Bamteli: GURBET, HİCRET, ŞEHADET VE HİZMET

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Nice güzel insan dâussıla duygusuyla yaşadığı bir diyarda ya da iç içe gurbeti yudumladığı öz yurdunda bir garip olarak ahirete yürüdü; Allah, onları Ashâb-ı Bedir’le, şüheda-i Uhud’la beraber haşreylesin!..

Bir değil bir hayli insan, dünyanın değişik yerlerinde dâussıla duygusuyla yaşadığı bir dönemde ahirete yürüdü. Mübtelâ oldukları bir kısım hastalıkların -“kutsal hafakan” dediğimiz mukaddes hüzünlerin de sebebiyet vermesiyle- onulmaz hale gelmesi söz konusuydu. Hani bir falanı, falanı, falanı düşünün!.. Bir taraftan burunlarının kemiği dâussıla duygusuyla sızlarken, beri taraftan ruhlarının ufkuna, öbür dünyaya, ebedî âleme yürüyorlar; “dâr-ı fenâ”ya veda ediyor, “dâr-ı bekâ”ya teveccüh ediyorlar.

Çok kolay değil. Bir taraftan dünyadan ayrılma; bir taraftan bilemedikleri bir âleme gitme… Kabir köprüsünü nasıl geçeriz? Berzah hayatını nasıl aydınlık içinde yaşarız? Mizan’da durumumuz nasıl olur? Cenâb-ı Hak ne ferman eder; şu tarafa mı, bu tarafa mı? Terazinin kefeleri neyi, nasıl tartar? İnanıyorlar ise, bunlar, onların her zaman hesaplarında vardır; defterlerinin, düşünce defterlerinin başköşesini işgal eder inanan insanların.

Bir taraftan bu duygular… Bir taraftan da alışageldiğimiz şeyler var. Mesela, zannediyorum, nebî bile olsa, öbür âleme göçeceği an, alıştığı, arkadaşlık tesis ettiği, beraber yatıp-kalktığı, beraber yürüdüğü arkadaşlardan muvakkaten ayrılmanın hicranını ruhunda duyar. Bunu, Cenâb-ı Hak ile irtibatı en kavî olan Hazreti Sâdık u Masdûk (alâ nebiyyinâ elfu elfi salâtin) bile hissetmiştir; arkadaşlarından ayrılma hüznünü hissetmiştir.

Bir taraftan burnunun kemiklerini sızlatan, bu… Bir taraftan -bahsettiğim gibi- bunlar için, dâussıla: Alışageldiği yerler.. evi, alışageldiği yer.. sokağı, alışageldiği yer.. oturup-kalktığı, düşe-kalktığı komşuları, akrabaları.. varsa annesi-babası, yakını, evladı… Cüdâ düşmüş, ayrılığa maruz kalmışlar… Bütün bunları düşünerek öbür âleme gitmek, çok kolay değil, zor bir şeydir.

Bunca zor şeye şikâyet etmeden katlanılıyorsa, öbür tarafa giderken bile zihinler hala öbür taraf azığı ile meşgul ise, bunlar, Bedir’de şehit olmuş gibi, Uhud’da şehit olmuş gibi -zannediyorum, hüsnüzannım, kanaatim- sorgusuz-sualsiz gider, nezd-i Ulûhiyette hususî iltifata mazhar olurlar, inşaallah. O (bugün vefat haberini aldığımız) da inşaallah diğer arkadaşları gibi hususî iltifata mazhar olsun!..

Hatırladığım zaman, benim gözlerimi yaşartan, candan arkadaşlarım vardı. Onlar da -öyle- gurbette, ruhlarının ufkuna yürüdüler. Ülkelerine dönme imkânı verilmedi kendilerine. Metastaz yapmış bir kanser ile inlerken, “Dönsem, kendi yurdumda ölsem!” diyene bile, “Hayır, gelince içeriye atarız, işkence ederiz! Dediğimizi demezsen, sana haddini bildiririz!” falan dediler. (Bakınız: “Benim hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil mâtem!” https://youtu.be/dAsHlmd3i80) Bütün bunların hasretini derinlemesine, çok buudlarıyla içinde duyarak, çok derinlikleriyle içinde duyarak öbür tarafa yürümek, çok hafife alınacak şey değil.

Mekke’den hicret eden Ashâb-ı Kirâm’ı düşünün!.. Daha gider gitmez, Medine-i Münevvere’de, bir yandan dâussıla ve diğer yandan daha ikinci senede Bedir savaşı. Dâussıla sevdası ve savaş… Medine’ye henüz ısınıyor ve düşmanla öyle bir savaşa da yeni giriyor olmuşlar. Ve İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) ayağını sağlam yere basar hale gelmiş; gözlerinde ümit ışınları tüllenmeye başlamış. Böyle bir dönemde hayata veda etmeleri, insan olarak ağır gelir. İzzet Molla’nın ifadesiyle: “Ben usanmam -gözümün nuru- cefadan, amma / Ne de olmasa, cefadan usanır, candır bu!” Bir usanma hissettiklerini zannetmiyorum onların; fakat bir insan olarak, tekme yemiş gibi sarsılmamaları mümkün değil, sarsılır herkes.

   “Derd-i derunuma derman arardım / Dediler ki: Derttir dermanın senin / Dergâh-ı dildare kurban arardım / Dediler ki: Canın kurbandır senin.”

Bunun da kendine göre kazanımları vardır, Allah’ın izni ve inayetiyle. Onun için büyük bir Hak dostu, Dertten büyük dermân mı var / Bir sebeb-i gufrân mı var / Dert gibi bir kıymet mi var / Dertlileri, sever Rahman!..” diyor. İçinizde ne kadar, küme küme dertler var ise, deşeledikçe alttan yeni yeni ne kadar dert çıkıyor ise, sizi sıkacak, streslere/anguazlara sevk edecek ne kadar problem var ise, bunların hepsi, sizde dökülmesi gerekli olan bazı şeylerin dökülmesine vesile olur. Bunlar, insanı, arındıran kurnaların altında arınıyor, semadan inen yağmur, kar, dolu altında arınıyor gibi yapar. Bu son sözler ile Efendimiz’in mübarek duasına işarette bulunmak istedim: اَللَّهُمَّ نَقِّنِي مِنَ الْخَطَايَا كَمَا يُنَقَّى الثَّوْبُ الْأَبْيَضُ مِنَ الدَّنَسِ، وَاغْسِلْنِي مِنْ خَطَايَايَ بِالْمَاءِ وَالثَّلْجِ وَالْبَرَدِ “Allah’ım, beyaz elbisenin kirden arınması gibi beni de hatalarımdan temizle; beni karla, suyla ve dolu ile (yıkanmış elbise gibi) hatalarımdan arındır.” buyuruyor. İşte, musibetler öyle bir arınmaya vesile oluyorsa, bunu da severek karşılamak lazım.

Hepimiz, insanız; hepimizin şöyle-böyle kusurları olmuştur. Bazen bir zihin kirliliğine sebebiyet vermişizdir. Bazen gözlerimizden içeriye akan kirler olmuştur. Anlıyorsunuz ne demek olduğunu!.. Bazen kulaklarımızdan içeriye akan kirler olmuştur. Bazen kalbimizi kendi ritmine uyduran kirler olmuştur. Bazen bütün letâif-i insaniyemizi tesir altına alan kirler olmuştur, istemesek bile… Gerçek mü’mince yaşamada, rüyalarını bile bunlardan sıyânet etme esası vardır; hayallerini bile bunlardan koruma esası vardır. Bütün bunlar ile öbür âleme gidilirse, “Niye kendini saldın? Neden bu düşüncelere yol verdin? Neden kalbin/Latife-i Rabbâniyen için, şeytana açık olan kapıları ardına kadar açtın?!.” diye sorulabilir.

Fakat bu türlü kurnalardan geçince öbür tarafa -Türkçemizde ifade edilen şekliyle diyelim- “pîr u pâk” olarak gider insan. Zannediyorum, kabirde Münker-Nekir hazretleri gelince, bu adamın çehresine bakacaklar; Abdullah İbn Selâm’ın Rasûl-i Ekrem’in mübarek çehresine bakışı ile bakacaklar, önyargısız bakacaklar. Diyecekler ki: “Vallahi, buna soracak bir şey yok! Adam, tepeden tırnağa nurefşân bir mahiyet arz ediyor!”

Hani Hazreti Pîr şöyle ifade ediyor: Bu, bir menkıbe. Menkıbelerin aslına değil -diyorum hep- faslına bakılır, ifade ettiği mana önemlidir. Mollayı koyuyorlar kabre. Ders tedris esnasında, Hadis, Tefsir okuyor, Siyer vadilerinde dolaşıyor, duygu ve düşünce açısından İnsanlığın İftihar Tablosu’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) adım adım takip ediyor. Bû-Bekr u Ömer u Osman u Ali (radıyallâhu anhüm) nasıl yaşamışsa, kemâl-i hassasiyet ile onlara takılmış; “Acaba ne etsem ki ben onlara ulaşsam ve bir kaldırım taşı gibi başımı onların ayakları altına koysam!” diyor. İşte böyle bir iklim içinden ayrılıyor; kabre koyuyorlar. Münker-Nekir gelip soru soruyor: مَنْ رَبُّكَ “Senin Rabbin kimdir?” Tebessüm ediyor ilim talebesi; “مَنْ mübtedadır, رَبُّكَ onun haberidir.” diyor; Nahiv ilmince cevab veriyor, kendini medresede zannediyor. -Aksi de olabilir; mukaddem haber, muahhar mübteda; öyle de olabilir, ikisi de caiz Nahiv açısından.- “Men, mübteda; Rabbuke, onun haberidir; siz bana doğru soru sorun, bunlar basit şeyler!” diyor. “Vallahi buna diyecek bir şey yok!” deyip gidiyor Münker-Nekir. Zannediyorum, böyle defaatla arınma kurnalarından geçmiş insanlar, öbür tarafa bu şekilde geçiyorlar.

   Günümüzün karasevdalıları bir dönemde hasret ve hicran mülâhazalarına takılmadan, “gurbet” ve “yâd eller” demeden, hedef Hak rızası, “irâdî/ihtiyârî hicret” ile açıldılar dört bir yana!..

Bu cümleden olarak, dünden bugüne iki türlü hicret yaşanıyor. Birisi, “ihtiyarî hicret”. İhtiyârî hicret, nâm-ı Celîl-i Muhammedi’yi cihanın dört bir yanında duyurma ve rûh-i Revân-ı Muhammedî’nin şehbal açmasını sağlama mülahazası ile dünyanın dört bir yanına gönüllü gitmektir. Her şeylerini bir çantanın içine koymuş, gitmiş insanlar var. O gün, belki bazı şeylere takılmışlar ama saffetleri, temizlikleri, gönül aydınlıkları, yüksek gaye-i hayalleri, dünyevî bir talep peşinde olmamaları… Bunları gören insanlar, onlara bağırlarını açmışlar sonuna kadar, kale kapıları gibi; “Sinemize sandalyenizi atıp oturabilirsiniz!” demişler. Ve yirmi küsur sene, otuz seneye yakın süre zarfında, onlar, gittikleri yerlerde o bayrağı dalgalandırmaya çalışmışlar. Dünyanın en uzak yerlerine kadar gitmişler ama bitmemiş o mesele. Tâ Güney Kutbuna kadar gitme vardı, penguenlere anlatmak için. Kuzey Kutbuna gitmek vardı, oradaki -bağışlayın- boz ayılara anlatmak için. Onlara da “Mahlûksunuz fakat efdal-i mahlûk, eşref-i mahlûk Hazret-i Rûh-u Seyyidi’l-Enâm var. O hepimizin Efendisi’nin sizin için bile ifade ettiği bir mana vardır, bunu duyurmaya geldik size!” demeye kadar…

Belki kimisi de bu mülahaza ile çantasını eline almış, bu niyet ile yola çıkmış; hedefinde bu ufuk var, bu ufku yakalama var, bu gâye-i hayal var. Ama yolun bir yerine kadar ömrü vefa etmiş; dörtte birine, üçte birine kadar… Fakat Allah, niyetlere göre muamele yapar; tamamen onun o ufka varmış olması mülahazası ile ona muamelede bulunur. “Mü’minin niyeti, amelinden hayırlıdır!” beyanı Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’a (sallallâhu aleyhi ve sellem) ait. إِنَّمَا الْأَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ، وَإِنَّمَا لِكُلِّ امْرِئٍ مَا نَوَى Buhari’nin ilk hadisi; seyyidinâ Hazreti Ömer rivayet ediyor. “Ameller, niyetlere göredir; kim, neyi niyet ediyorsa, Allah, onu verir!” Bazen hiçbir şey yapmayabilirsiniz, çantanızı elinize aldınız, arabaya bindiniz, bir trafik kazasında ruhunuzun ufkuna yürüdünüz; Cenâb-ı Hak, sizin hedefinize göre size muamele yapar. (Bakınız: وَمَنْ يُهَاجِرْ فِي سَبِيلِ اللهِ يَجِدْ فِي الْأَرْضِ مُرَاغَمًا كَثِيرًا وَسَعَةً وَمَنْ يَخْرُجْ مِنْ بَيْتِهِ مُهَاجِرًا إِلَى اللهِ وَرَسُولِهِ ثُمَّ يُدْرِكْهُ الْمَوْتُ فَقَدْ وَقَعَ أَجْرُهُ عَلَى اللهِ وَكَانَ اللهُ غَفُورًا رَحِيمًا “Kim Allah’a ve Rasûlü’ne kavuşma (ve onların rızası istikametinde) hicret için evinden çıkar da daha yolda iken ecel gelip kendini yakalarsa, hiç şüphesiz (o da mükâfatı hak etmiştir) onun (geçmiş günahlarını affetmek ve) mükâfatını vermek Allah’a aittir.)” (Nisâ, 4/100)

İşte belli bir dönemde böyle “ihtiyârî hicretler” oldu. Gönül rızası ile gittiler; coğrafyada yerlerini bilmedikleri yerlere gittiler. Gittiler, orada “Öğretmenlik yapacağız, rehberlik yapacağız, okul açacağız!” dediler. Fakat hırpânî binalar içinde okul nasıl açılır?!. Vakıa… Vakıadan bahsediyorum; orada birer ırgat gibi çalıştılar. Birisinin bir hatırasını -antrparantez- arz edeyim: Sevdiği insanlardan birisinin böyle bir yere gittiğini duyuyor. Ben de o zatı tanımıştım, tanıma şerefine ermiştim. Bir yönetim kurulu başkanı, zenginlerden birisi idi. Onun tanıdıklarından bir tanesi de bir yere gitmiş. Gittiği yerde de müdür olmuş. “Ben onu gittiği yerde, vazife başında bir göreyim!” diyor. Giriyor o binanın içine, soruyor “Falan nerede?!” diye. Diyorlar ki “İşte falan yerde!” Sorduğu kişi o müessesenin müdürü, başına da kâğıttan bir şey koymuş, elinde fırça, duvarları boyuyor. Onun gönlünü fethetmeye yetiyor bu, onu öyle görünce.

Bütün bunlar, göze alınarak gidildi. Bu “ihtiyarî bir hicret” idi. Mercûhun, râcihe tereccüh etmesi cihetiyle, hani bu bir yönüyle “râcih” bir mesele idi. Gün geldi, bu arkadaşlar, Cenâb-ı Hakk’ın lütfettiği şeyi yaptılar. Hiç kimse -ne de Kıtmîr- bu olup biten şeylerin onda birini kendine mal etmesin!.. Okulları açan, O (celle celâluhu) idi; gönüllerde size sevgi kapılarını açan, O idi. إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ سَيَجْعَلُ لَهُمُ الرَّحْمَنُ وُدًّا “Rahmân, iman edip imanları istikametinde sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanlar için (gök ve yer ehlinin gönüllerinde) bir sevgi var edecektir (de onlar her tarafta kabul göreceklerdir.)” (Meryem, 19/96) İman edip sâlih amel yapanlara, yerde-gökte sevgi vaz’ edilir. Onlar, gittikleri her yerde hüsnükabul ile karşılanırlar. Yapan, O (celle celâluhu) idi; sevdiren, O idi; o binaları size verdiren, O idi. Bunu böyle bilen, böyle gören hiç kimse -zannediyorum- Cenâb-ı Hakk’ın eltâf-ı Sübhâniyesinin tezahürü olarak bize lütfettiği o eğitim müesseselerine sahip çıkmaz, hiç kimse de sahip çıkmasın!.. Allah’ın lütfettiği müesseselerde benim de bir hissem varmış gibi görünmeye ne hakkım var?!. Ve zannediyorum hiçbir arkadaşım, bu mülahazanın ötesinde-berisinde bir düşünceye sapmamıştır, Allah’ın izniyle. Sapsalardı, o geniş coğrafyada Cenâb-ı Hak, o imkânları vermezdi onlara.

   İslam dünyasında bazı yerler ve bir kısım dostlar imtihanı kaybettiler; ikiyüzlü kimselerin imanına kandı, kendi nesillerinin imdadına koşanları yüz üstü bıraktı ve hatta samimi Hak erlerini eşkıya ile pazarlık konusu yaptılar.

Böyle “ihtiyarî hicret” ile bu “göç”ü taçlandıran insanların, çok önemli hizmetlere vesile olmalarının yanı sıra, bir de karşılarına ifritten düşmanların çıkmasına ve onların yaptıkları şeyleri tahrip etmesine rağmen, hâlâ yerlerinde sâbit-kadem olmaları ve bu işi devam ettirmeleri, onlar için öyle yüksek bir pâyedir ki!.. Zannediyorum, gittikleri yerde hiçbirinin dikili bir taşı olmamıştır. Kendilerine güvenerek söylüyorum bunu. Ve zannediyorum “Vardır diyen insan, parmak kaldırsın!” desem, burada parmak kaldıracak bir insanın bulunacağına ihtimal vermiyorum. Çünkü giderken “lillâh, li-eclillah, li-vechillah” Hak rızası için gitmişlerdi. اَللَّهُمَّ اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ وَاْلاِشْتِيَاق “Allah’ım, her amelimde ihlaslı olmayı, rızana ermeyi ve Sana halis aşk u iştiyakla teveccühte bulunmayı istiyorum!..” deyip gitmişlerdi. Onların bu küçük adımlarına -kendilerine göre büyük adım ama sebepler açısından bu küçük adımlarına- Cenâb-ı Hak da başları döndüren eltâf-ı Sübhâniyede bulunmuştu; hem öyle bulunmuştu ki!..

Bugün bir kısım kimseler, onu tahrip için koşuyorlar. Tahrip çok kolaydır; böyle bir binayı bir tane çocuk, yerle bir edebilir. Ama böyle bir binanın yapılması… Şu bina, beş-altı senede, işte o fedakâr kardeşlerinizden birinin, bir yerde kazancıyla -müteahhitlik yapıyordu, onun kazancıyla- yapıldı. Parça parça gönderdi, beş-altı senede bitti; bildiğiniz, çoğunuzun bildiği bir kardeşiniz sizin. O da öyle hicret etmişti; şimdi bu defa da başka bir yere hicret etti; o hicreti değerlendirmeye. Bir zaman “ihtiyarî bir hicret” yapmıştı; şimdi de “ızdırârî/cebrî bir hicret”. Allah, bazılarına böyle iki hicretin sevabını birden lütfediyor.

Tamir çok zordur, tahrip çok kolaydır. Tahribe çalışıyorlar ama o çatlak seslerin müessir olduğu yerleri saymaya kalksanız, on tane yer ya vardır ya da yoktur. Fakat burada kemâl-i teessüf ile ifade edeyim ki, bazı İslam dünyası imtihanı kaybetti. İslam dünyasından bazı ülkeler, Kapadokya’daki insanların imanına inanarak kaybettiler; bu imtihanda kaybettiler. Bir gün, olup-biten şeylerin yanlış olduğunu anlayıp, nedâmet duyacak, “Keşke, keşke!” diyecekler; fakat şu anda yaptıkları tahribatın hesabını Allah soracak; “Niye şeytan ve şeytanın avenesine inandınız? Neden bu samimi arkadaşların samimiyetine güvenmediniz, onlara bel bağlamadınız?” diye soracaktır.

Evet, onlar, tamir için gitmişlerdi. Geçen gün bir arkadaş, bir yerden “cebrî bir çıkış” ile çıkmıştı, geldi buraya. Orada başından geçenleri anlattı, beni de ağlattı: “Beni ayırıyorlardı…” dedi. Almışlar kontrol altına… Birkaç yerde olduğu gibi, uçağa gizli bindiriyor, Türkiye’ye gönderiyor, içeriye aldırıyor ve tazyike maruz bırakıyorlar. İnsan kaçırma… “Haramîlik” denir buna. Ali Baba’nın eşkıyası, bunu yapmamıştır. O arkadaşı da kaçırıyorlar, fakat o ülkenin insanlarından, önde gelenlerinden birinin hanımı devreye giriyor, kontrol altına alıyor, sonra başka bir yere uçağa bindirip gönderiyor. Orayı demede bir beis görmüyorum: Dubai’ye gönderiliyor. Dubai’den de buraya geliyor: “Kurtulmama vesile olan şahıs bana dedi ki ayrılırken: ‘Ayrılın buradan! Yoksa sizi yine kaçırırlar!’ Çok ağladım, ‘Ne olur, hizmet ettiğim bu yerden beni ayırmayın!’ diye, ‘Burada hep kalmak istiyorum!’ dedim. Ama dediler ki, ‘Güven veremiyoruz size; bu adamlar, yine aynı kötülüğü yapar!’ -Endonezya’da olduğu gibi, Pakistan’da olduğu gibi, Fas’ta, Tunus’ta, Cezayir’de olduğu gibi.- ‘Tutar, eşkıyaya teslim ederler sizi! Eşkıyanın da ne yapacağı belli değil!..’ dediler.”

Çünkü zindanlarda ölen insanların sayısı belli değil. İşkenceden aklını kaybedenlerin sayısı belli değil. “Konuşturalım!” diye uyuşturucu verildiğinden, aklını kaybeden insanların sayısı belli değil. Kaçırılıp dağlarda işkenceye tabi tutulup sonra ormanın içine atılan insanların sayısı belli değil!.. Kendi ülkesine dâussıla duygusu ile burnunun kemikleri sızlaya sızlaya giden insanların başına bunlar geliyorsa…

Samimi duygular, samimi hisler, diyorlar ki: “Vallahi ne kadar dikkat etsek, sizi burada koruyamayız! En iyisi siz de ayrılın gidin!” Arkadaşımız, “Beni hizmet yerimden ayırmamaları için hıçkıra hıçkıra ağladım!” derken, yine benim yanımda da ağladı burada. Tabii her gün böyle bir şey gelince… Kıtmîr de çok hassas!.. Hani yanında toptan-tüfekten bahsedilince büzüşen çiçekler var ya!.. İşte onlar gibi, kalbimin birden bire ritmi değişiyor. Dün de öyle ritmi değişti, kendimi odama kapadım, “Sana inziva gerek!” dedim.

   Bir yanda, İslam dünyasından çokları zulme göz yumup ortak olurken, diğer tarafta insanlığını ortaya koyan ve “cebrî hicret” muhacirlerine kol kanat açan kimseler var; insanca davrananların civanmertlikleri katiyen boşa gitmeyecektir!..

Şimdi de “cebrî hicret” zamanı. Belli bir dönemde gidilmeyen yerlere, arkadaşlarımız hicret ettiler. Mazlumiyet, mağduriyet, hal ve temsil dili ile… Öyle bir lisan ki, bütün dünya duydu; çoğunuzu ismiyle, resmiyle, konumuyla ezberledi. Ve ciddî bir güven duygusu ile, istintak zeminlerine aldı, “Yahu konuşun Allah aşkına; başınıza gelen nedir?!” falan dediler. “Size ne yapabiliriz?” O mahrumiyeti, mağduriyeti görünce, ceplerinden çıkardı, evlerinin anahtarlarını verdiler. Verecekleri anahtar yok ise, “Siz bir yerde bir ev tutun, kirasını biz veririz!” dediler. Bunu Almanya da yaptı, Kanada da yaptı, kısmen Fransa da yaptı, Amerika da yaptı, yaptı; değişik yerler yaptılar. İslam dünyası ise yattı, büyük çoğunluğu itibarıyla, bu mevzuda. “Yapan”ın yanında “yatmak” ne kadar ayıptır!..

Biri yapıyor. O birinde sizin inandığınız çerçevede inanılması gerekli olan şeylere inanma yok; fakat “mü’min sıfatı” var. إِنَّ اللَّهَ لَا يَنْظُرُ إِلَى صُوَرِكُمْ، وَلَكِنْ يَنْظُرُ إِلَى قُلُوبِكُمْ وَأَعْمَالِكُمْ Allah, sizin şekillerinize, kimliğinize -“Türk”üm! “Kürd”üm! “Arnavut”um! “Boşnak”ım! “Laz”ım! “Gürcü”yüm! Bilmem neyim!.. demenize- değil, kalbinize bakar, oradaki insanlığınıza bakar, inancınıza bakar. Hazreti Pîr diyor ki: “Her mü’minin her sıfatı mü’min olmadığı gibi, her falanın da her sıfatı kâfir değildir!” Mü’min sıfatı… Ve bir fetret dönemi olması itibarıyla, Müslümanlığı hakkıyla temsil eden, hal dili ile anlatan insanların olmadığı, kâmil mü’min kahtının (kıtlığının) yaşandığı bir dönemde, öbür âlemde Allah’ın onlara nasıl muamele yapacağını, bugün söylemek, zordur; bağışlayın, atmasyon olur, belli değil.

Ebu Tâlib, لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ dememişti. Ama İnsanlığın İftihar Tablosu’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) hep göğsünü germiş, O’nu korumuş, kalkan gibi olmuştu. Hazreti Pîr’in ifadesine göre, “… Makbul bir iman getirmemesi üzerine Cehennem’e gitse de, yine Cehennem içinde bir nevi hususî Cennet’i, onun hasenatına mükâfaten halk edebilir. Kışta bazı yerde baharı halk ettiği ve zindanda -uyku vasıtasıyla- bazı adamlara zindanı saraya çevirdiği gibi, hususî Cehennem’i, hususî bir nevi Cennet’e çevirebilir.” لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ demediğinden, koyar bir yere, öyle demeyenlerin yerine koyar; fakat orada ona bir Cennet hayatı yaşatır!..

Hani Kıtmîr’in düşüncesi, Hazreti Ebu Bekir’in düşüncesidir: Mekke fethini müteakip babası Ebu Kuhâfe’nin elinden tutup Efendimiz’e getirdiğinde ağladı hıçkıra hıçkıra. “Niye ağlıyorsun?” sorusu karsısında dedi ki: “Babamın yerine, Ebu Tâlib’in getirilmesini ne kadar arzu ederdim?!.” Sultanım! Bir o kadar da benden al! Benim Efendim’e sahip çıkan, geçtiği yoldan bir dikeni kaldırıp atan kimseye bile canım feda olsun!..

Evet, birileri böyle, bağırlarını açıyor, size sahip çıkıyor, “Aman gelin!” diyor. Hatta şimdilerde diyorlar ki: “Konumunuz itibarıyla, şurada çalışabilirsiniz. Hukuk eğitimi mi gördünüz? Şu süreçten geçtikten sonra, burada siz, uzmanı olduğunuz o alanda vazifenizi yapabilirsiniz! İş mi yapıyorsunuz, biri ile şurada başbaşa verince, şu işi yapabilirsiniz!” Böyle demek suretiyle… Mekke’de, mü’minlerin kaybettiklerine mukabil, Medine’deki Müslümanların, sinelerini açıp, bağ ve bahçelerine onları ortak yapmaları gibi, her yer, bir “muhâcer” yeri oldu ve giden muhacirler, orada âdeta bir Ensar muamelesi gördü. Bağırlarını açtılar. Kafaları karıştırılanların dışında herkes, bağrını açtı, onlara “Hoş geldiniz, safâ geldiniz!” dedi, hoş-âmedîde bulundu.

Bunlar, boşa gitmez. Başkaları ne iddiada bulunursa bulunsun; “Müslümanlık!” desin, ara sıra abdestli-abdestsiz camiye gitsin, Müslümanlığa ait değerleri -esas- dünyevî ve siyasî saltanatı için birer “argüman” olarak kullansın. Bunlar, yalancılık vadilerinde akan kirli mâîler gibi akıp gidecek; fakat insanca davranan kimseler, insanlıklarının mükâfatını mutlaka öbür âlemde göreceklerdir.

   Bu dönemde dünya sizi duydu; bir tanıma, bir saygı, bir merak ve aynı zamanda bir kafa karışıklığı var; şimdi size özellikle hal ve temsil diliyle hakikatleri anlatmak düşüyor.

“Cebrî hicret”in karşılığında da madem dünya sizi duydu, tanıdı… Mesela, bir Kıtmîr ile tanışıklık… Hesap edin!.. Ha, bunu söylemeden hicap duyuyorum, nefsim adına da söylemiyorum. Bütün meziyetim ne, biliyor musunuz? Sizin gibi nurefşân bir cemaatin içinde bulunmak. Ulûfe-i şahaneleri oluyor ya hani padişahların, burada… Mahşerde kendimi sizin saflarınızın arkasında hissediyorum. Size Cenâb-ı Hak diyor ki: “Haydi, hepiniz girebilirsiniz, köprüyü geçtiniz!” Ben de geliyorum; geçerken orada, bana bir de tokat aşk ediliyor, “Yaramaz, sen de geç!” deniyor. Kendime hep öyle baktım.

Şimdi birileri sizi “terörist” (!) ilan ediyor. Ben, hayatımda bilerek -yemin ederim- bir karıncaya basmadım, yemin ederim!.. Bir arının ölümü karşısında yarım saat ağladığımı yakın arkadaşlarım bilirler. Öldü; bal peteği üzerine koydum, yemiyor; su döktüm, baktım yine yemiyor. Oturdum bir kenarda, hıçkıra hıçkıra ağladım. Bir canlı; tabiatın bir parçası; ekosistem adına çok önemlidir. Hıçkıra hıçkıra ağladım. Ruhum, bu!.. Hiç birinizi bu duygunun, bu düşüncenin dışında göremem. Belki bana dersiniz ki, “Sizin yaptığınız o şeyler çok küçük şeyler; biz daha âlâsını yapıyoruz bu meselenin, Allah’ın izniyle!” Ama bu ruhu, bu anlayışı, bu düşünceyi taşıyan insanlara “terörist” (!) diyorlar. Fakat Almanya’ya giden, Amerika’ya ilticaya eden, Kanada’ya giden insanlar, gelip Kıtmîr’in yanında duruyorlar, fotoğraf çektiriyorlar. “Referans” diyorlar; “Demek ki sen de bu cemaat, bu hareket içindeymişsin!” falan… Belki bazı yerlerde imtihan ediyorlar: “Son sohbetlerinde Kıtmîr ne konuşmuştu, ne demişti?” O konuşmayı söyleyene “Sen geç, bitti senin işin!” diyorlar. Birileri, yerin dibine batırırken, başka birileri, başlarına taç yapıyor. Bunlar, boşa gitmeyecektir.

Şimdi böyle bir tanıma var, bir saygı duyma var ve çok ciddî bir merak var. Ve aynı zamanda bir kafa karışıklığı da var. Her insanda şöyle-böyle bir paranoya duygusu vardır. Ama şimdi reklam ile yapılması imkânsız olan böyle bir duyurma da söz konusu. Trilyon verseydiniz, reklam ile kendinizi bu ölçüde duyuramazdınız. Penguenlere kadar herkes duymuştur bunu; bağışlayın, boz ayılara kadar hepsi duymuştur bunu. Şimdi onlar merak ile sizin üzerinize eğildiğine göre, size, sizin değerlerinizi hâl ve temsil diliyle anlatmak kalıyor. Böyle bir fırsat!.. Öyle bir fırsat ki, Allah’ın fırsatı… “Bir insanın hidayetine vesile olma,” imana doğru ona bir “adım” attırma, “yığın yığın koyunlardan, koyun sürülerinden daha hayırlıdır.” Bu, sıhhatli hadis; zayıf hadiste, “…üzerine güneşin doğup-battığı her şeyden hayırlıdır.”

İslam’a doğru bir adım attırmak… Biri, dörtte dörtlük olur, tam sizin gibi. Çok, sayıları… Misyonerlik yapmıyorsunuz; hâlinizi, temsilinizi ortaya koyunca, “Yahu ne güzel şeymiş, niye biz şimdiye kadar bunu duymadık? Neden buna karşı alakasız kaldık?!.” falan diyorlar. Bazıları da diyorlar ki -mesela- “Yahu bunu da bizimkinin yanında kabul edelim!” İsevî ve aynı zamanda Müslüman!.. Böyle diyen, çok; Fakir de değişik kimselere -bu mevzuda- rastladım. Hazreti Pîr de buna işaret ediyor. Bu da ikinci bir adım, ikinci derecede bir adım oluyor. Birileri de sizin o güzel hal ve temsillerinize bakarak diyorlar ki: “Dünya sulhu-salâhı adına bir şey olacaksa, bu insanlar ile omuz omuza vermek suretiyle bu büyük proje gerçekleştirilebilir!” Bu da bir kazanım. Birileri ise diyorlar ki, dördüncü derecede, belki en uzak olanlar: “Vallahi, tepelerine balyoz ile vursanız, problem olacağa benzemiyorlar bunlar! Dolayısıyla cihanın sulhu-salâhı adına, bunlara ihtiyaç var!” Ve bütün bunlar, nezd-i Ulûhiyette kıymet ifade eden, Allah’a doğru yaklaşma adına çok önemli faktörlerdir.

   Takibe uğrayan, hapse atılan, hicrete zorlanan ve gurbet içinde gurbetlere maruz bırakılan Hak erleri ağaçlardan ders almış gibi davranıyorlar; şiddetli fırtınalar karşısında devrilmemek için, din ü takvada daha bir derinleşiyorlar.

Şimdi, “cebrî hicret”i bu istikamette değerlendirme çok önemlidir, Allah’ın izni ve inayetiyle. Allah, sizi duyurdu; “hareket” diye duyurdu, “cemaat” diye duyurdu. Sizin o mevzuda da bir iddianız yoktu. Kıtmîr, bu meseleyi ifade ederken, Hazreti Muhâsibî’nin ifadesiyle anlattım. Hazret, Allah ile irtibatı açısından “fenâ-fillah, bekâ-billah/maallah/anillah” ufkunun âbide kahramanlarındandır. Muhasebe mevzuundaki değerlendirmeleri hakkında günümüzdeki teologlar, “Okutulmasın! İnsanın Müslümanlık adına ümidini baltalıyor!” diyorlar. Öyle derindir; aklından geçen şeyleri bile günah sayıyor. O, “Kur’ânî makuliyet” tabirini koyuyor ortaya. Kur’ânî makuliyet… Hareket, hiç kimsenin babasının malı değil. Ben “Bu işte, üç tane insan, benim dediğim ile oldu!” falan diyemem. Fakat Allah’ın lütfedip ortaya attığı bu Hizmet felsefesi, Hizmet düşüncesi, meselenin makuliyeti, Kur’ânî makuliyet, İslamî makuliyet; işte onun etrafında bir araya gelen insanlar… Hareket, bu; cemaat de bu!

Hiç kimse bir cemaat olma iddiasında değildi. “Bu hareketin adamlarıyız!” Böyle bir aidiyet mülahazasına da girmemişlerdi. Çünkü onlar biliyorlar ki, aidiyet mülahazası içine girmek, enâniyet-i şahsiyeyi tetikleyen, büyüten, abartan bir faktördür. Benlikten uzak durmanın yollarından bir tanesi de, bir yere, bir güce, bir kuvvete dayanmamadır. Esasen, biz, sadece Allah’a dayanmışızdır. لاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِاللهِ، كَنْزٌ مِنْ كُنُوزِ الْجَنَّةِ Cennet malzemelerinden, silahlarından, gücünden, kuvvetinden bir güç, bir kuvvettir: Lâ havle ve-lâ kuvvete illâ billah!” اَللَّهُمَّ أَيِّدْنَا بِحَوْلِكَ وَقُوَّتِكَ، يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ، يَا ذَا الْجَلاَلِ وَاْلإِكْرَامِ “Allah’ım!.. Ey Erhamürrâhimîn, ey İzzet ve Celâl Sahibi Rabbim. Bizi havl ve kuvvetinle destekleyip te’yîd buyur.” Böyle bir duygu etrafında bir araya gelmiş insanlar, meselenin makuliyetine binaen. Hiç kimseye sormamışlar, hiç kimse ortaya bir şey koymamış; “Bir yerde de ben bir okul yapayım!” demiş, gitmiş, okul yapmış; “Öğretmeniniz var mı? Verin buraya!” demişler.

Fakat şimdi bunlar, bir yönüyle, birilerine muhalif bir cephe gibi adım adım takibe tabi tutulmuş; yakalandıkları yerlerde derdest ediliyor, çilehanelere atılıyorlar. Bununla beraber, Cenâb-ı Hakk’ın âfât, mesâib ve belâları karşısında, ağaçlardan ders almış gibi davranıyorlar. Büyük bir zatın ifadesi: “Eğer Allah’ın gazabından korkuyorsan, emirlerine sımsıkı sarıl! Ağaçlar, değişik fırtınalar karşısında devrilmemek için, yerin derinliklerine doğru sürekli kök salar dururlar!” diyor. Allah’ın azabından, belâ ve musibetinden korkuyorsan, şeriatın, dinin emirlerine sımsıkı sarıl; Allah’a tevekkül, teslim, tefviz ve sikada bulun! Ağaç, şiddetli fırtınalar karşısında, devrilmemek için, yerin derinliklerine doğru kök salar. Onlar da imanın derinliklerine öyle kök salmışlar ki, Allah’ın izni ve inayetiyle, “Allah’a binlerce hamd u senâ olsun!” mesajını gönderiyorlar: “Teheccüd namazını kılamıyorduk, kılıyoruz elhamdülillah! Beş günde bir hatim yapıyoruz. Namazlarımızı hep cemaat ile kılıyoruz. Tesbihât’ta kusur yapmıyoruz. Elimizden geldiğince bize ulaşıyorsa şayet, müzakereli şeyler yapıyoruz!..” diyorlar. Çok sağlam bir moral ile dimdik duruyorlar, Allah’ın izni ve inayetiyle.

Burada bunu da antrparantez ifade edeyim: Cenâb-ı Hakk’ın size ve onlara o ekstradan lütfu olmasaydı, بِحَيْثُ مَا لَا عَيْنٌ رَأَتْ، وَلاَ أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلاَ خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ “Gözlerin görmediği kulakların duymadığı ve insan aklının almayacağı bir şekilde” ihsanları olmasaydı, böyle sabit-kadem durulamazdı. Öbür tarafta hazırladığı şeyler adına, Kudsî Hadis ifade ediyor bunu; buradaki eltâf-ı Sübhâniye adına da denebilir: Gözün görmediği, kulağın işitmediği ve hiçbir kimsenin, -Jules Verne gibi tasavvur ve tahayyülü çok geniş insanların bile- aklına gelmeyen şeyleri, Allah, lütfediyor, adeta hayranlıktan bayıltıyor sizi.

Allah (celle celâluhu), onlara öyle bir moral veriyor ki orada; orayı Medrese-i Yûsufiye görüyorlar. Zâlimin işini kolaylaştırmak, zulümdür! Elden geldiğince onların kafasını karıştıracak şeyler yapmak lazım. Zaten kafaları karışıktır, gayr-ı meşru yollar ile elde ettikleri şeyleri “kaybedeceğiz” diye o işin korkulu rüyalarını görüyor ve paranoyaları ile o meseleyi genişlettikçe genişletiyor, kabir azabını çekiyor gibi çekiyorlardır. Kabre inançları var mı, yok mu; onu bilemem. Abdestsiz, camiye gidebilirler; fakat kabre, kabrin ötesine inanma, ayrı bir meseledir.

Bugün kabre koyduğunuz insan -bana öyle fısıldadılar- vefat ederken, “Çantama bakın, bir şey varsa, şurada kullanın!” demiş. İşte bu, sizin ruh dünyanıza ait şeylerin soluklarıdır. Zannediyorum, hanginizin gönlüne -bir yönüyle- bir dedektör ile girilse, aynı ses, aynı soluk alınacaktır, aynı şeyler dinlenecektir, Allah’ın izni ve inayetiyle.

Evet, işi uzattım ve kendime göre bazı şeyler mırıldandım; kusura bakmayın, beni affedin!.. Allah, sizi burada uzun ömür ile serfirâz kılsın! Hizmet-i İmaniye ve Kur’âniyede dâim kılsın! Nâm-ı Celîl-i Muhammedî’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) dünyanın dört bir yanında şehbal açması istikametinde istihdam etsin, inşaallah. Ve iman ile öbür tarafa göçmeye muvaffak eylesin. Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın Livâu’l-hamd’i altında, beşâşet içinde, bişâret içinde orada Cenâb-ı Hakk’ın çok farklı eltâfını bekleme şerefiyle şereflendirsin. Vesselam.

BAMTELİ: SARP YOKUŞLAR VE MERHAMET

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Kalb kırmak ne kadar basit algılanır hale geldi; oysa Allah yapısı ve nazargâh-ı İlahî olan gönül, bir yönüyle, Hazreti İbrahim’in bina ettiği Kâbe’den bile üstün tutulmuştur.

On düşünüp bir konuşmak lazım. Hazreti Lokman’a (aleyhisselam) nispet edilir: “Bir varlığın en kıymetli uzvu hangisi?” diye sorulunca bazıları, şurasını-burasını getirirler veya söylerler en kıymetli uzuv olarak. Sonra O (aleyhisselam), “dil” ile “kalb”i getirir. “En kötü uzuv nedir?” diye sorulunca yine o iki uzvu getirir. Demek ki bu iki uzuv, iyi olmada da kötü olmada da insan için çok önemli unsurlar sayılıyor.

Kalb, hep istikamet içinde atmalı; lisan da ona tercüman olmaya çalışmalı. İnsan, kalbinden gelmeyen şeyleri konuşmamalı; kalbinde de hep iyi şeyler kurgulamalı, güzel şeyler oluşturmalı ki, ağzından dökülen şeyler de öyle olsun!..

İnsan, kalbine bağlı yaşamaz ise, dilini kalbinin emrine vermez ise, hiç farkına varmadan, “Yapıyorum!” dediği yerlerde dahi çok yıkmalara sebebiyet verebilir. Bir söz var: “Kalbiniz gül gibi olursa şayet, gezdiğiniz her yer, ıtriyat çarşısı gibi kokar!” Fakat kalb, bir zakkum ağacı gibi olursa -hafizanallah- geçtiğiniz her yerde insanlara bir şeyler batırıverirsiniz. Bu açıdan, evvela kalb, kontrol altına alınmalı, şeytanın menfezleri kapatılmalı; sonra da lisan, onun emrine verilmeli. Aksi halde, “Yapayım!” derken, insan, yıkabilir, hafizanallah.

Herhalde geçenlerde bir yazının içinde de vardı: “Kâbe bünyâd-ı Halîl-i Âzerest / Dil, beyt-i Hudâ-i ekberest!” (Bazı nüshalarda: “Dil nazargâh-ı Celîl-î ekberest”) Yani; Kâbe, Âzer’in oğlu Hazreti İbrahim’in binasıdır. Dil (gönül) ise, Allah’ın beytidir, nazargâh-ı İlahîdir; Allah, oraya tecelli eder. Bu tecelliyi, oraya “inme” veya “otağını kurma” şeklinde ifade ederler; fakat bunlar, müteşâbih ifadelerdir; Allah (celle celâluhu) zamandan, mekândan, hayyizden münezzeh ve müberrâdır. “Ne cism u ne arazdır, ne mütehayyiz ne cevherdir / Yemez, içmez, zaman geçmez, berîdir cümleden Allah // Tebeddülden, tagayyürden, dahi elvân u eşkâlden / Muhakkak ol müberrâdır, budur selbî sıfâtullah.” Bunlar, birer selbî sıfattır. Onlar, Zât-ı Ulûhiyete nispet edilmez. Bu açıdan da o müteşâbihi Cenâb-ı Hakk’ın tecellîsi şeklinde anlamak daha uygundur; “Öyle tecelli eder!”. Ama o tecelliler -bir yönüyle- bir güneşin tecellîsi gibi değildir; hatta bir nuranî varlığın, bir Cebrâîl’in, bir Mikâîl’in, bir İsrafîl’in (aleyhimüsselam) tecellîsi gibi de değildir. Zât-ı Ulûhiyetin azametine uygun bir tecellidir. Öyle bir tecellidir ki hakikaten o tecelli ile siz, O’nu (celle celâluhu) görüyor gibi olma ufkuna ulaşırsınız; lâakal (en azından) O’nun tarafından görülüyor olma durumunu ihraz edersiniz.

Bu açıdan, kalbin kontrol altına alınması, onun bir “insanî kalb” haline getirilmesi, çok önemlidir. Bu hususların başında da -zannediyorum- şefkat, mülayemet, merhamet gelmektedir; Zât-ı Ulûhiyeti bilmenin yanında, bunlar çok önemli şeylerdir. Yine bir sözü hatırlatıyor bu: “İnsanın imandan nasibi, mahlûkata şefkatiyle mebsûten mütenâsiptir!” -“Doğru orantılıdır.” Parantez içinde onu hep ifade ediyoruz.- “İnsanın imandan nasibi, mahlûkata şefkati nispetindedir!” Varlığa karşı ne kadar şefkat duyuyorsa… Zannediyorum eko-sistemcilerin de bundan alacakları dersler vardır. Bir karıncanın hakk-ı hayatı çok önemlidir; bir sineğin hakk-ı hayatı çok önemlidir. Ne kadar yaşıyorlar onlar? İki ay mı yaşıyorlar, üç ay mı yaşıyorlar? O yaşama sürelerine saygılı olmak, tabiatın bir parçası olarak onları korumak, bir karıncaya ayağını basmamak… Hakk-ı hayatı var onun, yaşama hakkı var. Evet, insanın imandan nasibi, mahlûkata şefkatiyle mebsûten mütenâsiptir.

   Günümüzün yitiklerinden birisi de merhamettir; hâlbuki “Merhamet edip mahlûkata acıyanlara Allah rahmetiyle muamelede bulunur. Siz yeryüzünde bulunanlara acıyın ki, sema ehli de size merhamet etsin.”

Hadis-i şerif olarak rivayet edilir: مَنْ لاَ يَرْحَمُ، لاَ يُرْحَمُ “Merhamet etmeyene, merhamet edilmez!” Bir kimse zulmediyorsa, haksızlık yapıyorsa, irtikâpta/ihtilasta bulunuyorsa.. onun işi tagallüp ise, tahakküm ise, tasallut ise, temellük ise.. milletin malına-mülküne gelip el koyuyorsa, canına kast ediyorsa, ona zarar veriyorsa, ızrar ediyorsa.. hatta biri yüzünden başkalarını ızrar ediyorsa şayet, işte onun imanı, ona göredir. O, merhamet etmediğinden dolayı, ehl-i sema da ona merhamet etmez; semalar ötesinden de onun için merhamet söz konusu olmaz. Yine hadis olarak rivayet edilir: ارْحَمُوا مَنْ فِي الْأَرْضِ يَرْحَمْكُمْ مَنْ فِي السَّمَاءِ “Yerde bulunan/debelenen şeylere merhametli olun ki, semalar ötesinden (ehlinden) size merhamet edilsin!” Bu, melekelerin merhamet duygusundan, merhamet hissinden, Zât-ı Ulûhiyetin Rahmâniyet ve Rahîmiyet tecellilerine kadar, çok geniş dairede nazar-ı itibara alınması gerekli olan bir husustur.

Günümüzde yitirdiğimiz şeylerden birisidir bu. Değil böyle bir karıncaya, bir sineğe basmak, bir arıyı öldürmek, insanlara kıyılıyor. Anlayamamışız dîn-i Mübîn-i İslam’ı!.. Allah’ın “ahsen-i takvîm”e mazhar ettiği insanlara bile zulmetmekten, haksızlık yapmaktan, irtikâptan-ihtilastan geri durmayacak kadar, sinelerde bir vahşet hissi çarpıp durmakta!.. Öyle ki, zulmedenlerin çehrelerine baktığınız zaman, bir nedâmet hissi de göremiyorsunuz. Yaptıklarını yapmışlar, gırtlaklarına kadar zulüm irtikâp etmişler; fakat gözlerinin içine baktığınız zaman, “Hel min mezîd!” diyor gözleri, “Daha var mı?” diyor. Kolunu koparmış, “Öbürünü de koparmalıyım!” diyor. Öbürünü de koparıyor, “Boynunu da koparmalıyım!” diyor. “Bunun boynunu kopardım, yakınlarının da boyunlarını koparmalıyım bunun!” diyor. “Bunun ile telefon konuşması yapmış, belli bir kanaldan; onun da boynunu koparmalıyım!..” Mü’min nasıl iman mevzuunda “Hel min mezîd!” diyor, bir türlü doyma bilmiyor, “Allah’ım! Daha, daha, daha!..” diyor; şefkatten mahrum, kin, nefret, gayz insanları da bir türlü gayzdan, nefretten, kinden, zulümden doymuyorlar. Ne kadar yaparlarsa yapsınlar, “Daha var mı?” diyorlar. Oturup kalkıyorlar, “Şunu yaptık, fakat bunlara karşı bu tavır ve davranışlarımız fiyasko ile neticelendi! Acaba, daha ne türlü bir entrika çevirmeliyiz ki, bunların hakkından gelelim!” Yani zulmü katlayalım, müzâaf zulüm yapalım, mük’ab zulüm yapalım, mük’ab der mük’ab zulüm yapalım! Üç buutlu, dört buudlu, sekiz buutlu -sekiz derinliği olan- zulüm yapalım!..

Öyle ki, bir insanın, suçlu (gördükleri) biriyle çok küçük münasebetler ile bir münasebeti varsa, onu da cezalandırıyorlar. Oysaki modern hukukta da, İslam hukukunda da suç, hususîdir ve cezası da hususî olur. Babası da olsa, annesi de olsa, evladı da olsa, hanımı da olsa, kardeşi de olsa, birinin günahından dolayı başka birisi tecziye edilemez (cezalandırılamaz) kat’iyyen ve kâtıbeten. Şimdi, zulme doymayan “insan”lar, şefkat mahrumu sineler, bu mevzuda işi azgınlığa vardıracak şekilde, öyle bir zulüm deryasına yelken açmışlardır ki, hafizanallah, bu, onları şeytanın deryasına, şeytanın denizine er-geç götürüp ulaştıracak; şeytan ile yan yana getirecek onları. Kim bilir, belki şeytan bile “Ben sizin kadar yapmamıştım!” diyecek, onlardan uzak durmaya çalışacaktır; şeytan bile…

   Bir belgeselin ışığında günümüzü yansıtan sözler: “Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta / Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi!”

Evet, şefkat, re’fet, mürüvvet; bunlar, insanın başta gelen vasıflarıdır, “evsâf-ı âliye-i insaniyyesi” diyelim. İnsan, bunlar ile “insan” olduğunu ortaya koymuş olur. O yırtıcılık, o canavarlarda vardır; bağışlayın, diş gösterme, salya atma, hırlama, insanların içine korku salma… Allah, bunları o mahlûkata vermiş. Zannediyorum, onlarda bile her zaman öyle bir şey olmuyor.

Değişik vesileler ile arz ettim: Hayvanlar ile alakalı o belgeselde, bir tane panterin veya kaplanın -bağışlayın- bir maymunu derdest ettiğini gördüm, bizzat, canlı. Yakalarken de esas nefes borusunu yakalıyor, oradan boğuyor, onu öldürüyor. Nereden onu öldüreceklerini biliyor o vahşî hayvanlar!.. Buna da hani günümüzde “hiss-i tabiî” diyorlar, biz “sevk-i İlahî” diyoruz. Besin zinciri adına yapılıyor bunlar, bu da tecviz ediliyor; biz de hayvanları kesiyor, güzel güzel yiyoruz. Antrparantez idi, bu. O hayvan, gırtlağı sıkıldığından dolayı ölüyor; fakat tam hamil müddeti imiş, o esnada doğum yapıyor. Gözümle gördüğüm şey. Ağaca tırmanırken, yapıyor bunu. Hemen o panter veya kaplan bırakıyor onu, avını bırakıyor; bu defa yalarcasına o yavrunun üzerine eğiliyor. Böyle hâlâ gözümün önünde canlanıyor. Sağa-sola bakıyor; cins farklılığı var, “Ben bunun için bir şey yapamam ki! Şimdi bunu alıp ben, mememi onun ağzına veremem; bu, almaz onu! Ne yapayım?!.” der gibi böyle acındırıcı şekilde çevreye baktığına şahit oldum. (Anlatılan hadisenin videosunu şu linkte bulabilirsiniz: https://www.youtube.com/watch?v=qncG4mdPmcE) Keza suya düşmüş bir kuşu -bağışlayın- bir dübbün kurtardığını gördüm. “Dübb”, biliyorsunuz, “ayı” demek. Ne yapıp yapıp eliyle onu çıkardı, sonra da bir zafer kahramanı edasıyla yemin başına onu koydu; geldi beri tarafta sevinç içinde uzandı, yattı. (Anlatılan bu hadisenin videosunu da şu linkte bulabilirsiniz: https://www.youtube.com/watch?v=TSPgenqMlvQ)

Şimdi hayvanata böyle bakınca… Hani “besin zinciri” deyin ona, “Besleniyor onunla!” deyin, “Siz de yapıyorsunuz onu!” deyin… Fakat bir de günümüzde bir kısım tiranların, hususiyle İslam dünyasında Müslümanların kaderine hâkim olan insanların “Sana da bulaştı, filana da bulaştı, falana da bulaştı! Falan ile de senin irtibatın oldu, filanlarla da irtibatın oldu! Aynı telefon sistemini kullandınız, dolayısıyla suçlusunuz!” falan gibi -bağışlayın, halk ifadesiyle- eften-püften meseleler ile insanları tecziye etmelerine bakın!.. Zulümde bulunma, içeriye atma, uydurma iddianameler hazırlama, bu iddianameler ile etrafa korku salma, insanların huzurunu kaçırma, hafizanallah… Dahası, bir yönüyle “itiraf” diyecekleri şekilde esas “iftiranâmeler” yazıp önlerine koyma, “Buna imza atın!” deme, bu şekilde imza attırma ve böylece kendi hesaplarına bir sürü müfterî oluşturma… Onlar “itirafçı” diyorlar, doğrusu “müfterî” oluşturma… Can korkusuyla, can havliyle veya içtiği ilaç sebebiyle aklını kaybettiğinden dolayı… Bunlar bugün ahvâl-i âdiyeden şeyler, çok rahat yapılıyor bunlar; çok rahat yapıyor zâlimler, hainler, fâsıklar, mülhitler, münafıklar. Çok rahatlıkla yapıyorlar bunları, kendi hesaplarına, kendi saltanatları ve debdebeleri hesabına.

Kadimden bu yana bu türlü argümanlar hep kullanılmış. Ama olmaya (devrin şartlarına) göre; Firavun döneminde neler var ise, Amnofis, Ramses, İbnü’ş-Şems dönemlerinde neler var ise, onlar onu kullanmışlar. Sezar, kendi döneminde olan şeyleri kullanmış; Lenin, kendi döneminde olan şeyleri kullanmış; Stalin, kendi döneminde olan şeyleri kullanmış; Hitler, kendi döneminde olan şeyleri kullanmış. Esas, zulme bakıp bunları karakterize ettiğinizde veya bir tecrîd (soyut resim) mülahazasıyla resmini yaptığınızda, o zamanın katkıda bulunduğu, girdi yaptığı şeyleri de görürsünüz; onunla beraber görürsünüz ki bunların hepsi aynen Saddam’ın yaptığı şeyler, Kazzâfî’nin yaptığı şeyler, Abdullah’ın yaptığı şeyler. Bunların resmi çizildiği zaman karşınıza hep aynı şeyler çıkacaktır. Zamanın, o gün için bulunan argümanların işin içine girmesiyle, küçük birer farklılık olacaktır; fakat siz o desende onu çok rahatlıkla göreceksiniz.

Bu, insanda şefkatin yitirilmiş olması -bağışlayın, bağışlıyor musunuz?- insanın hayvanlaşması, hayvandan daha aşağı hale gelmesi/düşmesi demektir. أُولَئِكَ كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ “Onlar hayvanlar gibidir, hatta onlardan da aşağıdırlar.” (A’râf, 7/179) Kur’an-ı Kerim böyle dediğine, lisân-ı nezihine onu uygun bulduğuna göre… Adeta “Muktezâ-ı zâhire uygun olan budur! Şayet böyle demezsem, mesele tam vâkıa mutabık ifade edilmiş olmaz.” diyor Kur’an-ı Kerim. Yoksa Kur’an, lisân-ı nezihiyle söyleyeceği her şeyi öyle güzel söylüyor ki, hiçbir bestede, hiçbir güftede o güzelliği göremezsiniz. Ama o, أُولَئِكَ كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ “Onlar hayvanlar gibidir, hatta onlardan da aşağıdırlar.” (A’râf, 7/179) diyor. كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًا “(Onların durumları) tıpkı ciltlerle kitap taşıyan merkebe benzer.” (Cuma, 62/5) Merkûp, kitapları yüklenmiş merkûp… İlmi, amele döndürmeyen, dolayısıyla kurumaya mahkûm bir ilme sahip olan insana “kitap taşıyan bir merkûp” nazarıyla bakıyor. Bir başka yerde şöyle tavsif ediyor: كَمَثَلِ الْكَلْبِ إِنْ تَحْمِلْ عَلَيْهِ يَلْهَثْ أَوْ تَتْرُكْهُ يَلْهَثْ “Onun hâli tıpkı köpeğin durumuna benzer: Üzerine varsan da dilini sarkıtıp solur; kendi hâline bıraksan da yine dilini salar solur!” (A’râf, 7/176) Üzerine gitsen de gitmesen de dilini sarkıtacak, telesmeye duracaktır. Efendim, Arapçadan alınan bir kelime, Türkçemize de geçmiş, birbirine yakın, aynen, “telesme” ve “yelhes” (يَلْهَثْ). Kur’an-ı Kerim, öyle zâlimleri ifade ederken, -bağışlayın- işte kimisini merkûba benzetiyor, kimisini kelbe benzetiyor, kimisini de mutlak manada hayvana benzetiyor.

   Aslında insan, iç ve dış donanımı, -kaynağı Hak inayeti- güzellerden güzel sureti, vicdanî genişliği, mahiyet zenginliğiyle bir kıvam örneği ve “ahsen-i takvîm” âbidesidir.

Oysa Allah insanı “ahsen-i takvîm”e mazhar kılmıştır. Kendi donanımını yerinde kullanan, rantabl olarak kullanan İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) gibi.. Ebu Bekr u Ömer u Osman u Ali (radıyallâhu anhüm) gibi.. Enbiyâ-ı Izâm (aleyhimüsselam) gibi demek daha uygun, hususiyle onların içinde Ulû’l-Azim peygamberler gibi… Donanımlarının hakkını veren insanlar, ahsen-i takvîme mazhariyetlerini sergileyen insanlar, ona göre “a’lâ-ı illiyyîn-i kemâlât”a ulaşıyorlar; her zaman bir maiyyet yaşıyorlar, her zaman bir nefehât-ı İlahî ile soluk alıp veriyorlar. Her zaman, her zaman, her zaman, her zaman öyle… Bu, mâhiyet-i insâniyeye sâdık kalmaları sonuncunda oluyor.

Bir öyle olma, bir de böyle olma var!.. Hazreti Mevlânâ’nın ifadesini çok iyi bilirsiniz: “Bazen melekler, bizim nezahet ve inceliklerimize imrenirler; bazen de şeytanlar, küstahlıklarımızdan nefret ve tiksinti duyarlar!” diyor. Hazret, söz sultanı birisidir; Hazreti Rasûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) yolunda bir söz sultanıdır. “A’lâ-ı illiyyîn” ile “esfel-i sâfilîn”i bu kadar güzel ifade etme, çok ender olur. Cebrâîl’in önüne geçme de mukadder, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) yaptığı gibi. “Yürü! Top Senin, çevkân Senin’dir bu gece!” diyor Cebrâîl aleyhisselam. Hatta rivayetlerde, “Ben, Allah’a kurbette bir adım daha atsam, yanarım! Benim ufkumu aşar o!” diyor. Bir cismaniyet, maddî bir varlık, atomlardan (elektronlardan, nötronlardan, protonlardan) mürekkep olan bir varlık; fakat O, nurdan yaratılan bir varlığın önüne geçiyor orada. Demek mahiyet-i insaniye, o ufka ulaşmaya müsait şekilde yaratılmış.

Ama bir de öyle şeyler yapıyor ki, şeytan, zil takıp oynuyor; “İşin doğrusu, ben bu kadar küstahlığı, Allah’a karşı hiç yapmadım!” diyor, zil takıp oynuyor. Beyini arıyorlar; bulamayınca, masum, evde, hiçbir şey bilmeyen, hangi hadisenin, tarihin hangi gününde olduğunu bilmeyen hanımını götürüp içeriye atıyorlar. Bir sene, iki sene içeride duruyor. Sonra savcılık, iddianame hazırlıyor; diyor ki, “Katlanmış müebbet hapis, bunun için!” Neden? Beyi gaybubet ediyor, bu nerede olduğunu haber vermiyor, ondan dolayı. Zannediyorum Kur’an-ı Kerim’in dediği şeyler, “hayvan, hımar, kelb” bir yönüyle bunların yanında çok yukarıda kalıyor. Biraz evvel panteri, kaplanı, -bağışlayın- dübbü arz ettim, mahlûkata şefkatleri karşısında. Bu, meselenin bir yanı…

O re’feti, şefkati, merhameti olmayan insan, insanlıktan soyunmuş!.. “Ben Müslümanım!” dese de, “Ben onu getirmek istiyorum!” dese de, “Ona göre bir sistem kurmak istiyorum!” dese de, vallahi de yalan, billahi de yalan, tallahi de yalan!..

   “Ah zavallı insan, sarp yokuşu aşmak için hiçbir gayret sarf etmiyorsun; bilir misin o sarp yokuş nedir?”

(Biz yeniden merhamete dönelim. Yemin üzerine yeminlerin yer aldığı Beled Sûresi’nde sarp yokuşlar sayılırken “merhamet konusunda tavsiyeleşmek” de onlar arasında nazara veriliyor.) Hep yemin, yemin üzerine yemin… Allah’ın yemin etmesi meselenin ciddiyetini aksettiriyor; meseleye o açıdan bakmak lazım. لاَ أُقْسِمُ بِهَذَا الْبَلَدِ * وَأَنْتَ حِلٌّ بِهَذَا الْبَلَدِ * وَوَالِدٍ وَمَا وَلَدَ * لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ فِي كَبَدٍ * أَيَحْسَبُ أَنْ لَنْ يَقْدِرَ عَلَيْهِ أَحَدٌ * يَقُولُ أَهْلَكْتُ مَالاً لُبَدًا * أَيَحْسَبُ أَنْ لَمْ يَرَهُ أَحَدٌ * أَلَمْ نَجْعَلْ لَهُ عَيْنَيْنِ * وَلِسَانًا وَشَفَتَيْنِ * وَهَدَيْنَاهُ النَّجْدَيْنِ “Yemin ederim bu (kutsal Mekke) şehrine.. ki sen (ey Rasûlüm), bu şehrin (onun kutsallığına çok büyük katkı yapan) bir mukîmisin.. ve o değerli baba (İbrahim’e) ve O’nun atası olduğu değerli oğul (Muhammed’e). Gerçek şu ki, Biz insanı meşakkat ve imtihan yüklü bir hayata gönderdik. Acaba insan, kendisine kimsenin güç yetiremeyeceğini mi sanıyor? ‘Ben yığınla mal tükettim!’ diye övünüp durur. Yoksa kendisini kimsenin görmediğini mi düşünüyor? Biz onun için var etmedik mi (görmesi için) bir çift göz.. (konuşabilmesi için) bir dil ve iki dudak.. ve ona (hayırlı olanı takip edip, şerli olandan kaçınması için hayır ve şer) yollarını göstermedik mi?!.” (Beled, 90/1-10)

Cenâb-ı Hak, nimetlerini sayıp onlara işaret buyurduktan sonra, فَلاَ اقْتَحَمَ الْعَقَبَةَ “Esas aşması gerekli olan o uçurumu aşamadı!” buyuruyor ve insanın önündeki sarp yokuşlardan bazılarını zikrediyor: فَلاَ اقْتَحَمَ الْعَقَبَةَ * وَمَا أَدْرَاكَ مَا الْعَقَبَةُ * فَكُّ رَقَبَةٍ * أَوْ إِطْعَامٌ فِي يَوْمٍ ذِي مَسْغَبَةٍ * يَتِيمًا ذَا مَقْرَبَةٍ * أَوْ مِسْكِينًا ذَا مَتْرَبَةٍ * ثُمَّ كَانَ مِنَ الَّذِينَ آمَنُوا وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ وَتَوَاصَوْا بِالْمَرْحَمَةِ  “Fakat o, sarp yokuşu aşmak için hiçbir gayret sarf etmiyor. Bilir misin o sarp yokuş nedir? Bir köle (veya esiri) hürriyetine kavuşturmaktır.. veya kıtlık ve darlık zamanında doyurmaktır.. akrabadan olan bir yetimi.. ya da yiyeceği, barınağı olmayan perişan bir yoksulu. Bir de, elbette iman etmiş olmak ve karşılıklı sabır teşvik ve tavsiyesinde bulunmak, merhamet teşvik ve tavsiyesinde bulunmaktır.” (Beled, 90/11-17)

(Sayılan sarp yokuşlar, Allah Rasûlü’nün (aleyhi ekmelüttehâyâ) Hazreti Ebû Zerr’in şahsında bütün ümmet-i Muhammed’e yaptığı tavsiyeyi hatırlattı.) Buyuruyor ki İnsanlığın İftihar Tablosu:

يَا أَبَا ذَرٍّ!

جَدِّدِ السَّفِينَةَ فَإِنَّ الْبَحْرَ عَمِيقٌ

وَخُذِ الزَّادَ كَامِلاً فَإِنَّ السَّفَرَ بَعِيدٌ

وَخَفِّفِ الْحِمْلَ فَإِنَّ الْعَقَبَةَ كَئُودٌ

وَأَخْلِصِ الْعَمَلَ فَإِنَّ النَّاقِدَ بَصِيرٌ

“Ey Ebâ Zerr!.. Gemini bir kere daha elden geçirerek yenile, çünkü deniz çok derin. Azığını tastamam al, şüphesiz yolculuk pek uzun. Sırtındaki yükünü hafif tut, çünkü tırmanacağın yokuş sarp mı sarp. Amelinde ihlâslı ol, zira her şeyi görüp gözeten, tefrik eden ve hakkıyla değerlendiren Allah senin yapıp ettiklerinden de haberdardır.”

Uzun bir yolculuğa açılmış görünüyorsun; sürekli değişik limanlara, yalılara çekilerek, gemini bir kere daha gözden geçir. Restore edilecek, gözden geçirilecek yanları varsa, gözden geçir; çünkü çok uzun bir yolu kat’ etmekle mükellefsin!.. Gemini her zaman yenile!.. Bunu “جَدِّدُوا إِيمَانَكُمْ بـ”لاَ إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ hakikati ile irtibatlandırmak da mümkündür. “Her zaman imanınızı ‘Lâ ilâhe illallah’ ile yenileyin!” Sahabî efendilerimizin birbirlerine dediği gibi; تَعَالَ نُؤْمِنْ بِرَبِّنَا سَاعَةً “Gel hele, şöyle bir süre, bir kere daha Allah’a iman edelim!” Yani, imanımızı yenileyelim. Kur’an, يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا آمِنُوا “Ey iman edenler! İmanınızı bir kere daha gözden geçirin, yenileyin!..” (Nisâ, 4/136) buyuruyor. Yani, “Oturun-kalkın, hep sohbet-i Cânân deyin!” diyor.

Şimdi, Ebu Zerr’e, Efendimiz’in ifadesi, جَدِّدِ السَّفِينَةَ فَإِنَّ الْبَحْرَ عَمِيقٌ Derya, çok derin; batma ihtimali var, hafizanallah. Götüremezsin… Onun için sık sık o gemiyi gözden geçirmen lazım, kontrol etmen lazım; restorasyon gerekiyorsa, tamir gerekiyorsa, tamir etmen lazım.

   “Azığını tastamam al, şüphesiz yolculuk pek uzun; sırtındaki yükünü hafif tut, çünkü tırmanacağın yokuşlar sarp mı sarp!..”

Dahası, وَخُذِ الزَّادَ كَامِلاً فَإِنَّ السَّفَرَ بَعِيدٌ “Azığını tastamam al! Zira yolculuk çok uzun!” diyor orada. Mü’minin bu uzun yolculukta alacağı şey, evvelâ “iman-ı billah”, sonra “İslamiyet”. İslamiyet olmayınca, “iman-ı billah” kurumaya mahkûmdur. Sonra “marifetullah”, sonra Allah’ın lütfu olarak “muhabbet”, sonra “zevk-i ruhânî” ve sonra “aşk u iştiyâk-ı likâullah”. Peşi peşine birbirinin lâzımı gibi, lâzım-ı gayr-ı müfârıkı gibi gelen şeyler. Fakat bunlardan birisinde kusur edildiği zaman, hiç farkına varılmadık şekilde, bir fasit daire oluşur, bir kısır döngü oluşur. İman, amel ile beslenmediği zaman, o kurumaya mahkûm oluyor. Ve dolayısıyla insan kat’iyyen marifet adına bir şey bilmiyor, muhabbetten nasipsiz yaşıyor; aşk u iştiyakın rüyasını bile görmüyor. “Bir an evvel Allah’a kavuşayım, bir ‘şeb-i arûs’ yaşayayım!” Bu aşk u iştiyakı rüyasında bile görmüyor. Bunlar, birbiriyle çok irtibatlı; biri, diğerinin lazımı gibi bir şeydir.

Evet, وَخُذِ الزَّادَ كَامِلاً فَإِنَّ السَّفَرَ بَعِيدٌ Azık; imân-ı billah, iyilik, güzellik… Biraz evvelki mülahazalara bağlayacak olursanız, insanları kucaklama, her insana, insan olduğundan dolayı saygı duyma… Alâ merâtibihim, derecelerine göre… Senin ile aynı safta rükûa giden.. başını yere, secdeye koyan.. “Yâ Rabb!” diyen.. اللَّهُمَّ لَكَ سَجَدْتُ، وَبِكَ آمَنْتُ، وَلَكَ أَسْلَمْتُ، سَجَدَ وَجْهِىَ لِلَّذِى خَلَقَهُ فَصَوَّرَهُ، فَشَقَّ سَمْعَهُ وَبَصَرَهُ، تَبَارَكَ اللَّهُ أَحْسَنُ الْخَالِقِينَ، خَشَعَ سَمْعِي وَبَصَرِي وَدَمِي وَلَحْمِي وَعَظْمِي وَعَصَبِي وَمَا اسْتَقَلَّتْ بِهِ قَدَمِي لِلَّهِ رَبِّ الْعَالِمِينَ “Allah’ım, Sana secde ettim, Sana inandım, Sana teslim oldum. Yüzüm, kendisini yaratan, şekil veren, kulağını ve gözünü yarıp çıkaran (Yaradan)’a secde etti. En güzel, yegâne yaratıcı Allah’ım, Sen ne yücesin. Kulağım, gözüm, kanım, etim, kemiğim, sinirim ve ayaklarımın taşıdığı her şey, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a boyun eğmiş, itaat etmiştir.” diyen… Bu, “birinci saf”ta sana yakın olan insandır; ona kalbî alakan, kalbî münasebetin o ölçüde olacak. Kalbî alaka ve kalbî münasebet…

O ölçüde sana yakın durmayan bir insan.. meseleyi sadece rüku’ ile geçiştiriyor.. اللَّهُمَّ لَكَ رَكَعْتُ وَبِكَ آمَنْتُ وَلَكَ أَسْلَمْتُ أَنْتَ رَبِّي خَشَعَ سَمْعِي وَبَصَرِي وَمُخِّي وَعَظْمِي وَعَصَبِي وَمَا اسْتَقَلَّتْ بِهِ قَدَمِي لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ “Allah’ım, Sana rükû ettim, Sana inandım ve Sana teslim oldum. Sen Benim Rabbimsin. Kulağım, gözüm, beynim, iliğim, kemiğim, sinirim ve ayaklarımın taşıdığı her şey, Âlemlerin Rabbi Allah’a boyun eğmiş, itaat etmiştir.” demekle yetinen… Onun dersi de oraya kadar; ona da o kadar kalbî alaka ve kalbî münasebet.

Birisi ayakta, el-pençe divan duruyor, kemerbeste-i ubudiyetle; ona da o kadar. Biri arkada, bir koltukta oturuyor, olup-biten şeylere bakıyor. Biri de daha uzaktan bakıyor; “Yahu bunlar hakikaten çok iyi insan tavırları sergiliyorlar. Bunlar ile uzun yol alınabilir!” diyor. Onlara da o nispette… Bu açıdan insanlar ile münasebette, bütün bu farklılıkların hepsine değer atfetmek suretiyle, “O da makbul, o da makbul, o da makbul!” O tabiri çok kullanmamışlar: “O makbul, o makbul, o makbul ama birisi var ki o, ‘akbel’ (makbuller makbulü)” O da seninle beraber meseleyi onda on paylaşan demektir. İşte yüzünü yere koyan, içini Allah’a döken insan. Evet, وَخُذِ الزَّادَ كَامِلاً فَإِنَّ السَّفَرَ بَعِيدٌ “Azığını tastamam al, şüphesiz yolculuk pek uzun.”

Sonra, وَخَفِّفِ الْحِمْلَ فَإِنَّ الْعَقَبَةَ كَؤُودٌ Dünya adına öyle ağır şeyler altına girme!.. “Sarayım olsun, villam olsun, makamım olsun, pâyem olsun.. ve benim gezdiğim yerde millet ayağa kalksın, beni alkışlasın.. ‘Eşin yok, menendin yok; kâkül-i gülberglerinin tek kılına, acem mülkü fedadır!’ desinler!” Bütün hayatını bu türlü hülyalar arkasında geçiren kimse, hafizanallah, öyle bir yük, öyle bir vebal altına giriyor ki, işte bu, biraz evvel ifade edilen كَاْلأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ veya كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًا ya da كَمَثَلِ الْكَلْبِ إِنْ تَحْمِلْ عَلَيْهِ يَلْهَثْ أَوْ تَتْرُكْهُ يَلْهَثْ oluyor. وَخَفِّفِ الْحِمْلَ فَإِنَّ الْعَقَبَةَ كَؤُودٌ Eğer bir uçurumu aşacaksan, dağlara tırmanan insanlar gibi bir tırmanıcı isen şayet, sırtına çok ağır yükler almayacaksın! Dünya adına ağır yükler almayacaksın!.. Alacağın şeyler öyle şeyler olmalı ki, üveyik gibi seni kanatlandırmalı!.. “İman” insanı kanatlandırır; “İslamiyet” kanatlandırır; “marifet” kanatlandırır; “muhabbet” kanatlandırır. Fakat dünya sevgisi, dünyaya meyl ü muhabbet, onu âhirete tercih etmek, alkış, takdir, makam, mansıp, pâye… Bunlar ise, insanı âdetâ paletleri altına alıp ezen/presleyen şeyler gibi hususlardır. Onun için İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) burada وَخَفِّفِ الْحِمْلَ فَإِنَّ الْعَقَبَةَ كَؤُودٌ “Çok sarp bir yokuş, aşacağın yokuş; ağır yüklerin altına girme!” diyor. Meseleye öyle bakmak lazım.

En sonunda, وَأَخْلِصِ الْعَمَلَ فَإِنَّ النَّاقِدَ بَصِيرٌ “Amelinde ihlaslı ol; zira her zaman seni gözetleyen, O Basîr’dir.” Hangi tavır içinde isen, onu, hatta içinden geçen şeyleri bilen… وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ “Biz, ona şah damarından daha yakınız.” (Kâf, 50/16) beyanı ile Kendisini bize tanıtan Zât-ı Ecell-i A’lâ hazretleri, en gizli şeylerimizi, aklımızdan geçen şeyleri, nöronlarımızda dolaşan şeyleri, hafızamızda dolaşan şeyleri, dile misafir olmayan, bir yönüyle yüz mimiklerine misafir olmayan şeyleri dahi biliyor, duyuyor, görüyor. İyi ise değerlendirmeye tâbi tutuyor; kötü ise, burada veya öbür tarafta senin yüzüne çarpıyor ve yüzünde bir kısım zift hissediyorsun, hafizanallah. Fakat o zifti burada sen icat ettin. “Sen!” diyorum yahu; “ben”, “Ben icat etmişim!” Hafizanallah!..

   Esaret altındaki birini hürriyetine kavuşturmak, kıtlık ve darlık zamanında akrabadan olan bir yetimi ya da imkânları olmayan perişan birini doyurmak da aşılması gereken sarp yokuşlardandır.

Evet, فَلاَ اقْتَحَمَ الْعَقَبَةَ Bu akabeyi aşmak için gayret sarf etmedi; bu meselelerin hepsini yerine getirmek suretiyle, o uçurumu aşamadı, o kandan-irinden deryaları geçemedi. Yunus diyor ya: “Bu yol, uzaktır / Menzili, çoktur / Geçidi, yoktur / Derin sular var.” Akabe, odur işte. “Bu yol, uzaktır / Menzili, çoktur / Geçidi, yoktur / Derin sular var.” Hatta Kıtmîr, “Kandan-irinden deryalar var!” diyorum. Yılanlarla, çıyanlarla değişik güzergahların tutulduğu bir yolda yürüyorsun; ona göre tavrını alacaksın!.. Akabe… “O akabeyi aşamadı!” diyor; “Esasen takıldı, yolda kaldı!” Hafizanallah. Cenâb-ı Hak, Kendine doğru giderken, takılıp yolda kalmaktan bizi muhafaza buyursun!..

Sonra, وَمَا أَدْرَاكَ مَا الْعَقَبَةُ diyor: “Akabenin ne olduğunu nereden bileceksin?!.” Böyle diyebilirsiniz, meallerde böyle diyenler var. “Akabenin ne olduğunu biliyor musun Sen!” Böyle diyenler, böyle meal verenler de var.

Önce, فَكُّ رَقَبَةٍ “Bir insanı, hürriyete kavuşturmaktır.” diyor. Köleliğin söz konusu olduğu dönemde… Ha bir dönemde bütün insanlık köleliği kaldırma mevzuunda, zâhirî köleliği kaldırma konusunda mücadele verdi; fakat manevî şekliyle devam ediyor o. Bunu biraz evvelki mülahazalar içinde mütalaaya alabilirsiniz; o “manevî köleleştirme” devam ediyor. Halayık halinde, bir yönüyle parya gibi, kast sistemine göre on basamak aşağıda görme gibi şeyler devam ediyor ve kapı kulları gibi bakılıyor insanlara. Devam ediyor ama “zahirî bir kölelik” vardı ki, o, savaşlarda elde edilen insanlarla ilgiliydi çoğunlukla. Müslümanlar ilk dönemde, bunları yanlarına alıyorlardı, hal ve temsil ile Müslümanlığı onlara zerkediyorlardı, aşılıyorlardı.

Antrparantez arz edeyim: Emevî döneminde, Abdülmelik İbn Mervân (kendisini ziyarete eden İbn Şihâb ez-Zuhrî’ye) diyor ki, “Bu hadis râvîleri içinde, onların büyüklerinden birkaç insan say bana!” Veya meseleye nasıl yaklaşıyorsa, öyle “Falan, falan insan nasıl?” diye soruyor: “O, mevâlîden” diyor. (İslâm literatüründe “mevâlî” tabiri, sonradan hürriyetlerine kavuşan ve samimi mü’minlerin yanında tam bir evlât gibi yetiştirilen insanların unvanıdır.) “Falan?” deyince, “O da mevâlîden.” diyor. “Falan?” deyince yine “O da mevâlîden.” cevabını veriyor. Yüz tane insan saydırıyorsa, seksen tanesi mevâlîden çıkıyor. O, hadîsin yed-i tûlâ sahibi insanları, mevâlîden çıkıyor bunlar. Bir dönemde köle imiş, birinin yanında hürriyete kavuşmuş; aynı zamanda o, ruhunun enginliklerini ona nefh etmiş, kendi derinliklerini ona aksettirmiş. Dolayısıyla onlar birer ilim ve ibâdet âbidesi haline gelmişler; dinimizi sağlam birer kanal olarak, bize intikal ettirmişler. Mevâlî…

İşte o konuda فَكُّ رَقَبَةٍ diyor Kur’an. Esasen hürriyetini kaybetmiş birini hürriyetine kavuşturmak. Hani “usûl-i hamse”nin altıncısı, “usûl-i sitte” derken saydığımız husus “hürriyet” meselesidir. Yani, insanın “can”ı, “mal”ı, “akl”ı, “nesl”i ve “nefs”inin yanında bir de bazı Usûlcüler, Usûliddin uleması “hürriyet” diyorlar. Hazreti Pîr de bu meseleye yaklaşırken o mülahazayı değişik bir zaviyeden ifade ediyor: “Ben ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam!” diyor; yemeden-içmeden yaşarım ama hürriyetsiz yaşayamam!.. Hürriyet, bir yönüyle, insanlığın lâzım-ı gayr-ı müfârıkıdır. Hür olmayan insanlar, eli-kolu bağlı, zincirli, ayağında bilmem ne, falan… Evlerin içinde tutuyorlar öyle… Bu insanların hürriyetlerine zincir vurulmuştur. Bunların hepsinin salıverilmesi mevzuu, فَكُّ رَقَبَةٍ kategorisi içine girer. Onlar, öyle hürriyete kavuşturulmak ile فَكُّ رَقَبَةٍ kategorisine girdiği gibi, bunlar da فَكُّ رَقَبَةٍ kategorisine girer. Bu itibarla, nedir akabeyi aşamama?!. Ekser insanların aşamadıkları ilk husus o işte, فَكُّ رَقَبَةٍ “Köle/esir âzâd edemediler.”

Sonra أَوْ إِطْعَامٌ فِي يَوْمٍ ذِي مَسْغَبَةٍ “Veya kıtlık ve darlık zamanında doyurmaktır.” Açlığın, susuzluğun, kahtın, imkânsızlığın söz konusu olduğu bir yerde, muhtaç birisine, bir fakire veya bir miskine yedirme mevzuu. İşte onu yapmadılar. يَتِيمًا ذَا مَقْرَبَةٍ “Yakın olan yetim” diyor. Uzakta da yetim olabilir fakat evvela yakından başlamak lazım. Demek ki o, önem arz ettiğinden dolayı, ondan başlamak lazım. Bu, diğerlerine bakmamayı gerektirmez. Fakat onlar, tâlî derecede, sânî derecede, sâlis derecede, râbi’ derecede, hâmis derecede birer konumda bulunuyorlar. يَتِيمًا ذَا مَقْرَبَةٍ

Akabinde, أَوْ مِسْكِينًا ذَا مَتْرَبَةٍ deniyor. “Miskin” kelimesi esasen döşeği kum, yorganı da hava/atmosfer olan insan demektir; tarif ederken öyle diyorlar. Fakirin daha dûnundadır o. Fakir, şöyle-böyle kût-i lâyemût ile yaşayan, ölmeyecek kadar. Hazreti Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) gibi, Devs’in arslanı. Diyor ki: “Bazen minber ile Âişe validemizin hücre-i saadetleri arasında, sara tutmuş gibi titrerdim de saralı diye bakarlardı. -Canım çıksın!..- Ama ben esas açlığımdan, yani günlerce bir şey bulamadığımdan dolayı öyle idim.” Onun için İnsanlığın İftihar Tablosu da eline geçen her şeyi ona ve arkadaşlarına verir; Ebû Hüreyre’ye “Arkadaşlarını da çağır hemen, Suffe’de yeyiversinler!” derdi, bakardı onlara. Fakat her zaman da olmazdı. Dolayısıyla, Müslim-i Şerifte de, Buhari-i Şerifte de gördüğümüz gibi, Ebû Hüreyre “Çok defa saralı bir insan gibi kendimden geçer bayılırdım; kendimden geçerdim de yanımdan gelip-geçenler, ‘Bu adam galiba saralı insan!’ filan derlerdi, ‘Epilepsi nöbeti yaşıyor!’ falan derlerdi ama açlıktandı.” diyor. İşte bu, miskin; yani; döşeği kum, yorganı da hava/atmosfer; yağmur yağarsa, üstüne; kar yağarsa -orada kar çok yağmıyordu, kar yağarsa- üstüne, filan. Yastığı da kumdan bir şeydi. Öyle bir şey görüyorlar; kût-i lâyemutun bile altında geçinerek. أَوْ مِسْكِينًا ذَا مَتْرَبَةٍ diyor, “yanı yerde bir miskin”. Türkçemizde bir idyum vardır: “Yanı, yere gelesi!” falan derler. Bu, bir yönüyle beddua gibi bir şey; “Öyle bir fakr u zaruret içine düşesin!” veyahut da “Kabre giresin!” manasında bir idyumdur.

   Karşılıklı sabır tavsiyesinde bulunmak ve birbirine merhameti öğütleyip durmak da bir sarp yokuştur; onu da ancak amel defterini sağ taraftan alacak olan iman ve sâlih amel ehli, uğurlu insanlar aşabilirler.

Bunlardan başka ثُمَّ كَانَ مِنَ الَّذِينَ آمَنُوا وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ وَتَوَاصَوْا بِالْمَرْحَمَةِ “Bir de, elbette iman etmiş olmak ve karşılıklı sabır teşvik ve tavsiyesinde bulunmak, merhamet teşvik ve tavsiyesinde bulunmaktır.” (Beled, 90/17) ثُمَّ كَانَ مِنَ الَّذِينَ آمَنُوا وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ diyor. Bu, önemli esasen “akabeleri aşma” hususunda. Sadece “sabretmek” değil mesele. Kur’an-ı Kerim, burada -mesela- “ashâb-ı sabr” diyebilirdi. Oysaki burada “tevâsav bi’s-sabri” buyuruyor. “Müşâreketun beyne’l-isneyni fe-sâiden” (مُشَارَكَةٌ بَيْنَ اْلإِثْنَيْنِ فَصَاعِدًا) manası var bunda; lâakal iki kişinin bir şeyi paylaşması ifade edilirken bu sîga kullanılır. Bu, -eski Tıp’ta kullanılırdı- “temâruz” yani “hastalık izhar etme” manasına istimal edilir; yani, olmadığı halde bir şeyi öyle gösterme. Bir ikinci şey de; iki kişi arasında bir şey paylaşma veya daha çok kişi ile bir şeyi paylaşma manasına gelir. Onun için Arapça ifadesi ile “müşâreketun beyne’l-isneyni fe-sâiden” sözüyle ifade edilir bu, Sarf’ta.

Demek ki, Asr Sûresinde, وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ “…birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabretmeyi tavsiye edenler…” (Asr, 103/3) buyurulduğu gibi, insan, dişini sıkıp sabredilecek şeyler karşısında sabretmeye kendisini zorlasa da, bazen kendine yetmeyebilir. Esasen o işi paylaşmak lazım. O zaman yine bir hadîs ile meseleyi vurgulayalım: مَنْ لَا يَهْتَمُّ بِأَمْرِ الْمُسْلِمِينَ فَلَيْسَ مِنْهُمْ “Müslümanların derdini Müslümanlar ile paylaşmayan, onlardan değildir!” Demek ki o duyguyu paylaşmıyor; bir duygu paylaşımı içinde olmadığından dolayı, onun derdini de paylaşmıyor. Dolayısıyla bazen insan başına gelen gaileler ve devâhî karşısında, ne kadar sabırlı olursa olsun -tek başına kalırsa- sarsılabilir. Başbaşa vermek lazım o mevzuda; birbirine destek olmak lazım, moralize etmek lazım, rehabilitasyona tabi tutmak lazım. Nitekim Asr Suresi’nde وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ dendiği gibi, burada da وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ buyuruluyor: Birbirlerine karşı sabır tavsiyesinde bulunurlar. “Sabır… Bak, şu faydası var!” derler.

En son akabe olarak da وَتَوَاصَوْا بِالْمَرْحَمَةِ buyuruluyor. Herhalde konu ile alakalı ele alacak olursak, kendi aralarında yine bir araya gelince hep “merhamet” tavsiyesinde bulunurlar: Amanın bakın! Lafz-ı Celâle’den sonra gelen iki tane isim var: “er-Rahmân”, “er-Rahîm”. Daha sonra, esmâ-i İlahî içinde, “el-Hannân”, “el-Mennân”, “er-Raûf” gibi isimler var. Bütün bunlar, Cenâb-ı Hakk’ın re’fetini, şefkatini, merhametini, mülâyemetini, utûfetini ifade buyuruyor. Öyle ise, bir yerde kendi aranızda meseleleri müzakere ederken, hep merhamet tavsiyesinde bulunun!.. وَتَوَاصَوْا بِالْمَرْحَمَةِ

İşte bütün bunları söylüyor; bu mezâyâ ve fezâili söyledikten sonra da şöyle buyuruyor: أُولَئِكَ أَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ “Böyle yapanlar, hesap defterleri sağ ellerine verilecek olan yümün ve bereket ehlidir.” İşte bunlar, uğurlu insanlardır! Nasıl uğurlu? فَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ بِيَمِينِهِ فَيَقُولُ هَاؤُمُ اقْرَءُوا كِتَابِيَهْ*إِنِّي ظَنَنْتُ أَنِّي مُلاَقٍ حِسَابِيَهْ*فَهُوَ فِي عِيشَةٍ رَاضِيَةٍ*فِي جَنَّةٍ عَالِيَةٍ*قُطُوفُهَا دَانِيَةٌ*كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِيئًا بِمَا أَسْلَفْتُمْ فِي الْأَيَّامِ الْخَالِيَةِ “Neticede kimin amel defteri sağından verilirse, o defterini alır ve ‘Gelin, okuyun! İşte benim defterim! Zaten ben, bir gün hesabımla baş başa kalacağıma kesin inanmıştım!’ der. O, bütünüyle hoşnut kalacağı bir hayatın içindedir artık, pek muhteşem bir cennette: Salkım salkım meyveleri elle koparılacak mesafede. ‘Artık geride kalmış günlerinizde işleyip de buraya gönderdiğiniz güzel işlerinizden dolayı afiyetle yiyin, için!’ denilir.” (Hâkka, 69/19-24) اَللَّهُمَّ وَفِّقْنَا يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ “Allah’ım, ey Erhamürrâhimîn, bizi de muvaffak kıl!..” Kitabını sağdan alacak insanlar.. hayatlarını yümün içinde götüren insanlar.. hep iyilik düşünen, iyilik mülahazası ile oturup-kalkan, iyilik rüyaları gören ve herkese iyilik elini uzatan insanlar.

Diğer tarafta ise, وَالَّذِينَ كَفَرُوا بِآيَاتِنَا هُمْ أَصْحَابُ الْمَشْأَمَةِ*عَلَيْهِمْ نَارٌ مُؤْصَدَةٌ “Ayetlerimizi inkâr edenlere gelince, onlar, hesap defterleri sol ellerine verilecek olan bedbahtlık ehli nasipsizlerdir. Ki (onların cezası) üzerlerine kapıları sımsıkı kapatılmış bir ateştir.” (Beled, 90/19-20) Bunlar da uğursuz insanlardır.. defterlerini sol taraftan alacak insanlardır.. hayatlarını hep uğursuzluk içinde geçiren insanlardır.. كَمَثَلِ الْحِمَارِ insanlardır.. كَمَثَلِ الْكَلْبِ insanlardır.. كَاْلأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ türünden insanlardır. Allah, o derekeye sukûttan muhafaza buyursun!.. Cenâb-ı Hak, ahsen-i takvîme mazhariyetin gereği olan a’lâ-ı illiyyîn-i kemâlât-ı insaniye ile hepinizi/hepimizi serfirâz kılsın! Amin!..

BAMTELİ: DİRİLİŞ, YÜKSELİŞ VE ÂSÂYİŞİN ESASLARI

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   “Musibetlerden kurtuluş, içtimâî yükseliş ve huzurun temini için mesâîlerin tanzimine, yapılacak işlerin doğru taksimine, aramızdaki emniyetin tesisine ve teâvün düsturunun teshîline muhtacız!..”

Üstad Bediüzzaman hazretleri, terakkî ve âsâyişin vesilesi olarak birkaç hususa dikkat çekiyor: Önce, “mesâîlerin tanzimi” diyor. İnsan, hayatını bir nizam içinde geçirmeli; yatma zamanı, ailesi ile meşgul olma zamanı, çocukları ile meşgul olma zamanı… Hayatı için medâr-ı maişet temini adına çalışacağı zaman olarak da ona göre bir şey ayarlamalı. Bir muallim ise şayet, zamanının bir kısmını o mevzudaki vazifesine ayırmalı, bir kısmını kitap okumaya ayırmalı; boş zamanlarını başbaşa vererek, kafa kafaya vererek bir kısım ulvî mesâili müzakere etmeye ayırmalı… Ne yapacağını bilerek yürümeli bu yolda; çünkü karambole yola çıkan insanlar, yolda bir engele takılır kalırlar! Ne yapacağını bilerek hayatını sürdürmeli; âdetâ bir anayasa nizamnâmesi gibi yazmalı; “Tamam ben, şunu da yapacağım, şunu da yapacağım, şunu da yapacağım!” demeli; hayatını ona göre tanzim etmeli. Üzerinde başlı başına durulacak derince bir mevzu, mesâînin tanzimi.

İkinci olarak, “a’mâlin taksîmi” diyor. Kim ne yapacak?!. Kim hangi mevzuda daha başarılı olacaksa, o mevzuda, ona göre hareket etmek lazım. Burada “îsâr” duygusunun da -esasen- nazar-ı itibara alınması iktiza ediyor. Hani öyle bir meseleyi düşünürken, şu da hatırda tutulmalı: Enbiyâ-i ızâm “Benim yerime sen gel!” filan diyemez; çünkü onlar, o ağır vazife ile muvazzaftırlar; ondan kaçmaları da olmaz, mümkün değil. O, hem bir vazifedir, hem yüksek bir pâyedir, hem de kaçılması imkânsız olan bir sorumluluktur. Hafizanallah, ondan kaçmak, Allah’tan uzaklaşmaktır. Dolayısıyla -mesela- Allah Rasûlü “Benim yerime sen gel, bu vazifeyi sen yap yâ Ebâ Bekir, yâ Ömer, yâ Osman!” diyemez. Kendisi ne kadar mütevazı olursa olsun, misyonu icabı o vazife O’na aittir. Ama O’nun dışındaki insanlar, en önemli vazifelerde, başkalarını kendi nefislerine tercih edecek kadar îsâr ruhu ile hareket etmelidirler. “Bu, imamlık yapabilir. Bu, müezzinlik yapabilir. Bu, belediye başkanlığı yapabilir!” demeli ve o insanları kendilerine tercih etmelidirler.

Tabii halkın da bu mevzuda basîretine ihtiyaç vardır. Arz etmiştim daha evvel: İlk meclis milletvekillerinden Tahir Efendi halka hitap ederken şöyle der: “Ey cemaat, siz, ‘müntehib’ (seçensiniz); ben ise, ‘müntehab’ım (seçilenim). Gideceğimiz yer ise; ‘müntehabün ileyh’tir (meclistir). Sizin yaptığınız işe de ‘intihap’ (seçim) denir. İntihap ise ‘nuhbe’den gelir. Nuhbe, kaymak demektir. Unutmayın ki, bir şeyin aslında ne varsa kaymağı da o cinsten olur. Sütün üstünde süt kaymağı, şapın üstünde de şap kaymağı bulunur.” Evet, toplum, o ölçüde basîretli ise, o işi taksim etme mevzuunda da kim, nereye konacaksa şayet, onu oraya koyar, rahatlıkla. Bilemedikleri zaman, öyle bir tanesini seçerler ki önlerine, o kendinden başka bir şey düşünmez; dünyasını -bir yönüyle- Kârûn gibi yapmaktan başka bir şey düşünmez. Sizin değerlerinizi ve kalben değer atfettiğiniz şeyleri de o mevzuda kullanarak, suiistimal ederek, sizin hissiyatınız ile oynar, sizin saygı duygularınız ile oynar, onları kendi hesabına, dünyası hesabına kullanır. Bu açıdan o mevzuda “intihap” da çok önemli bir şeydir.

   Birlik ve beraberlik Allah’ın başarılı kılmasının en önemli vesilelerindendir; hem kavlî hem fiilî duada kalblerin aynı mülahaza ve gayretlerle atması da birlik ve beraberliğin hem semeresi hem de göstergesidir.

Üçüncüsü “teâvün düsturunun teshîli” diyor. “Tefâ’ül” kipinden gelmesi itibarıyla, birbirinize her hususta yardımcı olmanızı vurguluyor. El ele olursanız, Hazreti Pîr’in ifadesiyle, “Vifâk ve ittifak, tevfîk-i İlâhî’nin en büyük vesilesidir!” Eller, hep birlikte Cenâb-ı Hakk’a doğru kalkarsa şayet, Allah, o elleri boş çevirmez. Ellerinizi kaldırdığınız zaman, hep aynı duygu, aynı heyecan ile aynı şeyleri istemelisiniz. Ezcümle, şöyle demelisiniz: اَللَّهُمَّ أَعْلِ كَلِمَةَ اللهِ، وَدِينَ اْلإِسْلاَمِ، فِي كُلِّ أَنْحَاءِ الْعَالَمِ، وَفِي كُلِّ نَوَاحِي الْحَيَاةِ؛ وَاسْتَخْدِمْنَا فِي هَذَا الشَّأْنِ، وَضَعْ لَنَا الْوُدَّ بَيْنَ عِبَادِكَ فِي السَّمَاءِ وَاْلأَرْضِ، وَاجْعَلْنَا مِنْ عِبَادِكَ الْمُخْلِصِينَ، اَلْمُخْلَصِينَ، اَلْمُتَّقِينَ، اَلْوَرِعِينَ، اَلزَّاهِدِينَ، اَلْمُقَرَّبِينَ، اَلرَّاضِينَ، اَلْمَرْضِيِّينَ، اَلصَّافِّينَ، اَلْمُحِبِّينَ، اَلْمَحْبُوبِينَ، اَلْمُشْتَاقِينَ إِلَى لِقَائِكَ وَإِلَى لِقَاءِ حَبِيبِكَ، أَبَدَ اْلآبِدِينَ، وَدَهْرَ الدَّاهِرِينَ “Allah’ım! Zâtında yüksek ve pek yüce olan kelimetullahı, ‘Lâilâhe illallah Muhammedun Rasûlullah’ hakikatini, İslam dinini i’lâ buyur, onu dünyanın dört bir yanında ve hayatın her ünitesinde gökkuşağı gibi görülür ve herkes tarafından duyulur hale getir. Bizi bu vazifede istihdam buyur. Gökte ve yerdeki kulların arasında bizim için sevgi ve hüsnükabul vaz’ et. Bizi muhlis, muhlas, muttaki, vera’ sahibi, zâhid, kurbiyete mazhar, Rabbinden hoşnut ve Rabbi kendisinden hoşnut, kalbi temizlerden temiz, Seni seven ve nezdinde sevilen, Senin likâna ve Habîb’inin vuslatına iştiyakla dopdolu bulunan kullarından eyle. Bunları ebedî, zaman üstü, zamanı aşkın olarak istiyoruz Rabbimiz!..” Şimdi bu, Cenâb-ı Hakk’a karşı vazifelerimiz mevzuunda yapmamız gerekenlerden.

Bir diğer taraftan da bazılarımız bazı şeyleri çok iyi biliriz; ya yetiştiğimiz kültür ortamı itibarıyla veya kabiliyet ve donanımlarımız itibarıyla ya da nöronlarımızı çalıştırmamız itibarıyla daha engin düşünceye sahibizdir. Biz o düşüncelerimizi başkalarının da o ufka ulaşmaları istikametinde kullanmalıyız, onlara yardımcı olmalıyız.

Bakın, bir taraftan, dua birliği; zira vifâk ve ittifak, tevfîk-i İlâhî’nin vesilesi. Bir diğer taraftan da insanların fikren ve ruhen inkişaf etmeleri adına, varsa inkişaf etmiş bir dimağınız şayet, o inkişaf yollarını onlara göstermek suretiyle, onların da o ufka ulaşmalarını, hatta gelip sizi geçmelerini arzu etme… Sizi geçmelerini de arzu etme; çünkü “îsâr ruhu”, onu gösteriyor. Mü’minde îsâr ruhu… Her hususta, başkalarını kendine tercih etme; îsâr ruhu.

Bir diğer yanı bu meselenin: Mesela mektepte okuyorsunuz; arkadaşlarla sınıf geçmek için çalışıyorsunuz. Bazılarınızın o mevzuda kabiliyetleri iyidir, yetiştiği kültür ortamı itibarıyla, aile yapısı itibarıyla, bazı temel bilgileri vardır. Bu temel bilgileri itibarıyla orada gördüğü dersleri daha iyi kavrar, daha güzel sentezler yapar, daha güzel analizlere muvaffak olur. Bence o kabiliyet ve donanımını, hemen arkadaşları ile paylaşmalı, onların da o seviyeye gelmesi için elinden gelen her şeyi yapmalıdır. Bakın, talebelik seviyesinde… Bu da yine bir îsâr ruhu aksettiriyor; başkalarını da aynı zamanda kendi seviyesine getirme, tercih etme meselesi.

Bir adım daha ileriye atalım bu mevzuda. Kariyer yapıyoruz; master yapıyoruz, doktora yapıyoruz, profesör olmak için çalışıyoruz. Bazı arkadaşlarımızın kompoze kabiliyetleri çok fevkaladedir. Bazı arkadaşlarımız kütüphaneleri çok iyi bilirler; Üstad Necip Fazıl’ın ifadesiyle “kütüphane faresi” gibidir onlar. O fihristleri öyle ezbere bilirler ki; hangi mevzu, hangi konu, nerede, nasıl işlenmiş, onu bilirler. Birisi bir vazifeyi almıştır üzerine ama kaynakları o ölçüde bilmiyordur. O kompoze kabiliyeti olan arkadaş, “Bu mesele şöyle ifade edilir!” demeli, ona destek olmalı. On seneyi, üç seneye indirmeli; doktora yapıyorsa iki seneye indirmeli, buna kanun ve mevzuat müsaade ediyorsa şayet. Bazıları da işte böyle mahzen-i kütüphane faresi gibidir, bütün kitapları bilir; “Arkadaş, senin araştırdığın bu mevzu, falan kütüphanede, filan yerde, şu fihrist içinde. Buna baktığın zaman, ona ulaşacaksın!” demeli. Bazıları da ona o meselenin nasıl sunulacağını öğretmeli. Hocaların durumuna göre, hocalara karşı tavrı açısından, ufkunu açmalı, gözünü açmalı, o mevzuda yine o teâvün düsturunu işletmeli, ona yardımcı olmalıdır.

Bu karşılıklı yardımlaşma, kelimenin yapısında da vardır. “Teâvün”; te-‘â-ve-ne / ye-te-‘â-ve-nü / te-‘â-vü-nen (تَعَاوَنَ – يَتَعَاوَنُ – تَعَاوُنًا) kökünden, “müşâreketun beyne’l-isneyni fe-sâiden” (مُشَارَكَةٌ بَيْنَ الْإِثْنَيْنِ فَصَاعِدًا) “en az iki veya daha çok kişinin bir işi beraber, karşılıklı yapmaları, çoğunluğun müşterek bir iş etrafında bir araya gelerek düşüncelerini paylaşmaları” demektir. Bu şekilde düşünce paylaşmak suretiyle, o yardımlaşma düşüncesini paylaşmak suretiyle, bir yönüyle, bir iken, binler gücüne, binler kuvvetine ulaşmak mümkündür Allah’ın izni ve inâyetiyle.

Hazreti Üstad dördüncü olarak “mabeynlerindeki emniyetin tesisi” diyor. Birbirimize fevkalade güven duyma… O, “Falan, benden daha güvenli bir insandır, hakikaten!” Bu da gördüğünüz gibi îsâr ruhu barındırıyor; bunların bazısında bir damlacık, bazısında bir bardak, bazılarında bir fincan, bazılarında bir kâse îsâr meselesi var. Birbirimize güvenirsek şayet, işte o zaman o kuvvetler bir araya gelir, Allah’ın izni ve inayetiyle. Vifâk ve ittifak da olur, suizanna düşmeyiz birileri hakkında ve günaha girmeyiz. Aynı zamanda diğer insanların kuvvetlerini de yanımıza alırız; kuvvetimize kuvvetlerini inzimam ettiririz, Allah’ın izni ve inayetiyle. Bir insanın yapacağı şeyi, bin insanın yapacağı şey hale getiririz, mâbeynimizdeki o münasebeti sağlam bir zemine oturtursak, Allah’ın izni ve inayetiyle. Şimdi bu da çok önemli bir mesele: Birbirimize güven duyma ve suizanna kapılmama.

Belki çok defa suizanna kapılabiliriz. Tavırları ve düşünceleri ile suizan ifade eden bazı kimselerden kuşku duyuyorsak şayet, test etme imkânı vardır. Küçük bir dairede, evvela onu bir test ederiz; bakarız ki, sınıfı geçti orada, daha bir üst dairede, kalbimizin daha bir derin yerinde, “Şurada da oturabilirsin!” deriz. Bakarız ki hakikaten oranın da hakkını verdi, “Tamam, kalbimizin göbeğine de otağını kurabilirsin!” falan deriz. Baktık ki oranın da hakkını veriyor, “Yahu sen, benim -âdetâ- gönlümde de oturabilirsin!” deriz. Misal olarak arz ediyorum bunu. Hizmet’te de öyle: Şurada istihdam ettiniz, baktınız ki başarılı oldu, bu defa bir üst seviyede, bu defa bir üst seviyede, bu defa bir üst seviyede, bu defa bir üst seviyede… Onu belli bir yere getirir koyarsınız böylece. Bir taraftan “hüsnüzan” bir taraftan da “adem-i itimad”a binaen, az kuşkulanıyorsanız, şüpheleniyorsanız şayet, suizanna düşmeden, aynı zamanda test ede ede bir insanı bir noktaya ulaştırırsınız. Ve dolayısıyla bir yüksek kabiliyetin kabiliyetlerinden sizin de, toplumun da istifade etmesine zemin hazırlamış olursunuz.

   Allah Rasûlü’nün Attığı Temel, Hazreti Ebu Bekir’in Üstün Başarısı, Bediüzzaman Hazretleri’nin Firâseti ve Kürt Meselesi

Esasen şimdiki bu “kıpkızıl musibet dönemi” çok şiddetli ama biz o musibetin turuncusunu da gördük, morunu da gördük, pembesini de gördük, mavisini de gördük; o musibetlerin hemen her rengini gördük. Belki millet olarak da üç asırdan beri görüyoruz. Hazreti Pîr, “üç asırdan beri” diyor. “Üç asırdan beri rahnedâr olmuş”; yani, surları yıkılmış bir yönüyle, en mamur yerleri harabeler haline gelmiş; saltanat mahalleri, kemmiyetsiz keyfiyetsiz insanların elinde kalmış. Üçüncü Mustafa’nın ifadesiyle diyeyim; kendi ifadem ile değil, alınır bazıları:

“Yıkılupdur bu cihan sanma ki bizde düzele

Devlet-i çerh-i deni verdi kamu müptezele

Şimdi ebvab-ı saadetle gezen hep hezele

İşimiz kaldı hemân merhamet-i Lem Yezel’e.”

Evet, asırlardan beri rahnedâr olan bir kalenin tamiri belki Şâh-ı Geylânî gibi, Muhammed Bahâuddin Nakşibendi gibi, Mustafa Bekrî Sıddîkî gibi, Maruf-i Kerhî gibi, Ebu’l-Hasan el-Harakânî gibi, Cüneyd-i Bağdâdî gibi, Bayezid-i Bistâmî gibi aldatmayan rehnümâlar ile olur, öyle büyük şahıslar ile olabilir. Esas, etrafındaki kümelenmeler ile, şahs-ı manevî ile, heyet-i ictimâiye-i İslamiye ile olacaktır. O, bir heyetin yapacağı şeydir, şahsın yapacağı şey değildir. Enbiyâ-ı ızâm bile esasen yapacakları şeyleri onun ile yapmışlardır. Hâşâ, “Efendimiz bir şey yapmadı!” demek değildir; fakat O, Allah’ın izni ve inâyetiyle, her şeyin zeminini hazırlamış, bir yönüyle statiğini ortaya koymuş, sonra blokajını yapmış; sonra “Benim yeryüzünde iki tane vezirim var, yardımcım, sağım-solum: Bû-Bekir, Ömer!” demiş, çok iyi belirlediği o büyükleri işaret buyurmuştur. Ve bu işareti anlayanlar, O (sallallâhu aleyhi ve sellem) ruhunun ufkuna “yelken açtığı” mı, yoksa “üveyik gibi kanat çırptığı” zaman, kimi seçeceğini çok iyi intihap etmiş. Dolayısıyla hepsi kalkmış, koşmuş, Ebu Bekir (radıyallahu anh) hazretlerinin mübarek elini -O ele canım kurban olsun!- sıkmış ve o ele biat etmişler.

Nasıl bir adam Hazreti Ebu Bekir? Mertebe itibarıyla, enbiya-ı ızâmdan sonra; fakat yaptığı fonksiyonlar itibarıyla, çok peygambere müyesser olmamış şeyleri yapmış. On bir büyük fitneyi halletmiş; üçü, Efendimiz döneminde hortlamıştı; sekiz tanesi de Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ruhunun ufkuna yürümesini fırsat bilerek meydana gelmişti. Düşünün, işte Hazreti Ebu Bekir dönemi, Efendimiz’den sonra. Efendimiz ruhunun ufkuna yürüdüğü zaman, sahabî sayısının yüz bin olduğunu söylüyor Tabakât kitapları. En geniş Tabakât kitaplarından İbn Hacer el-Askalânî, el-İsâbe’sinde, on bin sahabîden bahsediyor. Demek ki “yüz bin” diyenler, kadını ile, erkeği ile, hastası ile, çocuğu ile, çoluğu ile, şöyle-böyle Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in insibağ meclisinde münsebiğ olan ne kadar insan var ise, hepsini kastediyorlardı. Şimdi Hazreti Ebu Bekir’e emanet edilen bu idi. O (radıyallâhu anh), Allah’ın izni ile, bu kadarcık -estağfirullah, “Bu kadarcık!” ne demek!- o mübarek toplum ile o on bir tane belanın hakkından geldi.

Bakın, bugün de “terör hadisesi” filan diyoruz. Senelerden beri bir PKK filan ile uğraşıyoruz. Tankımız var, topumuz var, uçağımız var; kara kuvvetlerimiz, hava kuvvetlerimiz, hükümetimiz, meclisimiz var. Daha nelerimiz var, var, var, var, var, var; hepsi, yokluğa dayanan bir sürü “var, var” var. Fakat bir tane tehlikenin hakkından gelemedik. Pozitif olarak gelmenin yolu, bunları yumuşatma idi. Evet, “küçük bir reçete”de -reçeteyi yazanın idrakinin darlığına verin onu- esasen o insanları -bir yönüyle- yumuşatmanın yolu vardı. O toplum ile bütünleşme… Oraya gidecek hekimler, oraya gidecek emniyet teşkilatı, oraya tayin edilecek valiler, kaymakamlar, oraya gidecek sağlıkçılar, aile hekimliği gibi ev ev dolaşacaklardı. Jandarma/asker, kapı kapı dolaşacaktı. O toplumun ayrı bir toplum olmadığını ortaya koyacaklardı. Reçetenin mahiyeti bu idi. Ve onların dillerine de saygı gösterilecekti, en azından cevaz verilecekti.

Bundan bir asır evvel, Çağın Sözcüsü, Van’da bir üniversiteden bahsediyor. Bir asır… Çok sonra bir üniversite yapılıyor fakat onun gâye-i hayal olarak öne sürdüğü o gayenin çok gerisinde bir üniversite kuruluyor. Diyor ki, “Arapça farz!” orada. Neden? Çünkü dinin temel rüknü olan Kitap ve Sünnet, Arapça. “Türkçe vacip!” diyor. Karamanî Mehmet Bey, “Türkçe câiz!” deyip devlet dili olarak Türkçe’yi benimsemiş. Devlet o güne kadar, Karamanî Mehmet Bey’e kadar Farsça konuşuyor. Görüyorsunuz, o Mevlânâ gibi devâsâ insanlar bile yazdıkları kitapları Farsça yazıyorlar, Selçuklu döneminde. Fakat Hazret, bir asır evvel, “Türkçe, vaciptir!” diyor. “Kürtçe de câiz!” diyor; yani, seçmeli dil olarak, isteyen onu da öğrensin.

Biz, o ufku ihraz edemedik. O reçetenin muhtevasında o da vardı: “Mekteplerde o kapıyı da ardına kadar aralayın, o millet rahatlıkla kendi dilini orada öğrensin!” Dil, kullanıla kullanıla inkişaf eder, bir ilim dili haline gelir. O ilim dili, o toplumun yükselmesi adına, çok önemli bir faktördür. İnkişaf etmemiş bir dil ile ilim yapmak, teknoloji yapmak mümkün değildir. Şuradan bir dil dilenciliği, buradan bir dil dilenciliği yapmak suretiyle başa çıkamazsınız, dilencilikten de kurtulamazsınız. Ali Şeriatî -Makamı Cennet olsun!- kendi dönemi itibarıyla -Gıyaben tanıdım onu, eserlerini okuyarak tanıdım.- derdi ki, merhum, makamı Cennet olsun: “Bugünkü Arapça ile, Farsça ile -Çünkü kendisi İranlıydı- ilim yapılamaz!” Ben de kendi içimden derdim ki, “Hazret, bir de sen Türkçe’yi öğrensen; ilim yapılır mı, yapılmaz mı, o zaman ne ile ilim yapılamadığını anlayacaksın!”. Canına okuduk dilin, steno gibi bir şey haline getirdik; işaretler, mors alfabesi, “Di-dâ-dıt / Dâ-dâ-dıt.”

   Şayet gerçekten inanıyorsanız, sıkıntılar karşısında asla sarsıntıya düşmemelisiniz; “Şimdi bu şartlar altında ne yapmalıyım?” diyerek iradenizi hep canlı tutmalı ve herkese ümit kaynağı olmalısınız!..

Evet, üç asırdan beri harap olan, rahnedâr bir kalenin tamiri size düşüyor. Hemen her şey yıkılmış, her şey harap olmuş. Fakat farklı renklerde, farklı desenlerde yıkılmalar olmuş. Biraz evvel arz ettiğim gibi, hemen yıkımın her renginde olanını gördük; Kıtmîr, sadece 27 Mayıs’tan bu yana dört-beş tanesini gördü; açık-kapalısı ile -zannediyorum- yedi tanesini. İnşaallah sonuncusu olur bu!.. Allah, onları bitirmekle, sizin de çilenizi sona erdirir; daha doğrusu, o mübarek Anadolu insanının çilesini sona erdirir. Bir dönemde devletler muvazenesinde ona önemli vazifeler yaptırtan Allah (celle celâluhu), bir gün yine devletler muvazenesinde ona önemli bir misyon edâ ettirmek üzere onun dirilmesini, başka milletlerden evvel te’min buyurur. Dirilirsiniz; dünyanın her yanında insanların imdadına koşarsınız, Allah’ın izni ve inayetiyle.

Yıkıntılar karşısında, sarsıntıya düşmemek lazım. Esasen, sarsıntı ile enerjimizi kaybedeceğimize… Çünkü o da bir yönüyle bir efordur; sarsılırsanız, heyecan duyarsanız, o da bir efordur. Yıpranırsınız; nöronlarınız yorulur, doğru uyuyamazsınız; yatakta sağdan sola, soldan sağa dönersiniz. Çocuklarınıza, doğru bakamazsınız; eşinizle, doğru meşgul olamazsınız. Yapacağınız işleri, sağlam bir mantık blokajına bina edemezsiniz. Dolayısıyla âdetâ kendi aleyhinizde oturur kalkarsınız. Ama öyle değil de esas bir gâye-i hayale bağlanırsanız, Allah’ın izni ve inayetiyle, sarsılmadan “Pekâlâ, şu zor şartlar altında şimdi ne yapılabilir?!.” dersiniz.

Yapılacak şeylerin başında, şöyle-böyle sarsıntı yaşayan insanları moralize etmek geliyor; onları rehabiliteye tâbi tutmak gerekiyor. Oturduğumuz her yerde, “Yahu şimdiye kadar şu maruz kalınan şeylerin hemen her renkte olanı -Allah’ın bir takdiri olarak- meydana geldi. Ve sonra Allah’ın bir lütfu olarak da geldiği gibi gitti. Geldiği gibi gitti!.. Allah’ın kudreti, her şeyin hakkından gelmeye yeter!” diyecek ve insanları moralize edeceksiniz. Bize düşen şey, vazifedir. Yüksek bir hedefe kilitlenmişsek şayet, baştan kazanmışız demektir. “Allah!” demiş, gönlümüzü O’na vermişsek, “Cennet, Rü’yet ve Rıdvân!” demiş, gönlümüzü O’na vermişsek, kazanmışız demektir. Ölsek bile o uğurda, kaybetmiş sayılmayız; çünkü çok yüksek bir hedefe kilitlenmiş sayılırız. Öyle ise ne diye endişe duyacağız, ne diye paniğe kapılacağız?!.

Hatta, meselenin daha yükseğini realize etme istikametinde oturup kalkmalı: “Acaba, arkadaşlarımızı bu mevzuda çok ciddî metafizik gerilime nasıl ulaştırırız?!. Bugüne kadar sarf ettikleri cehdi, ortaya koydukları gayreti, ikiye nasıl katlarlar? Vitesi, dörtten sekize nasıl takarlar? Sekizden on altıya nasıl takarlar? Nasıl o hız ile yürürler Allah’ın izni ve inayetiyle?!.” Bir de o hız ile yürümenin “temkîn” ve “teyakkuz”a ihtiyacı vardır. Beynimizi o istikamette yorduğumuz zaman -zannediyorum- Allah’ın izni ve inayetiyle, patikalara sapmadan, Allah’ın vaz’ ettiği şehrâhta dümdüz yürür ve kısa zamanda hedefe ulaşırız.

Hedef nedir? Topyekûn insanlığın inanması.. lâakal (en azından) O’na saygı duyması, lâakal “O’na inanan insanlar ile beraber yaşanır!” duygusunun başka vicdanlarda uyarılması… Farklı… Bir baskı ile, bir tahakküm ile, bir tagallüp ile, bir tasallut ile “Herkes benim gibi düşünsün!” değil, “Benim gibi düşünmeyenlerin canı Cehenneme!” değil. Fakat herkesi kendi kategorisinde mütalaa ederek, bir emniyet ve güven telkin etmek, dünyanın dört bir yanında… “Bu insanlar, gerçekten, insanî değerlere saygılı!”; Frenkçe ifadesiyle “Çok hümanist insanlar, bunlar! Ahsen-i takvîme mazhariyetin gereğini yerine getiriyor ve Allah’ın sanatı olarak insana saygı duyuyorlar!..” dedirtmek…

Yahu Allah’ın (celle celâluhu) fırçasından çıkmış, O’nun İlmi ile, İradesi ile, Kudreti ile, Meşîeti ile halk edilmiş, eşi-menendi olmayan, meleklerin mihrabı/pusulası bir varlık olarak yaratılmış insana saygı duymak, o insanı Yaratan Zat’a karşı saygı duymanın ifadesidir. İnsanlarda bu duyguyu uyarma, bütün insanlıkta bu duyguyu uyarma… Ee görüyorsunuz, çok kısa, küçük, bir yönüyle dar çerçevedeki, dar açıdaki hamleler ile, zaten çokları oluyor. O mevzuda “Şurada şu oluyor; burada bu oluyor!” falan demek istemiyorum; el-âlem, meseleyi yanlış anlamak suretiyle, “Misyonerlik yapılıyor!” zannına/zehabına kapılabilir.

Hayır! Sizin “dil”inizin önünde “hal”iniz ve “temsil”iniz vardır. Esasen, yaşanması gerekli olan şeyi doğru yaşadığınız takdirde, insanlar, size bakacaklar ve “Bunlar ile upuzun yollar alınabilir!” diyecekler, Allah’ın izniyle. Güven vadedeceksiniz. Zaten, “Mü’min, yeryüzünde güven ve emniyetin temincisi insan demektir!” Bir manası onun “Allah’a inanan” demektir ve aynı zamanda Cenâb-ı Hakk’ın “el-Mü’min” isminden alınmıştır. Diğer manası itibarıyla da, “yeryüzünde güvenin temsilcisi” demektir. Onun atmosferine giren herkes, aynı zamanda bir güven atmosferine girmiş demektir. Bütün dünyaya bunu duyuracaksınız.

   Sonu zaferle noktalanan Uhud’da muvakkat bir hezimet yaşanmıştı; zira o sayede mü’min münafıktan, vefalı vefasızdan, yiğit korkaktan, hakka gerçekten bağlı olan yüreğinde zaaf bulunandan ayrılmıştı.

Bir “şirzime-i kalîl” (azgın bir azınlık) her zaman olmuştur, her zaman olacaktır!.. Şimdi böyle bir dönemde -esasen- büyük bir gayeye dilbeste olmuş insanları, o gayenin yüksek gaye-i hayalli insanları haline getirmek için onları moralize etmemiz, rehabiliteden geçirmemiz ve hiçbir şey olmamış gibi yolumuza devam etmemiz lazım.

Buna en güzel örnek, çok iyi bildiğiniz, Uhud Savaşı. Uhud şehitlerinden bahsederken, altmış küsur, altmışaltı kadar insandan bahsediliyor; fakat genelde Siyer kitaplarında “Yetmiş insan şehit oldu!” deniyor. Yüz yetmiş insan, iki yüz insan da yaralı; bazıları kolu kopacak hale gelmiş, bazıları bağrından yaralanmış. Fakat bu “muvakkat hezimet” gibi bir şey oluyor ama Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) o yüksek fetâneti ile onu zafere çeviriyor. -Fetânet, dehânın üstünde bir şeydir. Mahmud Akkad, vakıa, “el-Abkariyât” kitabında, Efendimiz’i de dâhiler arasında zikrediyor; o, hatadır. Fetânet-i Nebeviye, dehânın çok üstündedir. Dâhiyi anlatırken, “Her şeyi şipşak, düşünmeden, yerli yerine yerleştiren insan demektir.” derler. Fetânet, onun çok çok üstündedir.- O hali ile müşrikleri takibe koyuluyor. Yaralı-bereli… Birileri, birini sırtlamış götürüyor; birileri, birinin koltuğuna girmiş, götürüyorlar. Ebu Süfyân, ordusu ile Mekke’ye doğru giderken, bakıyor ki arkadan geliyorlar. -Nereye kadar takip ediyor onları!..- “Aman, başımıza iş açarız; en iyisi mi bir an evvel Mekke’ye kaçalım!” diyor. Muvakkat hezimet gibi görülen bir şey, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) o yüksek fetânetiyle zafere dönüşüyor, Allah’ın izni ve inayetiyle.

O günün müşrikleri paniğe kapılıyorlar. Bir daha Medine’yi kuşatmak için plan yaptıkları zaman, “Bütün kabileleri yanımıza alalım; öyle yirmi bin, otuz bin insan ile gidelim, Medine’yi kuşatalım! Başka türlü oraya girmek, mümkün değil!” mülahazaları oluşuyor. Orada da yine mesele, fiyasko ile neticeleniyor; geldikleri gibi, bir taraftan soğuğa, bir taraftan da o dehânın çarpıcı fırtınalarına maruz kalarak, panik içinde geriye dönüyorlar. İnanın, günümüzde size mezâlimde bulunan, zulmeden kimseler de aynen o Medine’yi kuşatmaya gelen insanlar gibi, panik içinde geriye dönüp kaçacaklar!..

Cenâb-ı Hak, mabeynimizdeki emniyetin tesisine bizi muvaffak eylesin!.. Çok yüksek bir moral ile, hiçbir şey olmamış gibi, Hizmet’imizi devam ettirmeye muvaffak eylesin! Allah, öyle bir başarıya ulaştırsın inşaallah teâlâ!..

Bamteli: MUSÎBET ZAMANI İMTİHANLARI

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   “Düşmanlar düşman tamam, ona bir şey diyemem; can azap, cânân azap, her günkü yâran azap!..”

“Bağ bozuk, bağban yaslı, güllere hazan azap / Yaz günü yaprakları solduran hicran azap // Düşmanlar düşman tamam, ona bir şey diyemem / Can azap, cânân azap, her günkü yâran azap.” Düşmanın düşmanlığına, eyvallah; dostların vefâsızlığı, azap!..

