BİR NEFES (22)

Herkul | | HERKUL NAGME

Bu sohbetin (ister yazılı ister sesli/görüntülü) tamamına şu linkten ulaşabilirsiniz:

http://www.ozgurherkul.org/bamteli/bamteli-yol-cile-ve-akibet/

 

BİR NEFES (16)

Herkul | | HERKUL NAGME

Klipten bazı cümleler:

* İçinde bulunduğumuz şartlar itibarıyla, konjonktür itibarıyla, zannediyorum meseleyi seferberlik şeklinde ele almak lazım; kadın-erkek, çoluk-çocuk, genç-ihtiyar, herkesin yapabileceği şeyi yapması lazım.

* Falan-filan kötülük yapmış, zulüm etmiş, haksızlıkta bulunmuş; ee bir şey deme, katlan sen de ona ama durağanlık içinde… Hayır, öyle değil!.. Esasen şimdi bu şartlar, benim durumum, bu konumum, konumlandırıldığım bu durum neler yapmaya müsait ise, onları yapmalıyım.

* Şu anda dünyanın değişik yerlerine serpiştirilmiş olma mevzuu, esasen Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hem bir isteğinin, hem de bir gâye-i hayalinin realize edilmesi açısından önemli bir adım gibi geliyor bana. 

* İşte üslupta hata etmeden, anlatacağınız şeyleri anlatmalısınız; bu pozisyonu iyi değerlendirip anlatmanız lazım. Herkes duydu, bu bir fırsattır. Dolayısıyla nâm-ı celîl-i Muhammedî’nin -Kendi buyurduğu gibi- ism-i şerifleri, güneşin doğup-battığı her yerde bir bayrak gibi dalgalanacak.

* Bunda da belki en başta gelen şey, entegrasyon. Bulunduğumuz ülkede, kılığımız ile, kıyafetimiz ile, saçımız ile, sakalımız ile bir farklılık arz ederek din-i mübînin emirleri çerçevesinde yapacağımız şeyleri yaparız; hemşirelerimizin şu anda yaptıkları gibi, sizin yaptıklarınız gibi.

* Aklı başında olan insanlar, genç nesiller, kadın-erkek hepsi, şebâben ve şuyûhen (genciyle ve yaşlısıyla) entegrasyonda kusur etmemeliler. Öyle ki o insanlar, “Bunlar bizden!” falan demeliler. Ancak konuştuğunuz zaman “Yahu siz, bizden değilmişsiniz!” falan diyebilmeliler. Bunun gibi…

* Fakat bir diğer taraftan da bu kadar yakın durduğunuz zaman, bir asimilasyon yılanı, çıyanı baş gösterebilir bu mevzuda.

* Buraya gelen Amerikalı akademisyenlerden birisi -Efendimiz’i de tanıyor, “Peygamber” olarak biliyor, “Muhammedun Rasûlullah!” diyor, sallallâhu aleyhi ve sellem- bize yalvarırcasına dedi ki: “Aman hocam, ne olur, Allah aşkına!.. Bakın, buraya gelmişsiniz; erimeyin bu toplum içinde!.. Ne iseniz, öyle devam edin! Sizden evvel gelenler, değişik yerlere dağıldılar; fakat immün sistemleri zayıftı, mukavemet edemediler; o çağlayana kendilerini saldılar, bir daha da kenara çıkmaya fırsat bulamadılar.”

* Bütün bunların yanında bir de bir araya geldiğimiz zaman, “Sohbet-i Cânân”. “Keşke sevdiğimi sevse, kamu halk-i cihan / Sohbetimiz her zaman sohbet-i Cânân olsa.” dediği gibi şâirin.

Not: Bu sohbetin tamamına şu linkten ulaşabilirsiniz: http://herkul.org/bamteli/bamteli-kadin-hizmet-entegrasyon-ve-asimilasyona-karsi-surlar/

BİR NEFES (15)

Herkul | | HERKUL NAGME

Klipten bazı cümleler:

* Çok defa diyorum ki: “Allah’ım! Bu Kıtmîr de, bu Hizmet’in içinde bulunanlar da, aynı zamanda bu Hizmet de Sana emanettir.” Bütün benliğim ile böyle diyorum: “Bunu başkasına, hükümete, devlete, siyasîlere emanet edersek, canına okurlar. Ama Sen, Emîn’sin. Sen, Mü’min ismi ile mevsûfsun veya müsemmâsın. Dolayısıyla hepsi Sana emanet!.. Nezd-i Uluhiyetinde, Hazîre-i Kuds’ünde bunları Sana emanet ediyorum, bahtına düştüm!..

* Siz, bütün benliğiniz ile meseleyi O’na emanet ederseniz, O’nun da o engin lütfu ile, keremi ile mutlaka karşılığını bulursunuz.

* Bir imtihan oluyoruz, bir mîâdı var bu meselenin. İnsan, bu imtihanda o mîâdı doldurup işin içinden pâk olarak, pîr u pâk olarak sıyrılıp çıkıyor.

* Siz, teveccüh ederseniz, teveccüh, teveccüh doğurur. Teveccüh edin, teveccüh bulun!..

* Cenâb-ı Hak, inayetini sizinle/bizimle eylesin!.. İttirdi; iyi bir yerde duruyoruz. Yanılıp yanılıp zâlimlerin içinde bulunabilirdik.

* Dünküler ihtiyarî hicret ile sevabı kazandılar. Bugünküler de yerlerini-yurtlarını, mallarını-mülklerini terk ettiler; bir yönüyle onun acısı var sinelerinde ama “Olsun!” diyorlar, “Dünyanın dört bir yanında Ruh-u Revân-i Muhammedî şehbal açsın da, ne olursa olsun!” diyorlar.

* Amerika’da şu anda bir mahkeme oluyor. (Bakınız: http://www.tr724.com/akpli-4-bakan-washingtondaki-mahkeme-dosyasinda-guleni-kacirma-davasi-basladi/ ve https://zamanaustralia.com/2019/07/24/abdde-juri-kararini-verdi-guleni-kacirma-davasinda-amerikali-is-adami-kian-oybirligiyle-suclu-bulundu/) Tam yirmi tane güçlü şirket -burada- kiralamışlar, güçlü avukatlar tutmuşlar, “Harekete mensup insanları derdest edin.” diye…

* Tonlarla para harcıyorlar… Sadece bir adam için on beş milyon dolar… Ve bu meseleyi teklif edenler, pazarlık yapanlar da iki tane bakan.

* Böyle bir hınç karşısında, Allah (celle celâluhu), sizi koruyor.

Not: Bu sohbetin tamamına şu linkten ulaşabilirsiniz: http://herkul.org/bamteli/bamteli-imtihan-sekine-ve-kurtulus/

BİR NEFES (14)

Herkul | | HERKUL NAGME

Mesâî, çok iyi tanzim edilmeli..

Arkadaşlarımızın aktüalite ile çok meşgul olmamaları lazım.

Bizi doğrudan doğruya, evvelen ve bizzat alakadar etmeyen (mâlâyânî) şeylere karşı mesafeli durmamız lazım. Bu mevzuda kırmızı çizgimiz, o olmalı.

İşlerimiz baştan düzenli olarak hep belli bir plan içinde realize edilmeye çalışılmalı.

“A’mâlin taksimi” diyoruz; yani, herkes ne yapabilecek ise, temayülü ne ise, ruh ve kalb ibresi neyi gösteriyor ise, bence o istikamette yol almalıdır. Yoksa öbür türlü bilmediği/istemediği/sevmediği bir patikada yürüyor gibi olur; çok zamana mal olur.

Çok yüksek bir ideal, hayatında onun “on iki”si olmalı; vuracaksa on ikiden vurmalı. Öyle bir gâye-i hayal olmalı. Öyle yüksek bir hedefe dilbeste olursa bir insan, onun beri tarafında değersiz şeylere karşı gönül kaptırmaz. Evet, o, onun “Leyla”sı olmalı; kendisi de o işin “Mecnûn’u olmalı. Leyla’yı gördüğü zaman bile, onu tanımayacak şekilde bir “Leyla”cı olmalı.

“Öyle bir gâye-i hayal olmazsa, ezhân, enelere döner.” Zihinler, enâniyete döner, bir egoist olur, egosantrist olur, narsist olur insan, hiç farkına varmadan.

Onun için, Allah ile irtibatlı, çok yüksek hedeflere talip olmalı!.. “Ne yapsam ki O’nun hoşnutluğunu ve rızasını kazansam?!. Ne yapsam ki, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ı memnun etsem! Teşrif buyursa, benim kalbime otağını kursa, benim gecelerimi nurlandırsa. Keşke, her gece öyle olsa!..”

İnsan, gönlünü bunlara kaptırınca, zannediyorum artık bir deli, bir sevdalıdır; başka şey görmez, düşünmez. Hazreti Ebu Bekir çizgisi, Ömer çizgisi, Osman çizgisi, Ali çizgisi, daha yüzlerce… Mus’ab İbn Umeyr çizgisi…

İnsanın sunacağı şeye, o söze, o beyana, o baş döndürücü fesahate, belagate esasen değer kazandıran husus, deyip-ettiği şeyleri harfiyen yaşamasıdır. Onun için tavır istikameti, davranış istikameti çok önemlidir.

Bir gün bu gönüllere, cihan, kapılarını kale kapıları gibi aralayacak; kendi kendilerine “Buyurun!” edecektir inşaallah. Biz o ütopik tavrı sergilemeli, o cazibedar güzellikleri ortaya koymalıyız.

Esasen “O’nu bulan neyi kaybetmiştir ki; O’nu kaybeden, ne bulmuştur ki?!.” Öyle bir şeye talip olmuşsunuz ki, bütün dünyalar onun yanında bir damla etmez!..

***

Not: Bu sohbetin tamamına şu linkten ulaşabilirsiniz: http://www.ozgurherkul.org/bamteli/bamteli-ozel-gencler-ile-hasbihal/

RAMAZAN’I UĞURLARKEN

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Ramazan ayı boyunca ara verilen Bamteli sohbetleri henüz başlamadı. 

Ekteki videoda muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin son teravih namazından sonraki hasbihalinden bir bölüm ile bayram hutbesi ve duasından kesitler bulacaksınız.

Muhabbetle…

BİR NEFES (13)

Herkul | | HERKUL NAGME

* Özellikle Ramazan’da şu türlü duaları dilimizden düşürmemeliyiz:

يَا غَافِرَ الْخَطَايَا، يَا كَاشِفَ الْبَلاَيَا، يَا مُنْتَهَا الرَّجَايَا، يَا مُجْزِلَ الْعَطَايَا، يَا وَاسِعَ الْهَدَايَا، يَا رَازِقَ الْبَرَايَا، يَا قَاضِيَ الْمَنَايَا، يَا سَامِعَ الشَّكَايَا، يَا بَاعِثَ السَّرَايَا يَا مُطْلِقَ اْلأُسَارَى، أَطْلِقْهُمْ سَرَاحًا * يَا مُطْلِقَ اْلأُسَارَى، أَطْلِقْهُمْ سَرَاحًا

“Ey hata, kusur ve günahları bağışlayan! Ey bela ve musibetleri kaldıran! Ey bütün istek ve dilekler Kendisine ulaşan! Ey ihsan ve atiyyeleri bol olan! Ey hediyeleri çok geniş olan! Ey her varlığın rızkını ulaştıran! Ey vakti geldiğinde verdiği hayatı geri alan! Ey her şekva ve arz-ı hali duyan! Ey her yana değişik mahlûkatından ordular yollayan! Ey esaret hayatı yaşayanları hürriyetine kavuşturan! Masumiyetine rağmen hürriyeti gasp edilen bütün kardeşlerimizi bir an evvel hürriyetlerine kavuştur! Ey esaret hayatı yaşayanları hürriyetine kavuşturan! Hürriyeti gasp edilen bütün kardeşlerimizi bir an evvel hürriyetlerine kavuştur!..”

يَا صَاحِبَ الْغُرَبَاءِ، يَا صَاحِبَ الْمَظْلُومِينَ، يَا صَاحِبَ الْمَغْدُورِينَ، يَا صَاحِبَ الْمَحْكُومِينَ 

“Ey Gariplerin Sahibi… Ey Mazlumların Sahibi… Ey Mağdurların Sahibi… Ey mahkumların Sahibi…” Onların hepsini birden, tasavvurları aşkın, sürpriz şekilde salıver Allah’ım! Ne olur?!. Onları eski hallerine, güzel durumlarına yeniden iade buyur!.. Haklarını, imkanlarını iade buyur!.. Onlar, bir kısım mutasallıtların, mütegalliplerin, mütemelliklerin tasallutuna, saldırısına, tahakkümüne maruz kaldılar; o zalimlerin ve münafıkların ellerinden onları kurtar!..

* Bu türlü dualarla Allah’a teveccüh etmeliyiz. Mübarek günlerde, mübarek saatlerde, çok mübarek ibadetler arasında, gök kapılarının aralandığı bir esnada, meseleyi o şekilde koro haline getirme, nezd-i ulûhiyette -inşaallah- kabule karin olur.

* Mazlumlar için dua dua yalvarın, Ramazan hürmetine Allah onları kurtarsın; zalimler için de ıslah-ı hal niyazında bulunun, Mevla onları da insan eylesin ve ahiretlerini karartmaktan halas etsin!..

* İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), mübarek sinn-i şerifi düştüğü zaman, miğferi yarıldığı zaman, yanağı yaralandığı zaman, uğrunda başların-kolların verildiği zaman, hiç öfkelenmedi, kızmadı; şöyle dua etti: اَللَّهُمَّ اهْدِ قَوْمِي فَإِنَّهُمْ لاَ يَعْرِفُونَ “Allah’ım kavmimi hidayet eyle, bilmiyorlar beni; bilseler, yapmayacaklar!” Evet, bir taraftan da İslam dünyasına musallat olan münafıkların ve zalimlerin ıslahı için, içinizden gelircesine dua edin. Allah, onları da evvelâ insan eylesin! Sonra da şöyle-böyle Müslümanlık şerefiyle şerefyâb eylesin! Âhiretlerini karartmasın!..

* İnşaallah, bu Ramazan ayı, Ümmet-i Muhammed’in, sizin, bizim -her şeye rağmen, günahlarımıza/hatalarımıza rağmen- vesile-i necatımız olduğu gibi; ehl-i dalaletin, ehl-i nifakın da hidayetine vesile olur. Mazlumların halâsına, hapishane kapılarının açılmasına, bir sürü mağdur edilen insanların mağduriyetten sıyrılmalarına, mahrum edilen insanların mahrumiyetten sıyrılmalarına vesile olur!..

Not: Bu sohbetin tamamına şu linkten ulaşabilirsiniz: http://www.herkul.org/bamteli/bamteli-rahmet-umit-ve-bereket-ayi-ramazan/

BİR NEFES (12)

Herkul | | HERKUL NAGME

Klipten bazı cümleler:

* Çilesizlik ve ızdırapsızlık, insana musallat olmuş bir güve gibidir; er-geç onu yer bitirir.

