Cuma Hutbesi: ÇAĞ, KAOS ve ÜMİT

Herkul | | Cuma Hutbeleri

İçinde bulunduğumuz çağ, vaad ettiği müspet ve güzel şeylerin yanında, bizim için hep bir ızdırap ve inkisar çağı oldu. Sadece bizim için de değil; onunla tanışırken, henüz kalbî, ruhî, fikrî ve ilmî hazırlığını tamamlayamamış milletler, âdeta, muratlarına ermeden ve umduklarını bulamadan bağırlarından hançerlenen âşıklar gibi, ümitleri ye’se, iştiyakları da hicrana dönmüş ve iki büklüm olmuşlardır. Bilhassa bizim insanımızın hâli bütün bütün yürekler acısıdır.

Evet o, asırlar boyu, devletler muvazenesindeki yerinden koparılıp atılmanın, hep başta yaşamışken ayak olmaya zorlanmanın hafakanları içinde şaşkın ve âdeta bir berzah hayatı yaşadı. Hiçbir millet ve toplum çerçevesine yerleştirilemeyecek kadar gariplikler ve tuhaflıklar içinde sürdürdüğü bu şeâmetli yolculukta, tıpkı kumarda kaybeden birinin, “belki kazanırım” mülâhazasıyla “bir daha, bir daha…” dediği gibi, her şeyi çarçur etme ruh hâletiyle iflastan iflasa sürüklendi.. bari bunca zaman içinde bir kere kazanabilseydi, ya da küçük bir kazanma ümidi olsaydı..! Ne gezer.. o hep kaybetti ve kaybettikçe de, daha bir hırsla neticesi belirsiz bu oyunun aldanan rekortmeni hâline geldi.

Vaktiyle hep ötelere yönelip semavîlik arayan başlar, dualarla göklere doğru kaldırılan eller ve O’ndan başkasına karşı, almak için değil vermek için yaratıldığına inanan gönüller, şunun-bunun kapısında zilletle dilenen sergerdanlar hâline geldiler. Bir zamanlar atalarımızın, sonsuza yürüme rampaları sayılan mabet, ruhanîliği çarmıha gerilerek, Allah’a açık şeffafiyeti merasimlerle karartılarak, mânâ ve muhtevası şekle kurban edilerek pek çok mezar-ı müteharrikin uğradığı bir güzergaha dönüştürüldü. Varlığın bir kitap gibi yorumlandığı, bir meşher gibi temâşâ edildiği ve bir laboratuar gibi her şeyin kurcalandığı mektep, kapkaranlık dogmaların tutsağı ve küflü şablonların kafalara yerleştirildiği bir izbeye döndürüldü.. eşya hor görüldü.. tabiat yanlış yorumlandı.. ekolojik denge bozuldu.. ve dünya yaşanmaz bir Cehenneme çevrildi. Mabetle beslenemeyen, mekteple aydınlanamayan ve kâinatla içli-dışlı olamayan ve dolayısıyla da gönle ümitler yağdıracak ufukları bulamayan nesiller, kendilerini değişik çılgınlıklara salarak hezeyanda ve yakıp-yıkmada teselli aramaya başladılar. Evet, pek çoğu itibarıyla günümüzün nesilleri, bütün bütün ebedîliği temâşâ etme istidat ve kabiliyetini kaybetmiş gibi ufuksuz, idealsiz, mazisiz ve geleceksiz, dar bir zaman dilimine sıkışmışlığın hırçınlığını yaşamakta.

Eski ülke, eski kent, eski mahalle ve eski yuvanın yerini alan iğretilik, ruhsuzluk ve zevksizlik içinde hayata gözlerini açan, açarken de ilk defa para, şöhret, şehvet, riya, rahat tutkusu ve egoizma ile tanışan nesillerin başka türlü olmalarını beklemek de herhalde hayal olurdu. Hayatla böyle bir ortamda tanışan bu olabildiğine aç ve kendi ruhî derinliklerine kapalı insanlar, beden ve cismaniyeti her şey saydı ve onların bütün bütün insanî isteklere cevap vereceğine inanarak onlara tıpkı din ölçüsünde bağlandı, heva ve heveslerine teslim oldular.

Bu arada İslâm ruhunun, mefkûresiz, aşksız, heyecansız temsilcilerinin, din ve diyanet adına yapıyor gibi göründükleri hemen her şeyde “hakk-ı temettü” aramaları, mübarek dinimizin semavîliğini bütün bütün kararttı ve mütehayyir kitlelerin metafizik heyecanını ve din-i hakka açık temiz fıtratların insiyaklarını başka arayışlara sevk etti.. ve dahası bir kısım yalın kılıç ve palalarla kalblere iman kazacakları vehmine kapılanlar, zaman zaman da dini politize ederek bu Allah ve Cennet yolunun mânâ ve muhtevasını bütün bütün değiştirdiler.

Akıl, ilim ve vahyin meyvesi sayılan bir medeniyete öncülük ettikleri iddiasında bulundukları aynı anda, yer yer düşmanlık, kin, nefret, kıskançlık ve saldırganlığa başvurmayı da ihmal etmediler; hatta böyle davranmayı dinin gereği gibi göstererek bir mânâda mesâvî-i ahlâkı kutsadılar. Zaten böyleleri kat’iyen hüdâ erleri olamazdı; olsa olsa bunlar, cinayetlerini heva ve hevesleriyle besleyen caniler olabilirlerdi ki, yaptıkları da böyle bir karakterin gereğiydi. Aslında zaman zaman beyanlarına da akseden düşünceleri, onların tasavvur ve tahayyüllerini ele veriyordu ki, o da bize her meydanda, her sokakta kurulmuş otomatik idam sistemlerini işletmeye hazır, duyguları kanla köpüren, eli kanlı, gözü kanlı bir kısım kanlı delileri çağrıştırmaktaydı.. çağrıştırmaktaydı; zira çok iyi tanıdığımız, gönüllerinde aşkın, vefanın, imanı takdirin ve insana saygının bulunmadığı bu bulanık ruhlardan başka bir şey de beklenemezdi. Evet böylelerinden güven, hakka hürmet, herkese hakk-ı hürriyet beklemek beyhudedir.

Bütün olumsuzlukların yanında, istediğini istediği zaman göklere çıkaran ve dilediğinde gayyalara batıran; bâtılı tasvir edip sâfî zihinleri şirazeden çıkarmada kurgu-bilimlerde olduğundan da ürpertici ve o ölçüde de bir büyüye sahip bulunan bir kısım medya ise, âdeta bu bin bir menfîliğe tuz-biber olmaktadır.. evet bugün genç-ihtiyar, kadın-erkek, okumuş-okumamış, hemen herkes bu devvâr u gaddârın elinde bir oyuncak ve bu sihirbazın meshûr bir piyonu. O, elindeki ruhsuz bir kısım cenazelere güzellikleri çirkin, çirkinlikleri güzel gösterebiliyor.. küçüklükleri alkışlattırıp büyüklüklere lanet yağdırtabiliyor.. bedeni ve cismaniyeti ruhun ve kalbin önüne çıkararak, vicdana kezzap döküp insan hissiyatını köreltebiliyor.. gıybet, iftira ve dedikoduya prim vererek dünya kadar bühtan bağımlısı yetiştirebiliyor.

Bunca mesâvînin önünde, arkasında veya yanında bulunan yarım aydınlar ise, daha çok eski dönemlerin, göğüslerinde sıra sıra madalyaları, sırmalı elbiseleri, kaytanlı urbalarıyla çalım satan saltanat ağalarını hatırlatmaktalar ki, bunların pek çoğunun dili kafasından daha büyük.. muhakemeleri yabancı şablonlara emanet.. insana saygıları burunlarından alıp-verdikleri soluklarının renginde.. ülke meseleleriyle münasebetleri menfaatleri nispetinde.. ve milletin geleceği adına plan ve projelere gelince, kafaları ve himmetleriyle mepsuten mütenasip (doğru orantılı). Ancak, dünyadaki umumî değişim ve dönüşümden onların da nasiplerini almaları mukadder gibi görünüyor.

İç içe bunca karanlığın yanında bir de inancı, ümidi, azmi, aşk u iştiyakı ve kararlılığıyla bir altın nesil var ki, her şeye rağmen, hayatı değerler üstü değerlere taşıma, varlığa ruhanîlerin soluklarından ses katma, herkese meleklerin kanatlarından bir tüy takma gayesi peşindeler.. peşindeler ve bugüne kadar kâbusa teslim olmuş, oturup-kalkıp serap kovalayan yığınlardan ayrılarak kendi ruhlarının âbidesini inşa etmekteler. Çehrelerinde evliya, asfiya ve enbiyânın boyası, ruhlarında alev alev ebediyet humması, uğradıkları her yere mesîhî bir ruhla peygamberlerin sevgi, aşk ve muştularını götürüyor ve dört bir yanda tarihin bin senelik ruh ve mânâsını seslendiriyorlar. Ellerinde yeni bir hikmet mâyesi, gönüllerinde Hakikat-ı Ahmediye humması, birkaç asırdan beri bizimle beraber bütün insanlığın da üstünü örten ve her yerde insanî duyarlılığı felç eden cehalet, gaflet, bağnazlık ve aymazlık perdelerini parçalayıp, rahmetle hakikatin buluşacağı noktaya doğru uzanan yollara su serpip ikbalimize akan hâdiselerin cereyânını kolaylaştırmaya çalışıyorlar.

Ümit ediyoruz ki, onlar iman ve aşkla Rahmeti Sonsuz’a gönüllerini açtıkları ölçüde, İlâhî inayet de onlara el uzatacak ve onlara semavîleşme yollarını açacaktır ki, bu da hepimize yetecektir. Heveslerin yüksek duygulara, yüksek duyguların da vahye ve akl-ı selîme ulaşacağı bu nokta, küllî irade ile buluşma noktasıdır ki, mevsimi gelince herkes böyle bir buluşmayı vicdanının derinliklerinde duyacak ve bu ölçüde bir netice için çekilen her şeyin çok önemsiz kaldığını mutlaka anlayacaktır.

***

Not: Bugün mescidimizde Cuma Hutbesi olarak okunan bu makale muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Sızıntı Dergisi Mart 1997 sayısı için kaleme aldığı başyazıdır.

Cuma Hutbesi: KURTAR ALLAHIM!..

Herkul | | Cuma Hutbeleri

اَلْحَمْدُ للهِ. اَلْحَمْدُ للهِ. اَلْحَمْدُ للهِ الَّذِى هَدَانَا لِهذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِيَ لَوْ لاَ أَنْ هَدَانَا اللهُ. وَمَا تَوْفِيقِي وَلاَ اعْتِصَامِي إِلاَّ بِاللهِ. عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَإِلَيْهِ أُنِيبُ. نَشْهَدُ أنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ اللهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ وَلاَ نَظِيرَ لَهُ وَلاَ مِثَالَ لَهُ. اَلَّذِى لاَ أُحْصِي ثَنَاءً عَلَيْهِ كَمَا أَثْنَي عَلَى نَفْسِهِ. عَزَّ جَارُهُ وَجَلَّ ثَنَاؤُهُ وَلاَ يُهْزَمُ جُنْدُهُ وَلاَ يُخْلَفُ وَعْدُهُ وَلاَ إِلهَ غَيْرُهُ. وَنَشْهَدُ أَنَّ سَيِّدَنَا وَسَنَدَنَا وَمَوْلاَنَا مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ. اَلسَّابِقُ إِلَى الأَنَامِ نُورُهُ وَرَحْمَةٌ لِلْعَالَمِينَ ظُهُورُهُ. صَلَّى اللهُ تَعَالَى عَلَيْهِ وَعَلَى آلِهِ وَأَوْلاَدِهِ وَأَزْوَاجِهِ وَأَصْحَابِهِ وَأَتْبَاعِهِ وَأَحْفَادِهِ أَجْمَعِينَ. أَمَّا بَعْدُ فَيَا عِبَادَ اللهِ؛ إِتَّقُوا اللهَ تَعَالَى وَأَطِيعُوهُ. إِنَّ اللهَ مَعَ الَّذِينَ اتَّقَوْا وَالَّذِينَ هُمْ مُحْسِنُونَ. فَقَدْ قَالَ اللهُ تَعَالَى فِي كِتَابِهِ الْكَرِيمِ أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ بِسْــمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ:

{أَيْنَمَا تَكُونُوا يُدْرِكْكُمُ الْمَوْتُ وَلَوْ كُنْتُمْ فِي بُرُوجٍ مُشَيَّدَةٍ وَإِنْ تُصِبْهُمْ حَسَنَةٌ يَقُولُوا هَذِهِ مِنْ عِنْدِ اللهِ وَإِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ يَقُولُوا هَذِهِ مِنْ عِنْدِكَ قُلْ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللهِ فَمَالِ هَؤُلاَءِ الْقَوْمِ لاَ يَكَادُونَ يَفْقَهُونَ حَدِيثًا}(4/78)

İç içe karanlıklar ortasında, Câhiliye perdelerini yırtıp etrafa ışık saçmaya durmuş kutlu belde, Medîne.

