraz evvel bahsettiğim gibi ya çok ciddi bir basiretsizliğin ifadesi veyahut kastın ifadesi; yani: “O yapsın, bir başkasına mal edelim!..”

Eğer basiretsizliğin ifadesi ise, “Nasıl olsa böyle bir şey oldu, onu falanlara fatura edelim; bir kere daha bunları o aralık hadisesinde olduğu gibi, sonra haziran hadisesinde olduğu gibi bir kere daha karalayalım bunları!..”

Bir de en tehlikelisi, kanaat-i acizanemce -yine icmalen ifade ettim, bu hadise (gösteriyor) ve bana öyle geliyor ki, bundan sonra da bir kısım kimseleri bu türlü öldürmek suretiyle onu da yine Hizmet’e, Hizmet hareketine mal etmek isteyecekler.

Dünya belki bunlara gülecek, yani inanmayacak. Bütün dünya bunlara gülecek ve inanmayacak. O hadise de bir numaralı, kendisini böyle sorumlu gören Rusya bile, bu meseleyi reddettiğine göre esasen onların bu türlü şeyleri dünyaya kabul ettirmeleri mümkün değil

Ben dilerim, bundan sonra o türlü olumsuzluklara, terör hadiselerine Cenâb-ı Hak fırsat vermez; o türlü şeyleri planlayanların Cenâb-ı Hak başlarına dolar onu.

Efendim, ayak oyunu peşinde koşturuyorlar… Allah mutlaka ona mukabelede bulunacak, yaptıkları kötülükleri kendi başlarına dolayacaktır.

***

Translation of Transcript of Fethullah Gulen’s Video Message Regarding Assassination of Russian Ambassador Andrey Karlov

First, we have always condemned terrorism. In this regard, I reiterate that I sincerely condemn the act of terror against the Russian Ambassador. I condemn it.

Secondly, this person (Russian Ambassador) had sympathy for Hizmet activities in Russia. I heard from my friends that he attended their activities and talked favorably. In this regard, I repeat my condemnation again. I send my deepest condolences to all Russian people, especially to their leaders. I hope they will see and assess this matter likewise.

This assassin, the bloody assassin was with them. He was assigned as a security guard for Mr. (Turkish) President at different times, about ten times as it was mentioned in the media. A person this close to them, and as he claims he is from Al-Nusra, it is obvious that he has nothing to do with the movement in the past and the present.

In addition, he was hired in 2014 (as a police officer). Mainly, due to purging and dismissing of (counter) terrorism experts (in the police), close surveillance of that matter was neglected. Neglecting the things that had to be carried out is a different mistake.

And to give this duty to that person, to give him the assignment of serving as an armed guard, this is either a serious case of incompetence or it is done intentionally.

Let him do it and we can blame the incident on somebody else.

If it is a manifestation of incompetence, lack of foresight, then (they might have thought) let’s blame it on those people (Hizmet movement).

Let us blame and defame them one more time, as we did in the December 2013 incident (the corruption) probe) and as in July incident (The coup attempt. Note: He actually says June, but probably that’s a slip of the tongue).

And the most dangerous possibility, in my humble opinion, as I alluded before, is that it appears that they will facilitate other assassinations and will attempt to blame them on Hizmet movement.

Perhaps the world will laugh at them and won’t believe them. The whole world will laugh at them and will not believe them.

Since Russia, who takes this incident most seriously, denies those (Turkish government’s) claims, it is not possible for them (Turkish government) to convince the world with such accusations.

I wish and hope that from now on God will not allow any such negative incidents, terrorist incidents to happen. I hope that God foils the plans of those who plan such incidents and turns their plans backwards.

Indeed they are seeking mischief (or malice).

But God will surely counter their plans and foil them.

526. Nağme: İNKİSÂR, GIRTLAK AĞALARI VE TEVHÎDNÂME

Herkul | | HERKUL NAGME

Tevhid; vahdet kökünden, bir kılma, bir sayma, Allah’ı birleme, “Lâ ilâhe illallah” hakikatine inanma ve bu yüce hakikati sürekli tekrarlayıp durma mânâlarına gelir.

Sofîye ıstılahında tevhide, bu mânâların yanında; yalnız Bir’i görme, Bir’i bilme, Bir’i söyleme, Bir’i isteme, Bir’i çağırma, Bir’i talep etme ve O’ndan başkasıyla olan münasebetlerini de hep O’na bağlama, her şeye O’ndan ötürü alâka duyma anlamları da yüklenmiştir.

Başından sonuna kadar Kur’ân-ı Kerim’in her tarafında tevhid mazmununun bir nabız gibi attığı görülür. Hak dostları, Yüce Kelâm’ın rehberliğinde her yönüyle “tevhid” konusuna vurguda bulundukları manzum ve mensur eserler yazmışlardır ki bunlara genelde “tevhîdnâme” denilegelmiştir.

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, dil, kalb, Ahmet Feyzi Ağabey, inkisâr, gırtlak ağaları, Erzurumlu İbrahim Hakkı hazretleri, tevhîd ve Sultan Ahmet’e temas ettiği bu sohbetini son günlerde kendisinin yazmış olduğu “tevhîdnâme”den bir bölüm okuyarak bitiriyor.

Hem sohbeti hem de muhterem Hocamızın kaleme aldığı o “tevhîdnâme”yi (yaptığımız tercümesiyle beraber) arz ediyoruz.

PDF dosyası olarak indirmek için tıklayınız.

Türkçe Tercümesi ile birlikte (PDF) indirmek için tıklayınız.

Türkçe Tercümesi ile birlikte (WORD) indirmek için tıklayınız.

 

525. Nağme: YALANCILARIN MUMU VE YAMACILARIN ÇAVUŞU

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli dostlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin -aşağıda özetlediğimiz hadiseye de temas ettiği- dünkü hasbihalini sunuyoruz.

***

DIŞİŞLERİ BAKANI’NIN İİT YALANI VE GERÇEKLER

Yalan çirkin olduğu gibi, bir insanı “yalancı” şeklinde anmak da en azından hoş değil. Neylersiniz ki, bu dönem “kezzâb” üretiyor; hılaf-ı vaki beyan, iftira ve bühtan tiryakilerini başka türlü zikretmek de mümkün olmuyor.

Yalan, kimseye yakışmaz ama bir devlet adamına asla! Heyhat ki, Dışişleri Bakanı -hem mevcut idarenin bühtanlarından oluşan bir önerge hazırlattı hem de ondan hareketle İslam İşbirliği Teşkilatı’nın (İİT) Hizmet Hareketi’ni terörist ilan ettiği yalanını yaydı; gerçek ortaya çıkınca da bir yanlışı, daha büyük cürümlerle kapama peşine düştü.

Bilindiği üzere, Erdoğan ve şürekâsı, harcadıkları on milyonlarca dolar lobi ücretine rağmen, Hizmet gönüllülerinin birer terörist oldukları iftirasını hiç kimseye kabul ettiremediler.

Çabaları akim kaldıkça hırslandı ve devlet işlerini dahi bu menfur hedeflerine alet etmeye başladılar. En son, Özbekistan’ın başkentinde yapılan İslam İşbirliği Teşkilatı’nın Dışişleri Bakanları Konseyi’nde de bu arzularını gerçekleştirmek için çırpındılar.

Hizmet Hareketi’nin terör örgütleri listesine alınmasını öneren bir teklifi aylar öncesinden hazırlamış; uzun bir süreden beri dünyanın dört bir yanına gönderdikleri iftira dosyalarına bunu da dâhil etmişlerdi. Ne var ki, onca çabaları yine fiyasko ile neticelenmiş, sundukları teklif ruznameye bile girememiş ve genel kurulda asla görüşülmemişti.

İki gün süren toplantılar boyunca T.C. Dışişleri Bakanı her fırsatta bu konuyu gündeme getirmişse de meselenin zikri bile kendi konuşmaları ve sunduğu teklifle sınırlı kalmıştı.

Kendisine verilen misyonu tamamlayamamış olmanın üzüntü, endişe ve telaşıyla olsa gerek, Bakan daha toplantılar devam ederken bir mesaj yayınlamış; İİT tarafından Hizmet Hareketi’nin terör örgütleri listesine alındığını duyurmuş ve bunu zift medyasına servis ettirmişti.

Fakat İİT Sonuç Bildirisi açıklanınca, Hizmet Hareketi’nden tek bir kelimeyle dahi bahsedilmediği görüldü. Evet, bir devlet adamı açık açık yalan söylüyor, kendi kizbine dışişleri bakanlığını, medyayı ve İİT’yi de alet ediyordu. (Sonuç bildirisini bu linkten bulabilirsiniz: http://www.oic-oci.org/…/…/43/en/docs/final/43cfm_dec_en.pdf )

Bu yalan ortaya çıkar çıkmaz, dönem başkanlığı avantajını da kullanarak İİT’nin İnternet sayfasından “sonuç bildirisi”ni ve görüşülen mevzuların dokümanlarını kaldırttılar. Evrakın daha sonra yayınlanacağını duyurdular.

Dahası Bakan ve dışişleri işgüzarları bu yalanı sürdürerek, kendi sundukları metni İİT karar maddesiymiş gibi özel ve resmi sayfalarından neşrettiler; zift medyası da bunu daha bir abartarak haberleştirdi.

Evet, hadise AKP hükümetinin kendi hazırlamış olduğu metni tartışılmak üzere teşkilatın karar mekanizmalarına sunmasından ibaret. Toplantılar boyunca katiyen bu konu konuşulmadı ve bu mevzuda bir oylama asla yapılmadı.

Aslında, İslam İşbirliği Teşkilatı’nın aldığı kararlar, tavsiye niteliğinde; üye ülkeler üzerinde herhangi bir yaptırım gücü de yok. Bu açıdan sonuç bildirgesinde böyle bir karar çıkmış olsaydı bile ehl-i insaf ve vicdan nazarında bir anlam ifade etmeyecekti.

Hizmet gönüllüleri hiç kimsenin demesiyle ve sözde kararlarıyla terörist sayılamaz.

Maalesef, bu hakikatlere rağmen, dün İİT’nin sitesine konduktan sonra gerçek anlaşılır anlaşılmaz sayfadan kaldırtılan karar metni ve çalışma evrakı hala yayınlanmadı. Toplantı iki gün önce sona erdiği halde, kezzapların bu -uluslararası bir skandal da olan- yalanlarını örtmek için karar metnine “bir kelimecik olsun ilave” talep ve ısrarlarının devam ettiği bildiriliyor.

(O. Şimşek)

524. Nağme: DÜŞÜNCENİN ÖNÜNDEKİ GULYABÂNÎLER

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, şunları söyledi:

  Tefekkür, Tezekkür ve Tedebbür Sayesinde Bilineni Kullanarak Bilinmeyenleri Keşfetmek

Meseleleri “tefekkür” süzgecinden geçirerek, “teemmül”e tâbi tutarak, önü-arkası deyip “tedebbür” mülahazasıyla ele alarak, sürekli zorlamalı “yâd” diyebileceğimiz “tezekkür”le onlara bakarak, diyeceğimiz-edeceğimiz şeyleri dersek, her şey yerli yerine oturur ve Allah’ın izniyle bir anlam ifade eder. Bir şeylerin terettüp etmesi de esasen bunlara bağlıdır; “anlam” ifade eden şeylere bir şey terettüp eder; “anlam”sız şeylere, bir şey terettüp etmez. Yağmur yere indiği zaman, toprağın kuvve-i inbâtiyesi varsa şayet, bir şey ifade eder. Kayalar üzerine şakır şakır dökülen yağmur, orada bir tane bile çim meydana getiremez. Gelen şeyin faydalı gelmesi, esasen, onu kabul edecek şeyin, ihsâs, ihtisâs ölçüsünde sindirecek zeminin/ortamın/havanın, o mevzudaki “kabul derinliği”ne bağlıdır. Bunlar da, düşünmeyi çok öne çıkarıyor. Düşünme…

“Düşünme”, vicdânî bir meleke midir, yoksa beynin nöronlarına, korteksine, hipofiz bezine, bilmem ne bezine emanet edilmiş bir husus mudur? Meseleyi menşe ve mebde itibariyle nereye bağlarsanız bağlayınız, esasen her şey biraz “fikir”e dayanıyor, “düşünce”ye dayanıyor.

Bazı şeyler biliyorsa insan, bazı şeyleri duyuyorsa, bazı şeyleri hissediyorsa; o bildiği, duyduğu, hissettiği şeyleri birer basamak yaparak önünde de bir kısım basamakların olduğu mülahazasına binaen ileriye doğru adım atmak… “Bilinen” ile “bilinmeyen”leri keşfetmek; “tefekkür”, ona derler. Okuduğu, temaşa ettiği şeylerden mana çıkararak, onlarda “terkip” ve “tahliller”de bulunarak, yeni yeni bir kısım sonuçlara varmak… Sürekli beyinden bir kısım tayfların yukarıya doğru çıkması ve sürekli onlara bir mukabelenin bulunması.. kendisine yeni yeni ufukların açılması… O düşünmeyi böyle kabul ederseniz şayet, -tabii başkalarının düşüncelerinden de istifade mahfuz- insan sürekli kazanan, ticaret yapıp da kazanan, “bir”leri “bin” eden bir insan haline gelir. Onun için Kur’an-ı Kerim’de âyât-ı beyyinâtın fezlekesi olarak çok yerde geçen kelimeler: “Tezekkür” ve “tefekkür”dür.

Ayrıca, aynı çizgide “tedebbür” kelimesi de أَفَلاَ يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ وَلَوْ كَانَ مِنْ عِنْدِ غَيْرِ اللهِ لَوَجَدُوا فِيهِ اخْتِلاَفًا كَثِيرًا ayetinde (Nisa, 82) olduğu gibi geçmektedir: Tedebbür; önü-sonu itibariyle meseleye bakma.. o kelamın keyfiyetine ve ihtiva ettiği manalara dikkat etme.. sonra kendisine inen “Şahıs”ın (sallallâhu aleyhi ve sellem), eline kalem almayışına, bir satır bir şey yazmayışına ama beyan ettiği şeylerdeki deryalar derinliğine/enginliğine ve o damlada deryanın görünmesi nazar etme… İşte bunlar bir yönüyle mebde-müntehâ itibariyle meseleye “bütüncül bir nazarla bakma” demektir. O zaman, “önyargı”nız yoksa.. şayet bir yönüyle “bencil”liğinize yenik düşmemişseniz.. “taklid”e takılmamışsanız şayet.. “dediğim dedik” falan demiyorsanız… O zaman “sadakte ve berirte” diyeceksiniz: صَدَقْتَ وَبَرِرْتَDoğru söyledin.. Bu söylenen şeyler de doğru!

  Doğru Düşüncenin Önündeki Engeller

Onun içindir ki, doğru düşünmenin, o “tedebbür”ün, o “tezekkür”ün, o “tefekkür”ün önünü kesen “gulyabaniler” olarak öncelikle “önyargı”yı görmek lazım; “yanlış şartlanmışlık”ı görmek lazım; “egoizma”yı görmek lazım, -onu şişirerek daha ileri götürebilirsiniz- “egosantrizma”yı görebilirsiniz. Gulyabanidir bunlar; “doğru düşünme”nin önünü, “düşünmeden daha derin düşünmelere atlama”nın önünü kesecek; o mevzudaki köprüleri yıkacak veya yolları tutacak, sizin önünüzü kesecek, köşe başlarını tutmuş gulyabanilerdir bunlar. “Önyargı”, “şartlanmışlık (olumsuz şeylere)”, “taklit”, “dediğim dedik” düşüncesi… Başkalarının düşüncelerine karşı hor ve hakir bakma, “Ben ne diyorsam, doğru odur!” mülahazası… Düşüncenin canına okuyan, üzerine kezzap döken mel’un mülahazalardır bunlar. O açıdan da bunların hepsinden sıyrılmak, bu gulyabanilerden kurtulmak lazım ki, insan, düşünceleriyle sâlim bir noktaya, bir neticeye varabilsin; yoksa varamaz, mümkün değil…

İkinci bir husus: İnsan, kendi düşüncelerini öne çıkarır, “Benimkiler çok önemli!” filan derse, zannediyorum, kendi sızıntısı içinde bocalayıp durur ve çevresindeki düşünce çağlayanlarından kat’iyyen istifade edemez. Sızıntıyı derya zanneder, çağlayan zanneder; oysaki pozitif-negatif etrafında bir sürü “çağlayan düşünceler” vardır. “Negatif mülahazalar”ın ifade edici, belki onda metafizik gerilime sebebiyet verici yanları vardır; “Pozitif düşünceler”in de onun düşüncelerine katkısı olacaktır. Ama bir yönüyle “benim dediğim!” falan diyorsa, işte yukarıdaki gulyabanilere bağlı, o “önyargılar”a bağlı, “şartlanmışlıklar”a bağlı, “egoizm”e, “egosantrizm”e, “narsizm”e bağlı, “dediğim dedik” düşüncesine bağlı ve “taklid”e bağlı… Bunların içine siz bir yönüyle “iç beğeni” diyebileceğiniz “ucb”u ve kendini büyük görme diyebileceğimiz “kibr”i ilave edebilirsiniz. İmana girmeye mâni ise bu mel’un vasıflar, zannediyorum, “sâlim düşünme”nin, “sâlim hissetme”nin, “sâlim mülahaza”ların, “sâlim terkip ve tahliller”in önünü kesen, onlara ulaşma mevzuunda köprüleri yıkan faktörler de bunlardır. Temkinli olmak lazım bu mevzuda…

  Başkalarının Düşüncelerine Saygı ve Fikir Alışverişi

İnsan, kendi düşüncesine güvenir ve onu öne çıkarırsa şayet, “İlle de benim dediğim!” derse, kendi sızıntısı içinde bocalar durur ve etrafındaki çağlayanlara karşı kapılarını kapatır. Oysaki onun için “damlayı derya yapma” mümkündü. O kendi dar görüşünü, öbürlerinden alacağı-vereceği şeylerle, te’âtilerle öyle çoğaltabilirdi ki, bir umman haline getirebilirdi. Fakat her şeyi “kendi darlığı”na mahkum ettiğinden dolayı, o derin hazinelerden istifade edemez, hafizanallah!..

Buna bağlı olarak, insanın başkalarının düşüncelerine saygılı olması, -evet o tabirle ifade edilebilir- “düşünme immün sistemi”ni güçlendiren bir faktördür. “Düşünme immün sistemi.” Evet, her şeyin bir immün sistemi vardır: İnsanın anatomisinin, fizyolojik yapısının bir immün sistemi var. Aynı zamanda değişik bela ve musibetlere karşı immün sistemi diyebileceğimiz “iman, tevekkül, teslim, tefviz, sika” gibi dinamikler de bir yönüyle “immün sistemi”dir. O olumsuz şeyleri, negatif şeyleri kıracak, tadil edecek, yumuşatacak faktörlerdir bunlar. “İhsan şuuru”nu da buna dâhil edebilirsiniz: “Allah’ı görüyor gibi olma!”; oturuşunda, kalkışında, kıpırdanışında, hareketlerinde, konuşmalarında, ses tonunda, O’nu (celle celâluhu) görüyor ve O’nun (celle celâluhu) huzurunda bulunuyor gibi olma. Böyle bir mülahaza, zamanla, O’nun tarafından görülme düşüncesinden O’nu görüyor olma ufkuna -Allah’ın izni ve inayetiyle- insanı yükseltebilir; bir “mi’râc” olabilir, bir “asansör” olabilir. “Mi’rac” kelimesi daha uygun, çünkü ucu semâlar veya semalar ötesi nâmütenâhiye dayanan bir merdiven gibi görüyoruz onu.

Bu açıdan da her düşünceye karşı saygılı olmak, esastır. Bu da ele alacağımız meselelerde, hususiyle Hizmet’e ve umumun hukukuna taalluk eden meselelerde, “kolektif şuur”a müracaat etmeyi gerektirir. Kendi düşüncelerimizden daha çok “makul” bulduğumuz başkalarının düşüncelerine saygılı olma.. onları bir yönüyle bize verilmiş karşılıksız bir sermaye gibi kullanma.. düşüncemizi, onların verdiği o şeylerle derinleştirme… O fikrin sahibi fersah fersah yabancı da olabilir; bir Einstein olabilir, bir Edison olabilir, bir Bergson olabilir, bir Kant olabilir, bir Dekart olabilir, Eflatun olabilir… Bunların bütün düşüncelerini “kaldır at!” kategorisiyle ele alamazsınız; içlerinde çok önemli mülahazalar vardır. Ama sizin de onları tartacak, eleyecek değerlendirecek, kıstastan geçirecek, kalibre edebilecek “temel disiplinler”iniz var; onları o temel disiplinlerle eledikten sonra, alınacak çok şey vardır.

  Damlayı Derya Yapmanın Yolu

Antrparantez; dünyanın dört bir yanına açılırken, ille de sadece “vereceğimiz şeyleri verme” değil, herkesten “alacağımız şeyleri de alma” mülahazası vardır. Bizim gibi aynı kaynaktan beslenen insanlar, o kaynaktan beslenmek suretiyle çok farklı neticelere ulaşmışlardır; işte onları elde edersiniz. Siz ulaşamamışsınızdır; “ortam”, o fırsatı vermemiştir size; kültür ortamınız, “muhit”, o fırsatı vermemiştir; “zaman”, sizin için elverişli olmamıştır, onlar için elverişli olmuştur. Siz, sizde hiçbir zaman ulaşamayacağınız bir şeye, Mısır’da ulaşabilirsiniz; Suriye’de ulaşabilirsiniz, Horasan’da ulaşabilirsiniz, Buhara’da, Semerkant’ta, Taşkent’te ulaşabilirsiniz… Aynı kaynaktan beslenmiş olmalarına rağmen, orada farklı farklı ürünler elde etmişlerdir. Farklı ağaçlar gibi, farklı canlılar gibi, farklı meyveler gibi… Bizde Hindistan cevizi olmuyor, Hindistan’da oluyor. Hurma, belli yerlerde oluyor; götürün Korucuk’a hurma ağacı dikin, bitmez orada, kurutursunuz. Bu açıdan, dünyanın her yerine vereceğimiz şeyler de vardır, alacağımız şeyler de vardır.

“Akl-ı selim” ile, “kalb-i selim” ile, “ruh-u selim” ile meseleleri mütalaaya müzakereye alarak, çok ciddi bir “tezekkür” ve “tedebbür” ile meseleyi ele alarak, başkalarından alacağımız şeylerle, Allah’ın izni ve inayetiyle, kendi düşüncemize öyle blokajlar oluştururuz ki, onunla Allah’ın izniyle cihanları fethederiz. Cihanları fethedenler, bir dönemler, tâ Endülüslere kadar gidenler ve sekiz asır orada sizin bayrağınızı, ruh-u revân-ı Muhammedî’yi şehbal gibi dalgalandıranlar, onunla dalgalandırdılar. Sizin atalarınız -ki iki-üç asrı bunun, gıll u gış’sız, gayet duru, pürüzsüz ve ârızasızdır- Osmanlılar, Allah’ın izni ve inayetiyle, almaları gerekli olan şeyleri aldılar, verecekleri şeyleri de verdiler; çok yeni yeni terkiplere tahlillere ulaştılar. Dolayısıyla, bir “muvazene unsuru” olarak kaldılar, insanlığa çok şey öğrettiler ve insanlardan aldıkları çok şeyler de oldu. Bugün de aynı şey, bütünüyle söz konusudur; damlayı derya yapmak istiyorsanız şayet, meselenin yolu odur; öbür türlüsü “egoizm”e takılma, “ucb”e takılma, “kibr”e takılma, “fahr”e takılma, “kör taklid”e takılma, “dediğim dedik!” yanlış mülahazalarına takılmadır. Bütün bu takılmalarda insan, yürüdüğü yolda takılır kalır, mesafe alamaz, hafizanallah!..

  İslam dünyasında ve hususiyle Türkiye’de “düşünce”, uyku halinde veya bitkisel hayatta!..

Siz, Kıtmir’e iştirak etmeyebilirsiniz; iştirak etmeme mülahazalarınızı da söylemekte serbestsiniz; şimdi böyle görüşmekten, konuşmaktan, tanışmaktan bahsederken, ille de bir tanesinin düşünceleri kat’iyen sizi bağlayıcı olmamalı. Ama bir şey diyeceğim de, ondan dolayı bunları berâat-i istihlal veya mukaddime mahiyetinde söylüyorum: Kanaat-i âcizaneme göre, ferdî bir kısım çıkışlar istisna edilecek olursa, günümüzde İslam dünyasında ve hususiyle Türkiye’de, “düşünme” büyük ölçüde uyku hayatı içinde veya nebâtî hayat içinde. Evet, emekleyip duruyor da denebilir. “Bütüncül bir nazarla bakış” yok.. “başkalarının düşüncesine saygı” yok… Zaten “egoizm”in, “egosantrizm”in, “narsizm”in hükümfermâ olduğu bir yerde serbest düşünceye karşı saygı olamaz. Öyle olmayınca da düşünce, doğurgan olamaz; onunla yeni düşünce ufuklarına ulaşamazsınız. Kaldığınız yerde debelenir durursunuz sadece. Hususiyle her şeyi siyasî mülahazaya bağlamış iseniz, sadece “ikbal” mülahazası varsa kafanızda, “istikbal” mülahazası varsa, “saltanat ve debdebe” mülahazası varsa, “bugünü ve yarını düşünme” varsa, öbür günlerle alakalı hiçbir mülahazanız yoksa şayet, olduğunuz yerde debelenir durursunuz da, “yürüdüm!” zannedersiniz. Hikâyelerin başında var ya: “Az gitti, uz gitti, dere-tepe düz gitti, geriye döndü baktı ki, ancak bir çuvaldız boyu yol almış!”

Âlem-i İslam’ın şu andaki perişan resmine baktığınız zaman, zannediyorum, sizin de dillendireceğiniz şey bu… Neredeyse dilimin ucuna kadar geldi, öbürlerinin mülahazasıyla.. Aklı başında birinin mırıldanacağı şey budur: “Az gittiler, uz gittiler, dere-tepe düz gittiler, geriye döndü baktılar, bir çuvaldız boyu yol almamışlar!” Bir çuvaldız boyu yol alınamamış.. Misal îrâd etmeye gerek yok; kırk senedir -varsa- kafalarını çalıştırıyorlar ama kendi ülkeleri içinde bir problemi halledememiş insanlar bunlar. Zannediyorum aileleri içindeki problemleri halledecekleri mantığa, muhakemeye, tefekküre, tedebbüre, tezekküre bile sahip değiller. Zannediyorum, aileleri içinde de sürekli problem yaşıyorlardır “Dünyayı idare ediyoruz!” diyen o zavallı sergerdanlar; bir ailelerini bile idare edemiyorlardır, aileleri içinde de kavga vardır. Amma, bir şey onları bir araya getiriyor, bir şey aynı şeyi mırıldanmalarına sâik oluyordur; o da “sun’î bir düşman cephesi oluşturmaları.” Oturup kalkınca hep onları birer mesâvî kaynağı olarak görüp onlardan bahsettiklerinden dolayı, bu “şeytanî mülahaza fasl-ı müştereki”nde bir araya geliyorlar. “Şeytanî mülahaza fasl-ı müşterek”inde bir araya geliyorlar amma İslam dünyasında, hususiyle Kapadokya’da, düşünce hayatı, tedebbür-tezekkür hayatı, terkip-tahlil (sentez-analiz) hayatı uykuda. Yeniden onun, tıpkı bir civcivin yumurtanın kabuğunu kırıp çıkması gibi, o daracık hayat şartlarından farklı hayat şartlarına çıkması için, engin bir tefekküre ihtiyaç var.

Derin bir “tefekkür”le, bir “tezekkür”le, içinde bulunduğumuz o kabuğu kırarak, yeni bir hayata yürüme mecburiyetindeyiz. Bu da bir araya geldiğimiz zaman, birbirimizi rehabilite etmemize vâbeste. Beynimizde ne kadar hücre var? Evet, bilim adamlarının saydığına göre 10 milyar. Beyindeki bu 10 milyar hücre, harekete geçmek için “tedebbür” ve “tefekkür” adına bir “tenbih” bekliyor. Allah onları oraya koyduğuna göre, o kadar asker orada bulunduğuna göre, bence onunla çok şeyi fethedebilirsiniz. Ama zannediyorum onlar da uykuda. Evet, çalıştırılmadıklarından ve zorlanmadıklarından dolayı uykudalar. Nasıl? Bana öyle geliyor ki, çok yemekten, çok içmekten, çok uyumaktan ve okumamaktan dolayı uykuda.

  Düşünceyi Kanatlandıran Bir Vesile: Müzakere

Hususiyle günümüzde -antrparantez diyeyim- okumayı, “ferdî kitap okuma”ya bağlamamak lazım; esas “müzakere ederek okuma” olmalı. Evet, antrparantez içinde bir tane daha antrparantez: Tirmizi’nin Süneni’ni, bahsetmiştim size, bir haftada okudum. Müslim-i şerif’i de, bana refakat eden arkadaşlar var burada, 20 günde okumuştuk. Fakat bir haftalık Tirmizi’den aklımda kalan şey, bir haftalık; 20 günlük Müslim’den kalan şey de 20 günlük olur. Ama, şayet onu, arkadaşlarla bir araya gelip müzakere ederseniz.. ve “Başkaları bu mevzuda ne diyor, şârihler ne diyor?” derseniz, oradaki o hâdiseler ve o hadislerle dillendirilen vak’alar, din-i mübin-i İslam’ın özünü-esasını anlama adına, bir yönüyle hayatın felsefesini anlama adına, Siyer’in felsefesini anlama adına size öyle şeyler ilham eder ki, Allah’ın izni ve inayetiyle…

Bu açıdan, bir kitabı eline alıp münferit okuma, evet bir şeydir; hani o da yok bugün. Ben o sizin başınıza musallat olan, karga gibi gelip tepenize konan ve orada kartal kesilen, sonra da orada sizin beyninizle oynayan, sizi de kendilerine benzeten kimseler bir tane kitap okumamışlardır. Bir dönemde kariyer yapmış olsalar bile, dün başkadır, evvelki gün başkadır, bugün başkadır. Her gün okuma, her gün okuma, her gün okuma… Ama Kıtmir’e göre bugün okuma müzakereli olmalıdır.

Münferiden, kitabı eline alıp okuma, bir şey ise de, her şey değildir. Onu üç-beş arkadaş yan yana gelerek, Hazreti Pîr-i Mugân’ın ortaya koyduğu ölçü içinde okumak lazımdır. Bir evde beş-on insanın bir araya gelerek ve müzakere ederek Nur’ları okuması gibi… Müzakere edilerek okunacak o kadar çok kitap var ki, onlar, bizi düşünce ufkunda çok sürpriz âlemlerde gezdirir; âdetâ -o tabiri son günlerde çok kullanıyorum- بِحَيْثُ مَا لاَ عَيْنٌ رَأَتْ، وَلاَ أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلاَ خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍGöz görmemiş, kulak işitmemiş, aklınıza gelmemiş çok farklı ufuklar!”da gezdirir, çok farklı şeyleri temaşa imkânı verir. Öyle meşherlerde sizi dolaştırır ki, sadece yanlarından geçip gitmeniz bile, size çok şey bulaştırır. Öyle bir insibağla münsebiğ olursunuz ki öyle bir atmosfer içine girip çıkınca; ufkunuz birden bire derinleşir, meselelere derince bakarsınız. Siyasilerin baktıkları gibi bakıp her şeyi kendi darlığınıza mahkum etmezsiniz; deryayı damlaya feda etmezsiniz..

Evet, tekrar ediyorum: Beyinde 10 milyar hücre var; bu hücreler, bir insanî tenbihle, ahsen-i takvime mazhariyet tenbihiyle, Allah’a muhatab olma tenbihiyle uyarılmaya muhtaç. Günümüzde böyle bir tenbihe şiddetli ihtiyaç var. Derince düşünmek, mahrutî düşünmek, bütüncül bir nazara ulaşmak için bugün böyle bir mütalaaya ihtiyaç var. Kur’an-ı Kerim çent yerde meseleyi getirip buna bağlamıyor mu?!. Aklıma gelen ayet-i kerimeyi diyeyim:

  “Bunu çeneleri arasında çiğneyip de bunun hakkında düşünmeyenlere yazıklar olsun!..”

İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), şu ayeti okuduğu zaman ağlıyor; “Bunu okuyup da ağlamayanlara, çeneleri arasında çiğneyip de bunun hakkında düşünmeyenlere yazıklar olsun!..” diyor: إِنَّ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَاخْتِلاَفِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ لآيَاتٍ لِّأُوْلِي الألْبَابِ Göklerin ve yerin yaratılışında ve gece ile gündüzün sürelerinin de değişerek birbiri peşi sıra gelişinde, elbette (Allah’ın kudret ve hakimiyetini gösteren) pek çok işaretler, deliller vardır gerçek akıl ve idrak sahipleri için.” (Âl-i İmran, 3/190) الَّذِينَ يَذْكُرُونَ اللّهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلَىَ جُنُوبِهِمْ وَيَتَفَكَّرُونَ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هَذا بَاطِلاً سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ “Onlar ki Allah’ı gâh ayakta divan durarak, gâh oturarak, gâh yanları üzere zikreder, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında düşünürler ve derler ki: Ey Yüce Rabbimiz! Sen bunları gayesiz, boşuna yaratmadın. Seni bu gibi noksanlardan tenzih ederiz. Sen bizi o ateş azabından koru!” (Âl-i İmran, 3/191)

Evet, o sâlih ve halis kullar tefekkür ediyorlar. Düşünüp tefekkür edince ne diyorlar? رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هَذَا بَاطِلاً سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ O terkiplerle, o tahlillerle, o bilinen küçük şeylerden, o sezilen küçük şeylerden, o belli olan küçük şeyden bilinmeyen, sezilmeyen, belli olmayan daha büyük şeylere nüfuzla رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هَذَا بَاطِلاً Allahım, Sen bunları boş yaratmamışsın! Bunlarla bir şey ifade ediyorsun Sen! Ve Senin Kur’an’ın da bu bir şey ifade eden şeyleri okuyor bize. Dolayısıyla da bizim susup onu dinlememiz lazım. Ona kulak vermemiz lazım. Onu bir “mercek”, onu bir “projektör”, onu bir “dürbün”, onu bir “rasathane” olarak kullanarak, tekvinî emirleri hallaç etmemiz lazım. Bize düşen şey de budur. رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هَذَا بَاطِلاً سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ

Demek ki, Cenâb-ı Hakk’ın azabından kurtulmanın yolu da, O’nu bilinmesi gerekli şekilde bilmek. سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ O taklit, Usuluddin ulemasının ifade ettiği gibi “yeterli mi, değil mi?” Fakat çoklarının o tahkik ufkuna ulaşamaması mülahazasına binaen, orada bir yönüyle tercihte bulunarak, “Taklidî iman makbuldür!” demişler. Bu, bir yönüyle, bizim gibi avam insanları kurtarmaya matuf, o Usuluddin ulemasının, re’fet ve şefkatin tesiriyle yaptıkları bir tercih ve bir içtihattır. İnşaallah hata etmemişlerdir. Ama asıl mesele: Taklit, bir şey ise, tahkike bir merdiven olması, bir basamak olması itibariyle bir şeydir. O sizi tahkike taşıyorsa, Allah’ın izni ve inayetiyle, bir kıymeti vardır; yoksa olduğunuz yerde emekleyip duruyorsanız, takılıp yollarda kalıyorsanız, – biraz evvelki mülahazalara bağlayın- çuvaldız boyu yol almayla meseleyi noktalıyorsanız şayet, aslında siz bir adım bile atmamışsınız demektir Hak ve hakikat yolunda. رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هَذَا بَاطِلاً سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّار

Yine Kur’an-ı Kerim, فَانْظُرْ إِلَى آثَارِ رَحْمَةِ اللهِ كَيْفَ يُحْيِي الأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا “Şimdi, Allah’ın rahmetinin eserlerine bak ki, öldükten sonra yeri nasıl diriltiyor!” (Rûm, 30/50) gibi beyanlarıyla da tefekkür çağrısında bulunuyor. “Bakın, Allah, ölmüş zemini nasıl yeniden diriltiyor?!” Hazret-i Pîr ifade etmiyor mu bütün bunları? Haşir Risalesi’nde ifade ediyor;, aynı zamanda Otuzuncu Söz’de ifade ediyor, Otuz birinci Söz’de ifade ediyor… Baharlar, haşr u neşr’in bir delilidir esasen; otun, ağacın kuruduktan sonra yeniden bitmesi, o canlıların var olması, bir “haşr-i baharî”dir. Allah o haşr-i baharîleri üst üste, defaatle size göstermek suretiyle, bir de “ba’s-u ba’de’l-mevt” olabileceğini gösteriyor. İşte o zaman mesele gidiyor yine, فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ beyanına varıyor.. Siz, ona bütün benliğinizle inanır, onu içtenleştirirseniz, Allah’ın izni ve inayetiyle, “teemmül”ünüz, “tedebbür”ünüz, “tezekkür”ünüz, “tefekkür”ünüz sizin için bir şey ifade etmiş olur. Yoksa bundan mahrum fikirlere, düşüncenin falsosu nazarıyla bakılabilir. Bir kısım felsefecilerin yaptıkları gibi, şayet ortaya konulan düşünceler dinin temel disiplinleriyle test edilmemiş ise, onlar “düşüncenin falsosu”ndan başka bir şey değildir; Naturalizm de odur, Materyalizm de odur, Pozitivizm de odur, Deizm de odur, Ateizm de odur, durağanlık da odur.. odur…

  Hepsi Allah’tan.. Hepsi Allah’tan!..

Cenâb-ı Hak, verdiği nimetleri, “tedebbür”le, “tefekkür”le, “tezekkür”le, “teşekkür”le artırsın!.. لَئِنْ شَكَرْتُمْ لَأَزِيدَنَّكُمْ وَلَئِنْ كَفَرْتُمْ إِنَّ عَذَابِي لَشَدِيدٌ “Şurası bir gerçek ki, eğer şükrederseniz nimetimi hiç şüphesiz artırırım; ama eğer nankörlük edecek olursanız, bu takdirde azabım kesinlikle çok çetindir.” (İbrahîm, 14/7) Gâfilâne bakanlar, “Ben yaptım!” diyebilirler; ârifâne bakanlara gelince, onların vird-i zebânı, “Yapan O’dur! Yapan, O’dur!..” قُلْ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللهِ “(Ey Rasûlüm,) de ki: Hepsi Allah’tan.” (Nisâ, 4/78)

Hatırlarsanız, yağmur-kar duasına çıktıktan sonra, basiretli bir arkadaşınız “Niye hiç durmadan كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللهِ diyorsunuz?” demişti. O gün Kıtmir de o duaya iştirak etmişti. İhtimal, hâlis arkadaşların duası, arş-ı rahmete ulaşmıştı ve sonra şakır şakır kar yağmaya başlamıştı. Nefsimden emin olmadığımdan, “Ben de bulundum bunların içinde!” düşüncesi aklıma geldi mi gelmedi mi, bilmiyorum fakat o kadar çok كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللهِ “Hepsi Allah’tan, hepsi Allah’tan, hepsi Allah’tan!..” demiştim ki, merak edip bir kardeşimiz sordu: “Hocam, niye böyle diyorsunuz?!” Niye demeyeceğim ki!.. كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللهِ

Siz dünyanın yüz yetmiş küsur ülkesinde 1400 okul açmayı kendinizden mi biliyorsunuz? O insanların kalblerinin o mevzuda heyecana gelmesi.. bir yönüyle varlıklarının anahtarlarını sizin elinize vermeleri.. fakir talebeye burs vermeleri.. binalar yapmaları.. dünyanın dört bir yanına açılmaları… Bunları kendi dehanıza mı veriyorsunuz, firasetinize mi veriyorsunuz?!. O (celle celâluhu), kalbleri öyle heyecana getirmeseydi, uyarmasaydı, tenbih etmeseydi, “Misyonunuz bu!” demeseydi sessizce, siz miskinler, tembeller gibi yerinizde otururdunuz, tembellerin hususiyeti olan dedikoduya kendinizi salardınız, başkalarını karalamak suretiyle kendinizi teselli etmeye çalışırdınız. Ki bunlar, bozuk psikolojinin hırıltıları; “bozuk psikoloji hırıltıları”dır.. Biraz ince, kibarca oldu ama size saygımın gereği o tabiri kullandım, yoksa “muktezâ-yı zâhire mutâbık” olan, o durumu başka kelimelerle ifade etmek idi; benimki “muktezâ-yı hâle mutabık” oldu.

Evet… Ey Muğnî, iğnâ eden Sensin; Sana kurban olayım!.. Sen o gınâ düşüncesini bize vermeseydim ve bizi iğnâ etmeseydin, o îsâr ruhunu ruhlarımıza, arkadaşlarımızın ruhlarına Sen ifâza buyurmasaydın, bu olanların onda biri olmazdı, hatta yüzde biri olmazdı. Bütün güç ve kuvvetleriyle çalıştıkları halde, onda birini yapamayanların durumları, buna şâhittir. Şâhit mi istiyorsunuz? Yalancıların şehâdeti bu mevzuda, şehâdet-i sâdıkadır.

523. Nağme: “Müslümanlık bizden evvel böyle zillet görmedi!”

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi özetle şu hususları dile getirdi:

  Müslümanlığın kadrini sarrafı olmayanlar bilemediler, onu bakır gibi kullandılar!..

* Sûzî’nin dediği gibi,

“Yağmıyor yağmurlar, bitmiyor lale,

Acep bu hâlimiz böyle mi kala?!.

Rahmet deryasından gelen bu ele

Vakitlerde esen yeller perişan!..”

* Seller perişan.. gökler perişan.. bulutlar perişan.. ve dolayısıyla insanlar perişan.

* “Perişanım bugün cânâ, perişan olmayan bilmez / Cevahir kadrini cevher-fürûşân olmayan bilmez!” diyor Alvarlı Efe Hazretleri. Müslümanlığın kadrini sarrafı olmayanlar bilemediler, onu bakır gibi kullandılar, demir gibi kullandılar. Bakırcılar çarşısında değerlendirdiler altını, gümüşü, zebercedi. Onunla ahiret peylenecekti, onunla Allah’ın rızası peylenecekti, onunla rü’yet peylenecekti; onunla tâlî derecede Cennet’in sarayları, villaları peylenecekti. Heyhat!..

  Gül garip, bülbül garip, mukaddesât garip ve siz gurebâsınız!.. Müjdeler olsun gariplere!..

* Öyle bir döneme düştük ki, yağmur yağmıyor, lale bitmiyor!.. Gül garip, çiçek garip, bülbül garip, Müslümanlık garip ve siz gurabâsınız.

*Ey evleri basılanlar.. eşkıya gibi takibe uğrayanlar.. sorgu sualsiz derdest edilip götürülüp içeriye atılanlar!.. Peygamber’in size müjdesi var!.. Ey derdest edilip içeriye atılanlar!.. Peygamber’in size müjdesi var! O size yâr! Varsın âlem size olsun ağyâr! O “Gariplere müjdeler olsun!..” diyor.

*Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz, her devrin gariplerine selam edip müjde verdiği gibi, bu dönemin gurebâsına da sesleniyor: فَطُوبٰى لِلْغُرَبَاءِ الَّذِينَ يُصْلِحُونَ مَا أَفْسَدَ النَّاسُHerkesin bozgunculuk yaptığı dönemde, imar ve ıslah hamlelerini sürdüren gariplere müjdeler olsun!”

* “Müjdeler olsun gariplere!..” İnsanların, kendilerini bozgunculuğa saldıkları, evleri basıp eşkıyalık yaptıkları, milletin malına mülküne el koydukları; tagallüpler, tahakkümler, tasallutlar yaşattıkları; kıyımcılar tayin etmek suretiyle milletin malını hırsızladıkları, gasp ettikleri, kırk haramilik yaptıkları bir dönemde Müslümanlığı yaşamaya çalışma adına dişini sıkıp her şeye sabreden, ey garipler!.. Size müjdeler olsun!..

  Hukuk Maskeli Soygun

* Makyavelist bir mülahazayla hemen her türlü argümanın kullanıldığı bir dönemi yaşıyoruz. Mesela günümüzde çok yaygın hale geldi: Derdest edilen insanların önüne bir tane kâğıt koyuyorlar, bir tane de kalem koyuyorlar. Kâğıtta yazılı olan şeyler yazılı zaten. “İmza at, seni salıverelim, aynı zamanda da önemli bir konuma getirelim.” diyorlar. Çok rahatlıkla kullanıyorlar bunu. Ayağa düşmüş bir mevzu.

* Derdest ediyorlar, insanları içeriye atıyorlar. Vakıa.. İtiraf edilen vakıa. Avukat tutmak istiyorsunuz. Bir dönemde o işin fahri avukatlığını üzerine alan insanlar da içeriye atıldılar. O avukatların onda dokuzu içeriye atıldı; biri de soluğu dışarıda aldı. Mağdurlar, mazlumlar, mehcurlar, mahrumlar, muzdarlar avukat bulamadılar.

* Barolardan avukat istediler. Avukatları bu sistemi idare edenler belirlediler; avukat gönderdiler. Dün bir yeni itiraf: Avukat gelip hiçbir suçu olmayan insana diyor ki: “Seni ben buradan salarım fakat bir buçuk milyon para istiyorum. Ama neylersin, bu paranın bir parçasını bana verecekler, yukarıdakiler alıyorlar bunu!..” Bu da ayrı bir gelir kaynağı.

* Bizim hepimizin kazma ve manivelayla çalıştığımız, inşaatında amele gibi çalışıp alın teriyle yaptığımız yerleri başka haince maksatlarda kullanmaya karar verdikleri halde, milletin alın teriyle yaptığı gazete binalarının, okul binalarının, yurt binalarının haince gelip üzerine konmayı yeterli bulmadıklarından, onları müdafaa edecek avukatları da derdest edip içeriye atıyorlar. Sonra kendileri avukat gönderiyorlar: Birer milyon, bir buçuk milyon alacaksınız! Onlara ondan belki on bin lira, yirmi bin lira vereceksiniz, öbürü hazine-i nâhümâyuna kaydırılacak.

* Şimdi böylesine fırtınaların şiddetli estiği, bir de sağ görünümlü estiği, bir de markası Müslümanlık olarak estiği, patenti Müslümanlık olarak estiği -yerin dibine batsın öylesi- böyle bir dönemde, dökülmeyecek insanlara babayiğit demek lazım.

522. Nağme: KENDİSİNİ SORGULAYIP KINAYAN NEFİS

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi özetle şu hususları dile getirdi:

 Allahım bizi Sen’den gayrısının merhametine muhtaç bırakma!..

* Allah’la münasebet açısından kopukluğun bir lahzasına bile razı olmamak ve sürekli şu duada nazara verilen mülahazalarla Cenâb-ı Hakk’a sığınmak lazımdır:

يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ، بِرَحْمَتِكَ أَسْتَغِيثُ، أَصْلِحْ لِي شَأْنِي كُلَّهُ وَلاَ تَكِلْنِي إِلَى نَفْسِي طَرْفَةَ عَيْنٍ

“Ey her şeyi var eden hayat sahibi Hayy, ey her şeyin varlık ve bekâsını kudret elinde tutan Kayyûm! Rahmetinin vüs’atine itimad ederek Sen’den merhamet dileniyorum; bütün ahvâlimi ıslah eyle, her türlü tavır ve hareketimi kulluk şuuruyla beze ve göz açıp kapayıncaya kadar olsun, beni nefsimle başbaşa bırakma, sürekli kötülükleri emreden nefsimin acımasızlığına terketme!”

* Bazı rivayetlerde “Velâ ekalle min zâlik” ilavesi de vardır; yani, “Göz açıp kapayıncaya kadar..” kaydıyla yetinilmemiş, “Hayır! O kadar değil, ondan daha az bir zaman da olsa beni nefsimle başbaşa bırakma!” denilmiştir. Siz isterseniz, mülâhazalarınızla bu duayı daha da derinleştirebilir, “Allahım, beni ibadetlerimle, hayır ve hasenâtımla da başbaşa bırakma; beni menhiyâttan ictinabımla da başbaşa bırakma.. iyiliklerime güvenme duygusunu söküp at gönlümden, içimi sadece Sana itimat hissiyle doldur. Sen özel sıyanetinle koru beni; hususi himayene al, vekilim ol benim!” diyebilirsiniz.

* Bir diğer rivayette, bu duaya “Velâ ilâ ehadin min halkıke” ifadesi de eklenmiştir ki, bu da “Allahım beni Sen’den başkasına bırakma, kullarından birinin acımasına muhtaç kılma, kalbi şefkatten uzak kimselerin merhametsizliğine maruz koyma!..” manalarına gelmektedir. “Gönül her zaman arar durur bir yâr-ı sâdık / Bazen de sâdık dedikleri çıkar münafık!” Allah öylelerine düşürmesin.

* Halis müminler, bu duayı ve benzerlerini kendi nefisleri için yaptıkları gibi, eş, dost ve arkadaşlarını dâhil edip şahs-ı manevî hesabına da tekrarlamalıdırlar.

 Nefis, insan mahiyetinde şeytanın santrali gibidir.

* Kur’an-ı Kerim’de إِنَّ النَّفْسَ لَأَمَّارَةٌ بِالسُّۤوءِ  “Şüphesiz nefis her zaman fenalıkları ister ve kötü şeyleri emreder.” (Yûsuf Sûresi, 12/53) buyurulmuştur. Nefs-i emmare, insana kötü ve çirkin şeyleri emreden ve yapılan bu fenalıklar karşısında herhangi bir rahatsızlık duymayan nefistir. İnsanın tabiat ve cismaniyeti eğer bir terbiye, tezkiye görmezse, ruhen terakki yoluna girip kalb tasfiyesinde bulunmazsa, Üstad’ın tabiriyle, cismaniyetten çıkıp, hayvaniyeti bırakıp kalb ve ruhun derece-i hayatına yükselmezse, o nefis, insana sürekli kötülükleri emreder, fenalıklara yönlendirir ve boynuna bir ip takıp onu istediği yerde otlatır.

* Nefs-i emmare, belli hikmet ve maslahatlara binaen insan bünyesine ayrılmaz bir mekanizma hâlinde yerleştirilen, şeytanın ilkaâtına açık bir santral gibidir. Şeytan onunla kendini ifade eder. Onunla konuşur, onunla tesvîlât ve tezyinâtını yapar.

* Nefis, insan bünyesinde şeytana santrallik yapmaktan kurtarıldığı takdirde, “mahiyet-i nefsü’l-emriye”si itibarıyla yerlerde sürüm sürüm sürünen bir sürüngen iken âdeta sırlı bir metamorfoz görmüş gibi birdenbire başlarımız üstünde pervaz eden bir güvercine dönüşüverir. Ve adına Cenâb-ı Hakk’ın, وَلَۤا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ  “Kendini sorgulayıp kusurlarına pişmanlık duyan nefse and olsun.” (Kıyâmet Sûresi, 75/2) iltifatkâr sözleriyle taltif edilir. İki adım daha atınca, يَۤا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ اِرْجِعۤي إِلٰى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً  “Ey itminana ermiş nefis, sen Rabb’inden, Rabb’in de senden razı olarak dön Rabb-i Kerimine.” (Fecr Sûresi, 89/27-28) teveccüh esintileriyle okşanır ve ruhun gidip yaslandığı aynı kanepeye yaslanır.

 “Kendini sorgulayıp kusurlarına pişmanlık duyan nefse and olsun.”

* Nefs-i levvâme; kendisini sorgulayıp levm eden, kınayan nefis demektir. Bu nefis mertebesindeki bir insan, işlediği günahlar karşısında, iç dünyası itibariyle devamlı kendini sorgulama içindedir. Bu itibarla da, düşer-kalkar ama yerinde tevbe eder ve nefsine karşı metafizik gerilime geçmeye çalışır.

* Nefs-i levvâme mertebesindeki bir insan, limandan açılmış, rıhtımdan fırlamış ve O’na doğru yürümeye -bu yürüme kalbîdir ve tamamen sâlike ait bir keyfiyet sayılır- başlamıştır ama o, yine de yer yer sapmalar yaşar.. kaymalara maruz kalır.. bazen hatalar gelir sevapların çehresini karartır ve hayatında güzellikleri çirkinlikler takip eder.. sık sık sürçer ve düşer; sonra da her defasında nedametle toparlanır.. istiğfarla hem günahlarından arınır hem de şer temayüllerinin kökünü kesmeye çalışır ve ümitle yoluna devam eder. Sadece bunları yapmakla da kalmaz; sürekli nefsini kınar.. vicdan azabıyla kıvranır.. zaman gelir iç ızdıraplarını gizli iniltilerle seslendirir ve zaman gelir halvet koylarına koşar, duygularını gözyaşlarıyla münacatlaştırır ve hep inler durur.

* Nefs-i levvâme çok kıymetlidir, çünkü meselenin ilk adımıdır; adeta amelin niyeti gibidir. Onun için Allah (celle celaluhu) وَلَۤا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ “Kendini sorgulayıp kusurlarına pişmanlık duyan nefse and olsun.” (Kıyâmet Sûresi, 75/2) buyurarak onun üzerine kasem etmiştir.

 Nefis, kendi istek ve arzularından vazgeçip Hakk’ın muradının itirazsız mümessili hâline gelmiş ise artık “nefs-i râziye” olarak anılır.

* Eğer nefis; sadece hayvanî ve cismanî arzularını yaşıyorsa, buna “nefs-i emmare” veya “nefs-i hayvanî” denir. Din u takva yolunda yürümekle beraber, sık sık düşüp kalkıyor ve her defasında kendini sorgulayarak Rabbine yöneliyorsa, buna da “nefs-i levvame” adı verilir. Fenâlıklara karşı bütün bütün tavır alıp yüzü hep Rabbine müteveccih bulunuyor ve safveti ölçüsünde ilâhî mevhibelere de mazhariyet kazanıyorsa ona “nefs-i mülheme” tabir edilir. İhlâs-ı etem ve ubudiyet-i kâmile içinde Rabb’i ile münasebet ve muamelesi açısından vicdanı tam oturaklaşmış ise böylesi bir nefis “nefs-i mutmainne” adıyla yâd edilir. Nefis, kendi istek ve muratlarından vazgeçip Hakk’ın muradının itirazsız mümessili hâline gelmiş ise artık “nefs-i râziye” olarak anılır. Hak hoşnutluğunu en büyük bir gaye hâline getirmiş ve her zaman o istikamette davranıyor, o hedefi gözetliyor, رَضيتُ وَارْضَ عَني “Ben razı oldum, Sen de razı ol!” mülâhazalarıyla dolup boşalıyorsa, bu nefis de “nefs-i mardıyye” şeklinde adlandırılır. Bunun ötesinde, istidadı elveren ve ilâhî sıfatlarla ittisafa açık peygamberâne azim sahibi bir nefis de “nefs-i kâmile” veya “nefs-i sâfiye/zekiyye” unvanını alır.

* Bazı Hak dostları rıza meselesini terakkî (kulun Yaratıcı’ya yönelip yükselmesi) açısından ele almışlar, önce kulun kalbinde Cenâb-ı Hakk’a karşı bir meyil, bir sevgi olması gerektiğini söylemişlerdir. Yani, O’nun rızası peşinde koşturuyorsanız, O da size rızasını yâr eder. Teveccühe teveccühle, nazara nazarla mukabelede bulunur. “Allah’ı Rab, İslâm’ı din, Hazreti Muhammed’i (aleyhissalatü vesselam) nebî kabul edip razı olan, imanın mânevî zevkini tatmış olur.” hadisi de, başlangıç itibarıyla rızânın irâdî ve kulun kesbine bağlı bulunduğuna, nihayetinin de Cenâb-ı Allah’ın rahmetine ait bir mevhîbe olduğuna işaret etmektedir.

* Ehlullah’tan bazıları ise meseleye tedellî (en âlâdan başlayıp aşağı doğru gitme) zaviyesinden yaklaşmış ve “Allah sevmeyince siz sevemezsiniz; O sizden razı olmayınca, siz rıza ufkuna ulaşamazsınız.” demişlerdir. Onlar biraz da eşyanın perde arkasına göre hüküm verdiklerinden dolayı, Cenâb-ı Allah’ın rızasının önce geldiğini, kulun Allah’tan hoşnut olmasının ise onu takip ettiğini söylemişlerdir. Nitekim ayet-i kerimelerde “Allah onlardan, onlar da Allah’tan râzı olmuşlardır.” (Maide, 5/119; Beyyine, 98/8) denilmiş ve önce Allah’ın hoşnutluğu zikredilmiştir.

 Allah’ın sizden razı olup olmadığını bilmek istiyor musunuz? Özellikle musibet anlarında kalbinize nazar edin!..

* Belalar gelip çarptığı zaman, musibetlere maruz kaldığımız zaman, dehrin hadiseleriyle preslendiğimiz zaman, zalimlerin gadrine/zulmüne uğradığımız zaman رَضِينَا بِاللهِ رَبًّا وَبِالْإِسْلَامِ دِينًـــــا وَبِمُحَمَّدٍ رَسُـــولًا “Rab olarak Allah’tan, din olarak İslâm’dan, peygamber olarak da Hazreti Muhammed’den (aleyhissalâtü vesselâm) razı olduk.” diyebiliyor ve O’nun kaderini/kazasını içimizde memnun olabileceğimiz en büyük bir armağan şeklinde duyabiliyorsak, Allah bizden razı demektir.

* Bütün musibetlere rağmen, her zaman içinizden kopup gelen, dilinize “Ne diye duruyorsun!?.” diyen, dudaklarınıza “Ne diye duruyorsunuz?!.” diyen, ses tellerimize “Ne diye duruyorsunuz!?.” diyen bir heyecan ve coşkuyla, رَضِينَا بِاللهِ رَبًّا وَبِالْإِسْلَامِ دِينًـــــا وَبِمُحَمَّدٍ رَسُـــولًا “Rab olarak Allah’tan, din olarak İslâm’dan, peygamber olarak da Hazreti Muhammed’den (aleyhissalâtü vesselâm) razı olduk.” ikrarını seslendirebiliyorsanız, demek ki Allah sizden hoşnut. Demek ki O sizden razı olduğu için siz de oturup kalkıp hep aynı şeyi telaffuz ediyorsunuz.

* Fakat öyle bir şey yoksa, kendinizi yıkılmışlık içinde görüyorsanız, iflas içinde görüyorsanız, “Bu iş bitmiştir!” mülahazalarına kapılıyorsanız; bir kısım gafillerin söylediği gibi “Niye bunlar başımıza geldi? Ne ettik ki biz? Neden bütün bunlar gelip gelip beni buluyor, bana tosluyor? Neden balyozlar benim başıma inip kalkıyor?!.” şeklinde mırıldanıyorsanız, demek ki bir yönüyle O’nun rızasıyla sizin idrak ufkunuz arasında bir kısım haileler, perdeler oluşmuş. O yine kullarından razı olacak ama siz şikâyetlerinizle, kadere taş atmak suretiyle O’ndan gelecek rıza tayflarının önünü kesmiş oluyor ve gönlünüzü rıza tayflarından mahrum ediyorsunuz. Oysaki burada O’nun kazasına rıza, öbür tarafta Rıdvan’ına mazhariyetin en önemli vesilesidir.

 Kendisini sürekli sorgulayıp nefsini yerden yere vurmayan bir insan, kaderi ve başkalarını yerden yere vurur.

* Nur Müellifi, “Sen, ey riyakâr nefsim! ‘Dine hizmet ettim’ diye gururlanma. ‘Muhakkak ki Allah, bu dini fâcir adamla da te’yid ve takviye eder.’ hadisi sırrınca, müzekkâ olmadığın için, belki sen kendini o racul-i fâcir bilmelisin. Hizmetini ve ubudiyetini, geçen nimetlerin şükrü, vazife-i fıtrat, farize-i hilkat ve netice-i san’at bil, ucub ve riyadan kurtul.” demiştir. Demek ki, nefis tezkiyesine nâil olamamış bir insan, dine ve diyanete hizmet ediyor olsa bile, gurur, ucb ve riyaya düşmemek için çok temkinli hareket etmeli ve kendisinin de bir racul-i fâcir olabileceğini düşünüp titremelidir. Hizmetlerinden dolayı asla şımarmamalı, gurura kapılmamalı ve kendisini emniyette saymamalıdır; aksine, Allah yolundaki mücahedesini tabii bir vazife, bir kulluk borcu ve o zamana kadar lutfedilen nimetlerin şükrü kabul etmelidir. Şahsı itibarıyla fısk u fücura açık olduğunu hep hatırda tutmalı, nefsi ile başbaşa kaldığında her haltı karıştırabileceğine inanmalı; dolayısıyla her zaman Allah’a sığınmalı ve eksiklerine, kusurlarına, hatalarına ve günahlarına rağmen hâlâ imana hizmet dairesinde bulunuyor olmasını büyük bir arınma fırsatı olarak görmelidir.

* Kendini yerden yere vurmayan bir insan, kaderi yerden yere vurur. İnsan kendini debbağın deriyi yerden yere vurduğu gibi vurmalı ki, işe yarar hale gelsin.

* Cenâb-ı Hak, “İfk Hadisesi” münasebetiyle öyle buyurmuştur:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ وَمَنْ يَتَّبِعْ خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ فَإِنَّهُ يَأْمُرُ بِالْفَحْشَاء وَالْمُنْكَرِ وَلَوْلَا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ مَا زَكَا مِنْكُمْ مِنْ أَحَدٍ أَبَدًا وَلَكِنَّ اللَّهَ يُزَكِّي مَنْ يَشَاء وَاللَّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ

“Ey iman edenler! Şeytanın adımları ardınca gitmeyin. Kim şeytanın izinde giderse, bilsin ki o, daima ve ısrarla çirkin, fena ve gayr-ı meşrû işleri teklif ve telkin eder. Eğer Allah’ın üzerinizdeki lütf u keremi ve rahmeti olmasaydı, içinizden hiç kimse (inanç, düşünce, davranış ve karakterinde) katiyen paka çıkamazdı. Ancak Allah, dilediğini temizler ve paka çıkarır. Allah, her şeyi hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” (Nûr Sûresi, 24/21)

* Başkalarında değil, kendisiyle yüzleşen insanlarda hesap ve akıbet endişesi olur. Hâliyle ve akıbetiyle alâkalı endişe duyma meselesi, hayalinden geçen şeylere bile hesap soran muhasebe insanlarının işidir. Hâlbuki akıbetinden endişe etmeyenin akıbetinden endişe edilir.

521. NAĞME: TOPLUMSAL HİPNOZ

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi dünkü hasbihalinde özetle şu hususları dile getirdi:

* “Ye’sin sonu yoktur, ona bir kerre düşersen / Hüsrâna düşersin; çıkamazsın ebediyyen!” (M. Akif)

* Hâlihazırda yaşananlar muvacehesinde yeis sürekli kapınızın ziline, tokmağına dokunur, ayağıyla kapınıza vurur; “Sen kimsin?” deseniz, “Ben yeisim!..” der; kapının dışında yine ümitsizlik mırıldanır. Bu açıdan da böyle dönemlerde Allah’a dayanıp sa’ye sarılmak, hikmete râm olmak, yani yapılması lazım olan şeyleri o iş için gerekli mantık, muhakeme ve stratejiye göre yapmak; tabir-i diğerle şartların ve konjonktürün elverdiği şeyleri yerine getirmeye çalışmak çok önemlidir. Önemlidir zira yakın veya uzak gelecekte “keşke” dememek buna bağlıdır.

* “Keşke öyle bir tevakkufu yaşamasaydık!.. Keşke meseleyi rölantiye almasaydık!.. Keşke en ağır şartlar altında bile ne kadar yürünebiliyorsa dişimizi sıkıp o şekilde yürüyebilseydik!.. Cihanlar ifrit kesilip üzerimize geldiği zaman bile yapmamız gerekli olan şeyleri yapmaktan geri durmasaydık!..” Yakın veya uzak gelecekte bunları dememenin bir lazımı da sürekli gayret içinde ve âlihimmet olmaktır.