* Bir yangın var ki, içinde iman tutuşmuş yanıyor. Anne-evlat, birbirinden koparılmış. Karı-koca, birbirinden koparılmış. Kimisi soluğu yurt dışında almış… “Müslümanların dertleriyle dertlenmeyen, onların yaşadığı acıları vicdanında derinlemesine duymayan, onlardan değildir!”

* Ben de olup biten hadiseler karşısında iki büklümüm. Evet, ümidimi hiç yitirmedim, recâ duygumda hiç kayıp yaşamadım; Rabbime karşı ümidimde bir sarsıntıya maruz kalmadım. Ama şunu itiraf edeyim; immün sisteminin çökmesi karşısında, yirmi tane rahatsızlık ile yirmi dört saat inlediğim de muhakkak.

* İsimlerini bildiklerimi ismen anıyorum. Bilemediklerim ile alakalı da diyorum ki “Sen biliyorsun yâ Rabbî!” أَنْتَ تَعْلَمُهَا، أَنْتَ تَعْلَمُهَا، أَطْلِقْهُمْ سَرَاحًا، أَطْلِقْهُمْ سَرَاحًا “O isimleri Sen biliyorsun; o isimleri Sen biliyorsun; onları kurtar, onları hürriyetlerine kavuştur!..” Sürpriz olarak onları salıver!.. Salıver ve benim şu hafakanlarımı da dindir. Artık taşıyamıyorum; bu hafakanlarımı da dindir!..

* Zâlim, zulme doymuyor; hâin, hıyanete doymuyor… Bunun karşısında sessiz kalma, alakasız kalma, insanlık adına ciddî kayıp sayılır.

* “Izdırap, ızdırap, ızdırap!” deyip inlememiz lazım!.. Zira Süfyân İbn Uyeyne’nin ifade ettiği gibi, “Bazen bir muzdaribin duası ile Allah, bütün bir ümmeti, bir milleti bağışlar.”

Bu sohbetin tamamına şu linkten ulaşabilirsiniz: http://www.ozgurherkul.org/bamteli/bamteli-izdirap-izdirap-izdirap/

BİR NEFES (11)

Herkul | | HERKUL NAGME

Klipten bazı cümleler:

* İnsan, kendi ile uğraşmıyor, yaka-paça olmuyor ise, farkına varmadan nefsin güdümüne düşer, sukût eder; sonra hep karşı tarafta bir şeyler aramaya durur. Sürekli başkalarını suçlayan ve kusuru başkalarında arayanlar, esasen kendilerinden uzak yaşayan, şahısları/şahsiyetleri açısından yetim kimselerdir; onlar “şahıs yetimliği” yaşamaktadırlar, “şahsiyet yetimliği” yaşamaktadırlar.

* Biz, bir nesil olarak hem yetim hem de öksüz yetiştik. Şu andaki gayretleriniz, himmetleriniz, açılım adına sergilediğiniz tavırlarınız itibarıyla demiyorum ama topyekûn millet olarak, hatta İslam dünyası olarak, İslam adına hem yetim, hem de öksüz yetiştik. Ne İslam’ı kendine mahsus ruhuyla tam kavrayabildik, ne de ona uygun yaşayabildik. 

* Çağ -bir yönüyle- bilerek dünya hayatını, âhiret hayatına tercih edenlerin asrı… Öyle ise, acz-i mutlak, fakr-ı mutlak, şevk-i mutlak, şükr-ü mutlak istiyor bu çağ. İnsan, kendini âciz görecek; çünkü çağ, enâniyet asrı.

* Allah, ne sizi yüzüstü bırakır ne de bu seviyeye getirdiği hayırlı hizmetleri akamete uğratır; yeter ki siz dağınıklığa düşmeyin, meşveretten vazgeçmeyin ve Kur’ânî makuliyet istikametindeki gayretlerinizi eksiltmeyin.

* Hanginiz Hazreti Ebu Bekir ile beraber aynı sofraya oturmayı istemezsiniz? 

Bu sohbetin tamamına şu linkten ulaşabilirsiniz: http://www.ozgurherkul.org/bamteli/bamteli-sahsiyet-yetimliginden-kurtulus/

BİR NEFES (10)

Herkul | | HERKUL NAGME

Klipten bazı cümleler:

* “İhsan” şuuru yitiriliyor, insanlar farkında değiller. Allah tarafından görülüyor olma çizgisinde bir kulluk yaşama… Zât-ı Uluhiyeti dünyanın dört bir yanında duyurma, bayraklaştırma.. Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm’ı bütün dünyaya duyurma… O duyguyu yitirdik biz!..

* Kıymet-i harbiyesi olmayan insanların arkasına takılıp sürüklenme… Kendimiz olma duygusunu yitirmişiz!..

* Son asırlar bizim için yitikler tarihi oldu, ne çok kaybımız var; maalesef en acı yitiğimiz de kayıplarımızın farkında olma şuuru ve onları arama cehdi; evet, kayıplarımızı arama duygusunu da yitirdik!..

* Biz, evde öldük; “Acaba camide bir dirilişe erebilir miyiz?” deyip oraya gittik; baktık ki imam ölmüş, vaiz ölmüş, hatip ölmüş, cemaat ölmüş; sonra mektebe ve tekyeye koştuk ama heyhat hepsini yokluğa mahkum gördük!..

* “Hatırlat! İnanan insanlara hatırlatma, çok yararlı olacaktır. Hatırlat devamlı!” deniyor. Bizim de belki bu türlü şeyleri sürekli birbirimize hatırlatmamız icap ediyor. Ümitsizliğe sebebiyet vermeyecek şekilde, ye’se bâdî olmayacak şekilde anlatılmalı. Fakat aynı zamanda bir yüksek ufuk gösterilmeli bununla ki mâ-fât telâfî edilebilsin.

* Doğru mü’min olma yolunda mesafe almanızı, mesafe kat’ etmenizi Cenâb-ı Hak’tan niyaz ederim. Yürüdüğünüz kazanma yolunda, inşaallah kaybetmeye maruz kalmazsınız, tökezlemeye maruz kalmazsınız, engellere takılmazsınız!..

Bu sohbetin tamamına şu linkten ulaşabilirsiniz: http://www.ozgurherkul.org/bamteli/bamteli-yitiklerimiz-arayis-ve-dirilis/

BİR NEFES (9)

Herkul | | HERKUL NAGME

Klipten bazı cümleler:

* “Irzımızdır çiğnenen, namusumuzdur doğranan / Ey sıkılmaz! Ağlamazsın, bari gülmekten utan!” Öyle ağırıma gidiyor ki!.. Dudakların geriye gitmesi, öyle ağırıma gidiyor!.. Dinin ayaklar altında çiğnenmesi.. kafirce tavır ve davranışlarla dinin tahrif edilmesi öyle ağırıma gidiyor ki!.. İslam dünyası, böylesine bir şenâat, böylesine bir denâet, böylesine bir aşağılık, böylesine bir kompleks yaşamamıştır.

* Siz, bir farklılık sergilediniz. Dünyanın değişik yerlerinde Hizmet Hareketi ile alakalı doktora tezleri yapıldı. Göklere çıkardılar. Hizmet, her yerde takdirler ile yâd ediliyor. Millet, sizi bir yerde konumlandırıyor. Böyle bir konumlandırma var ise şayet, onun hakkının verilmesi lazım.

* Hep temiz düşünmeli!.. Bir “Şeb-i Arûs” beklentisi içinde olmalı: “Acaba ne zaman O’na ulaşacağım!” Bu hususta beni de istihdam buyur! İ’lâ-i Kelimetullah yapayım, başka hiçbir derdim olmasın! Evimin yolunu unutayım, çocuğumun çehresini unutayım, eşimin çehresini unutayım ama Seni hiç unutmayayım!.. Adanmış bir ruhun vasfı, bu.

* Bir insan, Cenâb-ı Hakk’ın konumlandırdığı yerin hakkını vermiyorsa şayet, o mevzuda o da ona göre bir tokat yer. Cenâb-ı Hak, o kadar iltifat etmiş ise şayet, senin de ona göre bir karşılıkta bulunman lazım! O noktaya getirilmiş bir insan, konumunun hakkını vermiyor ise, o, konum hâinidir!..

* Öyle evim-barkım olmadı, bir dikili taşım da olmadı. Annem ölürken yanında değildim; babam ölürken yanında değildim; kardeşlerim ölürken de yanlarında değildim. Amcamı, elimin tersiyle ittim; “Karşıda bir yangın varken ve içinde benim dinim yanıyorken, sizin bana dünya adına bir şey teklifinizi anlamıyorum; dininizden şüphe ediyorum!” Ama Cenâb-ı Hakk’ın getirdiği konumun hakkını vermediğimden, kendimi konum hâini sayıyorum.

* Allah aşkına!.. Sizin vicdanlarınıza meseleyi havale ediyorum. Kaç insan var bu mevzuda endişe taşıyan; “Kâfir olarak ölmekten korkuyorum!” diyenler parmak kaldırsınlar burada?!.

* Bırakın ehl-i dünyayı; onların nereye yuvarlandığı belli!.. O arabalar ile nereye gidileceği, o villalar ile nereye gidileceği, o alkışlar ile nereye gidileceği, o millete zulüm yapmakla nereye gidileceği bellidir. Bırakın onları!.. Onların işi bitmiş… Ama Cenâb-ı Hak, sizi çok önemli bir konumda konumlandırmış. Tekrar ediyorum: Konumun hakkı veriliyor mu acaba?!.

Bu sohbetin tamamına şu linkten ulaşabilirsiniz: http://www.herkul.org/bamteli/bamteli-konuma-ihanet/

BİR NEFES (8)

Herkul | | HERKUL NAGME

Klipten bazı cümleler:

* Hadiseler öyle şiddetli akıyor, öyle çirkince üzerimize geliyor ki, nefis diyor: “Sen buna mukabele etmeyecek misin?!” Gıybet etmişler, yalan söylemişler…

* Herkes karakterinin gereğini sergiler ve kim ne sergiliyor ise, sergiye ne koyuyor ise, Allah, onu bilenlerin en iyi bilenidir!” Öyle şeyler sergilemeli ki, nezd-i Ulûhiyette kabule karîn olsun; rızanın kapısının tokmağına dokunsun!..

* “Keşke sevdiğimi sevse kamu halk-ı cihân / Sohbetimiz hemen her zaman, olsa sohbet-i Cânân!” Hep Cânân’dan bahsedilse!.. “Can” isteyenlerin, cana takılanların, “Cânân”dan bahsetmeleri yalandır!

* “Cânan dileyen, dağda-i câna düşer mi? / Can isteyen, endişe-i Cânân’a düşer mi?!.” Canına takılı gidenler, Cânân yolundan sapmaya maruzdurlar, hafizanallah. O canı; Cânân’ın emrine, Cânân’ın güdümüne vermek lazım.

* Gönlünü Allah’a vermiş, kaptırmış, o işin Mecnun’u olmuş, Ferhat’ı olmuş, Vâmık’ı olmuş bir insanın gözü Mahbûb’undan başkasına kaymamalı!.. O’nun dediklerinin, ettiklerinin dışındaki şeylere kulak kapalı kalmalı!.. Kalb, onları duymamalı!.. Ve insan, onları hiçbir zaman mülahazaya almamalı!..

* İnsan, aklını, kalbini, ruhunu, hissini, ihtisaslarını hep bu istikamette, ciddî bir metafizik gerilim içinde tutar ise, şeytanî duygular akıp içeriye giremez, Allah’ın izniyle. Çünkü o kapıları bu duygular kapamıştır.

* Konsantrasyona ihtiyaç var. Esas kulak kesilecek şeylere kulak vermek lazım; göz ile, konsantre olunacak şeylere konsantre olmak lazım; yapılması gerekli olan şeyleri yapmak ve dağınıklığa düşmemek…

* Bir şeylere takılıyorsan, elin-âlemin dediğine takılıyorsan, meclisini ve arkadaşların ile muhaverelerini elin-âlemin meclisleri kirlettiği gibi, sen de onlarla kirletiyorsan, uzaklığını aşamazsın, O’na yaklaşamazsın!.. O, yakındır. Gelin, Allah aşkına, o yakınlığı kendi uzaklığınıza kurban etmeyin!..

* “Allah yâr, Allah yâr, Allah yâr, Allah yâr!..” Allah (celle celâluhu) “Allah yâr!” diyenleri ne bir yarın/uçurumun kenarında bırakır, ne de yârsız eder!

* Bir kapı bend ettiler, Hazreti Allah bin kapı küşâd eyledi. Dünyanın bin yerinde, kulaklar size ait sesleri artık çok ciddî bir intizar ile bekliyor: “Sesimize-soluğumuza ciddî bir iştiyak ile intizar içinde bulunan insanlara nasıl çabucak duyururuz?” İnsan bu konuya konsantre olursa, zannediyorum, zamanını israf etmemiş, düşüncesini israf etmemiş, aktivitelerini israf etmemiş olur.

Bu sohbetin tamamına şu linkten ulaşabilirsiniz: http://www.ozgurherkul.org/bamteli/bamteli-huzur-vesileleri-ve-sohbet-i-canan/

BİR NEFES (7)

Herkul | | HERKUL NAGME

Klipten bazı cümleler:

* Kaza ve Kader’e can iledir inkıyadımız; hakkımızda Cenâb-ı Hak, ne takdir etmiş ise, onu seve seve karşılarız.

* O’ndan gelen şeylere karşı hoşnutluk, menfî yönden ibadet sayılan çok önemli bir husustur; vesile-i kurbet olur.

* Üzülmemek elden gelmez. Allah (celle celâluhu), “iman” verdiği gibi, “irade” verdiği gibi, aynı zamanda bir “duyarlılık” da vermiştir. Duyacaksın, hissedeceksin ama bütün bunlar karşısında sabredeceksin!..

* Söylemek doğru değil belki ama benim kardeşlerim… Cenazelerinde bulunamadım, gidemedim. Öyle bir zulüm irtikâp ediliyor ki, kânunu yok, kuralı yok, sağlam bir mesnedi yok!..

* Bir baba, evladı orada vefat ediyor. Bir acı vefat… Bir sızı halinde onun içine düşüyor ama gidip evladının cenaze namazını kılamıyor. Neyse ki biz burada gıyâbî kılıyoruz. Gıyâbî mi, zuhûrî mi? Nezd-i Ulûhiyet’te hangisi daha fazla hora geçer? Onu kestirmek mümkün değil.

* Belki de bu, ona şimdiden ulaştı; kefenin içinde, çoktan bir bişâret halinde ona sundular melekler. Münker-Nekir, sizin burada bi-zahri’l-gayb yaptığınız duaları ona ulaştırdılar ve dediler ki: “Sana مَنْ رَبُّكَ؟ وَمَنْ نَبِيُّكَ؟ وَمَا دِينُكَ؟  diye sormaya lüzum yok! Tâ bilmem nerede, kaç bin kilometre ötede, senin için namaz kıldı, Fatiha okudu, dua ettiler!