Şu kadar var ki, bu azaplar da boşuna değil. “Azap” ile “azb” aynı kökten gelir; azb, tatlı, lâtif, hoş, lezzet demektir. Burada çekilen “azap”lar, öbür tarafta “azb”e, yudum yudum lezzete, zevk yudumlamaya vesile olacak. Evet, azaplar -aynı kökten gelen- azbe inkılâp edecek; onlara azap, size azb olacak. “Size” dedik; çünkü kendimizi sizin arka saflarınızda görüyor, ötede saklanarak, başını saklayarak dururken, bize de belki bir “Sen de geç!” falan denir, rahmet tecellî dalga-boylu bir iltifat gelir ve halk ifadesiyle “paçayı sıyırırız” mülahazasını taşıyoruz. İçimin sesi!.. Her zaman böyle dedim; yaşadığım sürece de böyle diyeceğim; çünkü böyle düşünüyorum.

Düşünceye muhalif bir söz ve bir davranışta bulunmak, münafıklıktır. Dün başka, bugün başka; kalb başka, dil başka; o düpedüz münafıklıktır. Ve bu çağ münafık çağı olduğu için, her yerde daha ziyade -her yer-de da-ha zi-ya-de- onlar hükümfermadır. Namazda içinizde bulunurlar, oruç tutuyor gibi görünürler, Kâbe’yi tavaf ediyor gibi orada sekerler. Huzur-i Risâletpenâhi’ye gider, Peygamber’e bende gibi görünürler. Her defasında sizin karşınızda İslamî kıyafete bürünürler. Ve böylece siz de hüsnüzanna memur olduğunuzdan dolayı inanırsınız.

Nasıl hüsnüzanna memur olmayacaksınız ki, حُسْنُ الظَّنِّ مِنْ حُسْنِ الْعِبَادَةِ buyurmuş Sâhib-i Şeriat (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Hüsnüzan etmek, ibadetlerin en güzelidir.” Siz de “Acaba o güzel şeye sahip olabilir miyiz?!” diye, onlara hüsnüzan etmişsiniz. Onlar ise bu hüsnüzannı kendileri için bir malzeme olarak size karşı kullanmışlar. Zulümlerini bile meşru göstermek suretiyle, o işleri daha azgınlığa götürmüş, işlenmedik mesâvî bırakmamışlar; öyle ki şeytana bile yapacak iş bırakmamışlar; adeta “Sen artık yapacağın şeylerden âzâdesin!” demişler.

Çünkü çağ, Süfyân çağı; üst üste Süfyânlar gelir, bunlar -bir yönüyle- Deccâl’ın avenesidir. Âhirzamanda otuz küsur deccâl zuhur edecek. Bazıları, günün şartlarına, konjonktüre göre nasıl görünmeleri gerekiyorsa, öyle görünecekler. Fakat ortalık, bir yönüyle avamca, cahilce “sürü” düşüncesiyle Müslümanlığa şöyle-böyle yönelmişse, bu defa da bu deccâllar, Müslümanlığı bir argüman gibi kullanacaklar. Hadis ve Siyer kitaplarındaki Kitabü’l-Fiten ve’l-Melâhim’e baktığınız vakit Efendimiz’in âhirzamanla alakalı beyanlarında aynen bunların resimleriyle karşı karşıya kalacaksınız. “Allah Allah! Ne kadar isabetli resimler bunlar!” diyeceksiniz.

Günümüzün Firavunları, Deccâlları mabette varlar; Kâbe’yi tavafta varlar; Ramazan’da sahurda varlar, oruç tutuyorlar mı belli değil, iftarda varlar. Namaz kılıyor gibi görünüyorlar ama Allah’ın huzurundalar mı, değiller mi, onu Allah bilir! Fakat bütün işleri, hep aldatmaca olacak!.. Bunlar, Süfyân kolu, Süfyân… Kaçını gördük bunların şimdiye kadar?!. Bundan sonra da kim bilir kaçına şahit olacağız?!. Cenâb-ı Hak, basiret ihsan eylesin! Doğruyu, doğru görmeye muvaffak kılsın!.. Ve -onlar karşısında çok defa aldandık- bir defa daha bizi aldanma mahkûmu yapmasın!..

El-Hâdî (اَلْهَادِي) celle celâluhu. Ey hidayet eden Allah’ım! Bizi, Sırât-ı müstakîme hidayet eyle! Her türlü aldanmadan, “mağdûbî aleyhim” (اَلْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ) olmadan, “dâllîn” (اَلضَّالِّينَ) olmadan muhafaza buyur! Vesselam.

   Şeytana mağlup kimseler fani güzellik ve dünyevîlikler için “Daha yok mu?” deyip dursunlar, Hak erleri Cennet ve Rü’yetten sonra bile “mezîd” arzulayacakları sürprizlerle dolu bir âleme koşuyorlar.

Şimdi Şeytan, her şeyi değerlendirir. Süfyânlar da -esasen- şeytanın bir numaralı çıraklarıdır. Şeytan, değişik insanlardaki farklı ruh haletini değerlendirir. Mesela bir yerde insanlar, servet ve gınaya erdikleri zaman, “Ben şimdi bunu nasıl değerlendireyim buna karşı! Kârûn gibi ‘Hel min mezîd!’ dedirteyim!” فَخَرَجَ عَلَى قَوْمِهِ فِي زِينَتِهِ قَالَ الَّذِينَ يُرِيدُونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا يَا لَيْتَ لَنَا مِثْلَ مَا أُوتِيَ قَارُونُ إِنَّهُ لَذُو حَظٍّ عَظِيمٍ “Derken Kârûn, ihtişam ve debdebe ile kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını arzulayanlar, ‘Keşke Kârûn’a verilenin benzeri bize de verilseydi, doğrusu o çok şanslı!’ dediler.” (Kasas, 28/79) Kârûn, saltanat, debdebe, ihtişam, kervan, kârubân, sârubanları ile çıkıp çalım sattığı zaman, saf sürüler, “Keşke bizim de böyle olsa!” falan derler. Malum, ehl-i ilim de diyor ki; “Allah’a sığının, o hiçbir şey değil!” Çünkü akıbeti görüyorlar: فَخَسَفْنَا بِهِ وَبِدَارِهِ الْأَرْضَ فَمَا كَانَ لَهُ مِنْ فِئَةٍ يَنْصُرُونَهُ مِنْ دُونِ اللهِ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُنْتَصِرِينَ “Derken Biz onu da, sarayını da yerin dibine geçiriverdik. Ne yardımcıları Allah’a karşı kendisine yardım edip onu kurtarabildi ne de kendi kendisini savunabildi.” (Kasas, 28/81) İlim ehli onu müşahede ediyorlar.

Evet, şeytan belli bir dönemde insanın o duygusunu köpürtür, “Hel min mezîd!” dedirtir. Bir yerde bir tane köşk yaparsa, şeytan ona “Yahu falan şehirde de bir tane olsun! Mesela, Kahire’de var, Nil’in başka bir yerinde daha niye olmasın?!. Amnofisler, Ramsesler, İbnü’ş-Şemsler, böyle kocaman kocaman ehram (piramitler) yapmış; orada niye benim bir villam olmasın! Firavun’un dediği gibi, ayağımın dibinde Nil çağlayıp duruyor; neden içinde benim birkaç tane filom olmasın?!. Bir yerden bir yere -böyle- kervanlar gibi -esasen- çaldığım-ettiğim şeyleri taşımasın?!.” dedirtir. Şeytan, insanı servet ile böyle vurur.

Din-diyanet adına, dinde derinleşme adına, Allah “marifet”inde derinleşme adına, marifette derinleşe derinleşe “muhabbet” ufkuna ulaşma adına, muhabbette derinleşe derinleşe “aşk u iştiyak” ufkuna ulaşma adına nasıl hakiki mü’minler “Hel min mezîd! – Daha yok mu?” diyorlar?!. Peygamber ile diz dize geldikleri zaman, o “zevk-i ruhânî” ile mest oluyor, Peygamber’in “insibağ” fırçası ile fırçalanıyor; birden bire kendilerini Ebu Bekirler gibi, Ömerler gibi, Osmanlar gibi, Aliler gibi (radıyallahu anhüm) duymaya başlıyorlar. Ama onu tadınca da “Hel min mezîd!” demeye devam ediyorlar, “Daha yok mu?!” Hazreti Pîr, Âyetü’l-Kübrâ’da ifade ediyor, “Hem min mezîd?”

Zannediyorum böyleleri, Cenâb-ı Hakk’ın Cemâl-i bâ-kemâlini müşahede ettikleri zaman bile bunu söylüyorlar. Çünkü O, nâmütenâhidir. يُحِيطُ وَلاَ يُحَاطُ بِهِ “Allah, her şeyi kuşatır, her şeyi ile ama kat’iyyen kuşatılamaz!” يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلاَ يُحِيطُونَ بِشَيْءٍ مِنْ عِلْمِهِ إِلاَّ بِمَا شَاءَ “Yarattıklarının önündekini arkasındakini, geçmişlerini geleceklerini, bildiklerini ve bilmediklerini bilir; onlar ise, O’nun ilminden dilediğinin ötesinde hiçbir şeyi kavrayamazlar.” (Bakara, 2/255) Dolayısıyla o mevzuda seyr nâmütenâhîdir ve onlar orada Cenâb-ı Hakk’ın Cemâlini müşahede edince bile “Allah’ım, biraz daha! Allah’ım, biraz daha! Allah’ım biraz daha!” diyeceklerdir.

Çünkü Cenâb-ı Hakk’ı mahiyet-i nefsü’l-emriyesine uygun ihata etmek, mümkün değildir. O, herkesin idrak ufku itibarıyla insanı bayıltacak, kendinden geçirecek bir güzellik ile tecelli edecektir. “Bed’ü’l-Emâlî”de dendiği gibi;

يَرَاهُ الْمُؤْمِنُونَ بِغَيْرِ كَيْفٍ

وَإِدْرَاكٍ وَضَرْبٍ مِنْ مِثَالٍ

فَيَنْسَوْنَ النَّعِيمَ إِذَا رَأَوْهُ

فَيَا خُسْرَانَ أَهْلَ الْاِعْتِزَالِ

“Mü’minler, O’nu keyfiyetsiz ve kemmiyetsiz olarak görürler. Buna bir misal de getirilemez. O’nu gördükleri zaman da bütün Cennet nimetlerini unuturlar. ‘Allah görülmez’ diyen Ehl-i İ’tizâl’e hüsran olsun!” Gördükleri zaman, bayılıp geçecek, Cennet nimetlerini unutacaklar; arkada huriler varmış, gılmanlar varmış, ayağının dibinde Nil çağlıyormuş, filolar gidiyormuş, saraylar varmış; hepsini unutacaklar.

Mü’minlerin rıza, şevk ve iştiyâk-ı likâ yolunda “Allah’ım, daha yok mu, daha yok mu?!” demelerine mukabil, tamamen kendini dünyaya kaptırmış, servet çağlayanına yelken açmış insanlar, bir daha da -çoğu itibarıyla- geriye dönmeye fırsat bulamazlar. Bütün sahiller, silinir gider onların nazarında. Orada dünya ve dünyevîlikler hesabına “Daha yok mu, daha yok mu, daha yok mu?!” diyerek, hafizanallah, boğulabilecekleri bir yere kadar sürüklenir giderler. Yine benim şair arkadaşımın ifadesiyle, “İsyan deryasına yelken açmışım / Kenara çıkmaya koymuyor beni!” Bir isyan deryasına yelken açarlar ki servetle, kenara çıkmaya koymaz artık onları!..

   Şeytanın çok tuzakları ve nüfuz yolları vardır; o ve avenesi kimini malla, kimini makamla, kimini de şehevânî duygularla aldatmaya çalışır.

Kimisi makam ve mansıp delisi olur; böyle gittiği yerde herkes, halk onu alkışlasın ister. Bir tane eskort takip ediyorsa, “Yahu iki tane niye olmasın?!.” der. Bir yerden bir yere gidiyorken “Beni bir ihtişam ile görsünler!” filan diye düşünür. Bu da “makam cinneti” esasen, “makam zehirlenmesi”. “İki tane olsun; yahu iki tane de olmuyor, üç olsun, on olsun; on, yirmi, otuz olsun! Böyle camiye giderken, arabalar bir arkama takılsınlar, bakanlar ona bir daha baksınlar böyle, bir başları dönsün. Nasıl baş dönermiş, görsünler!” filan… Şeytan, bu defa onu değerlendirir, saltanat zehirlenmesini değerlendirir, güç ve kuvvet zehirlenmesini değerlendirir. Bazen de öyle olur.

Bazen bir insana şehevânî duygular kapısını aralar; o kapılar, ona aralanır. Bir kere -hadis-i şerifin ifadesiyle- göz bakar, adım ona doğru atılır, el ona doğru uzanır ve ondan sonra da o mevzudaki o menfur, o müstehcen fiil irtikâp edilir. Bir kere de yaptı mı?!. Nasıl ki, bir kere yalan söyleyen, sonra her zaman yalan söyler!.. Evet, şimdikilerin birkaç yüz, belki daha fazla yalanına şahit oldunuz. Bir kere iftira eden, ondan sonra bin defa iftira eder. Bir kere bohemliğe düşen bir insan da elli defa bohemliğe düşer, hafizanallah. Bu defa da şeytan, onların o zayıf yanını yakalar.

“Şeytan” dediğiniz şey, böyle -bütün bütün insanı tecrîd ederek- sağlam karakterlere gelip musallat olacak birisi değil. O gelse, İnsanlığın İftihar Tablosu’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) çarpsa, orada İnsanlığın İftihar Tablosu, bir tokat ile onu yere serer. Çünkü öyle bir immün sistemi var ki O’nda, öyle bir virüsün ne haddine O’na tesir etsin!.. Ama bizim gibi zayıf insanlar söz konusu olunca, hafizanallah, bir kere göz kaydı, bir kere ayak yanıldı, bir kere el uzandı, bir kere o fiil, müstehcen fiil irtikâp edildiyse, “İki tane niye olmasın? Üç tane niye olmasın? Dört tane niye olmasın!..” Bu defa onun o zayıf yanını değerlendirir.

Bakın şeytanın çok yolları var! Çok yolunun olduğunu göstermek için üç tane misal verdim. Kendimi sıksam, on tane misal verebilirim, müsaadenizle. Şimdi onun bir de musibet zamanlarını değerlendirmesi var.

Bir musibet verir Allah (celle celâluhu). O musibetin geliş sebep ve sâikleri olabilir, şart-ı âdî planında. Mesela size lütfettiği ihsanları, böyle şükür ambalajlı her zaman değerlendirememişsinizdir. Size gelip ulaşan nimetler karşısında gereken şükrü eda edememişsinizdir.

Orada (elektronik tabloda) ilk defa o çıkmıştı; “Ubudiyet, mukaddeme-i mükâfat-ı lâhika değil, belki netice-i nimet-i sâbıkadır. Evet, biz ücretimizi almışız.” “Dünya nimetleri, zehirli bala benzer; lezzeti nispetinde elemi de vardır.” “Dünya, dâru’l-ücret ve lezzet değildir; dâru’l-hizmettir!” diyor Hazreti Bediüzzaman. Allah (celle celâluhu) bizi değişik nimetler ile serfirâz kıldı ama acaba biz onun şükrünü tam eda edebildik mi? Her birimiz kendi açısından düşünmeli bunu. Hani ben kendi açımdan düşünmeliyim. “Bunu Osman hoca böyle düşünüyor, Ahmet hoca düşündü mü, Cemal hoca böyle düşündü mü, Celal hoca böyle düşündü mü?” Onlar, suizan olur. Evet, bizim hakkımız, vazifemiz suizan ise, içimizdeki suizan duygusunu tamamen kendimize tevcih etmeliyiz. “Acaba benim şu davranışımda bir inhiraf oldu mu? Eğilmiştim böyle, içimden geliyor gibi oldu, öyle bir ‘Subhânallah!’ dedim ki, saftakilere bir sinerji oluşturdu. Fakat acaba ben nefsimi karıştırdım mı buna? Ulan nankör nefis, karışmış olabilirsin sen!..” Böyle en olumlu, bizi kanatlandıracak/şahlandıracak şeyler karşısında bile, “Acaba bir bit yeniği var mı?!” mülahazasına meseleyi bağlayarak, her zaman temkinli hareket etme!.. Bu kendimiz için… Ama başkalarının da arpa kadar iyiliğini gördüysek, “Yahu bu kadar iyiliği olan bir insan… Allah, bunu yüzüstü bırakmaz!” Başkalarına bakarken de öyle bakmalıyız.

Şimdi kendi açımdan, her zaman kendimi bir kıtmîr gördüm. Siz biliyorsunuz; sana sorsam, şimdiye kadar elli defa mı, yüz defa mı demişimdir? Cenâb-ı Hakk’ın Kıtmîr’e ihsan ettiği lütuf… Sâfiyâne, halktan olanlardan, okumuş insanlardan binlerce, yüzbinlerce insan, “Yahu bu yol isabetli yol, Peygamber yolu!” dediler. Nedir o yol? Eğitim ile dünyaya açılma.. fakirliğe savaş ilan etme.. ihtilafa savaş ilan etme.. cehalete savaş ilan etme… Yahu çok makul bir şey; dünyada böyle bir şeye “Hayır!” diyecek insan çıkmaz. Dolayısıyla işin tabiatının icabı, gönüllere sizin için hüsnüzan vazediliyor, vüdd vazediliyor; gittiğiniz her yerde hüsnükabul ile karşılanıyorsunuz. Ve Cenâb-ı Hak, çok önemli hizmetlere sizi muvaffak kılıyor. Aklınızdan geçse ki “Bunu, ben yaptım!” hafizanallah, Cenâb-ı Hak, hafif kulak çeker, ensene bir tokat vurur, Süfyânlardan bir tanesini musallat eder.

   “Öyle bir fitneden sakınınız ki, geldiği vakit yalnız zalimlere mahsus kalmayıp masumları da yakar!..”

Tabiî bu arada pek çok masum da acı çekebilir. Kur’an buyuruyor: وَاتَّقُوا فِتْنَةً لاَ تُصِيبَنَّ الَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْكُمْ خَاصَّةً وَاعْلَمُوا أَنَّ اللهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ “Bir de, (samimî olanı samimî olmayandan ayıracak imtihan niteliğinde) öyle bir fitne, bir bela, bir musibetten çekininiz ki, geldiği vakit yalnız zalimlere mahsus kalmayıp masumları da yakar. Yine bilin ki Allah, cezalandırması çok çetin olandır.” (Enfâl, 8/25) Bir fitneden, bir imtihandan, bir sorgulanmadan korkun ki, geldiği zaman sadece mücrimlere münhasır olarak gelmez, çok masumlar da beraber orada gider! İsyan edenler, etmiştir; zelzele olur, fay kırılır. Başı yerde olan insanlar da orada şehit olarak ölür. Zâlimler, hainler, Süfyânlar, Süfyân çırakları da orada mort olurlar; onlara “öldü” denmez, onlar ebediyen mahvolmuş demektir.

Allah (celle celâluhu) lütfetti… “Acaba biz mi yaptık bunu; şu kadar ülkeye biz mi açıldık?!.” Ne haddimize? Cenâb-ı Hak, sizi o yola sevk etmeseydi.. sizin aklınıza o türlü şeyler gelmeseydi.. siz arkadan bazı imkân sahipleri tarafından desteklenmeseydiniz.. gittiğiniz o farklı kültür iklimlerinde, farklı yerlerde, farklı kültürler ile yetişmiş insanlar tarafından hüsnükabul görmeseydiniz… Bunları nasıl yapacaktınız ki? Demek ki, bütün bu olup biten şeylerin arkasında, on tane, yirmi tane vesile var. Bütün bunlara hükmeden bir Kudret-i Bâhire, bir İrade-i Muhîte, bir İlm-i Muhît var; O (celle celâluhu) yapıyor. Öyle ise, bütün bunları görünce, yürekten اَلْحَمْدُ لِلَّهِ عَلَى كُلِّ حَالٍ، اَلشُّكْرُ لِلَّهِ “Küfür ve dalaletten başka her halimize hamd dolsun; şükür Allah’adır.” demek gerekirdi. Demediğimizden dolayı, bir tokat gibi bir musibet gelebilir. Bu mesele, bir.

Bir ikinci husus: Böyle bir fırsat elimize geçmiş, “Acaba atımızı biraz daha mahmuzlamak suretiyle daha hızlı yürüyemez miydik? Mesela, sekiz saat mesai yapacağımıza, on sekiz saat yapamaz mıydık? Mesela, yirmi saat yapamaz mıydık? Dört saat, dinlenmeye yeter bir insan için; yirmi saat yapamaz mıydık? Yirmi saat yapsaydık, gidilen ülkelerin sayısı açısından yüz yetmişi, üç yüz kırk yapardık, Allah’ın izniyle. O yaptırırdı; yüz yetmişi, üç yüz kırk yaptırırdı Allah (celle celâluhu). Dolayısıyla imkanları rantabl değerlendirmediğimizden dolayı, buna da “imkan-zaman israfı” denir. Bir de bundan dolayı kulak çekme olur. Dolayısıyla bir tokat vurur, müşterek; hakikaten o işi bihakkın yerine getirenler de diğerleri ile beraber o tokadı yerler.

Acaba fırsat elimizdeyken, mesela televizyon varken, gazete varken… Mesela, bu gazete bir milyona ulaşmıştı; bu, iki milyon yapılamaz mıydı? Ve onun içindeki sesiniz-soluğunuz sizin, Ebu Bekir’in, Ömer’in, Osman’ın, Ali’nin sesi-soluğu olamaz mıydı?!. Bir mecmua çıkarıyordunuz; bir taraftan ilmî, bir taraftan edebî; fakat bir taraftan da tekvinî emirlerin tefsiri/tahşiyesi ile beraber, teşriî emirlerin orada yorumu vardı. Kalite itibarıyla, keyfiyet itibarıyla, muhteva itibarıyla acaba biz onu, daha rantabl bir hizmet unsuru haline getiremez miydik? Demek ki getirmemişiz ki, Cenâb-ı Hak (celle celâluhu), bir kısım mütegallipleri, mutasallıtları, mütehakkimleri musallat etti; tagallüp, tahakküm, tasallutlar ile tepenize bindirdi, el koydurdu onlara. Zâlimler, el koydular, yok ettiler, bitirdiler o meseleyi. Bundan dolayı müşterek bir tokat yedik.

Belki bu türlü şeylerde bile “sûitaksir”de bulunma, bir yönüyle belki “suiistimal” etmiş olma, belki bunları birer niam-i İlahî görüp şükretmeme mevzuunda bile şeytanın bir kısım şerareleri vardır, “zulmânî tayflar”ı vardır ona da “tayf” denirse, vesveseleri vardır, -en güzeli- “dürtü”leri vardır. O mevzuda, onları aksatma mevzuunda da şeytan rolünü oynamış olabilir ve yine onun dürtüleri ile aksatmış olabiliriz. Böyle bakmalıyız meseleye.

   Şeytan, musibet zamanlarını kendi açısından büyük fırsatlar mevsimi olarak görür ve o döneme özel ayak oyunlarıyla insanları baştan çıkarmaya çalışır.

Bir diğer taraftan, musibete maruz kaldık; bela ve musibetler kapıyı çaldığı zaman, yakamıza elini uzattığı zaman atf-ı cürümler olabilir. Hukukta “atf-ı cürüm” denen bir şey vardır; bu, İslamî adalet sisteminde de vardır. İnsanlar sıkıştıkları zaman başkalarını suçlamaya dururlar. Buna şahit oldum ben, değişik yerlerde; böyle kodese tıkıldığımız zaman da en yakın arkadaşların “Vallahi bizim böyle şeylerden haberimiz yoktu ama bu adam bunları bize öğretti!” falan dediğine şahit oldum. Atf-ı cürümde bulunmak suretiyle kendileri o işten sıyrılmaya çalışırlar, hafizanallah. Şimdi burada da şeytanın değerlendireceği argüman, budur. “Ha, şöyle olsaydı, bu olmazdı! Böyle olsaydı, şu olmazdı! Yanlış şeyler yapıldı; insanlar Amnofis’i bile idare etmeliler. Jull Sezar’ı idare etselerdi, onu kandırsalardı, onun için bir şey yapsalardı, herhalde gücünü-kuvvetini kendi hesaplarına kullanabilirlerdi!..” falan. Bu türlü atf-ı cürümler; bu da sıyrılma adına.

Bir de birileri zorlayarak bu türlü sıyrılmalara sevk ediyorlarsa, “Aman, tam onların içinde görünmeyin! Tam o resimde, o karede bulunmayın! Sıyrılın; bu işin içinden sıyrılmaya bakın! Bu dünya dâru’l-lezzettir! Bence dünyadan lezzetinizi almaya bakın! Dâru’l-ücrettir; ücretinizi almaya bakın!” falan diye şeytanın kandıracağı dünya kadar insan vardır immün sistemi güçlendirilememiş. Ne ile? İman-ı billah, Marifetullah, Muhabbetullah, Aşkullah, Şevk-i likâullah ile immün sistemleri güçlendirilememiş. Yani manevî anatomileri güçlendirilememiş; çok küçük bir virüs, bir mikrop karşısında sarsılacak kadar zayıf. Küçük bir yel karşısında devriliyor. Öyle devrilecekse, -Allah göstermesin- bir fırtına, bir hortum, bir tayfun -yakında Amerika’ya gelip çarpan tayfun gibi bir şey- geldiği zaman, kökü bile sökülür gider onun. “Bir daha yedi ceddime tevbe, ben bunlar ile bulunursam!” diyen müfteriler, affedilmeyecek cinayetler bile işleyebilirler.

Şimdi Şeytan, “Yahu iyi bir fırsat, tam; şimdi ben bu insanlarda atf-ı cürüm duygusunu tetiklemeliyim! Elimde hazır körük var, vesvese körüğü var; bu körük ile bunların üzerine gitmeliyim, o ateşe benzin sıkmalıyım. Bunlara, birbirlerini tecrim ettirmeli; ‘Senin yüzünden oldu! Bu iki tane, üç tane Süfyân ikna edilemez miydi? Yaptığımız şeylerden bazıları onların adına yapılamaz mıydı? Bazı yerlerde bir-iki tane filo onlara verilemez miydi? Bir-iki yerde onların adı bayraklaştırılamaz mıydı?’ demek suretiyle makul gibi şeyler söyletmeliyim.” der. Dürtükler şeytan… Tanıyorum ben onu, o mel’ûnu… Hazreti Âdem gibi Safiyullah’ı bile bir zelleye maruz bırakan ne profesyonel bir şeydir o!.. Hollywood’un senaristleri onun yanında halt etmişler. Tâ Hazreti Âdem’den bu yana şeytanlık yapa yapa, şeytanlıkları onun için çok rahat, peynir-ekmek yiyor gibi kolay hale gelmiştir: “Yahu ben bu hazır tabloyu çok iyi değerlendiririm. Nasıl değerlendiririm? Bu defa da mağduriyete, mazlumiyete, mehcûriyete, mahkûmiyete, muzdarriyete, mutazarrıriyete -diyeyim-, mahrumiyete, mütezelliliyete (tezellül yaşamaya, münkesiratü’l-kulûb olmaya) maruz kalmışlar. Hazır bu türlü şeylere maruz kalmışlarken diğer arkadaşlarına, hususiyle başlarındaki büyüklerine, serkârlarına karşı bunları ayaklandırmalıyım! Sürekli bunların aleyhinde onları dürtmeliyim, konuşturmalıyım!” falan… Böyle bir pozisyonu değerlendirebilir, hafizanallah..

Bakın, şeytan değişik pozisyonları, değişik şekilde değerlendirir; hiç tereddüdünüz olmasın! Serkârları da öyle değerlendiriyor, ortadaki sürüleri de öyle değerlendiriyor, Hak yolunda, Peygamber yolunda yürüyenleri de değerlendirmek ve onlara da dediğini-ettiğini yaptırmak için onlara göre argümanlar kullanıyor. Şeytan bu, kullanıyor, kullanabilir bunu.

   Muvakkat fırtınalar dünden bugüne Hakk’a adanmış ruhları asla sarsamamıştır, bundan sonra da sarsamamalıdır; onların vird-i zebanı “Tut elimden Allah’ım; tut ki, edemem Sensiz!” olmalıdır.

O zaman, hakiki mü’minlere düşen şey şudur: Ne Ammâr İbn Yâsir, ne Bilal-i Habeşî (radıyallâhu anhüma ve anhüm ecmaîn), bunlardan hiç biri, değişik belalara maruz kaldığı zaman teslim olmadı. O zamana kadar inen ayet sayısı, beş-on tanedir; İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) Peygamberliği, o ölçüde henüz duyulup hissedilmeye başlanmıştır. Fakat ne o ağır taşlar altında, ne de o sıcak çölde onlar inançlarından vazgeçmişlerdir. Beyin kaynatan çölde, sıcakta beyni kaynayıp da genel dengesi bozulan insanlar vardır. Allah korumuş onları… Çarmıha germe gibi… Bu türlü şeyler karşısında, birbirini suçlayan insana, ben, Hadis kitaplarında, Siyer kitaplarında, Megazî kitaplarında hiç rastlamadım! “Sen gelmeseydin, bizi böyle bir yola çekmeseydin, bunlar, başımıza gelmezdi! Baba, sen inanmasaydın; anne, sen inanmasaydın, ben de bunlara maruz kalmazdım! Efendim sen inanmasaydın, ben de mevâlîden olarak inanmaz, bu yola girmezdim; bunlar da başıma gelmezdi!” diyen bir tane insan bilmiyorum.

Bir-iki tane mürted vardır, dönmüştür. Efendim, mesela İbn Ahtal. Fakat o, imanı sindirememişti, Medine-i Münevvere’de huzur-i Risâletpenâhi’de, ihtimal çok farklı beklentileri vardı. Konuşmasını biliyor, şeytanca şiir yazmasını biliyor, onları büyüleyecek şekilde seslendirmesini biliyor, Firdevsî konuşmasını biliyor. Bu defa -ihtimal.. ihtimal- “Ben, bu kadar mahir bir insanım! Bana niye Bû Bekr u Ömer u Osman u Ali kadar iltifat yok!” filan diyor. Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) esasen herkese iltifat ederdi. Cerîr-i Becelî geldiği zaman da kimse onu tanımıyor; hemen altına kendi üzerindeki cübbeyi atar, örtüyü atar, yanına buyur eder; أَكْرِمُوا كَرِيمَ الْقَوْمِ “Bir kavmin kerimine siz de ikramda bulunun!” der. Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) hiç kimseyi kıracak, onu bir beklentiye sevk edecek tavır ve davranışta bulunmamıştır. Ama o mel’ûn -ihtimal- çok farklı beklentilere girdi; döndü. Bu defa o şeytanî gücünü, Mekke-i Mükerreme’de müşrikler içinde Efendimiz’e, muhacirlere, Müslümanlara karşı kullandı.

Birkaçı da zaten tam inanmamıştı; Arâfta duruyorlardı bazıları. Bu irtidat hadiseleri -Müseylemetü’l-Kezzâb ve Secâh hadiseleriyle daha sonraki sekiz tane hadise- meydana gelince onlardan bazıları da o işe katıldılar, hafizanallah. Arâfta idiler bunlar, ortada idiler; bir o tarafa bakıyorlardı, bir de bu tarafa. Günümüzdeki Arâftakiler gibi, “Şimdi kimin yanında durursak, bir tane villaya sahip oluruz!” diyor, hesaplarını ona göre yapıyorlardı. Çok farklı bir hesap!.. Riyazî düşüncede bunu bir yere oturtamazsınız, bunlar çok dâhiyane tespitler! Arâftakiler… O çok ciddî sarsıntı yaşayanlar da bunlardır.

Ve zannediyorum, bu Arâftakiler, bazılarının kafalarını karıştırıyorlar bazı yerlerde. Ellerinde imkân ve fırsatları, biraz da enaniyetleri var. Mesela bir yerde bir kariyer yapmışsa, filan… Esas dünden bugüne onun kadar öyle kariyeri yok ama ölesiye canını, “Cân İsteyen”e (celle celâluhu) vermiş… “Cânımı Cânân istemiş, vermemek olmaz ey dil / Ne niza’ eyleyeyim, o ne senindir ne benim!” “Canımı Cânân isterse, minnet cânıma / Can nedir ki, onu kurban etmeyem Cânânıma!..” Fuzûlî, ruhun şâd olsun!.. Böyle demiş, o yolda at koşturmuş insanlar… “Yahu biz de varız!..” İbn Ahtal’in “Biz de varız!” mülahazası, hafizanallah. Bunlar, şerâre üretirler. Bunların şeytanî şerarelerinin tesirinde kalan insanlar olur.

O zaman, bu işe baş koymuş, bu iş karşısında iki büklüm olmuş, Hak karşısında el-pençe divan durmaya ahd ü peymânda bulunmuş insanlara düşen şey, sabitkadem olmaktır. Madem İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Kalb” yazısında da geçtiği gibi, günde belki bazen yüz defa şu muhtevada dualar ediyordu: يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ، ثَبِّتْ قَلْبِي عَلَى دِينِكَ “Ey kalbleri evirip çeviren -zaten evrilip çevrilme, karakteri olan kalbleri evirip çeviren- Allah’ım! Benim kalbimi imanda sabit kıl!” يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ، ثَبِّتْ قُلُوبَنَا عَلىَ دِينِكَ “Ey kalbleri evirip çeviren Allah’ım! Kalbimizi ibadet ü tâate tevcih buyur! Yârımız, yardımcımız ol!” Başka bir duası; يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ، بِرَحْمَتِكَ أَسْتَغِيثُ، أَصْلِحْ لِي شَأْنِي كُلَّهُ، وَلاَ تَكِلْنِي إِلَى نَفْسِي طَرْفَةَ عَيْنٍ “Ey Hayy u Kayyûm olan Allah’ım! Rahmetine sığınarak bunu diliyorum. Beni nefsim ile bir göz açıp kapayıncaya kadar başbaşa bırakma. (Göz açıp-kapama, bu!) Bundan daha az bir zaman bile beni benimle, nefsimle başbaşa bırakma.” Ondan daha az… Zayıf bir rivayette, وَلاَ إِلَى أَحَدٍ مِنْ خَلْقِكَ “Halktan herhangi bir kimseye bile, bu kadar zamancık, beni bırakma Allah’ım!” Evet, “Tut elimden Allah’ım! Tut ki, edemem Sensiz!” mülahazası ile hep Cenâb-ı Hakk’a teveccüh edip, sarsılmamak için lazım gelen her şey yapılmalı.

   Gecelere teheccüd ile ışık saçarak ve gündüzleri her fırsatta sohbet-i Cânân’a koyularak manen beslenmeli; dostlarımıza da ümit, inşirah ve moral kaynağı olmalıyız!..

Bugüne kadar bazıları aksatmış ise, teheccüd namazını ihmal etmemeliler. “Çün gündüz olursun nice ağyâr ile gafil / Ko gafleti, Dildar’dan -bari- utan gecelerde! // Az ye, az uyu, hayrete var, fânî ol / Allah’ı bul, ol O’na mihman gecelerde.” İbrahim Hakkı’dan bazı değişikliklerle ifade ettim. O gecenin karanlığında -esasen- senin aydınlık anlarındır; çünkü karanlıkta da her şeyi gören, sana şah damarından yakın Birisi vardır. Başını yere koyup içini döktüğün zaman, işte O (celle celâluhu), hadîsin ifadesiyle, “Semâ-i dünyaya teveccüh buyurur.” “İner” sözüyle ifade ediliyor; manası, murad; müteşâbih bir beyan, bu. “Semâ-i dünyaya iner: İstiğfar eden yok mu, dua eden yok mu?!.” Sanki sen, o halinle dua ediyorsun, istiğfarda bulunuyorsun, “Allah’ım, Sen!” diyorsun O’nun beklentisine; o mevzuda “intizâr-ı Kudsiyesi”ne diyeyim, “intizâr-ı Kudsiyesi”ne: “Ben varım yâ Rabbi!” diyorsun. Gece, yumuşak döşekten uzaklaşıyorsun. تَتَجَافَى جُنُوبُهُمْ عَنِ الْمَضَاجِعِ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ خَوْفًا وَطَمَعًا “Geceleyin yanları yataklardan uzaklaşır; bir yandan (celâlinden) endişe, öte yandan (rızasını) ümit ederek Rabbilerine yalvarırlar.” (Secde, 16/32) O sıcak döşekten, sıcak yorganın altından, sıcak hayat arkadaşının yanından kalkarak gece el-pençe divan durmak üzere seccadeye koşma.. başını yere koyma.. içini Allah’a dökme.. ve “Allah’ım, bizi bir adım kaydırma, bahtına düştük!” deme, yalvarıp yakarma… Birincisi, bu.

İkincisi de bu türlü yerlerde bir araya geldiğimiz zaman -benim şu anda yaptığım gevezelik gibi değil, belki söylenen sözlerin muhtevası itibarıyla- birbirimizi rehabilite etmemiz lazım. İmmün sistemini güçlendirmemiz lazım. Kuvve-i maneviyeleri takviye etmemiz lazım. İşi evirip-çevirip sohbet-i Cânân’a getirmemiz lazım. Allah’a bağlamamız, Rasûlullah’a bağlamamız, Bû Bekr u Ömer u Osman u Ali’ye, sahabe-i kiram efendilerimize, Peygamberân-i ızâma bağlamamız lazım.

Düşünün ki Kur’an-ı Kerim’de enbiyâ-ı ızâm, Kur’an’ın “tasrif” dediği üslupla, belki yüz yerde, farklı şekilde, farklı üsluplar ile zikrediliyor. Demek, farklı pozisyonlar oluyor; “Bu defa şu üslup ile bir reçete!.. Ey Habib-i Zîşân’ım! Muktedâ-bih olman itibarıyla, Sana söylüyorum ama meseleyi -Kızım, sana söylüyorum; gelinim, sen anla!- arkandakiler anlasınlar! Madem Senin arkanda el-pençe divan duruyorlar, Ben, Sana diyorum ama onlar anlasınlar, sözüm onlaradır!” diyor, değişik tasrifler ile sürekli rehabilite ediyor Allah (celle celâluhu). Tekrârât-ı Kur’aniye’de, Hazreti Pîr’in ifadelerine bakmak lazım; tekrar ediyor, tekrar ediyor. Tekrârât-ı Kur’âniyeyi, oryantalistler, tenkit mevzuu yapıyorlar; oysaki o Hazret, onu Kur’an-ı Kerim’in ayrı bir mucizesi, bir kerameti, Kur’an’da Allah’ın insanlara ayrı bir ikramı olarak gösteriyor.

Evet, oturup kalktığımız her yerde, insanları rehabilite etme adına, moralize etme adına, sürekli birbirimizi takviye etmeli, baş başa vermeliyiz, Allah’ın izni ve inayetiyle. Öfkelenme, çırpınma, dövünme yerine, o türlü durumlarda şeytan nasıl pozisyon değerlendiriyor, biz de o pozisyonları “Burada, şimdi şunu değerlendirmek lazım!” deyip değerlendirmeliyiz.

Burada, min gayrı haddin şunu da ifade edeyim: Sizin Kıtmîr’iniz; yirmi tane rahatsızlığım var; evet, yirmi tane. Ama gördüğünüz gibi, mesela burada bakın bana, hiçbir şey yokmuş gibi konuşuyorum. “Bu adam yirmi yaşındaki gibi konuşuyor!” diyebilirsiniz, oysaki onun dört katı. Ve şimdiye kadar da dünya zevki namına bir şey bilmiyorum. Hep ömrüm sıkıntılar içinde geçti. Talebeliğim de öyle, darbeler ile de öyle; her defasında her darbe, tankın paletleri gibi gelip benim üzerimden geçti. Fakat gördüğünüz gibi, böyle…

Neden? Bu, kendi kuvve-i maneviyemin, immün sistemimin güçlülüğü değil. Fakat, hakkım yok sizin kuvve-i maneviyenizi kırmaya!.. Burada elimden geldiği kadar, Allah’ın izni ve inayetiyle, iradenin hakkını vererek, bir moral insanı gibi… İnşaallah hakikatini de Cenâb-ı Hak lütfeder. Bir yönüyle sizin morallerinizin bozulmamasına çalışacağım, Allah’ın izni ve inayetiyle. Cenâb-ı Hak, emanetini alacağı âna kadar da bu mevzuda aynı tavrı sergilemeye kararlıyım. Cenâb-ı Hak, beni, dediğim, ettiğim, düşündüğüm şeylerde yüz üstü bırakmasın!.. (Âmin). Yolundakileri yüzüstü bırakmasın!.. Bırakmaz; şimdiye kadar bırakmadığı gibi, bırakmasın!..

اَللَّهُمَّ يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ، ثَبِّتْ قُلُوبَنَا عَلَى دِينِكَ * يَا مُصَرِّفَ الْقُلُوبِ، صَرِّفْ قُلُوبَنَا إِلَى طَاعَتِكَ * يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ، بِرَحْمَتِكَ نَسْتَغِيثُ، أَصْلِحْ لَنَا شَأْنَنَا كُلَّهُ، وَلاَ تَكِلْنَا إِلَى أَنْفُسِنَا طَرْفَةَ عَيْنٍ، وَلاَ أَقَلَّ مِنْ ذَلِكَ، وَلاَ إِلَى أَحَدٍ مِنْ خَلْقِكَ، مِنَ السِّيَاسِيِّينَ، وَالْمَدَنِيِّينَ، وَاْلاِسْتِخْبَارِيِّينَ، وَالْعَدْلِيِّينَ، وَالشُّرْطِيِّينَ، وَالشَّيْطَانِيِّينَ * آمِينَ، أَلْفَ أَلْفِ آمِينَ * وَصَلَّى اللهُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلَّمَ

“Ey kalbleri evirip çeviren Allahım! Benim kalbimi dininde sabitleyip perçinle!.. Ey kalbleri halden hale koyan Rabbim, kalblerimizi ibadet ü tâatine yönlendir!.. Yâ Hayy, ya Kayyûm (gerçek hayat sahibi ve kâinatı ayakta tutan), rahmetin hürmetine Sen’den yardım diliyoruz; her halimizi ıslah et ve göz açıp kapayıncaya kadar -hatta ondan daha az bir süre- olsun bizi nefislerimize bırakma. Bizi mahlûkatından herhangi birinin, politikacılar, sivil halk, istihbaratçılar, hukukçular, emniyet görevlileri ve her türlü şeytan avenesinden herhangi bir kimsenin merhamet(sizliğ)ine de bırakma!.. Dualarımızın kabul edilmesine en büyük vesile olarak gördüğümüz Rasûl-i Ekrem aleyhissalâtü vesselam Efendimiz’e, temizlerden temiz nezihlerden nezih aile fertlerine ve ashabına salat ü selam eylemeni dergâh-ı uluhiyetinden diliyoruz Rabbimiz!..”

Bamteli: HUZUR, TABİÎ İHTİYAÇLAR VE GÂYEYE SADÂKAT

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Kâmil mü’min, bir huzur insanıdır; zira o emindir her şeyi O’na bağlayıp yürüdüğü takdirde hedefe ulaşacağından, yol boyu güven içinde bulunacağından ve ötelerde de iç içe “şeb-i arûs”lar yaşayacağından!..

İnsanları huzura bâis (götüren, vesile olan) üç husus vardır: Akl-ı selim, kalb-i selim, ruh-i selim; bunlara bağlı “hiss-i selim”i de ilave edebilirsiniz. Bunlar, insanı, huzur iklimine götürür, huzur atmosferinde dolaştırır. En acı anlarda bile insan, sürekli huzur soluklar. Aklı selim ise, kalbi selim ise; ruhu selim ise ve letâf-i insâniyesi selim ise, yani ârızâlardan müberrâ, nefsânî ve cismânî virüs bulaşmamış ise, insan her yerde huzur soluklar. O, kimseyi rahatsız etmez ve herkes “Keşke o gelse de yanımıza otursa!” der.

Hani, İbn Abbas hazretleri çok güzel koku kullanıyor, gülyağı sürüyor öyle geçiyor; o bir yerden geçerken, pencerelere koşuyor millet, “Acaba ıtriyatçı birisi mi geçti!” falan diyorlar. Aynen öyle, insan, geçtiği her yerde güzellikler sergilemeli.. huzura bâdî/bâis tavırlar sergilemeli.. ve millet demeli ki: “Keşke o gelip hep önümüzden geçse, durduğumuz saflarda içimizde bulunsa, yanımızda olsa, bir şeyler söylese de kulaklarımızın pası açılsa, nöronlarımız farklı harekete geçse, kuvve-i hâfızamız duymadığı şeyleri duysa ve duyduğu o şeyleri de orada hep hıfzetse, sonra diyeceği-edeceği şeyleri onun ile test ederek ortaya koysa!..”

“Huzur insanları”, başkadır; onlar, kimseyi incitmezler, kırmazlar, rencide etmezler. Evvelâ herkese “insan olarak” bakarlar. İnsan, “insan” ise, nerede duruyorsa dursun, hangi anlayışta olursa olsun, insan, “insan”dır. Neden? Nakış, nakkaşsız olmaz; bir san’at, sâni’siz olmaz. İnsan da Allah’ın nakşettiği bir şeydir; O’nun (celle celâluhu) Kudret, İrade, Meşîet fırçasından geçmiş, “Ahsen-i takvim’e mazhar yarattım!” demiş, “kıvamında”. İç-dış yapısı ile öyle âhenk içinde bir varlık ki, şimdi anatomistlerin çok küçük parçaları tahlillerinde bile ortaya çıkıyor. En küçük bir parçacığında bile ihtimal hesaplarına göre, riyâzî mülahazaya göre, trilyonca ihtimalde o şeyin kendi kendine olması mümkün değildir. İşte böyle bir sanat eseri! Böyle bir sanat eseri ortaya koyan Allah’a karşı, sanatından dolayı saygı duymak ve Allah’ın sanatına, O’nun sanatı olması itibarıyla saygı duymak…

“İman”, ona ayrı bir derinlik, ayrı bir buud kazandırır; “İslam”, ayrı bir derinlik, ayrı bir buud kazandırır; kalbî hayat/ruhî hayat, ayrı bir derinlik, ayrı bir buud kazandırır. Fakat bütün bunlar, -bir yönüyle- o insanın maddî-manevî anatomisiyle alakalıdır. “Maddî anatomisi”ni, Alexis Carrel güzel tahlil etmişti, ellili yıllarda; zannediyorum 58’de falandı, onun kitabı Türkçe’ye tercüme edildi. Bir de insanın “manevî anatomisi” var; o da insanın “iman-ı billah”ı, “marifetullah”ı, “muhabbetullah”ı, “zevk-i rûhânî”si, “aşk u iştiyâk-ı likâullah”ı… “Cüdâ düştüm güzellerden / Derem: ‘Vâ hasretâ!’ şimdi.” mülahazasıyla yaşaması… “Sen’den uzak kaldım; bir an evvel kavuşma iştiyakıyla doluyum. Kalbimin ritimlerinde, O’nu Sen biliyorsun; kalbim hep Sen’in için çarpıyor, nabızlarım Sen’in için atıyor!..” Böyle bir iştiyakla… Hani Hazreti Mevlânâ’nın vefatına “şeb-i arûs” diyorlar; evet, işte o, dostun “Dost”a ulaşması ânı.

Şimdi düşünce dünyasını böyle ulvî şeylere, çok yüksek gâyelere bağlamış bir insan, zannediyorum dünyada çektiği şeylerden de hiç ızdırap duymaz. Çünkü kazanacağı şeyi başta kazanmış demektir. Sıkıntılar geldiği zaman, baştan kazanmış olduğu şeylere nazarını diker, nazar yolu ile onlar beynine akar ve bütün benliğini sarar. Sonra da kendi kendine, halk ifadesiyle -bağışlayın-: “Ulan boşver!” der. Neyi? Zincirlere vurulmayı.. Promete gibi dağın başında bir yere çivilenmeyi… “Adam boşver… Boşver!”

   Hem dünya hem de ahiret için iyilik ve güzellik talep edilmeli; her iki âlemde haseneye ulaşabilmek için de her zaman reca, teyakkuz ve temkîn yörüngeli bir hayat sürmeli!..

Bütün büyükler, hep çekmişler, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallahu aleyhi ve sellem) ve bütün enbiyâ-ı izâm… Hazreti Âdem’den O’na (aleyhissalâtü vesselam) kadar hep çekmişlerdir. İnsanlığa düşünceleriyle, yüksek fikirleriyle faydalı olan insanlar da çekmişlerdir. Sokrates, çekmiştir, zehirlenmiş; Eflatun, çekmiştir; yararlı olan herkes, mutlaka çekmiştir. Onun için buyurur Hazreti Sâhib-i Zîşân, Söz Sultanı (sallallahu aleyhi ve sellem): أَشَدُّ النَّاسِ بَلاَءً اَلْأَنْبِيَاءُ، ثُمَّ اْلأَمْثَلُ فَالْأَمْثَلُ “Belânın en çetini, en zorlusu, başta enbiyaya, sonra derecesine göre diğer insanlara!..” Belâ ve musibetler, demek ki insanın seviyesiyle -eski ifade ile diyelim- “mebsûten mütenâsib”, yeni yalın ifadesi “doğru orantılı”.

Şu kadar var ki, bela ve musibet istenmemeli. Çünkü Allah, istenecek şeyi bize talim buyurmuş: رَبَّنَا آتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي اْلآخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ “Rabbimiz, bize dünyada da (Sen’in nezdinde) iyi ve güzel her ne ise onu, Âhiret’te de (yine Sen’in indinde) iyi ve güzel olan ne ise onu ver ve bizi Ateş’in azabından koru!” (Bakara, 2/201) Allah’ım! Bize dünyada da, âhirette de güzellik ver. Her şeyde güzellik; duyguda düşüncede güzellik, cismânî huzurda güzellik; güzellik, güzellik… Birilerinin sadece meseleyi, beklentiyi dünyevî debdebe ve saltanata bağlamalarına, ona bağlı istemelerine ve talep etmelerine karşılık, Allah bunu talim buyurmuş. Onlara o verilir ama onun ile kalırlar. Ama birileri de vardır ki hac ayetlerinin sonunda Bakara sûre-i celîlesinde şöyle anlatılır: وَمِنْهُمْ مَنْ يَقُولُ رَبَّنَا آتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْآخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ “Buna karşılık, onların içinde ‘Rabbimiz, bize dünyada da (Sen’in nezdinde) iyi ve güzel her ne ise onu ver; Âhiret’te de (yine Sen’in indinde) iyi ve güzel olan ne ise onu ver. Ve bizi Ateş’in azabından koru!’ diye dua edenler de vardır.” (Bakara, 2/201) Dünyada da, âhirette de güzellik isterler. وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ “Bizi Cehennem azabından da âzâde eyle, halâs eyle!” derler. (Âmin.)

Vakıa hiç kimse Allah’ın rahmetinden ümidini kesmemeli!.. يَا نَفْسُ لَا تَقْنَطِي مِنْ زَلَّةٍ عَظُمَتْ *** إِنَّ الْكَـبَائِـرَ فِي الْغُفْرَانِ كَاللَّمَمِ “Ey nefis! Allah’ın rahmetinden ümidini kesme! Günahlar, Cenâb-ı Hakk’ın rahmet deryasına nispeten, derya yüzündeki köpük gibidir!” لَعَلَّ رَحْمَةَ رَبِّي حِينَ يَـقْسِمُهَا *** تَأْتِي عَلَى حَسَبِ الْعِصْيَانِ فِي الْقِسَمِ “Umulur ki, Rabbimin rahmeti, O onu paylaştırırken, taksimde günah miktarınca gelir.” Sanki Cenâb-ı Hakk’ın rahmeti, insanlara masiyetleri ile mütenasip olarak gelmiştir; ne kadar hatalı iseler, o kadar acınacak durumdadırlar, Allah da o kadar “Raûf”tur, “Rahîm”dir. Bir taraftan bu mülahazalar; öbür taraftan da temkîn…

Temkîn, tasavvufta en son mertebedir. Dikkatli olma, “teyakkuz”dan çok ötedir; çünkü teyakkuz ilk basamaktır, atacağı adımı uyanık olarak atmak, “sâir fi’l-menâm” olmamak. “Abdullah Efendi” romanında anlatır bunları Tanpınar, “sâir fi’l-menâm” sözüyle; eskiler öyle derdi, “uyur-gezer” demek. İnsan, gireceği bir yer için uyur-gezer olarak gitmemeli; gözleri, açık olmalı; kalbi, hüşyâr olmalı; beyninin bütün nöronları çalışmalı o istikamette. Fakat bir zerre sermayesi var!.. Onun bile nezd-i Ulûhiyet’te kıymete geçeceğini, bir şey ifade edeceğini düşünerek Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinden de kat’iyen ümidini kesmemeli! Cenâb-ı Hak, o dengeyi korumaya bizleri muvaffak eylesin!..

   Peygamber Efendimiz’e yaşatma yaşamadan daha zevkli geliyor, yedirme yemeden daha fazla haz veriyor ve sevindirme sevinmeden daha şirin görünüyordu; onun için ruhunun ufkuna yürürken mübarek zırhı, üç-beş kuruşluk nafaka karşılığında bir dünyalı nezdinde rehin bulunuyordu.

Bazı kimseler, ille de Rabbimiz ile münasebetlerini daha kavî tutmak ister; “fenâ fillah”, “bekâ billah-maallah”, hatta “anillah” zirvelerini hedeflerler. Seyr anillah; yaşamasını yaşatmaya bağlı olarak yaşama demektir. “İnsanları yaşatıyorsam, yaşamamın bir anlamı var!” demektir. Çok iyi biliyorsunuz; Efendimiz’in Miraç’tan dönüşünün manası, budur. O (sallallahu aleyhi ve sellem), o güzellikleri temaşa ettikten sonra, adeta “Ben bunları nasıl nefsime münhasır görürüm! Bana karşı şöyle-böyle alaka duyan insanların elinden tutup onları da bu ufka ulaştırmak düşmez mi bana?!” demiştir.

O güzellikleri görüyor, fakat ne başı dönüyor, ne bakışı bulanıyor orada! Hazreti Pîr’in ifadesiyle, “Cennetin binlerce sene hayatı, bir dakika rü’yet-i Cemâline mukâbil gelmez! Dünyanın da binlerce sene hayatı, Cennetin bir saatine mukabil gelmez!” Şimdi bütün bu güzellikleri temâşa ettikten sonra, bayılıyor O (sallallahu aleyhi ve sellem) bir şeye!.. Neye bayılıyor? “Ellerinden tutup oraya getireceğim insanları da getirmeliyim ben!” diyor.

Sekiz sene çekmiş orada, boykota maruz kalmış, aç-susuz bırakılmış. Kâbe’nin karşısında başını yere koyduğunda, sırtına işkembe konmuş, Ukbe ibn Ebî Muayt gibi bir şakî, eşkâ tarafından. “Eşka’l-kavm” (أَشْقَى الْقَوْمِ); o toplumun en kötüsü, şakîsi, şerlisi. Hazreti Sâlih’in “eşka’l-kavm”i var ya!.. Eşka’l-kavm, boğazını sıkmış, öldürmeye teşebbüs etmiş. Çok defa Mü’min-i Âl-i Firavun’un fonksiyonunu edâ eden o sıddîklar sultanı Hazreti Ebubekir yetişmiş. “Yapamazsınız onu!” demiş, göğsünü germiş. O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) ölümünün -hâşâ- O’nun ruhunun ufkuna yürümesinin önüne geçmiş; “Ruhunun ufkuna yürüyecek biri varsa o benim, öteye yürüyecek bir ruh varsa, o da benim ruhumdur!” demiş.

Aynen ona öyle bakılmış, Mü’min-i Âl-i Firavun. Nasıl ki, Mü’min-i Âl-i Firavun, Hazreti Musa’ya karşı kollarını germiş, Firavun’un dokunmasına mani olmuş!.. Başkomutan; Âsiye validemizin ağabeyi, Firavun’un ordularının da başkomutanı, Mü’min-i Âl-i Firavun. Kur’an’da “Mü’min Sûresi” var, ondan bahsediyor. Adamın usulüne göre bahsetmesine -antrparantez- bayıldığımı size söylemiştim. Nereden, nasıl başlıyor.. sözünü nasıl noktalıyor.. en sonunda nasıl وَأُفَوِّضُ أَمْرِي إِلَى اللهِ diyor… Artık ölüm, onun kapısının ziline dokununca, “Emrimi Allah’a havale ediyorum!” diyor. Ve Allah da onu koruyor. “Sen, Mevlâ’yı seven de, Mevlâ seni sevmez mi? / Rızasına iven de, rızasını vermez mi? / Sen, Hakk’ın kapısında, canlar fedâ eylesen, / Emrince hizmet etsen, Allah, ecrin vermez mi? / Sular gibi çağlasan, Eyyüp gibi ağlasan, / Ciğergahı dağlasan, ahvalini sormaz mı?” O, öyle yapınca, Allah da onu koruyor.

Öyle diyor Kur’an: فَوَقَاهُ اللهُ سَيِّئَاتِ مَا مَكَرُوا وَحَاقَ بِآلِ فِرْعَوْنَ سُوءُ الْعَذَابِ “Neticede Allah O’nu (Firavun ve yönetiminin) kurduğu tuzakların şerrinden korudu; buna karşılık, Firavun oligarşisini o en kötü azap kuşatıverdi.” (Mü’min, 40/45) Bazıları, “Firavun onu öldürdü.” diyor; bu doğru değil. Esas, mazbut Siyer kitaplarına göre, Firavun boğulduktan sonra orada Mısır’ın kaderine hâkim oluyor Mü’min-i Âl-i Firavun. Birçok benzerlikle beraber, o yanı da aklıma gelmemişti. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun “mü’min”i (Hazreti Ebubekir radiyallahu anh) de aynı zamanda insanlığın kaderine hâkim oluyor.

Evet, Allah Rasûlü, insanlığın elinden tutup gördüğü, duyduğu, zevkettiği şeyleri onlara da duyurmak için miraçtan döndü. Çok civanmert bir insan!.. Hep, yaşatma duygusuyla yaşıyor; “Ben, birilerini yaşatmayacaksam, yaşamamın anlamı yok!” diyor. Ve Allah (celle celâluhu) da O’na (sallallahu aleyhi ve sellem) verdikçe veriyor, verdikçe veriyor, verdikçe veriyor. Bir istiyor, on veriyor; on istiyor, yüz veriyor; yüz istiyor, bin veriyor.

Rehber-i Ekmel Efendimiz, dünyevî bir kısım isteklerde bulunmuyor; burada zaruri ihtiyaçlarını temin ile iktifa ediyor. Hayat-ı seniyyelerini o mevzuda zaruretlere bağlıyor; öyle ki, dünyadan göçüp giderken, mâlum, kalkanı birinin, bir Musevî’nin elinde rehin bulunuyor. Çoluk-çocuğunun rızkını temin etmek için borç para almış. Evet, böyle gidiyor dünyadan.

   İnsan hayatında muktezâ-i beşeriyet olan hususlar sadâkat ve vefanın rağmına değildir; bir mefkûre insanı beşerî hal ve ihtiyaçları ile gaye-i hayaline sadâkat ve vefasını bir arada dengeli götürebilir.

Bununla beraber Allah Rasûlü aynı zamanda aile hukukuna riayet ediyor, kendi sıhhatine dikkat ediyor ve çevresine de o mevzuda tenbihler yapıyordu. Ezcümle, إِنَّ لِرَبِّكَ عَلَيْكَ حَقًّا، وَلِنَفْسِكَ عَلَيْكَ حَقًّا، وَلِأَهْلِكَ عَلَيْكَ حَقًّا، فَأَعْطِ كُلَّ ذِي حَقٍّ حَقَّهُ “Allah’ın, senin üzerinde bir hakkı vardır; nefsinin bir hakkı vardır; aile efradının da bir hakkı vardır; her hak sahibine, hakkını ver!” buyuruyordu. (Ebu Derdâ hazretleri dünyadan bütün bütün el etek çekince) önce bu mesaj ile Selman-ı Fârisi’yi gönderiyor ona; sonra o da test ediyor, bakıyor ki Efendimiz aynı şeyi söylüyor, sallallahu aleyhi ve sellem. Şimdi Sâdıklar Sâdıkı… O’na (sallallahu aleyhi ve sellem) “Sıddîk” mı diyeceksiniz, “Esdak” mı diyeceksiniz?!. Dildeki ism-i tafdil kipiyle -herhalde- “Esdaku’l-Esdakîn / Sâdıklar Sâdıkı” demek lazım.

O’ndan (sallallahu aleyhi ve sellem) o meselenin zılliyeti Hazreti Ebubekir’e intikal edince, yine mübalağa kipiyle ifade ediliyor, “sıddîk” deniyor. “Sâdık” değil, sadece “doğru” değil; “sıddîk”, çok yaman bir sâdık, her şeyinde doğru. Ama onun (radıyallahu anh) da eşi var, evladı var, bildiğiniz gibi. Aynı zamanda küçük bir kulübe bile olsa bir evi de var, başını sokacağı bir evi de var. Devlet bir maaş veriyor ama o adalet anlayışıyla, “Halkın orta seviyesindeki veya en düşük seviyesindeki ne ile geçiniyorsa, bana öyle bir maaş takdir edin!” diyor, devlet reisi iken.

Evet, bu derin hakikat, onu iddia edip de yaşamayanların sağır kulaklarına, kör gözlerine ve anlamayan kalblerine mızrak gibi saplansın!.. “Ben öyle bir Peygamber’in ümmetiyim ki, bir bardak su, iki tane hurma ile hayatını geçirmişti!” “Maşallah”ları var, aynı şekilde yaşıyorlar (!); bayılıyor insan onların yaşamalarına!.. Hayatlarında bir günde sarfettikleri şeyler, bir köyün, bir günde kullandığı şeylerin kat kat üstünde… Ya, işte öyle bir Peygamberin ümmetiyiz!..

Sıddîk… Hazreti Fâruk-i âzam, devletler muvazenesinde denge unsuru haline gelmiş. Dünyaya yeniden bir nizam vermiş. Adaleti dillere destan olmuş; Pers’te olmuş, Roma İmparatorluğu içinde olmuş. Eğer halk, ayak takımı, dini bilmeyen kimseler o mevzuda ayak diretmeselerdi, belki o gün başlarındaki hükümdar Herakliyus da Müslüman olacaktı. Nitekim Dihyetu’l-Kelbî’nin (radıyallahu anh) mesajı karşısında, yumuşamış; “O, Peygamberdir ve benim şu ayağımı bastığım yere bir gün gelip hâkim olacaktır!” demişti. Bunlar, belli bir dönemde hizaya gelmişler, onların o mevzudaki o engin insanî derinlikleri karşısında. Uzun sözler değil, Firdevsî destanlar değil onları insafa getiren… Gâlib’in şiirleri, Mevlânâ’nın nazımları gibi değil… Esas; hâl derinliği, temsil derinliği, hakkaniyet derinliği, adalet ve insanî değerler derinlikleriyle gönüllere öyle taht kurmuşlar ki, herkes pes etmiş. “Bunlara da teslim olmayacaksak, kime olalım ki?!” demişler. Muvazene unsuru olmuş ama dünyadan giderken, çoluk-çocuğunu gayet fakir olarak bırakmış, öyle gitmişler. Milletin hukukundan zerre kadar almamışlar; وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ Zerre ağırlığı, atom ağırlığı veya elektron ağırlığı, nötron ağırlığı başkasının hakkı üzerlerindeyken Allah’ın huzuruna öyle gitmek istememişler. Öyle yaşamışlar onlar.

Şimdi böyle yaşamışlar ama bu dünyada ihtiyaçları olan şeyleri de -gördüğünüz gibi- görmüşler. Bunların hangisine “sâdık” değildir diyebilirsiniz; hepsi “sâdık” idi, “sıddîk” idi ama onları da yapıyorlardı. Hazreti Dâvud da sâdık idi, sıddîk idi; fakat elinin emeğiyle, zırh yapmak suretiyle geçimini temin ediyordu. Hükümdar idi; İsrailoğullarının o dönemde hükümet olarak zirve yaptığı bir dönem idi. Hazreti Süleyman, döneminde, garptan şarka her tarafa hâkim olmuştu. Hani tâ Sebe’ye kadar hâkim olduğu anlatılıyor; Sebe melikesinin gelip kendisine teslim olması da onu gösteriyor, Belkıs. Fakat şahsî hayatları itibarıyla, bakıyorsunuz ki onlar, sıradan birer insan gibi yaşamışlar. Bununla beraber mutlaka muktezâ-i beşeriyet olarak gerekli olan şeylerde de kusur yapmamışlar.

Çünkü tabiat ile savaşmaya kalkarsanız, yenik düşersiniz. Yemeden, içmeden yatmaya kadar, yatmadan beşerî garizelerinizi icrâ etmeye kadar, bir hayat arkadaşına kadar, çoluk-çocuğa kadar, başınızı sokacağınız bir binaya kadar… Evet, bu mevzuda tabiat ile savaşmaya kalkarsanız, bence maksadın aksiyle tokat yersiniz.

Ben kendim mi söyledim bunu?!. Allah Rasûlü (aleyhi ekmelüttehâyâ) buyuruyor ki: إِنَّ الدِّينَ يُسْرٌ، وَلَنْ يُشَادَّ الدِّينَ أَحَدٌ إِلَّا غَلَبَهُ “Din, yüsr (kolaylık) dinidir; herkesin tabiatına uygun, tabiatları da nazara alan bir dindir. Onu, kendi hevâ ve hevesine göre zorlaştıran, ağırlaştıran, yenik düşer!” Ve yine buyuruyor: يَسِّرُوا وَلَا تُعَسِّرُوا “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın!” وَبَشِّرُوا وَلَا تُنَفِّرُوا “Bişâret verin, müjdede/muştuda bulunun, insanları tenfir etmeyin, kaçırmayın!” Muktezâ-i beşeriyeti nazar-ı itibara alın! O insanları da o konumlarıyla görün, gözetin! İşte.. Söz Sultanı’nın beyanları bunlar, kendimden konuşmuyorum bu mevzuda. Fakat bunlar “sıddîk” olmalarına, “esdak” olmalarına mâni değil, o kadar. Ancak hak yemiyorlar, zerre kadar kimsenin hukukuna tecavüz etmiyorlar; faziletleri orada, meziyetleri orada, centilmenlikleri orada, civanmertlikleri orada.

   “Büyüklerde büyüklük alâmeti tevazu ve mahviyet, küçüklerde küçüklük emaresi de kibir ve enaniyettir.”

Büyükler, kendi kâmetlerine göre, mebsûten mütenâsib olarak, Allah ile münasebetleri ölçüsünde, bir taraftan “sadâkat”larını korumuşlar, fakat bir taraftan da muktezâ-i beşeriyeti gözetmişler. Hani hep arzettiğim gibi, bir Tahirî Mutlu’nun evi, evlâd u iyâli vardı, çoluk çocuğu vardı. Fakat belli bir dönemde, basılması gerekli olan kitaplara, o kitapları bastıracak Zat para bulamayınca, hemen hiç kimseye bir şey söylemeden köyüne gidiyor. Tarlasını satışa çıkarıp teklif ediyor. Malum ekonomide arz-talep mevzuu vardır; talep çok olursa, arz edeceğiniz şey de kıymet kazanır. Fakat o, kendisi “Ben, arazimi satıyorum!” diyor. Hep “Yahu, niye satıyorsun, mevsimi değil bunun şimdi! ‘Ben satıyorum’ deyince de fiyatını vermezler, bunun yarısını verirler!” diyorlar. Tahirî Mutlu diyor ki: “Benim Pîr-i mugânım, şem’-i tâbânım, ziyâ-i himmetim, dem-i devrânım orada kitaplarını bastıracak; fakat bastıracak para bulamıyor. Ben şimdi tarlalarımı, damımı satmazsam, ne zaman satacağım ki?!.”

Kıtmîr, o zatı görmüştü; defaatle huzurunda oturmuştu. Ama o sizin yanınızda kendini sizden çok küçük görüyordu. Ne kadar büyüktü?!. Büyüklüğün emâresi olarak, o Hazret’in dediği gibi: Bir insanın boyu yüksek ise, başkaları tarafından görülmek için, biraz büzülür; boyu kısa ise, âlem görsün diye ayakları üzerine dikilir. Büyüklerde büyüklüğün alâmeti, tevâzu ve mahviyettir. Küçüklüğün alameti de tekebbürdür, büyüklenmedir. Evet, bunu da alın, söylemeyeceğim ben, antrparantezini siz zihninizde oluşturun; günümüzdeki insanların tavırlarını Allah için değerlendirin!.. Komplekslere bakın; ne ile büyük görünmeye çalışıyorlar? Büyüklüğün emâresi, tevâzu ve mahviyettir!..

İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallahu aleyhi ve sellem), yerde, diğerleri ile beraber oturuyordu. Gelince dışarıdan birisi, tanımıyorsa şayet, “Acaba o mu, o mu, o mu?!” falan diyordu. Mesela, mübarek cemâl-i bâ kemâli -Kurban olayım ben O’na!..- Hazreti Ebubekir’e çok benziyordu; bazen, onun eline yapışıyorlardı. O (radıyallahu anh) böyle işaret ediyordu, eliyle, “O, O!..” diyordu. Büyüklüğü ile mebsûten mütenâsib bir tevâzu içindeydi; insana saygı duyuyordu, -işin/sohbetin başında geçtiği gibi- Allah’ın sanatına karşı saygı duyuyordu, kim olursa olsun!..

Cerîr, Yemen’de Becîle kabilesinin reisi, geliyor. Onların Kadîsiye savaşında yaptıkları kahramanlık, dillere destandır; o tevhid uğruna, Ruh-i Revân-i Muhammedî’nin bir şehbal gibi açması, dalgalanması uğruna, niceleri orada şehid oluyor, en çok şehid veren de Becileliler oluyor. O gelince, kimse bilmiyor kadrini; hemen mübarek sırtındaki cübbesini çıkarıp onun altına alıyor, “Buyur otur şuraya!” diyor. O kadar tevâzû, mahviyet içinde, İnsanlığın İftihar Tablosu. Evet, burada yine kesip, bir noktalı virgül koyayım; fikir devam ediyor. Biz, öyle bir Peygamberin ümmetiyiz!.. Ve O’nun yolunda yürüdüğümüzü iddia ediyoruz. Ben, sizin o yolda yürümediğiniz mevzuunda bir şey söyleyemem, Allah’a sığınırım, suizan etmiş olurum; fakat öyle bir Peygamberin yolunda yürüdüğümüzün farkında olalım!..

Arkasında O’nun Ashâb-ı Kirâm… Bir yönüyle, hâlesi… Nâbî, bir şiirinde şöyle der: “Değildir hâle çıkmış câmi içre, kürsi-i va’za, / Gürûh-i encümen, Nur âyetin tefsir eder mehtâb!” Kamer-i Münîr gibi görüyor, etrafında da hâlesi var, ışık hâlesi var. Yıldızlar ordusuna Nur ayetini tefsir ediyor. O, bir hatib için söylüyor; fakat diyorum ki: A be üstad Nâbî! Sen yanlış söylüyorsun, o söz O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) için idi esasen; bu, ancak O’na denebilirdi. Ama hüsnüzannının ifadesi, herhalde bir kalb ehline karşı söylüyor onu. Evet, öyle mahviyet ve tevâzû içinde idi ki o, başkalarının gözünde, O’nu daha bir büyük hâle getiriyordu. Bir kere böyle samimi, önyargısız bakan O’na hayran kalıyordu; Abdullah İbn Selâm gibi. O, Musevîler arasında yed-i tûlâ sahibi, duayen bir ilim adamı idi. Böyle baktı, önyargısız baktı, “Vallahi bu çehrede yalan yok!” dedi; kelime-i şehadet getirdi ve O’na iltihak etti, hâleye girdi. Kamerin etrafındaki hâleye girdi veya o yıldız ordusuna o da dâhil oldu.

   İnsan, yüksek bir ideale dilbeste olmazsa, enâniyetine takılmaktan kurtulamaz; bazen egoist olur, bazen egosantrist olur, bazen de narsist olur.

Bir dava adamı, bir mefkûre insanı… “Mefkûre” tabirini “ideal” karşısında dilimize Ziya Gökalp kazandırmıştır. Fakat sizin tanıdığınız Pîr-i Mugân, “gâye-i hayal” tabirini kullanıyor. Gâye-i hayal, bir insanın hayatının gayesi olması demektir. “Gaye-i hayal olmazsa veyahut nisyan veya tenasi edilse; ezhan enelere dönüp etrafında gezerler.” Öyle yüksek bir ideale dilbeste olmamışsa bir insan, enâniyetine takılmaktan kurtulamaz; bazen egoist olur, bazen egosantrist olur, bazen narsist olur, hafizanallah. Emsâl-i kesîresi ile günümüzde hepsi var; size “İşte bakın, şunları görün!” falan demeye lüzum yok. Başınızı kaldırıp böyle en yakından uzağa doğru baktığınızda, Cenâb-ı Hak sizi mahrum etmemiş, binlercesi ile karşı karşıya gelebilirsiniz, maşallahı var!.. O büyük zat da buyuruyor, “Bu asır, enâniyet asrı…” diyor. Kendini beğenmişler asrı, bu asır; hafizanallah.

Gâye-i hayal olmalı; insan yüksek bir mefkûreye dilbeste olmalı. Nedir gâye-i hayal? Bir kere, dinimiz açısından, Efendimiz buyuruyor ki; “Benim nâmım, güneşin doğup-battığı her yerde bayrak gibi dalgalanacaktır!” İşte al sana bir gâye-i hayal!..

Senin yakın tarihin itibarıyla… Üstad Necip Fazıl yine -makamı cennet olsun- derdi ki: “Türk milleti eğer gerçekten derinliğiyle bir millet ise şayet, İslamiyet ile o derinliğe ermiştir!” Bu da bin senelik bir şeydir. Bir anda onuncu asırda, onbirinci asra doğru gelirken, bin çadır o zaman. Bin çadır… Hani çadırlar, bizim bildiğimiz çadırlar gibi, üç kişilik çadırlar gibi değil; bir-iki ailenin içinde yaşadığı çadır; burada kurduydu bir arkadaşımız, bir zaman içinde de oturduk onun. Bin çadır birden dehâlet ediyor. Mübalağa olduğu kanaatinde değilim, diyorum ki: Hicaz’da zuhûr etti fakat o din, uçlar bıraktı; o uçlar, senin milletinin, senin atalarının eliyle, Buharîler, Müslimler, Nesâîler, Tirmizîler, Ebu Davud-i Sicistânîler vasıtasıyla… Tâ o dönemde başladı… Aynı zamanda onuncu asra gelince, yani Efendimiz’den neredeyse dört asır sonra… Düşünün Gazzâlî Tuslu’dur, beşinci asırda yaşamış, devâsâ bir insan. “Hüccetü’l-İslam” demişler kendisine; “Din için hiçbir delil olmasa, Gazzâlî delil olarak yeter!” demişler. Bunlar, senin içinden çıkmış; bu açıdan da senin geleneklerin ve kültürün, kültür değerlerin var.

Sen, bunları dünyanın değişik yerlerine götürdüğün, sergilediğin, meşherlerini yaptığın zaman, hüsn-ü kabul gördüler. Ama insan olarak başkalarının da sergilediği güzel şeyler vardır. Bakın şimdi; siz cebrî hicrete maruz kalmışsınız; adam, evinin anahtarlarını veriyor, “Bir sıkıntıya maruz kalmayın, maaşımın yarısını veriyorum!” diyor. Demek ki insan olarak, çok insanlarda, insana şâyeste bir kısım değerler var. Demek ki karşılıklı bir te’âtî (karşılıklı alış-veriş) oluyor.

Evet, temel disiplinlerinizle, temel esaslarınızla -bir yönüyle- filtreden geçirilmiş, kalibrasyon görmüş değerleriniz var, gelenekleriniz var, an’aneleriniz var. Bunların çoğuna da “tâlî derecede edille-i şer’iyye” diyoruz; Kitap, Sünnet, İcma-i Ümmet, Kıyâs-ı Fukaha aslî ama örf, âdet, gelenekler de var. Siz, bu güzellikler mecmuasını temsil ediyorsunuz, âdetâ bunları urba gibi giymişsiniz, tavırlarınızdan, davranışlarınızdan dökülüyor. Dünyaya açılmışsınız, her yerde millet, sizi görmüş, sonra bağrını açmış, kucağını açmış.

Gerçi şimdi bazı kafalar bozulmuş. Bunların eteklerine biraz para dökünce, bazı yerlerde, yüzde on yerde, hafif bir beyin bulanıklığı yaşandı. Fakat fesat, kolaydır; tahrip, kolaydır. Bir çocuk, kocaman bir sarayı, yerle bir eder. Sonra yüz tane mimar, bilmem ne kadar işçi, ne kadar zamanda ancak onu inşa eder. Tahrip taraftarları, sizin yüz yetmiş küsur ülkede açtığınız müesseselerin onda birinde ancak tahribe muvaffak oldular. Devlet gücünü kullanarak ancak o kadar tahribe muvaffak oldular.

O da zannediyorum, bütün zihinlerden silememişlerdir. Bir kısım angajmanlıklar vardır, diplomasinin gerekleri vardır. İçlerinden homurdanıp duruyorlardır fakat “Münasebeti bozmamız da doğru değil, çünkü çıkarlarımız da var; ee bunlar ile gelecekte beraber olacağız!” mülahazaları da vardır.

Fakat bir gün -zannediyorum- bütün bunlar ortadan kalkacak, siz, bugüne kadar kemâl-i samimiyet ile yürüdüğünüz yolda daha bir hızla yürüyeceksiniz. Durmamış iseniz şayet.. bir şeye takılmamış iseniz.. yeniden “Vira-bismillah!..” demeyecekseniz şayet… Sadece belki vites değiştirdiniz; sekizli viteste gidiyordunuz, dörde aldınız. Karşınıza bir araba çıkar, yürüyeceği şeridi bilmeyen biri ile karşılaşabilirsiniz, “Neme lazım, trafiğe sebebiyet vermiş oluruz!” filan mülahazasıyla vites değiştirdiniz. Şimdi eğer durmuyorsanız, Allah’ın izni ve inayetiyle, sekizinci vitesi, onaltı vites yaparsınız; onaltıyı otuziki, otuzikiyi altmışdört yaparsınız. Daha üstü var mı? Belki uçaklarınki olur!..  Neyse olduğu kadar olsun. Allah’ın inayeti, sizinle olsun!..

Bamteli: KAZANMA KUŞAĞINDAYKEN KORKU, İFTİRA ve GIYBET

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Duygu ve düşünce zehirlenmesine mübtelâ olan kimseler, hiçbir mahzur görmeden gıybet ve iftira edip duruyorlar; bazen korku bazen de atf-ı cürüm marazıyla başkaları da onlara iştirak ediyorlar.

Kritik bir dönemde yaşadığımızdan dolayı, bazılarımız, bazıları, belki epey insan, işin içinden sıyrılmak için arkadaşlarının aleyhinde konuştular, olmayacak şeyler söylediler. Önlerine yazılıp konan kâğıtlara imza atma mecburiyetinde bırakıldılar. (Zalimler onlara) “hücre” dediler, “sopa” dediler, “ilaç içirme” dediler, “Bu kâğıda imza atma…” dediler. Bu mevzuda tercihini yanlış yapanlar oldu. (Masumlara iftira atma yerine, her şeye rağmen) tercih edilmesi gerekli olan, “hücre” idi, belki “ilaç” idi, belki “dövülme” idi, “ağzın-burnun kırılması” idi, “kafanın yarılması” idi. Bunlar, o tercihi doğru yapana sevap kazandırırdı. Ama bir mü’minin aleyhinde konuşma, yazılan yalanı imza etme, iftira idi, bühtan idi, günah-ı kebâir idi.

Bunu bilerek yaptı ise, yapmada da mahzur görmüyorsa, zavallı -farkına varmadan- İslam yolunda (!) kâfir oldu. Çünkü, günah-ı kebâir, tevbe ile zâil olur; fakat insan yaptığı günahı, gıybeti, iftirayı, bühtanı, bir mahzursuz şeymiş gibi görüyor, hem de böyle sürekli tekrar edip duruyorsa, bunu “mahzursuz” kabul ediyorsa; beş vakit namaza beş de ilave etse, on vakit namaz kılsa, yine kâfir, yine kâfir, yine kâfirdir!.. Ve küfür, insanın o âna kadar yaptığı amelleri alır-götürür. O esnada ölse, öbür tarafa taşıyacağı hiçbir sâlih amel yoktur.

Böyle kritik bir dönemde “atf-ı cürüm” -hukukta geçen bir tabir- çok olur. Bazı insanlarda, başkalarını suçlamak suretiyle işin içinden sıyrılma gibi bir “kompleks” vardır: Atf-ı cürüm… “Birini karalarsak, biz, işin içinden sıyrılırız!” Hasımlar da -esasen- onu istemektedirler. Hafizanallah, böyle bir dönemde “gıybet” çok olur. Hele bir de hususî, kendini gıybete adamış, zift bir medya varsa!.. Bunların radyoaktif tesiri bütün topluma sirayet eder. “Alfa”sı olmasa “Beta”sı; “Beta”sı olmasa “Gama”sı; bütün kalbleri ifsat eder, kirletir, farkına varmadan. Bir yalan -böyle- herkes tarafından konuşuluyorsa, kahvedekinin mevzuu olmuşsa, lokaldekinin mevzuu olmuşsa, pastanedekinin mevzuu olmuşsa, hatta camide şadırvan başında namazı bekleyenin mevzuu olmuşsa, hafizanallah “Falanlar, filanlar, hainler, alçaklar, bayağılar!” diyorlarsa, hiç farkına varmadan toplum, bunları mahzursuz görmeye başlar, işlene-işlene ahvâl-i âdiyeden bir hal alır. Ve dolayısıyla topyekûn toplum, zehirlenmiş olur. Buna “duygu zehirlenmesi”, “düşünce zehirlenmesi” denir.

Böyle zehirlenen birinin Allah ile münasebetinden söz edilemez, Rasûlullah ile münasebetinden söz edilemez. O söz edenler de esasen, Makyavelistlerdir. Mesela “İslam!” derler, fakat onu kullanırlar. Ama iyi bilirler onun prim yapacağını. Biliyor musunuz Lenin ve Trocki, daha sonra da Stalin neyi kullandılar? Karl Marks ve Engels’in “Sermaye ve emek arasındaki mücadele” teorilerini kullandılar, kendi dünyalarında; çünkü toplum ona karşı duyarlı hale gelmişti. “Biz, emek verip de arzu ettiği kadar bir şey elde edemeyen insanları harekete geçirirsek şayet; diğerlerinin aleyhinde olur!” dediler. Bir Ortodoks dünyada bu, geçerli bir “materyal” idi. Onlar, Makyavelist bir mülahaza ile hedefe ulaşmak için bu materyali değerlendirdiler.

   Nifak ehli Makyavelistler, günümüzde dinin ve İslâmî değerlerin halk nezdinde prim yaptığını düşünerek mukaddesâtı dünyevî emelleri için birer meta gibi kullandılar/kullanıyorlar.

Onlar Müslümanlığı bilmiyorlardı ama bir gün dünyanın bir yerinde şayet nifak, mesela başkalarını aldatma, kandırma, olmadığı gibi görünme geçerli bir madde olsa, bu defa işin serkârları o argümanı değerlendirirler. Bir yerde toplumda az buçuk İslamî duygular gelişmişse, şöyle-böyle câmilerde cemaatin sayısı artmışsa… Bir zaman artmıştı; şimdi azalıyor, “Yüzde kırklardan yüzde yirmilere düşmüş!” diyorlar. “Uyuşturucu da ilk mektep talebelerine kadar inmiş!” diyorlar. Fakat o his, sönmemiştir; o uyuşturucuyu kullanmış, yerde kıvrım kıvrım kıvranan insana sorsan, “Ben Müslümanım!” der yine; meyhaneden çıkana sorsan, “Ben Müslümanım!” der; namaz kılmayan birine sorsan, caminin önünden geçiyor, “Ben Müslümanım!” der. Bu duygu değer kazandırdığından dolayı, bazıları onu suiistimal ederler.

Evet, bir dönemde sa’y ve sermaye değerlendirildi; Avrupa’da asırlarca sosyal mücadelelerin arkasında bu vardı. Bu mücadele, Karl Marks’ı ve Engels’i harekete geçirdi, “Das Capital” (Kapital) böyle yazıldı ve bunu daha sonrakiler yine “sa’y ve sermaye” meselesi olarak değerlendirdiler. Bir gün Müslümanlık bir yönüyle, şeklen, sûreten, herkesin benimsediği bir şey ise şayet, bu defa o Makyavelistler, hedeflerine ulaşmak için onu kullanırlar. Makyavelist yerine münafıklar da denebilir; böyleleri münafıktır zaten ve münafık, kâfirden daha şiddetlidir. Ve onların yaptıkları bu nifaka dinî kılıflar, kalıplar bulan, mesela rüşvete “hediye” diyen, mesela iftira etmeye, bühtanda bulunmaya اَلْحَرْبُ خُدْعَةٌ beyanını mesnet edinip “Bu, bir savaştır, savaşta da esas, ayak oyunu câizdir!” falan diyen insanlar, onların küfrüne iştirak ediyor demektir.

Öylelerinin cenaze namazları kılınmaz. Onlar için el açıp mezarlarının başında, musallanın başında dua etseniz, öbür tarafta Allah, size hesabını sorar; ilahiyatçı da olsa, imam da olsa, müezzin de olsa, Diyanet İşleri Başkanı da olsa, Allah, hesabını sorar. Neden?!. Çünkü münafığın rüşvetine sen, “hediye” dedin; yalanına “hud’a” dedin; aldatmasına, ayak oyununa اَلْحَرْبُ خُدْعَةٌ dedin. Bir yönüyle haramı, gayr-ı meşruyu, Makyavelist bir mülahaza ile “meşru” göstermek suretiyle, sen o sürülerin kafalarını bozdun; bilmem neyin arkasından sürüklenip giden koyun sürüsü gibi, arkasından sürüklenip gittiler.

Evet, bugün, “Yalan, râiç; hıyanet, mültezem; her yerde Hak meçhul / Ne tüyler ürperir yâ Rab, ne korkunç inkılap olmuş / Ne din kalmış, ne iman; din, harap; iman, serap olmuş!” Haçlı, geldiği zaman, “gâvur” diyordun sen. Ona karşı ya Kılıçarslan’ın, ya Alparslan’ın, ya Melik Şah’ın, ya Nureddin-i Zengi’nin veya Şîrgûh’un arkasında kenetleniyordun; duygu-düşünce birliği içinde onlara karşı savaş veriyordun. Belli idi düşman, sen de belli idin; senin bir çizgin vardı, kırmızı çizgin; onların da kırmızı çizgileri vardı; tehlike daha az idi. Ve aynı zamanda onlar, günümüzün bazı münafıklarının yaptığı gibi karıyı kocadan ayırmıyorlardı; evladı, annesinden-babasından ayırmıyorlardı; yuvaları, yetim bırakmıyorlardı; hiçbir şeyden haberi olmayan masum insanlar, çok küçük nispetlere bağlanarak zulme uğratılmıyordu. “Aynı telefon sistemini kullanmışsın!” diye zulme maruz kalma… İnanın ne Arslan Yürekli Richard, ne Topal Philip, ne Friedrich Barbarossa, bu türlü zulümleri irtikâp etmediler! Öyle zulümler irtikâp edildi ki, hafizanallah, Ebu Cehil yapmamıştı bunu, Amnofis yapmamıştı bunu! Bunları Müslüman bilerek arkalarından gitme, hafizanallah, öbür tarafta kâfirler ile haşr ü neşr olma gibi bir şey getirir.

   “Kiminiz kiminizi gıybet etmesin. Hiç sizden biriniz, ölmüş kardeşinin cesedini dişlemekten hoşlanır mı?”

Benim esas meselem: İftira ve bühtanın bir hastalık haline gelmesi, Mü’minlerin arasına bile sirayet etmesi… Bakın!.. “Acaba ne yanlış yaptık ki biz -falanların yanlışı- bugün bu iş başımıza geldi? Ali’nin yanlışı, Veli’nin yanlışı, Osman’ın yanlışı!.. Acaba bir kısım kimselere bir kemik atsaydık, bu şeyler başımıza gelir miydi? Acaba bir yerde bu okula adlarını ve namlarını verseydik, bu iş başımıza gelir miydi?” demek suretiyle atf-ı cürümde bulunma… Ve bu işin önde gidenlerine gıybette bulunma, iftira etme…

-Bir türüyle/yönüyle- gıybet, zinadan eşeddir ve gıybet, günah-ı kebâir arasında sayılmıştır. Kur’an, lisân-ı nezihi ile “kardeşinin etini yeme” diyor; o lisân-ı nezihine rağmen böyle ifade ediyor, demek ki başka şey muktezâ-i zâhire mutabık değil; onun için Kur’an onu bir çeşit “yamyamlaşma” olarak beyan ediyor: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اجْتَنِبُوا كَثِيرًا مِنَ الظَّنِّ إِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ إِثْمٌ وَلاَ تَجَسَّسُوا وَلاَ يَغْتَبْ بَعْضُكُمْ بَعْضًا أَيُحِبُّ أَحَدُكُمْ أَنْ يَأْكُلَ لَحْمَ أَخِيهِ مَيْتًا فَكَرِهْتُمُوهُ وَاتَّقُوا اللهَ إِنَّ اللهَ تَوَّابٌ رَحِيمٌ “Ey iman edenler! Zandan çok sakının. Çünkü zanların bir kısmı günahtır. Birbirinizin gizli hâllerini araştırmayın. Kiminiz kiminizi gıybet etmesin. Hiç sizden biriniz, ölmüş kardeşinin cesedini dişlemekten hoşlanır mı? İşte bundan hemen tiksindiniz! Öyleyse Allah’ın azabından korkun da bu çirkin işten kendinizi koruyun. Allah Tevvâb’dır, Rahîm’dir (tövbeleri kabul eder, merhamet ve ihsanı boldur).” (Hucurât, 49/12)

Şimdi o işin radyoaktif tesiri, onun gaması şuursuz kitlelere aksedince, onlar da oturup-kalktıkları her yerde “Biraz da biz gıybet edelim!” falan diyorlar ve candan kardeşlerini suçlamaya başlıyorlar. Onu icat eden, üreten, sistemini uygun ortaya koyan, belli argümanlar ile ifade eden insanlar, tesir ediyorlar kahvedekine, lokaldekine, pastanedekine, camidekine, şadırvan başında kollarını sıvamış abdest alana, ezana icabet edene, “Allahu Ekber!” dendiği zaman “Allahu Ekber” diyene… O da geliyor, gama tesiri ile sirayet ediyor, hiç farkına varmadan kalb ölüyor; ruh, felç oluyor; sır kapısı kapanıyor; Allah ile münasebet, kesiliyor. “Mezar-ı müteharrik bedbaht” haline geliyorlar; hareket eden ölüler haline geliyorlar.

Zira bir insanın hayatiyeti, kalbî ve ruhî hayatı ile alakalıdır. Kalbî ve ruhî hayatı olmayana “diri” denemez. Onun için Hazret, “Madem dünya hayatı ve cismanî yaşayış ve hayvanî hayat böyledir; hayvaniyetten çık, cismâniyeti bırak, kalb ve ruhun derece-i hayatına gir.” diyor. Demek ki kalb ve ruhun derece-i hayatına yükselmek, ancak kalben ve ruhen diri olmaya bağlı. Zehirlenmiş insanlar, Makyavelistlerin etrafa saçtığı zehirler ile zehirlenmiş insanlar, ölü sayılırlar; mezar-ı müteharrik, hareket eden ölüler, demektir. Bunların tek bir şeye istihkakları vardır; Allah kabul ederse, başlarında durup elleri kaldırıp ruhlarına birer Fatiha okumaya! Ölmüş demektir o camileri lebalep dolduran insanlar, eğer böyle zehirlenmişler ise; bunlar, bütünüyle ölmüş demektir, hafizanallah…

Bu, İslam dünyasının -İs-lam Dün-ya-sı-nın, hususiyle “zirve” seviyede bazı İslam dünyasının- hastalığı haline gelmiştir, marazı haline gelmiştir. “Ed-dâ’ul-‘udâl” (اَلدَّاءُ الْعُضَالُ) diyor Araplar, “onulmaz bir dert”, metastaz yapmış bir kanser, bir veba, bir tâûn; yakaladığını alıp götürüyor. Nereye götürüyor? “Kalb”sizliğe, “ruh”suzluğa, “sır”sızlığa, “hafâ” gaybûbetine, “ahfâ” gaybûbetine, Allah bilmezliğe, Peygamber bilmezliğe götürüyor, hafizanallah!..

Öyle bir durumda dilimizi tutmak, -belki- gıybet ve iftiraya girenlere “Sus! Allah, dilini kurutsun senin! Mü’min kardeşinin aleyhinde konuşma!” demek düşer bize. Kendini hizmete adamış insanlara gıybet ve iftiraya karşı tavır almak düşer.

   Sadece bir insanın celbi/iadesi için, bir tanesine -hem de ekonomik krizdeki bir millettin hakkı olan- on beş milyon doları teklif etmişler; bu denâeti Amnofis bile yapmamıştır!..

Bu güne kadar, Cenâb-ı Hak sizi çok şeylere muvaffak kılmış; kimse kendinden bilmesin onu!.. كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللهِ “Hepsi Allah’tan!” O’na binlerce hamd u senâlar olsun ki, sizi/bizi, çoğumuzu böyle hayırlı hizmette, aklımız ermediği halde, istihdam buyurdu. Başka yerlerde istihdam buyurabilirdi; bir yerde bir çıraklık, bir yerde bir amelelik verebilirdi. Öyle değil; i’lâ-ı kelimetullahta istihdam buyurdu. Siz, diliyordunuz, dileniyordunuz ve istiyordunuz: اَللَّهُمَّ أَعْلِ كَلِمَةَ اللهِ “Allah’ım, zatında yüce olan adını, Hak kelamını, İslam dinini bugün de dünyanın her bir köşesinde bir kere daha yücelt; hakkı-hakikati bütün gönüllere duyur. Allahım,” diyor muydunuz, demiyor muydunuz? اَللَّهُمَّ أَعْلِ كَلِمَةَ اللهِ فِي كُلِّ أَنْحَاءِ الْعَالَمِ وَفِي كُلِّ نَوَاحِي الْحَيَاةِ Dünyanın dört bir yanında, hayatın bütün birimlerinde, “mine’l-bâb ile’l-mihrâb”, köy muhtarlığından zirvedeki insana (serkâra) kadar… وَاسْتَخْدِمْنَا فِي هَذَا الشَّأْنِ “Ve bizi bu işte istihdam buyur!” وَضَعْ لَنَا الْوُدَّ بَيْنَ عِبَادِكَ “Kulların arasında da bu işi kabullenmeleri, hüsnükabul göstermeleri için bize vüdd vaz’ et!” Arzda, semada, uğradığımız herkes, gönlünü açsın!..

Açtılar mı, açmadılar mı? Dünyanın yüz yetmiş ülkesinde, millet, yirmi sene, yirmi beş sene, otuz seneye yakın, bağrını size açtı mı, açmadı mı?!. Hiçbir şüphe onlarda olmadı. Nabzınızı tuttular, kalbinizi dinlediler, hep istikamet solukları aldılar. Allah, yaptı… Siz istediniz bunu; Allah da yaptı. Doğru bir yolda yürüyordunuz; yapılması gerekli olan şey, o idi. Yeryüzünde bir dikili taşınız olmayacaktı.. bir zırhlı araba derdiniz olmayacaktı.. bir villa derdiniz olmayacaktı.. arkasında-önünde arabaların koşturduğu bir insan olmayacaktınız… Bunları hiç istemediniz. İstediğiniz bir şey vardı: Allah’ın nâm-ı celîli dünyanın dört bir yanında bayrak gibi dalgalansın! Nâm-ı celîl-i Muhammedî, dünyanın dört bir yanında bayrak gibi dalgalansın! Onun gösterdiği o hedef, tahakkuk etsin: “Adım, güneşin doğup-battığı her yere gidecektir!” Siz, bunu istiyordunuz; Allah da belli ölçüde bunu verdi. Bundan sonra o meseleyi tamamlama istikametinde gayret ortaya koyacaksınız!..

Nefsini, aklını, mantığını şeytana kaptırmış, tahripkâr insanlar da yapılanları yıkmaya çalışacaklar, yıkmak için ellerinden gelen her şeyi yapacaklar. Düşünün: Sadece bir insanın celbi/iadesi için, bir tanesine on beş milyon dolar teklif eden bir mantık!.. Amnofis, bunu yapmamıştır! Ve bunu yapanın, kâfir olmasında şüphe yoktur; inanın! Bir insanın iadesi için milletin parasını, milletten topladıkları parayı, ekonomik krizlerin yaşandığı bir dönemde harcıyorlar; tek bir adamın iadesi için “Al sana bunu, yap onu! Uçağın düşerse, onu da karşılamaya âmâde bulunuyoruz!” diyorlar. Burada, mahkemede bu meseleler görüşülüyor. Milletimiz, hiçbir zaman bu ölçüde rezalete maruz kalmamıştır; hiçbir zaman, İstanbul’u işgal ettikleri zaman bile, bu ölçüde rezalete milletimiz maruz kalmamıştır.

   “Allah’ım! Gönüllerimize aşkını, iştiyâkını, Sana mülâki olma arzusunu koy; Nâm-ı Celîlini dünyanın dört bir yanında bütün insanlığa duyurma adına ölüp ölüp dirilelim!..”

Şimdi bunun radyoaktif tesirinin, size de sirayet etmesi gayet normal; sizden bazıları da farkına varmadan atf-ı cürümde bulunuyorlar. “Acaba başkalarını suçlarsak, biz de bu işin içinden sıyrılabilir miyiz?” diyorlar, farkına varmadan. Bazıları tazyik karşısında, bazıları da yapılan yanlışlıkları önde bu işi götüren insanlardan bilerek bu günahı işliyorlar. “Gıybet” gibi bir günah-ı kebâiri irtikâp etmek, “iftira” gibi bir günah-ı kebâiri irtikâp etmek… Hafizanallah!.. Bir yönüyle icraat-ı İlâhiyeye, bazılarını ortak koşmak suretiyle şirke düşme manasında…

Hatta “Falan-filan ölsün!..” diye büyü yapma… Yirmi defa, otuz defa bazı kimselerin ölmesi için o serkârlar büyü yaptılar. الإِشْرَاكُ بِاللَّهِ، وَالسِّحْرُ، وَقَتْلُ النَّفْسِ Günah-ı kebâir sayılırken, önce “Allah’a eş/ortak koşmak”. “Melekler, Allah’ın kızı!” demek, “Falanlar, şunlar!” demek; müşriktir bunu diyen. Ondan sonra “adam öldürmek”ten evvel geliyor “sihir”. Onu da mahzursuz görüyor, yirmi defa yapıyor, otuz defa yapıyor. İstemediği insan ölsün, meydan ona kalsın, dediği olsun, başka sesler kesilsin, diye. Hiç farkına varmadan, yaptığı şeyler ile kâfir oluyor; kâfirin arkasından giden de, başının çaresine baksın!

Siz, Allah’ın izni ve inâyetiyle, -müspet manada- başının çaresine bakan insanlarsınız. -Bakın elektronik tabloda da- o çıktı: اَللَّهُمَّ اِشْتِيَاقًا إِلَى لِقَائِكَ، وَإِلَى لِقَاءِ حَبِيبِكَ، تُغْنِينَا بِهِ عَنِ اشْتِيَاقِ مَا سِوَاكَ Allah’ım! Aşkını, iştiyakını, Sana mülâki olma arzusunu bizi delirtircesine gönüllerimize at! Nâm-ı Celîlini dünyanın dört bir yanında bütün insanlığa duyurma adına ölelim, ölelim, dirilelim! Ölelim, ölelim, dirilelim!.. Ölelim, ölelim, dirilelim!..

Varsın başkaları sizin yapmak istediğiniz şeyleri yıkmaya çalışsınlar, bir hesap günü var! Her şey, bugünden ibaret değil; yarın var, öbür gün var, daha öbür gün var. Bir gün var ki, فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ * وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ Kim zerre kadar, atom ağırlığı hayır veya şer yapmışsa, onun karşılığını mutlaka görecektir. Onun için Allah’a gönül vermiş sizler, hiçbir şeyden endişe etmeyerek, gıybete tenezzül etmeyerek, bazılarını suçlamak suretiyle teselli olma sevdasına düşmeyerek, yürüdüğünüz yolda yürüyün Allah’ın izni ve inayetiyle. Dişinizi sıkıp “aktif sabır” ile, hareket halindeki sabır ile, kıpırdanma sabrı ile yürüyün “Şimdi ne yapılır? Şimdi ne yapılır? Şimdi ne yapılır?!” diyerek. Ayağıma zincir vurdular, ellerim var ya!.. Ellerime zincir vurdular, başımı hareket ettirmem var ya!.. Boynuma zincir vurdular, dilimi hareket ettirmek var ya!.. Dilime-ağzıma fermuar vurdular, gözlerimle, gözlerimin irisini oynatarak bir şey ifade etmek var ya!.. Hiçbir şey yoksa, sükût ile bir şey demek var ya!.. Buna kadar yolu var; mü’minin yolu, buraya kadar.

Ne yaparlarsa yapsınlar, yürünen bu isabetli yolda, Hak yolunda, Peygamberler yolunda, Hazreti Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali (radıyallâhu anhüm) yolunda, Allah (celle celâluhu) sâbit-kadem eylesin sizi! Bugüne kadar yürüttüğü, sâbit-kadem kıldığı gibi, Cenâb-ı Hak bundan sonra da en küçük bir kaymaya maruz bırakmasın!.. اَللَّهُمَّ مَتَانَةً، تُغْنِينَا بِهَا عَنِ الْيَأْسِ وَالذِّلَّةِ “Allah’ım! Bize öyle metânet-i tâmme ihsan eyle ki; her türlü zilletten, her türlü yeisten/ümitsizlikten halâs olalım/kurtulalım!” Allah, sizi sağlam yürekleriniz ile kıyamete kadar pâyidar eylesin!..

   “Neredeyse, soyadı Gülen olan hiç kimseyi dışarıda bırakmadılar; Hizmet ile alakası olmayan kimseleri bile sadece soyadından dolayı tutukladılar; seksen yaşındaki kadınların dahi peşine düştüler!..”

Başa dönüyorum: Sadece şahsını kurtarma adına yüz tane insanın adını veren insan oldu. Zaten böyle bir şey de yetiyordu: “Onu da tanıyorum!” “Tanıyorum!” demek yetiyordu. Mesela bir şey diyeyim: Neredeyse soyadı “Gülen” olan insanlardan, dışarıda kimse kalmadı. Evet, “Soyadın öyle olduğuna göre sen de Allahu A’lem öyle düşünüyorsun!” Ama ailem içinde -zannediyorum- hani sizin okuduğunuz, ettiğiniz şeylerin beş satırını bile okumamış olan insanlar vardır. Kadınları bile hapse atıyorlar. Seksen yaşındaki kadınlar bile gaybubet ediyorlar; “Aman Şeytanlar çarpar!” diye gaybubet ediyorlar. Öyle bir hal oldu. Hafizanallah, dolayısıyla bazıları sadece nefislerini düşünerek “Acaba böyle yaparak işin içinden sıyrılabilir miyiz?” dediler.

Antrparantez burada bir şey arz edeyim: Biraz evvel, İzmir’e gittiğim andan itibaren kahraman olarak tanıdığım, buradaki bazılarının da dedesi, telefon ile beni aradı. Onlar saklanıyorlar; ben onu teselli edeceğime, “Hocam, kurban olayım, bak hiç merak etmeyin, burada her şey yolunda gidiyor!” dedi bana. Üzüntümü ifade ettim; “Torununla alakalı burada bir şey oluyordu, sen yoktun içinde!” dedim. “Olsun be Hocam, olsun be Hocam!” diye cevap verdi. Elli sene evvel tanıdığım adam, gördüm ki zerre kadar değişmemiş, yarım adım geriye atmamış. Ve bunların dünyanın değişik yerlerinde binlercesi var, on binlercesi var; Allah’ın inayet ve izniyle; onlar başlattıkları o şeyi devam ettireceklerdir. Allah, sayılarını çoğaltsın! Allah, istikamette, devamda onları sâbit-kadem eylesin!..

Fakat herkes o karakterde olmayabiliyor; başına gelen musibetlerden sıyrılmak için “Daha kimi tanıyorsun?!” denince… Veya yazılı önüne koyuyorlar; “Biz, şundan da şüpheleniyoruz, falan sistemde telefon kullanmış, filan sistemde telefon kullanmış!” Yahu adamın ne konuştuğuna bakılır, Allah aşkına!.. Ne konuştuğu yok ortada, sadece sistemin kullanılması meselesi. “Öyle ise…” Karakuşî karar, “Derdest edin, götürün!” İşte böyle bir şeyden korkunca, elli tane, yoktan, masum insanın ismini alıyorlar.

İlaç içiriyorlar… Ve çokları öyle oldu, ilaç içirdi, konuşturdu, sonra götürdü ormanın içine attılar, “Ölsün!” diye. Hâlâ isminden bahsedilmeyen, üç sene evvel kimin kaçırdığı belli olmayan insanlar var! Dünyanın değişik yerlerinde hasım saydıkları insanları kaçırmak için, hususî uçaklar kiralayıp oradaki insanlara etek ile para döken hainler var, Nemrutlar var, Şeddâdlar var, Firavunlar var! Ve korkuyor, diğer insanlar da korkuyor… Size bugüne kadar yakın durmuş, dost çerçevesinde kalmış. Dolayısıyla bunların isim verdikleri de olmuştur.

Ama şunu samimiyetle söyleyeyim; bunların bütünün sayısı, “yüzde dört”e çıkmaz. Ee canım, o kadarı, İnsanlığın İftihar Tablosu’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) gören insanlar arasında da oldu; irtidat edenler oldu. Hatta Tuleyha gibi sahabî içinde bulunanlar, hatta daha sonra Müslümanlığını ilan eden Secâh gibi kadınlar; bunlar bile irtidat hadiselerine karıştı; sonra işin boş olduğunu anladı, döndü geldiler. Allah, günün münafık ve mürtedlerine de bu idrak ve bu anlayışı ihsan eylesin!..

   Kelamda bile israf yapmamak lazım; kelamda israfa girmeye ve gıybete düşmeye karşı korunmanın en önemli vesilesi sohbet-i Cânân’dır.

Gıybet ve iftira marazına karşı, bir kere pozitif olarak biz, oturup kalktığımız her yerde -nerede olursa olsun- sohbet-i Cânân yapmalıyız. Bazı arkadaşlarımız, bu işin -Allah’ın izniyle- uzmanı gibi. Ben kendimi katiyen o arkadaşlar seviyesinde bilemem! Evet, Nurları bilme mevzuunda; onlara haşiye nev’inden yazılmış şeyler mevzuunda bana ders verecek mahiyettedirler onlar. Gazete çıkaran arkadaşlar, mecmua çıkaran arkadaşlar vardır. Bu tatil günlerini değerlendirerek değişik yerlere gittiler ve moralize ettiler o arkadaşları; rehabilitasyona ihtiyacı olan insanları rehabilite ettiler. Şimdi birinci iş, seviyeli arkadaşların, ağzı laf yapan arkadaşların sohbet-i Cânân’da bulunmalarıdır.

Ağız, güzel şeyler söylemek için yapılmıştır. Buna “Her uzvu, ‘mâ hulika leh’inde kullanma” derdi eskiler; her uzuv, hangi şey için yaratılmış ise, o istikamette kullanılmalıdır. Oturduğumuz meclislerde, sohbet-i Cânân’ı yapabilecek insanlar, Sohbet-i Cânân yapmalıdırlar. Sohbet-i Cânân, bütün konuşmaların kâfiyesi, taçlandırılması olmalıdır. “Keşke sevdiğimi sevse kamu halk-ı cihan / Sözümüz cümle heman kıssa-i cânân olsa!..” Konuşmalara mevzu olacak, Allah var iken, Efendimiz var iken, Hazreti Ebu Bekir var iken, Ömer var iken, Osman var iken, Ali var iken, Hasan var iken, Hüseyin var iken… -Allah, hepsinden binlerce defa razı olsun; milyonlarca salât ve selam İnsanlığın İftihar Tablosu’nun üzerine olsun, sallallâhu aleyhi ve sellem!..- Onları dillendirme var iken, gönüllerin onlara kilitlenmesini sağlamak var iken, motivasyonunu sağlamak var iken, başka şeyleri, israf-ı kelâm saymak lazım. Kelamda bile israf etmemek lazım.

Kelamda israfsızlık da, meseleyi sohbet-i Cânân’a bağlamak ve “Keşke sevdiğimi sevse kamu halk-ı cihan!” demekle mümkündür. Ee canım, senin Allah gibi bir sevdiğin var, Peygamberimiz gibi sevdiğin var… Görmeyi ne kadar arzu ediyorum Hazreti Ebubekir’i, onun ayaklarının altına kaldırım taşı gibi başımı koyayım, “Ne güzel taştı bu!” filan desin o da, bana bu kadar sahip çıksın. Böyle sultanlarımız varken bizim, başka şeylerin arkasına düşmek, akılsızlıktır, deliliktir, cinnettir! Allah’ı arama, Allah’ı araştırma, Allah yolunda olma, Rasûlullah yolunda olma gibi cihanların hazineleriyle değiştirilmeyecek şeyler var iken, “Cennetin binlerce senesi, bir dakika rü’yet-i Cemâline mukabil gelmeyen” Cenâb-ı Hakk’ın Cemâline taleb var iken, bence o şeyler de ne oluyor ki?!. Elinin tersiyle rahatlıkla itebileceğine inanıyorum!.. Elinin tersiyle rahatlıkla itebileceğine inanıyorum!.. Bütün Türkiye’yi sana verseler, elinin tersiyle iteceğine inanıyorum.

   Tohumlar ve fideler gibi dünyanın dört bir yanına saçıldınız; yarın o tohumlar bire on başağa yürüyecek, o fideler de bire on çınarlar gibi boy atıp gelişecek!..

İkincisi, gıybet mevzuunda yazılmış eser var, eserler var. Onları okuyup okutarak gıybetin, iftiranın çirkinliği ve haram olduğu üzerinde durmak gerekiyor. Temel kaynaklara, Kitab’a ve Sünnet’e dayandırarak, o mevzuda yazılmış şerhlere, haşiyelere dayandırarak, onun ne büyük bir vebal olduğunu anlatmak lazım. İnsanı, dilinden asarlar; haksız yere biri hakkında gıybette bulunmuş, iftira etmiş ise, öbür tarafta insanı, dilinden asarlar, ağzına fermuar vururlar, hafizanallah; sonra da ellerini-kollarını bağlar, Gayya’ya atarlar. Buna meydan vermemek için, o mevzuda Allah tarafından gelen o Beyân-ı Sâdık’a, Hazreti Sâdık u Masdûk’un beyanına ve O’nun temsilcilerinin beyanına kulak vermek lazım. Bu suretle insanları, o türlü şeylerden -Allah’ın izni ve inayetiyle- uzaklaştırmak lazım. Buna eşedd-i ihtiyaç ile ihtiyacımız olduğunu vurgulayayım, bir kere daha.

Bir üçüncü husus; mâziye ve mesâibe kader açısından bakmak lazım. Geçmiş şeylere, اَلْخَيْرُ فِيمَا اخْتَارَهُ اللهُ sözüyle bakılır: “Hayır, Allah’ın ihtiyar buyurduğundadır!” وَعَسَى أَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَعَسَى أَنْ تُحِبُّوا شَيْئًا وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْ وَاللهُ يَعْلَمُ وَأَنْتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ “Olur ki, siz bir şeyden hoşlanmazsınız da o şey hakkınızda hayırlıdır; bir şeyi seversiniz ama o şey ise hakkınızda şerlidir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara, 2/216) Belki şu anda ezâ-cefâ gibi görülen şeyler, sizin hakkınızda hayırlıdır. Çektiğiniz şeyler ile, varsa hatalarınız, bir arınma kurnasından geçmiş gibi, bunlar dökülür giderler. Allah huzuruna pîr u pâk olarak gidersiniz. Bela ve musibetlerin böyle bir yanı da vardır. اَلْخَيْرُ فِيمَا وَقَعَ “Her ne vukua gelmişse, hayır ondadır.” Hayır, nasıl vâki olmuşsa, ondadır; bilemezsiniz!..

Allah’ın takdiri açısından sizler, tohumlar gibi dünyanın dört bir yanına saçıldınız; fideler gibi dünyanın dört bir yanına dikildiniz. Yarın o tohumlar, bire on başağa yürüyecek; o fideler de bire on çınarlar gibi boy atıp gelişecek, Allah’ın izni ve inayetiyle. Ve Efendimiz’in size hedef olarak gösterdiği (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Adım, güneşin doğup-battığı her yere gidecektir!” gaye-i hayali gerçekleşecek. Bir gün karalarda ulaştığınız şeyleri aşacaksınız, Güney Kutup’ta penguenlerin bulunduğu yere ulaşacaksınız. Gidip onlara da diyeceksiniz, fısıldayacaksınız: “Haberiniz var mı? ‘Hazreti Muhammed’ (sallallâhu aleyhi ve sellem) diye bir Allah Rasûlü var! Biz, O’nun nâm-ı celîlini bir şehbal gibi dalgalandırmak üzere bu kar dünyasına da dikmeye geldik, Allah’ın izni ve inayetiyle!” Bunu demeye kadar yolunuz var. Bu yolda yürüdüğünüz takdirde, yolun yarısında bile Allah “Gel!” deyip huzuruna alsa sizi, oraya varmış gibi size muamele yapar. Oraya varmışların muamelesini yapar; çünkü “Mü’minin niyeti, amelinden hayırlıdır!”

اَللَّهُمَّ وَفِّقْنَا إِلَى مَا تُحِبُّ وَتَرْضَى * اَللَّهُمَّ عَفْوَكَ وَعَافِيَتَكَ وَرِضَاكَ * اَللَّهُمَّ إِلَى مَا تُحِبُّ وَتَرْضَى * وَصَلَّى اللهُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلَّمَ

“Allah’ım bizi nefsin hoşuna giden değil, Senin razı olacağın, rıza ve hoşnutluğunu kazandıracak işlere muvaffak eyle. (Bizim talebimiz) affın, afiyetin ve rızandır Allah’ım, sevip hoşnut olduğun şeylere bizi hidayet buyur! Dualarımızın kabul edilmesine en büyük vesile olarak gördüğümüz Rasûl-i Ekrem aleyhissalâtü vesselam Efendimiz’e, temizlerden temiz nezihlerden nezih aile fertlerine ve ashabına salat ü selam eylemeni dergâh-ı uluhiyetinden diliyoruz Rabbimiz!..”

Bamteli: O’NUNLA DİRİLİŞ VE MEDRESE-İ YÛSUFİYE’DE YÜKSELİŞ

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in vilâdeti, insanlığın yeniden doğumu demektir; ruhlar, O’nu derinlemesine duymaları ölçüsünde nevbahara ermişlerdir/ereceklerdir!..

Mekke, uzun zaman kuraklığa maruz kalmış. Cenâb-ı Hakk’ın rahmeti, tecessüm etmiş şekilde, “Muhammed” (sallallâhu aleyhi ve sellem) ismiyle, yeryüzüne inince, -çünkü O, “rahmeten li’l-âlemîn!..”- o kurak arazi, yeniden bir bahar neşvesi içinde yeşermiş. Fakat tohum saçmak, Allah’ın muradına göre orayı güzelleştirmek, bir bahçeyi tımar ediyor gibi tımar etmek, dikenlerini kesmek/yok etmek, güllere “Buyurun!” demek çok kolay olmamış. İnsanlığın İftihar Tablosu, on üç sene orada ızdırap çekmiş; Medine-i Münevvere’ye gitmiş -Estağfirullah!- teşrif buyurmuş, yedi-sekiz sene de orada… Mekke yine kurak, yine kurak, yine kurak!..

O (sallallâhu aleyhi ve sellem) oraya şeref-kudûm buyurunca, adım atınca, orası da birden bire yeşermeye başlamış; O’nun nübüvvetini duymak suretiyle yeşermeye başlamış. Onlar da yeniden dünyaya geliyormuş gibi dünyaya gelmişler. Bir sözde ifade edildiği gibi, “O’nun vilâdeti, insanlığın yeniden vilâdeti demektir!” Zira O, dünyaya teşrif etmeden evvel, insanlık, insanlığından çok uzaktı; habersizdi Cenâb-ı Hakk’ın onu yaratmasındaki gayesinden. O (celle celâluhu) yaratırken, وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلاَّ لِيَعْبُدُونِ “İns ve cinni, Bana kulluk etsinler diye yarattım!” (Zâriyât, 51/56) buyurmuştu; İbn Abbas hazretlerinin yorumuyla, لِيَعْرِفُونِي ثُمَّ لِيَعْبُدُونِي “Beni bilsinler, tanısınlar ve Bana kulluk etsinler.” diye. Fakat insanlık, bu hakikatten habersizdi, gafildi, bigâneydi.

O (sallallâhu aleyhi ve sellem), yollar vurdu, değişik değişik yollar vurdu. Ana damarlar açtı Allah’ın izniyle ve kollateraller açtı; biri tıkanırsa diğeri, diğeri tıkanırsa diğeri. “Allah’a karşı yollar hep açık olsun!” dedi, Allah’ın izniyle. O’nun açtığı o yollar, o damarlar sayesinde, mesele, ani’l-merkez açılım ile -makas gibi- bugünlere kadar geldi, dayandı.

Ama kuraklık, tenâvübî (sırayla, nöbetleşerek) olur esasen. وَتِلْكَ الْأَيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِ “Böylesi (tarihî ve önemli) günler ki, Biz onları, Allah gerçekten iman etmiş bulunanları ortaya çıkarsın ve sizden (hakka ve imanın hakikatine) birtakım şahitler edinsin diye insanlar arasında döndürür dururuz.” (Âl-i Imrân, 3/140) Günler, Cenâb-ı Hakk’ın emriyle, meşîetiyle, iradesiyle, kapı kapı dolaşır, bir yönüyle; bir gün birine bahar, ertesi gün birine bahar; bir gün birine hazan, ertesi gün birine hazan… Bütün bunlarda şart-ı âdî planında insan iradesini görmezlikten gelmek, mutlak cebrîlik olur. İradeyi görmezse determinizme girmiş olur insan ama “insanın iradesi” şart-ı âdî planında bir esastır. Allah, o damlaya deryayı bahşeder, o zerreye güneşleri lütfeyler. Hazreti Pîr’in dediği gibi, “Zerreyim, fakat bir şems-i sermed isterim. Hiç ender hiçim, fakat bu mevcudatı umumen isterim.”

Evet, zerre halimiz ile bizler o kâinatları, güneşleri, sistemleri, bütün Samanyolu’nu, Samanyolu gibi milyonlarca galaksiyi talep ediyoruz. Öyle o küçük irade ile istediğimiz zaman da Allah (celle celâluhu) lütfeder; öbür tarafta insanlara mağrip-maşrık arası hususî mekânlar tahsis buyurur. Çünkü orası “kudret dairesi”, orada “Ol!” deyince, hemen, ânında her şey oluverir. Burada ise, sebepler meseleyi bir yönüyle imhâl ettirir.

Geriye dönelim: Şimdi İslam dünyası, bir kuraklık yaşıyor. Varsın birileri bir yer hakkında kendilerine göre “Bağa-bahçeye çevirdik!” desinler!.. Fakat kuru teselli; bağışlayın, demagoji, diyalektik. Hiçbir şeyden haberi olmayan, sürü gibi, yalancı sözler arkasından sürüklenip giden kimseler, bu yalanlara kansalar bile, Mele-i A’lâ’nın sâkinleri, acı acı tebessüm ile karşılıyordur bunu. Mele-i A’lâ’nın sakinleri ile aynı duyguyu yeryüzünde paylaşan insanlar da acı acı tebessüm ile karşılarlar onu. “Her yer çok mükemmel; güllük-gülistanlığa döndü!” Heyhat, nerede o?!.

“Ey kupkuru çölleri Cennetlere çeviren Gül / Gel, o bayıltan renginle gönlüme dökül // Vaktidir, ağlayan gözlerimin içine gül / Ey kupkuru çölleri Cennetlere çeviren Gül!..” Yeniden her şey O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) ruhlarda derinlemesine duyulmasına kalmıştır. Onu duyduğunuz zaman, O da sizin o iç duyuşunuza icâbet buyurur; davetiye gibi kabul eder, ruhu ile gelir, manasıyla gelir, mesajıyla gelir; siz farkına varmadan, kalbleriniz paylaşır O’nunla o duyguyu, o yüksek duyguyu paylaşır.

   Yılmayın, sinmeyin, tökezlemeyin, düşmeyin; belki bir anlık sarsılabilirsiniz ama asla devrilmeyin; unutmayın, siz katiyen yıkılmayacak sütunlara dayanmışsınız!..

“Bir bahçe ki görmezse terbiye-tımar / Çalı-çırpı sarar, hâristan olur!” Birkaç asırdan beri terbiye görmeyen bağ ve bahçe, çalı-çırpının sardığı bir hâristana dönmüştür. Fakat bu koskoca hâristan, Cahiliye döneminde olduğu gibi, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) o tertemiz solukları ile birden “bağistan”a döner, “bostan”a döner, “gülistan”a döner. Bunlar, Zengi Türklerinin yazdıkları Farsça kitapların adları. Evet, dünyanızın yeniden öyle bir bağistan olmasını istiyorsanız, bence şart-ı âdîdir insanın O’na teveccühü.

Nerede biz, nerede bizim teveccühümüz; nerede O’nun teveccüh-ü tâmmı?!. Fakat olsun!.. O virdlerde hep ifade edildiği gibi, sultanlar, insanları davet ettiğinde, bir tufeylî de onların arasında gelebilir; “Yaramaz, sen de gel!” derler. Kendimize öyle bakarak, adımlarımızı öyle atarak, bir Sultan’a doğru yürüyoruz. Deriz: Teveccüh, teveccüh doğurur; bakarsanız, bakarlar! Siz, kendi dar bakışınız ile bakarsınız; fakat onlar, nâmütenâhî engin bakışlarıyla bakarlar. Ve onlar bakınca da, birden bire hâristan bağistan olur, gülistan olur.

“Tecellâ-yı cemalinden Habîbim nevbahar âteş / Gül âteş, bülbül âteş, sümbül âteş, hak ü hâr âteş.” Sineler, O’nun muhabbeti ile bir ateş gibi. Bu sözler, Es’ad Efendi hazretlerinin. Sineler, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) sevgisi ile, aşkı ile bir kor gibi yandığı zaman, O, o yangını söndürmek için gelir. Ve gözlerinizden bir dönemde hüzün yaşları dökülmesine mukabil… Dökün onu da, o hüzün gözyaşlarını da dökün; çünkü bela ve musibet ateşini söndürecek, odur. Ondan sonra da sevinç gözyaşları dökersiniz. Sizden sonra gelecek nesiller adına o hâristan, bağistan olarak devam eder, Allah’ın izni ve inayetiyle. Tereddüdünüz olmasın!..

Ye’se düşmeyin; “Yeis, mâni-i her kemaldir!” diyor Çağın sözcüsü. Mehmet Akif de, “Ye’s öyle bataktır ki; düşersen boğulursun. / Ümîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun! / Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar; / Me’yûs olanın rûhunu, vicdânını bağlar.” der. Gerçi onun dediği bazı şeylerden dolayı da bazen insanın içinde yeis hâsıl olabilir. Ezcümle: “‘Ne gördün, Şark’ı çok gezdin?’ diyorlar. Gördüğüm: Yer yer, / Harap iller; serilmiş hânümanlar; başsız ümmetler // Yıkılmış köprüler; çökmüş kanallar; yolcusuz yollar; / Buruşmuş çehreler; tersiz alınlar; işlemez kollar / … / Geçerken, ağladım geçtim; dururken, ağladım durdum; / Duyan yok, ses veren yok, bin perişan yurda başvurdum.” Başka bir yerde de şöyle diyor: “Kendi feryadımdır ancak ses veren feryadıma! / Kimseler yok âşinâdan, yârdan hâli diyar. / ‘Nerde yârânım?’ dedikçe ben, bülent âvaz ile.. / ‘Nerde yârânım!’  diyor vadi, beyâbân, kühsâr…” Bu, zannediyorum, bizim gibi uykuya dalmış insanları uyarmaya matuf bir ezan sesi!.. Öyle deyin!

Derlenir, toparlanırsanız, Allah, derlenip toparlanmanıza hız katar birden bire. Siz dörde ayarlanmış bir vites ile gidiyorsunuz; hiç farkına varmazsınız, bakarsınız birden bire vites, sekize yükselmiş, on altıya yükselmiş, -Var mı öyle bir vites?- otuz ikiye yükselmiş. Allah’ın (celle celâluhu) rahmeti, her şeyden daha geniş: إِنَّ رَحْمَتِي سَبَقَتْ غَضَبِي “Rahmetim, gazabımın önündedir.” وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ “Rahmetime gelince, o her şeyi çepeçevre kuşatmıştır.” (A’raf, 7/156) Allah’ın rahmeti, her şeyden vâsi’dir, her şeyi kuşatmıştır; O “ilm”iyle her şeyi kuşattığı gibi, “rahmet”iyle de her şeyi kuşatmıştır.