* İnsan yüce bir gaye-i hayale bağlanmalı ve o istikamette himmetini hep âli tutmalıdır. Hakk’ı anlatmak ve i’lâ-i kelimetullah mülahazası içinde yaşamak gibi bir mefkûre ve gâye-i hayal, insanın kendi benliğinden uzaklaşması ve bencilliğinden kurtulması için de çok önemli bir vesiledir. Üstad Hazretleri bu hakikati şöyle ifade eder: “Gâye-i hayâl olmazsa veyahut nisyan veya tenâsi edilse, ezhan enelere dönüp etrafında gezerler.”

* Durağanlığa girdiğiniz ve “Az dinleneyim!” dediğiniz zaman, ahval ve şartlar sizi yeisin içine çeker. Şeytan ve nefis size “Vallahi, bu yol kat edilecek gibi görünmüyor; bu ifritten düşmanlarla başa çıkılacak gibi görünmüyor!” dedirtir. O meseleleri planlayanlar da bunu isterler ki onların ardında da zaten şeytan vardır. Her dönemde İslam’ı yaşamak isteyenleri engellemek için değişik plan ve stratejiler ortaya koyanlar hep insî cinnî şeytanlardır. Şeytan bazen bir iki insanı baştan çıkarır; diğerleri de sürü halinde onun arkasından sürüklenip giderler.

* Bazen de şeytan öyle bir hipnoz yapar ki koskocaman kitleleri, hem de bazen okumuş kitleleri uyutur. Bazen “din” diyen, ara sıra camiye giden, Ramazan’da oruç tutan ve Müslüman görünen insanlar bile şeytanın hipnozuyla öyle uyutulurlar ki, gözleri bağlı, kurdun arkasına takılan koyunlar gibi, onun yiyeceği vadiye öyle sürüklenirler ki, hiç farkına varmazlar. Öyle ki, insanlar arasında şeytanın temsilcisi konumundaki kişi/ler ne derse, onlar da onu tekrar ederler.

* Bu türlü bir hipnoz, uyuşturucuya veya kumara mübtela olmak gibi bir marazdır. O maraza tutulanlar, dini dengesi ve kıstası olmayan, onu sadece nam ve nişan olarak zikreden, hatta o kutsalı kendi ikbal ve istikbali adına birilerine karşı kullanan, bu uğurda zulüm, irtikâp, hırsızlık, tagallüp, tahakküm ve temellüke giren kimseler olup çıkarlar. Milletin alın teriyle kazandığı malların üstüne konmaya kadar her türlü kötülüğü işleyen öyle kimseler -uyuşturucu bağımlılığına benzer- bir hipnoza maruz kalmış gibidirler. Bugün de toplumda korkunç bir illüzyon, kitlesel bir hipnoz müşahede edilmektedir.

* Bir gün biri, belki içinden gelmeyerek, pozitif bir şey fısıldamıştır. Diğerleri de hemen onu gerçek zannederek Pennsylvania’ya selam gönderirler, “Oradaki kutlulara da selam olsun!” derler; “Bu Türkçe Olimpiyatları bizim kırk elli senelik hayatımızda yaptığımız hizmetlere tekabül eden dev bir hizmettir!” diye eklerler; “Can u gönülden selam ve ihtiramlarımızı arz ediyoruz!.” ifadesiyle sözlerini bitirirler. Bir dönemde birisi yalandan onu söylediğinden dolayı arkasından sürüklenenler de gerçek zannederek öyle söylerler. Daha sonra o tam aksi şeyler mırıldansa, bunlar da hemen ağız değiştirip bu defa o öncekilere zıt sözleri tekrar ederler. Çünkü bunlar hipnoz yapılmışlardır, ayakta uyuyanlardır, “sâir fi’l-menâm – uyurgezeler”dir.

520. Nağme: KADERE RIZA VE YÜREKTEN DUA

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi şunları söyledi:

“Erişir menzil-i maksuda âheste giden / Tîz reftâr olanın pâyine dâmen dolaşır.”

Onu kestirmeye de gücümüz yetmez..

Bazen, olmasını arzu ettiğimiz şey, hevâ ve hevesimize göre, hemen birkaç dakika, birkaç saat, birkaç gün, birkaç hafta, birkaç ay içinde olsun isteriz. Oysa ki, bir sözde ifade edildiği gibi, bir çekirdekten meydana geldi cihan.. bunun için çağlar ve çağlar, jeolojik dönemler deniyor.. milyonlarca sene geçtikten sonra, yaratıldı insan. İşte, âdet-i İlâhîdeki muamma.. işte âdet-i Hannân u Mennân, Rahîm u Rahman.

Fakat, biz farkına varmadan, bazı şeylerin hemen çarçabuk olmasını istiyoruz. İnsan tabiatında vardır bu. Malum; zannediyorum mesele detaylı olarak Buhari-i şerif’te anlatılıyor: Habbâb bin Erett.. Habbâb’lar iki tane, ikisi de Ashab-ı Bedir’den.. Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) o gün çekilen şeylerden az dert yanıyor; “arz-ı hâl”de bulunuyor demek daha uygun. Onların inceliklerine saygının ifadesi olarak bu tabiri kullanmayı seçtim, “arz-ı hâl”de bulunuyor, “şikayet” değil, “dert yanma” değil.

Şârin de dediği gibi, “Ben usanmam gözümün nuru cefâdan, amma / Ne de olmasa, cefadan usanır, candır bu!” Her gün bir yönüyle presleniyorlarsa, her gün başlarına balyozlar inip kalkıyorsa, her gün onlarda inkisar meydana getirebilecek bir ciğersûz, yüreği yakan hadise yaşanıyorsa, öyle bir arz-ı hâlde bulunmak, gayet normaldir. Habbâb bin Erett de olsa, Yâsir de olsa, Sümeyye de olsa, Ammâr da olsa, Bilal da olsa. Nihayet gidecekler, sözü-sazı hem yerdekilere hem de göktekilere geçen Zat’a (sallallâhu aleyhi ve sellem) arz-ı halde bulunacaklar. Parmağıyla işaret ettiği zaman Kamer’i şâk eden bir insan, elini kaldırdığı zaman, elleri boşa inmeyecekti, ona inanıyorlardı.

Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ona şu olur, bu olur deme yerine, buyurdu ki: “Sizden evvel insanlar, alınırdı, kıtır kıtır doğranırlardı. Etleri kemiklerinden ayrılırdı, testere ile veya bıçkı ile… Fakat onlar, dinlerinden dönmezlerdi!” O da dersini alıyor.

Demek ki, bu yol böyle olmayı gerektiriyor. Bu yolun, bu yolda yürümenin bir kısım kendine göre, ona da handikap denecekse, handikapları var. Bu açıdan bir taraftan beklemeyi bilmek lazım, âhesterevlik demeyeyim de “tîz reftâr” olmamak lazım.

Hemen olsun; birkaç gün içinde, birkaç hafta içinde, zâlimler bulacaklarını Allah’tan bulsunlar, gaddârlar bulacaklarını Allah’tan bulsunlar… Binlerce, binlerce, binlerce insana çok küçük emarelerle böyle, zulüm yapanlar, haksızlıkta bulunanlar, dünyevî bütün haklardan mahrum edenler; onlar adına, umum halk adına, hakkı, adaleti ayaklar altına alıp çiğneyenler, bir yönüyle tavır ve davranışlarıyla Allah bilmezlik sergileyenler, peygamber bilmezlik sergileyenler; Kur’an’ı, Sünnet’i zaten bilmiyorlar, kulak dolması taklidî iman açısından bile onları dahi bilmezlik sergileyen insanlar, bir kısım zulümde, itisafta, irtikâpta, ihtilasta, gaspta, tagallüpte, tahakkümde, temellükte, milletin malını gasp etmede, gidip onun tepesine konmada bulununca, hemen Allah’tan bulsunlar diye beklenir.

Oysa ki, O (celle celâlühu) Rabbü’l-âlemîn’dir. O’nun, bir taraftan, Kahhâr, Cebbâr ism-i şerifi olduğu gibi; bir taraftan da Rahman, Rahim, Raûf, Şefîk isimleri vardır. Bu açıdan bütün esmâ-i ilâhîyesinin sıfat-ı sübhaniyesinin (gerek sözünü kullanırsak, bunlar O’nu bağlıyor manasına gelebilir.. burada diyecek bir tabir de bulamadığımdan dolayı, sadece aczimi ifade edip geçeyim.. ama Cenâb-ı Hakk, o “sıfat-ı sübhaniye”sinin, onun daha ötesinde “şe’n-i Rububiyet”inin, onun daha ötesinde -İmam-ı Rabbânî o tabiri kullanıyor- “itibârât-ı Rabbâniyesi”nin, bir yönüyle gerekleri veya) muktezîyâtı ne ise, onları yerine getiriyor, bizim hevâ ve hevsimize göre, hatta ısrarlı isteklerimize göre de değil. Meselenin bir yanı bu.

Bize kalsa, hemen isteriz ki, bugün yarın her mesele olsun-bitsin; zâlim cezâsını bulsun. Ama Allah (celle celâlühu).. Hazreti Ebu Bekir’e sürekli “مَا أَحْلَمَكَ يَا رَبَّنَا \ Mâ ahlemeke yâ Rabbenâ!” detirten Allah.. size “مَا أَشْفَقَكَ يَا رَبَّنَا \ Mâ eşfekekâ yâ Rabbenâ” dedirtecek Allah.. “مَا أَرْحَمَكَ يَا رَبَّنَا \ Mâ erhamekâ yâ Rebbenâ” dedirtecek Allah (celle celâlühu)… O, biz değil, O her şeyle bizden başka.. O bize ait ârıza sayılabilecek o nekâisten münezzeh, müberrâ. Meselenin bu yanını çok iyi kavramak lazım zannediyorum..

Tîz reftâr olmamak lazım, pâye dâmen dolaşır, ayağa etek dolaşır, tepe taklak gidersiniz. Bunu umumî manada alın; yapacağınız şeylerde de. Bazı projeler vardır ki, bunlar, yarım asır ister, bir çeyrek asır ister. Kaldı ki sizin projeniz de çok pahalı, çok emek isteyen bir proje. Nedir? Kalblerde Cenâb-ı Hakk’a imanın, aşkın ve heyecanın lâzım-ı gayr-ı mufârık halinde yerleşmesi.. tabiata mal olması, imanın içtenleştirilmesi, imanın iz’ân haline gelmesi.. Din-i Mübîn-i islam’ın bütün insanlıkça sevdirilmesi; kabul etmeseler bile, en azından “Bu din de diğer dinler arasında bir dindir!” dedirtilmesi.. Museviliğe, İsevîliğe, Budizme, Brahmanizme, Şintoizme saygı duyulduğu kadar, en azından, “Bu din de saygı duyulacak bir dindir!” dedirtilip bu ölçüde kabul ettirilmesi… Bunlar bir yönüyle de dünyada sulh-ı umuminin teessüsü adına atılan adımlardır. Yolunuz, bu.. Yönteminiz, bu.. Kullanmanız gerekli olan argümanlar da ona göre olması lazım.

Öyle büyük bir proje ki, bütün dünyayı alakadar ediyor; bütün dünyanın ayağına gideceksiniz.. gerekirse, o güzelliklerinizi onların önüne değişik sergilerde, meşherlerde sereceksiniz, teşhir edeceksiniz.. kalbinizin derinliklerine kadar her şeyinize vâkıf olacaklar. endişe duyulmayan insanlar haline geleceksiniz.. güven duyacaklar, sözünüzle sazınızla, çaldığınız ney ile değil, davulunuzla dönbeleğinizle değil; halinizle, temsilinizle güven sergileyeceksiniz.. meşherler, sizin güven resimlerinizle -bir yönüyle- süslenecek.. hangi meşhere uğrarlarsa uğrasınlar, orada size ait temsilleri görecekler: Hep böyle boyunları önlerinde, Allah karşısında iki büklüm, kemerbeste-i ubudiyet içinde, kulluk mülahazasıyla tir tir titreyen insanlar.. insanlığa karşı derin saygı duyan insanlar.. kimseye kötülük düşünmeyen insanlar..

Antrparantez, bakmayın bir kısım densizler, kendileriyle uğraşıldığını zannediyorlar.. Ne 25 Aralık, ne bilmem hangi tarih, Temmuz’un kaçıydı filan… Bunlar, kendi ettikleriydi, kendilerine göre planlar çevirdiler; hazmedemedikleri, sindiremedikleri, bir türlü kabul edemedikleri insanları yok etmek için, böyle bir neticeye ulaşma, şu neticeye ulaşma adına, onları birer argüman olarak değerlendirdiler. İnsafları o kadardı, iz’anları o kadardı. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor; إِذَا لَمْ تَسْتَحِ فَاصْنَعْ مَا شِئْتَ “Hayâsız olduktan sonra istediğini yap!” Haya hissinizi yitirmişseniz, yani kendinizi edepsizliğin akıntısına salmışsanız, bir kere de o akıntıdan artık geriye dönme imkanı kalmamışsa, yalan da söyleyebilirsiniz, iftira da edebilirsiniz, tezvirde de bulunabilirsiniz, uydurma itirafçılar da oluşturabilirsiniz, önlerine kağıtlar, kalemler de koyabilirsiniz, “Bunlar hakkında şunu şunu şunu söyleyin, bu iftiraları atın, sizi içeriye almayalım!” da diyebilirsiniz…

Her sistemi aleyhte işlettirme.. derdest edip götüren SS’leri o mevzuda vazifelendirme, onlara bir şeyler vadetme.. birilerini protesto ettirme adına ceplerine 100’er dolar koyma.. mitingler yapmak, birilerine sövdürmek, küfretmek için, onlara yığın yığın paralar verme… Bunlar, millete kan kusturularak şu anda yapılıyor. Maalesef yapılıyor. İnsanın bir yönüyle ahsen-i takvim’e mazhariyetine rağmen yapılıyor. Masum insanlara yapılıyor. Haçlılar, kadınları derdest etmemişlerdi. Bir yönüyle, çoluk çocuğu derdest etmemişlerdi. “Sen de onlara karşı sempati duyuyormuşsun galiba!” diyerek derdest etmemişlerdi. Frederik Barbaroslar, Richard’lar, Philip’ler bu ölçüde zulüm yapmamışlardı. Korkunç bir zulüm yapılıyor. Amma çok defa bu, insanlığın kaderi olduğundan dolayı, size de “El-hayru fî mâ’htârehullah” veya “fî mâ kaddarahullah” (Hayır, Allah’ın seçip takdir ettiğindedir.) demek düşüyor.

“Zuhur eden neyse, hükm-ü kader / Hakk’a tefviz-i umûr et, ne elem çek, ne keder!” “Men âmene bi’l-kader, emine mine’l-keder” (Kadere iman eden, kederden, öyle bulanık düşüncelerden emin olur.) Keder kelimesi o demektir, her üç harfe (harekeye) açık olduğundan dolayı, bulanık bir kelimedir: “Kedere-Kedire-Kedure” Her şeye açıktır. “Men âmene bi’l-kader, emine mine’l-keder” Evet, kudûretten, öyle bulanıklıktan, öyle karışıklıktan sıyrılmanın yolu, kadere iman etmektir. Levh-i mahfuz-u hakikatte ne yazılıysa, Allah neyi kaza buyuruyorsa, o mutlaka yerine gelir. Onu bir yönüyle belki yine ilm-i ilahî’deki hakikate uygun olarak, geriye çevirmenin yolu, Cenâb-ı Hakk’ın “atâ”sıdır, ekstradan lütfudur,

Bu atâ’nın en mühim vesilelerinden biri duadır. İnsanlık değişik bela ve mesâibe maruz kaldığından onları savmak için sebepler üstü dua. Evet dua, Cenâb-ı Hakk’a sebepler üstü teveccühün unvanıdır.

Sebepleri silme atma değil; oturur konuşursunuz: “Şimdi bu gaileden nasıl sıyrılırız? Seyyidina Hazret-i Yusuf gibi dibine düştüğümüz bu kuyudan çıkmanın bir yolu bir yöntemi var mı? Veya Yunus b. Metta gibi, balığın kalbinden mi, midesinden mi, ağzından mı, sıyrılmanın bir yolu var mı? Veya Üstad hazretlerinin sabır kahramanı dediği Hazret-i Eyyûb aleyhisselam gibi acaba tepeden tırnağa bu yara bereden sıyrılmanın bir yolu var mı?” dersiniz. Sebeplere riayet edersiniz, elinizden geldiği kadar. Sebeplere o kadar değer verirsiniz; çünkü izzet ve azamete perde olmuşlardır. Değişik vesilelerle ifade edildiği gibi, onları O yarattığından dolayı, O vaz’ ettiğinden dolayı, onlara belli ölçüde kıymet-i harbiyelerini bilerek saygılı olmak, Allah’a saygının ifadesidir. Fakat asıl mesele, Müsebbibü’l-Esbâb’a yönelmektir, Cenab-ı Hakk’a teveccüh etmektir.

Şimdi siz bana gelse deseniz ki, “Ben günde bir saat dua ediyorum.” Ben âcizâne onu takdirle karşılarım, derim ki “Çok iyi ama sen o meseleyi biraz daha artırsan, daha iyi olur!”. Kendini Yusuf aleyhisselam gibi kuyunun dibinde düşün! Ve sâdece bir yönüyle dua hablü’l-metiniyle, dua kovasıyla dışarıya çıkacağını hesaba kat, ne kadar dua edersin? Sürekli vird-i zebânın olmalı o senin. Biraz sonra gelip deseniz ki, “Ben her gün üç saat dua ediyorum; gezerken de!” Hatta değişik vesilelerle ifade ettiğim için, yine öyle ifade etmek istiyorum; mesela istibra ânında, o esnada bile dudaklar hep aynı şeye kıpırdanmalı.. Yani deseniz ki, “Ben günde on saat dua ediyorum, hiç durmadan; oturduğum yerde bile, ciddî bir meselenin müzakeresi söz konusu değilse şayet, dua ediyorum!” Bazen sürekli bir şeyi tekrar edip durabilirsiniz. Bazen de daha önce dediğiniz şeylere atıfta bulunarak, onları tekrar edip durabilirsiniz. Mesela, bir dönemde her şeyi istemişsiniz Cenâb-ı Hakk’tan:

اَللَّهُمَّ تَوَجُّهَكَ، نَفَحَاتِكَ، أُنْسَكَ، قُرْبَكَ، مَحَبَّتَكَ، مَعِيَّتَكَ، عِنَايَتَكَ، رِعَايَتَكَ، كِلاَءَتَكَ، حِفْظَكَ، حِرْزَكَ، حِصْنَكَ الْحَصِينَ، النُّصْرَةَ عَلَى أَعْدَائِنَا وَخَالِصَ الْعِشْقِ وَاْلاِشْتِيَاقَ إِلَى لِقَائِكَ * اَللَّهُمَّ اْلإِيمَانَ الْكَامِلَ، وَاْلإِسْلاَمَ اْلأَتَمَّ، وَاْلإِخْلاَصَ اْلأَتَمَّ، وَاْلإِحْسَانَ اْلأَتَمَّ، وَالصَّلاَةَ التَّامَّةَ، وَاْلاِسْتِقَامَةَ التَّامَّةَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ وَاْلاِشْتِيَاقَ إِلَى لِقَائِكَ *

Kafiye bu..

اَللَّهُمَّ اْلإِيمَانَ، والإسلام، والإحسان، والقرآن * ربنا زدنا علمًا وإيمانًا ويقينًا وتوكّلا وتسليما وإخلاصًا، وَخَالِصَ الْعِشْقِ وَاْلاِشْتِيَاقَ إِلَى لِقَائِكَ *

Kafiye bu..

Bir dönemde, bunları söylemişsiniz. Bu defa, bunlara atıfta bulunarak: اَللَّهُمَّ إِنَّا نَسْأَلُكَ كُلَّ مَا سَأَلْنَاكَ إِلَى اْلآنَ  “Allah’ım bu güne kadar Sen’den istediğim her şeyi, istiyorum.” Bunu derken, her gün el-Kulub’d-Daria okuyor musunuz, okumuyor musunuz? Namazda ellerinizi kaldırıp dua ediyor musunuz, etmiyor musunuz? Izdırar halinde, bazen içinizi O’na döküyor musunuz, dökmüyor musunuz? Mine’l-evvel ila’l-âhir o âna kadar deyip ettiğiniz ne kadar şey varsa, hepsine göndermede bulunarak, hepsinde Cenâb-ı Hakk’a olan, Cenâb-ı Hakk’tan olan taleplerinizi ifade etme adına, اَللَّهُمَّ إِنَّا نَسْأَلُكَ كُلَّ مَا انْتَظَرْنَا مِنْ لَدُنْكَ  Nezd-i Uluhiyetinden, fazlından, kereminden, ihsanından, Zâtından, Zâtının re’fetinden, rahmetinden, rahmâniyetinden, rahimiyetinden; Uluhiyetinin rahmetinden, rahimiyetinden, atûfiyetinden, raûfiyetinden; Rububiyetinin rahmaniyetinden, rahimiyetinden, atûfiyetinden, raûfiyetinden; Sıfat-ı sübhaniyenden, Esmâ-i Hüsna’ndan… Bunları şefaatçı yaparak, neyi istemişsem, ne beklemişsem; اَللَّهُمَّ إِنَّا نَسْأَلُكَ كُلَّ مَا انْتَظَرْنَا مِنْ لَدُنْكَ إِلَى اْلآنَ Şu âna kadar hayır adına ne dedim, ne ettimse, hepsini bir kere daha istiyorum.

Bir, doğrudan doğruya ta’dâd ederek istek ve arzularınızı ortaya koyarsınız; bir de o güne kadar “mine’l-evvel ila’l-âhir”. Hayatınızın hangi saniyesinde, bir eşref saate veya Hazret-i Pîr’in dediği gibi “bir ân-ı seyyale”ye rastladığını bilemezsiniz. Bir ân-ı seyyale içinde, gerçekten Rabbimizden bir şey istemişsiniz. Şimdi, bir göndermede, bir atıfta bulunurken, yeni bir girdi yaparken, onların hepsini birden kastetmiş oluyorsunuz. Ve hepsiyle Cenâb-ı Hakk’a dua etmiş oluyorsunuz.

Onun için, umum ve şümullü, âmm ve şâmil dualardan bir tanesi şudur:

اَللَّهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ مِنْ خَيْرِ مَا سَأَلَكَ بِهِ عَبْدُكَ وَنَبِيُّكَ مُحَمَّدٌ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

“Allahım sevgili kulun ve peygamberin Hazreti Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayat-ı seniyyelerinde, sıkıntı ânında, genişlik ânında, ailevî durumları itibariyle, falan dünyevî hususları itibariyle, hayır yörüngeli ne istemişse, hepsini Sen’den istiyorum”.

وَأَعُوذُ بِكَ مِنْ شَرِّ مَا اسْتَعَاذَ مِنْهُ عَبْدُكَ وَنَبِيُّكَ مُحَمَّدٌ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

“Allahım sevgili kulun ve peygamberin Hazreti Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) her neyden Sana sığınmış, istiâzede bulunmuşsa, ondan da Sana sığınıyorum.”

Câmi, şâmil, âmm bir dua…

Bu me’surattan olan bir dua. Esasen Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) böyle yapmış ve bunu bize talim buyuruyor.

Bu açıdan, sıkıntıların, ızdırapların, ızdırarların başına Cenâb-ı Hakk’a teveccüh ile, tazarru ile, niyaz ile vurmak lazım..

Ha, bütün bütün böyle keyfinizi kaçıracak şeylere dalmak, Freud’un ifadesiyle anguazlar yaşamak, sizi kahredecek duygu ve düşüncelere balıklamasına dalmak… Bu da olmamalı. Fakat, ben, ızdırabı da esasen çok yüksek dualar gibi dua kabul ediyorum. Izdırap ve ızdırar hali.. Yani, balyozlar başınızdan aşağıya inerken, doğru, bir yönüyle sabreder, sabrın sevabını kazanırsınız.. fakat bir yönüyle de, ümmet-i Muhammed’in gelip başına musallat olan o bela ve musibetler karşısında, vicdanınız varsa, hissiyat-ı insaniyesiniz varsa, mahlukata karşı şefkatiniz varsa –ki, altı tane düsturdan bir tanesidir şefkat-. düşüneceksiniz. Bir yönüyle, düşünme sayesinde gerçekten şefkat etmek îcâb ediyor. Hani yürürken, diyorsunuz, “Aman dikkatli olun, burada karınca var!”. Yani bir yerde karıncaya basmamaya dikkat ederken, bir haşereye basmamaya dikkat ederken, beri tarafta, ayaklar altında ezilen, inim inim inleyen insanlar varsa, mü’minler eziyet altında inliyorlarsa, ızdırap çekiyorlarsa, مَنْ لَمْ يَهْتَمَّ بِأَمْرِ الْمُسْلِمِينَ فَلَيْسَ مِنْهُمْ “Müslümanların dertlerini paylaşmayan, onlardan değildir!”

Efendimiz’in bu beyanında ciddî bir tehdit var. Sen ayrı düşünüyorsun, demek ki ayrısın sen.. Senin, onlarla alakan yok. Evlâdın gibi, iyâlin gibi, eşin gibi, annen gibi, baban gibi, aile efradı arasında gerçek irtibat çerçevesinde. İrtibatını koruyabilen insanlar, aileleri içinde bir yangın varsa, içinde evladı, eşi, çocuğu tutuşmuş yanıyorsa şayet, -Hazret-i Pîr ifadesiyle- onu kurtarmaya koşarken, başka mülahazalardan bütünüyle sıyrılıp gitmeli, sadece o ızdırap ile kıvranmalı.. o ızdırarla Cenâb-ı Hakk’a teveccüh etmeli. Bugün İslam dünyası böyle cayır cayır yanıyor, her yerde yangınlar var. Bir yönüyle işin başında bazıları da sözde yangını söndürüyor gibi, ama işin üzerine benzinle gidiyorlar. Yangın azgınlaştıkça, onlar daha da azdırmaya çalışıyorlar. Bu manzara karşısında, değil keyiflenmek, anguazla kıvranmak da olacak iş değil.

“Zevke dalmak şöyle dursun, vaktimiz yok mateme / Davranın, zira rezil olduk bütün bir âleme!” diyor M. Akif. Değil gülmek, eğer ağlayacaksanız, o hadiseye ağlayacaksınız. Bence onu bile israf etmemek lazım. Oturup kalkıp bu derdin ızdırabını duyacaksınız. Bu dert içinize düştüğü zaman, hemen yorganı atacak, yataktan fırlayacak, kalkacak ve abdestli abdestsiz, başınızı yere koyacak, orada bir miktar inleme faslı yaşayacaksınız. “Allah’ım! Bahtına düştüm, azametine ve uluhiyetine sığınıyorum, Zât-ı Akdes’ine sığınıyorum!” diyecek, Cenab-ı Hakk’ı, O’na ait evsâf-ı âliyesi, evsâf-ı celilesiyle yâd edecek ve bunları da kapıların aralanması için bir vesile yapacaksınız. وَابْتَغُوا إِلَيْهِ الْوَسِيلَةَ emrince vesileler ittihaz edeceksiniz ve ondan sonra içinizi O’na dökeceksiniz; hep yalvaracaksınız, hep yalvaracaksınız, hep yalvaracaksınız.

Belki bunları söylerken, “Bu adam bizim hakkımızda suizan mı ediyor; dua etmiyoruz kanaatini mi taşıyor!” diyebilirsiniz. Biraz kendi müşahadelerimin tesirindeyim, beni bağışlayın. Oturduğumuz zaman bir yerde, niye dudaklarımız bununla kımıldamasın? Neden dilimiz ağzımızda bu türlü şeylerle dönüp durmasın? Neden Rabbimizle baş başa kaldığımız zaman, seccâdemiz bununla ıslanmasın?

Bilemezsiniz, “ân-ı seyyâle”nin nerede pusuya yatmış olup da sizi beklediğini bilemezsiniz.. O “ân-ı münevver”in nerede pusuya yatmış sizi beklediğini bilemezsiniz. Bütün zamanın, bir yönüyle saniyelerini, sâliselerini, âşirelerini değerlendireceksiniz ki onu yakalayasınız. Size deseler ki “Tesbihi elinize alacaksınız, bunu yüz bin defa çevireceksiniz, bu dânelerin bir tanesinde rast gelecek o ân-ı seyyâle.. ve o zaman dediğiniz her şey olacak; birden bire bakacaksınız ki, gökten bir tane asansör indi ve siz ona bindiğiniz zaman hemen misali veya hakikî cennete ulaşacaksınız.” Şayet bunu diyen zata gerçekten inanıyorsanız, hakikaten alıp bu tesbihi bir milyon kere çevirmeyi düşünmez misiniz?

Vakitli, vakitsiz, gece-gündüz, bir dakika fevt etmeden Cenâb-ı Hakk’a teveccüh, öyle bir şeydir. Eşref saati yakalamayı düşüyorsanız, bence onun peşinde olmak lazım.. Gizlemiş Allah bazı şeyleri. O eşref saat de, o münevver dakika da zamanın parçacıkları içinde gizlenmiş. Her ferdin onun peşinde olması lazım..

Bir ikincisi; şanslı yanınız itibariyle size bir şey diyeyim: Herkes arama mevzuunda ciddi davranır, bu mevzunun peşinde olursa şayet, maksat mutlaka hâsıl olur. Hani, Üstad hazretlerinin bir tabiri var: “İştirak-i a’mâl-i uhreviyye” Birinize, mesela Ümit hocaya rastlamayabilir de Safa hocaya rastlayabilir.. bilmem belki bu arada lütfeder, Kıtmir’e de rastlayabilir. Şimdi, bir yönüyle bu açıdan da umumun hakkı var gibi bir şey, umumun istifadesi söz konusu olan bir şey.

Cenâb-ı Hakk’a öyle yürekten teveccüh etmeli ki ölmeli âdeta, “Canımı al Allah’ım, ne olur, ümmet-i Muhammed’i içinde bulunduğu bu sıkıntıdan, bu ızdıraptan, bu kalaktan, bu ezilmeden, pestil gibi ezilmeden halas eyle!” mülahazasıyla!..

İştirak-ı âmâl-i uhreviye cihetiyle, madem iştirak etmişsiniz, evrad u ezkarınızı bölüştürmüşsünüz, yaptığınız duada bütün kardeşlerinizi anıyorsunuz; kimse dışta kalmıyor bu mevzuda. Ellerini açıp Cevşen’in başında veya duasını okurken, hep böyle diyor arkadaşınız:

اللهم إني أسألك لي ولإخواني وأخواتي وأصدقائي وصدائقي وأحبابي وأحبّائي، في كل أنحاء العالم وفي كل نواحي الحياة، لا سيما المغدورين، المظلومين، المحكومين، المعزولين، المضطرّين؛ وكذا جميع المؤمين المغدورين، المظلومين، المضطرّين  

“Allahım hem kendim hem de dünyanın her yanındaki ve hayatın her birimindeki kadın erkek kardeşlerim, kadın erkek arkadaşlarım, sevgili dost ve ahbabım, özellikle onlardan gadre ve zulme uğrayan, mahkûm edilen, azledilip sürgüne yollanan, ızdırar üçünde bulunanlar ve aynı şekilde bütün mağdur, mazlum ve muztarr Müslümanlar için Senden diliyor ve dileniyorum”

Kimse bu işin dışında kalıyor mu? Herkesi duanızın içine alacak şekilde dua ediyorsunuz. Şimdi, düşünün; siz burada, otuz tane insan, kırk tane insan, elli tane insan dua ediyorsunuz; iştirak-ı âmal-i uhreviye cihetiyle, birinizin duası eşref saate rastlarsa, birinizinki o mübarek ân-ı seyyâleye, münevver ân-ı seyyâleye rastlarsa, bir yönüyle, hepinizin duası arş-ı rahmette kabule karin olur. Ve Cenâb-ı Hakk da ümmet-i Muhammed’in içinde bulunduğu o gaileleri, def u ref’ eyler. Allah def u ref’ eylesin. (Amin…)

Allah Teâla, قُلْ مَا يَعْبَأُ بِكُمْ رَبِّي لَوْلاَ دُعَاؤُكُمْ “Duanız olmazsa, ne yazarsınız ki, ne ifade edersiniz ki?!” buyuruyor, Furkan sure-i celilesinin 77. ayetinde.Yine, فَادْعُوا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ “Dinini bütün yanlarıyla içten kabul ederek ve yalnız O’nun rızasını düşünerek Allah’a kulluk ve duada bulunun.” (Mü’min, 40/14) diyor.

İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) اَلدُّعَاءُ مُخُّ الْعِبَادَةِ “Dua, ibadetin adetâ omuriliğidir.” buyuruyor.

Vakıa, namaz da bir duadır; onun tesbihatı da duadır; el kaldırıp dua etme de duadır, secde mahalli, duadır; rükû mahalli, duadır; ayakta durma, duadır. İmamın arkasında dururken, okurken onu dinleme bir esastır. Bununla beraber sessiz dururken, mülahazalarınızı niye Cenâb-ı Hakk’a tazarru ve niyazla süslemek istemiyorsunuz? İmam, sessiz okuyorsa, siz de arkasında el pençe divan duruyorsanız, öyle bir el pençe divan durma, kemerbeste-i ubudiyetle kulluğunuzu Allah’a arz etme ânında neden mülahazalarınızı Cenâb-ı Hakk’a teveccühle süslemiyorsunuz?!.

Vesselam…

519. Nağme: GURBET İÇİNDE GURBET

Herkul | | HERKUL NAGME

 Soru: Kırık Mızrap’ta “Gurbet içinde gurbet / Yandım bihuzur oldum / Hasret içinde hasret / Hem boşaldım hem doldum.” deniyor. “Gurbet içinde gurbet” sözünden maksat nedir? Bugün cadı avını hatırlatan nefret operasyonlarıyla Hizmet gönüllülerine yapılanların ve farklı sebeplerle/sâiklerle en yakınların dahi zulme sessiz kalışının, hatta dâhil oluşunun bu gurbeti mük’ap hale getirdiği söylenebilir mi?

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi tevcih ettiğimiz bu sual üzerine şu hususları dile getirdi:

* Esasında hak yolunda bulunuyor olmanın değişmez kaderidir belâ ve musibetler, fitne ve mihnetler. Zira bir insan, Allah karşısındaki duruşunun sağlamlığı ve ciddiyeti ölçüsünde ehl-i dalâletin hedefi hâline gelir. Hemen bütün nebiler ve Hak dostları türlü türlü işkencelere maruz bırakılmış; değişik iktidar ve güç odakları tarafından âdeta kolları kanatları koparılmış, hatta kimileri asılmış, kesilmiş ve şehadet şerbetini içerek Hakk’a yürümüşlerdir. Evet, herkes seviyesine ve kamet-i kıymetine göre belalara maruz kalmıştır.

* Hazreti Eyyûb için “sabır kahramanı” denir; İnsanlığın İftihar Tablosu ise, “esbar” (en sabırlı, sabırlılar sabırlısı)dır.

* Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur: “Belânın en şiddetlisi, en çetini, en başa çıkılmazı Peygamberlere, sonra da sırasıyla onların yolunda yürüyen en makbul kullara gelir.”

* Ülkemizde dünden bugüne bazı haksızlıklar irtikâp edilmiştir, hatta insanların topluca asıldığı zamanlar da olmuştur. Fakat o devirlerde bile bugünkü gibi bir zulüm işlenmemiştir. Mesela, Atatürk ve İnönü dönemleriyle günümüzü kıyasladığınızda bir kısım insanların idam edildiği zamanlarda dahi milletin malına mülküne el konmamıştı; “Sen bizden değilsin; senin malın ganimettir, eşin çocuğun kızın da bir yönüyle cariyedir; bunları kullanmak da caizdir!” felsefesi görülmemişti.

* Geçmişte Demirel, Özal ve Ecevit gibi siyasetçilerden hiçbiri bugünkülerin işledikleri denaetlere tevessül etmediler; hele hiç kimsenin malını mülkünü gasp etme, hatta küçük bir çardağına el koyma dalaletinde bulunmadılar.

* Merhum Bülent Ecevit, Papa ile görüşmek üzere Vatikan’a gittiğimiz zaman oradaki elçiye telefon etmiş, “Bunlar benim aziz misafirlerim, orada bunlara refakat et, görüşmelerinin sağlanması için elinden geleni yap.” demişti. Bir başkası da dünyadaki elçilere haber gönderiyor: “Bunlar teröristtir, haindir, alçaktır, denîdir, vatan hainidir, eşleri cariyedir, malları da ganimettir. Dolayısıyla bulunduğunuz her yerde bunu anlatmak devlet farzı, vecibesidir!” O öyle diyordu, bunlar da böyle diyorlar. Bunları siz mantık terazisiyle tartın dünyada; onu bir yere bunları da bir yere koyun. Siz koymasanız dahi ahirette, mizan-ı Hak’ta onlar terazinin bir yerine konacak, bu alçaklığı yapanlar da terazinin başka bir kefesine konacaklardır.

* Belli dönemlerde hep tazyik vardı. Her darbede, 27 Mayıs’ta da, 12 Mart’ta da, 12 Eylül’de de, 28 Şubat’ta da asker baskıları gördüm. Kaçtığım da oldu, hapse de girdim. Fakat darbeyle başa gelmiş insanlar bile şimdikilerin yaptığı şenaat ve denaetleri işlemiyorlardı.

* Mük’ap sözünü terminolojimize Ziya Gökalp kazandırmıştır. Mesela, bir basit cehalet vardır, bir muzaaf cehalet vardır, bir de mük’ap cehalet vardır. Basit cehalet, insan bilmez; muzaaf cehalet, bilmediğini bilmez; mük’ap cehalet, bilmediğini bilmez ama kendini biliyor zanneder. Mük’ap demek üç buudlu, üç derinlikli demektir. Evet, soruda ifade edildiği gibi, gurbet içinde gurbete bir boyut daha eklenmiştir; bugünkü gurbetimize mük’ap gurbet dense sezadır.

* Dünyanın dört bir yanına açılan Hizmet erleri vazifelerini eda etmek adına her türlü fedakârlığa katlandılar. Gittikleri yerlerde belki dövüldüler, tartaklandılar, tanınmadılar; “Niye geldiniz buraya? Derdiniz nedir? Asimilasyon peşinde mi koşuyorsunuz? Misyonerler gibi bizi asimile etmek mi istiyorsunuz?” gibi kuşkularla, şüphelerle karşılandılar. Fakat o ülkelerin vatandaşları uzun süre nabız tuttular, kalb dinlediler, ritmi hep aynı buldular, aritmiye rastlamadılar; “Yahu bu adamların kalbi doğru atıyor. Nabızlarında bir istikamet var. Bakışlarında bir inandırıcılık var.” dediler ve bir kanaate vardılar. Değişik yabancı misyon şefleri kafaları o kadar karıştırmış olmalarına ve günümüzde zirve yapmış karıştırma fasıllarına rağmen de o kanaatlerini değiştirmediler. Sanki bütün dünya, rical-i devletiyle, entelektüeliyle ve halkıyla ahmak da sadece ülkemizdeki bazı ifsatçıların akılları her şeye eriyor.

* İfsat ehli şimdi de başka bir yalanla o ülkelere gidiyorlar. Her gittikleri yerde “Dünyadaki bütün okulları kapattık, siz neden hala açık tutuyorsunuz?!.” diyor, yalan söylüyorlar. Yeminle söylüyorum, sadece bir yerde bir okulun yeri değişti. O da “Aman, çok üzerimize gelmeyin, onlarla da aramızı açmayın; bu okul başka bir yerde de olabilir.” denmesi sonucu öyle oldu. Çoğu yerde o okullar zaten yerlileşti. Utanmadan yalan söylüyorlar!..

* “Mala, mülke mağrur olma, deme var mı ben gibi / Bir muhalif rüzgâr eser savurur harman gibi.”

* Gasplar da, gelip tepeye konmalar da, mala-mülke el koymalar da, alın teriyle kazanılan mala mülke kıyımcı insanlar tayin etmeler de tarih boyu hiç eksik olmamış. Mesela, Amnofis döneminde, Beni İsrail’e karşı Mısır’da aynı şeyler yapılmış; erkekler öldürülmüş, kadınlar bırakılmış, çocuklar bile boğulmuş. Mezalim, yine diz boyu değil belki gırtlakta devam edip gitmiş. Onlar öldürülünce mallarına, mülklerine kayyımlar tayin edilmiş, el konulmuş. Demek ki, kayyım tayini adı altında gasp yapma Firavun’a ve firavunluğa ait bir hususiyet!..

* İnsanlığın İftihar Tablosu’na zulmedenler de sadece O’na zulümle kalmamış, bütün Müslümanların mallarının üstüne konmuşlardı. Hatta İnsanlığın İftihar Tablosu’nun maskat-ı re’si (doğum yeri) olan ev, amcasının oğlu olan Akîl tarafından tahrip edilmişti. Mekke fethedilince, “Ey Allah’ın Elçisi! Nerede dinlenmek istersiniz?” diye sorulunca, Efendimiz’in mübarek yüzünde acı bir tebessüm belirmişti. Çünkü yıllar önce sadece üzülsün ve duyunca kendisine işkence olsun diye kuzeni Akîl tarafından yıkılıp, yerle bir edilen baba ocağı evini hatırlamış ve “Akîl bize dinlenecek ev mi bıraktı?” demişti.

* İzmir’de Bozyaka’daki okul ilkti. Allah, fakiri de onun temelinde kazmayla kürekle çalışma şerefiyle şereflendirdi. Alın teriyle yaptık. Başka yerlerde değişim ve tebdili adına bir amele gibi çalıştık, ter döktük, gözyaşı akıttık. Bir yönüyle daüssıla adına onlar birer çekirdek, birer nüve oldu. Bakarken o adeseden baktık ülkemize ve ciğerimiz yandı, burnumuzun kemikleri sızladı. Ama İnsanlığın İftihar Tablosu’nun doğum yeri olan bir mekânı da Ebu Cehiller işgal edip temellük etmişlerdi. Bunlara böyle bakarken evvela ona da öyle bakmak lazım.

* Ondan sonra da gelen bütün zalimler aynı zulmü irtikâp etmek suretiyle, başkalarının alın teriyle, el emeğiyle ortaya koydukları şeylerin gidip tepesine kondular. Lenin de, Stalin de, Hitler de öyle yaptı. Kendilerinden olmayan kim varsa, onları ülkelerinden sürüp çıkardılar, trenlere bindirdiler, adeta ölüme mahkûm ettiler, ölebilecekleri kamplara sürdüler; sonra da onların mallarına mülklerine el koydular. Öteden beri bütün tiranların genel karakteri budur. Fakat onların en tehlikelisi de bu türlü mezalimi İslam’ı kullanarak yapanlar olmuştur.

518. Nağme: İman, Ümit ve Sabır

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi şu hususları dile getirdi:

* Ümit her şeyden evvel bir inanç işidir. İnanan insan ümitlidir ve ümidi de inancı nispetindedir. Hele insan, inanacağı şeyi iyi seçebilmiş ve ona gönül vermişse, artık onun ruh dünyasında, ümitsizlik, karamsarlık ve bedbinlikten asla söz edilemez.

* Allah’ın sonsuz kudretine inanan insanların ümitsizliğe düşmeleri düşünülemez. Zira bizi mülkünde istihdam eden O’dur. Mülk O’nundur ve O, mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. İsterse gecede gündüz; kışta da bahar yaratır. Dilerse gündüzü geceye, yazı da kışa çevirir.

* Ayet-i kerimenin ifadesiyle, وَلَا تَيْأَسُوا مِنْ رَوْحِ اللهِ إِنَّهُ لَا يَيْأَسُ مِنْ رَوْحِ اللهِ إِلَّا الْقَوْمُ الْكَافِرُونَ “Allah’ın rahmetinden asla ümidinizi kesmeyin. Şurası bir gerçek ki, O’na inanmayan kâfirler güruhu dışında hiç kimse Allah’ın rahmetinden ümit kesmez.” (Yûsuf Sûresi, 12/87)

* Ümit, Allah’a güvenin ifadesi olduğu gibi, iradenin hakkını vermek de demektir. Allah bir irade vermişse, niye ye’se düşelim ki?!. M. Akif ifadesiyle:

“Ye’s öyle bataktır ki; düşersen boğulursun.

Ümîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!

Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;

Me’yûs olan rûhunu, vicdânını bağlar.”

* Hazreti Üstad, ümitsizliği çok büyük bir engel olarak anlatmış; “Yeis, mani-i her-kemaldir.” demiş; inşirah verici beyanlarıyla hep ümidin sesi soluğu olmuştur.

* Denebilir ki iman zayıfladıkça yeis güçlenir. Aksine, insan imanda ne kadar derinleşirse ümidi de o ölçüde pekişmiş olur.

* Mü’minlerin birbirlerine sabır tavsiye etmeleri gerektiği gibi ümit takviyesinde bulunmaları da lazımdır.

* Şayet yürüdüğünüz yol Peygamberlerin ve Hak dostlarının yürüdüğü doğru yol ise, Allah katiyen sizi yolda bırakmaz, size yolsuzluğun acısını tattırmaz.

* Yol O’nun yolu ise, o yolda çekilenler bile nimettir. Hiç öyle olmasaydı, Peygamberlere ve onların arkasında yürüyenlere o kadar ağır şeyler çektirilir miydi?!.

* Ashâb-ı Kiram efendilerimiz işkence ve eziyetlerin her türlüsünü çekmişlerdi. Yerinde boykotlara maruz kalmışlar, yerinde tehcirlere, tehditlere, tenkillere, ibâdelere uğramışlardı. Yurtlarını yuvalarını terk etme mecburiyetinde bırakılmışlar, farklı beldelere hicret etmek zorunda kalmışlardı.

* Boykot yaklaşık üç sene sürdü. İzdivaç yok; gökte yağmur, yerde nebat yok; alışveriş yok, yardım yok, yiyecek yok, ilaç yok… Müslümanlar sabır ve metanetle güneşin doğacağı ânı bekliyorlardı. O dönemde -günümüzde olduğu gibi- yaş kuru tefrik edilmeden, değmiş değmemiş denmeden herkese çektiriliyordu.

* Ondan sonra da gönülden inananlara kan kusturan o Ebu Cehiller, o Utbeler, o Şeybeler hiçbir dönemde eksik olmamıştır; belki sadece isimler değişmiştir ama hemen her zaman bir kısım zalimler zulümlerine devam etmişlerdir.

* Boykot döneminin sonunda, hüzün senesinin ardından Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in Miraç’la mükâfatlandırılması gibi, her sıkıntı fevkaladeden bir iltifatla taçlandırılmıştır. Meselenin sonucu bu ise, mü’min kaybetmiyor demektir; kaybeden zalimlerdir.

* Başlangıcı zehir zemberek, neticesi şeker şerbet bir şey varsa, o da, zalimlerin eliyle çekilen azaplar karşısında dişini sıkıp sabretmektir. Fasbirû.. fasbirû!.. (Öyleyse, sabrediniz.. sabrediniz!..)

517. Nağme: Bir İnâyet Çağrısı Olarak Kardeşlik

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

M. Fethullah Gülen Hocaefendi’ye şu soruyu sorduk:

“Daha önceki sohbetlerde Rasûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in Medine-i Münevvere’ye hicret eder etmez ilk iş olarak mescid yaptırdığı, o tamamlanınca da hemen Muhâcir ve Ensâr arasında muâhât (kardeşlik akdi) ilan ettiği üzerinde durulmuştu. Günümüzde ister İslam coğrafyasındaki problemlerin, ister ülkemizde sürüp giden krizlerin, isterse de Hizmet’in maruz kaldığı musibetlerin hallinde kardeşlik, vifak ve ittifakın bir vesile olması söz konusu mudur? Bu konudaki mülahazalarınızı lütfeder misiniz?”

Muhterem Hocamızın verdiği cevabın ses ve video kaydını arz ediyoruz.

516. Nağme: Hak Yolun Sabırlı Yolcuları Olun!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, Türkiye’deki kanlı darbe girişimini şiddetle kınamış ve şöyle demişti:

“Fiilen darbeyi bin defa telin ederim. Darbe teşebbüsünü de telin ederim. Darbe yapalım mı mülahazasına karşı da makas gibi kollarımı açarım. Benim kanımı içmek isteyen insanlar bile demokratik usullerle şayet iktidara gelmişlerse, onların anti-demokratik bir yolla bertaraf edilmelerini hiçbir zaman düşünmedim.”

Dünya medyasına verdiği röportajlarda, darbe girişiminin ve şiddetin şahsıyla ve Hizmet gönüllüleriyle ilişkilendirilmesinin de büyük bir iftira olduğunu kesin bir dille ifade etmişti.

Bununla beraber, tam bir vahşet olan darbe teşebbüsünden hemen sonra ortaya konan cadı avı, nefret suçu ve yargısız infazların bütün dünya kamuoyunca bir “senaryo”nun parçası olarak algılandığını belirtmişti.

Muhterem Hocaefendi, elim hadiseden sonra ilk kez sohbet etti. O hasbihali arz ediyoruz.

Hocaefendi, Dünya Medyasının Sorularını Cevapladı

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi,  Türkiye’de yaşanan meşum darbe girişimi sonrası bir basın toplantısı yaptı.

New York Times, Financial Times, Sky News ve The Guardian başta olmak üzere dünya medyasında önemli yer tutan kuruluşların temsilcileri röportaj talebiyle Hocaefendi’yi ziyaret ettiler.

9-10 gazetecinin her sorusunu içtenlikle yanıtlayan Hocaefendi, “Askeri müdahaleye hiçbir zaman olumlu gözle bakmadım. Demokrasi bu yöntem ile sağlanmaz.” dedi.

Bugün yaşananların ta yirmi sene evvel söylenen “Evvela bunların (Hizmet Hareketi’nin) hakkından gelmek lazım!” sözünün yansımaları olabileceğini dile getirdi.

515. Nagme: 2016-Ramazan Bayramı Sabahı

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli Dostlar,

Mağduriyetlerin son bulması ve mazlumların acılarının dinmesi duasıyla, Ramazan bayramınızı gönülden tebrik eder, iki cihan saadeti dileriz.

Bayram programımız, her sene olduğu gibi, sabah namazından sonra, özellikle ülkemiz, milletimiz, ümmet-i Muhammed (aleyhissalâtü vesselam) ve genelde bütün insanlık için toplu dua saatiyle başladı.

Bayram namazı, hutbesi ve duası tamamlandıktan sonra kıymetli Hocamız misafirlerimizin bayramlarını kutladı; Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in yaptığı üzere kadınların namaz kıldığı yere de uğrayıp onları da selamladı. Akabinde çocuklara çikolata dağıttı, onların gönüllerini aldı.

Bu safhalardan oluşan özet görüntüyü arz ediyoruz.

Muhabbetle…

514. Nağme: Kur’ân Ayı ve Mukâbelenin İlk Günü

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, bu senenin ilk terâvihini ikâme ettiğimiz Pazar günü, Ramazan boyunca malayani meşguliyetlerden bütün bütün uzaklaşarak bu Kur’ân ayına yoğunlaşmamız gerektiğini anlattı.

“Eşref saati, eşref dakikayı, eşref anı yakalama adına, ‘Bu dakika, o dakika olabilir; bu saat, o saat olabilir; bugün, o gün olabilir, Kadir Gecesi olabilir!..’ mülahazasıyla, etrafa levsiyât neşreden, adeta zift püskürtüyor gibi zift püskürten yayın organlarından uzak durmak, Allah’a yakın durmanın çok önemli vesilelerindendir.”

diyen Hocamız, hiç olmazsa şu bereketli mevsimde günlük dedikodulara ve şerli insanların kulak tırmalayan sözlerine tamamen kapalı kalmak lazım geldiğini vurguladı. Bu kutlu zaman dilimine ayrı bir derinlik katan mukabele sünneti üzerinde durdu; geçen sene yaptığı ve burada da uyguladığımız teklifi bir kere daha hatırlattı.

Selef-i sâlihîn efendilerimiz Kur’ân’ı her ay bir defa hatmetmeyi ona karşı vefanın alt sınırı kabul etmiş; ayda bir kez onu okumayanın ona karşı vefalı davranmamış ve onu terk etmiş sayılacağını belirtmişler. Bu açıdan, Ramazan’ın mübarek günlerini değerlendirerek Kur’an’ı çokça okumaya kendimizi alıştırabileceğimizi söyleyen Hocaefendi, bu kutsal ayın bizim için bir başlangıç sayılabileceğini ve yeniden Kur’an-ı Kerim’e dönüşe vesilesi olabileceğini vurguladı.

“Kur’an-ı Kerim’in manasını anlamasa da, ciddi bir saygıyla, fevkalade bir tazimle, konsantre olarak, tam teveccüh ederek onu okuyan yine sevap kazanır. Ne var ki, onda ilahi maksatları izlemek, Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) gönderiliş gayesini takip etmek çok önemlidir. Bu da onun manasına genişletilmiş bir meal çerçevesinde muttali olmaya bağlıdır.” diyen Hocamız, “mealli/açıklamalı mukabele” usulünün yaygınlaşmasını arzuladığını ifade etti.

Muhterem Hocamız, mesai ve meşguliyetleri müsaade ettiği ölçüde, mü’minlerin günlük mukabeleyi ikiye ya da üçe bölmelerini, böylece zamanı biraz daha uzun tutarak okudukları ayetlerin mana ve muhtevalarına da bakmalarını tavsiye etti ve şu mülahazayı dile getirdi:

“Kur’an okumayı bilmiyorsak, Ramazan-ı Şerif’i vesile yaparak, hemen öğrenme yolları aramalı; Kelâm-ı ilahîyi okuyabiliyor ama anlayamıyorsak, bazı ayetlerin şerhlerini de ihtiva eden bir meale başvurmalı ya da daha da güzeli, ciddi bir tefsir kitabı mütalaa etmeli ve bu bir ayı gerçekten bir Kur’an ayı olarak değerlendirmeliyiz. Selef-i salihîn efendilerimize ittibâen, can u gönülden Kur’an’a yönelmeli, Kelâm-ı ilahîye karşı kalb kapılarını sonuna kadar açmalı ve “Cenâb-ı Hakk’ın marziyâtını kelâmından anlama” hususunda Ramazan’ın kudsiyetine yaraşır bir cehd ortaya koymalıyız.”

Cenâb-ı Allah’a sonsuz şükürler olsun ki, O, burada yıllardır muhterem Hocamızın rehberliğinde yapageldiğimiz Ramazan mukabelesini son birkaç senedir geniş bir meal hatta bir tefsir çerçevesinde tamamlamaya muvaffak ediyor.

Bu Ramazan ayında yine her gün, sabah ve ikindi namazlarını müteakiben yaklaşık ikişer saatlik iki ayrı ders şeklinde mealli/tefsirli mukabele yapmaya azmettik. Mukabeleye Ramazan’dan bir gün evvel, ilk terâvihi kıldığımız gün başladık; böylece her gün terâvihte okuyacağımız cüzü önceden çalışmış olacağız.

Allah nasip ederse, bazı günler mukabelenin bir kısmını TV ve YouTube yayını olarak neşretmeyi hedefliyoruz. Şimdilik, bu nağmede Pazar günkü sohbeti ve aynı gün başladığımız mukabelenin bazı bölümlerini arz ediyoruz.

Mevlâ-yı Müteâl, hepimizi Ramazan-ı şerifi hakkıyla değerlendirmeye muvaffak kılsın; bayrama kurtuluş beratını alarak kavuşan kullarından eylesin; bu kutlu zaman diliminde ümmet-i Muhammed’e inşirah versin; Hakk’a adanmış ruhlara nusret, ferec ve mahreç lütfetsin. Amin!..

513. Nağme: Terör Örgütü Safsatası

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi özetle şu hususları dile getirdi:

 Şeytan sürekli şüphe, tereddüt, vesvese ve mefsedet okları yağdırır.

*İnsanda, ilhamı ve vahyi alabilecek, duyabilecek, “mehbit-i ilham-ı ilâhî”ye mukabil, bir de şeytandan gelen şeyleri alabilecek “lümme-i şeytaniye” vardır. Bunlardan birincisi, din-i mübin-i İslâm’ın ruhuna uygun, insana ışık tutucu mahiyette ilhamlar, sünûhat, tulûat ve bütün bunların üstünde vahiy ve vahyin çeşitleri; diğeri ise insanı baştan çıkaracak, onun hayatını katıp karıştıracak şeytan vesveseleridir. Kötü duygu, düşünce ve niyetler, lümme-i şeytaniyede, şeytanın müdahalesinin ve nefsi işlettirmesinin neticesinde meydana gelir.

*Diğer bir ifadeyle; “lümme-i şeytaniye”, şeytanın kendine mahsus topunu, tüfeğini, okunu çevirip nişan aldığı mü’minin kalb merkezinde önemli bir noktadır… Evet, insan kalbinde bir bant gibi kayıt yapan, meleğin ilhamının geldiği santralin yanı başında bir de şeytanın yağdırdığı şüphe, tereddüt ve vesvese oklarına hedef olabilecek santral vardır. Bu, aynen aynanın şeffaf ve parlak yüzü ile siyah ve mat yüzünün bir arada bulunması gibidir.

*İnsî-cinnî şeytanların ağlarına düşmek, gereken tedbirleri almamaktan ve onların tuzaklarına karşı açık bulunmaktan kaynaklanır. Racîm olan şeytanın şerrinden Allah’a sığınmak kale kapılarını kapalı tutmak demektir. Her zaman temkinli ve muhasebe yörüngeli yaşamakla beraber, istiğfar ve istiâze duaları gibi niyazlarla Cenâb-ı Hakk’a sığınmak şeytanî ağlara takılmamanın ilk şartıdır.

 Kur’an, Firavun ile birlikte “mele” adını verdiği işbirlikçilere dikkat çeker.

*Firavun, zulüm, baskı, zorbalık ve despotizmin simgesidir. Firavun, mutlak hâkimiyet iddiasındadır. Bu mutlak hâkimiyeti tek insanın devam ettirmesi mümkün değildir. Dolayısıyla da, Kur’an, Firavun ile birlikte “mele” adını verdiği işbirlikçilere dikkat çeker. “Mele”, Firavun’un etrafındaki alkışçılar ve onlarla çıkar ilişkilerine girmiş kimselerden müteşekkil bir topluluktur.

*Kur’an-ı Kerim “O, halkını küçümsedi, onlar da ona itaat ettiler. Doğrusu onlar yoldan iyice çıkmış bir toplum idi.” (Zuhruf, 43/54) buyuruyor. Firavun, mele’ini, etrafında olan insanlarını, yani kabinesini hafife aldı, “Ben ne dersem, o! Mahiyeti değişmiştir düzenin, her şey bende başlıyor, bende bitiyor. Meselenin güftesi benim, bestesi de benim, o bestedeki nağmenin hepsi benim.” dedi.

*O böyle “ene, ene – ben, ben” dediği zaman, onlar da “Neam, ente, ente!.. – Evet, sen, sen!..” derler; gözünün içine bakar, değişik ima ve işaretlerini değerlendirir; “Öyledir efendim!” sözlerini tekrar eder dururlar. Bir arkadaşımızın ifadesiyle, insanları mahveden hep bu densiz mabeyn-i hümayun erkânı olmuştur. Öyle ki, Firavun, o mele’ine her meseleyi kabul ettirir; mesela “terör” dedirtir, “paralel” dedirtir; ne demekse?!.

 Gelin bu duaya hep beraber “âmin” diyelim!..

*Hakk’a adanmış ruhlar, yüce mefkurelerini bütün dünyaya duyurmak, mübarek bayrağımızı dört bir yanda dalgalandırmak, İstiklal Marşımızı her yerde dillendirmek için dört bir yana açılacaklar.. aynı zamanda terörle alakası olmayan gerçek Müslümanlığın ne demek olduğunu, Ruh-u seyyidi’l-enâm’dan (sallallâhu aleyhi ve sellem) fışkıran Müslümanlığın ne demek olduğunu, Raşit Halifeler’le çevresi surlar içine alınan, pekiştirilen Müslümanlığın ne demek olduğunu dünya insanlığına duyurmak için hizmet edecekler… Ve sonra siz kalkıp diyeceksiniz ki: Bunlar var ya!.. Hiç inanmayın! Yirmi senedir dünya bunları tanıyamadı. Nabızlarını tuttular, hekimler gibi kalblerini dinlediler, ritimde bir bozukluk yok, fakat bilemezsiniz, bunların ritimlerinin ne zaman bozuk atacağını bilemezsiniz! Dolayısıyla gelin bunlar için bir ferman çıkaralım ve diyelim ki: “Bunlar alçakların, densizlerin, aşağıların ta kendileridir, atın şuna bir imza!” Sonra ben bunu mele’me gönderdiğim ve onlar da imzaladıkları zaman bunlar “paralel” olacaklar, “terör örgütü” olacaklar!..

*Âmin diyor musunuz?!. Şayet biraz evvel saydığım vazifeleri yapan arkadaşlar terör örgütüyse.. eğer bu güzel işleri yapan ve bütün dünyada takdirle karşılaşan insanlarda zerre kadar terör düşüncesi, zerre kadar paralel olma düşüncesi varsa -onların bir kıtmiri olarak kendimi de katıyorum- Allah hepimizi yerin dibine batırsın. Âmin… Yok bu denen şeyler doğru değilse, ey yüce Allahım, Sen şahitsin!.. Dediklerini demiyorum, hakkımızda dediğimizi de demiyorum; bütün bunları Sana havale ediyoruz. Senin Âdil olduğuna inanıyoruz, zalimlere fırsat vermeyeceğine inanıyoruz. Bu şerirlerin, bu zalimlerin, bu hainlerin yeryüzüne yayılmış bu hizmeti engellemelerine fırsat verme! El uzatırlarsa, kollarını kır; adım atarlarsa, ayaklarını kır; bu mevzuda kafalarından bir şey çıkarsa, boyunlarını kopar!.. Nam-ı Celil-i Muhammedî’nin dört bir yanda dalgalanmasının engellenmesine fırsat verme Allahım!..

 “Yuh sana, her şeyi yapabilirsin artık; çünkü sen o kadar karaktersiz birisin!..”

*Bu kadar demek hakkımızdır bizim. Bu kadar onları Allah’a havale etmek de hakkımızdır. Bin tane mi, iki bin tane mi iftirada bulundular ve selim vicdanlar tarafından bunların hepsinin altına “Yalan!..” diye imza atıldı; “İftira!..” “Tezvir!..” “İdlal!..” “İğvâ!..” diye altına imza atıldı. Fakat hayâ hissini yitirmiş ve kendini edepsizlik çağlayanına salmış kimseler kötülükten vazgeçmiyorlar.

*İnsanlığın İftihar Tablosu, hayâ âbidesi (aleyhi ekmelüttehâyâ) Efendimiz, إِذَا لَمْ تَسْتَحِ فَاصْنَعْ مَا شِئْتَ “Hayâsız olduktan sonra istediğini yap!” buyurur. Hayâ hissini yitirmişsen ne halt karıştırırsan karıştır. “Karıştır” demek değildir bu. Bu türlü emirler tevbîh (kınama, azarlama) içindir; yani, “Yuh sana, her şeyi yapabilirsin artık; çünkü sen o kadar karaktersiz birisin!” demektir.

 Bir karıncaya basmamış insanlara “terör örgütü” demek eşi emsali görülmemiş bir alçaklıktır!..

*Evet, insan hayâ hissini yitirmişse, kendini edepsizliğe salmışsa, yaptığı hatalardan, yalanlardan, haramiliklerden, hırsızlıklardan, rüşvetlerden, irtikâplardan utanmıyorsa, o her haltı karıştırabilir. Fakat yaptıklarının hepsi yarın aleyhlerinde olabilecek, kendilerini tepetaklak cehenneme sürükleyecek mahiyette. Zira “Allah” diyenlerin önlerini kesmek istiyorlar. Bir karıncaya basmamış insanlara terör örgütü demek, zannediyorum, öyle bir alçaklıktır ki dünyada eşi, emsali görülmemiştir öyle bir alçaklığın.