Aşk, iştiyak ve vuslatın remzi.. yeryüzünün, Cennet bahçelerinden nasîbi: Ravza-i Tâhire..

Ve o yüce mabette, sabah namazını ikâme edenlerin yüreklerini yakan bir cümle:

“Kurtar Allahım!.. Kurtar Allahım!..”

Şefkat Peygamberi’nin mübarek dudaklarından dökülen ve sahabeyi gözyaşlarına gark eden bir dua:

“Hapsedilen, işkence gören, ezilen müminleri kurtar Allahım!..”

Hayır, sadece insanların gönüllerini değil, mescidin duvarlarını, münevver şehrin sokaklarını, dağı taşı titreten elîm bir seda:

“Allahım! İbn-i Ebî Rabîa’ya necât lütfet; Allahım Seleme ibn-i Hişâm’ı halâs eyle; Allahım Velid ibn-i Velid’i felâha eriştir; Allahım Mekke’deki diğer mustaz’af müminleri kurtar!”

İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve Ashâb-ı Kiram efendilerimiz, Mekke’den ayrıldıktan sonra, hâlâ orada yaşamak zorunda kalan bazı mü’minler vardı. Onlar da hicret için bütün güç ve kuvvetlerini sarf etmişlerdi fakat bir türlü engelleri aşamamışlardı. Müşrikler tarafından devamlı göz hapsinde tutuluyor; bazılarının elleri ayakları zincire vuruluyor ve zaman zaman en vahşi işkencelere maruz bırakılıyorlardı.

O mazlumların mahpus kalmaları ve sürekli zulüm görmeleri, Rehber-i Ekmel’in yüreğini hüzünle dolduruyordu. Re’fet, şefkat ve vefa âbidesi, hemen her vakit onlar için dua ediyor, özellikle sabah namazının son rekâtında rükûdan secdeye geçeceği sırada, bazı sahâbîleri isimleriyle, diğerlerini de umumen anıyordu:

اللَّهُمَّ نَجِّ عَيَّاشَ بْنَ أَبِي رَبِيعَةَ، اللَّهُمَّ نَجِّ سَلَمَةَ بْنَ هِشَامٍ، اللَّهُمَّ نَجِّ الْوَلِيدَ بْنَ الْوَلِيدِ، اللَّهُمَّ نَجِّ الْمُسْتَضْعَفِينَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ

Aslında bu yakarışta senelerin birikmiş ızdırabı da vardı: Yıllardır, Ashâbının kederi O’nun gönlünü dağlamaktaydı. Risâletin ilk günlerinden itibaren, Allah Rasûlü’ne ve kendi kabîlesinin gücünü ardına alan bazı sahâbîlere dokunamayan müşrikler, hınçlarını fakir ve kimsesiz müminlerden alıyorlardı.

Hâşimoğulları ve Muttaliboğulları kardeş çocuklarıydı; onlardan hiç kimse, en yaşlıları olan Ebû Tâlib’in emrine muhalefet etmezdi. Ebu Tâlip, bu iki kabilenin el ele vermelerini ve Rasûl-i Ekrem efendimizi korumalarını istemişti. İçlerinden mümin olanlar imanları gereği, diğerleri ise akrabalık bağı ve Ebû Tâlib’in emriyle Peygamberimizi korumayı şeref bilmişlerdi. Müşrikler, Hazreti Ebû Bekir ve Hazreti Ömer gibi kuvvetli/itibârlı bir âileye mensup olanlara da ilişemiyorlardı. Ne var ki, garip ve fakir Müslümanlara, özellikle kölelere, vahşet derecesinde işkenceler yapıyorlardı.

Ebû Fükeyhe (أبو فكيهة), her gün elleri ayakları bağlanarak, kızgın kumlar üzerinde sürükleniyordu. Habbâb bin Eret, kor hâlindeki kömürün üzerine yatırılıp vücudundan akan irinle kömür sönene kadar kıvrandırılıyordu. Hazreti Bilâl, göğsüne kocaman taşlar konularak kavurucu güneşin altında saatlerce bekletiliyor; “Ehad, Ehad” iniltileri kesilmeyince, boynuna ip geçirilip sırt üstü çekilerek Mekke sokaklarında teşhir ediliyordu. Hazreti Yâsir, azize eşi Sümeyye ile beraber, dayanılması zor acılara maruz bırakılıyor; sonunda vahşice şehit ediliyordu. Müşfik Nebî Efendimiz, her bir sahâbînin acısını kendi ruhunda duyuyor, onlara herkesten çok kendisi ağlıyor; “Sabır ey Yâsir ailesi, sabır!..” deyip tahammül tavsiyesinde bulunurken bile, kendi merhametli yüreğine adeta kan damlıyordu.

Müminlerin sayısı arttıkça müşriklerin cefaları da katlanıyordu. Bunun üzerine, Allah Rasûlü (aleyhissalâtü vesselam), emri öteden, bir mukaddes göç tedârikine başlamıştı. Mekke’nin dışında yeni muhataplar aramak, vefalı dostlarına pürvefa yardımcılar bulmak, arzın göbeğinden göğsüne sıçrayarak orada sitesini kurmak ve evrensel bir dine insanları ulaştıracak köprüler hazırlamak için başka diyarları hedef göstermişti. Hicret sadece zayıf ve kimsesiz müminler için emin bir yurt arayışının değil, aynı zamanda bütün Yesrib’leri Medîne’ye kardeş yapma sevdasının neticesiydi. Bu gayeye matuf olarak, müstaz’af mü’minlerle beraber, güçlü/kuvvetli/itibarlı insanları da gönderiyordu. Mualla kızı Rukiyye ile onun eşi Hazreti Osman’ı ve amcazâdesi Hazreti Cafer’i Habeşistan’a, birkaç sene sonra da Mus’ab bin Umeyr’i Medine’ye ilk defa gönderirken, onlara oralarda İslam’ın anlatılması ve geriden gelecek muhâcirler için zemin hazırlanması vazifesini de tahmîl buyuruyordu.

Bi’setin yedinci senesinde mü’minlere karşı korkunç bir boykot ilan edilmişti. Haşimoğulları’ndan kız alınıp verilmeyecek; onlarla alış veriş asla yapılmayacak; inananların çarşıda pazarda dolaşmalarına dahi müsaade edilmeyecekti. Müslümanları kökten kazıma amacı güden bu maddeleri muhtevî bir metin Kâbe’nin duvarına asılmıştı.

Boykot tam üç sene sürdü. Akrabalık yok, komşuluk yok; alışveriş yok, yardım yok; yiyecek yok, ilaç yok; gökte yağmur yok, yerde nebât yok; mü’minlere su bile yok… Müslümanlara el altından erzak taşıyan birkaç hakperest ve âlicenap varsa, onlar da müşrikler tarafından zincire vuruluyor, eza görüyor ve engelleniyorlardı. O günlerin manzarası pek hazîndi. Ölümün, acının, ızdırabın hükümferma olduğu bir alanda annelerin çaresizlikten iniltileri ve yavruların açlıktan çığlıkları semaya yükseliyordu. Her şeye rağmen, ballar balını bulmuş olan müminler, dinlerini terk etmiyor, hatta terk düşüncesini döneklik sayıyorlardı. Dahası her gece yeni yeni gençler babalarının evlerindeki yumuşak döşeklerini bırakıyor, belki bir-iki küçük eşyayı omuzluyor ve “Rasûlullah nerede, ben de oradayım!” deyip O’na koşuyorlardı.

Hazreti Hatice’nin ruhunun ufkuna yürümesi ve Ebu Tâlib’in vefat etmesiyle, İki Cihân Serveri Efendimiz’in de dünyevî bir hâmîsi kalmamıştı. Bu himâye ortadan kalktığı için, her yerde saldırı, sataşma ve engellemelerle karşılaşıyordu. Hele Tâif seferi -bugünkü ifadesiyle- vatandaşlık haklarının da zâil olmasına sebebiyet vermişti. Çünkü çölün kurallarına göre, İnsanlığın İftihar Tablosu şehrini ve kabîlesini terk etmiş sayılacak, artık kendisine Kureyş içinde meşru bir statü tanınmayacaktı. O andan itibaren, Mekke’de herhangi biri tarafından rahatlıkla öldürülebilirdi ve bu korkunç cinayet hiçbir sonuç doğurmazdı. Evet, sonraki asırlarda samimi müminleri en temel kanunî haklarından mahrum bırakan, pasaportlarını/kimlik kartlarını dahi ellerinden alan, vatandaşlıktan bütün bütün çıkartmaya çalışan ve bir şekilde yurtdışına gidebilenlere o ülkelerde suikast tehditleri savuran ehl-i küfür ve nifakın ağababaları o gün de işbaşındaydı.

Allah Rasûlü, bir süre Mekke’ye girememiş, Nahle’de beklemiş ve Kureyş’in önde gelen isimlerinden bazılarına haber göndererek onlardan himâye talep etmişti. Çokları, muhtemel sonuçlarından korkarak bu isteği geri çevirmişlerdi. Hâlbuki Araplar, kabilelerinin gücünü, şerefini ve nüfûzunu göstermesi bakımından kendilerine sığınanları himâye etmekle övünürlerdi. Ferîd-i Kevn ü Zaman Efendimiz, günlerce Mekke kapılarında “emân” bekledikten sonra bir müşrik olan Mut’ım bin Adiyy’in himâyesinde şehre girebilmişti. Nebiler Sultanı, kendisini koruyup kollayacak ve muhalif bir rüzgâr karşısında bunu pazarlık mevzuu yapmayacak emin ve güçlü müminlerin bulunmadığı bir dünyada, insanî vasıfları hâiz bir müşriğin himâyesine rıza göstermişti. Mut’ım, o gece Kutlu Misafirini evinde ağırlamış; sabah olunca da O’nu silahlandırdığı oğullarının arasına alarak Kâbe’ye gitmiş ve O’na emân verdiğini bütün Kureyş’e ilan etmişti.

Fahr-i Kâinat Efendimiz, aynı zamanda vefa sultanıydı. Mut’ım’in bu iyiliğini gönlüne nakşetmişti. Evet, Mut’ım bir müşrikti ama iyilik de iyilik idi. Bu hadiseden beş sene sonra Bedir’de Müslümanlar galip gelmiş ve bazı müşrikleri esir almışlardı. O zaman Mut’ım çoktan ölmüştü. Allah Rasûlü, onun oğlu Cübeyr’e, esirleri göstererek, şöyle demişti: “Eğer baban sağ olsaydı ve benden bunları hiç karşılıksız serbest bırakmamı isteseydi, sözünü ikiletmez, hemen bırakırdım.”

Tâif seferinden sonra, müminler için Mekke’de hayat olabildiğine zorlaşmıştı. Bu defa Rehber-i Ekmel Efendimiz, imkânı olan herkese “hicret” emri vermişti. Birkaç sene önce, iki grup halinde Habeşistan’a ve akabinde birer ikişer diğer beldelere gidenlerden sonra, şimdi her mümine “sefer” yolunu göstermişti. Derken üçer-beşer Mekke boşalmış, gizli-aşikâr çokları Medine’ye akmıştı. Hicret edenlerin fedakârlığı, Ensâr’ın îsâr ruhuyla bir başka televvüne ulaşmış, arz yolculuğu âdeta miraçlaşmıştı. Ve yerdeki bu semavî sefer, peygamberlik kâfilesinin sonuncusuyla taçlanmıştı. Duyguları kan, düşünceleri kan, gözleri kan bir sürü kanlı deli çölde esiredursun; Sultân-ı Rusül, Medine halkının “seniyye-i veda” türküleri arasında otağını, bugünkü yeşil kubbenin bulunduğu kutlu yere kurmuş ve mescitle iç içe olan bereketli hanesine yerleşmişti. Sonra da İlâhî mesajla ve ruhunun ilhamlarıyla çevreye hayat üflemeye başlamıştı.