Öyle bir Sultan’a teveccüh… Eğer maruz kaldığınız/kaldığımız/kalınan bu belâ ve musibetler, bizi O’na döndürüyorsa, öyle bir teveccühe vesile oluyorsa, bence o bela ve musibetleri dahi takdir ile karşılamak lazım. Ama zinhar, sakın tasalanmayın, kederlenmeyin!.. لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللهَ مَعَنَا “Hiç tasalanma, şüphesiz Allah bizimle beraberdir!” (Tevbe, 9/40) إِلاَّ تَنْصُرُوهُ فَقَدْ نَصَرَهُ اللهُ إِذْ أَخْرَجَهُ الَّذِينَ كَفَرُوا ثَانِيَ اثْنَيْنِ إِذْ هُمَا فِي الْغَارِ إِذْ يَقُولُ لِصَاحِبِهِ لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللهَ مَعَنَا فَأَنْزَلَ اللهُ سَكِينَتَهُ عَلَيْهِ وَأَيَّدَهُ بِجُنُودٍ لَمْ تَرَوْهَا وَجَعَلَ كَلِمَةَ الَّذِينَ كَفَرُوا السُّفْلَى وَكَلِمَةُ اللهِ هِيَ الْعُلْيَا وَاللهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ “Eğer o Peygamber’e yardım etmezseniz, siz de biliyorsunuz ki, Allah O’na hep yardım etmiştir. Hatırlayın ki, o bildiğiniz kâfirler O’nu Mekke’den çıkarmışlardı da, sığındıkları mağarada iki kişiden biri iken, (kendisini takip edenler mağaranın ağzına kadar geldikleri esnada O, hiçbir endişeye kapılmadan, Allah’a tam bir teslimiyet ve tevekkül içinde) yanındaki arkadaşına, ‘Hiç tasalanma, Allah bizimle beraberdir!’ diyordu. Allah, sekînesini (iç huzur ve güven kaynağı rahmetini) daima O’nun üzerinde tuttu; O’nu sizin görmediğiniz ordularla destekledi ve küfredenlerin davası ve düşüncelerini alçalttı. Allah’ın Kelimesi ve davası ise, zaten her zaman yücedir. Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip olandır; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.” (Tevbe, 9/40) وَجَعَلَ كَلِمَةَ الَّذِينَ ظَلَمُوا السُّفْلَى، وَكَلِمَةُ اللهِ هِيَ الْعُلْيَا Zulmedenlerin dava ve düşüncelerini alçalttı; siyasilerin iddia ve ifadelerini alçalttı; Allah’ın Kelimesi ve davası ise, zaten her zaman yücedir. Zâlimin, kâfirin, size zulmeden insanların diyecekleri/edecekleri şeyler, ayakaltındaki çer-çöp gibi şeylerdir. Fakat “Allah’ın kelimesi” başka; “kelime” dediğiniz zaman, “Mutlak zikir, kemâline masruf!” fehvasınca işte o hatırlanır. Allah konuştu mu, her şey susar! Gelin gönülden O’na dönelim, hep O’nu analım, O’nu yâd edelim, Allah da (celle celâluhu) o cüz’î teveccühe, damla gibi teveccühe deryalar ölçüsünde teveccüh ile mukabelede bulunsun! O’nunkine “mukabele” denir; sizin zerre ölçüsündeki teveccühünüze, güneş ölçüsünde, Samanyolu ölçüsünde mukabelede bulunsun!..

Yılmayın, sinmeyin, tökezlemeyin, düşmeyin, sarsılmayın!.. Ha, “sarsılma” olabilir; mü’min, sarsılsa da ebedî yuvarlanmaz, kapaklanmaz; çünkü imanı var, iman gibi sütunlara dayanıyor o. Hele o sütunlardan en önemlisi veya tam sütun, mutlak sütun Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm ise!.. بُشْرَى لَنَا مَعْشَرَ اْلإِسْلاَمِ إِنَّ لَنَا * مِنَ الْعِنَايَةِ رُكْنًا غَيْرَ مُنْهَدِمِ Müslümanlara muştular olsun, öyle bir Sütun’a dayanmışlar ki, bunu İsrafil’in sûru bile deviremez! Evet, İsrafil’in sûru bile deviremez!.. Bence O’na dayanın, O’nu peygamber olarak, “gâye ölçüsünde bir vesile” sayarak O’na dayanın!..  Gâye ölçüsünde… Öyle olmasa, Allah, لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ der mi? Nâm-ı Celîlini (celle celâluhu), O’nun nâm-ı celîli (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile birleştirir mi? Gâye ölçüsünde bir vesile… O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) teveccüh edersiniz, o vesile sayesinde Hakk’a teveccüh etmişsiniz demektir. O’na (celle celâluhu) teveccüh eden de, ebediyen haybet ve hüsran yaşamaz!..

   “Medrese-i Yûsufiye’nin her bir günü on günlük ibadet sevabı kazandırabilir; oranın fani saatleri baki meyveler dermeye ve birkaç senesi haps-i ebedîden kurtulmaya vesile olabilir.”

Üstadımızın “Nasıl, bazen ağır şerâit altında düşman karşısında bir saat nöbet, bir sene ibâdet hükmüne geçebilir; öyle de sizin, bu ağır şerâit altında, her bir saat ibâdet zahmeti, çok saatler olup, o zahmetleri rahmete çevirir. (…) Hapiste geçen ömür günleri, her bir gün on gün kadar bir ibadet kazandırabilir. Ve fâni saatleri, meyveleri cihetiyle mânen bâki saatlere çevirebilir. Ve beş on sene ceza ile, milyonlar sene haps-i ebedîden kurtulmaya vesile olabilir.” derken aldığı o ifade, hadis-i şerif mealidir: “Cephede bir saat nöbet, bir sene ibadet hükmüne geçer!” Bu, Allahu a’lem, asgari mükâfattır, inanarak yapıyorsa. Onu çok önemli bir nöbetçilik mülahazasıyla yapıyorsa -“ribât” da deniyor ona- o, bazen on senelik de olabilir, şahsın ihlasına, rıza talebine göre; Cenâb-ı Hakk’a karşı aşk u iştiyakına bağlı o meseleyi götürüyorsa, yüz sene de olabilir. İnsanın ömrünü aşkın bir mükâfata vesile olabilir. Dolayısıyla da öyle birisi, Cennet’in göbeğine otağını kurabilir, Allah’ın izni ve inayetiyle.

Biraz evvelki mülahazaları mercek yaparak bakacak olursanız; küçük bir amelimiz, samimi olursa şayet, O’nun (celle celâluhu) öyle büyük teveccühlerine mazhar olur ki, insanın aklı almaz. Çünkü Kendisi (celle celâluhu) de öyle buyuruyor kudsî hadiste: أَعْدَدْتُ لِعِبَادِي الصَّالِحِينَ مَا لَا عَيْنٌ رَأَتْ، وَلَا أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلَا خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ “Salih kullarıma gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve hiç kimsenin tasavvur edemeyeceği sürpriz nimetler hazırladım.” Sâlih kullarıma… Kulluklarını arızasız yapan; riyaya, süm’aya, ucba, alkışlamaya, takdire, dünyevî menfaat ve çıkarlara bağlamayan insanlara.. dünyevî menfaatlere, çıkarlara, saltanata, debdebeye bağlamadan, her şeyi hâlisâne götüren, imandan sonra sâlih amel yapanlara… Öyle şeyler hazırladım ki, ihata edemezsiniz! Onun için ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne de en derin, mütehayyil insanlar (hayal sahibi insanlar) tahayyül edecek durumdadırlar onu; tahayyülleri aşan bir şeydir!.. “Onu hazırladım!” diyor. Bu açıdan, yapılan küçük şeyler karşılığında, Cenâb-ı Hakk’ın lütfedeceği şeyler, hep baş döndürücü olmuştur. Bir saat, dolayısıyla bir sene olabilir, on sene de olabilir, yüz sene de olabilir.

Tehlikeli zamanlarda, mesela düşmanın gelip tosladığı zaman veya insanın şehadet yaşadığı zaman, o mesele, “on”a katlanır, “yüz”e katlanır, o ayrı bir mesele. Normal, orada ona “uyûn-i sâhire” deniyor, “uyanık gözler”. Esas uyuması istenen insanlar uyusunlar diye o orada uyanık duruyor. Cephede, hudutta nöbet tutuyor ki, rahat istirahat edenler, rahat istirahat etsinler; başkalarının rahatı için. Bir yönüyle, başkalarının rahatı adına kendi rahatını feda ediyor. Bu da bir yönüyle “îsâr” manasına geliyor; “yaşama”yı değil de esas “yaşatma”yı hedef alma. Meselenin temel esprisine bakılınca, bu olur. Şimdi bu, sadece orada harpsiz, savaşsız, bir tehlike karşısında olmadan, cephede nöbet tutma mevzuu, diğerlerini uyarma adına. Borazan ile mi uyaracak, zurna ile mi uyaracak, bağırma ile mi uyaracak; uyaracak, uyaracak işte, “Düşman geliyor!” diyecek. Dolayısıyla ona öyle sevap lütfediliyor, bahşediliyor.

   Günümüzün zalimleri, dünün kefere ve fecerelerinin dahi yapmadıkları mezâlime tenezzül ediyorlar; mabetteki yaşlılara, evdeki mâsûmelere ve hatta beşikteki bebeklere bile ilişiyorlar.

Günümüzde hapsedilen Hizmet insanları, hiç olumsuz bir şey yapmadılar, Allah’ın izni ve inayetiyle. Ve şimdi onlara zulmedenlerin kendileri bile şu yirmi iki senedir, bütün stadyumlarda, belki sinema salonlarında, değişik yerlerde hep Hizmet’i takdir ile yâd ettiler. “Nesi var?” İtiraz edenlere böyle dediler; “Nesi var bunun? Dünyanın dört bir yanında bayrağımız dalgalanıyor; nâm-ı celîl-i İlahî soluklanıyor, nâm-ı celîl-i Nebevî (sallallâhu aleyhi ve sellem) orada yâd ediliyor!” dediler. Hepsini toplasanız bunların belki yüzlerce olabilir; yüzlerce defa, yüzlerce insan, takdir ile yâd etmişler. Bu ne korkunç yalandır ki, yirmi sene takdir etmişler, sonra onun onda biri kadar bir zaman diliminde, meş’ûm bir zaman diliminde bağistanı, gülistanı, hâristana çevirmek istiyorlar.

Bilgisiz insanlar, çobanlığa liyâkati olmayan insanlar, ihraz ettikleri yerde kompleks yaşadıklarından dolayı… Çünkü konumlarının üstünde, genel durumlarının üstünde, akıllarının/mantıklarının üstünde, neş’et ettikleri kültür ortamının üstünde Cenâb-ı Hakk’ın eltâfına mazhar olmuşlar. Dolayısıyla kompleks yaşıyorlar. Asil bir damardan gelmediklerinden dolayı esas, onun kompleksi içindeler. Onlar, yirmi sene yaptıkları o takdiri, o alkışı, o -bir yönüyle- ödüllendirmeyi, bir anda inkâr ediyorlar. Hatta bazıları “Bunlara Nobel ödülü vermek lazım!” diye yazdılar, gazetelerde yazdılar, “Nobel ödülü vermek lazım!” Şimdi, ondan sonra, son bir iki senedir, onun onda biri bir zaman dilimi, meş’um bir zaman dilimi, mübarek ülkenin hâristana döndüğü bir zaman dilimi içinde bu defa kalkıp o şeyin aleyhinde bulundular. Aklını-mantığını kullanan insan, bence bu meselede bu farkı görerek, dün dediklerini bir yere koyar, bugün dediklerini bir yere koyar. Bu analizler ile -esasen- vereceği hükmü isabetli olarak verir. Ama aklını peynir ile yemişse, bence ona diyecek bir şey yok! Bal ile kaymak ile yeme varken, ne diye aklını peynir ile yiyorsun?!. Fakat “aklını peynir-ekmekle yiyen” çok var! Türk atasözüdür bu; evet, o idyumu ben de kullandım, kusura bakmayın!..

Evet, iyilik yaptıklarından dolayı.. tamamen o ülkeyi devletler muvazenesinde bir muvazene unsuru haline getirme adına göbekleri çatlayasıya koştuklarından dolayı.. o uğurda, Necip Fazıl ifadesiyle, “öz beyinlerini burunlarından kustukları”ndan dolayı.. yemeyip yedirdiklerinden dolayı.. içmeyip içirdiklerinden dolayı.. yatmayıp yatırdıklarından dolayı.. istirahat etmeyip istirahat ettirdiklerinden dolayı…

Belli bir dönemde de onlara kendilerince önemsedikleri bir misyonu edâ ettirdiler. Azgın bir zümre, on senede bir, “tecdîd” mülahazasıyla geliyor, balyoz gibi milletin başına iniyordu. Evvela içeriye attıkları insanları, onları hizaya getirmek için kullandılar; “Tecdîde son!” dediler. Onlar 60’ta bir geliyor, 70’te bir geliyor, 80’de bir geliyor, “Bu milletin yenilenmesi lazım!” diyorlardı: “Ee müceddidler yüz senede bir geliyorlar, ara çok açık olduğundan dolayı, bozulma/deformasyon çok hızlı oluyor! En iyisi mi biz on senede bir gelelim, balyoz gibi inelim başlarına bunların; akıllarını başlarına alsın, sırat-ı müstakimi bulsun, Cennet’e girsin, Allah’ın rızasını kazansınlar!” Esprideki manayı anlıyorsunuzdur!.. Onları hizaya getirmek için, o gün zimamı elinde tutanlar, “şurtiyyûn, adliyyûn, mülkiyyûn” diyeyim, -Çok onlara dokunmasın diye Arapçasını söyledim!- onları kullandılar. Sonra onları vesayet altına aldılar, seslerini kestiler onların, “Yeter öttüğünüz!” dediler; “Tecdîd sırası bizde!” filan dediler. Birilerine bu önemli misyonu edâ ettirdikten sonra, “Bunlar da bir gün bizim başımıza gâile olur, en iyisi mi bunların da hakkından gelmek lazım! Nemelazım, filolarımızın, villalarımızın, saraylarımızın, gelecek adına teminatı için bence yüzde bir ihtimal ile bile tehlike kokan insanları yok etmemiz lazım ki, ilelebet, biz ölünceye kadar, o saltanat, o debdebe içinde yüzüp duralım!” Böyle dediler ama farkında değiller, çarpana çalma ihtimali de var!

Şimdi, o içeriye atılan insanlar, masumiyetlerinin, önemli bir misyon edâ etmelerinin sonucu içeriye atıldılar; gadren, zulmen. Dolayısıyla dua ederken, “Mazlûmîn, mağdûrîn, mehcûrîn, mahkûmîn, mustantakîn, muzdarrîn, mutezarrirîn, münkesiretü’l-kulûb!” diyoruz. Kalbleri kırılmış insanlar… Hanım, beyinden ayrılmış; beyi, hanımından ayrılmış; çocuklar ortada kalmış, bazı çocuklar içeriye atılmış… O mübarek ülkeyi işgal ettikleri zaman, Friedrich Barbarossa’lar, Richard’lar, bu ölçüde mezâlime tenezzül etmemişler; mabettekine ilişmemişler, evdeki mâsûmeye ilişmemişler, çocuğa ilişmemişler. Bugün bütün bütün yok etme mülahazasıyla, sözde bununla geleceklerini ve saltanatlarını teminat altına alma adına…

Oysaki “Bindirirler cansız ata, / İndirirler zulmete, / Ne ana var, ne ata, / Örtüp pinhan ederler! // Ne kavim var, ne kardeş, / Ne eşin var, ne yoldaş, / Mezarına bir çift taş, / Dikip, nişan ederler!” Bu da Yunus Emre’ye aittir. Âkıbet, bu; sen ne kadar çırpınırsan çırpın; âkıbet bu. Çünkü buyuruyor: كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ Her nefis, mutlaka ölümü tadacaktır!” (Âl-i Imrân, 3/185) كُلُّ نَفْسٍ Buradaki “nefis” kelimesi, nekre. “Küll” kelimesi, nekreye muzaf olunca, “İstisnasız, ferden ferdâ herkes; çoluk, çocuk, yaşlı, kadın, erkek, herkes o ölümü tadacaktır!” demek oluyor. Bazı mezarlıkların giriş noktasına da bunu yazıyorlar; bu levhayı yazıyorlar, “Aklınızı başınıza alın!” diye. Tâife-i nisâdan birisi de bundan rahatsız olmuştu, “Buna bakınca insan rahatsız oluyor, biraz kalbi kırılıyor; keşke öyle yazmasalar.” Mesela, كُلُّ إِنْسَانٍ يَعِيشُ إِلَى اْلأَبَدِ “Her insan, ebediyen yaşar!” filan yazsalar da böylece içimize bir inşirah salsalar!.. Görüyor musunuz, inanmamanın handikaplarını?!. İnsanın başına nasıl bir bela olduğunu?!. Nasıl insanın içinde bir Cehennem çekirdeği haline geldiğini?!. Evet, iman -esasen- bir Cennet çekirdeği taşıyor; onu kaybettiklerinden dolayı, o zakkum-u Cehennem ile tir tir titriyorlar. Ve dolayısıyla kendilerini sarhoşluğa, saltanat alkışlamasına veriyor, unutmaya çalışıyorlar. Boş verin!..

   Medrese-i Yûsufiye’nin sabırlı kahramanları her gün manevî mesafeler kat ederek dikey yükseliyorlar; inşaallah, bütün bütün arınmış olarak çıkacak ve kendilerini kurbet ufkunda bulacaklar.

Birileri masumiyetleri, mağduriyetleri, mazlûmiyetleri ile içeride… Gelen mesajlarda şunları görüyoruz: Kıldığımız namazlarda şüpheli olanları kaza ediyoruz. Şayet ezkaza kılmadığımız namazlar var ise, onları da kılıyor, kaza ediyoruz. Oruç tutuyoruz. Bazısı Pazartesi-Perşembe tutuyor, bazısı savm-ı Davud (günaşırı) tutuyor. “Teheccüd”, milletimizce unutulmuş bir Peygamber sünneti idi; O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) farz, bize sünnet. Teheccüd namazını kılıyoruz, iki-üç günde bir hatim yapıyoruz.

Dolayısıyla gelen rüyalarda da Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Sabır!” diyor, “Sizi Ashâbımın yanına alacağım!” diyor. Bir kere bu bişâret-i Nebeviye -bence- öyle bir referans ki, deseler ki “Size Cennet’te bir köşk veriyoruz!”, onun yanında bu zerre kalır. Evet, “Ben, sizi yanıma alıyorum!” diyor; “Kardeşlerim!” dediği insan olarak kabul ediyor. Diğerleri, o zakkum-u Cehennem’in azabını çekedursunlar; siz, Cennet çekirdeğini içinizde taşımanız sayesinde, bu bela ve musibetleri -bir yönüyle- Cennetin koridorlarında yürüyor gibi görebilirsiniz, Cennet’in göbeğine otağınızı kurmuş gibi görebilirsiniz. Onu da görüyorlardır, onu da görenler var! “Yürüdük, önümüze bir bağ ve bahçe geldi. Aman Allah’ım! Baş döndürücü!” falan diyorlar. Şimdi bu kadar sıkıntı karşısında, bir de bunlar var.

Aynı zamanda o sıkıntılara katlanma da ayrı bir sabırdır; ona صَبْرٌ عَلَى الْبَلاَءِ وَالْمَصَائِبِ “Bela ve musibetlere karşı sabır” deniyor; o da bir ibadet sevabı kazandırıyor. Bir de ibadetlerini katlayarak yapıyorlar; bu da “müzâaf bir ibadet” oluyor. Bir de Cenâb-ı Hak, içeriye koymuş, muharremâta karşı tamamen onları cebrî sıyânet altına almış; sütreler oluşturmuş, “İçeride durun; eliniz, ayağınız, gözünüz-kulağınız, diliniz-dudağınız günah işlemesin!” Bu da ona ayrı bir derinlik kazandırıyor; bu da mük’ab ibadet oluyor. Hazreti Pîr, sabrı bu üç şeye bağlıyor. Allah, bu üç tane sabrı birden, bu üç tane ibadet şeklini birden onlara yaşattırmak suretiyle, o hudutta nöbet bekleyen insanın yaptığı şeyin kat kat üstünde bir şey kazandırıyor o insanlara.

Medrese-i Yûsufiye haline geliyor oralar. Seyyidinâ Hazreti Yusuf da, o medrese-i Yûsufiye ile nâzırlığa yükseldi. Bir köle gibi satıldı, bir yerde iftiraya uğradı; o iftirada dediklerini yaptıramayanlar, onu zindana attırdılar. رَبِّ السِّجْنُ أَحَبُّ إِلَيَّ مِمَّا يَدْعُونَنِي إِلَيْهِ “Allah’ım! Fuhşiyât adına beni çağırdıkları şeyden, zindan benim için daha hayırlıdır.” (Yûsuf, 12/33) dedi. Gönül rızasıyla, âdeta Kâbe’ye yürür gibi, zindana yürüdü. Yürüdü; nicelerinin ruhuna, ruhunun ilhamlarını boşalttı, gözlerini açtı, inandıran bir insan oldu ve inandılar onlar da; onlar da inandıran oldular, her birisi. Nitekim onlardan biri çıktı, o kralın rüyasını tabir ile alakalı, “Ben size haber getireyim!” dedi; Hazreti Yusuf’un rüya tabirini aldı, gitti. Böylece, Yusuf Aleyhisselam hapishaneden çıktı, bir sürü insanın gözünün açılmasına vesile olmanın yanı başında, bir de bir hamlede, bir nefhada nâzırlığa yükseldi. Kuyuya atmışlardı, derin bir kuyuya; kendi çıkması imkânsızdı. Allah (celle celâluhu), inayetiyle onu çıkardı. Bu defa da bir hamlede Allah (celle celâluhu), bir asansöre binmiş gibi onu nâzırlığa yükseltti.

Bir gün kendisine o kötülükleri yapanlar, iki büklüm, onun karşısına çıkacaklardı ve diyeceklerdi ki: “Sen bağışla bizi, hata bizde imiş!” diyeceklerdi ve o da kendisine yakışır bir ifade ile قَالَ لاَ تَثْرِيبَ عَلَيْكُمُ الْيَوْمَ يَغْفِرُ اللهُ لَكُمْ وَهُوَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ “Şöyle dedi: Hayır! Bugün size hiçbir kınama yok! (Ben hakkımı çoktan helâl ettim;) Allah da sizi affetsin. Çünkü O, bütün merhamet edenlerin üstünde mutlak merhamet sahibidir.” (Yusuf, 12/92) Orada aynı zamanda kardeşleri, babası, annesi ile buluşup adeta şeb-i arûs yaşarken, artık onun gözü ayrı bir şeb-i arûsta idi: رَبِّ قَدْ آتَيْتَنِي مِنَ الْمُلْكِ وَعَلَّمْتَنِي مِنْ تَأْوِيلِ الْأَحَادِيثِ فَاطِرَ السَّمَاوَاتِ وَاْلأَرْضِ أَنْتَ وَلِيِّي فِي الدُّنْيَا وَاْلآخِرَةِ تَوَفَّنِي مُسْلِمًا وَأَلْحِقْنِي بِالصَّالِحِينَ “Rabbim! Bana iktidar ve hâkimiyetten önemli pay verdin ve bana belli seviyede, (rüyalar dâhil) hadiselerin mânâ ve yorumunu öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratıp, değişmez bir sistem ve prensipler üzerine oturtan! Sen, dünyada da Âhiret’te de benim sahibim ve gerçek koruyucumsun. Beni Müslüman olarak vefat ettir ve beni sâlihler içine kat!” (Yusuf, 12/101) Rabbim! Sen, bana bunu yaptın, bunu yaptın, bunu yaptın; rüya tabirini öğrettin ve onun ile beni buraya getirdin… Artık dünyada alacağım şey kalmadı. تَوَفَّنِي مُسْلِمًا وَأَلْحِقْنِي بِالصَّالِحِينَ Beni Müslüman olarak öldür ve o sâlihlere ilhâk buyur!” Bu, zirvedir, insanda zirvedir.

Evet, oraya Hazreti Pîr, “medrese-i Yûsufiye” demiş: Gönüllerin inkişaf ettiği yer; dimağların âhirete müteveccih olduğu yer. Hiç olmayacak insanların bile olgunluğa doğru yürüdüğü bir yerdir orası. Zannediyorum bir-iki tane, birkaç binde bir-iki tane insanın dökülmesi, muvakkat sarsılması söz konusu olabilir. Çünkü herkesin immün sistemi aynı değildir; yani “manevî anatomi” adına immün sistemi. İman-ı billah, marifetullah, muhabbetullah, rıza, aşk u iştiyâk-ı likâullah; bu da insanın manevî anatomisinin immün sistemidir. O seviyede immün sistemine sahip olmayan insanlar, çok küçük virüsler karşısında hemen yatağa düşebilirler, inleyebilirler, “Ahh, off!.. edebilirler. Fakat -zannediyorum- binde dokuz yüz doksan dokuz virgül dokuz esasen orayı âdetâ bir Medrese-i Yûsufiye gibi görüyorlar. Orada duyup ettiklerinden, Efendimiz’in teşrifine şâhit olduklarından, Hazreti Ömer efendimizin, Hazreti Ebu Bekir efendimizin, Hazreti Hâlid efendimizin teşriflerine şahit olduklarından dolayı, “Yahu burası ne acayip bir koridormuş?!. Öbür âlemin şehsuvarları, atlarını mahmuzlayıp buraya geliyorlar!” diyorlar. Evet, nedir bu? Bu da işte bir yönüyle amudî olarak yükselme, bir hamlede değişik basamakları birden atlama ve insanın yapamayacağı şeyleri yapması gibidir. Veya fevkaladeden bir semâvî asansöre binmiş gibi birden bire kendilerini en alt kattan en yukarı kata çıkmış bulmaları gibi…

Cenâb-ı Hak, onlara uzun ömür ihsan eylesin! Onları yakında çıkarsın Allah (celle celâluhu)!.. Sonra orada arınmış olarak çıktıklarından dolayı hizmetlerini katlanarak yapacaklardır; o hizmete de muvaffak eylesin! İşi bıraktıkları yerden, “Vira bismillah!” diye başlayacaklar!.. Bir yere kadar zaten getirilmişti. Orası metafizik gerilim adına onları biraz daha güçlendirdi. Bu defa vitesi yükseltecekler, biraz evvel dediğim gibi. Hizmetlerini devam ettireceklerdir, hiç tereddüdünüz olmasın!..

   Günümüzün mazlum ve mağdurları için ızdırap çekip gözyaşı döken ve onların necâtları adına maddî manevî cehd gösteren insanlar, inşaallah ötede onlarla ve selef-i sâlihînle beraber olacaklardır.

Mekkeliler, Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) kastettiklerinde, O’nu -bir yönüyle- Mekke’den çıkmaya mecbur ettiklerinde, hem ölüm koridorlarıyla yolunu kestikleri halde ve arkasını bırakmayıp “Sakın!” deyip yakın takibe aldıkları halde, izledikleri halde… “Yakın takip, izleme”, emniyet tabiri; sizlerin şimdi yakın takibe alınıp izlendiğiniz gibi… Efendimiz’i izledikleri halde, Allah, O’nu sıyânet buyurdu: وَاللهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ إِنَّ اللهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِرِينَ “Allah, seni bütün insanlardan koruyacaktır. Şüphesiz Allah, kâfirler topluluğunu (senin aleyhindeki) hedeflerine ulaştırmaz.” (Mâide, 5/67) إِنَّ اللهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِرِينَ، إِنَّ اللهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ، إِنَّ اللهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْمُنَافِقِينَ، إِنَّ اللهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ السِّيَاسِيِّينَ Şüphesiz Allah, kâfirler topluluğunu hedeflerine ulaştırmaz. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu hedeflerine ulaştırmaz. Şüphesiz Allah, münafıklar topluluğunu hedeflerine ulaştırmaz. Şüphesiz Allah, gayr-i meşru siyaset yapan şerir siyasiler topluluğunu hedeflerine ulaştırmaz.

“Allah, Seni bunların hepsinden masûn ve mahfuz kılacak, koruyacaktır!” Korudu Allah (celle celâluhu); O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek tüyüne, -Bir tek tüyüne canım bin defa fedâ olsun!- bir tek mübarek mûy-i mübareğine bile dokunamadılar! Cenâb-ı Hak, O’na yaptırdığı o önemli misyonu edâ ettirdi. O, gönüllerin sultanı olarak dünyaya teşrif buyurmuştu; vazifesini edâ etmesi suretiyle -başta arz ettiğim gibi- gönüllerin sultanı oldu. O sultan idi; gönüller de O’nun sultanlığını duymaya başladı. Gönüller, şimdi de o Sultan’ın sultanlığının bir kere daha gelip o gönüllere taht kurmasını istiyor. “Vaktidir, ağlayan gözlerimin içine gül / Ey kupkuru çölleri Cennetlere çeviren Gül!” Gül gibi idi; etrafı, ıtriyata çevirmişti.

İşte, böyle bir yolda olan insanlar, zannediyorum elin-âlemin kaybettiği güzergâhlarda, sürekli yeni bir şey kazanıyorlar; her menzilde yeni bir şey kazanıyorlar, her konakta yeni bir şey kazanıyorlar. Şimdi rüyalarda, yakazalarda… Allah’ın izniyle, o kıvamla, o donanımla dışarıya çıktıklarında yapacakları şeyler ile, Cenâb-ı Hakk’ın hususî iltifâtâtına vesile olacaklar.

Sadece onlar mı? Onların yakınları, yurt dışında olup kalben yakın olan arkadaşları… Ben onların içinde en küçük, en denî, en aşağı, en bayağı insanım; fakat her gün, beş vakit namazda, on defa hepsi ve her biri için onlara dua ediyorum. Bir de bu kadar yanan sineler var onlar için!.. Dolayısıyla size de çektiriyor. Siz de içeridekiler adına çekmek suretiyle, o arkadaşlarınızdan geri kalmamak için, onların yürüdüğü yolda onlardan geri kalmamak için, otağ kuracakları yerlerde onların arkasında kalmamak için ızdırapla dolu bulunuyorsunuz.

Allah sizin engin, derin, hassas, duyarlı vicdanlarınıza da onların acılarını duyuruyor ki, paylaşasınız. Hadis: مَنْ لَمْ يَهْتَمَّ بِأَمْرِ الْمُسْلِمِينَ فَلَيْسَ مِنْهُمْ “Müslümanların derdini onlar ile paylaşmayan, onlardan değildir!” Siz, tabiatınızın icabı, imanınızın gereği, onlarla aynı yolda uzun zaman koşmanızın gereği, onların dertlerini-ızdıraplarını paylaşıyorsunuz. Dolayısıyla siz de ızdırap çekiyorsunuz. Siz, o kardeşlerinizden ayrılmayacaksınız.. o kardeşleriniz de Efendimiz’in arkadaşlarından ayrı düşmeyecekler ötede.. onlar da Hazreti Habîb-i Zîşân’ın, Sâhibkırân’ın uzağında kalmayacaklar.. O’nun beraberliğine/maiyyetine erecekler.. O’nun maiyyetine erenler de Allah maiyyetine ereceklerdir.

اَللَّهُمَّ تَوَجُّهَكَ، وَنَفَحَاتِكَ، وَأُنْسَكَ، وَعِنَايَتَكَ، وَرِعَايَتَكَ، وَكِلاَءَتَكَ، وَحِفْظَكَ، وَحِرْزَكَ، وَحِصْنَكَ الْحَصِينَ؛ وَالنُّصْرَةَ عَلَى أَعْدَائِنَا كُلِّهِمْ أَجْمَعِينَ؛ وَخَالِصَ الْعِشْقِ وَاْلاِشْتِيَاقَ إِلَى لِقَائِكَ، وَإِلَى لِقَاءِ حَبِيبِكَ وَأَحِبَّائِكَ، أَبَدَ اْلآبِدِينَ، وَدَهْرَ الدَّاهِرِينَ، يَا ذَا اْلجَلاَلِ وَاْلإِكْرَامِ؛ وَصَلَّى اللهُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ

“Allah’ım, sevgi ve rahmetle bize teveccüh buyurmanı.. ilâhî nefhalarınla, ötelerden esintilerinle gönlümüzü şâd kılmanı.. dostluğun, yakınlığın ve yüce şanına yaraşır şekildeki beraberliğinle bizi yalnızlıklardan kurtarmanı.. vekilimiz olarak bizi gözetip kollamanı, hıfz u sıyanetinle korumanı, aşılmaz manevî kalelerinin ve sağlam sığınaklarının içine almanı.. bütün düşmanlarımıza karşı bizi yardımınla destekleyip zafere ulaştırmanı diliyoruz. Allah’ım! Her şeyden öte Zâtına karşı gönülden aşk u alaka, Sana kavuşma iştiyakı, Habîbine (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve sevdiklerine vuslat arzusu talep ediyoruz. Bunları ebedî, zaman üstü, zamanı aşkın olarak istiyoruz. Ey Celâl ve İkrâm Sahibi!.. Niyazımızın sonunda, dualarımızın kabul edilmesine en büyük vesile olarak gördüğümüz Efendiler Efendisi’ne, âl ve ashâbına salat ü selam eylemeni dergâh-ı ulûhiyetinden diliyoruz!..

Bamteli: MEDET YA RABBENÂ!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Rasûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in çok tekrar ettiği dualardan biri şöyleydi: اَللَّهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنْ عِلمٍ لاَ يَنْفَعُ وَمِنْ قَلبٍ لاَ يَخْشَعُ وَمِنْ نَفْسٍ لاَ تَشْبَعُ وَمِنْ دَعْوَةٍ لاَ يُسْتَجَابُ لَهَا “Allah’ım! Fayda vermeyen ilimden, saygıyla ürpermeyen gönülden, doyma bilmeyen nefisten ve kabul edilmeyen duadan Sana sığınırım.”

   “Allah’ım, faydasız ilimden Sana sığınırım!”

Bu istiâze, Sahih-i Müslim’de olduğu gibi, çok hadis kitabında da rivayet edilmektedir. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in Cenâb-ı Hakk’a teveccüh ettiği zaman, vird-i zeban ettiği (dile doladığı) hususlardandır. Onu çokça dillendirmiş, durmuştur.

Bu duanın/istiâzenin ilk maddesi: “Allah’ım, faydasız ilimden Sana sığınırım!” Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle, amele dönüşmeyen ve ameli besleyen bir oksijen, âdetâ bir kuvve-i inbatiye olmayan ilim, kurumaya mahkûmdur; كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًا “… (Onların durumları) tıpkı ciltlerle kitap taşıyan merkebe benzer…” (Cuma, 62/5) fehvasınca, sahibinin sırtında, onun belini çatırdatan bir yükten başka bir şey değildir.

Dahası, daha tehlikeli bir yanı vardır onun; kimisi onunla çalımlara girer, gururlara girer, ucublara girer, insanlara tepeden bakmaya çalışır -hafizanallah- ve böylece şeytanî bir yola kendisini salmış olur. Daha doğrusu şeytanî düşüncenin çağlayanına kendisini salmış olur; bir daha da sahil-i selâmete çıkamaz.

Efendimiz, başta böyle tehlikeli bir şeyden Allah’a sığınıyor: اللَّهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنْ عِلْمٍ لَا يَنْفَعُ “Allah’ım, fayda vermeyen ilimden Sana sığınırım.” Hem de “inne-i te’kid” (te’kid ifade eden “inne”) ile, “Mutlaka/şüphesiz, ben…” diyor. أَعُوذُ بِكَ Muzârî kipi, mütekellim-i vahde; “Sana sığınırım her zaman; şimdi, sonra, daha sonra, daha sonra, sürekli Sana sığınırım, Sana dehalet ederim, Senin himayen altına girmek, Senin inâyet seralarının içinde bulunmak isterim!” Öyle anlamak lazım.

Aynı cümlede مِنْ عِلْمٍ لاَ يَنْفَعُ beyanındaki fiil de yine muzârî kipinde gelmiştir. Böyle olması itibarıyla, “Bugün, yarın, öbür gün.. kimseye faydası olmayan.. bir insana Allah’ı anlatmayan.. Peygamber’i sevdirmeyen.. gerçekten “dindar” haline getirmeyen.. bir yönüyle onu hayvaniyetten çıkıp cismâniyeti bırakıp kalb ve ruhun derece-i hayatına yükselmeye sevk etmeyen faydasız ilim, fayda vermeyen ilim. İşte ondan Sana sığınırım!” manasındadır. Demek ki öyle bir ilimdense, cehalet daha iyi!.. Teologların, tekrar ededurdukları, dile doladıkları ve onunla kendilerini peyledikleri “ilim”. Allah, öyle ilimden, bizleri muhafaza buyursun!..

   “Allah’ım, haşyet duymayan, huzurunda bulunuyor olma şuuru içinde saygıyla ürpermeyen bir kalbden Sana sığınırım!”

İkinci olarak; وَمِنْ قَلْبٍ لَا يَخْشَعُ “Aynı zamanda huşûu olmayan kalbden Sana sığınırım!” قَدْ أَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ هُمْ فِي صَلاَتِهِمْ خَاشِعُونَ “Mü’minler, muhakkak kurtuldu ve gerçek mazhariyete ulaştılar. Onlar, namazlarında (Allah’ın huzurunda bulunuyor olmanın şuuruyla) tam bir saygı, tevazu, içtenlik ve teslimiyet içindedirler.” (Mü’minûn, 23/1-2) Bir iç saygı, Allah’a karşı; bir iç derinlikle O’na karşı edepli, saygılı olma; belki bir kalb titreyişi içinde bulunma.

Hadîs-i şerifin ifade buyurduğu gibi, “Kalbde haşyet olsa, o, tavır ve davranışlara da akseder!” Esasen, bunlardan birisi, dışa vurmuş bir şeydir “haşyet”; diğerine gelince, magmalar gibi kalbde fokurdayıp duran bir şeydir, “huşû”. İnsanı rükû şekliyle iki büklüm, asâ gibi iki büklüm hale getiren, “Yetmedi!” deyip başını yerden yere sürdürüp secde ile O’na en yakın ânı yakalamaya sevk eden duygu…

Kaldırır başını, “Olmadı!” der; bir kere daha!.. Hata ediyorsa şayet, bir kere daha!.. Sonra “Oldu!” kabulü ile oturur, Cenâb-ı Hakk’a tahiyyâtta bulunur. el-Hüccetü’z-Zehrâ’da anlatıldığı üzere, Cenâb-ı Hakk’a tahiyyâtta bulunur ve sonra Allah’ın tahiyyâtını almış gibi, Efendimiz’e olan o tahiyyâtı almış gibi, kendisi de onu tekrar ederken, kendini muvâcehe önünde görüyormuşçasına Efendimiz’e اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ أَيُّهَا النَّبِيُّ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ “Ey Nebî, Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi Sana olsun!” der.

Huşû, bu; böyle bir huşûun olmamasından, derin iç saygının bulunmamasından, fokur fokur iç kaynamasından mahrumiyetten, Allah’ım, ondan da Sana sığınırım!.. O, yukarıya atıf buyurulduğundan dolayı, yine “E’ûzu” ile, yine “innî” te’kidi ile; yani şöyle demek oluyor: اَللَّهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنْ قَلْبٍ لاَ يَخْشَعُ Allah’ım, şüphesiz/tereddütsüz sığınma üzerine sığınma, müzâaf sığınma, mük’ab sığınma, mük’ab der mük’ab sığınma, bütün sığınmalar ile Sana sığınıyorum! Huşûu olmayan, fokur fokur kaynamayan, Senin korkun ile tir tir titremeyen bir gönülden Sana sığınırım!..

   “Allah’ım, doyma bilmeyen nefisten Sana sığınırım!”

Diğer bir husus -ki bunların arasındaki telâzuma daha sonra temas ederiz: وَمِنْ نَفْسٍ لَا تَشْبَعُ “Doyma bilmeyen nefisten…” Bu dünya, “dâru’l-lezzet” değil, “dâru’l-ücret” değil, “dâru’l-hizmet”tir. “Tatmaya izin var, doymaya izin yok!” diyor Hazreti Pîr, bu mevzuda.

Hususiyle günümüzde, insanlar yeme-içme mevzuunda ölçüsüz olduklarından dolayı, onun tabiri ile “tenevvü-i et’imeden gelen sun’î iştah” ile başka mahlûklar gibi yiyip-içip yan gelip kulağı üzerine yatmak, bir ahlak-ı sâbite haline gelmiş. Evet, günümüzde öyle yiyip içip yan gelip yatan ekser insanlar, Allah Rasûlü’nün şu hadis-i şerifine tam muhatap: أَخْشَى ما خَشِيْتُ عَلى أُمَّتِى: كِبَرُ الْبَطْنِ، وَمُدَاوَمَةُ النَّوْمِ، والْكَسَلُ وَضَعْفُ الْيَقِينِ “Siz ümmetim hakkında en çok korktuğum şeyler: Karın büyüklüğü (göbek bağlamak), çok uyku, tembellik ve yakîn (iman) azlığıdır.” أَخْشَى مَا خَشِيتُ عَلَيْكُمْ كِبَرُ الْبَطْنِ En çok, en çok korktuğum, haşyet duyduğum şey, karınları hesabına yiyip içip yan gelip yatan insanlar. Sonra, yakîn azlığı… Demek ki onu tevlîd ediyor, orada telâzüm var; o, gaflet verdiğinden dolayı, öyle bir dimağda, öyle bir latife-i Rabbâniyede haşyet olması katiyen söz konusu olamaz. Doyma bilmeyen o nefis, yedikçe yer, yedikçe yer, yedikçe ver.

Hâlbuki lezâiz çağırdıkça, insan “Sanki yedim!” demeli; “Sanki yedim!” demeyi âdet edinen, bir mescidi, bir camiyi yemedi. “Sanki Yedim Camii,” öyle yapılmış derler. Hazreti Pîr de bunu devrik cümleler ile ifade ediyor. “Sanki yedim!” diyerek, kocaman bir camiyi yememiş oluyor.

Evet, “Tatmaya izin var, doymaya yok!” Nefse yedirdikçe, “Daha bir! Daha bir!” der, “Hel min mezîd!” der, “Daha yok mu?” der, “Hem min mezîd!” der, “Daha yok mu?” der. Tenevvü-ü et’imeden  gelen, değişik yeme türlerinden gelen bir sun’î iştah ile, doyma bilmeyen bir nefis ile yeme üzerine bir eğilir ki, Allah gözünü doyursun!.. Bu, yukarıdaki o kalb haşyetine mani, o da aynı zamanda nâfi olacak “ilim”e mâni.

   Allah Rasûlü, her sahada insan-ı kâmil olduğu gibi, Allah’a teveccüh ve niyaz açısından da O’nun hayatı âdetâ dua ile örgülenmiş mükemmel bir danteladır.

Ve en tehlikelilerden bir tanesi de وَمِنْ دَعْوَةٍ لَا يُسْتَجَابُ لَهَا Bu ifadede “hâ” eki, müennes zamiridir, “davet” kelimesi müennes olduğundan. “Ve aynı zamanda icabet edilmeyen duadan da Sana sığınırım!”

İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) çok dua ederdi. O tabiri başkalarının kullandığını bilmiyorum, kullanmam hata ise, Ruh-u Seyyidi’l-Enâm, Kıtmîr’i bağışlasın; O’na bir yönüyle, “Dua Peygamberi” diyebilirsiniz.

Sağ adımını atarken, nasıl dua eder; sol adımını atarken nasıl dua eder; urbalarını giyerken nasıl dua eder? En olumsuz yere, ıtrahatın yapılacağı yere girerken, nasıl dua eder; oradan çıkarken nasıl dua eder? Mescide girerken nasıl dua eder, çıkarken nasıl dua eder? Namaza dururken nasıl dua eder, rükûa gittiği zaman nasıl içini döker? Yüzünü yere sürdüğü zaman, أَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ وَهُوَ سَاجِدٌ “Kulun Rabbisine en yakın olduğu an secde hâlidir.” denilen o mükemmel, kabule karîn tabloyu nasıl değerlendirir? Bütün bunlara baktığınız zaman, dersiniz ki, “Bu mübarek Zat’ın, bu mutlak İnsan-ı Kâmil’in hayatı âdetâ dua ile örgülenmiş bir dantela!”

Aslında, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun hayatının hangi yanına baksanız, o yanının galebe çaldığını görürsünüz. Dua yanına bakarsanız, öyle… İbadet ü tâat yanına bakarsanız, ayakları şişmeden yatmıyor. Kulluk hukukuna riayete bakınca, bir karıncayı incitmeyecek kadar ince, rakîk, dakîk, şefik bir ruha sahip. Ve evinde bir sürü muallimeyi birbiriyle vuruşturmadan, hepsinin gönlünü alarak, aynı zamanda onları bir arada tutacak kadar yüksek fetânet sahibi. Cephelerde, daima önde; atının zimamından tutup “Az geriye dur!” demeseler, atını mahmuzlayıp, herkesten evvel düşmanın üzerine yürüyecek kadar…

Hangi yanıyla alırsanız alınız, mutlaka O’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) o mevzuda sebkat etmiş olarak görürsünüz. فِي كُلِّ شَيْءٍ سَابِقٌ Her şeyde ipi göğüsleyen bir müsabaka kahramanı. Vasıf olarak “kahraman” denebilir; enbiya-i ızâma başka şekilde “kahraman” denmez. Ama bir “yarış kahramanı”, bir “fetânet kahramanı”, bir “harp stratejisi kahramanı” diyebilirsiniz. el-Abkariyât yazarı da, “el-Abkariyât” sözü ile O’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) dâhiler kategorisi içinde mütalaa eder; ona ait bir yaklaşım;, siz kabul edersiniz-etmezsiniz, ayrı bir mesele.

   “Nasıl ki sadaka belayı ref’ eder; ekseriyetin hâlis duası dahi, ferec-i umumîyi cezbeder!”

“Allah’ım! İcabet buyurulmayan duadan da Sana sığınırım!” Dua yaparsın, yaparsın, kabul edilmez!.. Duanın kabulü için Hazreti Pîr’in de gösterdiği hedef ekseriyet tarafından ihlasla yapılmasıdır. O, güzel vecizelerinden bir tanesinde diyor ki:  “Nasıl ki sadaka belayı ref’ eder; ekseriyetin hâlis duası dahi, ferec-i umumîyi cezbeder!”, “celb eder” de diyebilirsiniz.

Allah rızası için verilen sadaka… مَثَلُ الَّذِينَ يُنْفِقُونَ أَمْوَالَهُمْ فِي سَبِيلِ اللهِ كَمَثَلِ حَبَّةٍ أَنْبَتَتْ سَبْعَ سَنَابِلَ فِي كُلِّ سُنْبُلَةٍ مِئَةُ حَبَّةٍ وَاللهُ يُضَاعِفُ لِمَنْ يَشَاءُ وَاللهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ “Mallarını Allah yolunda infak edenlerin hali, yedi başak bitiren ve her başakta yüz dane bulunan bir tohum gibidir. Allah, kime dilerse ona kat kat verir. Allah, (rahmet ve lütfuyla her varlığı) kucaklayan, (merhametiyle kullarına) genişlik gösterendir; (kullarının halini) hakkıyla bilendir.” (Bakara, 2/261) Şayet yoksa verecek bir şey, قَوْلٌ مَعْرُوفٌ وَمَغْفِرَةٌ خَيْرٌ مِنْ صَدَقَةٍ يَتْبَعُهَا أَذًى “Tatlı ve güzel bir söz, bir ayıp örtme ve kusur bağışlama, peşinden gönül incitici hareket gelen bir sadakadan daha hayırlıdır.” (Bakara, 2/263) Tatlı bir söz, yumuşak/güler bir yüz, muhatabınızda inşirah hâsıl edebilecek bir tavır, onun başına kakacağınız iyilikten çok daha hayırlıdır. Bir şey vermediniz/veremediniz, bari güler bir yüzü, tatlı bir tebessümü esirgemeyin!..

Allah (celle celâluhu), sizin hâlis duanız ile ferec-i umumîyi ihsan edebilir. Bakın “hâlisâne” diyor, “ekseriyetin hâlisâne duası ile…” Yani: Allah’ım, bizler, Senin kapının boynu tasmalı köleleriyiz, ayağı prangalı köleleriyiz!.. Sana kulluğumuz, bizim için en büyük şeref; çünkü Sana kulluk sayesinde elli türlü şeye kul olma esaretinden kurtulduk. Servete kul olmadık, alkışa kul olmadık, makama kul olmadık, pâyeye kul olmadık, villaya kul olmadık, filoya kul olmadık, başkalarına baskı yapmaya kul olmadık, takdire kul olmadık, kendimizi dinletmeye kul olmadık; elli türlü şeytanın ayak oyunlarına kul olmadık. Ne suretle kul olmadık? Ey Rabbimiz, Sana kul olduk, elli türlü kulluktan kurtulduk!

Allah’a kul olmak; ihlas, budur. Allah’a kulluğunu sadece O’nun için eda etmek; emredildiği için, Allah’a ibadet ü taat yapmak; “Sadece Senin için!” demek. Sesini yükseltirken, O’nun için yükseltmek, kısarken O’nun için kısmak, konuşurken O’nun için konuşmak: Allah için işlemek, Allah için başlamak, Allah için görüşmek, Allah için konuşmak… Çoğaltabilirsiniz: Allah için oturmak, Allah için kalkmak, Allah için yatmak, Allah için uyumak, Allah için kıyam etmek/kemerbeste-i ubudiyet içinde, teheccüd ile, karşısında el-pençe divan durmak; lillâh, livechillâh, lieclillâh, rızası dairesinde hareket etmek.

İhlas, bu; bunun zerresi, batmanlarla hâlis olmayana tereccüh ediyor, üstün geliyor. “Bir zerre ihlaslı amel”, damlayı derya yapıyor. Bir damlacık ihlaslı amel, zerreyi güneş yapıyor, kamer-i münîr haline getiriyor. Bu açıdan da dua ettiğiniz zaman -esas- ihlas ile Cenâb-ı Hakk’a teveccüh etmek lazımdır: “Allah’ım! İsteyen, bizler gibi âcizler, zeliller; veren de, Senin gibi Aziz, Latîf, Fazıl Sahibi, Kerem Sahibi!.. أَكْرَمُ اْلأَكْرَمِينَ، أَشْفَعُ الشَّافِعِينَ، أَشْفَقُ الْمُشْفِقِينَ، أَعْدَلُ الْعَادِلِينَ، أَصْدَقُ الصَّادِقِينَ؛ فَارِجَ الْهَمِّ، كَاشِفَ الْغَمِّ، مُجِيبَ دَعْوَةِ الْمُضْطَرِّينَ إِذَا دَعَوْكَ Sınırsız ikram ve lütufta bulunan mutlak cömert, yegâne şefaat sahibi, şefkatlilerin en şefkatlisi, herkese hakkını eksiksiz veren âdillerden âdil, vaadinde asla hulf etmeyen ve doğruluk bakımından da başka sâdıklarla kıyas edilemeyecek olan, ey tasaları gideren, gam ve kederlerden kurtuluş yolları yaratan, ızdırar içinde kıvranan kullarının dualarına her zaman cevap veren Rabbimiz!”

Bu mülahazalarla O’na (celle celâluhu) teveccüh ederek, içini O’na dökme, duanın kabulü için çok önemli hususlardandır. Böyle kültürel olarak içimize yerleşmiş kelimeleri tekrar etmek demek değildir mesele. Hangi problemler ile karşı karşıya bulunuyorsak, hangi şeyler bizi o esnada çok meşgul ediyorsa, onları gönülden talep etmek esastır. Mesela “Allah korkusu” meşgul ediyorsa zihninizi, Hazreti Pîr’in sabah-akşam, belki üç-beş vakit dualarında, أَجِرْنَا مِنَ النَّارِ، أَجِرْنَا مِنَ النَّارِ، أَجِرْنَا مِنَ النَّارِ “Bizi cehennem ateşinden koru!..” yedi defa dediği gibi ve Cevşen’de üç şekliyle dendiği gibi, اللَّهُمَّ أَجِرْنَا، خَلِّصْنَا، نَجِّنَا مِنَ النَّارِ، مِنَ النَّارِ، مِنَ النَّارِ diyeceksiniz. Ateşten korkuyorsunuz hakikaten.. birden bire magmalar gözünüzün önünde tebellür ediyor.. ve siz, cismâniyetiniz itibarıyla içine atıldığınız zaman, eriyip gidecek varlıklarsınız… “Allah’ım! Bizi öyle bir ateşle imtihan etme!” diyorsunuz.

Duygu ve düşünce dünyanızı kuşatan, bir sarmal halini alan böyle bir hadise karşısında yapacağınız duayı ona göre belirleyecek; أَجِرْنَا مِنَ النَّارِ، أَجِرْنَا مِنَ النَّارِ، أَجِرْنَا مِنَ النَّارِ؛ وَأَدْخِلْنَا الْجَنَّةَ مَعَ اْلأَبْرَارِ، بِفَضْلِكَ، وَبِكَرَمِكَ، وَبِمَنِّكَ، وَبِلُطْفِكَ، وَبِشَفَاعَةِ نَبِيِّكَ مُحَمَّدٍ الْمُخْتَارِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، وَبِشَفَاعَةِ آلِ بَيْتِهِ اْلأَطْهَارِ “Bizi cehennem ateşinden koru! Bizi cehennem ateşinden koru! Bizi cehennem ateşinden koru!.. Ebrâr diye bilinen iyi ve hayırlı kullarınla beraber bizi de Cennet’ine dâhil eyle, fazl, cömertlik, kerem, nimet ve ihsanların neticesinde, seçkinlerden seçkin Peygamber’inin şefaatiyle ve O’nun tertemiz aile fertleri hürmetine.” diyeceksiniz. O esnada hangi duygunun tesirine girmiş iseniz, nasıl bir atmosfer içinde bulunuyorsanız, doğrudan doğruya, kalbiniz mızrap yemiş gibi, o duyguları seslendireceksiniz. Kalbinizin sesi olarak -esasen- dilinizden dökülen kelimeler o hususta olacak. İcabet edilecek duanın şartları, onlar.

   “Allah’ın yardımı ne zaman?!.”

İkincisi: Hazreti Pîr’in dediği gibi, dua, duayı kesmediğinden, men etmediğinden dolayı, Cenâb-ı Hak, sürekli duaya teşvik buyuruyor, cebrî duaya sevk ediyor. Şimdi değişik gâile ve belalara maruzsunuz, maruzuz, maruzlar. Herkesin şöyle-böyle bir yakını, tanıdığı birkaç insan, birkaç aile, günümüzde değişik yerlerde mağduriyet yaşamıştır/yaşamaktadır. Himmetini sadece vatan çerçevesinde ele alan insanlar için onlara dua etmek… Umum İslam dünyası açısından mesele ele alındığı zaman, her yerde, aynı zamanda endişe ile ürperen sineler vardır, şakır şakır gözyaşı döken gözler vardır; inleyen insanlar vardır dünyanın değişik yerlerinde. Onları da düşünüp daha geniş dairede himmeti âlî tutarak, فِي كُلِّ أَنْحَاءِ الْعَالَمِ، وَفِي كُلِّ نَوَاحِي الْحَيَاةِ “Allah’ım! Bütün dünyada, âlemin her tarafında olan mü’min kardeşlerim!..”

Hatta meseleyi daha geniş dairede tutarak, “Allah’ım! Bir fetret dönemi yaşıyoruz. İnsanlar, belki tereddüt içindeler. Bazıları değişik şeylere kayıyorlar, örneğini göremediklerinden dolayı. Bir boşluk dönemi yaşanıyor. İnsanlığın İftihar Tablosu’ndan evvelki gibi (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir boşluk dönemi yaşanıyor. Böyle bir dönemde insanlar, ‘Galiba bir Yaratıcı var!’ falan diyorlarsa şayet, bu bile -Allah bilir- bu bile, onların halâsına vesile olabilir. Çünkü yeryüzünde Müslümanlığı, Kur’an, Sünnet, İcmâ-ı Ümmet, Kıyas-ı Fukahâ çerçevesi içinde, milimi milimine yaşayan bir İslam Dünyası yok! İslam dünyası yok!.. İslam, gurbet yaşıyor. İslam, Müslüman dünyası elinde bir yetim!.. İslamiyet, İslam dünyası elinde bir öksüz, bir sahipsiz, bir sürüm sürüm!.. Değerler üstü değerlere sahip olduğu halde, değişik, dünyevî, kirli maksatlara basamak, vesile yapılan bir unsur haline getirilmiş. Ona saygımdan dolayı “unsur” dedim yoksa başka bir şey haline getirilmiş. İslamiyet, zuhur ettiği günden bugüne, hiçbir zaman, İslam dünyasından bugün maruz kaldığı o tahkire, o tezyife, o horlanmaya maruz kalmamıştır. Kimin eliyle? Kimin diliyle? “Müslümanım!” diyen ve Müslümanlığı, İslamî hayatı, insanî hayata, idarî hayata hâkim kılma iddiasında bulunan körler, sağırlar, kalbsizler, kahrolası derbederler; onlar vasıtasıyla!..

Şimdi dert bu ise şayet, evvela kendi ülkenizden -bakın- yakınlarınızdan başlayacaksınız. Bir hayli insan mağdur, mazlum; inliyorlar. Rüyalarında veya temessülât-ı Nebeviye karşısında: “Yâ Rasûlallah, ne zaman?!.” diyorlar, مَتَى نَصْرُ اللهِ “Allah’ın yardımı ne zaman?” der gibi. Ee bunu daha evvelkiler de demişler: أَمْ حَسِبْتُمْ أَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَأْتِكُمْ مَثَلُ الَّذِينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِكُمْ مَسَّتْهُمُ الْبَأْسَاءُ وَالضَّرَّاءُ وَزُلْزِلُوا حَتَّى يَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ مَتَى نَصْرُ اللهِ أَلاَ إِنَّ نَصْرَ اللهِ قَرِيبٌ “Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara mâruz kalmadan Cennet’e gireceğinizi mi sandınız?!. Evet, onlar öyle ezici mihnetlere, zorluklara düçâr oldular ve öyle şiddetle sarsıldılar ki, Peygamber ve yanındakiler, ‘Allah’ın vaad ettiği yardım ne zaman yetişecek?’ diyecek hale geldiler. İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.” (Bakara, 2/214) Bakara sûre-i celîlesinde anlatıldığı üzere, o kadar sıkıştılar, o kadar derbeder oldular, o kadar ezildiler, o kadar sahipsiz kaldılar, o kadar kendilerini gurbet içinde hissettiler ki, değil sıradan insanlar, nebi bile مَتَى نَصْرُ اللهِ “Allah’ın yardımı ne zaman?” dedi. Ben, peygamberlere saygımın gereği olarak, “Arkasındaki insanların mukavemetlerini, immün sistemlerini nazar-ı itibara alarak dedi.” yorumunda bulunuyorum. Evet, nebi, kendi ufku açısından, “مَتَى نَصْرُ اللهِ Allah’ın yardımı ne zaman? Bunlar, dayanamayacaklar galiba, devrilecekler, sürüm sürüm olacaklar! مَتَى نَصْرُ اللهِ” dedi.

   Ey kolu kanadı kırılmış ve yapacak hiçbir şeyi kalmamış çaresizler niyaz ettiği zaman, onların duasına icâbet buyuran ve başlarındaki sıkıntıyı/kötülüğü gideren Rabbimiz; işte bizler de muztarız!..

İşte böyle bütün esbâbın sukut etmesini müteakip nûr-u tevhîd içinde sırr-ı Ehadiyyetin zuhur etmesi sonucu, أَلاَ إِنَّ نَصْرَ اللهِ قَرِيبٌ “İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.” (Bakara, 2/214) buyuruldu. اَللَّهُمَّ نَصْرًا قَرِيبًا، وَفَتْحًا مُبِينًا * اَللَّهُمَّ نَصْرًا قَرِيبًا، وَفَتْحًا مُبِينًا “Allah’ım! Bir nusret-i karîb, yakın zamanda bir nusret Allah’ım! En yakın zamanda engin bir fütuhât; din-i mübîn-i İslam adına ve hafife alamayacağımız tarihî değerlerimizi dünyaya duyurma adına, engin bir fütuhât Allah’ım!..” Bunalmış, sıkılmış, canı gırtlağına gelmiş insanlara o engin rahmetin ile merhamet buyurarak, اَللَّهُمَّ نَصْرًا قَرِيبًا، وَفَتْحًا مُبِينًا فِي أَقْرَبِ أَقْرَبِ أَقْرَبِ أَقْرَبِ زَمَانٍ، فِي أَوْسَعِ أَوْسَعِ أَوْسَعِ إِطَارٍ؛ بِحَيْثُ مَا لاَ عَيْنٌ رَأَتْ، وَلاَ أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلاَ خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ آمِينَ “Allah’ım, Sen’den yardım diliyoruz; din-i mübîn-i İslam adına ve hafife alamayacağımız tarihî değerlerimizi dünyaya duyurma adına kapıları açmanı istirham ediyoruz. Allah’ım, engin bir fütuhât! En yakın, yakınlardan da yakın bir zaman ve en geniş, genişlerden de geniş bir çerçevede; ‘Kullarıma öyle sürpriz nimetler hazırladım ki, ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne de insanın hatırına gelmiş!’ buyurduğun gibi, işte öyle sürpriz şekilde…”

Evvela bildiğiniz-ettiğiniz kimseler… Onların ızdırabını vicdanda duymak, mü’min olmanın en önemli unsurlarındandır. مَنْ لَمْ يَهْتَمَّ بِأَمْرِ الْمُسْلِمِينَ فَلَيْسَ مِنْهُمْ “Müslümanların çektikleri ızdırap ve derdi paylaşmayan, aynı derdi onlarla beraber yaşamayan, onlardan değildir!” Ne manaya geliyor bu? Onlar ile aynı çizgide değildir, aynı güzergâhı takip etmiyor demektir. Demek ki düşe-kalka bir yolda sürünüyor, patikada yürüyor; demek ki şehrâh-ı Muhammedîde değil (sallallâhu aleyhi ve sellem). مَنْ لَمْ يَهْتَمَّ بِأَمْرِ الْمُسْلِمِينَ فَلَيْسَ مِنْهُمْ

Halimizi bu zaviyeden bir kere gözden geçirmemiz lazım. Izdırap içinde olan, ızdıraplı insanların ızdırabını ne ölçüde paylaşıyoruz? يَا مَنْ يُجِيبُ الْمُضْطَرَّ إِذَا دَعَاهُ، هَا نَحْنُ مُضْطَرُّونَ، قَدْ ضَاقَتْ عَلَيْنَا اْلأَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ، وَضَاقَتْ عَلَيْنَا أَنْفُسُنَا، وَأَنْتَ مَلْجَأُنَا وَرَجَاؤُنَا “Ey muztar olanların duasına icabet buyuran Zât-ı Ecell u A’lâ! Ha işte canlarımız gırtlağımızda. Yer, bize genişliği ile beraber dar gelmeye başladı. Tahammül-fersâ hadiseler altında ezilir hale geldik. Sen, bizim melce’ ve mencâmızsın. Meded yâ Rabbî, meded yâ Rabbî, meded yâ Rabbî!..” Bu ızdırabı içimizde duyma… Ondan sonra da bütün Müslümanların, bilmediğimiz Müslümanların ızdırabını içimizde duyma… Bütün dünyada -aynen- muzdarip Müslümanlar vardır; onların ızdırabını paylaşma. Bu, mü’min için bir vecibedir; mü’min olmanın şiarıdır, gereğidir. Şimdi, bu duygu ve düşünce atmosferine girdiğiniz zaman, isteyeceğiniz, arzu edeceğiniz şey de herhalde biraz evvel dar bir çerçevede ifade etmeye çalıştığım şeyler olacaktır. Öyle diyeceksiniz; اَللَّهُمَّ انْصُرْنَا وَانْصُرِ اْلإِسْلاَمَ وَالْمُسْلِمِينَ، اَللَّهُمَّ انْصُرْنَا وَانْصُرِ اْلإِسْلاَمَ وَالْمُسْلِمِينَ، وَخَلِّصْهُمْ مِنْ كَيْدِ الظَّالِمِينَ، وَمِنْ مَكْرِ الظَّالِمِينَ “Allah’ım, İslâm’a ve Müslümanlara yardım eyle!.. Allah’ım İslâm’a ve Müslümanlara nusret lütfeyle!.. Onları zalimlerin hile, tuzak ve komplolarından halâs eyle!..” Bir de bu mesele…

Evet, “gönül derinliği ile O’na teveccüh etmek, O’na yürekten ve ihlas ile dua etmek” dedik. Aynı zamanda “himmetini geniş tutarak başkalarını işin içine alacak şekilde dua etmek” dedik. Sonra “bütün İslam dünyasının ızdıraplarını içine alacak daire içinde dua etmek” dedik. Meseleyi böyle geniş dairede ele alarak ve himmeti âlî tutarak dua etmek, kabule karîn olabilecek dualardandır.

   “Acele etmemeniz şartıyla, herhangi birinizin hâlis duasına mutlaka icabet buyurulur.”

Fakat bu arada -esas- zikredilmesi gerekli olan ve çoğunuzun bildiği bir mesele daha vardır: يُسْتَجَابُ لِأَحَدِكُمْ مَا لَمْ يَعْجَلْ buyuruyor İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem). يُسْتَجَابُ لِأَحَدِكُمْ مَا لَمْ يَعْجَلْ “Acele etmedikçe, herhangi birinizin duasına icabet buyurulur.” Allah icabet eder, cevap verir. “Ne istiyor kulum?” der; ne istiyorsan, onu is’âf buyurur. İs’âf buyursun Allah dualarınızı/dualarımızı!.. مَا لَمْ يَعْجَلْ “Acele etmezse..” diyor. Acele etmeyi şöyle ifade buyuruyor Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm: يَقُولُ: دَعَوْتُ فَلَمْ يُسْتَجَبْ لِي “Dua ettim ama bana icabet edilmedi.” Çoğaltabilirsiniz; دَعَوْتُ، دَعَوْتُ، دَعَوْتُ “Dua ettim, dua ettim, dua ettim.. ama bana icabet edilmedi.”

Ee iki seneden beri ben dua ediyorum, her gün belki üç-dört saat. Bunu söylemek ayıp belki ama her gün üç-dört saat dua ediyorum. Şimdi üç-dört saat dua ediyorsun, sen nesin ki yahu kalkıp da “Dua ettim de kabul olmadı!” diyorsun? Sen, O’nun (celle celâluhu)  kapıkulu bir bendesisin, boynu tasmalı bir bendesisin! Senin, senin içinde kaç paralık kıymetin var?!. Seni Yaratan, O (celle celâluhu).. insan haline getiren O.. insan-ı mü’min haline getiren, O.. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun arkasında O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) ümmet olma şerefini bahşeden, O.. âhirzamanda gelmek suretiyle “Kardeşim!” şerefiyle şerefyâb kılan, O.. din-i mübîn-i İslam boyunduruğunun yere konduğu anda, onu kaldırma imkânıyla imkânlandıran, O… Sende, senin kaç paralık katkın var? Elbette, iki sene değil, üç sene değil, dört sene değil!.. Hazreti Cüneyd’in “Bir arzum için tam altmış sene dua ettim!” dediği gibi davranmalısın.

Evet, “Bir arzum için tam altmış sene dua ettim!” diyor. يُسْتَجَابُ لِأَحَدِكُمْ مَا لَمْ يَعْجَلْ يَقُولُ: دَعَوْتُ فَلَمْ يُسْتَجَبْ لِي “Acele etmezse, (sizden) herkesin duasına icabet buyurulur.” (Acele nasıl mı olur?) “Der ki: Yalvarıyorum, yalvarıyorum, bir türlü arzu ettiğim şeye nâil olamıyorum!” Bak, tekrar edeyim: يُسْتَجَابُ لِأَحَدِكُمْ مَا لَمْ يَعْجَلْ يَقُولُ: دَعَوْتُ (دَعَوْتُ، دَعَوْتُ، دَعَوْتُ) فَلَمْ يُسْتَجَبْ لِي İki senedir, altı yüz bilmem ne, yedi yüz bilmem kaç gün, dua etmişsin şu kadar; “Kabul olmadı!” Hâşâ ve kellâ!.. Gönül koyma gibi küstahça bir hale girmemek lazım. Belki dualarım benim katılığıma takılıyor, gitmiyor oraya. Belki henüz her şey gayretullah ufkuna ulaşmamış? Zâlimlere mehil veriyor, “Döner, gelirler!” diye. Bir gün döner, gelir, O’nun kapısının tokmağına dokunurlar diye. Pişman olur, başlarını O’nun kapısının eşiğine koyarlar diye!.. O, Rabbü’l-âlemîn; herkesin Rabbi… Rabbü’l-âlemîn, Rahman u Rahîm O… Eşfaku’l-müşfikîn, Erhamürrâhimîn O.

Şimdi bütün bu mülahazaları –عُذْرًا مِنْكُمْ Sizden özür dileyerek ifade ediyorum- nazar-ı itibara alarak, “Yahu bunlardan birine takılıyor bu mesele!” Onun için bize düşen şey, hâlisâne, yüreğimizden gelerek, hiç kesmeden, ara vermeden, fasıla vermeden ve aynı zamanda içimize gelecek olumsuz duyguları hemen Allah saygısıyla baskı altına almak suretiyle yine duaya devam etmektir.. ellerimizi kaldırıp gözyaşlarının refakatinde, kalbin titreyişinin refakatinde, iki büklüm olmanın refakatinde, secdenin refakatinde, el-pençe divan durmanın refakatinde her zaman Rabbimize içimizi dökmek, inlemek, içimizdeki o engin düşünceleri O’nun karşısında dillendirmektir. وَمِنْ دَعْوَةٍ لَا يُسْتَجَابُ لَهَا “İcabet edilmeyen duadan da Sana sığınırım!” ifadesi bunları da hatırlatmaktadır.

   Ne mutlu size ki, birileri cebrî olarak dünyayı size zehir-zemberek haline getirseler de siz âhiret hayatınızı şeker-şerbet kılacak bir yolda yürüyorsunuz!..

Şimdi bir insanda faydalı bir ilim varsa, esasen, ilim, amele döndüğü takdirde, kalbde de o huşû hissi belirecek; insan, fokur fokur kaynamaya duracaktır. Sonra kalbde o fokur fokur kaynama hali, o huşû ve haşyet varsa, o tavır ve davranışlarına da aksedecek; إِذَا رُؤِيَ ذُكِرَ اللهُ buyurulduğu üzere, “görüldüğü zaman, Allah hatırlanacaktır.” Öyle ince tavırlar içinde bulunacak ki, ona bakanlar, Allah’ı hatırlayacaklar. O hadis râvîleri içinde çok görülüyor; öyle birini görenler, “Allah!” diye seslerini yükseltiyorlardı, “Allah!” diye; kendisi de “Allah!” dediği zaman, tepeden tırnağa titriyordu.

Şayet böyle faydalı ilmi elde etmişse, haliyle o, kalbde bir haşyet haline gelecek, sonra huşû haline gelecek.. ve sonra tavırlarından, davranışlarından haşyet halinde dışarıya dökülecek. Böyle olan biri -aynı zamanda- bu dünyanın “dâru’l-ücret” ve “dâru’l-lezzet” olmadığını anlayacak. Dolayısıyla her şeyde “Tatmaya izin var, fakat doymaya izin yok!” hakikatini anlamış olacak. Bakın böyle bir telâzum var bunların arasında. Neden? Çünkü Cevâmiü’l-Kelim sahibi olan Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm (sallallâhu aleyhi ve sellem) ifade buyuruyor bunu.

Evet, kalbi öyle olan, duyguları öyle olan, tavırları ve davranışları öyle olan bir insan aynı zamanda “Tatmaya izin var, doymaya izin yok!” ve “Sanki yedim!” demeli; yenmemesi gerekli olan şeyleri yememeli. Her şeyi burada yememeli, burada yemek suretiyle ahiret azığını tüketmemeli. أَذْهَبْتُمْ طَيِّبَاتِكُمْ فِي حَيَاتِكُمُ الدُّنْيَا “Bütün zevklerinizi dünya hayatınızda kullanıp tükettiniz!” (Ahkâf, 46/20) Kur’an-ı Kerim buyuruyor ehl-i dünya hakkında: Dünya hayatında bütün tayyibâtınızı, ötede alacağınız her şeyi yiyip-bitirdiniz! Aldınız, kullandınız, zevk u sefâ içinde yaşadınız; âhirette alacak bir şeyiniz kalmadı, alacağınızı orada aldınız!

İşte öyle haşyet ile ürperen bir kalbden gelen bir diğer şey de esasen o dünyaya karşı meyl ü muhabbetin azalması, tûl-i emelin azalması, tevehhüm-i ebediyetin tırpanlanması/biçilmesi, “Ben burada muvakkaten duruyorum!” duygusunun sübut bulmasıdır. Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ın ifadesiyle, مَا لِي وَمَا لِلدُّنْيَا مَا أَنَا فِي الدُّنْيَا إِلَّا كَرَاكِبٍ اسْتَظَلَّ تَحْتَ شَجَرَةٍ ثُمَّ رَاحَ وَتَرَكَهَا “Benim dünya ile ne alâkam olabilir ki! Benim dünyadaki hâlim, bir ağacın altında gölgelenip azıcık dinlendikten sonra yoluna devam eden bir yolcunun hâline benzer.” Tıpkı bir süvari gibi; aldı yürüdü, bir ağacın altında muvakkaten dinlendi, ârâm eyledi, istirahat buyurdu, ondan sonra da çekti gitti. Benin durumum budur!.. Dolayısıyla kaldığım yerde, o kaldığım yerin câzibedâr güzelliklerine, hezâfirine, zehârifine (süs, altın ve mücevher gibi ziynetine) kapılıp kalırsam, gideceğim yere karşı beni unutkanlığa ve oraya karşı alakasızlığa sevk eder, kör-sağır hale getirir, hafizanallah!.. Evet, ondan da o çıkıyor.

Aksine, bir insanda faydalı olmayan bir ilim varsa, ürpermeyen bir kalb varsa ve aynı zamanda dışarıya vuracak -öyle- bir haşyet yoksa ve sürekli yiyip-içip yan gelip kulağı üzere yatıyorsa, böyle bir insanın duasının kabul olması da uzaklardan uzak bir ihtimaldir. Çünkü onun hayatında en çok lezzet aldığı şey, “Allah’a teveccüh” değil, “el kaldırıp yalvarmak” değil!.. Daha ziyade yiyip içip yan gelip kulağı üzerine yatmak, birini iki etmek, ikisini dört etmek, dördünü sekiz yapmak, sekizini on altı haline getirmek, on altısını otuz iki haline getirmek. Bu suretle, durmadan tûl-i emel peşinden koşmak, tevehhüm-i ebediyet duygusuyla âhiretini ayaklar altına alıp çiğnemek; كَلَّا بَلْ تُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ وَتَذَرُونَ الْآخِرَةَ “Hayır hayır! Siz, peşin gelir olarak (gördüğünüz dünyanın) peşindesiniz ve onu tercih ediyorsunuz; âhireti ise bir kenara koyuyorsunuz.” (Kıyâme, 75/20-21) tokadını yemek!.. Hayır hayır; siz, dünya hayatını, şu fânî ve zâil hayatı, âhiret hayatına tercih ettiniz, kaybettiniz!..

Ne mutlu size ki, birileri cebrî olarak dünya hayatını size zehir-zemberek haline getirdiler. Onun bu hale gelmesi, inşaallah, âhiret hayatını sizin için şeker-şerbet haline getirecek. Tattıkça onu, yeniden “Hel min mezîd!” diyeceksiniz. “Ol suyu kim içse hemân / Kalbe doğar nur-i cihân / Verir hayat-ı câvidân / Yandıkça yandım, bir su ver!” diyeceksiniz: Yandıkça yandım, bir su ver! Bildikçe bildim, biraz daha bildir! Tanıdıkça tanıdım, biraz daha tanıttır! Gördükçe gördüm, biraz daha gördür! Yakînimi ilme’l-yakîn’e ulaştır; ilme’l-yakînimi ayne’l-yakîne ulaştır; ayne’l-yakînimi hakka’l-yakîne ulaştır! Râdiye, Mardiyye, Sâfiye, Zâkiye ufkuna ulaştırmak suretiyle münasebet-i tâmme ile Senin ile münasebete ulaştır!.. Tâ her şeyi ayağımın altına alayım, -raks doğru değil, caiz değildir ama- onların üstünde raks edeyim! Ben, onların üstünde raks ederken, şeytan da iki büklüm hale gelecek. Meselenin aksi olunca, -hafizanallah- insan sürüm sürüm olacak; şeytan da zil takıp oynayacak; “Nasıl oynadım, kapı kullarım ile, halayığım ile!” diyecek. Günümüzde bir kısım serkârlar ile oynadığı, zil takıp onlar için oynadığı gibi, oynayacak…

Allah, sizi Kendi yoluna sevk etti, hidayet buyurdu. Bir kısım şeylere maruz bıraktı, çekiyorsunuz. Çektiğinizi/çekeceğinizi burada çekeceksiniz; inşaallah öbür tarafta çekecek bir şey kalmayacak. Allah, inayetini sizinle, bizimle eylesin! Vesselam.

Bamteli: KALBİN İKİ MERKEZİ VE ŞEYTÂNÎ OKLAR

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   “İnsan kalbinde iki lümme (merkez) vardır; bunlardan biri melek ilhamı, diğeri ise şeytan vesvesesi için menfezdir.”

“Lümme-i Şeytâniyye” tabirini Hazreti Pîr de kullanıyor. “Lemme” de deniyor, “Limme” de deniyor, İhyâ’da ifade edildiği gibi; fakat Hazreti Pîr “Lümme-i Şeytâniyye” demeyi tercih ediyor. Bir hadis-i şerifte, “İnsan kalbinde iki lümme (merkez) vardır. Bunlardan biri melek ilhamı, diğeri ise şeytan vesvesesi içindir.” buyuruluyor. Demek ki, insan mahiyetinde iyi şeylere açık menfezlerin yanında, aynı zamanda kötü şeylere açık menfezler de, pencereler de, kale kapıları gibi açık noktalar da bulunabiliyor; herkes kendine açık o noktadan oraya nüfuz etmek istiyor. Şeytanın kalbe nüfuz mahalli, “Lümme-i Şeytaniye”; hak, hakikat ve amel-i sâlihe dair telkinlerin merkezi de “Lümme-i Melekiyye” olarak anılıyor.

Bizim gibi kimseler, bu meseleleri mâhiyet-i nefsü’l-emriyesine (işin hakikati ne ise, o şekle) uygun duyup hissedemiyorlarsa da en azından onların mevcudiyetine inanmalıdırlar. Nasıl imanda taklit var, İslamiyet’te taklit var; ihsan meselesini sadece telaffuz ediyoruz, yani kalb hayatı, ruhî hayat dendiği zaman onlara nazarî/felsefî meseleler gibi bakıyoruz. “Lümme-i Şeytâniyye” ve “Lümme-i Melekiyye” gibi hakikatlere de en azından böyle nazarî meseleler gibi bakarak, “Her şeye rağmen, ya bunlar doğru ise?!.” demeliyiz.

Hani, Hazreti Ali efendimize geliyor birisi; ona (radıyallahu anh) belki dinsizlikten, imansızlıktan bahsediyor. Hazreti Ali efendimiz dinliyor onu; diyor: “Sen böyle şeyler söyledin. Ben de diyorum ki, -mesela- ölüm var, öldükten sonra kabirde azap var, orada sorgu-sual var, berzah hayatı var, mahşer var, mizan var, sevabın veya günahın tartılması mevzuu var. Şimdi senin dediğin gibi olursa, ne olacak o? Ya mesele benim dediğim gibi ise şayet, ne kadar şey kaybettiğinin farkında mısın?!.”

Şimdi meseleye Hazreti Ali’nin bu mülahazasıyla yaklaşacak olursak, ya İmam Gazzâlî’nin dediği gibi ise!.. Hakikaten şeytanın insanın kalbine nüfuz edip, o “lümme” noktasını kale kapıları gibi değerlendirmesi veya oraya oklar yağdırması söz konusu ise…

Hazreti Üstad, zannediyorum kendi ufku açısından konuşuyor; belki arz edeceğim şu husus aklınıza gelmemiştir: “Ok atıyor” diyor. Demek ki şeytan, semt-i nâsutiyetine sokulamayacağı kimseler için uzakta pusuya yatıp uzaktan ok atıyor oraya. Siz, iyi bir şey düşünürken, mesela “Esmâ”, “Sıfât”, “Zât” hakikatlerini düşünürken, bunların her birisine dair bir şey atıyor. Mesela, siz “Esmâ”yı tefekkür ederken felsefecilerin bahis mevzuu ettikleri gibi, “Müsemmânın aynı mıdır, değil midir? Aynı ise, acaba taaddüd-i kudemâ lazım gelmez mi; gayrı ise, hâdis ile kadîmin ittisâli lazım gelmez mi?” gibi dürtülerde bulunuyor. Sıfât-ı Sübhâniye’ye gelince; “Sıfât, Zât’ın aynı mıdır, gayrı mıdır?” mülahazalarını tetikliyor. Sonra siz meseleyi “Zât-ı Baht”a götürdüğünüz zaman, orada da sizi değişik mülahazalara sevk ediyor: “Kâinat bütün vüs’atiyle bir nizam ve intizam içinde; trilyon galaksi var, galaksilerin içinde trilyonu aşkın sistemler var. Bütün bunları, insanın vücudundaki atomlar gibi, elektronlar gibi, nötronlar gibi, protonlar gibi ve bunların alt tabakasında olan eter gibi veya partiküller gibi nasıl idare ediyor?!.” Bu türlü düşüncelere götürüp orada dolaştırıyor, kafanızı karıştırıyor. Evet, şeytan derecesine göre herkese vesvese okları atıyor.

Bütün bunlara karşı bir şey söyleme durumunda olduğun yerlerde, bir şey söyleyeceksin; esasen, şeytana karşı koymaya çalışacaksın. Ama aklının yetmediği bu türlü meselelerde, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) cevâmiü’l-kelîminden تَفَكَّرُوا فِي آلاءِ اللَّهِ، وَلا تَتَفَكَّرُوا فِي اللَّهِ “Cenâb-ı Hakk’ın nimet ve kudret eserlerini tefekkür edin! Ama zinhâr Zât-ı Bârî’yi tefekküre kalkışmayın; zira o, insan düşüncesini aşan bir mevzudur.” beyanına uyarak diyeceksin ki; “Zât mevzuuna gelince, orada makas gibi kollarımı açarım; ‘Arkadaş: burası çıkmaz sokak!’ derim.” Bu tabir, Necip Fazıl’a ait; “Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak! / Haykırsam, kollarımı makas gibi açarak!..”

Evet, bizim dar mülahazamız, O’nu (celle celâluhu) idrak edemez. لاَ تُدْرِكُهُ الْأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الْأَبْصَارَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ “Gözler O’nu idrak edemez, O’na ulaşıp O’nu göremez, fakat O bütün gözleri idrak eder, görür ve kuşatır. O, Lâtif (en derin, en görünmez şeylere de nüfuz eden)dir, Habîr (her şeyden hakkıyla haberdar olan)dır.” (En’âm, 6/103) Basarlar/basiretler, O’nu (celle celâluhu) kuşatamaz, O’nu tamamiyetiyle ifade edemezler!.. O’nun bir tecellisi, cüz’î bir tecellisi, seyyidinâ Hazreti Musa’ya (aleyhisselam) gösterilince, o bayılıp düşmüştü; kalktığı zaman da “Sen’in kelâmın, yetmiş bin insan kelamına denk!” demişti.

O’nun kelâm u beyanı; vakıa, bu. İnsanlığın İftihar Tablosu’na (sallallâhu aleyhi ve sellem), O’ndan (celle celâluhu) gelen o Kelâm-ı İlâhî’nin tecelli tayfları geldiği zaman, Efendimiz âdetâ kendinden geçiyordu; orada mübarek yüzünden -kış gününde bile- ter dökülüyordu. Evet, öyle bir şey!.. Kaldı ki O (sallallâhu aleyhi ve sellem), o meseleye tahammül edebilecek güçte ve kuvvette yaratılmıştı. Allah (celle celâluhu), O’nu edâ edeceği misyona göre “mükemmel”, hatta “ekmel” bir varlık halinde -ki, Cîlî’nin ifadesiyle, “mutlak manada insan-ı kâmil olarak”- yaratmıştı. Bütün beşere âlemşümul bir peygamber mahiyetinde yaratmıştı O’nu, Allah (celle celâluhu). Ama yine de O’ndan (celle celâluhu) gelen o tayflar karşısında Allah Rasûlü âdetâ kendinden geçiyordu.

   “Cenâb-ı Hakk’ın hazineleri ibadetlerle doludur; O’na ve rızasına kavuşmayı düşünüyorsan, kendini küçük gör ve amelinde ihlaslı ol!”

Bunun gibi, Zât-ı Ulûhiyete dair meselelere de şeytan yine bir şey sokuşturabilir. Yalancıların yalanı bir tarafa; bazıları “Bana şu geldi, bu geldi!” derler de onlar yalan olabilir. Fakat Hazreti Gazzâli gibi, İsmail Hakkı Bursevî gibi, Abdulkadir Geylânî hazretleri gibi, Muhammed Bahâuddin Nakşibendî gibi, Necmeddin-i Kübrâ gibi insanlar, bu mevzuda bir şey söylüyorlarsa, mutlaka onlar içlerine doğan varidatla söylüyorlardır. Hazreti Pîr “ihtâr” diyor; içlerine doğan gayr-ı metlûv bir ilham ile -esasen- dedikleri şeyleri söylüyorlar.

Bayezid-i Bistâmî hazretleri gibi bazıları da bu türlü meseleleri naklederken “Cenâb-ı Hak bana dedi ki!” diyorlar: “Ey Bayezid, Cenâb-ı Hakk’ın hazineleri ibadetlerle doludur. Şayet gayen O’na (celle celâluhu) yakın olmak veya O’nu memnun etmek ise, kendini küçük gör ve amelinde ihlaslı ol!” Kendini küçük görmek ve amelde ihlaslı olmak… Bu iki vasfa haiz olmayan bir insanın her sene -hatta iki defa- hacca gitmesinden, bütün ömür boyu oruç tutmasından ve hiç durmadan her gün bin rekât namaz kılmasından daha hayırlıdır kendini küçük görmesi ve ihlaslı olması.

Minnacık, karınca gibi görmek kendini ve amelini de emredildiği gibi yapmak… Yaparken de yine “Hâlisâne yapamadım!” demeli. Bir yerde bir tavır ve bir davranışı itibarıyla, “Falan da beni gördü!” mülahazasından fersah fersah uzak olmalı. Sesini duyururken, hiç öyle bir niyeti yoktu fakat sesini heyecandan dolayı gayr-ı ihtiyarî duyurduğu zaman, “O da duydu!” düşüncesi böyle aklının köşesinden geçti ise, bir şirk yapmış gibi “Estağfirullah!” demeli. “Estağfirullah! Her şeyi Sen’in duyman bana yeter; her şeyi Sen’in bilmen bana yeter!” demeli orada. İhlas, odur; her mülahazada sadece Allah için işleme, Allah için başlama, Allah için görüşme, Allah için konuşma; “lillâh”, “livechillâh”, “lieclillâh” rızası dairesinde hareket etme demektir. İşte bunun zerresi (atom kadarı) -İhlas Risalesi’nde dendiği gibi- batmanlarla hâlis olmayana müreccahtır. Evet, “Bir zerre ihlaslı amel, batmanlarla hâlis olmayana müreccahtır.”

Sadede dönelim: O Hazret diyor, açıktan açığa, “Cenâb-ı Hak bana böyle dedi!..” Netâic’ini alın bakın İsmail Hakkı Bursevî hazretlerinin, neler var neler, ne türlü mülakatlardan bahsediyor!.. Aynen öyle de, Hazreti Gazzâli, açıktan açığa “Allah bana öyle dedi!” demiyor; fakat ufkunun enginliğine bakın, derleyip toparlayıp konuya dair hakikatleri serdediyor. Onun yaşadığı günlerde o kitaplar, böyle sizin bilgisayarlarınız ile hemen, çabuk ulaşılacak, hatta matbu şekilde alınıp fihristlerine bakılacak surette değildi! Efendim; mahtut, el ile yazılmış, hangisi nerede belli değil; hangisi nerede belli değil! Bütün onlardan -böyle- bahisler yapması ve aynı zamanda -esasen- meselenin kritiğini de yaparak ortaya koyması, çok önemli bir şey. Demek ki hakikaten şeytana ait bütün menfezler tıkalı onda ama meleklere ait bütün menfezler de açık! Sağanak sağanak vâridâtla, o ilham sağanağı ile sürekli boy atıp gelişiyor, mânen büyüyor, yükseliyor her gün kademe kademe, bir miraç ile O’na (celle celâluhu) yükselir gibi yükseliyor. Öbür taraftan da kemâl-i hassasiyet ile, onlara karşı koyuyor!..

   “Nefsini bilen, Rabbini bilir!”

Şimdi günümüzün insanına gelince: Hafizanallah! Evvelâ kendini doğru okuyamamış olma söz konusu. Bunu, Çağlayan dergisinde bir bölümü çıkmış olan yazı dizisinin konusuyla arz edeyim: Enbiyâ-ı ızâmın rehberliğinde insanın kendi ile yüzleşmesi, insanın kendi kendini keşfetmesi. Hadis diye rivayet edilir, kudsî hadis diye ri-vâ-yet e-di-lir: مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ فَقَدْ عَرَفَ رَبَّهُ Nefsini bilen, Rabbini bilir!” İnsan, kendini iyi keşfederse, yani bir yönüyle enfüste kendinin ârifi olursa, âfâkta da ârif olmaya doğru yürür; sonra bir gün gelir “ârif billah” olur. Evet, “ârif” değilse zaten, bir yönüyle, bildiği şeyler, onun bilgisi esas irfana dönüşmemiş demektir. Bu marifete, Frenkçe ifadesiyle “kalb kültürü” diyoruz veya bildiği şeylerin tabiatına mal olup, tabiatının bir derinliği haline gelmesi. Artık emirlere göre kendini sevk ve idare etmesi değil, doğrudan doğruya o iç dürtüler ile, iç ilhamlar ile, iç itmeler ile, vicdanında oluşan o iç itmeler ile hareket etmesi… Yemeğe, içmeye, daha başka beşerî mukteziyata elinde olmayarak yürüdüğü gibi yürümesi…

İşte İnsanlığın İftihar Tablosu, (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Sizin, yemeden, içmeden ve başka şeylerden lezzet aldığınız gibi, Ben, ibadetten lezzet alırım!” buyuruyor. İbadeti, dünyevî lezâiz gibi duyuyor ve dolayısıyla da ayaklarının şiştiğinin farkına varamıyor, sabahlara kadar ayakta duruyor. Zaten her hali, maiyyet ve teveccüh-i İlahî altında, maiyyet sağanakları ile veya -bir yönüyle- ne manada ise şayet, “İlahî tecelliler ile postnişin olma” durumunda… -Öyle diyeyim, kaçındım “Zat ile” demekten.- “İlahî tecelliler ile postnişin olma” durumunda. O içten gelen istekler, arzular, sevkler, insiyaklar, O’nu çok ciddî bir iştiha ile ibadet u tâate, Allah’a karşı kulluğa sevk ediyor. O (sallallâhu aleyhi ve sellem), kendini iyi keşfetmiş, kendini iyi okumuş, sonra kendi fihristinde bu defa Kitâb’ın muhtevasını görüyor. O mütalaada yanlışa/hataya düşmüyor:

Evet, مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ فَقَدْ عَرَفَ رَبَّهُ “Nefsini bilen, Rabbini bilir!” deniyor. Rabbini bilen, Rabbini arar; öyle bilen, arar. Rabbini arayan, O’nu bulur. O’nu bulan da artık başka şeyleri arama derdinden kurtulur. Bunların hepsi, derece derecedir. Bakın: Bir; nefsini bilme mevzuu, fihriste ıttılâ. İki; bütün eşya ve hadiseleri hallaç ederek, tekvinî emirler mevzuunda, O’nu (celle celâluhu) tam bilme. O tabir caiz ise O’nun hakkında, mâhiyet-i nefsü’l-emriyesini bilme; “Zât-ı Baht’ı idrak” değil, mâhiyet-i nefsü’l-emriyesiyle bilme. Hazreti Pîr’in ifadesiyle, “Bir Mevcûd u Meçhul” olarak bilme; yani, “Var ama öyle bir var ki, şiddet-i zuhûrundan gizli!”, öyle diyor.

“Bir Kitâb-ı âzâmdır, serâser kâinat,

Hangi harfi yoklasan, manası “Allah” çıkar.”

***

“Sen, Ol Zâhir’sin ki, ne idüğün bilinmez,

Ve Ol Bâtın’sın ki, hiç kimseden gizlenmez!..”

Şâir, “idüğün” diyor da, “idüğün” kelimesi Türkçemizde hakir şeylerde kullanılır; “Sen Ol Zâhir’sin ki… -Ben çeviriyorum, bozulmuyor vezin.- ne olduğun bilinmez!” Bakın, ters gibi geliyor; “Öyle bir Bâtın’sın ki, hiç kimseden gizlenmez!”.

   “Kalb, arş-ı Rahman’dır; onu yıkmak, tuğyandır ve hüsrandır!”

Evet, her şeyde Kendini hissettiriyor O (celle celâluhu). Dolayısıyla, bu da bir ufuk; bu ufka ulaşınca, dolayısıyla O’nu arıyorsun. O’nu arayan, O’nu buluyor. Doğru buluyor; artık taklitten sıyrılmış oluyor. Fakat günümüzün insanının ne o yol, o kalb, o ruh hayatı ve onu yaşayanlar ile alakası var, ne de böyle bir mülahazası var. Yetiştiği kültür ortamından aldığı şeyler ne ise, işte onun ile kulluk adına yatıp-kalkıyor. Ne şeytanın giriş noktalarından, “lümme-i şeytaniye”den haberi var; ne meleklerin girip-çıktığı latife-i Rabbaniye mahzeni “lümme-i melekiyye”den haberi var; ne de لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ kenz-i İlahîsinden, mahall-i tecellîsinden haberi var!..

Bu mahall-i tecellîyi, bazen Zât-ı Ulûhiyetin -bir yönüyle- “arş”ı şeklinde görmüşler. Biri, şöyle demiş: “Kalb, arş-ı Rahman’dır / Onu yıkmak, tuğyandır ve hüsrandır!” Bu, Alvar İmamı’na ait. İbrahim Hakkı hazretleri de “Dil, beyt-i Hudâ’dır.” Dil, Farsça “gönül” demek. “Dil, beyt-i Hudâ’dır, anı pâk eyle sivâdan / Kasrına nüzul eyleye Rahman gecelerde!” der. Tecelli, doğrudan doğruya… İşte o mest u mahmurluk içinde, onu Zât-ı Ulûhiyetin -hâşâ- orada konaklaması gibi ifade ediyorlar. O, bir “tecellî”dir; insanın kalbi, bir “meclâ”dır. İnsan, kalbini öyle parlak bir ayna haline getirirse, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm (sallallâhu aleyhi ve sellem) gibi, o zaman hep Hak tecellilerine ayna olur. Evet, “Mir’ât-ı Muhammed’den, Allah görünür dâim!” demiş Aziz Mahmud Hüdâî. Dolayısıyla ona bakan, hakikaten O’nu müşahede eder; varlık, O’nu okur. Bakın, bir, insanın kendinde kendini okuması var; bir de -hakikaten- ona baktıkları zaman, O’nu okuma meselesi var ki, bu, onun çok üstündedir.

Bakıldığı zaman, Allah’ı hatırlama… Hani Ricâl’de yine okuyoruz; bir zatı gördükleri zaman, içinden gele gele “Allah!” diyor herkes. Öyle mest u mahmur yaşıyor. Böyle Cehennem’e bakıyor gibi, tir tir titriyor; Allah’a hesap veriyor gibi tir tir titreme içinde. Bunu bizim gibi avam, düşe-kalka yürüyen insanlar, çok anlayamayabilirler; fakat olduğumuz yerde kalmak, “Bu da yeter!” demek de dûn-himmetliktir. Çünkü burada durma -esasen- kaymaya karşı açık durma, şeytanın mel’abesi (oyuncağı) haline gelmeye açık durma demektir.

   Şeytanlarla sürekli fısıldaşan kimseler, mukaddes değerleri, dünyevî emellerine ulaşmak için ayaklarının altına koydukları bir kerpiç gibi basamak olarak kullanıyorlar.

Evet, burada dinlendirmek için bir menkıbe arz edeyim; size, bahsetmiştim daha evvel: Bir zat, caminin önünden geçerken, birini görüyor. Elinde bir sürü zimam (gem, atın ağzına vurulan gemler) ile bekliyor orada. “Sen kimsin?!” diyor. O, böyle bazı Erzurumluların ağzıyla “Şaytan!” diyor; “Ben, Şaytan!” diyor. “Ee ne işin var burada, bu caminin hariminde, şadırvanın kenarında?” sorusu karşısında, “Şu içeride, Cenâb-ı Hakk’a dilbeste olmuş, zikr u fikirde bulunan insanlar var; bunlara gem vurmak için bekliyorum!” cevabını veriyor. Bakın, bir açık kapı bulursa, gem vuracak. Evet, o içeridekiler kadar elinde gemi var onun ve hepsine gem vurma niyetinde. -Latif bir varlık olduğundan dolayı, bir anda elli tane şeyi yapabilir, elli türlü vesvese şeraresi, sinyali gönderebilir. Bu sinyaller ile, doğrudan doğruya insanın kalbinin ilhama açık alıcılarını bozabilir; doğru frekansları o şerareler bozabilir.- O adam soruyor: “Benim gemim hangisi?!” Şeytan diyor ki: “Senin için geme lüzum yok ki; sen zaten benim arkamdan koşup geliyorsun!” Caminin önünden geçerken, namazın bile yok, zavallı!.. Evet bu, bir tehlikedir!..

Fakat bundan daha tehlikeli bir şey vardır: Caminin içine girdiği halde, Ramazan’a yetiştiği halde, hacca gittiği halde, bütün bu mukaddes şeyleri -bir yönüyle- dünyeviliğe ulaşmak için -ayağının altına koyacağı kerpiç gibi- basamak olarak kullanma denâeti vardır. Bu, ondan daha tehlikelidir. Müsaadenizle -belki- beni affetmeyeceğiniz bir tabirle söyleyeceğin bunu: “Meselenin daha kâfircesidir bu!” Dünyevî bir yere ulaşmak için, bir kısım maddî menfaatlere dilbeste olma, gönlünü onlara kaptırma, her şeyi bir çıkara bağlama… Oysa yaptığı şeyleri çıkara bağlayan insanların kalıcı bir eser ortaya koydukları görülmemiştir ve onlar başarılı da olamamışlardır! Dünyaya dair bu türlü şeylere dilbeste olmanın yanı başında, bir de o uhrevîliğe ait derinlikleri yine dünyevî basamak, hatta ayağının altında merdiven basamağı haline getirme!.. Abdest, bir basamak; ona basarsan, halk da sana bakar! Bir basamak da “namaz”; bir de namazı kullan bu mevzuda!.. Bir de “Eşhedü en lâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Rasûlullah!” ikrarını bir basamak yap, onu da kullan, hafizanallah!

Kutsalı, nâ-kutsal olan şeylere ulaşmak için basamak yapma!.. Dünyadaki İslamî meselelere sahip çıkma, fakat zerre kadar el uzatmama!.. Atma, tutma; basamak yapma… Mü’mine yardım etmek, mü’minliğin gereğidir: مَنْ لَمْ يَهْتَمَّ بِأَمْرِ الْمُسْلِمِينَ فَلَيْسَ مِنْهُمْ “Müslümanların dertlerini onlarla paylaşmayan, onlardan değildir!” Fakat meselenin lafını etme.. blöf yapma.. halkı toplama; câhil, sürü mahiyetindeki halkı toplama.. şovlar ile kendini ifade etme… Bakın burada da kutsal, yine kirli bir kerpiç haline getiriliyor, ayağın altına konuyor, bir yere yükselme adına. “Bana bir şey desinler!” diye.. “Beni bir yere koysunlar!” diye.. “Din adına çok önemli bir şahsiyet, Selâhaddin!..” desinler diye..  “Fatih!” desinler diye ki bir kısım ahmaklar da diyor. “Desinler!” diye…

Dünya, bu türlü cebâbire ile dolu; toprak, bu çağda hep Firavun yetiştirmeye müsait; kuvve-i inbâtiyesi öyle güçlü ki, dünyanın ve İslam dünyasının neresine giderseniz gidiniz, daha çok da İslam dünyasında, her tarafta böylelerini görebilirsiniz. Maşallahı var; önceden şeytan tarafından serpilmiş tohumlar, birer Firavun halinde başağa yürüyor, birer fide halinde selvi olmaya doğru yürüyor! Ve bunlar, o kapkaranlık gölgeleri ile, insanlığın ufkunu karartıyor ve Allah’ı görmelerine mani oluyorlar.

Evet, bu, dinsizlikten gelen tehlikeden daha tehlikeli; çünkü kırmızı çizgiler silinip gidiyor ve kutsal, -bir yönüyle- nâ-kutsal olan şeylere vesile yapılıyor. Müslümanlık, görüntüye bağlanıyor. Riya, süm’a, ucub, hepsi şirk bunların; riya, süm’a, ucub, büyük görünme, fahir ve kibir… Tesbihâtınızda bunlardan Allah’a sığınıyorsunuz; her gün tesbihâtınızda, bunlardan Allah’a sığınıyorsunuz. Dolayısıyla, dinî argümanları -böyle- nâ-dinî olan şeylerde kullanma mevzuu, kâfirin kötülüğünden daha fenadır.

   “Rabbim, şeytanlarının her türlü kışkırtmalarından ve çevremde olumsuz bir atmosfer oluşturup beni tesir altına almalarından Sana sığınırım.”

Günümüzün insanı, şeytanı da, meleği de taklidî şekliyle anlamıştır. Söyler; أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ “Allah’a sığınırım lanetlenmiş ve kovulmuş şeytanın şerrinden!” diyebilir. رَبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ وَأَعُوذُ بِكَ رَبِّ أَنْ يَحْضُرُونِ “Rabbim, (bilhassa vazifemi yerine getirirken inkârcılarla olan münasebetlerimde ins ve cin) şeytanlarının kışkırtmalarından (ve birtakım duygularımı harekete geçirmelerinden) Sana sığınırım. Rabbim, yakınımda bulunup (beni tesir altına almalarından da) Sana sığınırım.” (Mü’minûn, 23/97-98) diyebilir. Veya sabah-akşam virdlerinde olduğu gibi: اللَّهُمَّ اسْتُرْ عَوْرَاتِي، وَآمِنْ رَوْعَاتِي؛ اللهم احْفَظْنِي مِنْ بَيْنِ يَدَيَّ، وَمِنْ خَلْفِي، وَعَنْ يَمِينِي، وَعَنْ شِمَالِي، وَمِنْ فَوْقِي، وَأَعُوذُ بِعَظَمَتِكَ أَنْ أُغْتَالَ مِنْ تَحْتِي “Allahım, ayıplarımı setret ve beni korktuklarımdan emin eyle. Allahım, önümden ve arkamdan, sağımdan, solumdan ve üstümden (gelecek tehlikelerden) beni koru ve ayağımın altından derdest edilmekten de Senin azametine sığınırım.” diyebilir. Fakat bunlar, sadece bu vird kitaplarında, dua mecmualarında gördüğü şeyleri vird-i zebân etmekten ibarettir.

Asıl mesele o değildir; asıl mesele, tabye yapmış, size karşı mevzilenmiş bir şeytan karşısındasınız. Aynı zamanda yine gönlünüze nüfûz etmek üzere sizin için mevzilenmiş ruhânîler de mevcut; kalbini temiz tutanlara, kalbinin kapılarını onlara açık tutanlara varidât taşımak için onlar da mevzilenmiş. Ama birileri oraya girince, o kapılar yavaş yavaş kapanıyor; birbirine zıt kapılar gibi. Terazinin kefeleri gibi ki birine ağır bir şey basınca, öbürü yukarıya kalkıyor. Aynen onun gibi, kapılar, kale kapısı gibi şeytana açık olunca.. göz, kontrol altına alınamayınca.. kulak, kontrol altına alınamayınca.. dil, kontrol altına alınamayınca.. tavır ve davranışlar, ihlaslı ve rıza-i İlahî mülahazasıyla planlanmayınca.. ve bazıları dindar göründükleri halde, dini meseleleri dünyevîliğe âlet ettikleri takdirde şeytana ait bütün kapılar, menfezler ardına kadar açılmış olur.

Bu defa o insanlar, hiç farkına varmadan şu ayetin muhtevasına dâhil olurlar: وَكَذَلِكَ جَعَلْنَا لِكُلِّ نَبِيٍّ عَدُوًّا شَيَاطِينَ الْإِنْسِ وَالْجِنِّ يُوحِي بَعْضُهُمْ إِلَى بَعْضٍ زُخْرُفَ الْقَوْلِ غُرُورًا وَلَوْ شَاءَ رَبُّكَ مَا فَعَلُوهُ فَذَرْهُمْ وَمَا يَفْتَرُونَ “Böylece biz her peygambere, insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık. Onlardan kimi kimine, aldatmak için birtakım yaldızlı sözler fısıldayıp telkin ederler. Eğer Rabbin dileseydi, bunu yapamazlardı. O halde onları, düzmekte oldukları yalanlarıyla baş başa bırak!” (En’âm, 6/112) Evet, bazen cinnî şeytanlar, insî şeytanlara sinyal gönderir. Ben askerde telsizciydim, telsiz operatörü idim. Onlar, size sinyal gönderirler, siz de alırsınız, “Di-da-dıt / da-da-dıt” F.G. demek bu. Evet, siz de ona gönderirsiniz, manzarayı haber verirsiniz. Dolayısıyla, يُوحِي بَعْضُهُمْ إِلَى بَعْضٍ زُخْرُفَ الْقَوْلِ غُرُورًا Bazısı, bazısına sözleri süsleyerek, yaldızlayarak ifade eder.

Öyle ki, şeytan bazen sağdan gelir: “Yahu namaz kıl işte, bu halkın içinde!.. Hem niye arka saflarda duruyorsun?” der. Bakın nasıl ikna eder: “Peygamber Efendimiz buyurmuyor mu; en önemli mesele, imam değilse, imamın arkasında durmak! Sen ne diye orada durmuyorsun?!.” Fakat onun maksadı başkadır. Sen, orada durduğun zaman, “Maşallah, herkesten evvel geliyor, ön safı ihraz ediyor, tam da imamın arkasında duruyor. Gökten inen on sevabın dokuzu ona ait oluyor, diğer bir tanesi de diğerlerine dağıtılıyor!” muhtevasını fısıldar. Bu, sağdan gelme, daha tehlikeli; fakat günümüzün insanı bundan gafil yaşıyor.

Evet, sağdan geliyor; önce iyi şeylere teşvik ediyor: “Hacca git yahu, defaatla git!.. Umreyi hiç kaçırma!” diyor; fakat insan giderken, “Yahu şimdiye kadar başkaları hiç gitmiyordu; onları, şöyle-böyle milletin kaderine hâkim oldukları dönemde, hiç bu incelikte görmedik; değerlerimize saygı duyduklarına şahit olmadık! Dünyevî zevkleri içinde yaşadı gittiler böyle. Bir gaflete yelken açtılar ki, kenara çıkmaya fırsat vermedi. Bak ne güzel işte!..” Sağdan geliyor: “Ne güzel! Sen hacca gidiyorsun, millet de görüyor böyle, ‘Böylesi görülmemişti, hakikaten onun ufkuna erilmemişti, bak neler gösteriyor neler?!.’ diyor.” Oruç tutarken de öyle: Konuşur bir yerde, oruç değildir esasen; önüne su koydukları zaman, elinin tersiyle iter. “Gafil misiniz siz? Benim gibi bir Müslüman, oruç tutuyor!..” Bu tavrıyla bile, yine orada dinin bir dinamiğini ayağının altına koyduğu bir kerpiç olarak kullandı demektir. Bütün bunlara, “istismar” diyoruz, “ona dayanıp tahribât yapma” diyoruz, hafizanallah.

   Cennetin sekiz kapısı var, dünyada kalb kapılarını maneviyata açanlar için; Cehennem’in de yedi kapısı var, şeytanın dört bir yandan nüfuzuna mani olmayanlar için.

Şeytanın bir de soldan gelmesi vardır ki, günümüzde o da var, o da tehlikeli. Çoklarının hayatına baktığınız zaman, menâhî irtikâp ediliyor, gırtlağa kadar. İbadet ü tâat, böyle kirlendiği gibi, öbür taraftan da onların ruh dünyaları bütün bütün yıkılıyor; esas mevzilenmiş şeytanlara kale kapıları gibi kalbde kapılar açılıyor. Bohemce yaşıyorlar, harama bakıyorlar, haramı dinliyorlar, yalan söylüyorlar. Büyük serkârlardan bir tanesinin söylediği yalanların “bin”e bâliğ olduğunu söylüyorlar; iftiralarının, bine bâliğ olduğunu söylüyorlar. Ve bunları bir kere söyleyince, “günah-ı kebâir” olur, istiğfar ile buz gibi erir gider; fakat bunları önemli bir şey değilmiş gibi sürekli söylüyorsa, insan kâfir olur. Sürekli, mahzursuz bir meseleymiş gibi iftira ediyorsa, hususiyle Müslümanlık adına yalandan itiraflarda/iftiralarda bulunuyorsa, hiç farkına varmadan, bunu da masumca bir tavır ve davranış olarak görüyorsa, kâfir olur bunlar, isterse namaz kılsın, isterse oruç tutsun. Bunlar da soldan gelme işleridir esasen.

Bir de para ile, mahluk gibi, hayvan gibi satılıp-alınan insanlar var. Yine şeytan soldan geliyor. Birisini bahsediyor bir dost, benim hemşehrim bir dost bahsediyor. Yine “önemli, otuz insandan bir tanesi” dersem, siz anlarsınız. “Siz niye bu olumlu şeylerin, pozitif şeylerin bu kadar aleyhindesiniz?” O, “Ee, şakır şakır para yağdırıyorlar!” diyor. Dedim: “Şimdiye kadar ne kadar verdiler sana?” Unuttum ben, “İki yüz milyon Euro!” dedi galiba. “Evet, ne yapıyorsun bununla?” “İngiltere’de her ihtimale karşı, bir kısım tesisler, villalar yapmaya çalışıyorum!” Geçen de bir arkadaşımız, bunun şerhi/haşiyesi mahiyetinde dedi ki: “Bir sürü insan, kaçma faslı başlayınca kaçabilecekleri yer için dünya kadar yatırım yapıyorlar!”. Soldan gelen şeytan, ruhlara nüfuz etmek suretiyle -çünkü kapılar açık esasen- oradan da vuruyor…

Önden geliyor: İleriye matuf bir kabir var, Münkir-Nekir suali var. Evet, burada yine bir ara vererek bir şey arz edeyim; arz etmiştim bunu, mahzur görmüyorsunuz değil mi? Bir kadıncağız varmış, kabirden çok korkuyor. Allah’a inanıyor, Münkir-Nekir’e de inanıyor. مَنْ رَبُّكَ؟ وَمَنْ نَبِيُّكَ؟ Tabii Münkir-Nekir Arapça bilirler, ona (kadına) söylerken: مَنْ رَبُّكِ؟ وَمَنْ نَبِيُّكِ؟ derler herhalde; “Rabbin kim, Nebin kim, dinin ne?” falan derler. Kadın vasiyet olarak demiş ki: “Beni mezara gömdüğünüz zaman, mezar gibi bir yer de yanımda kazın. Ondan sonra birisi, Allah rızası için, o sual bitinceye kadar orada dursun; yalnızlığın gurbetini yaşamayayım orada. Bir sinerji olur benim için, Hazreti Münkir ve Nekir’e ben de doğru cevap veririm, kem-küm etmeden!”

Hakikaten -Menkıbe bu, menkıbelerin aslına bakılmaz, faslına bakılır.- gömüyorlar ve sonra bir tanesinin de paraya ihtiyacı varmış. Hani şimdikilere bir çuval vermek suretiyle satın aldıkları gibi… On beş milyon verince, bir adam, bakın, itibarını, şerefini, onurunu, gururunu, aileye ait izzetini ayaklar altına aldı. Maşallahı var, ticarette aklı eren birisi; vakıa, bu çağda olan. Onun da gözü -işte- paraya takılıyor, “Olsun!”; veriyorlar, “Gömün beni oraya!” diyor. Giderken oraya, yine de dalgın, mezara girecek diye. Komşularından birisinin kapısının önünden geçerken, komşusu orada balta ile odun kesiyormuş, kıymıklardan biri sıçrıyor buraya; o da eline alıyor onu. Menkıbe öyle diyor. Böyle kıymık gibi parçayı elinde o yana bu yana oynatarak gidiyor kabristana. Mezara da tam öyle koyuyorlar. Gömüyorlar, kapatıyorlar; onun üstünü de -herhalde nefessiz kalmaması için ona göre bir şey ile- kapatıyorlar.

Münkir-Nekir hazretleri kadını sorguya geliyorlar; kendi aralarında konuşuyorlar, “Bu nasıl olsa elde bir. Hele bir şu diri adama soralım!” diyor ve başlıyorlar. “O kıymık nereden sana?!” Şaşırıyor. “Geçerken komşunun kapısından aldım” “Ee var mı ona sormadan almak? Vur şuna bir topuz!..” “Aldıktan sonra geriye dönüp itizarda bulundun mu?” “Yok, bulunmadım!” “Vur bir topuz!..” Bir kıymık için otuz tane topuz vuruyorlar. “Aman bunların paraları da, bilmem neyi de yerin dibine batsın!” diyor; yıkıyor üstündeki toprak yığınını, dışarıya çıkıyor.

Evet, bir kabir var burada, bir berzah hayatı var; ondan sonra bir mizan var, terazi var orada. Kıldan ince, kılıçtan keskin bir Sırat var, geçemeyecek ve dökülecek kimseler için bir Cehennem var. Bir, Cennet kapıları var, dünyada kalbinin kapılarını meleklere açanlar için. Bir de Cehennem’in yedi tane kapısı var; şeytana kapıları aralayanlar için onlar da. Bütün bunlar, ileride insanın görmesi/bilmesi gerekli olan şeyler.

   “Şeytanın ve siyasetin şerrinden Allah’a sığınırım.”

Yine, şeytan “Adam!” diyor, “Sen sadece bugünün adamısın. Ye, iç, yaşamana bak!” Mesela bir tanesi -yine namaz kılanlardan- ona yakın olan arkadaşlardan bir tanesinin anlattığına göre… “Sâhib-i merâtipten bir tanesi!” diyeyim de siz bir yere koyun onu lütfen! Arkadaşımız, “Allah var, Peygamber var, hesap var, Cennet’e girme var!” deyince, “Yahu siz çok öteleri düşünüyorsunuz!” diyor. Vallahi bu laf da küfürdür, küfür!.. Öteleri!..

Öteleri düşünmeyeceğim de ne olacak?!. آمَنْتُ بِاللهِ، وَمَلاَئِكَتِهِ، وَكُتُبِهِ، وَرُسُلِهِ، وَالْيَوْمِ اْلآخِرِ، وَبِالْقَدَرِ خَيْرِهِ وَشَرِّهِ مِنَ اللهِ تَعَالَى، وَالْبَعْثُ بَعْدَ الْمَوْتِ حَقٌّ، أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، وَأَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ “Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe, kadere, hayır ve şerrin Allah Teâlâ’dan geldiğine, öldükten sonra yeniden dirilmenin hak olduğuna iman ettim. Şehadet ederim ki, Allah’tan başka hak mabud yoktur ve yine şehadet ederim ki, Hazreti Muhammed O’nun kulu ve rasûlüdür.” Yahu, şeklî ve sûrî dahi olsa, bu sözleri her gün camilerde imamlar, kültür olarak ifade ediyorlar, sen de duyuyorsun!.. Allah’tan kork, hiç olmazsa Allah’tan kork; utan, böyle deme!..

Fakat işte, Müslüman görünür, “Bu sistemi İslamî bir çizgiye getireceğiz!” der ama hali bu onun. “Çok ileriye matuf şeyleri düşünüyorsunuz!” Bunlar, bugünün kuşluk öncesinin zavallı çocukları… Haa, öğlenin de değil, ikindinin de değil, akşamın da değil, yarının hiç değil, öbür günün hiç değil, öbür âlemin hiç değil; alakaları yok. Hayatlarını tamamen dünyevî gelirlere göre planlamışlar. “Ben şöyle davranırsam, şöyle düşünürsem, kendimi şöyle ortaya koyarsam, ne kazanırım!” ona bakıyorlar. Dolayısıyla bu defa da şeytanın önden vurması…

Şeytan, bazen de arkadan gelir. “Geçmiş-gelecek masal hep; eğlenmene bak, ömrünü berbat etme!” Bu da mazi ile alakanı koparıyor senin. Oysaki mazi, bir fideliktir; mazi, toprakta bir kuvve-i inbatiyedir; “gelecek” ancak onun bağrında inkişaf eder; aynı zamanda tarih şuuru o sayede gelişir ve siz o irtibat ile -Allah’ın izni ve inayeti ile- geçmişteki o ulvî duygularınızı, gaye-i hayallerinizi yeniden ihyâ edebilir, bir ba’s ba’de’l-mevt yaşayabilir, yaşatabilirsiniz. Şeytan, arkadan geliyor.

Ve şeytan hiç bilemediğiniz şekilde tepeden de gelir, nöronlarınızı bozar; bilemediğiniz şeylere, kafa karışıklığına sebebiyet verir. Öyle şoklar yapar ki?!.

Bazen de alttan gelir şeytan. Alttan gelmesi, hiç bilemediğiniz şekilde bir şeydir, bilemediğiniz şekilde, tepe-taklak getirir. Buna karşı İnsanlığın İftihar Tablosu, sabah-akşam -az bile olur, bizler için- şöyle der ve denmesini tavsiye buyururdu: اللَّهُمَّ اسْتُرْ عَوْرَاتِي، وَآمِنْ رَوْعَاتِي؛ اللَّهُمَّ احْفَظْنِي مِنْ بَيْنِ يَدَيَّ وَمِنْ خَلْفِي، وَعَنْ يَمِينِي، وَعَنْ شِمَالِي، وَمِنْ فَوْقِي، وَأَعُوذُ بِعَظَمَتِكَ أَنْ أُغْتَالَ مِنْ تَحْتِي “Allahım, ayıplarımı setret ve beni korktuklarımdan emin eyle. Allahım, önümden ve arkamdan, sağımdan, solumdan ve üstümden (gelecek tehlikelerden) beni koru ve ayağımın altından derdest edilmekten de Senin azametine sığınırım.”

Düşünün!.. Kur’an, Allah kelamı; onu okurken, أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ “Recmedilmiş, Allah tarafından tard edilmiş, kovulmuş şeytanın şerrinden Sana sığınarak, Senin kelamına başlamak istiyorum!” diyoruz.

Son olarak, Şeytan’dan Allah’a sığınmanın yanı başında, her şeyi siyasetine âlet eden siyasîlerin şerrinden de Allah’a sığınmak lazım. Tam mevsimi… أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَالسِّيَاسَةِ، أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَالسِّيَاسَةِ، أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَالسِّيَاسَةِ “Şeytanın ve siyasetin şerrinden Allah’a sığınırım. Şeytanın ve siyasetin şerrinden Allah’a sığınırım. Şeytanın ve siyasetin şerrinden Allah’a sığınırım!..” Vesselam.

Bamteli: AŞKTA SABIR VE HİCRETTE KOZADAN KELEBEĞE

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Önce kendine nasihat etmeyenlerin sözleri gönüllere işlemez; ayrıca, “Allah, ne dediğini bilmeyen, söylediğinden habersiz olan bir kalbin duasını da kabul etmez.”

Cenâb-ı Hak, Hazreti Mesîh’e buyuruyor ki: يَا عِيسَى، عِظْ نَفْسَكَ؛ فَإِنِ اتَّعَظَتْ بِهِ فَعِظِ النَّاسَ، وَإِلاَّ فَاسْتَحْيِ مِنِّي “Ey İsa! Evvelâ nefsine nasihat et! İlle de bir hayırhahlık yapmak istiyorsan, onu nefsine karşı yap; işe, nefsinden başla! Nefsin, senin dediğin şeyi kabullenirse, ondan sonra onu halka anlat! Yaptığını, anlat; yoksa Ben’den hayâ et!”

Demek ki aksi, hayâya çok da uygun düşmüyor. Allah (celle celâluhu), peygamber de olsa kuluna böyle diyebilir; fakat biz o zatlar hakkında mütalaalarımızı arz ederken -mesele Allah’ın dediği bile olsa- “temkin” tavrı içinde onu ortaya koymalıyız. وَإِلاَّ فَاسْتَحْيِ مِنِّي “Yoksa Ben’den hayâ et!” “Hayâ et de yapmadığın şeyi söyleme!” demek. Söylemekten vazgeçirme demek değildir o; fakat söylerken, insanın “yaptığı” şeyleri söylemesi lazımdır.

Kur’an-ı Kerim’de, يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لاَ تَفْعَلُونَ “Ey iman edenler! Yapmadığınız, yapmayacağınız şeyleri neden söylersiniz?” (Saff, 61/2) Ey insanlar! Niye yapmadığınızı söylüyorsunuz! Bu, “Söylemeyin!” demek değildir; fakat yapmadığını söyleme konusunda tevbîhtir, “Yazık size!” demek gibidir. Zât-ı Ulûhiyet, öyle bir ifade kullanmaz ama Kur’an’da “Veyl!” der; biz kullanırken “Yuf size!” deriz. Söylüyorsunuz; söylüyorsunuz ama işe “nefis”ten başlamanız, evvelâ bir nefis muhasebesiyle kendinizi gözden geçirmeniz, manevî anatominize bakmanız lazımdır.

Manevî anatominiz; latife-i Rabbâniyeniz, iradeniz, hissiniz, şuurunuz, mantığınız, muhakemeniz, aklınız. Vicdanın bu rükünleri/unsurları, değişik kirlerden müberrâ, pâk, temiz ise şayet, o zaman diyeceğiniz şeyler de karşı tarafta mâkes bulur. Yoksa zihin kirliliğiyle, insanlara aklıktan, paklıktan bahsetmeniz, karşı tarafta sadece tepkiye sebebiyet verir. Tıpkı bir kısım siyasîlerin konuşmaları gibi. Onların konuşmaları, hallerinin, kalblerinin, temel düşüncelerinin çok çok gerisindedir, kilometrelerce gerisindedir. Hedefleri, insanları duygu ve düşünce dünyaları itibarıyla avlamadır, ağ salmadır, ağa yakalatmadır, onları kendine çekmedir. Oysaki asıl mesele, insanları, Allah’a çekme, Rasûlullah’a çekme olmalıdır.

Çekmenin de ötesinde حَبِّبُوا اللَّهَ إِلَى عِبَادِهِ يُحْبِبْكُمُ اللَّهُ “Allah’ı, kullarına sevdirin, O da sizi sevsin!..” Şöyle devrik cümleler ile de diyebilirsiniz: Sevdirin Allah’ı kullarına ki, sevsin Allah sizi!.. Size karşı İlahî sevgi tayflarının gelmesi, başınızdan aşağıya akması, sizi sarması ve kendinizi o tayflar içinde -âdetâ- bir hâle gibi görmeniz veya hâlenin içinde bir kamer gibi görmeniz, sizin O’na (celle celâluhu) karşı yürekten alâkanıza bağlıdır.

Gönülden, اَللَّهُمَّ اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ وَاْلاِشْتِيَاقِ “Allahım, her amelimde ihlaslı olmayı, rızana ermeyi ve Sana halis aşk u iştiyakla teveccühte bulunmayı istiyorum!..” diyebiliyor, yatarken-kalkarken hep bunu heceleyebiliyor musunuz? Aslında bu, İslam’ın şiarıdır: Allah’ı sevdirme, Peygamberi sevdirme… Sadece, bu mevzuda dilekte bulunurken, اَللَّهُمَّ حُبَّكَ، وَحُبَّ نَبِيِّكَ، وَحُبَّ مَنْ يُحِبُّكَ “Allah’ım Senin sevgini, Habîb’inin muhabbetini ve Seni sevenlere karşı gönülden alaka diliyorum!..” veya وَالْعِشْقَ وَاْلاِشْتِيَاقَ إِلَى لِقَائِكَ “Sana halis aşk u iştiyakla teveccühte bulunmayı ve Sana kavuşmayı istiyorum!..” deme değil; belki bunu yüzlerce defa, binlerce defa tekrar etmek suretiyle, onu tabiatın çok önemli, nurânî bir derinliği haline getirme.. nöronlarını o nura boyama veya o nur ile nurlandırma.. bütün benliğini o nurun sarmasını sağlama.