* “Ayağa batan bir diken” bile günahı alıp götürüyorsa ve iyilik adına “bir taşı yoldan kaldırıp atmak sizin günahlarınıza kefaret oluyor ise… Ne demek evladın ölmesi, annenin ölmesi, babanın ölmesi, kardeşin ölmesi ve insanların ızdırap içinde inlemesi!.. Yavrunun annesinden-babasından koparılması ve topyekûn insanlara bir sefalet, bir ızdırap yaşatılması!.. Bunların hepsi insanın içine bir “zehir” gibi damlar ve insanın canını yakar.

* O Rahmân u Rahim Hazretleri, bunları hiç karşılıksız bırakır mı?!. “Sen Mevlâ’yı seven de / Mevlâ seni sevmez mi?” Verdiğin, ortaya koyduğun şeylerin on katını, yüz katını sana verir.

Bu sohbetin tamamına şu linkten ulaşabilirsiniz: http://www.ozgurherkul.org/bamteli/bamteli-huzun-gonul-ve-dil/

BİR NEFES (6)

Herkul | | HERKUL NAGME

Klipten bazı cümleler:


* Allah’ın gücü, her şeye yeter; O, hiç umulmadık anda baharlar halk eder. Etrafı kar-kış bastırmış, her taraf buz bağlamış; kayan kayana, tekleyen tekleyene, düşen düşene… Fakat bir de bakarsınız ki, bir nevbahar, tatlı bir meltem esintisiyle her tarafı sarmış!..

* Ümitsizlik, Allah’ın güç ve kuvveti mevzuunda tereddüt yaşamanın -esasen- hırıltılarıdır. Kendinize güvenmeden daha ziyade, Allah’ın her şeyi yapacağına güvenin, itimâd edin!..

* O kadar evrâd ü ezkâr ile Cenâb-ı Hakk’a içten tazarru ve niyazda bulununca, bir yönüyle her arkadaşımızın yürüdüğü yolda kaymaması adına yollara tuz serpmiş oluruz. Günümüzde yollar çok buzlu. Buna karşı arkadaşlarımızın ağız birliği yaparak, duayı koro haline getirmesi lazım.

* “İştirâk-i a’mâl-i uhrevîye” düsturuyla “bir”leri “bin”ler yapma, “milyon”lar yapma, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinden, Rahîmiyetinden beklenen şeydir. Bekliyoruz. Başımız, O’nun Rahmâniyet ve Rahîmiyetinin eşiğinde, inliyoruz. Elimiz, O’nun kapısının tokmağında; o tokmağa yüreğimizin sızlaması ile dokunuyoruz; yürek sızlaması ile dokunuyoruz veya “ihsan şuuru” ile dokunuyoruz.

* Allah, zalimlerin hakkından gelsin!.. Siz mazlumları da inayetiyle, keremiyle, lütfuyla serfirâz kılsın!..

* Allah’ın izni-inayetiyle, bu gelip-geçici fırtınalar, bir bir dinecek. Şimdi başlarda olan ayaklar, bir bir yere/zemine inecek. Işıklar gelecek, zulmetleri delecek. “Ufukta ışık cümbüşü / Hırıl hırıla zulmetler / Ve her tarafta gürül gürül nurlar.” Allah, o günleri gösterecek!..

Bu sohbetin tamamına şu linkten ulaşabilirsiniz: http://www.ozgurherkul.org/bamteli/bamteli-manevi-ortaklik-ve-ilahi-mukabele/

YENİ “BİR NEFES”

Herkul | | HERKUL NAGME

Klipten bazı cümleler:

*Senelerdir bu işin içinde ama hâlâ taklitten sıyrılamamış.. hâlâ ülfetten sıyrılamamış.. hâlâ Allah aklına geldiği zaman burnunun kemikleri sızlamıyor.. Peygamberimiz aklına geldiği zaman burnunun kemiği sızlamıyor…

* “Ben Müslümanım!” diyenler, Müslümanlığın namusuna dokundular, Müslümanlığı yerle bir ettiler, oyuncak haline getirdiler. “Biz ne güzel milleti bununla kandırıyoruz, idare ediyoruz böyle; onu bir vasıta, bir argüman olarak kullanıyoruz, emellerimizi onun sayesinde gerçekleştiriyoruz!.. Onun sayesinde zırhlı arabaların ellisi ile, yüzü ile seyahatler yapıyoruz.. uçak üstüne uçaklar alıyoruz.. bin odalı, iki bin odalı yerler yapıyoruz… Onun sayesinde… Dolayısıyla ‘İtibar!’ diyoruz, ‘Onur!’ diyoruz!”

* Bu açıdan da yemin ediyorum: Alâkaları yok, zerre kadar alakaları yok!.. Zerre kadar alakaları olsa, yüzleri yerde olur her zaman; Allah tarafından görülüyor olma mülahazası ile hareket ederler; millete ait arpa kadar bir şeyin kursaklarına girmesine meydan vermezler; bir arpanın hesabını verecek olma mülahazası ile öbür tarafa gitmek istemezler.

* Maddi kılıcın kınına girdiği, hatta toprağa gömüldüğü günümüzde, gerçek yiğitlik, Kur’an’ın elmas düsturlarını kullanmak ve hâli sözün önünde götürmek suretiyle Hak ve hakikatin müdâfîi olmaktır.

Bu sohbetin tamamına şu linkten ulaşabilirsiniz: http://www.ozgurherkul.org/bamteli/bamteli-cagin-futuvvet-ruhu/

YENİ “BİR NEFES”

Herkul | | HERKUL NAGME

* Biz, biz olacağımız âna kadar, başkalarının bir şey olmasını beklemek, beyhudedir.

* Yeniden bir kalbî hayat…

* İnsan, ism-i Rahman’ı tamamıyla gösterir bir surette yaratılmıştır ve ona karşı alaka/sevgi, Allah’ın sanatına saygı demektir.

* Türkçe Olimpiyatları şemsiyesi altında yapılan faaliyetler oyun ve eğlence değil, insanlığı kaynaştırma adına ümit bahşeden gayretler idi; diğer kültürlere de saygı çerçevesinde mutlaka devam ettirilmeli!..

* Murâd-ı Sübhânî bu ise, esas hiç kimse ye’se düşmemeli!.. Bir taraftan arındırıyor bizi o ızdırap ile; huzuruna gidersek şayet, arınmış olarak gidelim. Diğer taraftan da çok daha ulvî gâye-i hayaller ile, bizi farklı hizmet yollarına sevk ediyor.

Bu sohbetinin tamamına şu linkten ulaşabilirsiniz: http://www.ozgurherkul.org/bamteli/bamteli-imanin-tadi-insana-sevgi-ve-umit/

BİR NEFES

Herkul | | HERKUL NAGME

* Bela ve musibet, sadece bir yanlışın cezası veya bir kötülüğün neticesi değildir, aynı zamanda müminler için bir yükseliş vesilesi ve bir mükâfatın mukaddemesidir.

* İnsanlığın İftihar Tablosu’na çektiren Ebu Leheb’lere de, bugün O’nun ümmetine zulmeden, çağın elleri kuruyası zalimlerine de yuf olsun!..

* Hangi Hak dostunun hayatını inceleseniz, hal diliyle şöyle dediğini işiteceksiniz: “Üzerime öyle musibetler döküldü ki, gündüzlerin tepesine dökülseydi, hepsi birden gece olurdu!..”

Bu sohbetinin tamamına şu linkten ulaşabilirsiniz: http://www.ozgurherkul.org/bamteli/bamteli-her-bela-ve-musibet-bir-ceza-midir/

Izdıraplarla inlediğin zaman…

Herkul | | HERKUL NAGME

“Küfür ve dalaletten başka, her hale hamd ü senâ olsun!”

Ne zaman?!. Promete gibi zincire vurulduğu zaman.. kırbaçlar altında inlediği zaman.. çırılçıplak edilip işkenceye maruz kaldığı zaman.. karıyı-kocayı birbirinden ayırdıkları zaman.. anneyi evladından ayırdıkları zaman.. yeni dünyaya gelmiş çocuk ile annesini hapse attıkları zaman… Bütün bu acı tablolar karşısında, bu acıları şeker ve şerbete çevirmek, اَلْحَمْدُ لِلَّهِ demek…

Bu sohbetin tamamı: http://www.ozgurherkul.org/bamteli/bamteli-sonsuz-hamdolsun/

Zâlimlerin Tahammül Edemediği Sohbet: “Kenetlenmeliyiz!..”

Herkul | | HERKUL NAGME

İki hafta önce (3 Şubat 2019) neşrettiğimiz “KENETLENMELİYİZ!..” başlıklı Bamteli, nedense diktatörlüğü ziyadesiyle rahatsız etti. Hemen uyduruk bir mahkeme kararıyla YouTube’dan sildirildi ve yayını yasaklandı.

İzleyeceğiniz klip o sohbetten iktibas edilmiştir.

Mezkur Bamteli sohbetinin tamamına şu linkten ulaşabilirsiniz: http://www.ozgurherkul.org/bamteli/bamteli-kenetlenmeliyiz/

ZULÜM, HİZMET GÖNÜLLÜLERİNİ ŞİDDETE SEVKEDER Mİ?

Herkul | | HERKUL NAGME

“Kötülük yapanları, kalben ölmüş insanları, nefis ve enâniyet cihetiyle hortlamış insanları, Allah’ım, insanlık ufkuna hidayet eyle! Gönüllerine lüyûnet lütfeyle. وَإِلاَّ، اَللَّهُمَّ عَلَيْكَ بِهِمْ “Allah’ım kalblerini yumuşat; iman, İslâm, ihsan, sadâkat, istikamet ve muhabbete karşı, hizmetimize, hareketimize, cemaatimize, müesseselerimize karşı kalblerini yumuşat! Şayet muradın bu değilse, Allah’ım onları Sana havale ediyoruz!..” diyoruz. اَللَّهُمَّ عَلَيْكَ بِهِمْ، اَللَّهُمَّ عَلَيْكَ بِهِمْ “Allah’ım onları Sana havale ediyoruz! Allah’ım onları Sana havale ediyoruz!..” Gücümüz yetmiyor, ne diyelim?!. اَللَّهُمَّ عَلَيْكَ بِهِمْ

Gücümüz olsa bile, “Biz, muhabbet fedaileriyiz, husumete vaktimiz yoktur!” diyoruz. Silahla, hoyratlıkla üzerimize gelenlere, yumruğumuzla bile mukabele etmiyoruz. Yüz ekşitmekle bile mukabelede bulunmuyoruz, sert bir kelimeyle bile mukabelede bulunmuyoruz; çünkü bunları, insanî karakterimize aykırı buluyoruz.

El-âlem yapmış bunu fakat biz yapmayacağız; ahd ü peymânımız var, yapmayacağız!.. Ezseler bile, onlar gibi davranmayacağız! Öldürseler dahi onlar gibi davranmayacağız!.. Onlar gibi davranmaktansa, on defa ölmeyi tercih edeceğiz, yirmi defa ölmeyi tercih edeceğiz, Allah’ın izni ve inayetiyle. Allah’a güvenmenin ve Allah yolunda olmanın gereği budur. Katlanacağız bunlara. Nöronlarımızı kontrol altına alacağız, şeytanın nüfuz etme deliklerini kapayacağız; meleklere nüfuz etme pencereleri, kale kapıları açacağız, Allah’ın izni ve inayetiyle. Ve Cenâb-ı Hak’tan gelen o şeyleri hep hoşnutlukla karşılayacağız.”

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin bu sohbetinin tamamı “NE GÜZEL YOL, NE İYİ ARKADAŞLAR!..” başlığıyla şu linktedir: http://www.ozgurherkul.org/bamteli/bamteli-ne-guzel-yol-ne-iyi-arkadaslar/

TEVHÎDNÂME (Sesli)

Herkul | | HERKUL NAGME

Tevhid; vahdet kökünden, bir kılma, bir sayma, Allah’ı birleme, “Lâ ilâhe illallah” hakikatine inanma ve bu yüce hakikati sürekli tekrarlayıp durma mânâlarına gelir.

Sofîye ıstılahında tevhide, bu mânâların yanında; yalnız Bir’i görme, Bir’i bilme, Bir’i söyleme, Bir’i isteme, Bir’i çağırma, Bir’i talep etme ve O’ndan başkasıyla olan münasebetlerini de hep O’na bağlama, her şeye O’ndan ötürü alâka duyma anlamları da yüklenmiştir.

Başından sonuna kadar Kur’ân-ı Kerim’in her tarafında tevhid mazmununun bir nabız gibi attığı görülür. Hak dostları, Yüce Kelâm’ın rehberliğinde her yönüyle “tevhid” konusuna vurguda bulundukları manzum ve mensur eserler yazmışlardır ki bunlara genelde “tevhîdnâme” denilegelmiştir.

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi de son dönemde bir “tevhîdnâme” yazmıştı ve o camî münacaatı değişik formatlarda sitemizden de neşretmiştik.

Bugün o “tevhîdnâme”yi latif bir sedanın okuyuşuyla arz ediyoruz.

Güncellenmiş PDF dosyası olarak indirmek için tıklayınız.

Türkçe Tercümesi ile birlikte (PDF) indirmek için tıklayınız.

Türkçe Tercümesi ile birlikte (WORD) indirmek için tıklayınız.

M. Fethullah Gülen Hocaefendi’den Yeni Münacaat ve Naat’lar…

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi yeni Münacaat ve Naat’lar yazdı.

Hocamız, her sabahki dersten sonra yeni şiirlerinin birkaçını okuyup gerekli son tashihleri yapıyor.

İnşaallah, yeni Münacaat ve Naat’lar Çağlayan Dergisi’nin gelecek sayılarında yer alacak.

Şimdilik, muhterem Hocamızın ders halkasında okuyup tashih yaptığı esnada kaydettiğimiz görüntülerin bir kısmını paylaşmak istiyoruz.

Dualarınız istirhamıyla…

Rızkı Hudâ’dan Bilip Kula Minnet Etmeyenler (Binlercesinden Bir Örnek Aile)

Herkul | | HERKUL NAGME

Masum bebeklere, müşfik annelere varıp uzanan bir zulüm var ülkemizde.

Öyle ki, yüzlerce bakıma muhtaç ve emzikli çocuk da esir bugün hapishanelerde.

Zalimler zulme doymadıkları gibi, diğer diller de lâl kesilmiş, dilsiz şeytanlar her köşede.

“Bağ bozuk, bağban yaslı, güllere hazân azap;

Yaz günü yaprakları solduran hicrân azap.

Düşmanlar düşman tamam, ona bir şey diyemem;

Can azap, cânân azap, her günkü yârân azap.