Başlamıştı ama kalbinin bir parçası, hicrete yol bulamayıp Mekke’de sıkıntı çeken Ashâbının yanındaydı. Orada hâlâ göç fırsatı kollayan bir hayli insan vardı. Kimileri birkaç hafta, kimileri birkaç ay, kimileri de ancak birkaç sene sonra Medine’ye ve sevdiklerine kavuşabilmişlerdi. Ezcümle, Habîb-i Edîb Efendimiz’in kıymetli kızı Zeynep validemiz ilk göç teşebbüsünde saldırıya uğramış, bu sebeple çocuğunu düşürüp kan revan içinde kalmış; ancak Hicret’ten iki sene sonra münevver şehre varabilmişti. İşte, Mahzun Nebi, sadece ailesinin güzide fertlerinin değil, umum müminlerin başına gelen her gurbetin, her çilenin, her firkatin hicranını vicdanında ayrı ayrı duyuyordu.

“Merhamet ya Rasûlallah!..” çığlıyla irkilmişti bir gün. Hudeybiye anlaşması imzalanmak üzereydi. Bazı maddeler sahabeye çok ağır gelmişti; hele “O andan itibaren Müslümanların safına geçecek erkekler müşriklere iade edilecek.” şartını duyunca “Bu olmaz!” demişlerdi. Karşı tarafın sözcüsü Süheyl, “Bu olmazsa, anlaşma da olmaz.” diyerek kestirip atmıştı. Allah Rasûlü ısrar etse de, Süheyl “Ben imza atmıyorum.” diye diretmiş ve o madde de mecburen kabul edilmişti. Tam anlaşmanın imzalanacağı an, Süheyl’in oğlu Ebu Cendel hazretleri kanlar içinde ve ayağındaki zincirlerin şakırtısıyla kendini İnsanlığın En Merhametlisi’nin huzuruna atıvermişti. Bu genç sahabî, on sekiz-yirmi yaşında Müslüman olmuştu. Babası tarafından zincire vurulmuş, her öğün yemek yerine sopa yemiş; tam dört sene, Medine’nin Gülü’ne vuslat hayaliyle, o çileyi çekmişti. Şimdi bir şekilde Şefkat Peygamberi’nin kollarına kendisini bırakmış; vücudundaki mızrak, zincir, kırbaç, sopa yaralarını göstermiş ve “Merhamet ya Rasûlallah!” diye inlemişti. Allah Rasûlü, Süheyl’e dönüp “Ahidnâme henüz imzalanmadı; bunu benim için bırak!” diyerek, bu talebini birkaç kez tekrarlamıştı ama o inat etmiş, “Oğlumu bana vermezseniz, ben de antlaşmaya asla imza atmam.” demişti. Bunun üzerine, Hüzün Peygamberi, İslâm’ın ve insanlığın istikbâli için buna katlanması gerektiğini bildirerek, Ebu Cendel’i teslîm etmişti.

O esnada, Ashâb-ı Kiram’dan bazıları kılıçlarını yarıya kadar çekmişler ve “Ya Rasûlallah! Buna razı olamayız!” demişlerdi. Ebu Cendel’in çaresiz çırpınışları karşısında kopan çığlıklar, yavrusunu yitirmiş bir annenin ızdırap dolu feryadı gibiydi. Müşfik Nebî de gözyaşlarını tutamamış; mübarek yanaklarından inci inci yaş dökerek, Ebû Cendel’i iade etmiş fakat ona bir de müjde vermiş; “Allah sana ve senin gibi olanlara çok yakında bir kurtuluş nasip edecektir.” demişti.

İman etmiş olduğu halde hicrete yol bulamamış ve müşrikler arasında tek başına kalmış kadınlar da vardı. Mesela; Ümmü Gülsüm Binti Ukbe bunlardandı. Babası, Peygamberimizin can düşmanı olan, Efendimiz’i boğmaya teşebbüs eden, azılı müşrik Ukbe bin Ebî Muayt idi. Ümmü Gülsüm validemiz, Müslüman olup Rasûlullah’a biat ettiği andan itibaren, başta ailesi olmak üzere müşriklerden zulüm ve baskı görmüş ama Allah yolunda her musibete katlanmıştı. Önceleri, her fırsatta mümin kardeşleriyle bir araya geliyor, zaman zaman Peygamberimizi görüyordu ki bu da onun acılarını dindiriyor ve eziyetlere tahammül gücünü artırıyordu. Fakat inananlar Medine’ye göçünce, adeta yalnızlık ve gariplik zulmetiyle kuşatılıvermişti. Bir yanda sürüp giden işkencelerin acısı, diğer tarafta sevdiklerinden uzak oluşun hicranıyla tam yedi sene kıvranmıştı; her biri yetmiş yıl kadar uzun yedi sene… Sonunda ayrılık hasretine daha fazla dayanacak dermanı kalmamış bir vaziyette yine tek başına yola koyulmuş; bütün tehlike ve engelleri aşarak büyük bir azimle Medine’ye varmış; “Ya Rasûlallah, ne olur, beni müşriklere geri çevirmeyin!” diyerek İnsanların En Emîni’ne sığınmıştı.

O ne bahtiyarlıktı ki, Hazreti Ümmü Gülsüm ve emsâli hakkında ayet nâzil olmuştu; artık dünya bir araya gelip istese, Allah Rasûlü onu ve aynı kaderi paylaşanları müşriklere teslim edecek değildi. Ne var ki, Mekke’nin zindanlarında, şirkin kol gezdiği izbelerde mahkûm, mağdur, mazlum bir grup sahabe hâlâ bir ferec ve mahreç bekliyorlardı. İşte Rahmet Peygamberi, her gün birkaç defa onları anar, sabah-akşam kunutlarında onlar için dua eder, ağlardı.

Kur’an’da, raûf ve rahîm sıfatlarıyla da zikredilen Yüce Nebi, kendisine dokunabilecek herhangi bir zararın endişe ve kederini duymazdı; O, ümmetini hatta insanlığı kucaklayan bir hüznü ve elemi yaşardı. O, imandan nasipsizlere ağlardı. İnsanların akıbetini/âhiretini düşünüp ağlardı. Ezilen, işkence gören ümmetine ağlardı. Hamza’sına, Mus’ab’ına, Cüleybib’ine, şehitlerine ağlardı. Cafer-i Tayyâr’ın çocukları gibi, geride boynu bükük kalan yetimlere ağlardı.

Onun gözlerinden bahar yağmurları misillü yaş boşalırken, tabii ki Ashab-ı Kirâm da sessiz ve infialsiz kalmazlardı; onlar da ağlarlardı. Bazen iman ve mârifet neşvesiyle, bazen aşk u iştiyak şivesiyle, bazen işlerine hata bulaşmış olabileceği endişesiyle, bazen öteler ve âkıbet korkusuyla, bazen ufuklarının kararmasıyla, çok defa da kader arkadaşlarının, din kardeşlerinin tasalarıyla hep ağlar ve sürekli niyaz buğulu feryatlarla rahmet arşına yönelirlerdi. Hatta zaman zaman hıçkıra hıçkıra ağlamaları âdeta bir âh u vâh korosuna dönüverirdi. Şu kadar var ki, onlar çok üzülüp domur domur gözyaşı döktükleri anlarda dahi Hazreti Sâdık u Masdûk’un “Göz yaşarır, kalb hüzünlenir; buna rağmen, biz kadere râzıyız ve Rabbimizin hoşnut olacağından başka bir söz söylemeyiz!” beyanına hiç muhalif davranmazlardı.

Kadınıyla erkeğiyle, geride kalanıyla hicret edeniyle, fakr u zaruret yaşayanıyla bolluk ve zenginlik göreniyle, gazi olanıyla şehadet şerbeti içeniyle bütün sahabîler, kendi başlarına gelenleri Hakk’ın hususî muamelesi bildiler. Zâhiren kendilerinden daha iyi durumda olanların halini Allah’ın lütfu ve şükür vesilesi gördüler, onlar adına sevindiler. Dış görünüş itibariyle daha kötü durumda olanların ahvâlini de yüce makamlara ulaştırmak için Rabbin özel imtihanı olarak değerlendirdiler; onlar için kederlenip kavlî fiilî dualar ettiler. Fakat asla kadere taş atmadılar; Hâlık’ı, halka şikâyet etmediler; atf-ı cürümlere girmediler.

Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle, nifaktan kurtulamamış ve kalbi oturaklaşmamış kimseler, en küçük musibet karşısında dini, Peygamberi, davayı suçlar dururlar. Bir iyiliğe mazhar olsalar, onu kendi kâbiliyet ve becerilerine verirler; fakat başlarına bir kötülük gelse, Allah’ın elçisine karşı bile küstahlık yapar ve “Bu, senin yüzünden!” derler. Her zaman, ânında taraf değiştirebilecekleri bir noktada dururlar; bir ganimet varsa, mutlaka ortak olurlar ama müminlere bir fenalık dokunursa, “Biz önceden tedbirimizi almıştık!” der, hemen oradan sıvışırlar.

Ashâb-ı Kirâm efendilerimiz bu nifak sıfatından fersah fersah uzak yaşadılar. Çektikleri zulüm ve işkencelerin faturasını din-i Mübin’e kesmediler; hele bazı İsrailoğulları’nın Musa aleyhisselâm’a söyledikleri çirkin sözleri akıllarının ucundan dahi geçirmediler.

Gönlünü yüksek ideallere bağlamış o muzdarip ruhlar, bütün bir hayat boyu buhurdanlık gibi tütüp durdular. Güneşler doğdu-battı; haftalar, aylar birbirini takip etti; mevsimler peşi peşine geçip gitti de onlar idealize ettikleri düşünceleri istikametinde bir başka bahar aradılar… Hep hazan gördü, hazan mevsimi yaşadı, hazan türküleri dinlediler ama ne hallerinden şekva etti ne de kimseden dert yandılar. And içip yoluna koyuldukları yüce davaları uğrunda, her cefaya katlandılar lakin asla usanmadılar. Çünkü mefkûrelerinin aşkına kapılmış bu aydınlık ruhlar, önlerine yığın yığın uçurumlar, yığın yığın zorluklar çıkabileceğini daha baştan hesap ederek yola çıkmışlardı. Dolayısıyla da ne farklı musibetlerle karşılaşmaları, ne imkânsızlıklar, ne de yollarını kesen çeşit çeşit tehlikeler kat’iyen onları şaşırtamadı ve dinleri/davaları hakkında şüpheye düşüremedi. Onlar, her tehlikenin bir gün mutlaka ortadan kalkacağı, önlerinin açılıp imkânsızlıkları imkânların takip edeceği, her şeyden öte yolun sonunda rü’yetullah, rıza ve Rıdvan’a erileceği inancıyla, hep azimli ve kararlıydılar.

Bir Ramazan bayramı sabahıydı. Vakit namazının ikinci rekâtında, rükûda, Ashab-ı Kiram uzun süreden beri duymaya alıştıkları niyâzı intizar etmiş; “Allahumme enci… Allahümme necci… Allahümme hallıs…” yakarışlarını beklemişlerdi. Fakat Rasûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) doğrudan secdeye gitmişti. Selam verilir verilmez, Hazreti Ömer (radıyallahu anh) heyecan ve merakla sormuştu. “Ya Rasûlallah, ne zamandır hicranla yâd ettiğiniz kardeşlerimize bugün dua buyurmadınız?” Gül-i Rânâ Efendimiz’in mübarek çehresinde tebessüm şebnemleri belirivermiş ve “Allah kardeşlerinize necât lütfetti; yola çıktılar, geliyorlar.” demişti.

Böyle bir müjdeye bugün biz de ne kadar hasret ve ne denli muhtacız!..

“Kurtar Allahım, kadını erkeğiyle bizim arkadaşlarımızı, kardeşlerimizi de kurtar Allahım!.. İradî veya cebrî hicrete teşebbüs edenlere kolaylık ver; güzel vatanımızda kalanlara emniyet ve huzur lütfet. Her birini sürpriz nimetlerinle sevindir, helal rızıklarını bereketlendir. Dostlarımıza necât vermekle beraber, diktatörlüğe dönmüş bir sistemin paletleri altında ezilen, -hangi inançtan, hangi anlayıştan olursa olsun- bütün insanlara bir çare göster ve hepsini selamete erdir. Yeryüzündeki bütün masumları iki yüzlü tiranların sultasından kurtar Allahım!..”