Evet, dil, bu mesele ile kıpırdadığı zaman, mesele sadece “dil-dudak” zafiyetine emanet edilmemeli; mesele, tepeden tırnağa onun ihtizâzını, titremelerini yaşayabilecek şekilde ifade edilmeli; asıl odur. إِنَّ اللهَ لَا يَقْبَلُ دُعَاءً مِنْ قَلْبٍ غَافِلٍ لَاهٍ “Allah, ne dediğini bilmeyen, söylediğinden habersiz olan bir kalbin duasını kabul etmez.” buyuruyor Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem). Evet, ne dediğini bilmeyen, lağv u lehv içinde söylenen duaları, Allah, kabul etmez. Ne dediğini vicdanında derinlemesine duyacaksın! Belki çok defa tepeden tırnağa o ihtizâzı yaşayacaksın. Ellerini O’na doğru titreyerek kaldırdığında, avuçlarının içine, gerçekten bir şeylerin yağdığını hissediyor gibi olacaksın. Yürekten olursa, olur. Yemin bile edebilirim, etmeyeceğim; yürekten olursa, bu dediğim şeylerin hepsi olur. Ama yemin etmeyeceğim; çünkü o yemin, bazılarınızda inkisara sebebiyet verir.

   Sürekli Hak ile irtibat içinde olarak, Allah’ı ve Rasûlü’nü sevip başkalarına da sevdirme cehdiyle yaşamak İslam’a yürekten bağlı mü’minlerin en önemli hususiyetlerindendir.

İslam dininin bir hususiyetidir, dedim, حَبِّبُوا اللَّهَ إِلَى عِبَادِهِ يُحْبِبْكُمُ اللَّهُ mülahazasına bağlı hayat. Başka hiçbir dinde, hayatın اَللَّهُمَّ اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ، وَاْلاِشْتِيَاقَ إِلَى لِقَائِكَ “Allahım, her amelimde ihlaslı olmayı, rızana ermeyi ve Sana halis aşk u iştiyakla teveccühte bulunmayı istiyorum!..” talebiyle örgülendiğini bilmiyorum. Şimdi, sûrî saygı olabilir Allah’a; fakat bir talep seviyesinde, Allah’tan isteme seviyesinde… “Allahım! Yaptığım amellerde sadece Senin rızan, sadece Seni hoşnut etme…” Bu duyguyla yaşama… Onun sonucunda, hatta bir zevk-i ruhânî halinde, bir kısım esintiler gelip sarabilir insanı ki, çağın bu mevzudaki hissiyatına tercüman olan sözcüsü, aslında diyor onu: “İman-ı billah, marifetullah, muhabbetullah, -dördüncüsü- zevk-i rûhânî.”

Şu kadar var ki, ruhanî bir zevk duyma mevzuu bile bir ücret ve bedel gibi istenmemelidir. Yoksa onu çok önemli bir şeyin yerine koymuş ve orada bir yanlışlık yapmış olabiliriz. O, talepsiz terettüp ederse şayet, bir tahdîs-i nimet olarak, mukabelede bulunup “Elhamdülillah!” diyebilirsiniz. Yoksa istenmesi gerekli olan şeyler: “İman-ı billah, İslam-ı etemm, ihlas-ı etemm, marifetullah, hakka’l-yakîn, tevekkül-i tâm, teslim-i tâm, tefvîz-i tâm ve -sofilerin kullandıkları ıstılahla- sikâ-i tâmme” Bütün bütün kendinden vazgeçerek, sadece O’na (celle celâluhu) güvenme.. o güven ile oturup-kalkma.. o güven ile nefes alıp verme!..

O (celle celâluhu) var iken, başka bir destek aramaya lüzum yok! لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ Arapça bilenler, “Lâ”nın ne manaya geldiğini bilirler: Cinsten, sıfatın hükmünü nefyetme harfidir, o. “Cins-i havl ve kuvvet yoktur! Hiçbir havl ve kuvvet yoktur; hepsi Allah’ın elindedir!” demektir. Ve Allah Rasûlü tarafından, onun hakkında لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ، كَنْزٌ مِنْ كُنُوزِ الْجَنَّةِ “Allah’ın havl ve kuvvetinden başka bir dayanak olmadığına inanıp bunu ikrar etmek Cennet hazinelerinden bir hazinedir.” Cennetin hazinelerinden/stoklarından bir şey, o. Demek ki dünyada onu söyleme, bir yönüyle orada, sizin karşınıza bir hazine gibi çıkacak, Allah’ın izni ve inayetiyle. Dünyada ve dünyevî işlerinizde de oradan size Allah’ın armağanı olarak verilmiş bir hazine. O “havl” ve “kuvvet”i bir malzeme olarak kullandığınız zaman veya nuranî bir materyal olarak kullandığınız zaman, Allah’ın izni ve inayetiyle, başarıdan başarıya koşarsınız. لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ Her ezanda, حَيَّ عَلَى الصَّلاَةِ، حَيَّ عَلَى الْفَلاَحِ münasebetiyle de demiyor muyuz onu?!. لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ “Cins-i havl ve kuvvet yoktur; bütün “havl”ler ve “kuvvet”ler Sana aittir, ey havl ve kuvvet sahibi Allah!..”

Bu da diğer dinlerde görülen şeylerden değil. Allah’ın yarattığına inanırlar fakat her şeyin O’ndan (celle celâluhu) olduğunu bilme mevzuu başkadır. وَاللهُ خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ “Sizi de, davranışlarınızı da yaratan, Allah’tır!” (Sâffât, 37/96) Fiillerinizi de yaratan, Allah’tır! Meseleye sadece cebir gayyasına yuvarlanmamak için şu zaviyeden bakılır: Orada, “irade” şart-ı âdîdir; toprağa bir tohum atma gibidir. Siz bir tek tohum atarsınız, Allah, ondan bir başak mı -bazen iki başak da gördüğüm olmuştur benim- iki başak mı çıkarır? Kur’an-ı Kerim, yedi başak çıkaracağından da bahsediyor; her başağın aynı zamanda yüz tane tohum ihtiva ettiğinden de bahsediyor. Bu açıdan da sadece bir tohum, sizin iradeniz. Siz o tohumu atarsınız bir yere. Nereye? Kuvve-i inbâtiyesinin sizi şaşırtmayacağı, Cenâb-ı Hakk’ın “emirler zemini”ne!.. Atın oraya o tohumu. Sonra o, başağa yürüyecek. Bakacaksınız, bazen bir başak, bazen iki başak, ihlasa ve ihlastaki derinliğe göre, bazen yüzlerce başak netice verecek.

   Siz neye “aşk” diyorsunuz ki; âşık olduğunuz şeyler karşısında burnunuzun kemikleri hiç sızladı mı?!.

Zira “Bir zerre ihlaslı amel, batmanlarla hâlis olmayana müreccahtır.” diyor, Hazreti Üstad. “O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder. Onun için, bu hizmette doğrudan doğruya yalnız Cenâb-ı Hakk’ın rızasını esas maksat yapmak gerektir.” sözü de yine o Çağın Sözcüsü’nün beyanı. Bugünkü hissiyatımıza veya yapmamız gerekli olan şeylere tercüman olması açısından çok önemli: Siz, ihlasa yönelin, konsantre olun; siz istemeseniz bile, O (celle celâluhu), halklara da kabul ettirir. Fakat ihlası bir kenara koyup “Ben, halka kabul ettireceğim!” sevdasına tutulursanız, dediğiniz ve ettiğiniz şeyler, hiç farkına varmadan, yüzünüze çarpılır.

“Hevâ-i nefsine uyma, sabrın sonu selamettir / Ne aldandın be hey gafil; bu can, sana emanettir!” İnsan, bir emanetçi olduğunu bilmeli!.. Sırtında taşıdığı her şey, emanet! Onun için, قُلْ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللهِ “(Ey Rasûlüm) de ki: Hepsi Allah’tan.” (Nisa, 4/78) diyor Kur’an, Efendimiz’e. قُلْ “Söyle!” diyor; كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللهِ “Hepsi, Allah’tan!” Biz, Allah’tanız.. bu sistemin, bu mahiyette donanımı Allah’tan.. maddî anatomi, Allah’tan.. manevî anatomi diyebileceğimiz “iman-ı billah”, “marifetullah”, “muhabbetullah” veya vicdan sistemini harekete geçirme Allah’tan… Bir yönüyle, olması gerekli olan şeyleri tabiatınızın nurânî bir derinliği haline getirmeniz… Sizi idare eden, güden, yönlendiren, esasen o sistem olmalı; onu, o hale getirmelisiniz. Bu da işleye işleye olur, Allah’ın izni ve inayetiyle.

Bunlar, başka din mülahazasıyla ortaya atılan sistemlerde, vâki ve vârid değildir. Allah’ı seveceksiniz, Allah’a âşık olacaksınız!.. Hatta sizin dünyanızda bile, belki “usûl” diye bazı şeyler yazan kimseler dahi “Allah’a âşık olunmaz!” derler. Yahu, en küçük insanlar bile, yer yer O’nu (celle celâluhu) andıkları zaman, burunlarının kemiği sızlıyor. Siz neye “aşk” diyorsunuz ki?!. Âşık olduğunuz şeyler karşısında burnunuzun kemikleri hiç sızladı mı?!. Gözleriniz yaşardı mı?!. Ama “Allah!” dediğiniz zaman, çok defa burnunuzun kemiği de sızlar, gözleriniz de yaşarır, vücudunuzda bir ihtizâz da duyarsınız.

Âşıklar, o duygu ile bazen o tatlı uykuyu böler; Secde Sûresi’ndeki تَتَجَافَى جُنُوبُهُمْ عَنِ الْمَضَاجِعِ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ خَوْفًا وَطَمَعًا “Teheccüd namazı kılmak için yataklarından kalkar; cezalandırmasından endişe ederek, rahmetinden ümit içinde olarak Rabbilerine dua edip yalvarırlar.” (Secde, 32/16) ayetine uyarak, o yumuşak döşekten, ısıtan yorganın altından, ısıtıcı daha başka faktörlerden sıyrılarak, havf ü recâ hissiyle Allah karşısında el-pençe divan dururlar. El-pençe divan dururlar ve titreye titreye bir teheccüd edâ ederler; o vakte bırakmışlar ise, bir vitr-i vâcib edâ ederler. Bu ibadetlerini, Hâcet namazı gibi kabul eder, sonra ellerini açar: لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ الْحَلِيمُ الْكَرِيمُ سُبْحَانَ اللَّهِ رَبِّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ أَسْأَلُكَ مُوجِبَاتِ رَحْمَتِكَ وَعَزَائِمَ مَغْفِرَتِكَ وَالْعِصْمَةَ مِنْ كُلِّ ذَنْبٍ وَالْغَنِيمَةَ مِنْ كُلِّ بِرٍّ وَالسَّلَامَةَ مِنْ كُلِّ إِثْمٍ لَا تَدَعْ لِي ذَنْبًا إِلَّا غَفَرْتَهُ وَلَا هَمًّا إِلَّا فَرَّجْتَهُ وَلَا حَاجَةً هِيَ لَكَ رِضًا إِلَّا قَضَيْتَهَا يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ “Halîm ü Kerîm Allah’tan başka ilah yoktur. Arş-ı Azîm’in Rabbi Allah’ı tesbih ederim. Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. Rabbim, Senden, rahmetinin gereklerini, merhametini celbedecek şeyleri, gerçekleşmesi muhakkak olan mağfiretini, günahtan korunmayı, her türlü iyiliği kazanmayı, her türlü günahtan da selâmette olmayı istiyorum. Bende bağışlamadığın hiçbir günah, gidermediğin hiçbir keder, Senin rızana muvafık olup da karşılamadığın hiçbir ihtiyaç bırakma ya Erhamerrâhimîn.” der, içlerini ona dökerler.

Başkalarında bu samimi ihtizazı, bu samimi duyuşu göstermek, mümkün değildir. Bu, kurallarıyla, disiplinleriyle bu dinde vardır. Din, mahiyet-i nefsü’l-emriyesine uygun, bütün müspet şeyleri câmî, menfi şeylere de mâni mübarek bir sistemin unvanıdır. “Evâmiri câmi, nevâhiyi nâfiy” (bütün kaide ve emirleri mahiyetinde toplayan, yasak edilmiş şeylerin hepsini de uzaklaştırıp çerçeve dışı bırakan) mübarek bir sistemin unvanıdır, “din” dediğimiz o şey. Dinin yaşanmasına, hayata hayat kılınmasına “diyanet” denir. “Onu yaşıyorum!” diyerek -esasen- onun adına yanlış şeyler ortaya koyma ameliyesine de “dinâyet” denir; bu, “denâet”ten gelir, dolayısıyla o işi o şekilde temsil eden insanlara da “denî” denir, “aşağılık mahlûklar” denir.

Kitâbü’l-Fiten ve’l-Melâhim’de de ifade buyrulduğu gibi, deccallar çıkar, peşi peşine Süfyânlar çıkar; birinin bıraktığı bir şeyi, bir başkası devam ettirir ama her biri şartlar ve konjonktür, hangi argümanları kullanmayı gerektiriyorsa, onu kullanır. Biri birilerine sırtını verdiğinden dolayı -diyelim- onlar tamamen “Din yok!” falan der; o argümanı kullanır. Millet azıcık dine yöneldiğinde ise, şeytan (aleyhilla’ne) bu defa o dini argümanları kullanabilecek Süfyânlar türetir/üretir. Onlar, şeytanın türetmeleri/üretmeleridir, en azından duyguları ve düşünceleri itibarıyla… Kim bilir, belki analarının karnında da… Hadis-i şerifin ifade buyurduğu gibi, “Dünyaya gelen her çocuğu, şeytan, sıvazlar!” “Benden ol! Bana biat et!” falan der. Biat var ya!.. Hani, biat etmeyince, “Karşı çıkıyorlar, ezilmeliler!..” diyorlar. Evet, şeytan “Bana biat et!” falan der. Onlar da doğup geliştikleri zaman, o gün almış oldukları o aşının tesiriyle, rehberlerine muhalefet etmeden, aynısını yaparlar.

Onların rehberi olan şeytan yemin etmiş: فَبِعِزَّتِكَ لَأُغْوِيَنَّهُمْ أَجْمَعِينَ إِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَصِينَ “İzzetine yemin olsun ki ihlaslı kulların hariç, ben de onların hepsini baştan çıkaracağım.” (Sâd, 38/82-83) Muhlas; “ihlası otağ yapmış; ihlası, tabiatının derinliği haline getirmiş” kulların hariç. Bir-iki peygamber için kullanılıyor bu tabir ama -antrparantez- her mü’min için istenen/dilenen hedef olmalı: اَللَّهُمَّ اجْعَلْنَا مِنْ عِبَادِكَ الْمُخْلِصِينَ الْمُخْلَصِينَ، اَللَّهُمَّ اجْعَلْنَا مِنْ عِبَادِكَ الْمُخْلَصِينَ، اَللَّهُمَّ اجْعَلْنَا مِنْ عِبَادِكَ الْمُخْلَصِينَ “Allah’ım! Bizi muhlis (ihlâsı kazanmış), muhlas (ihlâsa erdirilmiş) kullarından eyle. Allah’ım, bizi muhlas kulların arasına kat. İhlası, tabiatımızın en canlı, en nurânî bir derinliği haline getir!” falan demeli.

Evet, şeytan da öyle diyor: “Ben, onlar (ihlasa erdirilmiş kullar) ile başa çıkamam, onları kandıramam; iğvâ edemem onları.” Neden? Çünkü onlar oturup-kalkıp, اَللَّهُمَّ اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ وَاْلاِشْتِيَاقِ diyorlar; Rabbileri ile başbaşa kaldıkları zaman da hep O’nu diliyorlar.

   Bu müjde karşısında bütün dünya ve mâfîhâ verilse, değer!..

Her zaman Rab, onlar ile beraberdir; fakat insanî sıfatlar araya girince, insan için bir “uzaklaşma” meselesi söz konusu olur. Onun için, “Allah’a yaklaşma” derken de, bakın, yanlış anlamayın. Hâşâ, Allah (celle celâluhu) size uzakmış gibi bir yaklaşma bahis mevzuu değil; siz, kendi uzaklığınızı aşıyorsunuz. Nasıl uzaklık? Mâlâyâniyât ile iştigal ediyorsunuz. Dünyaya dalıyorsunuz. Hubb-i dünya, hubb-i civar, bir yönüyle sizin duygu ve düşüncelerinizi dağıtıyor. Dolayısıyla bu, zihin dağınıklığına, zihin kirlenmesine ve farklı şeylere konsantre olmaya bâdi oluyor. Bu itibarla da bunları aşmak suretiyle siz, açtığınız o mesafeyi, o uzaklığı kapamış oluyorsunuz. Yoksa O (celle celâluhu) buyuruyor ki: وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ “Biz ona şahdamarından daha yakınız.” (Kâf, 50/16) “Ben, size, sizin atar ve toplardamarlarınızdan daha yakınım!” Yani, sizin beyninizde düşündüğünüz şeyleri siz düşünmeden, Ben, onları biliyorum; kalbinizin atışlarından, ne olduğunu Ben biliyorum. Size, ondan yakınım Ben!.. Kendi meydana getirdiğimiz uzaklığı aşmaya, Cenâb-ı Hak muvaffak eylesin!..

Allah’ı ve Rasûlü’nü sevip sevdirme konusu ile başlayıp geldik buraya. حَبِّبُوا اللَّهَ إِلَى عِبَادِهِ يُحْبِبْكُمُ اللَّهُ تَعَالَى “Allah’ı, kullarına sevdirin ki, O da sizi sevsin!..” Ve bir de حَبِّبُوا الرَّسُولَ إِلَى أُمَّتِهِ يُحْبِبْكُمُ الرَّسُولُ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ “Rasûl-i Ekrem’i ümmetine sevdirin ki, O da sizi sevsin!..”

İstemez misiniz?!. Hatta böyle bir bişâreti rüyanızda görseniz! Rüyada veya yakazaten o müjdeyi alsanız!.. Bu mazlumiyete, mağduriyete, muzdarriyete uğrayan insanların çoğu, şimdilerde o bişâreti alıyorlar. Böyle belki yüzlerce hadise anlatılıyor; yüzlerce… “Efendimiz, yakazaten temessül buyurdu; ‘Merak etmeyin, Ben, sizin ile beraberim!’ dedi.” Kime? Haksız yere zindanlara atılanlara; beyinden koparılan bayanlara; bayanından koparılan beylere; yavrusundan koparılan annelere; annelerden koparılan yavrulara… “Gamlanmayın,, kederlenmeyin! Ben, sizinle beraberim!” O zaman, yalnızlık yok! Madem O (sallallâhu aleyhi ve sellem) bizim ile beraber, o beraberlik Berzah’ta da devam eder, Mahşer’de de devam eder. Cenâb-ı Hakk’a karşı şefaatçi olma adına, “Bunlar, Benden idi!” der. Bunun için canlar fedâ edilir mi, edilmez mi?!. Bütün dünya ve mâfîhâ, ayağın ucuyla itilir mi, itilmez mi?!. Bu… Rasûlullah’ı sevin ki, O da sizi sevsin! O (sallallâhu aleyhi ve sellem), sevdiklerini hiçbir zaman yüzüstü bırakmaz; günümüzde olduğu gibi, imdatlarına koşar, moralize eder onları.

O belaya ve musibete dayanmaya gelince, o da bir çeşit ibadettir. Namaz kılma nasıl insanı yükseltir; dişini sıkıp sabır ile musibetlere katlanma da öyle yükseltir. Şu kadar var ki, sabır aktif olmalı; durağan sabır değil, aktif sabır. Yapmak gerekli olan şeyleri yaparak bekleme; bağışlayın bir futbolcunun boşlukları bulup, topa tekme vurması gibi bir aktif sabır içinde bulunma. Bela ve musibetler karşısında böyle bir sabır, insana namazın kazandırdığını kazandırır.

   “Ey sabırsız nefsim, sen üç sabır ile mükellefsin!..”

Onun için Hazreti Pîr, sabrı da ifade ederken, üç kategoride mütalaa ediyor: “İşte ey sabırsız nefsim! Sen üç sabır ile mükellefsin. Birisi: Taat üstünde sabırdır. Birisi: Masiyetten sabırdır. Diğeri: Musibete karşı sabırdır.” diyor.

Bir: İbadet ü tâate karşı sabır; ara vermeden, fâsılasız, her şeye rağmen ibadetleri eda etme. Hadis’te إِسْبَاغُ الْوُضُوءِ عَلَى الْمَكَارِهِ “Bütün zorluk ve meşakkatlerine rağmen abdesti tastamam alma.” dendiği gibi… Mesela, abdesti, soğuk günlerde, tastamam almak ve Allah karşısında, kemerbeste-i ubudiyet ile kulluğa koşmak; işte bunda sabretmek. Namazgâhtan ayrıldığı zaman, adeta kalbini orada bırakmak; duyguları ile câmide kalmak, işinin başına öyle gitmek. “Bir ezan daha okunur mu acaba; ben bir daha Rabbimin huzuruna gideyim!” demek. Buna, “ribât” diyor, Hazreti Rasûl-i Zîşân (sallallâhu aleyhi ve sellem). Yani, cephede duruyorsun, düşmana karşı, bir yönüyle değişik sızmaları önlüyorsun. Kalbin -şayet- Allah ile böyle irtibatlı ise, şeytan, senin düşünce ufkuna sızamaz; çünkü sen, “ribât” içindesin.

İki: Ondan sonra, “günahlara karşı sabır”. Bu da bir yönüyle “negatif şeyler” konusunda tahammül; geçen maddede zikredilen hususlar pozitif şeylerde sabır idi, bu da negatif şeylere karşı sabır: Bohemliğe düşmeme, şehevânî hislere kapılmama, yeme-içme tutkusuna tutulmama; saraydır, villadır, filodur, istikbaldir, dünya muhabbetidir, dünya sevdasıdır; bunların hepsini elinin tersiyle itmesini bilme. Ona karşı sabır. Allah’ın verdiği şeyleri, tahdîs-i nimet nev’inden şükür ile karşılarsınız; o ayrı bir mesele. Fakat hırs ile o türlü şeylerin arkasına takılmanız, kalbî hayatınız adına “ölüm” demektir. Ve kalben ölen bir insan, müteharrik bir mezardır. Onun için onlara seslenirken Hazreti Pîr: “Ey mezar-ı müteharrik bedbahtlar! Gelen neslin önünde durmayın, çekilin; tâ kâinat üzerinde hakâik-i Kur’âniyeyi temevvücsâz edecek olan nesl-i cedîd gelsin!”

Yeni bir nesil… إِنْ يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ وَيَأْتِ بِخَلْقٍ جَدِيدٍ “Eğer isterse sizi götürür ve cedid (yeni) bir kavim getirir.” (İbrahim, 14/19; Fâtır, 35/16) Her çöküntüden sonra, her fay kırılmasından sonra, her deformasyondan, dejenerasyondan sonra bir nesl-i cedid ile.. yeni, taze.. gül yapraklarına konmuş jâleler gibi terütaze.. orada bülbülü coşturan, şakıtan jâleler gibi terütaze… Bayatlamış, eskimiş, partallaşmış insanları götürür Allah, “cedîd”i getirir. إِنْ يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ وَيَأْتِ بِخَلْقٍ جَدِيدٍ “Eğer dilerse sizi götürür ve yeni bir nesil getirir.” Sonra, hiç tereddüde kapılmayın; وَمَا ذَلِكَ عَلَى اللهِ بِعَزِيزٍ “Bunu yapmak, Allah için hiç de zor değildir.” (Fâtır, 35/17) Allah’a karşı bu, çok ağır değildir. Zira Allah, Azîz’dir. Azîz’in manası da, “yegâne galip”tir; O’na kimse galebe çalamaz. O (celle celâluhu), “Ben!” dediği yerde, bütün “ben”ler, kuyruklarını kısar, inlerine girerler.

   “Mü’min erkeklere ve kadınlara gözlerini haramdan sakınmalarını, ırzlarını da korumalarını söyle.”

Evet, Hazreti Pîr’in zikrettiği sabır türlerinin ikincisi: Menhiyata karşı sabır; hususiyle günümüzde çok yaygın hale gelen bohemliğe karşı sabır. “Bir yetmedi, iki…”; “İki yetmedi, üç…” Göz, hep dışarıda… Oysa Allah buyuruyor: قُلْ لِلْمُؤْمِنِينَ يَغُضُّوا مِنْ أَبْصَارِهِمْ وَيَحْفَظُوا فُرُوجَهُمْ “Mü’min erkeklere gözlerini haramdan sakınmalarını, ırzlarını da korumalarını söyle.” (Nûr, 24/30) Öbür taraftan, وَقُلْ لِلْمُؤْمِنَاتِ يَغْضُضْنَ مِنْ أَبْصَارِهِنَّ وَيَحْفَظْنَ فُرُوجَهُنَّ “Mü’min kadınlara da de ki: Onlar da, (bakmaları haram manzaralar karşısında) bakışlarını kıssınlar ve mahrem yerlerini gayrı meşrû ilişkilerden korusunlar.” (Nûr, 24/31) Kadına da, erkeğe de söyle: Gözlerini haramdan kapasınlar, ırzlarını/namuslarını muhafaza etsinler!

Hayat-ı ictimâiyenin gereği, her yerde bulunma adına Hizmet mülahazası ile bir yerde bulunurken, belki o türlü şeylere elde olmayarak, gayr-ı iradî kaymalar olabilir. Yapacağınız işteki hâlisâne niyet; bunları siler-süpürür, götürür, Allah’ın izni ve inayetiyle. Evet, “Benim kulum, Manhattan’da dolaştı ama Beni soluklamak için dolaştı; ev ev dolaştı, kapı kapı zillere bastı, içeriye girmek istedi.  Bu arada bazen bu türlü şeyler bulaştı ona ama Benim için bulaştı!” der, Allah (celle celâluhu). Rahmeti, gazabına sebkat etmiş ve rahmeti her şeyden vâsi’ olan Allah (celle celâluhu), “Onlar, Benim için yaptılar; Ben, Benim için bir şey yapanları yüzüstü bırakmam!” der. Evet, çok iyi bildiğiniz sözler:

“Sen, Mevlâ’yı seven de, Mevlâ, seni sevmez mi?

Rızasına iven de, rızasını vermez mi?

Sen, Hakk’ın kapusunda, canlar feda eylesen,

Emrince hizmet etsen, Allah, ecrin vermez mi?

Sular gibi çağlasan, Eyyûb gibi ağlasan,

Ciğergâhın dağlasan, ahvalini sormaz mı?!.”

Allah O; Erhamü’r-Râhimîn, Ekremü’l-ekremîn, A’delu’l-âdilîn, o tabir yok, Eşfakü’l-müşfikîn. Şefkatlilerin en şefkatlisi… Annenin şefkati onun yanında, kuyruğunu kısar, yorganı başına çeker. Şefkatlilerin en şefkatlisi… Ensene hafif tokat vururken, kulağını çekerken bile, onun altında esasen bir şefkat mülahazası vardır: “Yanlış tarafa yönelme, Bana bak, gölgene takılma; gözünü Güneş’ten ayırma, ışığa doğru yürü!” Bu, bir şefkat midir, değil midir?!. Allah’ım, böyle düşündür, bu türlü mülahazalar ile oturup-kalkmaya muvaffak eyle! Hep bu türlü mülahazaları vird-i zebân etmekle bizleri şerefyâb kıl! Gerçek şeref, O’ndandır.

Evet, ikincisi bu: Menhiyata karşı gözünü kapama, el uzatmama, adım atmama… Hadis-i şerifin mealine göre diyorum. Bütün bunlar, sizi o mevzuda realite planında o menhiyatı irtikâba taşıyan vesilelerdir. Göz, bakar; el, uzanır; ayak, adım atar.. o zaman -onu Efendimiz ifade buyurmuyor, eğer sevmeyeceğiniz bir tabir ise Kıtmîr’e ait- insan halt eder, hafizanallah.

Bütün bunlar karşısında, hatta menhiyata saik hususlar sizi sarsa ve bir yönüyle sizi kendi cenderesi içine alsa, yani öyle bir sarmal içinde bulunsanız ve onlar tarafından, Promete gibi, zincirlere vurulsanız dahi hemen “Yâ Allah!” deyip böyle titremek suretiyle sıyrılırsınız ondan, Allah’ın izniyle. Bu da sabrın ayrı bir türüdür Hazreti Pir-i Mugân’ın ifadesiyle.

   Dört bir yana zulüm yağar; tüm dünya mazluma ağyâr; masumların sığınağı; Mevla var, Allah yâr yâr!..

Üç: Sabrın diğer bir türü de -biraz evvel geçtiği gibi- belâlara/musibetlere karşı sabır. Çok defa tekerrür eden bir şeydir ama belalara/musibetlere karşı sabır da çok önemlidir. Günümüzde, günümüzün insanı, dünyanın dört bir yanında, baştan aşağıya her yerde, bir yönüyle cereyan farklılığı içinde, bu türlü belalara maruzdur. Cereyan farklılığı içinde… Suriye’de farklı cereyan ediyor; Myanmar’da farklı cereyan ediyor; Pakistan’da farklı cereyan ediyor; Malezya’da farklı cereyan ediyor; Kapadokya’da farklı cereyan ediyor. Fakat her yerde o zulüm cereyanı/çağlayanları mevcut. Aynı zamanda onu irtikâp edenler de -şair arkadaşımın ifadesiyle- “İsyan deryasına yelken açmışlar / Kenara çıkmaya koymuyor onları!” Sürüklenip duruyorlar. Ne liman tanıyorlar, ne sahil biliyorlar, ne de dışarıda/karada bir adım atacak bir yerden haberleri var! Adamlar, âvâre mi âvâre! Ağyâr mı ağyâr! Bilmiyorlar bir yâr! Aslında onlar, öyle zulüm ile kendilerini mahvediyorlar.

Onlar, bir taraftan kendilerini mahvediyorlar; bir de o zulüm paletleri altında ezilenler var! Fakat orada, “Tamamen -biz- yalnızlığa mahkûm olduk; artık kimse yok bizim yanımızda!” dememeliler. “Ben sanırdım âlem içre bana hiç yâr kalmadı / Ben, beni terk eyledim; gördüm ki ağyâr kalmadı!” Kendimizden sıyrılırsak, hiçbir şey “ağyâr” değildir; her şey yârdır.

Yâr, yâr, yâr!.. Kimin böyle bir bestesi-güftesi vardı?!. Cem Karaca’nın. Evet, değişik bir dünyanın insanı idi ama bir diyalog toplantısında kucaklaştık, muânaka yaptık. Öyle yürekten sarıldı ki bana!.. Ve hiç unutmadı o sarılmayı da. Burada da telefonla beni aradı; halimi-hatırımı sordu, ben buraya geldikten sonra. İşte o bir sahnede, belki başkalarını, hiç o duyguya inanmayan insanları bile heyecana getirecek şekilde onu söylemişti. Hatta başka bestekârlar onu taklit de ettiler. Demek ki vicdanlara o kadar tesir etti “Yâr, Yâr!” deyişleri. “Allah, yâr; diğeri ağyâr!” Yârı bulmuş isen, sana zarar veremez ağyâr, Allah’ın izniyle. İnan bana, O’nu bulamamış isen, her yer sana dar. Ev manasına değil, sıkışma manasına bir “dar”. Dar, bir “in”. Günümüzde o genişlikten, “in”lere sığınan pek çok insan var! O inlere sığınınca da, gorilleşiyorlar. “Sûrete nazar eyler isen sen ile ben var / Ammâ ki hakikatte, ne sen var ne de ben var.”

Belalara ve musibetlere karşı dişini sıkıp aktif katlanmadan bahsediyorduk. Aktif katlanma… Sürgün yaşayabilirsiniz; böyle bir şeye “hicret” diyeceksiniz. Dillerine, dudaklarına kurban, ağızlarından dökülen lâl ü güher gibi sözlere kurban; arkadaşlarımız kendilerine “muhacir” diyorlar. Ve gittikleri yerlerde de bir sürü ensâr ile karşılaşıyorlar. Hıristiyanlar (Havariler), Roma İmparatorluğu içine girip orada Hazreti İsa’nın dinini anlatmaya çalıştıkları dönemde, vebanın ve tâûnun bulunduğu yerlere mahkûm ediliyor, onların ölmeleri sağlanmaya çalışılıyordu. Ama şimdi, siz, dünyanın değişik yerlerine, çok farklı dinlerde olan insanların ülkelerine, bir yönüyle “hicret” ediyorsunuz; orada ister sizden, isterse o yerin yerli insanlarından bir sürü yâr ile, ensâr ile karşılaşıyorsunuz; size ev veriyorlar, bark veriyorlar, bir de geçinecek kadar, bir miktar destek olacak şeyler veriyorlar.

   Allah, her sahadan arkadaşlarımızı dünyanın dört bir tarafına birer tohum gibi saçtı, ta ki kozadan kelebeğe yürüsünler, yeryüzünü bir baştan bir başa çiçek bahçesine çevirsinler!..

Arkadaşlar kendilerine “muhâcir” dediler; öyle ise meseleye şöyle bakmak lazım: Cenâb-ı Hak, bizi dünyanın dört bir yanına saçtı savurdu. Vakıa dünyanın dört bir yanına açılmıştık, okullar ile, eğitim ile. Savaşımız da bizim, eğitimde mürekkep, müzâaf, mük’ab olmamaya karşıydı; dar alanlı bir eğitime karşı idi.

Ya medresenin skolastik düşüncesi veya mektebin tamamen pozitivizme kaymış düşüncesi hâkimdi; buna karşı, o iki ruhu bir araya getirmek hedef idi. “Mektep, Fizik, Kimya, Matematik, Astronomi, Astrofizik, Astroloji!” derken; aynı zamanda “Din!” deme duygusuyla… Ve bir de insanların ufkunu açarak, aynı zamanda dünyayı da mamur etme adına, onları zenginleştirmeye matuf “fakirlik” ile mücadele yolunda bir cehd u gayret içindeydiniz.

Açıldınız; Allah da yolları açtı. Geçilmez gibi görülen deryalardan, köprüleri O (celle celâluhu) kurdu, siz de geçtiniz. Ne o kültürleri biliyordunuz, ne de o mevzuda bir rehabilitasyondan, bir eğitimden geçmiştiniz! Çoklarınız, çiçeği burnunda bir delikanlıydınız; mektepten yeni mezun olmuştunuz. Külah içinden kura çekerek, coğrafyada konumu neresidir bilmediğiniz yerlere gitmiştiniz ama hüsnükabul görmüştünüz.

Ve böylece dünyanın dört bir yanına açılma oldu. Neredeyse girilmedik yer -belki- iki yüzde bir kaldı; evet, o kadar, Allah’ın izni ve inayetiyle. Fakat o başka bir zaviyeden bir “hicret” idi, bir “göç” idi. Ona da o zamanlar, “hicret” deniyordu.

Sizin ağabeylerinizden, size himmet eden -bir yönüyle- sizin mektepte okumanızı ve mektepte okumanız için kalacağınız yurt yapma işini, okul yapma işini derpiş eden, deruhte eden büyükleriniz, yaşlılarınız, duayenleriniz, defaatla Fakîr’e geldiler. Dediler ki: “Ne olur, bu mevzuda bir sistem oluşturun da bizim esnaflar, yatırımcılar da dünyanın dört bir yanına açılsınlar! Esas o yandan da meselenin bize ait olanını görsün âlem. Eğitim alanında gördükleri gibi, o alanda da görsünler!” Ama o mevzuda da işin merkezinde, sistemin oluşturulması lazımdı ki, gittikleri yerde, burada bozdukları çardağı, orada hemen kursunlar; “Bakın, böyle de oluyormuş!” desinler. Öbürü, mektepten mezun olan insanlara emanet, yapılıyordu rahatça. Fakat diğerinde, dışarıda bir iş yapmaya müsait insan, henüz ülke içinde o işin temel esprisini kavrayamamıştı. Bir gün gelince, o da olacaktı.

Allah (celle celâluhu) şimdi tohum gibi saçtı her alandaki insanı. Saçtı, saçtı; bütün hayat birimlerinde, herkesi saçtı, sağa-sola saçtı. Zâlim zannediyor ki, “Ben saçtım!” Sen, sebebiyet verdin; senin ettiğin şey, sadece sana vebal; öbür tarafta o vebal içinde iki büklüm olacaksın! O fiili yaratan Allah (celle celâluhu). Sen “Gitsinler de böyle hayırlara vesile olsunlar!” diye düşünmediğinden dolayı, kirli niyetinin cezasını göreceksin.

Fakat onlar, saçıldıklarından dolayı, gönül koymadan, ayrılıp gittiler dünyanın değişik yerlerine, elli türlü handikap ile karşı karşıya kalarak. Yok, “Tunca’dan mı geçeyim, Meriç’ten mi geçeyim, Yunanistan’a mı gideyim, Gürcistan’a mı gideyim?!. Hangi yollardan dolaşayım, döneyim; Kanada’ya ulaşayım, Amerika’ya ulaşayım, Kaliforniya’ya ulaşayım; ulaşayım…” diye değişik yollar aştılar. Pasaportu yok, vizesi yok, öyle sıkıntılı bir yol. Belki -işte- o yolda bile dişini sıkarak sabretmek âdeta ibadete gidiyor gibi insana kazandırır. O sıkıntılar, o belalar, o musibetler, insana namaz sevabı kazandırır, hac sevabı kazandırır, oruç sevabı kazandırır.

Bir de gittikleri yerlerde, onlar, “kâl” insanı değil, “makâl” insanı değil; “hâl” insanı, “temsil” insanı oldular/oluyorlar. Diyecekleri şeyleri sadece söze bağlamazlar, öyle lafazanlık bilmezler; demagojilere, diyalektiklere başvurmazlar. Hele Makyavelizm’den hiç anlamazlar onlar. “Hangi sebep meşru…” falan; akıllarının köşesinden bile geçmemiştir. Onu, onlar yapsınlar; makam ve koltuk kapmak için kullansınlar. Makyavelistçe, bütün gayr-ı meşru sebepleri, hedeflerine ulaşmak için kullansınlar; bu alanı onlara bırakın! Yaşayabildikleri gibi yaşasınlar; yan gelip kulakları üzerine yattıkları gibi -şeye benzer- yatsınlar! Yesin, içsin, yan gelip kulakları üzerine yatsınlar! Ee o kadar onların da hakkı!.. Çünkü ahiretteki haklarını dünyada yiyip bitirme yoluna Allah onları itmiş. İtilmiş insanlar!..

Size gelince, değişik sıkıntılarla, yürüdüğünüz yolun her güzergâhında, her faslında, kilometresinde, -burada “mil” kullanılıyor- her milinde, ayrı bir eltâf-ı Sübhâniye ile serfirâz kılınma meselesi vardır, söz konusudur, Allah’ın izni ve inayetiyle. Sonra, gittiğiniz yerde bir de sistemi tutturursanız… Kendi düşünce ufkunuz, donanımınız, alanınız itibarıyla neye açık iseniz… Bağışlayın, darı başkadır, arpa başkadır, buğday başkadır, çavdar başkadır, üzüm fidesi başkadır, zeytin fidesi başkadır. Kabiliyet ve donanımlarınıza göre, gittiğiniz yerlerde fide iseniz, fide gibi saplanırsınız bir yere, kısa zaman sonra ser çekersiniz semalara doğru. Bakarsınız, “Allah Allah! Ben buraya tırtıl gibi geldim; bu kelebek olma da nereden çıktı böyle?!. Kanat çırpıp şimdi uçuyorum, sağda solda!” Allah’ın izni ve inayetiyle, hiç tereddüdünüz olmasın!..

Şimdi Allah, sizin hakkınızda böyle bir şey takdir buyurmuş. O takdiri öpüp başımıza koyarak, konumun hakkını vermek ve mevcut imkanları rantabl değerlendirmek lazım.

اَللَّهُمَّ أَعِنَّا عَلَى ذِكْرِكَ، وَشُكْرِكَ، وَحُسْنِ عِبَادَتِكَ * اَللَّهُمَّ إِنَّا نَسْأَلُكَ الْهُدَى، وَالتُّقَى، وَالْعَفَافَ، وَالْغِنَى * اَللَّهُمَّ اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ، وَاْلاِشْتِيَاقَ إِلَى لِقَائِكَ، وَإِلَى لِقَاءِ حَبِيبِكَ وَأَحِبَّائِكَ، أَبَدَ اْلآبِدِينَ، وَدَهْرَ الدَّاهِرِينَ * آمِينَ * وَصَلَّى اللهُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلَّمَ

“Allahım, hep zikrinle yaşayıp gafletten uzak kalarak Seni sürekli yâd etme, nimetlerin karşısında Sana karşı şükür hisleriyle dopdolu olma ve hakkıyla kullukta bulunup ibadetleri en güzel şekilde yerine getirme hususlarında bize yardım et. Allahım, Sen’den hidayet, takva, iffet ve (gönül) zenginliği dileriz. Allahım, her amelimizde ihlaslı olmayı, rızana ermeyi, Sana halis aşk u iştiyakla dolu bulunmayı diliyoruz; bunları ebedî, zaman üstü, zamanı aşkın olarak istiyoruz; lütfet! Efendimiz Hazreti Muhammed’e, O’nun güzîde ailesine ve Ashâb-ı Kirâmına salat ü selam edip bunu vesile kılarak talebimizi seslendiriyoruz Rabbimiz!..”

Bamteli: DOĞU BATI BULUŞMASI VE ASİMİLASYON DEĞİL ENTEGRASYON

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Asla naz değil hep niyaz edâsıyla, şikâyetimiz Allah’adır!..

Rabbimiz!.. Sen bizimle isen şayet, âlem nerede olursa olsun, bizi nereye koyarsa koysun -Sen bizimle olduktan sonra- ne gam!.. Ama gönüllerimizde Seni yitirmişsek, Sen yakınken, biz, uzaklığa düşmüşsek şayet, işte o, tamiri güç bir yaradır, bir illettir, metastaz yapmış bir kanserden daha tehlikelidir!..

O (celle celâluhu) yakınken, şart-ı âdî planında kendi iradelerimizle uzağa düşmemiz, O’nu içimizde derinlemesine, bir aşk ölçüsünde, bir iştiyâk-ı likâullah ölçüsünde duyamamamız, bizim için bir kayıptır. Tamamını mı, yarısını mı, yarısına yakınını mı, çeyreğini mi, birkaç asır evvel yitirdik! Günümüze gelinceye kadar, o geriye kalanı da epey aşındı, aşına aşına delik deşik oldu.

Bu “yeni nesil”, dünyanın dört bir yanına açılan yeni nesil, Hazreti Pîr’in ifadesiyle “nesl-i cedîd” o yırtığı yamama cehd u gayreti içindeydi. Evvela aynı duyguyu, aynı düşünceyi paylaşan dünya ile yeniden, bir kere daha el sıkışma, muânakada bulunma, sarmaş-dolaş olma; ondan sonra da bütün dünya ile sarmaş-dolaş olma, hiç kimse ile problemi olmayan bir dünya haline gelme istikametindeki hareketleri, gayretleri bizi ümitlendiriyordu.

Şu andaki musibetler ve vaziyet, bizim kusurumuza terettüp eden bir tokat yeme ise şayet, o küçük tokat ile Cenâb-ı Hak aklımızı başımıza getirsin; meydana getirdiğimiz o boşluğu doldurmaya bizi muvaffak eylesin!..

Yok, bundan sonra daha ciddi hadiseler ile karşı karşıya kalmayalım diye veya kaldığımız zaman onları aşalım diye, metafizik gerilimimizi artırma adına bizi böyle bir şeye maruz bırakmış ise, onu da gönül rızasıyla kabullenip, فَصَبْرٌ جَمِيلٌ وَاللهُ الْمُسْتَعَانُ عَلَى مَا تَصِفُونَ “Artık bana/bize düşen, güzelce sabretmektir. Sizin bu anlattıklarınız karşısında yardımına müracaat edilecek sadece Allah var.” (Yûsuf, 12/18) demeli ve Hazreti Yakûb’un (aleyhisselam) diliyle “sabr-ı cemîl”e sığınmalıyız.

Onun manası da, إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي إِلَى اللهِ “Ben, bütün dertlerimi, keder ve hüznümü Allah’a arz ediyor, O’na şikâyette bulunuyorum.” (Yûsuf, 12/86) demektir. Ben dağınıklığımı, tasamı, kederimi, kemedimi (üzüntümü, hüznümü), şikâyetimi yalnız ve yalnız Sana arz ediyorum!.. Müddeiyâne değil, nazlı hava ile değil; fakat iç burkuntusu ve niyaz edâsıyla, Sana karşı saygımı koruyarak, Sana arz ediyorum!

Nebi, öyle diyor. Yol, nebiler yolu ise, bize de öyle demek düşer. Öyle dememek, öyle düşünmemenin dışarıya vurması demektir. O da, kalbin harap olduğuna delalet eder.

   Son dönemde, cebrî hicret yollarına düşenler çoğunlukla Batı ülkelerine gittiler; Cenâb-ı Hakk’ın sevki itibarıyla, bunun çok farklı hikmetleri ve neticeleri olabilir.

Fakir ve aynı zamanda daha önceden de bir kısım angajmanlar teessüs etmiş olan ülkeler, çok güven vaad edici değildi. Bazı yerlerde, Mâ-a’rif (!) Vakfı’nı tesis etme adına, sizin alın teri ile, karın ağrısı ile, şakak zonklaması ile bugüne kadar meydana getirdiğiniz hazır müesseselere konmaya çalıştılar. İmkânlarını yeni müesseseler açıp “on”u yirmi yapma, “yirmi”yi kırk yapma istikametinde kullanacaklarına, kırparak-biçerek sizinkilere sahip çıkma cehdi ve gayreti içine girdiler. Dolayısıyla, bu orta ölçekteki veya düşük ölçekteki dünyalarda kısmen tesirli oldular. Çünkü o türlü ülkelerin liderleri -zannediyorum- peylenebilir durumda idiler ve peylendiler onların bazıları. Bu itibarla da artık sizin için oralarda bulunma, çok güven vaad etmiyordu. Bunu gördüler arkadaşlar. O ülkelerdeki yerlilerin kendileri de “Burada durmasanız, ayrılsanız daha iyi olur!” dediler.

Dolayısıyla da bunda bile Cenâb-ı Hakk’ın bir sevk-i Sübhânîsi vardır. “Takdîs” mülahazasına bağlıyorum bunu. Bizim çıkarlarımız, meseleyi bizim kendi açımızdan değerlendirmemiz değildir esas olan. “Her işte hikmeti vardır / Abes fiil işlemez Allah! // O’na bir kimse cebr ile/ Bir iş işletemez asla // Ne kim Kendi murad ede / Vücuda ol gelir billâh.” مَا شَاءَ اللَّهُ كَانَ، وَمَا لَمْ يَشَأْ لَمْ يَكُنْ؛ أَعْلَمُ أَنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ، وَأَنَّ اللَّهَ قَدْ أَحَاطَ بِكُلِّ شَيْءٍ عِلْمًا “Allah neyi dilerse, o mutlaka olur; O’nun olmamasını dilediği de asla olmaz. Bilir ve inanırım ki, şüphesiz Allah her şeye gücü yeten Kadîr’dir ve muhakkak ki, Allah, ilim bakımından da her şeyi kuşatmıştır.” Oraları böyle yırtık-yamalı hale getirdiğinden ve o yerler sizin için câzibesini kaybettiğinden veya şimdilik muvakkaten “Hele bunlar dursun; biz, başka taraflara açılalım!” dediğinizden değil… Belki işin arka planının farkına varmadan, işin sonucunu tam hesaba katmadan, -belki- bütüncül bir nazar ile bakarak “Buraya gidersek daha iyi olur; şuraya gitmesek daha iyi olur!” mülahazalarına da girmeden… İlm-i Muhît-i İlahî ile sevk olundu arkadaşlarımız oralara.

Gidilen yerlerde, çoğu itibarıyla insanlar, güven vaad edici bir kucaklama, bağırlarını açma tavrı sergilediler, imrendirdiler. Arkadaşlar anlatıyorlar: “Avrupa’da şu devlet, şu kadar insana oturum verdi ve vermeye de devam ediyor! Diyorlar ki çok rahatlıkla: “Gelen gelsin! Yüz bin geldi ise, yüz bin daha almaya âmâde bulunuyoruz!” İşte yanı başımızdaki, kuzeydeki ülke, kapılarını ardına kadar kale kapıları gibi açtı. Ve giden arkadaşlarımız, orada, temel düşüncelerini, mefkûrelerini çok açık ortaya koyabiliyorlar; bir rahatsızlık yok.

Antrparantez arz edeyim: Karıştırılmış bir dünyadan, bir yönüyle dimağların buğulandığı bir dünyadan ayrılıp gittiğinizden ve sürekli de bir “zift yayını”na maruz kaldığınızdan dolayı, “Kafalarda hiçbir şüphe yoktur!” da diyemeyiz. Bir tereddüt vardır. Belki bu kucak açmanın arkasında -aynı zamanda- öyle bir tecessüs de vardır: “Acaba siz nesiniz? IŞİD misiniz, çaşıt mısınız? Boko-Haram mısınız, başka bir şey misiniz? Hele sizi bir dinleyelim!” derler. Aslında böyle bir mülahaza ile kucak açmaları bile kendinizi ifade etmeniz adına çok önemlidir; çünkü “im’ân-ı nazar” var üzerinizde. Siz de kendi değerlerinize sımsıkı bağlı olmanın yanı başında, insan olarak, insanlığa ait, Hümanistçe düşünceleri onlarla paylaştığınız takdirde, “Bunlarla anlaşılır!” falan derler. “Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguyu paylaşanlar anlaşır!” der Mevlana. Şunu da ben ilave edeyim: Kucaklaşır, sarmaş-dolaş olur, muânakada ve musâfahada bulunur aynı duyguyu paylaşanlar!..

Böylece, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek mesajı, bugüne kadar ulaşmadığı yerlere ulaşır. Bu mesaj ulaştığı her yerde farklı bir tesir icrâ eder, tıpkı bir rahmet-i İlahî gibi. Bazı yerlerde “çiğ” tesiri yapar; ondan yapraklar istifade ederler. Bazı yerlerde bir “çiseleme” tesiri yapar. Bazı yerlerde “sağanak bir yağmur” halinde yağar. Bazı yerlerde de bize biraz acı ve ağır gelir, “kar” gibi birkaç ay kalıcı olur ama orada toprak tarafından emilir o, kuvve-i inbâtiye onu kendisi için bir dinamizm olarak kullanır, bağrına atılacak tohumların daha seri boy atıp gelişmesine vesile yapar onu.

Şimdi, çok farklı şeyler olur, gidilen yerlerde de. Onlar, sizi dinledikleri zaman, kendi değerlerine bağlı olabilirler fakat bakarlar ki, çok fasl-ı müşterek var, insanlık açısından. Ve siz, güven vaad edebiliyorsanız orada, açık davranıyorsanız, sağlam bir “entegrasyon” sergiliyorsanız şayet, insanlık mukabelesinde bulunurlar.

   Bulunduğumuz ülkelerin insanlarıyla uyumlu olma ve onlarla bütünleşmenin yanı sıra kendi değerlerimize can ü gönülden bağlılığımızı da muhafaza etmeliyiz.

Antrparantez ifade edeyim: Entegrasyon, kendi değerlerinizi koruma şartıyla olmalı.

“Asimilasyon”a maruz kalmama adına, kendi dünyanızı -yine- derinlemesine yaşamalısınız. Kimseyi endişelendirmeden, kendi evinizde, kendi barkınızda, kendi değerlerinizi burnunuzun kemikleri sızlarcasına yaşamalısınız.

Yaşadığınız halde “Yaşayamıyoruz!” deyip inleme, kendi değerlerinize o kadar bağlı bulunma; aynı zamanda başka insanlarla dostça yaşamaya da açık olma. Bu iki şey, birbirine zıt gibi fakat bu ikisinin yapılması da çok önemlidir. Âlem de size o entegrasyon zaviyesinden bakacaktır: “Evet, bunlarla beraber yol yürünebilir, bir hedefe varılabilir. Bunlar, aynı zamanda bâkir dimağlar; bunlardan istifade edilebilir. Bildikleri çok şeyler vardır, istifade edebiliriz!”

Hani sosyal tarihçiler diyorlar ki: (Kültür açısından) “Fâtih milletlerin, başkalarına verdiği şeyden daha ziyade mağlup milletlerden aldıkları olmuştur; aldıkları/öğrendikleri daha çok olmuştur!” Şimdi de meseleyi farklı bir zaviyeden, aynı şekilde düşünebilirsiniz. Alırsınız-verirsiniz; alacağınız da nice şeyler vardır. Belki onlardan alacağınız şeyler, vereceğiniz şeyleri verme adına bir yol açma demektir, bir güzergâh demektir; “Bunlarla alış-veriş olabiliyor!” denmesinin vesilesidir.

Böyle bir cebr-i lütfî ile, nâm-ı celîl-i Muhammedî’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu arz etmeye çalıştığım kademelerin herhangi birinde ifade edilmesi yine matlûb-i İlahî ve makbûl-i Nebevî ise şayet; bunların hangisi yapılırsa yapılsın, bizim hesabımıza çok önemlidir. Senede bir kere, bayramdan bayrama veya onların yortularında el sıkışma şekilde bile kendini gösteriyorsa şayet, böyle bir birlikten birbirine zarar gelmez. Onu tesis etme…

Şimdi hikmetlerini ve neticelerini bütünüyle bilemeyiz. İlahî ilim, muhît bir ilim.. İlahî Meşîet, muhît bir Meşîet.. İlahî İrâde, muhît bir İrade.. ve her şeyi Allah en iyi bilir. وَاللهُ أَعْلَمُ، وَأَنْتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ “Allah, bilir; siz, bilemezsiniz!” Bizim bilemediğimiz şeylere, Allah (celle celâluhu) sevk etti.

Öyleyse, bize düşen vazife, bulunduğumuz yerde, konumumuzu iyi ve rantabl değerlendirmektir. Orada kendi Müslümanca derinliklerimizi sergilemek suretiyle aynı zamanda başkalarıyla da anlaşmazlık adına bir tavrımızın olmadığını gösterme ve “Bunlarla her zaman dünya paylaşılabilir! Bunlarla uzun yol alınabilir!” dedirtme, bir kârdır bizim için.

   Gönül köprüleri kurmak için, dinin temel değerlerine ve hatta fürûâtına aykırı olmayan meselelerde, diğer insanların aktivitelerine iştirak edilebilir.

Siz, bir dönemde hoşgörü ve diyalogun temsilcileri olarak, adanmışlık ruhu ile dünyanın değişik yerlerine açıldınız. Fakat o açılım yine de dar alanlı sayılırdı. Okullar açtınız, onlar da mütecessisâne mercek koydular üzerinize; sizin nabzınızı tuttular, “Ritim tamam mı?” ona baktılar ve “Evet!” dediler. Başlangıçta kuşkuları vardı ama yirmi küsur sene, kendinizi doğru ifade ettiniz. Onlar da sizi bağırlarına bastılar, bazılarının, kafaları bozulacağı âna kadar. Kafaları bozanlara, zihinleri bulandıranlara Allah, insaf ve iz’an ihsan eylesin!.. O dar alanlı açılımın muhatapları bağırlarını açtılar. Fakat bir başka dünya bekliyordu; böyle küllî olarak açılma imkânı olmamıştı. Şimdi, Allah (celle celâluhu) oralarda o imkânı verdi. Gideceksiniz, size ait güzellikleri sergileyeceksiniz; böyle, sessizce, halinizle ve tavrınızla sergileyeceksiniz.

Yine antrparantez arz edeyim: İnsanın, böyle Firdevsî belagati ve beyanıyla bir şeyler ifade etmesi önemlidir. Ben bir de Nizâmî’yi çok beğenirim belagat ve talakatıyla. İnceliği açısından ve ruhî hayatı itibarıyla Molla/Mevlânâ Câmi belki daha derindir; çünkü Hazreti Mevlânâ’nın çok tesirindedir. Fakat diğerleri de birer beyan üstadıdır, söz sultanıdır. Nizâmî’nin hususiyle “Mahzen-i Esrâr”ına baktığınız zaman, çok ciddî bir derinlik vardır. İşte o derinlikte kendi duygu ve düşüncelerinizi ifade etseniz, yine de millet “Acaba bununla, bu mevzuda demagojiye, bizi kandırmaya matuf bir şeyler mi sergiliyorlar!” diyebilir ve sizin tavırlarınıza, davranışlarınıza bakarlar. Dolayısıyla “temsil” ve “hal” çok önemlidir.

Evet, dediğiniz şeyleri en beliğ şekilde diyor olabilirdiniz ama bir de o dediğiniz şeyler hakikaten yaşanıyor mu, realize edilebiliyor mu ve aynı zamanda başkalarına zararı var mı? “Hal” ve “temsil” ile onu orada yürekten, samimi sergilediniz mi? O senaryoya tam inanarak, “Bu senaryo, Rabbimizin rızasına da muvafıktır!” diyerek o rolü oynuyorsanız şayet, bir sene, iki sene, üç sene bakarlar; “Allah Allah! Ritim aynen, nabız aynı atıyor, hiç değişme yok. Demek ki bunlar, birer istikamet insanı!” derler. Dolayısıyla gönülleri fethedersiniz. Gönülleri fetheder, aynı zamanda Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ı da şâd edersiniz. Aynı zamanda Allah’ı da hoşnut edersiniz.

Ee zaten maksadımız da o değil mi?!. اَللَّهُمَّ اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ، وَاْلاِشْتِيَاقَ إِلَى لِقَائِكَ، وَإِلَى لِقَاءِ حَبِيبِكَ وَأَحِبَّائِكَ، أَبَدَ اْلآبِدِينَ، وَدَهْرَ الدَّاهِرِينَ “Allah’ım, her amelimde ihlaslı olmayı, rızana ermeyi, Sana halis aşk u iştiyakla dolu bulunmayı diliyorum; bunları ebedî, zaman üstü, zamanı aşkın olarak istiyorum; lütfet!” Hizmet Hareketi’nde, gâye-i hayal bu ise şayet, siz de Allah’ın izni ve inayetiyle bunu sağlamış olursunuz.

İşte Almanya, bağrını açtı. Hollanda, baktı ki onlar yaptılar, o da yaptı. Diğer Benelüks ülkeleri kısmen, daha sonra; belki bazılarında kuşku var. Şimdilerde Fransa’da bu mevzuda yine öyle bir açılma var; sizi tehlikesiz görme var; esasen sizi insanî değerlere saygılı bulma var. Hâlin ve temsilin tesiri görülüyor. Böylece hemen bütün Batı’da belki… İtalya’da da olacak bu. Gelip diyor ki: “Size, falan yerde, semâvî dinler adına, bir üniversite açalım!” Musevîlik, İsevîlik ve bir de Müslümanlık. Bunlar, çıksınlar, aynı zamanda bir yerde, kahve gibi, lokal gibi tek bir yerde bir araya gelsinler ve şimdiye kadar “Birbirlerini yerler!” nazarıyla bakılıyordu, yemediklerini görsünler birbirlerini. Kimse kimsenin yamyamı olmadığını görsün orada, ısınsınlar birbirlerine. Dinin temel değerlerine, hatta fürûâtına aykırı olmayan meselelerde, aktivitelerine iştirak etsinler.

Biri çıksın desin ki: “Bu mesele, Kitab’a, Sünnet’e aykırıdır!” Ben diyorum ki: “Dinin temel meselelerine ve fürûâtına aykırı olmamak kaydıyla, birbirlerinin aktivitelerine iştirak etsinler!” Bu, yumuşatır mı, yumuşatmaz mı insanları?!.

Şimdi Cenâb-ı Hak böyle bir fırsat vermiş; tabii Allah’ın izni ve inayetiyle belki en uzak yerlere kadar. İşte Brezilya’da vardı, Arjantin’de vardı, Şili’de vardı, daha başka ülkelerde de vardı. Mesela, Costa Rica (Kosta Rika)’ya gidip gelen arkadaşlarımızın dediğine göre, orada bu muhacirlere çok daha yumuşak bakıyorlar, geniş imkânlar da var, yatırım yapma imkânları da var. Orada işi olan insanlar diyorlar ki: “Hocam, söyleseniz de, bir kısım arkadaşlar da buraya gelse!”

Ayrıca, eskiden bir yerlere gitmek istediğiniz zaman, kuşku ile karşılanırdınız. Fakat şimdi mağduriyetiniz ve mazlûmiyetiniz söz konusu. Bir yerde karşı tarafın çirkinliği ve antipatik hale gelmesi, “Bunlar, onlarla beraber, aynı çizgide olmadıklarına göre, bunlara kucak açmaya değer!” mülahazasını hasıl ediyor. Evet, bir taraf, bir yönüyle bir nefret tablosu sergiliyor ve siz, onlarla aynı karede bulunmuyorsunuz. “Öyle ise bunlarla anlaşılabilir, bunlarla dünya paylaşılabilir!” diyor ve bütün dünya, size bağrını açıyor. Hazır bir fırsat bu bence… Dünyanın değişik yerlerine hicret etmek suretiyle, hem hicret sevabı kazanma, hem de “hâl” ve “temsil” yoluyla değerlerimizi tanıtıp sevdirme… Ne kadarını onlara sevdirme ve saygılarına mazhar kılma lütfunu Cenâb-ı Hak ihsan edecek?!. Onu, O’nun (celle celâluhu) meşîet-i Sübhanîyesine, İrâde-i Rabbâniyesine bırakmak lazım.

   Doğu ile Batının, Kalb ile Kafanın, Teşriî Ayetler ile Tekvinî Emirlerin Yeniden İzdivacına Yolculuk

Aslında bugün o Batı’nın ister Rönesans’ıyla, ister ilim inkılabıyla, ister teknolojik inkılap ile, ister sosyal bilimler adına, ister psikoloji adına, ister pedagoji adına, ister eşya ve hadiseleri hallaç etme adına, yani müspet ilimler adına, pozitif ilimler adına yapıp ortaya koyduğu şeyleri -o çağın müsaadesi ölçüsünde- Hicrî beşinci (Miladî on ikinci) asra kadar Müslümanlar yapmışlar. Beşinci asra kadar, yani Hicrî dördüncü asrın sonuna kadar Müslümanlar, ilmin hemen her dalında, o dönemin müsaadesi ölçüsünde yapacaklarını yapmışlar. Fakat bir dönem gelmiş ki medreseye -İslamî ilimlerin tedris edildiği yere-, tekkeye ve aynı zamanda fünûn-u müsbeteye kendisini yönlendiren insanlar, kendilerini skolastik düşünceye salmışlar. Ve birbirinden kopma olmuş; âdetâ o onu, o onu, o da onu boşamış.

Oysaki -Hristiyanlar bunu farklı manada kullanıyorlar- o “ekânim-i selâse” (üç uknum/esas/rükün) birlikteliği çok önemlidir; bu üçün, bir vahidin üç derinliği olduğunu hiç unutmamak lazımdır. Medresedeki Kur’an, Sünnet ilmi.. aynı zamanda tekke ve zaviyedeki, cismâniyetten çıkma, hayvaniyeti bırakma, kalb ve ruhun derece-i hayatında seyahat etme, “seyr illallah”, “seyr fillah”, “seyr maallah”; kalb ve ruh insanları, “Sır” insanları, “Hafâ” veya “Hafî” insanları, “Ahfâ” insanları yetiştirme.. ve bir de müspet ilimler.

Hazreti Gazzâlî’nin de ifade ettiği, İhyâ’da okuduğumuz derslerde ifade buyurduğu gibi, hakikaten Zât-ı Ulûhiyeti -bir yönüyle- “ihsas” ve “ihtisas” duygularıyla bilme… İşte denizin dibine dalma gibi. Yani; suyun yüzünde yüzerken, “Tamam suda yüzüyorum ama dış âlemle de irtibatım var.” Biraz içine girdiğin zaman da, “Hâlâ dış ile bazı alakalarım var!” ki, zâhidin durumunu ifade eder. Âşık-ı dilhastenin durumuna gelince, o, mercan adalarına dalıyor gibi, denizin içine daldığı an, bütün bütün etrafını hep deniz görür. Bu, onun his dünyasında öyledir. Yoksa o, O (celle celâluhu) değildir. “Heme-ost” değil, “Heme-ezost”; “Her şey, O (celle celâluhu)!” değil, “Her şey, O’ndan!” Fakat ihsaslarıyla, ihtisaslarıyla öyle erir gider ki, âdetâ O’ndan (celle celâluhu) başka bir şey görmez. İşte Hazreti Muhyiddîn’e bakarken, bir yönüyle, o meselenin bir ufkunda; İmam Rabbânî’ye bakarken, bir ufkunda; Abdulkadir Geylânî Hazretleri’ne bakarken, bir ufkunda; Necmeddin-i Kübrâ’ya bakarken, bir ufkunda; Muhammed Bahâuddin Nakşibendî Efendi Hazretleri’ne bakarken, ayrı bir ufkunda… Bunlar hep o seyahatin âbide şahsiyetleridir.

Şimdi o kalbî ve ruhî hayat, çok önemlidir ki tekke ve zaviye, bir yönüyle, onu üzerine almıştı; fakat aynı zamanda dünyaya da açıktı, medreseye ve fünûn-i müsbeteye de açıktı. Muhammed Bahâuddin Nakşibendi Hazretleri gibi büyükler, on iki ilimden mücâz olmadan, kimseye “hilafet” vermiyorlardı: Sarf, Nahiv, Belagat (Me’ânî, Beyan, Bedî), Mantık, ondan sonra Kur’ân, Tefsir, Hadis, Usul-i Tefsir, Usul-i Hadis, Usul-i Fıkıh aynı zamanda, Usûlüddin (Kelam, Akâid). Bütün bu ilimlerden mücâz olmayınca (icazet almayınca) tarikat halifeliğini vermiyor. Çünkü bu ilimlerin tamamından icazet almamış bir insan, hislerine ve ihsaslarına kapılarak yanlış mülahazalara girebilir. Her şeyi -bir yönüyle- o on iki ilim ile analiz etmesi lazım veya o elekten geçirmesi lazım ya da onlar ile kalibrasyona tâbi tutması lazım. Bu, telsizcilik terimi; “kalibrasyona tâbi tutmak” lazım.

Evet, şimdi o kopmuş, skolastik bir düşünceye girmiş orada. Babadan oğula, oğuldan babaya hilafet vermek suretiyle, medreseye kapılarını kapamış. Medrese de, “Bize, bu kitapları devretmek düşmüş!” demiş, o da onlara çok iltifat etmemiş. “Kalb ve ruhtan bize ne? Bize -işte- bunlara bakmak düşer!” Günümüzdeki bir kısım teologların yaptıkları gibi!.. Ondan sonra, eşya ve hadiseleri hallaç eden insanlar… Hani bir yönüyle, sadece ona bağlı olunca, bundan ya Natüralizm çıkar, ya Pozitivizm çıkar, ya Materyalizm çıkar. Fakat bunları birbirine mezcettiğiniz zaman da, müspet ilimler de aynen sizin ifade etmek istediğiniz şeyleri ifade eder. Zira Hazreti Pîr’in ifadesiyle, “Sus! Kâinat mescid-i kebîrinde…” Demek “mescid-i kebir” imiş, kâinat. “Kur’an, kâinatı okuyor!” O Kur’an ile Kâinat arasında münasebet kurmak lazım!.. “Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım, hidayetiyle amel edelim ve onu vird-i zeban edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Hak’tan gelip Hak diyen, hakikati gösteren ve nuranî hikmeti neşreden odur.” Evet, yalnız sensin, ey Kur’an-ı azîmüşşân. Ne mutlu size ki, siz ona sahipsiniz!..

Değişik münasebetlerle, Fakir, espri mahiyetinde arz etmiştim: Bu üç esas, birbirlerini talak-ı selâse ile boşamışlardı. Doğu’da, Erzurum dâhil, aileleri boşarken, üç tane yettiği halde, “Üçten dokuza!” derler. Efendim, aynı zamanda altı tanesi de fazla oluyor onun; “Üçten dokuza boşsun sen!” Yani, “Dokuz talak boşsun!” Dokuz olmuyor ki, üç talak boş oluyor. Bunlar da üç talak ile boşanmışlar. O, başkalarının kapısını, öbür alan başkalarının kapısını, öbür alan da başkalarının kapısını çalmak suretiyle -yine o talak-ı selâse ile boşanma mevzuundaki sonuca bağlayalım- değişik şekilde “zevc-i âher”ler yapmışlar. Onca zevc-i âherden sonra, bence bunların yeniden bir araya gelip izdivaç yapmaları lazım.

Buna da, hani yine Kıtmîr’in ifadesiyle şuradan başlanabilir: İmam Hatip veya İlahiyat mezunu olanların bazılarını bir Fizik dalına, bazılarını Kimya dalına, bazılarını Astronomi dalına, bazılarını Astrofizik dalına, bazılarını Sosyoloji dalına, bazılarını Psikoloji dalına göndermek suretiyle, bir kere toplumun birbirini anlar hale getirilmesi lazım. Kafa kafaya verdikleri zaman, o, onu anlaması lazım, o da onu anlaması lazım. Kitap ve Sünnet ile meşgul olan bir insan, Antropoloji ile meşgul olan birini anlaması lazım. Yeryüzü ne kadar zamanda bu hale gelmiştir, onu anlaması lazım; efendim, o binlerce seneyi anlaması lazım. Fezâ-ı ıtlakta nâmütenâhî sistemler, şu kadar trilyon sistem var, içlerinde de şu kadar trilyon Güneş sistemi gibi sistemler var; anlaması lazım bunları; konuşulunca anlaması lazım. Dolayısıyla ancak bu suretle bir izdivaç meydana gelebilir. Şimdiye kadar o, başka kapıları çaldı; o da başka kapıları çaldı; o da başka kapıları çaldı. Fakat maksat hâsıl olmadı, kopukluk oldu.

İşte, birikimli insanların cebrî hicret neticesinde Batı ülkelerine yerleşmelerinin böyle bir meyvesi de olabilir. Kim bilir belki Cenâb-ı Hakk’ın bir muradı da budur. İnanmış, aynı zamanda Kitab’ı, Sünnet’i bilen, dini ilimleri de bilen kimseler… Onlar da o fünûn-u müsbeteyi biliyorlar; bu güne kadar değişik -yeni ifadesiyle diyelim- devrimler yapmış; bugüne gelmiş, insanlığa çok şey kazandırmışlar. O zaviyeden derinlemesine bakınca, aslında bunlar ile bizim anlaşmazlığımız yok. Onlar ile çok rahatlıkla anlaşabiliriz. Ortaya koydukları o türlü şeyler ile bizim insanımızın birikimleri yeniden bir terkip yapıldığı zaman, yani “tekke/zaviye”, “medrese” ve “mektep”, bir araya geldiği zaman, Allah’ın izni ve inayetiyle çok problemler çözülecektir zannediyorum. Bu da İslam dünyasının “Neo-Rönesans”ı olacaktır, yeni bir Rönesans.

   Mefkûre muhâcirleri için entegrasyon çok ehemmiyetli olduğu gibi asimilasyona düşmemek de hayatî bir meseledir.

Bütün bunlar yapılırken entegrasyonun gerçekleştirilmesi ama asimilasyona düşülmemesi de çok önemlidir. Biraz evvel arz ettiğim gibi, küre-i arzın değişik coğrafyalarında farklı kültürlerin hâkimiyeti söz konusudur. Sadece Müslüman ile Müslüman olmayanlar arasındaki farklılık değil; sadece dinler arasındaki ayrılık da değil; Musevîlik, İsevîlik, Müslümanlık, Budizm, Brahmanizm, Şintoizm arasında olduğu gibi bunların müntesiplerinin kendi aralarında bile çok farklı düşünceler vardır. Düşünün, mesela Roma’da, İspanya’da başka türlüdür; Avrupa’da değişik devletlerde başka türlüdür; Almanya’da başka türlüdür; Rusya’da başka türlüdür; Türkiye’de başka türlüdür; aynı dine sahip olan insanlar, başka türlü, başka türlüdür. Gittikleri her yerde, “temsil” ve “hal” ile kendi değerlerini sergilerken, arkadaşlarımızın onlarla da bir problemlerinin olmadığını ortaya koymaları lazım.

Biraz evvelki o anahtar mülahazaya bağlayarak meseleyi diyorum: Dinî esaslarımız, disiplinlerimiz açısından, Usûl’de ve Fürû’da dinimizde yasak olmayan meselelerde, başkalarının aktivitelerine iştirak etmede bir mahzur yoktur. Ne olur, bir kere de onların kutsal saydıkları bir mekânda, gidip arkada otursanız, onlara baksanız?!. Onlar nasıl gelip sizin burada namaz kılmanıza bakıyorlar; nasıl dua ediyorsunuz, ona bakıyorlar ve gidip oralarda Kur’an-ı Kerim okuyan arkadaşları dinliyorlar, “Bunun meali nedir?!” diye soruyorlar. Hele, seyyidinâ Hazreti Mesih’in, Kur’an’ı Kerim’de en çok adıyla zikredilen peygamberlerden ve Meryem validemizin tek adıyla zikredilen kadın olduğunu okuyunca, bir yumuşama oluyor onlarda. Bu açıdan, başkalarının endişe duymayacağı şekilde bir yakınlık tavrı sergilemeli. Böyle, kavga ediyor, onları kendimize benzetiyor, misyonerlik yapıyor gibi bir tavır sergilemeden, tavrımız ile, halimiz ile, temsilimiz ile “Bunlarla anlaşılabilir; bunlarla uzun yollar alınabilir, tepeler aşılabilir, kandan-irinden deryalar geçilebilir!” dedirtmek lazım.

Fakat bir diğer taraftan da, arkadan gelen nesillerin, oralarda daha parlak gördükleri şeyler ile “asimile” olmaları ihtimali vardır. Bunların da hususî dairede gözetilmesi lazımdır. Herhangi bir kültüre karşı hususi bir tavır alma şeklinde değil!.. Bunlar, bizim nesillerimiz, bizim gençlerimiz; aynı zamanda, kadın-erkek, bunları beslenme mahrumu bırakmamak lazım, Sohbet-i Cânân ile sürekli takviye etmek lazım, kendi değerlerimizin âlemin değerleri ile mütenâkız olmadığını anlatmak lazım. Aslında bizim bu değerlerimizin bir yönüyle onlara da açık kapılar bıraktığını anlatmamız lazım. Bir zıddiyetin olmadığını anlatmamız lâzım. Ve kendi değerlerimizi sevdirmemiz lazım.

Evet, bir taraftan diğerleriyle sarmaş-dolaş olurken; aynı zamanda kendi değerlerine karşı da burnunun kemikleri sızlayan nesiller yetiştirmek lazım. Onun için birbirine zıt gibi görünen “entegrasyon” ile “asimilasyon” mevzuu, önemli iki husustur.

   Siz meseleyi sevgi yörüngesinde götürecek, hal ve temsil diliyle insanların hür iradelerine sesleneceksiniz!..

Beğenilir yanımız varsa şayet, kendileri takdir etsinler onu! “Temsil” ve “hâl” ile bir şey ifade eden bir yanımız var ise, onlar kendileri zaten yaparlar onu. Arkadaşlar diyorlar, “Falan, kendi ihtiyarı ile seçti bunu!”

Zaten “din”in tarifi, Usûluddin’de de öyle değil mi? اَلدِّينُ: وَضْعٌ إِلَهِيٌّ، سَائِقٌ لِذَوِي الْعُقُولِ بِاخْتِيَارِهِمُ الْمَحْمُودِ إِلَى الْخَيْرِ بِالذَّاتِ “Din, akıl sahiplerini kendi iradeleriyle bizzat hayırlı olana sevk eden bir İlahî kanunlar mecmuasıdır.” Din; ilahî bir sistemler mecmuasıdır ki, insanları, kendi ihtiyarları (seçme hürriyet ve iradeleri) ile hayra sevk eder. Alsın, analizlerde bulunsun, sentezlerde bulunsun, “Yahu doğru görünüyor bu mesele!” desin; kendi seçerse seçsin onu; zorlama ile değil.

Kur’an-ı Kerim, Bakara Sûre-i celîlesinde, Ayetü’l-Kürsî’den sonra, لاَ إِكْرَاهَ فِي الدِّينِ diyor. Allame Hamdi Yazır, tefsirinde, “Dinde, din için, dine sokmaya zorlama yoktur!” diye mana veriyor. Bakınız; “Dinde, din için, dine sokmaya zorlama yoktur!” Bir yönüyle, hani birileri “Laiklik” diyorlar, diyebilirsiniz. Ben ona “Laiklik” demiyorum; fakat zannediyorum, bu mülahazanızı ortaya koyduğunuz zaman “Yahu bunlar çok laik düşünüyorlar!” derler ama insanî değerlere aykırı olmayan, başka değerlere de saygılı olan bir laiklik. Bir arkadaşımızın bu mevzuda bir kitabı var; Fransa’daki telakki, Rusya’daki telakki, İstanbul’daki telakki; birbirinden farklı şeyler bunlar.

Bu açıdan, kendilerinin bir dönemde yaptıkları o baskı sistemini düşünebilir; bir yönüyle, insanları zorlama, kendi düşünce dünyalarına, kültür dünyalarına çekme, kazanma, kendi bünyelerinde eritme mülahazasına girebilirler, böyle bir mülahaza taşıyabilirler. Katiyen bu intibaa sebebiyet vermemek lazım; emin olsunlar bizden. Kendileri arzu ettikleri takdirde, onlar da demokratça düşünüyorlarsa şayet, düşüncelere saygılı olurlar. Birisi, kendi hür iradesiyle yeni bir sistemi seçmiş olabilir, olabilir, olabilir. Rahatsızlık duyabilirler, olabilir. Olduktan sonra da, o, yine sizin tavrınızı, sizin temsil durumunuzu ortaya koyarsa, zannediyorum çevresi, annesi, babası, amcası, dayısı, halası da itiraz etmezler.

Meseleyi “sevgi çizgisi”nde -bir yönüyle- “sevgi yörüngesi”nde götürmek lazım; sevgi, sevgi, sevgi… Yine o elektronik levhalarda olan sözlerden bir tanesi: “İnsan, Allah tarafından, sevilmek için yaratılmış bir varlıktır!” İnsan, “ahsen-i takvîm”e mazhardır; insanlığından dolayı sevilmek için yaratılmış bir varlıktır. Neden? Cenâb-ı Hakk’ın Kudret, İrade, Meşîet ve İlim fırçasından çıkmış öyle mükemmel bir varlıktır ki, melekler, onu -bir yönüyle- ya “pusula” gibi kabul etmiş veya “mihrap” gibi kabul etmiş, karşısında iki büklüm olmuş veya alınlarını yere sürmüşlerdir: “Bu, ne âbide şahsiyet! Bir taraftan cismâniyeti var, hayvaniyeti var, garîze-i beşeriyesi var; ama bununla beraber meleğin önüne geçebilecek mahiyette yaratılmış bir varlık!” İşte Rûh-u Seyyidi’l-enâm; Miraç yaptığında, Cebrail’e “Yürü! Top senin, çevkan Senindir bu gece! Ben bir adım daha atsam, yanarım, kavrulurum!” dedirtiyor Efendim; insan, böyle bir varlık…

Cenâb-ı Hak, bu anlayışta yolumuza devam etmeye bizi muvaffak kılsın!.. وَصَلَّى اللهُ عَلَى سَيِّدِنَا وَسَنَدِنَا وَشَفِيعِ ذُنُوبِنَا وَمَوْلاَنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلَّمَ “Efendimiz, dayanağımız, günahlarımıza karşı şefaatçimiz ve her zaman elimizden tutan dostumuz Hazreti Muhammed’e, O’nun güzîde ailesine ve Ashâb-ı Kirâmına salat ü selam edip bunu vesile kılarak talebimizi seslendiriyoruz Rabbimiz!..”

Bamteli: İNANMAYIN ONLARA, KANMAYIN DÜNYAYA, GEÇ KALMAYIN YARDIMA!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Her beklenti, hizmet insanının gönlüne düşmüş bir güve gibidir, onu yer bitirir; beklentilere bağlı hizmetler de asla kalıcı ve ahiret kazandırıcı olamaz.

Hizmette hiç sarsılmadan, duraklamaya düşmeden, sarsılsak bile tökezlemeden -Allah’ın izniyle- doğru bildiğimiz yolda yürüyelim. Yoksa millet azıcık zikzak görünce, “Acaba bunların başlangıçta hedefledikleri şey, başka bir şey miydi?” diye düşünebilir.

Dünyevî herhangi bir beklentiye girmeden hizmet etmek çok önemlidir. Kulluktaki zirve de odur. Dünyevî herhangi bir ücrete meyletmeden ve yaptığımız hizmeti herhangi bir çıkara bağlamadan yapma mevzuu çok önemlidir. Hani -samimi hizmet ederken- bize bir şeyler olabilir. Fakat -dünyevî beklenti gibi zaaflara düşüp- arkadan gelenlere “Böyle de oluyormuş!” mülahazasıyla zikzak çizmede çok kötü örnek olursak, bu iş akibet itibarıyla kararır, gider. Hafizanallah…

Nasıl ki bugüne kadar beklentili insanlar hiç kalıcı işler yapamamışlardır… Evet, şu disiplin çok önemlidir: Din adına dahi olsa, yaptıkları hizmeti maddî çıkara bağlayan insanların kalıcı hiçbir eserleri olmamıştır ve onlar, başarıya da ulaşamamışlardır!.. Bütün maddî çıkar ve menfaatleri, bir doğru yolda yürürken, ellerinin tersiyle iten insanlardır ki, Allah’ın izni ve inayetiyle, onlar hem başarı üzerine başarıya mazhar olmuş, hem de Cenâb-ı Hakk’ın rızasını kazanmışlardır.

Çok iyi bildiğiniz ve benim çok tekrar ettiğim, tekrar etmede benim usanmadığım sizin de usanmayacağınıza inandığım, Hazreti Ebu Bekir efendimiz (radiyallahu anh)… Eğer peygamberler zincirinin devam ettiği dönemde yetişseydi, onlardan biri olurdu. Sıddîk… Malum olduğu üzere ibadetin ötesinde “ubûdiyet” var; ubûdiyetin üstünde de “ubûdet” ki, ubûdette biraz zühd bahis mevzuu. Sonra, zühdün zirvesi, “aşk” ve aşkın üstünde de bir şey varsa, o da “sadakât”tir; aşkında sâdık olan makbuldür. İşte o zat (radıyallahu anh) o mülahaza ile serfiraz idi.

Hazreti Ebu Bekir, hayat-ı seniyyelerinde, üçü kendinden evvel ortaya çıkmış, ondan sonra sekiz tane daha ona munzam olmuş, tam on bir tane büyük terör örgütünün üstesinden geldi. İster IŞİD’i düşünün, ister el-Kâide’yi düşünün, isterse başkasını düşünün; çok az kan dökerek -Allah’ın izniyle- hepsinin hakkından geldi. Aklınıza geliyordur; “Acaba ne kadar zamanda; elli sene mi, yüz sene mi?!.” Biz (Türkiye), otuz senedir, kırk senedir birilerini topa tutuyoruz, bir adım mesafe alamadık. Sadece kinleri, nefretleri köpürttük; bir yönüyle sizinle inzimam edecek insanları, bizimle inzimam edip aynı duygu, aynı düşünceyi paylaşan insanları, kendimizden uzaklaştırdık; başka duygu ve düşüncelerin zebunu haline getirdik. Âdetâ onların içinde kinler, nefretler mayaladık.

İşte otuz-kırk senelik, mekanize birliklerle, bütün askerî, siyasî, idârî, iktisâdî güçleriniz ile mücadele ettiğiniz şeyin sonucu bu!.. Efendim, az gittik, uz gittik, dere-tepe düz gittik, bir çuvaldız boyu yol… Hikayelerin başlarında söylerlerdi bunları; az gitme, uz gitme, dere-tepe düz gitme, “Tepeler aştık!” deme, geriye dönüp bakma; alınan mesafe bir çuvaldız boyu yol!.. Kırk sene… O zat (radıyallahu anh), iki sene, üç ay, on küsur günde bu on bir tane hadisenin hakkından geldi. Ne kadarla, nasıl geldi?!. Şu anda Türkiye’de yalancı bir darbede öldürülen insanların sayısı kadar insan öldürülmeden o fitne hadiselerinin hakkından geldi.

Çünkü o (radıyallahu anh), dünyevî hiçbir şeye dilbeste olmamıştı. Giderken -Yemin ederim: Vallahi, billahi…- kendisinin, kendisine ait bir evi yoktu! Hususiyle halife seçildiği zaman, bir yerde başkalarının koyunlarını sağarak geçiniyordu. Beş-altı kilometre merkeze uzaktı. Geldi, dediler ki bir gün: “Sen orada iken, devlete ait işler aksıyor, sana maaş takdir edelim!” “Ben, milletime, insanlığa hizmet ederken maaş alamam ki!” dedi. Çok rica ettiler; “Öyleyse, halkın orta seviyede geçimine ne kadar bir şey düşüyorsa, bana da o kadar bir şey takdir edin!” dedi. Gerçek mü’min… Sadâkat… İnanırsanız, bunlara inanın!..

   Dün gecekonduda oturuyorken, millete hizmetlerini dünyevî menfaatlere vesile yapıp bugün saraylarda ârâm eden ehl-i nifaka inanmayın; Allah aşkına münafıklara kanmayın!..

Bir de yaptığı hizmetleri dünyevî çıkar ve menfaatlere bağlayan, gecekondudan kalkıp saraylara konan, hiçbir şeyi yokken filolar oluşturan, bu konuda örnek olabilecek tepeden tırnağa kir âbidesi bir sürü insana bakın!.. Bütün yaptıkları, yapıyor gibi göründükleri şey… Hiçbir şey yapmamışlar; hep maddî çıkar ve menfaate bağlanmış, dünyaya tapmışlar. Kur’ân ifadesiyle, كَلَّا بَلْ تُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ وَتَذَرُونَ الْآخِرَةَ “Hayır hayır! Siz, peşin gelir olarak (gördüğünüz dünyanın) peşindesiniz ve onu tercih ediyorsunuz. Âhiret’i ise bir kenara koyuyorsunuz.” (Kıyâme, 75/20-21) Âcil olanı, siz, âhirete tercih ettiniz; bilerek dünya hayatını, âhiret hayatına tercih ettiniz. Allah’tan koptunuz, Rasûlullah’tan koptunuz. Mâbette de olsanız, ‘oluyor’ gibi görünseniz, hacca gidiyor gibi görünseniz, oruç tutuyor gibi görünseniz bile fersah fersah onlardan uzak kaldınız, uzak düştünüz!..

Hazreti Ebu Bekir’in (radıyallahu anh) başka geliri yoktu. Rica ettiler; öyle bir maaş kabul etti. Fakat o araştırdı, kendine göre. Orta sınıf, belki ortanın altı sınıf, şu kadarla, on kuruşla geçiniyordu. “Ama bana on beş kuruş takdir edilmiş; bu, bana fazla!..” diye düşündü. O fazlayı her gün bir testinin içine attı; her gün, fazla saydığını bir testinin içine attı. Ruhunun ufkuna yürüyeceği zaman vasiyetlerinden önemli birisi şu idi: “Benden sonra halife olacağa bunu verin, bunun içindeki şeyler, hazineye aittir! Ben onu kullanamam!..” Milyonlar harcayarak sağa-sola arabalar ile, uçaklar ile, zırhlı arabalar ile seyahat yapan münafıkların kör gözlerine sokulsun!.. Testi kırılıp Hazreti Ömer’in önüne o üç-beş kuruş para dökülünce… Bir de nâme yazmış oraya, bir bilgi notu yazmış. Hazreti Ömer görünce gözyaşlarını tutamadı, ağladı: “Senden sonra doğru Müslümanca yaşamaya âdetâ fırsat vermiyorsun!” dedi.

Halifelerin İkincisi Hazreti Ömer (radıyallahu anh) de dünyadan âhirete göçerken, öyle göçtü. Hazreti Osman’ın Medine’de imkânları vardı. Fakat o da diğerleri gibi zâhidçe yaşıyordu. Zühdü tarif ederken, Hazreti Pîr, “dünyayı kalben terketmek, kesben değil” der. Hazreti Osman da öyle terketmişti dünyayı. Çünkü Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) bir sefere çıkarken, beş yüz deveyi tereddüt etmeden, gözünü kırpmadan veriyordu Hazreti Osman.

Hazreti Ali (radıyallahu anh) de fakirler fakiri olarak yaşadı. Onun zamanında devlet, Türkiye’nin yirmisi kadar büyük olmuştu. O, devletin reisi idi. Herkes söylüyor, Hazreti Pîr de söylüyor. O, onun kerametine bağlıyor, diyor ki: “Yaz gününde, kış elbisesi giyiyordu. Dolayısıyla da buram buram ter döküyordu, sıcak ülkede. Kış gününde de bazen yazlık elbise giyiyordu, zangır zangır titriyordu soğuktan!” Fakat birisi, “Kur’an’ın Gölgesinde” (Fî Zîlâli’l-Kur’an) kitabında ve o mevzuda yazılmış “el-Adâletü’l-ictimayye fi’l-İslam” (İslam’da Sosyal Adalet) kitabında diyor ki: “Yaz gününde kışlık elbiseleri giydiğini görenler Hazreti Ali’ye dediler ki, ‘Ya Emire’l-mü’minîn, bu yaz gününde yaz elbisesi giysen!’ O cevaben, ‘Ama ben nereden alayım ki?!. Benim o kadar param yok ki, yazın yaza göre elbise alayım, kışın kışa göre elbise alayım!’ dedi.”

Rica ederim, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallahu aleyhi ve sellem), عَلَيْكُمْ بِسُنَّتِي، وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِّينَ، عَضُّوا عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِذِ “Siz, Benim ve doğru yolda olan Râşid Halifeler’in yolunu yol edinin. Bu yolu, azı dişlerinizle tutar gibi sımsıkı tutun.” diyor mu, demiyor mu?!. “Benden sonra Râşid halifelere, Bû-Bekr u Ömer u Osman u Ali’ye sımsıkı sarılın!” عَضُّوا عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِذِ “Azı dişler ile tutmak”, bir idyumdur esasen; meseleye sıkı sarılmayı ifade eder. “Onların yoluna, el-hablü’l-metîn’e tutunuyor gibi sarılın, o yolda yürüyün!” Doğru yolda yürüyenlere Allah Rasûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) tavsiyesi.

Evet, tekrar ediyorum: İsterse dindar görünsün, dine ait bazı vezâifi yapsın; fakat millet adına, sözde dini adına yaptığı işler karşılığında gönlünü bir kısım beklentilere kaptırmış kimselere -yemin ediyorum- Allah aşkına, peygamber hatırına, Bû-Bekr u Ömer u Osman u Ali hatırına inanmayın!.. Öyle kimselere inanmayın; zira onlar, yalancının tâ kendileridir. Millete hizmet yolunda yürürken, dün gecekonduda oturuyor ama bugün saraylarda ârâm ediyorlarsa, bunlar, münafığın tâ kendileridir. İnanmayın!.. Allah aşkına inanmayın!.. Peygamber hatırına, inanmayın!.. Münafığın tâ kendileridir onlar. Abdullah ibni Übeyy ibni Selûl’den farkları yoktur.

İbn-i Selûl de belli bir dönemden sonra küfrünü gizledi. Önce açıktan mücadele ediyordu; sonra baktı ki o yol yürünmüyor, “İnandım!” dedi. Her zaman -böyle- safderun, sürü gibi, bu türlü serkârların arkasından sürüklenen yığınlar olmuştur. Onlara “cemaat” denmez, “cemiyet” de denmez, “toplum” da denmez; onlara sadece “sürü” denir. Biri, ne söylüyorsa, bakarlar, onlar da onu tekrar ederler. Dün, “ak”a kara diyordu, öyle demeye başlarlar; ertesi gün “mavi” dedi, öyle demeye başlarlar. Bir sene içinde elli defa beyan değiştirirler, elli farklı yola arkalarındaki sürüleri sevketmiş olurlar. Bunlar da münafık değilse, İbn Selûl, hiç münafık değildi!..

Evet, onun münafıklığını kabul ediyorsunuz; çünkü Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) onun namazına giderken, ayet nazil olmuştu. O’na mahsus bir şeydir; biliyordu onun münafık olduğunu fakat oğlu çağırdığından dolayı gideceki. Çünkü oğlu, Bedir sahabîlerindendi, Abdullah. Giderken, Allah, وَلاَ تُصَلِّ عَلَى أَحَدٍ مِنْهُمْ مَاتَ أَبَدًا “Onlardan (münafıklardan) ölen hiçbir kimse için sakın cenaze namazı kılma!..” (Tevbe, 9/84) dedi. “Ebedî ölüm ile, kafir olarak ölenin namazını kılma!” Ve Allah Rasûlü, öyle geriye döndü. O, Allah Rasûlü’nün yüce ahlakı… Kur’an, Kalem suresinde وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ “Şüphesiz Sen, ahlâkın -Kur’ân buudlu, ulûhiyet eksenli olması itibarıyla- ihâtası imkânsız, idraki nâkabil en yücesi üzeresin.” (Kalem Sûresi, 68/4) Ve buyuruluyor: تَخَلَّقُوا بِأَخْلاَقِ اللهِ “Allah ahlakı ile ahlaklanın!” O (sallallahu aleyhi ve sellem) o ahlak ile ahlaklanmıştı, o ahlakın gereğini yerine getiriyordu.

   Ferîd-i Kevn ü Zaman (aleyhissalâtü vesselam) ruhunun ufkuna yürüdüğünde mübarek zırhı, üç-beş kuruşluk nafaka karşılığında bir dünyalı nezdinde rehin idi; Hak aşkına, bu bize ne anlatmalı?!.

Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) ruhunun ufkuna yürüdüğü dönemde, aile efradının geçimi için, birinden borç para almıştı. Biraz uzakça olan, Yahudî olduğu söylenen birinden borç almış ve kendi zırhını rehin vermişti. Hani Osmanlı, O’na (sallallahu aleyhi ve sellem) ait emanetleri, mübarek saçının tüylerini, mûy-i mübarekelerini bile getirdi, Topkapı’ya koydu; millet şimdi, bir tane bir yerde, bir şişenin içinde varsa, mübarek gecelerde öpüyor, salât u selam okuyor. Evet, O’nun zırhı, karşısında temennâ durulacak bir şeydir. Onu birine rehin olarak veriyor ve ondan borç para alıyor, çoluk-çocuğunun maişetini öyle temin ediyor.

Oysaki Kur’an, Enfâl Sûresi’nde, وَاعْلَمُوا أَنَّمَا غَنِمْتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَأَنَّ لِلَّهِ خُمُسَهُ وَلِلرَّسُولِ وَلِذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَابْنِ السَّبِيلِ  “Bir de malumunuz olsun ki savaşta elde ettiğiniz ganimetin beşte biri Allah’ındır. Yani Rasûlullâh’a, onun akrabalarına, yetimlere, yoksullara ve yolculara (gariplere) aittir.” (Enfâl, 8/41) buyuruyor. Elde ettiğiniz o ganimetin… Ki Bahreyn’den gelen ganimet, mescidi dolduracak şekildeydi. O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) gözünü de öyle doldurmuştu ki, endişesini şöyle ifade buyurdu; parmağıyla işaret ederek, “Ben şundan bundan, yani falan düşmanın tepenize binmesinden, filan düşmanın tepenize binmesinden endişe etmiyorum. Fakat şunun üzerinde kavga edeceğinizden endişe ediyorum!” dedi. Fakat yine “Humus”… Humus’u alıyordu ama şuna veriyordu, buna veriyordu. Suffe’de yaşayan bazen üçyüz tane insan oluyordu; serkârları, Devs’in arslanı, Ebu Hüreyre (radıyallahu anhüm ecmain); onlara bakıyor, görüyor, veriyordu. İsteseydi mucizeleriyle O (sallallahu aleyhi ve sellem) bir damla suyu, derya suyu haline getirebilirdi. Fakat zerre kadar dünyaya meyletmedi; etmedi ve giderken de elinin tersiyle dünyayı itti; efendim, “Dû cihandan vazgeçtim, hânümanım kalmadı!” dedi, Rabbine öyle yürüdü. Yaşama mevzuunda da öyle idi.

Evet, geriye dönüyoruz, onlar böyle yaşadı; ruhlarının ufkuna böyle yürüdüler. Onlar bizim için örnekse şayet, giderken, borçlu gitme.. giderken evsiz gitme.. bir hücre içinde hayatını geçirme, bir hücre içinde… Şakır şakır ganimetlerin aktığı dönemde bile, bir hücre içinde sadece…

Öyle ki, o ezvâc-ı tâhirât, mübarek annelerimiz… -Kıtmîr antrparantez arz ediyorum: Öbür tarafta Cenâb-ı Hak, onlara yakın bir yerde lütfederse, o anaların hepsinin ayaklarının altına başımı koymaya teşne bulunuyorum; “Allah’ım, bunu benden esirgeme!” diyorum.- O analarımız, O’na (sallallahu aleyhi ve sellem) layık analardı. Evet, başkası O’na layık olamazdı. O’na layık, O’nun ufkunda insanlardı. Öyle kuvve-i inbâtiyesi önemli bir yerde neş’et etmişlerdi ki, başlarından aşağıya vahy-i ilahî sağanak sağanak yağıyordu ve onlar da selviler gibi boy atıp gelişiyorlardı, iç anatomileri itibarıyla. Ama ne de olmasa, insan… Âişe validemiz diyor ki: “Bazen hilale bir bakardık; geçer, biter yirmi dokuz gün, otuz gün. Bir hilal daha biter; doğar, biter. Bir hilal daha doğar biter de bizim evimizde sıcak bir çanak kaynamazdı.” Diyorlar ki, “Anacığım ne ile geçiniyordunuz?” Cevap veriyor: “Esvedeyn!” (İki siyah ile…) Arapça’da tağlib tarikiyle bir şey diğerine nispet edilerek böyle denir. Burada da su, hurmaya izafe ediliyor; “Bir su ile, bir de hurma ile!” Canım çıksın, Efendiler Efendisi ve canım çıksın, O’nun kendisine yakın o ezvâcı, analarımız; hayatlarını böyle geçirdiler.

Bir defa akıllarından öyle bir şey geçti, onda da “îlâ” oldu. O (aleyhissalâtü vesselam) “İsterseniz, hani dünyayı rahat yaşayacağınız yere gidebilirsiniz!” dedi. Aişe validemizin ifadesiyle, “Ben, dediğimi dedim; vallahi benden sonra bütün ezvâc hep aynı şeyi söyledi: Dünyayı tercih etmek mi?!. Ne demek ya Rasûlallah?!. Sen’in yanında böyle devam ederiz!” dediler. Mü’minler mü’mini; “em’enü’l-mü’minîn” (sallallahu aleyhi ve sellem), hayatını böyle yaşadı. Etrafındaki hâle de ondan farksızdı; arz ettim dört tane büyük insanı (radiyallahu anhum).

   Yalan, yalan, yalan; dünün Maocularıyla el ele vermiş Hizmet düşmanlarının her söz ve hali katmerli yalan. Kanmayın yalan dünyaya ve yalancı kapıkullarına; yürüyün Peygamberler yolunda!..

Yol bu ise, bence, bu yolda yürümeyen serkarlar, O’ndan kopmuş yolsuzlar demektir, O’ndan kopmuş yolsuzlar… İnanmayın -vallahi- onlara; inanmayın Allah aşkına! Allah, size sorar, onlara inandığınızdan dolayı!.. Her şeyleri yalan; dün başka türlü, bugün başka türlü. Çok inkişaf etmiş telekomünikasyon vasıtasıyla tespit edip ortaya koyuyorlar, şimdiye kadar üç yüz tane, dört yüz tane yalan ve döneklik yapmış… Bunlara inanmak demek, kendi aklınızı hafife almak demektir; kendi vicdanınıza karşı saygısızlık demektir; inandığınız değerlere karşı saygısızlık demektir.

Bildiğiniz bu dupduru yolda, gözünüzü kırpmadan yürüyün!.. Ne haddime düşmüş size “Yürüyün!” demek ama müsaade ederseniz diyorum: Yürüyün, Allah’ın izni ve inayetiyle!.. Yürüyün yeryüzünde iki tane dikili taşınız olmadan!..

Evet, bir yüce davaya herhangi bir menfaate bağlı dilbeste olmuşsanız, nezd-i Ulûhiyetinde hiçbir kazancınız olmaz ve tarihe de Amnofisler gibi, Hitlerler gibi, Saddamlar gibi, Kazzâfîler gibi geçersiniz; lânet ile anılan cebâbire gibi geçersiniz.

Ha bazı kimselerin ticareti vardır, meşru yollar ile kazancı vardır… Öyle oldu; o fedakâr insanlar, okullar yaptılar. Türkiye’de yapmakla yetinmediler, dünyanın değişik yerlerinde de okullar yaptılar, üniversiteler açtılar, üniversiteye hazırlık kursları açtılar, binlerce -“Binlerce!” diyorum- evler açtılar. Buralarda -esas- İslam’ın o yumuşak yüzünü, o kalb letâfetini, o bakış nezâhetini sergilediler dünyanın dört bir yanında ve insanları İslamiyet’e karşı imrendirdiler. “Eğer yeryüzünde bir din varsa, o da budur!” dedirttiler ve sevdirdiler o dini.

Fakat şeytanın avenesi, şimdi sizin arkadaşlarınızın, o yolda yürüyenlerin bugüne kadar elli türlü zahmete katlanarak yaptıkları şeyleri yıkmak için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. İşte son duyduğunuz hadise: Sadece bir tane Kıtmîr’i celbetmek için, orada kendileri gibi birisine on beş milyon para teklif ediyorlar; “Arkası da gelir bunun!” diyorlar. “On beş milyon dolar” değil mi? Medyaya düştü. Karakterinize kurban!.. Bunu değil Müslümanlık ile, şeytanlıkla bile telif etmek mümkün değildir.

Acaba Şeytan mı onlara bunları fısıldıyor; yoksa onlar mı şeytanlığı şeytana fısıldıyor ve sizin üzerinize saldırtıyorlar?!. Samimi söylüyorum bunu; çünkü وَكَذَلِكَ جَعَلْنَا لِكُلِّ نَبِيٍّ عَدُوًّا شَيَاطِينَ الْإِنْسِ وَالْجِنِّ يُوحِي بَعْضُهُمْ إِلَى بَعْضٍ زُخْرُفَ الْقَوْلِ غُرُورًا “İşte, (tekvinî kanunlarımız çerçevesinde) her peygamberin karşısında insan ve cin şeytanlarından oluşan bir düşman şebeke var etmişizdir: Birbirlerine tamamen aldanıştan ibaret yaldızlı sözler fısıldayıp telkinde bulunurlar.” (En’âm, 6/112) buyuruluyor.

Onlardan bazıları, insî şeytanlar, cinnî şeytanlar, diyalogları ve sözleri yaldızlayarak, değişik argümanları değerlendirerek, zift medyalarını değerlendirerek, televizyonları değerlendirerek, değişik ajansları değerlendirerek, trolleri/troliçeleri değerlendirerek telkinlerde bulunuyorlar. Bir yönüyle, onlar, onlara en yaldızlı şekilde bir kısım şeytanlıkları telkin ediyorlar; onlar da onlara, “Burada eksik bıraktınız!” diyorlar. Meşveret ediyorlar kendi aralarında: “Ne yapalım, ne edelim? Dünün Maocuları bile olsa, onlarla birleşelim!.. Dün, dinimize küfreden insanlarla, Kitab’ımızı hiçe sayan insanlarla birleşelim.” diyorlar. Onların içinde: “On dört asır evvel gökten indiği -Bakın, aynen, medyada çıktı.- on dört asır evvel gökten indiği zannedilen bir kitaba uyma…” diyen insanlarla uyum, i’tilâf veya ittifak sağlayarak, “Evet, çok iyi yapıyorsunuz. Biz de bu mevzuda sizin istediğiniz şeylerde, sizin arkanızdayız! Yürüyün! Top sizin, çevkan sizin şimdi! Size ters gelen her şeyi yok edin!” diyorlar. Ve size düşmanlık yapanlar, bugün onların güdümünde hareket ediyorlar.

Bir yönüyle, dünya ve mâfîhâyı elinin tersiyle itip, kendisine dünya teklif edildiğinde, “Yahu ne diye bunu bana teklif ediyorsunuz, Allah Allah!” diyecek insanlar… Evet, İbrahim Ethem Hazretleri’nin oğlunun dizinin dibine yığılması mülahazısını -rica ederim- hatırlayın!.. “Allah’ım! Oğlum bile Sen’in ile benim arama giriyorsa, onu şimdi al!” diyor. Evet, bu, O’na (celle celâluhu) gönül vermiş bir “zâhid”in sözü. Bunun üstünde “âşık”lar var ki, onlar bir yönüyle, Cennet’i, Hurîleri, sarayları bile istemeyi Allah’a karşı saygısızlık sayıyorlar. Ee nedir onların dertleri? “Zâhidin gönlündeki, Cennet’tir temennâ ettiği / Âşık-ı dilhastenin gönlündeki, Dildâr’ıdır.” “Allah!” diyorlar. “Allahım! Seni görmeyeceksem, Sen’in karşında iki büklüm olmayacaksam, yerlere kapanmayacaksam, Cennet’in ne önemi olur?!.”

Ama Cennet, önemsiz bir şey değil ki!.. Hep dualarımızda diyoruz: اَللَّهُمَّ أَدْخِلْنَا الْجَنَّةَ مَعَ اْلأَبْرَارِ، بِشَفَاعَةِ نَبِيِّكَ الْمُخْتَارِ، وَآلِهِ اْلأَطْهَارِ، وَأَصْحَابِهِ اْلأَخْيَارِ “Allah’ım, bizi ebrâr kulların ile beraber Cennet’e dâhil eyle, seçkinlerden seçkin Peygamber’inin şefaatiyle, O’nun tertemiz ve nezih aile fertleri hürmetine ve iyiliğe kilitli yaşamış Ashâb’ı hatrına.” Ama işte o Rü’yet ve Rıdvan; o rasathanede (Cennet’te, Cuma yamaçlarında) olacak. Dolayısıyla siz de isteyeceksiniz onu. Ubûdiyetin hangi kademesinde iseniz, mesela işiniz sadece basit insanların, mukallitlerin, kulluğu “ibadet” çerçevesinde edâ ettikleri dairede cereyan ediyorsa, yine isteyeceksiniz bunu. Taklidin kulları, isteyeceksiniz onu; çünkü ötesi, biraz orayla başlıyor. “Ubûdiyet” dairesi içinde iseniz, yine isteyeceksiniz onu; çünkü o da bir yönüyle “zâhid”e bakıyor. Dünya ve mâfîhâyı elinin tersiyle iten, kendisine dünya teklif edildiğinde “Bana hakaret ediyorsunuz!” diyen… Hatta Hazreti Pîr ölçüsüyle, kendisinin takdir edilmesine karşı bile isyan eden; “Ben kendimi beğenmiyorum, beni beğenenleri de beğenmiyorum.” diyebilen… Evet, bu, beğenilmeye karşı bir başkaldırmadır. “Ben, beni beğenmiyorum; beni beğenenleri de beğenmiyorum!”

Takdir ile yâd eden, yüzümüze karşı alkışlayan, alkış tutan, bir yere geldiğimiz zaman, aptallar gibi ayağa kalkan kimseler… Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) لَا تَقُومُوا كَمَا تَقُومُ الْأَعَاجِمُ “Acemlerin, büyüklerine ayağa kalktığı gibi, ayağa kalkmayın!” buyuruyor. Kendisine ayağa kalkmaya teşebbüs edenlere karşı, bunu söylüyor. Kendisine ayağa kalkmaktan menediyor: لَا تَقُومُوا كَمَا تَقُومُ الْأَعَاجِمُ “Dinden haberi olmayan insanların, büyük saydıkları kimselere ayağa kalktıkları gibi, ayağa kalkmayın!” diyor. Yabancı birisi içeriye girdiği zaman, “O mu, o mu, o mu?” diyor, bilemiyor O’nu (sallallahu aleyhi ve sellem); çünkü orada diğerlerinden farksız bir pozisyonda tavır sergiliyor. Kurban olayım!.. Hangi halini beğenmemek mümkün ki?!. Her halin, bizim için kitaplar dolusu mana ifade edecek mahiyette!..

Efendim, böyle yaşamıştı!.. Bazıları مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ diyor, O’nu “Efendim!” olarak kabul ediyor ama yaşayışlarına bakınca, şeytanın güdümünde. Allah’tan kopmuş; Peygamber’in adını da sadece şeklî olarak anıyor. “Müslümanlık!” dese bile -tekrar ediyorum- yalan.. yalan.. yalan.. yalan!.. Katmerli yalan!.. Ziya Gökalp’ın ifadesiyle, mük’ab yalan!..

   “Ey hakikat talibi, hakkı bulduktan sonra ehak için ihtilaf çıkarma; zira ittifak yolunda olur hasen, ahsenden ahsen.”

Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: تَعْتَدُوا وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوَى وَلاَ تَعَاوَنُوا عَلَى الْإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَاتَّقُوا اللهَ إِنَّ اللهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ “Ancak (iman, infak, namaz, sabır, sebat gibi sizi Allah’a yaklaştıracak her türlü) hayır, iyilik ve faziletlerde, bir de Allah’a karşı gelmekten sakınıp O’nun koruması altına girme (takva) hususunda birbirinizle yardımlaşın. Buna karşılık, sizi hayırdan uzaklaştırıp karşılığında cezayı gerektirecek her türlü kötülük ve (hem Allah ile hem de insanlarla olan münasebetlerinizde) haddi aşma ve düşmanlık üzerinde birbirinizle yardımlaşmayın. Allah’a karşı saygılı olun ve O’na karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, cezalandırması çok çetin olandır.” (Mâide, 5/2)

Evet, Mâide sure-i celîlesinde, “Birr u takva üzerinde ittifak edin, birbirinizle yardımlaşın! Günahta ve düşmanlıkta birbirinizle anlaşmayın, birbirinize kuvvet vermeyin; birbirinize düşmanlık ve günah adına bir şeyler fısıldamayın!” buyuruluyor.

Ayette geçen “Te’âvün” kelimesi, tefâül kipinden. Bu kip, eski ifadesiyle, “müşâreketün beyne’l-isneyn, fe-sâiden” (مُشَارَكَةٌ بَيْنَ اْلاِثْنَيْنِ فَصَاعِدًا) “iki ya da daha fazla kişi arasında cereyan eden” fiilleri ifade ediyor. İki kişinin müştereken yaptığı bir işte ve daha çok kimsenin bir meselede ittifak edip bir şeyi realize etme istikametindeki bir araya gelmesine “teâvün” deniyor. O açıdan da orada “İki-üç kişi iseniz, bir şeyde anlaşın ama birr u takvada anlaşın!” manasına geliyor: “On kişi iseniz birr u takvada anlaşın!” Yüz kişi, bin kişi, bir milyon kişi iseniz, birr u takvada anlaşın, iyilik yapmada anlaşın ve aynı zamanda bu yüksek gâye-i hayal istikametinde birbirinize yardım etme istikametinde anlaşın!”

Şayet yaptığınız şeyler, Kitap ve Sünnet’in ruhuna uygun ise ve yürüdüğünüz yol, Peygamberler yolu ise, Râşid halifeler yolu ise, işte o mevzuda yardımlaşın. Bu arada, sizin farklı düşünceleriniz de olabilir. Bence, “Uhuvvet Risaleleri”nde ifade edildiği gibi, detayda tefrikaya düşme yerine, gerekirse o türlü meselelerde kendi fikirlerinizden feragat etmelisiniz. Çünkü “hasen”de ittifak, “ahsen”de ihtilaftan evlâdır. Bu, yine Hazreti Üstad’a ait bir anahtar kelime. (Diyor ki: “Hakkı bulduktan sonra ehak için ihtilafı çıkarma. Ey tâlib-i hakikat, madem hakta ittifak, ehakta ihtilaftır. Bazan hak, ehaktan ehaktır. Hem de olur hasen, ahsenden ahsen.”) “Güzel” bir şeyde ittifak edebiliyorsanız, “en güzel”de şayet ihtilafa düşüyorsanız, orada “en güzel”i kenara koyun şimdilik; çünkü “en güzel”den daha güzel bir şey vardır, o da mü’minlerin kalblerinin ittifakı, vifâkı ve aralarında teâvün düsturunun teshil edilmesi.

Teâvün düsturu, aynı zamanda başka bir yerde, başka bir münasebetle de anlatılan bir meseledir. Hazreti Pîr’in ifadesiyle, “mesâînin tanzimi”, “amellerin taksimi” ve “teâvün düsturunun teshili” çok önemlidir. Bunlar, onun mü’minlere verdiği üç tane anahtar kelimedir; açılmayan paslı kilitleri bile açar, Allah’ın izni ve inayetiyle. Ezcümle; kariyer mi yapacaksınız; bence bu üç tane düsturu nazar-ı itibara alın! O teâvünün de ne ifade ettiğini alın nazara!.. Arkadaşlardan birinin çok iyi kompoze kabiliyeti vardır. Öbürü kitapları fihristinden okuyor gibi bilir. Diğeri, o mevzuda çalışma sistemini biliyordur. Bunların bir kardeşlerine o mevzuda yol göstermeleri ve onun elinden tutmaları da o “teâvün” düsturu çerçevesinde bakabileceğimiz hususlardan bir tanesidir. Konu, bu değil; geçiyorum onu. Onu yüksek idrakinize havale ediyorum.

   Bela ve musibet zamanlarında atf-ı cürüm dikenleri bolca biter; siz dikenlere can suyu verenlerden değil, kurumaya mahkum edilmiş çiçeklere âb-ı hayat içiren ve el ele yeni güller yetiştirenlerden olmaya bakın!..

Cenâb-ı Hak, bu güne kadar Hizmet’te sizi çok önemli şeyler ile başarılı kıldı. Arkadaşlarınız, dünyanın dört bir yanına tohumlar gibi, fideler gibi saçılmışlar. Gittikleri her yerde tohum iseler, başağa yürümüşler; fide iseler, selvi olmaya doğru yürümüşler, Allah’ın izni ve inayetiyle. Ve çoklarının manevî beslenmesine vesile olmuşlar. Cenâb-ı Hak, bu türlü lütuflarda bulunmuş.

Şimdi birinci husus: Bu mevzuda teâvün düsturunu teshil ederek, esasen onu bir yönüyle birinci disiplin olarak kabul ederek, bu işi devam ettirme mevzuunda tevakkufa girmemektir. Böyle bir teâvün… Şartlar biraz değiştiğinden dolayı, bazı hainler tarafından Hizmet’in önünde değişik engeller ve mânialar oluşturulduğundan dolayı, sizin de stratejilerinizi bir kere daha, yeniden gözden geçirerek, “Öyle değil, şimdi böyle!” falan demeniz… Ve birbirimize ait kusurları görmeyerek, vifak ve ittifak içinde hizmetlerinize devam etmeniz.

Bela ve musibet zamanında atf-ı cürüm dikenleri biter, suçlama dikenleri biter!.. “Beceremediler, yüzlerine gözlerine bulaştırdılar, önlüklerine döktüler!” mülahazalarını şeytan tetikler. İnsanın tabiatında vardır; insan, imanıyla, iz’anıyla, marifetiyle bunları baskı altına alır, kontrol altına alır. Fakat böyle kritik dönemlerde, hortlar hepsi, hortlak gibi ve atf-ı cürümler başlar. İşte o türlü kusurları görmezlikten gelerek -esasen- kardeşler ile vifak ve ittifaka dikkat etmek lazım.

Hazret’in, altı-yedi tane temel disiplin olarak ortaya koyduğu hususlar, “vifak ve ittifak”ı iktiza ediyorken, eften püften -bağışlayın; o, “eften püften” tabirini kullanmıyor; eften püften- meseleler ile birbirimize düşmemiz, Kur’an’ın tecviz edeceği, Sünnet-i Sahiha’nın tecviz edeceği, akl-ı selimin tecviz edeceği ve dinin tecviz edeceği şeylerden değildir. Bence böyle bir dönemde, bütün bunları kafamızdan silip atmak suretiyle, başkalarını suçlamamamız ve atf-ı cürümde bulunmamamız çok önemlidir. Atf-ı cürüm, hukukî bir tabir: Atf-ı cürümde bulunmama… Bazıları, atf-ı cürümde bulunarak sıyrılmak isterler bu işten. Sen ne kadar öyle yaparsan yap, Allah nezdinde her şeyin mahiyeti belli ve sen, ona göre muamele göreceksin! Cenâb-ı Hak muhafaza buyursun!..

Teâvün ile ilgili bir diğer mesele şudur: Bugün dünya kadar insan değişik vesilelerle zulme uğramış durumda. Daha önce de arz ettiğim gibi, mağduriyete, mazlumiyete, mahrumiyete, ma’zuliyete maruz kalan on/yüz binlerce insan var. Çok önemli yerlerden azledilmiş, mahrum edilmiş, kendi konumundan uzaklaştırılmış, eskilerin ifadesiyle “nâna muhtaç hale gelmiş”, çoluk-çocuğunun günlük yiyeceği bulunmayan insanlar…

Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam) buyuruyor: مَنْ لَمْ يَهْتَمَّ بِأَمْرِ الْمُسْلِمِينَ فَلَيْسَ مِنْهُمْ “Müslümanların dertlerini onlarla paylaşmayan, onlardan değildir!” Yani, açıkçası, hâlis Müslüman değildir. Öyleyse, biz, Hazreti Ebu Bekir felsefesiyle, “El-âlem ne yiyiyorsa şayet, bize de o kadar düşer!” ve Hazreti Pîr ifadesiyle “Tatmaya izin var, doymaya yok!” “İşte o kadar!..” demeli ve ona göre hareket etmeliyiz. Onun dışında elimizde kalan şeyler hakkında “Acaba o kardeşlerimize nasıl ulaştırırız?!” mülahazasıyla hareket etmemiz, böyle bir teâvün, böyle bir yardımlaşmadır.

Zira onlar, sizin ile paylaştıkları mefkûre uğruna, gâye-i hayal uğruna maruz kaldıkları şeylere maruz kaldılar. Birinin ifadesiyle, “Akıllılar, yurt dışına kaçtı; ahmaklar, bizim elimize düştü!” Bayıldım senin aklına, mantığına!.. İşte onun öyle “ahmak” (!) dediği insanlar… Onlar, fedakar insanlar, kahraman insanlar!..

   Siz hiçbir canlıya kıymayacak/kıyamayacak şefkat kahramanlarısınız; şerirlerin kirli planlar yapmak suretiyle, Cemaat’i terör örgütü şeklinde gösterme gayretleri, onların hıyanetlerinin ifadesidir.

O zulmedenlerin, Allah, kollarını kanatlarını kıracak; bu, Allah, kırar. Siz şimdiye kadar bir karıncaya basmadınız, bir sineğin kanına girmediniz, hep böyle yaşadınız, şu anda da böyle yaşıyorsunuz, bundan sonra da böyle yaşayacaksınız. Karıncaya basmayacaksınız.

Bunları çok rahatlıkla söylüyorum. Çünkü inancımız ve hayat çizgimiz bu. Yanımda çırpınıp duran bir sinek… Bilmiyorum ben onların ne kadar yaşadıklarını. Sordum; bir arkadaş dedi ki, “Hocam, zaten onların ömrü üç gün!” Onu aklım kabul etmedi. Bir arkadaşımız, akıllıca gitti, bir bilgisayara baktı; meğer ömürleri üç ay imiş, üç ay yaşıyorlarmış. Üç ayını doldurmuş, yanımda çırpınıp duruyordu. İnanın, namaz kılıyordum, namazda gözüme takılınca, bu defa namazım sineğin ölümü oldu; hep ona yardımı düşündüm: “Bir an evvel selam versem de şunun önüne bir şey koysam? Acaba, tatlı bir şey mi atsam, bir su mu koysam? Filan…” Selam verdim, çırpınan o sineğe baktım; hareket edemiyor, “Bir çıkayım.” diyor, hasırın az buçuk bükülmüş yeri var, o kadarcık engeli aşamıyor, gördüm. Bir hurmayı yardım, çekirdeğini çıkardım, yumuşak yerini getirdim koydum, onu da üstüne koydum. “İnşaallah yer, canlanır!” dedim. Bilmiyorum ki ben ne kadar yaşadığını. Duamı yaptım, tesbihatımı yaptım; baktım, yine bir kenarda bulunuyor, hurma da orada duruyor. Bir kere daha aynı şeyi denedim. Öyle bıraktım, dışarıya çıktım. Döndüğümde baktım ki ölmüş. Sonra bu hissimi arkadaşlara anlatınca, dediler ki, “Hocam, zaten onun ömrü o kadar yetiyor, o kadar yaşıyor, elinde değil!”

Sizin hissiyatınıza bu duygular ile tercüman oluyor muyum? Evet!.. Biz, buyuz!.. Elin-âlemin, güdümlü, planlı bazı şeyler yapmak suretiyle, Cemaat’i terör örgütü şeklinde göstermesi, onların hıyanetlerinin ve şeytanî fısıldamalarının ifadesidir. Cenâb-ı Hak, insaf u iz’an ihsan eylesin! Onları da Sırat-ı Müstakîm’e hidayet eylesin! “Müslüman görünme”den halas ederek “Müslüman olma”ya muvaffak eylesin!.. Evet, bir tane daha bir şey diyeceğim: Bütün terör örgütlerinin, Allah, belasını versin. Terör devletlerinin de Allah belasını versin!.. Ve verecektir.

Evet, bir taraftan Hizmet’i devam ettirme.. birbirimize destek olma.. kubbelerdeki mübarek taşlar gibi başbaşa verme.. bünyân-ı marsûs haline gelme.. kusurları görmeme.. kusurlara karşı göz yumma.. İnsanlığın İftihar Toblosu’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) ahlakıyla hareket etme… Böyle bir dönemde böyle yumuşak huylu davranmak lazımdır. Kalbleriniz, gül gibi olursa, dilinizden dökülen şeyler, gül yağı gibi kokar! Ve uğradınız her şey ve herkes -bir yönüyle- orayı ıtriyat çarşısı gibi zanneder. Yanıltmazsınız insanları, Allah’ın izni ve inayetiyle.

Diğer yanıyla da o teâvün… Bugün mağduriyet yaşayan kardeşleriniz şayet bir çanak çorba ile iktifa ediyorlarsa, rica ederim, siz de ona kanaat edin; yanındaki pilavı onlara gönderin; tam sırasıdır!..

Bunlar aynı zamanda Allah’a karşı bir şükür ifadesidir ki, وَإِذْ تَأَذَّنَ رَبُّكُمْ لَئِنْ شَكَرْتُمْ لَأَزِيدَنَّكُمْ وَلَئِنْ كَفَرْتُمْ إِنَّ عَذَابِي لَشَدِيدٌ “Rabbiniz şöyle buyurmuştu: Andolsun, eğer şükrederseniz gerçekten size arttırırım ve andolsun, eğer nankörlük ederseniz, şüphesiz, benim azabım pek şiddetlidir.” (İbrahim, 14/7) “Şükrederseniz, kasem olsun nimetlerimi artırırım. Ama o nimetleri görmezlikten gelir nankörlük yaparsanız, Benim azabım şedîddir!” diyor.

Size olmasın, hakiki mü’minlere olmasın, kime olacaksa olsun!.. Ben hiç kimseye olsun istemem! Size zulmedenlere bile âhirette Cenâb-ı Hakk’ın azabının olmasını istemem. Onun için, Allah bir şey yapacaksa onlara, dünyada yapsın. Başlarına dünyalarını yıkacaksa, dünyada yıksın. Ama genel hissiyatım: “Kurban olayım ya Rabbi, Sen onların Cehennem’de yandığını bana gösterme; çünkü bende ona dayanacak kalb yok!..” Müsaadenizle.

Bamteli: PEYGAMBERLER YOLUNDA İBÂDET’TEN AŞK’A

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Çoklarının kayıp gittiği Süfyâniyet asrında kalblerimizi dinde sâbit kılması için Allah’a sığınmalı ve çok dua etmeliyiz!..

Allah (celle celâluhu), kimsenin ayağını kaydırmasın! (Amin!..) Kunût’ta her zaman okunduğu gibi, belki namazın secdesinde de onu tekrar edip durmak lazım: رَبَّنَا لاَ تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً إِنَّكَ أَنْتَ الْوَهَّابُ “Ey bizim kerîm Rabbimiz, bize hidâyet verdikten sonra kalblerimizi kaydırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz bağışı bol olan vehhâb Sensin Sen!” (Âl-i Imrân, 3/8) Allah’ım! Bizi hidayete erdirdikten sonra, kalblerimizi kaydırma! Başka hedef arkasında sürüklenme fırsatı verme veya bizi o duruma düşürme! إِنَّكَ أَنْتَ الْوَهَّابُ Sen, karşılıksız, meccânen lütfeden bir Rabb ü Rahîm’sin, bir Gafûr u Kerîm’sin, bir Hannân u Mennân’sın, bir Rahîm u Rahmân’sın!..