*Her şeye rağmen siz yerinizde şimdiye kadar durduğunuz gibi hep sabitkadem olun. Bazı insanlar, sizden uzaklaşsalar da siz yerinizde durmasını bilmelisiniz. Siz olduğunuz yerde durursanız, arada oluşacak uzaklığı yarıya indirirsiniz. Bu uzaklaşma da onlara ait bir hata olur. Şayet onlar, bir gün pişman olur ve dönüp gelmek isterlerse, o zaman çok zahmet çekmez, işledikleri hataları değişik diyalektik ve demagojilerle telâfi etme gayreti içine girmezler.

*Durduğunuz yerde durmanızın ve sabitkadem olmanızın bir manası da şudur: O yüksek karakterinizle, sövseler de yakışıksız söz etmeyin, döverlerse el kaldırmayın, kırarlarsa kırılmayın. Kur’an-ı Kerim ferman buyuruyor: قُلْ كُلٌّ يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ“De ki: Herkes yaratılışına göre davranır, kendi karakterinin gereğini sergiler.” (İsrâ, 17/84)

 “Paralel” ve “Terör Örgütü” iddiaları safsatadan başka bir şey değildir.

*Safsatalarla dünyanın en nezih insanlarını karalamaya çalışıyorlar ve sözde, “Bakın başınızın çaresine. Bu bir terör örgütüdür. Hâlâ burs veriyorsanız, hâlâ ‘Kimse yok mu’ unvanı altında ‘Kimse yok mu?’ diyenlerin imdadına koşuyorsanız, hâlâ dünyanın değişik yerlerinde okul açıyorsanız, siz terör örgütüsünüz. Başınıza geleceğe hazır olun!..” diyorlar. Böyle demek suretiyle hâlâ mütereddit, beyne beyne olan insanları koparma adına psikolojik bir savaş yapıyorlar. Yaptıkları, insanların kuvve-i maneviyelerini kırmak ve onları koparmaya çalışmak adına bir seviyesizliğin ifadesidir.

*Ben biliyorum ki, o Cebbâr, o Kahhar, o Kahhâr-ı Zülcelâl, o Ferd, Hayy, Kayyum, Hakem, Adl, Kuddûs, o Hazreti Müzill, o Hazreti Hâfıd, onları zillete maruz bırakacak; şanlarını, şereflerini, namlarını, nişanlarını yerle bir edecektir.

*Siz “paralel” safsatasına takılmadan, “terör örgütü” safsatasına takılmadan hizmetlerinize devam edin. Evet, bunlar safsatadır, dünyayı güldüren şeylerdir. Hukuk karşısında onları mahcup edecek şeylere takılmadan, bildiğiniz doğru yolda, Kitap’a uyan yolda, Sünnet’e uyan yolda, Raşit Halifeler’e uyan yolda bugüne kadar yaptığınız hizmeti devam ettirin ve insanlığın imdadına koşun.

*Moralinizi hiç bozmayın. Onlar, şom ağızlarıyla Allah’ın yaktığı meşaleyi söndürmek istiyorlar fakat Allah onu söndürmelerine fırsat vermeyecektir.

512. Nağme: Naz değil, niyâz!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi özetle şu hususları dile getirdi:

 Rabbim, bütün mahlûkatın hayatlarıyla Sana takdim ettikleri kulluk hediyelerinin bütününü kendi hesabıma Sana arz ediyorum!..

*Selâm, dua, azamet ve mülk sahibi olma, her türlü afet ve noksanlıklardan beri bulunma manalarına gelen “tahiyyât” çoğul olan bir isimdir. Tekili “tahiyye”dir. Tahiyye, hayat kelimesiyle aynı kökten gelmektedir. Namazda okunan teşehhüde de, tahiyyât denir.

*Teşehhütteki tahiyyât duaları Mirac gecesinde Cenâb-ı Hak ile Allah Rasûlü’nün konuşmalarını hatırlatmaktadır. Bununla birlikte tahiyye duası ile mü’min, اَلتَّحِيَّاتُ لِلهِ وَالصَّلَوَاتُ وَالطَّيِّبَاتُ sözüyle, “Bütün kavlî (tahiyyât), bedenî (salavât) ve malî (tayyibât) ibadetler Allah’a mahsustur.” diyerek, önce Allah’a selâm ve saygı arz eder. Ardından İnsanlığın İftihar Tablosu’na hitaben اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ أَيُّهَا النَّبِىُّ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ “Ey Peygamberim! Selâm ile birlikte Allah’ın rahmeti ve bereketi Sana olsun.” der. Bundan sonra mü’min, birlik ve uhuvvet şuuru içinde اَلسَّلَامُ عَلَيْنَا وَعَلَى عِبَادِ اللهِ الصَّالِحِينَ “Selâm bize ve Allah’ın salih kullarının üzerine olsun.” şeklindeki duasıyla tahiyye ve selâmı bütün sâlih kullara gönderir.

*Hazreti Üstad der ki: “Âciz bir abd, namazında ‘Ettahiyyâtü lillâh’ der. Yani, ‘Bütün mahlûkatın hayatlarıyla Sana takdim ettikleri hediye-i ubûdiyetlerini, ben kendi hesabıma, umumunu Sana takdim ediyorum. Eğer elimden gelseydi, onlar kadar tahiyyeler Sana takdim edecektim. Hem Sen onlara, hem daha fazlasına lâyıksın.’ İşte şu niyet ve itikad, pek geniş bir şükr-i küllîdir.”

 “Ne günahım var ki?” mülahazasının kendisi çok büyük bir günahtır; böyle düşünen bir kimse en büyük haltı işlemiş demektir.

*Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir hadislerinde, إِنَّ اللهَ جَعَلَ لِكُلِّ نَبيٍّ شَهْوَةً، وَإِنَّ شَهْوَتِي فِي قِيَامِ اللَّيْلِ “Allah her nebiye bir arzu, istek ve şehvet vermiştir. Bana gelince, benim şehvetim, gece namaz kılmaktadır.” buyurarak, bir mânâda, “Sizin cismanî ve bedenî şeylerden lezzet aldığınız gibi, Ben de Rabbime ibadet etmekten lezzet alıyorum” demek istemiş; tabiat hâline gelmiş ibadet u taat düşüncesini nazara vermiştir. İşte her bir Müslüman’ın hedefi, böyle bir ufku yakalamaya çalışmak olmalıdır. Vâkıa herkes böyle bir zirveyi ihraz edemeyebilir fakat bu yolda olmak ve onu talep etmek de çok büyük bir fazilettir. Allah (celle celâluhu) bu konuda gösterilen cehd u gayretleri ibadet sayacak ve bununla o kişinin derecesini yükseltecektir.

*İnsan elbette mevcudiyetini devam ettirebilme adına yeme, içme, uyuma gibi bedene ait ihtiyaçlarını karşılamak zorundadır. Fakat hayatını zühd çizgisinde yaşamak isteyen bir insan, gaflete sürükleyeceği düşüncesiyle dünyanın bu tür nimetlerinden doyuncaya kadar istifade etmek istemez. O, “Tatmaya izin var, doymaya izin yok.” sözünü kendine rehber edinir.

*Aslında, “Ne günahım var ki?” mülahazasının kendisi çok büyük bir günahtır; böyle düşünen bir kimse en büyük haltı işlemiş demektir. Çok günahkâr bir insan, nedametle iki büklüm olup yarlığanma dilediği zaman bağışlanma yoluna girmiş olacağı gibi, “Ne günahım var ki?” diyen bir kimse de işte bu sözle felaket çukuruna yuvarlanmış sayılır. Zira günahının farkında olanın tevbe ve istiğfarla arınma ihtimali her zaman vardır; kendisini ak kaşık sananın ise, önemsemediği küçük günahlardan oluşan koca koca veballerin altında kalıp ezilmesi kaçınılmazdır. Evet, “Benim ne günahım var?” sözü günahın ne olduğunu bilememenin ifadesidir. Hâlbuki insan Allah’ın bahşettiği nimetler ölçüsünde O’nunla münasebete geçmemişse, dünya sultanlığının üstünde tutacak kadar müslümanlığın kadr ü kıymetini bilmiyorsa ve önüne serilen hizmet imkânlarını değerlendirmek suretiyle rıza ve rıdvana ulaşma gayretinde değilse, o, ilahî ihsanlara karşı gözlerini kapatmış bir zavallıdır; gırtlağına kadar nankörlük içine gömülmüş böyle biri için başka günah aramak manasızdır.

 “Ey iman edenler, Allah’a tevbe-i nasûhla teveccüh edin!..”

*“Tevbe” sözcüğüne “nasûh” kelimesi ilave edilerek “tevbe-i nasûh” şeklinde kullanılır ki, bu, bir tevcihe göre, “en hâlis, en sâfi, en içten” anlamına, diğer bir tevcihe göre de, “yırtığı, söküğü dikip kapayan, bozulanı ıslah eden ve hiçbir gedik bırakmayacak şekilde onaran tevbe” mânâsına gelir. Bu hususların bütününü birden nazara alınca “tevbe-i nasûh”; “hüsn-ü niyet, hulûs-u kalb ve hayır mülâhazasıyla, ferdin kendi adına ve tabiî seviyesine göre, hâlis, ciddî, yürekten tevbede bulunması, dolayısıyla da başkalarına, tıpkı nasihat ediyor gibi hüsn-ü misal teşkil etmesi” mânâlarına gelir ki, Kur’ân-ı Kerim’de, gerçek tevbeden söz edilirken, يَۤا أَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا تُوبُۤوا إِلَى اللهِ تَوْبَةً نَصُوحًا “Ey iman edenler, Allah’a tevbe-i nasûhla teveccüh edin.” (Tahrîm, 66/8) buyrularak böyle bir tevbeye işaret edilmektedir.

*Hataları, yanlışları, zikzakları, riyakârlıkları, süm’aları, bencillikleri ve inhirafları asla unutmamak; bunlar sebebiyle kendini sürekli sorgulamak.. en eskileri bile en yenilerle bir kere daha hatırlamak.. dolayısıyla, her fırsatta nefsi sîğaya çekmek.. altmış sene evvel yaptığı bir hatayı bile unutmayıp onun hicabını duymak… Bu hususlar da yürekten ve kabul edilmiş bir tevbenin emareleridir.

 Rabbenâ, zalimler bize musallat oldu; Sen Erhamürrâhimîn’sin!..

*Peygamberlerin başlarına pek çok musibet gelmiştir; fakat onların hepsi belalar karşısında kendilerine yakışan hal ve tavırları ortaya koymuşlar; Allah’a teveccühlerinde hep edepli ve olabildiğine saygılı davranmışlardır. Mesela; Hazreti Âdem, neticesinde yeryüzü çilehanesine gönderildiği o müthiş ilâhî kader ve kaza karşısında, “Hakkımda bu şekilde takdir buyurup onu infaz ettin.” şeklinde nazlanıp şikâyette bulunmayı hiç düşünmemiş, “Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer merhamet buyurup da kusurumuzu bağışlamazsan apaçık hüsrana uğrayanlardan oluruz!” (A’râf, 7/23) sızlanışıyla kendi nefsinden şekvâ etmiştir. Hazreti Eyyub, maruz kaldığı musibetler karşısında “Afiyet ver ve beni bu sıkıntılardan kurtar.” demeyi dahi peygamber edebine muhalif saymış; “Ya Rab! Bana ciddî bir zarar dokundu, Sen merhametlilerin en merhametlisisin.” (Enbiya, 21/83) mahiyetindeki iç çekişiyle yetinmiştir. Yunus Aleyhisselam, “Ya Rabbî! Sensin İlah, Senden başka yoktur ilah. Sübhansın, bütün noksanlardan münezzehsin, Yücesin! Doğrusu kendime zulmettim, yazık ettim. Affını bekliyorum Rabbim!” (Enbiya, 21/87) diye inlemiş; Hazreti Musa aleyhisselam ise “Ya Rabbî, ben kendime yazık ettim, affeyle beni?” (Kasas, 28/16) istiğfarıyla inlemişti.

*Ezelden gelip ebede giden Kelam-ı İlâhî’nin tek bir kelimesi, tek bir harfi dahi abesiyetten münezzeh ve müberradır. Kur’an’ın her bir kelimesi, her bir harfi bugün bize de hitap etmektedir. Hani, Doktor İkbal’le babası arasında geçen bir hâdiseyi size daha önce birkaç defa arz etmiştim. Doktor İkbal Kur’ân okurken babası gelip “Oğlum, ne yapıyorsun?” diye soruyor, o da elindeki Mushaf-ı Şerif’i gösterip “Kur’ân okuyorum.” cevabını veriyor. Belki onlarca defa, bu soru-cevap faslı devam ediyor. Bir gün babası tekrar aynı soruyu sorunca, Doktor İkbal “Babacığım, biliyorsun ki Kur’ân okuyorum; ama yine de ne yaptığımı soruyorsun.” diyor. Bunun üzerine babası, “Evladım, evet, biliyorum ki elinde Kitap var. Ama ben ona bakmanı değil, onu okumanı istiyorum. O Kur’ân sana sesleniyor, Allah onunla sana hitap ediyor gibi onu oku!” cevabını veriyor. İşte Kur’an-ı Kerim’i bu bakış açısıyla okumalı ve onu derinden derine duyup hissedip değerlendirmeye çalışmalıyız.

 Hak dostları günah saydıkları şeylerde istiğfara sığınır, hata ve inhiraf virüslerine karşı tevbe karantinasına dehalet ederler.

*Selef-i salihîn efendilerimiz, her günkü iş ve davranışlarını ya kaydeder veya hafızalarına alır; sonra da bunlar arasında, kalbî endişe ve vicdanî ızdıraba sebebiyet verecek bir kısım nâhoş hususları, ileride ruhlarında meydana gelmesi muhtemel gurur fırtınalarına ve ucub girdaplarına karşı dikkatlice kullanır.. ve aynı zamanda günah saydıkları şeylerde istiğfara sığınır, hata ve inhiraf virüslerine karşı tevbe karantinasına dehalet ederlerdi.

*Efendiler Efendisi, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) mâsum ve masûn olduğu halde bazen bir mecliste yetmiş ya da yüz kere istiğfar ederdi; kendi ufku itibariyle, seyyidü’l-mukarrebin olması açısından ve imamlığı zaviyesinden, dualarında adeta nefsini yerden yere vururdu. Bu haliyle de bize nasıl davranmamız gerektiğini talim buyururdu.

*Herkes kendi konumu itibarıyla hata, kusur ve günahlarını mülahazaya alarak her gün yüzlerce kere estağfirullah/sübhanallah çekmelidir. Mesela Ebû Hüreyre Hazretleri’nin her gün on veya on iki bin defa sübhanallah dediği, istiğfar çektiği rivayet edilmiştir. Ona, “Bu çok değil mi?” diye sorduklarında; “Günahlarım sayısınca söylüyorum.” şeklinde cevap vermiştir. Devs’ten gelip ashâb-ı suffe arasına giren, uzun süre İnsanlığın İftihar Tablosu’nun huzurunda bulunan, O’ndan en fazla hadis rivayet eden ve Allah Rasûlü’nden sonra herkesin kendisine başvurduğu bir menhelü’l-azbi’l-mevrud haline gelen o Devs’in aslanının bir günahı olacağını zannetmiyorum. Fakat o kendi ufku itibarıyla bunu gerekli görüyordu. O halde günahlarla delik deşik olmuş bizim bugünkü hayatımızı göz önünde bulundurunca, her gün birkaç bin defa istiğfar etsek yine de az sayılır.

*Hâsılı; ne şatahat ne naz, ne faikiyet ne de imtiyaz; bize düşen, mazhar olduğumuz her şeyi O’ndan bilip sürekli temkin ve daimî niyaz.

511. Nağme: Müflis, Riyâset Hırsı ve İstiğna

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi özetle şu hususları dile getirdi:

 “İşte, gerçek müflis budur!”

*Allah Rasûlü (aleyhissalâtü vesselam) ashabına “Müflis kimdir?” diye sorar. Ashâb-ı Kiram, müflisin bilinen manasını söyler; “Sermayesini kaybetmiş, varını yoğunu yitirmiş, maddi imkânları elinden gitmiş kişidir.” derler. Rasûlullah Efendimiz, asıl iflasın ne olduğuna işaret buyurarak hakiki müflisi anlatır: “Bir insan namaz, oruç, zekât ve hac gibi ibadetlerden elde ettiği sevaplarla hesap meydanına getirilir. Hatırı sayılır hasenatı vardır ama onların yanı sıra birine bağırmış, öbürüne küfretmiş, diğerine vurmuş, berikinin malını yemiş, başkasına iftira atmıştır. Günahına girdiği kimselerin haklarını ödemek için kendi namazının, orucunun, zekâtının, haccının sevabından hepsine taksim edilir. Bu suretle borçlarını ödemeye çalışır; fakat amel defterindeki hasenatı biter de, borcu bitmez. Bu sefer, hakkına girdiği kimselerin veballerini üzerine alır ve tepe taklak Cehennem’e yuvarlanır!” Efendimiz, böyle anlatıp “İşte, gerçek müflis budur!” buyurur.

*Bir makam ve mansıp, onu isteyip delicesine peşinden koşan kimselere verilmemelidir. Çünkü makam talep eden kimsede hırs var demektir. Hırs ise, istediğini elde etmek için insanı bazı hakikatleri feda etmeye sürükleyebilir. Onun için, bir yere yükselme, bir mevkî ihraz etme ve bir makam sahibi olma gibi tutkular, insanları çok defa bazı hakikatleri görmekten alıkoyar.

*Layık olmadığı halde bir makamı tutmak veya bir mevkîyi işgal etmek de ahirette iflas ve kayıp sebeplerinden biridir. Bir köy muhtarlığından devlet başkanlığına kadar her makamın kendi çapında sorumlulukları vardır ve bir idareci raiyyetindeki herkesin haklarını ödemeden o iflas ve kayıptan kurtulamaz.

 “Vazife onundur ki, o ‘benim değildir’ der. Onun değildir ki, o, vazifeye ehil olduğunu iddia eder.”

* Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Ebu Ubeyde b. Cerrah hazretlerine “Ümmetin emini” buyurmuş ve onu Cennet’le müjdelemişti. Çünkü ümmetin arasındaki huzursuzluklar, hoşnutsuzluklar ve geçimsizlikler çok defa onun eliyle giderilirdi. Bir gün Hazreti Ebu Bekir (radıyallahu anh) onu Hazreti Ali’ye göndermiş, İslam’ın gurbet günlerine dair şu hususu nakletmesini istemişti: “Ya Ali, o günlerde sen daha çocuktun, biz birkaç defa ölümü göze almadan birine bir şey anlatmaya cesaret edemezdik. Dışarıya çıktığımız zaman bıçakların bizim için gayızla bilendiğini görürdük. İçeriye girdiğimiz zaman dışarıya çıkmaktan, dışarıya çıktığımız zaman da içeriye girmekten bütün bütün ümidimiz kesilirdi; fakat biz her şeye rağmen bunların hepsini göze alarak bir şey yapmaya teşebbüs ederdik; zaten bunları göze almadan da hiçbir şey yapılamazdı.”

*Yine, Cevdet Paşa’nın, “Kısas-ı Enbiyâ”da temas ettiği üzere, riyâsete talip olmamak ve belli bir vazifeye tayin istememek gerektiği yönündeki nebevî uyarıları duyup dinleyen Hazreti Ebû Bekir (Allah’ın rıza ve rıdvanı onun üzerine olsun), Hazreti Ali’ye (radıyallahu anh) gönderdiği mektupta bu mevzuyla alâkalı da şu ölçüyü dile getirmiştir: “Vazife onundur ki, o ‘benim değildir’ der. Onun değildir ki, o, vazifeye ehil olduğunu iddia eder.”

*İstiğna ve îsâr sadece mal, mülk, servet u sâmân karşısında ortaya konan bir tavır değildir; aynı zamanda makam, mansıp, takdir, alkış ve benzeri her türlü nefsanî istek ve arzuya karşı kararlı ve dimdik durmanın unvanıdır. Mesela ısrarla “Müdür ol, müsteşar ol, milletvekili ol.” diyerek sizi belli bir pâye ve makama çekip sürüklemeye çalışsalar, sizin hemen etrafınıza bakıp o işi daha iyi yapacağına inandığınız insanları işaret etmeniz de önemli bir istiğna ve îsârdır.

 Hırsla seçilme sevdasına tutulan ve “İlla ben olayım” diyen insanlar arasında hata etmeyen tek bir fert gösterilemez.

*Ayrıca eğer o makamın gereğini yerine getirecek başka birisi varsa, sizin öne atılmanız çoğu zaman sadece rekabet ve kıskançlık duygularını tetikler, nizaa ve ihtilafa sebebiyet verir. Mesela namaz kılınacak bir mekânda/mescitte on tane imamlık yapabilecek insan varsa, sizin hemen “Mihraba ben geçeyim.” diye öne atılmanız o vazifeye faydadan daha çok zarar verir.

*Hazreti Bediüzzaman’ın ifadesiyle, “Sebeb-i mesuliyet ve hatar olan metbûiyete, tâbiiyyeti tercih edip, imamet ve öncülük işinde başkalarını rahatsız edecek şekilde önde görünmeme” hizmet insanının şiarı olmalıdır. Evet, imamete ve riyâsete geçme tehlikeli bir iştir. Çünkü imamın, arkasındaki cemaat sayısınca mesuliyeti vardır. İmam, bir yanlışlık yaptığında, o, bütün cemaatin mesuliyetini yüklenmiş olur. Aynı şekilde bir vali, vazifesinde bir kusur yaptığında, vilayet sınırları içindeki bütün insanların vebalini yüklenmiş demektir. Keza devletin başındaki bir insan, ucu millete dokunabilecek bir yanlışlık irtikâp ettiğinde, o, bütün halkın vebali sırtında olarak ötelere yürür.

*Unutulmamalıdır ki, hırsla seçilme sevdasına tutulan ve “İlla ben olayım” diyen insanlar arasında hata etmeyen tek bir fert gösterilemez. Buna karşılık, “Bu işe ehil birisi olsun da, kim olursa olsun.” diyen insanlar arasında hata eden insan sayısı azdır. Nitekim Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Abdurrahman b. Semüre’ye (radıyallahu anh) hitaben, “Ey Abdurrahman! Baş olmayı isteme; eğer isteğin üzerine o görev sana verilirse, onunla başbaşa bırakılırsın. Şâyet sen istemeden sana verilirse, o işte ilâhî yardım görürsün.” demişti.

 Kendini iman ve Kur’an hizmetine adamış insanların şiarları istiğna ve beklentisizliktir.

*Allah Rasûlü’nün vefalı dostları hiçbir zaman emirliği düşünmemiş ve riyâset sevdasına asla düşmemişlerdi. Öyle ki, İbn-i Sa’d ve İbn Esîr gibi müelliflerin naklettiklerine göre, Ebû Bekir efendimiz, hilafet söz konusu olunca ayağa kalkıp Hazreti Ömer’e biat etmek istemiş; fakat Hazreti Ömer hemen onun ellerine sarılmış, bu işe onun layık olduğunu belirtmiş ve biatını ilan etmişti. Hazreti Sıddîk, halife seçildikten üç gün sonra kürsüye çıkmış ve “Ey insanlar! Hilafeti kabul edişim, sizi yönetmeye aşırı istekli olmamdan değildi; bozgunculuktan ve ihtilaflardan korkmuştum. Şimdi ise, işi size bırakıyorum, istediğinizi başınıza getirebilirsiniz!” diye hitap etmişti. İnsanlar hep bir ağızdan “Biz sana biat ettik, seni bırakmayız!” deseler de, Hazreti Sıddık daha sonra da birkaç defa minbere çıkıp bu görevi kabul etmediğini bildirmiş; yerine başka birisini seçmelerini istemiş ve ısrarlar sonrasında vazifeyi mecburen üstlenmişti. Zaten, sadâkat burcunun kahramanı olan o zattan, başka türlü bir davranış da beklenemezdi. Zira o, Rasûl-ü Ekrem efendimizin riyâset konusundaki îkazlarını iyi biliyordu.

*Kendini iman ve Kur’an hizmetine adamış insanların kredileri istiğnadır, tekeffüfte bulunmamaktır, halka el açmamaktır ve beklentisiz yaşamaktır. Gerçek insanlık ve beklentisizlik ufkuna doğru dikey yükselenlerden biri olan Amr ibn As (radıyallahu anh) kendisine ganimet verilmek istendiğinde, “Ya Rasûlallah, ben ganimet için Müslüman olmadım!” demiştir. Onunla aynı ruh halini paylaşan bir sahabîye de İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhissalâtü vesselâm) ganimetten hissesini vermek istediğinde, o zat, “Ya Rasûlallah! Ben bunu kabul edemem. Ben (boğazını göstererek) şuradan bir ok yiyeyim de şehit olayım diye Müslüman oldum.” demiş ve neticede arzu ettiği gibi şehit olup ötelere yürümüştür.

*Hazreti Ömer efendimiz, ruhunun ufkuna yürürken, halife olarak oğlu Abdullah’ı (radıyallâhu anhüma) tayin etmesini isteyenlere tek cümlelik cevap vermişti: “Bir evden bir kurban yeter!.” Hazreti Ömer bu sözüyle idareci olmanın sorumluğuna işarette bulunuyordu. Bununla beraber, hayatı boyunca îsâr ve istiğna yörüngeli yaşadığı gibi, aile fertleri konusunda da aynı hassasiyeti ortaya koyuyordu. Keza, ganimet taksiminde oğlu Abdullah’a başka bir sahabiye nispeten daha az pay ayırıyor; sonra da “Allah Rasûlü’nün huzurunda, falanı öyle bir savaşırken gördüm ki, evlâdım, onu bırakıp da bunu sana veremem.” diyordu.

 Makama bağlı vazifeler istenmemeli; talepsiz verildiğinde ise, ancak kerhen kabul edilmelidir. Ancak bu meselenin de bir istisnası vardır.

*“Hizmette önde, ücrette gerilerin de gerisinde olmak” düsturu tarih boyunca i’tilanın (yükselmenin) en önemli vesilelerinden biri olmuştur. Hizmet ve vazife zamanı önde yürümenin yerini rahat ve rehavet alınca da çözülme, gerileme ve yıkılış kaçınılmaz hale gelmiştir.

*Makama bağlı vazifeler istenmemeli; talepsiz verildiğinde ise, ancak kerhen kabul edilmelidir. Ancak bu meselenin de bir istisnası vardır: Şayet bir vazifeyi sizin ölçünüzde yapabilecek başka bir müstakim mü’min yoksa, Hazreti Yusuf’un “Beni ülkenin hazinelerinin başına tayin et; çünkü ben (onları) çok iyi korurum ve bu işi bilirim.” (Yusuf, 12/55) diyerek Kıptîler içinde vazifeye talip olduğu gibi, o vazifeyi talep etmekte mahzur olmayabilir. Hazreti Yusuf’un (aleyhisselam), bu sözü, hiçbir müslümanın olmadığı, peygamberlik esintilerinin bulunmadığı ve Allah’ın bilinmediği bir yerde imarete talep sadedinde söylediği de nazardan dûr edilmemelidir.

 Kabrin arkası için çalışınız; hakikî saadet ve lezzet ondadır. Zaten, insanlığa hizmet gayeli ve ahiret buudlu olmayan hayat ancak hayvanca yaşamaktır.

*Kur’an-ı Kerim’de Hazreti Yusuf’un şu duası zikredilir:

رَبِّ قَدْ آتَيْتَنِي مِنَ الْمُلْكِ وَعَلَّمْتَنِي مِن تَأْوِيلِ الْأَحَادِيثِ فَاطِرَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ أَنْتَ وَلِيِّي فِي الدُّنُيَا وَالآخِرَةِ تَوَفَّنِي مُسْلِماً وَأَلْحِقْنِي بِالصَّالِحِينَ

“Ya Rabbî! Sen bana iktidar ve hâkimiyet verdin. Kutsal metinleri ve rüyaları yorumlama ilmini öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan! Dünyada da, âhirette de mevlam, yardımcım Sensin. Sana tam itaat içinde bir kul olarak canımı al ve beni hayırlı, dürüst insanlar arasına dâhil eyle!” (Yusuf, 12/101)

*Bu ayet, onca sıkıntı ve meşakkatten sonra Mısır’ın azizi olan, anne-babasına kavuşan ve kardeşleriyle buluşup barışan Hazreti Yusuf’un, en mesut ve bahtiyar olduğu bir anda gözlerini âhiretin yamaçlarına dikmesini ve ölümü istemesini nazara vermektedir. Kuyuya atılırken, değersiz bir meta gibi satılırken, köle misal çalıştırılırken, ismetini muhafaza uğruna iftiraya uğrarken, ancak bir cânîye reva görülebilecek şekilde zindana tıkılırken ve mazlumiyetinin yanı sıra sıla hasretiyle de kavrulurken… Hâsılı onca musibet karşısında ölümü arzu etmeyen ve bu haliyle yalnızca risalet vazifesinden dolayı yaşadığını ortaya koyan Hazreti Yusuf (aleyhisselam), tam dünyevî imkânlara, ailesine, huzura, saadete ve feraha kavuştuğu bir dönemde Cenâb-ı Hak’tan vefatını dilemiştir.

*Demek ki, kabrin arkasında o dünyevî saadetten daha cazip bir saadet vardır ve Hazreti Yusuf gibi hakikatbîn bir zat, o gayet lezzetli dünyevî vaziyet içinde, gayet acı görünen mevti istemiştir, tâ öteki saadete mazhar olsun. Kur’an-ı Hakîm, Yusuf kıssasının hâtimesinde Yüce Peygamber’in bu talebine dikkat çekerek işte bu irşadda bulunmuştur: Kabrin arkası için çalışınız; hakikî saadet ve lezzet ondadır. Şayet dine, imana, insanlığa hizmet mümkünse, hayat bir kıymet ifade eder. Aksi halde öyle yüce bir gayeden uzak yaşamaya dense dense hayvanca yaşama denir.

510. Nağme: İlahî İnâyetin Vesileleri

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi özetle şu hususları dile getirdi:

 “Gönülden..” demekle gönülden olmaz; “gönülden demek”le gönülden olur.

*İnsan, bir kere başkalarını sorgulamaya başlayınca sanık sandalyesine oturtmadık hiç kimse bırakmaz; daha baştan hüsn-ü zanna yapışmazsa, herkesi ve her şeyi yargılamaktan uzak kalamaz. Dolayısıyla, her fert nefsiyle hesaplaşırken -ye’se düşmemek şartıyla- kendini yerden yere vurmalı; fakat diğer insanlar söz konusu olduğunda hüsn-ü zanna sarılmalıdır.

*Ashâb-ı Kirâm efendilerimiz kulluk adına hiçbir zaman kendilerini yeterli görmemişlerdir; hele onlardan bazıları derin bir muhasebe şuuruyla hayatları boyunca hep nifak endişesiyle yaşamışlardır. Hazreti Ömer ve Hazreti Âişe Validemiz de işte bu kimseler arasındadır. Hâşâ ki o pâk dâmenlere nifak yaklaşmış ve bulaşmış olsun!.. Ne var ki, onlar, kendi engin muhasebe ufuklarının yanı sıra, bu halleriyle bize akıbet endişeli yaşama dersi vermiş, hesaba çekilmeden evvel nefislerimizi sîğaya çekmemiz konusunda rehberlik etmiş ve her zaman kusurlarımızı gözden geçirip telafi etmemiz gerektiğini göstermişlerdir.

*“Gönülden..” demekle gönülden olmaz; “gönülden demek”le gönülden olur. Aşk, heyecan ve marifetin bir mızrap gibi kalbe inmesi, o anki yürek yangınının dille seslendirilmesi, gönül nağmelerine gözyaşlarının eşlik etmesi ve bu hissiyatla her kelimenin ruhuna “Allahım Sen.. Sen.. Sen!..” iniltisinin sinmesi esastır.

 Allah’ın hususi teveccüh ve inayetinin önemli vesilelerinden biri, sürekli sohbet-i Cânan yörüngesinde yaşamaktır.

*Hâlis mü’minler gözlerini rıza ufkuna diker ve sürekli murad-ı ilâhîyi takip ederler. Onlar, bütün ibadetlerini sadece emredildiği için yapar, ubûdiyetlerini/kulluklarını dünyevî hiçbir gayeye bağlamazlar. Hatta rıza ve Rıdvan dışında uhrevî beklentilerden de sıyrılmaya çalışır, O’ndan yalnızca O’nu dilerler.