Tarihî hadiseler aynıyla değil misliyle cereyan ediyor. Asr-ı Saadet’te meydana gelen hemen her olay günümüzde de benzer şekillerde vuku buluyor. O gün mülhidlerin ve müşriklerin işkencelerine maruz kalan samimi mü’minler, şimdi de ehl-i küfür ve nifak ortaklığının zulümleriyle karşı karşıya bulunuyor. Bazıları sorguda, zindanda, kendi ülkesinde çaresizliğin kollarında veya göç yolunda, hicret yurdunda çekiyor, bazıları da onların çektiklerini paylaşıyor, ızdıraplarını ruhunda duyuyor; yapılması gerekli olanlar mevzuunda çırpınıyor… Ve hepsi dua dua Rahmeti Sonsuz’a yalvarıyor.

Hâsılı; imtihandayız, esaretle hürriyetle.. imtihandayız, hapishaneyle hicretle.. imtihandayız, işkenceyle esenlikle.. imtihandayız, ayrılıkla beraberlikle.. imtihandayız, fakr u zaruretle imkan genişliğiyle.. imtihandayız, ızdırapla duyarsızlıkla… İmtihandayız!..

Hazreti Rahman, kalblerimizi kaydırmasın; maddî manevî eziyetlere maruz kalan kardeşlerimize ve diğer mazlumlara en yakın zamanda ferec ve mahreç lütfetsin; onların mağduriyetlerini ebedî saadet vesilesi kılsın. Ve kim ne derse desin, Allah bizi bir veliler kervanı olan bu Hizmet’ten ayırmasın; akıbet, mazlumen idam edilmek bile olsa, yarı yolda kalmaktan ve kazanma kuşağında kayıplar yaşamaktan muhafaza buyursun.

أَلاَ إِنَّ أَحْسَنَ الْكَلاَمِ وَأَبْلَغَ النِّظَامِ. كَلاَمُ اللهِ الْمَلِكِ الْعَزِيزِ الْعَلاَّمِ. كَمَا قَالَ اللهُ تَبَارَكَ وَتَعَالَى فِي الْكَلاَمِ.

 وَإِذَا قُرِئَ الْقُرْآنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ وَأَنْصِتُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ. أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ. بِسْـمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ:

وَمَنْ يُهَاجِرْ فِي سَبِيلِ اللهِ يَجِدْ فِي الأَرْضِ مُرَاغَمًا كَثِيرًا وَسَعَةً وَمَنْ يَخْرُجْ مِنْ بَيْتِهِ مُهَاجِرًا إِلَى اللهِ وَرَسُولِهِ ثُمَّ يُدْرِكْهُ الْمَوْتُ فَقَدْ وَقَعَ أَجْرُهُ عَلَى اللهِ وَكَانَ اللهُ غَفُورًا رَحِيمًا (4/100)

اَلْحَمْدُ للهِ. اَلْحَمْدُ للهِ. اَلْحَمْدُ للهِ حَمْدَ الْكَامِلِينَ كَمَا أَمَرَ. نَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ اللهُ وَنَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ النَّبِيُّ الْمُعْتَبَرُ. تَعْظِيمًا لِنَبِيِّهِ وَتَكْرِيمًا لِفَخَامَةِ شَانِ شَرَفِ صَفِيِّهِ. فَقَالَ اللهُ عَزَّ وَجَلَّ مِنْ قَائِلٍ مُخْبِرًا وَآمِرًا: {إِنَّ اللهَ وَ مَلاَئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ. يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَ سَلِّمُوا تَسْلِيمًا} لَبَّيْكَ…

{ إِنَّ اللهَ يَاْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالإِحْسَانِ وَإِيتَاءِ ذِي الْقُرْبَي وَيَنْهَي عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ وَالْبَغْيِ. يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ }

Hazırlayan ve Okuyan: Osman Şimşek

(4 Kasım 2016)

Hutbeyi Yazı (word) dosyası olarak indirmek için tıklayınız.

Hutbeyi PDF dosyası olarak indirmek için tıklayınız.

 

Cuma Hutbesi: Belki Bir Gün Biz de Dirileceğiz

Herkul | | Cuma Hutbeleri

Yıllar var ki bu mağmum coğrafyada hemen her zaman bir diriliş esintisi ve fevkalâdeden bir sur sesi bekleyip durduk. Allah daha fazla bekletmesin; fakat biz, yitirdiğimiz değerleri elde edeceğimiz güne kadar hep böyle aktif bir bekleyiş içinde bulunmaya kararlıyız. Ama acaba, böyle önemli bir beklenti adına, mevcut donanımımız, metafizik gerilimimiz, Hak karşısındaki duruşumuz yeterli mi.! Değilse, böyle pasif bir duruşa beklenti denmeyeceği açıktır; o hâlde, eğer beklediğimiz “ba’sü ba’de’l-mevt” duyguda, düşüncede, kalbî ve ruhî hayatta kendimiz olma şeklinde bir diriliş unvanı ise –ki öyle olduğunda şüphe yok– beklentilerimizle beraber durumumuzu bir kere daha gözden geçirmemiz icap edecektir. Zira, hâlihazırdaki tavır ve davranışlarımızla beklentilerimiz arasında illiyet kanununa göre bir tenasübün bulunması, olmazsa olmaz esaslardandır. Aslında bu büyük beklenti, cahillere, mefkûresizlere, dava düşüncesinden mahrum olanlara ve hikmet fakirlerine göre bir iş değildir; o, ilm ü irfan erbabına ve hakikate adanmış ruhlara göre bir gaye-i hayaldir.. eğer bir gün mâkus tâli’imiz değişecekse, şart-ı âdî planında “Allah’ın izniyle” işte bu kahramanların eliyle değişecektir. Şimdiye kadar hep öyle oldu –Allah bilir– bundan sonra da yine öyle olacaktır; öyle olacaktır ve haricî-dahilî düşmanlar saldırılarına devam edecek, dostlar beklenen vefayı göstermeyecek, tahribatları tahribatlar takip edecek, ruh ve mânâ köklerimiz sürekli hırpalanacak, gönüller sevgiye hasret gidecek, her yanda ölüm iniltileri duyulacak.. ve tabiî bunca olumsuzlukların yanında her yana hayat üfleyen diriliş süvarileri de hiçbir zaman eksik olmayacaktır.

Tarihin değişik dönemlerinde bizim coğrafyamızda çok farklı kırılmalar, dökülmeler yaşandı.. defaatle insanımıza zehir içirildi ve onun gözlerine kezzap döküldü.. millî ve dinî değerleri elinden alınarak ona gurbetlerin en acısı yaşatıldı.. güneşi çalındı, ayı söndürüldü ve iç içe küsûflara maruz bırakıldı.. onun, bir yandan düşman cefasıyla kıvranırken diğer yandan da dost vefasızlığıyla inlemesi hiç mi hiç eksik olmadı; yıkılıp giden şer gürûhunu arkadan yenileri takip etti ve her zaman gelenler gidenleri arattı. Öyle ki, ne müstebit tiranların baskıları sona erdi ne de din düşmanlarının kin ve nefreti; sona ermedi ve bu dünyayı onun hakkında Cehennem’e çevirdiler.

Bugün de hiçbir şey değişmeden aynı tagallüpler, tahakkümler, tasallutlar devam etmekte; insanımızın ümit ışıkları söndürülmeye çalışılmakta, hak ve adalet çiğnenmektedir. Fert, devlet/devletler ve toplumlar olarak inandığını yaşamak isteyenlere fırsat verilmemekte; hatta onlara engizisyon uygulanmaktadır. Tabiî bütün bunlara rağmen göz doldurucu bir keyfiyette olmasa da gelecek adına vaad ettiği değişik buudlardaki ba’sü ba’de’l-mevtleri işaretleyen ümit meşaleleri de par par yanmakta ve her şeyi sevgiye ve saygıya göre yorumlayan günümüzün o aydınlık ruhları onca gayz, nefret ve tecavüzlere takılmadan ve hız kesmeden yüksek insanî değerlerimizi ihya istikametindeki yolculuklarını devam ettirmektedirler. Aslında, Allah hiçbir zaman, baskıcı zalim ve tiranlara karşı kapısının sadık kullarını –İnayetini üzerlerinden eksik etmesin!– yalnız bırakmamıştır.

Gerçi yer yer bâtıl düşünce çevreyi gürültüye boğmuş, sürekli esmiş savurmuş, etrafta panik hâsıl etmeye çalışmış, hakkın sesini-soluğunu kesmek için yapmadık şey bırakmamıştır ama toplumdaki sinmeler de hep gelip geçici olmuş ve arkasından hakikatin sesi daha bir tiz perdeden duyulmaya başlamıştır. Allah, bazı dönemlerde zalimlere mehil üstüne mehil verse de, çok defa “gayretullah”a dokunma durumlarında onları derdest edip cezalandırmış, mazlumları tutup kaldırmış ve onlara derlenip toparlanma yollarını göstererek böylelerini ilmî, içtimaî, aklî, kalbî ve ruhî diriliş yollarına uyarmıştır.

İşte, Allah’ın tutup desteklediği/destekleyeceği bu kimseler, bugün olmasa da çok yakın bir gelecekte sevgiden ve merhametten oluşturdukları değişik enstrümanlarla ruhlarında sürekli köpürüp duran o derin şefkat hislerini mutlaka seslendirecek; bulundukları her yerde birer sıyanet meleği gibi, karşılaştıkları mazlumları, mağdurları kucaklayacak; bütün zalimlere, tiran bozması müstebitlere ve o acımasız gaddarlara “Bugün sizi kınayıp serzenişte bulunacak değilim (değiliz). Allah ettiklerinizi bağışlasın; O merhametlilerin en merhametlisidir.”[1] diyecek ve o zamana kadar hep kan düşünmüş, kan konuşmuş, kan dökmüş ve kan içmiş en kanlı delilere dahi sinelerini şefkatle açmadan geri kalmayacaklardır.

Evet, bir gün mutlaka, böyle engin bir rahmet tecellîsini temsil edecek olan o mefkûre insanları, o iman ve aksiyon kahramanları ve o Allah’la münasebetlerinde temkin ve teyakkuz erleri, tecessüm etmiş birer inayet şeklinde dört bir yanda belirecek ve bize kâse kâse diriliş şerbetleri sunacaklardır.

Şimdi, eğer Allah, böyle bir dirilişi bu tür seviye insanlarıyla gerçekleştirecekse, ilk defa sebepler planında onları ba’s edecek, sonra da mukadder görünen o umumî ba’sü ba’de’l-mevtle hepimizi ihya edecektir. Gayesiz ve hedefsiz mü’minlerin, his ve heyecan yorgunu kimselerin, kendileri tam diri olmadıkları gibi diriliş adına başkalarına bir şey ifade etmeleri de söz konusu değildir; bir kere Allah, Kendisine yürekten yönelen kimseleri ihya edeceği ve bu kimseleri başkalarının dirilişine vesile kılacağı vaadini onların peygamberâne azim ve kararlılığına bağlamıştır. Bunlar, sarsılmayacak bir imana sahip, durdukları yerde hep sağlam duran, sağdan soldan gelen tazyiklere asla aldırmayan, belâ ve musibetler karşısında hiçbir zaman sarsılmayan; aksine çevrelerindekilere karşı her zaman moral kaynağı olan, hizmet ve vazife anında ta ilerilerin ilerisinde bulunan, ücret ve mükâfat takdirlerinde ise gerilerin gerisine çekilerek sessizlik murâkabesine dalan öyle samimiyet âbideleridir ki, Allah özel bir teveccühte bulunacaksa işte bunlara bulunur ve birilerine hayat nefhedecekse onların soluklarıyla eder.

Zaten, kendilerini insanlığın ihyasına adamış bu ba’sü ba’de’l-mevt kahramanları, Allah’ın onlara ihsan ettiği kabiliyet ve kapasitelerini, mefkûrelerini ikame etme istikametinde son santimine kadar kullanmada kararlı, hep en yüksek fedakârlık hisleriyle kanatlı, üzerlerine aldıkları emaneti görüp gözetmede olabildiğine emin, her zaman derin bir teslimiyet duygusuyla Hakk’ın takdir ve teveccühlerini aktif bir sabır içinde beklemektedirler ki, gerçekten Hakk’a adanmış bir ruhun yapması gerekli olan da işte bunlardır. Böyleleri derlenip toparlanmak, doğrulup ayakları üzerinde durmak adına ifa etmeleri gereken her şeyi yapsalar da, sonucun bir “vakt-i merhûn”u olduğu realitesine binaen yıllar ve yıllar boyu beklemesini de bilir ve asla paniğe kapılmazlar.