Yakmak için tek bir mum, çekilenler besbelli,

Söndürüyor rüzgârlar, savrulan harmân azap.”

Böyle bir atmosferde ne çok acı var ortak olunması gereken; ne çok dert var dillendirilmesi icap eden.

Ne var ki, o elemleri beş on dakikalığına kalbin bir köşesine emanet edip bir fedakârlık destanını nazara vermeye çalışacağım.

Yüzbinlerce günahsız, olmadık bahanelerle uzaklaştırıldı eşinden, aşından, işinden.

Zulüm kararnâmeleriyle on binlerce insan sorgusuz sualsiz atıldı mesleğinden.

Kimileri zindana tıkıldı, kimileri de bırakıldı dışarıda çaresizliğin kollarına;

Hatta kelepçeler takıldı mağdurların imdadına koşmak isteyen fedakâr ruhlara.

Fakat dünyaperest zalimlerin bilmediği/bilemediği bir husus vardı:

Hizmet gönüllüleri için şu mülahaza bir şiardı:

“Fakat bütün bunlar sizde katiyen sarsıntı meydana getirmemeli. Biz her birerlerimiz çarşıda pazarda demircilik yaparız, ayakkabı boyacılığı yaparız, şuna buna takke öreriz, çorap dokur satarız, Allah’ın izni ve inayetiyle bu işi devam ettiririz ve Allah’ın yanında olduğu, zahîr bulunduğu bir meseleyi, dünyanın bütün şeytanları toplansa, O’nun izni, müsaadesi olmadan engelleyemezler.” (M. Fethullah Gülen Hocaefendi)

“İnsanlara el açmak, hep gîrân geldi bize,

Mihrabı Hak olana bu türden gîrân azâp.

Tatmadık hiç kimseden minnet kokan bir ihsan,

Vicdanı hür olana, minnetli ihsan azâp.”

Bu hissiyatla;

“Rızkımızı veren Allah’tır!” dedi;

Tam inandı buna adanmış ruhlar.

Sa’y ü gayreti sırf vesile bildi,

“Vira bismillah”, işe koyuldular.

İşte, on binlerce müstağnî aileden bir misâl,

Yüz binlerce iffetli ve aziz fertten birkaç nümûne-i imtisâl

Ahmet Kurucan:

Özellikle Zaman gazetesindeki yazılarıyla tanınan ilahiyatçı, yazar.

Hayatını okumaya okutmaya vakfetmiş; senelerce Hocaefendi’nin rahle-i tedrisinde diz çökmüş; uzun yıllar Diyanet’te vaizlik başta olmak üzere değişik hizmetlerde bulunmuş bir ilim adamı.

Farklı programlar vesilesiyle Türkiye’de ve dünyanın pek çok ülkesinde konuşmalar yapmış bir hatip.

Köşe yazıları, makaleler, tahliller ve kitaplar ile iz bırakmış velûd bir dimağ, semeredâr bir kalem.

Evet, ilmi ve kültürel birikimi zengin; fakat o, dünyayı bir misafirhane bilip fazla yük edinmekten kaçınmış müstağnîlerden.

Çalıştığı gazete barbarlarca kapatılıp yağma edildiği gibi, 15 Temmuz’dan sonra haramîler tarafından bütün müesseselere de çökülünce hem kendisi hem de pek çok yakını, dostu ve arkadaşı işsiz kaldı.

Söz konusu nefsi olsa, bir şekilde idare eder ve o güne dek olduğu gibi kendisini tamamen ilmî faaliyetlere ve Hizmet’e müteallik işlere verirdi. Ne var ki, hem kendi ailesinden hem de eşinin yakınlarından bir hayli insan mağduriyete uğradı.

Ahmet Hoca, birkaç tanışı ve refika-i hayatıyla yaptığı istişare sonucunda çalışmaya karar verdi. Altı ay kadar aralıksız boya, badana, tamir ve inşaat işlerinde çalıştı. Daha sonra ise bir halı deposunda işe başladı. O hâlâ aynı depoda çalışıyor.

Şu kadar var ki, akşamları sohbet, müzakere ve yazı ile meşgul olmaktan, Hizmet’e dair mesuliyetlerini edâdan ve hafta sonları gidebildiği konferanslardan da geri durmuyor.

Zehra Kurucan:

Ahmet Hocamın eşi,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin de yeğeni.

Eğitim, diyalog ve hayır faaliyetlerinin müdâvimi.

Ailesinden bir hayli insan, hapiste, gaybubette ya da cebrî hicrette.

Kendisini çoktan unutmuş. Mağdur ve mazlumlara yardım etmek için işe koyulmuş. Önce bir mermer fabrikasında, sonra bir fırında ve akabinde bir kitapçıda her gün 12 saat çalışmış; ilk aylarda birinden çıkıp diğerine koşarak iki işyerinde birden alın teri dökmüş. Şimdi bir halı deposunda, haftada 6 gün onar saat çalışıyor. Ayrıca, havlu, bornoz, şemsiye, banyo perdesi gibi ürünler alıp İnternet üzerinden satıyor.

Bir aylık kazancıyla bir mağdurun imdadına, diğer ay bir başkasının yardımına yetişmek için çırpınıyor.

Ahmet Hocam ve Zehra ablam, çalışıp kazanmak ve mazlumlara yardıma koşmakla da yetinmemişler. Kendilerinden sonra hicret edenlere bir nevi ensâr olmuş, evlerini açmışlar. Şimdi Betül Hanım, Numan Bey ve Fazilet Teyze ile mübarek hanelerini paylaşıyorlar.

Betül Yiğit:

Hocaefendi’nin diğer bir yeğeni.

Zehra Kurucan hanımın da kız kardeşi,

Güzel bir neslin yetişmesi için kermes kermes koşmuş bir hayırsever.

Nihayet Mevlâ ona da hicret yolunu göstermiş; hayat arkadaşıyla birkaç aylık bir başka ülkede konukluktan sonra Amerika’ya gelmiş.

Gelir gelmez de işe başlamış; şimdi bir mermer fabrikasında çalışıyor.

Numan Y. Yiğit:

Hayatını eğitime adamış bir ilahiyatçı,

Senelerce eğitim kurumlarının sorumluluğunu üstlenmiş, talebeler yetiştirmiş; yurt içi ve yurt dışında yüzlerce seminer vermiş bir ilim adamı.

Şimdi, Hizmet gönüllüsü olarak vazife ve sorumluluklarını yerine getirme gayretinin yanı sıra, her fırsatta eşinin çalıştığı mermer fabrikasına koşup ona yardım ediyor; mazlumların mağduriyetlerini paylaşıyor.

Ve Fazilet Teyze:

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin kız kardeşi.

Damadı Ahmet Hoca ve kızı Zehra hanımın evinde bereket vesilesi.

64 yaşından sonra bir nevi iş hayatına atılmış. Sipariş üzerine içli köfte, mantı, su böreği, sarma gibi yiyecekler hazırlıyor. Kazandıklarıyla, çocuklarından ve torunlarından başlamak üzere, mağdurların imdadına koşmak için çalışıyor. Evet, en önemlisi paylaşıyor; mazlûmiyeti, mağduriyeti, ızdırabı ve yükü paylaşıyor.

Bunlar sadece bir hanenin fedakârları.

Allah’a şükürler olsun ki, bu ruh hali ve gayret, Hizmet gönüllülerinin ortak paydaları.

Geçen gün kendi fıtratına çok ters bir işte mesai yapan bir arkadaşıma; “Falan kuruma bir insan lazım; orada çalışsanız!” dedim. Cevabı şöyle oldu: “Biz senelerdir bu ülkedeyiz; buranın şartlarını öğrendik. Şöyle böyle bir ekmek parası kazanırız. Fakat yeni gelen muhacir kardeşlerimiz var, onlar henüz buralara yabancı; orada onlardan biri istihdam edilse. Biz dışarıda çalışalım ki onların gurbet çileleri azalsın.”

Hâsılı, hizmet gönüllüleri çorap örüyor, taş kırıyor, ayakkabı boyuyor, tezgâhtarlık yapıyor ama kimseye minnet etmiyorlar; izzetlerini, iffetlerini muhafaza ile beraber alın teriyle iaşelerini kazanıyor; başkalarına da yardım için uğraşıyorlar. Bu arada Hizmet’e dair sorumluluklarını da müdrik bulunuyorlar. Zira onlar şuna gönülden inanıyorlar:

Allah’a ubudiyet, yaratılış gayemiz,

İnsanlığa hizmet, birinci vazifemiz

İşimiz/mesleğimiz ise, bir rızık vesilemiz.

Allah Teâlâ, Hakk’a adanmış ruhların her birini sürpriz nimetleriyle sevindirsin, helal rızıklarını bereketlendirsin; kötü nazarlardan ve muzır ins ü cândan muhafaza eylesin; ihlas ve istikâmetlerini devam ettirsin.

***

Not: Videoda kullandığım bazı görüntüleri, “Torunlarımıza hatıra kalsın!..” demek suretiyle muhataplarını razı edip çeken ve ısrarlarımız sonucunda bize de gönderen Zehra Kurucan Hanımefendi’ye teşekkür ederim.

Osman Şimşek

Fethullah Gülen Hocaefendi’nin, Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Andrey Karlov’un Silahlı Saldırı Sonucu Öldürülmesiyle İlgili Video Mesajı:

Herkul | | HERKUL NAGME

“US-based cleric rejects accusation by Turkey’s leader to Russian envoy’s killing.” başlığıyla “The Associated Press” haber ajansı tarafından neşredilen mesaj şöyle:

 Öncelikle, öteden beri hep terörü telin ettik. Bu açıdan Rus büyükelçisine karşı yapılan terörü de yürekten telin ettiğimi bir kere daha tekrar edeyim; telin ediyorum.

İkincisi, bu zat Rusya’daki hizmetlerimize karşı sempati duyan bir insan, arkadaşlardan dinlediğime göre. Hatta aktivitelerine iştirak etmiş; orada çok pozitif şeyler konuşmuş. Bu açıdan yine telinimi yeniliyorum o mevzuda. Bütün Rus halkına da baş sağlığı diliyorum; hususiyle de idarecilerine başsağlığı diliyorum. Dilerim onlar da bu meseleyi öyle görür, öyle değerlendirir ve ona göre karar verirler.

Bu katil, kanlı katil, onların yanlarındaymış. Değişik zamanlarda o zatın, baştaki zatın, sayın Cumhurbaşkanı’nın korumacılığı vazifesini de derpiş etmiş (yapmış), hatta 10 defa bulunduğunu söylüyorlar, medya söylüyor bunu. Bu kadar yakınında bulunan bir insan. Sonra ben Nusra’danım falan diyen bir insan. Böyle evvel ve âhir hareketle münasebeti olmadığı apaçık. Bir de 2014 den sonra alınmış.

Esas, uzman, o mevzudaki terör uzmanlarının bertaraf edilmesi, ayıklanması, atılması, o meselenin yakın takibinin ihmale uğraması, yapılması gerekli olan şeylerin yapılmaması… Bunlar da ayrı hatalar. Bir de o zatı o işte vazifelendirmek, silahlı olarak “Sen git, koru!” falan demek mevzuu.

Bunlar biraz evvel bahsettiğim gibi ya çok ciddi bir basiretsizliğin ifadesi veyahut kastın ifadesi; yani: “O yapsın, bir başkasına mal edelim!..”

Eğer basiretsizliğin ifadesi ise, “Nasıl olsa böyle bir şey oldu, onu falanlara fatura edelim; bir kere daha bunları o aralık hadisesinde olduğu gibi, sonra haziran hadisesinde olduğu gibi bir kere daha karalayalım bunları!..”

Bir de en tehlikelisi, kanaat-i acizanemce -yine icmalen ifade ettim, bu hadise (gösteriyor) ve bana öyle geliyor ki, bundan sonra da bir kısım kimseleri bu türlü öldürmek suretiyle onu da yine Hizmet’e, Hizmet hareketine mal etmek isteyecekler.

Dünya belki bunlara gülecek, yani inanmayacak. Bütün dünya bunlara gülecek ve inanmayacak. O hadise de bir numaralı, kendisini böyle sorumlu gören Rusya bile, bu meseleyi reddettiğine göre esasen onların bu türlü şeyleri dünyaya kabul ettirmeleri mümkün değil

Ben dilerim, bundan sonra o türlü olumsuzluklara, terör hadiselerine Cenâb-ı Hak fırsat vermez; o türlü şeyleri planlayanların Cenâb-ı Hak başlarına dolar onu.

Efendim, ayak oyunu peşinde koşturuyorlar… Allah mutlaka ona mukabelede bulunacak, yaptıkları kötülükleri kendi başlarına dolayacaktır.

***

Translation of Transcript of Fethullah Gulen’s Video Message Regarding Assassination of Russian Ambassador Andrey Karlov

First, we have always condemned terrorism. In this regard, I reiterate that I sincerely condemn the act of terror against the Russian Ambassador. I condemn it.

Secondly, this person (Russian Ambassador) had sympathy for Hizmet activities in Russia. I heard from my friends that he attended their activities and talked favorably. In this regard, I repeat my condemnation again. I send my deepest condolences to all Russian people, especially to their leaders. I hope they will see and assess this matter likewise.

This assassin, the bloody assassin was with them. He was assigned as a security guard for Mr. (Turkish) President at different times, about ten times as it was mentioned in the media. A person this close to them, and as he claims he is from Al-Nusra, it is obvious that he has nothing to do with the movement in the past and the present.

In addition, he was hired in 2014 (as a police officer). Mainly, due to purging and dismissing of (counter) terrorism experts (in the police), close surveillance of that matter was neglected. Neglecting the things that had to be carried out is a different mistake.

And to give this duty to that person, to give him the assignment of serving as an armed guard, this is either a serious case of incompetence or it is done intentionally.

Let him do it and we can blame the incident on somebody else.

If it is a manifestation of incompetence, lack of foresight, then (they might have thought) let’s blame it on those people (Hizmet movement).

Let us blame and defame them one more time, as we did in the December 2013 incident (the corruption) probe) and as in July incident (The coup attempt. Note: He actually says June, but probably that’s a slip of the tongue).

And the most dangerous possibility, in my humble opinion, as I alluded before, is that it appears that they will facilitate other assassinations and will attempt to blame them on Hizmet movement.

Perhaps the world will laugh at them and won’t believe them. The whole world will laugh at them and will not believe them.

Since Russia, who takes this incident most seriously, denies those (Turkish government’s) claims, it is not possible for them (Turkish government) to convince the world with such accusations.

I wish and hope that from now on God will not allow any such negative incidents, terrorist incidents to happen. I hope that God foils the plans of those who plan such incidents and turns their plans backwards.

Indeed they are seeking mischief (or malice).

But God will surely counter their plans and foil them.

526. Nağme: İNKİSÂR, GIRTLAK AĞALARI VE TEVHÎDNÂME

Herkul | | HERKUL NAGME

Tevhid; vahdet kökünden, bir kılma, bir sayma, Allah’ı birleme, “Lâ ilâhe illallah” hakikatine inanma ve bu yüce hakikati sürekli tekrarlayıp durma mânâlarına gelir.