*Allah’ın hususi teveccüh ve inayetinin önemli vesilelerinden biri, sohbet-i Cânan yörüngesinde yaşamaktır. Bir araya geldiğimizde asıl maksat ve hedefimiz, iman ve imanda derinleşme mevzuları olmalıdır. Biz her zaman, bu istikamette gerekli cehd ve gayreti ortaya koyduktan sonra, “Hizmetlerimizle alakalı şöyle bir mevzu da vardı; hazır bir araya gelmişken onu da görüşüp karara bağlayalım.” demeli; neyi, nereye koymamız gerekiyorsa ona göre davranmalı ve programlarımızı bu eksen etrafında örgülemeliyiz.

*Daha önce de değişik vesilelerle arz ettiğim üzere; bizim için ehemmiyeti ve büyüklüğü malum ve müsellem olan İstanbul’un fethi gibi bir hâdise için bile bir araya gelmiş bulunsak, öncelikli meselemiz “sohbet-i Cânan” olmalıdır. Evet, oturup kalktığımız her yerde Hazreti Mevlâna’nın ifadesiyle hep “sohbet-i Cânan” demeli, evvela Allah’a imanımızı bir kere daha yenilemeli, ilâhî mârifet ve muhabbetle bir kez daha dolma yollarını araştırmalıyız. Gönül kabı dolup taşacak şekilde o meseleyi köpürtmeli, daha sonra diğer konulara geçmeliyiz.

 Dünyada îsâr ruhuyla yaşayanlar, hatta bütün bütün isârlaşmış olanlar Cennet’e girerken bile o istikamette davranırlar.

*Allah’ın teveccüh ve inayetini celbeden mühim vesilelerden biri de uhuvvettir. Bir ve beraber olma çok önemlidir; “Vifak ve ittifak tevfîk-i İlâhiyenin en büyük vesilesidir!” Mü’minler bünyân-ı mersûs (parçaları birbirine kurşunla kenetlenmiş, sarsılmaz bir yapı) gibi olmalıdırlar.

*İnsanın, başkalarını kendisine tercih etmesi manasına gelen îsâr; ahlâkçılara göre, toplumun menfaat ve çıkarlarını şahsî çıkarlarından önce düşünmek demektir. Tasavvuf erbabınca ise, en hâlisâne bir tefânî düşüncesiyle topyekûn şahsîliklere karşı bütün bütün kapanıp, yaşama zevkleri yerine yaşatma hazlarıyla var olmanın unvanı kabul edilegelmiştir. وَلاَ يَجِدُونَ فِي صُدُورِهِمْ حَاجَةً مِمَّا أُوتُوا وَيُؤْثِرُونَ عَلَى أَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ “Onlar, mü’minlere verilen şeylerden nefislerinde herhangi bir kaygı duymaz ve muhtaç olsalar bile onları kendilerine tercih ederler.” (Haşr, 59/9) âyetiyle -Ashâb-ı Kirâm’ın yüksek ahlakının bir derinliği olarak- işaret edilmek istenen îsâr zirvesi de işte budur.

*İhtimal burada îsâr ruhuyla yaşayanlar, hatta bütün bütün isârlaşmış olanlar Cennet’e girerken bile o istikamette davranırlar. Nitekim hadis kitaplarında ahirete ait şöyle bir tablo anlatılmakta ve zenginler ile âlimlerin karşılaşmaları nazara verilmektedir: Servetini Allah yolunda infak eden zenginler ile ilmiyle âmil olan âlimler Cennet’in kapısında buluşacaklar. Âlimler, cömert zenginlere hitaben, “Buyurunuz, öncelik sizin hakkınızdır, evvela siz giriniz. Çünkü şayet siz servetinizi Allah yolunda infak etmeseydiniz, ilim yuvaları açmasaydınız ve eğitim imkânları hazırlamasaydınız, biz ilim sahibi olamaz ve doğru istikameti bulamazdık. İlim yolunda bulunmamıza ve ufkumuzun açılmasına siz vesile oldunuz; biz size borçluyuz. Dolayısıyla hakk-ı tekaddüm size aittir, buyurunuz!” diyecek ve onlara hürmeten bir adım geriye çekilecekler. Fakat cömert zenginler, “Aslında, biz size borçluyuz; çünkü eğer siz o engin ilminiz sayesinde bizim gözlerimizi açmasaydınız, bize güzel rehberlik yapmasaydınız, tekvinî ve teşriî emirleri beraberce okumasını öğretmeseydiniz ve helalinden kazanıp Allah için infak etmenin güzelliğini göstermeseydiniz, biz servetimizi böyle hayırlı bir iş uğrunda sarf edemezdik. Siz kılavuzluk yaptınız ve bizi bir verip bin kazanma çizgisine taşıdınız. Bundan dolayı, dünyada olduğu gibi burada da öncülerimizsiniz; buyurunuz, evvela siz giriniz!” mukabelesinde bulunacaklar. Bu tatlı muhavereden sonra âlimler öne geçecek ve ard arda Cennet’e dâhil olacaklar. Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz bu hadiseyi sadece gelecekten haber vermek için nakletmemiş, aynı zamanda ümmetine îsârlaşma ufkunu göstermiştir.

 Büyüklüğün bir ölçüsü de her zaman hakka boyun eğmek ve doğru karşısında geri adım atabilmektir.

*İnsan, birlik ve beraberliği zedeleyebilecek tavırlardan kaçınmalı, kendisinin rağmına olsa da mutlaka hakka boyun eğmeli ve doğru karşısında geri adım atabilmelidir. Bu cümleden olarak; seyyidina Hazreti Ömer, evlilik akdi esnasında tesbit edilen mehir miktarı hakkında üst sınır belirlenmesi gerektiğini söylüyordu. (Bu, Ömer’ce bir zühul sayılabilir, bize göre bir zühul da değildir. Çünkü evlenmeyi kolaylaştırmak adına çok önemli bir husus olduğundan bunu hemen her aklı başında insan düşünmüştür.) O, bunu mehir miktarının evliliğe engel olmaması için yapıyordu. Bir hutbe esnasında mescidde irad edilen bu beyan karşısında, bugün adını sanını dahi bilmediğimiz bir kadın şöyle demişti: “Ya Ömer! Bu konuda Efendimiz’den duyduğun bir söz, senin bilip de bizim haberdâr olmadığımız bir ifade mi var? Çünkü Cenâb-ı Allah, Kur’an’da, وَإِنْ أَرَدْتُمُ اسْتِبْدَالَ زَوْجٍ مَكَانَ زَوْجٍ وَآتَيْتُمْ إِحْدَاهُنَّ قِنْطَارًا (Nisâ, 4/20) buyuruyor. Demek ki, kantar kantar mehir verilebilir.” Hazreti Ömer, o kadının itirazını yerinde bulmuş; kendi kendine “Yaşlı bir kadın kadar dahi dinini bilmiyorsun!” diyerek sözünü geri almış ve hak karşısında hemen boyun eğmişti.

*Daha önce dile getirmeye çalıştığım bir hususu tekrarlamakta fayda mülahaza ediyorum: Şayet Kur’an ve Sünnet ile kendinizi test ettikten, dünya adına herhangi bir hedef arkasında koşmadığınızı bir kere daha gözden geçirdikten ve kendinizi ciddi bir nefis muhasebesine tâbi tuttuktan sonra “Elhamdülillah, yürüdüğümüz yol, günde kırk defa tekrar ederek ‘Allahım, bizi sırat-ı müstakîme hidayet buyur’ deyip dilediğimiz, Nebilerin, sıddîkların, şehitlerin, salihlerin yürüdüğü yol.” diyebiliyorsanız.. bir diğer taraftan da dini ve diyaneti özüyle benimseyememiş, sindirememiş, içselleştirememiş, dini dünyasını mamur kılma adına kullanan kimseler aleyhinizdeyse, yürüdüğünüz yol doğrudur. Bu iki delilin pozitif olanını sağ tarafınıza alın, diğerini de sol yanınıza; Allah’ın izni ve inayetiyle, birer asâ gibi dayanın onlara; hiç tereddüt etmeden ve hızınıza hız katarak, Allah’ı sevdirme adına koşun dünyanın dört bir bucağına!..

 “Hiç korkmayın, tasalanmayın ve va’dolunduğunuz Cennet’le müjdelenip sevinin!”

*Dava insanı ahirete yürüyeceği zaman mutlaka bir hizmet başında olmaya bakmalıdır. Bu konuda, Hazreti Halid’in, ruhunun ufkuna yürüyeceği zamanki inkisarı çok ibretliktir. Hazreti Halid, son anlarını yaşarken “Ey Yermük, ey Mute, ey Halid’in günleri.. geçin gözümün önünden birer birer!..” der; bir fırtına gibi arkasından koşup durduğu ölümü yatakta karşılıyor olmaktan dolayı inkisarla kıvranır. Hıçkıra hıçkıra ağlayışını görüp “Neden ağlıyorsun?” diyen bir sahabîye şöyle cevap verir: “Vücudumda bir para kadar yara almadık yer kalmadı. Senelerce i’lâ-yı kelimetullah yollarında ölüm kovaladım. Fakat görüyorsunuz, şimdi eli kolu bağlı, yatakta ölüyorum.” O büyük kahraman rahat döşeğinde ölmeyi kendi adına bir utanma sebebi sayar. Evet, koşarken ölmek, bir hizmetle meşgulken Allah’a yürümek de çok önemlidir.

*Niyetinde, yaşayışında, söz, tavır ve davranışlarında hep istikametin temsilcisi olmaya çalışan adanmış ruhlar -kendileri onu hedeflemeseler de- gelecek nesiller tarafından hayırla anılacak ve birer yâd-ı cemil haline geleceklerdir. Onların âhirete yürüyüşleri ve melekler tarafından istikbal edilişleri ise, tariflere sığmaz bir güzellikte olacaktır. İstikâmet üzere yaşayanların mükâfatı bir ayet-i kerimede şöyle anlatılmaktadır:

 إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللَّهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا تَتَنَزَّلُ عَلَيْهِمُ الْمَلَائِكَةُ أَلَّا تَخَافُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَأَبْشِرُوا بِالْجَنَّةِ الَّتِي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ

“Şüphesiz ‘Rabbimiz Allah’tır.’ deyip sonra da istikamet üzere doğru yolda yürüyenlerin üzerine melekler iner ha inerler; onlara ‘Hiç korkmayın, tasalanmayın ve va’dolunduğunuz Cennet’le müjdelenip sevinin!’ derler.” (Fussilet, 41/30)

509. Nağme: Kibir Marazı ve Büyüklüğün Mikyası

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi özetle şu hususları dile getirdi:

“Bir lokma, bir kelime, bir dâne, bir lem’a, bir işaret ve bir öpmekle batma!”

*Üstad Hazretleri On Dördüncü Nota, Üçüncü Remiz’de insan mâhiyetine konan mânevî cihâzât ve latîfelerin farklılığından; bazılarının dünyayı yutsa doymayacağından, bazılarının ise bir zerreyi dahi kendinde barındıramayacağından bahsediyor. Bazı latîfelerin, tüy kadar bir ağırlığa, yani gaflet ve dalâletten gelen küçük bir hâlete dayanamayacağını ifade ediyor ve “Mâdem öyledir, hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dâne, bir lem’a, bir işaret ve bir öpmekle batma!” diyor.

*Evet, bazen bir lokma, bir dâne, bir öpme ya da bir bakma insanı kalbin zümrüt tepelerine taşıyabilecek olan latîfeleri öldürebilir. Meşrû dairedeki lezzetler keyfe kâfî iken ve gayr-ı meşrû dairede, bir zevk içinde binlerce elem bulunuyorken bu hakikati görmezlikten gelme kalbi ölüme sürükler. Bazen şahsın içinden gelmeyen sahte bir tavır, yalan bir beyan, faydasız bir söz onu manen ölüme götürür. Hak edilmeyen haram bir lokma, o lokmayı yiyenin gönül dünyasını mahveden bir zehir oluverir. Kibir de kalbi öldürücü virüslerden biridir.

Kibir, basireti kör eden bir perdedir.

*Kibirle meşbû bulunan bir vicdan, kâinatta sayfa sayfa yazılmış mucizeleri göremez, mahlûkatın binlerce dille anlattığı hakikatleri idrak edip anlayamaz. Bundan dolayı olsa gerek, Peygamber Efendimiz, “Kalbinde zerre miktar kibir bulunan insan Cennet’e giremez.” buyurmuşlardır. Çünkü kalbinde kibir ve gurur bulunan kimse için hidayet yolları tıkanmıştır.

*Nitekim Cenâb-ı Hak, mütekebbirler hakkında şöyle buyurmaktadır:

سَأَصْرِفُ عَنْ آيَاتِيَ الَّذِينَ يَتَكَبَّرُونَ فِي الْأَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَإِنْ يَرَوْا كُلَّ آيَةٍ لاَ يُؤْمِنُوا بِهَا وَإِنْ يَرَوْا سَبِيلَ الرُّشْدِ لاَ يَتَّخِذُوهُ سَبِيلاً وَإِنْ يَرَوْا سَبِيلَ الْغَيِّ يَتَّخِذُوهُ سَبِيلاً ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا وَكَانُوا عَنْهَا غَافِلِينَ

“Hiç hakları olmadığı, olması da mümkün bulunmadığı halde yeryüzünde büyüklenip çalım satanları âyetlerimden yüz çevirteceğim. Öyle ki onlar, yolumuzun doğruluğuna dair ne kadar iz, işaret ve delil görürlerse görsünler yine de onlara inanmazlar. Olgunluk ve doğruluk yolunu görseler, onu izlenmesi gereken yol olarak benimsemezler; buna karşılık, eğrilik ve taşkınlık yolunu görseler, hemen onu takip edilecek yol olarak benimserler. Böyle yaparlar, çünkü onlar âyetlerimizi baştan ve peşinen yalanlamış olup, onların anlam ve faydalarını idrakten bütün bütün uzaktırlar.” (A’râf, 7/146)

*Hazreti Üstad, tevazu ve tekebbür adına bir ölçü ortaya koyuyor: “Her adam için, heyet-i içtimaiyede görmek ve görünmek için mertebe denilen bir penceresi vardır. O pencere kamet-i kıymetinden yüksek ise, tekebbürle tetâvül edecek. Eğer kamet-i kıymetinden aşağı ise, tevazu ile takavvüs edecek ve eğilecek, tâ o seviyede görsün ve görünsün. İnsanda büyüklüğün mikyası küçüklüktür, yani tevazudur. Küçüklüğün mizanı büyüklüktür, yani tekebbürdür.” İşte mü’minin kendi hakkındaki düşüncelerini bu esaslar belirlemelidir. Çünkü insanın halk ve Hak nezdindeki büyüklüğünün gerçek emaresi yüzü yerde olmaktır.

Hazreti Âdem’den İnsanlığın İftihar Tablosu’na kadar bütün peygamberler birer tevazu ve mahiyet kahramanı olmuşlardır.

*Bütün peygamberler, Hakk’a teveccühlerinde, ibadet ü tâat ve diğer muamelelerinde hep edepli olmasını bilmiş ve olabildiğine saygılı davranmışlardır. Hazreti Âdem’in, maruz kaldığı o müthiş ilâhî kader ve kaza karşısında, “Hakkımda bu şekilde takdirde bulunup onu infaz ettin.” diyeceği yerde, “Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer merhamet buyurup da kusurumuzu bağışlamazsan apaçık hüsrana uğrayanlardan oluruz!” türünden sızlanışları.. Hazreti Yunus’un “Ya Rabbî! Sensin İlah, Senden başka yoktur ilah. Sübhansın, bütün noksanlardan münezzehsin, Yücesin! Doğrusu kendime zulmettim, yazık ettim. Affını bekliyorum Rabbim!” yakarışı.. Hazreti Eyyub’un, maruz kaldığı musibetler karşısında “Afiyet ver ve beni bu sıkıntılardan kurtar.” şeklindeki arz-ı hâle bedel “Ya Rab! Bana ciddî bir zarar dokundu, Sen merhametlilerin en merhametlisisin.” mahiyetindeki iç çekişi.. Hazreti Musa’nın, bir zelle karşısında mazeret döktürmeden hemen “Ey Rabbim, ben nefsime zulmettim beni bağışla!.” demesi; aç-susuz bir gölgeliğe sığındığında, “Yedir, içir, karnımı doyur.” yerinde “Rabbim! Lütfedeceğin her nimete muhtacım.” şeklindeki beyanları hep bir tevazu, bir saygı ve yüksek bir edep emâresidir.

*İnsanlığın İftihar Tablosu Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) ise, tam bir tevazu ve mahviyet âbidesidir. Huzur-u Risalet penahide birisi O’na, “Seyyidimiz” dediğinde –hakikatte O, öyle olsa bile– o sahabiye bu ifadesinden dolayı itapta bulunmuştur. “Rabbinin hükmüne sabret ve balığın yoldaşı zât (Hazreti Yunus) gibi olma!” (Kalem, 68/48) âyet-i kerimesi nazil olduğunda Ashab-ı kiramdan bazılarının aklına farklı bir düşünce gelebilir diye, “Beni, Yunus ibn-i Metta’ya tercih etmeyin!” buyurmuştur. Başka bir zaman kendisinin mehabet ve heybetinden titreyen birine, “Korkma! Ben kurutulmuş et yiyen bir kadının çocuğuyum.” demiştir.

*Bir sahabi ile bir Yahudi aralarında tartışırlar; yahudi, “Hazreti Musa daha büyüktür!” derken, sahabi de Aleyhissalatü vesselam Efendimiz’in daha büyük olduğunu söyler. Muhatabı ısrar edince, sahabi ona bir tokat vurur. Peygamber Efendimiz hadiseyi öğrenip o sahabinin Hazreti Musa’nın kadr ü kıymetine uygun düşmeyen bir söz söylediğini duyunca hemen olaya müdahale eder; “Beni, Musa b. İmrân’a tercih etmeyin. Zira ben onu Mahşer Günü’nde Arş’ın kavâimine tutunmuş olarak göreceğim!” der ve orada meseleyi ta’dil eder.

*Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in her sabah ve akşam tekrar ettiği şu dua tek başına O’nun tevazu ve mahviyetine delildir. Buyuruyor ki:

اَللّهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنْ أَنْ أُشْرِكَ بِكَ شَيْأً وَأَنَا أَعْلَمُ وَأَسْتَغْفِرُكَ لِمَا لاَ أَعْلَمُ

“Allahım, bile bile Sana bir şeyi ortak koşmaktan Sana sığınırım, bilmediğim şeylerde de Senden mağfiret dilerim.”

Raşit Halifelerin tevazu ve mahviyetlerini ortaya koyan şu çarpıcı sözlere bakar mısınız?

*Dini çok iyi anlayan ve onu hayatlarına hayat kılan sahabe-i kiram efendilerimizin, iman atmosferinde huzur ve itminan solukladıkları aynı anda akıbet-endiş olduklarını da görüyoruz. Meselâ tevâzu ve mahviyetle iki büklüm yaşayan Hazreti Ebû Bekir Sıddık efendimizin Cenâb-ı Hakk’a tazarru ve niyazda bulunurken kullandığı şu ifadeler bunun güzel ve çarpıcı bir misalini teşkil eder:

جُدْ بِلُطْفِكَ يَـا إِلهِي مَـنْ لَـهُ زَادٌ قَـلِيـلْ

مُفْلِـسٌ بِالصِّدْقِ يَأْتِـي عِنْدَ بَابِـكَ يَاجَلِيلْ

ذَنْبُهُ ذَنْبٌ عَظِيمٌ فَاغْفِرِ الـذَّنْـبَ الْعَظِيـمْ

إِنَّهُ شَخْـصٌ غَرِيبٌ مُذْنِـبٌ عَبْـدٌ ذَلِيـلٌ

مِنْهُ عِصْيَـانٌ وَنِسْيَـانٌ وَسَهْـوٌ بَعْدَ سَهْـوْ

مِنْكَ إِحْسَانٌ وَفَضْلٌ بَعْـدَ إِعْـطَاءِ الْجَزِيـلْ

“Lütfunu esirgeme ey Rab bu kuluna ki, azığı pek kalîl,

İflas etmiş olsa da sadakatle yine kapına geldi ey Celîl!

Günahı pek büyük; Sen o günahları yarlığa ne olur,

Hali de pek acip, hem günahkâr bir abd-i zelîl.

Onunki isyan, onunki nisyan ve hata üstüne hata,

Senden ihsan üstüne ihsan, hem de atâ-yı cezîl.”

*Hazreti Ömer (radıyallahu anh) öyle tevazu ve mahviyet abidesiydi ki, sadece şu duası bile bunu göstermeye kâfidir: “Allahım, ben sert ve şiddetli biriyim, bana yumuşaklık ihsan eyle. Ben güçsüzüm, bana kuvvet ver. Ey Rabbim, idaresini üzerime aldığım bu ümmeti doğru yola irşat için bana güç ve kuvvet lütfet.”

*Hazreti Ali (kerremallahu vechehû) efendimizin, el-Kulûbü’d-Dâria’da da yer alan Kaside-i Mecdiyye’sindeki şu sözleri kendisine nasıl baktığını, tevazu ve mahviyetini çok güzel yansıtmaktadır:

إِلَـهِي لَئِنْ لَمْ تَعْفُ عَنْ غَيْرِ مُـحْسِنٍ

فَمَنْ لِمُسِيءٍ فِي الْـهَوَى يَتَمَتَّعُ

“Allahım, şayet Sen ihsan ehlinden başkasını affetmeyeceksen, (benim gibi) nefsinin isteklerine dalmış düşe kalka yürüyen günahkarlara kim merhamet edecek, onların yüzlerini kim güldürecek!..”

Allah aşkına, ilk günkü nezahet içinde Hizmet şiirinin kâfiyesini koymaya çalışın!..

*İnsan, her zaman haddini bilmeli, konumunun farkında olmalı, temkin ve teyakkuz içinde bulunmalıdır. Kendi üzerinde görünen güzelliklere asla sahip çıkmamalı, hatta -Hazreti Üstad’ın yaklaşımıyla- “mazhar” dahi değil belki bir “memerr” olduğunu hiçbir zaman unutmamalıdır. Çünkü bizim üzerimizde görünen güzellikler bizim zatımızın lazım-ı gayr-i mufarıkı (ayrılmaz parçası/vasfı) değildir. Suyun üzerinde güneşin aksini alan kabarcıklar gibi bu güzellikler de bizim üzerimizde bazen görünüyor, bazen de görünmüyor. Öyleyse bütün bu güzellikler, bize ait değildir ve bizden kaynaklanmamaktadır; o Güzeller Güzeli’ne aittir.

*Hazreti Üstad, “Sen, ey riyakâr nefsim! ‘Dine hizmet ettim’ diye gururlanma. ‘Muhakkak ki Allah, bu dini, fâcir adamla da te’yid ve takviye eder.’ hadisi sırrınca, müzekkâ olmadığın için, belki sen kendini o racul-i fâcir bilmelisin. Hizmetini ve ubudiyetini, geçen nimetlerin şükrü, vazife-i fıtrat, farize-i hilkat ve netice-i san’at bil, ucub ve riyadan kurtul.” diyor. Evet, Allah, bu dini, fâcir adamla da te’yid eder. Dine ve insanlığa hizmet eden herkes kendisine bu açıdan bakmalıdır.

*Râbia Adeviyye validemiz, kendisine dünyevî nimetler teklif edenlere “Allah Allah, beni niye böyle hakaret zeminine çağırıyorsunuz. Ben ‘İlle rü’yet-i Mevlâ.. ille rıza-yı ilahî!..’ diyorum.” şeklinde cevap verirmiş. Zavallılar, cahiller; (sadece “Rabia İşareti” yapıyorlar) o kadar biliyorlar. O büyük kadın, kendisine izdivacı kastederek “Anacığım, o işi düşünmediniz mi?” diyen iki Hak dostuna “Allah Allah!.. Ben de sizi Allah’a gönül vermiş insan zannediyordum. Neyden bahsediyorsunuz siz?” diyor.

*İnsan, gerçekten bir şeye kilitlenmişse, kendisini bir kısım meşru haklardan bile mahrum edecek kadar o işte fani olur. Ona “fenâ fi’l-fiil”, “fenâ fi’l-Hizmet”, “fenâ fi’l-Hareket”, “fenâ fi i’lâ-i kelimetillah” denir. Hizmet’te fâni olma.. Hareket’te fâni olma.. İ’lâ-yı Kelimetullah’ta fâni olma.. nam-ı celil-i Muhammedî (aleyhissalâtü vesselam)’ın dünyanın dört bir yanında şehbal açması istikametinde fâni olma…

*Bir yere kadar Allah bunu size yaptırdı, Allah’ın izni ve inayetiyle. Günümüzde kendini Müslüman zanneden kimselerin, metres kullanan kimselerin, taaddüd-i zevcâta giden kimselerin, uyuşturucuya kendisini salan kimselerin, kirli yurtlar/pansiyonlar açan kimselerin gırtlaklarına kadar kirlilik içinde bulunmalarına karşılık, siz meşru dairedeki zevk ve lezzetlerle iktifâ ederek, gayr-ı meşru daireden gözünüzü keserek, üzerinize zerre kadar çamur sıçratmadan, istikamet içinde, nezahet içinde, nezafet içinde, temizlik içinde bu hizmet şiirinin kafiyesini koymaya çalışın. Buyuruyor ki: “Benim nâmım güneşin doğup battığı her yere ulaşacaktır!” Allah aşkına, Peygamber hatırına bu kafiyeyi koymaya çalışın; Efendimiz’in adını oralara kadar götürmeye çalışın!..

508. Nağme: Kopukluk.. ve Peygamberâne Şefkat

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi özetle şu hususları dile getirdi:

“Kaç kişinin katilisin?!.”

*Şahısların fıtratları da nazar-ı itibara alınarak herkes için en uygun üslup tespit edilmeli ve farklı argümanlar kullanılmalıdır. Aksi halde, dine çağırma ile dinden kaçırma öyle birbirine karışır ve Sonsuz Nur’a koşması beklenenler O’ndan o denli uzaklaşırlar ki, onları bir daha döndürmek hiç mümkün olmaz. Bu itibarla, usulün başı olan “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Rasûlullah” hakikati anlatılırken dahi belli bir üslup takip edilmelidir ki maksadın aksiyle tokat yenmesin.

*Belki çoğumuzun tebliğ yapayım derken insan kaçırmamızın altında da temelde bu üslup hataları vardır. Nitekim eskiden mürşitler bir araya gelince, birbirlerine “Kaç kişinin katilisin?” diye sorarlarmış. Yani; sen dini anlattığından dolayı kaç kişi dinden uzaklaştı ve kendini manevî ölüme saldı!..

“Müjdeleyin, nefret ettirmeyin, kolaylaştırın, zorlaştırmayın!”

*Din-i mübîn “yüsr” üzere vaz’ edilmiştir; fıtratları ve karakterleri gözetmeden, onu şiddetlendiren ve ağırlaştıran kimse, dinin ruhuna aykırı bir iş yapmış olur. Zira kolaylık üzere bina edilmiş ve müsamahaya dayalı gelmiş bu dini zorlaştırmamak ve ondan nefret ettirmemek; bilakis yaşanabilir olduğunu göstermek ve sevdirmek, Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in emridir. Halis mü’min, insanları neyin kaçırıp, neyin celb edeceğini çok iyi hesaplamalı ve her zaman بَشِّرُوا وَلَا تُنَفِّرُوا يَسِّرُوا وَلَا تُعَسِّرُوا “Müjdeleyin, nefret ettirmeyin, kolaylaştırın, zorlaştırmayın!” nurefşan beyanı istikametinde hareket ederek, şefkat ve mülâyemetle gönülleri kazanmaya çalışmalıdır.

Genç, gayr-i ihtiyarî “anam” deyince, kanlar içindeki kalb gencin eline sarılır “yavrum” der inler.

*Aslından ziyade, vermek istediği mesaja bakılması gereken menkıbelerin birinde bir genç anlatılır. Sevdiği kız, gencin annesinin kalbi karşılığında onunla evlenmeyi kabul eder. Habîbe, “annenin kalbini getir, gönlüme mukabil” deyince, aşk şarabıyla sarhoş olmuş, her şeyi unutup gözü dönmüş genç gider, annesini öldürür. Kalbine bıçağı vuracağı sırada bıçak kayıp kendi elini de keser. Genç, gayr-i ihtiyarî “anam” deyince, kanlar içindeki kalb gencin eline sarılır “yavrum” der inler. O kalbin sesi, aslında bütün annelerin sinelerinin sesidir. İşte bizim yolumuz böyle bir şefkati gerektirir; hizmet gönüllüleri kopup gitmiş olanlara karşı bile bu ölçüde bir şefkat ortaya koymalıdırlar. Çünkü hakiki bir mü’min hiç kimsenin kopuk olarak ötelere gitmesini ve ebediyen kaybetmesini istemez.

*Kopuşlar çok küçük bahanelerle başlar fakat zamanla insan hiç farkına varmadan merkezden öyle uzaklaşır ki bir daha da dönme fırsat, güç ve takati bulamaz. Hazreti Üstad diyor ki, “Her bir günah içinde küfre giden bir yol vardır.” Demek ki bir günah işleyince, o günah başka bir günaha çağrı oluyor. Cenâb-ı Hak, “Hayır hayır! Gerçek şu ki, onlar yapageldikleri o kötü işler yüzünden kalblerini is-pas sardı da (ondan dolayı inkâr yaşıyorlar.)” (Mutaffifin, 83/14) buyurmuş; Allah Rasûlü de “Her günah onu işleyenin kalbinde siyah bir nokta oluşturur, bir leke yapar. Eğer kul, tevbe edip vazgeçer, mağfiret dilenirse kalbi yine parlar. Döner tekrar günah işlerse, o lekeler artar, nihayet kalbini ele geçirir. İşte Kur’ân’da yüce Allah’ın zikrettiği “râne” budur.” sözleriyle bu ilahî beyanı ve onda yer alan “râne” kelimesini şerh etmiştir.

“Sizden birinin azı dişi Cehennem ateşinde, Uhud dağı büyüklüğünde olacaktır.”

*Rahhal (bazı kaynaklarda Raccal) b. Unfuve Müslüman olmuş, Kur’ân’ın bazı ayetlerini öğrenmiş, bir süre de Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in yanında bulunmuştu. Bir gün o, Hazreti Ebu Hüreyre ve Hazreti Furat b. Hayyan oturup konuşmakta iken Rasûlullah (aleyhissalâtü vesselam) onların yanına uğramış ve “Sizden birinin azı dişi Cehennem ateşinde, Uhud dağı büyüklüğünde olacaktır.” demişti. Hazreti Ebu Hüreyre çok korkmuştu; hele Furat b. Hayyan bir harpte şehit düşünce, onun korkusu da ikiye katlanmıştı. Çünkü o dehşetli ikaza muhatap olarak geriye, Rahhal ile kendisi kalmıştı. Nihayet Rahhal, Müseyleme ile birlikte irtidad etmiş ve onun için yalan şehadette bulunarak Rasûlullah’ın, Müseyleme’yi kendine veliaht tayin ettiği iddiasını seslendirmişti. Yemame Savaşı’nda Zeyd b. Hattab onu öldürünce, Hazreti Ebu Hüreyre onun akıbetine çok üzülmekle beraber kendi sırtından adeta dağ ağırlığında bir yükün kalktığını hissetmişti.

*O büyükler nefislerinden hiç emin olmamış ve kendilerini hep sıradan görmüşler. Elli sahabi ile görüşmüş, hadisin devâsa imamlarından, Ebu Hanife’yle karşılıklı münazara yapmış büyük bir insan olan Amir ibni Şerahil (Ameş) bir arkadaşına diyor ki: “Ben vefat ettiğim zaman, cenazeme kimse gelmesin; şayet bir mahzuru yoksa, bir çukur kaz ve beni bir beze sarıp at içine!..” Kendisini sessizce bir çukura atılacak biri gibi kabul ediyor.

“Herkes evine, deveyle, koyunla, mal mülkle dönerken, siz evlerinize Rasûlullah’la dönmek istemez misiniz?” 