Evet, bazen bütün sorumluluklar yerine getirilmiş olmasına rağmen doğrulup kendini ifade etme ve bir diriliş eri olduğunu ortaya koyma hemen gerçekleşmeyebilir. Bu bazen, diriliş bekleyen kimsenin henüz tam kıvamına ulaşamayışından, ulaşıp bütün enerjisini kendi ruhunun âbidesini ikameye teksif edemeyişinden kaynaklanır; bazen de üzerine lâzım olmayan şeylerle meşgul olup dağınıklığa düştüğünden konunun vetireye farklı düşmesine sebebiyet vermiş olabilir.

Aslında dirilip kendimiz olmamız bir ilâhî atiyye ise -ki öyledir- henüz o atiyyeyi taşıyacak güce ulaşamadan verildiği takdirde, kadri bilinemeyeceği için gelmesiyle gitmesi bir olacak ve telafisi çok daha güç yeni bir kısım mahrumiyetlerin yaşanmasına sebebiyet verecektir.

Ayrıca, eğer Cenâb-ı Hak, maddî-mânevî lütuflarını, insanların iradelerinin hakkını vermelerine bağlamışsa –ki biz öyle olduğuna inanıyoruz- onlar imkânları dahilinde olan her şeyi değerlendirecekleri âna kadar muhtemelen ilâhî teveccüh de gecikmiş olacaktır.

Bu konuda diğer bazı hususlar da şunlardır: Bazen bu yolun yolcuları, kendi güç, kuvvet ve kabiliyetlerini her şey sayıp onlara güvenme gafletine düşeceklerinden veya düşme durumunda bulunduklarından Cenâb-ı Hak onları şirkten sıyanet etme adına her isteyip dilediklerini hemen vermez ve “cebrî lütfî” bir tevcihle onların yüzlerini tevhide çevirir. Bazen de, her şey yerli yerinde olmasına rağmen diriliş erlerinde tam bir teveccüh olmayabilir; işte böyle bir durumda Cenâb-ı Hak, onları değişik baskı, saldırı ve tazyiklere maruz bırakarak, ızdırar ruh hâletiyle Kendine yönelmeleri ve bir muztar içtenliğiyle O’na içlerini dökmeleri için belli bir süre onların diriliş gayretlerine aynıyla cevap vermez. Bazen de, bu diriliş erleri, şöyle-böyle belli bir kısım dünyevî beklentiler içine girip gönüllerini makam, mansıp, pâye, ikbâl düşüncelerinden arındırıp tam bir hasbîlik ortaya koyamayabilirler; bu açıdan da böyleleri bütün bütün ağyâr mülâhazasından sıyrılıp hâlisâne bir teveccühle O’na yönelecekleri âna kadar diriliş nefhasını da elde edemeyebilirler.

Bütün bu hususların yanında, bu yoldaki hasların hamlardan ayrılması, zalim ve gaddarların da toplumun her kesimi tarafından bilinip tanınması çok önemlidir ve böyle bir ilâhî imhalle her zaman yanılabilen ve yanıltılabilen yığınların bazılarında ehl-i ilhada taraftarlık hissiyle –bu biraz da her şeyin ayân beyan ortaya çıkmamasından kaynaklanır– ba’sü ba’de’l-mevt kahramanlarına karşı tavır almalar olabilir; bu itibarla ak-kara birbirinden ayrılacağı, âlim-âmî herkesin nerede durduğu/duracağı belli olacağı âna kadar herkese bir teemmül fırsatı verilir; dolayısıyla netice de biraz gecikmiş olur.

Sebep ne olursa olsun bize, kurallarına göre ve hikmet dairesinde vazifemizi yapıp ötesini Allah’a havale etmek düşer. Her diriliş eri bilmelidir ki, o, Allah ve Resûlü’nün çağrısına icabet ettiği takdirde Cenâb-ı Hak da ona diriliş yollarını gösterecek ve onun dökülüp yollarda kalmasına asla meydan vermeyecektir.

[1]    Yûsuf sûresi, 12/92.

Not: Bugün mescidimizde Cuma Hutbesi olarak okunan bu makale muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Sızıntı Dergisi Haziran 2006 sayısı için kaleme aldığı başyazıdır.

Cuma Hutbesi: Kendi Değerlerine Bîgâne Nesiller

Herkul | | Cuma Hutbeleri

Bugün hem biz hem de bizimle aynı kaderi paylaşan milletler, tarihin en bunalımlı dönemlerinden biriyle yüz yüzeyiz. Öyle ki tabakat-ı beşer çapındaki sarsıntıların biri atlatılamadan ufukta bir ikincisi beliriyor. Her yerde kırılmaları kırılmalar takip ediyor, her taraf ruhun çığlıklarıyla inliyor. Kitleler şaşkın ve yığınlar her gün farklı buhranların sürprizleriyle tir tir titriyor. Eğer Allah’ın sonsuz rahmetine ve O’nun vaad ettiği “eyyâmullah”ın tahakkuk edeceğine itimadımız tam olmasaydı, ihtimal, ardı arkası kesilmeyen bu üst üste sarsıntılarla biz de devrilip gidecektik; devrilip gidecektik ve gözleri her zaman üzerimizde olan gelecek nesillerin ümitlerini de beraber alıp götürecektik.. bazılarını alıp götürdüğümüz de söylenebilir.

İnsanda, ümidin ve Allah’a karşı beklenti içinde olmanın tek kaynağı imandır ve O’nunla her zaman münasebet içinde bulunmaktır.. dahası bu münasebeti zamanla insanî tabiatının bir derinliği hâline getirmektir. Maalesef, bazılarımız itibarıyla biz, bir karanlık fasılda imana karşı hep lâkayt kaldık, Hak’la münasebetteki gücü ve büyüyü tam sezemedik; cismanî ve maddî ufkumuzun tesirine takıldık, kulak dolması nazarî mülâhazalardan sıyrılıp amelînin enginliklerine bir türlü açılamadık. Hatta bazen, kendi fikrî ve amelî dünyalarımızın yamaçlarında bulunmayı, dolaşmayı ar ve ayıp sayarak, bazen de bir kısım fantezilere girerek, ruh ve mânâ köklerimizle alâkalı nice değerleri eski birer eşya gibi kaldırıp bir kenara attık.. ve milletçe inkişaf etme kabiliyetlerimizi, cihanları fethe yetecek heyecanlarımızı yabancılaşma yönünde kullandık; kullandık ve yıllar yılı kendi dünyamıza karşı hep bîgâne kaldık; inançlarımızın Allahçasına, dünya-ukbâ ve öteler ötesini onunla tanıdığımız “Şeref-i Nev-i İnsan ve Ferîd-i Kevn ü Zaman”a karşı bîgâne kaldık; hatta bazılarımız itibarıyla O’na hasmâne bir tavır aldık. Arş u ferşi birbirine bağlayan, ins ü cinnin kurtuluş fermanı, kâinat kitabının en doğru yorumu, “Levh-i Mahfuz”un, “Beyt-i Mâmur”un sesi-soluğu ve teşriî esasların biricik kaynağı Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın sesinin kesilmesine de bîgâne kaldık.

Dahası, bu mübarek kaynaktan fışkıran, lâakal onun münbit ve bereketli atmosferinde boy atıp gelişen örflerimize, âdetlerimize, geleneklerimize hatta millî karakterimize ve millî tabiatımıza yabancılaştık, kendimizi yenileme azm ü heyecanını yitirdik ve heyecan yorgunu yığınlar hâline geldik. Bilmiyor çoğumuz imanın, İslâm’ın Kur’âncasını, Allah’la münasebetin Peygambercesini, dinin olmazsa olmaz ruhunu, temel dinamiklerini ve Nebi mesajlarıyla seslendirilen özünü, mahiyetini. Yok böylesine boş vermiş kimselerde en küçük bir öğrenme arzusu, kendini test etme azmi ve bir kısım önemsiz hobilere karşı duyulan alâka kadar öz değerlerini bilme merakı…

Bütün bunlara karşılık biraz bilmişlerimiz ise “Bazen sükût da bir töredir.” deyip sessizlik murâkabesine dalmakta ve her şey kendini bilmezlerin elinde âdeta içinden çıkılmaz bir hâl almakta. Tahkike kapalı ruhlarda sürekli tezebzüb rüzgârları esiyor; yığınlarda, kendilerini fetret boşluklarına salmış gibi bir hâl var; arzı görmüyor, semayı dinlemiyor ve boş yâvelerle ömür tüketiyorlar. Bir milletin üstünlük ve istikbal vaad ediciliğini onun geçmişten tevârüs ettiği dinî ve millî değerler belirler. Bu değerlere saygı duymayan ve sahip çıkmayan toplumların akıbeti hüsrandır; hüsrandır ve bu mâkûs kaderi değiştirmeye de kimsenin gücü yetmez. Kendi değerlerine sahip çıkma ve mânâ kökleriyle irtibatını devam ettirme sayesindedir ki, toplum ve onu teşkil eden fertler kendilerini daha derinden duymaya başlar. İlim adamları, mütefekkirler ve sanatkâr ruhlar, alanları çerçevesinde kendi inanç, kendi düşünce ve kendi duygularını kitap kitap, nakış nakış işlemeye koyulur ve her sahada ruhlarının âbidelerini ikame ederek saf yığınlara kendilerini okuma ve mütalaa etme ortamı hazırlarlar. Nokta-i istinat olurlar onlara ve korurlar onların düşünce iffet ve ismetlerini, korudukları gibi kendi namuslarını.

Evet, eğer eli kalem tutanlar, kitap, broşür ve makaleleriyle; ressamlar bu alana ait kurallar çerçevesinde ebruları, tezhipleri, hatları ve resimleriyle; mimarlar inanç ve düşüncelerimizi aksettiren plan ve projeleriyle; şairler ve nâsirler beyan güçleriyle; mûsıkîşinaslar sinelerinden boşalıp ruhlarına akan besteleriyle kendi inanç, kendi his ve kendi düşüncelerinin âbidelerini ikame etmezlerse yığınlar kendilerine ters, geçmişlerine ters, ruh ve mânâ köklerine ters cereyanlara itilmiş olurlar. Doğrusu işte böyle bir ortamda yetişen bîgâne nesillerin akıbetini düşününce ürpermemek elden gelmiyor.

Aslında, günümüzün insanının yapıp ortaya koyduğu/koyacağı her müspet şey onun yarınki nesillere en büyük armağanı olacaktır. Atalarından gelecek böyle bir armağandan mahrum kalan fakir ve nokta-i istinatsız nesiller, pek çok orta malı mülâhazaların ve değişik serseri düşüncelerin tesirinde kalacak ve bugün olmasa da yarın mutlaka kendilerine edeceklerdir. Dünden bugüne gerektiği ölçüde bir hassasiyetle üzerinde durulmadığı içindir ki, pek çok dinî ve millî değerlerimiz unutulup gitti; şöyle-böyle kalanlar da matlaştı, renk attı ve zaten heyecan yorgunluğu yaşayan nesillerde artık heyecan uyarmaz oldu.

Bugün koskocaman bu tâli’siz coğrafyada inançlar ve onların hayata hayat olması kat’iyen kendine has derinlikleriyle duyulup zevk edilmiyor. İslâm’ın her şeyin üstesinden gelecek o büyülü gücü, bilinmesi gerektiği ölçüde bilinmiyor ve onun ruhlara vaad ettiği şeyler kendi enginlikleriyle görülmüyor. Oysaki bir zamanlar bu dünyada cedlerimizin gerçekleştirdikleri o uhrevî derinlikli medeniyet kendine has rengi, şekli, deseni ve ruhuyla çok iyi biliniyor, bilindiği ölçüde yaşanıyor ve müntesiplerine semavîleşme yollarını gösteriyordu. Ya şimdilerde öyle mi.? Bilebiliyor muyuz bize ait değerlerin kıymetini.. kendi düşünce atlasımızın renk ve çizgilerini? Heyhât, meş’um bir dönemde bin senelik muhteşem bir geçmişin bütün vâridâtını bir kısım partal eşya gibi kaldırıp bir kenara attık ve mâşerî vicdanda yeri doldurulamayacak boşluklar meydana getirdik.