Çok iyi bildiğiniz gibi, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) vird-i zebân ettiği bir dua da şuydu: يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ، ثَبِّتْ قَلْبِي عَلَى دَيْنِكَ “Ey kalbleri evirip çeviren Allah’ım! Benim kalbimi dininde sabitleyip perçinle!” O (sallallâhu aleyhi ve sellem), vazifeli; O, durduğu yerin, konumunun, Allah karşısında durumunun da farkında. Ve aynı zamanda hususî bir donanım ile gönderilmiş; herkesin elinden tutma istidâd, kabiliyet ve donanımıyla gönderilmiş. Ama bazen yüz defa “Ey kalbleri evirip çeviren Allah’ım! Sen, benim kalbimi dinin İslamiyet’te sâbit kıl!” buyuruyor.

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) böyle diyor. Şimdi O dediğine göre!.. Bu, O’nun rehberliğinin muktezası olabilir; kendi ufku açısından da onu söylemiş olabilir. O, kalbinin ne türlü evrilip çevrilmesinden endişe duyuyorsa… Belki bir “ân-ı seyyâle”, hemen -böyle- gelip geçici bir saniye; “O ölçüde beni, Sen’den gâfil kılma!” manasında diyor olabilir. Yatarken, kalkarken, uyurken… Zaten öyle; “Gözlerim uyur, ama kalbim uyumaz!” buyuruyor. Demek orada bile o vird-i zebânı O’nun. Fakat hangi ufkun ifadesi olarak onu diyor?!. يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ، ثَبِّتْ قَلْبِي عَلَى دَيْنِكَ O ne manada söylerse söylesin, bunun daha çok arkasında kemerbeste-i ubudiyet içinde saf bağlamış insanlara rehberlik olduğuna inanıyorum. Adeta “Hâ böyle deyin işte! ‘Ey kalbleri evirip çeviren Allah’ım! Sen, kalbimizi İslamiyet’te sabit kıl!’ deyin.” buyuruyor.

Bazı sahabe efendilerimiz soruyorlar; Hazreti Âişe validemiz de aynı soruyu tevcih ediyor: “Yâ Rasûlallah, bu duayı ne kadar da çok tekrar ediyorsunuz?” Buyuruyorlar ki اَلْقَلْبُ بَيْنَ اِصْبَعَيْنِ مِنْ اَصَابِعِ الرَّحْمَنِ يُقَلِّبُ كَيْفَ يَشَاءُ “Kalb beyne isba’ayni min esâbi’ı’r-Rahmân’dır, onu istediği gibi evirir, çevirir.” Bunlar, müteşabih ifadeler: Evet, kalb, Cenâb-ı Hakk’ın parmakları arasındadır; onu durmadan evirir, çevirir, döndürür. Hafizanallah, hiç farkına varılmadık bir şey ile insanın kalbi öyle bir kayma yaşar ki!..

Günümüzde gördüğünüz gibi… Bu döneme “Sâhib-i zaman”, belli bir devirde “Süfyân dönemi” demiş. Süfyan, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) tarafından haber verilmiş. Ayrıca, “Kıyamet kopacağı âna kadar -Bu da kesretten kinaye midir?- otuz küsur tane Deccâl zuhur edecek.” buyurulmuş. Bunlar, söyledikleri “yalan”lara kendileri bile “doğru” olarak inanan insanlar, demek. Deccâl’e “mübalağalı yalancı” diyebilirsiniz; zira hadiste de “kezzâb” tabiri geçiyor ki, “mübalağalı ism-i fâil”dir. Mübalağalı yalancı; öyle yalancı ki, yalan söyler, yalanının farkında değildir. Yalan söyler, yalanı doğru söylüyor gibi zanneder, “Doğru söylüyorum!” zanneder; yalanı insanlığın yararına faydalı olacak diye söyler.

   İnsan, Rabbine en yakın olduğu secde hâlinde en çok değer verdiği hususları O’ndan talep etmelidir!..

Bu açıdan, kendimizi Rabbimize en yakın hissettiğimiz anlarda bu bu en önemli, hayatî konularda dua etmeli, O’na sığınmalıyız. Neyi çok hayatî biliyorsak, onları Rabbimize en yakın olduğumuz zaman dile getirmeliyiz. Buraya girdiğimde elektronik levhada o vardı; biraz da ondan mülhem söylüyorum: İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) أَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ وَهُوَ سَاجِدٌ، فَأَكْثِرُوا الدُّعَاءَ “Kulun Rabbine en yakın olduğu an secde hâlidir.” buyuruyor.  Kulun, Allah’a en yakın olduğu hal ve dem… “Baş-ayak aynı yerde / Öper alnı seccâde / İşte insanı yakına/yakınlığa taşıyan cadde.” Kestirmeden Allah’a ulaşmak istiyorsanız, başınızı yere koyduğunuz, ayaklarınızı koyduğunuz aynı yere başınızı koyduğunuz, başın-ayağın bir araya geldiği anda.. ve secdenin de “Ah, ben de sana ne hasretim; iyi ki başın beni okşadı!” deyip başınızı öptüğü anda…

Bir de bu sevinçten dolayı gözyaşı döküyorsanız, kalbinizin sesini orada dillendiriyorsanız, mızrap yemiş bir kalb ile orada inliyorsanız: اللَّهُمَّ لَكَ سَجَدْتُ، وَبِكَ آمَنْتُ، وَلَكَ أَسْلَمْتُ، سَجَدَ وَجْهِىَ لِلَّذِى خَلَقَهُ فَصَوَّرَهُ، فَشَقَّ سَمْعَهُ وَبَصَرَهُ، تَبَارَكَ اللَّهُ أَحْسَنُ الْخَالِقِينَ، خَشَعَ سَمْعِي وَبَصَرِي وَدَمِي وَلَحْمِي وَعَظْمِي وَعَصَبِي وَمَا اسْتَقَلَّتْ بِهِ قَدَمِي لِلَّهِ رَبِّ الْعَالِمِينَ “Allahım, Sana secde ettim, Sana inandım, Sana teslim oldum. Yüzüm, kendisini yaratan, şekil veren, kulağını ve gözünü yarıp çıkarana (Yaratan’a) secde etti. En güzel, yegâne yaratıcı Allah’ım, Sen ne yücesin. Kulağım, gözüm, kanım, etim, kemiğim, sinirim ve ayaklarımın taşıdığı her şey, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a boyun eğmiş, itaat etmiştir.”

Bakın: Bu ağzı yarattı, bu dudakları yarattı, bu dili yarattı, bu gözleri yarattı… Riyazî düşünce ile bunu ihtimal hesaplarına vurduğunuz zaman, bu meselenin büyüklüğünü anlarsınız. Sistematik olarak sadece gözler, trilyonda bir ihtimalle ya olur ya olmaz. Ya ağız, ya dil, ya burun, ya kulak?!. Sadece kulak, burun, boğaz açısından meseleyi ele aldığınız zaman, onu her şeyi bilen bir ilm-i muhît sahibi, bir meşîet-i tâmme sahibi, bir irade-i tâmme sahibi Zât-ı Ecell u A’lâ’ya (celle celâluhu) vermediğiniz takdirde, izah etmek mümkün değildir. Görüyor musunuz materyalistlerin nasıl bir çıkmaz içinde bocaladıklarını, naturalistlerin nasıl bir çıkmaz içinde bocaladıklarını ve meseleyi evolüsyon ile irtibatlandırmaya çalışan insanların nasıl bir çıkmaz içinde bulunduklarını?!. Mümkün değil bu!.. Evet, ona girmeyeceğim, ben o meseleye girmeyeceğim.

“Baş-ayak, aynı yerde, öper alnı seccâde.” Bu işte onun manası: أَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ وَهُوَ سَاجِدٌ، فَأَكْثِرُوا الدُّعَاءَ Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) buyuruyor. “Orada çok dua edin!” Sizin için en önemli şey nedir? Bir: Benim gibi sıradan kulluk seviyesine göre meseleyi ele alacak olursanız, dünyada yapacağınız şeylerin, işlerinizin mamur gitmesi, öbür tarafta da şöyle-böyle Cenâb-ı Hakk’ın alıp sizi Cennet’lerde bir otağın içine oturtması, aynı zamanda ayaklarınızın dibinden de ırmaklardan bir ırmağın akması… Bu, sıradan insanların, bendeniz gibi sıradan insanların isteyeceği bir şey.

Bunun üstünde bir şey vardır: Çok defa burayı bütün bütün siler veya çok defa siler, elinin tersiyle iter, “Dû cihandan el yudum, hânümânım kalmadı!” filan deyip siler elinin tersiyle; fakat yine gözünü diker ahiretteki o çaylara, o ırmaklara, o villalara ve bir de Kur’an-ı Kerim’de anlatılan hûrîlere. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hadis-i şeriflerinde onlardan bahsedilirken, güzellikten ve şirinlikten kinaye olarak denilir ki: “Hûrilerden birisi, nikabını açıp dünyaya tecelli etse, aydınlanır doğu-batı arası her yer.” Bunlardan bahsedilince, insanda ciddî imrenme olur. Evet, bu ikinci derecedeki biri de bunlara imrenir ama “ubûdiyet”ini tam yerine getirir, “ibadet”in biraz üstünde, bir aşkınlık içinde, içten yapar.

Kur’an’ın ifadesiyle, قَدْ أَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ هُمْ فِي صَلاَتِهِمْ خَاشِعُونَ وَالَّذِينَ هُمْ عَنِ اللَّغْوِ مُعْرِضُونَ “Mü’minler, muhakkak kurtuldu ve gerçek mazhariyete ulaştılar. Onlar, namazlarında (Allah’ın huzurunda bulunuyor olmanın şuuruyla) tam bir saygı, tevazu, içtenlik ve teslimiyet içindedirler. Onlar, her türlü boş, faydasız ve manâsız sözlerden ve davranışlardan yüz çevirir ve uzak dururlar.” (Mü’minûn, 23/1-3) O, biri birinin zıddı; biri, “namazı hüşû içinde kılarlar”; ikincisi, “faydasız sözlerden ve davranışlardan yüz çevirir.” Kalbleri tir tir titriyordur. O titreme, namaz halinde kendisini ortaya koyar. “Eğer kalbinde haşyet olsa, Allah’a karşı derin bir saygı olsa, o, bütün davranışlarından, tavırlarından da dökülür.” fehvasınca, okursunuz onu orada. Resmini çizeceğiniz zaman, haşyete göre bir şey çizersiniz onda. Âdeta Cenâb-ı Hakk’ın teveccühleri sağanak sağanak başından aşağıya yağıyor gibi görürsünüz onu. Bu da meselenin “ubûdiyet” yanıdır.

   “Leyla’nındır Mecnun, Şirin’in Ferhat / Ben dîvâne aşkın bînevasiyem.”

Bir de bunun ötesinde bunun “ubûdet” yanı var ki, zannediyorum, enbiyâ-ı ızâm, hep o istikamete kendilerini salmışlardı ve o akıntı ile hep “Ehadiyet”, “Samediyet”, “Vâhidiyet” ummanına doğru akıp gidiyorlardı. Gözlerinden her şeyi silip atmışlardı, sadece O’nu (celle celâluhu) düşünüyorlardı. Cennet bile, hûrî bile, gılman bile akıllarına gelmiyordu.

Evet, kimileri için de ahiret lezzetleri önemli olabilir; onlar da onu dilerler. Fakat bazıları da -işte- tamamen “ubûdet” dairesi içinde o meseleyi yaparken, birer âşık u sâdık gibi hep “Cennet, Cennet dedikleri / Üç-beş saray, üç-beş hûrî / İsteyene ver Sen anı / Bana Seni gerek Seni.” derler ki bu söz Yunus Emre’ye aittir. Daha niceleri, aynı istikamette neler demiş, neler demişlerdir. Ezcümle, Niyazî-i Mısrî gibi, “Sağ u solum gözler idim / Dost yüzünü görsem deyü / Ben taşrada arar idim / Ol cân içinde cân imiş.” demişler. “İşit Niyâzî’nin sözün / Bir nesne örtmez Hakk yüzün / Hak’tan ayân bir nesne yok / Gözsüzlere pinhân imiş.” Şiddet-i zuhûrundan muhtefî, zıddı olmadığından, muhtefî; zira eşya-varlık, zıddıyla -esas- bilinir. “Eşya” (“şey”in çoğulu) dedim. Zât-ı Ulûhiyet’e de “şey” denebilir. نُسَمِّي اللهَ “شَيْئًا”، لاَ كَاْلأَشْيَاءِ denir Bed’ü’l-Emâlî’de; “Allah da bir ‘şey’dir ama sizin ‘şey’ dediğiniz şeyler türünden değildir.”

Evet, onlar da gönüllerini -isterseniz “kaptırma” deyin- O’na kaptırmışlardır. Bütün enbiyâ-ı ızâmı aynı kategoride mütalaa edebilirsiniz. Onların vârislerini, aynı kategoride mütalaa edebilirsiniz. Fakat bazılarında “aşk” ağır basar; onlar, tıpkı “lav”lar gibi hep fışkırır dururlar. Bazılarında da “sadâkat” hâkimdir, aynı zamanda o his, o heyecan, o ihsas ve o ihtisaslarını, o sürekli kaynayıp durmalarını, Hazreti Ebu Bekir gibi, içlerinde saklarlar, dışarıya vurmazlar. Eğer başınızı onların iç dünyalarına bir soksanız, âdetâ Cehennem alevleri gibi her şeyin kaynayıp durduğunu görürsünüz. O kadar “sadâkat” ile Allah’a karşı bağlıdırlar.

Tâife-i nisa içinde de öyleleri çoktur. “Sıddîk”in kerime-i mükerremesi ve Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) zevce-i mübeccelesi, onlardan birisidir. “Âişe-i Sıddîka” demişler; “âşık u sâdıka” diyebilirsiniz ona da veya “Âşıka-i Sâdıka”. “Âşıka” tabirini de hiç kullanmamışlar. Sanki kadınlardan hiç âşık olan olmamış gibi!.. Oysa Şirin Ferhat’a, Ferhat Şirin’e; Leyla Mecnun’a, Mecnun Leyla’ya; Vâmık Azra’ya, Azra Vâmık’a aynı şekilde âşıktı; birbirlerine karşı tutkun idi bunlar. Daha niceleri; çağın Vâmık’ları, Azra’ları, Leyla’ları, Mecnun’ları… Ama farklı şeylere, basit şeylere tutkunlukları var. İnsanın bir şeye tutkunluğu varsa, tutkun olması gerekli olan şeylerden de kopmuş olur. Onlar, zarurî ihtiyaçlardır; yeme, içme gibi zarurî ihtiyaçlardır. Onları engellemek, tabiata karşı savaş ilan etmek demektir. Onlar, yerine getirilmelidir fakat kalbin atışları, hep O’nun (celle celâluhu) için olmalıdır.

Kalb her zaman لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ diye atmalı, sinede onun tonu duyulmalıdır. Bu ses tonuyla derdi Hazreti Alvar İmamı Muhammed Lütfi Efendi. Derken, kalbi, hep o ritme uyardı, öyle derdi. Kim bilir bizim görmediğimiz, bilmediğimiz daha nice âşık u sâdıklar, soluklarında bile hep O’nu ifade ederler. “Öyle soluk almalıyım ki ben, onu Picasso gibi birisi, tecrîd ruhu ile resmetse, ‘Allah’ lafzı çıkmalı oradan; öyle soluk almalıyım!..” derler. Sizin de meslek itibarıyla, hedefe aldığınız şey, budur. Dünya sultanlığı değil, bir yerdeki bir hükümranlık değil.

Bunlar, çok gerilerde, basit şeylerdir. Belki kulluklarını bile “ibadet” şeklinde, takliden yerine getirenlerin hedefidir. Onlar, yetiştikleri ortam -esasen- imana açık bir ortam olması itibarıyla inanmışlardır. Takliden yatıp kalkıyorlardır sadece. Alınlarını yere koyuyorlardır ama secdenin şuurunda değillerdir. Eğilip rükûa gidiyorlardır ama orada birilerini kandırma plan ve projeleri yapıyorlardır. Allah’a en yakın oldukları lahzada zihinlerinin o istikamete daha iyi çalışacağını düşünerek; “Şimdi burada, tam düşünülecek şey!” filan diye, belki onu düşünüyorlardır. El-pençe divan dururken orada, dünyaya ait hesaplar peşinde koşuyorlardır. Zavallılar… Böyle koşanlar, koşar koşar, doğru yolda takılır kalırlar.

Fakat gönlü Allah için çarpan insanlar, Allah’ın izniyle, Cenâb-ı Hakk’a doğru yükselir dururlar. Daha doğrusu, kendi uzaklıklarını aşma istikametinde mesafe kat’ ederler. O (celle celâluhu), bize, bizden yakındır. “Hak’tan ayân bir nesne yok / Gözsüzlere pinhân imiş.” O (celle celâluhu) da buyuruyor: وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ Biz, ona şah damarından daha yakınız.” (Kâf, 50/16) “Ben, insanlara şah damarlarından daha yakınım!” Evet, o uzaklık, bize ait. Cismanî arzular, garîze-i beşeriye, nefsânî hisler, şehevânî duygular, dünyaperestlikler, kinler, nefretler; bizi O’ndan (celle celâluhu) uzaklaştıran şeyler. O bizim yakınımızda, çok yakınımızda olduğu halde, biz, kendimizi uzaklığa atıyoruz. Yapacağımız şey de o uzaklığı aşarak -esasen- o Yakın’a (celle celâluhu) yakın olmak; kalblere, şah damarından daha yakın olan Zât’a yakın olmak, O’nu öylece duymak.

İşte, secde, bu yakınlığın en güzel şekilde ifade edildiği, “ubûdet”e ait, “ubûdiyet”e ait, “ibadet”e ait bir tavrın unvanıdır. Şimdi herkes secdede kendisi için ne önemli ise, onu ister. Arz ettim: “İbadet” seviyesindekiler, onu isterler; “ubûdiyet” seviyesindekiler, onu isterler; “ubûdet” seviyesindekiler de onu isterler. Tabir-i diğerle, meseleyi müşahhaslaştıracak olursak; “âbid”ler, onu isterler; “zâhid”ler, onu isterler; “âşık”lar da onu isterler. Bu son ikisini (zâhid ve âşıkları) mukayese yapanlar diyor ki: “Zâhidin gönlünde, Cennet’tir temennâ ettiği / Âşık-ı dilhastenin gönlündeki Dildâr’ıdır.” O (zâhid), “Cennet!” diyor sadece; “Cennet!” deyip oturuyor, “Cennet!” deyip kalkıyor. Öbürüne (ârif-i billah âşıka) gelince, o “Ne edeyim Cennet’i, O’nun (celle celâluhu) Cemâlini müşahade etme ve Rıdvan’ına erme olmadıktan sonra!..” diyor.

   Biz dualarımızda her zaman, ister kelâm-ı lafzî isterse de kelâm-ı nefsî ile, her şeyden önce Hakk’ın rızasını ve onun en önemli vesilesi olan i’lâ-i kelimetullahı talep etmeliyiz.

Allah ile aramızdaki münasebetler açısından bizim için en değerli şey ne ise şayet, o değerli şeylere cevab-ı sevabın verildiği yerde, secdede, onu istemeliyiz Allah’tan… İsteğe mutlaka cevap verildiği yerde, onu istemeliyiz.

Sizin için de bugün en önemli mesele: “İ’lâ-yı Kelimetullah” adına, اَللَّهُمَّ وَفِّقْنَا لِمَا تُحِبُّ وَتَرْضَى “Allahım, sevdiğin ve hoşnut olduğun şeylerde bizi muvaffak eyle!” اَللَّهُمَّ أَعْلِ كَلِمَةَ اللهِ، وَكَلِمَةَ الْحَقِّ وَاْلإِسْلاَمِ فِي كُلِّ أَنْحَاءِ الْعَالَمِ، وَفِي كُلِّ نَوَاحِي الْحَيَاةِ “Allahım! Nâm-ı Celîl’ini, dünyanın değişik yerlerinde bayrak gibi dalgalandırmaya bizi muvaffak eyle!” Şimdi birileri, ondan rahatsızlık duyuyor; bu işi derpîş etmiş (göz önünde bulundurup gereğini yapmış) arkadaşlarımızın önünü kesmek istiyorlar. Allahım, Sen, o zavallılara, o gafillere, o câhillere de fırsat verme!..

Değişik adlar/namlar takarak, bir kısım şom ağızlar “Terör örgütü!” diyerek ve başka yerlerde para dökerek Hizmet gönüllülerini karalamaya ve bu işin önünü almaya çalışıyorlar. Fakat siz böyle bir meseleye dilbeste olmuş iseniz.. “Nâm-ı Celîl-i İlahî, minarelerden daha yüksek minarelerde bir bayrak, bir sancak gibi dalgalansın, başka bir şey istemiyoruz.” diyorsanız.. “Nâm-ı Celîl-i Muhammedî’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) gittiğimiz her yerde bir bayrak gibi dalgalanmasını arzu ediyor, başka bir şey istemiyoruz.” diyorsanız.. “Bütün bu temel esaslara bağlı geleneklerimiz, göreneklerimiz, an’anelerimiz, örflerimiz var; bunları âleme tanıtmalıyız!” diyorsanız… Allah’a en yakın olduğunuz anlarda bir taraftan bu taleplerinizi seslendirmeli, diğer yandan da önünüzü kesmek isteyenlerin şerlerinden O’na sığınmalısınız.

Değişik İslam ülkelerinde temel kaynakları İslam olan, farklı örf, âdet ve gelenekler ortaya çıkmıştır. Sizin de esası dininize dayanan kendinize ait örf, adet ve gelenekleriniz vardır. Ve dünyanın -belki- çok yerinin bunlardan haberi yoktur. Şimdi adınız duyulunca, nâmınıza millet az muttali olunca, hakikaten merak ile sizi okumaya çalışıyorlar. Dün de burada misafir insanlar vardı, farklı bir yerden gelmişler. Adını sonradan duyduğumuz, buraya geldiğimiz zaman “Böyle bir ülke varmış!” diye öğrendiğimiz bir ülkeden insanlardı. Sabah, “Az dersi de temaşa edelim.” diye geldi, burada oturdular. Ama inanın sanki elli sene sizin ile beraber camiye gelmiş, yanınızda durmuş, başlarını sizinle beraber secdeye koymuş insanlar gibi. Sizin bütün değerlerinize karşı saygılı ve bu değerlerin zedelenmemesi adına yürekleri çarpıyor heyecanla. Yaptıklarını yapmışlar, elli defa üzerlerine -size ait müesseselerin yıkılması için- giden insanlara karşı, -Üstad Necip Fazıl’ın ifadesiyle- kollarını makas gibi açmış ve “Burası, çıkmaz sokak!” demişler, “Bunlara ilişemezsiniz!” demişler. Bayanı öyle demiş, erkeği öyle demiş; öyle demişler. Şimdi bu kadar bilindikten sonra, duyulduktan sonra, -bence- başınızı yere koyduğumuz zaman, kelâm-ı nefsî ile veya kelâm-ı lafzî ile onu dilemelisiniz.

Kelam-ı nefsî ve kelam-ı lafzî tabirleri bir yönüyle Yahya İbn Ma’în hazretlerine aittir. Ahmed İbn Hanbel’in muasırı. İmam Buhari, Müslim gibi kimselerin, Ebu Davud gibi kimselerin, Ahmed İbn Hanbel gibi kimselerin de aynı zamanda Hadis’te üstadıdır, Yahya İbn Ma’în. O dönemde, Ahmed İbn Hanbel, kırbaçlar altına inliyor; “Kur’an, mahlûktur, diyeceksin!” diye zulmediyorlar. Müslümanlar yapıyor bunu; “Kur’an, mahlûktur!” demesi için zorluyorlar. Yani, Kur’ân’ın yaratılmış bir şey, Allah’ın yarattığı bir şey olduğunu kabul etmesini istiyorlar. Oysa Kur’ân, kelâm-ı ezelîdir; o, mahlûk değildir esasen. Fakat Yahya İbn Ma’în, işin içinden sıyrılmak için, bir ictihadda bulunuyor. İctihadda hata da olabilir. “Kelam-ı lafzî” itibarıyla, yani bizim ağzımızdan çıkan şekli itibarıyla, kalemimizle sayfalara yazılması itibarıyla, kitap haline getirilmesi itibarıyla kelâm-ı lafzî olduğunu söylüyor. “Bu itibarla mahlûktur.” diyor; “Ama aslı itibarıyla, Allah’ın emri olarak, Cibrîl vasıtasıyla veya vasıtasız, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) mir’ât-ı mücellâ olan kalbine aksetmesi itibarıyla, o, mahlûk değildir!”

Bu kadarına bile tahammülü olmayan Ahmed İbn Hanbel, kırbaçlar altında, vücudunda yaralanmadık yer kalmamış ama onlara üzülmüyor ve “Off!” demiyor da çok yakın arkadaşının, Yahya İbn Ma’în’in böyle demesi karşısında çok üzülüyor. Onu taviz sayıyor, “Evyah!” diyor, “Evyah! Taviz verildi bu mevzuda!” Oysaki Yahya İbn Ma’în ictihad yapıyor o mevzuda. Ve zannediyorum biraz evvel, onun o mülahazasını size yarım yamalak arz etmeye çalışırken, siz de mahzursuz görüyor gibisinizdir o meseleyi. Fakat Ahmed İbn Hanbel, kendi temel değerlerine öyle saygılı ki, ondan bir santim bile taviz vermek istemiyor.

   Hizmetlerine mukabil hiçbir ücret/menfaat beklemeyen ve önce kendisi dosdoğru yolda hidayet üzere yürüyen insanlardır gerçek rehberler.

Hazreti Gazzali’nin, İhya-i Ulumiddîn adlı eserini okuyoruz. Onun bahisleri ele alırken “vera” meselesini ifadesi sadedinde meseleye bakabilirsiniz. Elinizi bir şeye uzatacağınız zaman, mesela, “Bu bardak benim mi acaba? Bu tabak benim mi?!. Bu çay benim miydi acaba? Bu suyun parasını da ben vermiş miydim?” kuşkularını yaşama. Veya birine bağışladığınız bir kitabı, onun odasına gittiğiniz zaman, yine ona sormadan almama; “O kitabı acaba elime alabilir miyim?!” deme. Sen vermiştin başta, fakat artık onun mülkü olmuş o. “Ona elimi sürebilir miyim?!.” Ona elini uzatırken tereddüt yaşama. Vera… Bu ölçüde bir hassasiyet ile meselelere yaklaşma meselesi. İşte o ubûdiyetten ubûdete sıçrama basamağıdır, miracıdır, asansörüdür. Birinin hakkını tam vermeyince, bir yukarısına sıçrayamazsınız.

Bu açıdan da -geriye dönüyorum- sizin yaptığınız şeyler, enbiyâ-ı ızam’ın yaptığı şeylerdir. Onun için yolunuza “peygamberler yolu” deniyor. Çünkü peygamberler, yaptıkları şeyler karşılığında dünyevî hiçbir şeye o işi bağlamamışlar, hiçbir beklentiye bağlamamışlar. Dünyevî değişik şeylere bağlantılı olarak kutsal şeyler yapanlar bile, başarılı olamamışlardır ve ortaya koydukları başarılı gibi görünen şeyler de devam etmemiştir. Onun için onlar -bir kısım farklılıklarla pek çok ayet-i kerimede vurgulandığı üzere- إِنْ أَجْرِيَ إِلاَّ عَلَى اللهِ “Benim ücretimi verecek olan ancak Allah’tır.” beklentisizliğini seslendirmişlerdir.

Aynı şeyi Yâsîn Sûresi’nde, Habîb-i Neccâr diyor: اتَّبِعُوا مَنْ لاَ يَسْأَلُكُمْ أَجْرًا وَهُمْ مُهْتَدُونَ “Yaptıkları tebliğ karşılığında sizden bir ücret istemeyen, hiç menfaat beklemeyen, dosdoğru yolda yürüyen bu kimselere uyun.” (Yâsîn, 36/21) Kendileri hidayet yolunda, peygamberler yolunda yürüyorlar ve aynı zamanda karşılığında da sizden bir şey istemiyorlar. Eğer bir gömlek ile bu işe girmişlerse, mezara gidileceği ân bile, “Yahu kefen parası da yok, bunu bu gömlek ile mi gömsek acaba?!.” dedirtecek kadar o mevzuda istiğnâ ruhu ile hareket ediyorlar.

“Allah için yaptığım hizmet karşılığında, bir cübbe ölçüsünde bir şey alacaksam, Allah canımı alsın, yerle bir olayım!” Bu mülahaza ile hareket etme!.. Dünyevî saltanat adına kutsalları kullanma değil de gerçekten Allah yolunda bile olsa, yaptığı hizmeti asla bir beklentiye bağlamama!.. Şayet “Onunla, başımı sokacağım bir binam olsun! Onunla, benim bir arabam, bir zırhlı arabam olsun; birkaç tane zırhlı arabam olsun!” diyorsan veya biraz daha Nemrutlaşarak “Bir sarayım olsun! Birkaç yerde, gittiğim her yerde başımı sokacağım bir villam olsun!” mülahazalarına kapılmışsan ve hizmetlerini onlara bağlamışsan, peygamberler yolundan çoktan çıkmışsın sen!.. Adım adım, “Acaba tam izine bastım mı?!” diye la’în şeytanı takip ettiğinin farkında değilsin!.. La’în şeytanı takip ediyorsun!.. Arasıra camiye gelsen bile, la’în şeytanı takip ettiğinin farkında değilsin. Kur’an, ölçü veriyor: اتَّبِعُوا مَنْ لاَ يَسْأَلُكُمْ أَجْرًا وَهُمْ مُهْتَدُونَ “Kendileri, adım adım peygamberler yolunda yürüyor ve karşılığında da sizden bir şey istemiyorlar!..”

   Hâlis niyetle yola çıkmışsanız, hedeflediğiniz noktaya ulaşamasanız bile, Cenâb-ı Hak sizi ötede hedefi yakalamışsınız gibi mükâfatlandırır; zira ameldeki boşlukları hâlis niyet doldurur.

Bu niyeti koruduğunuz takdirde, hedeflediğiniz ufka ulaşırsınız. Tam ulaşmasanız da Allah tam ulaşmışların mükâfatıyla mükâfatlandırır. Çünkü “Mü’minin niyeti, amelinden hayırlıdır!” Buharî’nin ilk hadîsini hatırlayın. Hadîsin ilk râvisi de Efendimiz’den, kim? Hazreti Ömer. İştihar ettiği, kendisiyle meşhur olduğu râvî ise Yahya İbn Sa’îd el-Ensârî. إِنَّمَا اْلاَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ وَإِنَّمَا لِكُلِّ امْرِئٍ مَا نَوَى فَمَنْ كَانَتْ هِجْرَتُهُ إِلَى اللهِ وَرَسُولِهِ فَهِجْرَتُهُ إِلَى اللهِ وَرَسُولِهِ وَ مَنْ كَانَتْ هِجْرَتُهُ لِدُنْيَا يُصِيبُهَا أَوِ امْرَأَةٍ يَنْكِحُهَا فَهِجْرَتُهُ إِلَى مَا هَاجَرَ إِلَيْهِ “Ameller (başka değil) ancak niyetlere göredir ve kişinin niyeti ne idiyse, karşılık olarak onu bulur. Dolayısıyla kimin hicreti, Allah ve Rasûlü’nün rızasını kazanma istikametindeyse, onun hicreti Allah ve Rasûlü’ne olmuş demektir. Yine kim nâil olacağı bir dünyalık veya nikâhlanacağı bir kadına ulaşma uğruna hicret etmişse, onun hicreti de hedeflediği şeye olmuştur.”

Niyet, Allah ise şayet, o gider, O’na ulaşır. Allah (celle celâluhu), arada bıraktığı boşluğu doldurur: “Kulum, sen kul idin; garize-i beşeriyen vardı, cismanî baskılar altında bunları yaptın. Esasen on metrelik bir mesafe kat’ edecektin, fakat beşte kaldın. Bu beşi de Ben, lütfum ile dolduruyorum. Seni o zirveye ulaştırıyorum!” der. Allah’ın rahmetinin muktezasıdır bu. O (celle celâluhu), mecbur değildir: وَمَا إِنْ فِعْلٌ أصلح ذو افْتِرَاضٍ * عَلَى الْهَادِي الْمُقَدَّسِ ذِي التَّعَالِي “Kulun menfaatine olan hiçbir fiil, azamet ve rifat sahibi, mukaddes ve hidayet edici olan Cenâb-ı Hak üzerine farz değildir.” Bu da yine Bed’ü’l-Emâlî’den. Ehl-i i’tizâl, bu mevzuda, “Allah, güzeli yaratma mecburiyetindedir!” der; estağfirullah!.. وَيَفْعَلُ اللهُ مَا يَشَاءُ “Allah, her ne dilerse onu yapar.” (İbrahîm, 14/27); إِنَّ اللهَ يَحْكُمُ مَا يُرِيدُ “Şüphesiz ki Allah, nasıl dilerse öyle hükmeder.” (Mâide, 5/1) Allah’a hiçbir şey farz değildir. Fakat rahmetinin vüs’atinin muktezası olarak, mü’minin amelindeki boşlukları onun niyetiyle doldurur.

İşte bir örneği; Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) beyanı: Yatsı namazını kıldınız. Gece kalkma niyetiyle yattınız. Uykunuzdaki soluklarınız sizin, tesbih olur. Sanki sabaha kadar -Bu da Buharî’nin en son hadisidir.- كَلِمَتَانِ خَفِيفَتَانِ عَلَى اللِّسَانِ ثَقِيلَتَانِ فِي الْمِيزَانِ حَبِيبَتَانِ إِلَى الرَّحْمَنِ: سُبْحَانَ اللَّهِ وَبِحَمْدِهِ، سُبْحَانَ اللَّهِ الْعَظِيمِ “İki söz vardır ki, onlar dilde hafîf, mîzanda pek ağır, Rahmân nezdinde de çok sevimlidir. Bunlar: ‘Sübhânallahi ve bihamdihî, sübhânallahi’l-azîm’ cümleleridir.” beyanında nazara verilen tesbihleri tekrar etmiş gibi sayılır.

İki kelime vardır ki bunlar, lisanda gayet hafif… İşte gördüğünüz gibi, bu kadar, kolayca telaffuz ediliyor. كَلِمَتَانِ خَفِيفَتَانِ عَلَى اللِّسَانِ Fakat, ثَقِيلَتَانِ فِي الْمِيزَانِ Mizana konduğu zaman ağır mı ağır. Hafizanallah, Allah orada öyle yapmasın ama tonlar ile günah geldi; göz günahı, kulak günahı, ağız günahı, kötülüğe adım atma günahı, kötülüğe el uzatma günahı, kötülüğü düşünme/planlama günahı… Günahlar geldi; getirip kefeye koydular. Fakat öbür taraftan da birden bire bilemediğiniz bir şey, bir pâzubend gibi, geldi; terazinin yukarıya kalkan kefesine kondu. Birden bire dolu gördüğünüz o günahlar kefesi yukarıya kalkıp diğeri aşağıya indi. Diyeceksiniz ki, “Allah’ım, bu da nedir?” سُبْحَانَ اللَّهِ وَبِحَمْدِهِ، سُبْحَانَ اللَّهِ الْعَظِيمِ tesbihi. Çünkü bu iki kelime ثَقِيلَتَانِ فِي الْمِيزَانِ Mizanda da her şeye ağır basan bir şeydir.

Vakıa, Rasûl-i Ekrem’in (aleyhissalâtü vesselam) hadîs-i şeriflerinde (Bitâka Hadîsi) mizanda ağır basan şey لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ ikrarı olarak anlatılıyor. Efendimiz, birisinin mahşerdeki halini ifade buyurma sadedinde böyle resmediyor. Günahlar, fevkalade ağır basıyor; sonra böyle bilinmedik bir şey, öbür kefeye konuyor. Bu defa, önce ağır basan diğer kefe yukarıya kalkıyor. Kul, “Ya Rabbi, bu nedir?!” diyor; Cenâb-ı Hak da buyuruyor ki: “O, senin dediğin لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ ikrarıdır.” Heyecan, his ve imanın bir mızrap gibi indiği kalbin çıkardığı, yürekten ses-soluk olması şartıyla لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ İşte bu, odur; bu dünyada her şeyden daha ağırdır.

Siz, o niyet ile yattığınız zaman, sabaha kadar soluklarınız, tesbih yerine geçiyor; sanki سُبْحَانَ اللَّهِ وَبِحَمْدِهِ، سُبْحَانَ اللَّهِ الْعَظِيمِ * سُبْحَانَ اللَّهِ وَبِحَمْدِهِ، سُبْحَانَ اللَّهِ الْعَظِيمِ * سُبْحَانَ اللَّهِ وَبِحَمْدِهِ، سُبْحَانَ اللَّهِ الْعَظِيمِ Veya اَللَّهُ أَكْبَرُ كَبِيرًا، وَالْحَمْدُ لِلَّهِ كَثِيرًا، وَسُبْحَانَ اللَّهِ بُكْرَةً وَأَصِيلًا -Bu da yine O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) ait.- Veya سُبْحَانَ رَبِّيَ الْعَظِيمِ -Bizim, rükûda söylediğimiz.- Veya سُبْحَانَ رَبِّيَ اْلأَعْلَى -Secdede söylediğimiz.- tesbihleri söylemişsiniz gibi. Bunların hepsi me’sûrât olması itibarıyla, bunların bütünü kastedilebilir. Ve siz, sabaha kadar bunlarla Cenâb-ı Hakk’ı tesbih etmişsiniz gibi yazılır.

Dolayısıyla -bakın- uyku ânı, bir boşluk ânıdır hayatınızda; karanlık bir çizgidir esasen. Fakat Allah (celle celâluhu) -adeta- diyor ki: “Ben, kulumun hayatında -böyle- karanlık bir çizgi istemiyorum. Madem Beni andı, yattı. Sonra Beni anmak üzere, kalkmaya niyet ederek yattı. Ben, o kara çizgiyi de siliyorum, oraya ak bir çizgi çiziyorum, ak bir çizgi çiziyorum!” إِنَّ رَحْمَتِي سَبَقَتْ غَضَبِي “Rahmetim, gazabımın önündedir.” وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ “Rahmetime gelince, o her şeyi çepeçevre kuşatmıştır.” (A’raf, 7/156) Kendinden beklenen odur. Onun için me’sûratta -münakaşası yapılabilir- كَمَا يَنْبَغِي لِجَلاَلِ وَجْهِكَ، وَعَظِيمِ سُلْطَانِكَ “Senin azametine yakışır şekilde rahmetinin vüs’atine yakışır şekilde yâ Rabbi; Sen, bizi o lütuflar ile serfiraz kıl!” denilmektedir.

   Son olarak Norveç’teki hadiseyi kara propaganda malzemesi yaptılar; hayret, bazı kimseler konumlarına bakmadan ve hiç utanmadan iftiralara ortak oluyorlar.

Bir de inşaallah peygamberler yolunda yaptığınız bu büyük işleri, Cenâb-ı Hakk’ın boşa çıkaracağını düşünmeyin; aklınızın köşesinden geçmesin! Bu mevzuda ölsek ölsek dirilsek.. her gün birkaç defa ölsek, kaç defa yine dirilsek.. -Kıtmîr o nimetten mahrum- sizi eşlerinizden mahrum etseler, eşlerinizi de sizden mahrum etseler.. çocuklarınızı anne-babadan mahrum etseler, anne-babayı çocuklarından mahrum etseler… Bence, yürüdüğünüz yolun hatırına bütün bunlara değer.

O bizim efendilerimiz (radıyallahu anhüm), Mekke’de her şeylerini bırakarak giderken böyle çekip gitmişlerdi; böylece Allah’a yürümüşlerdi. Peygamberler yolunda Allah’a yürümüşlerdi. Sevr sultanlığına doğru yürüyen İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) arkasından, Allah’a yürüyüvermişlerdi. Ve Allah da onları boşa çıkarmamıştı. Bir gün gayet sühuletle dönüp gelmişlerdi, vatan-ı aslîlerine girmişlerdi; fakat madem “Yesrib”, medeniyet merkezi “Medine” olmuştu, oradaki o Ensâr kardeşlerinin yanına dönmek, onlar için bir vefa borcu idi. Döndüler Ensâr kardeşlerinin yanına, orada imrâr-ı hayat ettiler. Vazifelilerin dışında… Vazifeliler bırakıldı orada, İslamiyet’i öğretsinler, telkin etsinler diye.

Ve böylece cihan, Müslümanların ayaklarına yüz kapattı, Hazreti Ömer devrine gelip ulaştığında. Ne kadar zaman sonra? Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) hicret buyurdu, on sene.. Hazreti Ebu Bekir’inkini üç sene sayarsanız, on üç sene.. Hazreti Ömer efendimizin on sene, on küsur sene. Yirmi üç sene, yirmi üç sene içinde… Bakın biz yirmi üç sene içinde, ülkenin bir köşesindeki sadece bir terör hadisesi ile başa çıkamadık. Tanklarımız var, uçaklarımız var, eğitim görmüş askerlerimiz var. Allah selamet versin, Allah asker eylesin inşaallah.

Şom ağız, gidiyor bir yerde diyor ki, “Norveç’te olan bu meseleyi de yine F… bilmem ne örgütü planlamış olabilir. Onlar planlamıştır!” Yahu adam, açıktan açığa kendi ülkesinde sana karşı burada diyor onu!.. A be utanmaz adam ya!.. En azından insan, konumu itibarıyla haya eder!.. Konum, bazen konum!.. Safların arkasında, camiye en geriden gelen bir insan, nâ-sezâ, nâ-becâ bir şey işlemişse, zaten arkadan gelen bir insan, beklenirdi bu. Ama imamın arkasında yerini almaya gelen bir insan, öyle nâ-sezâ, nâ-becâ, yakışıksız bir şey yaptığı zaman, o cemaat döner, “Yahu utan be! İmamın arkasında, saff-ı evvelde yerini alıyorsun; yakışır mı bu sana?!.” der.

   Hem dünyalarını hem de âhiretlerini karartmakta olan insanlar bir gün burada veya ötede kolu kanadı kırık bir vaziyette karşınıza çıkarlarsa -rica ederim- tebessüm sadakalarınızı onlardan esirgemeyiniz!..

Şimdi onlar -böyle- boşluğun ateşi içinde yanıp kavruladursunlar; siz, Allah’ın izni ve inayetiyle, daha baştan niyetinizle kazanmış oluyorsunuz. Evet, ondan sonra oraya gittiğiniz zaman da, إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا تَتَنَزَّلُ عَلَيْهِمُ الْمَلاَئِكَةُ أَلاَّ تَخَافُوا وَلاَ تَحْزَنُوا وَأَبْشِرُوا بِالْجَنَّةِ الَّتِي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ “Buna karşılık, ‘Rabbimiz Allah’tır’ diye ikrarda bulunup sonra da (bu ikrarın gereği olarak inanç, düşünce ve davranışta) sapmadan doğru yolu takip edenlerin üzerine zaman zaman melekler iner. (O melekler, dünyada onları korur, Âhiret’te ise hem dostluk izharında bulunur, hem de onlara şu mesajı iletirler:) (Azap görür müyüz diye) endişe etmeyin, (dünyada iken işlediğiniz ya da işlediğinizi düşündüğünüz günahlar, yapamadığınız iyilikler sebebiyle de) üzülmeyin; size va’d olunan Cennet’le sevinin!..” (Fussilet, 30/41)

Kabirden itibaren… Meleklerin inişi.. “Tetenezzelü” deniyor; ceste ceste melekler inerler: “Ya Rabbi, biz de inip bunu karşılayalım, istikbal edelim!..” Hani insanların ricâl-i devleti istikbal ettikleri gibi… إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا “Rabbimiz, Allah’tır!” dediler ve muktezasını yerine getirdiler. Sonra ruhlarının ufkuna yürüdüler. تَتَنَزَّلُ عَلَيْهِمُ الْمَلاَئِكَةُ Melekler inerler, ağızlarındaki vird-i zebanlarıyla… Hani birileri için alkış tutup bir şeyler söylüyorlar; marşlar söylüyorlar, türküler söylüyorlar. أَلَّا تَخَافُوا وَلاَ تَحْزَنُوا Korkmayın, tasalanmayım!.. وَأَبْشِرُوا بِالْجَنَّةِ الَّتِي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ Size vaadedilen Cennet’lerle müjdeliyoruz sizi, müjdelenin. Muştular olsun size!.. O Cennet’e, Allah’ın müjdelediği, muştuladığı o Cennet’e gidiyorsunuz, öyle bir yoldasınız sizler!..

Böyle diyecekler. O zaman, geriye dönüp o çektiğiniz şeylere bakınca, göreceksiniz ki sinek kanadına bile tekabül etmiyor. Zaten hadis-i şerifte de ifade buyuruluyor: “Dünyanın sineğın kanadı kadar kıymeti olsaydı, Allah’ı inkâr eden bir insan, bir yudum su içemezdi.”

Size zulmedenler ise, hiç farkına varmadan, âhiretlerini dünyada çiğneye çiğneye yiyip bitiriyorlar.. gıybet edip bitiriyorlar.. yalan söyleyip bitiriyorlar.. iftira edip bitiriyorlar.. cami yıkıp bitiriyorlar.. okul yıkıp bitiriyorlar.. okul kapatıp bitiriyorlar.. insanlara işkence edip bitiriyorlar… Bitiriyorlar, bitmiş insanlar!.. Amma size bu kadar kötülük yapan insanlara, sizin son yapacağınız iyilik şudur; yapacağınız şeyleri yapacaksınız, sonra…

Katiyen bütün ruhumun derinliğiyle inanıyorum ki.. sizin samimiyet ve saffetinize güvenerek.. Allah yolunda, başınızı eğmeden, eğilmeden, dünya karşısında yüzünüzü yere sürmeden yürüdüğünüzden ve yüzünüzü sadece Allah karşısında yere sürdüğünüzden dolayı inanıyorum ki.. size bakarak inanıyorum ki.. bir gün o insanlar, ister dünyada ister ukbâda, hayal ettikleri şeylerin ellerinden uçup gittiğini görünce, siz kendi karakterinize göre davranacaksınız!.. Kolu kanadı kırık o insanlar, orada veya burada, orada veya burada, karşınıza çıktığı zaman, Kıtmîr’in ricası olsun: -O kadar reca hakkım var mı sizden, bilemiyorum ve o kadar rica nezd-i Ulûhiyet’te bir şey ifade eder mi, etmez mi, bilemiyorum.- Rica ederim, tebessüm sadakalarınızı onlardan esirgemeyiniz!..

Kötülük yaptılar diye, ne dünyada ne de ukbâda, onlar için kötülük planları içine girmeyiniz!.. Dünyada kalbinizi o türlü şeyler ile kirletmeyiniz! Madem enbiyâ-ı ızâm yolundasınız, onların (aleyhimüsselâm) ahlakı ile ahlaklanarak, öbür tarafta da böyle bir civanmertlik ve böyle bir cömertliği onlardan esirgemeyiniz! Karakterinizin gereği bu!.. Sizi bu mevzuda sâbit-kadem kılan Allah (celle celâluhu), sizi gerçek insaniyet mazhariyetiyle, ahsen-i takvîm mazhariyetiyle serfiraz kılmış demektir. Bence onun gereği, öyle hareket etmektir. Siz, burada da, orada da öyle hareket ediniz, Allah’ın izni ve inayetiyle.

Bamteli: NESL-İ CEDÎD VE DİRİLİŞİN ESASLARI

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Ahiret emniyet ve güveni dünyada temkinli yaşamaya bağlıdır!..

Namaz kılarken veya dua ederken sakalı ile oynayan birisi münasebetiyle denilmiştir ki: لَوْ خَشَعَ قَلْبُهُ لَخَشَعَتْ جَوَارِحُهُ “Şayet bu adamın kalbi haşyetle dolu olsaydı, sair organları da huşu duyardı.” İnsanın kalbinde haşyet olsa, -“âzâ u cevârih” derdi eskiler- âzâ u cevârihine de akseder!.. Öyle olmalı!.. Tir tir titremeli Allah karşısında; tâ öbür tarafta O’nun (celle celâluhu) karşısında veballerimizin altında ezilerek tir tir titremeyelim!

İnsanlar, bir kere tir tir titrerler; burada onu yapmış/geçirmişler ise, öbür tarafta titreme istihkâkını dünyada kullanmış sayılırlar. Kudsî hadis: لَا أَجْمَعُ لِعَبْدِي أَمْنَيْنِ، وَلَا أَجْمَعُ لَهُ خَوْفَيْنِ “Bir kuluma iki emniyeti birden vermem; iki korkuyu da birden vermem!”

Şayet insanlar, hayatlarını mehâfet ve mehâbet hissiyle yaşamış, hep Allah karşısında tir tir titreyerek ömürlerini geçirmişlerse, öbür tarafta onlara bir emniyet ortamı/atmosferi oluşturulur. Fakat hayatlarını serâzad geçirmişlerse, “keyfe mâ yeşâ” (nasıl isterlerse öyle, diledikleri gibi) yaşamışlarsa, akıbetlerinden endişe duysunlar; orada tir tir titreme, onları bekliyor. Gırtlaklarına kadar terin yükselmesi, onları bekliyor. Sırat zelzelesi onları bekliyor; şahıslara göre kırılmalar oluyor, dökülmeler oluyor orada. Öyle bir dökülmeye maruz kalmamak için, orada Cehennem’e “Çabuk geç üzerimden; nurun, ateşimi söndürüyor!” dedirtecek şekilde, burada o meseleyi derinlemesine yaşamak lazımdır. Bu, oradaki emniyetin en büyük garantisidir.

Kim bilir, bir câmide, bir namazgâhta safların birisinde içini ızdırapla boşaltan bir insan, bütün safta öyle bir sinerjiye sebebiyet verir ki, herkes, aynı hislerle tir tir titremeye başlar. Gönlüm öyle arzu ediyor ki!.. Bir-iki arkadaş için “Falan yerde olsalar?” dendi. Ben onların iniltilerine şahit olduğum için, “Hayır, öyle bir-iki inleyen insan kalsın içimizde!” dedim. Çünkü bizim öyle bir sinerjiye ihtiyacımız var; desteklenmeye ihtiyacımız var. Biri inlesin, bizdeki bütün inleme sistemini/sistematiğini harekete geçirsin; o inleme hissiyle Cenâb-ı Hakk’a teveccüh edelim. Ellerimizi kaldırdığımız zaman, kaldırma hicabıyla tir tir titresin ellerimiz. Sonra kendimizden geçmiş gibi ellerimizin içine eltâf-ı İlahiye yağıyormuşçasına, yağmurun damlalarını hissediyormuşçasına, kendimizde O’ndan gelen tecellileri/tayfları duyalım.

Öyle hissedecek seviyede tazarrunuzu ve niyazınızı O’na sunduğunuz zaman, Allah’ın izni ve inayetiyle, öbür tarafa emniyet ve güvenle yürürsünüz. Ahmed Feyzi Efendi’nin vefat ederken adeta gülerek gittiğini nakletmiştim. Herhalde Azrail’i gördüğü zaman, “Hoş geldin, sefâ geldin!” der gibi -Cenazesini temâşa edenler, Fakir’e anlatmışlardı- böyle gülüyor, Azrail’e “Hoş geldin!” mülahazasıyla… Böyle, Azrail’i gülerek karşılayan, kabirde Münker-Nekir’i gülerek karşılar: مَنْ رَبُّكَ وَمَا دِينُكَ وَمَنْ نَبِيُّكَ؟ dediklerinde, “Yahu ne soru soruyorsunuz! Ben hayatım boyunca hep رَبِّي، دِينِي (Rabbim.. Dinim..) dedim, öyle yaşadım!” der. Sonra kalkıp Mahşer’e yürüdüğünde, yine o ruh haleti ile yürür. Kendisine pasaportsuz böyle, herkesin geçiş verdiği gibi, geçiş verilir. Mizan’da, “Adam, ne tartacaksınız; adam zaten belli tavrından!” derler. Ve Sırât’ı da geçerken, biraz evvelki ifade ile, “Çabuk geçin Allah aşkına; nurunuz, ateşimi söndürüyor!” denilir.

Öyle yaşamak… Dünyada, insanlık adına, sosyal huzur ve itmi’nanın vesilesi, budur. Böyle yaşayanlar, insanlık arasında huzur ve itmi’nanı sağlayacaklardır. Ukbâda da ebedî saadete nâil olmanın/mazhar olmanın yolu, bundan geçiyor. Demek ki dünya ve ukbâ saadeti, ona bağlı; kalbin Allah ile sımsıkı irtibatına bağlı.

   Dünyanın “nesl-i cedîd”e ihtiyacı var; şayet siz beşerin muhtaç bulunduğu âbid, zâhid ve âşık insanlar olamazsanız, Allah -dilerse- sizi götürür, bambaşka bir nesil getirir!..

Derin bir ubûdiyet, hatta ubûdet… Bütün mâsivâyı gözünden silerek, “Ben sanırdım âlem içre, bana hiç yâr kalmadı / Ben beni terk eyledim, gördüm ki ağyâr kalmadı.” demek. Her şeyi gözünden silerek, Yârlar Yârı’na (celle celâluhu) teveccüh etmek ve öyle ibadet yapmak. Bütün dünya ve mâfîhâyı, kalben terk etmek. Hazreti Pîr’in verdiği ölçü ile, “Dünyayı kesben değil, kalben terk etmek”. Gelirse, gelirse gelsin; giderse, gittiğini de düşünmemek. “Canım!.. Allah verdi, Allah aldı. Çok komik şey, dünya!” mülahazasıyla bakmak ve böylece “zühd”e müteveccih yaşamak. Ve onu bir basamak yaparak aşk u iştiyak-ı likâullaha yükselmek. Buna “miraç” diyeceğim; onu bir “miraç” haline getirmek, her tavır ve davranışıyla birkaç basamağı birden atlıyor gibi O’na (celle celâluhu) yaklaşmak, yaklaşmak, yaklaşmak, yaklaşmak… Ve böylece “fenâ fillah-bekâ billah”a mazhar olmak, “aşk” u “iştiyak” ile ömrünü geçirmek.

“Sen Mevlâ’yı seven de / Mevlâ seni sevmez mi?!.” Sever o zaman seni!.. “Rızâsına iven de / rızasını vermez mi?!.” Verir o zaman, razı olur senden; Rıdvan kapılarını ardına kadar açar. “Sular gibi çağlasan / Eyyûb gibi ağlasan // Ciğergâhın dağlasan / Ahvâlini sormaz mı?!.” O (celle celâluhu), sana, senden daha “erham”dır; Kendini ifade ederken, “Erhamü’r-Râhimîn” diyor. Öyle ol O’na karşı, O’nun rahmetine karşı. O’na karşı saygıyla mukabelede bulun!..

Umuma söylüyorum; öyle olanlar, beni mazur görürler zannediyorum; biraz da kendi nefsim zaviyesinden diyorum. Dünyanın böyle bir nesle ihtiyacı var. O Hazret’in “gâye-i hayal” haline getirdiği “nesl-i cedîd” de işte bu nesildir: “Ey mezar-ı müteharrik bedbahtlar!” Yani kalbsiz ve ruhsuz yaşayanlar, ölüler gibi hareket edenler, kadavralar gibi hareket edenler!.. “Mezar sizi bekliyor, çekiliniz; ta ki, hakikat-ı İslâmiyeyi hakkıyla kâinat üzerinde temevvücsâz edecek olan nesl-i cedid gelsin!..”

Nesl-i cedîd… إِنْ يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ وَيَأْتِ بِخَلْقٍ جَدِيدٍ “Eğer O dilerse, (yaratmaktaki maksadının yerine gelmesi için) sizi ortadan kaldırır ve yerinize (yoksulluğunun şuuruna varıp Allah’a yönelecek, varlık ve zenginliğinin ancak O’nunla mümkün bulunduğunu kavrayacak) yeni bir nesil getirir.” (Fâtır, 35/16) Siz, pörsüyünce, solunca, hazan yemiş yapraklar gibi sararınca, Allah, dinini boşlukta bırakmaz, mutlaka bir “nesl-i cedîd”, yeni bir nesil getirir. Bir müceddid ile, insanlara yeni bir nefha, İsrafil Sur’u gibi üfler. Yeni bir diriliş, eski ifadesiyle “Ba’s-u ba’de’l-mevt” ihsan eder. Üstad Necip Fazıl, bu tabiri kullanırdı. Diriliş, öyle bir diriliş lütfeder. “Kâinat üzerinde hakâik-i Kur’âniyeyi temevvücsâz edecek olan nesl-i cedîd gelsin!..”

İnsan, bu duygular ile oturup-kalkınca, zannediyorum, kalbinde ve vicdanında, kine, nefrete, gayza, hasede, çekememezliğe yer kalmaz. Kalb, böyle ulvî duygular ile dolup taşınca, zaten dolmuş şeye bir şey dolduramazsınız. Bardak, -Âkif ifadesiyle- “lebrîz” olmuş taşıyorsa, ne dökeceksiniz onun içine?!. Siz, “ibâdet” ile, “ubûdiyet” ile, “ubûdet” ile, sonra “marifet” ile, “muhabbet” ile, “aşk u iştiyak” ile doldurmuşsanız kalb çanağını, oraya dökülecek her şey, kendini yerde bulur, taşar gider. Hiçbir şey, orada oturacak yer bulamaz.

   Yanlışlıklarla meşgul olmak hoşuna gidiyorsa, bu hobini kendi günahlarına karşı kullan ki, âlemin küçük lekeleri sana, senin yağlı karalarını unutturmasın!..

Evet, kalb, Allah ile bu ölçüde irtibata geçerse, zannediyorum o, kendiyle meşgul olacak, kendine yönelecek, son yazıda ifade edildiği gibi kendi kusurlarıyla, kendi eksiğiyle, kendi gediğiyle meşgul olacaktır. Belki ileride (Çağlayan’ın gelecek başyazısına işaret ediliyor) görürsünüz İnsanlığın İftihar Tablosu’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem). “Hata”, rüyalarında bile O’na muvakkaten misafir olamamıştır. Öyle bir Zat, Allah’a karşı öyle bir tazarru ve niyaz hayatı sürdürüyor ki, zannedersiniz -hâşâ- hep günah işliyor. Ama O (sallallâhu aleyhi ve sellem) neyi hata sayıyorsa, Rabbisine karşı, حَسَنَاتُ اْلأَبْرَارِ سَيِّئَاتُ الْمُقَرَّبِينَ “Ebrâr adına iyilik kabul edilen fiiller, daha ileri seviyede bulunan mukarrabîn için kötülük/günah sayılabilir.” fehvasınca, neleri olumsuz buluyorsa kendince, onlardan dolayı veya arkasındakilerine ders verme niyetiyle, istiğfar, tazarru ve niyaz ediyor. “Bak böyle olun!” der gibi. İmam, böyle diyor; o, “Allahu Ekber!” deyince, sizin de demeniz lazım; “Semi’allahu limen hamideh!” demeniz lazım; “Allahu ekber!” deyip secdeye varınca, sizin de varmanız lazım! O (sallallâhu aleyhi ve sellem) eğer “Nefsime zulmettim!” اَللَّهُمَّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي… فَاغْفِرْ لِي “Allah’ım, nefsime zulmettim; yarlıga beni!” demişse, bunu arkasındakilere bir ders mahiyetinde almak/algılamak lazım.

İnsan, kendiyle böylesine meşgul olunca, zannediyorum, başkaları ile meşgul olmaz; hatta en zalimlerle bile… Gerçi, onların yaptığı kötülükler, yer yer cismâniyetimizin tesirinde kaldığımız zaman, kendi duygu ve düşüncelerimizin tesirinde kaldığımız zaman, içimizde bir yara yapabilir. Evet -yine- İzzet Molla’nın ifadesiyle, “Ben usanmam gözümün nuru cefadan ama / Ne de olmasa cefadan usanır, candır bu!..” Bir mızrak yiyorsun; canım, “Off!” demeden devrilmek olmaz. Bu, tabiatımızın muktezasıdır ama bunların hepsini gelip-geçici kabul etmek lazım. Onlar, karakterlerinin gereğini yaptılar. Şenâat, numarası-drobu onlara uyan bir urba gibi; onu kafalarına geçirmişler. Başka türlü bir şey yapmaları mümkün değil. Fakat sizin gibi Allah’a inananlara düşen vazife -bence- “Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm o / Yol -varsa- budur; bilmiyorum başka çıkar yol!” Ruhun şâd olsun, Âkif!..

“Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol!..” Yaptığın her şey, aklın, mantığın, muhâkeme-i selîmenin kabul edebileceği türden olsun. Daha doğrusu, belki bütün insanlık mantığının “Evet!” diyeceği tavırlar ve davranışlar sergileyin!.. Hümanistlerin de ötesinde hümanistçe davranın; imrendirin âlemi!.. “Bu nasıl bir din böyle; imrendirici bir şey! Vallahi biz çok ütopya okuduk; böylesine bir toplumu, böylesine bir cemaati görmedik! Bunlar, yok gibi varlar. Yok olmuşlar, daha doğrusu yok olmakla gerçek varlığa ermişler.”

Bu mevzuda imrendirici olmak da gönülsüzlüğe bakıyor. Halk şairi, Hak dostu, Rasûlullah dostu Yunus Emre’nin ifadesiyle “Dövene elsiz, sövene dilsiz; derviş, gönülsüz gerek!..” Evet, mesele, o. “Yıkanlar hâtır-ı nâ-şâdımı -yâ Rab- şâd olsun / Benim-çün ‘Nâ-murad olsun!’ diyenler, ber-murâd olsun!.” (Nâilî-i Kadîm) Hatırımı yıkanlar benim, şâd olsunlar; benim için “Nâ-murad olsun!” diyenler, ber-murad olsunlar. Siz, sürekli bu meselenin korosunu oluşturur, gürül gürül her yerde bunu ifade ederseniz, bugün olmazsa yarın, bütün vicdanlar size teveccüh edecek. Bugün güçlü gibi görünen o ekip, o kadro, o zaleme ü fecere u kefere de ettiklerine nâdim u pişman olup gelecekler. Allah’ın huzuruna gittiklerinde de “Bize bir müddet daha ver de, Sana doğru kulluk yapalım!” diyecekler ama “Hayır, siz, yine aynı şeyi yapacaksınız!” cevabını alacaklar Allah’tan. Mahşerde aynı şeyi dillendirecek; aynı cevabı alacaklar.

   Siz aydınlık bir âkıbete namzetsiniz; size zulmedenler ise, yakın-uzak gelecek adına kendi karanlık sonlarını hazırlıyorlar!..

Onlar, kendi karanlık akıbetlerini hazırlıyorlar. Siz ise, aydınlık bir âkıbete namzetsiniz. Ve o yolun bir kısmını da Allah size yürüttü. Hem de küheylanlar gibi koşturdu, izni ve inayetiyle… Evet, O’nun inayetiyle.. كَمَا يَنْبَغِي لِجَلاَلِ وَجْهِهِ وَعَظَمَةِ سَلْطَنَتِهِ، وَرُبُوبِيَّتِهِ، وَحِكْمَتِهِ، وَرَحْمَانِيَّتِهِ، وَرَحِيمِيَّتِهِ “O’nun Zât’ının celaline, hâkimiyetinin azametine, rubûbiyetinin, hikmetinin, Rahmâniyetinin ve Rahîmiyetinin yüceliğine layık/yakışan şekilde…” O yolun bir miktarını da size yürüttü Kendine layık şekilde. İmkânlar bahş eyledi. Bence yarı yolda işi bırakmamak lazım; “Üzerimize geldiler, baskılar kurdular, bizi dünyevî bazı şeylerden mahrum ettiler…” diye, işi bırakmamak lazım.

Farkında değiliz, onlar -esasen- kendilerini, mahrum edilmemesi gerekli olan öyle bir şeyden mahrum ediyorlar ki!.. Ebedî hüsran, o!.. Kendilerini Cennet’ten mahrum ediyorlar.. Rıdvan’dan mahrum ediyorlar.. Cennet’in binlerce senesi, bir dakikasına mukabil gelmeyen Cenâb-ı Hakk’ın cemâl-i bâ-kemâlini temâşa etmekten mahrum ediyorlar.. Hazreti Rasûl-i Zîşân ile (sallallâhu aleyhi ve sellem) aynı sofrada, aynı tabağa kaşık çalmaktan kendilerini mahrum ediyorlar… İsterse elli defa “Biz Müslümanız, İslam’ca idare peşindeyiz!” desinler! Zulmeden, o duygu, o düşünceden fersah fersah uzak…

Onlar, karakterlerinin gereğini sergilesin; kendi çirkinliklerini, kendi şenaatlerini, denaetlerini, mesâvîlerini, meâsîlerini ortaya koysunlar; siz de mehâsininizi!.. Onlar, İmam Gazzâli ifadesiyle, “muhlikât”larını, kendilerini helak edici şeyleri ortaya döksünler; siz ise “münciyât” (kurtuluş vesileleri) ile irtibatınızı devam ettirerek o tavrınızı ortaya koyun!.. Ve böylece Hazreti Pîr’in ifadesiyle, o kötülükleri bile, sizin için bir kısım şeyleri arındırıcı kabul ederek, güzel görün; zira “Güzel gören, güzel düşünür; güzel düşünen, hayatından lezzet alır!” Hayattan lezzet almak istiyorsanız, Hazreti Pîr’in bu beyanıyla, “Bu hışım, bu hased, bu kıskançlık, bu üzerimize ifritçe gelme… Bunlar da bizim hakkımızda hayırlıdır!” deyin. -Yine aklıma gelenleri mırıldanıyorum- Yunus’un sözüyle, “Gelse Celâlinden cefâ / Yahut Cemâlinden vefâ / İkisi de câna sefâ / Lütfun da hoş, kahrın da hoş!” deyin. Sen’den hem o hoş, hem bu hoş! Bazıları böyle derler: “Sen’den hem o hoş, hem bu hoş!”

Evet, her şeyi böyle hoş karşılamalı. Mutlaka o musibetlerin de bir hikmet-i vücudu vardır. Bunlar, bizi arınma kurnalarında arınıyor gibi arındıran bir şey, bir faktör, bir sebep ise, kimseye gönül koymamalı! Belki bu kötülükleri yapan firak-ı dâlleye, zalemeye (zalimlere), fücur yapanlara, kendilerini bohemliğe salmış olanlara, saltanat ile başları dönmüş bakışları bulanmış olanlara acımalı; “Allahım! Bahtına düştük; onları da hidayet eyle! اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ * صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلاَ الضَّالِّينَ niyazından, onlara da nasip lütfeyle! İnsanlığa giden yolları göster!” demeli.

Yoksa -bir yönüyle- hiç farkına varmadan dünya çapında kendilerini iç içe, mütedâhil halkalar halinde musibetler, belalar, yokluklar sarmalı içinde bulacaklar ve dolayısıyla da hiçbir işlerinde isabet edemeyecekler. Her adımlarında yeni bir falso yapacaklar, yeni bir rezalete imza atacaklar; dünyanın yeni bir parçasının onlardan kopmasına sebep olacaklar. Bir gün Amerika kopacak, bir gün Almanya kopacak, bir gün Hollanda kopacak, bir gün Fransa kopacak; kopuk olanlardan herkes -böyle- kopup gidecek; o kopuk da kopukluğuyla başbaşa kalacak. “Otur, hep kopukluğunu yudumla!” falan diyecekler ona!..

   Hadiselerin Diliyle, Yaşadığımız Sürecin Hizmet Gönüllülerine Verdiği Ders ve Mesajlar

Evet, bize düşen şey, “El-Emân, el-Emân; yâ Hannân, yâ Mennân; beni günahlarımın hacâletinden kurtar!” deyip inlemek.. “Herkes yahşi, men yaman / Herkes buğday, men saman.” mülahazasıyla yaşamak. “El-Emân, el-Emân; yâ Hannân, yâ Mennân; beni günahlarımın hacâletinden kurtar!” sözü Hazreti Pîr-i Mugân, Üstad Bedîüzzamân’a ait; diğeri ise, Alvar İmamı’na ait.

Diğer taraftan, böyle bir durum, böyle bir tablo, bizi biraz daha kenetlenmeye, bir araya gelmeye yönlendirmeli. Genel durumu değerlendirmeliyiz; detaylarına girmeden, bâtılı -fazla- tasvir etmeden, onların yaptığı şenaati ve denâeti gözümüzde büyüterek kuvve-i maneviyemizi kırmaya girmeden. Ehl-i şenâat, şenaatini yaptı; ehl-i denâet, denâetini yaptı… Meseleye ve maruz kaldığımız şeylere icmâlî bakmalı ve “Şimdi bu gâile ve bu badirelerden sıyrılmanın yolu nedir?” falan demeliyiz.

Belki bunun bir pozitif yanı var, bir de negatif yanı var: Kendi memleketimizden cüdayız. Toprağını yüzümüze-gözümüze sürme gibi çekeceğimiz ülkemiz… Kuddûsî’nin Medine toprağı için “Ol Medine izi-tozu, bu Kuddûsî yüzüne tûtiyâdır.” dediği gibi diyeceğimiz; “Tûtiyâdır!” diye yüzümüze-gözümüze süreceğimiz ülkemizin toprağı… Aklımıza geldiği zaman, burnumuzun kemikleri sızlayacak!.. Hissiyatınıza tercüman olduğum kanaatindeyim ben. Öyle olacak… Bunu bir musibet gibi göreceksiniz belki; bu, meselenin negatif yanı.

Bu arada, acaba -hakikaten- bulunduğumuz yerdeki o insanları idare edemez miydik? Zâlim olsun, fâsık olsun, -bağışlayın- kendini bohemliğe salsın, saltanat hırsı ile sarhoş yaşasın; acaba bunları idare etmek mümkün değil miydi? Demek ki bizim ferasetimiz, kiyasetimiz ve fetanetimiz, bu zalimleri idare etmeye yetmedi. Öyle ise, Cenâb-ı Hak kulak çekme mahiyetinde, enseye hafif bir tokat vurma şeklinde, -hadiselerin diliyle- “Aklınızı başınıza alın! Bakın nefs-i emmâre taşıyan insanlar var. Bunlar idare edilmeliydi, başınıza bunlar gelmemeliydi!” diyor, ihtimal. Böyle bakmalı meseleye. Demek ki biz orada birilerini idare edemedik.

Oysa Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir yönüyle Hayber fethine kadar bazı kimseleri idare etmişti. Esas, o zaman ihanet ettiler; o gün, Medine Mukavelesi’ne imza atan insanlar, ihanet ettiler. Beni Kureyza, Beni Nadîr, Beni Kaynuka ve sonra da Hayber. Efendimiz, beş sene hınçla O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) bakan insanları -bir ayakları Mekke’de müşriklerin içinde ve dilleri münafıklara yeni şeyler fısıldama yolunda olan o insanları- o mukavele ile nasıl idare etti?!. İnsanlığın İftihar Tablosu, Cenâb-ı Hakk’ın ilhamı ile, vahyi ile ve yüksek fetâneti ile arızasız bu iç içe problemleri idare etti. Bir tekinin bile altında kalır, ezilirdik biz onun. Bence “İşte o feraset ve o kiyaset ile, problemler halledilseydi, bu insanlar, bu hışım ile -belki- gelmezdi!” demeli!.. Öyle midir, değil midir; mülahaza dairesi açık. Siz değerlendirin. Acaba?!.. “Acaba!”ya bağlı… Acaba?!.

Özür dilerim, zoolojiden bir misal vereceğim. Televizyonda seyrettim: Birisi, iki tane arslan yavrusunu ormandan alıyor, besliyor onları. Sonra kendi kendilerini idare edecek duruma gelince, götürüp ormana salıyor. Büyüyorlar orada, kocaman oluyorlar; pençeleriyle ezecek, parçalayacak hale geliyorlar. Sonra bir gün onları besleyen, o iyiliği yapan insan, ormana gidiyor; onların bulunduğu, dolaştığı yerlere gidiyor. Gözümle gördüm bunu; arslanlar geliyor, sarılıyorlar ona; yüzünü-gözünü yalıyorlar. Evet, hayvan, insanlığa karşı, insanca davranıyor. Ve bir kurdun bir başkasına böyle yardım ettiğine şahit oldum. Bir kurdun… O, sesini yükseltip bağırınca, o da uluması ile ona iştirak ediyor. “Koro olsun!” diyor, burada. Meseleye böyle bakınca, onu biraz kendi açığımıza bağlamak lazım; tekrar ediyorum, “Acaba!” ile…

İkincisi, insan olarak hatalarımız olmuştur. Cenâb-ı Hak, bizi sırât-ı müstakîme hidayet buyurdu. Sadece “insan” olarak yaratma lütfuyla bırakmadı, insan-ı mü’min yaptı. O (celle celâluhu) bizi mü’min yapmasaydı, öyle bir ortamda neş’et etmeseydik!.. Öyle bir ortamda neş’et edenlerin çoğu dinden çıktı, diyanetten çıktı, din-diyanet düşmanı oldu. Bizi, böyle tutması, böyle koruması, böyle muhafaza etmesi öyle nimetlerdir ki, yapacağımız ibadetlerin hiçbirisi ona -şükür mahiyetinde- mukabil olamaz. Acaba Cenâb-ı Hakk’ın üzerimizdeki eltâf-ı Sübhâniyesine göre biz orada kulluğumuzu yaptık mı? “Demek ki kusurumuz oldu!” demeli.

Nefis muhasebesi… Kendimiz ile yüzleşme… İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) muhasebe, tazarru ve niyazına işaret ettim; tafsilatını (Çağlayan makalesinde) görsünler. Biz de nefsimizle öyle yüzleşmeliyiz. Musibetleri yine enseden hafif bir tokat görmeliyiz. Lem’alar’daki “Şefkat Tokatları”nı hatırlayın. Hazreti Pîr, ilk defa da, kendisinin yediği, “Yedim!” zannettiği şefkat tokatlarından bahsediyor. O, tokat yiyecek bir şey yapmıyor fakat bahsediyor; ilk defa kendi yediği tokatlardan bahsediyor. Bir de böyle bir şey düşünmeli. Hani, düşünülecekse bunlar düşünülmeli…

   Varsın akrepler akrepliğin gereğini yapsınlar; mefkûre kahramanlarına düşen, ahsen-i takvîme yakışan bir duruş sergilemek, “ızdırârî beslenme” ile pişmek ve adeta dua koroları teşkil etmektir.

Yoksa ehl-i dalaletin, firak-ı dâllenin yaptığı şeyleri anlatırsanız; onlar karakterlerinin gereğini yapıyorlar: Kur’an ifadesiyle: كُلٌّ يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ “Her insan kendi seciye ve karakterine göre davranır.” (İsrâ, 17/84) Herkes, karakterinin gereğini sergiler! Canavar, canavarlığını; yılan, yılanlığını; akrep, sokmasını mutlaka gösterir. Hani var ya, halk hikâyelerinde: Kurbağa ile akrebin arkadaşlığı… Akrep sudan geçemiyor; suyun içine gelince, kurbağa onu geçiriyor. Sonunda sokuyor onu. “Ee bu nasıl kardeşlik?!.” diyor, “Ee huyum benim!” diyor, “Karakterimin gereğini yaptım!”

Evet, öyle bilmek lazım; onlar, karakterlerinin gereğini sergilediler. Allah, o duruma düşürmesin!.. O bir şenâat ve denaettir; ahsen-i takvîme mazhar insan yapısına karşı, kalbî-ruhî, maddî-manevî anatomisine karşı saygısızlıktır. Bir âbide olarak yaratılan insan, o durumlara düşmemeli; Kur’an’ın ifadesiyle, أُولٰئِكَ كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ “Onlar hayvanlar gibidirler, belki hayvandan da aşağıdırlar.” (A’râf, 7/179) Bu derece sukut etmemeli!.. Evet, “Ne irfandır veren ahlâka yükseklik, ne vicdandır / Fazîlet hissi insanlarda Allah korkusundandır / Yüreklerden çekilmiş farz edilsin havfı Yezdân’ın / Ne irfanın kalır te’sîri kat’iyyen, ne vicdanın.” diyor Âkif, ruhu şâd olsun. Onlar, o karakterlerinin gereğini sergiliyorlar.

Fakat acaba biz, Cenâb-ı Hakk’ın bize eltâf-ı Sübhâniyesi ölçüsünde bir cehd ü gayrette bulunduk mu? Veya o ölçüye müteveccih olma ve ona ulaşmayı gâye-i hayal yapma şeklinde, acaba O’nun bize lütfettiği bütün imkânları o mevzuda seferber ettik mi? Yoksa yer yer kendimizi öne çıkararak, kendi çıkarlarımızı/mülahazalarımızı mı düşündük? Biraz evvel arz ettim: “Yokluğunda var olan, varlıkta bilmez yokluğu / Sohbet-i yâr lezzetini bilmez beyim, ağyâr olan.” Yâr’ı, âğyâra dilbeste olmuş kimse, nasıl bilecek ki?!. Evet, kendimize bağlamış olabiliriz bunu.

Bence hadiseler bizi “ızdırârî beslenme”ye sevk etmeli. “İhtiyarî beslenme” biraz “Acaba olmasa da olur mu?!” duygu ve düşüncesi uyarır. Şimdi o zaman biz, dua duygumuzu, teveccüh duygumuzu, tazarru duygumuzu daha da güçlendirerek, topyekûn bir koro teşkil ederek, O’na yönelmeliyiz. Hazreti Pîr ifadesiyle, “Nasıl ki sadaka, belayı ref’ eder, ekseriyetin hâlis duası dahi, ferec-i umumîyi cezbeder.” Öyle ise biz, dua, tazarru ve niyaz koroları oluşturmalıyız. Ve sonra bu badireden, bu gâileden akıllıca, mantıklıca sıyrılma yollarını araştırmalıyız. Bunlar, müzakere edilmeli…

   Kendi vatanımızda maruz kaldığımız haset ve adavet tsunamisi, dünyanın her yanında da farklı fırtınaların olabileceğini düşündürmeli ve bizi bir kısım makul metotlar geliştirmeye sevk etmelidir.

Ve yine şu müzakere edilmeli: Kendi ülkemizde, kendi toprağımızda… Yetiştiğimiz yerde geçmişimizi de biliyorlar, atalarımız da belli bizim; kaç cephede o ülkenin hürriyeti ve istiklali adına mücadele etmiş bir milletin evlatlarıyız! Âlem bizi biliyor, varsın onlar bilmesinler!.. Evet, öyle bir ülkede bize karşı bu kötülükleri, bu şenaati, bu denâeti irtikâp eden insanların varlığı, çok farklı kültürlerde yetişmiş insanların da aynı şeyi yapabileceğini gösteriyor.

Öyle ise -bakın- kendi ülkenizde bu türlü şeylere maruz kalınca, din-diyanet açısından, kültür açısından, anlayış açısından çok farklı olan insanlardan da aynı tepkiler ile karşı karşıya kalabilirsiniz. Öyleyse bu meseleyi öyle hesap ederek, kendinizi ona göre ayarlayın!

Neden? Çünkü siz, evrensel bir dinin temsilcileri olarak güneşin doğup-battığı her yere nâm-ı celîl-i Muhammedî’yi götürüp bir bayrak gibi dalgalandırma mecburiyetindesiniz. “Benim adım, güneşin doğup-battığı her yere ulaşacaktır!” buyurmak suretiyle, hem size bir gâye-i hayal, bir mefkûre, bir ideal gösteriyor; hem de aynı zamanda gayptan haber veriyor, “Öyle olacak!” diyor. Siz, bu mevzuda ahd ü peymânda bulunmuşsanız şayet, bence kendi ülkenizde bu türlü belâ ve mesâibe maruz kalınca, başka yerlerde de olur. Öyle ise bu çaptaki tazyiki, maruziyeti, mağduriyeti, mahkûmiyeti, mazlumiyeti, mahcuriyeti ve “müttehem bi’l-irhab” olmayı (terörle itham edilmeyi) -hani “terör örgütü” falan dediler ya şom ağızlar- bunları hesaba katın; “Burada olduğuna göre, başka yerlerde de -hafizanallah- bu türlü şeylerle karşılaşabiliriz.” deyin.

Öyle ise mahrûtî bir bakış ile, bütün insanlığa böyle bakmalı; bütüncül bir nazar ile bakmalı. Farklı karakterlerdeki insanlar, bir gün, karakterlerinin gereğini ortaya koyarlar. Öyle ise dünyayı doğru okumak lazım; insanlara bir şey anlatacak, bir şey okuyacaksak, evvelâ o insanları, o toplumu kendi kültürleriyle doğru okumamız lazım. On defa düşünecek, bir kere söyleyeceksiniz!

Şimdi bu öyle bir ders ki!.. Size meseleye evrensel hale getirme adına kitaplarla ve mücelletlerle ifade edilemeyecek bir dersi veriyor Sâhib’i.. O Sâhib-i Zîşân’a, canımız kurban olsun!.. Yaptığı her şey, yerinde, isabetlidir. İnsanlığın İftihar Tablosu’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) onları bir yönüyle revâ gören Allah (celle celâluhu), size revâ görmüş, çok mu?!. Büyütmeyin onu, başınıza gelenleri!.. Bir de meselenin böyle bir yanı var.

Evet, o açıdan oturup-kalkıp bir taraftan “Başımıza gelen şeyler, şundan oldu!”; bir taraftan “Doğru, misyonumuzu edâ edemedik. Bütün argümanları o istikamette kullanamadık!”; bir taraftan da “Umum dünya konjonktürünü nazar-ı itibara alarak, demek bundan sonra Hizmet metotlarımızı, sistemimizi yeniden ayarlamamız lazım!..” mülahazası ile meşgul olmalıyız. Bunlar etrafında muhaverelerimizi zenginleştirerek, Sohbet-i Cânân ile kalblerimizi güçlendirerek, bu dönemi böyle değerlendirmeliyiz.

   Kalbî ve ruhî diriliş vesilelerini yerine getirip Allah’ın havl ve kuvvetine sığınmalıyız; o Müfettihü’l-ebvâb’ın nice kapılar açacağına dair ümidimizi hep korumalıyız!..

Ayrıca, bize ait yazılmış kitaplar var. Kitap ve Sünnet var başta. O Kitap ve Sünnet’in çağlara göre değişik yorumlarını, bırakılan uçları değerlendiren müçtehidîn-i ızâm, müceddidîn-i fihâm var. Çağa göre Kitap’ta, Sünnet’te bırakılmış uçlar vardır; bu uçlar, “ictihad”a, “istinbat”a, “istahrac”a, “tercih”e dayalı bir kısım açıklamalar ister, hâşiyeler ve şerhler ister. Bunu da o müçtehidîn-i ızâm, ulemâ-i sâlihîn, evliyâ, asfiya, ebrâr ve mukarrabîn; hususiyle müceddidîn-i ızâm, Ömer İbn Abdülaziz’ler, Hazreti Gazzâlî’ler, İmam Rabbânî’ler, Şâh-ı Geylânî’ler, Muhammed Bahâuddin Nakşibendî’ler, Mustafa Bekrî-i Sıddîkî’ler veya Ehl-i Beyt imamları İmam Zeyd’ler, İmam Câfer-i Sâdık’lar yapmışlar. Onlar, bir yönüyle, sönmek üzere olan o mumu yeniden parlatmışlar; yeni bir güç, yeni bir kuvvet, yeni bir enerji ve yeni bir sinerjiye sebebiyet vermek suretiyle yeni bir canlılık sergilemişler, yeni bir diriliş ortaya koymuşlar, Allah’ın izni ve inâyetiyle. Bu kitapları müzakere mevzuu yaparak, ciddiyetle müzakere etmemiz lazım. Çağımızda yazılan şeyleri bir araya getirerek müzakere etmek suretiyle kendimizi yenilememiz lazım.

Bu sayedeki “kalbî diriliş” Allah’ın izni ve inayetiyle, iradelerinize öyle bir güç ve kuvvet verecek ki, hakikaten, belki kendi kendinize -böyle- Kırkpınar’da destede güreşenler gibi, “Başpehlivan gelsin karşıma benim!” diyeceksiniz; “Benim karşıma başpehlivanlar gelsin!” falan. On tane insanla şerâre üretmek üzere şirret karşınıza çıksa, “Topunuz birden gelin!” falan, diyecek kadar iradeyi güçlendirmek lazım o mevzuda. Allah’ın o mevzudaki havl ve kuvvetine güvenmek lazım. Ve her zaman vird-i zebânımız, تَبَرَّأْنَا مِنْ حَوْلِنَا وَقُوَّتِنَا، وَالْتَجَأْنَا إِلَى حَوْلِكَ وَقُوَّتِكَ، يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ “Kendi havl ve kuvvetimizden teberrî ediyor, fersah fersah uzaklaşıyoruz. Sen’in havl ve kuvvetine sığınıyoruz, bizi ondan mahrum etme, ey yegâne merhametli, Erhamürrâhimîn!” Günde defalarca, özellikle ezan-ı Muhammedî okunurken, حَيَّ عَلَى الصَّلاَةِ، حَيَّ عَلَى الْفَلاَحِ’ta söylüyoruz: لاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِاللهِ

Zira Sâhib-i Şeriat (sallallâhu aleyhi ve sellem), لاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِاللهِ، كَنْزٌ مِنْ كُنُوزِ الْجَنَّةِ “Allah’ın havl ve kuvvetinden başka bir dayanak olmadığına inanıp bunu ikrar etmek Cennet hazinelerinden bir hazinedir.” buyuruyor. İşte muhariplerin, mücadele edecek insanların -bir yönüyle- Cennet’teki stokları, depoları, esas silah depoları diyor ona.

Allah’ın havl ve kuvvetine sığınan birisi, Allah’ın izniyle cihana meydan okuyabilir. Hazreti Pîr’in okuduğu gibi: “Yüzer milyon başların feda oldukları bir kudsî hakikate, başımız dahi feda olsun. Dünyayı başımıza ateş yapsanız, hakikat-ı Kur’âniyeye feda olan bu başlar, zındıkaya teslim-i silâh etmeyecek ve vazife-i kudsiyesinden vazgeçmeyecekler inşâallah!”

Bakın, Allah, zayıf gibi görünen, küçük görünen, bir yönüyle başkalarının hafife aldığı insanlara koca devletlerin yapamadığı şeyi yaptırmış. Bu, öyle bir teveccüh, öyle bir iltifattır ki!.. Hani İmam Zeynülâbidîn’in ifadesiyle, “Yâ Rabbi! Senin şükrüne nasıl mukabelede bulunabilirim ki; ‘Eş-şükrü lillâh!’ dediğim zaman, o bile Senin lütfun. Onu alıp bir kere daha ‘Eş-şükrü lillâh!’ demem icap ediyor. İki defa dedirttin, daha yürekten ‘Eş-şükrü lillâh! Eş-şükrü lillâh! Eş-şükrü lillâh!’ demem gerekiyor.” Bu kadar nimetlerle serfirâz kılınan insanlar, “Eş-şükrü lillâh!” demeli!..

Cenâb-ı Hakk’ın, bir kapı kapatırsa şayet, bin kapı açacağından hiç endişeniz olmasın! “Bir kapı bend ederse, bin kapı eyler küşâd / Hazreti Allah, efendi, Müfettihü’l-ebvâb’dır.” diyor şair. Bir kapı bend ederse, kapatırsa, bin kapı eyler küşâd; Hazreti Allah, Müfettihü’l-ebvâb’dır!..

يَا مُفَتِّحَ اْلأَبْوَابِ، اِفْتَحْ لَنَا خَيْرَ الْبَابِ، إِنَّكَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ، وَبِاْلإِجَابَةِ جَدِيرٌ، وَكُلُّ عَسِيرٍ عَلَيْكَ يَسِيرٌ * اَللَّهُمَّ عَلَيْكَ بِأَعْدَائِنَا كُلِّهِمْ أَجْمَعِينَ، وَلاَ تُبَلِّغْهُمْ آمَالَهُمْ، وَانْصُرْنَا عَلَيْهِمْ؛ إِنْ كُنْتَ تُرِيدُ هِدَايَتَهُمْ وَتَلْيِينَ قُلُوبِهِمْ، وَسَوْقَهُمْ إِلَى الْحَقِّ وَالْعَدَالَةِ وَاْلاِسْتِقَامَةِ وَالْوِفَاقِ وَاْلاِتِّفَاقِ وَالْمَحَبَّةِ إِلَيْنَا وَإِلَى خِدْمَتِنَا، فَاهْدِهِمْ فِي أَقْرَبِ أَقْرَبِ أَقْرَبِ أَقْرَبِ زَمَانٍ؛ وَإِلاَّ اَلْجِمْ أَفْوَاهَهُمْ، وَاغْلُلْ أَيْدِيَهُمْ وَأَرْجُلَهُمْ، وَاهْزِمْهُمْ، وَزَلْزِلْهُمْ، وَشَتِّتْ شَمْلَهُمْ، وَفَرِّقْ جَمْعَهُمْ، وَمَزِّقْهُمْ كُلَّ مُمَزَّقٍ، وَاجْعَلْ بَأْسَهُمْ بَيْنَهُمْ، وَلاَ تُبَلِّغْهُمُ اْلآمَالَ * وَصَلَّى اللهُ عَلَى سَيِّدِنَا وَسَنَدِنَا وَشَفِيعِ ذُنُوبِنَا وَمَوْلاَنَا مُحَمَّدٍ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، آمِينَ وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

“Ey en açılmaz kapıları açtıran, en sarp yokuşları aştıran Rabbimiz!.. Bize de hayırlı kapılar aç; problemlerimizin halli için ferec ve mahreç nasip eyle. Muhakkak Sen her şeye gücü yeten Kadîr’sin. Dualarımıza icâbet etmek Sana ne de çok yakışır!.. Her zorluk Senin için kolaydır; doğrusu, zorluk Senin için asla söz konusu değildir. Bize karşı düşmanlık yapanların hepsini Sana havale ediyoruz. Onları kötü emellerine ulaştırma. Onlara karşı bize yardımcı ol. Allah’ım, şayet hidayetlerini ve kalblerini yumuşatmayı murad buyuruyorsan ve onları hakka, adalete, istikamete, vifâka, ittifaka, şahıslarımıza ve Hizmet’imize karşı muhabbete sevk etmeyi diliyorsan, bunu yakın, en yakın, yakınlardan yakın bir zamanda gerçekleştir, onları çabucak hidayete erdir. Yoksa Sana havale ediyoruz!.. Şayet muradın onların hidayeti değilse, Rabbimiz, o hak-hukuk tanımaz, insanlıktan nasipsiz, tiran bozması azgın ve taşkınların ağızlarına gem vur.. ellerini, ayaklarını bağla.. o azgınlar güruhuna karşı gücünün/kuvvetinin büyüklüğünü göster ve onların kuvvetlerini, aşırılıklarını, dalaletlerini, güçlerini, birliklerini, şer ve zulüm istikametinde kullandıkları malzemelerini, ittihat ve ittifaklarını paramparça hale getir; hepsini zîr ü zeber eyle!. Birlik ve düzenlerini boz.. cemiyetlerini paramparça hale getir.. hepsini bölük-pörçük et.. birbirlerine düşür.. kirli emellerine ulaşmalarına müsaade etme!.. Efendimiz, yegâne dayanağımız, günahlarımıza karşı şefaatçimiz ve yâr-ı vefâdârımız Hazreti Muhammed’e salât ü selam ederek ve Âlemlerin Rabbi olan Zâtına karşı hamd ü sena hislerimizi seslendirerek bunları Sen’den istiyoruz. Dualarımızı kabul buyur, Rabbimiz!..”

Bamteli: DEĞMEZ Mİ?!.

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Ne acıdır, Allah’a doğru giderken takılıp yolda kalmak!..

İnsan, kendiyle yüzleşirse, kendini doğru okur; kendinde olup-biten şeyleri okur. Bununla bir taraftan bu fihristi değerlendirerek tekvinî emirleri hallaç etmeye yönelir; bir diğer taraftan da Rabbiyle olan münasebetlerinin ne ölçüde olduğunu kontrol eder. Daha sıkı durması gerekiyorsa, daha sıkı durur; düşe-kalka yürüyorsa şayet, koltuk değneği aramaya koşar ve birilerine dayanır. Büyüklerin, selef-i sâlihînin yaptığı gibi, “İçimde şu olumsuz duygular var, şu hisler var. Allah aşkına, bana bir şeyler söyleyin de ben bunlardan sıyrılayım!” der. Kendini bir hasta gibi, hâzık hekim saydığı insanların kucağına atar, “Ne olur, derdime bir derman; ne olur, derdime derman!” der.

Böyleleri -Allah’ın izniyle- patikalarda bile şaşırmadan asfaltta yürüyor gibi yürür giderler. Öbürleri, şehrâhta yürüyormuş gibi görünürler ama patikada olandan daha fazla tökezlerler, kapaklanırlar; düşe-kalka yürürler ve hiç farkına varmadan bir yerde de takılır yollarda kalırlar. Ne acıdır, Allah’a doğru giderken takılıp yolda kalmak!..

Onun için Cenâb-ı Hak, imanı nasip etmiş, lütfetmiş. Elimizde değil… Öyle bir ortamda neş’et ettiğimizden dolayı, bazılarımız -bir yönüyle- anne-babanın bu mevzuda sergiledikleri tavır ve davranışlarla taklidî bir şeye ulaşmışızdır. Bazılarımız bulmuştur sağlam bir insan, bir mürşîd… “Her mürşide el verme ki, yolunu sarpa uğratır / Mürşidi kâmil olanın, yolu gayet âsân imiş.” der, Niyazî-i Mısrî. Allah, bazılarımızın yolunu bir mürşide uğratmıştır; o mürşîd de o insanların ellerinden tutmuş, istifhamlarını gidermiş, tereddütlerini izale etmiş ve görmeleri gerekli olan şeyi hakkıyla görmeye onları hazırlamıştır, Allah’ın izniyle.

   Hizmet, Söğüt’ün bağrındaki metamorfozla kozadan kelebeğe yürüme vetiresi türünden bir süreç mi yaşıyor?

Biraz evvel bir arkadaşımızın dediği gibi: “Şimdi bir metamorfoz mu yaşıyoruz?” Yani dar bir alandaydık, tırtıl gibi idik; Kayı Boyu’nun Söğüt’te bir tırtıldan metamorfoz ile bir kelebeğe dönüşmesi ve sonra bütün âlemde, cihanın dört bir yanında pervaz edip dönmesi gibi, acaba biz de ona doğru mu gidiyoruz, bir metamorfoz mu yaşıyoruz?!. Bu tazyiklerle, bu reddedilişlerle, bu bir türlü sindirilemeyişlerle, kabul edilmeyişlerle, taziplerle, tehcirlerle, tehditlerle, tenkillerle, hapse atılmalarla, işkence görmelerle, acaba Cenâb-ı Hak bir metamorfoz mu yaşatacak bize?!..

Arkadaşın dediği doğru gibi; galiba Allah (celle celâluhu) öyle bir metamorfoz yaşatıyor. Diyor ki: Dar bir Türkiye’de anlatacağınız şeyleri, siz, ancak bir ülkenin insanına o darlıkta anlatabilirdiniz. Oysaki taahhüt ettiğiniz, üzerinize aldığınız mesaj, evrensel bir mesaj, dünyanın dört bir yanına duyurulması gerekli olan bir emanet. Bunu da her nesil nereye kadar götürecekse, oraya kadar götürmekle mükellef!..

Öyle bir mefkûreye gönlünü kaptıran bir insan, himmetini âlî tutar, öyle büyük şeyler düşünür ki!.. Aslında, “Allah’ın izniyle Cenâb-ı Hak imkan ve fırsat verirse bana, beni o işte istihdam ederse şayet, bir helezon yapmaya muvaffak kılarsa, o helezonun bir ucunu da Cennet’in kapısına dayamaya muvaffak kılarsa, ben, ona bile tâlibim!” demeli, çok âlî şeylere tâlip olmalı!.. Dûn himmet olmamalı, bayağı bir himmet olmamalı; çok büyük şeyler istemeli Allah’tan!..

Fakat bütün bunların yanında kendini alabildiğine küçük görmeli!.. “Ey benim Yüce Allah’ım! Büyük, yalnız Sen’sin! Sen, o Allah’sın ki; karınca gibi termitlere kocaman kubbeler yaptırtıyorsun. Ahsen-i takvîme mazhar ettiğin insanı, dünya çapında bütün insanlığı istiap edebilecek bir çatıyı inşâ etmeye niye muvaffak kılmayacaksın ki?!. Ahsen-i takvîme mazhar etmişsin; insan, ne karıncadır, ne termittir, ne örümcektir, ne de sinek. Sen’in لَقَدْ خَلَقْنَا اْلإِنْسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ “Muhakkak ki Biz insanı, en güzel şekil ve en mükemmel kıvamda yarattık.” (Tîn, 95/4-5) dediğin, tebcîl ettiğin ve melâike-i kirâma, “İşte bu kıbleye doğru yönelin!” dediğin, Hazreti Âdem’e doğru onları yönlendirdiğin insanoğlu…

İnsana bu büyük işleri yaptırtması, Cenâb-ı Hakk’ın kudret-i bâhiresinden, irâde-i şâmilesinden, meşîet-i Sübhâniyesinden, ilm-i muhîtinden uzak değil ki, olmasın!.. Evet, O (celle celâluhu) her şeye kâdirdir. “Kün, fe-kân!” tezgâhında, her şey bir “Ol!” deyivermekle oluverir, Allah’ın izni ve inayetiyle. Ama siz o meseleyi nereye kadar götürürsünüz? Geçmiştekilere bakın! Râşid Halifeler (radıyallâhu anhüm), o Kamer-i Münîr’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) etrafında hâle idiler, ışık halkaları halinde idiler. Bir yere kadar götürdüler, bir yerde önleri kesildi; “Oraya kadar!” Arkadan gelenlere emanet ettiler; onlar da o emanete sahip çıktı ve alıp bir yere kadar götürdüler. Birileri, başka bir yere kadar götürdü, götürdü… Bidayette arz ettiğim gibi, himmetlerini âlî tuttular, yolda uykuya dalmadılar. Yolda kendini uykuya salan, âlem gider de, o kalır, kaldığı yerde. Âlem, gider de, o kalır, kaldığı yerde!..

   Türkiye’de bazı kapıların size kapanmasından dolayı müteessir olmayın; Allah, Müfettihü’l-ebvâb’dır; dilerse, bir kapıya bedel bin kapı açar!..

Bu emanet, bu gün sizin üzerinizde ise, bunu falanı-filanı idare edenlerden beklemeyin! Onlar, idare tutkusuyla, şöhret tutkusuyla, sadece kendi iktidar ve kendi saltanatlarını sağlama bağlama adına ellerinden gelen elli türlü argümana başvururlar. Elli türlü demagojiye başvururlar; Makyavelistçe hareket ederler. Ama siz kendini tamamen “i’lâ-ı Kelimetullah”a adamış, “Nâm-ı Celîl-i İlahî her yerde bayrak gibi dalgalansın. Şu ezan-ı Muhammedî, her yerde -bizim minarelerimizden yükseldiği gibi- yükselsin!” mülahazasına bağlı insanlar olarak hareket ederseniz, Allah da (celle celâluhu) önünüzde kale kapıları gibi ne kapılar açar, ne kapılar açar!..

Zira O (celle celâluhu), Müfettihü’l-ebvâb’dır. Türkiye’de bazı kapıların size kapandığına müteessir olmayın. “Bir kapı bend ederse, bin kapı eyler küşâd / Hazreti Allah, efendi, Müfettihü’l-ebvâb’dır.” Evet, O, bir kapı bend ederse, kapatırsa, bin kapı eyler küşâd. Küşâd, açmak, açılış yapmak manasına Farsça bir kelime; küşâd eyler, “açar” demek. “Hazreti Allah, efendi, Müfettihü’l-ebvâb’dır.” diyor, Hak dostu.

Siz de يَا مُفَتِّحَ اْلأَبْوَابِ، اِفْتَحْ لَنَا خَيْرَ الْبَابِ “Ey en açılmaz kapıları açtıran, en sarp yokuşları aştıran Rabbimiz!.. Bize de hayırlı kapılar aç; problemlerimizin halli için ferec ve mahreç nasip eyle.” deyin. Hem de sadece خَيْرَ الْبَابِ “en hayırlı bir kapı” değil, أَبْوَابًا كَثيِرَةً بِالْخَيْرِ “hayırlı çok kapılar” aç Allah’ım bize!.. Sen’in nâm-ı Celîlini, Habîb’inin nâm-ı Celîlini duymadık insan kalmasın.

Herkese onu -belli ölçüde- götürelim. Onlar içinde -bir yönüyle- “Biz de sizdeniz!” diyenler olsun, saff-ı evveli teşkil edenler; “Size sempati duyuyoruz!” diyenler olsun; “Size karşı çıkmıyoruz!” diyenler olsun; “Sizin ile anlaşılabilir!” diyenler olsun; “Sizi radikal görmüyoruz!” diyenler olsun; “Sizin ile dünya huzuru temin edilebilir!” diyenler olsun… O “kabul” hangi çerçevede, hangi seviyede olursa olsun, bu, sizin için bir kazanımdır ve nezd-i Ulûhiyette hora geçen hususlardandır. Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm’ı (sallallâhu aleyhi ve sellem) şâd eden, şâd u hürrem eden, odur.

   Neticede O’nun sofrasına oturup “Kardeşlerim!..” hitabına mazhar olmak varsa, zindana, işkenceye, hicrete, çekilen her şeye değmez mi?!.

Bugün bir arkadaşınız bir rüya aktardı. Şimdiye kadar Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) yüzlerce hadisede temessül buyurdu. O mazlumların, mağdurların, zulme uğrayanların, gadre uğrayanların, azledilenlerin, tevkif edilenlerin, ta’zîb edilenlerin gördüğü belki beş yüze yakın müşahedede, bazen doğrudan doğruya, yakazaten, bazen de rüyada Efendimiz temessül buyuruyor. Râşid Halifeler efendilerimiz de geliyorlar fakat benim arkadaşlardan dinlediğim kadarıyla yüzde ellisinde Efendimiz var. Bugün de beni ağlatan bir şey oldu; bir kardeşimiz orada gördüğü bir rüyayı hemen yazmış, bir arkadaşımıza dikte etmiş; o da getirdi, bana okudu:

“Zindanda… Sıkıntı içindeyiz, orada.” O türlü yerlere, o hücrelere girmeyen, orada işkence görmeyen, orada o gardiyanların tafrasına maruz kalmayan, orada hakaret görmeyen insan, orada ne türlü -Freud’un ifadesiyle- anguazların yaşandığını bilemez. Şefkat âbidesi, o türlü tazyikler altında, sarsılmasınlar diye geliyor, ara sıra aralarına giriyor, “Bakın, Ben sizinle beraberim!” diyor. Sana can kurban! Sen bizim ile beraber olduktan sonra, ömür boyu olsa katlanırız ona!.. Ve bunu böyle diyenlerin sayısı da -eskilerin ifadesiyle- “layü’ad ve layühsâ” sayılamayacak kadar çok.

Yine teşrif buyuruyor; o arkadaşın anlattığına göre, arkasındakilere diyor ki: “Şuraya üç tane sofra serin! Oraya Benim bu hücrelerdeki, zindanlardaki kardeşlerim otursun! Bu ortadaki sofraya Ben oturayım. Bu son, üçüncü sofraya da benim sahabilerim otursun!” Sahabîlerden biri, belki de bir kaçı: “Yâ Rasûlallah! Niye öyle?!. ” diye soruyor. Buyuruyor ki: “Onlar, Benim âhirzamanda gelen kardeşlerim!..”

Teveccüh bu olunca, bence, insan, preslense, paletler altında kalsa bile, yeğdir, değer!.. O (sallallâhu aleyhi ve sellem) sizin ile beraber ise, varsın Allah’tan kopmuş insanlar, sizi karşılarına alsınlar, size işkence etsinler, azaba doymazlık, ta’zîbe doymazlık içinde tazip üstüne tazipte bulunsunlar!.. Ne önemi olur, Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) sizinle beraber olduktan sonra, Allah’ın teveccühü sizinle beraber olduktan sonra!.. Yarınsız insanlar, bugün mutlu ve mesut yaşayabilirler ama yarını olan insanlar, bence, yarınları için çalışmalılar; dünyada yarınları için, kabirde yarınları için, âhirette yarınları için, yarınlar ötesi yarınlar diyeceğim Cenâb-ı Hakk’ın Cemâl-i bâ-Kemâlini müşahede yarınları için, Cuma yamaçlarında Zât-ı Ulûhiyeti temâşâ yarınları için. Cenâb-ı Hak, bu “yarın”lar ile serfirâz kılsın sizleri!..

  Ne nankörlük ne de kibir; tahdîs-i nimet şiarımız olmalı!..

Hani siz, deseniz de, demeseniz de, şöyle de düşünüyor olabilirsiniz: Biz zaten bu meseleye dilbesteyiz, Allah’ın izni ve inayetiyle. Hiçbir şey görmesek, hiçbir rüya ile bu mevzuda teyîd almasak, hiçbir yakaza ile harekete ve metafizik bir gerilime geçmesek de şu andaki konumumuz itibarıyla Allah’a binlerce hamd ü senâ olsun!.. Bizi Müslüman yaratmış, dünya muhabbetini kalbimizden silip atmış; bizi cebrî olarak Kendine tevcih etmiş, sonra da demiş ki: Siz, misyonunuz itibarıyla dar Türkiye’nin adamları değilsiniz. Fakat ihtiyarî olarak hicret yapmamıştınız; Ben de ensenize hafif birer tokat, şefkat tokadı vurarak, sizi cebrî hicrete sevk ediyorum! Dağılın dünyanın dört bir yanına. Müslümanlığı, Asr-ı Saadet’te yaşanan şekliyle insanlığa tanıtın! Herkesle kucaklaşan insanları; siyahıyla, beyazıyla, pembesiyle, turuncusuyla, herkes ile kucaklaşan insanları, herkese bağrını açan insanları dünyaya gösterin.

O Türkçe Dil Olimpiyatları’nda gördüğünüz gibi, siyah ile beyaz, birbirine sarılıyor. Bir dönemde o onu yer zannediyordu, o da onu yer zannediyordu. Beyazlar dünyasında “Siyahlar, beyazları yiyor; yamyamlar, insan yiyor!” diyorlardı. Belki o dünyada da “Aman beyazların dünyasına uğramayın; onlar, yamyam gibi insanları yerler!” diyorlardı. Fakat orada -siz de gözünüzle görmüşsünüzdür- siyah ile beyazın, birbirlerine sarılırken, ayrılma hicranıyla hıçkıra hıçkıra ağladıklarına şahit oldum. Böyle bir birleşme, kubbedeki taşlar gibi başbaşa verme; dünya çapında böyle bir çatı oluşturma… Allah, sizi böyle çok önemli bir gâye-i hayalde istihdam buyuruyorsa; bu uğurda her şeye katlanılır, her şey çekilir; “Offf!”lar yerine “Oooh be!” filan denir, bu türlü şeyler karşısında.

Bir de bu arada “Biz kim, bu kocaman vazife nerede?!.” falan diyebilirsiniz, böyle düşünebilirsiniz. O da size ait faziletin ayrı bir derinliği; zaten işin büyüklüğü orada. Bir taraftan o İlahî nimetleri görmek, ihsanları görmek; diğer yandan onların Allah’tan olduğunu bilmek. Görmemek, nankörlük olur; görüp kendine vermek, kibir olur, gurur olur, ucub olur, fahir olur ki batanları batıran hastalıklar, virüslerdir bunlar.

Bir taraftan nankörlüğe girmemek, bir taraftan da kibre, gurura, ucba, kendini beğenmeye düşmemek için diyeceksiniz ki: “Evet bu güzellikler var! Fakat güzellikler, bana lütfedenindir; benim değildir.” Hani bir insan, süslü bir hil’ati giymiş de güzel olmuş; edasına, endamına, numarasına uygun bir şey giymiş ve “Aman ne güzel oldum!” falan demiş. Hazreti Pîr’in bu mevzuyu anlatırken dediği gibi, “Evet, ben güzelleştim. Fakat güzellik libasındır ve dolayısıyla libası bana giydirenindir; benim değildir.” demelidir ki, insan “tahdîs-i nimet”te bulunmuş olsun, hem küfrandan hem de fahirden kurtulsun.

Bu düşünceyle, اَلْحَمْدُ لِلَّهِ demek.. اَلشُّكْرُ لِلَّهِ demek.. اَلْمِنَّةُ لِلَّهِ demek. Bu mülahazayla, Cenâb-ı Hakk’ın (celle celâluhu) üzerinizdeki nimetlerini hatırlayabilir, yâd edebilir ve yüreğinizden koparcasına hamd ü senâ ile metafizik gerilime geçebilirsiniz.

   “Cebrî hicret” ile gidenlerin, gayr-ı müslim şahıs veya devletlere sığınmaları, zillet midir?

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de Mekke-i Mükerreme’den Medine-i Münevvere’ye hicret buyurdu. O gün Medine’nin çevresi, Yahudiler ile muhât idi; Kaynuka, Kureyza, Nadır Yahudileri ve yanı başlarında Hayber saltanatları vardı. Orada o Evs ve Hazrec’den çokları da henüz iman etmemişlerdi. Yetmiş, seksen veya yüz insanın iman etmesiyle, orayı bir güven yeri sayarak, onlar tarafından himaye göreceğine inanarak, Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) maskat-ı re’si (doğum yeri) olan, tev’emi (ikizi) Kâbe’den ayrıldı; oraya gitti. Hicran duyarak ayrıldı.

Bilirsiniz, Mekke’den ayrılırken döndü, Beytullâh’a karşı baktı: “Eğer kavmim beni senden uzaklaştırmasaydı, ben uzaklaşmazdım!” dedi. Canım çıksın; gözyaşları şakır şakır akmaya başladı. İnsan idi… Sabırlı idi, mukavemetli idi, immün sistemi çok güçlü idi, yani “iman-ı billah”ı, “marifetullah”ı, “muhabbetullah”ı, “zevk-i rûhânî”si aşkındı ama -bir yönüyle- O da insandı. Doğduğu yer, maskat-ı re’si, annesinin evi, kardeşlerinin-dostlarının bulunduğu yer… Orada O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) suikast yapmayı planlıyorlardı; O da ayrılma mecburiyetinde kalıyordu.

Bu, zillet değildi; bu, bir yönüyle her yerde Ruh-i Revân-i Muhammedî’nin şehbal açmasına bir yolculuk idi, bir seyahat idi. Şöyle-böyle Kendisine kucak açanları değerlendirerek, Allah’ın izni ve inayetiyle, düşündüğü gibi de olmuştu. Gün geldi, Mekke’ye göre sadece onda bir sayılan o Medine, âdetâ cihanın pâyitahtı haline geldi. O güne kadar adı “Yesrib” idi, silindi; birden bire “medeniyet merkezi” manasına “Medine” dendi. Medine dendi; ad, değişti. İnsanlar da duygu-düşünce değişikliği yaşadı. Her şey değişti orada, her şey güllük-gülistanlığa döndü.

O (sallallâhu aleyhi ve sellem) da cebrî bir hicret yapmıştı. Gayr-ı müslim şahıs ve devletlere sığınma… Hayır, O, bir izzet peşinde idi esasen; Cenâb-ı Hakk’ın emriyle öyle yapmıştı. Biz de öyle yapılacağı mülahazasıyla O’nun yaptığı gibi yapıyoruz; zâlimin işini kolaylaştırmama, bize zulmetmelerine fırsat vermeme, onları şaşırtma mülahazasıyla. Bir tabya idi bunlar; farklı bir mevzilenme idi bunlar; farklı bir müdafaa tarzıydı bunlar. Dolasıyla farklı oluşumlara sebebiyet verecekti.

   Medine’ye hicret eden Allah Rasûlü izzetliydi; Habeşistan’a sığınan Ashâb-ı Kirâm azizdi; günümüzün cebrî muhacirleri de zilletten fersah fersah uzak birer mefkûre kahramanıdır.

Bu açıdan, günümüzde de şuradaki bilmem radikal, taşkın, insanları öldürmekle -televizyon kameraları karşısında insanları kesmekle- kendilerini ifade etmeye çalışan, vahşî ruhların İslam’ın çehresini karartmasına karşılık, bir yerde o aydın çehreyi kendi aydınlığı ile gösterecek insanlara ihtiyaç vardı. Allah, sizi saçtı-savurdu tohumlar gibi, dünyanın dört bir yanına, tâ İslamiyet’in o güzel çehresini gösteresiniz. İster ülke-devlet olarak, ister sergerdanlar olarak, isterse serkârlar olarak, o gaddarların dünyasından başka taraflara tohumlar gibi saçtı, fideler gibi dikti; mevsimi gelince o tohum başağa yürüyecekti. İhlasın derinliğine göre, bire yedi başak, on başak verecekti; her başak, yüz dâne verecekti; birden bire sizin kendi ülkenizdeki “bir”, yedi yüz olacaktı, Allah’ın izni ve inayetiyle.

Şimdi cebrî hicret de -bir yönüyle- bu mülahazaya bağlı bir göç. Bir yüksek gâye-i hayal demek bu. Ha bunu biz düşünemedik; zamanında gönüllü -gerektiği ölçüde- gidemedik!.. Dâussıla duygusu, burnumuzun kemiklerini sızlatıyor. İzzet Molla’nın çok iyi bildiğiniz sözü: “Ben usanmam gözümün nuru cefadan ama / Ne de olmasa cefadan usanır, candır bu!” Normal; dâussıla, burnumuzun kemiklerini sızlatabilir. Fakat o, Cenâb-ı Hakk’ın istihdamı alanında hizmet etme nimeti ve hele onun gelecek adına vadettiği şeyler açısından bakınca… Biraz evvelki “sofralar” mülahazasını, rica ederim, nazardan dûr etmeyin!.. “Kardeşim, kardeşlerim!” dediği insanlardan olma iştiyakını nazardan dûr etmeyin!..

O seviyeye gelecekseniz, muvakkaten böyle bir ızdırap ve böyle bir sancı, annenin çocuğunu doğurmadaki sancısı gibi bir şeydir. O doğum tahakkuk ettikten sonra, her şey unutuluyor; o yavru bağra basılıyor âdeta. Bir yönüyle anne yeniden kendisinin var olması gibi bir duyguya kendini salıyor. Muvakkaten, öyle bir doğum sancısı gibi bir şey!.. Evet, muvakkat bir sancı vardır; fakat sonunda işte öyle bir netice olacaksa, bence, buna “eyvallah!” denir, اَلْحَمْدُ لِلَّهِ denir, اَلشُّكْرُ لِلَّهِ denir, zannediyorum. İnşaallah yakın gelecekte onu görürsünüz. Bir; meseleye öyle bakmalı.

Ashâb-ı Kirâm’ın Habeşistan’a hicreti de bu zaviyeden değerlendirilebilir: Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Tâif’e gitmeyi de -esasen- denedi; fakat oradakiler sözden-sazdan anlamayan ekâbir idi. O’na karşı saygısızca davrandılar. Fakat Habeşistan’da evvela onları dışarıdan gelmiş birer misafir olarak kabul ettiler. Sonra bir de hislerini alınca… Sizin arkadaşlarınızın hislerini, düşüncelerini alınca bölge insanlarının gönüllerini açmaları gibi… “Hazreti Mesih hakkında düşünceniz nedir?” deyince, Hazreti Cafer ilgili ayetleri okudu. Meryem Sûresi’nde (19/16-36) ve Âl-i İmran Sûresi’nde (3/35-63) tafsîlen anlatılıyor. Hazreti Meryem ve Hazreti Mesih’e ait vakıaları Kur’an’dan dinleyince, gözyaşlarını tutamadı Necâşî; yere indi, Hazreti Cafer İbn Ebî Tâlib’in yanına geldi. Elindeki sopa ile işaret etti; “Vallahi sizin ile bizim aramızda bu çizgi kadar fark yok!” dedi.

Şimdi bu yine, hicret ile -esasen- bir yerde tohum saçma idi; bir fideyi ekme demekti; bazı fideleri sürgüne hazırlama demekti. Ve bir gün onlar, ser çekecek ve nicelerinin başına gölgelik yapacaklardı, Allah’ın izniyle. Cafer İbn Ebî Tâlib’in riyasetinde gitmişlerdi. O’nun (radıyallâhu anh) hayatı hep böyle geçti. Medine-i Münevvere’ye Hayber vakıası esnasında döndü. Beş-altı sene sonra da -efendim- Mu’te vakıasında ruhunun ufkuna yürüdü, ordunun başında iken yürüdü. Başka bir derdi de yoktu. Hazreti Ali’nin ağabeyi, Ebu Tâlib’in oğullarının büyüğü, Cafer İbn Ebî Tâlib; o da o misyonu eda etmişti.

Dünyanın dört bir yanına giden arkadaşlarımız, inşaallah bu duyguyla, bu düşünceyle kendilerine terettüp eden misyonu edâ ederler ki bu katiyen zillet değil, aşağılık kompleksi değildir.

   Ülkemizde kadın, erkek ve bebeklere kadar uzanan zulmü, değişik milletlere anlatmak, kendi vatanımızı başkalarına şikâyet sayılır mı?

O benim vatanıma canım kurban olsun!.. O, “anaların vatanı”dır. O güzel vatan, Anadolu!.. “Küçük Asya” dediğimiz Anadolu!.. Analar her zaman dolu dolu evlatlar doğurmuş ve onlar her zaman -Mâlik İbn Nebi’nin ifadesiyle- “Âlem-i İslam’ın şimalinde, Devlet-i Aliyye-i Osmaniye olmasaydı, yeryüzünde Müslümanlık olmazdı!” dedirten hizmetler görmüşlerdir. İşte o evlatları doğurdu, o Anadolu.

O Anadolu, öyle bir ülke; o millet de öyle bir millet. Ama bugün onun başına musallat olan hükûmet, başka bir mesele. O hükûmetin içinde de -esasen- o zulmü, o ihtilâsı, o harâmîliği, o hırsızlığı irtikâp edenler, mahdut bir sınıf. Zannediyorum bir zelzele ile sarsıldıkları zaman, bir fay kırılmasıyla dağıldıkları zaman, bakacaksınız ki, o cephede sadece yirmi-otuz tane insan kalmış. Diğerleri, belli dönemlerde olduğu gibi, yine sizin İnternetlerinizin tuşlarına dokunup diyecekler ki: “Hakkınızı helal edin; hakkınızı yedik, sizin hakkınızda nâ-sezâ, nâ-becâ dırıltılarda bulunduk!” “Dırıltı” tabirine kırılmadınız, değil mi? “Dırıltılarda bulunduk!” diyecekler.

Evet, şimdi vatanın-milletin aleyhinde bulunmak başka bir meseledir; fakat o zulmü revâ görenlerin aleyhinde olmak ayrı bir meseledir. Medine’nin, Şam’ın aleyhinde olma değildir mesele; birinin aleyhinde olma söz konusu ise, Haccâc-ı Zâlim’in aleyhinde olma, Yezîd’in aleyhinde olma, bir manada Abdülmelik’in aleyhinde olma, Mervan’ın aleyhinde olma söz konusudur. Bunlar, o ülkenin, o beldenin, o muhitin insanının aleyhinde olma demek değildir.

Nasıl olursunuz ki?!. Şam’daki o Emevîler, Endülüs’ü fethettiler, bir yönüyle, Tarık İbn Ziyad ile. Ve sekiz asır orayı Batı Rönesans’ına ekollük yapacak bir ülke haline getirdiler. Nasıl diyebilirsiniz? Nasıl diyebilirsiniz ki, Abbasîler bir yerde, başkalarını yıktı, Bağdat’ta bir saltanat kurdular ama Rafizî yayılmasına karşı surlar-setler oluşturdular. Ve aynı zamanda ilme bir gelişme hızı verdiler ki, dördüncü-beşinci asırda, küre-i arzın çapını ölçecek insanlar yetişti. Beni Musa -hep arz ediyorum- küre-i arzın çapını ölçtüler; kaç metre? Meseleyi oraya kadar götürdüler, Allah’ın izni ve inayetiyle. Uçma denemeleri yaptılar. İbn Sina’lar yetiştirdiler, Harizmî’ler yetiştirdiler, Râzî’ler yetiştirdiler. Dünya tababetinde İbn Sina’nın kitapları yedi-sekiz asır okundu. Râzî’nin kitapları, yedi-sekiz asır okundu.

Dolayısıyla ülkenin kadınına da erkeğine de, ricâline de nisâsına da, şebâbına da kühûlüne de, şuyûhuna da (gencine, olgununa, yaşlısına da) canım kurban olsun. Can kurban olduğum bir ülkedir o ülke!.. Fakat bazen talihsizlikler yaşamış; bir yönüyle, liyâkati olmayan bir kısım kimseler gelmiş, musallat olmuşlardır. Ama saf, temiz, duru millet, hüsnüzannına yenik düşmüş; onları gerçekten o işin, o meselenin biricik temsilcisi gibi görme yanlışlığına düşmüştür, zühûlüne maruz kalmıştır.

   Engel olamadığımız bir zulmü başkalarına duyurmak, ne günahtır ne vebaldir ne de millete saygısızlıktır; aksine onu durdurmaya vesile olması ihtimaline binaen bir vecibedir.

Evet, bu açıdan vatana, millete karşı saygısızlık değil. Elbette değişik milletlere anlatacaklar o zulmü, tâ dünya -bir yönüyle- zulme “Dur!” desin artık. Cenâb-ı Hak o mübarek ülkeyi, bölgeyi dağılmaktan, saçılmaktan muhafaza buyursun! Yurdumuzdur… Orada evimize el koymuşlardır, malımıza-mülkümüze el koymuşlardır; önemli değil bunlar. Bizim, dünyada zaten dikili bir taşımız yok. Her şeyimize el koysalar bile, bu ülke bizim olsun yeter!

Amma, başındaki insanlar, o işe yetmez. Yetmediklerini gösterdi, kendilerini problemler sarmalı içinde buldular ve şimdi çırpınıp duruyorlar: “Şuraya mı dilencilik yapsak, buraya mı dilencilik yapsak?!.” Sizi yok etme, yıkma adına etrafa para saçmak suretiyle kin ve nefretlerini, rezaletlerini ortaya döküyorlar. Bu kadar yakışıksız laflar ettim ve siz de bundan rahatsız oldu iseniz, bağışlamanızı rica edeceğim.

Zannediyorum, dünyanın zaten değişik yerlerinde çok farklı ad ve unvanlarla bir kısım hukukî müesseseler -aynı zamanda müeyyide hakkı, yaptırım hakkı olan müesseseler- yeni yeni bir şeyler yapıyorlar. Duydukça, olup-bitenleri duydukça seslerini yükseltiyorlar.

Şu kadar çocuğun, anne kucağında, memede, belki süt emme imkânı bile bulamadan, hücrelerde, zindanlarda ağlayıp durduğu ve bazen ağlamalara bile makul cevap verilemediği gibi hallere dünya yavaş yavaş muttali oluyor. Hanımın kocasından ayrı düştüğü, kocanın hanımından ayrı düştüğü.. ikisini de içeriye almışlarsa şayet, biri ayrı hücrede, öbürü ayrı hücrede.. başka zalimlerin yapmadıkları şeylere maruz kalma işi… Bunlar, elbette ki ülkemizin-milletimizin aleyhinde olmadan anlatılmalı. Esas bu işi yapanlar, adlî, idarî, siyasî, istihbârî, mülkî kimlerse şayet, onları anlatmak, hususiyle o mesâvîyi, o günahları irtikâp eden kimseleri nazara vermek, “Bir bunları dinleyin.. gözcü olarak bir gidin.. bir o zindanlara kulak verin.. bir oradaki insanların diyeceklerine kulak verin!” demek; bu, inanan insanların meşru hakkıdır. Bu hak, ne günahtır, ne vebaldir, ne de millete karşı, vatana karşı saygısızlıktır.

Haktır; hatta o hakkı kullanmamak ve zulmü duyurmamak bir yönüyle vebaldir. Zulüm duyurulmadığı takdirde, onlar hâlâ o zulme devam edeceklerinden dolayı, belki Allah, sorguya tâbî tutacaktır: “Neden kendinizi anlatmadınız? Neden o zâlimleri dünyaya duyurmadınız?!” diye Cenâb-ı Hak, sîğaya çekecektir.

Bu açıdan, hiçbir kötülük yapmamış, kötü hiçbir şey yapmadığı halde dünyanın dört bir yanına sürgüne mecbur bırakılmış insanlar, elbette maruz kaldıkları zulümleri zâlimin işini kolaylaştırmama adına anlatmalıdırlar. Zira zalimin işini kolaylaştırma en büyük veballerdendir. Zalimin işini kolaylaştırmama adına yapılması gerekenler yapılmalıdır. Hazreti Musa (aleyhisselam), zalimin işini kolaylaştırmama adına, dönüp “Özür dilerim ey Amnofis! Sen biraz arkadan koşturdun, zahmet çektin, kusura bakma!” falan dememiştir. Hazreti Nuh (aleyhisselam), dememiştir. Hazreti İbrahim (aleyhisselam), dememiştir. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) dememiştir. Hiç kimse dememiştir. Demek, zalimden özür dilemek, zulme iştirak etme demektir.