*İnsanlığın İftihar Tablosu, insanların hidayete ermesi ve Ashâb-ı Kiram’ın akıbetleri için tir tir titriyor; kopmalara meydan vermeme yolunda problemlerin üzerine şefkat ve ciddiyetle gidiyor; muhataplarının akıllarının ve kalblerinin itminan içinde olması için gayret gösteriyordu.

*Huneyn’de elde edilen ganimetleri Allah Rasûlü, daha ziyade gönüllerini İslâm’a ısındırmak istediği insanlara dağıtmış ve bazı şahıslara hususiyet arz edecek şekilde paylar vermişti. Ancak bu taksim, Ensar’dan bilhassa bazı gençleri biraz rahatsız etmişti. Hatta bazıları; “Daha onların kanı kılıçlarımızdan damlıyor, hâlbuki en fazla payı da onlar alıyor!” demişlerdi. Bunu söyleyenler sadece birkaç genç de olsa, eğer bu fitne durdurulamazsa, önü alınamaz bir yangın haline gelebilir ve o yangın bazılarını ebedî ateşe sürükleyebilirdi. Çünkü Allah Rasûlü’ne karşı yapılacak bir itiraz, insanı dinden, imandan edebilir ve ebedî hasarete uğratabilir. Bunun üzerine, Efendimiz hemen Ensar’ın toplanmasını ve aralarına başka kimsenin de alınmamasını emretti. Onlara şöyle buyurdu: “Ben geldiğimde, siz dalâlet içinde değil miydiniz? Allah, benimle sizi hidayete erdirmedi mi? Siz fakr u zarûret içinde kıvranmıyor muydunuz? Allah, benim vesilemle sizi zenginleştirmedi mi? Siz, birbirinizle düşman değil miydiniz; Allah, benimle sizin kalblerinizi telif etmedi mi?” Bütün bu sorular karşısında Ensar topluca “Evet, minnet Allah’a ve Rasûlü’ne!..” demiş ve hele “Herkes evine, deveyle, koyunla dönerken, siz evlerinize Rasûlullah’la dönmek istemez misiniz?” hitabını duyunca hepsi gözyaşına boğulmuşlardı.

“Benim bir kaybım var!..”

*Millet olarak, hatta topyekün insanlık olarak bugün sürekli kayıplar veriyoruz. Bizim pek çok kaybımız var. Şehvet gayyasına yuvarlanan, nefis cehennemine düşen, fuhuş, kumar, uyuşturucu gibi kâtillerin eline geçen her insan bizim kaybımız. Ne ki, şayet elimizden geliyorsa, bize o kayıpları da arayıp bulmak, hiç kimsenin ebedî hüsranına razı olmamak ve herkese bir kurtuluş yolu göstermek için çabalayıp durmak düşüyor.

*Bildiğiniz gibi, onbeş-onaltı yaşlarındayken henüz İslam ahlakını bilmediğinden sürekli çevredeki kadınları rahatsız eden Cüleybib, Rehber-i Ekmel ile tanışıp O’nunla nurlanınca ve iffetini koruma hususunda O’nun dualarını alınca, artık Medine’nin en hayâlı gençlerinden biri haline gelmişti. Bir süre sonra da önlerine bir cihad imtihanı çıkmıştı ve Cüleybib (radıyallahu anh) orada şehadet şerbeti içmişti. Savaş sona erince herkes cesedini mücahede meydanında bırakıp ruhuyla ötelere kanatlanan şehitlerini aramış, bulmuş ve onların techîz ü tekfîniyle uğraşır olmuştu.

*O hengâmede Şefkat Peygamberi yüksek sesle sordu; “Aranızda kaybı olan, herhangi bir yakınını bulamayan var mı?” Sahabe efendilerimiz “Hayır, ya Rasûlallah, aradığımız herkesi bulduk” dediler. İşte o zaman Mahzun Nebi, gözleri yaşlı, “Ama benim bir kaybım var!” dedi, “Ben Cüleybib’imi kaybettim!” diye ekledi ve evladını yitirmiş, yüreği yaralı bir baba gibi yitiğini, hayır kudsî yiğidini aradı.. uzun arayışlar sonunda onu buldu, başını mübarek dizine koydu ve şöyle buyurdu: “Allahım, bu bendendir, ben de ondanım.” Görüyor muyuz Fahr-i Kâinat (aleyhi ekmelüttehâyâ) Efendimiz’in hiç kimseyi atmadan ve kimsenin hatasına bakmadan herkesi kazanma gayretini?!. Anlıyor muyuz Fazilet Güneşi’nin insanlara sahip çıkma ve onlara karşı vefalı olma hassasiyetini?!.

*O buydu.. O buydu!.. Böyle olunca kendimiz gibi olacağız. Böyle olunca kendimizi O’nun yolunda bulacağız. Böyle olunca -Allah’ın izni ve inayetiyle- Cennet’e dâhil olacağız. Allah bizi O’nun yolundan, O’nun düşünce tarzından ve O’nun mesajının hakikatinden ayırmasın!..

507. Nağme: Kardeşlik Hukuku

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi özetle şu hususları dile getirdi:

İttifak hüdâdadır, hevâda ve heveste değil.”

*Herkes aynı hidayet çizgisini takip eder, aynı taleplerde bulunur ve aynı duyguları paylaşırsa, vifak ve ittifak adına artık ekstradan bir kısım argümanlar kullanmaya ihtiyaç kalmaz. Yürüdüğümüz yol birliği bizi hiç farkına varmayacağımız şekilde Cenâb-ı Hakk’ın murat buyurduğu istikamette tam bir vifaka ve ittifaka ulaştırır. Bugün ona şiddetli ihtiyaç var.

*Hazreti Bediüzzaman İttifak hüdâdadır, hevâda ve heveste değil.” diyor. Dalalet yolunda insanlar bir kısım menfaatler mülahazasıyla bir araya gelseler bile, o ca’lî ve sun’î birlik uzun ömürlü olmaz. Vifak ve ittifakın uzun ömürlü olması, hidayet yolunda olmasına bağlıdır. Ancak Allah’ın murad-ı sübhanisine uygun yürüme yolunda kalıcı bir vifak ve ittifak temin edilebilir.

“Küçüklerimize merhamet etmeyen ve büyüklerimize saygı göstermeyen bizden değildir.”

*Toplumda huzurun temini herkesin kendisine terettüp eden vazifeyi bihakkın yerine getirmesine ve fertler arasındaki sevgi ve hürmet bağlarının canlı tutulmasına bağlıdır. Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) لَيْسَ مِنَّا مَنْ لَمْ يَرْحَمْ صَغِيرَنَا وَيُوَقِّرْ كَبِيرَنَا “Küçüklerimize merhamet etmeyen ve büyüklerimize saygı göstermeyen bizden değildir.” (Tirmizi, Birr 15) buyurmuştur. Küçüklerimize şefkat etmeyen, onları bağrına basmayan, kucaklamayan, sıyanet etmeyen, ahiret ve ebedi saadetlerini de hesaba katarak gerektiği ölçüde onların üzerlerine eğilmeyen; büyüklerimize karşı da saygılı ve hürmetle dopdolu olmayan kimseler için, “Bizden değildir.” buyurmak suretiyle böyleleri hakkında oldukça ağır bir ifade kullanmış ve böylece bu meselenin ehemmiyetine dikkat çekmiştir.

“Kardeş kardeşe peder olamaz, mürşit vaziyetini takınamaz.”

*Büyüğe karşı saygılı olmak küçüğün vazifesidir fakat büyüğe düşen de şefkat, merhamet ve mülâyemetle küçüğün üzerine eğilmekle beraber ondan asla hürmet beklememektir. Evet, kimse kendisini diğerinden farklı görmemelidir. Bu çerçevede Hazreti Üstad Bediüzzaman’ın “Kardeş kardeşe peder olamaz, mürşit vaziyetini takınamaz. Olsa olsa, kardeş kardeşe muavin ve zahîr olur, hizmetini tekmil eder.” ölçüsüne uygun hareket etmek çok önemlidir. Bu, yaşı başı, konumu, bulunduğu makamı baskı unsuru gibi görmeme, mütekabiliyet çizgisi içinde iş yapma ve yaptırma şeklinde de anlaşılabilir.

*Evet, kimse ben büyüğüm düşüncesiyle kimseyi kendisinin dûnunda görmemelidir. Manevî büyüklük, ilim açısından büyüklük, bir şeyler okumuş olma yönüyle büyüklük, yaş-baş itibarıyla büyüklük, insanların tayin, takdir ve büyük görmeleri zaviyesinden büyüklük; belediye başkanı, nahiye müdürü, ilçe kaymakamı, vilayet valisi, parlamenter, bakan, başbakan veya cumhurbaşkanı olma itibarıyla büyüklük… Bunlar -başkalarının onu büyük görmesi ayrı bir mesele- insanın kendisini büyük görmesine sebebiyet vermemelidir; çünkü öyle bir kabul bir kompleksin ifadesidir.

*Yavuz Sultan Selim, bir manada gerçek insanlığın yolunu göstererek şöyle buyuruyor: “Padişah-ı âlem olmak bir kuru kavga imiş / Bir veliye bende olmak cümleden âlâ imiş.”

“Acemlerin, büyüklerine ayağa kalktığı gibi ayağa kalkmayın.”

*İnsanlığın İftihar Tablosu, büyüklüğüne ve faziletlerine rağmen (Hazreti Ali’nin dile getirdiği) كُنْ عِنْدَ النَّاسِ فَرْدًا مِنَ النَّاسِ “İnsanlar içinde insanlardan bir insan ol!” düsturunu haliyle temsil ediyordu. Dolayısıyla ilk günlerde, çölden yeni gelmiş bir bedevî, bozuk bir üslup, çirkin bir eda, yakışıksız bir tavır ve kaba bir ses tonuyla “Muhammed kim?” diyebiliyor ve Efendiler Efendisi’ne, “Abdulmuttalib’in torunu” diyerek hitap edebiliyordu. Fakat bir gün geliyordu ki, herkes, O’nun kim olduğunu, konumunun neden ibaret bulunduğunu, Hak katındaki yerini ve Allah’la münasebetindeki enginliğini duyuyor, görüyor, anlıyordu. Kısa bir süreliğine de olsa, O’nunla oturup kalkanlar, O’nun söz incilerini derme fırsatı bulanlar hemen Rasûl-ü Ekrem’in boyasıyla boyanıyordu. Öyle ki, O konuşurken, Ashab efendilerimiz başlarında kuş varmış da onu kaçırmamak için hiç hareket etmemeleri gerekiyormuş gibi duruyor ve pürdikkat O’nu dinliyorlardı.

*Rehber-i Ekmel’e karşı saygılı davranmak sahabenin vazifesi, öyle bir saygı da O’nun hakkıydı. Evet, O (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ), bir yere ayak bastığı zaman değil orada oturan insanlar, arzın altındaki çürümüş kemikler bile ayağa kalkmalıydı. Fakat İnsanlığın İftihar Tablosu, kendisi için toparlanılıp ayağa kalkılınca, “Acemlerin, büyüklerine ayağa kalktığı gibi ayağa kalkmayın.” diyordu.

*Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelüttehâyâ vetteslîmât), kendisi için ayağa kalkanlara “Acemlerin büyüklerine kalktığı gibi ayağa kalmayın!” dediği hâlde, Sa’d b. Muaz hazretleri meclise girerken “Efendiniz için ayağa kalkın!” buyurmuştur. O, bu mübarek beyanıyla, insanların onur ve haysiyetlerini koruma, özellikle de toplumun önünde yer alan insanlar hakkında itimat telkin etme ve halkın gönlünde onlara karşı hürmet hissi uyarma gibi hikmetler gözetmiş olabilir.

“Tefrika girmeden bir millete düşman giremez / Toplu çarptıkça yürekler, onu top sindiremez!”

*Rehber-i Ekmel Efendimiz’in amcazadesi olan Abdullah bin Abbas hazretleri daha sağlığında “Hıbrü’l-Ümme” (ümmetin allâmesi) “Bahr” (ilimde derya) ve “Tercümânü’l-Kur’ân” (Kur’ân’ı bize intikal ettiren, ilâhî muhtevayı tercüme eden) gibi sıfatlarla anılan büyük bir âlimdi. Hazreti Ömer, ashabın yaşlılarından oluşan “Meşveret Meclisi”ne, yaşının küçük olmasına rağmen İbn Abbas’ı da alırdı. Hazreti Zeyd bin Sabit de sahabenin ileri gelenlerinden ve âlim bir zat idi. Bir gün, Zeyd b. Sabit, ata binerken, İbn Abbas, onun atının üzengisini tutmuştu. Zeyd b. Sabit de ona, “Ey Rasûlullah’ın amcasının oğlu, böyle yapma!” demişti. İbn Abbas, “Âlimlerimize böyle yapmakla emrolunduk.” mukabelesinde bulununca Zeyd b. Sabit hemen onun elini öpmüş ve şöyle buyurmuştu: “Biz de Rasûlullah’ın yakınlarına karşı böyle yapmakla emrolunduk.”

*Ne büyük küçüğüne karşı şefkatinden taviz vermeli, onu kucaklama mevzuunda ahesterevlik etmeli ne de küçük onu görmezlikten gelmeli. O ona karşı vazifesini bihakkın yerine getirmeli, o da ona karşı bihakkın vazifesini yerine getirmeli. Çünkü esas birliği bozan ve insanları çok yanlış, şeytanî yol olan ayrıştırmaya sevk eden sebep, bazılarının kendilerini fâik görmeleridir. Kendini büyük görmek bir zehirlenme ve bir nevi cinnettir.

*Farklılık, üstünlük ve bencillik gibi marazlardan doğup beslenen ayrılık duygu ve düşüncesi, bir milleti yıkan temel unsurların başında gelmektedir. Mehmet Akif’in “Tefrika girmeden bir millete düşman giremez / Toplu çarptıkça yürekler, onu top sindiremez!” beyti de bu hakikati ifade etmektedir.

Katiyen ye’se düşmemeli, asla her şey bitmiştir dememeli ama bir ızdırap korosu oluşturup dua dua inlemeli!..

*Katiyen ye’se düşmemeli, asla her şey bitmiştir dememeli. Allah’ın bitirmediğini kimse bitiremez. Firavun bitirememiş ki başkaları da bitirsin.. Nemrut bitirememiş ki başka Nemrutlar da bitirsin.. Hitler bitirememiş ki başka Hitlerler de bitirsin.. bitiremezler!.. Fakat, başkalarının ızdırabını paylaşma, onu aynen yaşama, ağıt kesiyorlarsa beraber ağıt kesme, iştirak etme, ızdırap korosu oluşturma çok önemlidir. Aksine sevinçli bir hadise söz konusu ise, mesela bir dostumuz hacca gidip gelmişse, onun o sevincine ortak olma, bu defa da sevinç korosu oluşturma; hatta o sevinç, gözyaşı dökmek şeklinde icra ediliyorsa, ona o şekilde iştirak etme kardeşlik hukukunun gereğidir.

*Günümüzde bir bela ve musibet üzerimize çökmüşse, sürekli balyozlar inip kalkıyorsa, kimin başına balyoz inmiş olursa olsun, hepimiz onun ızdırabını ruhumuzda duymalıyız.. duymalı ve başımızı seccadeye koyup, “Allahım, buna bir son ver; zalimlerin iflahını kes, mazlumların imdadına lütfeyle, koş!” demeliyiz.

*Hazreti Pir’in dediği gibi, dua külliyet kesbettiğinde kabule karîn olur. Izdıraplar da külliyet kesbettiğinde muzdariplerin ızdırapları zâil olur; muztarların ıztırarları son bulur. Toptan inlemek lazım; toptan sevinmek lazım.

*Hatta siz, mesleğiniz ve meşrebiniz itibarıyla, Hareket’in felsefesi ve dünya görüşünün gereği olarak, bütün insanlığın, hususiyle İslam dünyasının ızdırabını ruhunuzda duymalı, onlar için el açıp yakarmalısınız. Teheccüdünüzü ve ondaki duanızı onunla taçlandırmalı ve seccadenizi gözyaşlarınızla ıslatıncaya kadar “Ne olur Allahım bahtına düştük, Sen Müslümanlara ferec ve mahreç ihsan eyle!..” diye yalvarmalısınız.

506. Nağme: “Gel, şu kararmış dünyamızı da aydınlat!..”

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi özetle şu hususları dile getirdi:

Asırlar boyunca nice kapkaranlık devirler sürpriz bir şafakla aydınlanmıştır.

*Zulmetler hiçbir zaman sürekli olmamıştır; bazen ışık inkıtaları yaşanmıştır ama onda da kalıcı bir kesinti vuku bulmamıştır. Bir yerde güneş batmışsa başka bir yerde doğmuş; diğer yerde batmışsa bir başka yerde doğmuş ve izafi tecellileriyle başlarımızı hep okşamıştır. Asırlar boyunca nice kapkaranlık devirler sürpriz bir şafakla aydınlanmıştır.

*Hangi çağ olursa olsun, sıkışmalar, genişliğe çıkmanın adeta sırlı anahtarları gibidir; açılmayan kapılar o esnada açılır. Her sıkıntı ve tazyik bir inşiraha gebedir. Hadis diye rivayet edilen fakat İmam Sühreverdî’ye ait olduğu söylenen, “Sıkıştırdığın kadar sıkıştır, sıkışmanın son noktası açılma demektir.” sözü de bunu ifade eder.

*Evet, “Karar kararabildiğin kadar zira kararmanın son noktası fecrin başlangıç noktasıdır.” Gecenin en karanlık noktası fecr-i kâzibe tekâbül eder. Fecr-i kâzibin kendisi yalancı bir fecirdir ama o, fecr-i sâdıkın en doğru şahidi ve en inandırıcı referansıdır.

O geldi; zulmün sesi kesildi, mazlumun âhı dindi ve sinelerdeki adalet duygusu dirildi!..

*Sahabe-i Kiram’ın neş’et ettiği dönemde kopkoyu bir cehalet vardı. O gün yalan-doğru iç içe, günah-sevap yol arkadaşı, fazilet mefhumu silik bir kavram, rezalet hevâ ve heves pazarlarının en mergûb metâıydı. Hemen herkes o vahşethâne-i belâda birbirini endişe ile süzüyordu; hak ayaklar altında pâyimâl, kuvvet bütün azgınlığıyla her şeye hâkim ve dişli olmak âdeta bir imtiyazdı. Sözü sadece pençesi güçlü olanlar söylüyordu. Hayvanî ölçüler içinde boğuşma insanların her günkü tabiî hâli.. birbirini yemek mârifet.. kaba kuvveti iradenin hakkı saymak takdirlik iş idi.

*O dönemde ismet, iffet, hakka hürmet mülâhazaları en sefil günlerini yaşamaktaydı ve günümüzdekinden de beterdi; ne kalbe rağbet ediliyordu ne akla itibar; hakaret görüyordu salim düşünce ve dinî duygular.. vicdan, zihnin bir yanına sıkışmış yitik mefhumlu bir ucûbe.. ruh, biyolojik hayatın birkaç kademe altında sürüm sürüm bir mağdur.. hırsızlık râyiç, harâmîlik yiğitlik, yağma-talan şecaat emaresi.. düşünceler sefil, duygular vahşi, yürekler merhametsiz ve ufuklar da zifte boyanmış gibi simsiyahtı.

*Öyle korkunç bir dönemde her şeye yeten muhteşem bir kalb enginliğiyle O geldi; O geldi ve bir hamlede dünyanın çehresindeki yıllanmış küfleri temizledi.. ufuklardaki isi-pası sildi.. gönülleri ışık ümidiyle şahlandırdı.. gözlerdeki perdeyi kaldırdı ve ruhlara o güne kadar görmedikleri farklı şeyleri müşâhede etme zevkini duyurdu.. aklın nabzını kalbin ritmine bağladı.. sinelerdeki değişik hezeyanları kalbî ve ruhî heyecanlara çevirdi.

*O geldi ve bütün yaslı çehrelerdeki kederlerin yerini en içten tebessümler aldı.. O geldi, zulmün sesi kesildi.. mazlumun âhı dindi ve sinelerdeki adalet duygusu dirildi.. O geldi kaba kuvvete “Dur!” deyiverdi; mütecavizlerin haddini bildirdi ve hakkın dilindeki zincirleri çözdü.

“Yâ Rab, bizi mahşerde bu ikrâr ile haşret.”

*Merhum Mehmet Akif, “Bir Gece” şiirinde o günkü karanlığı ve İnsanlığın İftihar Tablosu’yla atan şafağı ne güzel anlatır:

“On dört asır evvel, yine bir böyle geceydi,

Kumdan, ayın on dördü, bir öksüz çıkıverdi!

Lâkin o ne hüsrandı ki: Hissetmedi gözler;

Kaç bin senedir, halbuki, bekleşmedelerdi!

Nereden görecekler? Göremezlerdi tabiî:

Bir kere, zuhûr ettiği çöl en sapa yerdi;

Bir kere de, ma’mure-i dünyâ, o zamanlar,

Buhranlar içindeydi, bugünden de beterdi.

Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta;

Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi!

Fevzâ bütün âfâkını sarmıştı zemînin

Salgındı, bugün Şark’ı yıkan, tefrika derdi.

Derken, büyümüş, kırkına gelmişti ki öksüz,

Başlarda gezen kanlı ayaklar suya erdi!

Bir nefhada kurtardı insanlığı o ma’sum,

Bir hamlede kayserleri, kisrâları yere serdi!

Aczin ki, ezilmekti bütün hakkı, dirildi;

Zulmün ki, zevâl aklına gelmezdi, geberdi!

Âlemlere, rahmetti, evet, Şer’-i mübîni,

Şehbâlini adl isteyenin yurduna gerdi.

Dünya neye sâhipse, onun vergisidir hep;

Medyûn ona cemiyyeti, medyûn ona ferdi.

Medyûndur o masûma bütün bir beşeriyyet…

Yâ Rab, bizi mahşerde bu ikrâr ile haşret.”

Bir kere daha ışık gelip karanlığı boğacak ve her yana yeniden nurlar yağacak!..

*Rasûl-ü Ekrem (aleyhissalâtü vesselâm) Efendimiz şöyle buyurur:

بَدَأَ اْلإِسْلاَمُ غَرِيبًا وَسَيَعُودُ غَرِيبًا كَمَا بَدَأَ، فَطُوبَى لِلْغُرَبَاءِ اَلَّذِينَ يُصْلِحُونَ مَا أَفْسَدَ النَّاسُ

“İslâm garip olarak başladı (gariplerle temsil edildi) ve bir gün başladığı gibi yeniden bir gurbet dönemi yaşayacaktır. Herkesin bozgunculuk yaptığı dönemde, imar ve ıslah hamlelerini sürdüren gariplere müjdeler olsun!”

*Günümüzde de din ve samimi dindarlar koyu bir gurbet yaşamaktadırlar. Fakat Asr-ı Saadet’te ve sonraki zaman dilimlerinde ışık gelip karanlığın tepesine bindiği gibi, bir kere daha ışık gelecek, karanlığı boğacak. Her yana yeniden nurlar yağacak ve sizin beklediğiniz o mutlu günler beklenmedik şekilde, sürpriz bir mahiyette bir bir doğacak.

*Ne var ki, imtihan zamanında sabretmek, mazlumiyetlere rağmen mefkûreye sahip çıkmak ve Hak yolda başa gelen her şeye katlanmak çok önemlidir. Ashab-ı Kiram’ın büyüklüğünde ve hiç kimsenin onların derecesine yetişemeyecek olmasında bu hususun da tesiri vardır. Zira Sahabe-i Kiram efendilerimiz İslâm’a sahip çıkmanın çok pahalı olduğu bir zamanda ona sahip çıkmışlardır.

*Merhum Mehmet Akif “Çanakkale Şehitlerine” şiirinde “Bedr’in aslanları ancak bu kadar şanlı idi.” sözüyle aslında Ashab-ı Bedr’i küçültmüyor; fakat bir şair mülahazasıyla, bir şiir esprisi içerisinde berikileri biraz yukarıya çıkartıyor. Allah nezdinde öyle de olabilir; öyleyse o Allah’ın bir lütfudur. Mektepte sarığını açıp Çanakkale’ye koşan ve şehadete yürüyen o insanların azm ü ikdamlarını hafife almamak lazımdır. Bununla beraber mutlak fazilette Ashab-ı Kiram ile kimse boy ölçüşemez.

Bedir Savaşı’nın İslâm tarihinde, Bedir Ashabı’nın sahabe arasında ve Bedir’e iştirak eden meleklerin de bütün melekler içinde hususî bir yeri vardır.

*Sahabe, enbiyâdan sonra, ittifakla insanlığın en büyükleridirler. Sahabe, Allah Rasûlü’nün peygamberliğiyle ve risaletiyle münasebettar olmuşlardır. Ayrıca, “Sohbette insibağ vardır.” Ashab-ı Kiram, Efendimiz’in sohbetine mazhar olmuş ve O’nun boyasıyla boyanmışlardır. Dahası onlar her zaman doğruluğun peşinde bulunmuş; Sâdık-ı Masdûk (sallallâhu aleyhi ve sellem) efendimizin etrafında, sadakat üzere hale oluşturmuş ve Müseylimetü’l-Kezzâb’ların şe’ni olan yalana asla tenezzül etmemişlerdir. Bir de vahiy sağanağı altında yaşadıklarından sürekli canlı kalmış ve hep daha ötelere mesafe almışlardır. Bütün bunlarla beraber, Sahabe-i kiram, müthiş bir yalnızlık ve koyu bir vahşete maruz yaşadıkları halde Allah’ın dinine ve peygamberine sahip çıkmışlardır.

*Bedir, Mekke ile Medine arasında bir mevkinin adıdır. Belki de ay oradan çok iyi temâşâ edildiği için bu yer “Bedir” diye anılmıştır. Kur’ân-ı Kerim’de, meleklerin zaman zaman yeryüzüne indikleri; bu cümleden olarak, onların, Bedir Savaşı’nda Müslümanları teşcî etmek ve kuvve-i mâneviyelerini artırmak için, başlarında Cebrail (aleyhisselâm) olduğu hâlde mü’minler arasında dolaştıkları Kur’ân-ı Kerim’de açıkça zikredilmektedir.

*Bedir Savaşı’nın İslâm tarihinde, Bedir Ashabı’nın sahabe arasında ve Bedir’e iştirak eden meleklerin de bütün melekler içinde hususî bir yeri vardır. O kadar ki, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Mekke’nin fethine hazırlanırken, Hâtıb İbn Ebî Beltaa, fetih hazırlığını Mekke’de Kureyş’in ileri gelenlerine bildirmeye teşebbüs eder. Bir kadınla onlara mektup gönderir. Fakat Allah, Efendimiz’i bundan haberdar eder. O da gidip mektubu getirmeleri için Hazreti Ali, Hazreti Zübeyir, Hazreti Mikdad’ı gönderir. Derken mektup getirilir. Mektup Hâtıb İbn Ebî Beltaa’dandır. Hâtıb İbn Ebî Beltaa’nın yaptığı, normal ölçülere göre nifak sayılır. Bu yüzden, Hazreti Ömer (radıyallâhu anh), “Yâ Rasûlallah, bırak şu münafığın kellesini alayım!” der. Bunun üzerine, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Ne biliyorsun? Belki Cenâb-ı Allah, Bedir Harbi’ne katılmış bulunanlara savaş günü bakıp ‘Siz istediğinizi yapınız, Ben sizi affetmişimdir. Cennet size vacip olmuş, siz de Cennet’e girmeye hak kazanmışsınız.’ buyurmuştur.” diye cevap verir.

Ne gam o gemidekilere ki, dümende oturan sensin ya Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)!..”

*İslam’ın garipliğini, ümmetin kimsesizliğini ve Hizmet gönüllülerinin gurbetini vicdanımızda duyup Muzdarip Şair’in “Pek Hazin Bir Mevlid Gecesi”ndeki yanık nağmeleriyle Cenâb-ı Hakk’ın dergâhına yöneliyoruz:

“Yıllar geçiyor ki, yâ Muhammed.

Aylar bize hep Muharrem oldu!

Akşam ne güneşli bir geceydi…

Eyvah, o da leyl-i mâtem oldu!

Alem bugün üç yüz elli milyon

Mazlûma yaman bir âlem oldu:

Çiğnendi harîm-i pâki şer’in;

Nâmûsa yabancı mahrem oldu!

Beyninde öten çanın sesinden

Binlerce minâre ebkem oldu

Allah için, ey Nebiyy-i ma’sum,

İslâm’ı bırakma böyle bîkes,

Ümmeti bırakma böyle mazlum.”

*Sadi Şirazi, “Ne gam o gemidekilere ki, dümende oturan sensin ya Muhammed!..” der. Evet, kaptanlığını İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) yaptığı bir gemi de asla batmayacaktır; zira Habib-i Ekrem ve onun tayfası her zaman Cenâb-ı Hakk’ın koruyup kollamasına mazhardır.

505. Nağme: Mü’minlerin Temsil Fakirliği

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi özetle şu hususları dile getirdi:

Mü’min, her zaman emniyet, güven, doğruluk, sadakat, sulh ve huzurun temsilcisi olmalıdır.

*İman; “emn ü emân” kökünden türetilmiş; inanmak, güven vaad etmek, başkalarının emniyetini temin etmek ve emin, güvenilir, sağlam olmak mânâlarına gelen bir kelimedir. Allah’a inanmak, O’nu tasdik etmek ve doğrulamak, vicdanî itiraf ve kalbî iz’anda bulunmak da bu mübarek kelimeye yüklenen mânâlardan sadece birkaçıdır.

*İman edene mü’min denir. Mü’min, diğer insanlara emniyet ve güven vaad eden, elinden ve dilinden başkalarının emin olduğu insandır. Emin ve güvenilir olma manasına emanet, bir Peygamber sıfatıdır.

*Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in hayatına ve ahlakına baktığımızda, O’nun tam bir emniyet ve güven insanı olduğunu görürüz. Emin olma, emanete hıyanet etmeme, herkese emniyet telkin etme ve aynı zamanda imanın sâdık temsîlcisi olma gibi hususlar O’nun şahsiyetiyle bütünleşmiştir. Zaten, Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinden biri de “Mü’min”dir. Çünkü O, güven kaynağıdır. Peygamberleri güvenli kılan ve onları emniyet sıfatıyla serfiraz eden de yine O’dur. Öyle ise, emniyet, güven, emanet ve iman dediğimiz mesele, bizi peygamberlere ve önemli bir ölçüde peygamberleri de Allah’a bağlar.

*Lügat itibarıyla “silm” ve “selâmet” kökünden gelen “esleme” fiilinin ism-i faili olan “müslim” kelimesi, “kendini Hakk’a teslim eden kişi” mânâsına geldiği gibi, “selâmete erdiren, esenliğe çıkaran, karşılıklı emniyet ve barış tesis eden insan” mânâsına da gelmektedir. Bu açıdan, “Müslüman” dendiğinde, “Allah’a teslim olan, bundan dolayı O’nun emir ve nehiylerine hassasiyetle riayet eden ve böylece kendisini selamet atmosferi içinde tutan insan” akla gelmelidir. Ayrıca, “başkalarının da ondan gelecek şeyler karşısında selamet ve güven içerisinde bulunduğu, barış ve emniyetin temsilcisi, emanette emin insan” mânâsı anlaşılmalıdır.

Allah Rasûlü’nün temsili tebliğine denk idi, belki onun da önündeydi.

*Dini anlatmak ve din esaslarını başkalarına sunmak her dönemde farklı şekillerde ve değişik yollarla olabilir. Belli şartlar altında ve zamanın değişmesiyle, tebliğ yol ve usulleri de değişebilir. Belki değişmeyen tek esas vardır; o da, tebliğin temsille derinleştirilmesi; yani tebliğin yanında, tebliğ edilen şeyin temsil edilmesidir.

*Temsil, insanın deyip anlattıklarını kendi hayatına tatbik etmesi, önce kendisinin yapmasıdır. Peygamberlerin önemli bir vasfı tebliğdir. Tebliğ, nebinin Allah’tan aldığı vahyi başkalarının sinelerine ifâza etme vazifesidir. Bu çok önemli, baş tacı bir misyondur fakat buna denk, belki onun da önünde temsil, yani duyurduğu, bildirdiği hakikatleri kendisinin de milimi milimine yaşaması gelmektedir.