İmanı, İslâm’ı derinlemesine duyamamış saf yığınların sorumsuzca hareketleri bir ölçüde kabul edilebilse de, şöyle-böyle okuyan, yazıp çizen, belli şeyleri olsun duyup hissetme konumunda bulunanları mâzur görmek mümkün değildir. Acaba bunlar biraz daha hassas olamazlar mıydı? Dinin özündeki güzellikleri, bugünümüz ve yarınımız adına onun vaad ettiklerini, diyanetin bağrında filizlenip gelişen ruhî tekâmülü çevrelerine anlatamazlar mıydı? Diyelim ki, bazıları bu değerleri duyup zevk edecek seviyeye henüz gelememişlerdi; kendilerini bu işin bir numaralı mümessili gibi görenler ve diyanet adına hep bir fâikiyet mülâhazasıyla oturup kalkanlar, gönül diliyle, beyan maharetleriyle ve varsa sanat kabiliyetleriyle bu altın mülâhazaları herkese duyurmalı değiller miydi?

Ben bize ait o güzellikleri, kalbinin dili, semavî orijini ve özündeki nefasetiyle –bir iki müstesnanın dışında– seslendiren kimseye şahit olmadım. “Ruhî ve kalbî hayat” deyip sık sık onunla gürleyen, hatta ondan ötürü muhalif gibi gördüklerine karşı kinle, nefretle köpürenlerin ses ve soluklarında da vicdanı rahatlatacak bir nağmeye rastlamadım. Dahası, münhasıran diyanetin temsil edilmesi için hazırlanmış zeminlerde bu işin temsilcileri konumundaki zevat arasında dahi, “Yüce mefkûremi i’lâ ve ilân için yaşayacaksam dünyada kalmama değer, yoksa benim diğer canlılardan farkım ne..?” diyecek kadar sinesi samimiyetle çarpan ve yaşatma yörüngeli yaşayan pek fazla adanmış ruhla da karşılaşmadım.

Dini, kendi çarpık anlayışlarına göre yorumlayan ve diyaneti semavîliğine aykırı kılık ve kıyafetlere sokanlardan bir şey beklemediğimiz muhakkak, “Bu din benim dinim; bu kültür benim kültürüm; bu tarih benim tarihim!” diyenlerin olsun, bütün değerlerin renk atması ve matlaşması karşısında heyecanla köpürmeleri gerekmez miydi!?

***

Not: Bugün mescidimizde Cuma Hutbesi olarak okunan bu makale muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Sızıntı Dergisi Ekim 2005 sayısı için kaleme aldığı başyazıdır.

Cuma Hutbesi: Mukaddes Azap ve İştiyak

Herkul | | Cuma Hutbeleri

İnsanoğlu bu dünyada, kendini bulma, özüne erme uğrunda, tehlikeleri çok, geçidi yok önünde sarp dağların, derin derelerin bulunduğu upuzun bir yolda, seyahate mecbur edilmiş garip bir yolcudur. O, bilmediği bu uzun yolda, karşısına çıkan güçlüklerle pençeleşerek, sıkıntıları göğüsleyerek, derbentleri aşarak, varıp kendisine gösterilen hedefe ulaşmak zorundadır. Zira böyle bir yolculuk, herkese ancak bir kere nasip olmakta ve her ferdin ölümsüzlüğe ermesi de bu biricik seferle temin edilebilmektedir.

Aslında böyle bir seyahat, sadece insanoğluna mahsus da değildir; belki derecesine göre her yaratık, daha ilk varlığa ererken, böyle çok meşakkatli bir sefer zaruretini de beraber getirir. Sonra da kendine has hüviyete ereceği, özüyle ortaya çıkacağı, hatta bazen ikinci bir varlığa dönüşeceği âna kadar da bir lâhza durup dinlenmeden, kalıptan kalıba dökülür ve şekil değiştirir durur.. ızdıraplı, sıkıntılı ve her an birkaç defa ölüp dirilmek suretiyle…

Sular, hararet görmeden buharlaşıp duruluğa eremez. Tohum, çatlayıp çürümeden sümbül ve başak hayatını netice veremez. Irmaklar çağlaya çağlaya, kayalara çarpa çarpa damınır, saflığa erer ve bulutun gözündeki damlalara denk hâle gelir… Kar-kış olmadan bahar gelmez; gelse de kadri kıymeti bilinmez. Altın, kıymet ve parlaklığını; çelik, mukavemet ve sağlamlığını, içinde eridikleri pota ve kazana borçludurlar. Kemikleşmiş toprak, tepesinde yıldırımların çaktığı nisbette, dirilir, kabarır ve bin bir çiçeğe dâyelik makamına yükselir. Karanlık, kendi zararına, aydınlıkları bağrında geliştirir; kış, mekiğini, hep bahar hesabına hareket ettirir. Bundandır ki her kışı bir bahar, her geceyi bir nehâr[1] takip eder durur. Ölümler, dirilmek için; ızdıraplar da daha revnaktar bir hayata ermek içindir. Fert, hayatı boyunca, elli bin defa ölüp dirilmekle, “egonun” karanlık ve yanıltıcı baskılarından kurtularak, ruhta ebediyete ulaşır. Cemaat, çektiği sıkıntılar ve karşısına çıkan gâilelerle pençeleşe pençeleşe pişer, olgunlaşır ve ölümsüzlüğe erer.

Ebedî varlığa ermek için, ölüp ölüp dirilmek ne zevkli; her hırpalanışı bir tembih sayarak silkinip kendine gelmek ne hoş; bin bir bâdire içinde ümidini koruyarak, geleceği kucaklamak ne büyük kahramanlık!

Hazreti Hubeyb (radıyallâhu anh) yakalanıp Mekke’ye sevk edilmişti. Günlerce zindanda bekletildikten sonra idam edilmek üzere Mekke’nin o günkü hezeyan dolu gürültüleri arasında meşhedine götürülüyordu. Mahzundu, mükedderdi; çünkü Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) onlara tevdi ettiği irşad vazifesini yapmaya fırsat bulamamıştı. Şimdi de eli ve dili bağlanmış idama sürükleniyordu. Durmadan gözlerini çevresinde gezdiriyor, dini tebliğ edebileceği bir insan arıyordu. Ama karşısındaki insanlar arasında öyle birisini görmüyordu. Gerçi, bunların içlerinde istikbalin sahabileri de vardı. Ancak o gün için henüz gönül gözleri açılmamıştı. Hubeyb iki rekât namaz kıldı ve, “Eğer, ölümden korktu da onun için namazı uzattı demenizden çekinmeseydim şu kıldığım son namazı uzatmak isterdim.” dedi. Sonra da idam sehpasına çıkarılıverdi. Beklenen son an gelip çatmıştı. Hareket eden mızrak temrenleri de bunu gösteriyordu. Hubeyb’in gözleri yine çevresinde dolaşıyordu ama bu gözler kat’iyen kendisini ölümden kurtaracak bir insan aramıyordu. Son anda olsun acaba birinin ebedî hayatını kurtarabilir miyim, diye düşünüyor ve etrafını onun için süzüyordu. Aman Allahım, irşad ve tebliğ adına hiçbir şey yapmadan ölmek, onların nazarında meğer ne pes şeymiş!

İşte tam bu esnada beklemediği bir fırsat doğmuştu. Mekke müşriklerinin ileri gelenlerinden biri ona bir soru sormuştu ki, sorunun zâhirî yönü hiç de mühim değildi. O, onlara hikmet yüklü bir cevap verecek, hem de bu son anında, irşad ve tebliğde bulunmuş olacaktı. Orada atacağı bir düşünce kıvılcımı, kim bilir istikbalde kaç kişinin gönlünde iman ateşi tutuşturacaktı. Soru şuydu:

“Yâ Hubeyb, şu anda senin kurtulman şartıyla, yerinde Muhammed’in idam edilmesini ister miydin?”

Elbette bir Müslümana, hem de Hubeyb gibi birine bu soru sorulamazdı. Ama o, bu soruyla yakaladığı son fırsatı değerlendirmeye bakıyordu. İçi içine sığmıyor, sevinç-keder arası bir hisle mutlaka bir şeyler söylemeye çalışıyordu. Ve o biliyordu ki, bu soruya vereceği cevap, son kıldığı namaz gibi kısa olmalıydı. Tek cümlelik bir söze bütün bir hayatı sığdırmalıydı. Öyle konuşmalıydı ki, tarih lâl kesilip onu dinlesin ve zaman onu kulağına küpe yapsın. Evet, o söyleyeceğini böyle söylemeli, son fırsatı tebliğ adına böyle değerlendirmeliydi. Ve:

“Hayır, vallahi! Değil benim kurtulmam pahasına O’nun idam edilmesi, benim kurtulmam karşılığında, şu anda Medine’de O’nun ayağına bir diken batmasına dahi gönlüm razı olamaz!” deyiverdi -vefanla yüksel ey yüce ruh!-

Hubeyb (radıyallâhu anh) bunları söyleyince, herhâlde içinde, biraz evvel tebliği yapamamaktan doğan sıkıntı da gidivermişti. Artık o, kendisini tüy kadar hafif hissediyordu. Ve yapacağı son bir vazife ile Allah Resûlü’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir ayrılık selâmı verecek ve Cennet’e yürüyecekti. Mekke’den ta Medine’ye selâm gider mi, gitmez mi diye düşünmedi bile. Çünkü selâm göndereceği şahıs Allah’ın şanı yüce nebisiydi.

İdam sehpasında son sözü: “es-Selâmü aleyke yâ Resûlallah!” oldu. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), Medine’de ashabıyla oturuyordu. Birden ayağa kalktı ve “Ve aleyke’s-selâm yâ Hubeyb!” dedi.

Yaşadığı hayatı inanç ve şuurla yaşayanlar, düşüncelerinin aydınlığında ümitten kanatlarla, uçar gibi geçer giderler; bu mihnet yurdunu ve onun kandan irinden deryalarını. Bilirler durulup saflaşmak için buraya geldiklerini.. ve bu uğurda, Nesimî gibi derilerinin yüzüleceğini, Mansûr gibi berdâr[2] edileceklerini. Kahr u lütfu bir bildiklerinden, dermanı dert içinde gördüklerinden, başlarına gelenleri, zevk ve hayranlıkla seyreder ve kat’iyen paniğe kapılmazlar. Paniğe kapılmak şöyle dursun, her yeni musibet, onların sinelerinde, değişik nağmeler meydana getiren bir mızrap hâline gelir ve onları yeni yeni heyecanlarla coşturur. Tipi-boran, ulu dağların zirvelerinde ne ise onlar için ızdırap da aynı şeydir. Hatta bir bakıma ızdırapsız yaşamak, onlar için dayanılması güç bir azap ve ölümdür; hele milletleri muzdarip ve millî değerleri de tahrip edilip duruyorsa!..

Hakk’ın en şanlı kulları, bir an “belâ-yı dertten cüdâ[3]” kalmadılar; milletlerinin önüne düşüp onları aydınlığa çıkaranlar da… Günümüze kadar terütaze fikirleri ve orijinal tespitleriyle insanlığın ölümsüz rehberlerinden biri sayılan Ebû Hanife, saygısızca hırpalandı, zindanlara atıldı ve inim inim bir hayat yaşadı. Ahmet bin Hanbel, âdi bir insan gibi tartaklandı ve bayağılardan bayağı işkencelere maruz bırakıldı; hem de yıllarca!.. Serahsî, koca kâmûsunu (el-Mebsût) hapsedildiği kuyu dibinde telif edip meydana getirdi.[4] Ve daha çileli niceleri… Bu olgun ruhlar, âdeta preslerde sıkılıyor gibi işkencelere uğratıldıkça, başları gökler ötesi âlemlere yükseliyor ve aydınlanan gönülleriyle, milletlerin dirilişi yolunda, ebedî birer ışık kaynağı hâline geliyorlardı. Campanella, zindanda; Cervantes, esarette; Dostoyevski, kürek mahkûmu iken kendilerini keşfedebilmiş ve milletlerinin gönüllerinde ölümsüzlüğe ulaşmışlardı…

İnsanlığa hizmet düşüncesini taşıyan herkes, vazifesinin kudsî, seferin uzun, yolların da yokuş olduğunu ve bu yolda, çeşitli şirretliklerle karşılaşacağını; her köşe başında ölümle burun buruna geleceğini, bir canî, bir serseri gibi hakarete uğratılacağını, hatta çok defa insanca yaşama haklarından mahrum bırakılacağını bilip bu kudsîler yoluna öyle baş koymalıdır. Yoksa, bir kısım çilesiz ham ruhların, çok ehemmiyetsiz sıkıntı ve mahrumiyetlerden ötürü, yol ve yön değiştirme ihtimalleri vardır.