Sofîye ıstılahında tevhide, bu mânâların yanında; yalnız Bir’i görme, Bir’i bilme, Bir’i söyleme, Bir’i isteme, Bir’i çağırma, Bir’i talep etme ve O’ndan başkasıyla olan münasebetlerini de hep O’na bağlama, her şeye O’ndan ötürü alâka duyma anlamları da yüklenmiştir.

Başından sonuna kadar Kur’ân-ı Kerim’in her tarafında tevhid mazmununun bir nabız gibi attığı görülür. Hak dostları, Yüce Kelâm’ın rehberliğinde her yönüyle “tevhid” konusuna vurguda bulundukları manzum ve mensur eserler yazmışlardır ki bunlara genelde “tevhîdnâme” denilegelmiştir.

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, dil, kalb, Ahmet Feyzi Ağabey, inkisâr, gırtlak ağaları, Erzurumlu İbrahim Hakkı hazretleri, tevhîd ve Sultan Ahmet’e temas ettiği bu sohbetini son günlerde kendisinin yazmış olduğu “tevhîdnâme”den bir bölüm okuyarak bitiriyor.

Hem sohbeti hem de muhterem Hocamızın kaleme aldığı o “tevhîdnâme”yi (yaptığımız tercümesiyle beraber) arz ediyoruz.

PDF dosyası olarak indirmek için tıklayınız.

Türkçe Tercümesi ile birlikte (PDF) indirmek için tıklayınız.

Türkçe Tercümesi ile birlikte (WORD) indirmek için tıklayınız.

 

525. Nağme: YALANCILARIN MUMU VE YAMACILARIN ÇAVUŞU

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli dostlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin -aşağıda özetlediğimiz hadiseye de temas ettiği- dünkü hasbihalini sunuyoruz.

***

DIŞİŞLERİ BAKANI’NIN İİT YALANI VE GERÇEKLER

Yalan çirkin olduğu gibi, bir insanı “yalancı” şeklinde anmak da en azından hoş değil. Neylersiniz ki, bu dönem “kezzâb” üretiyor; hılaf-ı vaki beyan, iftira ve bühtan tiryakilerini başka türlü zikretmek de mümkün olmuyor.

Yalan, kimseye yakışmaz ama bir devlet adamına asla! Heyhat ki, Dışişleri Bakanı -hem mevcut idarenin bühtanlarından oluşan bir önerge hazırlattı hem de ondan hareketle İslam İşbirliği Teşkilatı’nın (İİT) Hizmet Hareketi’ni terörist ilan ettiği yalanını yaydı; gerçek ortaya çıkınca da bir yanlışı, daha büyük cürümlerle kapama peşine düştü.

Bilindiği üzere, Erdoğan ve şürekâsı, harcadıkları on milyonlarca dolar lobi ücretine rağmen, Hizmet gönüllülerinin birer terörist oldukları iftirasını hiç kimseye kabul ettiremediler.

Çabaları akim kaldıkça hırslandı ve devlet işlerini dahi bu menfur hedeflerine alet etmeye başladılar. En son, Özbekistan’ın başkentinde yapılan İslam İşbirliği Teşkilatı’nın Dışişleri Bakanları Konseyi’nde de bu arzularını gerçekleştirmek için çırpındılar.

Hizmet Hareketi’nin terör örgütleri listesine alınmasını öneren bir teklifi aylar öncesinden hazırlamış; uzun bir süreden beri dünyanın dört bir yanına gönderdikleri iftira dosyalarına bunu da dâhil etmişlerdi. Ne var ki, onca çabaları yine fiyasko ile neticelenmiş, sundukları teklif ruznameye bile girememiş ve genel kurulda asla görüşülmemişti.

İki gün süren toplantılar boyunca T.C. Dışişleri Bakanı her fırsatta bu konuyu gündeme getirmişse de meselenin zikri bile kendi konuşmaları ve sunduğu teklifle sınırlı kalmıştı.

Kendisine verilen misyonu tamamlayamamış olmanın üzüntü, endişe ve telaşıyla olsa gerek, Bakan daha toplantılar devam ederken bir mesaj yayınlamış; İİT tarafından Hizmet Hareketi’nin terör örgütleri listesine alındığını duyurmuş ve bunu zift medyasına servis ettirmişti.

Fakat İİT Sonuç Bildirisi açıklanınca, Hizmet Hareketi’nden tek bir kelimeyle dahi bahsedilmediği görüldü. Evet, bir devlet adamı açık açık yalan söylüyor, kendi kizbine dışişleri bakanlığını, medyayı ve İİT’yi de alet ediyordu. (Sonuç bildirisini bu linkten bulabilirsiniz: http://www.oic-oci.org/…/…/43/en/docs/final/43cfm_dec_en.pdf )

Bu yalan ortaya çıkar çıkmaz, dönem başkanlığı avantajını da kullanarak İİT’nin İnternet sayfasından “sonuç bildirisi”ni ve görüşülen mevzuların dokümanlarını kaldırttılar. Evrakın daha sonra yayınlanacağını duyurdular.

Dahası Bakan ve dışişleri işgüzarları bu yalanı sürdürerek, kendi sundukları metni İİT karar maddesiymiş gibi özel ve resmi sayfalarından neşrettiler; zift medyası da bunu daha bir abartarak haberleştirdi.

Evet, hadise AKP hükümetinin kendi hazırlamış olduğu metni tartışılmak üzere teşkilatın karar mekanizmalarına sunmasından ibaret. Toplantılar boyunca katiyen bu konu konuşulmadı ve bu mevzuda bir oylama asla yapılmadı.

Aslında, İslam İşbirliği Teşkilatı’nın aldığı kararlar, tavsiye niteliğinde; üye ülkeler üzerinde herhangi bir yaptırım gücü de yok. Bu açıdan sonuç bildirgesinde böyle bir karar çıkmış olsaydı bile ehl-i insaf ve vicdan nazarında bir anlam ifade etmeyecekti.

Hizmet gönüllüleri hiç kimsenin demesiyle ve sözde kararlarıyla terörist sayılamaz.

Maalesef, bu hakikatlere rağmen, dün İİT’nin sitesine konduktan sonra gerçek anlaşılır anlaşılmaz sayfadan kaldırtılan karar metni ve çalışma evrakı hala yayınlanmadı. Toplantı iki gün önce sona erdiği halde, kezzapların bu -uluslararası bir skandal da olan- yalanlarını örtmek için karar metnine “bir kelimecik olsun ilave” talep ve ısrarlarının devam ettiği bildiriliyor.

(O. Şimşek)

524. Nağme: DÜŞÜNCENİN ÖNÜNDEKİ GULYABÂNÎLER

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, şunları söyledi:

  Tefekkür, Tezekkür ve Tedebbür Sayesinde Bilineni Kullanarak Bilinmeyenleri Keşfetmek

Meseleleri “tefekkür” süzgecinden geçirerek, “teemmül”e tâbi tutarak, önü-arkası deyip “tedebbür” mülahazasıyla ele alarak, sürekli zorlamalı “yâd” diyebileceğimiz “tezekkür”le onlara bakarak, diyeceğimiz-edeceğimiz şeyleri dersek, her şey yerli yerine oturur ve Allah’ın izniyle bir anlam ifade eder. Bir şeylerin terettüp etmesi de esasen bunlara bağlıdır; “anlam” ifade eden şeylere bir şey terettüp eder; “anlam”sız şeylere, bir şey terettüp etmez. Yağmur yere indiği zaman, toprağın kuvve-i inbâtiyesi varsa şayet, bir şey ifade eder. Kayalar üzerine şakır şakır dökülen yağmur, orada bir tane bile çim meydana getiremez. Gelen şeyin faydalı gelmesi, esasen, onu kabul edecek şeyin, ihsâs, ihtisâs ölçüsünde sindirecek zeminin/ortamın/havanın, o mevzudaki “kabul derinliği”ne bağlıdır. Bunlar da, düşünmeyi çok öne çıkarıyor. Düşünme…

“Düşünme”, vicdânî bir meleke midir, yoksa beynin nöronlarına, korteksine, hipofiz bezine, bilmem ne bezine emanet edilmiş bir husus mudur? Meseleyi menşe ve mebde itibariyle nereye bağlarsanız bağlayınız, esasen her şey biraz “fikir”e dayanıyor, “düşünce”ye dayanıyor.

Bazı şeyler biliyorsa insan, bazı şeyleri duyuyorsa, bazı şeyleri hissediyorsa; o bildiği, duyduğu, hissettiği şeyleri birer basamak yaparak önünde de bir kısım basamakların olduğu mülahazasına binaen ileriye doğru adım atmak… “Bilinen” ile “bilinmeyen”leri keşfetmek; “tefekkür”, ona derler. Okuduğu, temaşa ettiği şeylerden mana çıkararak, onlarda “terkip” ve “tahliller”de bulunarak, yeni yeni bir kısım sonuçlara varmak… Sürekli beyinden bir kısım tayfların yukarıya doğru çıkması ve sürekli onlara bir mukabelenin bulunması.. kendisine yeni yeni ufukların açılması… O düşünmeyi böyle kabul ederseniz şayet, -tabii başkalarının düşüncelerinden de istifade mahfuz- insan sürekli kazanan, ticaret yapıp da kazanan, “bir”leri “bin” eden bir insan haline gelir. Onun için Kur’an-ı Kerim’de âyât-ı beyyinâtın fezlekesi olarak çok yerde geçen kelimeler: “Tezekkür” ve “tefekkür”dür.

Ayrıca, aynı çizgide “tedebbür” kelimesi de أَفَلاَ يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ وَلَوْ كَانَ مِنْ عِنْدِ غَيْرِ اللهِ لَوَجَدُوا فِيهِ اخْتِلاَفًا كَثِيرًا ayetinde (Nisa, 82) olduğu gibi geçmektedir: Tedebbür; önü-sonu itibariyle meseleye bakma.. o kelamın keyfiyetine ve ihtiva ettiği manalara dikkat etme.. sonra kendisine inen “Şahıs”ın (sallallâhu aleyhi ve sellem), eline kalem almayışına, bir satır bir şey yazmayışına ama beyan ettiği şeylerdeki deryalar derinliğine/enginliğine ve o damlada deryanın görünmesi nazar etme… İşte bunlar bir yönüyle mebde-müntehâ itibariyle meseleye “bütüncül bir nazarla bakma” demektir. O zaman, “önyargı”nız yoksa.. şayet bir yönüyle “bencil”liğinize yenik düşmemişseniz.. “taklid”e takılmamışsanız şayet.. “dediğim dedik” falan demiyorsanız… O zaman “sadakte ve berirte” diyeceksiniz: صَدَقْتَ وَبَرِرْتَDoğru söyledin.. Bu söylenen şeyler de doğru!

  Doğru Düşüncenin Önündeki Engeller

Onun içindir ki, doğru düşünmenin, o “tedebbür”ün, o “tezekkür”ün, o “tefekkür”ün önünü kesen “gulyabaniler” olarak öncelikle “önyargı”yı görmek lazım; “yanlış şartlanmışlık”ı görmek lazım; “egoizma”yı görmek lazım, -onu şişirerek daha ileri götürebilirsiniz- “egosantrizma”yı görebilirsiniz. Gulyabanidir bunlar; “doğru düşünme”nin önünü, “düşünmeden daha derin düşünmelere atlama”nın önünü kesecek; o mevzudaki köprüleri yıkacak veya yolları tutacak, sizin önünüzü kesecek, köşe başlarını tutmuş gulyabanilerdir bunlar. “Önyargı”, “şartlanmışlık (olumsuz şeylere)”, “taklit”, “dediğim dedik” düşüncesi… Başkalarının düşüncelerine karşı hor ve hakir bakma, “Ben ne diyorsam, doğru odur!” mülahazası… Düşüncenin canına okuyan, üzerine kezzap döken mel’un mülahazalardır bunlar. O açıdan da bunların hepsinden sıyrılmak, bu gulyabanilerden kurtulmak lazım ki, insan, düşünceleriyle sâlim bir noktaya, bir neticeye varabilsin; yoksa varamaz, mümkün değil…

İkinci bir husus: İnsan, kendi düşüncelerini öne çıkarır, “Benimkiler çok önemli!” filan derse, zannediyorum, kendi sızıntısı içinde bocalayıp durur ve çevresindeki düşünce çağlayanlarından kat’iyyen istifade edemez. Sızıntıyı derya zanneder, çağlayan zanneder; oysaki pozitif-negatif etrafında bir sürü “çağlayan düşünceler” vardır. “Negatif mülahazalar”ın ifade edici, belki onda metafizik gerilime sebebiyet verici yanları vardır; “Pozitif düşünceler”in de onun düşüncelerine katkısı olacaktır. Ama bir yönüyle “benim dediğim!” falan diyorsa, işte yukarıdaki gulyabanilere bağlı, o “önyargılar”a bağlı, “şartlanmışlıklar”a bağlı, “egoizm”e, “egosantrizm”e, “narsizm”e bağlı, “dediğim dedik” düşüncesine bağlı ve “taklid”e bağlı… Bunların içine siz bir yönüyle “iç beğeni” diyebileceğiniz “ucb”u ve kendini büyük görme diyebileceğimiz “kibr”i ilave edebilirsiniz. İmana girmeye mâni ise bu mel’un vasıflar, zannediyorum, “sâlim düşünme”nin, “sâlim hissetme”nin, “sâlim mülahaza”ların, “sâlim terkip ve tahliller”in önünü kesen, onlara ulaşma mevzuunda köprüleri yıkan faktörler de bunlardır. Temkinli olmak lazım bu mevzuda…

  Başkalarının Düşüncelerine Saygı ve Fikir Alışverişi

İnsan, kendi düşüncesine güvenir ve onu öne çıkarırsa şayet, “İlle de benim dediğim!” derse, kendi sızıntısı içinde bocalar durur ve etrafındaki çağlayanlara karşı kapılarını kapatır. Oysaki onun için “damlayı derya yapma” mümkündü. O kendi dar görüşünü, öbürlerinden alacağı-vereceği şeylerle, te’âtilerle öyle çoğaltabilirdi ki, bir umman haline getirebilirdi. Fakat her şeyi “kendi darlığı”na mahkum ettiğinden dolayı, o derin hazinelerden istifade edemez, hafizanallah!..