Allah, onları hakiki hidayete erdirsin!.. اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ hakikatiyle serfirâz kılsın! Bu yanlış yoldan dönmeye muvaffak eylesin! Size-bize de sabr-ı cemîl ihsan eylesin!.. Yol, doğru; yöntem, doğru; hedef, doğru… Çekilen bir kısım sıkıntılar var; olsun, ne gam!.. Günahlarımıza kefaret olacak; varsın, olsun!.. اَلْحَمْدُ لِلَّهِ عَلَى كُلِّ حَالٍ، سِوَى الْكُفْرِ وَالضَّلاَلِ “Küfür ve dalâlet dışında her türlü halimiz için Allah’a hamdolsun.”

Bamteli: İBRET, GARİPLER VE KORKU

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

On sene evvel, on beş sene evvel, yirmi sene evvel, otuz sene evvel müzakerelerimizde şöyle bir şey konuşulmuştu: “Yunus Emre der ki: ‘Bu yol uzaktır / Menzili çoktur / Geçidi yoktur / Derin sular var.’ Siz de çok ciddi vefasızlıklar ile karşı karşıya kalacaksınız.”

   Kendini gaflete salmış zavallılar ne yaparlarsa yapsınlar, hakperest ruhlara düşen, fırtınaların geçici olduğuna inanmaları ve yerlerinde sağlam durmalarıdır.

Bu yolun cefâkeş yolcuları, bütün tarih boyu hep aynı şeylere maruz kalmışlardır. Alvarlı Efe Hazretleri’nin ifadesiyle,

“Bu dert meyhanesinde / Kimi gördün şaduman olmuş;

Bu gam-hane-i mihnette / Beladan kim emân bulmuş!

Bu bir devvâr-i gaddardır / Gözü gördüğünü hep yer

Ne şah-u ne geda bunda / Ne bir fert payidar olmuş.

Nice servi revan canlar / Nice gül yüzlü sultanlar,

Nice Hüsrev gibi hanlar / Bütün bu deryaya dalmış!

Hüner bir ibret almaktır / Hüner Hakk’a kul olmaktır;

Hüner irfanı bulmaktır / Bu gaflet âlemi almış.”

Hüsrev, İran’ın meşhur insanı olduğundan o zikredilmiş; sonra da söz kulluğa, irfana ve ibrete bağlanmış: Hüner bir ibret almaktır / Hüner Hakk’a kul olmaktır // Hüner irfanı bulmaktır / Bu gaflet âlemi almış.”

O gafletten sıyrılmanın yolu, otağı “hak” üzerine kurmak, “adalet” üzerine kurmaktır. Birileri otağını hakka kurmuşlara karşı olabilir; onları yıkıcı tavır ve davranışlar içinde -muvakkaten- bulunabilirler. Fakat bir gün maşerî vicdanın onların karşısına çıkıp “Bu bir soykırım, bu bir insana karşı saygısızlık, bu Allah’ın affetmeyeceği, küfür ölçüsünde bir günah!” diyeceği muhakkaktır. Daha şimdiden bazı yerlerde bu türlü mülahazalar, bu türlü düşünceler dillendirilmeye başlanmıştır. Bu olumsuzluklara karşı sâlim vicdan taşıyan insanlar, yavaş yavaş duygularını ifade etmeye başlamışlardır. Duygular, tavırlara dönüşür; yüzler, ekşimeye başlar; şiraze tanımayan, hizadan çıkan insanlar, hizaya gelmek lüzumunu duyarlar; varsa vicdanları, hâlâ ölmemişse insanlıkları, hizaya gelme duyguları içlerinde belirir. O açıdan da muvakkaten, gelip-geçici olan şu andaki hâl-i pür-melâl ile paniğe kapılmamalı!..

Başına bu türlü şeyler gelmedik Hak yolcusu kalmamıştır. Eğer ille de bu musibetlerden âzâde biri olsaydı, o, yüzü suyu hürmetine varlığın yaratıldığı İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) olurdu; Hazreti Nuh (aleyhisselam) olurdu; Hazreti İbrahim (aleyhisselam) olurdu!..

Birine yapmadıkları eziyet bırakmıyorlar; menkıbelerde geçtiği üzere, ip atıyorlar kendisine, sürüklüyorlar; Hazreti Nuh’u (aleyhisselam) düşünebilirsiniz. Birini ateşe atıyorlar; Allah (celle celâluhu) يَا نَارُ كُونِي بَرْدًا وَسَلاَمًا عَلَى إِبْرَاهِيمَ “Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve selâmet ol!” diyor. Hâşâ ve kellâ; o pâk dâmen, diyeceğim şeylerden bin fersah, hayır milyonlarca fersah uzaktır; birini bir eşkıya gibi takip ediyorlar; Nâsıralı Genç (Hz. İsa aleyhisselam). Bir başka yerde bakıyorsunuz, birinin arkasına takılmışlar; “Bunları her şeyleri ile yok etmek lazım; erkekleri yok etmeli, problem olmasınlar; kadınları bırakmalı, onlar da kullanılsınlar!” Evet, bugün de bir yerde kadınlara da ilişiyorlar, demek ondan daha şiddetli bir şey; çocukları ile beraber içeriye atıyorlar. Demek ki yapılan şeyler, Amnofis’in yaptığından daha şeni’, daha denî. Bu şenaat ve denaetler de kirli, şeni’ ve denî vicdanların -bir yönüyle- ortaya konmasından, realize edilmesinden başka bir şey değildir.

Amma, Hüner bir ibret almaktır / Hüner Hakk’a kul olmaktır // Hüner irfanı bulmaktır / Bu gaflet âlemi almış.” Onlar, varsın kendi gafletlerini yaşasınlar; bizim bu fırtınaların geçici olduğuna inanarak, durduğumuz doğru yerde dosdoğru durmamız lazım.

   Burada çekmenin neticesi “Kardeşlerime Selam!..” hitabına mazhariyet olacaksa, mazlumlar kazanıyor, çektirenler de kazanma kuşağında telafisi imkansız kayıplar yaşıyor demektir.

Peygamberler, Ashâb-ı kirâm ve selef-i sâlihîn efendilerimiz -Allah’ın salât ve selamı onların üzerine olsun.- melekler kadar azizdi ama Allah (celle celâluhu), bir yönüyle, onları da presletiyordu ve şunu gösteriyordu: Kudve (halkın uyup tâbi olduğu) insanlar, cemaatlere örnek olsun. Ben, sevdiklerimi böyle imtihan eder, onları böyle arındırır, öbür âleme hazırlarım. Sıratı rahatlıkla geçebilmek, mizanda terazinin sağ kefesinin ağır basmasını sağlamak, sonra Cennet’in kapılarını açık bulmak, Reyyân’dan içeriye yürümek ve Cemâlullah’ı müşahede şerefiyle şerefyâb olmak için o güzergâhın gerekleri bunlar. Âdetullaha nazar eylerseniz, göreceksiniz ki, bu değişmez. لاَ تَبْدِيلَ لِخَلْقِ اللهِ ذَلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ “Allah’ın bu hilkatini kimse değiştiremez. Gerçek ve kusursuz din budur.” (Rum, 30/30) Öteden beri devam edegelen sünnetullah budur; Allah dinine omuz verenler hakkında hep hüküm bu şekilde olmuştur veya onlar o dine mensubiyetlerinin karşısında hep bu türlü şeylere maruz kalmışlar ve hep çekmişlerdir.

Şayet “çekme” öyle güzel neticeleri size kazandırıyorsa, kazanan sizler oluyorsunuz. “Kazandım!” deyip kazanmış gibi görünen insanlar da hiç farkına varmadan kazanma kuşağında iç içe kayıplar yaşıyorlar; düz yolda, şehrâhta, değişik trafiklere sebebiyet veriyor, takılıp yollarda kalıyorlar. Hem de yollarda yüz üstü kalıyorlar. Ama sizin yüz üstü olmanız bile, bir yönüyle, O’na (celle celâluhu) kurbeti ifade ediyor, secde gibi bir şey oluyor. Çektiğiniz şeylerle, başınız yerde, hep O’na (celle celâluhu) karşı en yakın bir pozisyonda, en yakın bir durumda bulunuyor gibi oluyorsunuz, Allah’ın izni ve inayetiyle. Bu itibarla da kazanım içinde kazanımlara mazharsınız.

Hamdetmek lazım!.. Neden? Çünkü bir kere var olmakla nimete mazhar kılınma var. Sonra insan olmakla.. Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm’a ümmet olmakla.. ve bir de ya O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) ashâbı olma şerefiyle.. veya âhirzamanda O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) ashabının yolunda yürüme şerefiyle…

Dünyaya meyl-i muhabbette bulunmadan, sahabî yolunda gözünü kırpmadan yürüme… Sahabenin Bedir’e yürüdüğü gibi, Uhud’a yürüdüğü gibi, Hendek’te dimdik durduğu gibi… Evlerini/barklarını, hayvanların sırtında, çardak malzemesi olarak taşıyan, otağlarını bir cephede kuran ve orada iş bitince, yine yükleyip başka bir cepheye yönelen.. o günün imkanlarıyla atın, katırın sırtında tâ Ceziretü’l-Arab’dan kalkıp İstanbul önlerine kadar gelen.. Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) tebşirâtını almaya çalışan… O insanlar (radıyallahu anhüm) bütün dünyayı -Allah’ın izni ve inayetiyle- hizaya getirdiler, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ın mânevî gücüyle, stratejileriyle, doğru yolda yürüdüklerinden dolayı Allah’ın inayetiyle, riayetiyle, kilâetiyle.

Sizin gibi bir avuç insana da Allah (celle celâluhu), bir yönüyle, farklı şekilde dünyanın dört bir yanına açılma imkânını bahşetti. “Eğitim” ile, “fakirlikle mücadele” adına, “ihtilafa karşı baş kaldırma”, insanları buluşturma, kucak kucağa getirme, muânaka yaptırma adına size türlü türlü muvaffakiyetler ihsan ediyor.

Dolayısıyla İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Arkadaşlarım!” diyor kendi dönemindekilere. Yol arkadaşı, kader arkadaşı, çekme arkadaşı, katlanma arkadaşı; neye katlanıyorsa, onlar da ona katlanıyorlar, O’nunla beraber.

Fakat size selam gönderirken de farklı bir iltifat ile gönderiyor; “Kardeşlerime selam!” diyor. Aradan bin dört yüz sene geçmiş olmasına rağmen… O lâl ü güher kelimelere canlarımız kurban olsun!.. “Kardeşlerime selam!” diyor. “Sahabî” bir aralık duraklıyor. Arkadaşları, yol arkadaşları, kader arkadaşları, ızdırap arkadaşları, sevinç arkadaşları, O’nun vesayetinde bulunma arkadaşları… Şâir Nâbî’nin (1641-1712) -bir hatibi tarif ederken dile getirdiği- şu sözle işaretlenen insanlar:

“Değildir hâle çıkmış cami içre kürsi-yi vâzâ / Gürûh-u encüme nûr ayetin tefsir eder mehtap!” (Gördüğünüz cami kürsüsünde nasihat eden bir vaiz değil, etrafına topladığı yıldızların ortasında bir mehtap gibi parıldayan, nur ayetini o nurlu topluluğa tefsir eden Nur İnsan.) O, öyle bir “Kamer-i Münir” ki, etrafında bir hâle oluşmuş. Kendisi (sallallâhu aleyhi ve sellem) de öyle diyor: أَصْحَابِي كَالنُّجُومِ بِأَيِّهِمُ اقْتَدَيْتُمْ اِهْتَدَيْتُمْ Benim ashâbım yıldızlar gibidir; hangisine uysanız, hidayeti bulursunuz.” “Sahabîlerim Benim, yıldızlar gibidir. Güneşin etrafında peyk gibi dönen yıldızlar, Samanyolu’nda belli yörüngelerde yüzen yıldızlar gibidir. Merkezde de Ben bulunuyorum!” demek istiyor. Bulunduran’a (celle celâluhu) da, Bulunan’a (sallallâhu aleyhi ve sellem) da canlar kurban olsun!..

Evet, etrafındakiler (radıyallahu anhüm) o konumları adına soruyorlar: “Ya Rasûlallah! Biz, kardeşlerin değil miyiz?!.” Şöyle buyuruyor: “Sizler, arkadaşlarımsınız Benim; Benim kardeşlerim sonra gelecekler!” طُوبَى لِلْغُرَبَاءِ sözleriyle çerçevelenen “Gariplere müjdeler olsun!” اَلَّذِينَ يُصْلِحُونَ مَا أَفْسَدَهُ النَّاسُ Birilerinin, yeryüzünde fesat yaydığı bir dönemde.. kadın-erkek tefrik etmeden masum insanları derdest edip içeriye attığı bir dönemde.. hatta minnacık çocukları annesinden kopardığı veya yeni dünyaya gelmiş çocukları, kundağı içindeki çocukları, annesiyle beraber içeriye attığı bir dönemde.. öyle müfsidlerin hükümferma oldukları, zulümleri gözünüzün içine baka baka yaptıkları, ifsâdâtı yaygınca yapıp meşru gösterdikleri bir dönemde. Evet böyle bir dönemde, bütün müfsitlerin ifsâdâtına rağmen, zâlimlerin zulmüne rağmen, kâidlerin keydine rağmen, mâkirlerin mekrine rağmen, hâinlerin hıyanetine rağmen ıslahçı olan insanlar; işte onlar Benim kardeşlerim!.. اَلَّذِينَ يُصْلِحُونَ مَا أَفْسَدَهُ النَّاسُ İnsanların fesada verdikleri şeyleri derleyip-toparlayıp yeniden ıslah eden, deformasyonları yeniden forma koyan, dejenerasyonları yeniden -bir yönüyle- gözden geçiren, değişik pozitif reformlara tâbi tutarak her şeyi hüviyet-i asliyesine yeniden ircâ eden -Allah’ın izniyle- o bahtiyarlar, Benim kardeşlerim!..

Böyle olmaya can kurban!.. Neye mazhar olduğunuzun farkında mısınız?!. Neye maruz kaldıklarının farkındalar mı acaba?!. Birileri, değişik şeylere maruzlar; öyle maruzlar ki, maruz kaldıkları şeyin farkında değiller, düz yolda -bir yönüyle- sürüm sürümler.

   Haset gibi manevî hastalıklarla malul kimseler, bir çeşit soykırım, bir yok etme hamlesi ve bir bitirme hareketi sürdürüyorlar; sürdürüyor ve kendi yakın-uzak yarınlarını karartıyorlar.

Şunu da arz edeyim, antrparantez: Şöyle-böyle gayr-ı meşru yollarla elde ettikleri, kandırmaya bağlı elde ettikleri, biraz evvelki kelimelere ircâ edeyim, “keyd”e, “mekr”e, “hile”ye, “hud’a”ya dayanarak elde ettikleri şey, bir gün umulmadık şekilde ellerinden kaçacak korkusuyla her kötülüğü işliyorlar. Makyavelist mülahazalarla her türlü gayr-ı meşru vesileyi meşru sayan, hedefe ulaşmak için şeytanın istediği bütün argümanları kullanan bu bahtsızlar, hiç farkına varmadan kazanma kuşağında kaybediyorlar.

Oysa ellerindeki imkânları, pozitif istikamette, Peygamber yolunda, Allah’ın Kur’an ile ortaya koyduğu yolda, Hazreti Rasûl-i Zîşân’ın Sünnet ile şerh ve izah ettiği yolda, selef-i sâlihînin içtihatları ve icmâları ile tespit, tahkim ve takviye edip temkine bağladıkları yolda kullansalardı, o meseleleri iyi değerlendirebilselerdi, onlar da kazanabilirlerdi. Bütün imkânlar ellerinde, milletin hazineleri ellerinde… Böyle olduğu halde, onu bugün fesat yolunda kullanıyorlar; satılabilecek insanları peyliyor, sizin yirmi-otuz senede yaptığınız o şeylerin kapılarını kapamak istiyorlar. “Sedd-i ebvâb” (kapıları kapama) peşinde koşuyorlar: “Aman, bunlara kapıları kapayın, yüz vermeyin; bunlar teröristin tâ kendisidir!” deyip duruyorlar.

Bir antrparantez daha: Allah, teröristin belasını versin! Terörist olmayana “terörist” diyenin de Allah belasını versin!.. Evet, genel manada tel’ine ve bedduaya “âmin” demedik; tel’in ve bedduada da bulunmadık. Fakat hadiseler öyle ürpertici, öyle çirkin bir çizgide cereyan ediyor ki, insan farkına varmadan, denmemesi gerekli olan şeyleri söyleme mecburiyetinde kalıyor.

Yaptığınızın -Allah’ın size yaptırdığının- onda birini, o geniş imkânları ile yapamadılar. Bakın; vallahi yapamadılar, billahi yapamadılar, tallahi yapamadılar! Pozitif şeyleri yapmak şöyle dursun, bütün imkânlarını kullandılar yapılan şeyleri yıkmak için. Belki onun da ancak onda birinde birer gedik meydana getirebildiler. Kendi burunları kırılma pahasına, haysiyetleri/şerefleri ayakaltına alınma pahasına… Dünya insanlarına şunu söylettiler: “O ülkede yapılan şeyler, tamamen bir insanlık kıyımı, bir yönüyle bir soykırım, bir yok etme hamlesi ve hareketidir!” Gelecekte bu sesler, sesler korosu haline gelecek bütün dünyada, kulakları çınlatacak şekilde, onların içine ürperti salacak şekilde, Allah’ın izni ve inayetiyle; hiç tereddüdünüz olmasın!..

Tevhîdnâme’den: اَللَّهُمَّ مَجْدًا وَشَرَفًا، تُغْنِينَا بِهِمَا عَنْ تَمْجِيدِ وَتَشْرِيفِ مَنْ سِوَاكَ، يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ “Allah’ım! Öyle bir mecd, öyle bir şeref, öyle bir onur bize ver ki, başkalarının bize vereceği/edeceği hiçbir şey kalmasın; hepsinden bizi müstağnî kıl!” Müstağniyiz!.. El-etek öpmedik, kimseye dilencilik adına el uzatmadık, kimseden bir şey talep etmedik. Yalan söyledi ve dediler ki, “Ne istediler de vermedik!” Hiçbir şey istemedik, hiçbir şey de vermediler. Bize, Allah verdi; Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ın yolunda yürüme verdi; Sahabe yolunda olma verdi. Verdiyse, Allah verdi. Allah’ın verdiğine sahip çıkmak… Hâşâ ve kellâ, kendilerini Allah’a eş-ortak koşmak demektir bu!.. Hiç farkına varmadan gırtlaklarına kadar şirke de girdiler. İşin doğrusu o kadar bunalmışlık içindeler ki, şirke girdiklerinin de farkında değiller.

   Korkuyu korkutmuş bir insanın sadâsı: “Yüzer milyon başların feda oldukları bir kudsî hakikate, başımız dahi feda olsun!..

Hazreti Bediüzzaman’ın “Hücûmât-ı Sitte” adlı risalesinde şeytanın altı hücumu anlatılıyor. Bunlardan bir tanesi de hiss-i havf ve buna bağlı olarak ehl-i dünyanın, korku damarından istifade etmesi. İşte Anglikan kilisesinin soru sormasına karşı meydan okuyuşu da, o korku hissinin kendisinde bulunmadığını ifade etmesi adına çok önem arz eder zannediyorum. Aynı çizgideki bir başka ifadesi de Denizli Mahkemesi’nde geçiyor: “Yüzer milyon başların feda oldukları bir kudsî hakikate, başımız dahi feda olsun. Dünyayı başımıza ateş yapsanız, hakikat-ı Kur’âniyeye feda olan başlar, zındıkaya teslim-i silâh etmeyecek ve vazife-i kudsiyesinden vazgeçmeyecekler inşâallah!”

Böyle demek suretiyle, etrafındaki beş-on adam ile koskocaman mütemerrid güruhuna meydan okuyor; Sefiller’de olduğu gibi bir masumu -kendisini- adım adım takip eden eşkıyaya meydan okuyor. Onlar ise, “Al, seni şuraya koyalım, sesini keselim! Hayır, burada da sen sesini duyurmaya başladın; yine seni tanımayanların bulunduğu bir yere seni sürelim. Tehcir edelim seni, tahdid edelim; belli sınırlar, belli çerçeveler içine alalım, tesirini kıralım! Neşretmek istediğin envârı neşretmene engel olalım!” diyorlar.

Diyorlar ama bir yönüyle, يُرِيدُونَ أَنْ يُطْفِئُوا نُورَ اللهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَيَأْبَى اللهُ إِلاَّ أَنْ يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ “Onlar Allah’ın nurunu ağızlarıyla üfleyip söndürmek isterler. Allah ise, nurunu tam parlatmaktan başka bir şeye razı olmaz. Kâfirler isterse hoşlanmasınlar!” (Tevbe, 9/32) وَلَوْ كَرِهَ الْفَاسِقُونَ، وَلَوْ كَرِهَ الْمُنَافِقُونَ، وَلَوْ كَرِهَ الظَّالِمُونَ، وَلَوْ كَرِهَ السِّيَاسِيُّونَ “Fâsıklar kerih görüp istemese de, münafıklar istemese de, zalimler istemese de, politikacılar istemese de!..” Evet, bu bir kâfir sıfatı olduğundan dolayı, mesele sıfatlara bağlanmış. Ayette -sadece- zirveyi tutanlar zikrediliyor ama dolayısıyla o sıfatı taşıyan herkes orada kastedilebilir. Her kim o meşaleyi söndürmek istiyorsa, o da ayetin manasına dâhildir.

Siz, meşaleniz ile başkalarının meşalesini/mumunu tutuşturmaya çalışıyorsunuz. Elinizdeki mumu o istikamette eritiyorsunuz. Hazreti Mevlana felsefesiyle, “Başkalarının mumlarını tutuşturmakla, onları bir yönüyle ışığa ulaştırmakla, sizin mumunuz ışığından hiçbir şey kaybetmez!” Siz, bu mülahazayla, bir cehd ü gayret içinde, hiç durmadan oradan oraya, soluk soluğa bir küheylan gibi koşuyorsunuz. Fakat birileri de onu söndürmeye çalışıyorlar/çalışacaklar. İşte, Hazreti Bediüzzaman’ın az önce zikredilen sözlerinde kendi dönemdeki benzer şerirlere karşı böyle yiğitçe bir meydan okuma mevzuu var.

Esasen Allah’a (celle celâluhu) kul olan ve mehâfetini Allah’a bağlayan bir insan, başka hiçbir şeyden korkmaz.

“Ne irfandır veren ahlaka yükseklik, ne vicdandır,

Fazilet hissi insanlarda, Allah korkusundandır.

Yüreklerden silinsin -farz edelim- havfı Yezdân’ın,

Ne irfanın kalır tesiri katiyen, ne vicdanın.

Hayat, artık behâimdir; hayır, ondan da alçaktır…” diyor Mehmet Akif, makamı cennet olsun!.. Ne “irfan”, ne “vicdan”; fazilet hissi insanlarda, Allah korkusundan… İsterseniz “Mehâbetullah’tan” diyebilirsiniz.

Kur’an-ı Kerim, إِنَّمَا يَخْشَى اللهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاءُ “Gerçek şu ki, kulları içinde, Allah karşısında, ancak âlimler saygıyla ürperir.” (Fâtır, 35/28) diyor. İn’amullah’ın bu mevzudaki mülahazasını ve hatırasını hatırlayacaksınız: Çağın büyük filozofu karşısında, إِنَّمَا يَخْشَى اللهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاءُ ayetini okuyunca, Sir James Jeans, “Bunu, -Hazreti- Muhammed mi söylüyor? Bu O’nun sözü ise, O, hak peygamberdir!” diyor. Bilenler ancak, Allah’tan korkar ve O’na karşı hiss-i mehâfet, hiss-i mehâbet taşırlar!..

   Allah mehâbetiyle dolu bulunmayan kimse elli çeşit korkuya mübtelâ olur; bin türlü puta kölelikten kurtulmanın tek yolu Allah’a kulluktur.

Bir insan, Allah’tan korkuyorsa, elli türlü korkma faktöründen kurtulmuş olur. Fakat insan, Cenâb-ı Hakk’a öyle bir “mehâbet” hissi ile, öyle bir “mehâfet” hissi ile yönelmemişse, akrepten korkar, yılandan korkar, tilkiden korkar, tavşandan korkar, elde ettiği şeyin gitmesinden korkar, önünün kesilmesinden korkar, saltanatının elden gitmesinden korkar, filolarının batmasından korkar, villalarının yıkılmasından korkar; korkar oğlu korkar!.. Elli türlü, yüz türlü şeyden korkar!.. Ve korktuklarına kul olur. Bin türlü şeye kul olur. Bin türlü şeye kul olmaktan sıyrılmanın tek yolu vardır: Çağın büyük müfessirlerinden birinin dediği gibi, o yol, Allah’a kulluktan geçer: Bin türlü şeye kul olmaktan kurtulmanın yolu, Allah’a kulluktan geçer!.. Allah’a kul olunca, elli türlü şeye kul olmaktan kurtulmuş olursunuz. Öyle diyor, “Kur’an’ın Gölgesinde” öyle diyor.

Bu açıdan bir insan bütün benliğiyle Cenâb-ı Hakk’a bağlanmışsa.. hayatını hep “mehâfet” ve “mehâbet” hissiyle yaşıyorsa.. O’nun (celle celâluhu) “vaîd ve tehdid”leri karşısında tir tir titriyor, “vaad ve tebşir”leri karşısında da -bir yönüyle- tebessümle metafizik gerilime geçiyorsa.. “Gelse Celal’inden cefâ / Yahut Cemal’inden vefâ // İkisi de cana safâ / Lütfun da hoş, kahrın da hoş.” diyebiliyorsa… “Cihana geldiğim günden beri pek çok ezâ gördüm. / Ezildim bâr-ı gam altında, cefâ gördüm. // Değil bigânelerden, âşinâlardan belâ gördüm. / Vücudum âlem-i sıhhatte bîmâre dönmüştür.” sözleriyle anlatılan hal bile başına gelse, “Allah’a çok şükür; Cenâb-ı Hak, bir yönüyle, beni potalara koyuyor tortuyu, esası, özü birbirinden ayırmak için.” der, hamdeder. إِنَّ اللَّهَ لَيُجَرِّبُ أَحَدَكُمْ، كَمَا يُجَرِّبُ أَحَدُكُمْ ذَهَبَهُ بِالنَّارِ fehvasınca, “Sarrafın, altını, gümüşü tortudan, posadan ayırmak için, onu bir ameliyeye tâbi tuttuğu gibi, Allah, bizi böyle bir ameliyeye tâbi tutuyor!” der.

Böyle düşünen insanlar, gelen her şeyi hoş karşılarlar; ondan ne korkarlar ne de titrerler. Yoksa korkacakları, titreyecekleri o kadar çok şey vardır ki, titremekten bir türlü kurtulamazlar. Ehl-i dünyanın tir tir titrediği gibi… Zannediyorum uykuları kaçıyordur korkularından!..

   Ellerimi dua için kaldırdığım veya başımı secdeye koyduğum zaman, mazlum ve mağdurlar hesabına yalvarıp yakarmadan kendi dertlerime derman adına niyazda bulunursam, vefasızlık yapmış olurum!..

Evet, belki sizin-bizim de üzüntüden, muvakkaten yaptıkları ezâ ve cefadan uykumuz kaçıyordur. Canım o kadar da üzülmek lazım!.. Orada, zindana yeni konmuş bir kadını, kucağında yavrusuyla, gözyaşlarıyla onu öperken ve aynı zamanda bağrına basarken görüyor ve o tablo karşısında üzülmüyor, müteessir olmuyorsanız, insanlık adına çok şey kaybetmiş sayılırsınız. Elbette üzüleceksiniz!..

“Ben usanmam -gözümün nuru- cefadan amma / Ne kadar olsa, cefadan usanır, candır bu!” diyor İzzet Molla. Tekme yiyorsunuz; “Sarsılmam!..” Ne demek o?!. Şu kocaman binada bile üçünüz, dördünüz birden hızlı yürüdüğünüz zaman, o çelik konstrüksiyonlar tir tir titremeye başlıyor. Elbette sizde de bu kadar ihtizaz, bu kadar titreme olacaktır.

Fakat paniğe kapılmayacaksınız, ye’se düşmeyeceksiniz. Zira “Yeis, mâni-i her kemaldir!” O, bir kere önünüzü kesti mi, artık -Akif ifadesiyle- öyle bir bataklığa düşersiniz ki, bir daha düştüğünüz o bataklıktan çıkamazsınız, hafizanallah. “Ye’s öyle bataktır ki; düşersen boğulursun / Ümide sarıl sımsıkı, seyret ne olursun! // Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar / Me’yûs olan ruhunu, vicdânını bağlar.”

Yine bir duayla noktalayalım: اَللَّهُمَّ نَصْرًا قَرِيبًا، وَفَتْحًا مُبِينًا فِي خِدْمَتِنَا، وَفِي حَرَكَتِنَا، وَفِي جَمَاعَتِنَا، وَفِي مُؤَسَّسَاتِنَا، وَفِي مَدَارِسِنَا، وَفي جَامِعَاتِنَا، وَفِي أَمْوَالِنَا، وَفِي أَمْلاَكِنَا؛ بِحَيْثُ مَا لاَ عَيْنٌ رَأَتْ، وَلاَ أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلاَ خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ “Allahım! Bir nusret-i karîb, yakın zamanda bir nusret Allahım! En yakın zamanda engin bir fütuhât; din-i Mübin-i İslam adına ve hafife alamayacağımız tarihî değerlerimizi dünyaya duyurma adına, engin bir fütuhât Allahım!.. Hizmet’imiz, hareketimiz, cemaatimiz, müesseselerimiz, okullarımız, üniversitelerimiz, mallarımız ve mülklerimiz için bir fetih ve nusret; ‘Kullarıma öyle sürpriz nimetler hazırladım ki, ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne de insanın hatırına gelmiş!’ buyurduğun gibi, işte öyle sürpriz şekilde bir ferec ve mahreç ihsan eyle Allahım!..” Sürpriz olarak, Allah’ım, Sen “nasr-ı karîb” ve “feth-i mübîn” ihsan eyle!..

Niyaz ile, Cenâb-ı Hak’tan şahsım için şifa talep etmeden evvel bunu söylüyorum. Evvela o, sonra da kendi derdim adına Cenâb-ı Hakk’a niyazım… Evvela onu, evvela Ümmet-i Muhammed’in derdini dile getiriyorum. Çünkü, o Hizmet’i omuzlamış, belli bir istikâmete doğru koşan insanların maruz kaldıkları şeyleri ve Hizmet’i durdurmaya çalışan insanların yaptıkları şeyleri Cenâb-ı Hakk’ın durdurmasını talep etmeden, kendi dertlerime derman adına niyazda bulunursam, vefasızlık yapmış olurum!..

Bamteli: İÇERİDEKİ MAZLUMLAR VE CEBRÎ MUHÂCİRLER

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Elimden gelseydi, her birinizin gönlüne ızdırap ekerdim; ilim, irfan, araştırma zevki, çağın dilini kavrama, fen ve tekniğe açılma gibi hususların yanı başında sinelerde ızdırap olmasını da isterdim.

Çok defa düşünüp dediğim gibi; elimden gelse, ümmet-i Muhammed’in derdi, hususiyle de muzdariplerin, mutazarrırların (zarara uğramış ve zarar görmüşlerin), münkesiratü’l-kulûb (kalbi kırılmış) olanların elemi adına herkesin sinesine avuç avuç ızdırap atardım. Ta ki hepsi, kardeşleri için ızdırap duygusuyla kıvranıp dursunlar; her kıvranışlarında da يَا صَاحِبَ الْغُرَبَاءِ، يَا صَاحِبَ الْمَظْلُومِينَ وَالْمَغْدُورِينَ، يَا صَاحِبَنَا، يَا مَالِكَنَا، يَا حَفِيظَنَا “Ey Gariplerin Sahibi, Mazlumların ve mağdurların Sahibi, ey bizim de Sahib’imiz, ey Mâlik’imiz, ey koruyup kollayan olarak sadece Kendisine sığındığımız Hafîz’imiz!..” deyip inlesinler.

Evet, çözülmez gibi görünen problemleri, Cenâb-ı Hakk’a bu ölçüde yaklaşma çözer; kapısının tokmağına bu duygular ile dokunma çözer. O kapılar, insanın sinesi o heyecan ile atıyorsa, kale kapıları gibi açılır, ardına kadar. Bütün mağmumların, mahzunların, mükedderlerin yüzlerindeki ekşilik zâil olur, kederler gider; etrafa tebessüm yağdırmaya dururlar, Allah’ın izniyle. İnancım, tam!..

Rasûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz, “Bi-zahri’l-gayb dua, makbuldür.” buyuruyor. Türkçemizdeki ifadesiyle, dua edilen kişinin gıyabında ve yokluğunda demek olan بِظَهْرِ الْغَيْبِ (bi-zahri’l-gayb) tabirini Hazret-i Pîr de kullanır. Mü’minin mü’mine gıyabında, arkasından, onun haberi olmadan yaptığı dua kabul olur, hüsn-ü kabul görür. Bir, bu mesele… Bir de çok iyi bildiğiniz Süfyân İbn Uyeyne’nin dile getirdiği o ifade içinde: “Bazen, bir muzdaribin inlemesi ile, Allah, bütün bir ümmeti bağışlar!”

Evet, “Dua, Cenâb-ı Hakk’a sebepler üstü teveccühün unvanıdır.” Dua ile başladık mı?!. İçinize ızdırap saçmak, başkaları için inlemenizi sağlamak isterdim elimden gelse!.. Benim elimden gelmez ama Birinin (Allah’ın) muradı olunca, olur bu. Olur da yatarken bile sağdan sola, soldan sağa dönersiniz insanların ızdırabıyla.

Şimdi, yirmi bin tane, otuz bin tane, kırk bin tane, elli bin tane insan… Bunlar, yurt içinde zindanlarda.. eşler, eşsiz; annesiz-babasız.. babalar ve anneler, evlatsız… Onun birkaç katı, yurt dışında; onlar da cüdâ düşmüş kendi yurtlarından, anne-babalarından, evlâd ü ıyâllerinden… Her ne kadar, رَبَّنَا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا وَإِلَيْكَ أَنَبْنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ “Rabbimiz, Sana güvenip dayandık, bütün varlığımızla Sana yöneldik ve sonunda Senin huzuruna varacağız.” (Mümtehine, 60/4) deseler, Allah’a “tevekkül” ve “teslimiyet”te, hatta “tefviz” ve “sika”da bulunsalar bile, insan olarak yine yürekleri yanar, yine de sarsıntı yaşarlar, yine de burunlarının kemiği sızlar.

İşte bu duyguları onlarla paylaşmak… Sanki onlarla beraber, o parmaklıkların arkasında kalıyormuş gibi ızdıraplarını duymak… Bazen namaz kılma imkânı bile vermiyorlar; abdest alma imkânı bile vermiyorlar. Bazen, en onurlu insanları, zirve yapmış insanları hırpalıyorlar orada; hoyratça dövüyorlar. Mesela, son içeriye aldıkları bir insan -oradaki avukatın gönderdiği habere göre- dışarıya çıktığında, yüzünde üst üste çizikler, yaralar-bereler oluşmuş; “İlle de dediğimizi diyeceksin; yazdığımız kâğıda imza atacaksın; hiç olmamış şeylere biz nasıl ‘Oldu!’ nazarıyla bakıyorsak, sen de onları ‘Oldu!’ şeklinde ifade edeceksin!” diye işkence görmüş.

   Mazlum ve mağdurların ızdıraplarını paylaşıp onların elemiyle inlemek öyle keskin bir duadır ki, el-Kulûbu’d-Dariâ’yı bütünüyle okusanız o ölçüde keskin olmaz.

Bu durumda olan insanları nazar-ı itibara alarak, insanın içine kan damlaması.. kalbinin ritminin ona göre atmaya başlaması.. insanın, kendini tepeden tırnağa bir heyecan yumağı içinde veya âdetâ bir iğneli fıçı içinde hissetmesi… Bu öyle keskin bir duadır ki, “el-Kulûbu’d-Dâria”yı baştan aşağıya okusanız, “Mecmuatü’l-Ahzâb”ı baştan aşağıya okusanız, bu dua ölçüsünde keskin olamaz.

Onların ızdırabını paylaşma… Onlar ile beraber o eza ve cefayı yaşıyor gibi olma… Bu arada, kimseye de kızmama!.. Canınız sıkılabilir; fakat zâlim, zalimliğini yapıyor; fâsık, fâsıklığını yapıyor; münafık, münafıklığını yapıyor.

Hiç duydunuz mu, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in, çok iyi bilinen, Ebu Cehil kadar zararlı Abdullah İbn Ubeyy İbn Selûl’e beddua ettiğini?!. Ben duymadım. İlahiyatçılar var!.. Değil beddua etmek, Abdullah İbn Ubeyy İbn Selûl’ün oğlu gelip, “Gel yâ Rasûlallah, babamın cenaze namazını kıldır!” dediğinde, Efendimiz bir de sırtındaki hırkayı veriyor; “Buna sarsınlar!” diyor. Bir dönemde O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) vermiş, iade ediyor; mezara giderken, yine kendine ait şeye, kefen gibi sarılsın, öyle gitsin, diye. Ama o namaza yürürken, Allah (celle celâluhu), وَلاَ تُصَلِّ عَلَى أَحَدٍ مِنْهُمْ مَاتَ أَبَدًا “Onlardan (münafıklardan) ölen hiçbir kimse için sakın cenaze namazı kılma!..” (Tevbe, 9/84) buyuruyor. Ebedî ölüm ile ölmüş, ebediyetini yitirmiş, ebediyet onun için yok olmuş… Yaşadığı sadece şu kapkaranlık dünya… Ve öbür tarafta o karanlığın müzâafı bir dünya… Oraya gidiyor. Onun namazını kılma. وَلاَ تُصَلِّ عَلَى أَحَدٍ مِنْهُمْ مَاتَ أَبَدًا وَلاَ تَقُمْ عَلَى قَبْرِهِ “Onlardan (münafıklardan) ölen hiçbir kimse için sakın cenaze namazı kılma ve hakkında dua etmek maksadıyla asla kabri başında da durma!..” (Tevbe, 9/84) Kabri üzerinde de ayakta durma, kıyamda bulunma!..

Hani dururlar ya orada, Türk törelerinde var; (telkin olarak) şöyle derler: اُذْكُرِ الْعَهْدَ الَّذى خَرَجْتَ عَلَيْهِ مِنَ الدُّنْيا شَهَادَةَ اَنْ لا اِلَهَ اِلاَّ اللّهُ وَحْدَهُ لاَ شَريكَ لَهُ وَاَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ وَاَنَّ السَّاعَةَ اتِيَةٌ لاَ رَيْبَ فيهَا وَاَنَّ اللّهَ يَبْعَثُ مَنْ فِى الْقُبُورِ قُلْ رَضيتُ بِاللّهِ رَبًّا وَبِاْلاِسْلامِ دينًا وَبِمُحَمَّدٍ صَلَّى اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ نَبِيًّا وَبِالْقُرْانِ اِمَامًا وَبِالْكَعْبَةِ قِبْلَةً وَبِالْمُسْلِمينَ اِخْوَانًا رَبِّىَ اللّهُ لا اِلهَ اِلاَّ هُوَ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظيمِ “Ey falan oğlu falan!.. Dünya hayatından ayrılırken üzerinde bulunduğun şu ahdi/sözü hatırla: Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur; yalnız O vardır; O’nun ortağı yoktur; Hazreti Muhammed O’nun kuludur ve O’nun Peygamberidir. Kıyamet gelecektir, onda şüphe yoktur. Allah, kabirlerde olan kimseleri diriltecektir. Bu ahdini hatırla ve de ki: Rab olarak Allah’tan, din olarak İslâm’dan, peygamber olarak Hazreti Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem)’den, kıble olarak Kâbe’den, imam olarak Kur’ân’dan ve kardeş olarak Müslümanlardan razı oldum. Rabbim, kendisinden başka ilâh olmayan Allah’tır; O, büyük Arş’ın Rabbidir.”

Bizim geleneğimizde var, Türk milletinin geleneğinde var. Kitap’ta, Sünnet’te öyle bir şey yok ama olsun, fena bir şey değil. Öbür tarafta olup-biten şeylere inanmanın, Hazreti Münker ve Nekir’e inanmanın, onların gelip orada vefat eden insana, مَنْ رَبُّكَ؟ وَمَنْ نَبِيُّكَ؟ وَمَا دِينُكَ؟ “Rabbin kim? Peygamberin kim? Dinin nedir?” diye sualler tevcih etmesine inanmanın ifadesi olarak, mezarın başında onu hatırlatması, en azından geride kalanlara -mezarın başında onun dediği şeyleri duyanlara- bir ders-i ibrettir. Bir göz açma ameliyesidir, “Gideceğiniz yer burasıdır! Münker-Nekir gelecek; bütün sergüzeşt-i hayatınızın hesabını soracak sizden: ‘Şu işte ne halt karıştırdınız? Şu işte ne halt karıştırdınız?’ diyecek.” tembihidir. “Hele bir لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ de; bu, bütün kilitli kapıları açacak bir anahtardır. İhtimal ki buna binaen Cenâb-ı Hak, seni de bağışlar.” hüsnüzannının, recâ duygusunun ifadesidir.

Evet, asıl mesele, sinelere ızdırabın tohum gibi ekilmesi.. sonra o ızdırabın başağa yürüyor gibi katlanarak büyümesi.. bir fide gibi dal-budak salması, ser çekmesi.. ve insanın, hayatını tamamen o inkisar, o teessür içinde sürdürmesi… Aklına zindanlar geldikçe, kardeşlerinin, dostlarının, taraftarlarının, sempatizanlarının orada inlediklerini duyuyor gibi olması… Onlar, orada o meseleye razı olmuş, çok ciddi bir teslimiyet, tefviz ve sika duygusu içindedirler; fakat bu meselenin ayrı bir yanıdır.

Cenâb-ı Hak, gözlerimizi O’na açsın!.. Gözler O’na açılınca, görülmedik şey kalmaz; doğrular, doğru olarak doğruluk zeminine oturur; yalanlar da kuyruklarını kısar, çekilir, inlerine girerler. Günümüzde en rayiç olan şeyler (yalanlar) -yarasalar gibi- ışık etrafı sarınca gider, karanlıklarda tünerler.

   Ah, insanlar cebrî de olsa hicretle kendilerine ne güzellikler hazırlandığını ve onun ahiretteki mükafatını bir bilselerdi!..

Cenâb-ı Hak, şöyle buyurmaktadır: وَالَّذِينَ هَاجَرُوا فِي اللهِ مِنْ بَعْدِ مَا ظُلِمُوا لَنُبَوِّئَنَّهُمْ فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَلَأَجْرُ الْآخِرَةِ أَكْبَرُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ “(Bulundukları yerde inançlarından dolayı) zulme maruz kaldıktan sonra Allah uğrunda hicret edenleri elbette dünyada güzel bir şekilde yerleştirir, onlara güzellikler hazırlarız. Âhiret’te verilecek mükâfat ise şüphesiz daha büyüktür. Ah, (insanlar) bunu bir bilselerdi!..” (Nahl, 16/41) Benim dar anlayışıma göre meal-i münîfi şu: “Onlar ki..” diyor, ism-i mevsûl. Evet, “O belli şahıslar..” هَاجَرُوا Bu da fiil olduğundan, teceddüde delalet eder: Hiç tereddüt etmeden hicretlerini hicret ile derinleştirdiler; hicret üzerine hicret ettiler, habire hicret, habire hicret!.. Hicret üstüne hicret ettiler ama esas فِي اللهِ “Allah için” yaptılar. O mevzuda “fî” (“harf-i cerr”i), zarf için görünüyor. Fakat Allah için yapmada meseleyi öyle derinleştirdiler ki, بِاللهِ، للهِ، إِلَى اللهِ “Billâh, lillâh, ilallâh” değil de فِي اللهِ “fillâhi” deniyor; yani, derinlemesine, o hicrete kendilerini saldılar; “Ne güzel şey bu hicret! Allah için hicret yapıyoruz!” dediler. Evet, dilin hususiyeti açısından, her şeyin, seçilen harf-i cerrin ifade ettiği bir mana vardır; Kıtmîr’in mülahazalarına göre.

Hicret ettiler, مِنْ بَعْدِ مَا ظُلِمُوا “Çeşit çeşit zulümlere maruz kaldıktan sonra…” Mazlumlar, onlar. Birileri zulmetmiş onlara; fakat zalimleri söylemiyor burada. Evet, burada işârî olarak şöyle bir mana da çıkarabilir insan: “Zalimleri hep yâd edip durmakla zihninizi kirletmeyin; onların isimlerini yâd etmek suretiyle nöronlarınızı kirletmeye değmez. Sonra onları yıkamakta zorluk çekersiniz.” Onun için burada zulmedenleri söylemiyor. Mesela, مِنْ بَعْدِ مَا ظَلَمَ السِّيَاسِيُّونَ، وَالْفَاسِقُونَ، وَالْجَبَّارُونَ، وَالْخَطَّارُونَ، وَالْخَائِنُونَ، وَالْمُفْسِدُونَ “Siyasîler, fâsıklar, zorbalar, hileci düzenbazlar, hainler, fesada kilitlenmiş kimseler zulmettikten sonra…” demiyor. İfade, meçhul fiil ile serdediliyor; dolayısıyla oradaki fâil sarîhen zikredilmiyor. Bu itibarla, siz de o kirli insanları yâd etmek suretiyle, zihninizi kirletmeyin, düşüncelerinizi dağıtmayın!.. Bâtılın -fazla- tasviri, sâfî zihinleri idlâl eder; doğruda konsantrasyonunuza engel olur; “Ona şunu mu desem, bunu mu desem?” sevdasına tutulursunuz. Oysaki zaten siz, sevdalısınız, bir şeye gönlünüzü kaptırmışsınız; öyle bir Güzel’e gönül kaptırmışsınız ki, sizi, O’ndan koparacak şeyler, kendinize karşı saygısızlık olur; O’na karşı da saygısızlık olur.

Evet, مِنْ بَعْدِ مَا ظُلِمُوا Sonra, burada, “lâm-ı te’kid” ile bir şey diyor: لَنُبَوِّئَنَّهُمْ فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً “Kasem olsun!” diyor Allah. Allah “Yemin olsun!” buyuruyor; yani, “Vallahi, billahi, tallahi!” der gibi. لَنُبَوِّئَنَّهُمْ “Kasem olsun…” لَنُبَوِّئَنَّهُمْ “Onlara hazırlayacağım Ben!..” فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً “Dünyada güzellik…” Bugün olmazsa, yarın!.. Burada istikbale de havale etmiyor; لَنُبَوِّئَنَّهُمْ “hazırlarız/yerleştiririz” buyuruyor da سَنُبَوِّئَنَّهُمْ “ileride hazırlayacağım/yerleştireceğim” demiyor; سَوْفَ نُبَوِّئَنَّهُمْ şeklinde uzak geleceğe de işaret etmiyor. لَنُبَوِّئَنَّهُمْ فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً buyuruyor: “Dünyada, inşaallah, çok yakın bir zamanda hazırlayacağım!..”

“Hasene”deki tenvîn, “tenvîn-i tenkîr”dir; “çok sürpriz şekilde” manasına gelir. Bir hadis-i şerifin ifadesiyle, مَا لاَ عَيْنٌ رَأَتْ، وَلاَ أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلاَ خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ “Göz görmemiş, kulak işitmemiş ve beşer tasavvurlarını aşkın, Şânına yakışır bir iltifat-ı Sübhâniye şeklinde…” Hiçbirinizin tasavvur edemeyeceği şekilde, birden bire bir sürpriz ile karşılaşacaksınız ki, başınız dönecek!.. Şimdiye kadar yapılan o mezâlimi, o denaetleri, o şenaatleri unutacaksınız. Sonra size sorulunca, “Yahu öyle bir şey olmuş muydu?!.” diyeceksiniz. Ve anlatırsanız, fıkra gibi anlatacaksınız. Zaten adamlar, fıkralık işler yapıyorlar, çok komik!.. Gelecekte karikatürize edildiği zaman, onlar, iki büklüm olup yere bakacaklar; sizin de tebessümünüz gelecek ama edebinizden dolayı “Yahu ayıp olur bir insana karşı!” deyip yutacaksınız tebessümünüzü. Bu, sizin karakteriniz; o da onların karakteri: كُلٌّ يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ “Herkes, karakterinin gereğini yerine getirir!” (İsrâ, 17/84)

Bakınız, sonra: وَلَأَجْرُ الْآخِرَةِ أَكْبَرُ “Dünyada hasene ihsan edecek fakat iyi bilin ki…” Yine “lâm-ı te’kid” ile diyor; “Ahiretteki mükâfat, ondan çok daha büyük!” Burada “ekber” kelimesi, ism-i tafdîldir; “büyüklerden daha büyük” demektir. Ahiretteki mükâfat daha büyük, en büyük. Dünyanın binlerce senelik mesûdâne hayatı, bir dakika Cennet hayatına mukabil gelmiyor. Size öyle bir şey verecek. Ve Cennet hayatının da binlerce mesûdâne senesi, bir dakika rü’yet-i Cemâl’ine mukabil gelmeyen Zat (celle celâluhu) size bir şey hazırlıyor. وَلَأَجْرُ الْآخِرَةِ أَكْبَرُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ “O kimseler, ah bir bilseler!” Eğer biliyorsanız… Ee Kur’an, bildiriyor. Hazreti Sâhib-i Zî-Şân da bildiriyor. Hadiseler de onu gösteriyor. Bin tane şahit de ona şehadet ediyor. Ne olur, Allah aşkına, siz de bilin!..

   “Şüphesiz ki senin Rabbin, imanlarından dolayı zulüm, mihnet ve işkenceye maruz kalan ve nihayet hicret eden, ardından Allah yolunda mücâhede eden ve sabredenlerle beraberdir.”

Bir diğer ayet de şu: ثُمَّ إِنَّ رَبَّكَ لِلَّذِينَ هَاجَرُوا مِنْ بَعْدِ مَا فُتِنُوا ثُمَّ جَاهَدُوا وَصَبَرُوا إِنَّ رَبَّكَ مِنْ بَعْدِهَا لَغَفُورٌ رَحِيمٌ “Buna karşılık, şüphesiz ki senin Rabbin, imanlarından dolayı mihnet ve işkenceye, zulme ve baskıya maruz kalan ve nihayet hicret eden, ardından Allah yolunda mücâhede eden, çalışıp didinen ve sabredenlerle beraberdir. Evet, Rabbin, onların bütün bu güzel hareketlerine karşılık elbette onları bağışlayıp ihsanda bulunacaktır. Çünkü O gafûrdur, rahîmdir.” (Nahl, 16/110)

Evet, ثُمَّ إِنَّ رَبَّكَ “Sonra, Sen’in o Rabb-i Kerîm’in var ya…” لِلَّذِينَ هَاجَرُوا Yine “ism-i mevsûl” var orada, bakın. “Lam”, “ta’lîl” için olunca, “O hicret edenler (hicret ettikleri) için.” demektir; “tahsîs” için olunca ise -ki “lam” ikisi için de olabilir- “Özellikle hicret edenler için!” demektir, “Onlara mahsus olmak üzere” manasına gelir. لِلَّذِينَ هَاجَرُوا Yine “hâcerû”; biraz evvelki manada diyeceksiniz; fiil, teceddüde delalet ediyor: “Hicret üzere hicret!” Hicret sâlih dairesi içine girmişler. Bir hicret, bir hicret daha; bir hicret, bir hicret daha; bir hicret, bir hicret daha… Âdetâ dönüp sonra bakıyorlar: “Yahu gidecek başka yer yok mu, oraya da gidelim! Oraya da gidelim! Duygu ve düşüncelerimizde, esasen Kitap’tan ve Sünnet’ten kazandığımız şeyleri, orada da temsîlen ve hâlen gösterelim! Millî kültürümüzdeki güzellikleri, örf, an’ane ve geleneklerimizdeki güzellikleri başkalarına da gösterelim. İnsan olarak başkalarında da çok güzel şeyler vardır; onlardan da onları almaya bakalım. Dolayısıyla bir güzellikler macunu yapalım. Ve bunu -bir yönüyle- kendi hayatımıza bir fırça ile çalalım. Dolayısıyla güzellikler âbidesi haline gelelim!” diyorlar; hicret üzerine hicret yapıyorlar.

Bu ayette, مِنْ بَعْدِ مَا فُتِنُوا diyor; öncekinde مِنْ بَعْدِ مَا ظُلِمُوا şeklindeydi. Evet, burada مِنْ بَعْدِ مَا فُتِنُوا “Fitneye uğradıktan sonra…” Fakat fiil, yine meçhul kipiyle, “fiil-i mâzi, cem’i müzekker” sigası. Fitneye uğratanlar söylenmiyor burada; öyle ise siz de onları yâd etmeyin, fitneleri ile başbaşa kalsınlar. Maruz kalacakları fitneler, kabirden başlayarak, berzahta nasıl olsa devam edecek. Sizin onlar için bir şeyler söylemeniz, onların maruz kalacağı şeylerin yanında deryada damla kalmaz, güneşin yanında zerre yapmaz. مِنْ بَعْدِ مَا فُتِنُوا “Fitne” diyor. Orada “zulimû” deniyordu, “zulüm” nazara veriliyordu; burada “futinû” ile “fitneye maruz kılınma, imtihana tabi tutulma” öne çıkarılıyor.

   “İtiraf” adı altında iftirada bulunarak tertemiz kardeşlerini karalayanlar, aslında kendi dünyalarını karartıyor ve ahiretlerini de kapkara hale getiriyorlar.

İmtihan olunca, bazıları kaybederler. Önlerine yazılı bir kâğıt, bir de kalem koyarlar; orada “At şuna, bizim yazdığımız şeylere, imzanı. ‘Bu işin içinde falan, falan da vardı! Darbe yapacaktık; falanı devirecektik, filanları yıkacaktık! Böyle yollar, yöntemler araştırıyorduk…’ falan. At buna bir imza!” derler. “Atmam!..” “Atacaksın!..” “Atmam!..” Tokat, tekme… İmtihanda dayanamaz, immün sistemi ona göredir; yalana imza atar orada, onun için, o fitnede, o imtihanda kaybeder o zavallı.

Birilerini de döverler, öldüresiye döverler; öldürdükleri de vardır, ölenler de var orada. Fakat sadece ölmek değil, teker teker dişlerini de sökseler onların, “Ben, öyle bir şey bilmiyorum. Ben, öyle bir şey bilmiyorum!” diyecekler de vardır. Bilal-i Habeşî gibi… Taşlar, üzerine konduğu halde, güneşte, beyin kaynatan sıcağın altında, onlar darbeledikçe, o (radıyallahu anh) yine “Ehad! Ehad!” “Allah birdir, Allah birdir!” der. Ne zaman diyor bunu? Kur’an-ı Kerim’den üç-beş ayet nazil olduğu, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) âlemşümul peygamberliğine delalet eden şeylerin semadan henüz inmediği dönemde. İnen şeyler ile kanaat eden, o inen şeyler ile imanda şahlanan Yâsir, aynı şeyi söylüyor; Sümeyye, aynı şeyi söylüyor; Ammâr, aynı şeyi söylüyor. Sadece Ammâr İbn-i Yâsir (radıyallahu anh) sonunda bir kelimeyi kaçırıyor. Baba, gözünün önünde öldürülüyor, çok vahşice; anne, gözünün önünde öldürülüyor. “Sana da aynı şeyi yapacağız!” dediklerinde, orada dilinden kaçırıyor, onların dediği şeyleri. Fakat zincirler çözülür çözülmez -Promete gibi zincire vurmuşlar- Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) yanına koşuyor, âdetâ “Mahvoldum yâ Rasûlallah! İstediklerini söyledim ben!” diyor. Efendimiz buyuruyor ki, إِنْ عَادُوا، فَعُدْ “Yine o ölçüde tazyik yaparlarsa, sen de onların dediğini de!” Ruhsat yolunu gösteriyor İnsanlığın İftihar Tablosu.

Evet, “teysîr” (kolaylaştırma) peygamberi… يَسِّرُوا وَلاَ تُعَسِّرُوا، وَبَشِّرُوا وَلاَ تُنَفِّرُوا “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; müjdeleyin, nefret ettirmeyin!” buyuran Rehber-i Ekmel, bazılarına ruhsat yolunu işaret ediyor. Ama diğer sahabiler, “azimet” ile amel ederek, o güneşin altında, ya çarmıha gerilmiş veya kumda üzerlerine taşlar konmuş olarak, işkenceler altında, “Ehad, Samed, Hayy, Kayyum!” diyerek, iniltilerini bu şekilde dillendiriyorlar.

Şimdi, مِنْ بَعْدِ مَا فُتِنُوا Kimisinin immün sistemi ona göre; o orada dayanamıyor, ordu-bozanlık yapıyor. Masum arkadaşları adına yalana imza atıyor; “itiraf” adı altında iftirada bulunuyor. Tertemiz, melek gibi kardeşlerini karalıyor; böylece kendi dünyasını karartıyor, ahiretini kapkara hale getiriyor.

   Hepimiz imtihan oluyoruz; kimimiz zindanda, kimimiz ihtifada, kimimiz göç yollarında ve kimimiz de vicdanî sorumluluklarla karşı karşıya bulunmakla beraber kısmen rahatta elekten geçiriliyoruz.

Evet, ثُمَّ جَاهَدُوا Fitneye uğradıktan sonra, onlar, kazanmışlar; sonra mücâhede ediyorlar. وَصَبَرُوا Çekecekleri şeylere de katlanıyorlar. Bazıları, ihtifâ ediyor, bir evde duruyorlar; fakat her gün “Evim basılacak!” sancısı var, şakakları onun ile zonkluyor: SS’ler ne zaman gelecek, kapının ziline basacaklar? Hitler’in ferman-ı nâ-sezâsı, nâ-şâhânesi gibi olan zamanın SS’leri ne zaman gelecek? “Sizi derdest etmeye geldik!” “Suçumuz ne?” “Valla suçu bilmiyoruz fakat bize dediler ki: Onları derdest edin, götürün!..” Savcıya götürecekler. “Savcı bey, suçum ne?” “Valla bilmiyorum; bana dediler ki: Onları ne yapıp yapıp bir uydurma iddianame ile tutukla. Mesela, de ki: Cihanı yıkmaya, fayları kırmaya, zelzele yapmaya hazırlanıyorlarmış! Cinleri kullanarak bir kısım meteorları bizim saraylarımızın başına yağdıracaklarmış!” Birisi buna benzer şeyler söyledi hani!.. Şirin görünmek için böyle diyenler, maalesef şirin de görünemediler ya!..

Evet, bazıları orada kaldılar; ثُمَّ جَاهَدُوا ama mücâhede için kaldılar. وَالَّذِينَ جَاهَدُوا فِينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا وَإِنَّ اللهَ لَمَعَ الْمُحْسِنِينَ “Bizim uğrumuzda (iyi birer mü’min olabilmek için) gerekli gayreti gösterenlere elbette muvaffakiyet yollarımızı gösteririz. Elbette Allah, O’nu görürcesine iyiliğe adanmış olanlarla beraberdir.” (Ankebût, 29/69) Bu da başka bir ayet, Ankebût Sûresi’nin son ayeti: وَالَّذِينَ جَاهَدُوا فِينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا “Bizim için, tamamen derinleşerek mücâhedelerini sürdürenler var ya, kasem olsun, onlara muvaffakiyet yollarımızı gösteririz.” لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا Ne yollara, ne yollara onları hidayet ederiz! Öyle yollar açarız ki onlara, sürpriz olur o yollar; yürür giderler Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), müşriklerin içinden وَجَعَلْنَا مِنْ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ سَدًّا وَمِنْ خَلْفِهِمْ سَدًّا فَأَغْشَيْنَاهُمْ فَهُمْ لاَ يُبْصِرُونَ “Ayrıca, önlerine bir set ve arkalarına bir set koyduk, böylece onları her taraftan kuşattık; dolayısıyla hiçbir şey görememektedirler.” (Yâsîn, 36/9) ayetini okuyarak sıyrıldığı gibi.

Tam O (sallallâhu aleyhi ve sellem) çıkacağı zaman -Siyer ve Menkıbe kitaplarına göre- öbürlerine uyku geliyor, mürgülemeye başlıyorlar. Ve Efendimiz de وَجَعَلْنَا مِنْ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ سَدًّا وَمِنْ خَلْفِهِمْ سَدًّا فَأَغْشَيْنَاهُمْ فَهُمْ لاَ يُبْصِرُونَ diyor, çıkıyor oradan. Bir güzergâh takip ediyor, Sevr sultanlığına ulaşıyor. İradî olarak… O (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendi iradesinin hakkını veriyor. Allah’ın dediğini diyor, Allah’ın gösterdiği yolda yürüyor, Allah’ın “Gir!” dediği yere giriyor. “Mağara” (Sevr mağarası) değil, “Sevr sultanlığı”; saraylarla değiştirmeyeceğiniz Sevr sultanlığı. O, birkaç saat mi, bir-iki gün mü, İnsanlığın İftihar Tablosu’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) bağrında misafir etmiş. Toprağını, gözünüze sürme diye çekseniz, değer!.. Hani, “O Medine izi-tozu, bu Kuddûsî yüzüne tûtiyâdır” diyor ya!.. Evet, o Sevr’in, o Sevir sultanlığının bir avuç toprağı, bu Kıtmîr’in gözüne tûtiyâdır.

Sevr sultanlığı… Şimdi oraya gittiler. Allah (celle celâluhu) -adeta, hadiselerin diliyle- buyurdu ki: “Siz, şart-ı adi planında iradenin hakkını verdiniz. Şimdi bakın, Ben o serserileri/haydutları nasıl geriye çevireceğim!..” Birden bire örümcek çıkıyor oradan. O anda, seri, “Benim işim bu, vazifem bu!” diyor; bir örümcek ağı örüyor ki, âdetâ baksalar, örümcek ağının arkasını göremeyecek şekilde. İki tane de güvercin geliyor, hemen oraya konuyor; biri bir tarafa, biri bir tarafa konuyor. Müşrikler geliyorlar, izi oraya kadar sürmüşler. İz sürmekte çok şeytandırlar; aynen günümüzün SS’leri gibi; nerede saklanırsanız, gelir bulurlar. Oraya kadar iz sürmüş, gelmişler; fakat orada Cenâb-ı Hakk’ın takdirine çarpıyor, tersyüz oluyorlar. Bakıyorlar, birbirlerine, “Allah, Allah! Bu örümcek ağı, senelerce evvel örülmüşe benziyor. İçeride insan olsa, güvercinlerin işi ne burada?!. Burada değil O (sallallâhu aleyhi ve sellem), demek başka yerde!” diyorlar. Orada da Allah (celle celâluhu) koruyor, himaye buyuruyor. Evet, وَالَّذِينَ جَاهَدُوا فِينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا “Öyle yollar, öyle yöntemler önlerine koyarım ki; onlar patikada yürüyorken, birden bire bir şehrâhta yürüyor gibi olurlar.” Kendilerine tahsis edilmiş bir şeritte yürürler, ne trafik olur, ne trafik polisi karşılarına çıkar, ne de SS’ler ile karşılaşırlar.

   Zalimler bir sızıntının önünü kesmiş olsalar bile, Allah, aktif sabırla mücâhedeye devam eden Hizmet gönüllülerine çağlayanlar lütfedecektir.

Diğer ayete dönelim: ثُمَّ جَاهَدُوا وَصَبَرُوا Sonra, mücâhede ederler. O esnada belli şeylere maruz kalacaklardır ama dişlerini sıkar onlara da sabrederler. Sabır, sizin terminolojinizde “aktif sabır”dır; kıpırdanma sabrıdır, durağan sabır değil. Durağanlığa girdiğiniz zaman, fizikteki atalet kanununda olduğu gibi, sağa-sola savrulursunuz; hareket edeceksiniz ki, dağılmayasınız.

Aktif sabır… Tamam, bunlar, bela, musibet ve Allah’ın şerirleri olarak üzerimize geldiler; salya ata ata, diş göstere göstere geldiler. Pekâlâ, bu konum itibarıyla ne yapılabilir burada? Şimdi ne yapabiliriz? Dün, yollar açık iken, her taraf şehrâh iken, her tarafta vaz’ edilmiş hüsnü kabul ile karşılaşırken, herkes sinesini bize açar ve bizleri kucaklarken -doğru- rahat yürüyorduk. Gittiğimiz her yerde de -bir yönüyle- “nur ocakları” açıyorduk; ışıksız mumları tutuşturuyorduk; âlemin gözünü açıyorduk Allah’ın izniyle. Fakat şimdi hâin bir kısım nefesler, o mumları söndürmeye durdu. Şimdi ne yapacağız burada? O zaman kolektif şuura, meşverete müracaat ederek, “Bu konjonktürde, bu şartlar altında, şu anda, böyle bir zamanda, şu yapılabilir.” diyecek ve onu yapacağız.

Yaptığınız bir şey ile sonuç alıyorsanız, “Yahu demek ki oluyormuş!” dersiniz; birden bire o, sizin için işleyen bir şehrâh haline gelir. “Yahu şöyle bir şey de var, yahu şöyle bir şey de var!” Nasıl değişik ses ve soluğu Kapadokya’ya ulaştırmak için belli kanalları deniyorsunuz; onu tıkıyorlar, sonra ızdırarların, ızdırapların, derince düşünmelerin sayesinde alternatif yollar oluşturuyorsunuz. “Yahu şu yol da olabilir!” diyorsunuz, bir başka yolla ulaşıyorsunuz, ulaşabildiğinize. Belki eskiden insanların yüzde kırkına, yüzde ellisine, yüzde altmışına ulaşıyordunuz…

Ama hep öyle başladı. Sızıntı, ilk basıldığı zaman, üç bin mi, dört bin mi basıldı. Fakat bir gün geldi, on beş, yirmi sene sonra sekiz yüz bine ulaştı. Kendi mevzuu/konumu itibarıyla belki dünyada o seviyeye ulaşan ilk mecmuadır. Ee o zaman… “Yahu madem o zaman üç bin ile, beş bin ile başladık.. madem aka aka göl olur.. sonra daha akar, derya olur.. sonra daha akar, o derya tebahhur eder, bulutlar haline gelir.. sonra rahmet olur yerin bağrına yağar.. sonra çaylar haline gelir, çağlar.. sonra yeniden deryanın bağrına akar!.. Öyleyse, madem böyle çağlayana doğru gidiyor, en iyisi biz şimdi bir “Çağlayan” çıkaralım; aynı duygu ve düşüncelerimizi bu defa onun sayfalarına saçalım!” Onlar minik bir Sızıntı’nın önünü aldılar; fakat Çağlayan ile karşı karşıya kaldıkları zaman, o uzun dillerini yutacaklar, kuyruklarını da kısacaklar.

Evet, وَصَبَرُوا beyanından hareketle, “aktif sabır”dan geçtik buraya. ثُمَّ جَاهَدُوا وَصَبَرُوا إِنَّ رَبَّكَ مِنْ بَعْدِهَا لَغَفُورٌ رَحِيمٌ “…Ardından Allah yolunda mücâhede eden, çalışıp didinen ve sabredenlerle beraberdir. Evet, Rabbin, onların bütün bu güzel hareketlerine karşılık elbette onları bağışlayıp ihsanda bulunacaktır. Çünkü O gafûrdur, rahîmdir.” (Nahl, 16/110) Burada bir hususa da işaret ediliyor: Bir yönüyle, bazıları az yamuk-yumuk davranabilir, gevşekliğe düşebilirler. Fakat onlar da ümitlerini yitirmesinler!.. Bütün bunlardan sonra unutmasınlar ki, إِنَّ رَبَّكَ مِنْ بَعْدِهَا لَغَفُورٌ رَحِيمٌ Yine “lâm-ı te’kid” ile, “Allah, mutlaka günahları çok iyi yarlıgayandır ve aynı zamanda Rahîm’dir!” Rahîm, büyük ölçüde ahirete bakar; رَحْمَنُ الدُّنْيَا وَرَحِيمُ اْلآخِرَةِ denir. Fakat her ikisinin de dünyaya bakan yanı da, ahirete bakan yanı da var.

Belki ayetlerin manaları, bize hatırlamamız gereken şeyleri hatırlatıyor. Bu açıdan, ayetlerin meali bana diyecek şey bırakmadı. Evet, ben de diyeceklerimi, onlara, Allah’ın kelamına, mübarek beyanına emanet etmek istiyorum.

Bamteli: ACIMASIZLAR VE MERHAMET

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Allah Rasûlü adeta mücessem rahmet idi; O’nun iştirak ettiği savaşlar da hep müdafaa harbiydi.

Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Benim ne alakam var bu dünya ile!” buyuruyor. Oysaki Cennet’e girip Cemâlullah ile taltif edildikten sonra yine dünyaya dönüyor. Ama dünyaya, “dünya için” değil, dünyadakileri uhrevîleştirmek için, mâlâyâniyata gömülmüş insanları İlâhîyata veya Ulûhiyet hakikatine yönlendirmek için dönüyor. Bu, O’ndaki (sallallâhu aleyhi ve sellem) çok aşırı şefkatin ve merhametin ifadesi!..

Bedir’de müşriklerden bazı kimseler ölmüş ve onlar “kalîb-i Bedr”e (Bedir Harbi’nin yapıldığı yerdeki kuyulara, çukurlara) atılmışlar, o şekilde gömülmüşlerdir. Onlar, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşısına öyle kamayla, kılıçla, mızrakla, okla çıkmasalardı, onlara öyle bir mukabelede bulunmazdı. Tamamen bir tenkîl, bir ibâde, bir kahır ve yok etme mülahazasıyla geldikleri için, أُذِنَ لِلَّذِينَ يُقَاتَلُونَ بِأَنَّهُمْ ظُلِمُوا وَإِنَّ اللهَ عَلَى نَصْرِهِمْ لَقَدِيرٌ “Kendilerine savaş açılan mü’minlere, mukabil olarak savaşma izni verildi. Çünkü onlar, pek çok yönden zulme maruz kaldılar. Kuşkusuz Allah, onlara yardım edip zafer bahşetmeye kadirdir.” (Hac, 39/22) ayeti nazil oldu. Onlara da ruhsat yolu açıldı.

Öyle oldu. Onlar, “savaş” diyorlardı, meşrû dairede bir müdafaa savaşı yapıldı. Müdafaa savaşı; can için, din için, nesil için, hürriyet için. Hukuk sisteminin temel disiplinleri bunlar. Abdurrahman Azzam, İslam’ın bütün savaşlarını “müdafaa savaşları” olarak “Ebedî Risalet” kitabında ifade ediyor. Ahmed Hamdi Aksekili de onu tercüme etmişti.

Bu açıdan, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) şefkatidir insanların içine dönme mevzuunda saik olan. Dolayısıyla öyle münferit ve başkalarının sebebiyet vermiş olduğu hadiselere bakarak dar dairede O’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) değerlendirmek doğru değil.

   “Acırsan, acınacak duruma düşersin!” sözü vicdansızlığın ifadesidir; varlıklara merhamet etmeyen İlahî rahmetten mahrum kalır.

Evet, elektronik levhada çıkan مَنْ لَمْ يَرْحَمْ صَغِيرَنَا، وَيُوَقِّرْ كَبِيرَنَا، فَلَيْسَ مِنَّا “Küçüklerimize merhamet etmeyen ve büyüklerimize saygı göstermeyen bizden değildir.” (Tirmizi, Birr 15) hadisiyle başladık. مَنْ لَا يَرْحَمُ لَا يُرْحَمُ beyanı da şâyî bir ifade (yaygın bir hadis): “Şefkat etmeyene, acımayana; acınmaz!”

Bir de hoyratça bir düşünce var: “Acırsan, acınacak duruma düşersin!” Sizin karşınızda konuşurken, nezaketsizlik ifade edeceği endişesiyle beraber söyleyeyim: Bu kadar hoyratça bir ifade, bir laf olamaz.

Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), الرَّاحِمُونَ يَرْحَمُهُمُ الرَّحْمَنُ، ارْحَمُوا مَنْ فِي الْأَرْضِ يَرْحَمْكُمْ مَنْ فِي السَّمَاءِ “Merhamet edip mahlûkata acıyanlara Allah rahmetiyle muamelede bulunur. Siz yeryüzünde bulunanlara acıyın ki, sema ehli de size merhamet etsin.” buyuruyor. Yeryüzünde bulunanlara merhamet… Karıncadan sineğe, ondan bilmem neye, ondan neye kadar… Ve en sonunda “ahsen-i takvîm”e mazhar -bir yönüyle- “İlahî ayna” diyebileceğimiz “insan”a kadar. Onlara merhamet etmeyene, acımayana; acınmaz! Burada öyle acımamaya kilitlenmişse bir insan, öbür tarafta o merhametten, o şefkatten, o mülayemetten -çoğaltabilirsiniz- o Rahmâniyetten, o Rahîmiyetten, o Hannâniyetten, o Mennâniyetten, o utûfetten mahrum olur, tepetaklak gayyâya yuvarlanır.

Allah’ım, Sen o kadar merhametlisin ki!.. Öyle buyuruyorsun: إِنَّ رَحْمَتِي سَبَقَتْ غَضَبِي “Yarış yapacaklarsa şayet, benim rahmetim gazabımın önünde, o maratonu kazanır. Rahmetim, gazabımın önündedir Benim.” وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ “Rahmetime gelince, o her şeyi çepeçevre kuşatmıştır.” (A’raf, 7/156) Önceki, kudsî hadis; sonraki de ayet: “Benim rahmetim, gazabıma sebkat etmiştir.” ve “Rahmetim, her şeyden geniştir, her şeyi kuşatmıştır.” Buna rağmen bir insan, “Ama şu anda benim maruz kaldığım şey…” diyorsa, ona denebilir ki, “Fakat sen, o rahmetten istifade kapılarını kendine kapattın. Merhamet etmedin ki, sana merhamet edilsin!.. Şefkat ile, mülayemet ile, acıma hissi ile herkesin ve her şeyin üzerine titremedin ki!..”

Hani ekosistemciler bir ağacın kesilmesi, bir yerin -bir yönüyle- harap olması, ekosistemde dengenin bozulması gibi hususlar karşısında bile başkaldırıyorlar. Ee bunların içinde en önemli unsur, “insan”dır; ne olursa olsun, insan!.. Bizim milletimizin karakterinde de vardır bu: Ülkeyi işgal etmek için Çanakkale’ye kadar gelenler, orada yaralanınca, karşı taraftan yaralanan ve ölümle pençeleşen insanları gören bizimkiler, mevzilerinden fırlayarak, kendilerini öldürmeye gelen o düşmanı, kendi tabyelerine alır, onun yarasına pansuman tedavisi yapar, su içirip onu bağırlarına basarlar. Çünkü savaş başka şeydir fakat insana acıma hissi başka bir şeydir. İnsan, hâlâ insan ise, insanlık his ve insanlık karakterini yitirmemişse, bu hissini devam ettirecek demektir.

   Herkes kendi karakterini sergiler fakat unutulmamalıdır ki satır satır yazılmaktadır küçük büyük her şey!..

Bu hissi devam ettirmeyenler, insanlık karakterini yitirmiş -evet, o tabir de çok çirkin ama müsaade ederseniz diyeyim- karakter bozması kimselerdir. Kur’an-ı Kerim; قُلْ كُلٌّ يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ فَرَبُّكُمْ أَعْلَمُ بِمَنْ هُوَ أَهْدَى سَبِيلًا “(Rasûlüm, insanların farklı farklı tutumları karşısında sen şu gerçeği) beyan et: Herkes, (inanç ve dünya görüşünden kaynaklanan, kendine göre doğru ölçülerin şekillendirdiği) seciye ve karakterine göre davranır. Fakat kimin yolunun gerçekten doğru olduğunu ise en iyi Rabbiniz bilir.” (İsrâ, 17/84) “Herkes, karakterinin gereğini yapar.” Yapısı ne ise, onu sergiler. Hani mesele genetik mi, yoksa öyle yapa yapa onu tabiatının bir derinliği haline mi getirmiş, o dürtüler ile mi yapıyor, belli değil… Ama o hale gelmiş ise, çok farklı görünse bile, öyle kucak açıyor gibi görünse bile bir gün hakikat ortaya çıkar.

Câhiliye şairi Züheyr İbn Ebî Sülmâ’nın dediği gibi; وَمَهْمَا تَكُنْ عِنْدَ امْرِئٍ مِنْ خَلِيقَةٍ * وَإِنْ خَالَهَا تَخْفَى عَلَى النَّاسِ، تُعْلَمِ “Şayet bir insanın bir huyu varsa, kendisi onu gizlemeye çalışsa bile, er-geç bir gün o ortaya çıkar!” Bir insanda bir huy, bir karakter varsa… Kabalık, hoyratlık, ezme ve bundan lezzet alma, acımama, “Acırsam, acınacak duruma düşerim!” mülahazası… Bunu, sen saklasan, başka türlü göstersen bile, “Ben Müslümanım! El-pençe divan duruyorum Hak karşısında.. ve O’nun toplumun hayatına mal olmasını istiyorum! Toplumun en değerli meselesi haline gelmesini istiyorum!” desen bile, yaptığın bu şeyler ile karakterini ortaya koymuş olursun. O, er-geç bilinir ve sahibini mahcup eder. Hele bir divan var ki, o divanda bir mizan işleyişi var ki, وَكُلُّ صَغِيرٍ وَكَبِيرٍ مُسْتَطَرٌ “Satır satır yazılıdır küçük büyük her şey.” (Kamer, 54/53) فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ * وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ “Her kim zerre miktarı hayır işlerse, karşılığını görür; her kim de zerre miktarı şer işlerse, o da karşılığını görür.” (Zilzâl Sûresi, 99/7-8)

Evet, öyle bir divan var ki, orada en küçük şeyler bile değerlendirilir, insanın yüzüne çarpılır. Oradaki mahcubiyet, buradakine de benzemez. Hazreti Sahib-i Zîşân Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) insanların, o günkü fevkaladeden sıkıntılarını ifade sadedinde buyuruyor ki: “Terleri, gırtlaklarına vuracak!” Bu bir idyum ise, terlemenin son kertesi demektir. Ve bir gerçek ise şayet, vücutlarından ifraz ettikleri -vücudun yüzde yetmiş beşi, su- kendi suları içinde boğulacaklar, hafizanallah. İşte böyle bir terleme ile orada, Hak karşısında, başlarını kaldırıp bakamayacaklar; çünkü kendilerinde bakacak yüz bırakmamışlar. Yüzlerini öyle kirletmiş, o ahsen-i takvîme mazhariyete öyle hakirce davranmış ve onu öyle karartmışlar ki, hicap edecekler; başlarını kaldırıp “Rahmet!” diye, “Ey Rahman u Rahim!” diye O’na (celle celâluhu) bakmaya hicap edecekler. Bakamayacaklar, bakma hakkı verilmeyecek belki de.

Merhamet edin ki, size de merhamet edilsin!.. Acıyın ki, acınasınız!.. “Acımayayım ki acınacak duruma düşmeyeyim!” demeyin, demeyeceksiniz!.. Başkaları dese bile, siz, o türlü bir mukabelede bulunmayacaksınız. “Mukabele-i bi’l-misil, kâide-i zâlimânesi” diyor, Hazreti Pîr-i Mugân. وَإِنْ عَاقَبْتُمْ فَعَاقِبُوا بِمِثْلِ مَا عُوقِبْتُمْ بِهِ وَلَئِنْ صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِلصَّابِرِينَ “Ceza verecek olursanız, size yapılan muamelenin misliyle cezalandırın. Şayet sabredecek olursanız, bu, sabredenler için işin en hayırlısıdır.” (Nahl, 16/126) buyuran Kur’an-ı Kerim, o mevzuda bir ölçü koyuyor. Onlar, size hoyratça gelirlerse, işte savaşlarda olduğu gibi, mukabelede bulunursunuz. Ama وَلَئِنْ صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِلصَّابِرِينَ Dişinizi sıkar, katlanırsanız, mukabele-i bi’l-misilde bulunmazsanız, bu, insanca bir tavırdır.

   Sofîlerden bir kısmı, “ibadet”i avamın kulluk hizmeti, “ubûdiyet”i şuur ve basîret insanlarının ifa ettiği vazife, “ubûdet”i de saflar üstü safların sorumluluklarını yerine getirmeleri şeklinde tarif etmişlerdir.

Bazı tavırlar vardır ki, bunlar, işlene işlene insanın tabiatı, bir iç derinliği haline gelir. Artık insan, o mevzudaki emirlere ihtiyaç duymadan, “Allah, böyle emrediyor. Böyle bişârette bulunuyor veya böyle inzârda bunuyor; böyle tevbihte bulunuyor ya da böyle tebşirde bulunuyor!” mülahazalarını nazara almadan “iç itmeler” ile -“dürtü” biraz hakirce bir laf olduğundan dolayı tereddüt ettim ama burada da kullanılabilir- “iç dürtüler” ile yapması gerekli olan şeyleri yapar. İçinden gelir her şey, o emirleri düşünmez; çünkü tabiatına mal etmiştir ve iç derinliği haline getirmiştir. Ve böyleleri, bu şeyleri tabiatlarının gereği olarak yerine getirirken, aynı zamanda “Fevkaladeden bir şey yaptım!” mülahazasına da girmezler. Âdetâ yeme, içme, yatma, beşerî münasebetlerde bulunma misillü tabiî bir şey icrâ ediyor gibi yaparlar. Ne olur sonra? “Riya” mülahazası olmaz, “süm’a” mülazası olmaz, bir “iç beğeni/ucub” mülahazası olmaz, dışa vuran bir “büyük görünme/kibir” mülahazası olmaz. Farkında değillerdir çünkü onlar; “tevazu”, “mahviyet” ve “hacalet”i tabiatlarının bir yanı haline getirmişlerdir. Yaptıkları şeyleri öyle tabiî yaparlar ki, zihinlerini katiyen biraz evvel saydığım o üç şey, dört şey, beş şey, altı şey ile kirletmezler. Ve nöronlarını onunla kirletmeyen insanlar, nezd-i ulûhiyette de ona göre kıymet kazanırlar; Allah (celle celâluhu) ona göre değerlendirir.

Evet, tabiatlar öyle re’fete, şefkate, mülayemete, kucaklamaya muntabı’ olmuşsa!.. Evet مُنْطَبِع diyelim; tabiat haline gelmiş, damgalanmış manasına bu tabiri Osmanlıca’da kullanırlardı. Öyle muntabı’ olmuşsa, artık hiç düşünmeden ve o mevzudaki âmir hususları nazar-ı itibara almadan, gayet tabii bir şey gibi yapar onu. Meseleyi tabiî hale getirmediğiniz zaman da, bir taraftan o “avârız-ı beşeriye”den kurtulamazsın; yani kalbî ve ruhî hayatı öldüren, “sır”ra giden yolları kesen, “hafâ” karşısında gulyabanilik yapan, “ahfâ”yı bütün bütün insana unutturan bir sürü gulyabani ile güzergâhta karşı karşıya kalırsın veya her köşe başında -bir yönüyle- gider onlara toslarsın. Diğer taraftan da ibadet ü tâatte oldukça zorlanırsın…

Bu itibarla da işi tabiat haline getirmek çok önemlidir. Onun için ıstılahta bir “ibadet” vardır; ibadet, Allah’a kulluk yapmaktır. Bir, “ubûdiyet” vardır; onu -bir yönüyle- artık olmazsa olmaz bir mesele haline getirmektir. Bakın, farklılıkları var bunların. Fakat bir de sofilerin kullandığı esas tabir vardır ki, o da meseleyi “ubûdet” seviyesinde/çerçevesinde ele almak, onu tabiatının bir derinliği haline getirmektir. “Aman namaz, aman!..” demektir. Mescitten ayrılırken, âdetâ çok önemli bir yerden -böyle- Cennet’ten çıkıyor gibi zorlanmak… Çünkü hadis-i şerif ifade ediyor: “Kalbi, mescide muallak insan” tebcil ediliyor. Ve buna “ribat” deniyor, peygamber beyanında “ribat” deniyor. İkindiyi kılıyor, “Yahu şu akşam nerede kaldı!” diyor. İbadeti, ibadet ü tâati, Allah’a teveccühü, O’nun (celle celâluhu) karşısında el-pençe divan durmayı öylesine içine işletmiş, daha duru ve yeni bir ifade ile, öylesine içtenleştirmiştir ki tabii olarak yapıyor. Yemek vakti yemeğe gittiği gibi, başka şey sözkonusu olduğunda ona gittiği gibi, gayet tabii yapıyor; çünkü orada başka bir şey düşünülmez artık; “Şöyle derler, böyle derler!” mülahazası olmaz. Orada hiç farkına varmadan -esasen- tabiatın iticiliğine veya akıcılığına kendisini salmıştır, akıyordur o, bir yönüyle. Yelken açmıştır O’na, ve O, onu bir yere doğru sürüklüyordur, farkına varmadan. Dolayısıyla da hiç kirli mülahazalara girmez; hep “Allah!..” der, oturur-kalkar; “Allah!..” der, yer içer; “Allah!..” der, her şeyi O’na (celle celâluhu) bağlar.

   Allah’ım Nasr ve Fetih sûrelerinin sırlarına bizleri de muvaffak eyle!..

Kıtmir de duasında, bu hususları dile getiriyor:

اَللَّهُمَّ اَلْفَتْحَ وَالنُّصْرَةَ وَأَسْرَارَ وَوَعْدَ وَبِشَارَةَ وَمُفَادَ سُورَةِ ﴿إِذَا جَاءَ نَصْرُ اللهِ وَالْفَتْحُ * وَرَأَيْتَ النَّاسَ يَدْخُلُونَ فِي دِينِ اللهِ أَفْوَاجًا * فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَاسْتَغْفِرْهُ إِنَّهُ كَانَ تَوَّابًا﴾ آمِين * اَللَّهُمَّ بِشَارَةَ وَتَبْشِيرَ وَعْدَ وَمُفَادَ سُورَةِ ﴿إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُبِينًا﴾ * وَآيَةِ ﴿وَعَدَ اللهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ﴾ * وَأَسْرَارَ وَوَعْدَ وَبِشَارَةَ آيَةِ ﴿وَلَقَدْ كَتَبْنَا فِي الزَّبُورِ مِنْ بَعْدِ الذِّكْرِ أَنَّ الْأَرْضَ يَرِثُهَا عِبَادِيَ الصَّالِحُونَ﴾ آمِينَ يَا رَبِّي

“Allahım! Senden, bizlere iç ve dış fetihler nasip buyurmanı, bu fetihlerin müyesser olabilmesi için şânına layık nusretlerle bizlere el uzatmanı diliyoruz. Allahım! İlahî yardım ve zaferin geldiği zamanın anlatıldığı Nasr sûresinin sırrını Senden diliyoruz; bu sır hürmetine bizlere fetihler müyesser eyle! Allahım! ‘Biz sana aşikâr bir fetih ve zafer ihsan ettik. Bu da Allah’ın, senin geçmiş ve gelecek kusurlarını bağışlaması, sana yaptığı ihsan ve in’âmı tamamlaması, seni dosdoğru yola hidâyet etmesi ve sana şanlı bir zafer vermesi içindir.’ buyurduğun Fetih sûresinin sırrını da bizlere bahşetmeni diliyor ve dileniyoruz. Bu sûrenin ihtiva ettiği Allah’ın fethi, nusreti ve yardımı; büyük başarıyı yaşatması, fevz u necâta erdirmesi, mü’minleri mağfiret buyurması ve inananlara sekîne indirmesi gibi in’âm ve ihsanların yüzüsuyu hürmetine, bizleri bu sırra erdir; geçmişte yaşattığın nimetleri bir de bizlere yaşat! Allahım! ‘Allah içinizden iman edip makbul ve güzel işler işleyenlere kesin olarak vaad buyurur ki: Daha önce müminleri dünyada hâkim kıldığı gibi kendilerini de hâkim kılacak.’ buyurduğun ayetin sırrını bağışla bizlere. Ve ‘Şu kesindir ki Biz Zikir’den (Tevrat’tan) sonra Zebur’da da şöyle yazmışızdır: Dünyaya salih kullarım varis olacaklar. Dünya onlara kalacak.’ beyanının da sırrını lütfederek biz zayıf ve kimsesiz kullarına, bu vaadini gerçekleştir. Bizler böyle bir ihsana nail olmaya layık değilsek de, Sen, böyle bir ihsanı ve dahasını vermeye ehilsin. Bu lütfunu ne olursun, bizden esirgeme!..”

Mezkûr ayetlerde çok ince bir nokta var. Seyyidina Hazreti Musa (aleyhisselam) kavmiyle alakalı olarak, sorumluluk ve vazifelerini içtenlikle yerine getirdikleri zaman, يُورِثُهَا “Allah, kullarından dilediğini ona vâris/mirasçı kılar.” (A’râf, 7/129) deniyor. Fakat burada gördüğünüz gibi, ümmet-i Muhammed sözkonusu olduğu zaman verilen bişârette وَلَقَدْ كَتَبْنَا فِي الزَّبُورِ مِنْ بَعْدِ الذِّكْرِ أَنَّ ْالأَرْضَ يَرِثُهَا عِبَادِيَ الصَّالِحُونَ “Şu kesindir ki Biz Zikir’den (Tevrat’tan) sonra Zebur’da da, ‘Dünyaya salih kullarım varis olacaklar. Dünya onlara kalacak.’ diye yazmışızdır.” (Enbiya, 21/105) buyuruluyor. Sanki haklarıymış gibi, onlar gider, “yer”e varis olurlar. Liyakatleri olmayanlar da devrilir giderler; mezâr-ı müteharrik bedbahtlar silinirler. Hakâik-i Kur’aniye’yi kâinat üzerinde temevvücsâz edecek olan nesl-i cedîdler gelir arkadan. Bu ifadeler de az değişiklikle Hazreti Pîr-i Mugân ve Şem’-i Tâbân’a ait.

“Salih kullarım” buyuruyor: وَلَقَدْ كَتَبْنَا فِي الزَّبُورِ مِنْ بَعْدِ الذِّكْرِ أَنَّ الْأَرْضَ يَرِثُهَا عِبَادِيَ الصَّالِحُونَ Yaptıkları şeyleri, “riya”, “ucub”, “kibir”, “fahir”, kendilerini beğendirme gibi gayelere bağlamayan.. onu kullanma, onunla dünya adına belli hususları elde etme peşine düşmeyen.. “Müslümanlık!” deyip onun ocaklarını kurarken asıl dertleri saraylar edinme, villalar edinme, filolar edinme, saltanatını devam ettirme olmayan.. o kudsî argümanları -ona da öyle denecekse şayet- kendi şeytânî ve nefsânî arzuları istikametinde basit birer vasıta gibi kullanmayan… Evet, bunlara düşmemenin yolu, sâlih olmaktan geçiyor.

Onu dedikten sonra şöyle buyuruyor: إِنَّ فِي هَذَا لَبَلاَغًا لِقَوْمٍ عَابِدِينَ “Hiç şüphesiz bu Kur’ân’da kendilerini Bize ibadete adamış mü’minler için gerekli her gerçek kâfi derecede yer almaktadır.” (Enbiya, 21/106) İşte burada, ibadet eden, kendini ibadete vermiş, “ibadet” ve “ubudiyet” ile derinleşmiş, “ubûdet” ile derinliği artık sonsuzluğa ulaşmış; “fenâ fillah”, “bekâ billah”, “ma’allah” ufkunu ihraz etmiş; Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın gölgesi mahiyetinde, zılli mahiyetinde artık kendi için yaşamayan insan haline gelmiş kullara işaretler vardır.

   “Ey Rasûlüm, Seni bütün varlıklar için başka değil, ancak eşsiz bir rahmet olarak gönderdik.”

Onların En Kâmil’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) gitmiş, ihraz edeceği şeyleri zirvede ihraz etmiş, “Kâb-ı kavseyni ev ednâ” ufkuna ulaşmış. Bu ufuk ne güzel bir ufuk!.. Ama “Sadece benim burada kalmam önemli değil, Başkalarını da bu ufka yönlendirmem ve aynı zamanda onların ağzına da buradan bir kaşık bir şey sunmam, iştihalarını kabartmam ve onları bu mevzuda ayaklandırmam, harekete geçirmem lazım.” mülahazasıyla, âdetâ onu elinin tersiyle itiyor; mihnet ve meşakkat yurdu olan Mekke-i Mükerreme’ye dönüyor. Bi’setin sekizinci senesi; belâ ve musibetler beş sene daha devam edecek. Peygamberliğinin sekizinci senesi, o bela/musibet insanların içine dönüyor; Ebu Cehil’e, Utbe’ye, Şeybe’ye, İbn-i Ebi Muayt’a ve bilmem daha ne Allah belası kimselere “Bu hakikatleri anlatabilir miyim!” diye dönüyor. Herhalde -Allahu a’lem- bu mevzuda Ebu Cehil’in kapısının ziline -zil yok o zaman- belki elli defa basmıştır, elli defa.

Muğire İbn-i Şu’be anlatıyor, Ebu Cehil’in yanında olduğu bir ânı. “Ebu Cehil” değil, “Amr” adı ama temerrüdünde o kadar ileri gitmiş ki, artık “Cehl’in babası” orada, “bilmez”liğin babası; Allah’ı bilmezliğin, Peygamber tanımazlığın, ukba bilmezliğin babası. İdyum, Ebu Cehil. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir gün Mekke’nin bir sokağında karşılaşınca, yine mübarek mesajını sunuyor. O dilden dökülen kelimelere kurban olayım; o dile, o dudağa da kurban olayım!.. O (sallallahu aleyhi ve sellem) kendi mübarek tesirli sesi, tesirli beyanı ile ve inandırıcı çehresiyle, inandırıcı soluklarıyla, âdetâ bir musiki edâsıyla, büyülercesine konuşuyor. Dinliyor Ebu Cehil de; O’nu (sallallahu aleyhi ve sellem) dinliyor ve diyor ki: “Derdin Allah’ı anlatma ise, biz orada -alay bu, hafife alma- ‘Evet, yaptı, anlattı!’ falan deriz!..” Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ayrıldıktan sonra, Muğire İbn-i Şu’be’ye diyor ki: “Vallahi bu, doğru söylüyor, Emîn. Fakat Beni Haşim, ‘Yok Sikâye bizde, yok Rifâde bizde, yok bilmem ne bizde.” diyorlar. Bir de ‘Peygamber bizde!’ derlerse, ben hazmedemem bunu!” Bakın, hazmedememe, hased, insana neler yaptırıyor!..

Hased, bir yönüyle, Allah’ı bilen Şeytan’ı bile Hazreti Âdem karşısında şeytan haline getiriyor. Hased, “Amr”i, Efendimiz’in karşısında çekememezlikten dolayı “Ebu Cehil” haline getiriyor. Dünyanın dört bir yanına açılma, Ruh-i Revan-ı Muhammedî’nin şehbal açmasını sağlama ve nâm-ı celîl-i İlahî’nin bir bayrak gibi dalgalanması maksadıyla 170-180 ülkeye açılma böyle bir hasede çarptı. Kendileri on ülkeye dahi açılamadıklarından dolayı, çekememezlikten ve hasedden ötürü, aynen kâfirin yaptığını yapıyorlar, günümüzde, dünyanın değişik yerlerinde, ruhen harabelerin yaşandığı yerlerde. Evet, Âkif “harabe” nazarıyla bakıyor: “Geçerken, ağladım geçtim; dururken, ağladım durdum / Duyan yok, ses veren yok, bin perîşan yurda başvurdum.” diyor. Bu harap eller, yıkılmış hanümanlar, kimsesiz çöllerde hased ile köpürmüş, kabarmış insanlar, yapamadıkları şeyleri küçük gördükleri bazı kimseler yaptıklarından dolayı, Şeytan’ın yaptığını yapıyorlar, Amnofis’in yaptığını yapıyorlar, Nemrud’un yaptığını yapıyorlar, Saddam’ın yaptığını yapıyorlar, Hitler’in yaptığını yapıyorlar, Stalin’in yaptığını yapıyorlar.

Şimdi, Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) gelince, zikredilen ayetlerden sonra, وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلاَّ رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ “(Ey Rasûlüm,) seni bütün varlıklar için başka değil, ancak eşsiz bir rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya, 21/107) Seni âlemlere rahmet olarak gönderdik!.. Efendimiz’e bir insan olarak her şeyi yapıyorlar. Düşünün, Efendimiz başını Kâbe karşısında yere koyduğunda, mübarek başına bir işkembe koyuyorlar. O İbn-i Ebî Muayt geliyor, Efendimiz’in boynunu sıkıyor. Orada, hani kendisine “Mü’min-i Âl-i Firavun”ın eşi/dengi dedirten, o sıddıkiyet makamının en âbide şahsiyeti, seyyidina Hazreti Ebu Bekir imdada yetişiyor. Ruhumuz kurban olsun ona; Allah, ondan milyon defa razı olsun; ruhaniyeti, bizden haberdardır onun; çünkü onlar, farklı insanlar.

Efendimiz, çend defa aynı şeylere maruz kalıyor. Bunlarla intikama doymuyorlar da, o Şi’b-i Ebî Tâlib’de boykot meselesini başlatıyorlar. Ashab-ı Kiram efendilerimiz üç sene açlığa, susuzluğa, tehcîre maruz bırakılıyorlar. İnsanca hiçbir şey yapamayacaksınız; hürriyetlerinize sınır vurmuşlar sizin; belki izdivaçlarınıza da, belki yemenize de, belki içmenize de. Neyi kaçırabilmişseniz şayet, işte onlar ile, orada kût-u lâ yemut ile yaşıyorsunuz.

Bir insan olarak, insanın aklına aleyhlerinde dua etmek gelebilir ve nitekim bir keresinde demiş, bir kaht (kıtlık) yaşanmış. Gelmişler orada -aynen, Hazreti Musa’ya da öyle diyorlardı- “Cenâb-ı Hak’tan iste, bu ‘ricz’ kalksın da biz Sana inanalım!” Kalkıyor; yine aynı yola sülûk ediyorlar. Bir daha geliyorlar, bir daha “ricz” (Allah’ın belası, musibeti, bir pislik) kalkıyor, Allah kaldırıyor. “Kaht” zâil olunca yine bildikleri gibi davranıyorlar ve yapmadık şey bırakmıyorlar.

Bir insan olarak… İzzet Molla’nın sözüne müracaat edelim: “Ben usanmam -gözümün nuru- cefâdan amma / Ne kadar olsa cefâdan usanır cândır bu!..” Senin başına sürekli balyoz indirip kaldıracaklar, arkadan sürekli hep dürtükleyecekler, mızrakla vuracaklar; böyle içine gelir: يَا رَبِّي، مَا أَحْلَمَكَ! مَا أَحْلَمَكَ يَا رَبَّنَا “Rabbim ne kadar halîmsin; ne kadar halîmsin Rabbimiz!” Orada Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) -bir yönüyle- ta’dîl ediliyor veya esas konumu/makamı itibarıyla, o makam ve o konum kendisine işaretleniyor: “Sen, âlemlere rahmet olarak gönderildin!” Sen’in nöronlarına bu türlü şeyler girmemeli; müsâfereten (kalıcı olmayan, misafir olan, muvakkat) dahi olsa, bir anlık bile olsa, girmemeli!.. Aslında girmez ya!..

   “İnsanlara yumuşak davranman da Allah’ın merhametinin eseridir. Eğer katı yürekli, kaba biri olsaydın, insanlar senin etrafından dağılıverirlerdi!..”

Hani o Uhud’daki, “sonu zafer” olan “muvakkat hezimet” gibi bir şey… “Hezimet” demem ben; O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) iştirak ettiği hiçbir şeye “hezimet” demem. Uhud’un peşinden buyuruluyor ki: فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ اللهِ لِنْتَ لَهُمْ وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لاَنْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِي الْأَمْرِ فَإِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللهِ إِنَّ اللهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِينَ “İnsanlara yumuşak davranman da Allah’ın merhametinin eseridir. Eğer katı yürekli, kaba biri olsaydın, insanlar senin etrafından dağılıverirlerdi. Öyleyse onların kusurlarını affet, onlar için mağfiret dile ve işleri onlarla müşavere et. Bir kere de azmettin mi, yalnız Allah’a tevekkül et. Allah muhakkak ki kendisine dayanıp güvenenleri sever.” (Âl-i Imrân, 3/159)

“Eğer Sen, katı kalbli olsaydın, etrafındaki insanlar, dağılır giderlerdi.” وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لاَنْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَ فَاعْفُ عَنْهُمْ  “Affet onları!..” وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ “Bir de Allah’tan yarlıgama dile onlar için!” وَشَاوِرْهُمْ فِي الْأَمْرِ  “İşleri onlarla müşavere et.” Bakın, meşveret ediyor; meşverette dediklerini ileriye sürüyor gençler. O da (sallallâhu aleyhi ve sellem) meşveretin hatırına Uhud’a çıkıyor. O büyük tefsir sahibinin ifadesiyle “Orada bütün ordusunun helâk olduğunu/olacağını bilseydi bile meşveretin hatırına yine oraya çıkardı.” Çünkü Kur’an-ı Kerim, Şûrâ Sûresi’nde, mü’minleri methettiği yerlerde, bir çok önemli şeyin sonunda, atıf yaparak -ki ma’tuf, ma’tufun aleyh’in hükmündedir- şöyle buyuruyor: وَأَمْرُهُمْ شُورَى بَيْنَهُمْ “Onların işleri de kendi aralarında şûrâ iledir.” (Şûrâ, 42/38) وَأَمْرُهُمْ شُورَى بَيْنَهُمْ “Onlar, öyle yüce kâmetlerdir ki, aralarındaki her meseleyi meşveret ile çözerler.”

Evet, düşüncelerdeki isi-pası silecek bir iksir varsa, o da meşverettir. Tekrar edeyim mi?!. Düşüncelerdeki isi-pası silecek, yürüdüğü yolda insanın yolunu aydınlatacak bir projektör varsa, o da meşverettir”.

Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) meşveret ediyor ve çıkıyor oraya. Fakat sonra “Siz beni böyle bir şeye zorladınız!” diye kınamıyor. Neden? Çünkü O (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Rahmet Peygamberi”; Cenâb-ı Hakk’ın Rahmâniyetini, Rahîmiyetini, Hannâniyetini, Mennâniyetini, utûfetini temsil ediyor. Allah, evvelâ donanımı ile alakalı ona bir hatırlatmada bulunuyor: Adeta “Sen, -esasen- bu mülahazaların âbide şahsiyetisin!” buyuruyor. وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلاَّ رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ Hem de “Âlemlere rahmetsin!” diyor, “Sadece Sana inanan ve arkanda olanlara değil!..” Nasıl ki buyuruyor: “Benim adım, Güneş’in doğup-battığı her yere ulaşacak!” Çünkü o adın ulaşması, bir yönüyle Cennet’in sırlı kapılarını açacak anahtardır. لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ diyen herkes kurtulur. “Adın ulaşması”, odur. O (sallallâhu aleyhi ve sellem), penguenlere kadar o nâm-ı celîl-i Nebevî’nin ulaşması hülyalarıyla oturup-kalkıyor. Böyle bir Rahmeten li’l-âlemin.. böyle bir Rahmeten li’l-âlemin!..

Öyle olunca, O, yapılan bütün kötülükleri sinesine çekmiş; mukâbele-i bi’l-misil kâide-i zâlimânesinde bulunmamış. Ancak tamamen mü’minleri “ta’yîr”, “ta’yîb”, “tahkir”, “tezyîf”, “ibâde”, “tenkîl” mülahazasına bağlı müşrikler mekanize birliklerle karşılarına çıktıkları zaman, işte o zaman mukabelede bulunulmuş. Fakat o mukabele de mukabele-i bi’l-misil değil; onlar on ile gelmişler, O (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir ile mukabele etmiş ve Allah’ın izni-inayetiyle püskürtmüş, “Rahmeten li’l-âlemin” olduğunu göstermiş; gönül koymamış!.. Cenâb-ı Hak, bizi de bu mülahaza ile serfiraz kılsın!..

“Nasıl ki sadaka belayı def eder; öyle de ekseriyetin hâlis duası da ferec-i umumiyi cezbeder!” diyor Hazreti Pîr-i Mugân. Ekseriyetin hâlisâne duası, ferec-i umumiyi cezbeder!.. Öyleyse şu anda kızma, darılma, küsme ve “Cenâb-ı Hak sizi Cehennem’e koysun, gayyâlara atsın; tepe-taklak gidin!” deme yerine, belki hâlisâne dua ederek ferec beklemeliyiz!..

اَللَّهُمَّ فَرَجًا وَمَخْرَجًا فِي أَقْرَبِ أَقْرَبِ أَقْرَبِ… زَمَانٍ؛ فِي خِدْمَتِنَا وَفِي حرَكَتَنِاَ وَفِي جَمَاعَتِنَا وَفِي مُؤَسَّسَاتِنَا وَفِي مَدَارِسِنَا وَفِي جَامِعَاتِنَا، يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ * اَللَّهُمَّ نَصْرًا قَرِيبًا، وَفَتْحًا مُبِينًا فِي أَوْسَعِ أَوْسَعِ أَوْسَعِ أَوْسَعِ… إِطَارٍ؛ فِي أَقْرَبِ أَقْرَبِ أَقْرَبِ أَقْرَبِ… زَمَانٍ؛ بِحَيْثُ مَا لاَ عَيْنٌ رَأَتْ، وَلاَ أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلاَ خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ * آمِينَ يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ

“Allahım içinde bulunduğumuz musibet, keder ve tasadan bir çıkış yolu, bir kurtuluş lütfeyle!.. En yakın, yakınlardan da yakın bir zamanda, Hizmet’imiz, hareketimiz, cemaatimiz, müesseselerimiz, okullarımız ve üniversitelerimiz için bir ferec ve mahreç ihsan eyle!.. Allahım! Bir nusret-i karîb, yakın zamanda bir nusret Allahım! En yakın zamanda engin bir fütuhât; din-i Mübin-i İslam adına ve hafife alamayacağımız tarihî değerlerimizi dünyaya duyurma adına, engin bir fütûhât Allahım!.. En yakın, yakınlardan da yakın bir zaman ve en geniş, genişlerden de geniş bir çerçevede; ‘Kullarıma öyle sürpriz nimetler hazırladım ki, ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne de insanın hatırına gelmiş!’ buyurduğun gibi, işte öyle sürpriz şekilde. Âmîn, ey yegâne merhametli, Erhamerrâhimîn!..”

Bamteli: MEFKÛRE MUHÂCİRLERİ VE YİĞİTÇE DURUŞ

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Gönül diliyle insanlara teveccüh eder ve gönüllere otağ kurarsanız, çevrenizde bir hayli gönüllü oluşur; kendini bu işe adamış, bir daha da geriye dönmemeye azm u cezm u kast eylemiş dünya kadar babayiğit insan oluşur çevrenizde. Bu, gönül diline cevaptır. Çünkü öyle bir dilin arkasında “inâyet-i İlâhiye” ve “teveccühât-ı Sübhâniye” vardır. O, yanıltmaz; gönlün tesir gücünü artırır. Âdetâ bir koro tesiri icrâ eder, öyle bir gönül. Oradan ne gelirse, bî-kem u keyf, onu bilemeyiz; fakat oradan gelen teyîd, o gönlün üzerinde tesirli olur; onu da güçlü ve tesirli hale getirmek için yeter, artar.

   Hakk’a adanmış ruhlar, kendilerine “terörist” diyenler için bir aynadır; asıl terörist hep sulh, ıslah ve huzur temsilcisi olmuş insanlara iftira ve eziyet eden ahlaksızlardır.

Bu disiplini her zaman koruyabildik mi, sahip çıkabildik mi, bilemeyeceğim. Fakat ne ölçüde sahip çıkıldıysa şayet, ona Cenâb-ı Hakk’ın teveccühü, on katıyla olmuştur. Ezcümle; bir avuç insan, o mevzuda ciddî bir tecrübe görmeden, rehabiliteye tâbi tutulmadan, psikolojik bir eğitime tâbi tutulmadan, dünyanın dört bir yanına yayıldılar. Böyle bir şeyi istiskal eden, bir suçmuş gibi, bir günahmış gibi, bir kabahatmiş gibi anlatan şom ağızlar var. Eksik olmadı bunlar; bugün de olacak, yarın da olacak, öbür gün de olacak. Fakat denebilir ki; olan şey, yirminci asrın en büyük hadisesidir. Dünyanın dört bir yanında, bilmem kaç -belki iki yüze yakın- ülkesinde gönül diliyle insanların gönüllerine otağ kurma mevzuu, milletimize ait bir hususiyet olarak bu yirminci asırda tahakkuk etmiştir. Hem de başkalarının iki yüz senede yapmaya çalıştıkları ve belki ancak bir kısmını yaptıkları şeyi, Allah’ın izni, inâyeti, riâyeti ile yirmi küsur senede yapmışlardır. Başkalarının yaptığı zamanla mukayese ettiğimizde, onun onda biri kadar bir şey. Ve bu, hazmedilememiş, çekilememiştir; türlü türlü karalamalara başvurulmuştur.

En son karalamanın adı da “terör örgütü” ki, o “terör örgütü” dedikleri insanların en küçüğü Kıtmîr, bi-gayri haddin, min gayr-i haddin her zaman karşınıza çıkan Kıtmîr, size yemin ederim, bilerek bir karıncaya ayak basmadım, hayatım boyunca. Evet, size daha evvel arz etmiştim: Daha rüşde ermediğim dönemlerdeydi, zannediyorum 7-8 yaşlarındaydım. Bir akrep deliğine su döktüğümden dolayı hala ızdırap duyuyorum. Düşünün, aradan yetmiş sene geçmiş; arkadaşlarıma soruyorum: “Onu, Allah bana sorar mı?!. Ya o hayvan orada o sudan boğulduysa?!.” Beni teselli ediyorlar; diyorlar ki, “O, orada bir delik açınca, yukarıya doğru da bir şey yapar, kendini her zaman korumaya alır; o ölmemiştir!” filan. Ama ben, buna bir türlü inanmıyor ve hesap endişesi duyuyorum.

Evet, “terör” ile andıkları, “terörist” dedikleri insanlar, bunlar. “İnsan, insanın aynasıdır!” “İnsan” diyeceğim, çünkü “mü’min” demeye dilim varmadı. Zannediyorum, kendi karakterlerini okuyorlar sizde; kendi ruh hoyratlıklarını okuyorlar sizde; kendi vicdan huşunetlerini (kabalıklarını) okuyorlar sizde. Onun için çağın hâdisesi olan böyle bir açılımı engellemeye çalışıyorlar. Milletimiz adına onlara vüdd vaz edilmesine karşılık, insanlığın bu harekete sinelerini açmasına mukabil, bu pozitif şeylere mukabil, senelerden beri değişik negatif yollara başvurarak ona mani olmaya gayret ediyorlar. Yalana, tezvire, iftiraya başvurarak.. devlet hazinesini boşaltarak.. peylenebilecek insanları peylemek suretiyle… Bir yönüyle Mevlânâ ruhuyla her yanda mum tutuşturma işini/ameliyesini üzerine almış, deruhte etmiş insanların aydınlatma ameliyesini durdurmak için, akla-hayale gelmedik kırk haramîlik yapıyorlar.

Her halde meseleleri değerlendirirken, “Acaba bunlar mı terörist, yoksa bir kısım devletlerin başında terör estirenler mi? Bir dönemde Almanya’nın başında, bir dönemde Irak’ın başında, bir dönemde Libya’nın başında, bir dönemde bilmem nerenin başında bulunan, sürekli “terörizm” estiren insanlar mı, onlar mı terörist?!.” soruları da sorulmalı. Bu mevzuda kararı tarih verecek. Tarihin sayfalarına nasıl düşeceklerini gelecekte görecekler!..

Ne diyorum, bakın: “Teröristin, Allah, belasını versin! Ama terörist olmayan, dünyada sulh-i umûmînin temsilcisi ve salâhın timsali olan insanlara ‘terörist’ diyenlerin, evet onlara ‘terörist!’ diyen ahlaksızların, densizlerin de Allah belasını versin!” Evet, bedduaya dilimiz varmazdı, “Âmin!” de demezdik; fakat mesele, o ölçüde şenâat içinde cereyan ediyor ki, en selim vicdanlar bile bunun karşısında, bu ölçüde olsun başkaldırma lüzumunu duyuyorlar. Bari bu kadar!.. Yumruk sallamadık, yüz ekşitmedik… Neye karşı? Hitlerin SS’lerinin muamelesine karşı yüz ekşitmedik. Hiç olmazsa vicdan rahatsızlığını bununla ifade etme, karbondioksit atıyor gibi bununla rahatlama…

   Mefkûre muhâciri babayiğitler, bir kısım tehlikeleri göze alarak hizmet mahallerinde kalmaya devam edeceklerdir; şayet su-i akıbet endişesi kavî ise, bir başka müsait zemin bulup yine hizmet edeceklerdir.

Belki bunları da zift medyası değerlendirecek; bilerek konuşuyorum; zift medyası değerlendirecek. Varsın değerlendirsin!.. Dünyanın dört bir yanına giden babayiğitler, babayiğitliklerine terettüp eden/düşen şeyi yapacaklar. Haramîler, bazılarını kaçırıyorlar; kaçırdıkları bazı kimselerden haber yok. Bunu kırk haramîlerin başındaki adam yapmamıştır. Ve belli bir dönemde, Haçlılar döneminde İngiltere başsız kalınca, oradaki Robin Hood’lar da yapmamıştır. Öyle bir şenâat, öyle bir denaet!.. Adamın evine gidiyor, derdest ediyor, arabaya koyup götürüyorlar. Nereye götürdükleri belli değil. Sonra saldıklarını meflûç olarak götürüp bir dağın başına koyuyorlar. Müslümanlık ile bunu te’lif etmek, mümkün değil. Kimseye “kâfir” demek, haddimize değil; fakat bu davranış, bu tavır, bu muamele, kâfir muamelesidir ve bunu görmezlikten gelen bir kısım teologlar, onlar da bu mesâvîye iştirak ediyorlar demektir. Burada onu paylaştıkları gibi, öbür tarafta da neyi paylaşacaklarını, Allah (celle celâluhu), tepelerine balyoz gibi vuracaktır; diyenin/edenin de, deyip etme karşısında sükût edip hatta onları tasvip edenin de, “Gerekli şeyler yapılıyor!” diye onların kuvve-i maneviyelerini takviye eden, onları teşci’ eden ve sevk eden insanların da.

Hâlbuki o babayiğitler, bu güne kadar -yirmi senedir- bulundukları yerlerde denendiler; nabızları tutuldu, kalbleri yoklandı, elli defa; “insan” oldukları tespit edildi, elli defa. Elli defa testten geçirildiler ve onlar, oralarda bağırlara basıldılar. Fakat şimdi bir kısım peylenebilecek kimseleri kullanarak onlara kötülük yapıyorlar. Amerika’ya bile etek ile para döktüler, medya mevzuu oldu. Buradakiler haysiyetli davrandılar; öyle birisini uzaklaştırdılar. Fakat her yerde öyle haysiyetli davranma olmuyor; olmayabiliyor. Zira dünyada satılmayan insan sayısı, çok azdır; fiyatlar, farklıdır. Biri, on milyona satılmıyorsa, yirmi milyon verirler, otuz milyon verirler. Bazen milyar verdikleri de olur, dedikleri olsun diye.. yirmi-otuz seneden beri yapılan şeyler yıkılsın diye.. mâbed yıkıp onun yerine “dırârî mescid”ler yapıyor gibi, o hamleleri devam etsin diye. Yapacaklar bunu…

Fakat o babayiğitler, böyle bir kaçırılma meselesi söz konusu ise şayet ve bu mutlak ise, bunu göze alarak oldukları yerde kalmaya devam edeceklerdir. Ama başka yerlerde kendileri için hizmet etme imkân ve zemini müsait ise ve böyle bir sû-i akıbetten de endişe duyuyorlarsa, oradaki hizmetten ayrılır, başka bir yerde Cenâb-ı Hakk’ın inayetiyle o hizmeti yine devam ettirirler. Çünkü babayiğitliği şiar edinmişler onlar.. çünkü beklentisizler onlar.. çünkü adanmışlık ruhuyla hareket ediyorlar onlar. Zannediyorum yüzde doksan dokuz virgül dokuzunun yeryüzünde dikili bir taşı yoktur.. “saray” değil, sahiplerinin Allah belasını versin.. “filo” değil, onun arkasından koşanların Allah, belasını versin!.. Zaten verecek, emin olun!.. “Allah, gayûrdur”, Peygamber ifadesiyle “eğyar”dır, “gayretlilerin en gayretlisidir!” يَا غَارَةَ اللهِ، حُثِّي السَّيْرَ مُسْرِعَةً عَلَى أَعْدَائِنَا، فِي حَلِّ عُقْدَتِنَا، يَا غَارَةَ اللهِ، يَا غَارَةَ اللهِ، يَا غَارَةَ اللهِ “Ey Rabbimin gayreti, ey gayretullah, düşmanlarımıza karşı çabuk yetiş imdadımıza!.. Ey Rabbimin gayreti, yetiş ki çözülsün ukdeler bir bir!.. Ey gayretullah, ey Rabbimin gayreti, Sana havale ediyoruz!”

Allah; bu sese, bu soluğa karşı yapacağını yapacaktır, tereddüdünüz olmasın! Onlar, yelken açtıkları o isyan deryasında öyle şeylere çarpacak, öyle dağılacak, öyle rezil ü rüsva olacaklar ki, tarih, onları yâd ederken, Hitler gibi yâd edecek, Saddam gibi yâd edecek, Kazzâfî gibi yâd edecek; isterse çevrelerindeki bir kısım -bağışlayın- yalakalar onları “mehdî” gibi göstersin, “emîrü’l-mü’minîn” gibi göstersin. Tarih, yanılmaz; bu gün olmazsa yarın doğru şeyler, bir bir, pırıl pırıl, böyle altın kelimeler ile o sayfalara dökülecek ve herkes bakacak oraya. Sadece bugün değil, o gün bile “Lanet olsun öylelerine!.. Lanet ile anılan cebâbireye rahmet okutturanlara, lanet olsun!” diyecekler.

   Hizmet gönüllüleri, yerlerinde kalmaya kararlı olmalılar ama tedbir ve temkinde de kusur etmemeliler; zira zâlimin işini kolaylaştırmak, Allah nezdinde büyük bir vebaldir.

Evet, geriye dönelim: Yerinde kalmaya kararlı, her şeye rağmen yerinde kalmaya kararlı insanların, tedbir ü temkinde kusur etmemeleri lazım. Antrparantez burada bir şey söyleyeyim: İster içte, isterse dışta bulunan zalimlerin işlerini kolaylaştırmamak esas olmalıdır. Zâlimlerin en güçlüsü, İslam dünyasında içte. Irak’ta en büyük zalimler, içte idi; Libya’da da en büyük zalimler, içte idi; şimdi de dünyanın değişik yerlerinde zalimler içte. “Zalim” demek de tam ifade etmez; “ezlam”, müzâaf veya mük’ab zalimler içte. İçte veya dışta, zalime yardım etmek, zulme iştirak sayılır. Hatta yardım etmek değil, onun işini kolaylaştırmak da aynen zulmü paylaşma demektir.

Kıtmîr, 27 Mayıs’ta derdest edildi; fakat o zaman gençtim, askerlik yapmamıştım. Ne taviz verdim, ne de onların işini kolaylaştıracak tavır, davranış ve beyanda bulundum. Sizin en küçüğünüz.. içinizde bulunmak suretiyle kendisini de Allah’ın affedeceğine inanan, sizlerin en küçüğü.. “sizlerin Kıtmîri” de diyebilirim zira her türlü iddiadan uzak insanım. 12 Mart’ta da içeriye aldılar; hiçbir şeyi inkâr etmedim ama onların işlerini kolaylaştıracak ifadelerde de bulunmadım. Belki -bir yönüyle- kendimizi orada tam ifade etme imkânı oldu ki, bunu utanarak söylüyorum, oradaki mahkeme başkanı, “Tavır ve davranışlarıyla bize insanlık dersi verdi!” dedi. “Tavır ve davranışlarıyla…” Yalan söylemiyorum. Ama işlerini kolaylaştırmadım. “Salın bizleri; içeride tutmak için işlediğimiz bir cürüm, bir günah yok!..” Nedir bize isnad edilen şey: Kendi kendimize bazen Hazreti Bediüzzaman’ın -Pîr-i Mugân, Şem’-i tâbân, ziyâ-i himmet, Hazreti Üstad’ın- kitaplarını okumak. İddianameye giren şey: “Lem’alar’daki İsm-i Kuddûs mü, İsm-i Kuddûs’ün Lem’aları mı? Bunları okumuşsunuz. 163’ün birinci fıkrasına girer: İktisadî, siyasî, kültürel, devletin temel nizamlarını dinî esaslar üzerine oturtma maksadıyla cemiyet kurma.” Madde, aynı. Ama hiçbir arkadaş da orada zalimin işini kolaylaştırmadı; aynı mağduriyeti yaşayanlar taviz vermediler, durdukları gibi dimdik durdular.

Dimdik durma, yiğitçe durma, tam mü’minliğin gereğidir; o duruşu temâdî ettirmek, ondan daha derin bir davranıştır, peygamber yolunun gereğidir. Allah, onların arkasında yürümekten bizleri ayırmasın; o mazhariyetten bizleri mahrum etmesin!

Evet, zalimin işini kolaylaştırmamak lazımdır. O gün de yine ayakta, dimdik duranlar, durdular, Allah’ın izni ve inayetiyle. Bir gün geldi, bir “imparatorluk” -ad vermiyorum- dağıldı; bir fırsat doğdu. “Onlar, esasen bizim soyumuz; açılalım, oralarda okullar açalım. O kardeşlerimizle geçmişten gelen o kardeşlik şuurunu yeniden canlandıralım. Onlara kucak açalım. Onlar, yetmiş sene tarihî değerlerinden, geçmişlerinden uzaklaştırıldılar. Mabetlerine kilit vuruldu; Allah’ı öğrenme, bilme, Peygamber tanıma yollarına engeller kondu. Değişik problemler sarmalı içine alındılar.” mülahazasıyla hareket edildi. İlk defa bu insanların imdadına koşmak, insanî bir vazife idi; aynı zamanda bir kardeşlik vazifesi idi. Cenâb-ı Hak lütfetti, hakikaten tuttu, o maya tuttu. “Orada tutan maya, dünyanın değişik yerlerinde de tutar!” diye, açıldı onlar bütün yeryüzüne, Allah’ın izni ve inayetiyle.

Hemen her on senede bir ülkede tecdit (!) yapmaya alışmış kimseler, bu defa ülkedeki din-diyanet adına gelişimi bahane ettiler; meseleyi biraz da ona bağlayarak “Bu defa da yeni bir tecdide ihtiyaç var!” falan dediler. “Bu hareketi bitirmek, bir ‘tecdit’ olacak!” falan dediler. Ama bu defaki, öbürlerinden daha tehlikeli idi; çünkü bunda kullanılan, âdîce/bayağıca birer argüman haline getirilen “dinî argümanlar” idi. Din kullanılıyordu; “din” deniyordu ama yalan idi. Yemin ederim, yalan idi. Kalblerinden gelmeyen, kalblerinin sesi olmayan, dilleriyle mırıldandıkları o şey, yalan idi.

Birinin, şimdiye kadar, çok değişik konularda, binlerce insanın bulunduğu yerlerde, söyledikleri yalanları ve iftiraları bir yere kadar arkadaşlar saydılar; zannediyorum beş yüze varınca, “Vallahi saymaya usandık!..” dediler. Biz saymaya usandık ama o söylemeye utanmadı!.. إِذَا لَمْ تَسْتَحْيِ فَاصْنَعْ مَا شِئْتَ buyuruyor Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm: “Hayâ hissini yitirmişsen, yani edepsizin teki olmuşsan, o zaman her haltı karıştırabilirsin!” Bu “Karıştır!” demek değildir; dil hususiyeti açısından belagat ilminde buna “tevbîh” denir. Kınamadır bu; bağışlayın, “Yuf sana o zaman!” demektir, إِذَا لَمْ تَسْتَحْيِ فَاصْنَعْ مَا شِئْتَ “Hayâ hissini yitirmişsen, edepten yoksun isen, istediğini yapabilirsin!” demek. “Edeptir kişinin dâim libası / Edepsiz kişi, üryana benzer.” “Edep ehli, ilimden hâlî olmaz / Edepsiz ilm okuyan, âlim olmaz.” “Edeb yâ Hû!”, tekkelerin giriş noktasına asılan bir söz idi. Edep yâ Hû!.. Edep yâ Hû!..