Ah miskin ruh! Yağmur yağsın, yalnız gök gürlemesin; etraf, zümrüt gibi yemyeşil olsun, ama hiçbir tohum çürümesin, hiçbir dâne zâyi olmasın; analar çocuklar doğursun, fakat ızdırap ve sancı çekmesin… Yani, feleğin geniş dairedeki çarkı ve hikmetli nizamı senin hendesene göre hareket etsin, istiyorsun! Hayır, hayır! Sen bu dünyaya sırf keyif sürmek, heva ve hevesine göre yaşamak için gelmedin. İnsanî kabiliyetlerinin inkişaf etmesi, mahiyetindeki yüceliklerin tomurcuklaşıp ortaya çıkması, içinin aydınlanıp Hakk’ı aksettiren bir ayna hâline gelmesi için, tekrar tekrar potalara konup ateşe arz edilecek, defalarca iğneli fıçılardan geçirilecek ve defalarca ırgalanacaksın!

Yol bu, töre bu, gerisi aldanma ve heves!

“Gevşeklik göstermeyiniz, tasalanmayınız / İnanıyorsanız mutlaka üstünsünüz!”

İşte yüreklere derman, diriltici nefes!

***

[1]   Nehâr: Gündüz.

[2]   Berdâr edilmek: İdam edilmek.

[3]   Cüdâ: Ayrılmış, ayrı.

[4]   Bkz.: es-Serahsî, Usûlü’s-Serahsî (mukaddîme) s.5; ez-Ziriklî, el-A’lâm 5/315.

Cuma Hutbesi: DUA ZAMANI

Herkul | | Cuma Hutbeleri

Âciz, fakir, muhtaç ve kendine yetmediğinin şuurunda olan kulun, tazarru, tezellül ve alçak gönüllülük içinde, Rahmeti Sonsuz’a yönelip, hâlini O’na arz ederek istediklerini O’ndan istemesinin ayrı bir unvanı sayılan dua, kulun Rabbi’ne karşı iman, güven, itimat ve tevhid telâkkisinin bir gereğidir.

Bu mülâhazalar çerçevesinde, O’na yönelen kul, sımsıkı havf u reca duygularına kilitlenir; “Başkalarının nazarlarından uzak, gönülden sadece Rabbi’ne yalvarır ve gizliden gizliye O’na dua eder.” Bu mazmuna bağlılık duada bir esastır ve bu esas ancak Şâri’in açıp genişletmesi ölçüsünde, açıp genişlettiği yerlerde tecviz, hatta teşvik edilebilir.[1]

Allah bize, “Hem endişe içinde hem de ümitlerle dopdolu olarak yalnız O’na yalvarın; bilin ki, O’nun rahmeti, kalbleri ihsan şuuruyla çarpan kimselerle beraberdir.”[2] ferman ederek, hem teveccüh edeceğimiz kapıyı gösterir hem de o kapının önünde durmanın adabını öğretir.

Aslında, her hâlimizde O’na yönelmek, O’na el açmak, dert ve elemlerimizi O’na şerh etmek hem bir mazhariyet ve ilk mevhibe hem de Hakk’ın cevabî teveccühleri adına atılmış önemli bir ilk adımdır. O, “Kullarım Bana isteklerini yöneltirlerse, bilmelidirler ki, Ben yakınlardan yakınım; Bana dua ile yönelenin duasına icabet ederim.”[3] buyurur. Elverir ki, bu iç dökme ve yakarış “Siz, dua ve niyazlarınızı gönülden, hâlisane ve Hak rızasına bağlayarak yapınız.”[4] medlûlü çizgisinde icra edilsin. Evet, halk içinde bağırıp çağırarak başkalarına duyurma, gösterme yerine, duyması ve görmesi mânâlar üstü mânâ ifade eden Hazreti Allâmü’l-Guyûb’a, hem de tamamen halka kapalı ve O’na açık bir hâl ve atmosfer içinde, nefeslerimizi gizlilik ve içtenlikle derinleştirerek arz etmeliyiz ki, O’na iç dökmemiz gizliliğin büyüsünü taşısın ve sesimizi-soluğumuzu başka mülâhazaların şerareleri kirletmesin..

Başka her şeye kapanıp, içini sadece O’na açan, hâlini O’na şikâyet eden hep O’na yakın durmanın insiyakları içinde bulunur ve O’nun dergâhından eli boş dönmez. Evet, insan ihtiyaçlarını, onları karşılayabilecek birine açmalı; belâ-yı dertten “âh” edecekse derde derman bir hekimin yanında inlemeli.

Kul, efendisine arz-ı hâlde bulunacaksa, ağyâra bütün bütün kapanarak, aklıyla, şuuruyla, hissiyle hep O’na açık durmalıdır; durmalı, sesini-sözünü O’na göre ayarlamalı ve kendine yakınlardan daha yakın birinin huzurunda iç çektiğini düşünerek nağmelerinden ses ihtizazlarına, tavırlarından mimiklerine kadar her hâliyle bir temkin örneği sergilemelidir.

Kime el açtığının farkında olan bir sadık kul, düşünce ve dualarını niyeti ve içtenliğiyle sık sık kalibrasyondan geçirir; ifade ve hislerini her türlü şerareden arı-duru tutmaya çalışır ve duymasını istediğinden başkalarının duymalarına karşı âdeta dilsiz kesilir. Yer ve zamana göre kendi sesini ve kendi sözlerini kendinden bile kıskanır.

Bir kulun, dua ve niyazlarını hâlinin saffetine bağlamasının yanında, nabızlarının “Allah, Allah” diye attığı dakika ve saniyeleri kollaması; mübarek gün ve geceleri ilâhî mevhi­belere açık kutlu vakitler sayarak dolu dolu yaşaması; ve bilhassa, Hak rahmeti sağanaklarının nüzûl emare ve işaretleri sayılan namaz saatlerini, iftar zamanlarını, secde ve rüku hâllerini santim zayi etmeden değerlendirmesi; sonra, arzu ettikleri olmuş-olmamış, şartlar aleyhine dönmüş veya lehinde cereyan etmiş, ciddî bir vefa hissiyle ara vermeden yaptıklarını devam ettirmesi hem duanın kabulü için bir esas hem de sadakat ve samimiyetin gereğidir.

Hakk’a inanan bir insan için, yaz gününü kar bastırmış, baharı hazan vurmuş, gündüzler kör kabirler gibi kararmış, her tarafı çeşit çeşit karakura basmış hiçbir önemi yoktur; Allah, “Siz, muztar kalıp ıztırar diliyle dua ettiğinizde, sizi kara ve denizlerin karanlıklarından kurtaran kim?!.”[5] diyerek kendini, gücünün her şeyi ihatasını hatırlattıktan sonra ne önemi var zalâm zalâm üstüne dört bir yanın kararmasının.. ne önemi var, Kudreti Sonsuz “Çaresiz kalıp da O’na yalvaranın duasını kabul ederek sıkıntılarını gideren Allah’tan başka kimdir?”[6] deyip mevcudiyetini vicdanlarımıza duyurduktan sonra!

Dua, Hakk’ın tükenmez hazinelerinin sırlı bir anahtarı; fakir, yoksul ve kalbi kırıkların istinatgâhı ve ıztırarla kıvranıp duranların da en emin sığınağıdır. Bu sığınağa adım atan, o sihirli anahtarı elde etmiş sayılır; onun vesayetine dehalet eden fakir, miskin, âciz ve muhtaçlar da umduklarını elde etmiş olurlar.

Gök ehlince elden ele dolaşan dua, bir muztarrın tavır ve davranışlarıyla sergilediği hâl duasıdır. Sıkışmış, canı gırtlağına gelmiş bir perişan ve muzdariptir ki, O’na yönelip düşünürken, içini O’na dökerken, ne deyip ne ettiğinin, nerede durup ne istediğinin farkındadır. Böyle birinin duasıyla, gözleri kurumuş sema beklenmedik şekilde salar gözyaşlarını ve ağlamaya durur. Çevreyi tehdit eden hortumlar yol değiştirir, her şeyi alabora eden dalgalar diner ve selâmet ufku görünür. Kırılan faylar sürpriz kararlara teslim olur ve faylardan boşalan gazlar atmosfer içinde eriyip gider. Böyle bir duanın meydana getirdiği meltemle arz dirilir, feza aydınlanır. Sineler inşirahla atmaya başlar; otlar-ağaçlar semâa kalkar; güller-çiçekler etrafa tebessümler yağdırmaya durur.

Dua, sebepler üstü kutsal bir talebin Yüceler Yücesi’ne arzı ve Hakk’ın gizli-açık her şeye nigehban bulunmasına iz’anın da bir unvanıdır. İnsanlar, cinler ve melekler bilhassa iktidar ve ihtiyarlarını aşan bütün konularda –sebepler dairesinde esbâba riâyet mülâhazası mahfuz– ellerini O’na açar.. içlerini O’na döker.. nâçâr kaldıkları yerde “çare” der inler.. dertlerine derman arayanlar da dermanı O’ndan bekler ve her zaman gönül gözleriyle günebakan çiçekler gibi O’na bakar ve O’nunla muamele içinde bulunurlar.

Ey çaresizler çaresi! Sebeplerin sukût ettiği, içtimaî ahvalin boz-bulanık bir hâl aldığı, her yanda zalimlerin “hay­huy”unun duyulduğu, yığınların çaresizlikle kâh sağa, kâh sola toslayıp durduğu şu karanlık günlerde, zulmet zulmet içinde kıvrananlara nezdinden bir ışık gönder.. sonsuz kudretinle bütün zulüm ve haksızlık ateşlerine bir su serp.. şeytanın ocaklarını söndür ve iblislerin boyunlarına çözemeyecekleri tasmalar geçir. Ufuklarımızdaki ilham esintileri bir yere takıldı, gönüllerimizde heyecanlar söndü, dillerimizde bir kekemelik var; rahmet ilinden bize dirilten bir meltem gönder.. hakkındaki recâ ve hüsnüzannımızı rahmetinin serhaddine ulaştır ve bizi o ufkun ümitli dilencileri kabul ederek gönüllerimizi imanî heyecanla şahlandır ve dillerimizdeki bağları çöz; çöz ki hâlimizi arz ederken yeni bir günah işlemeyelim.

Mücrimiz, düşkünüz, derbederiz. Ve yakın tarihimiz itibarıyla hiç bu kadar dağılmamış, bu kadar zaafa düşmemiş, bu kadar Senden uzak kalmamış; sürekli “Sen Sen” diyenler dahil asla bu ölçüde Sensizlik yaşamamıştık.

Ey talihsizlerin sığınağı, ey âcizlerin güç kaynağı, ey dertlilerin tabibi ve ey yolda kalmışların hâdîsi ve yol göstereni! Bir kere daha Sana dehalet ediyor ve içimizi son bir kez daha Sana döküyoruz. Boş şeylerin arkasından koşup durduk; olmayacak hülyalara gönül bağladık. Ümit ettiklerimiz yüzümüze bakmadı ve bel bağladıklarımız asla bizi umursamadı. Bugüne kadar Senden başka sesimizi duyan, başımızı okşayan olmadı. Duygularımızla alay edildi; düşüncelerimiz cürüm sayıldı. Her yanda kundaklamalar yaşandı.. her tarafta fitne ateşleri körüklendi.. yananlar ocaklar gibi yandı ve yapılanlar ismet-i dine dayandı.

Şu anda duygularımız derbeder, davranışlarımız ahenksiz, ruhlarımız kirli, ayaklarımız titrek, ellerimiz mefluç, çoğumuz itibarıyla ümitlerimiz sarsık, havalar boz-bulanık, mağripler hicranla tül tül, maşrıklar lütfuna kalmış… İşte böyle bir dağınıklık içinde Sana geldik. Böyle gelenlerin ilki değiliz, sonuncusu da olmayacağız. Rahmetin, bu garip pişmanların ümit kapısı, bizler de bu kapının önündeki liyakatsiz dilenciler. Şimdiye kadar gelip Senin kapında ihtiyaç izhar edenlerden boş dönen hiç olmamış; hiçbir kaçkın ve pişman da o kapıdan kovulmamıştır. O kapı Senin kapın, onun başkalarından farkı da her gelene affındır. Bizi hilm ü silminle güçlendir. Zalimlere de varlığını duyur.