Buna bağlı olarak, insanın başkalarının düşüncelerine saygılı olması, -evet o tabirle ifade edilebilir- “düşünme immün sistemi”ni güçlendiren bir faktördür. “Düşünme immün sistemi.” Evet, her şeyin bir immün sistemi vardır: İnsanın anatomisinin, fizyolojik yapısının bir immün sistemi var. Aynı zamanda değişik bela ve musibetlere karşı immün sistemi diyebileceğimiz “iman, tevekkül, teslim, tefviz, sika” gibi dinamikler de bir yönüyle “immün sistemi”dir. O olumsuz şeyleri, negatif şeyleri kıracak, tadil edecek, yumuşatacak faktörlerdir bunlar. “İhsan şuuru”nu da buna dâhil edebilirsiniz: “Allah’ı görüyor gibi olma!”; oturuşunda, kalkışında, kıpırdanışında, hareketlerinde, konuşmalarında, ses tonunda, O’nu (celle celâluhu) görüyor ve O’nun (celle celâluhu) huzurunda bulunuyor gibi olma. Böyle bir mülahaza, zamanla, O’nun tarafından görülme düşüncesinden O’nu görüyor olma ufkuna -Allah’ın izni ve inayetiyle- insanı yükseltebilir; bir “mi’râc” olabilir, bir “asansör” olabilir. “Mi’rac” kelimesi daha uygun, çünkü ucu semâlar veya semalar ötesi nâmütenâhiye dayanan bir merdiven gibi görüyoruz onu.

Bu açıdan da her düşünceye karşı saygılı olmak, esastır. Bu da ele alacağımız meselelerde, hususiyle Hizmet’e ve umumun hukukuna taalluk eden meselelerde, “kolektif şuur”a müracaat etmeyi gerektirir. Kendi düşüncelerimizden daha çok “makul” bulduğumuz başkalarının düşüncelerine saygılı olma.. onları bir yönüyle bize verilmiş karşılıksız bir sermaye gibi kullanma.. düşüncemizi, onların verdiği o şeylerle derinleştirme… O fikrin sahibi fersah fersah yabancı da olabilir; bir Einstein olabilir, bir Edison olabilir, bir Bergson olabilir, bir Kant olabilir, bir Dekart olabilir, Eflatun olabilir… Bunların bütün düşüncelerini “kaldır at!” kategorisiyle ele alamazsınız; içlerinde çok önemli mülahazalar vardır. Ama sizin de onları tartacak, eleyecek değerlendirecek, kıstastan geçirecek, kalibre edebilecek “temel disiplinler”iniz var; onları o temel disiplinlerle eledikten sonra, alınacak çok şey vardır.

  Damlayı Derya Yapmanın Yolu

Antrparantez; dünyanın dört bir yanına açılırken, ille de sadece “vereceğimiz şeyleri verme” değil, herkesten “alacağımız şeyleri de alma” mülahazası vardır. Bizim gibi aynı kaynaktan beslenen insanlar, o kaynaktan beslenmek suretiyle çok farklı neticelere ulaşmışlardır; işte onları elde edersiniz. Siz ulaşamamışsınızdır; “ortam”, o fırsatı vermemiştir size; kültür ortamınız, “muhit”, o fırsatı vermemiştir; “zaman”, sizin için elverişli olmamıştır, onlar için elverişli olmuştur. Siz, sizde hiçbir zaman ulaşamayacağınız bir şeye, Mısır’da ulaşabilirsiniz; Suriye’de ulaşabilirsiniz, Horasan’da ulaşabilirsiniz, Buhara’da, Semerkant’ta, Taşkent’te ulaşabilirsiniz… Aynı kaynaktan beslenmiş olmalarına rağmen, orada farklı farklı ürünler elde etmişlerdir. Farklı ağaçlar gibi, farklı canlılar gibi, farklı meyveler gibi… Bizde Hindistan cevizi olmuyor, Hindistan’da oluyor. Hurma, belli yerlerde oluyor; götürün Korucuk’a hurma ağacı dikin, bitmez orada, kurutursunuz. Bu açıdan, dünyanın her yerine vereceğimiz şeyler de vardır, alacağımız şeyler de vardır.

“Akl-ı selim” ile, “kalb-i selim” ile, “ruh-u selim” ile meseleleri mütalaaya müzakereye alarak, çok ciddi bir “tezekkür” ve “tedebbür” ile meseleyi ele alarak, başkalarından alacağımız şeylerle, Allah’ın izni ve inayetiyle, kendi düşüncemize öyle blokajlar oluştururuz ki, onunla Allah’ın izniyle cihanları fethederiz. Cihanları fethedenler, bir dönemler, tâ Endülüslere kadar gidenler ve sekiz asır orada sizin bayrağınızı, ruh-u revân-ı Muhammedî’yi şehbal gibi dalgalandıranlar, onunla dalgalandırdılar. Sizin atalarınız -ki iki-üç asrı bunun, gıll u gış’sız, gayet duru, pürüzsüz ve ârızasızdır- Osmanlılar, Allah’ın izni ve inayetiyle, almaları gerekli olan şeyleri aldılar, verecekleri şeyleri de verdiler; çok yeni yeni terkiplere tahlillere ulaştılar. Dolayısıyla, bir “muvazene unsuru” olarak kaldılar, insanlığa çok şey öğrettiler ve insanlardan aldıkları çok şeyler de oldu. Bugün de aynı şey, bütünüyle söz konusudur; damlayı derya yapmak istiyorsanız şayet, meselenin yolu odur; öbür türlüsü “egoizm”e takılma, “ucb”e takılma, “kibr”e takılma, “fahr”e takılma, “kör taklid”e takılma, “dediğim dedik!” yanlış mülahazalarına takılmadır. Bütün bu takılmalarda insan, yürüdüğü yolda takılır kalır, mesafe alamaz, hafizanallah!..

  İslam dünyasında ve hususiyle Türkiye’de “düşünce”, uyku halinde veya bitkisel hayatta!..

Siz, Kıtmir’e iştirak etmeyebilirsiniz; iştirak etmeme mülahazalarınızı da söylemekte serbestsiniz; şimdi böyle görüşmekten, konuşmaktan, tanışmaktan bahsederken, ille de bir tanesinin düşünceleri kat’iyen sizi bağlayıcı olmamalı. Ama bir şey diyeceğim de, ondan dolayı bunları berâat-i istihlal veya mukaddime mahiyetinde söylüyorum: Kanaat-i âcizaneme göre, ferdî bir kısım çıkışlar istisna edilecek olursa, günümüzde İslam dünyasında ve hususiyle Türkiye’de, “düşünme” büyük ölçüde uyku hayatı içinde veya nebâtî hayat içinde. Evet, emekleyip duruyor da denebilir. “Bütüncül bir nazarla bakış” yok.. “başkalarının düşüncesine saygı” yok… Zaten “egoizm”in, “egosantrizm”in, “narsizm”in hükümfermâ olduğu bir yerde serbest düşünceye karşı saygı olamaz. Öyle olmayınca da düşünce, doğurgan olamaz; onunla yeni düşünce ufuklarına ulaşamazsınız. Kaldığınız yerde debelenir durursunuz sadece. Hususiyle her şeyi siyasî mülahazaya bağlamış iseniz, sadece “ikbal” mülahazası varsa kafanızda, “istikbal” mülahazası varsa, “saltanat ve debdebe” mülahazası varsa, “bugünü ve yarını düşünme” varsa, öbür günlerle alakalı hiçbir mülahazanız yoksa şayet, olduğunuz yerde debelenir durursunuz da, “yürüdüm!” zannedersiniz. Hikâyelerin başında var ya: “Az gitti, uz gitti, dere-tepe düz gitti, geriye döndü baktı ki, ancak bir çuvaldız boyu yol almış!”

Âlem-i İslam’ın şu andaki perişan resmine baktığınız zaman, zannediyorum, sizin de dillendireceğiniz şey bu… Neredeyse dilimin ucuna kadar geldi, öbürlerinin mülahazasıyla.. Aklı başında birinin mırıldanacağı şey budur: “Az gittiler, uz gittiler, dere-tepe düz gittiler, geriye döndü baktılar, bir çuvaldız boyu yol almamışlar!” Bir çuvaldız boyu yol alınamamış.. Misal îrâd etmeye gerek yok; kırk senedir -varsa- kafalarını çalıştırıyorlar ama kendi ülkeleri içinde bir problemi halledememiş insanlar bunlar. Zannediyorum aileleri içindeki problemleri halledecekleri mantığa, muhakemeye, tefekküre, tedebbüre, tezekküre bile sahip değiller. Zannediyorum, aileleri içinde de sürekli problem yaşıyorlardır “Dünyayı idare ediyoruz!” diyen o zavallı sergerdanlar; bir ailelerini bile idare edemiyorlardır, aileleri içinde de kavga vardır. Amma, bir şey onları bir araya getiriyor, bir şey aynı şeyi mırıldanmalarına sâik oluyordur; o da “sun’î bir düşman cephesi oluşturmaları.” Oturup kalkınca hep onları birer mesâvî kaynağı olarak görüp onlardan bahsettiklerinden dolayı, bu “şeytanî mülahaza fasl-ı müştereki”nde bir araya geliyorlar. “Şeytanî mülahaza fasl-ı müşterek”inde bir araya geliyorlar amma İslam dünyasında, hususiyle Kapadokya’da, düşünce hayatı, tedebbür-tezekkür hayatı, terkip-tahlil (sentez-analiz) hayatı uykuda. Yeniden onun, tıpkı bir civcivin yumurtanın kabuğunu kırıp çıkması gibi, o daracık hayat şartlarından farklı hayat şartlarına çıkması için, engin bir tefekküre ihtiyaç var.

Derin bir “tefekkür”le, bir “tezekkür”le, içinde bulunduğumuz o kabuğu kırarak, yeni bir hayata yürüme mecburiyetindeyiz. Bu da bir araya geldiğimiz zaman, birbirimizi rehabilite etmemize vâbeste. Beynimizde ne kadar hücre var? Evet, bilim adamlarının saydığına göre 10 milyar. Beyindeki bu 10 milyar hücre, harekete geçmek için “tedebbür” ve “tefekkür” adına bir “tenbih” bekliyor. Allah onları oraya koyduğuna göre, o kadar asker orada bulunduğuna göre, bence onunla çok şeyi fethedebilirsiniz. Ama zannediyorum onlar da uykuda. Evet, çalıştırılmadıklarından ve zorlanmadıklarından dolayı uykudalar. Nasıl? Bana öyle geliyor ki, çok yemekten, çok içmekten, çok uyumaktan ve okumamaktan dolayı uykuda.

  Düşünceyi Kanatlandıran Bir Vesile: Müzakere

Hususiyle günümüzde -antrparantez diyeyim- okumayı, “ferdî kitap okuma”ya bağlamamak lazım; esas “müzakere ederek okuma” olmalı. Evet, antrparantez içinde bir tane daha antrparantez: Tirmizi’nin Süneni’ni, bahsetmiştim size, bir haftada okudum. Müslim-i şerif’i de, bana refakat eden arkadaşlar var burada, 20 günde okumuştuk. Fakat bir haftalık Tirmizi’den aklımda kalan şey, bir haftalık; 20 günlük Müslim’den kalan şey de 20 günlük olur. Ama, şayet onu, arkadaşlarla bir araya gelip müzakere ederseniz.. ve “Başkaları bu mevzuda ne diyor, şârihler ne diyor?” derseniz, oradaki o hâdiseler ve o hadislerle dillendirilen vak’alar, din-i mübin-i İslam’ın özünü-esasını anlama adına, bir yönüyle hayatın felsefesini anlama adına, Siyer’in felsefesini anlama adına size öyle şeyler ilham eder ki, Allah’ın izni ve inayetiyle…

Bu açıdan, bir kitabı eline alıp münferit okuma, evet bir şeydir; hani o da yok bugün. Ben o sizin başınıza musallat olan, karga gibi gelip tepenize konan ve orada kartal kesilen, sonra da orada sizin beyninizle oynayan, sizi de kendilerine benzeten kimseler bir tane kitap okumamışlardır. Bir dönemde kariyer yapmış olsalar bile, dün başkadır, evvelki gün başkadır, bugün başkadır. Her gün okuma, her gün okuma, her gün okuma… Ama Kıtmir’e göre bugün okuma müzakereli olmalıdır.

Münferiden, kitabı eline alıp okuma, bir şey ise de, her şey değildir. Onu üç-beş arkadaş yan yana gelerek, Hazreti Pîr-i Mugân’ın ortaya koyduğu ölçü içinde okumak lazımdır. Bir evde beş-on insanın bir araya gelerek ve müzakere ederek Nur’ları okuması gibi… Müzakere edilerek okunacak o kadar çok kitap var ki, onlar, bizi düşünce ufkunda çok sürpriz âlemlerde gezdirir; âdetâ -o tabiri son günlerde çok kullanıyorum- بِحَيْثُ مَا لاَ عَيْنٌ رَأَتْ، وَلاَ أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلاَ خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍGöz görmemiş, kulak işitmemiş, aklınıza gelmemiş çok farklı ufuklar!”da gezdirir, çok farklı şeyleri temaşa imkânı verir. Öyle meşherlerde sizi dolaştırır ki, sadece yanlarından geçip gitmeniz bile, size çok şey bulaştırır. Öyle bir insibağla münsebiğ olursunuz ki öyle bir atmosfer içine girip çıkınca; ufkunuz birden bire derinleşir, meselelere derince bakarsınız. Siyasilerin baktıkları gibi bakıp her şeyi kendi darlığınıza mahkum etmezsiniz; deryayı damlaya feda etmezsiniz..

Evet, tekrar ediyorum: Beyinde 10 milyar hücre var; bu hücreler, bir insanî tenbihle, ahsen-i takvime mazhariyet tenbihiyle, Allah’a muhatab olma tenbihiyle uyarılmaya muhtaç. Günümüzde böyle bir tenbihe şiddetli ihtiyaç var. Derince düşünmek, mahrutî düşünmek, bütüncül bir nazara ulaşmak için bugün böyle bir mütalaaya ihtiyaç var. Kur’an-ı Kerim çent yerde meseleyi getirip buna bağlamıyor mu?!. Aklıma gelen ayet-i kerimeyi diyeyim:

  “Bunu çeneleri arasında çiğneyip de bunun hakkında düşünmeyenlere yazıklar olsun!..”

İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), şu ayeti okuduğu zaman ağlıyor; “Bunu okuyup da ağlamayanlara, çeneleri arasında çiğneyip de bunun hakkında düşünmeyenlere yazıklar olsun!..” diyor: إِنَّ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَاخْتِلاَفِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ لآيَاتٍ لِّأُوْلِي الألْبَابِ Göklerin ve yerin yaratılışında ve gece ile gündüzün sürelerinin de değişerek birbiri peşi sıra gelişinde, elbette (Allah’ın kudret ve hakimiyetini gösteren) pek çok işaretler, deliller vardır gerçek akıl ve idrak sahipleri için.” (Âl-i İmran, 3/190) الَّذِينَ يَذْكُرُونَ اللّهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلَىَ جُنُوبِهِمْ وَيَتَفَكَّرُونَ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هَذا بَاطِلاً سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ “Onlar ki Allah’ı gâh ayakta divan durarak, gâh oturarak, gâh yanları üzere zikreder, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında düşünürler ve derler ki: Ey Yüce Rabbimiz! Sen bunları gayesiz, boşuna yaratmadın. Seni bu gibi noksanlardan tenzih ederiz. Sen bizi o ateş azabından koru!” (Âl-i İmran, 3/191)

Evet, o sâlih ve halis kullar tefekkür ediyorlar. Düşünüp tefekkür edince ne diyorlar? رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هَذَا بَاطِلاً سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ O terkiplerle, o tahlillerle, o bilinen küçük şeylerden, o sezilen küçük şeylerden, o belli olan küçük şeyden bilinmeyen, sezilmeyen, belli olmayan daha büyük şeylere nüfuzla رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هَذَا بَاطِلاً Allahım, Sen bunları boş yaratmamışsın! Bunlarla bir şey ifade ediyorsun Sen! Ve Senin Kur’an’ın da bu bir şey ifade eden şeyleri okuyor bize. Dolayısıyla da bizim susup onu dinlememiz lazım. Ona kulak vermemiz lazım. Onu bir “mercek”, onu bir “projektör”, onu bir “dürbün”, onu bir “rasathane” olarak kullanarak, tekvinî emirleri hallaç etmemiz lazım. Bize düşen şey de budur. رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هَذَا بَاطِلاً سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ

Demek ki, Cenâb-ı Hakk’ın azabından kurtulmanın yolu da, O’nu bilinmesi gerekli şekilde bilmek. سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ O taklit, Usuluddin ulemasının ifade ettiği gibi “yeterli mi, değil mi?” Fakat çoklarının o tahkik ufkuna ulaşamaması mülahazasına binaen, orada bir yönüyle tercihte bulunarak, “Taklidî iman makbuldür!” demişler. Bu, bir yönüyle, bizim gibi avam insanları kurtarmaya matuf, o Usuluddin ulemasının, re’fet ve şefkatin tesiriyle yaptıkları bir tercih ve bir içtihattır. İnşaallah hata etmemişlerdir. Ama asıl mesele: Taklit, bir şey ise, tahkike bir merdiven olması, bir basamak olması itibariyle bir şeydir. O sizi tahkike taşıyorsa, Allah’ın izni ve inayetiyle, bir kıymeti vardır; yoksa olduğunuz yerde emekleyip duruyorsanız, takılıp yollarda kalıyorsanız, – biraz evvelki mülahazalara bağlayın- çuvaldız boyu yol almayla meseleyi noktalıyorsanız şayet, aslında siz bir adım bile atmamışsınız demektir Hak ve hakikat yolunda. رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هَذَا بَاطِلاً سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّار

Yine Kur’an-ı Kerim, فَانْظُرْ إِلَى آثَارِ رَحْمَةِ اللهِ كَيْفَ يُحْيِي الأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا “Şimdi, Allah’ın rahmetinin eserlerine bak ki, öldükten sonra yeri nasıl diriltiyor!” (Rûm, 30/50) gibi beyanlarıyla da tefekkür çağrısında bulunuyor. “Bakın, Allah, ölmüş zemini nasıl yeniden diriltiyor?!” Hazret-i Pîr ifade etmiyor mu bütün bunları? Haşir Risalesi’nde ifade ediyor;, aynı zamanda Otuzuncu Söz’de ifade ediyor, Otuz birinci Söz’de ifade ediyor… Baharlar, haşr u neşr’in bir delilidir esasen; otun, ağacın kuruduktan sonra yeniden bitmesi, o canlıların var olması, bir “haşr-i baharî”dir. Allah o haşr-i baharîleri üst üste, defaatle size göstermek suretiyle, bir de “ba’s-u ba’de’l-mevt” olabileceğini gösteriyor. İşte o zaman mesele gidiyor yine, فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ beyanına varıyor.. Siz, ona bütün benliğinizle inanır, onu içtenleştirirseniz, Allah’ın izni ve inayetiyle, “teemmül”ünüz, “tedebbür”ünüz, “tezekkür”ünüz, “tefekkür”ünüz sizin için bir şey ifade etmiş olur. Yoksa bundan mahrum fikirlere, düşüncenin falsosu nazarıyla bakılabilir. Bir kısım felsefecilerin yaptıkları gibi, şayet ortaya konulan düşünceler dinin temel disiplinleriyle test edilmemiş ise, onlar “düşüncenin falsosu”ndan başka bir şey değildir; Naturalizm de odur, Materyalizm de odur, Pozitivizm de odur, Deizm de odur, Ateizm de odur, durağanlık da odur.. odur…

  Hepsi Allah’tan.. Hepsi Allah’tan!..

Cenâb-ı Hak, verdiği nimetleri, “tedebbür”le, “tefekkür”le, “tezekkür”le, “teşekkür”le artırsın!.. لَئِنْ شَكَرْتُمْ لَأَزِيدَنَّكُمْ وَلَئِنْ كَفَرْتُمْ إِنَّ عَذَابِي لَشَدِيدٌ “Şurası bir gerçek ki, eğer şükrederseniz nimetimi hiç şüphesiz artırırım; ama eğer nankörlük edecek olursanız, bu takdirde azabım kesinlikle çok çetindir.” (İbrahîm, 14/7) Gâfilâne bakanlar, “Ben yaptım!” diyebilirler; ârifâne bakanlara gelince, onların vird-i zebânı, “Yapan O’dur! Yapan, O’dur!..” قُلْ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللهِ “(Ey Rasûlüm,) de ki: Hepsi Allah’tan.” (Nisâ, 4/78)

Hatırlarsanız, yağmur-kar duasına çıktıktan sonra, basiretli bir arkadaşınız “Niye hiç durmadan كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللهِ diyorsunuz?” demişti. O gün Kıtmir de o duaya iştirak etmişti. İhtimal, hâlis arkadaşların duası, arş-ı rahmete ulaşmıştı ve sonra şakır şakır kar yağmaya başlamıştı. Nefsimden emin olmadığımdan, “Ben de bulundum bunların içinde!” düşüncesi aklıma geldi mi gelmedi mi, bilmiyorum fakat o kadar çok كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللهِ “Hepsi Allah’tan, hepsi Allah’tan, hepsi Allah’tan!..” demiştim ki, merak edip bir kardeşimiz sordu: “Hocam, niye böyle diyorsunuz?!” Niye demeyeceğim ki!.. كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللهِ

Siz dünyanın yüz yetmiş küsur ülkesinde 1400 okul açmayı kendinizden mi biliyorsunuz? O insanların kalblerinin o mevzuda heyecana gelmesi.. bir yönüyle varlıklarının anahtarlarını sizin elinize vermeleri.. fakir talebeye burs vermeleri.. binalar yapmaları.. dünyanın dört bir yanına açılmaları… Bunları kendi dehanıza mı veriyorsunuz, firasetinize mi veriyorsunuz?!. O (celle celâluhu), kalbleri öyle heyecana getirmeseydi, uyarmasaydı, tenbih etmeseydi, “Misyonunuz bu!” demeseydi sessizce, siz miskinler, tembeller gibi yerinizde otururdunuz, tembellerin hususiyeti olan dedikoduya kendinizi salardınız, başkalarını karalamak suretiyle kendinizi teselli etmeye çalışırdınız. Ki bunlar, bozuk psikolojinin hırıltıları; “bozuk psikoloji hırıltıları”dır.. Biraz ince, kibarca oldu ama size saygımın gereği o tabiri kullandım, yoksa “muktezâ-yı zâhire mutâbık” olan, o durumu başka kelimelerle ifade etmek idi; benimki “muktezâ-yı hâle mutabık” oldu.

Evet… Ey Muğnî, iğnâ eden Sensin; Sana kurban olayım!.. Sen o gınâ düşüncesini bize vermeseydim ve bizi iğnâ etmeseydin, o îsâr ruhunu ruhlarımıza, arkadaşlarımızın ruhlarına Sen ifâza buyurmasaydın, bu olanların onda biri olmazdı, hatta yüzde biri olmazdı. Bütün güç ve kuvvetleriyle çalıştıkları halde, onda birini yapamayanların durumları, buna şâhittir. Şâhit mi istiyorsunuz? Yalancıların şehâdeti bu mevzuda, şehâdet-i sâdıkadır.

523. Nağme: “Müslümanlık bizden evvel böyle zillet görmedi!”

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi özetle şu hususları dile getirdi:

  Müslümanlığın kadrini sarrafı olmayanlar bilemediler, onu bakır gibi kullandılar!..

* Sûzî’nin dediği gibi,

“Yağmıyor yağmurlar, bitmiyor lale,

Acep bu hâlimiz böyle mi kala?!.

Rahmet deryasından gelen bu ele

Vakitlerde esen yeller perişan!..”

* Seller perişan.. gökler perişan.. bulutlar perişan.. ve dolayısıyla insanlar perişan.

* “Perişanım bugün cânâ, perişan olmayan bilmez / Cevahir kadrini cevher-fürûşân olmayan bilmez!” diyor Alvarlı Efe Hazretleri. Müslümanlığın kadrini sarrafı olmayanlar bilemediler, onu bakır gibi kullandılar, demir gibi kullandılar. Bakırcılar çarşısında değerlendirdiler altını, gümüşü, zebercedi. Onunla ahiret peylenecekti, onunla Allah’ın rızası peylenecekti, onunla rü’yet peylenecekti; onunla tâlî derecede Cennet’in sarayları, villaları peylenecekti. Heyhat!..

  Gül garip, bülbül garip, mukaddesât garip ve siz gurebâsınız!.. Müjdeler olsun gariplere!..

* Öyle bir döneme düştük ki, yağmur yağmıyor, lale bitmiyor!.. Gül garip, çiçek garip, bülbül garip, Müslümanlık garip ve siz gurabâsınız.

*Ey evleri basılanlar.. eşkıya gibi takibe uğrayanlar.. sorgu sualsiz derdest edilip götürülüp içeriye atılanlar!.. Peygamber’in size müjdesi var!.. Ey derdest edilip içeriye atılanlar!.. Peygamber’in size müjdesi var! O size yâr! Varsın âlem size olsun ağyâr! O “Gariplere müjdeler olsun!..” diyor.

*Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz, her devrin gariplerine selam edip müjde verdiği gibi, bu dönemin gurebâsına da sesleniyor: فَطُوبٰى لِلْغُرَبَاءِ الَّذِينَ يُصْلِحُونَ مَا أَفْسَدَ النَّاسُHerkesin bozgunculuk yaptığı dönemde, imar ve ıslah hamlelerini sürdüren gariplere müjdeler olsun!”

* “Müjdeler olsun gariplere!..” İnsanların, kendilerini bozgunculuğa saldıkları, evleri basıp eşkıyalık yaptıkları, milletin malına mülküne el koydukları; tagallüpler, tahakkümler, tasallutlar yaşattıkları; kıyımcılar tayin etmek suretiyle milletin malını hırsızladıkları, gasp ettikleri, kırk haramilik yaptıkları bir dönemde Müslümanlığı yaşamaya çalışma adına dişini sıkıp her şeye sabreden, ey garipler!.. Size müjdeler olsun!..

  Hukuk Maskeli Soygun

* Makyavelist bir mülahazayla hemen her türlü argümanın kullanıldığı bir dönemi yaşıyoruz. Mesela günümüzde çok yaygın hale geldi: Derdest edilen insanların önüne bir tane kâğıt koyuyorlar, bir tane de kalem koyuyorlar. Kâğıtta yazılı olan şeyler yazılı zaten. “İmza at, seni salıverelim, aynı zamanda da önemli bir konuma getirelim.” diyorlar. Çok rahatlıkla kullanıyorlar bunu. Ayağa düşmüş bir mevzu.

* Derdest ediyorlar, insanları içeriye atıyorlar. Vakıa.. İtiraf edilen vakıa. Avukat tutmak istiyorsunuz. Bir dönemde o işin fahri avukatlığını üzerine alan insanlar da içeriye atıldılar. O avukatların onda dokuzu içeriye atıldı; biri de soluğu dışarıda aldı. Mağdurlar, mazlumlar, mehcurlar, mahrumlar, muzdarlar avukat bulamadılar.

* Barolardan avukat istediler. Avukatları bu sistemi idare edenler belirlediler; avukat gönderdiler. Dün bir yeni itiraf: Avukat gelip hiçbir suçu olmayan insana diyor ki: “Seni ben buradan salarım fakat bir buçuk milyon para istiyorum. Ama neylersin, bu paranın bir parçasını bana verecekler, yukarıdakiler alıyorlar bunu!..” Bu da ayrı bir gelir kaynağı.

* Bizim hepimizin kazma ve manivelayla çalıştığımız, inşaatında amele gibi çalışıp alın teriyle yaptığımız yerleri başka haince maksatlarda kullanmaya karar verdikleri halde, milletin alın teriyle yaptığı gazete binalarının, okul binalarının, yurt binalarının haince gelip üzerine konmayı yeterli bulmadıklarından, onları müdafaa edecek avukatları da derdest edip içeriye atıyorlar. Sonra kendileri avukat gönderiyorlar: Birer milyon, bir buçuk milyon alacaksınız! Onlara ondan belki on bin lira, yirmi bin lira vereceksiniz, öbürü hazine-i nâhümâyuna kaydırılacak.

* Şimdi böylesine fırtınaların şiddetli estiği, bir de sağ görünümlü estiği, bir de markası Müslümanlık olarak estiği, patenti Müslümanlık olarak estiği -yerin dibine batsın öylesi- böyle bir dönemde, dökülmeyecek insanlara babayiğit demek lazım.

522. Nağme: KENDİSİNİ SORGULAYIP KINAYAN NEFİS

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi özetle şu hususları dile getirdi:

 Allahım bizi Sen’den gayrısının merhametine muhtaç bırakma!..

* Allah’la münasebet açısından kopukluğun bir lahzasına bile razı olmamak ve sürekli şu duada nazara verilen mülahazalarla Cenâb-ı Hakk’a sığınmak lazımdır:

يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ، بِرَحْمَتِكَ أَسْتَغِيثُ، أَصْلِحْ لِي شَأْنِي كُلَّهُ وَلاَ تَكِلْنِي إِلَى نَفْسِي طَرْفَةَ عَيْنٍ

“Ey her şeyi var eden hayat sahibi Hayy, ey her şeyin varlık ve bekâsını kudret elinde tutan Kayyûm! Rahmetinin vüs’atine itimad ederek Sen’den merhamet dileniyorum; bütün ahvâlimi ıslah eyle, her türlü tavır ve hareketimi kulluk şuuruyla beze ve göz açıp kapayıncaya kadar olsun, beni nefsimle başbaşa bırakma, sürekli kötülükleri emreden nefsimin acımasızlığına terketme!”