   Peygamberler güzergâhı olan bu yolda fedakârlığın en ağırına bile katlanmak bir vecibedir ve aktif sabır ehline Allah’ın öyle bir vaadi vardır ki, ona mukabil bütün dünya ve dünyevî musibetler çok hafif gelir.

Böyle bir oluşum karşısında, fedakârlığın en ağırına bile katlanmak, bir vecibedir bugün. Zalimin işini kolaylaştırmadan “mazlum” olabilirsiniz.. “mağdur” olabilirsiniz.. “mehcûr” olabilir, belli sınırlar içine alınabilirsiniz.. “mescûn” olabilir, hücrelere konabilirsiniz.. “mahrûm” olabilir, haklarınızdan mahrum kalabilirsiniz; bugüne kadar, on sene, yirmi sene, otuz sene çalışıp bir şeyi hak etmişsinizdir, bir yere gelmişsinizdir; bütün bunlardan mahrum olabilirsiniz.

Fakat Allah’ın öyle bir vaadi var ki, muvakkat dünya hayatı, ona nispeten bir saniye hükmündedir. Ve dünyanın binlerce sene mesûdâne hayatı, oranın bir dakikasına mukabil değildir. Ve oranın da binlerce sene mesûdâne hayatı, bir dakika rü’yet-i Cemâline mukabil değildir. Sen, öyle bir şeye namzetsin!.. Gönlünü, öyle bir şeye kaptırmışsın; o işin delilisin sen!.. اَللَّهُمَّ اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ وَاْلاِشْتِيَاقِ diyorsun; “Allah’ım, amelde ihlas ve Sen’in rızan ve aşk u iştiyâk!..” إِلَى لِقَائِكَ، وَإِلَى لِقَاءِ حَبِيبِكَ وَأَحِبَّائِكَ “Sana kavuşmaya iştiyak; Habibine ve Seni sevip sevgine mazhar olanlara kavuşmaya iştiyâk!..” Yetmedi ya Hû, أَبَدَ اْلآبِدِينَ، وَدَهْرَ الدَّاهِرِينَ “Zaman, bir gün top atabilir; gidip dibe vurabilir zaman. Fakat benimki, zamanları aşkın; bu deyişim, bu duyuşum, bu mırıldanışım benim, zaman üstü!” O meseleyi hedefleyerek… Sen, böyle bir şeye talipsin!.. Dünyanın binlerce sene mesûdâne hayatı, o saraylar, o villalar, onun yanında ne yazar!..

“Yıkılupdur bu cihan sanmaki bizde düzele

Devlet-i çerh-i deni verdi kamu müptezele

Şimdi ebvab-ı saadetle gezen hep hezele

İşimiz kaldı hemân merhamet-i Lem Yezel’e.”

Üçüncü Sultan Mustafa’nın (rahmetullahi aleyh) kendi dönemindeki dejenerasyon karşısında söylediği bir söz. Zannediyorum o, kendi dönemine öyle bir dejenerasyon nazarıyla bakmış; her halde şimdi olsa, bugüne kıyasla kendi dönemi için “Yahu Devr-i Saadet!” falan diyecektir ama öyle değil; çünkü adamın gözü Râşid Halifeler döneminde; Ebu Bekir dönemi, Ömer dönemi, Osman dönemi ve Ali döneminde (elfu elfi merrâtin radıyallahu anhüm).

Birisi de değiştirerek, “Saray etrafında geziyor bir kısım hezele / Gayr-ı işimiz kalmıştır Merhamet-i Lem Yezel’e!..” diyor. İş, Cenâb-ı Hakk’a kalmışsa, bir dakikada düzeltir onu. Şimdiye kadar nice Amnofisler geldi-geçti; insanlara ne gadirler, ne zulümler yaşattılar!.. Aynen.. Şi’b-i Ebî Talip’te, Müslümanların üç sene aç-susuz boykota maruz kaldıkları gibi. Ama hiçbir Müslüman, o sıkıntı karşısında geriye dönmedi. Değil Müslüman, Beni Hâşim’den henüz Müslüman olmayanlar bile… “Niye Beni Hâşim’densiniz?!.” Hani ByLock var ya!.. Efendim, “Dinlenmiş; sen de onu kullanmışsın!” filan… “Öyle ise sen de onlardansın!” filan. “Beni Haşim’den olduğuna göre, Beni Haşim’den olan Hazreti Muhammed’e sahip çıkarsın sen, belli. En iyisi mi, ihtimale binaen, seni derdest etmede yarar var!” Öyle bir şey!.. Bakın, mantık aynen, hiç farkı yok. Hakikaten müthiş bir tevârüs bu. Takdir (!) edilecek, Nobel ödülüne arz edilecek bir deha âdeta. Bir deha!.. Tâ o gün olan şeyleri nasıl böyle bütün çizgileriyle, ana hatlarıyla alıp uyguluyorlar, insanın aklı durur; bu ne müthiş deha!..

Mekke’den ayrılan insanlar, Mekke’nin fethi ile geriye döndüklerinde, ne bağ kalmış, ne bahçe kalmış, ne ev kalmış, ne de evin harabesi kalmıştı! Hepsi bunların, tagallübe, tahakküme, tasalluta, taarruza maruz kalmış ve elden çıkmıştı. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) maskat-ı re’si (doğum yeri) olan mübarek hâne bile, dünyaya teşrif buyurdukları hâne bile, birisi tarafından kullanılmıştı. Adını vermiyorum onun, çünkü sonradan Müslüman oldu, sahabîlerin arasına katıldı; adını vermiyorum, yakını idi O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem). Ne Beni Teym’den olan Hazreti Ebu Bekir’in, ne Beni Ümeyye’den olan Hazreti Osman’ın, ne Beni Adiyy’den olan Hazreti Ömer’in bir avuç kadar, bir adımlık yeri kalmamıştı. Tagallüp, tahakküm, tasallut, Ebu Cehillerin, Utbelerin, Şeybelerin, İbn-i Ebî Mu’aytların işiydi. Müslümanlar, Mekke’den ayrılınca, “Bunların hepsi bize kaldı; bunları vatandaşlıktan çıkardık, azlettik!” filan demişlerdi. Bir daha onların geriye dönemeyeceklerini zannediyorlardı ve öyle yaptılar. Fakat Ashâb-ı Kirâm, öyle bir istiğna ruhuyla hareket ettiler ki!.. Oraya Allah’ın izniyle ellerini-kollarını sallayarak girdikten sonra dediler ki, “Biz, Yesrib’i medeniyet merkezi ‘Medine’ yapmıştık; tekrar geriye dönüyoruz. Orası pây-i taht-ı İslam.” Ona canlar kurban!..

   “Başınızın çaresine bakın!” dendiğinde “Biz başımızın çaresine baktık; başımızı bu yolda, bu eşiğe koymuştuk, kaldırmaya niyetimiz yok!” demek de yiğitçe bir tercihtir.

Evet, geriye dönelim: Tazyikin fazla olduğu yerlerde, haramîliğin çok ileriye götürüldüğü, insanların kaçırıldığı, gasp edildiği yerlerde hâlâ dişini sıkıp katlanabilecek arkadaşlar – gaybubetleriyle mi, oradaki Birleşmiş Milletler güvenlik kurullarına müracaat etmekle mi, yoksa alarm gibi bir şey ile kendilerini duyurmaları suretiyle, öyle bir gasp meselesi söz konusu olduğu zaman, hemen oradaki emniyet güçlerinin yetişip o işe fırsat vermemeleriyle mi- kalmaya kararlı olanlar, kalırlar; yiğitçe kalırlar!.. Bugüne kadar yiğitçe, babayiğitçe götürdükleri hizmeti, devam ettirirler, Allah’ın izni ve inayetiyle.

Şayet o ülkedekiler, “Galiba sizi koruyamayacağız!.. Çünkü haramîler, ülkede kol geziyor; ne zaman uçağa bindirip kaçıracakları belli değil. Onun için isterseniz siz, başınızın çaresine bakın!” diyorlarsa… Onlar da “Biz başımızın çaresine baktık, başımızı bu yolda, bu eşiğe koymuştuk, kaldırmaya niyetimiz yok!” diyorlarsa, bu kendilerine mahsus bir tercihtir. Yok, “Madem öyle istiyorsunuz!.. Siz şimdiye kadar bize bağrınızı açtınız, şimdi de bir teklifte bulunuyorsunuz; saygınıza saygı ile mukabelede bulunuyoruz. Sizi zor durumda bırakmamak için, değişik devletler karşısında ‘Himayelerinde bulunan insanları kaçırdılar da onlar da seslerini çıkarmadılar!’ dedirtmemek için ayrılır, gideriz. Ama biz, Hizmet’e adanmış insanlarız; Allah’ın izni ve inayetiyle, gittiğimiz her yerde, orada yumurta bulursak, üzerine kuluçka gibi yatarız; tohum bulursak, toprağa saçarız; fideler bulursak, toprağa gömeriz. Ağaç olmasını bekleriz, intizar ederiz; başağa yürümesini bekleriz; civciv çıkmasını bekleriz, Allah’ın izni ve inayetiyle!..”

Sakarya şiirinden mülhem:

“Yol, bu; yöntem, bu; gerisi angarya / Yerlerde süründüğün yeter, ayağa kalk Sakarya!..”

Bamteli: UHUD MU, TÂİF Mİ?

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Mü’minin münafıktan, vefalının vefasızdan, yiğidin kalleşten, Nebi’ye gerçekten bağlı olanın yüreğinde zaaf bulunandan ayrıldığı yerdir Uhud!..

Uhud’da, Rasûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in mübarek başı yarıldı, sinn-i şerifi (şerefli dişi) düştü oraya, bildiğiniz gibi. Osmanlıların dinlerine, diyanetlerine, peygamberlerine saygıları çok derindir; oralar vesayet altına geçince, o hatıraların her birerleri için birer âbide dikmişler. Uhud’a da bir abide dikmişlerdi. Hatta Fakir, 1968’de, Uhud’un göbeğinde, o mübarek “sinn”in (dişin) düştüğü yerde bile çok küçük, kümbet çapında fakat yıkılmış, onarılmamış bir yer görmüştüm. Bilmiyorum, hâlâ koruyorlar mı? Geçelim onu, konunun esası değil.

Bir diğer taraftan da orada seyyidinâ Hazreti Hamza gibi birisinin şehadeti… Tabii… Hususî yeri itibarıyla his dünyamı bütünüyle harekete geçiriyor. Sokaklarda Efendimiz ile beraber el ele koşuşturmuşlar, beraber aynı memeden süt emmişler; aralarında bir-iki yaş farkı var. Amca… Göğsünü germiş; her yerde O’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) müdafaa etme mevzuunda kalkan gibi davranmış. Fakat orada kalleş bir mızrak ile şehit olmuş. Ağlayanı olmadığından, onu da dert edinmiş benim Efendim!.. Sıkıntılı bir ân…

Yine, Sahabe-i kirâm arasından seçip Medine’ye gönderdiği insanlardan bir tanesi, Mus’ab İbn-i Umeyr’dir. Daha dünyaya, dünya cihetiyle bakma durumuna gelmeden, dünya ile -bir yönüyle- zifaf olmadan, o genç yaşında oraya gitmiş. Tehlikeleri göğüslemiş, başında kılıçlar kavis çizmiş; fakat Allah’ın izni ve inayetiyle yirmiler, otuzlar onu dinlemiş; bir gün gelmiş, kadın-erkek, çoluk-çocuk yetmiş insanı Akabe’de, Allah Rasûlü ile yüzleştirmiş. O, Uhud’da evvelâ bir kolunu, sonra başka bir kolunu, sonra başını kalkan yapmış.

Ve daha niceleri orada şehadet şerbeti içmiş. Bildiğiniz gibi, yetmiş tane şehit var orada. Demek ki, bunlar Allah Rasûlü’nün etrafında/çevresinde sütre olan insanlardı. O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) ulaşmak için, bunları tırpanlamak lazımdı, kâfirlerce. Ve onlar, tırpanlandı orada, şehit oldular.

Bunların hepsi, Şefkat Peygamberi’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) içinde bir ızdıraba dönüşmüştü. O’nun hassasiyet derinliği ve sevdiklerine duyduğu alâka ile bu meseleyi mukayese ettiğiniz zaman, ne ölçüde bir ızdırap duyduğunu -zannediyorum- değerlendirebilirsiniz.

Vakıa O da biliyordu ki, bu ölüp şehit olanlar, Cennet’e gidiyorlar. Dünya hayatı, muvakkattir. Burada muvakkat yaşadıktan sonra öbür tarafta buluşacak, el ele tutacak, sonra -inşaallah- “Cuma Yamaçları”nda Cenâb-ı Hakk’ın rü’yetiyle serfirâz kılınacağız. Biliyordu bunu fakat kendi ruhunun ufkuna yürüyeceği zaman bile gözleri doldu, ağladı. Çünkü alıştığı, tanıştığı, oturup kalktığı arkadaşları vardı. O (sallallâhu aleyhi ve sellem) tesbihin imamesi olarak tesbihten ayrılıp gidiyordu, dâneler yalnız kalıyordu.

Uhud’da da derinlemesine bunu yaşamıştı. Ama Cenâb-ı Hakk’ın (celle celâluhu) tesellisi ile müteselli oluyordu: وَمَا مُحَمَّدٌ إِلاَّ رَسُولٌ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِ الرُّسُلُ أَفَإِنْ مَاتَ أَوْ قُتِلَ انْقَلَبْتُمْ عَلَى أَعْقَابِكُمْ وَمَنْ يَنْقَلِبْ عَلَى عَقِبَيْهِ فَلَنْ يَضُرَّ اللهَ شَيْئًا وَسَيَجْزِي اللهُ الشَّاكِرِينَ “(Bu İslâm davasını yoksa Allah ile değil de, Hazreti Muhammed ile kaim veya Hazreti Muhammed hiç ölmeyecek mi zannediyordunuz? Öyle ise bilin ki, bu davanın asıl sahibi Allah’tır ve ondaki yeri itibarıyla) Hazreti Muhammed ancak bir rasûldür. Nitekim O’ndan önce de rasûller gelip geçmiştir. Eğer O ölür veya öldürülürse, yoksa hemen ökçeleriniz üzerinde gerisin geriye mi dönüvereceksiniz? Kim ökçesi üzerinde gerisin geriye dönerse, (bilsin ki o,) hiçbir şekilde Allah’a zarar veremez. Ama Allah, (hidayetin kıymetini bilip onda sebatla gereğini yerine getiren) şükür ehlini yakın bir gelecekte bol bol mükâfatlandıracaktır.” (Âl-i Imrân, 3/144) Allah (celle celâluhu) tesellikâr beyanıyla Efendimiz’in imdadına koşuyor, O’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) tesellide/tesliyede bulunuyordu. Öbürlerinin yerlerini de gösteriyordu orada.

Nitekim orada şehit olanlardan bir tanesi de Hazreti Câbir’in babası Abdullah İbn Amr İbn Haram (radıyallahu anhüma) idi. Allah Rasûlü, kendisi ifade buyuruyor, sahih kitaplarda: Hazreti Abdullah, orada o şehadetin zevkini, lezzetini ve halâvetini duyunca, “Ya Rabbi, beni dünyaya gönder de kardeşlerime haber vereyim!” diyor. Cenâb-ı Hak, “Dünyaya geri dönmek yok ama Ben, Peygamber’in vasıtasıyla bunu haber veririm!” buyuruyor.

Evet, böyle bir haberleşme, böyle bir muhabere de var. İmam Rabbânî’nin ifadesiyle ifade edecek olursak, “Verâların, verâların, verâların, verâların, verâların… -üç nokta- verâsıyla” bir de muhabere var; tesliye var, teselli var, gönlünü alma var O’nun; öbürlerinin gittiği yerleri O’na söyleme var. Böylece, bu fâni ve cefakâr dünyadan gidip de öbür tarafta vefâ âlemi olan bir dünyaya otağlarını kurduklarını bildirme meselesi var. Dolayısıyla bunlarla Allah (celle celâluhu) teselli ediyor. Bir, bu.

   “Bazen de cemal, celalden tecellî eder. Evet, cemalin gözünde celal ne kadar cemildir, celalin gözünde dahi cemal o kadar celildir.”

Bir ikinci husus: Hazreti Muhyiddîn’in de ifade ettiği gibi ki, zannediyorum, İmam Rabbânî hazretlerinin de bu konuda hususî bir-iki mektubu var: “Celâlî tecellî”nin önemi esasen, mü’min için çok büyüktür, kâfirler ve münafıklar için bu söz konusu olmasa da. Celâlî tecellîler baskın yaptığı zaman, kâfirler ve münafıklar iç döküyorlar, yalvarıyorlar, yakarıyorlar; fakat gâileler bertaraf olunca yine keyiflerine dalıyorlar. Fakat mü’min, o Celâlî tecellîler karşısında, “Cemâlî tecellî”den daha fazla hisseyâb oluyorlar. Zira mümin, zaten çizgisini koruyor, zaten hiçbir şey olmadığı zaman bile Rabbi ile irtibatını devam ettiriyor, zaten her zaman el-pençe divan duruyor. Hele o Celal tecellîleri geldiği zaman, ıztırar diliyle, Cenâb-ı Hakk’a teveccüh ediyor: أَمَّنْ يُجِيبُ الْمُضْطَرَّ إِذَا دَعَاهُ وَيَكْشِفُ السُّوءَ “Muztar dua ettiği zaman, onun duasına icabet eden, başındaki sıkıntıyı gideren kimdir?” (Neml, 27/62) veya أَنَا عِنْدَ الْمُنْكَسِرَةِ قُلُوبُهُمْ “Ben kalbi kırıklarla beraberim!..” hakikatlerine sığınıyor.

Hani “Siz de deyin!” diye âcizâne demiştim: يَا مَنْ هُوَ عِنْدَ الْمُنْكَسِرَةِ قُلُوبُهُمْ؛ هَا نَحْنُ مُنْكَسِرُو القُلُوبِ اُجْبُرْ كَسْرَنَا “Ey kalbi kırıkları maiyyetiyle şereflendiren! Ey ‘Gönlü mahzunların yanındayım!’ buyuran! Hâlihazırda gönüllerimiz paramparça, mahzun ve kederli. Ne olur, maiyyetini bizlere duyur! Bizi bize terk etmek suretiyle bizleri mahvettirme! Kırıklarımızı sarıp sarmala, yaralarımızı iyileştir.” يَا مَنْ يُجِيبُ الْمُضْطَرَّ اِذَا دَعَاهُ وَيَكْشِفُ السُّوءَ؛ هَا نَحْنُ مُضْطَرُّونَ، قَدْ ضَاقَتْ عَلَيْنَا الْاَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ، وَضَاقَتْ عَلَيْنَا اَنْفُسُنَا، وَأَنْتَ مَلْجَأُنَا وَرَجَاؤُنَا “Ey darda kalanların, canı gırtlağına dayananların, dergâh-ı ulûhiyetinin kapısının tokmağına dokunanların çağrılarına icâbet buyuran Allah’ım! Hâl-i pür-melâlimiz Sana ayân.. canlarımız gırtlakta ve son kelime dudakta. Hak duygusunun gönlümüzde hâsıl ettiği heyecan ve hafakandan, bâtıl duygu ve düşüncesine karşı koyma cehdi ve gayreti sebebiyle, yeryüzü bütün genişliğine rağmen daraldıkça daraldı; sadırlarımız ve nefsimiz bizi sıktıkça sıkmaya başladı. Ne olursun bizlere tez zamanda ferec ve mahreç nasip buyur! Sensin yegâne sığınağımız ve ümit kaynağımız!..”

Mü’min, böyle bir “Celâlî tecellî” karşısında daha bir metafizik gerilime geçiyor; Cenâb-ı Hakk’a daha genişçe teveccüh ediyor. O açıdan da esasen, bir yönüyle Celal’in gözünde “Cemâl”, daha bir cemâl haline geliyor. Evet, bu İmam Rabbânî Hazretlerinin beyanı; Mektubât’ı okumuştuk ama bilmem hatırınızda mı? Ayrı bir şey; yani, Celâl, çok daha önemli mü’min için; diğerleri için değil. Hazreti Muhyiddîn de meseleye öyle bakar; zannediyorum Hazreti Pîr-i Mugân, Şem’-i Tâbân da meseleye öyle bakar. -Mesela, Üstad hazretleri “Bazen de cemal, celalden tecellî eder. Evet, cemalin gözünde celal ne kadar cemildir, celalin gözünde dahi cemal o kadar celildir.” der.- Onlar, hep aynı ekolün -“Ekol” ne?-, medresenin, mektebin talebeleri, bir yönüyle Peygamber şakirtleri olmaları itibarıyla, temel esaslarda birbirlerinden farklı düşünmeleri asla söz konusu değildir. Çünkü ne düşünüyor, ne ediyor, ne söylüyorlarsa, meseleye Kur’an merceğiyle, Sünnet-i Sahîha merceğiyle ve Sahabe-i kiramın o mevzudaki -bir yönüyle- re’yleriyle, te’villeriyle, tefsirleriyle baktıklarından dolayı, örtüşmeler çok oluyor. Birinin dediğini aynen diğeri de diyor. İfadelerdeki tasrif ve küçük farklılıklar ile aynı mazmun ve aynı mantûku ifade ediyorlar.

Şimdi, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) orada o Celâlî tecellîyi, kendi engin ufkuyla ve O’na has vâridâtla duyuyor. Bunu İmam Rabbânî duymuşsa, Muhyiddîn İbn Arabî duymuşsa, Hazreti Bediüzzaman duymuşsa, Şâh-ı Geylânî duymuşsa, Ebu Hasan Şâzilî duymuşsa, O’nunkine (sallallâhu aleyhi ve sellem) duyma denmez, O (sallallâhu aleyhi ve sellem), tabiatının derinliklerine onun fokur fokur kaynadığını hissetmiştir. Dolayısıyla O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu derin ihsas ve ihtisasları, o andaki ızdıraplarını, dişinin kırılmasını, semalarda أَسَدُ اللهِ الْغَالِبُ “Allah’ın her zaman üstün gelen aslanı” yazılan Hazreti Hamza’nın ruhunun ufkuna yürümesini -bütün bunları- ta’dil etmiştir, yumuşatmıştır.

   Allah Rasûlü’nün Tâif’te karşılaştığı zorluk, O’nun insanlığın kurtuluşu konusundaki ızdırabı ve misyonu açısından, Uhud’dan daha şiddetli olmuştu.

Tâif’e gelince; Efendimiz, bir ümit mülahazasıyla gitmiş oraya. İnsanların, Mekke’nin sıcağından kaçmalarını ve yazın serinlemek için orayı tercih etmelerini değerlendirmek istemiş. Bir de Mekke’deki o mütemerridâne, muannidâne küfür havasının orada olmadığı mülahazasıyla gitmiş. Fakat Mekke’de maruz kalmadığı şeylere maruz kalmış; üstelik geçtiği sokaklarda, masum çocuklar taşlamaya memur edilmiş. Taşlamışlar, mübarek eli-ayağı yarılmış.

Ayrıca, misyonunun farkında; misyonunun çok önemli olduğunu görüyor. Duyduğunu insanlara mutlaka duyurma derdiyle adeta kıvranıyor. İşte o meseleye bakarken, bu zaviyeden bakmak da çok mühimdir. فَلَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ عَلَى آثَارِهِمْ إِنْ لَمْ يُؤْمِنُوا بِهَذَا الْحَدِيثِ أَسَفًا “(Ey Rasûlüm), o müşriklerin peşinde, bu Söz’e (Kur’ân) inanmazlarsa diye duyduğun üzüntüden dolayı kendini neredeyse helâk edeceksin.” (Kehf, 18/6) ve لَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ أَلاَّ يَكُونُوا مُؤْمِنِينَ “O insanlar iman etmiyorlar diye üzüntüden neredeyse kendini helâk edeceksin.” (Şuarâ, 26/3) ayetlerinde ifade edildiği gibi, “Gittikleri yol, izledikleri iz açısından -inanmıyorlar diye- neredeyse kendini öldüreceksin!” denilen bir gönül!.. Şimdi böyle bir gönlün, Mekke’den gidip orada bir şey arama mülahazasıyla Tâif’e varması ve orada da tamamen her şeyin tersiyle karşılaşması, tek bir insana bile bir şey dinletememesi, O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) ne kadar ağır gelmiştir?!. Bir de Uhud’da kendisine gelen teselliler henüz orada gelmemiştir.

Hele bir de “Mekke’ye giremezsin!” denmiş Efendimiz’e. Henüz Medine’nin kapıları da aralanmamış; Allah, “Oraya gideceksin!” dememiş. Önünü kesmişler, “Mekke’ye giremezsin!” demişler. Tev’emi (ikizi) olan Beytullah’tan O’nu uzak tutmuşlar; tev’emi olan, eşi ve ikizi olan Beytullah’tan uzak tutmuşlar. أَوَّلُ مَا خَلَقَ اللهُ نُورِي “Allah’ın ilk yarattığı, benim nurumdur..” buyurduğu gibi, yeryüzünde de ilk bina da Beytullah’tır; أَوَّلُ مَا بَنَى اللهُ فِي اْلأَرْضِ بَيْتُ اللهِ “Allah’ın yeryüzünde ilk bina ettiği/ettirdiği yer, -Beyt-i Mamur’un izdüşümü olması itibarıyla- Beytullah’tır.” Dolayısıyla Kâbe ile böyle bir eş ve ikiz olma var. O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) ufku açısından meseleyi değerlendirmek; o gez, o göz, o arpacık zaviyesinden meseleye bakmak lazım ve kendisine ne kadar ağır geldiğini anlamaya çalışmak lazım.

(Hadis kitaplarında nakledildiğine göre; Hazreti Âişe validemiz, Peygamber Efendimiz’e hitaben: “Sana Uhud gününden daha şiddetli olan bir gün erişti mi?” diye sormuş; O da “Yemin olsun ki kavmin Kureyş’ten gelen birçok zorluklarla karşılaştım. Fakat onlardan Akabe günü (Tâif’e gidişte) karşılaştığım zorluk hepsinden şiddetli idi.” buyurmuştur.) Hazreti Âişe validemize dediği şey, hakikaten senet açısından sağlamsa ve metin hakkında da bir şey demeyeceksek, bu mülahazalara bağlanabilir. O meselenin makul mahmîlini bulmaya çalıştım, kendimce burada. Hâşâ, O’nun ufkunu idrak etmişlik açısından değil, o iki hadisenin enginliğini idrak etmişlik açısından değil; ben kim, onları kavramak kim?!. Ama O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) Kıtmîr’i, kuyruğunu sallayan, öbür tarafta da kuyruk sallayıp ayaklarının önünde, “Ben, Sen’i anlatmaya çalışmıştım, anlatamadım. Dolayısıyla da Sana ihanet ettim; ihanetimi şefaatçi yaparak Sana sığınıyorum!” deme mülahazalarını taşıyan birisiyim.

Evet, gözlerimi açıp-kapayıp, hep O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) hülyalarıyla yaşıyorum. Kavuşur muyum, ayaklarına yüzümü sürebilir miyim?!. Ayağını bastığı yerde başımı kaldırım taşı gibi ayaklarının altına koyabilir miyim?!. Geçtiği izlerin toprağını alıp yüzüme sürüp “O Kıtmîr’in yüzünde, Sen’in toprağın, ayağının tozu-toprağı tûtiyâdır!” diyebilir miyim?!. Bu mülahaza ile doluyum. Fakat… Bir kısım densizler, kendi kendilerine bir kısım kuruntulara girerek, bir kısım şeyleri icat etseler bile, kendi mülahazam hep o oldu. Değil O (sallallâhu aleyhi ve sellem), O’na iki bardak su taşıyan bir hizmetçisinin yanında bile başımı çok rahatlıkla ayaklarının altına kaldırım taşı gibi koymaya teşne bulunduğumu her zaman ifade ettim, yine de ifade ederim.

   “Ya Erhamerrahimîn! Sen hor ve hakir görülen biçarelerin Rabbisin, benim de Rabbimsin; beni kime bırakıyorsun?!.”

İnsanlığın İftihar Tablosu, Allah ile irtibatı açısından iz’an üstü iz’ana sahipti. Daha ilk dönemlerde bile Cenâb-ı Hakk’ın O’nu bırakmayacağına kanaat-i kat’iyyesi vardı. Fakat zannediyorum, öncelikle “Bu iş gecikir mi? Bu insanların hak ve hakikati kabul etmeleri mevzuunda takvimde bir ertelenme/ötelenme olur mu?” bunu düşünüyordu. İkinci olarak da o temerrüd eden insanlar -bir yönüyle- kendilerini bir çağlayana salmışlar; dışarıya çıkmaya ihtimal ve imkân vermeyen bir çağlayana salmışlar, Cehennem’e doğru yuvarlanıyorlar. O İnce Ruh’ta (sallallâhu aleyhi ve sellem) o meselelerin hâsıl ettiği acı ve ızdırap idi bu. O (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Beni kime bırakıyorsun?!.” derken de misyonu itibarıyla diyordu: “Bir şey anlatacaktım onlara. Başımı yarıyorlardı, tepeme biniyorlardı, boynumu sıkıyorlardı öldürmek için. Sırtıma deve işkembesi koyuyorlardı, Kâbe’nin karşısında alnımı yere koyup أَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ وَهُوَ سَاجِدٌ ‘Kulun Rabbine en yakın olduğu an secdede bulunduğu vakittir.’ hakikatinden istifade etmeye çalışırken. Her şeye rağmen, başımı yere koyuyor, yalvarıyor, iç döküyordum Sana. Yoksa bunlar biraz ertelenecek mi, ötelenecek mi? Sürüklenip o çağlayanın içine Cehennem’e yuvarlananlar, daha çok olacak mı?!.” mülahazalarını taşıyordu. Engin ruhu mülahazasıyla meselelere bakınca, böyle düşünmek lazım; misyonu açısından meseleye bakmak lazım.

Bilindiği üzere, şöyle demişti orada: اَللّٰهُمَّ إلَيْكَ أَشْكُو ضَعْفَ قُوَّتِي وَهَوَانِي عَلَى النَّاسِ، يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ أَنْتَ رَبُّ الْمُسْتَضْعَفِينَ وَأَنْتَ رَبِّي إلَى مَنْ تَكِلُنِي؟ إلَى بَعِيدٍ يَتَجَهَّمُنِي أَمْ إلَى عَدُوٍّ مَلَّكْتَهُ أَمْرِي. إِنْ لَمْ يَكُنْ بِكَ غَضَبٌ عَلَيَّ فَلاَ أُبَالِي، وَلَكِنْ عَافِيَتُكَ هِيَ أَوْسَعُ لِي. أَعُوذُ بِنُورِ وَجْهِكَ الَّذِي أَشْرَقَتْ لَهُ الظُّلُمَاتُ وَصَلَحَ عَلَيْهِ أَمْرُ الدُّنْيَا وَاْلآخِرَةِ مِنْ أَنْ تُنْـزِلَ بِي غَضَبَكَ أَوْ يُحِلَّ عَلَيَّ سَخَطُكَ. لَكَ الْعُتْبَى حَتَّى تَرْضَى وَلاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِكَ “Allahım, güçsüzlüğümü, zaafımı ve insanlar nazarında hakir görülmemi Sana şikâyet ediyorum. Ya Erhamerrahimîn! Sen hor ve hakir görülen biçarelerin Rabbisin, benim de Rabbimsin; beni kime bırakıyorsun?!. Kötü sözlü, kötü yüzlü, uzak kimselere mi; yoksa işime müdahil düşmana mı? Eğer bana karşı gazabın yoksa, Sen benden razıysan, çektiğim belâ ve mihnetlere hiç aldırmam. Üzerime çöken bu musibet ve eziyet, şayet Senin gazabından ileri gelmiyorsa, buna gönülden tahammül ederim. Ancak afiyetin arzu edilecek şekilde daha ferah-feza ve daha geniştir. İlâhî, gazabına giriftâr yahut hoşnutsuzluğuna düçâr olmaktan, Senin o zulmetleri parıl parıl parlatan dünya ve ahiret işlerinin medâr-ı salâhı Nûr-u Veçhine sığınırım; Sen razı olasıya kadar affını muntazırım! İlâhî, bütün havl ve kuvvet sadece Sen’dedir.”

Diyor ki, إلَى مَنْ تَكِلُنِي؟ إلَى بَعِيدٍ يَتَجَهَّمُنِي أَمْ إلَى عَدُوٍّ مَلَّكْتَهُ أَمْرِي “Beni kime bırakıyorsun?!. Kötü sözlü, kötü yüzlü, uzak kimselere mi; yoksa işime müdahil düşmana mı?” Ama hemen ekliyor: إِنْ لَمْ يَكُنْ بِكَ غَضَبٌ عَلَيَّ فَلاَ أُبَالِي “Üzerime çöken bu musibet ve eziyet, şayet Senin gazabından ileri gelmiyorsa, buna gönülden tahammül ederim.” Eğer, Benim başıma gelen bu şeyler, Sen’in hoşuna gitmeyen bir şeyden dolayı ise, o olmasın isterim; isterim ki o olmasın!” Hepimizin diyeceği şey; “Kâle almam o zaman!” diyor. وَلَكِنَّ عَافِيَتَكَ هِيَ أَوْسَعُ لِي “Ancak afiyetin arzu edilecek şekilde daha ferah-feza ve daha geniştir.” Ama afiyetin Sen’in, afv ü âfiyetin Sen’in, her şeye vâsi’dir ki, وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ “Çünkü rahmetim her şeyi kuşatmıştır.” (A’râf, 7/156) buyuruyorsun.”

Evet, o zaviyeden orada çok temkinlice niyazda bulunuyor. Hani bu duanın, değişik nakilleri açısından, sıhhati ve farklı rivayetleri mevzuunda münakaşa yapılabilir; çünkü farklı rivayetler var, farklı söylentiler var o mevzuda. Fakat genel mazmuna bakınca, bu duanın o lâl ü güher-i Nebevî’den dökülmüş olduğu her kelimeden anlaşılıyor. Çok dikkatlice, çok temkin üsluplu ve Allah’a karşı çok saygı edalı olarak döküldüğü anlaşılıyor. Ve nitekim sonunda لاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِكَ diyor, hem de Rabbimizi muhatap alarak; çünkü o cümle, لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ، فَإِنَّهَا كَنْزٌ مِنْ كُنُوزِ الْجَنَّةِ “Allah’ın havl ve kuvvetinden başka bir dayanak olmadığına inanıp bunu ikrar etmek Cennet hazinelerinden bir hazinedir.” Fakat orada Cenâb-ı Hakk’ı muhatap alarak, إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ “(Allahım!) Ancak Sana ibadet eder, ancak Sen’den yardım bekler ve dileniriz.” (Fatiha, 1/5) der gibi diyor. لاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِكَ “Bir havl, bir kuvvet yok; ancak varsa, Seninle vardır, Senin havl, Senin kuvvetin!” demek suretiyle Cenâb-ı Hakk’ı muhatap alarak doğrudan doğruya, إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ beyanındaki iç dökme gibi, içini döküyor O’na (celle celâluhu).

   İnsanlık semasında ay ve güneş tutulmaları her dönemde meydana gelmiştir ama hiçbir hüsûf ve hiçbir küsûf kalıcı olmamıştır.

Allah Rasûlü, misyonunun sevdalısı bir insan. İlle de bir şey olacaksa, o misyonunu edâ etmekle olacak; vazifesinin şuurunda. Konumu rantabl olarak değerlendirme istikametinde gecesi-gündüzü belli değil; iç içe giriyor, karışıyor, birbirine karışıyor. O mevzuda bütün dünyevî zevkler ve lezzetler, ayağının altına alınacak hale geliyor böyle. İşte çok tekerrür eden bir mesele: Miraç gibi bir pâye ile serfirâz kılındıktan sonra, yine o misyonun hatırına geriye dönüyor; insanların elinden tutmak; gezdiği, dolaştığı, seyrettiği o âlemleri onlara da seyrettirmek için dönüyor. Bu istikamette, misyonu karşısında o kadar sâdık, o kadar müstakîm bir insan. “Müstakîm” sözü, ifade etmez; “esdak” kelimesini kullanmak lazım O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem); “Sâdıklar Sâdıkı” demek lazım. Evet “Müstakimler Müstakimi” demek lazım o mevzuda; misyonunu eda etme adına öyle Sadıklar Sâdıkı, Müstakimler Müstakimi, Davalılar Davalısı!.. Öyle bir insandı; Allah, hususi olarak o iş için yaratmıştı. Ve gönlüne göre de Cenâb-ı Hak verdi, Reşahât’ta ifade edildiği gibi. Hani Akif’in de şu sözlerle nazara verdiği o misyon:

“On dört asır evvel, yine bir böyle geceydi,

Kumdan, ayın on dördü, bir öksüz çıkıverdi!

Lâkin o ne hüsrandı ki: Hissetmedi gözler;

Kaç bin senedir, hâlbuki, bekleşmedelerdi!

Derken, büyümüş, kırkına gelmişti ki öksüz,

Başlarda gezen kanlı ayaklar suya erdi!

Bir nefhada kurtardı insanlığı o ma’sum,

Bir hamlede kayserleri, kisrâları serdi!

Aczin ki, ezilmekti bütün hakkı, dirildi;

Zulmün ki, zevâl akılına gelmezdi, geberdi!”

O (sallallâhu aleyhi ve sellem), o misyonu bihakkın edâ etti. Onca ihmalkâr insanın elinde ihmale uğramasına rağmen, hâlâ şöyle-böyle O’nun -bir yönüyle- o dantelayı örerken kullandığı o desenin, dikkatle bakanlar için, hâlâ yeryüzünün değişik yerlerinde nümâyân olduğu söylenebilir. Bir yönüyle değişik yerlerde ihanete uğramasına rağmen; bazı yerlerde “siyaset”e kurban edilmesine, bazı yerlerde “saltanat”a kurban edilmesine, bazı yerlerde “kuvvet”e kurban edilmesine, bazı yerlerde “tûl-i emel”e kurban edilmesine, bazı yerlerde “tevehhümü ebediyet”e kurban edilmesine rağmen; hâlâ im’ân-ı nazar ile, çok ciddî bir konsantrasyon ile bakıldığı zaman, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) o mübarek elinden çıkan dantelanın, o günkü nakışlarıyla hâlâ gözünüzün önünde tüllendiğini görebilirsiniz.

Bu da şudur: Her şey tamamen hiç bitmemiştir ve bütün renklerini bütün bütün kaybetmemiştir. Güneş, bütün bütün batmamıştır; ay, bütün bütün husufa uğramamıştır. Muvakkat bir hüsûf/küsûf olmuştur o meselede; bir yönüyle hâiller, perdeler olmuştur. O işi karartmak isteyen kapkaranlık ruhlar -yaptıkları işlere “ak”lıklar ilave etseler de “kapkaranlık” ruhlar- ona elli türlü, elli taraftan ihanet etseler ve onu elli taraftan dağıtmaya çalışsalar bile, Allah’ın izni ve inayetiyle, mevsimi gelince, o yeniden bir kere daha dolunay gibi tulû edecektir, hem de hâlesi ile beraber.

   Bela ve musibetler karşısında manevî anatominin sıhhati çok hayati öneme sahiptir; herkes, “immün sistemi”nin sağlamlığı ölçüsünde belalara karşı dayanıklı olur.

Nâbî ne hoş der: “Ârifin gönlün Hudâ gam-gîn eder, şâd eylemez / Bende-i makbûlünü mevlâsı âzâd eylemez.” O (sallallâhu aleyhi ve sellem), Allah’ın öyle bir bendesi ki; “abdühû”, O’nun halis kulu. Allah da (celle celâluhu), en yüksek bir pâye ile pâyelendirdiği zaman “bende” tabiriyle ifade ediyor. سُبْحَانَ الَّذِي أَسْرَى بِعَبْدِهِ لَيْلاً مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ إِلَى الْمَسْجِدِ الْأَقْصَى الَّذِي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ آيَاتِنَا إِنَّه هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ “Kulu (Muhammed’i Ulûhiyet ve Rubûbiyetimizle ilgili) bazı büyük işaret ve delilleri kendisine göstermek için bir gece Mescid-i Haram’dan etrafını bereketlerle donattığımız ve katımızda mübarekliği bulunan Mescid-i Aksâ’ya götüren O şanı yüce Zât, her türlü noksanlıktan, âcizlikten ve ihtiyaçtan uzaktır. Hiç şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” (İsrâ, 17/1) Şerefli bendesini, kulunu… Şerefli bendesini bir gece “mekân üstü mekanlar”a, “zaman üstü zamanlar”a ulaştırdı; “Kâb-ı Kavseyni ev ednâ” ile şereflendirdi, “Rü’yet”i ile şereflendirdi, hiç kimseye müyesser olmayan şeyler ile şereflendirdi. O, gittiği yollarda bütün Enbiyâ-ı ızâmı, yolun değişik merhalelerinde oturmuş O’nu bekliyor gördü. Ama geldi-geçti, durma bilmeden; yürüdü sonsuza. Biliyordu sonsuz istikametinde yürümenin sonsuzca olacağını; biliyordu ve “seyr”ini sonsuzca yapıyordu.

Hiç kimseye müyesser olmayan şeyleri Allah (celle celâluhu), O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) lütfediyordu. Bu pâyelerle serfirâz kıldığı abdini de عَبْدِهِ “kulunu” sözüyle ifade ediyordu İsrâ sûre-i celîlesinde. Fakat gördüğünüz gibi, sürekli imtihan da ediyordu o Güzide Kul’unu. Onun için, أَشَدُّ النَّاسِ بَلاَءً اَلْأَنْبِيَاءُ، ثُمَّ اْلأَمْثَلُ فَاْلأَمْثَلُ “Belanın en şiddetlisi, Enbiyâ-ı ızâma, sonra seviyesine/derecesine göre diğer insanlara.” Mertebeleri itibarıyla… Evet, o nazmı hatırlayın, Hak dostu diyor ki: “Ârifin gönlün Hudâ gam-gîn eder, şâd eylemez / Bende-i makbûlünü mevlâsı âzâd eylemez.”

Herkes, “immün sistemi”nin sağlamlığı ölçüsünde belalara karşı dayanıklı olur. “İman-ı billah”, “marifetullah”, “muhabbetullah”, “zevk-i ruhânî”, “hâlis aşk u iştiyâk-ı likâullah”; insanın manevî anatomisinin immün sistemi budur. Bu ne kadar güçlü ise, başa gelen belalara karşı da insan o kadar mukavemetli olur, Allah’ın izni ve inayetiyle. Bin tane virüs gelse, musallat olsa, onların hepsini darman duman eder, Allah’ın izni ve inayetiyle. “Uf, puf!..” diyen insanlarda bu immün sistemi çökmüş demektir. Anatomik yapıda immün sistemi çöktüğünde, vücûd nasıl hastalıklara açık hale, mikroplara açık hale, virüslere açık hale geliyor; artık koruyucu sistem kalmıyor. Aynen öyle de… Bu açıdan onlardaki o immün sistemi, çok güçlü; “Enbiyâ”da, “Mukarrabîn”de, “Asfiyâ”da, “Evliyâ”da ve “ibâdullah-ı sâlihîn”de.

   Belki bir kısım elemler çekiyorsunuz fakat unutmayın ki, küfre, şirke, zulme saplananların hoşuna gitmese de Allah nurunu tamamlayacaktır!..

Evet, يُرِيدُونَ أَنْ يُطْفِئُوا نُورَ اللهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَيَأْبَى اللهُ إِلاَّ أَنْ يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ “Onlar Allah’ın nurunu ağızlarıyla üfleyip söndürmek isterler. Allah ise, nurunu tam parlatmaktan başka bir şeye razı olmaz. Kâfirler isterse hoşlanmasınlar!” (Tevbe, 9/32) Tevbe sûre-i celîlesinde böyle buyuruyor; hem يُرِيدُونَ diyor. Muzârî kipi olunca, demek ki; bugün onu diliyorlar, söndürmek istiyorlar; söndürmede bir türlü doyma bilmiyorlar, “Bir daha! Bir daha!” diyorlar. “Bir daha!.. Şunu kapattık; şunu da kapatsak, şunu da kapatsak!.. Şu çelmeyi yaptık; şunu yere serdik; fakat hâlâ var, ayakta bazıları duruyor; şunları da bir el-ense ile yere sersek! Şunu da bir künde ile yere sersek! Şunun da başına bir bomba olsak, patlasak! Şunun da getirip başında bir helikopter uçursak, morallerini bozsak!..” Şeytan akıllarına ne getiriyorsa, o ışığı söndürmek için hemen hepsini yapmaya, akıllarına gelen her şeyi, geceyi-gündüzü beklemeden yapmaya çalışıyorlar. Gece, akıllarına geliyorsa, “Aman fevt etmeyelim!”; gündüz akıllarına geliyorsa, “Aman, gece bastırır, fevt etmeyelim!” demelerine rağmen… أَنْ يُطْفِئُوا “Yutfiû” da yine muzârî kipi; “Sürekli üfleyip duruyorlar: Söndürelim! Söndürelim! Söndürelim! Söndürelim! Söndürelim!..” diyorlar. Neyi söndürmeye çalışıyorlar?!. أَنْ يُطْفِئُوا نُورَ اللهِ “Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar.” Oysa “Takdîr-i Hudâ, kuvve-i bâzû ile dönmez / Bir şem’â ki Mevlâ yaka, üflemekle sönmez!”

Ne var ki, وَيَأْبَى اللهُ إِلاَّ أَنْ يُتِمَّ نُورَهُ Yine muzârî kipi ile ifade ediyor: Onların her söndürme cehtlerine karşı Allah (celle celâluhu) -isterseniz kendi ifademizle diyelim- ‘I ıh!’ diyor. Zavallılar; beyhude şeylere takılmışsınız siz, beyhude uğraşıyorsunuz, emeğiniz zâyi oluyor. وَيَأْبَى اللهُ إِلاَّ أَنْ يُتِمَّ نُورَهُ Allah (celle celâluhu) ona ‘Hayır!’ diyor ve nurunu tamamlama istikametinde İrade-i Sübhâniyesini, Meşîet-i Kudsiyesini, aynı zamanda havlini ve kuvvetini ortaya koyuyor. Onların her şeylerini alt-üst ediyor, alt-üst etti, alt-üst edecek; onlara hadlerini bildirecek dünyada, yeniden bir kere daha.

Allahu a’lem, bu minvaldeki ayetlerden birisi (Tevbe, 9/32) o dönemdeki hadiselere bakıyor; diğeri de özellikle umuma: يُرِيدُونَ لِيُطْفِئُوا نُورَ اللهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَاللهُ مُتِمُّ نُورِهِ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ “Onlar Allah’ın nurunu ağızlarıyla üfleyerek söndürmek isterler. Fakat kâfirlerin hoşuna gitmese de Allah nurunu tamamlayıcıdır, (tamamlayıp dünyanın her tarafına ulaştıracaktır).” (Saff, 61/8) diyor. “İsm-i fâil kipi” ile ifade etmek suretiyle, “Allah, onlara rağmen, tamamlıyor ha tamamlıyor; tamamlıyor ha tamamlıyor; tamamlıyor ha tamamlıyor!”

Onlar, bir yerde önünü kesiyorlar; fakat o, bir çağlayan gibi. Önüne bir kaya iterlerse şayet, üstünden akıyor. Üstü geçilmez olursa, kenarından kıvrılıp geçiyor. Kenarından geçilmezse, deliyor, alttan geçiyor: وَاللهُ مُتِمُّ نُورِهِ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ “Nankörler istemeseler bile!..” Her yere nûr söndürücüler gönderseler bile!.. Değişik ad ve unvanlar ile sizin -bir yönüyle- mumları tutuşturduğunuz yerlerde, o mumları söndürmek için ellerinden gelen her şeyi yapsalar bile… Allah (celle celâluhu), sürekli onların o oyunlarını bozuyor ve onlara üst üste, iç içe falso, fiyasko fâsid daireleri yaşatıyor. İnkisar içinde kıvranıp duruyorlar, yutkunup duruyorlar: “Şu Allah’ın yaktığı nuru bir türlü söndüremedik!” falan diyorlar ve beyhude yoruluyorlar.

Bu zaviyeden bakınca, insanın onlara acıyası geliyor; çünkü o kadar şeyi hak, hakikat, istikamet istikametinde kullansalar, bir yönüyle veliler ile hem-hâl hale gelebilirler. Keşke o enerjilerini, o dinamizmlerini, o metafizik gerilimlerini “ihlas”, “rıza” ve “iştiyak-ı likâullah” istikametinde kullanabilselerdi! Şu kahrolası dünyayı ayaklarının altına alabilselerdi! Ruh dünyalarını karartan o kapkara sarayların yüzüne tükürebilselerdi! O filoları için “Keşke Allah batırsa!” diyebilselerdi. Takılıp kaldıkları o saltanatlar için “Keşke Kârûn’un hazineleri gibi yerin dibine batsaydı!” diyebilselerdi. O zaman kurtulmuş olacaklardı. Fakat sürekli tepe taklak gidiyorlar, farkında değiller.

Siz, bir elem çekiyorsunuz, fakat… إِنْ تَكُونُوا تَأْلَمُونَ فَإِنَّهُمْ يَأْلَمُونَ كَمَا تَأْلَمُونَ وَتَرْجُونَ مِنَ اللهِ مَا لاَ يَرْجُونَ وَكَانَ اللهُ عَلِيمًا حَكِيمًا “Eğer siz acı çekiyorsanız, şüphesiz onlar da tıpkı sizin gibi acı çekiyorlar. Kaldı ki Siz Allah’tan, onların ümit edemeyecekleri birçok şeyleri umuyorsunuz. Allah her şeyi hakkıyla bilir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.” (Nisâ, 4/104) Sürekli, her gün bir şey yapıyorlar. Her gün yeni yeni elem argümanları kullanıldığından dolayı, yeni bir mızrak yer gibi oluyorsunuz. Birinde Mus’ab gibi bir kolunuz, öbür defasında başka bir kolunuz, öbür defasında ayağınız, öbür defasında başka bir ayağınız yaralanıyor; kütükte doğranır gibi doğranıyorsunuz. Ben kaynaklarda görmedim ama vaaz eden, ilim adamı birisinin sohbetinde dinlemiştim: Mus’ab İbn-i Umeyr hazretleri, Uhud savaşında çok yara almış fakat hâlâ ölmemiş. Böyle kıpırdıyor, sonra yüz üstü düşüyor yere. Boynunu da uzatmış, ondan da yara almış; yüzünü saklıyor. Cenâb-ı Hak, “Senin hâlâ boynun varken, nasıl oluyor da Rasûl-i Ekrem’in dişi kırılıyor?!” der diye orada üzüntü ile yüzünü saklıyor. Evet, إِنْ تَكُونُوا تَأْلَمُونَ فَإِنَّهُمْ يَأْلَمُونَ كَمَا تَأْلَمُونَ وَتَرْجُونَ مِنَ اللهِ مَا لاَ يَرْجُونَ وَكَانَ اللهُ عَلِيمًا حَكِيمًا Eğer siz acı çekiyorsanız, şüphesiz onlar da tıpkı sizin gibi acı çekiyorlar; hatta onlar, daha fazla elem duyuyorlar.

   Ne olur, “Yalvarıyorum, yalvarıyorum, bir türlü arzuma nâil olamıyorum!” demeyiniz; zira “Acele etmezse, sizden herkesin duasına icabet buyurulur.” diyor Rehber-i Ekmel Efendimiz!..

Siz, -elhamdülillah- öyle bir şeye talipsiniz ki, kaybetme meselesi söz konusu değil. اَللَّهُمَّ اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ وَاْلاِشْتِيَاقِ “Allahım, her amelimde ihlaslı olmayı, rızana ermeyi ve Sana halis aşk u iştiyakla teveccühte bulunmayı istiyorum!..” diyorsunuz. “Allah’ım, Rü’yetin!.. Allah’ım, Habib’inin rü’yeti!.. Allah’ım, Rıdvan’ın!..” diyorsunuz. Ve böyle diyorsanız şayet, Allah (celle celâluhu) ادْعُونِي أَسْتَجِبْ لَكُمْ “Bana dua edin, size cevap vereyim.” (Mü’min, 60/40) “Dua edin, icabet edeyim!” buyuruyor. وَأَوْفُوا بِعَهْدِي أُوفِ بِعَهْدِكُمْ “Ve ahdimi yerine getirin ki, Ben de size olan vaadimi yerine getireyim.” (Bakara, 2/40) buyuruyor. وَإِذَا سَأَلَكَ عِبَادِي عَنِّي فَإِنِّي قَرِيبٌ أُجِيبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ إِذَا دَعَانِ فَلْيَسْتَجِيبُوا لِي وَلْيُؤْمِنُوا بِي لَعَلَّهُمْ يَرْشُدُونَ “(Ey Rasûlüm,) kullarım sana Ben’den sorduklarında, (bilsinler ki) Ben çok yakınım. Bana dua ettiğinde dua edenin duasına cevap veririm. Onlar da Benim çağrıma müspet cevap versin ve Bana hakkıyla iman etsinler ki, zihnen ve ruhen kemâle ulaşma yoluna girmiş olsunlar.” (Bakara, 2/186) buyuruyor. İç musiki açısından da mazmunu ne kadar güzel ifade ediyor!.. Heyecan verici!.. O’nun hakkında takdir, zait olur. Geçtim…

Cenâb-ı Hak böyle buyuruyor; siz de durmadan dua ediyorsunuz. Durmadan: اَللَّهُمَّ اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ وَاْلاِشْتِيَاق diyorsunuz. Hani son zamanlarda daha genişçe dile getirdiğiniz gibi; اَللَّهُمَّ تَوَجُّهَكَ، وَنَفَحَاتِكَ، وَأُنْسَكَ، وَقُرْبَكَ، وَمَحَبَّتَكَ، وَمَعِيَّتَكَ، وَعِنَايَتَكَ، وَرِعَايَتَكَ، وَكِلاَءَتَكَ، وَحِفْظَكَ، وَحِرْزَكَ، وَحِصْنَكَ الْحَصِينَ، وَالنُّصْرَةَ عَلَى أَعْدَائِنَا كَائِنًا مَنْ كَانَ، وَالنُّصْرَةَ عَلَى أَعْدَائِنَا كَائِنًا مَنْ كَانَ مِنَ الْعَسْكَرِيِّينَ وَالْعَسْكَرِيَّاتِ، وَالسِّيَاسِيِّينَ وَالسِّيَاسِيَّاتِ، وَاْلاِسْتِخْبَارِيِّينَ وَاْلاِسْتِخْبَارِيَّاتِ، وَالشُّرْطِيِّينَ وَالشُّرْطِيَّاتِ، وَالْخَارِجِيينَ وَالْخَارِجِيَّاتِ، وَالدَّاخِلِيينَ وَالدَّاخِلِيَّاتِ، يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ “Allahım, sevgi ve rahmetle bize teveccüh buyurmanı; ilâhî nefhalarınla, ötelerden esintilerinle gönlümüzü şâd kılmanı; dostluğun, yakınlığın ve yüce şanına yaraşır şekildeki beraberliğinle bizi yalnızlıklardan kurtarmanı; vekilimiz olarak bizi gözetip kollamanı, hıfz u sıyanetinle korumanı, aşılmaz manevî kalelerinin ve sağlam sığınaklarının içine almanı; bütün düşmanlarımıza karşı bizi yardımınla destekleyip zafere ulaştırmanı diliyoruz. Bize düşmanlık yapan, kadın-erkek asker, siyasetçi, istihbarat elemanı, polis, hariciyeci ve içişleri personeli her kim varsa, hepsine karşı bize yardım ve nusret lütfeyle!.. Ey yegâne merhametli, Erhamürrâhimîn!..” diyorsunuz.

Ee canım, el-âlem dua ederken, o duanın kabul edileceğine -şayet- inanıyorsa, siz de bunları hep mırıldanıp duruyorsunuz; estağfirullah, vird-i zeban edip duruyorsunuz; dilinize dolamış, sürekli tekrar edip duruyorsunuz. Allah, kabul vaad etmiş, Allah kabul etmez mi?!. اَللَّهُمَّ اَلْإِيمَانَ الْكَامِلَ “Allahım kamil iman lütfet!..” diyorsunuz. اَللَّهُمَّ اَلْإِسْلاَمَ اْلأَكْمَلَ “Allah’ım İslamiyet’i en mükemmel şekilde yaşamaya muvaffak eyle!” diyorsunuz. Kur’an-ı Kerim’de, الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي “İşte bugün sizin için (bütün kaideleri, hükümleri ve evrenselliğiyle) dininizi kemale erdirdim; üzerinizdeki nimetimi tamamladım!” (Mâide, 5/3) denildiğine, kemal ve ekmel ufku gösterildiğine göre, اَللَّهُمَّ اَلْإِيمَانَ الْأَكْمَلَ، وَاْلإِسْلاَمَ اْلأَكْمَلَ، وَاْلإِحْسَانَ اْلأَكْمَلَ، وَاْلإِخْلاَصَ اْلأَكْمَلَ، وَالْمَعْرِفَةَ التَّامَّةَ، وَالْمَحَبَّةَ التَّامَّةَ، وَالصَّدَاقَةَ التَّامَّةَ، وَاْلاِسْتِقَامَةَ التَّامَّةَ، وَالتَّوَكُّلَ التَّامَّ، وَالتَّسْلِيمَ التَّامَّ، وَالتَّفْوِيضَ التَّامَّ، وَالثِّقَةَ التَّامَّةَ “Allah’ım iman, İslam, ihsan ve ihlası en mükemmel şekilde yaşamaya muvaffak eyle; her yönüyle tam, kusursuz ve eksiksiz marifet, muhabbet, sadakat, istikamet, tevekkül, teslim, tefviz ve sikayı bize müyesser kıl!..” diyorsunuz ve bunu vird-i zebân etmişsiniz. Bunları derken, aynı zamanda o duanızın kabul olacağına inancınızla diyorsunuz; çünkü bunu O (celle celâluhu) emrediyor: Derken, kabul olacağı inancıyla diyeceksiniz. Kat’iyyen “Diyorum, diyorum ama kabul olmuyor!” demeyeceksiniz.

Hazreti Sâhib-i Zî-şan, Andelîb-i Zî-şan (sallallâhu aleyhi ve sellem) يُسْتَجَابُ لِأَحَدِكُمْ مَا لَمْ يَعْجَلْ يَقُولُ: دَعَوْتُ فَلَمْ يُسْتَجَبْ لِي “Acele etmezse, (sizden) herkesin duasına icabet buyurulur.” (Acele nasıl mı olur?) “Der ki: Yalvarıyorum, yalvarıyorum, bir türlü arzu ettiğim şeye nâil olamıyorum!” buyuruyor. يُسْتَجَابُ لِأَحَدِكُمْ مَا لَمْ يَعْجَلْ “Acele etmezse, (sizden) herkesin duasına icabet buyurulur.” Nasıl acele ediyor? يَقُولُ: دَعَوْتُ دَعَوْتُ “Der ki: Yalvarıyorum, yalvarıyorum…” Tekrar edebilirsiniz, iki defa buyuruyor O (sallallâhu aleyhi ve sellem) دَعَوْتُ، دَعَوْتُ، دَعَوْتُ، فَلَمْ يُسْتَجَبْ لِي “Yalvarıyorum, yalvarıyorum, dua edip duruyorum ama bir türlü arzu ettiğim şeye nâil olamıyorum!” Böyle bir ruh haleti içine girmiyorsanız, Allah, dediğiniz şeylere icabet buyurur.

Ee siz hep, bunu dediniz. Çoğunuz, zannediyorum, alın teriyle kazandığınız şeylerle -ki فَنِعْمَ وَبِهَا “Ne hoş.. Ne kadar güzel! Baş-göz üstüne!”- okullar yaptınız, burslar verdiniz, فَنِعْمَ وَبِهَا ne kadar hoş!.. Gayr-ı meşru bir şey, bir rüşvet almadınız. Değişik spekülasyonlara girmediniz. İrtikâplara, ihtilaslara yelken açmadınız. Dünya, hezâfiriyle karşınıza dikildiği zaman, ona bir tekme vurdunuz. Allah Rasûlü’nün, mübarek eliyle, dünyanın temessülünü ittiği gibi, “Git, Bana kendini kabul ettiremezsin!” dediniz. Ee canım, sizin en günahkârınız Kıtmîr… Hani insan günahkâr olunca, dünyaya tâlip olur. “Dünya talebi”, saltanat, debdebe, ihtişam, günah ile mebsûten mütenâsiptir. Ne kadar âhiret hesabına kaybetmiş ve ne kadar Allah namına kaybetmiş ise, o kadar Kârûn gibi balıklamasına dünyaya dalmıştır bir insan. Ee sizin Kıtmîr’iniz; içinizde bulunmak suretiyle Hazreti Rasûl-i Zî-şana kavuşabilme ümidini hep taşımış birisi… Ama yeryüzünde bir dikili taşı olmamış. Binlerce, milyonlarca seveni olmuş; “Yahu, benim de bir odam olsa!” dememiş.

Vakıa bir yerde bir tahta kulübe yapmışlardı. Fakat bir hased tsunamisi geldi, onu da aldı götürdü oradan. Dünyanın değişik yerlerinden gelenler, “Bir de bakalım bu tahta kulübe ne imiş!” diyorlardı. Çünkü iki metre böyle, iki metre de böyle… Altı seneye yakın talebelere hizmetçilik yaptım orada; beş-altı sene. Sağ olsun, yine dindar görünen insanlar, oradan uzaklaştırılmam mevzuunda Uhud savaşı veriyor gibi -âdeta- savaş verdiler. Sonra kala kala bir tahta kulübe kaldı; gelenler “Hele bakalım ne imiş bu tahta kulübe!” diyorlardı. Görmesinler, etmesinler diye, onu da söktü, attılar. Evet, sağ olsunlar; Selefîlerin mezarları dümdüz yaptıkları gibi, onlar da Selefîlikten hissedar olmuş olacaklar ki, öyle yaptılar. Evet, şahsım adına hakkım helal olsun!.. Vesselam.

Bamteli: ÂHİRETİN İNŞÂSI VE “HEPSİ ALLAH’A EMANET!..”

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Dil, gönle tercüman olduğu sürece kıymetlidir; şayet o, kalbden kopmuş ise, kurumaya istihkak kesbetmiş demektir.

“Gönül Seni bulmuş ise / Başkasını arar mı hiç?!. / Ateşine yanmış ise / Başka nâra yanar mı hiç?!.” İslam dünyasının derdi, O’nu (celle celâluhu) bulmuş gibi göründükleri halde, O’ndan (celle celâluhu) uzak bulunmaları… Dillerde vird-i zebân fakat esas “dil” olan gönüller, O’na (celle celâluhu) karşı ebkem.. gönül dili yok.. içten yöneliş, bütünüyle “Yok!” demeyeyim, “Zayıf!” diyeyim, “Yetersiz!” diyeyim.. bilgiler, “marifet”e dönüşmüyor.. marifet, “muhabbet” ile taçlandırılmıyor.. muhabbet “aşk u iştiyak” yolunu göstermiyor.. sadece sözler ile onun yolunda emeklemeler yaşanıyor.. düşe-kalka bir hayat!.. Herkes için olmasa bile, geceler çokları için zifiri karanlık. Geceleri derinlemesine ihya eden insanlar vardır içinizde; gecenin üçte birini, üçte ikisini, başını yere koyup sızlayarak geçiren insan sayısı az değildir. Fakat genele bakınca, meselenin çok yavaş gittiğinde şüphe yok, emeklediğinde şüphe yok!..

Evet, kalb/latîfe-i Rabbâniye, suskun; o susunca, bütün söz, şu iki dudak ve dile kalıyor. O da “dil” (gönül), bu da “dil” (lisan); o “dil” (gönül) susunca, diğeri “Galiba sıra bana geldi!” diye, önüne gelen her lakırdıyı ediyor. Onun içine “yalan” da giriyor, “tezvîr” de giriyor, “iftira” da giriyor, “isnad” da giriyor, “lağviyât” da giriyor, “lehviyât” da giriyor, “batılı tasvir” de giriyor, “fuzûliyât” da giriyor; giren girene, boş buldukları için. Kumandayı lisan ele alınca; esas dil/gönül susunca, “latife-i Rabbâniye” susunca, kalb dilsizleşince, “şuur” ve “his” meflûç hale gelince, heyecan-ı insaniye ölünce, aşk u heyecan felç olunca, meydan kalıyor iki dudak arasındaki “dil”e; o da önüne gelen her şeyi mırıldanıyor.

Ona “mırıldanma” denir, levsiyât neşreden gazeteler gibi, mecmualar gibi ve onları o hale getiren kirli düşünceler gibi, kirli kalemler gibi, şimdi kirli tuşlar gibi, kirli İnternet gibi, kirli telefonlar gibi; kirli hepsi… Ve hiçbirinin içinde kalb yok; sadece gevezeliğe açık, bütün potansiyeli ve imkânları ile gevezeliğe açık iki dudak arasındaki “dil” var. Kuruyası dil!.. İçeriden gelen şeyleri -şayet- seslendirmiyorsa, o, kurumayı hak ediyor demektir, kurumaya istihkakı var demektir. Ne yazık ki, “Ben Müslümanım!” deyip, günde beş defa O’na (celle celâluhu) karşı arz-ı ubudiyetini ortaya koymak üzere, mabede/secdegâha/namazgâha koşan, başını yerlere koyan, alnını yerlere süren, iki büklüm olan insanlar, böyle boş iseler şayet, bunların âleme verecekleri de çok fazla bir şey yoktur.

Oysa hep ümit ile yaşadık; belli bir kesimin bu duyguyu, bu düşünceyi canlandıracağı, bir yönüyle, hayata mal edeceği ümidi ve mülahazasıyla yaşadık. Bir yerde, bu “örnek oluşum”, imrendirici bir hüviyet, bir desen, bir şive kazanınca, o ses, o soluk ve o mûsikînin başkalarını da cezbedeceği ve celbedeceği ümidini yaşadık; Allah (celle celâluhu), o mevzuda inkisâra uğratmasın! Mebdei, oldu meselenin, belki… Belki de yanılıyor ve hüsnüzanlarımıza yenik düşüyoruz. Belki de şu anda çekilen şeyler, maruz kaldığımız şeyler birer şefkat tokadı mahiyetinde!..

   İnsan dünyadaki her fiil, amel, tavır ve davranışıyla ahiretini ve öteye ait âbidesini inşâ etmektedir!..

Evet, belki de bir kısım zalimlerin, cebbârların, hattârların, fâsıkların, müfsidlerin eliyle maruz kalınan şeyler, Cenâb-ı Hakk’ın (celle celâluhu) ihsan ettiği konum ve durumun hakkı, hakkıyla yerine getirilmediğinden dolayı birer şefkat tokadı mahiyetinde: “Aklınızı başınıza alın! Siz, başka bir âlem için varsınız. Öbür âlemdeki şekillenmeleriniz, buradaki tavır ve davranışlarınızla olacak. Bir eğitim gibi bir şeydir bu; namazınız öyle, orucunuz öyle, haccınız öyle, kalbiniz öyle, diliniz öyle… Burada yaptığınız bu şeylerle, siz, bir yönüyle kendi ruh âbidenizi inşâ ediyorsunuz. Tabir-i diğerle, öbür taraftaki âbidenizi ihya ediyorsunuz!..”

Burada yapılan her şey, -bir yönüyle- öbür tarafta var olunması gerekli olduğu şekilde var olma yolunda yapılması icap eden şeylerdir. Tohum atma gibi, onun başağa yürümesi gibi, sonra çevrenin tımar edilmesi gibi, onun suya kavuşturulması gibi, güneş ile münasebetinin sağlanması gibi, karbondioksit almasının sağlanması gibi, oksijen atmasının sağlanması gibi… Her neye muhtaç ise şayet, onları yapmak suretiyle, esasen öbür âleme göre bir şekillenme oluyor. Ubudiyet, Allah’a kulluk, öbür âleme göre şekillenmenin temrinleridir. Âdeta insan burada, öbür âlemde nasıl olacaksa, ona göre kendini rehabilite ediyor ve öbür tarafta da burada yaptığı şeylere göre şekil alıyor. Kimisi Araf’ta kalıyor. Kimisi de maymunlar, hınzırlar, domuzlar gibi Cehennem’e yuvarlanıyor; çünkü o orada, buradaki şekli almış oluyor: كُونُوا قِرَدَةً خَاسِئِينَ “…Onlara ‘Aşağılık ve sefil bir şekilde oraya buraya sığınan, fakat sığındıkları her yerden kovulan maymunlar olun!’ dedik.” (Bakara, 2/65)

Bu açıdan da insanın, sadece dünyayı “mezraatü’l-âhire” bilmesi, dünyayı “ahiretin mezraası” olarak görmesi değil, esasen kendisini de o mezraada bir unsur olarak görmesi çok önemlidir. Kendisini tımar etmesi, istemediği halde etrafında sürekli oluşan/gelişen dikenleri bir bir söküp atması, oranın gül bahçesi haline gelebilmesi için ona göre bir gayret sarf etmesi mühimdir. Zira, gül bahçesi olması lazım ki, etraf gül kokularıyla, ıtır ile üfül üfül koksun ve bülbüller o kokuya koşsun, yapraklara konsun, orada şakısın dursun!.. İnsan, burada kendisini ona göre hazırlarsa, bütün benliğiyle.. bütün benliğiyle dünyada “âhiret insanı” olursa.. bütün benliğiyle o istikametteki donanım için yatar-kalkarsa, koşturur durursa, emekleme değil.. takılıp yollarda kalmazsa ve meseleyi inkıtaa uğratmazsa buna muvaffak olur.

   “Bir zerre ihlaslı amel, batmanlarla hâlis olmayana ve bir ân-ı seyyale vücûd-u münevver, milyon sene bir vücûd-u ebtere müreccahtır.”

Antrparantez şu hususu da arz etmek istiyorum: Bazen çok az zamanda çok hâlisâne yapılan şeyler, çok uzun zamanda yapılan şeylere tekâbül edebilir. Hazreti Pîr’in ifadesiyle, “Bir zerre ihlaslı amel, batmanlarla hâlis olmayana müreccahtır.” Bazen insan öyle bir şey yapar ki!.. Hani mahşeri anlatan hadislerde görüyorsunuz: Orada bir kul, dönüp geriye bakıyor, “Cehennem’e götürün!” hitabı karşısında. Cenâb-ı Hak nida buyuruyor: “Sorun kuluma, niye geriye baktı?” Soruyorlar; “Ben, Zât-ı Ulûhiyet hakkında hiç böyle düşünmemiştim; hep hüsnüzan beslemiştim!” diyor. “Ben, hüsnüzannında kulumu yalancı çıkarmam!” buyuruyor Cenâb-ı Hak (celle celâluhu). Kim bilir, o kul bir zamanlar önemli bir şey yapmıştır, öyle derince bir şey yapmıştır ki, şart-ı âdî planında, öyle bir gönül ortaya koymuştur ki, kalbini öyle bir seslendirmiştir ki, belli bir dönemde!.. Sonra düşe-kalka yaşamıştır, bataklıklara girmiştir; fakat o “nüve” ölmemiştir bir yönüyle. İşte o yönüyle orada/mahşerde bir ümit halinde kendisini hissettirince, Cenâb-ı Hakk’a karşı da seslendirmiştir o ümidi. O’nun (celle celâluhu) konuşturmasıyla konuşur, öyle konuşmuştur; O (celle celâluhu) da o konuşmaya cevap vermiştir: “Döndürün kulumu, Cennet’e götürün!” demiştir.

Bir başkası ak saçı-sakalıyla mahşerde hesaba çekilir. Cenâb-ı Hak, “Niçin şu günahları işledin?” diye sorar. O da inkâra saparak günah işlemediğini söyler. Bunun üzerine Hazreti Erhamürrâhimîn, “Öyle ise onu Cennet’e götürün.” buyurur. Bu defa da melekler istifsar ederek, “Yâ Rab, bu insanın şu günahları işlediğini siz biliyorsunuz!” derler. Allah da onlara, “Evet öyledir ama ümmet-i Muhammed’den biri olarak ağaran saçına-sakalına baktım; ayıbını yüzüne vurmaya hayâ ettim.” der. Evet, o da kurtulur zira bir zaman yapmıştır -şart-ı adi planında- bir şey. Öyle bir şey yapmıştır ki, zerre kadardır fakat bir yönüyle batmanlara tereccüh edecek mahiyettedir. Evet bu, antrparantez idi.

Onun için ehl-i hakikat demişler ki: “Bir ân-ı seyyale vücûd-u münevver, milyon sene bir vücûd-u ebtere müreccahtır.” Bazen, çok küçük şeyler büyük ehemmiyeti haiz olur. Bir dakika şuurlu olarak yaşama.. tam O’nu (celle celâluhu) görüyor gibi yaşama.. görülüyor olma mülahazasında durma ve onu bir rasathane gibi kullanma.. “Tam görüyorum; her şeyde O’nu müşahede ediyorum. O’nu müşahede etmediğim hiçbir ayna yok. Hatta kendim, aynanın karşısına dikilince, kendimi O’nu (celle celâluhu) aksettiren bir ayna gibi görüyorum!” İşte böyle bir mülahaza…

Hâşâ, O (celle celâluhu) ne cisimdir, ne cevherdir, ne arazdır, ne mütehayyizdir; “Yemez-içmez, zaman geçmez, berîdir cümleden Allah.” Fakat sen, bir aynasın!.. “Âyine-i idrakini pâk eyle sivâdan / Sultan mı gelir hâne-i nâ-pâka, hicâb et!” Kalbini temiz tuttuğun zaman, Sultan (celle celâluhu) tecelli eder oraya; orası, O’nun (celle celâluhu) tecelligâhı olur; sürekli tayf tayf üstüne, ışık hüzmeleri yağar oraya. Sen, O’ndan (celle celâluhu) gelen o ışıklar içinde hayatını hep böyle projektörlerin ışığı altında yürüyor gibi sürdürürsün. Her şey aydınlıktır senin için; böyle en acılı hadiseler karşısında bile her şeyi pırıl pırıl parıldıyor görürsün, Allah’ın izni ve inayetiyle.

O ân-ı seyyâle… O ân-ı seyyâleyi yakalama… Ama insan, bütün hayatını ona göre programlarsa şayet onu yakalayabilir. Zira Kadir gecesinin gizliliği gibi, Hızır’ın gizliliği gibi, Eşref Saat’in gizliliği gibi o da gizlenmiştir. Tâ zamanın her parçası, her dilimi değerlendirilsin; her insan bir Hızır gibi değerlendirilsin, her karşınıza çıkan insana bir Hızır nazarıyla bakma şeklinde o değerlendirilsin. Öyle olsun diye gizlenmiş onlar; Allah (celle celâluhu) gizlemiş.

   Teheccüd, Hâcet namazı ve içten yakarışlarıyla gecesini ihya eden kaç insan vardır acaba?!.

Selef-i Sâlihîn’de olduğu gibi, gecenin üçte birini ihya eden ne kadar insan vardır içinizde?!. Bunca eltâf-ı İlahî karşısında bir taraftan kulluğun gerektirdiği sorumluluk; bir diğer taraftan da o ihsanlar karşısında şükür ile mukabele… Bütün bunlar öyle bir kulluğu gerektirmiyor mu?!. Ne kadar insan vardır gecesini ihya eden?!. Gecenin hiç olmazsa son sülüsünde -üçte biri demek; altı saatlik gece varsa, son iki saatinde- kalkıp başını yere koyma.. bir sekiz rekat teheccüd namazı kılma.. vitr-i vâcib o âna bırakılmışsa, onu yapma.. sonra Hacet namazı kılmış gibi ellerini açma ve O’na yakarma:

لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ الْحَلِيمُ الْكَرِيمُ سُبْحَانَ اللَّهِ رَبِّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ أَسْأَلُكَ مُوجِبَاتِ رَحْمَتِكَ وَعَزَائِمَ مَغْفِرَتِكَ وَالْعِصْمَةَ مِنْ كُلِّ ذَنْبٍ وَالْغَنِيمَةَ مِنْ كُلِّ بِرٍّ وَالسَّلَامَةَ مِنْ كُلِّ إِثْمٍ لَا تَدَعْ لِي ذَنْبًا إِلَّا غَفَرْتَهُ وَلَا هَمًّا إِلَّا فَرَّجْتَهُ وَلَا حَاجَةً هِيَ لَكَ رِضًا إِلَّا قَضَيْتَهَا يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ * اَللّهُمَّ أَنْتَ تَحْكُمُ بَيْنَ عِبَادِكَ فِيمَا كَانُوا فِيهِ يَخْتَلِفُونَ لاَ إِلهَ إِلاَّ اللَّهُ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ لاَ إِلهَ إِلاَّ اللَّهُ الْحَلِيمُ الْكَرِيمُ سـُبْحَانَ رَبِّ السَّـموَاتِ السَّـبْعِ وَرَبِّ الْعَـرْشِ الْعَظِيمِ اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ * اَللّهُمَّ كَاشِـفَ الْغَمِّ مُفَرِّجَ الْهَمِّ مُجِيبَ دَعْوَةِ الْمُضْطَرِّينَ إِذَا دَعَوْكَ رَحْمانَ الدُّنْيَا وَاْلاخِرَةِ وَرَحِيمَهُمَا فَارْحَمْنِي فِي حَاجَتِي هذِهِ بِقَضَائِهَا وَنَجَاحِهَا رَحْمَةً تُغْنِينِي بِهَا عَنْ رَحْمَةِ مَنْ سِوَاكَ

“Halîm ü Kerîm Allah’tan başka ilah yoktur. Arş-ı Azîm’in Rabbi Allah’ı tesbih ederim. Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. Rabbim, Senden, rahmetinin gereklerini, merhametini celbedecek şeyleri, gerçekleşmesi muhakkak olan mağfiretini, günahtan korunmayı, her türlü iyiliği kazanmayı, her türlü günahtan da selâmette olmayı istiyorum. Bende bağışlamadığın hiçbir günah, gidermediğin hiçbir keder, Senin rızana muvafık olup da karşılamadığın hiçbir ihtiyaç bırakma Ya Erhamerrâhimîn. Allahım, Sen kullarının ihtilaf ettikleri şeylerde hüküm verirsin. Yüce ve Azim Allah’tan başka ilah yoktur. Halîm ve Kerîm Allah yegâne ilahtır. Yedi semanın ve Arş-ı Azîm’in Rabbi Allah’ı tesbih ederim. Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. Ey kederleri gideren, tasaları kaldıran, Sana dua ettiklerinde çaresizlerin duasına icabet eden Allahım, ey dünya ve ahiretin Rahman ve Rahîm’i!.. Şu ihtiyacımın giderilmesi ve tamamlanması hususunda beni başkalarının merhametinden müstağni kılacak bir şekilde bana merhamet et.”

Duanın son kısmını “mütekellim ma’a’l-ğayr” (birinci çoğul şahıs) sigasıyla diyorum; böylece bütün kardeşlerimizi, arkadaşlarımızı, dostlarımızı ve mağdurları/mazlumları duama katıyorum: فَارْحَمْنَا فِي حَاجَتِنَا هَذِهِ بِقَضَائِهَا وَنَجَاحِهَا وَفَلاَحِهَا رَحْمَةً تُغْنِينَا بِهَا عَنْ رَحْمَةِ مَنْ سِوَاكَ “Şu ihtiyaçlarımızın giderilmesi ve tamamlanması hususunda bizi başkalarının merhametinden müstağni kılacak bir şekilde bize merhamet eyle!..” Daha sonra da en büyük ihtiyacımızın ne olduğunu dile getiriyorum: حَاجَتُنَا: اَللَّهُمَّ أَعْلِ كَلِمَةَ اللهِ وَكَلِمَةَ الْحَقِّ وَدِينَ الْإِسْلاَمِ فِي كُلِّ أَنْحَاءِ الْعَالَمِ * اَللَّهُمَّ نَصْرًا مِنَ اللهِ وَفَتْحَا قَرِيبًا فِي أَقْرَبِ أَقْرَبِ أَقْرَبِ أَقْرَبِ آنٍ وَفِي أَوْسَعِ أَوْسَعِ أَوْسَعِ إِطَارٍ؛ بِحَيْثُ مَا لاَ عَيْنٌ رَأَتْ، وَلاَ أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلاَ خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ “Allah’ım, zatında yüce olan adını, Hak kelamını, İslam dinini bugün de dünyanın her bir köşesinde bir kere daha yücelt; hakkı-hakikati bütün gönüllere duyur. Allahım, Sen’den yardım diliyoruz; din-i mübin-i İslam adına ve hafife alamayacağımız tarihî değerlerimizi dünyaya duyurma adına kapıları açmanı istirham ediyoruz. Allahım, engin bir fütûhât! En yakın, yakınlardan da yakın bir zaman ve en geniş, genişlerden de geniş bir çerçevede; ‘Kullarıma öyle sürpriz nimetler hazırladım ki, ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne de insanın hatırına gelmiş!’ buyurduğun gibi, işte öyle sürpriz şekilde…” İcmali şu: Ne olur, en kısa zamanda nâm-ı celîl-i Sübhânî (celle celâluhu) değişik yerlerde bir bayrak gibi dalgalansın; biz de bakalım ona, içimiz inşirah ile dolsun. Nâm-ı celîl-i Muhammedî (sallallâhu aleyhi ve sellem) şehbal açsın dört bir yanda; biz de onu görelim, ona bakan insanların inşirahını kendi içimizde bütün derinliğiyle yaşayalım!..”

Evet, iktibas ettiğim bu dua, Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in hacet adına okuduğu dua idi. Bir de onulmaz gibi görünen bir derdi, bir hastalığı olan kimseye tavsiye edilen beyanı var Efendimiz’in: اَللَّهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ وَأَتَوَجَّهُ إِلَيْكَ بِنَبِيِّكَ مُحَمَّدٍ نَبِيِّ الرَّحْمَةِ، يَا مُحَمَّدُ إِنِّي تَوَجَّهْتُ بِكَ إِلَى رَبِّي فِي حَاجَتِي هَذِهِ لِتُقْضَى لِي، اَللَّهُمَّ فَشَفِّعْهُ فِيَّ  “Allahım Sen’den diliyor ve dileniyorum, Rahmet Peygamberi Hazreti Muhammed’i vesile edinerek Sana teveccüh ediyorum. Ya Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm) şu hâcetimin yerine getirilmesi için seni vesile yaparak Rabbime yöneliyorum. Allah’ım peygamberimizi hakkımda şefaatçi eyle.” Bu söylenip sonra ihtiyaç seslendiriliyor. Me’surât’a (Allah Rasûlü’nün -sallallâhu aleyhi ve sellem- hayatın her alanına ait yaptığı dua ve zikirlere) bakılabilir. Ben, söz gelmişken, bunları okuyup bu arada vesile ittihaz ederek dua etmek istedim.

   Gelin, Allah aşkına, kardeşlerimizin ızdıraplarını içimizde duyarak, “Ne olur Allah’ım!” diye inleyelim; ümmet-i Muhammed ve topyekûn insanlık için dil dökelim!..

Evet, en azından o gecenin sülüsünü ibadet ü taat ve duaya ayırma.. “Allahım! Gündüzün şu kadar zamanı bana ait… Zamanım, Senin verdiğin zaman.. ben, Senin verdiğin ben.. Senin verdiğin şuur.. Senin verdiğin mantık.. Senin lütfettiğin insanlık.. Senin bize bahşeylediğin, Hazreti Muhammed’e ümmet olma.. Senin bize bahşeylediğin, Kur’an-ı Kerim’e cemaat olma.. Senin bize bahşeylediğin, âhirzaman ümmeti, dini ikame eden ümmet olma… Bütün bunların karşılığında iki saat Sana veriyorum, az görme ne olur bunu!..” deme.. gecenin sülüsünde kalkıp ümmet-i Muhammed için, nâm-ı celîl-i İlâhî’nin (celle celâluhu) şehbal açması için, nâm-ı celîl-i Muhammedî’nin şehbal açması için yalvarıp dil dökme…

Hususiyle mağduriyetlerin mağduriyet üzerine yaşandığı, mağduriyetler fâsid dairelerinin yaşandığı, mağduriyetlerin mağduriyetler doğurduğu, bir sürü insanın zulme uğradığı, gadre uğradığı, ırzın çiğnendiği, namusun pâyimal olduğu bir dönemde bütün mü’min kardeşlerin adına kalbin titreyerek, bütün benliğinle titreyerek, Allah aşkına, kalk alnını yere koy, gözyaşlarınla seccadeye boşal!.. O yaşlar, farkına varmadan tebahhur edecek, birer şahit gibi mele-i a’lâya yükselecek ve katiyen geriye boş dönmeyecek!.. Birer rahmet halinde yine senin başına yağacak onlar; O’dan sana geriye dönecek!.. Senin yaptığın şeyler bu kadarcık olacak; O’nunki (celle celâluhu) Kendi büyüklüğüyle mebsûten mütenasip olacak. Sen bir damla atacaksın; O (celle celâluhu) sana bir derya ile geriye döndürecek. Sen, bir zerre ile işe iştirak edeceksin; O (celle celâluhu) güneşler ile mukabelede bulunacak… Büyüklüğüne göre muamele yapacak!..

Gelin, Allah aşkına, o küçüklüğün -hiç olmazsa- gerektirdiği şeyi yerine getirelim; ümmet-i Muhammed’in üst üste mağduriyetler, mazlûmiyetler, mahkûmiyetler, ma’zûliyetler, mahrumiyetler yaşadığı bir dönemde, bütün onların ızdıraplarını içimizde duyarak, “Ne olur Allah’ım! Ne olur Allah’ım! Ne olur Allah’ım!..” diyelim.. ümmet-i Muhammed için dil dökelim.. esasen kalbin sesiyle dili dillendirelim.. dilimizi kalbin enstrümanı haline getirelim.. mızrap yemiş bir tel gibi, hakikaten dilimizin dediği her şey, gözlerimizde yaş haline gelsin; vücudumuzda bir titreme, bir ihtizaz haline gelsin.. ve içimizi O’na (celle celâluhu) öyle dökelim!..

Bunların hiç biri geriye boş dönmeyecektir. Belki bir vakt-i mev’ûdu vardır, bir miâdı vardır. Gelmesi mukadder vakit gelince, öyle bir lütfedecek, öyle bir sevindirecek, içinize öyle bir inşirah salacak ki, yüzünüzden sürekli çevreye tebessümler yağıp duracak. “Çok şükür! Demek ki o çekilen şeyler, bunlar içinmiş! Belli bir dönemde, muvakkaten ağlatmış ama öyle bir güldürüyor ki şimdi, hakikaten değermiş! Meğer o da ayrı bir lütufmuş; bizi uyarmak için, Kendine (celle celâluhu) uyarmak için, ayrı bir lütufmuş!..” diyeceksiniz. اَللَّهُمَّ يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ، ثَبِّتْ قُلُوبَنَا عَلَى دِينِكَ؛ يَا مُصَرِّفَ الْقُلُوبِ، صَرِّفْ قُلُوبَنَا عَلَى طَاعَتِكَ “Ey kalbleri evirip çeviren Allah’ım kalblerimizi dininde sabit kıl. Ey kalbleri halden hale koyan Rabbim, kalblerimizi ibadet ü tâatine yönlendir!..”

   Allah’ın pek çok arındırma potası vardır; bela ve musibetler de onlardandır.

Bu türlü belalar ve musibetler, eğer eltâf-ı İlâhiye’nin uyarmadığı “gönül”leri, uyarmadığı “ruh”ları, uyarmadığı “sır”ları uyarmak için ise, onlar da neticeleri itibarıyla lütuftur. Cenâb-ı Hak, bazen bu türlü şeylerle kullarını arındırır. O’nun çok farklı potaları vardır. Mesela, “ibadet u tâat” bir nevi potadır; orada insan şekilleniyor, onun tortusu akıp gidiyor, özü-usaresi yerinde kalıyor. Aynı zamanda Cenâb-ı Hakk’ın bu türlü imtihanları, ağır tokatlamaları, hafif kulak çekmeleri, enseye şamar indirmeleri de birer potadır; bu bela ve musibetlere de öyle bakmak lazımdır.

Bazen uzak bazen de yakın gibi gördüğünüz insanlar tarafından gelir bela ve musibetler. Fuzûlî’nin ifadesiyle, “Dost, bî-vefâ; felek, bî-rahîm; devran, bî-sükûn / Dert, çok; derman, yok; düşman, kavî; talih, zebûn.” diyecek hale düşersiniz. Ben, son mısraı değiştirerek; “Düşman, kavî olsa da, talih, zebûn değil!” diyorum. İnanıyoruz ki her şeyin arkasında O (celle celâluhu) var. Tokadı vuran O ise, uyarmak isteyen O ise, kulak çeken O ise şayet, bizi iyi bir şeye yönlendiriyor demektir. Hadiselerin diliyle O (celle celâluhu) bize adeta şöyle diyordur: “Bakın sağanak sağanak başınızdan aşağıya şu kadar eltâf-ı İlâhiyede bulundum! Büyük devletlerin yapamadığı şeyi yaptırdım size! Kalbleri, size açtım; bütün gönüllere hakkınızda vüdd (alâka, kabul ve sevgi) vaz’ ettim, koydum… Yeryüzünde sizin için vüdd vaz’ edilsin.. gittiğiniz her yerde hüsn-i kabul görün.. herkes size sinesini açsın.. size binalar versin.. evladını getirsin size teslim etsin.. ‘Sizi candan vefalı insanlar gördük; böyle candan vefalı insanlara canlar fedâ olsun!’ desin… Böyle dediler ve size teslim oldular. Bütün bunları size Ben yaptım. Bunlar, Benim lütuflarım idi. Bu lütuflar ile sizin rükûda gibi sürekli iki büklüm olmanız gerekirdi. Aklınıza ‘Bir şey yaptık!’ diye herhangi bir hususun gelmemesi icap ederdi. Gelecekse şayet, tahdîs-i nimet nev’inden, ‘Evet var bunlar; evet var bunlar; fakat bunlar Sen’den!..’ mülahazası olmalıydı. كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللهِ، كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللهِ، كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللهِ ‘Hepsi Sen’den, hepsi Sen’den, hepsi Sen’den!..’ -Tahdîs-i nimet nev’inden bir hatırlama olabilir. Bu mahzursuzdur, belki sevaptır; O’ndan geldiğini hatırlama ve hatırlatma adına sevaptır.- Ben, bunları yaptım. Siz de böyle diyecektiniz.. ve bunları Ben’den bilecektiniz. Şayet az zühul yaptınız ise, bir ân-ı seyyâle bu mevzuda gaflete daldınız ise, şayet yol yorgunluğuna düştü iseniz, şayet başarı sarhoşluğuna düştü iseniz, muvaffakiyet zehirlenmesine düştü iseniz şayet, sizin birer ikaza ihtiyacınız var; ikaz ediyorum bu defa!..” Dolayısıyla da bu bir “cebr-i lütfî”dir. Bir, böyle.

İnşaallah işin merkezinde de zâlimlerin kırılası ellerini Allah kırar; ya hidayet eder ya da ellerini kırar. Allah, öyle Allah’tır; yâ hidayet eder, ya kollarını-kanatlarını kırar, onları felç eder. İkisinden birini yapsın!.. Kendi (celle celâluhu) bilir; Sen bilirsin Allahım!..

   “Hepsi Allah’tan idi ve hepsi O’na emanet!..” deyip, mazlumiyet ve mağduriyetinizin hasıl ettiği atmosferi hakkınızdaki evrensel merakı karşılama istikametinde kullanın!..

Evet, cebr-i lütfî… “Dünyanın değişik yerlerine gidin!..” işareti de onun diğer bir yanı. Mazlumiyet, mağduriyet, mahrumiyet, ma’zûliyet… Farklı hallerin farklı kelimeleri var: “Gadre uğrama” demek.. “zulme uğrama” demek.. “bir kısım insanî haklardan mahrum edilme” demek.. “hürriyetinizin elinizden alınması” demek.. “eşinizin hürriyetinin elinden alınması” demek.. “anasından yeni doğmuş çocuğun hürriyetinin elinden alınması” demek.. “mezâlimin hiçbir zâlimin yapmadığı şekilde, kâfirin yapmadığı şekilde yapılmasına maruz kalma” demek… Bir de “ma’zûliyet”; belli konumlara gelmişsiniz, ellerinin tersiyle itiyor, sizi sağa-sola savuruyorlar.

Öyle bir ma’zûliyet, öyle bir mağduriyet ve öyle haklardan mahrumiyet yaşıyorsunuz ki, acısı iliklerinize kadar işliyor bunun. Sizi bu halde, iki büklüm olarak, mazlum, mağdur gören insanlar, meselenin üzerine re’fet ile, şefkat ile eğildikleri gibi eğilecekler. Bir de size öyle bakacaklar ki şimdiye kadar öyle bakmamışlardır. Şimdiye kadar size bakarken, kendi dinî anlayışlarına ters, “ayrı bir cereyan” nazarıyla bakmış; düşman gibi görmüş ve adeta “Bir gün gelir, yamyamlar gibi, bizi yerler!” mülahazasını taşımışlardır. Sonra sizi mazlumiyet ve mağduriyetinizle ele alıp bakmış; “Allah Allah, çok da insan yiyenlere benzemiyorlar bunlar. Hele biraz daha yaklaşalım bunlara; bir çay içirelim, bir çaylarını içelim!” demişlerdir. Bu defa yaklaşmalar ve kaynaşmalar olmuştur. Böylece sizin gaye-i hayaliniz -mefkûreniz ne ise, o mesele- de dünya çapında bir mesele haline gelmiş olur.

Bu açıdan, Allah (celle celâluhu) Kendine ait meselelerin dar bir alanda kalmasını istemediğinden dolayı, bir taraftan sizi tedip ediyor. Fakat bir taraftan da nâm-ı celîl-i Sübhânîsinin (celle celâluhu) ve nâm-ı celîl-i Nebevînin (sallallâhu aleyhi ve sellem) dünyanın dört bir yanında şehbal açması adına, sizin mağduriyet ruh haletinizi, mahrumiyet ruh haletinizi, mazlumiyet ruh haletinizi bir kredi olarak değerlendirmek suretiyle esasen kendinizi anlatmanıza zemin/ortam hazırlıyor. Siz de kendinizi anlatıyorsunuz; orada burada, “Allah Allah! Ütopyalarda bizim arayıp da bulamadığımız şeylermiş bunlar!” diyorlar.. diyorlar… Çok yerde böyle dediler ve sahip de çıktılar. Senelerden beri o işi tahrip etmeye çalışan insanlar, tahrip adına bütün tahrip dinamiklerini kullandılar; fakat Allah yıktırmadı, yaptığını yıktırmadı.

Evet, كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللهِ “Hepsi, Allah’tan!” وَكُلٌّ أَمَانَةُ اللهِ “Hepsi, şimdi Allah’a emanet!” Siz de öyle deyin: كُلٌّ، كُلٌّ أَمَانَةُ اللهِ، كُلٌّ أَمَانَةُ اللهِ، كُلٌّ أَمَانَةُ اللهِ؛ نُفَوِّضُ أُمُورَنَا إِلَى اللهِ، نُفَوِّضُ أُمُورَنَا إِلَى اللهِ، كُلٌّ فِي حِفْظِ اللهِ، كُلٌّ فِي حِرْزِ اللهِ، كُلٌّ فِي أَمَانِ اللهِ “Hepsi, hepsi Allah’ın emaneti ve O’na emanet!.. Hepsi Allah’ın emaneti ve O’na emanet!.. Hepsi Allah’ın emaneti ve O’na emanet!.. Esbap ve tedbire takılmadan, tefviz-i umur ediyoruz; Allah’a sonsuz güven ve itimâd içinde bütün işlerimizi O’na bırakıyoruz. Hepsini Allah’ın korumasına havale ediyoruz. Hepsini Allah’ın sağlam sığınaklarının içine almasını diliyor; hepsini Allah’a emanet ediyoruz.” Evet, bu itirafı, böyle bir duyguyu içinizde hâsıl etmesi bile, Tevhîd adına sizin için çok önemli bir kazanımdır.

   Burada yaptığınız her şey ile âdetâ öbür taraftaki mahiyet dantelanızı örgülüyorsunuz.

Geriye dönüyorum: İnsan, bir yönüyle dünyada, öbür âlem için nasıl olacaksa ve nasıl olması gerekiyorsa, o şeklini hazırlama ameliyesi içinde bulunuyor. Namaz, insan için bir şey oluyor orada; oruç, bir şey oluyor; kalbî hayat, bir şey oluyor; ruhî hayat, bir şey oluyor. Ve Allah (celle celâluhu) öbür taraftaki akıbetinizi, sizin burada yaptığınız, yazıp-çizdiğiniz, ortaya koyduğunuz bu resme göre şekillendiriyor. Burada nasıl bir tavır sergiliyorsanız, onlar öbür tarafta alınıyor, değerlendiriliyor, yeni ifadesiyle “analiz”lere tabi tutuluyor, “sentez”ler yapılıyor ve bir Cennetlik ortaya çıkıyor. Alınıyor, analizler yapılıyor, sentezler yapılıyor, bir Cehennemlik ortaya çıkıyor; bir “veyl”lik ortaya çıkıyor, bir “gayya”lık ortaya çıkıyor, bir “esfel-i sâfilîn”lik ortaya çıkıyor, bir “Araf”takilik ortaya çıkıyor.

Burada yaptığınız her şey âdetâ öbür taraftaki mahiyet dantelanızın örgülenmesi mahiyetinde bir şey oluyor. Hareket ve davranış tığınızı sürekli ibadet ü taat adıyla/unvanıyla götürüp getirerek, hareket ettirerek, öbür tarafa ait bir kanaviçeyi örgülüyor gibi oluyorsunuz. Oraya gittiğiniz zaman da “Allah Allah! Meğer oruç, Reyyân’dan geçme imiş! Meğer abdest almak, Kevser-i Nebevî’yi içmek imiş; لاَ أَظْمَأُ بَعْدَهَا ‘Onu içtikten sonra artık bir daha susamam.’ hakikatini tatma imiş! Meğer şu kasrın arkasındaki şey, şu imiş! Meğer Cenâb-ı Hakk’ı görmenin arkasında, burada hep görülüyor olma mülahazasıyla hareket etmek varmış!” diyeceksiniz.

Efendim, تَمُوتُونَ كَمَا تَعِيشُونَ، وَتُحْشَرُونَ كَمَا تَمُوتُونَ “Nasıl yaşıyorsanız, öyle ölecek, berzahı öyle geçirecek, öyle haşr u neşr olacak ve öbür tarafta o muameleyi göreceksiniz.” Öbür taraf, tamamen, burada örgüleniyor. Burada insan, kendi kendini -bağını/bahçesini tımar eder gibi- tımar ediyor. “Bir bağ ki görmezse terbiye tımar / Çalı-çırpı sarar, hâristan olur!” Görürse terbiye, bağistan olur, bostan olur, baharistân olur, Cennet olur. Vesselam.

اَللَّهُمَّ غَلَبَةً عَلَى أَعْدَائِنَا تُغْنِينَا بِهَا عَنْ تَأْيِيدِ مَنْ سِوَاكَ * اَللَّهُمَّ نُصْرَةً عَلَى أَعْدَائِنَا تُغْنِينَا بِهَا عَنْ نُصْرَةِ مَنْ سِوَاكَ * اَللَّهُمَّ عِنَايَةً مِنْ لَدُنْكَ تُغْنِينَا بِهَا عَنْ عِنَايَةِ مَنْ سِوَاكَ * يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ، يَا ذَا الْجَلاَلِ وَالْإِكْرَامِ

“Allahım! Bize karşı kin ve öfkeyle oturup kalkan hasımlarımıza öyle bir galebe çalmayı ihsan buyur ki, Sen’den gayrı bütün mâsivâdan bu konuda gelebilecek her türlü desteğe karşı bizleri müstağnî kılsın! Allahım! Yüce katından bizlere öyle bir nusret ve yardımda bulun ki, Sen’den gayrı bütün mâsivâdan gelebilecek destek, arka çıkma ve yardımlardan bizleri müstağni kılacak ölçüde olsun! Allahım! Sen’den gayrısının, bütün mâsivânın ihtimam, in’âm ve lütuflarından bizleri müstağnî kılacak bir inâyet-i kâmile ile bizleri serfirâz kılmanı diliyor ve dileniyoruz. Ey Erhamerrâhimîn, ey Celâl ve İkrâm Sahibi Rabbimiz!..”

Bamteli: İMTİHAN VE KUR’ÂN’IN NABZI

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Kuddûs isminin bir cilvesi de musibetler ve imtihanlardır; Allah, onlar vesilesiyle müminleri arındırır.

Şahsî hayatımız itibarıyla, bu sıkıntılar ve dertler, daha iyi günlere ermek/erişmek, belki “vuslat” mülahazasına girmek, “aşk u iştiyak” sevdasına tutulmak için tımar gibi bir şey. Çünkü bize ait mesâvî (kötü haller, fenalıklar), me’âsî (günahlar, isyanlar), hatîât (hatalar, yanlışlar) ve seyyiât (kötülükler, çirkinlikler), bizim ruh dünyamızda, manevî anatomimizde kalb ve vicdanı sarmış dikenler/çalılar gibi şeylerdir; Cehennemdeki zakkum gibi şeylerdir. Onlar, her zaman bize özlerindeki o zehri içirerek, bizi kalbî hayatımız, ruhî hayatımız itibarıyla felç etmek isterler. Musibetler ise, bir yönüyle ıztırar hali ve aynı zamanda ızdırap keyfiyetiyle O’na (celle celâluhu) teveccühü temin eder. Buna, o büyük zat “cebr-i lütfî” diyor, lütuf sayılan bir zorlama. Bir tokat vuruyor ama Cehennem’den yüzümüzü çeviriyor, Cennet’e döndürüyor.

Dolayısıyla bir terbiye ve tımar görüyor şahıslar. Ferdî hayatında gördüğü bu terbiye ve tımar ile iyi kötüden ayrılıyor; وَلِيُمَحِّصَ اللهُ الَّذِينَ آمَنُوا وَيَمْحَقَ الْكَافِرِينَ “(O günleri insanlar arasında döndürüp durmamız,) Allah’ın (fert fert içlerindeki yanlış duygu, düşünce ve nifak tortularını arıtarak, toplum planında ise içlerindeki münafıkları ortaya çıkararak) mü’minleri tertemiz yapması ve kâfirleri derece derece imha etmesi içindir de.” (Âl-i Imrân, 3/141) beyanında ifade edildiği gibi. Allah, iyiyi-kötüden, kâfiri-mü’minden tefrik etmek için; altını, tortudan/posadan ayırıp özünü işe yarar hale getirmek için imtihanlara maruz bırakıyor. Nasıl ki, altın potalarda/ateşlerin üzerinde eritiliyor!.. Öyle buyuruyor zaten Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm, إِنَّ اللهَ لَيُجَرِّبُ أَحَدَكُمْ بِالْبَلاءِ كَمَا يُجَرِّبُ أَحَدُكُمْ ذَهَبَهُ بِالنَّارِ “Bir sarrafın altını potada eritip saflaştırması gibi, Allah da sizi belalarla imtihan edip bir kıvama getirir.” Allah; herhangi birinizi tecrübe eder, potalardan geçirir, presler ile sıkıştırır; tâ kendiniz olabilmeniz için lazım gelen her şeyi yapar. Kendiniz olabilmeniz için… İnsanın kendi olması, “ahsen-i takvîm”in hususiyetlerine göre bir keyfiyet kazanması demektir. Madem insanı -meleklerin de ötesinde- ahsen-i takvîme mazhar ederek bir “mir’ât-ı muallâ-ı mücellâ” yapmış Zâtına (celle celâluhu), insan da o mahiyete göre bir keyfiyet kazanmalıdır.

“Âyine-i idrakini pâk eyle sivâdan / Sultan mı gelir hâne-i nâ-pâka, hicap et!” dendiği gibi, âyine-i idrak pâk edilirse sivâdan, o zaman kasrına nüzul eyler Sultan. O aynada, O (celle celâluhu) görünür sürekli. Bu açıdan da insanın bela, musibet ve farklı imtihanlarla ayıklanması, değişik şeylerden arınması ve tımar görmesi, onun Cenâb-ı Hakk’a yönelmesi ve bir yönüyle O’nu (celle celâluhu) müşahedeye koyulması adına çok önemlidir. Yine o Pîr’in ifadesiyle, insanın hayvaniyetten çıkması, cismâniyeti bırakması, kalb ve ruhun derece-i hayatını hecelemesi veya ona yönelmesi ya da ona yükselmesi adına çok önemli bir ameliye-i cebriyedir. Askeri savaşa hazırlamak için, nasıl talim ettirirler; “Yat! Kalk! Ayakta dur! Hazır ol vaziyete geç! Rahat! Silahını eline al! Hedefini belirle!..” derler. Bir şeye hazırlarlar, böylece. O (celle celâluhu) da insanı hazırlamak için âdetâ bir eğitimden -“tâlim u terbiye” idi eskiden, şimdi “eğitim-öğretim” diyorlar- geçirir.

   “Bir bağ ki görmezse terbiye, tımar / Çalı çırpı sarar, hâristan olur.”

Ailevî hayatımız itibarıyla da aynı şeyler söz konusudur; içtimâî hayatımız/toplum hayatımız adına da aynı şeyler söz konusudur. Aile de bazı fertleri itibarıyla, kirlenebilir; evlat (kız-erkek), anne ve babaya ters düşebilir; onları, kendi hususiyetleriyle sindiremeyebilir. Veya onlar, bir yol bulur, Allah’a doğru yürürler de o güzergâh-ı İlahî’de anne-baba, onlara ayak uyduramadığından dolayı, onlara karşı rahatsızlık duyabilir. Çağımızda, bu, çok görüle gelen şeylerdendir. Bir dönemde belli duygu ve düşüncelerin tesirinde preslenen, daha doğrusu duygularını ve düşüncelerini yitiren ve ahsen-i takvîme kapalı hale gelen nesillerin çocukları, bir yerde bir ışık görünce, o ışığa doğru koşmaya başladılar. Işığa yaklaştıkça, hızlarını artırdılar. Bu, bir yönüyle, yoldan çıkmış, şirazeden çıkmış anne-babayı rahatsız eder bir hal aldı. Bundan dolayı engellemeye koyuldular. Bunun gibi, günümüzde yaşanan şeylerdir. Bazen, yukarıdan aşağıya bir engelleme olur; bazen de aşağıdan yukarıya doğru bir engelleme olabilir. Dolayısıyla o cebr-i lütfîler ile, “cebrî ameliyeler” ile Allah (celle celâluhu) doğru yola yönlendirmek suretiyle, âdetâ tımardan geçiriyor gibi -yani dikenleri, çalıları, zakkumları temizlemek suretiyle güllere yol açmak ve bülbüllerin şakımasına meydan oluşturmak gibi- bir zemin oluşturuyor demektir.

“Bir bağ ki görmezse terbiye, tımar / Çalı çırpı sarar, hâristan olur.” Ahsen-i takvîme mazhariyet disiplinlerini koruduğu zaman bostan iken, gülistan iken, baharistân iken, bir cennet bahçesi iken, şayet böyle terbiye-tımar görmezse, hiç farkına varmadan çalı-çırpının işgaline, dikenlerin işgaline uğrar. Bu defa o bostan, o baharistân, “dikenistan” demek dil açısından doğru değil, hâristan olur; yani diken tarlası haline gelir. Orada ne gül biter, ne bülbül öter; belki saksağanlar bile onu gördükleri zaman kaçarlar; herkesi kaçıran bir şey haline getir. Şu anda İslam dünyasındaki keyfiyet gibi bir şey olur.

Maalesef bugün, sergilenen ferdî, ailevî ve içtimâî tablo karşısında, başkaları Müslümanlığa bakınca, Müslümanlığı IŞİD’de okuyorlar, Boko-Haram’da okuyorlar, el-Kâide’de okuyorlar. Eli kanlı, gözü kanlı, düşünceleri kanlı, yürüdüğü yol kanlı, kanlı katiller… Kanlı katiller dünyası… Ve onlara silah yardımı yapanlar… Onlara arka çıkanlar, dolayısıyla aynı günahı paylaşan ve aynı diken tarlasına diken tohumu atan insanlar demektir. Onların gelişmelerine, yetişmelerine ve öyle muzır hale gelmelerine destek olanlar, aynı vebali ve aynı mesâvîyi paylaşıyorlar; dolasıyla da aynı günahın cezasını beraber çekecekler. Biri taylasanlı (sarıklı); öbürü de zangoç. İkisi de kendini Cehennem’de bulacak, birbirlerine hayretle bakacaklar. “Haydi, biz ‘Allah!’ demiyor, inkâr ediyorduk. İlhad, inkâr, küfür, Materyalizm veya Natüralizm diyorduk; kendimizi o çağlayana salıyor, bir daha da iman sahiline çıkmaya fırsat bulamıyorduk; size ne oldu?!. Başınızdaki taylasanlarla, parmaklarınızı kaldırıp Allah işaretinde bulunmanızla, size ne oldu ki bizimle beraber bu gayyaya yuvarlandınız?!.”

Evet, İslamiyet’i kötü gösterme, onu olumsuz yaşamak kadar büyük bir vebaldir. Onu, şakîlerin, eşkıyanın, kırk haramîlerin sistemi haline getirme.. hukuku ayaklarının altına alma.. adaleti ayaklarının altına alma.. sistemin cumhurî olmasını ayaklarının altına alma… Lafta Müslümanlık ile, “idarî Müslümanlık” demek suretiyle bir kısım saf-derûn kimseleri arkalarından sürüklemekle kendilerinin hak yolda yürüdüklerini zanneden, gaflette zirve yapmış insanlar!.. Bir; basirette, hakikaten marifette, aşk u iştiyakta zirve yapan insanlar vardır; İnsan-ı Kâmil’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) gölgesinde insan-ı kâmillerdir onlar. Bir de bunlar var; şekavette zirve yapan insanlar.

İşte bunların tefriki gibi maksatlarla, Allah (celle celâluhu) böyle imtihanlardan geçirir. Bu açıdan, mebde itibarıyla bir bela/musibet belki bize iksirdir; fakat bir yönüyle de onun kadrini bilmeyenler için zehirdir; onu içirir. Onu bilenler için o, immün sistemini güçlendiren bir hal alır. Öyle güçlenir ki, artık veba, taun, verem, cüzzam mikropları bünyeye girdikleri andan itibaren, arkaya sinyaller göndermeye çalışırlar: “Amanın bu bünyeye girmeyin! Burada kimseye hayat hakkı tanınmıyor!” derler. Öyle pâk, arı, duru hale gelir; ilâhîlik tamamen; tamamen Ulûhiyet’e kilitlenir, tamamen Rubûbiyet’e kilitlenir. Öyle insanlar, halleri ve tavırları ile Tevhîd-i Ubûdiyet’i temsil ederler; duyguları, düşünceleri ve kalblerinin çarpmasıyla Tevhîd-i Ulûhiyet’i dillendirirler.

   Ciddî bir tetkike tâbi tutulduğunda görülecektir ki Kur’ân-ı Kerim, temelde, hep tevhîd yörüngesi üzerinde yürümektedir ve tevhîd adeta onun nabzını teşkil etmektedir.

Başından sonuna kadar Kur’ân-ı Kerim’in her tarafında tevhîd mazmununun bir nabız gibi attığı görülür. Tâ Kur’an-ı Kerim’in başından itibaren diyebilirsiniz: “Elif-Lam-Mim”. O remiz bile bir şey ifade ediyor, belki hem Tevhîd-i Ulûhiyet’i, hem de Tevhîd-i Rubûbiyet’i. Antrparantez ifade edeyim. Bu meseleyi sistematik olarak önce İbn-i Teymiyye söylemiş; sistematik hale getirip ifade etmiş. Sırf bu sistematik ifadenin ona ait olması itibarıyla bir doğruya karşı çıkmak, en büyük yanlıştır.

Evet, الم*ذَلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ “Elif, lâm, mim. İşte Kitap! Şüphe yoktur onda. Rehberdir müttakîlere!..” (Bakara, 2/1-2) O Kitap; O’nda katiyen şüphe yoktur!.. İşte size Tevhîd-i Ubûdiyet adına, kulluk yapma adına bir rehber, bir reçete. ذَلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ Müttakîlere hidayettir!.. Aynı şeyi görebilirsiniz. Başta “Bismillah”ı işin içine alacak olursanız, “er-Rahman” ve “er-Rahîm”, Tevhîd-i Ulûhiyet’i ifade eden isimlerdir. Her şey kendi lisanıyla “Bismillah ve billah ve minallah, ve ilallah!” demektedir. “Bismillah, her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlarız.” Birinci Söz’e böyle başlayan insan da o Tevhîd-i Ulûhiyet’e öyle işarette bulunuyor.

Kur’an-ı Kerim’in neresine bakarsanız bakınız, Allah’ın Ulûhiyet’ini birleme adına bir şeyler ifade ettiğini görürsünüz. Ve neresine bakarsanız bakınız, sizin münhasıran O’na (celle celâluhu) kulluk yapmanızı dillendiren bir Tevhîd-i Ubûdiyet ile karşı karşıya kalırsınız. Bu meseleyi açık-net ifade etmeleri itibarıyla ise, İhlâs Sûre-i celilesi, Cenâb-ı Hakk’ın lâzım-ı Zâtiyesi olan sıfât-ı kemal ile tavsifi ve Zâtına münâfî noksan sıfatlardan da tenzihi ifade etmesi açısından Tevhîd-i Ulûhiyet’i takrir eder. Kâfirûn Sûresi ise, ibadet ve perestişin ancak ve ancak şerîk ve nazîri bulunmayan Allah’a mahsus olmasını ifade etmesi açısından Tevhîd-i Ubûdiyet’i takrir eylemektedir. بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ * قُلْ يَا أَيُّهَا الْكَافِرُونَ * لاَ أَعْبُدُ مَا تَعْبُدُونَ * وَلاَ أَنْتُمْ عَابِدُونَ مَا أَعْبُدُ * وَلاَ أَنَا عَابِدٌ مَا عَبَدْتُمْ * وَلاَ أَنْتُمْ عَابِدُونَ مَا أَعْبُدُ * لَكُمْ دِينُكُمْ وَلِيَ دِينِ “De ki: Ey kâfirler! Ben, sizin taptıklarınıza ibadet etmem ve asla edecek de değilim. Siz de zaten Benim ibadet ettiğime ibadet edenler değilsiniz, edecek de değilsiniz. Evet, ben sizin taptıklarınıza ibadet eden değilim, edecek de değilim. Siz de Benim ibadet ettiğime ibadet edenler değilsiniz, edecek de değilsiniz. (Getireceği bütün sonuçlarla) sizin dininiz size ve (getireceği bütün sonuçlarla) benim dinim de bana.” (Kâfirûn, 109/1-6) Böyle bir Tevhîd-i Ubûdiyet’i nazara veriyor. İşte böyle saf, duru, tek kapı O’nun (celle celâluhu) kapısı. Şayet o kapının tokmağına dokunmazsanız, o kapıya yönelmezseniz, o eşiğe baş koymazsanız, binlerce eşiğe baş koyma mecburiyetinde kalırsınız; o kadar çok şirke girersiniz ki!.. Türlü türlü şirklerden sıyrılmanın yolu, Tevhîd-i Ubûdiyet’tir.

Allah’ı birlemek; “Sen! Sen!” demek. إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ “(Allah’ım!) Ancak Sana ibadet eder, ancak Sen’den yardım bekler ve dileniriz.” (Fatiha, 1/5) Bize öyle deme imkanını veren, lütfunda bulunan Allah’a binlerce hamd olsun!.. Bize diyor ki, “Bana ‘Sen!’ diyebilirsiniz; ‘Sen!’ diyebilirsiniz!” إِيَّاكَ “Ancak Sana…” نَعْبُدُ “Kulluk yaparız.” Ama ben yaptığım bu ferdî kulluğu öyle küçük görüyorum ki?!. Onun için hemen mütekellim me’al-gayr’a sığınıyorum; نَعْبُدُ diyorum: “Sana kulluk yaparız!” Yanımda, sağımda-solumda duran saflardaki insanları da düşünerek diyorum: Bak yâ Rab! Bunlar da bana bu mevzuda iştirak ediyorlar! Halkaları genişletiyorum; bütün küre-i arzda o esnada Ka’be-i Muazzama’ya yönelmiş ve diğer mü’minlerle bir yönüyle maddeten, bir yönüyle mânen omuz omuza vermiş kimseleri de katıyorum. Ayrıca, göklerin değişik tabakalarında aynı yöne yönelmiş Cebrail’i ile, Mikail’i ile, İsrafil’i ile, Hamele-i Arş’ı ile, Mukarrabîn’i ile, Mühimmîn’i ile el-pençe divan durmuş, Sana karşı Tevhîd-i Ubûdiyetlerini ifade edenler var. İşte benim bu âcizâne, mücrimâne, müsîâne, günahkarâne إِيَّاكَ dediğim şeyi, ben de onların içinde diyorum. Onlar diyorlar ya, o koronun içinde benim şu günahkâr sesime de teveccüh buyur!” deme manasında. Hazreti Pîr başka bir zaviyeden, aynen buna işaret ediyor.

Ama bu öyle zor bir mesele ki!.. Allah’a hakikaten Tevhîd’de bulunarak kulluk yapmak.. ibadette bulunmak.. ubûdiyette bulunmak.. bir kademe üstü, bir basamak üstü, ubûdette bulunmak; tamamen O’na (celle celâluhu) kulluk yaparken, kendinden bile sıyrılarak bütün kulluklardan sıyrılmak… Öyle bir kullukta bulunmak.. namaz kılarken “namazlaşmak”, namazın dışında her şeyi kafandan silip atmak.. oruç tutarken, orucun dışında her şeyi kafandan silip atmak.. zekat verirken, her şeyi kafandan silip atmak; “O (celle celâluhu) verdi; verdiğini, verilmesi gerekli olan kimselere veriyorum!” demek… Zaten, Cenab-ı Hak, وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ şeklindeki beyanlarıyla, “Benim rızık olarak verdiğim şeyden infak ediyorlar! Benim verdiğimi veriyorlar!” demek suretiyle, kendinizden bir şey vermediğinizi, rızkın O’ndan geldiğini ifade buyuruyor.

Her zaman yaptığın şeyde -bir yönüyle- o yaptığın şey ile bütünleşme; esasen, onu tabiatının bir derinliği haline getirme. İşte ona “ibadet”, ibadetin üstünde “ubûdiyet”, ubûdiyetin üstünde “ubûdet” demiş, erbâb-ı Tasavvuf; tabir-i diğerle “Kalb ve ruh erbâbı”, “ubûdet” demişler.

   “Sen tecellî eylemezsin perdede ben var iken / Şart-ı izhar-ı vücudundur adîm olmak bana…”

“Yalnızca Sana kulluk yapıyoruz.” Fakat bu öyle zor bir mesele ki!.. Biz kim, Sana kulluk yapmak kim?!. Gerçi Sen, müsaade ettin; hatta Kendine “Sen” bile dedirttin! “Siz, demeyin; Sen, deyin!” dercesine إِيَّاكَ gibi ifadeler talim eyledin. Adeta, “Kendinizi Bana, Benim yakın olduğum gibi yakın hissederek, Bana yakınımda hitap ediyor gibi, Beni kendi içinizde hissediyor gibi, إِيَّاكَ ‘Ancak Sana!..’ deyin!” buyurdun. Fakat bu çok zor; insanın bunu bütün benliğiyle, tepeden-tırnağa bütün hissiyatıyla, bütün şuuruyla dillendirmesi çok zor; bir yönüyle “ubûdiyet” adına babayiğitlik… Bunlara “ubûdiyet babayiğitleri” veya “ubûdet babayiğitleri” denir; babayiğitler bunlar. Allah karşısında durulması gerektiği ölçüde/ölçekte kemerbeste-i ubûdiyet içinde el-pençe divan duran insanlar. Onun için, ben bunu Senin istediğin ve dediğin gibi yapamıyorum.

İnsan bu mülahazalarla dolunca, sonraki ayeti de bir başka duyar: “Yine Bana ‘Sen’ diyerek şunu isteyin arkadan: وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ” Duyar ve “Bunu bihakkın yerine getirme mevzuunda da işte benim dâhil olduğum halkalardan tâ Cebrail’lerin bile içinde bulunduğu o halkalara kadar, hepsi ile beraber yardımı da yalnız, yalnız ve yalnız Sen’den istiyoruz!” demek suretiyle… Şimdi “Tevhîd-i Ubûdiyet” ifade ediyor mu etmiyor mu bu?!. Ve bir diğer taraftan da bakın aynı kelimeler içinde, aynı zamanda sadece “Sen!” var!..

“Sen tecellî eylemezsin perdede ben var iken / Şart-ı izhar-ı vücudundur adîm olmak bana…” (Gavsî) Ben, “Ben, ben!” diyorken, Sen, o perdede tecelli etmezsin; kalb aynasında tecelli etmezsin, ruh ve sır ufkunda tecelli etmezsin Sen. “Sen tecellî eylemezsin perdede ben var iken / Şart-ı izhar-ı vücudundur adîm olmak bana…” Ben, beni yok kabul ettiğim zaman Sen tecelli buyurursun. Bütün benliğimle “Ben, yokum!” deyip üzerime bir çarpı işareti çizdim; çünkü sonsuz, Sensin. Nisbî bile olsa, başka sonsuzlar olamaz. Sonsuz, Sen olduğuna göre, bana düşen şey, sıfırdır zero, zero… Bu sıfır, Sen’den soluna bir rakam istiyor. Sen, Ganiyy-i ale’l-ıtlak, Muğniyy-i Mutlak’sın; istersen 1 koyarsın sola, istersen 2 koyarsın, istersen peşi peşine iki rakam koyarsın; birden bire meseleyi 110 yaparsın; üç rakam koyarsın, 1110 yaparsın. Çünkü Sen, Ganiyy-i ale’l-ıtlak, Muğniyy-i Mutlak’sın.

Kur’an-ı Kerim baştan sona kadar, “Elif, Lâm, Mîm”den tâ قُلْ يَا أَيُّهَا الْكَافِرُونَ ve قُلْ هُوَ اللهُ أَحَدٌ hakikatine kadar o Tevhîd-i Ubûdiyet’i, o Tevhîd-i Ulûhiyet’i bize ders veriyor. Ama bu dersler, çok defa değişik şeylere bağlanarak ifade ediliyor. Bir yerde Cenâb-ı Hakk’ın Rahmâniyet ve Rahîmiyet’ine; bir yerde Mâlikü’l-Mülk olmasına, bir yerde “Din gününün sahibi” olarak sizi hesaba çekecek, teraziden geçirecek, tartacak, sevap ve günah itibarıyla muameleye tâbi tutacak olmasına bağlı değişik yönleriyle, farklı farklı şekilde ele alınıyor.

   Kalb, terakki yolunda alâka ve iltifat bekliyor; gözümüzün içine bakarak, adeta “Benim kapımın ziline ne zaman dokunacaksınız?” diyor!..

Cenâb-ı Hak, hakiki “Tevhîd” ufkuna bizi i’lâ buyursun!.. Tevhîd-i Ulûhiyet ve Tevhîd-i Ubûdiyet’le taçlandırsın! Hep O’nu birleyelim ve o Bir’e kullukta sabit-kadem olalım!.. Başımız, O’nun kapısının eşiğinde olsun!.. Elimiz, kapısının tokmağında olsun!.. Namaz ile, oruç ile, zekat ile…

Öyle olmazsa, şöyle buyuruyor, Söz Sultanı Hazreti Sâhib-kırân, Sultan-ı Zî-şan, aleyhissalâtü vesselam: وَرُبَّ قَائِمٍ لَيْسَ لَهُ مِنْ قِيَامِهِ إِلَّا السَّهَرُ والتعب “Nice ayakta duranlar, ‘Namaz kılıyorum!’ diye belki sabahlara kadar ayakta duranlar vardır ki, yanlarına yorgunlukları ve uykusuzlukları kâr kalmıştır!” رُبَّ صَائِمٍ لَيْسَ لَهُ مِنْ صِيَامِهِ إِلاَّ الْجُوعُ وَالْعَطَشُ “Nice oruç tutanlar da vardır ki, yanlarına kâr kalan, sadece susuzlukları ve açlıklarıdır!”

Dolasıyla o işin ruhu, meseleyi O’nun (celle celâluhu) ile irtibatlandırmaktır. Evet, o işin ruhu, meseleyi O’nun ile irtibatlandırmaktır… O’nun ile irtibatlandırmadığınız zaman, yaptığınız ibadet ü taat, ölüdür. Ve bu ölülük, sizin cismaniyet âleminize, maddî anatominize de -bir yönüyle- akseder. إِنَّ الْمُنَافِقِينَ يُخَادِعُونَ اللهَ وَهُوَ خَادِعُهُمْ وَإِذَا قَامُوا إِلَى الصَّلاَةِ قَامُوا كُسَالَى يُرَاءُونَ النَّاسَ وَلاَ يَذْكُرُونَ اللهَ إِلاَّ قَلِيلاً “Münâfıklar Allah’ı aldatmaya çalışırlar, Allah da onların hilelerini ve oyunlarını bozar. Onlar namaza kalkarken üşene üşene kalkarlar, müminlere gösteriş yaparlar. Yoksa aslında Allah’ı pek az hatırlarlar.” (Nisâ, 4/142) dendiği gibi, Allah muhafaza, namaza kalktığınız zaman, esneme.. abdest alırken, ayrı bir zahmet hissi duyma.. uykudan uyanırken, elli defa gerinme… Bu, sizin o manevî anatominizdeki arızaların, maddî anatominize de aksetmesindendir. Ve Kirâmen Kâtibîn hazretleri meseleyi yazarken böyle yazarlar: “Esnedi, gerindi, dalgınlığa düştü, kendini saldı!..”