Ey her duada bulunana icabet eden ululuk tahtının Sultanı! Şu anda binler, yüz binler Senin karşında divan durarak ellerimizi Sana açıyor ve külliyet kesbetmiş niyaz edalı soluklarımızla, kullarına her zaman açık bulunan, hiç olmazsa aralık duran rahmet desenli kapının tokmağına inleyerek dokunuyor ve “Biz geldik” diyoruz. Herkesi ve her şeyi görüp gözettiğine, her sese ve herkese merhamet ettiğine gönülden inanarak kaçkınlığımızı muvakkat dahi olsa görmüyor, günahlarımızı af çağlayanların içinde tasavvur ediyor, karıştırdığımız haltlara değil, Senin afv u safhına bakıyor ve ümitlerimizi ona bağlıyoruz; bağlıyor ve Sen varsan –ki aslında kendinden var olan sadece Sensin– bizim terk edilmemiz söz konusu olamaz. Enîsimiz Sen isen, çevrenin vahşetinden bize ne! Her yanda şeytan ve avenesi içten içe homurdanıp duruyorlarmış, Sen bizimle olduktan sonra ne ifade eder ki! Sen her şeyin biricik hâkimisin ve hükmünü engelleyecek bir güç de yoktur. Sen saltanat dairen içinde en küçük şeyleri görür, en cılız sesleri işitir, hiçbir şeyi ve hiçbir kimseyi cevapsız bırakmazsın.

Şimdi biz de, bize verdiğin isteme duygusu ve istenenleri vereceğin inancıyla rahmetinin vüs’ati genişliğindeki kapına dayanıyor, son bir kere daha hâlimizi arz etmek istiyoruz. Hâlimiz Sana ayan, söyleyeceklerimiz bildiklerinin bir kısmını beyan. Beklediğimiz asırlardan beri bizi kıvrım kıvrım kıvrandıran dertlerimize derman.. icabet buyur ey Rahîm ü Rahmân!

Yürüyeceğimiz yollarda yüzlerce firavun, yüzlerce nemrut, yüzlerce Ebû Cehil pusu kurmuş bize diş biliyor; varsın bilesin, hepsinin hakkından gelecek Sen varsın ya.! Aczimiz mutlak, fakrımız açık, ihtiyaçlarımız sınırsız; ama hiçbir endişemiz yok. Zira, istemeden verdiklerine, ettiklerine bakıyor, isteklerimizin verileceğine, ihtiyaçlarımızın da giderileceğine gönülden inanıyoruz.

Sen elimizden tutmazsan, bu mekkâr, bu gaddar hasımlar karşısında kendi kendimize ayakta duramayız. Aksine maiyyetinde olursak, o zaman da hiçbir şeyden korkmayız. Bizleri şeytanın bu kabîl ağlarına takılıp helâk olmaktan, kalbimizi şeytana kaptırmaktan, şeytana kalb kaptıranlarla beraber bulunmaktan muhafaza buyur. Bize yeni bir “ba’sü ba’del mevt” lütfeyle; başlarımız önümüzde, boynumuz buruk, gönüllerimiz kırık, Senden ayrı düşmenin hacâletiyle iki büklüm ama fevkalâde ümitli ve Senden eminiz. Bizi bir daha yalnız bırakmamanı diliyoruz. Nedametlerimizi gönül heyecanlarımız ve gözyaşlarımıza emanet ederek bize ruhta, gönülde, sırda diriliş bahşetmeni diliyoruz. Kabul edersen bu Senin şanındandır. Reddedersen bu da bizim için apaçık bir hüsrandır. Şanına düşeni yapman ne hoş.! İstihkakımıza göre muamelen ne acı..!

***

Not: Bugün mescidimizde Cuma Hutbesi olarak okunan bu makale muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Sızıntı dergisi için kaleme aldığı başyazıdan iktibas edilmiştir.

***

[1]   Bkz.: En’âm sûresi, 6/63; A’râf sûresi, 7/55.

[2]   A’râf sûresi, 7/56.

[3]   Bakara sûresi, 2/186.

[4]   Bkz.: Zümer sûresi, 39/2.

[5]   En’âm sûresi, 6/63.

[6]   Neml sûresi, 27/62.

Cuma Hutbesi: LİDER

Herkul | | Cuma Hutbeleri

Bin seneyi aşkın geniş bir zaman dilimi içinde hep şanlı devirler yaşamış ve hep güzelliklere açık bulunmuş şu mübarek dünya, bir iki asır var ki, buhrandan buhrana sürüklenmekte ve çepeçevre ruhunu saran bunalımlarla inim inim inlemektedir.. özünden uzaklaşma bunalımı.. tabiat değiştirme bunalımı.. millî, dinî ve tarihî değerleri inkâr ve tezyif etme bunalımı.. ve eskilerin “kaht-ı ricâl” dedikleri seviyeli insan, idareci kadro ve lider kıtlığı bunalımı…

Yakın geçmişi ve hâlihazırdaki durumu itibarıyla, şu karmakarışık dünyanın gerçek mânâda bir lider tanıyıp-tanımadığını bilemeyeceğim; bilebildiğim bir şey varsa o da, bizim dünyamızda böyle bir liderin olmadığıdır.

Evet, bir zamanlar, Merakeş’ten Orta Asya steplerine, oradan da Avrupa içlerine kadar çok geniş bir sahada mevcudiyet ve ağırlığını hissettiren o tunç iradelerin, o polat sinelerin ve o çelikten sadâların yerinde şimdi sinekler uçuşuyor.. evet, ateşböceklerinin yıldızlaştığı, sineklerin kartallaştığı bu tâli’sizler diyarında aslan inleri, tilki çalımlarıyla inliyor; bülbül yuvaları saksağanların elinde perişan ve her tarafta yarasalar şehrayinler tertip ediyor…

Süleyman çoktan göçüp gitmiş ve o muhteşem saltanatın yerinde iblisler satranç oynuyor.. yüreğe, iradeye, ruha hasret gittiğimiz şu günlerde, şimdiye kadar yolları elli defa gidip pusuya takılmış yığınlar, bir yenisine takılabilecekleri vehmiyle köşeye sıkışmış ve ümitsizliklerini, harika günler ve harika şahıslarla giderebileceklerini düşlüyorlar. Bu simsiyah yalnızlıkta herkes karanlıklara esir ve herkes birbirine teslimiyet salıklamakta.. tebaa yol-iz bilmez, cahil ve onurlu yaşamanın acemisi.. hâkim güçler insafsız ve temettü avında.. ışığa uyananlar oldukça az –Allah iradelerine fer versin– onların da çoğu beline kadar çamur içinde ve başları bulutlarda. Kitlelerin fikir semaları tersine dönmüş gibi; köstebek deliklerinde dolaşırken yıldızlar arası seyahat rüyaları görüyorlar.

Hâsılı, bu koskoca dünya başıboşların elinde ve bir baştan bir başa lidersizlikle kıvrım kıvrım…

Lider, özüyle ve zati hususiyetleriyle her zaman kendini hissettiren ve gönüllerde yaşamasını bilen bir şahsiyettir. O, görünüşündeki inandırıcılığı, anlayışındaki derinliği, görüşlerindeki inceliği, ihatasındaki genişliği, tespitlerindeki sağlamlığı.. öğrenme aşkı, öğretme istidadı ve uhdesine aldığı her şeyin üstesinden gelebilme yeteneğiyle –istemediği halde– dikkatleri üzerinde toplayan, sevilen, sayılan, gözdeleşen, dolayısıyla da binlerin-yüz binlerin her zaman uğrunda ölmeye hazır oldukları bir seviye insanıdır.

Lider, yemesinde-içmesinde, oturup kalkmasında, davranış ve muamelelerinde hep dikkatli, hep temkinli ve hep emniyet telkin edicidir. Doğru düşünür, doğru konuşur, doğruluğu sever ve yalandan tiksinti duyar.. sinesi vefa ile çarpar, gözleri samimiyetle açılır-kapanır ve her zaman güven ve itimat soluklar…

Lider, çevresine karşı güler yüzlü, saygılı, ciddî ve alabildiğine vakurdur. Onun yanında bulunanlar yakınlığın lâubâliliğini görmez, uzakta kalanlar da uzaklığın mahrumiyetini hissetmezler. Sorumluluğunu yüklendiği toplumun büyüklerini babası, küçüklerini evladı bilir ve bir kuluçka hassasiyetiyle, himaye ve şefkatine sığınan herkese bağrını açar, herkesi kanatlarının altına alır ve korur… Soluklarının duyulduğu daire içindekilere şefkat ve alâkası o kadar engindir ki, ayaklar altındaki karıncalardan, göklerde uçuşan kuşlara kadar canlı-cansız her şey o incelikten aldığı nasiple şükran çığlıkları atar ve iki büklüm olur yerlere yüz sürer.

Lider, vazifeşinas, hasbî ve diğergâmdır. Sorumluluklarını yerine getirme mevzuunda, ne karşısına çıkan engellerin zorlu ve aşılmaz olması, ne de imkânların genişliğiyle gelen yaşama zevki, rahat ve rehavet onu yolundan döndüremez ve ona mükellefiyetlerini unutturamaz. Üzerine aldığı mesuliyetleri peygamberane bir himmetle yerine getirir.. hep yürekten ve cansiperane davranır.. sonra da yapıp ortaya koyduğu hizmetler karşılığında herhangi bir ücret ve mükâfat beklemeden çeker yoluna gider.

Lider, üstün idraki, cesaret ve kararlılığı, sabır ve metanetiyle her zaman çevresinin tek dayanağı ve ümit kaynağıdır. Süratli kararla isabet, dikkat u temkinle cesaret, sabr u tahammülle atılganlık gibi zıtlıklar onun sihirli dünyasında birleşir, bütünleşir ve birbirinin tamamlayıcısı olurlar. Fetanetinin aydınlatıcı tayfları altında yarınlar ve yarınlara ait hâdiseler, bugünkü vak’alar sırasına girer berraklaşır.. cesaret ve kararlılığı sayesinde, aşılmaz gibi görülen tepeler aşılır ve bütünüyle yollar düzlüğe erer.. tahammül ve metaneti karşısında “olmaz”lar olur hâle gelir, muhaller ve imkânsızlıklar toz duman olur gider.

Lider, bir ahlâk ve fazilet kahramanıdır. O, merhamet ve yumuşak huyluluğuyla bütün canlıların çarpan yüreği, atan nabzı; cesaret ve yiğitliğiyle, millet ve ülkesinin yılmaz ve sarsılmaz muhafızı; his ve gönül dünyasıyla zayıfların en emîn sığınağı; tevazu ve mahviyetiyle kapı kapı kovulmuşların biricik teselli kaynağı; müsamaha ve af atmosferiyle sendeleyip düşenlerin ve sürçüp sürçüp günahlara girenlerin ümit çerağıdır.

Lider, adaletli olduğu zaman merhametli, merhametle coştuğu zaman da istikametlidir. İnsan ve insanca düşünceleri şefkatle kucaklarken, yılan ve çıyan deliklerini tıkamayı da ihmal etmez.. onun dünyasında ne zalimlerin toyu-düğünü, ne de mazlumların âh u efgânı hiç mi hiç işitilmez. O, elindeki keskin kılıcın bir yüzüyle kobraların başlarını alırken, diğer yüzüyle de bülbüllere yuva örme sanatını öğretir.

Lider, Ağrı dağı kadar mehabeti, Lut gölü kadar da haşyeti vicdanında duyabilen gariplikler halitası bir ruh yapısına sahiptir. Ona sırf mehabet noktasından bakanlar, aşılmaz bir zirve karşısında bulunduklarını hisseder, hayret ve hayranlıkla ürperirler.. onu, ötelerle irtibatı, ihlâs ve samimiyetiyle tanıma fırsatını bulanlar ise, ruhanîlerden biriyle diz dize olduklarını sanır ve kendilerinden geçerler.

Yıllar ve yıllar var ki, düşkünler diyarı şu mübarek ülke, taşıyla-toprağıyla, canlısıyla-cansızıyla, mü’miniyle-kâfiriyle hasretle inledi ve böyle bir liderin yolunu gözledi.

Bu uğurda elli defa yalancı mumları güneş zannedip alkışladı.. yüz defa ateşböceklerini yıldız sanıp arkalarına düştü.. ve bilmem kaç defa da kırk haramileri Kâbe yolcusu sanarak içlerine girdi. Öyle anlaşılıyor ki, daha bir süre bu hicranlı arayış devam edecektir.

***

Not: Bugün mescidimizde Cuma Hutbesi olarak okunan bu makale muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Yeni Ümit Dergisi Ocak-1991 sayısı için kaleme aldığı başyazıdır.