* Bazı rivayetlerde “Velâ ekalle min zâlik” ilavesi de vardır; yani, “Göz açıp kapayıncaya kadar..” kaydıyla yetinilmemiş, “Hayır! O kadar değil, ondan daha az bir zaman da olsa beni nefsimle başbaşa bırakma!” denilmiştir. Siz isterseniz, mülâhazalarınızla bu duayı daha da derinleştirebilir, “Allahım, beni ibadetlerimle, hayır ve hasenâtımla da başbaşa bırakma; beni menhiyâttan ictinabımla da başbaşa bırakma.. iyiliklerime güvenme duygusunu söküp at gönlümden, içimi sadece Sana itimat hissiyle doldur. Sen özel sıyanetinle koru beni; hususi himayene al, vekilim ol benim!” diyebilirsiniz.

* Bir diğer rivayette, bu duaya “Velâ ilâ ehadin min halkıke” ifadesi de eklenmiştir ki, bu da “Allahım beni Sen’den başkasına bırakma, kullarından birinin acımasına muhtaç kılma, kalbi şefkatten uzak kimselerin merhametsizliğine maruz koyma!..” manalarına gelmektedir. “Gönül her zaman arar durur bir yâr-ı sâdık / Bazen de sâdık dedikleri çıkar münafık!” Allah öylelerine düşürmesin.

* Halis müminler, bu duayı ve benzerlerini kendi nefisleri için yaptıkları gibi, eş, dost ve arkadaşlarını dâhil edip şahs-ı manevî hesabına da tekrarlamalıdırlar.

 Nefis, insan mahiyetinde şeytanın santrali gibidir.

* Kur’an-ı Kerim’de إِنَّ النَّفْسَ لَأَمَّارَةٌ بِالسُّۤوءِ  “Şüphesiz nefis her zaman fenalıkları ister ve kötü şeyleri emreder.” (Yûsuf Sûresi, 12/53) buyurulmuştur. Nefs-i emmare, insana kötü ve çirkin şeyleri emreden ve yapılan bu fenalıklar karşısında herhangi bir rahatsızlık duymayan nefistir. İnsanın tabiat ve cismaniyeti eğer bir terbiye, tezkiye görmezse, ruhen terakki yoluna girip kalb tasfiyesinde bulunmazsa, Üstad’ın tabiriyle, cismaniyetten çıkıp, hayvaniyeti bırakıp kalb ve ruhun derece-i hayatına yükselmezse, o nefis, insana sürekli kötülükleri emreder, fenalıklara yönlendirir ve boynuna bir ip takıp onu istediği yerde otlatır.

* Nefs-i emmare, belli hikmet ve maslahatlara binaen insan bünyesine ayrılmaz bir mekanizma hâlinde yerleştirilen, şeytanın ilkaâtına açık bir santral gibidir. Şeytan onunla kendini ifade eder. Onunla konuşur, onunla tesvîlât ve tezyinâtını yapar.

* Nefis, insan bünyesinde şeytana santrallik yapmaktan kurtarıldığı takdirde, “mahiyet-i nefsü’l-emriye”si itibarıyla yerlerde sürüm sürüm sürünen bir sürüngen iken âdeta sırlı bir metamorfoz görmüş gibi birdenbire başlarımız üstünde pervaz eden bir güvercine dönüşüverir. Ve adına Cenâb-ı Hakk’ın, وَلَۤا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ  “Kendini sorgulayıp kusurlarına pişmanlık duyan nefse and olsun.” (Kıyâmet Sûresi, 75/2) iltifatkâr sözleriyle taltif edilir. İki adım daha atınca, يَۤا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ اِرْجِعۤي إِلٰى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً  “Ey itminana ermiş nefis, sen Rabb’inden, Rabb’in de senden razı olarak dön Rabb-i Kerimine.” (Fecr Sûresi, 89/27-28) teveccüh esintileriyle okşanır ve ruhun gidip yaslandığı aynı kanepeye yaslanır.

 “Kendini sorgulayıp kusurlarına pişmanlık duyan nefse and olsun.”

* Nefs-i levvâme; kendisini sorgulayıp levm eden, kınayan nefis demektir. Bu nefis mertebesindeki bir insan, işlediği günahlar karşısında, iç dünyası itibariyle devamlı kendini sorgulama içindedir. Bu itibarla da, düşer-kalkar ama yerinde tevbe eder ve nefsine karşı metafizik gerilime geçmeye çalışır.

* Nefs-i levvâme mertebesindeki bir insan, limandan açılmış, rıhtımdan fırlamış ve O’na doğru yürümeye -bu yürüme kalbîdir ve tamamen sâlike ait bir keyfiyet sayılır- başlamıştır ama o, yine de yer yer sapmalar yaşar.. kaymalara maruz kalır.. bazen hatalar gelir sevapların çehresini karartır ve hayatında güzellikleri çirkinlikler takip eder.. sık sık sürçer ve düşer; sonra da her defasında nedametle toparlanır.. istiğfarla hem günahlarından arınır hem de şer temayüllerinin kökünü kesmeye çalışır ve ümitle yoluna devam eder. Sadece bunları yapmakla da kalmaz; sürekli nefsini kınar.. vicdan azabıyla kıvranır.. zaman gelir iç ızdıraplarını gizli iniltilerle seslendirir ve zaman gelir halvet koylarına koşar, duygularını gözyaşlarıyla münacatlaştırır ve hep inler durur.

* Nefs-i levvâme çok kıymetlidir, çünkü meselenin ilk adımıdır; adeta amelin niyeti gibidir. Onun için Allah (celle celaluhu) وَلَۤا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ “Kendini sorgulayıp kusurlarına pişmanlık duyan nefse and olsun.” (Kıyâmet Sûresi, 75/2) buyurarak onun üzerine kasem etmiştir.

 Nefis, kendi istek ve arzularından vazgeçip Hakk’ın muradının itirazsız mümessili hâline gelmiş ise artık “nefs-i râziye” olarak anılır.

* Eğer nefis; sadece hayvanî ve cismanî arzularını yaşıyorsa, buna “nefs-i emmare” veya “nefs-i hayvanî” denir. Din u takva yolunda yürümekle beraber, sık sık düşüp kalkıyor ve her defasında kendini sorgulayarak Rabbine yöneliyorsa, buna da “nefs-i levvame” adı verilir. Fenâlıklara karşı bütün bütün tavır alıp yüzü hep Rabbine müteveccih bulunuyor ve safveti ölçüsünde ilâhî mevhibelere de mazhariyet kazanıyorsa ona “nefs-i mülheme” tabir edilir. İhlâs-ı etem ve ubudiyet-i kâmile içinde Rabb’i ile münasebet ve muamelesi açısından vicdanı tam oturaklaşmış ise böylesi bir nefis “nefs-i mutmainne” adıyla yâd edilir. Nefis, kendi istek ve muratlarından vazgeçip Hakk’ın muradının itirazsız mümessili hâline gelmiş ise artık “nefs-i râziye” olarak anılır. Hak hoşnutluğunu en büyük bir gaye hâline getirmiş ve her zaman o istikamette davranıyor, o hedefi gözetliyor, رَضيتُ وَارْضَ عَني “Ben razı oldum, Sen de razı ol!” mülâhazalarıyla dolup boşalıyorsa, bu nefis de “nefs-i mardıyye” şeklinde adlandırılır. Bunun ötesinde, istidadı elveren ve ilâhî sıfatlarla ittisafa açık peygamberâne azim sahibi bir nefis de “nefs-i kâmile” veya “nefs-i sâfiye/zekiyye” unvanını alır.

* Bazı Hak dostları rıza meselesini terakkî (kulun Yaratıcı’ya yönelip yükselmesi) açısından ele almışlar, önce kulun kalbinde Cenâb-ı Hakk’a karşı bir meyil, bir sevgi olması gerektiğini söylemişlerdir. Yani, O’nun rızası peşinde koşturuyorsanız, O da size rızasını yâr eder. Teveccühe teveccühle, nazara nazarla mukabelede bulunur. “Allah’ı Rab, İslâm’ı din, Hazreti Muhammed’i (aleyhissalatü vesselam) nebî kabul edip razı olan, imanın mânevî zevkini tatmış olur.” hadisi de, başlangıç itibarıyla rızânın irâdî ve kulun kesbine bağlı bulunduğuna, nihayetinin de Cenâb-ı Allah’ın rahmetine ait bir mevhîbe olduğuna işaret etmektedir.

* Ehlullah’tan bazıları ise meseleye tedellî (en âlâdan başlayıp aşağı doğru gitme) zaviyesinden yaklaşmış ve “Allah sevmeyince siz sevemezsiniz; O sizden razı olmayınca, siz rıza ufkuna ulaşamazsınız.” demişlerdir. Onlar biraz da eşyanın perde arkasına göre hüküm verdiklerinden dolayı, Cenâb-ı Allah’ın rızasının önce geldiğini, kulun Allah’tan hoşnut olmasının ise onu takip ettiğini söylemişlerdir. Nitekim ayet-i kerimelerde “Allah onlardan, onlar da Allah’tan râzı olmuşlardır.” (Maide, 5/119; Beyyine, 98/8) denilmiş ve önce Allah’ın hoşnutluğu zikredilmiştir.

 Allah’ın sizden razı olup olmadığını bilmek istiyor musunuz? Özellikle musibet anlarında kalbinize nazar edin!..

* Belalar gelip çarptığı zaman, musibetlere maruz kaldığımız zaman, dehrin hadiseleriyle preslendiğimiz zaman, zalimlerin gadrine/zulmüne uğradığımız zaman رَضِينَا بِاللهِ رَبًّا وَبِالْإِسْلَامِ دِينًـــــا وَبِمُحَمَّدٍ رَسُـــولًا “Rab olarak Allah’tan, din olarak İslâm’dan, peygamber olarak da Hazreti Muhammed’den (aleyhissalâtü vesselâm) razı olduk.” diyebiliyor ve O’nun kaderini/kazasını içimizde memnun olabileceğimiz en büyük bir armağan şeklinde duyabiliyorsak, Allah bizden razı demektir.

* Bütün musibetlere rağmen, her zaman içinizden kopup gelen, dilinize “Ne diye duruyorsun!?.” diyen, dudaklarınıza “Ne diye duruyorsunuz?!.” diyen, ses tellerimize “Ne diye duruyorsunuz!?.” diyen bir heyecan ve coşkuyla, رَضِينَا بِاللهِ رَبًّا وَبِالْإِسْلَامِ دِينًـــــا وَبِمُحَمَّدٍ رَسُـــولًا “Rab olarak Allah’tan, din olarak İslâm’dan, peygamber olarak da Hazreti Muhammed’den (aleyhissalâtü vesselâm) razı olduk.” ikrarını seslendirebiliyorsanız, demek ki Allah sizden hoşnut. Demek ki O sizden razı olduğu için siz de oturup kalkıp hep aynı şeyi telaffuz ediyorsunuz.

* Fakat öyle bir şey yoksa, kendinizi yıkılmışlık içinde görüyorsanız, iflas içinde görüyorsanız, “Bu iş bitmiştir!” mülahazalarına kapılıyorsanız; bir kısım gafillerin söylediği gibi “Niye bunlar başımıza geldi? Ne ettik ki biz? Neden bütün bunlar gelip gelip beni buluyor, bana tosluyor? Neden balyozlar benim başıma inip kalkıyor?!.” şeklinde mırıldanıyorsanız, demek ki bir yönüyle O’nun rızasıyla sizin idrak ufkunuz arasında bir kısım haileler, perdeler oluşmuş. O yine kullarından razı olacak ama siz şikâyetlerinizle, kadere taş atmak suretiyle O’ndan gelecek rıza tayflarının önünü kesmiş oluyor ve gönlünüzü rıza tayflarından mahrum ediyorsunuz. Oysaki burada O’nun kazasına rıza, öbür tarafta Rıdvan’ına mazhariyetin en önemli vesilesidir.

 Kendisini sürekli sorgulayıp nefsini yerden yere vurmayan bir insan, kaderi ve başkalarını yerden yere vurur.

* Nur Müellifi, “Sen, ey riyakâr nefsim! ‘Dine hizmet ettim’ diye gururlanma. ‘Muhakkak ki Allah, bu dini fâcir adamla da te’yid ve takviye eder.’ hadisi sırrınca, müzekkâ olmadığın için, belki sen kendini o racul-i fâcir bilmelisin. Hizmetini ve ubudiyetini, geçen nimetlerin şükrü, vazife-i fıtrat, farize-i hilkat ve netice-i san’at bil, ucub ve riyadan kurtul.” demiştir. Demek ki, nefis tezkiyesine nâil olamamış bir insan, dine ve diyanete hizmet ediyor olsa bile, gurur, ucb ve riyaya düşmemek için çok temkinli hareket etmeli ve kendisinin de bir racul-i fâcir olabileceğini düşünüp titremelidir. Hizmetlerinden dolayı asla şımarmamalı, gurura kapılmamalı ve kendisini emniyette saymamalıdır; aksine, Allah yolundaki mücahedesini tabii bir vazife, bir kulluk borcu ve o zamana kadar lutfedilen nimetlerin şükrü kabul etmelidir. Şahsı itibarıyla fısk u fücura açık olduğunu hep hatırda tutmalı, nefsi ile başbaşa kaldığında her haltı karıştırabileceğine inanmalı; dolayısıyla her zaman Allah’a sığınmalı ve eksiklerine, kusurlarına, hatalarına ve günahlarına rağmen hâlâ imana hizmet dairesinde bulunuyor olmasını büyük bir arınma fırsatı olarak görmelidir.

* Kendini yerden yere vurmayan bir insan, kaderi yerden yere vurur. İnsan kendini debbağın deriyi yerden yere vurduğu gibi vurmalı ki, işe yarar hale gelsin.

* Cenâb-ı Hak, “İfk Hadisesi” münasebetiyle öyle buyurmuştur:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ وَمَنْ يَتَّبِعْ خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ فَإِنَّهُ يَأْمُرُ بِالْفَحْشَاء وَالْمُنْكَرِ وَلَوْلَا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ مَا زَكَا مِنْكُمْ مِنْ أَحَدٍ أَبَدًا وَلَكِنَّ اللَّهَ يُزَكِّي مَنْ يَشَاء وَاللَّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ

“Ey iman edenler! Şeytanın adımları ardınca gitmeyin. Kim şeytanın izinde giderse, bilsin ki o, daima ve ısrarla çirkin, fena ve gayr-ı meşrû işleri teklif ve telkin eder. Eğer Allah’ın üzerinizdeki lütf u keremi ve rahmeti olmasaydı, içinizden hiç kimse (inanç, düşünce, davranış ve karakterinde) katiyen paka çıkamazdı. Ancak Allah, dilediğini temizler ve paka çıkarır. Allah, her şeyi hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” (Nûr Sûresi, 24/21)

* Başkalarında değil, kendisiyle yüzleşen insanlarda hesap ve akıbet endişesi olur. Hâliyle ve akıbetiyle alâkalı endişe duyma meselesi, hayalinden geçen şeylere bile hesap soran muhasebe insanlarının işidir. Hâlbuki akıbetinden endişe etmeyenin akıbetinden endişe edilir.