*Allah Rasûlü, emir ve tebliğ buyurduğu her hususu önce kendi hayatına tatbik ediyor, onu haliyle gösteriyordu. Mesela, insanın mükellef olduğu farzlar için, Hazreti Pîr’in de ifade ettiği gibi, abdest ile beraber günde bir saat kâfidir. Fakat İnsanlığın İftihar Tablosu, bize mükellefiyet adına teklif buyurduğu bu ibadetlerin on katını yapıyordu. Ümmetine objektif mükellefiyeti emrediyor ve kimseyi farzların ötesine zorlamıyordu ama kendisi ayakları şişinceye kadar namaz kılıyordu.

*Evet, Allah Rasûlü sabahlara kadar namaz kılardı. Hücre-i Saâdet o kadar dardı ki, -o hücreye canlarımız kurban olsun- Efendimiz’e rahat secde edecek kadar bile yer kalmazdı. Âişe Validemiz’in naklettiğine göre, Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) gece namaza durduğunda dakikalarca kıyam ve kıraatte bulunur, secde edeceği zaman eliyle Hazreti Âişe’nin ayaklarına dokunur ve ancak o mübarek Validemiz ayaklarını çektikten sonra oraya secde edebilirdi.

Günümüzde inananların başındaki en büyük bela hal ve temsili yitirmiş olmalarıdır.

*Bizim birkaç asır evvel yitirdiğimiz husus hal ve temsildir. Militarist bir düşünceyle, meseleyi şekle bağladık. Bir sosyoloğun dediği gibi, kültür Müslümanlığına takıldık.

*Çok tekerrür eden bir mülahazamız var: Ezkaza sizler bir kilise ya da bir havra haziresinde neşet etseydiniz, sonra da bir rasathaneden veya çok uzakları gösteren bir dürbünle âlem-i İslam dediğimiz şu mezar-ı müteharrik bedbahtların diyarını seyretseydiniz, Müslümanlığı tercih, takdir, tebcil adına içinizde bir duygu uyanır mıydı?!.

*Demek ki, şekle ve surete takılıp kalmamız sadece bize zarar vermiyor, aynı zamanda İslam’ın nurundan istifade edebilecek insanlara da mani oluyor. Bu açıdan da dünyanın bir kısım batıl düşünceler içinde bata çıka yürümesine sebebiyet veren hususların başında İslam dünyasındaki hal ve temsil fakirliği sayılabilir. Hal ve temsili yitirmemiz en büyük beladır bizim için.

*Urve bin Zübeyr hazretleri anlatıyor: “Sabahları evden çıkınca teyzem Hazreti Aişe’nin evine uğrar ve ona selam verirdim. Yine bir gün erkenden ona uğradım. Baktım ki, namaz kılıyor, Cenâb-ı Hakk’ı tesbîh u tazimde bulunuyor; sürekli “Biz dünyada, ailemiz içinde iken sonumuzdan endişe ederdik. Ama şükürler olsun ki Allah bize lütfetti ve bizi, o kavuran ateşten korudu.” (Tur, 52/26-27) mealindeki ayetleri okuyor (bazı rivayetlerde ve belki başka zamanlarda farklı ayetleri sürekli okuduğu da nakledilir); bu ayetleri durmadan tekrar ediyor, Rabbine dua dua yalvarıyor, ağlıyor ve adeta gözyaşlarıyla yüzünü yıkıyor. Onu o halde görünce, ben de kalkıp namaza durdum. Fakat o okumasını bir türlü bitirmeyince daha fazla dayanamayıp bir ihtiyacımı görmek için çarşıya gittim. Döndüğümde ne göreyim; Hazreti Aişe yine namazda ve kıyamdaydı; aynı ayetleri tekrar ediyor, ağlıyor ağlıyordu.”

“Selahaddin-i Eyyûbîlerin, Fatihlerin yurdu…” O yurt böyle mi olmalıydı?!.

*Haçlı seferlerinin başındaki insanlardan biri olan İngiltere Kralı Arslan Yürekli Richard kötülük duygusuyla dopdolu şekilde gelip savaşmış olmasına rağmen ülkesine dönünce, “Selahaddin’den insanlık öğrendim.” demişti.

*Merhum Mehmet Akif, Selahaddin-i Eyyûbî ile Fatih’i bir mısrada, bir sırada zikreder, “Selahaddin-i Eyyubilerin, Fatihlerin yurdu…” der. O yurt böyle mi olmalıydı? Birbirini yiyen canavarlar gibi insanlarla mı dolmalıydı?

*Selahaddin-i Eyyûbîlerin, Fatihlerin yurdu Yezidlere, Haccaclara kaldıktan sonra, elbette ki onlar kendilerine göre SS’ler oluşturacaklardır. Onları kışkırtacak, samimi ve yürekten Müslümanların üzerine salacaklardır. Bu canavarlığı gören ve bu tabloyu bütün şenaat ve denaetiyle müşahede eden siz olsanız, ne dersiniz Allah aşkına?!. Vicdanlarınızı yoklayın. Bu manzara karşısında Müslümanlık adına bir tercihte bulunmayı düşünür müsünüz? Vebal kime ait? Emniyeti zir ü zeber (altüst, darmadağın) edenlere.. silm ü selâmı zir ü zeber edenlere!..

Dünyada “tebliğ” ve “temsil”den daha büyük ve daha mukaddes bir vazife yoktur.

*Her şeye rağmen, bize düşen, bütün benliğimizle bir kere daha Allah’a yönelmek, yüce mefkûremiz adına hareket etmek ve kusursuz bir sa’y ü gayretle gerilmektir. M. Akif ne hoş söyler:

“Sus ey dîvâne! Durmaz kâinâtın seyr-i mu’tâdı,

Ne sandın! Fıtratın ahkâmı hiç dinler mi feryâdı?

Bugün, sen kendi kendinden ümîd et ancak imdâdı;

Evet, sen kendi ikdâmınla kaldır git de bîdâdı;

Cihan kanûn-i sa’yin, bak, nasıl bir hisle münkâdı!

Ne yaptın? ‘Leyse li’l-insâni illâ mâ-seâ’ (Necm, 53/39) vardı!..”

*Din-i mübîn-i İslâm’ı tanıtmak, Allah’ı, Peygamber Efendimiz’i, Kur’an’ı, iman esaslarını ve İslâm’ın şartlarını söz ve hal ile anlatmak bir mü’minin en önemli vazifesidir. Dünyada “tebliğ” ve “temsil” dediğimiz bu işten daha mukaddes bir vazife yoktur. Eğer ondan daha kutsal ve Allah indinde daha makbul bir vazife olsaydı, Allah en sevdiği kullarını o vazifeyle yeryüzüne gönderirdi ve onu en önemli kurbet vesilesi kılardı. Oysa Cenâb-ı Hak, peygamberlerini tebliğ vazifesiyle gönderdi ve onları Kendine en yakın kullar yaptı.

504. Nağme: Yangın, O Reçete ve Gaflet

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi özetle şu hususları dile getirdi:

O cephaneliklerin yığılmasına göz yumanlar vatana, millete, dine, diyanete ihanet etmişlerdir!..

*Nikbîn, hadiselerin kötü ve çirkin yüzlerine gözlerini kapatıp her şeyi sadece iyi ve güzel yönleriyle ele alan; bedbîn ise her şeyi kötü ve kapkara gören kişi demektir. Hakikatbîn veya hüdâbîne gelince, o, her şeyi kamet-i kıymetine ve keyfiyetine uygun olarak görmeye çalışan insandır. Doğru olan, hakikatbînliktir; istikamet erlerinin bakışı da bu olmalıdır, her şeyi bugünüyle, yarınıyla, öbür günüyle olduğu gibi ve bütün olarak görmek. Bugün her şey güllük-gülistanlık olabilir ama atmosfer şartlarının ne gösterdiği de itibara alınmalıdır. Şayet bağınızı, bahçenizi vuracak dolu, tipi, boran tepenizde kol geziyorsa, bunu da görmek lazımdır.

*Dıştan o cephanelikler sizin dağınızın, tepenizin dibine gömülmüşse.. o silahlar bir gün birilerinin eline verilerek mübarek Anadolu’da peşi peşine kargaşalara, kargaşalar fasit dairesine -o onu doğuran, o onu doğuran, o onu doğuran, birbirini takip eden fesat fasit dairesine- sebebiyet verecek şekilde stoklanmışsa.. siz de bunlara bilerek göz yummuşsanız, doğrudan doğruya vatana, millete, dinine, diyanetine ihanet etmiş sayılırsınız. Belki bir gün uluslararası hukuk da meseleye böyle bakacak ve Pinochet’leri alıp istintak ettiği gibi sorumluları istintak edecektir. Fakat o güne kadar ülkede belki de taş taşın üstünde kalmayacak. Bakmayın, öyle nikbînlik içinde her şeyi süt liman görmelerine bakmayın. Gafilin ve anlamayanın görüşüne göre hüküm vermeyin.

“Tulumbanı al, yetiş imdada, yangın var!..” Mübarek ülkende Haçlı döneminde olduğundan daha fazla yangın var!..

*Bir toplum canavarlaşıyor, gulyabaniler haline geliyor, herkes birbirinden nefret ediyor. Bir de bütün bunlar, birilerinin mevcudiyetlerini devam ettirme adına, ayrıştırma gibi farklı bir yol ve yöntemle daha da içinden çıkılmaz hal alıyorsa.. ve bir de bu ayrıştırmalar kutsala dayandırılıyorsa; mesele Müslümanlık gibi gösteriliyorsa, bu kafirîlikler Müslümanlık gibi gösteriliyorsa, Müslümanlık diye sürüler bunların arkasından sürükleniyorsa… Herhalde o ülkedeki bütün felaketler onların yüzünden; zelzele oluyorsa o hainlerin yüzünden, insanlar insanları öldürüyorsa o hainlerin yüzünden; baba evladını, evlat babasını dinlemiyorsa, aile içinde kopukluklar yaşanıyorsa, aile fertleri birbirinden kopuyor ve birbirini düşman gibi görüyorsa, o serkarlar veya serkerler yüzünden.

*Onca utanmaz karşısında -bağışlayın beni- utanan insanlar kendilerine düşen misyonu eda etmeliler; el açıp yalvarmalılar, yürekleri çatlayasıya yalvarmalılar. “Allahım ecdattan tevarüs ettiğimiz vatanımızı ve milletimizi, onu bölüştüren bir kısım şakilere bırakma! Bilmem nereli bir külhânîye terkedilmeyecek kadar mübarek bir memleket, mübarek bir millettir; Allahım ne olur, o ülkeyi, o milleti hainlere bırakma!” diye başımızı yere koyup dua edelim. Allah için, Rasûlullah için, dininiz için, diyanetiniz için, bu korkunç yangını görmeye çalışarak, hiç olmazsa dualarınızla, birer itfaiyeci gibi davranın. Sûzî ifadesiyle “Tulumbanı al, yetiş imdada, yangın var / Dedim: Zahirde mi? Dedi: İhfada yangın var! / Sefine-i kalbime yağlı paçavra attın ey dost / Bülent avaz ile dersin: Bakın deryada yangın var!” Yangın var!.. Senin mübarek ülkende Haçlı döneminde olduğundan daha fazla yangın var; işgal döneminde olduğundan daha fazla yangın var!..

Kürt Meselesinin Çözümü ve Doğu-Güneydoğu’nun Huzuru Adına On Sene Önce Sunulan Rapor/Reçete

*Bir hususu dile getirmeyi düşünmüyordum; o mesele benimle ölüp mezara gömülsün istiyordum. Evet, M. Akif’in “His yok, hareket yok, acı yok… Leş mi kesildin? / Hayret veriyorsun bana… Sen böyle değildin.” dediği gibi; onların bu mevzudaki duyarsızlığını, hissizliğini, hareketsizliğini, leş kesilmişliğini ifade etmeyi hiç istemiyordum. Fakat icmâlen arz edeceğim:

*Yeni fitne ve fesat tohumunun saçıldığı dönem.. başkalarının senin ülkenin bir kesimini bir yönüyle cephanelik haline getirmek istediği, orada silah stokları yapmaya başladığı dönem.. işin başlangıcı. Tabir-i diğerle, “süreç” safsatasıyla bizim kendimizi aldatmamızdan sekiz-dokuz sene evvel… Haddimi bilmeyerek zamanın serkarlarına bir mesaj gönderdim. Gönderdiğim mesaj/rapor aklımda kaldığı kadarıyla şu maddeleri ihtiva ediyordu:

*Hazreti Bediüzzaman, o dönemde Prens Sabahattin’in yaptığı adem-i merkeziyet yönündeki çağrıları tenkit etmiş; toplumda birlik ve beraberliği sağlayan bağlar güçlendirilmeden adem-i merkeziyete gidilmesinin farklı unsurların merkezden kopmasına sebebiyet vereceğini, bunun da on üç asır evvel ölmüş olan cahiliye dönemi ırkçılığını canlandıracak bir fitneye yol açacağını belirtmiştir. Binaenaleyh, bölge merkezden asla koparılmamalıdır fakat orası tam bir cazibe merkezi haline getirilmelidir. Samimi gayretler neticesinde o coğrafya mutlaka kalkındırılmalı ve öylesine mamur hale getirilmelidir ki, önemli bir medeniyet merkezi konumunu yeniden kazansın, imrenilir bir vaziyete kavuşsun ve bölge halkının hepsi halinden memnun olsun.

*Orada eğitim çok ciddi şekilde ele alınmalıdır. Çünkü eğitim problemi çözüldüğü zaman çok problemler de çözülecektir. Çözülecek bu problemlerin başında da geleceği karanlık görme, sulh içerisinde hak ve adaletin bir gün ikame edilebileceğine inanmama ve ümitsizlik girdabında debelenme marazları vardır. O bölgeye tayin edilecek muallimler, bugün dünyanın dört bir tarafına ciddi fedakârlıklarla hicret eden gönüllüler gibi, dönmemek, orada ölmek ve oraya gömülmek üzere gitmeliler. Bu yaşatma duygusuyla serfiraz, gaye-i hayali ve mefkûresi olan fedakâr rehberler, sağlam bir eğitim müessesesinde sağlam bir nesil yetiştirirler. Fedakâr öğretmenleri o tarafa göndermek suretiyle eğitim müesseselerini diriltici, canlı hale getirmek lazım. Zira mekteplerdeki o çocuklar -şehadetleri makbul olmasa bile- aileler içinde söyledikleri sözlerle Anadolu’nun diğer kesimine karşı en sadık şahitlerin tesirinden daha tesirli olurlar. Bu şekilde işi dipten almak suretiyle, bugün olmazsa yarın orayı ihya etmiş olacaksınız, rica ederim, (kimseye el öptürmem ama her zaman başkalarının elini de öpmüşümdür; belki onu da dedim bilemiyorum) elinizi öperim, ne olur bunu yapın.

*Hazreti Bediüzzaman ta Meşrutiyet yıllarında Medresetü’z-Zehra adıyla Van’da bir üniversite kurulmasını teklif ederken orada Arapça’nın farz, Türkçe’nin vacip ve Kürtçe’nin caiz gibi kabul edilerek hepsinin beraberce okutulması gerektiğini söylemiştir. Neden okullarda Kürtçe’nin de öğretilmesine fırsat verilmesin? Bakın, yurtdışındaki okullarımızda Türkçe seçmeli ders olarak okutuluyor ve kimse buna mani olmuyor. O bölgenin mekteplerinde de Kürtçe seçmeli dil olsun. Kürtçe radyoları olsun, televizyonları olsun.

*Sağlık açısında bölgeyi ele alın, sağlık müesseseleri kurun. Türkiye’de çok pratisyen hekim var, onların çoğu doğuya gönderilebilir. Çünkü her doktor, direk halkın yanında, evinde iç içe olup onları kucaklayabilir. Keşke her köye olmasa bile birkaç tanesine bir sağlık memuru, pratisyen hekim gönderilse. Onlar da sağlık ocaklarında onlara sağlık hizmetinde bulunsa, okullarda halka koruyucu hekimlik adına dersler verip sağlıksız şartların oluşmasını önlemiş olsa. Böylece hem mesleklerini icra etme yoluyla hem de okuttukları çocuklar vesilesiyle ailelerin içine girseler ve kendilerini ifade etseler.

*Oraya gerçekten halkla içli dışlı olabilecek askerler tayin edilmeli. Bu suretle, bir yönüyle halkın dimağındaki darbe yapan, baskı uygulayan, balyoz gibi tepelerine inen o yanlış asker telakkisinin silinmesi sağlanmalı. Öyle insanlar gönderilmeli ki, 27 Mayıs’ın travması silinmeli, 12 Mart’ın travması silinmeli, 12 Eylül’ün travması silinmeli, 28 Şubat’ın o toplumda travması silinmeli.

*Keza, oraya gitmeye hazır emniyet memurları vardır. Sağlam karakterli, vazifeşinas, yaşatma duygusuyla serfiraz, içi yaşatma heyecanıyla dopdolu emniyet mensuplarını gönderin oraya. Gidip gerçek emniyeti temsil etsinler; hatta imkân dâhilinde çocuklar ile top oynasın, hediyeler versin ve gençlerle sıcak ilişkiler içinde olsunlar Çünkü çocuklar ve gençler daha önce oldukça ürkmüş, korkmuşlardır. Polis ya da asker abisinin elinden hediye alan ve onun tarafından giydirilen bir çocuğun devletine kötü nazarla bakması ve kandırılması oldukça zordur. Evleri teker teker gezip toplumun dertlerini dinleyebilecek, güvenin teminatı olan emniyet mensupları gönderin ki hem halkın gönlüne girsin hem de fesat ve idlâle fırsat vermeyecek şekilde bütün sızma kanallarını kapatsınlar.

*Yine yüreğini tamamen diriliş duygusuna bağlamış Mülkiyeliler, valiler, kaymakamlar, vali yardımcıları tayin edilmeli. Gaye-i hayali olan, enaniyetine bağlı kalmayan, yaşatma duygusunu yaşamanın önünde gören Mülkiyelileri hususi mahiyette seçin ve oraya tayin edilmeli. Halkın içinde olsunlar ister polisiyle ister emniyetçisiyle, ister askeriyle… Namaz kılan o insanlar sağa selam verdikleri zaman valiyi görsünler, sola selam verdikleri zaman kaymakamı görsün, emniyetçiyi görsün, polisi görsün, sağlıkçıyı görsünler.

*Bölgede oranın dilini bilen din adamları vazifelendirilmelidir. O halkın karakterini çok iyi bilen, çok ciddi bir empati mülahazasıyla onları doğru okuyan ve ona göre muamelede bulunan vaizler gönderilmelidir. Ayrıca doğuda yetişmiş çok değerli âlimler mevcuttur ve orada kanaat önderlerine çok önem verilir. Onlara seminerler verilmeli, güvenlikleri temin edilmeli ve halkın kuvve-i maneviyesini arttırmak adına onlar yüreklendirilmelidir. Dahası yetiştirdikleri talebelere imam ve hatiplik imkânları sağlanmalı; halka kendi dillerini bilen samimi insanların rehberlik yapması için zemin oluşturulmalıdır.

*Bunları yapacak dünya kadar insan vardı; Mülkiyeliler vardı, valiler vardı, kaymakamlar vardı. Böylece dört bir yandan surlar oluşturulmak suretiyle mel’un düşüncelerin o mübarek toplumun içine sızmasına fırsat verilmeyecekti.

*Bunları söylerken, şimdiye kadar, endişe duyduğum bir şey oldu: Reçetenin mahiyeti bu, yaklaşım bu, konuşma bu. Fakat acaba bizim oradaki vatandaşlarımız, mübarek vatandaşlarımız (meseleyi farklı yorumlarlar mı?) Gönlümüzün sesiyle bunu söylüyoruz; ileriye matuf seçme-seçilme gibi bir derdimiz yok bizim. Başbakanlığımızı, Cumhurbaşkanlığımızı devam ettirme gibi bir derdimiz yok. Siz onları ona katlayıp önüme getirseniz, elimin tersiyle itmezsem, ben dünyanın en alçak insanıyım!.. Öyle bir derdimiz yok. Bizim derdimiz; gönüllerin imarı.. insanın yeniden ahsen-i takvim ufkuna ulaştırılması.. insana yeniden ne mahiyette yaratıldığının hatırlatılması; o mahiyet ve donanımına ait dinamiklerin anlatılması.. ve yeniden insanın kalbinin Allah’la buluşturulması.

*İşte bunları dedim âcizane; arkadaşımızla o notları gönderdim oraya. O günkü serkar elinin tersiyle itti bunları. İtti ve aynen şöyle dedi: “Ben oraya tayin edecek insan bulamıyorum. Bir vali tayin ettim, birkaç gün sonra ‘Beni -bu bilmiyorum ne türlü yer filan- buradan al!’ falan dedi.” Bahanesi buydu.

*Şimdi âcizane bir imamın, bir vaizin, haddini bilmeyerek işin başındaki bir insana on sene evvel gönderdiği reçetenin hâsılı bu. Belki bazı maddelerini de unuttum. Bunlar on sene evvel söylenen sözler. Bilmiyorum, onlarda hala var mı bunlardan izler. Hiç zannetmiyorum, çünkü bakışlarında adamlar dümdüzler!..

503. Nağme: Yolumuzun Kaderi ve Doğruluğunun İki Delili

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi özetle şu hususları dile getirdi:

Sabredenlere müjdeler olsun!..

*Kur’ân-ı Kerim’de

وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِنَ الْأَمْوَالِ وَالْأَنْفُسِ وَالثَّمَرَاتِ وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ

“Andolsun ki, sizi biraz korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azalma (fakirlik) ile imtihan eder, deneriz. (Ey Peygamber) sen sabredenleri müjdele!” (Bakara, 2/155) buyurulmak suretiyle, insanın çok farklı imtihanlara maruz bırakılacağı ifade edilmiş; daha sonra da, bu belâ ve mihnetlere sabredenler müjdelenmiştir. Buna göre tıpkı ibadetlerin insanın derecesini yükselttiği gibi, menfî ibadet sayılan imtihanlar da sabredildiği takdirde insanı günahlarından arındırır ve onu en yüce ve yüksek makamlara çıkarır.

*O hâlde Allah’ın insanları imtihandan imtihana sürüklemesi ve onları farklı imtihan unsurlarıyla test etmesi karşısında mü’mine düşen vazife, maruz kaldığı her imtihanda dişini sıkıp sabretmesi; ayrıca bu durumu kendisiyle yüzleşme, kendini bir kere daha gözden geçirme ve iyi bir kıvam sergileyip sergileyemediğinin muhasebesini yapma adına bir fırsat bilmesidir.

Hakiki mü’min bütün korkulara karşı, bir gladyatör gibi meydan okur; “Hepiniz gelin, topunuz birden gelin!..” der.

*Hazreti Üstad, Hücumât-ı Sitte’de insanı derdest eden hastalıkları anlatırken havf hissini de zikreder. İnsanın ayağına pranga ve boynuna tasma olan marazların başında korku gelir.

*Bu yolda, insî cinnî şeytanların desise ve tehditlerine maruz kalırsınız: “Malınızı elinizden alırız. Sizi dünyevî yaşayışınız itibarıyla tazyiklere maruz bırakırız. Önünüzü keseriz. Size yürüme fırsatı vermeyiz. Her köşe başında bir gulyabaniyle bir kere daha yakanıza sarılırız. En meşru işlerinizde bile size hesap sorarız.” Bu türlü şeylerle sizi korkutur, yürüdüğünüz doğru yoldan sizi vazgeçirmeye çalışırlar. Mü’min bunları gülerek karşılamalı ve atlatmalı.

*Evet, dünyanızı ve ikbalinizi elinizden almakla korkuturlar.. istikbalinizi karartmakla korkuturlar.. makamdan mahrumiyetle korkuturlar.. kemik atıyor gibi, üç-beş kuruş bir şey önünüze saçar, sonra da “Keseriz bunu!” der korkuturlar.. “İki kilo kömürü keseriz” diye korkuturlar. “Yüz lirayı vermeyiz, keseriz!” diye korkuturlar. Korku, Allah belası öyle bir virüstür ki, insanın içine düştüğü zaman insan onun esiri olur.

*Oysaki korku, mehafet ve mehabet hissi şeklinde Allah’a karşı duyulması gereken bir kuvvedir. İnsan Allah’tan korkuyorsa, O’na karşı saygılıysa ve O’nun mehabetiyle oturup kalkıyorsa, hürriyetini elde etmiş demektir; artık o, başka korkulara karşı, bir gladyatör gibi meydan okur; “Hepiniz gelin, topunuz birden gelin!..” diyebilir.

“Mü’minlerin, düşman birliklerini görmeleri onların sadece iman ve teslimiyetlerini artırdı.” 

*Bütün dünyevî korkulardan sıyrılmış olan Sahabe efendilerimizde dine adanmışlık ve ahiret hedefli yaşama ruh hali vardı. Kur’an nurları ve Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in insibağı onları en kötü şartlara dahi hazır hale getirmişti. Defalarca imtihandan geçeceklerine, zaman zaman düşmanla yaka paça olacaklarına, maldan ve candan fedakârlık gerektiren hadiselerle karşı karşıya kalacaklarına ve bütün tehlikelere/tehditlere mukabil dimdik durarak sonraki nesillere de hüsn-ü misal teşkil etmekle vazifeli bulunduklarına gönülden inanmışlardı. Evet, Allah’ın ve Rasûlü’nün verdiği haberler iliklerine ve nöronlarına öyle işlemişti ki, onlara kendi varlıklarına inanmanın ötesinde inanıyorlardı.

*Şu ayet-i kerime onlardaki bu iman, cesaret, metanet ve teslimiyeti destanlaştırmaktadır:

وَلَمَّا رَاَ الْمُؤْمِنُونَ الْاَحْزَابَ قَالُوا هٰـذَا مَا وَعَدَنَا اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَصَدَقَ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَمَا زَادَهُمْ إِلَّا إِيمَانًا وَتَسْليمًا

“Mü’minler saldıran o birleşik kuvvetleri karşılarında görünce, ‘İşte bu, Allah ve Rasûlü’nün bize vâd ettiği (zafer)! Allah da, Rasûlü de elbette doğru söylemişlerdir.’ dediler. Mü’minlerin, düşman birliklerini görmeleri onların sadece iman ve teslimiyetlerini artırdı.” (Ahzâb, 33/22)

*Sahabe efendilerimizin insanların telaşa kapılıp paniklemesi beklenen şartlarda dahi paniklemedikleri, aksine imanlarının ve teslimiyetlerinin ziyadeleştiği gibi, inşaallah değişik belalar ve gâileler karşısında günümüzün adanmış ruhları da aynı kıvamı gösterir, asla paniklemez; vazife ve sorumluluklarını bihakkın yerine getirirler. Dört bir yandan bela ve musibet gelse, onlar aynı sahabe gibi, “İşte bu, Allah ve Rasûlü’nün bize vâd ettiği…” der ve yürürler.

“Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara mâruz kalmadan Cennet’e gireceğinizi mi sandınız?!.”

*Cenâb-ı Hak, sabredip mücahedelerini sonuna kadar götürenlerle yarı yoldan dönenleri ayırt edip yaptıkları amelleri onlara da göstermek için kullarını imtihan etmektedir. Nitekim bir âyet-i kerimede O şöyle buyurmaktadır:

أَمْ حَسِبْتُمْ أَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَعْلَمِ اللهُ الَّذِينَ جَاهَدُوا مِنْكُمْ وَيَعْلَمَ الصَّابِرِينَ

“Allah, sizin içinizden cihad edenlerle sabır gösterenleri ayırt edip meydana çıkarmadan, kolayca Cennet’e girivereceğinizi mi zannettiniz?” (Âl-i İmrân, 3/142) Allah (celle celâluhu) bu imtihanı, kullarının takınacakları tavrı öğrenmek için yapmamaktadır. Zira O (celle celâluhu), bu mevzuda sabredeceklerle etmeyecekleri ilm-i ezelîsiyle zaten bilmektedir. Ancak, bildiği bir hakikati, ilm-i şuhûdîsi ile kullarına da gösterip bildirmek istemektedir.

*Cennet’e uzanan peygamberler yolunun kendine göre bazı meşakkatleri vardır. Kur’ân-ı Kerim’de bu hususa şöyle dikkat çekilmiştir:

أَمْ حَسِبْتُمْ أَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَأْتِكُمْ مَثَلُ الَّذِينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِكُمْ مَسَّتْهُمُ الْبَأْسَاءُ وَالضَّرَّاءُ وَزُلْزِلُوا حَتَّى يَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ مَتَى نَصْرُ اللهِ أَلاَ إِنَّ نَصْرَ اللهِ قَرِيبٌ

“Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara mâruz kalmadan Cennet’e gireceğinizi mi sandınız?.. Evet, onlar öyle ezici mihnetlere, zorluklara dûçar oldular ve öyle şiddetle sarsıldılar ki, Peygamber ve yanındakiler, ‘Allah’ın vaad ettiği yardım ne zaman yetişecek?’ diyecek hale geldiler. İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.” (Bakara, 2/214) Sizden evvel gelenlerin başlarına gelen dâhiyeler, gaileler başınıza gelmeden, o sarsıcı yıldırımlar başınızda dönmeden, hatta iş nebi ve beraberinde bulunanlar “Allahım yardımın ne zaman?” diyeceği kerteye varmadan Cennet’e gireceğinizi mi zannediyorsunuz?

Bu iki delilin pozitif olanını sağ tarafınıza alın, diğerini de sol yanınıza; Allah’ı sevdirme adına, koşun dünyanın dört bir bucağına!..

*Yürüdüğünüz bu yolda Kur’an-ı Mucizü’l-Beyan ve Sünnet-i Seniyye’ye muhalif olarak, Ebu Bekir’lerin, Ömer’lerin, Osman’ların, Ali’lerin, Aşere-yi Mübeşşere’nin, Âl-i Beyt-i Rasûlullah’ın (radıyallahu anhüm ecmaîn) yürüdüğü yolun dışında yürüdüğünüz endişesi var mı içinizde? Nam-ı Celil-i İlahi’yi tanıttırmadan başka bir sevdanız var mı? Herkesin Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem)’i tanıyıp bilmesi ve O’nunla belli ölçüde münasebete geçmesi haricinde bir talebiniz, beklentiniz, hedefiniz var mı?!..

*Sizin bu doğru disiplinler ve prensipler istikametinde yürümenizin yanında, isabetli iş yaptığınıza bir de negatif taraftan, hafife alamayacağınız bir delil vardır: Zalimler sizin yaptığınız bu hizmetleri hazmedemiyor ve yaptığınız şeyleri dünyanın değişik yerlerinde yıkmaya çalışıyorlarsa, bu da hakkaniyetinize bir delildir. Haccac’lar, Yezit’ler, Amnofis’ler, Batılıların üç asırda yapamadığı şeyleri Cenâb-ı Allah’ın o mübarek milletimizin fedakâr ve vefakâr evlatlarına yaptırmış olmasını çekemiyorlarsa, bu da negatif yandan sizin doğru yolda olduğunuzu gösterir.

*Kur’an ve Sünnet ile kendinizi test ettikten, dünya adına herhangi bir hedef arkasında koşmadığınızı bir kere daha gözden geçirdikten ve kendinizi ciddi bir nefis muhasebesine tâbi tuttuktan sonra “Elhamdülillah, yürüdüğümüz yol, günde kırk defa tekrar ederek ‘Allahım, bizi sırat-ı müstakîme hidayet buyur’ deyip dilediğimiz, Nebilerin, sıddıkların, şehitlerin, salihlerin yürüdüğü yol.” diyebiliyorsanız.. bir diğer taraftan da şayet dini ve diyaneti özüyle benimseyememiş, sindirememiş, içselleştirememiş, dini dünyasını mamur kılma adına kullanan Amnofis’ler, Hitler’ler, Jul Sezar’lar sizin aleyhinizdeyse, vallahi, billahi, tallahi yürüdüğünüz yol doğrudur.

*Bu iki delilin pozitif olanını sağ tarafınıza alın, diğerini de sol yanınıza; Allah’ın izni ve inayetiyle, birer asâ gibi dayanın onlara; hiç tereddüt etmeden ve hızınıza hız katarak, Allah’ı sevdirme adına koşun dünyanın dört bir bucağına!..