Ama antrparantez arz edeyim: O (celle celâluhu) Erhamü’r-Râhimîn, Rabbu’l-âlemîn’dir. إِنَّ رَحْمَتِي سَبَقَتْ غَضَبِي “Şüphesiz rahmetim, gazabıma sebkat etmiş, onu geçmiştir.” hadîs-i kudsîsiyle veya Kur’an’da, وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ “Benim rahmetim her şeyi kuşatmıştır.” beyanıyla ifade edildiği üzere, Allah’ın rahmeti vâsi’dir, çok engindir. O (celle celâluhu), böylelerini de affedip “Haydi sen de geç yaramaz çocuk!” diyebilir. O’nun (celle celâluhu) rahmetine tahdit koymaya kalkmayalım. Falanın-filanın bu mevzudaki eksik, kusurlu, düşe-kalka kulluğunu, o kişinin yüzüne kirli paçavra gibi vurmayalım! O kadarcık, o kadarcıkla bile onu ye’se atmayalım! Yapacaksak şayet, öylelerinin içinde, meselenin birkaç adım ötesinde daha derinine açılma duygusunu uyaralım. Kalbi tembih edelim!.. Kalb, bizim gözümüzün içine bakarak, adeta “Benim kapımın ziline ne zaman dokunacaksınız? Ne zaman ‘Daha yukarılara bak! Sır, de; Hafî, de; Ahfâ, de; Hû, de, O’na müteveccih ol!’ diyeceksiniz?!.” demektedir. Gözümüzün içine bakmaktadır, bir yönüyle.

Bu açıdan da iyi yapanlar, yaptıkları şeyler ile fahirlenmemeli; bir taraftan da diğerlerinin düşe-kalka kullukta tavırlarını gördükleri zaman, yağlı paçavra gibi onların suratlarına çarpmamalıdırlar. حُسْنُ الظَّنِّ مِنْ حُسْنِ الْعِبَادَةِ Hadis-i şerif, “İnsanlar hakkında hüsn-ü zanda bulunmak, ibadetlerin en güzelidir!” Güzel bir ibadet ortaya koymak, sergilemek istiyorsanız, elden geldiğince çok küçük şeylerinden dolayı bile insanlar hakkında hüsnüzan etmeye bakın. Diğer taraftan, بِحَسْبِ امْرِئٍ مِنَ الشَّرِّ أَنْ يَحْقِرَ أَخَاهُ الْمُسْلِمَ “Bir insana, mü’min kardeşini hakir görmesi, günah olarak yeter!” ikazını unutmayın!.. Mü’min kardeşini hakir görmesi, insana günah olarak yeter!..

   “Ben kim, Kur’ân’ı doğru anlamak nerede ama yemin ederim bazen namazın içinde okurken O’nun beyanındaki güzellik karşısında külahımı atasım geliyor!..”

Hazreti Üstad, eserlerinde Kur’an’ın önemli bir hususiyetine şöyle dikkat çekmektedir: “Kelâmların hüsnünü artıran ve güzelliğini fazlaca parlatan belâgatın esaslarından biri de şudur ki: Bir havuzu doldurmak için etrafından süzülen sular gibi, beliğ kelâmlarda da zikredilen kelimelerin, kayıtların, heyetlerin tamamen o kelâmın takip ettiği esas maksada nâzır olmakla onun takviyesine hizmet etmeleri, belâgat mezhebinde lâzımdır. Birinci Misal: وَ لَئِنْ مَسَّتْهُمْ نَفْحَةٌ مِنْ عَذَابِ رَبِّكَ olan âyet-i kerime nazar-ı dikkate alınırsa görülür ki: Bu kelâmdaki maksat ve esas, pek az bir azap ile fazla korkutmaktır. Ve bu kelâmda olan mezkûr kelimeler ve kayıtlar, tamamen o maksadı takviye için çalışıyorlar.” “Bir İcaz Hecelemesi”nde Kıtmîr, başta Hazreti Pîr’in de misal olarak gösterdiği mezkûr ayet-i kerimeyi söyledikten sonra, o blokaja dayandırılarak bütün Kur’an ayetlerinin serdedilebileceğini belirtmiştim. بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ * الم * ذَلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ ayetlerinden tâ مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ beyanına kadar farklı örneklerle bunu göstermek mümkündür.

Kur’an-ı Kerim’de seçilen kelimeler, esasen -bir yönüyle- “iç musiki” açısından mazmunu seslendirme itibarıyla o kadar uyum içindedir ki, zevk-i selim sahipleri bunu anlarlar. Biraz edebiyattan anlayan, biraz nazımdan anlayan, biraz musikiden anlayan insanlar, bunu çok iyi anlarlar. Hatta burada şimdiye kadar denmemiş bir şeyi arz etmek istiyorum: Belki o kıraat-ı Aşere-i meşhûre de -bir yönüyle- bu değişik meselelerin hakikaten kendi özlerine uygun, mazmuna-mantuka uygun seslendirilmesi adına bir kısım argümanlardır. Çünkü çok farklı farklı anlayışta, dilde, aksanda insanlar vardı. Meseleleri çok farklı farklı ifade ediyorlardı. O farklı farklı ifadede aynı mazmunun o sese, o soluğa göre ifade edilmesi çok önemlidir. Ama bizim gibi, milletimiz gibi ümmî insanlar bunu gerektiği gibi kavrayamayabilirler. Bizim milletimiz diplomalı bile olsa, ümmî; çünkü esasen o dili temel incelikleri ile bilmiyor.

Bir de o dilin bilinmesi yetmez; Tâbiîn bile Sahabe gibi anlamıyordu o dili. Tebe-i Tâbiîn de Tâbiîn gibi anlamıyordu. Onun için Câbirî, çok haklı olarak diyor ki: “Bir dönemde Arap dilinin aslını araştırmak üzere şurada-burada çadır kurmuş kimseler, eski Araplara müracaat etme yerine, keşke Sahabe-i Kiram efendilerimize müracaat etselerdi!” Dilin -bir yönüyle- büyüleyici esprisini o zaman yakalamış olacaklardı. Allah, öyle bir dil ile, Sarfî, Nahvî, Me’ânî, Beyânî, Mantıkî, öyle bir dil ile murad-ı Sübhânîsini ifade ediyor ki, benim gibi bir çobandan meseleyi çok yüksekçe idrak eden/anlayan insana kadar herkes ona bakınca, “Yahu bana hitap ediyor gibi!..” diyor. Filozof, “Bana hitap ediyor gibi!” diyor; ben de bakınca öyle diyorum. Hakikaten ben kim, onu doğru anlamak kim ama yemin ederim bazen namazın içinde okurken külahımı atasım geliyor; “Allah’ım! Bu ne büyüleyici ifadedir! Bu nasıl elimi kolumu bağladı benim. Denemez bir şey diyorsun burada; bunu ancak Sen dersin!” Kaldı ki ben kim, ona ait o incelikleri bütünüyle anlamak kim?!. Fakat öyle bir şey ki, bencileyin çobanlar bile ona baktıkları zaman, onun kendine has ulviyetini, kendi ufukları açısından, kendi gez-göz-arpacıkları açısından, sanki kendilerine inmiş gibi anlayabiliyorlar. Ama yukarılarda, yukarıların yukarısında, yukarıların yukarısında ve artık yukarısı olmayan bir noktada, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm da “Bana inmiş!” diyor, Ebu Bekir “Bana inmiş gibi!” diyor, Hazreti Ömer “Bana inmiş gibi!” diyor, sallallâhu aleyhi ve sellem ve radıyallahu anhüma.

Evet, baştan aşağıya Kur’an Tevhîd’i anlatıyor. İster o Tevhîd-i Ulûhiyet’i, ister o Tevhîd-i Rubûbiyet’i ve isterse de o Tevhîd-i Ubûdiyet’i, “dâll bi’l-ibâre” ile, “dâll bi’l-işâre” ile, “dâll bi’l-iktiza” ile ve mazmunda münasebet geldikçe, “Burada bu mesele şöyle ifade edilmeli! Müstetbe’âtü’t-terâkibe uygunluk içinde şöyle denmeli!” dercesine nazara veriyor. Bunlar ıstılahî şeyler… Sözün bir akış şekli vardır; o akış şekline göre, “Burada Tevhîd-i Ubûdiyet şöyle ifade edilir; Tevhîd-i Ulûhiyet de şöyle ifade edilir!” şeklinde sürekli o iki temel unsur ortaya konuyor. Çünkü çok önemli bir mesele…

   Neticede böyle bir nimete nail olmak varsa, ki var, bütün çekilenlere değmez mi?!.

Zira Cenâb-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de, وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلاَّ لِيَعْبُدُونِ “İns ve cinni, Bana kulluk yapsınlar diye yarattım!” (Zâriyât, 51/56) buyuruyor. Ubûdiyet, bakın!.. İbn Abbas hazretleri, bu ayete mana verirken, وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلاَّ لِيَعْبُدُونِ yani لِيَعْرِفُونِ diyor; anladığı manaya göre “Beni bilsinler diye!” Bildiğiniz zaman, azametine uygun, O’na, مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ يَا مَعْرُوفُ “Ey bütün mahlûkat tarafından bilinen Rabbimiz, Seni bilinmesi gereken ölçüde bilip tanıyamadık!” der misiniz, demez misiniz?!. مَا عَبَدْنَاكَ حَقَّ عِبَادَتِكَ يَا مَعْبُودُ “Ey ibadete layık yegâne Ma’bud, Sana hakkıyla ibadet edemedik!..” der misiniz, demez misiniz?!. مَا حَمِدْنَاكَ حَقَّ حَمْدِكَ يَا مَحْمُودُ “Ey her dilde meşkûr olan, bütün hamd ü senalara yegane layık bulunan Rabbimiz, Sana gereğince şükredemedik, hamd ü senada bulunamadık!..” der misiniz, demez misiniz?!.

Cenâb-ı Hak, وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلاَّ لِيَعْبُدُونِ ayetinden sonra مَا أُرِيدُ مِنْهُمْ مِنْ رِزْقٍ وَمَا أُرِيدُ أَنْ يُطْعِمُونِ “Ben onlardan nafaka istemiyorum; Beni yedirip beslemelerini de istemiyorum.” (Zâriyât, 51/56) buyuruyor: “Ne zannediyorlar; Ben, onlardan bir şey mi istiyorum, rızık mı istiyorum! Bana bir şey versin, yedirsinler mi istiyorum!.. Bana kulluk yapsınlar. Ahsen-i takvîme mazhar olarak yarattım; kulluğu yerine getirdikleri zaman, mahiyetlerine göre bir davranış sergilemiş ve yaratılış gayesine uygun yaşamış olacaklar. Fânî dünyaya bedel, ebed için yaratılmış ve Ebedî Zat’tan başka biri ile tatmin olmayan kullarıma, bir de ebediyet yurdu hazırladım. Bir de ebedî Zât’ın cemalini görme istidat ve kabiliyeti verdim. Dünyada onlar, kendi içlerinde o iştiyakı uyardıklarında, Ben, onları yalancı çıkarmayacağım. Onlar, o iştiyak ile hayatlarını geçirmişler ise şayet, ‘Evet kulum! Sen hep iştiyak ile oturdun-kalktın; ‘Göreyim, göreyim, göreyim!’ dedin. İşte şimdi gör!..’ diyeceğim.”

Bütün kâinata serpiştirilmiş, farklı farklı yerlerde, farklı farklı tecelli dalga boylarıyla tecelli eden o güzelliklerin bütününü, bir yönüyle mehtabı seyrediyor gibi, seyretmede insanlar bayılırlar. Çok tekerrür eden Bed’ü’l-Emâlî’nin sözüyle ifade edelim: يَرَاهُ الْمُؤْمِنُونَ بِغَيْرِ كَيْفٍ “Bî kem u keyf, mü’minler, O’nu (celle celâluhu) görürler.” فَيَنْسَوْنَ النَّعِيمَ إِذَا رَأَوْهُ “O’nu görünce de Cennet’in bütün nimetlerini unuturlar.” Huriler arkadan bağıradursunlar.. ırmaklar çağlayadursunlar.. bülbüller ötedursunlar.. meyveler şakır şakır aşağıya döküledursun veya -Kur’ân’ın ifadesiyle- burunlarının dibine yaklaşadursunlar… Unuturlar bunları, kendilerinden geçer ve bayılırlar.

Allah, sizi-bizi o ufka ulaştırsın!.. Çekilen şeylerin çekilmelerine mukabil, katlanma gücünü Allah ihsan eder de katlanırsak, Allah’ın izni ve inayetiyle, yürüdüğümüz yolu doğru bilerek sabit-kadem olursak, kaybedilen şeyler, bunlar!.. Diyelim ki, -mesela- Kıtmîr’in hiçbir zaman dünyada bir dikili taşı olmadı. Yani, bir tane kara sarayım, bir tane ak sarayım, bir tane mavi sarayım, bir tane pembe sarayım olsaydı!.. Fakat bunlar ebediyette Cenâb-ı Hakk’ın teveccühleri ve teveccühlerinin değişik şekilde temessülleri karşısında ne yazardı ki?!. Ee size soruyorum, bir şey yazar mı?!. Âhh ak saraya, kara saraya, pembe saraya, turuncu saraya kafasını kaptırmış, başı dönmüş, bakışı bulanmış, zavallılar!.. Zavallılar!.. Allah, gözlerini açsın, kalblerini irfan ufkuna tevcih buyursun; ebediyet âlemine layık olma yollarını göstersin ve onları da “şehrâh-ı Muhammedî”ye hidayet eylesin!.. Vesselam.

Bamteli: KALB-İ SELÎM VE GECE

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   “Eğer Allah, zulümleri sebebiyle insanları hemen cezalandıracak olsaydı, yeryüzünde hareket eden tek bir canlı bırakmazdı.”

Eğer günahından, zulmünden ve mesâvîsinden ötürü hemen herkes cürmünün ve günahının ölçüsünde tecziye edilseydi, yok edilebilecek nice “cism-i murdar”lar var ki, onların hemen yok edilmeleri gerekirdi. Ama o zaman yeryüzünde hiç kimse kalmazdı. (Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır: وَلَوْ يُؤَاخِذُ اللهُ النَّاسَ بِظُلْمِهِمْ مَا تَرَكَ عَلَيْهَا مِنْ دَابَّةٍ وَلَكِنْ يُؤَخِّرُهُمْ إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى فَإِذَا جَاءَ أَجَلُهُمْ لاَ يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلاَ يَسْتَقْدِمُونَ “Eğer Allah, (şirkten daha başka hatalarına kadar) zulümleri sebebiyle insanları hemen cezalandıracak olsaydı, yeryüzünde hareket eden tek bir canlı bırakmazdı; fakat O, onları takdir buyurduğu bir vadeye kadar bekletmektedir. Vadeleri gelince, onu ne bir an geciktirebilirler, ne de bir an öne alabilirler.” (Nahl, 16/61)

Çünkü herkesin şöyle-böyle türlü türlü inhirafları, zeyğleri, kaymaları, sürçmeleri, bilerek-bilmeyerek, açık-kapalı günahları, hataları ve -derecesine göre bazılarının da- “zelle”leri vardır. Bizim gibi “avam”lara göre “günah-ı kebâir”, bize göre günah-ı kebâirdir. Ne var ki, Hak dostlarına göre, zelle, bir günah-ı kebâirdir. Çok küçük bir zühul, bir zelle, bir nisyan onlara göre büyük günahtır. O mevzuda kat’i bir şey görmedim ama zannediyorum rüyalarının kirliliği bile kendilerini üzecek ve müteessir edecek kadardır; onların rüya kirliliğine bile tahammülleri yoktur. Evet, gayr-ı meşru bakışa, gayr-ı meşru kulak kabartışa, dil-dudak kıpırdatışa, el-ayak uzatışa rüyalarında bile tahammülleri olmayan temiz, pâk, âbide şahsiyetler vardır.

Onun için büyükler, حَسَنَاتُ الْأَبْرَارِ سَيِّئَاتُ الْمُقَرَّبِينَ “Ebrârın öyle iyilikleri vardır ki, onlar mukarrabîn için günah sayılır.” demişler. Siz çok şeyi güzel ve hasene olarak, dinin ruhuna uygun görürsünüz; oysaki onlar, o şeyleri en büyük günah kabul ederler. Hemen kalbleri titreyerek, “Beyt-i Hudâ”ya -Tasavvuf dilinde dilbent edilen, dillere pelesenk edilen Beyt-i Hudâ’ya- yönelir; hemen onu temizleme azm u cehdi ile metafizik gerilime geçer, bir an evvel temizlenmeye dururlar. “Ne ettim ki benim rüyalarıma bu türlü kirli şeyler girdi?!. Birine, uygunsuz, nâ-sezâ, nâ-becâ sözler söyledim; birine yumruk sıktım; birine dûnumdaki mahlûkata ait hususiyet ile tekme attım; birine ağzıma gelen her şeyi söyledim; birine kahredici bir bakış ile baktım veya hafife alıcı bir bakış ile baktım. Acaba ne halt karıştırdım ki benim manevî âlemlere açıldığım veya berzahî levhalarda dolaştığım o güzel hayatım bu türlü kirli şeyler ile kirlendi?!.” diye hemen kalkar Cenâb-ı Hakk’a tazarru ve niyazda bulunurlar. Bir “kebire” (büyük günah) işlemiş gibi olur onların hali…

İnsan, böyle bir kalb temizliğine ulaşmazsa, zannediyorum, o kirli kalbiyle kendi dünya ve ukbasını kirlettiği gibi, etrafına da sürekli kir püskürtür. Onun gözünün içine bakan insanlar da o kirleri, misk u amber gibi alır, yüzlerine-gözlerine sürerler. Kitleleri, kitle ruh haleti ile hareket eden ve birilerinin arkasına takılıp sürüklenen insanları kirletenler, böyle kirletmişlerdir. Konumları itibarıyla aşağıdaki insanlara tesir edecek konumda olduklarından dolayı, kalblerindeki kirler, dillerinden dökülmüş ve başkaları da o dilbent -bağışlayın- o zevzek, o geveze insanların tesirinde kalarak onların arkasından sürüler gibi sürüklenmişlerdir.

O “mukarrabîn”e gelince, onların kalbleri gül gibidir. Kalb, gül gibi olmalıdır ki, insanın ağzından dökülen şeyler de ıtriyat gibi çevrede tesir icrâ etsin!.. Ağzını açıp konuştuğu zaman, herkes, nefesini tutsun, o güzel kokuları koklamaya dursun, teneffüs etmeye dursun. Ama gönül, şeytanî, nefsanî ve hevâî şeyler ile kirlenmiş ise, öyle bir gönül sahibi ağzını her açışında -bağışlayın- çöplüklerdeki levsiyat gibi etrafa levsiyat saçar ve çevrede o levsiyatın bulaşmadığı insan kalmaz. Göze bulaşır, dile bulaşır, dudağa bulaşır, üsluba bulaşır… Cerâid (yazılı basın, gazeteler, medya) bu türlü şeyleri sürekli püskürtüyorsa, etrafa zift püskürtüyorsa şayet, güzel kokular neşredeceği yerde zift neşreden bir zift yuvası, zift organizasyonu haline gelmişse, cahil, şuursuz, tesirde kalan kitlelerin ondan müteessir olmamaları mümkün değildir.

   Yazık kalbini mâsivâdan pak eylemeyene, Sultan’ın tecellisine hazır beklemeyene ve gecelerini teheccüd, tilavet, zikir, tefekkür ile ihya etmeyene!..

Onun için “kalb temizliği” öteden beri hep üzerinde durulagelen şeylerden olmuştur. “Âyine-i idrakini pâk eyle sivâdan / Sultan mı gelir hâne-i nâ-pâka, hicab et!” Ruhun şad olsun, Nâbî!.. “Âyine-i idrakini pâk eyle sivâdan.” İdrak aynasını, aklını ve kalbini, bir yönüyle vicdan mekanizmasının erkân-ı erbaasını mâsivâdan pâk eyle… Nâbî, onları bir haneye benzetip müteşabih olarak diyor ki, “Sultan mı gelir hâne-i nâ-pâka, hicab et!” Yani, Sultan oraya tecelli eder mi?! Sultan kendini orada ifade eder mi? Allah’tan utan, hicap duy! Kirli hâneye O (celle celâluhu) tenezzül etmez, teveccüh etmez; öyle kirli bir yer O’na (celle celâluhu) mezâhir veya meclâ olamaz.

Bir başkası diyor ki: “Dil, beyt-i Hudâ’dır, anı pâk eyle sivâdan.” “Dil”, yani gönül. “Dil, beyt-i Hudâ’dır, anı pâk eyle sivâdan / Kasrına nüzul eyleye Rahman, gecelerde.” Gecelerde sen, teheccüdün ile, duan ile, niyazın ile, tazarruun ile, iç döküşün ile, sızlayışların ile O’na (celle celâluhu) teveccüh ettiğinde, O (celle celâluhu) da oraya teveccüh eder. Teveccüh, teveccüh ile olur. Minnacık, damla teveccüh, derya teveccühe vesile olur; zerre teveccüh, güneş mikyasında teveccühe vesile olur. Siz O’na (celle celâluhu) teveccüh ederseniz cirminizce, O (celle celâluhu) cirimler üstü, bî-kem u keyf bir teveccüh eder ki, mest u mahmur hale gelir, “heyman”dan hafakanlara girersiniz.

Evet, Erzurumlu İ. Hakkı hazretleri, “Dil, beyt-i Hudâ’dır, anı pâk eyle sivâdan / Kasrına nüzul eyleye Rahman, gecelerde.” diyor uzun bir münâcaatında: “Ey dîde nedir uyku, gel, uyan gecelerde.” Bu çağrı, Kur’an’ın ruhuna uygun. إِنَّ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَاخْتِلاَفِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ لَآيَاتٍ لأُولِي الْأَلْبَابِ*اَلَّذِينَ يَذْكُرُونَ اللهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلَى جُنُوبِهِمْ وَيَتَفَكَّرُونَ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هَذَا بَاطِلاً سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ “Muhakkak göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip sürelerinin uzayıp kısalmasında düşünen insanlar için elbette birçok deliller vardır. Onlar ki Allah’ı gâh ayakta divan durarak, gâh oturarak, gâh yanları üzere zikreder, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında düşünür ve derler ki: Ey Yüce Rabbimiz! Sen bunları gayesiz, boşuna yaratmadın. Seni bu gibi noksanlardan tenzih ederiz.” (Âl-i Imrân, 3/190-191) Hazreti Aişe validemizin Sıhâh’ta nakledilen ifadesiyle, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm, uykusuz geçirdiği gecelerden birinde, semânın yüzüne baktı, gözleri doldu, ağladı ve “Veyl olsun, bu ayeti okuyup da ağlamayana, bunun hakkında tefekkür etmeyene!” buyurdu.

Gökler ve yer, bir “Kitab-ı A’zâm” gibi. Allah’ın, Kendisini anlatmak üzere, “Kudret” ve “İrade” kalemiyle yazdığı öyle net satırlardan, paragraflardan, cümlelerden, risalelerden ibaret ki!.. Bakıp da onlarda O’nu (celle celâluhu) görmeyene “Yuff olsun!” derler. İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) bakıyor ve ağlıyordu. “Ey dîde nedir uyku, gel uyan gecelerde / Kevkeblerin et seyrini, seyran gecelerde.” diyor İbrahim Hakkı hazretleri; iki asır, iki buçuk asır evvel yaşamış insan. Hazreti Üstad da çam dağında, ağacın başında, “Dinle de yıldızları, şu hutbe-i şirinini / Name-i nurîn-i hikmet, bak ne takrir eylemiş. / Hep beraber nutka gelmiş, hak lisanıyla derler: Bir Kadîr-i Zülcelâlin haşmet-i sultanına / Birer burhan-ı nurefşânız vücud-u Sânia / Hem vahdete, hem kudrete şahitleriz biz.” diyor. Evet, bütün varlıklar kendilerine mahsus lisanlarıyla “Hû” diyorlar; hangisine bakarsanız bakınız, görürsünüz ki, O’na işaret ediyorlar. Şayet yorumlamada bu mülahazayı ortaya koymazsanız, çok yanlış bir yorumlamaya gitmiş olursunuz.

“Bak heyet-i âlemde, bu hikmetleri seyret / Bul Saniini, ol ana hayran/mihman gecelerde.” O (celle celâluhu), senin gönlünü bir “tecelligâh-ı İlahî” olarak bir hâne kabul etmişse, sen de -bir yönüyle- bir hamle yapıp O’na misafir olmaya bakacaksın, maiyyete koşacaksın. اَللَّهُمَّ تَوَجُّهَكَ، وَمَعِيَّتَكَ، وَرِعَايَتَكَ، وَكِلاَءَتَكَ، وَحِفْظَكَ، وَحِرْزَكَ، وَحِصْنَكَ الْحَصِينَ “Allahım, sevgi ve rahmetle bize teveccüh buyurmanı; dostluğun, yakınlığın ve yüce şanına yaraşır şekildeki beraberliğinle bizi yalnızlıklardan kurtarmanı; vekilimiz olarak bizi gözetip kollamanı, hıfz u sıyanetinle korumanı, aşılmaz manevî kalelerinin ve sağlam sığınaklarının içine almanı diliyorum.” türünden dualar dudaklarından dökülecek. O’na (celle celâluhu) doğru seyr ü sülûk edecek; kendi ufkun itibarıyla, bu basamaklardan birine otağını kurmaya çalışacaksın. Maiyyet mi, maiyyet üstü bir şey mi? Tam bir hırz-ı hasîn ile masûn kalarak, bütün dünya ve mâfihâdan tecerrüd etmek mi? Aşk u iştiyâk-ı likâullah mülahazasına otağını kurmak mı?!.

“Bak heyet-i âlemde, bu hikmetleri seyret / Bul Saniini, o Sanatkârını; ol ana mihman gecelerde.” Ondan sonra diyor: “Çün gündüz olursun nice ağyar ile gafil / Ko gafleti, dildardan utan gecelerde.” “Ko” bırak demek, eski dil. “Ko gafleti, bari utan gecelerde…” En son mısrada da “Ey Hakkı, nihan aşk oduna yan gecelerde!..” diyor.

   “Gece, sevdalı ruhların otağı; gece, âşıkların sırlı durağı!..”

Geceler, -bir yönüyle- O’na (celle celâluhu) doğru açılma rampaları ve rıhtımlarıdır. Geceyi ihmal eden, rıhtımı değerlendirememiş, açılan gemilere binememiş ve O’na doğru seyahata yelken açamamıştır. Gecesi olmayanın gündüzü de kapkaranlıktır!..

Kur’an-ı Kerim, değişik yerlerde geceyi nazara vermiştir; kaç yerde delaletin değişik türleri ile hep ona dikkati çekmiştir; fakat sarih olarak ifade ettiği yerler de vardır. Mesela İsra sûre-i celîlesinde şöyle buyurmaktadır: وَمِنَ اللَّيْلِ فَتَهَجَّدْ بِهِ نَافِلَةً لَكَ عَسَى أَنْ يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامًا مَحْمُودًا “Gecenin bir kısmında kalk, sana ait nafile olarak onunla (Kur’an’la) teheccüd namazı kıl. Böylece Rabbinin seni, (çok yüksek, O’na en büyük yakınlık ve en kapsamlı şefaat makamı olan) Övülme Makamı’na eriştireceğini umabilirsin.” (İsrâ, 17/79) “Nafile” diyor. İnsan, farzlarla Cenâb-ı Hakk’a (celle celâluhu) yaklaşır. Fakat nafile ile öyle bir kurbiyete ulaşır ki, -bu da yine müteşabih- Allah, onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, onu doğruya yürüten iradesi/meşîeti olur. Bu hakikati anlatan hadis-i kudsîde müteşabih olarak “ayak” tabirini de kullanıyor İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem).

Evet, وَمِنَ اللَّيْلِ فَتَهَجَّدْ بِهِ نَافِلَةً لَكَ عَسَى أَنْ يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامًا مَحْمُودًا “Gecenin bir vaktinde de, sana ait bir nafile olmak üzere, teheccüd namazı kıl. Umulur ki, böylece Rabbin seni Makam-ı Mahmûd’a eriştirir.” (İsrâ, 17/79) Ezandan sonra okuyoruz ya, وَابْعَثْهُ مَقَامًا مَحْمُودًا “Allah’ım, O’nu Makam-ı Mahmûd’a ulaştır.” Ahirette makamların en yükseği olan, herkesin O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşısında övgü ile dilbeste kesildiği bir makam; bakanları imrendiren/kıskandıran bir makam… Gerçi ötede/ahirette mü’minler için “kıskanma” meselesi söz konusu olmaz; çünkü o duygu, insanların sinesinden silinip gitmiştir. Fakat bir “teğâbün” -Teğâbün Sûresi’nde ifade buyurulduğu gibi- vardır: “Keşke ben de bu temaşaya mazhar olabilecek ufku ihraz edebilseydim?!. Keşke!.. Keşke!.. Keşke!..” Herkes -bir yönüyle- orada “Keşke!” diyecek. Zannediyorum “Keşke!” demeyenler, enbiyâ-ı ızâmdır, hususiyle Sultan-ı Enbiya’dır (sallallâhu aleyhi ve sellem).

Teheccüd… وَمِنَ اللَّيْلِ فَتَهَجَّدْ بِهِ نَافِلَةً لَكَ “Gecenin bir vaktinde de, sana ait bir nafile olmak üzere, teheccüd namazı kıl.” (İsrâ, 17/79) Ne kadar unutulmuş!.. Teheccüd, peygambere vacib; ümmete sünnet. Bir yönüyle Berzah âlemlerine seyahat manasına gelen, âhiret âlemlerinin projektörlerinin düğmesi mahiyetinde sayılan, öbür âlemi aydınlatabilecek projektörlerin anahtarı mahiyetinde sayılan “teheccüd”, toplumumuzca, belki İslam dünyasında pek çok toplumlarca unutulmuş bir mi’ractır, bir basamaktır veya bir merdivendir. O’na (celle celâluhu) doğru yükselme ve maiyyetine ulaşma adına bir merdiven, bir mi’rac, bir asansördür.

İsrâ Sûresi’nde böyle buyuruluyor; Dehr (bir diğer ismiyle “İnsan”) Sûresi’nde de şöyle deniyor: وَمِنَ اللَّيْلِ فَاسْجُدْ لَهُ وَسَبِّحْهُ لَيْلاً طَوِيلاً “Gecenin bir kısmında da O’na secde et, geceleyin uzun bir süre de O’na tesbîh ve ibadet et.” (İnsan, 76/26) Başını yere koy; kemâl-i ta’zimle, tevazuunu tam ifade edecek bir tavır ile O’na içini dök! وَمِنَ اللَّيْلِ فَاسْجُدْ لَهُ وَسَبِّحْهُ لَيْلاً طَوِيلاً Upuzun bir gecede, sürekli hep O’nu (celle celâluhu) tesbîh u takdîs et!.. Noksan sıfâtlardan O, müberrâdır; sen de o tebriâtı dillendir. “Allah’ım! Sen, kemâl sıfatlarıyla muttasıf, noksan sıfatlardan münezzeh ve Zât-ı Baht’ın ile bir Mevcud-u Mechûlsün; ihata edemeyiz!” mülahazalarıyla tesbîh et!.. وَمِنَ اللَّيْلِ فَاسْجُدْ لَهُ وَسَبِّحْهُ لَيْلاً طَوِيلا “Geceleyin O’na secde et; O’nu geceleri uzun uzun tesbîh et.” (İnsan, 76/26)

Sonra, إِنَّ هَؤُلاَءِ يُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ وَيَذَرُونَ وَرَاءَهُمْ يَوْمًا ثَقِيلاً “Doğrusu şu (günahkâr kimseler,) peşin gelir olarak gördükleri dünyayı tercih edip onun peşinde koşmakta, fakat önlerinde kendilerini bekleyen çok ağır bir günü ise bir kenara koymaktadırlar.” (İnsan, 76/27) Ama gel gör ki, kalbi ölmüş, gözü kapalı, kulağı tıkalı kimseler sadece dünyanın peşinde koşuyorlar. Mesmûata karşı kapanmışlar, mübserâta karşı da kapanmışlar; ne tekvînî emirlerden bir şey anlıyorlar, ne de semâdan gelen, tekvînî emirlerin de tercümanı olan Kur’an-ı Kerim’den bir şey anlıyorlar. Onlar, körler, sağırlar, kalbsizler. Ölmüş kalbleri onların; kalbleri hareket ettiğinde hep aritmi var. Dolayısıyla -bir yönüyle- onların da huzuru yok. Etrafa zift püskürtüyorlar ve farkında değiller. İçinde bulundukları toplumu kirletiyorlar, farkında değiller. İnsanî duyguları öldürüyorlar, canavarlaştırıyorlar onları, farkında değiller. Zulmü alkışlattırıyorlar, zâlimi sevdiriyorlar, farkında değiller. Çünkü kalbleri ölmüş onların. لَهُمْ قُلُوبٌ لاَ يَفْقَهُونَ بِهَا وَلَهُمْ أَعْيُنٌ لاَ يُبْصِرُونَ بِهَا وَلَهُمْ آذَانٌ لاَ يَسْمَعُونَ بِهَا “Onların kalbleri vardır, fakat onlarla meselelerin özüne inip gerçeği idrak edemezler; gözleri vardır, fakat onlarla görülmesi gerekeni göremezler; kulakları vardır, fakat onlarla duyulması gerekeni duyamazlar.” (A’râf, 7/179) Gözleri var, ama görmüyorlar. Kulakları var; fakat işitilecekleri işitmiyorlar. Kalblerine gelince, sebep-sonuç münasebeti ile esas bir neticeye, bir sonuca varamıyorlar; tenâsüb-i illiyet prensibine göre sebepleri tam bulup o sebeplere göre büyük büyük müsebbeblere dilekçe sunamıyorlar.

   Allah Rasûlü’nün herkesi Hakk’a çağırma gibi ağır bir sorumluluk yüklendiği günlerde teheccüd ile melekûtî ufuklara yönlendirilmesi fevkalâde mânidardır.

Evet, İnsanlığın İftihar Tablosu’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) ilk gelen ayetler, Mekke’de ilk gelen sûreler, اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ “Oku yaratan Rabbinin adına ve O’nun adıyla!..” (Alak, 96/1) “Oku!” deyip, okumanın ne demek olduğunu O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) anlattıktan sonra teheccüdü nazara veriyor: يَا أَيُّهَا الْمُزَّمِّلُ * قُمِ اللَّيْلَ إِلاَّ قَلِيلاً * نِصْفَهُ أَوِ انْقُصْ مِنْهُ قَلِيلاً * أَوْ زِدْ عَلَيْهِ وَرَتِّلِ الْقُرْآنَ تَرْتِيلاً “Ey örtünüp bürünen (Rasûlüm)! Gecenin tamamını değil de, yarısını yahut yarıdan az eksiğini veya fazlasını, yatmadan ibadetle geçir. Ve Kur’ân’ı tane tane oku!” (Müzzemmil, 73/1-4) “Ey örtüsüne bürünen İnsan! Kalk şu gece, örtünü at sırtından!..” O’na göre normal bir örtüye bürünmüş, normal bir insan olarak, bilmem kaç dakika, ne kadar kısa zamanlı bir dinlenme faslına yelken açmış; o kadar. “Kalk, geceyi ihya et!” diyor. “Örtünü at sırtından. Gecenin pek çoğunu Rabbinin karşısında kemerbeste-i ubudiyet ile geçir!” Elhak, O (aleyhissalâtü vesselam) da öyle yapıyordu.

İlk gelen vahiyler bunlar. Ondan sonra gelen sûrede: يَاأَيُّهَا الْمُدَّثِّرُ * قُمْ فَأَنْذِرْ * وَرَبَّكَ فَكَبِّرْ “Ey örtüsüne bürünen (şanı yüce nebi)! Kalk ve inzar et. Ve Rabbini yücelt.” (Müddessir, 74/1-3) İkinci vazifen, “Ey örtüsüne bürünen!..” Burada “disâr” diyor. Bu aynı zamanda O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) neye sarınıp ne ile yattığını göstermesi açısından da çok önemlidir. Sadece “tül” gibi bir şeyi üzerine alıyor; hasır gibi bir yerde, mübarek ayaklarını uzatmadan kıvırıyor; elini başının altına koyuyor, kıbleye müteveccihen duruyor; kaç dakika uyuyorsa uyuyor. O da öyle uyuyor ki, gözleri uyurken kalbi uyumuyor, melekût âlemine açık daima. Orada bile Allah ile münasebet içinde geçiriyor o mübarek, o nurlu, o nûr-efşân dakikalarını.

“El-Müddessir; disârına bürünen İnsan!” قُمْ فَأَنْذِرْ “Sana vahiy geldi; kalk, insanları, eğri yolun encamından sakındır!” Gittikleri yol, doğru değil; o bir zulüm yolu, o bir küfür ve küfran yolu, o bir i’tisâf yolu, o bir irtikâp yolu, o bir ihtilas yolu, o bir hak bilmezlik yolu, o bir adaleti ayaklar altında çiğneme yolu… İnsanlar, şirazeden çıkmış bir kitabın eczâsı gibi dağılmışlar etrafa; ahsen-i takvîme mazhariyeti ayaklarının altına almışlar ve esasen kendileri ayaklar altına alınmış, insanî kıymetlerini çiğnetiyorlar. Kalk, bu zavallı derbederleri inzâr et!. Kalk, günümüzün Müslümanları gibi, bu zavallı derbederleri, bu perişanları, bu manevî hayatları itibarıyla, manevî anatomileri itibarıyla kalbi ölmüş insanları veya kalbleri zift yuvası haline gelmiş insanları uyar. Kalk, zulüm yaparken gülüp duran, kahkaha atan -nezaketim müsaade etseydi, diyecektim- “edepsiz insanları” eğri yolun encâmından sakındır!..

Bir de وَرَبَّكَ فَكَبِّرْ O büyük olan Rabbini, “Ekber” diye Kendini ifade eden Rabbini, sen de tekbir et! اللَّهُ أَكْبَرُ كَبِيرًا، وَالْحَمْدُ لِلَّهِ كَثِيرًا، وَسُبْحَانَ اللَّهِ بُكْرَةً وَأَصِيلًا * لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَحْدَهُ، وَنَصَرَ عَبْدَهُ، أَعَزَّ جُنْدَهُ، هَزَمَ الْأَحْزَابَ وَحْدَهُ، لاَ شَرِيكَ لَهُ de ve O’nu (celle celâluhu) tazîm edebildiğin kadar ta’zim et!..

Rasûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendisine gelen emirler mevzuunda zerre kadar muhalefet şöyle dursun, muhalefetin rüyasını bile görmemiştir. O’na ruhlarımız, canlarımız kurban olsun!.. Allah, bizi O’nun vesayetinden, gölgesinden ayırmasın!.. Vakıa gölgesi yere düşmezdi O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem), Itrî’nin ifade ettiği gibi: “Sayesi düşmez yere bir böyle nahl-i Tur’sun / Mihr-i âlemgîrsin baştan ayağa nursun.” O öyle birisiydi ama Allah, “gölge” manasına “vesayet”inden bizleri zerre kadar ayırmasın!..

   İstemez misiniz, dünya onların olsun, âhiret de bizim!..

O (sallallâhu aleyhi ve sellem) emirlere öyle riayet ediyordu ki, sabahlara kadar kemerbeste-i ubudiyet içinde ayakta duruyordu. Çok iyi bildiğiniz bir hadiseyi hatırlatayım: Mübarek anamızdan, anaların anası anamızdan, analarımızın da anası, nenelerimizin de anası, bütün ümmetin anası, Sıddîk’ın Sıddîkası, Allah Rasûlü’nün de Sıddîkası Hazreti Âişe’den… -Cenâb-ı Hak, o duygu ile bizleri serfiraz kılsın; bu mevzudaki sapık düşüncelerin ve sapık mülahazaların tesirinde kalmaktan bizleri muhafaza eylesin! Demiyorum kimler; onların kimler olduğunu söylemiyorum.- Anamız ifade buyuruyor. Örtüsü “disar” idi zaten O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem), minnacık bir şeydi.

Hele o “îlâ” hadisesi sırasında bir hasır üzerinde yatıyordu; üzerine de incecik bir tül almıştı. Hazreti Ömer, kapının tokmağına sık sık dokununca, kapıda perdedarlık yapan Bilal-i Habeşî kapıyı açma mecburiyetinde kalmıştı. İçeriye girince, Rasûlullah’ın yanına gitmekten daha ziyade, kızı Hafsa validemizin üzerine yürümüş, “Ne halt karıştırdınız ki, Efendimiz’i rencide ettiniz?!.” demişti. Hazreti Ebu Bekir de, kerime-i mübeccele-i mukaddese-i münezzehesi üzerine yürümüş, Aişe validemizi itâb etmişlerdi.

Efendimiz cumbada, sizin ayağınızı çok rahat uzatamayacağınız bir cumbada, hasırın üzerinde, üzerinde sadece ince bir örtü, dinleniyor ve tefekkür ediyordu. Yatarken bile… Madem “gözleri uyuyor, kalbi uyumuyor”; “tefekkür”, “tedebbür”, “tezekkür” ile, yatarken bile hayatının derinlikleri peşinde koşuyordu. Zaten öyle bir kalbî derinliği vardı ki!.. Ama O (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir “Hel min mezîd!” âbidesi idi; verilen şeyler karşısında “Ey nâmütenâhi olan Rabbim! Nâmütenâhilik istikametinde daha yok mu, daha yok mu?” diyordu. Çünkü Tasavvufçuların ifadesiyle, “Nâmütenâhi istikametinde seyr u sülûk, nâmütenâhidir, bitmez!” “Sona erdik!” diyen insanlar, yanılıyorlar; çünkü O (celle celâluhu), nâmütenâhîdir; Zât-ı Baht, nâmütenâhîdir: لاَ تُدْرِكُهُ الْأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الْأَبْصَارَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ “Gözler O’nu idrak edemez, O’na ulaşıp O’nu göremez, fakat O bütün gözleri idrak eder, görür ve kuşatır. O, Lâtif (en derin, en görünmez şeylere de nüfuz eden)dir, Habîr (her şeyden hakkıyla haberdar olan)dır.” (En’âm, 6/103) Cenâb-ı Hak, bu hakikatleri, mahiyet-i nefsü’l-emriyelerine uygun idrak etmeye bizleri muvaffak eylesin!..

Rasûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz, Hazreti Ömer’in girdiğini görünce doğruldu. Hazreti Ömer, O’na ne kadar delice saygılı ise, İnsanlığın İftihar Tablosu da Ashabına karşı saygılı olmada, onların haklarını verme mevzuunda hayalî bir kusur bile etmezdi. Hemen doğrulup oturmuşlardı. O’nun mübarek vücudu/yanı, yattığı hasırdan dolayı âdeta delik-deşik gibi olmuştu; hasır, iz bırakmıştı. Koca Ömer, yiğit Ömer, mert Ömer, pek öyle değişik şeyler karşısında ağlamayan Ömer, gözyaşlarını tutamamış, hıçkıra hıçkıra ağlamıştı. “Niye ağlıyorsun yâ Ömer?!.” “Ey Allah’ın Rasûlü, Bizanslılar, Romalılar, Persler şöyle saltanat ve debdebe içindeler; Sen, sultan-ı kâinatsın; hele hâline bak!..” أَمَا تَرْضَى أَنْ تَكُونَ لَهُمُ الدُّنْيَا وَلَنَا الْآخِرَةُ “Yâ Ömer! İstemez misin, dünya onların olsun, âhiret de bizim olsun!..”

Rasûl-i Ekrem Efendimiz, Allah ne demiş ve ne dilemiş ise, onu delâletin bütün çeşitleriyle test ederek yerine getirmişti. Bu delalet, şunu ifade ediyor; bu da “dâll bi’l-ibâre”si, “dâll bi’l-işâre”si, “dâll bi’d-delâle”si, “dall bi’l-iktizâ”sı ile şunu gösteriyor. Hepsi değişik delalet yolları ile bir şey ifade ediyor. Bunların bütününe göre kendisini öyle ayarlamış, -o tabir kullanılacaksa- öyle “regüle” etmiş, öyle “kalibrasyon”dan geçirmişti ki, milimi milimine riayet ediyordu her şeye.

İşte bu kâmetteki Kâmet-i Bâlâ (sallallâhu aleyhi ve sellem)… O daracık hücresinde, cumba gibi hücresinde yatarken, bir insan yatıyorsa bir yatakta şayet, orada bir başka insanın namaz kılacağı kadar bile yer kalmazdı. Hayatını böyle geçirmişti. Ahh “Ben, Peygamberin yolundayım!” diyen sahtekarlar!.. Müzaaf yalancılar, düzenbazlar, dolandırıcılar, sahtekarlar!.. Şuursuz kitleleri “Müslümanım!” diye kandıran, “Müslümanlığı getireceğiz!” diye kandıran sahtekârlar… Binler ile, yüz binler ile mesâkinde (hânelerde/saraylarda/iskan edilecek yerlerde) ikameti bile kendileri için yeterli görmeyen düzenbazlar!.. Utanmazlar mı bundan?!.

İnsanlığın İftihar Tablosu, gece, sabaha kadar namaz kılıyor. Mübarek Âişe anamız buyuruyor ki, “Ayakta ne kadar duruyordu, bilmiyorum. Ben, istirahat ediyordum.” Mutlaka anamız da kalkıyordu; o annemiz de mutlaka teheccüd kılıyordu, mutlaka hayatının o nurânî dakikalarında çok şeyi O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile paylaşıyordu. Ama anamız da bir insandı, istirahat buyuruyordu. Diyor ki: “Allah Rasûlü’nün ayakta ne kadar durduğunu bilemiyorum. Ben bir fasıl uyuyordum. Secde edeceği zaman, başını koyacağı yer olmadığından dolayı -her halde anamız da hasır üzerinde yatıyor- eli ile benim ayaklarımı kırmamı istiyor, ayaklarımdan boşalan yere alnını koyuyor ve secde ediyordu.”

“Ben, O’nun yolundayım!” diyen yalancılar, utansınlar bundan!.. Evet, bütün bu mülahazaları nazar-ı itibara alan Kaside-i Bür’e Sahibi, “Kaside-i Bürde” de deniyor, Kaside-i Bür’e sahibi, ظَلَمْتُ سُنَّةَ مَنْ أَحْيَا الظَّلاَمَ إِلَى * أَنْ اِشْتَكَتْ قَدَمَاهُ الضُّرَّ مِنْ وَرَمِ “Ben, o Peygamber’in sünnetine zulmettim ki, ayakları şişmeden yatmıyordu!” Ama ben, gördüğünüz gibi, ne ayak şişmesi, ne diz ağrıması, ne kalça ızdırabı; aklıma geldiği zaman uzanıp yatıyorum. ظَلَمْتُ سُنَّةَ مَنْ أَحْيَا الظَّلاَمَ إِلَى * أَنْ اِشْتَكَتْ قَدَمَاهُ الضُّرَّ مِنْ وَرَمِ O’nun ızdırardan ayakları şişiyordu.

   Şükreden insanlar ne kadar da az; oysa, bizi sayılamayacak kadar nimetlerle lütuflandıran Rabbimize karşı çok şükreden kullar olmalı değil miyiz?!.

Kaside-i Bür’e Sahibi, böyle diyor, Busîrî. Kendinden mi söylüyor? Sahih hadiste, Anamız diyor ki: “Bir gün dedim o Efendiler Efendisi’ne: Cenâb-ı Hak, Fetih sûresinde لِيَغْفِرَ لَكَ اللهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَأَخَّرَ وَيُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ وَيَهْدِيَكَ صِرَاطًا مُسْتَقِيمًا buyuruyor; Allah, Sen’in, geçmiş ve geleceğe dair olması muhtemel bütün meselelerini af yörüngesine bağlamış. -Buna dikkat edin! Af yörüngesine bağlamış.- Neden kendine bu kadar zahmet ediyorsun; madem her şeyin -bir yönüyle- o yörüngede cereyan ediyor?!.” Allah Rasûlü, annemize şu zeberced sözler ile cevap veriyor: أَفَلَا أَكُونُ عَبْدًا شَكُورًا “Beni bu kadar nimetleriyle perverde eden (görüp gözetip besleyen, nimetlendiren) Rabbim’e karşı çok şükreden bir kul olmayayım mı?!.”

Şükür, nimete karşı metafizik gerilim içinde mukabelede bulunma demektir. Ve İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) bunu tamamiyetin çok çok üstünde, “etemm” şeklinde, “etemmü’l-etemm” şeklinde yerine getiriyor. Ne haddine İmam Busîrî’nin kendine göre söz konuşması!.. Anamız, adeta böyle buyuruyor: “Allah, Sana ‘Geçmiş ve gelecek günahların yok!’ dedi. Geçmişte Sen günah işlemedin. Gelecek adına da günaha giden yolları Sana kerih gösterdi; o türlü şeyler Sana göründüğünde miden bulandı. Dolayısıyla tabii olarak o yollar Sana kesildi. Seni af güzergâhına sevketti. Hâlâ bu ölçüde ibâdet ü taat ve geceleri sonuna kadar ihya etmek suretiyle kendine eziyet etmenin anlamı ne?” diyor. İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) başka şey söylemiyor: أَفَلَا أَكُونُ عَبْدًا شَكُورًا “Ben, beni bu nimetlerle perverde kılan Rabbime, o ölçüde -şekûr, mübalağa kipi- çok şükreden bir kul olmayayım mı?!.”

Aslında Kur’an-ı Kerim, Hazreti Davud ve Hazreti Süleyman ile alakalı bahisleri ifade ederken, اعْمَلُوا آلَ دَاوُودَ شُكْرًا وَقَلِيلٌ مِنْ عِبَادِيَ الشَّكُورُ “Ey Davud ailesi! Çalışın ve Bana şükredin! Kullarım içinde gerçekten şükredenler ne kadar azdır!” (Sebe, 34/13) buyuruyor. Allah’ın kulları arasında, Allah’a, Allah’ın azametine ve O’nun başkalarını nimetleriyle perverde etmesine mukabil, o ölçüde, mütenâsip şükreden kul sayısı, çok azdır!.. İşte o azlardan az olanların zirvesine otağını kuran zat, Allah Rasûlü’dür. O (sallallâhu aleyhi ve sellem), nimetlerin kâmetine göre, Cenâb-ı Hakk’a karşı bi-hakkın mukabelede bulunandır.

Şükür, gelen nimetlere mukabelede bulunma ameliyesidir; kavlî, fiilî, hâlî, fikrî, hissî, mantıkî mukabelede bulunma tavrıdır. أَفَلَا أَكُونُ عَبْدًا شَكُورًا Evet, kalb, bu ölçüde berrak bir “âyine-i Rabbaniye” olunca, bir de o kalbin sahibi onu sürekli “lebrîz” edip O’ndan (celle celâluhu) gelen değişik dalgaboyundaki tecelliler ile doldurup taşırınca nimetlere öyle mukabele edecektir. -“Lebriz”, taşacak kadar dolu, taşkın demek; Akif, bu lebrîz tabirini kullanır.- Kalbi öyle lebrîz edince, bu hale gelir; o kalbi taşıyan insan gezerken-tozarken, gezdiği her yerde, İbn Abbas’ın dolaştığı çarşılar gibi, “Acaba bir ıtriyatçı mı geçti!” diye herkesi merakla kapıya-pencereye sevkeder; “Acaba bir ıtriyatçı mı geçti!” diye. Evet, kalb bu ölçüde gül gibi olmuşsa; böyle bir kalb sahibinin dolaştığı her yerde de âdeta güller açar, etrafa gül kokuları saçılır.

Biliyor musunuz, maraz-ı kalbe mübtela oluşum beni kalb vadilerine sevketti; yoksa ne haddime kalbden bahsetmek!.. Biz “kalb” demişiz. Bazen ona “Latife-i Rabbâniye” demişiz. Bazen büyüklerin ufku itibarıyla, bir yönüyle münezzehiyete mazhariyeti açısından “Latife-i Sübhâniye” demişiz; yani “Tecellîgâh-ı İlahî” ve “Beyt-i Hudâ” olması itibarıyla, o tenzihi nazar-ı itibara alarak “Latife-i Sübhâniye” demişiz. Bazen de hassasiyeti, inceliği, değişik şeyler karşısında teessürü, teessür duyulacak şeyler karşısında teessürü, belki kırılacağı hadiseler karşısında kırılması itibarıyla da, belki bir buudu ve onun kendine mahsus bir derinliği açısından “gönül” demişiz. Nasıl Anatomide kalb değişik sistemlerden mürekkeb; yani, harekete geçiren sistemi var, harekete geçen yanı var, o hareketi ritme sevkeden yanları var; değişik mekanizmalardan meydana gelmiş, Anatomik bir yapıya sahip. Aynen öyle de, bedene nisbeten ruh nasıl ise, “Latife-i Rabbâniye” dediğimiz şey de, o maddî/sanavberî (çam kozalağı) nevindeki kalbe bir “ruh” mahiyetindedir. Latife-i Rabbâniye… “Kalb” dediğimiz şey, odur.

Evet, onun kendine mahsus bir derinliğine de fonksiyonları itibarıyla biz “gönül” diyoruz: “Koyma”, ondan oluyor: “Gönül koydu!” “Kırılma”, ondan dolayı oluyor: “Gönlü kırıldı!” Efendim, “tutulma”, dilbeste olma: “Gönül dilbeste oldu!” Onu çok iyi bilme, sevdasına tutulma: “Gönül âşina oldu!” O’nun için iştiyakla yanma: “Gönül, iştiyâk-ı likâullah oldu!” Böyle demek suretiyle o latife-i Rabbâniyeye ait ve ona mahsus ayrı bir derinliği -nüansları mahfuz- ifade edegelmişiz.

Sözlerimizi “kalb-i selîm” talebiyle noktalayalım: اَللَّهُمَّ أَفْئِدَةً سَلِيمَةً تُغْنِينَا بِهَا عَنِ الْغِلِّ وَالْغِشِّ “Allah’ım! Bize selîm kalbler ihsan eyle; her türlü gıll u gıştan âzâde ve müstağnî kılacak şekilde temiz gönüller lütfet!..” آمِينَ، أَلْفَ أَلْفِ آمِينَ، يَا رَبَّ الْعَالَمِينَ “Âmin, binlerce, milyon kere âmîn. Kabul buyur ey bütün âlemlerin Rabbi!..”

Bamteli: BAHARIN VAKTİ VE SABR-I CEMÎL

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Bu dünyaya ait olan her şey, böyle gelip gidiyor. İnsanlar da bir bir geliyor, bir bir gidiyor; gelenleri, arkadan gelenler takip ediyor. Gitmeyen “Bir” (celle celâluhu) kalıyor, bütün gidenlere rağmen. Onun için çok güzel söylemiş birisi, anonim:

“Gelir bir bir, gider bir bir, kalır Bir,

Gelen, gider; giden, gelmez! Bu bir sır.

Gelirse, gelir bir kıl ile, eyleme tedbir;

Giderse, gider; eylemez bir koca zincir.”

   Ömrün uzunluğu kısalığı değil, onun yediveren, yetmiş veren başaklar gibi nemalandırılması esastır.

“Ben kalacağım!” iddiasında ve ısrarında bulunan insanlar, hiç beklemedikleri şekilde öyle yuvarlanır giderler ki, siz de hayret edersiniz. Gitme mukadderdir herkes için; fakat “iyi gitme”ye bakmak lazım. O da تَمُوتُونَ كَمَا تَعِيشُونَ، وَتُحشَرُونَ كَمَا تَمُوتُونَ “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz; nasıl ölürseniz öyle diriltilir ve haşredilirsiniz.” hakikatinde belirtildiği üzere, iyi ve sâlih bir insan olarak yaşamaya bağlıdır. Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ın beyanına tevfikan denebilir ki, nasıl ve hangi çizgide yaşıyorsanız, o çizginin sizi taşıdığı yerde, ya “yuvarlanma” olur veya “kanatlanma” olur; ya bir çukura tepetaklak gitme olur ya da zirvelerde kanat çırpma olur. Ve nasıl ölüyorsanız şayet, öyle dirilir ve öyle haşrolursunuz.

Bu açıdan da insanlar, öbür hayattaki dantelalarını örgülüyorlar; iradeleri, tığ ve ip. Onunla en güzel bir örgü örgüleme gayretinde bulunan, ona tam muvaffak olamasa bile, niyeti onu tamamlama istikametinde olduğundan, Allah, onu tamam olarak o kulunun karşısına çıkarır, orada/ötede. Çünkü “Mü’minin niyeti, amelinden hayırlıdır.” Niyet, nâmütenâhîyi kucaklar. O niyet sayesindedir ki, insan kısacık hayatı vesilesiyle ebedî saadete nâil olabilir. Sanki o insan, o kısa hayatı boyunca şöyle demiştir: Allah’ım, beni bin sene yaşatsan, yine Sen’in karşında kemerbeste-i ubudiyet içinde duracağım. Yer yer rükûa varacağım; zaman zaman tevazu/mahviyet ve hacâletimi ifade etmek için secdeye kapanacağım. Ama o kadar sene olmadı, elli oldu, altmış oldu, yetmiş oldu. Beni binlerce sene yaşatsan, aynı çizgide kalma niyetindeyim. Beni aynı çizgide sabit-kadem eyle! يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ، ثَبِّتْ قُلُوبَنَا عَلَى دِينِكَ * رَبَّنَا لاَ تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً إِنَّكَ أَنْتَ الْوَهَّابُ Ey kalbleri evirip çeviren Allah’ım! Kalblerimizi dininde sabit kıl!.. “Ey bizim kerîm Rabbimiz, bize hidâyet verdikten sonra kalblerimizi kaydırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz bağışı bol olan vehhâb Sensin Sen!” (Âl-i Imrân, 3/8)

Vird-i zebân bu olunca, dile dolanan şey bu olunca, Allah (celle celâluhu) da muamelesini ona göre yapar. Ve o meselenin “zerre”sine -aynı zamanda- “güneş”ine bakılmaz; “damla”sına, “derya”sına bakılmaz. Saffetine, duruluğuna, o mevzudaki hulûsa, o mevzuda Allah rızasının gözetilmesine ve aşk u iştiyâk-ı likâullah ile oturup-kalkmaya bakılır. Onun için, ömrün uzunluğu kısalığı değil de onun yediveren başaklar, yetmiş veren başaklar gibi nemalandırılması esastır. Gerçek ömür odur; işte o ömür ile insan, öbür tarafta “muammer” olur. Ömür, muammer olmaya yaramıyorsa, bence bî-hûde (beyhude/boşu boşuna) yaşanmış bir şeydir. Fakat ebedî muammer olmaya, ma’mur olmaya, iltifat görmeye vesile oluyorsa ve insan bu dar damlacıkta, o minicik zerrecikte onu vuruyorsa, hedefi o ise şayet, Allah (celle celâluhu) kulunun hedeflediği şeye göre ona muamele yapar. Elverir ki samimi olsun, ihlaslı olsun ve şu tevazu anlayışıyla yaşasın: “Herkes yahşi; men, yaman / Herkes buğday; men, saman.” (M. Lütfî) İsterseniz buna şunu da ilave edebilirsiniz: “Aman Allah’ım, aman / Sen’den olmazsa emân / Doğrusu işimiz çok yaman!”

   Sürekli “Dünya!” der ve ektiğiniz her şeyi dünya adına hasat etmeyi düşünürseniz, hiç farkına varmadan sonunda kendiniz hasat edilirsiniz!..

Allah’a müteveccih olan insan, hiçbir zaman kaybetmez. Böyle ara sıra tsunamiler gelir, Texas’a geldiği gibi, İstanbul’u basan seller gibi, oraya yağan dolular gibi. Fakat bunların hepsi gelip-geçici şeylerdir; bunlar, ikaza müteveccih şeyler, uyarmaya matuf şeylerdir. Adeta “Aklınızı başınıza alın! Kulağınızı çekiyor, ensenize bir şefkat tokadı indiriyorum!” demektir. Yine o Rahmâniyet, Rahîmiyet, Hannâniyet, Mennâniyet; onlara ait bir utûfettir esasen. Uyarmaya matuf olunca… Sizi teheccüde kaldırmaya matuf olan bir “temcîd” -bir yönüyle- uykunuzu bölse bile, mübarektir o. Sizi bunlar ile tembih buyuruyor/uyarıyorsa, Kendine yönlendiriyorsa, “Amanın, eğri yolda gitmekten vazgeçin! Dünyaya takılmayın! Bana müteveccih yaşayın!” diyorsa!..

Dünya arkadan gelirse, zararı yok; fakat o, arkadan gelmeli. O, hedefiniz olmamalı.. dünya, mihrabınız olmamalı.. dünya, minberiniz olmamalı.. dünya, mutlak yörüngeniz olmamalı!.. O, arkadan kendi kendine gelirse, gelsin; o makbuldür. Öyle gelirse şayet, -zannediyorum zaten- onu da siz, ukbâ istikametinde değerlendirirsiniz. “O’ndan (celle celâluhu) geldi, O’na gitti!” dersiniz. Hazreti Osman (radıyallahu anh) gibi hareket edersiniz; beş yüz deveyi, birden, yükleriyle beraber; rahat armağan edersiniz de, yüreğiniz “Cızz!” etmez. “Acaba Allah, kabul buyurdu mu?!” Belki onun endişesini taşırsınız. Hazreti Ebu Bekir, her şeyini bir bohçaya koyup huzur-u Risâletpenâhi’ye getirdikten sonra, “Çoluk-çocuğuna bir şey bırakmadın mı?!.” Sorusuna “Onları, Allah’a bıraktım!” cevabını veriyor.

Böyle, arkadan gelen şeyler, çok rahatlıkla verilir. Fakat taparcasına “Dünya!” derseniz, ektiğiniz her şeyi dünya adına hasat etmeyi düşünürseniz, hiç farkına varmadan kendiniz hasat edilir kalırsınız. Değirmende dövülüyor, harmanda -eskiden harman vardı, şimdi biçer-döverler var- döverlerin altında dövülüyor, parçalanıyor gibi hasat olursunuz, biçiliyor gibi hasat olursunuz. Şu halde, dünyayı arkaya almak lazımdır.

Çok iyi bildiğiniz gibi, Kur’an-ı Kerim, Kârûn ile alakalı, o beş-altı ayeti ifade buyururken, şunu da der: وَابْتَغِ فِيمَا آتَاكَ اللهُ الدَّارَ الْآخِرَةَ وَلاَ تَنْسَ نَصِيبَكَ مِنَ الدُّنْيَا “Allah’ın sana verdiği her şeyde âhiret yurdunu ara; ehh bu arada dünyadan da nasîbini unutma!” (Kasas, 28/77) وَابْتَغِ فِيمَا آتَاكَ اللهُ الدَّارَ الْآخِرَةَ وَلاَ تَنْسَ نَصِيبَكَ مِنَ الدُّنْيَا Evet, Allah’ın sana verdiği şey ile sen âhiret yurdunun arkasında ölesiye, yüreğin çatlayasıya bir talep, bir arzu, bir istek içinde bulun! وَابْتَغِ kelimesi “taleb”in üstünde bir mana ifade ediyor; işin arkasından koşturmacasına bir talep. Berikine gelince, وَلاَ تَنْسَ “Unutma!” diyor. Ona, unutmama ölçüsünde sahip çıkacaksın…

Bazen, dünya kendi kendine çok gelebilir, sizin arkadaşlarınızın çoğuna öyle çokça geldi. Fakat onlar, onu, yüreklerine/gönüllerine yerleştirmediklerinden, ona tapmadıklarından, onun arkasından koşmadıklarından dolayı, o, onların arkasından -bağışlayın- dünya onların arkasından kuyruk sallaya sallaya koştu. Onlar da dediler ki, “Madem sen, O’ndan geldin, öyle ise müstahakkın şu senin veya hakkın şu; seni, O’nun yolunda kullanmak lazım. Şurada bir üniversite açalım, burada yoksul talebelere bir yurt açalım, bakalım onlara. Şurada bir okul açalım; kendi düşünce dünyamıza, kendi kültür dünyamıza yönelelim, kendimiz olmaya çalışalım. Yurtlarımız ile, pansiyonlarımız ile, okullarımız ile, üniversitelerimiz ile -bir yönüyle- kendi kimlik dantelamızı örmeye çalışalım!”

O dantela, iki-üç asırdan beri bir dejenerasyona uğramış. Ne tığ doğru işlemiş, ne kullanılan iplikler doğru kullanılmış, ne şu olmuş, ne de bu olmuş. En güzel unsurlar elde varken, maalesef, onlarla çok berbat şeyler ortaya konmuş. Ne o olmuş, ne bu olmuş; en çirkin şeyler ortaya konulmuş!.. Bunu -Allah’ın izni ve inayetiyle- bu heyete bakanlar, bu hizmete bakanlar tamir edeceklerdir. Bu arada, “Hizmet” kelimesi aslında “dal” harfi ile “hidmet” şeklindedir; dal’e bir nokta koyarak “zâl” yapmışız ve “Hizmet” diyoruz. Cenâb-ı Hak, nefsaniyet adına, işe bir nokta koymaya muvaffak eylesin!..

   Sabrın başlangıcı zehir-zemberek olsa da sonu şeker-şerbettir; şu kadar var ki, gerçek sabır, musibet başa geldiği ilk andan itibaren olandır.

Burada -elektronik tabloda- ne diyor: “İnsanların sabırlı olmalarını istiyorsan, sen, daha da sabırlı olmayı öğren!” Evet, tam günümüze göre bir ikaz; önemli disiplinlerden bir tanesi, belki önemli -Frenkçe ifadesiyle- argümanlardan bir tanesi, sabırlı olmaktır, bütün envaıyla. Hususiyle günümüzde, daha çok, belaya ve o bela dairesi içinde şöyle-böyle belli bir münasebetle bulunmaya karşı sabır… O bela dairesi içinde kendisi bulunabilir, eşi bulunabilir, çocukları bulunabilir, akrabası bulunabilir. Birisi o daire içinde bulununca, belki onunla şöyle-böyle alakalı herkes ondan elem duyar. Bazen bir insanın hakikaten yüksek bir itibarı vardır; o, çevresinde ciddî bir alaka uyarmıştır. Öyle birisi, öyle bir mağduriyete, mazlumiyete, mehcûriyete, mahkûmiyete, mevkufiyete maruz kalınca, bütün köy halkının yürekleri onun için “Cızz!” eder. Bazen o “Cızz!” etmeler, âdeta kalbdeki ızdırapla dile dökülür ve duaya dönüşür; “Allah’ım! Bunu, onun terakkisine, zirvelerde kanat açıp üveyikler gibi uçmasına vesile kıl!” olur.

Dolayısıyla herkese günümüzde çok ciddî sabretmek düşüyor, bu belalar ve musibetler karşısında. Elin-âlemin o mevzuda yatıştırıcı şeylerine değil, meseleyi Allah’a teslimiyetimize bağlayarak ve o sabrın getirilerine bağlayarak sabretmemiz gerekiyor. “Başlangıcı zehir-zemberek, sonu şeker-şerbet bir şey varsa, o da sabırdır!” Şu kadar var ki, musibet başa geldiği ilk andan itibaren sabır…

Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (sallallâhu aleyhi ve sellem), الصَّبْرُ عِنْدَ الصَّدْمَةِ الْأُولَى buyuruyor; “İşin şoku yaşandığı zaman… Sabır, işte o zaman sabırdır.” Daha sonra, öyle aktif beklentinin, aktif sabrın sonucunda elde ettiğiniz vâridata bakarak, analizlere girip “Yahu ne güzel olmuş! Ne güzel olmuş!..” filan demek de güzel bir şeydir. Fakat bu hiçbir zaman balyoz tepenize indiği an, “Oh elhamdülillah!” demeniz gibi değildir. Böyle Mus’ab İbn Umeyr gibi, Abdullah İbn Cahş gibi, kolu-kanadı bir bir koparken, “Elhamdülillah! Zaten ben de bunu istemiştim! O’nun yolunda değil mi?!. Rasûl’ün önünde değil mi (sallallâhu aleyhi ve sellem)?!.” diyebilmek gerçek sabırdır.

Cenâb-ı Hakk’a teveccüh-i tâm ile teveccüh edersek, bugüne kadar Cenâb-ı Hakk’ın oluşturduğu/geliştirdiği şeyler, bundan sonra da katlanarak gelişir, yediveren başaklar gibi, yetmiş veren başaklar gibi… Semerenin ve sevabın katlanması meselesini sadece sadakaya vermemek lazım; sizin tavırlarınız, davranışlarınız, kıvamınız, kıvam düşünceniz de yediveren, yetmiş veren, yedi yüz veren başaklar gibi olabilir. مَثَلُ الَّذِينَ يُنْفِقُونَ أَمْوَالَهُمْ فِي سَبِيلِ اللهِ كَمَثَلِ حَبَّةٍ أَنْبَتَتْ سَبْعَ سَنَابِلَ فِي كُلِّ سُنْبُلَةٍ مِئَةُ حَبَّةٍ وَاللهُ يُضَاعِفُ لِمَنْ يَشَاءُ وَاللهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ “Mallarını Allah yolunda infak edenlerin hali, yedi başak bitiren ve her başakta yüz dane bulunan bir tohum gibidir. Allah, kime dilerse ona kat kat verir. Allah, (rahmet ve lütfuyla her varlığı) kucaklayan, (merhametiyle kullarına) genişlik gösterendir; (kullarının halini) hakkıyla bilendir.” (Bakara, 2/261) İşte yedi yüz, birden bire… Samimi, bir kuruş veriyorsunuz, Allah (celle celâluhu), yedi yüze ulaştırıyor onu. Bin kuruş veriyorsunuz, yedi yüz bine ulaştırıyor onu; bir milyon veriyorsunuz, yedi yüz milyona ulaştırıyor Allah (celle celâluhu).

   Yâd-ı cemîl olmak da var, lanetlenen cebbarlardan biri olarak anılmak da!..

Allah, şimdiye kadar bunu size yaptırdı. O’nun bir teveccühü idi; çok şey yaptınız. Büyük devletlerin yapamadığını yaptınız; seksen milyonluk Türkiye’nin onda birini yapamadığını, Allah, o bir avuç ama saf/temiz/duru insana yaptırdı. Değişik vesileler ile ifade edildiği gibi, yaptırdığı şeyler, yaptıracağı şeylerin en inandırıcı referansıdır. وَاللهُ يُؤْتِي مُلْكَهُ مَنْ يَشَاءُ “Allah mülkünü dilediği kimselere verir.” (Bakara, 2/247) Evet, isterseniz Âl-i Imrân sûre-i celîlesindeki ayetler ile bu hususu noktalayabilirsiniz: قُلِ اللهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَنْ تَشَاءُ وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِمَّنْ تَشَاءُ وَتُعِزُّ مَنْ تَشَاءُ وَتُذِلُّ مَنْ تَشَاءُ بِيَدِكَ الْخَيْرُ إِنَّكَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ “De ki: Allah’ım, ey mülk ve hâkimiyetin yegâne mâliki! Sen, mülkü dilediğine verir ve mülkü dilediğinden çekip alırsın; kimi dilersen aziz eder, kimi de dilersen zelil kılarsın! Sen’in elindedir ancak hayır. Şüphesiz Sen, her şeye hakkıyla güç yetirensin.” (Âl-i Imrân, 3/26)

Allah, mülkün sahibidir, o yegâne Mâlik’tir. Yegâne Melik. “Mâlikü’l-mülk” ismi, Esma-i Hüsna’dan; sona doğru zikredilen isimlerden bir tanesi. اللهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَنْ تَشَاءُ “Allah’ım, ey mülk ve hâkimiyetin yegâne mâliki! Sen, mülkü dilediğine verirsin!..” Dilediğine mülkü verir Allah (celle celâluhu). Bu, dünyevî bir şey değil; işte biraz evvelki mülahazalara bağlı, dünya adına gelen şeyin bile, seyyidinâ Hazreti Musa mantığı ile, felsefesi ile, daha doğrusu “peygamberlik firaset ve fetânet”i ile değerlendirilmesi… Kârûn gibi “Saray!” deyip, “Villa!” deyip, “Filo!” deyip, ölmeyecekmiş gibi dünyaya dört elle sarılma şeklinde değil, Hazreti Musa gibi hareket etme!.. Allah’ın binlerce salat ve selamı İnsanlığın İftihar Tablosu’nun, onun ve emsalinin üzerine olsun.

Mâlike’l-mülk… وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِمَّنْ تَشَاءُ وَتُعِزُّ مَنْ تَشَاءُ وَتُذِلُّ مَنْ تَشَاءُ “Allah’ım, mülkü dilediğinden de çekip alırsın; kimi dilersen aziz eder, kimi de dilersen zelil kılarsın!..” İnanın, Lenin, saltanatı eline geçirdiği zaman, bütün Asya’ya diş geçirdiği zaman, devamlı kalacağını zannediyordu. Dört beş sene sonra, çıktı bir tsunami, bir fırtına, kattı önüne; biraz evvelki mülahaza ile, sürükledi bir çukura. Çukura sürüklenme de var, Everest tepesinin zirvesine yükselme de var, Allah’ın izni ile.

Lenin, senelerce kaldı işin başında. Bir toplumu kendi özünden, kendi değerlerinden uzaklaştırmak için uğraştı; yattı onu düşündü, kalktı onu düşündü; hayatını onunla zehir-zemberek haline getirdi. Fakat ne oldu? Bir gün geldi, o sistem, gümbür gümbür yıkıldı. Fâni idi; fâni blokaj üzerine bina edilmişti, sağlam statiği yoktu. Sağlam statik, semâvîdir; o, peygamberlerin koyduğu statiktir. Gerçek bir blokaj, peygamberler tarafından ortaya konan blokajdır. Onun üzerine kurulmadığı için, arkadan gelen o müthiş değişimle heykelleri bir bir yıkıldı, her yerde adı silindi, lanet ile anılan cebâbireden biri haline geldi. Evet, lanet ile anılan cebâbireden biri haline geldi.

“Dünyayı, insansız, sana birkaç gün sonra teslim edeceğim!” diyen, Rus cephesinde, Hitler, 1945 yılında, şakağına kurşunu sıkmak suretiyle hayatına bir nokta koydu. Dünyasını harap etmişti zulümleriyle, i’tisaflarıyla, irtikâplarıyla, ihtilaslarıyla, şiddetleriyle, hiddetleriyle, insanları hapse atmasıyla, sürgün etmesiyle, evladı annesinden ayırmasıyla, karıyı kocasından ayırmasıyla, toplumu ayrıştırmasıyla… -Bu sözleri Picasso’ya verin, resim çizsin; karşınıza çok iyi tanıdığınız bazı devletlerin resmi çıkacaktır!..- Hitler de öyle hem dünyasını hem de ahiretini harap ederek yuvarlandı, bir çukura gitti ki, kimsenin onu oradan çıkarmaya gücü yetmeyecektir. Lanet ile anılan cebâbireden birisi de o oldu. Amnofisler ile, Ramsesler ile, Jull Sezarlar ile beraber anılıyor artık.

Öyle değil, esasen insan, yâd-ı cemil olmalı. Peygamberlerin babası Hazreti İbrahim (aleyhisselam) da bunu talep etmiş; وَاجْعَلْ لِي لِسَانَ صِدْقٍ فِي الْآخِرِينَ “Gelecek nesiller içinde iyi nam bırakmayı, hayırla anılmayı nasip eyle bana.” (Şuarâ, 26/84) demiştir. Öyle müstağnî bir insan.. dû cihandan el yuyan, “Hânümânım kalmadı!” diyen bir insan.. ateşe atılırken, Cibril’in desteğini bile istemeyen bir insan.. nâr-ı Nemrud’u berd ü selâma çeviren -Allah’ın izni ve inayetiyle- bir peygamber. وَاجْعَلْ لِي لِسَانَ صِدْقٍ فِي الْآخِرِينَ*وَاجْعَلْنِي مِنْ وَرَثَةِ جَنَّةِ النَّعِيمِ “Bana gelecek nesiller arasında hayırla anılmamı nasip buyur ve beni içinde nimetlerin kaynadığı Cennet’in mirasçılarından kıl.” (Şuarâ, 26/84-85) diye dua ediyor. “Arkadan gelen nesillerde, beni yâd-ı cemîl yap, hayırla yâd etsinler beni!” diyor. Siz, onu ortaya koyunca, zaten arkadan gelenler, yâd-ı cemîl olarak yâd edeceklerdir. O dua kabul olmuş ki, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) “salât u selam” tavsiyesi içinde, اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ، كَمَا صَلَّيْتَ عَلَى سَيِّدِنَا إِبْرَاهِيمَ، وَعَلَى آلِ سَيِّدِنَا إِبْرَاهِيمَ diyerek, günde beş vakit namazda, bir yâd-ı cemîl olarak, hoş bir anış ile anıyoruz ki, hepsinden haberdar oluyor. Hepsi -bir yönüyle- sizin defter-i hasenatınıza, bir diğer taraftan da onun defter-i hasenatına akıyor şakır şakır, gökten gelen rahmet gibi akıyor.

Bir böyle olma var; bir de arkadan gelenlere, “Ne kendi eyledi rahat / Ne halka verdi huzur / Yıkıldı gitti cihandan / Dayansın ehl-i kubur.” dedirtme var!.. Yılanların, çıyanların cirit attıkları bir yerde otağ kurma var!.. Ona “otağ” denir mi? Onların otağı da o. Mezarda rahat yok. Berzahta rahat yok. Ötesinde rahat yok!..

   “Allah’ım, tasamı, hüznümü, şikayetimi, şiddetli elemimi ve yürek yangınımı Sana arz ediyorum!..”

Öyle ise gelin, bir kere daha, فَصَبْرٌ جَمِيلٌ deyin, “Sabr-ı cemil”. قَالَ إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي إِلَى اللهِ “Hazreti Yakup, ‘Ben, bütün dertlerimi, keder ve hüznümü Allah’a arz ediyor, O’na şikâyette bulunuyorum.’ dedi.” (Yûsuf, 12/96) “Ben, dağınıklığımı, tasamı, Sana arz ediyorum!” Hazreti Şâh-ı Geylânî diyor ya: عِلْمُكَ بِحَالِي، يُغْنِينِي عَنْ سُؤَالِي “Sen’in benim halimi bilmen, beni değişik şeyler söylemekten müstağnî kılıyor. Söylemeye ne gerek?!. Hâlime bak, neye muhtacım, Sen biliyorsun!..” Koca Hazreti Yakub (aleyhisselam) إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي إِلَى اللهِ diyor. Evlatlarına karşı bunu dediği gibi, zannediyorum, daha büyük şeyler için onun yüreği her zaman “Cızz, cızz!” etmiş; her zaman Cenab-ı Hakk’a “Dağınıklığımı, tasamı Sana şikâyet ediyorum!” demiş. Hak dostları شِكَايَتِي وَكَمَدِي “şikâyetî” (şikâyetimi) ve “kemedî” (hüznümün şiddetini, yüreğimin yangınını) sözünü de ilave etmişlerdir ona ve “Sana halimi şikâyet ediyorum!” demişlerdir. إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي وشِكَايَتِي وَكَمَدِي إِلَى اللهِ “Allah’ım, tasa, hüzün, şikayet ve şiddetli elemimi, yürek yangınımı Sana arz ediyorum!..”

Bu, aynı zamanda İnsanlığın İftihar Tablosu’nun da üslubudur. Mekke’de yüz bulamayan o Güzel Yüz (sallallâhu aleyhi ve sellem), orada yüz bulamayan o Güzel İnsan, orada insanlardan yüz bulamayıp kendisini dinletemeyince, “Belki Tâif’te dinletirim, belki orada yüz gösterirler!” deyip oraya gittiği zaman, orada da çok hor muamelelere, çok hor muamelelere maruz kaldı. Ama ayrılırken, başını yere koydu, اللَّهُمَّ إِنِّي أَشْكُو إِلَيْكَ ضَعْفَ قُوَّتِي، وَقِلَّةَ حِيلَتِي “Allah’ım, kuvvetimin zayıflığını ve çaresizliğimi Sana arz ediyorum, Sana şikâyet ediyorum. Dayanamadım, demek zayıfım, demek kuvvetim o kadar benim!” dedi. اَللّٰهُمَّ إلَيْكَ أَشْكُو ضَعْفَ قُوَّتِي وَهَوَانِي عَلَى النَّاسِ، يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ أَنْتَ رَبُّ الْمُسْتَضْعَفِينَ وَأَنْتَ رَبِّي إلَى مَنْ تَكِلُنِي؟ إلَى بَعِيدٍ يَتَجَهَّمُنِي أَمْ إلَى عَدُوٍّ مَلَّكْتَهُ أَمْرِي. إِنْ لَمْ يَكُنْ بِكَ غَضَبٌ عَلَيَّ فَلاَ أُبَالِي، وَلَكِنْ عَافِيَتُكَ هِيَ أَوْسَعُ لِي. أَعُوذُ بِنُورِ وَجْهِكَ الَّذِي أَشْرَقَتْ لَهُ الظُّلُمَاتُ وَصَلَحَ عَلَيْهِ أَمْرُ الدُّنْيَا وَاْلآخِرَةِ مِنْ أَنْ تُنْـزِلَ بِي غَضَبَكَ أَوْ يُحِلَّ عَلَيَّ سَخَطُكَ. لَكَ الْعُتْبَى حَتَّى تَرْضَى وَلاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِكَ “Allahım, güçsüzlüğümü, zaafımı ve insanlar nazarında hakir görülmemi Sana şikâyet ediyorum. Ya Erhamerrahimîn! Sen hor ve hakir görülen biçarelerin Rabbisin; benim de Rabbimsin.. beni kime bırakıyorsun?!. Kötü sözlü, kötü yüzlü, uzak kimselere mi; yoksa işime müdahil düşmana mı? Eğer bana karşı gazabın yoksa, Sen benden razıysan, çektiğim belâ ve mihnetlere hiç aldırmam. Üzerime çöken bu musibet ve eziyet, şayet Senin gazabından ileri gelmiyorsa, buna gönülden tahammül ederim. Ancak afiyetin arzu edilecek şekilde daha ferah-feza ve daha geniştir. İlâhî, gazabına giriftâr yahut hoşnutsuzluğuna düçâr olmaktan, Senin o zulmetleri parıl parıl parlatan dünya ve ahiret işlerinin medâr-ı salâhı Nûr-u Veçhine sığınırım; Sen razı olasıya kadar affını muntazırım! İlâhî, bütün havl ve kuvvet sadece Sen’dedir.”

O (sallallâhu aleyhi ve sellem), kendi öyle diyordu ama onu bir de benim gibi Kıtmîr’lerin kalbine sorun!.. Parmağını kaldırdığı zaman, Kamer’i paramparça eden bir Zat; elini sürdüğü zaman, en onulmaz dertleri Allah’ın izniyle gideren bir Zat; seyyidinâ Hazreti Mesih gibi, ölülere nida ettiği zaman, onların kıyamını sağlayan bir İnsan… Bir parmak işaretiyle Everest tepesini, Lût gölünün dibine atardı. Ama orada “Allah’ım! Kuvvetim adına zaafımı Sana şikâyet ediyorum; çaresizliğini Sana şikâyet ediyorum!” demek suretiyle, bize, sıkıştığımız zaman, çaresiz kaldığımız zaman başvuracağımız teveccüh üslubunu, Allah’a teveccüh üslubunu öğretiyor.

Hazreti Üstad da bu üsluba riayet ederek diyor ya hani: “Yâ Rab! Garibem, bîkesem, zaîfem, nâtüvânem, alîlem, âcizem, ihtiyarem, Bî-ihtiyarem, el’aman gûyem, afv cûyem, meded hâhem zidergâhet İlahî!” O da öyle diyor, halini Allah’a şikâyet ediyor.

   “Tebessümle yaşa, tebessümle öl!..”

Evet, فَصَبْرٌ جَمِيلٌ “Artık bize düşen, güzelce sabretmektir.” Bir dörtlükte dendiği gibi, “Bir gül gibi, gördüğün herkese gül / Renk ve kokunla ruhlara süzül / Hep bir sevgi sembolü gibi görül / Tebessümle yaşa, tebessümle öl!” Öyle yaşayanlar var ki, ölüm geldiği zaman… Hani hocalar, hocalarımız camilerde tevbe-istiğfar yaptırırken, bir şeyler söylerler orada: “El, el ile; ayak, ayak ile, elveda/elfirâk ettiği zaman… Buyurun ol kelime-i tayyibe-i münciye-i mübareke ki: أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، وَأَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ” derler. İşte öyle; el, el ile; ayak, ayak ile elveda/elfirâk ediyor. Can, çekiliyor. Kalb, artık ayaklara kan pompalamayınca soğuma oluyor, halk arasında “Canı, ayaklarından çıktı, şimdi dizlerinde, şimdi kalçalarında, şimdi göğsünde, biraz sonra gırtlağına gelecek!..” derler. İşte böyle bir ruh haleti içinde, öyle insanlar var ki, tebessüm ediyorlar orada. Kim bilir, Hazreti Azrail veya onun yardımcıları/avenesi nasıl Cennet kılık ve kıyafetleriyle geliyorlar; belki daha orada ona müjdelerde/muştularda bulunuyorlar: “Ne mutlu sana!.. Güzel yaşadın; şimdi çok güzel bir yere gidiyorsun. O yerin darlığına bakma; o, ahiretin engin âlemlerine açılmış sadece bir kapı. O delikten geçeceksin; o delikten geçtikten sonra bir daha delik görmeyeceksin! Bir daha öyle dar bir yer ile karşı karşıya kalmayacaksın!” Tebessüm ile gidiyorlar. Bazıları da öyle ekşiyorlar ki orada, dünyada en büyük bela ve mesâib karşısındaki ekşime, onun yanında basit kalır, ona ekşime denmez; öyle ekşiyerek gidiyorlar.

Burada dinlendirmek için bir şey arz edeyim: Çoklarınızın -belki- gördüğü, bazılarınızın da duyduğu, tanıdığınız bir büyük idi. O Hazreti Pîr-i Mugân’ın -bazıları bu ifadelerden rahatsız olsalar da diyeceğim, inatlarına, “Niye diyor?!” deseler de- şem’-i tâbân, ziyâ-ı himmet, Hazreti Üstad’ın ilk talebelerinden, Ahmed Feyzi, rahmetullahi aleyh. Kıtmîr, onu iyi tanımıştı. O, namaz kılardı. “Namaz kılardı!” diyorum. Ben, hayatımda üç-dört tane namaz kılan gördüm; bir tanesi o idi. Öyle kıvranırdı ki, böyle, kalbi duracak zannederdin. Şakır şakır gözyaşları akardı. Başını yere koyduğu zaman, âdeta kaldırmak istemezdi.

Ahmet Feyzi Ağabey, vefatından bir gün evvel, o kaldığımız yere gelmişti. Bize de üç sene mahkûmiyet, bir sene de sürgün vermişti mahkeme. Teselli için, rahmetlik Atıf Hoca’yı anlattı, ağlayarak anlattı. Dedi ki: Atıf Hoca müdafaasını hazırlıyor akşam; sonra yatıyor. Ertesi gün mahkemede kendini müdafaa edecek. Sabah kalkıyor, sabah namazına; müdafaa adına yazdıklarını alıyor, bağışlayın, halk öyle der, “Cırt cırt yırtıyor!” onları. Yanındaki soruyor: “Hoca, niye yırttın müdafaanı?” Diyor ki: “Bu gece Rasûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) geldi, bana ‘Ne o Atıf? Bana gelmek istemiyor musun?!.’ dedi. Eğer beni asmaları suretiyle O’na gideceksem, O’na giderim!” Ağlayarak bunu anlattı. Sonra bizi teselli etti; “Varsın etsinler!” dedi. Ve sonra ayrıldı, Antalya’ya gitti.

Orada vefat ettiğinde, kefeni açarak yüzüne bakmışlar; “Hocam! Böyle, en tatlı tebessümlerle gülüyordu!” dediler bana. Hâlâ hayıflanırım, keşke gidip o güzel çehreye bir de ben baksaydım! Azrail, onun karşısına temessül edince, ona verdiği bişâret ile, o, tebessüm ederek ruhunun ufkuna yürüyor. Tebessüm ederek, ruhunun ufkuna yürüyor…

Nasıl yaşarsanız, öyle ölürsünüz; nasıl ölürseniz, öyle dirilirsiniz. Allah (celle celâluhu) iyi yaşamayı, iyi ölmeyi ve hayırlı şeylere mazhar olacak şekilde öyle dirilmeyi cümlemize nasip ve müyesser eylesin!..

   Hiç şüphesiz bahar gelecek, ne var ki onun bir vakt-i merhûnu vardır; hâlis mümine düşen, sabr-ı cemil ve temkîn içinde tazarru ve niyazdır.

Ne var ki,

“Asırlar var, ruhun gibi rengin de sapsarı,

Bilinmez nasıl verecek Rabbimiz kararı,

Belli halinden, sen de bekliyorsun baharı,

Ve bağrında renk renk tüllenecek lâlezârı…”

Unutmayın!.. Bir gün, dünyanın bağrında renk renk bir bahar tüllenecek. Bahar düşmanları o zaman hazan yemiş ağaçların yaprakları türünden dökülüp toprağa, gübre olacaklar! Ama bu kasvetli havanın, tsunamilerin, fırtınaların dinmesi için bir vakt-i merhûn vardır. Her şeyi tevkît eden (belli bir zamana bağlı kılan) Muvakkit, bilir onu. Cenâb-ı Hakk’ın Esmâ-i Hüsnâ’sı içinde öyle bir isim yok, fakat düşünülebilir. Belli bir vakte bağlayan, o vakti Kendi belirleyen, “Falan iş, falan zaman tahakkuk edecek; nokta konacak bu işe!” buyuran… Dolayısıyla biz bilemeyiz. O, geldiği zaman, kendi gelecek. “Gelir ise gelir, bir kıl ile, eyleme tedbir.” O’nun (celle celâluhu) tarafından, Meşîet-i İlahiye o istikamette tecelli ettiği an, hemen vücuda gelir o mesele. Şimdi, o vakt-i merhûna karşı sabretmek lazım.

“Acaba ne zaman bahar gelecek?” Herkes böyle bir beklenti içinde olabilir. “Şu gadre uğradı! Bu, zulme uğradı! Şu, ciddi i’tisaflara, irtikâplara, tagallüplere, tahakkümlere, tasallutlara, temellüklere maruz kaldı. Falanın malını gasp ettiler, haramiler gibi. Geldi üzerine oturdular; ‘Mülk, bizimdir!’ dediler, istedikleri gibi tasarruf yaptılar. Pazarlığa çıkardılar, meşherlerde teşhir ettiler, kendi hesaplarına…” Bütün bunlar karşısında, dişini sıkıp sabretmek esasen çok önemlidir. Birileri öyle yapacaklar; onlar, zulmün -bağışlayın- daniskasını irtikâp edecekler, siz de sabrın a’lâsını sergileyeceksiniz, katlanacaksınız. Böyle bir şey… “Yakın”larınızı tutup içeriye atacaklar. “Tanıdık”tır, “dost”tur, “kardeş”tir, “sempatizan”dır, “muhip”tir, “tanıyan”dır, “Hizmet’e omuz veren”dir, sizinle “aynı güzergâhı paylaşan”dır, “aynı yolda koşturup duran”dır, “aynı şehrâhta yarış yapan”dır… Her seviyede alakadar olduğunuz insanları zulme uğratacaklar. Bunların o hale maruz kaldığını, mü’min olarak sizin düşünmemeniz mümkün değil!.. Nasıl düşünmezsiniz ki!.. مَنْ لَمْ يَهْتَمَّ بِأَمْرِ الْمُسْلِمِينَ فَلَيْسَ مِنْهُمْ “Müslümanların dertlerini paylaşmayan, onlardan değildir.” O, başka bir cephenin insanı demektir.

Dolayısıyla bütün bunlar karşısında dişini sıkıp sabretmek, zordur; zehir-zemberek, fakat neticesi, şeker-şerbet. Bütün bunlar, Allah’ın izni ve inayetiyle, vakt-i merhûnu gelince savrulup gidecek. Böyle hiç erimez gibi zannettiğiniz granit gibi şeyler eriyiverecek. Bazı virdlerde de var, Ebu’l-Hasan eş-Şâzilî hazretlerinin ve başkalarının virdlerinde var; “Ateşte buzun eridiği gibi, tuz-buz olup eriyecek!” Allah’ın izni ve inayetiyle; hiç tereddüdünüz olmasın. Fakat işte ona karşı da sabretmek lazım. Yoksa “Ne zaman, ne zaman?” diye tekrar etmek ve “Böyle dua da ediyoruz, olmuyor!” demek suretiyle, O’nun takdirât-ı Sübhâniyesine itiraz nev’inden laflar etmek, düşüncelere dalmak, tasavvurlar içinde bulunmak, taakkuller içinde bulunmak, O’na karşı saygısızlık olacaktır. Bundan dolayı, “vakt-i merhûn” mevzuunda da sabırlı ve saygılı olmak lazımdır.

Başkalarının seyr-ü sülûk-i ruhânî yoluyla ulaştıkları “temkîn” duygusunu, daha şimdiden yakalayarak “temkîn” içinde hareket etme… Temkîn, seyr-ü sülûk-i ruhânîde ulaşılan son noktadır ki, aynı zamanda “mehâfet” makamına ve “mehâbet” makamına bakar; insanı “naz”dan çeker alır, “niyaz”a sevk eder; insandaki yalvarma duygusunu, tazarru ve niyaz duygusunu tetikler, Allah’ın izni ve inayetiyle.

Ve önemli şeylerden bir tanesi de şudur: Bazıları, gönül kaptıracağımız/kaptırılması gereken şeye gönlünü kaptırır; gözü hep ondadır. Cennet’in sekiz tane kapısı mü’minlere açılacak; birinde “Reyyân” olacak, birinde “Feyezân” olacak, birinde bilmem ne olacak; herkes, ameline göre bir kapıdan girecek. O sekiz kapısı birden açılsa, o Cennet’in içindeki huriler-gilmanlar görülse, akan çayların/ırmakların çağıltıları duyulsa, ağaçların üzerindeki bülbüllerin şakıması işitilse, güllerin size tebessümler yağdırdığı görülse… Sonra bir de dönseniz, burada Hizmet’e baksanız… Fakat cenderede bir Hizmet.. sıkıntılar içinde bir Hizmet.. canlar gırtlakta bir Hizmet… Tercihini o istikamette kullanan o insanlar şöyle derler: “Buraya, talimgâha, talim görmek üzere beni gönderen Sen’sin! Tezkere Sen’den geleceği âna kadar da ben kendi kendime tezkere uydurma niyetinde değilim! Sana iştiyak ile yanıp tutuşuyorum; gözüm görmüyor o Cennet’i!”

Dün, birisine birisi söylüyordu: “Kollarımdan tutsalar, bütün debdebe ve ihtişamıyla beni o Cennet’e zorlasalar, yemin de edebilirim, girmek istemem ben oraya! Şu sıkıntılı, kalbi her an durdurabilecek hadiselerin tazyikâtı karşısında, sizinle beraber o Hizmet şehrâhında yürümek üzere aranızda kalmayı Cennet’e girmeye tercih ederim! Sizin aranızda, nâm-ı Celîl-i İlâhî’nin dört bir yanda i’lâ edilmesi istikametinde…”

Evet, kesip diyeyim: اَللَّهُمَّ أَعْلِ كَلِمَةَ اللهِ فِي كُلِّ أَنْحَاءِ الْعَالَمِ، وَفِي كُلِّ نَوَاحِي الْحَيَاةِ، وَاسْتَخْدِمْنَا فِي هَذَا الشَّأْنِ، وَضَعْ لَنَا الْوُدَّ بَيْنَ عِبَادِكَ فِي السَّمَاءِ وَاْلأَرْضِ، وَاجْعَلْنَا مِنْ عِبَادِكَ الْمُخْلِصِينَ، اَلْمُخْلَصِينَ، اَلْمُتَّقِينَ، اَلْوَرِعِينَ، اَلزَّاهِدِينَ، اَلْمُقَرَّبِينَ، اَلرَّاضِينَ، اَلْمَرْضِيِّينَ، اَلصَّافِينَ، اَلْمُحِبِّينَ، اَلْمُشْتَاقِينَ إِلَى لِقَائِكَ وَإِلَى لِقَاءِ حَبِيبِكَ وَأَحِبَّائِكَ، أَبَدَ اْلآبِدِينَ، وَدَهْرَ الدَّاهِرِينَ  Allah’ım! Zâtında yüksek ve pek yüce olan kelimetullahı, kelimetülhakkı, “Lâilâhe illallah Muhammedun Rasûlullah” hakikatini i’lâ buyur, onu dünyanın dört bir yanında ve hayatın her ünitesinde gökkuşağı gibi görülür ve herkes tarafından duyulur hale getir. Bizi bu vazifede istihdam buyur. Gökte ve yerdeki kulların arasında bizim için sevgi ve hüsnükabul vaz’ et. Bizi muhlis, muhlas, muttaki, vera’ sahibi, zâhid, kurbiyete mazhar, Rabbinden hoşnut ve Rabbi kendisinden hoşnut, kalbi temizlerden temiz, Seni seven ve nezdinde sevilen, Senin likâna ve Habîbi’nin vuslatına iştiyakla dopdolu bulunan kullarından eyle. Bunları ebedî, zaman üstü, zamanı aşkın olarak istiyorum Rabbim!..

Bamteli: BAYRAM, MAZLUMLAR VE HÜZÜN

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Işık zulmeti boğa, bayram o bayram olur!..

Bu bayramlar, asıl bayramı hatırlatma adına âdeta birer tembih mahiyetinde bir misyon eda ediyorlar. Şahsî hayatımız adına, Alvar İmamı Muhammed Lütfî Efendi’nin ifadesiyle, “Mevlâ bizi affede / Gör ne güzel ıyd olur / Cürm ü hatâlar gide / Bayram o bayram olur.” “Gör ne güzel ıyd olur.” diyor, bir de “tahmîs”ini böyle yapıyor; “Bayram o bayram olur / Gör ne güzel ıyd olur.” “Îd” (ıyd) de bayram demek. “Mevlâ bizi affede / Bayram o bayram olur / Zulmetler bir bir gide / Bayram o bayram olur. // Her yana ışık yağa / Bayram o bayram olur / Işık, zulmeti boğa / Bayram o bayram olur.”

Sizin gerçek bayramınız, bu bayramların hatırlatması ile -esasen- o bayramdır: İnsanların re’fet ile, şefkat ile birbirlerini kucakladıkları, kendi şahısları, şahsî kaprisleri adına silinip gittikleri, varlıklarını -bir yönüyle- başkalarına adadıkları o mübarek günlerdir. “Eyyâmullah” denir onlara, “Allah günleri”; asıl bayram, o bayramdır.

İnsanlık, tarihin değişik dönemlerinde böyle bayramları yaşamıştır ve bu bayramlarda insanlığa serkâr olanlar da Enbiyâ-ı ızâmdır. O bayramların en büyüğünü ise, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), insanlığa yaşatmıştır. O bayramların en büyüğünü… Bir yönüyle bütün insanlığın içine/gönüllerine açılma bayramı.. gönüllerin, gönüllere açılma bayramı.. İslam’ı herkese sevdirme bayramı.. Allah’ı, herkese sevdirme bayramı.. Cenâb-ı Hakk’ın insanlara teklif ettiği sistemi, bir sevgi sistemi olarak sunma bayramı.

Onun için, bu bayram, uzun zaman değişik ellerde hep el değiştirmiş durmuş ama izafî/nisbî değişikliklere rağmen hep mevcudiyetini korumuştur. Râşid Halifeler ile -tam O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) izinden gittiklerinden dolayı- zirve yapmış. Emevîlerde belli bir yere kadar gelmiş, bazı zalimlere takılmış; Abbâsîlerde bir yere kadar gelmiş, bazı zalimlere takılmış. Orta Asya çok erken dönemde sahip çıkmış o bayrama; hemen “bayram”ın ikinci günü, üçüncü günü. Çünkü ellinci sene, bütün Asya İslam’a teslim-i silah etmiş. O dönemin, o devrin o babayiğit insanları sayesinde -âdetâ O’nun için küheylan gibi koşmaktan başka bir şey bilmeyen insanları sayesinde- mesele tâ Çin Seddi’ne ulaştırılmış, Allah’ın izniyle.

Ara sıra geceler gelmiş, ışığın yerine oturmuş. Zaten “ışık” harekete geçirilmezse, “ışık” hareket halinde olmazsa, bir yönüyle “karanlık” esastır. Kur’ân-ı Kerim’in bir ayetinde يُغْشِي اللَّيْلَ النَّهَارَ “Geceyi gündüze bürür.” (A’râf, 7/54) denmektedir. Bunların ikisi de mensup; Arapça Nahiv bilenler, anlarlar. يُغْشِي اللَّيْلَ النَّهَارَ “Leyl, nehârı, gaşyeder/kapatır.” demektir; Arapça’da, iki tane mensup, peşi peşine geldiği zaman, bir tanesi/önceki “fâil” takdir edilir. Demek ki, esas kaplayan, ortalığı kaplayan, karanlıktır, gecedir. Bu açıdan da “ışık” meşîet-i İlâhiyeye, irâde-i İlâhiyeye göre ve şart-ı âdî planında insanların iradesi ile oluşturulacak şeydir. Dolayısıyla o zaman “ışık” gelir, “karanlık”ı boğar. Hani var ya: “Nasıl olsa bir gün güneş doğacak / Çevreye yeniden nurlar yağacak / Dağ-dere, ova-oba bucak bucak / Işık gelip karanlığı boğacak…”

   “Nasıl olsa bir gün güneş doğacak; ışık gelip karanlığı boğacak!..”

Hiç inkisara düşmemek lazım!.. Hâl-i hazırdaki tablonun karanlığına yenik düşmemek lazım!.. Siz, bu mevzuda iradenizin hakkını vermezseniz, karanlığın kündesine gelirsiniz, el-ensesine gelirsiniz. Bir kere de o, tepeye bindi mi, bir daha da inmek istemez. Çünkü karanlığın arkasında Şeytan vardır. Bu espriyi yanlış anlayan ve düalizme inananlar, “Hürmüz ve Ehrimen” filan demiş, nur-zulmet ikilemine/düalizmine inanmışlardır. İkisini de hâkim, müessir ve birbirine karşı koyacak güçte farz etmişlerdir. Çünkü o karanlığın, ortalığı karartmanın, gönülleri karartmanın, ümitleri söndürmenin, “recâ” hissini tahrip etmenin arkasında, Şeytan ve Şeytan’ın avenesi vardır.

O avene de bazen bilinmeyerek, birer mübarek insan gibi, serkâr-ı mü’minîn gibi alkışlanır, takdir edilir. Yığınlar, farkına varmadan, “kalb”e bakacaklarına “dil”e bakarlar. “Dil” esasen Farsça “gönül” demektir; fakat onlar sadece o “dil”in tercümanı olan “lisan”a bakarlar. Lisan da Arapçadır; biz, bir “dil” demişiz, “kalb” yerinde kullanmışız onu; çok doğru. Kalbin yerine oturmuş dil (lisan). Dolayısıyla da onu iyi kullananlar, iyi demagoji yapanlar, iyi diyalektik yapanlar, pragmatist hareket edenler, Makyavelist hareket edenler, yığınları/kitleleri kandırmış, arkalarından sürüklemişlerdir. “Câmi” demişlerdir, “mihrap” demişlerdir, “tekke” demişlerdir, “zaviye” demişlerdir. Ama bunları abdestli yapmışlar mıdır, yapmamışlar mıdır, belli değil!.. Yalan söylemeye açıktır bu dil. Onun için Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Bu iki dudak arasındaki unsur mevzuunda Bana söz verin, Ben de size Cennet hususunda söz vereyim!” diyor. Dil, öyle bir unsur. Dil, kalbin yerine oturunca bir yönüyle vicdanın aydınlık ufkunu karartıyor; latife-i Rabbâniyenin dili kesiliyor, his ölüyor, şuur felç oluyor. Dolayısıyla vicdan, mekanizmasıyla âdeta yıkılıyor orada, kündeye geliyor.

Evet, değişik zamanlarda, o Şeytanî durum hâkim olmuştur. Fakat Allah, meşîet-i Sübhâniyesiyle Enbiyâ-ı ızâmı göndermiş, Müceddidîn-i fihâmı göndermiş; hiçbir dönemi peygambersiz veya mürşidsiz bırakmamıştır. Efendimiz’den sonra (sallallâhu aleyhi ve sellem), Peygamber yoktur; bu, açık ve kesindir. O (aleyhissalâtü vesselam) hem “Hâtem” (mühür, son), hem “Hâtim” (Mühür basan) hem de “Hâtim” (hitâma erdiren, bitiren)dir. Ama o dava-i Nübüvvetin vârisleri vardır. Başta O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) dört halifesi olmak üzere Ömer İbn Abdülazizlerden alın da Ebu Hanife’lere, İmam Şâfiî’lere, İmam Mâlikî’lere, Ahmed İbn Hanbel’lere, Hazreti Şâh-ı Geylânî’lere, Muhammed Bahauddin Nakşibendî’lere, Mustafa Bekrî Sıddıkî’lere, Necmeddin-i Kübrâ’lara, Hazreti Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî’lere ve onlardan bu güne kadar “silsile-i zeheb”te (altın zincir halkalarında), “silsile-i fidda”da (gümüş zincir halkalarında), “silsile-i cevher”de (cevher zincir halkalarında) namları zikredilen ne kadarı sâlih zat varsa… Onlar, değişik dönemlerde âdetâ birer fecir gibi doğmuşlar; insanlığın maşrığında mustatil bir fecir gibi tulu etmişler ve insanları yeniden ümide/recâya çağırmışlardır, Allah’ın izni ve inâyetiyle.

Dolayısıyla her zaman karanlık, ışığa yenik düşmüştür, Allah’ın izniyle. Karanlık asıl olduğu halde, aslı yenmiştir fer’, O’nun (celle celâluhu) yaratmasıyla ve insanların şart-ı âdî planında iradeleriyle/ortaya koyduklarıyla. Belki bir gün yine o günler gelir. Zulmet, künde yemiş gibi yere serilir, Allah’ın izniyle. İnsanlarda ötelere ait metafizik gerilir, gerildikçe gerilir. Ve ölü ruhlar -üç asırdan beri ölü ruhlar, mezar-ı müteharrikler- bir bir dirilir. Dolayısıyla, yeryüzünde yaşama hakkı olmayanlar da gider, toprağa gömülürler; onların hepsi mi’adlarını doldurur, zinciri boşalan, zembereği boşalan, -şimdi- pili biten saatler gibi…

Eskiden saatler, zemberek ile işlerdi; ondan evvel ne ile işlerdi, bilmem. Onun için Gönenli Mehmet Efendi söylüyor da kime ait bilmem: “Saatin zinciri bitince eylemez tık tık / Vakt-i merhûnu gelince ruha derler çık çık / Hakk’a kulluk eyle zira / Ahirette dinlemezler hınk mınk…‎” Evet, saatin pili bitince veya zemberek boşalınca, bütün çarklar durur orada. Ne ibreler işler, ne balans bir şey ifade eder; durur. Belki öyle olan insanlar, “Neden durdu?!” diye kudurur. Fakat Allah’a dayanmış, sa’ye sarılmış, hikmete râm olmuş insanlar da o doğru yollarında hiç durmadan yürür durur.

Şimdi bir kısım gulyabaniler, değişik köşe başlarını tuttular, engel olmak, geçerken size çelme takmak istiyorlar. Yaptığınız bu “ışık ocakları”nı söndürmek istiyorlar. Eğer bu işin arkasında o Kudret-i nâmütenâhiye varsa, İrade-i nâmütenâhiye varsa, Meşîet-i nâmütenâhiye varsa, onların işleri akametle sonuçlanacaktır; Allah’ın izni ve inayetiyle, siz bu işi güneşin doğup-battığı her yere kadar götürecek ve Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ı hoşnud edeceksiniz.

İşte, “Güneş yeniden doğa / Bayram, o bayram olur // Işık, zulmeti boğa / Bayram, o bayram olur.” Kurban ve Ramazan bayramları, o asıl bayramı sadece mikro-planda göstermektedirler. Ama bunlar da güzeldir; hâşâ hafife almıyorum. Bununla beraber, bu bayramlar, bizim şahsımızı, uhrevî-dünyevî şahsî hayatımızı alakadar eden şeylerdir. O bayram ise, bütün insanlığı alakadar eden bir bayramdır; gerçek bayram, o bayramdır. Allah, o bayram ile sizlerin içinize inşirah salsın, inşaallah.

   Bayram gibi mübarek zaman dilimlerinde mazlumlar için daha bir yana yakıla inleyip dua etmek lazımdır!..

Bir yanıyla, şimdiye kadar zaten yaptığımız bir şey vardı: Hep Cenâb-ı Hakk’ın o “mazlum”ları, “mahkûm”ları, “mağdur”ları, “mehcûr”ları, aynı zamanda “mescûn”ları (kendini hapishanede bulanları), “fârrîn” diyoruz, zalimlerin şerlerine maruz kalmamak için ülkesini terk edenleri, “muhâcir”leri hürriyetlerine kavuşturması için dua ediyoruz. اَللَّهُمَّ إِطْلاَقِ سَرَاحِ إِخْوَانِنَا الْمَظْلُومِينَ وَالْمَحْكُومِينَ وَالْمَغْدُورِينَ وَالْمَهْجُورِينَ وَالْمَسْجُونِينَ وَالْفَارِّينَ وَالْمُهَاجِرِينَ وَالْمَوْقُوفِينَ وَالْمُضْطَرِّينَ وَالْمُسْتَضْعَفِينَ اَللَّهُمَّ أَطْلِقْهُمْ سَرَاحًا؛ اَللَّهُمَّ إِطْلاَقِ سَرَاحِ هَؤُلاَءِ تُغْنِينَا بِهِ عَنْ إِطْلاَقِ سَرَاحِ مَنْ سِوَاكَ diyoruz. “Allah’ım! Bütün bu kement vurulmuş, ellerine-ayaklarına zincir vurulmuş.. bir yönüyle hürriyetleri ellerinden alınmış.. -Usûl-i hamse’ye ilaveten “hürriyet”; usûl-i sitte oluyor onunla. Hürriyetleri ellerinden alınmış- çocuklarından koparılmış, eşlerinden koparılmış… Allah’ım! Ne olur bu mağdurlara, bu mazlumlara, bu mehcûrlara, bu mahrumiyet içinde, ma’zûliyet içinde yaşayanlara Sen bir ferec, bir mahreç ihsan eyle!” falan diye hep yalvarıp durdunuz, yalvarıp duruyoruz. Burada şahsıma nispet etmek suretiyle söylemek istemem. Bir fazileti kendine nispet etmek de bir gurur olabilir. Fakat insanlık vazifesi olarak, size yemin ederim, tespihimi elime alıp defaatla, belki yüz defa dediğim de oluyor, arkadaşlarımdan bazıları da diyorlar bunu.

Bunun gibi وَاللهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ “Allah, seni bütün insanlardan koruyacaktır.” (Mâide, 5/67) ilahi vaadini zikrediyorum. “Allah’ım, asâleten Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) koruduğun gibi, ne olur, ‘Evime baskın yapacaklar, beni de derdest edip götürecekler!’ endişesiyle yaşayan o insanları da Sen sıyanet buyur!” diyorum. وَجَعَلْنَا مِنْ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ سَدًّا وَمِنْ خَلْفِهِمْ سَدًّا فَأَغْشَيْنَاهُمْ فَهُمْ لاَ يُبْصِرُونَ “Hem önlerinden hem arkalarından bir set yaparak, öylesine çepeçevre sardık ki, artık hiç göremezler onlar.” (Yâ-Sîn, 36/9) ayetini anıyorum. “Allah’ım, Sen’in o sevdiğin, ‘Habibim!’ dediğin ve bizim de Mahbubumuz olan -Allah, gönülden sevmeye bizleri muvaffak buyursun!- Habîb-i Edîb’inin (sallallâhu aleyhi ve sellem) evini kuşatmış kefere ü fecerenin içinden وَجَعَلْنَا مِنْ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ سَدًّا وَمِنْ خَلْفِهِمْ سَدًّا فَأَغْشَيْنَاهُمْ فَهُمْ لاَ يُبْصِرُونَ deyip görülmeden sıyrıldığı gibi, arkadaşlarıma da görünmeden sıyrılmalarını lütfeyle!” diye dua ediyorum.

Evet, zaten yalvarıp duruyordunuz; aklınıza gelen şeyler sizin -zannediyorum- bir tevhidnâmelik oldu. Söylüyorsunuz aklınıza gelen şeyleri, hep dua ediyorsunuz. Fakat bazı günler var ki, o günlerde Cenâb-ı Hakk’ın rahmet kapıları ardına kadar açılır. Mesela dün Arefe idi, millet Arafat’taydı. Sizin de aklınıza gelmiştir, ellerimi kaldırırken dedim ki: “Yâ Rabbi! Bu ellerin orada kalkmaya liyakati yok ama orada Sana kalkan ellerin yanında bunları da kabul et. Benim isteğim nefsim adına değil; nefsim adına istemiyorum istediğimi, ‘Beni Cennetine koy!’ demiyorum, ‘Huri-Gılman ver!’ demiyorum ben. O mazlum, o mağdur, o mehcûr kardeşlerimi çok önemli bir esas olan hürriyetlerine, insanca yaşamalarına kavuştur!”

Hac vazifesini eda edenler, gece Müzdelife’ye gittiler, gece uyumuyorsam şayet onu da bir fırsat olarak değerlendirmeye çalıştım: “Allah’ım! Sen, Efendimiz’in üç defa isteğine ‘Hayır!’ buyurmuştun; fakat orada (Müzdelife’de) isteklerini kabul buyurdun. Ne olur, oradakilerinin kabul ettiklerin istekleri arasında, bizim de bu isteğimizi kabul buyur! Ve sonra Kâbe’yi tavaf edenler, her dönüşlerinde günahlarından bir kısmını dökenler, orada aklanan-pâklanan insanlar arasında, ne olur, lütuf, rahmet, utûfet teveccühünle bu mağdurlara, bu mazlumlara da lütfunla teveccüh buyur. Biz biliyoruz ki, Sen’in yaptığın her şeyde bir hikmet vardır! ‘Her işte bir hikmeti vardır / Abes fiil, işlemez Allah.’ Bizi arındırmak için yapıyorsun, bizi dünya ile entegrasyona geçirmek adına yapıyorsun, dünyanın değişik yerlerine, o hak ve hakikat bayrağını/sancağını/livâsını dalgalandırmak için dağıtıyorsun. Sen, bunun için yapıyorsun, boşuna değildir, her işte hikmetin vardır Sen’in. Bize de bu mevzuda sabr-ı cemil ihsan eyle! إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي إِلَى اللهِ Tasamızı-dağınıklığımızı sadece Sana arz edelim, aynı zamanda Sana niyazda bulunalım!”

Zaten bunlar hep yapılıyordu ama işte bir Arefe günü öyle dua etmek, bir bayram gününü öyle değerlendirmek… Bugün oturup-kalkarken dudaklarımızdan hep o türlü şeylerin dökülmesi… Bir “eşref-i saat”e, “eşref-i dakika”ya rastlayabilir. O Hazreti Pîr’in ifade ettiği, “Bir ân-ı seyyale vücud-u münevver, milyon sene bir vücud-u ebtere müreccahtır.” Bir anda çok ciddi bir konsantrasyon olabilir. Öyle bir hal olur ki, hakikaten, hani kendi ufkum itibarıyla, o üst seviyedeki durumu düşünmeye bile gücüm yetmez; fakat Allah (celle celâluhu) tarafından görülüyor olma mülahazası… Görüyor bizi. Elimi kaldırdığımı, vurgulamalarımı, ses tonumu duyuyor ve görüyor. İşte bu mülahaza ile diyeceğin şeyleri diyorsun; tam konsantrasyon… Bu defa senin dilin -esasen- kalbinin emrine giriyor. Dil, kalb adına yalan söylemiyor; kalbin emrine giriyor; latife-i Rabbâniyenin, daha doğrusu vicdanın sözcüsü haline geliyor. “Vicdan, yalan söylemez!” diyor Hazreti Pîr-i Mugân.

İşte, öyle bir ân-ı seyyâle yakalanabilir; hemen “tık” diye o esnada “Evet!” denir duaya, “tık” diye “Evet!” denir. Siz öyle dediğiniz zaman, Mele-i A’lâ’nın sâkinleri vardır, onlar da size iştirak ederler. Siz zannediyor musunuz ki, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) toprağın altında -birilerinin zannettikleri gibi- ölüler, toprağın altında çürüyüp gittiler?!. O (sallallâhu aleyhi ve sellem), “vücûd-i necm-i nûrânî”siyle her zaman sizin saflarınızın arasında bulunabilir. Her zaman, kendisine gönülden, delice bağlı olanların saflarının arasında bulunabilir; rüyalarına girebilir. Ashâb-ı Bedir, girebilir. Münzelîn ve Müsevvimîn, sizinle beraber olabilirler. İşte bunların el kaldırıp, Cenâb-ı Hakk’a teveccüh ettiği bir âna rastlayabilir sizin teveccühleriniz.

Onun için hiçbir ânı boş geçirmemek lazım. Bir vesile ile -min gayri haddin- arz etmeye çalıştığım gibi, ne olur yani, gezerken bile اَللَّهُمَّ فَرَجًا وَمَخْرَجًا * اَللَّهُمَّ نَصْرًا قَرِيبًا، وَفَتْحًا مُبِينًا، فِي أَقْرَبِ أَقْرَبِ أَقْرَبِ أَقْرَبِ آنٍ، وَ فِي أَوْسَعِ أَوْسَعِ أَوْسَعِ إِطَارٍ؛ بِحَيْثُ مَا لاَ عَيْنٌ رَأَتْ، وَلاَ أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلاَ خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ deyin. “Allah’ım! Bir Nusret-i karîb, yakın zamanda bir nusret! Allah’ım! Yakın zamanda engin bir fütuhat; din-i Mübin-i İslam adına ve hafife alamayacağımız tarihî değerlerimizi dünyaya duyurma adına, Allah’ım, engin bir fütûhât! En yakın, yakınlardan da yakın bir zaman ve en geniş, genişlerden de geniş bir çerçevede.” بِحَيْثُ مَا لاَ عَيْنٌ رَأَتْ، وَلاَ أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلاَ خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ ifadesi de bir kudsî hadisten iktibas. “Allahım, ‘Kullarıma öyle sürpriz nimetler hazırladım ki, ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne de insanın hatırına gelmiş!’ buyurduğun gibi, işte öyle sürpriz şekilde olsun. Allah’ım, çünkü Sen’in gücün her şeye yeter!” اَللَّهُمَّ إِنَّكَ سَمِيعٌ قَرِيبٌ مُجِيبٌ بَصِيرٌ، وَإِنَّكَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ، وَبِاْلإِجَابَةِ جَدِيرٌ * رَبِّ يَسِّرْ وَلاَ تُعَسِّرْ “Allah’ım, şüphesiz Sen, herkesi ve her şeyi işiten Semi’, herkese ve her şeye yakın Karîb, her çağrıya icabet eden Mucîb, her şeyi gören Basîr’sin; muhakkak Sen her şeye gücü yeten Kadîr’sin. Dualarımıza icâbet etmek Sana ne de çok yakışır!.. Rabbim, kolaylaştır, zorlaştırma!..”

Evet, O (celle celâluhu) murad buyurduğu her şeyi, o “kün, fe-kân” tezgâhında hemen ortaya koyar. “Kün, fe-kân tezgâhı” tabirini kullanırlar, dilimizde nesirde ve şiirde. إِنَّمَا أَمْرُهُ إِذَا أَرَادَ شَيْئًا أَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ “O bir şeyi murad buyurduğu zaman O’nun yaptığı iş, sadece ona “Ol” demekten ibarettir, o şey de hemen oluverir.” (Yâ-Sîn, 36/82) beyanındaki “Kün, fe-yekûn” ifadesinden; “O (celle celâluhu) ‘Ol!” deyiverdi, o da hemen arkasından oluverdi!” O (celle celâluhu), bir kere “Ol!” deyiverdi mi, hemen arkasından oluverir, Allah’ın izniyle. Geriye dönelim: Şimdiye kadar “Ol!” dediği ve oluveren şeyler, bundan sonra “Ol!” dediğinde oluverecek şeylerin -aynı zamanda- en inandırıcı referansıdır.

   Ey kalbi kırıklara maiyyetini vaad buyuran Rabbimiz!.. Arakan’dan Şam’a kadar koca bir coğrafyada ve özellikle ülkemizde mazlumlara reva görülenler karşısında kalblerimiz kırık!..

Diğer bir husus, bayramları böyle zevk u sefâ ve keyifli bir havada geçirme meselesi… Cenâb-ı Hak, yine kudsî hadisinde buyuruyor: أَنَا عِنْدَ الْمُنْكَسِرَةِ قُلُوبُهُمْ “Ben, kalbi kırıklarla beraberim.” أَنَا عِنْدَ الْمُنْكَسِرَةِ قُلُوبُهُمْ Bu beyana saygının ifadesi olarak biz de şöyle diyebilelim: هَا نَحْنُ مُنْكَسِرُو القُلُوبِ ، هَا نَحْنُ مُنْكَسِرُو القُلُوبِ “İşte hepimizin kalbi kırık. İşte biz de kalbi kırıklarız!..” Kardeşlerimize, mü’minlere reva görülenler karşısında… Arakan’daki insanlardan Şam’daki insanlara ve ülkemizdeki, mübarek ülkemizdeki insanlara kadar… Analarla dolu, burcu burcu, pühür pühür şefkatin yukarılara doğru yükseldiği Anadolu.. analarla dolu o ülkede ağlayan analar, çığlık çığlık bağıran çocuklar… Ve bunlardan ayrı düşmüş, cüdâ düşmüş, inleyen insanların ülkesi. O ülke adına hüzün duymak, kalbin kırılması… هَا نَحْنُ مُنْكَسِرُو القُلُوبِ Ee ne diyeceksiniz sonra? Bu, bir yönüyle hâli arz idi; burada bir de dua/taleb: اَللَّهُمَّ اجْبُرْ كَسْرَنَا “Ne olur, bu kırığımızı sar, sarmala, bir sargı ile!..”

Bilindiği üzere, وَعَلَى الثَّلَاثَةِ الَّذِينَ خُلِّفُوا حَتّٰى إِذَا ضَاقَتْ عَلَيْهِمُ الْأَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ وَضَاقَتْ عَلَيْهِمْ أَنْفُسُهُمْ وَظَنُّوا أَنْ لَا مَلْجَأَ مِنَ اللهِ إِلَّا إِلَيْهِ “Ve (Allah o tevbeleri) geri bırakılan üç kişinin de tevbelerini kabul etti. Yeryüzü, genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları kendilerini sıktıkça sıkmıştı. Nihayet Allah’tan yine Allah’a sığınmaktan başka çare olmadığını anlamışlardı.” (Tevbe Sûresi, 9/118) âyet-i kerimesi Tebûk Seferi’ne iştirak etmeyen üç kişi hakkında nâzil olmuştu. Ka’b İbn Mâlik, Hilal İbn Ümeyye ve Mürâre İbnu’r-Rabî’, Efendimiz’le sefere katılmadıklarından, elli günlük bir tecride mahkûm edilmişlerdi de قَدْ ضَاقَتْ عَلَيْنَا اْلأَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ وَضَاقَتْ عَلَيْنَا أَنْفُسُنَا “Yeryüzü bütün genişliğine rağmen daraldıkça daraldı; sadırlarımız ve nefislerimiz bizi sıktıkça sıkmaya başladı.” dediler. “Nefislerimiz bize dar gelmeye, yer -genişliğine rağmen- bize dar gelmeye başladı.”. Meseleyi öyle hissetme ve ondan sonra da, ıztırar halimizi dillendirerek şöyle deme: يَا مَنْ يُجِيبُ الْمُضْطَرَّ اِذَا دَعَاهُ وَيَكْشِفُ السُّوءَ؛ هَا نَحْنُ مُضْطَرُّونَ، قَدْ ضَاقَتْ عَلَيْنَا الْاَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ، وَضَاقَتْ عَلَيْنَا اَنْفُسُنَا، وَأَنْتَ مَلْجَأُنَا وَرَجَاؤُنَا “Ey darda kalanların, canı gırtlağına dayananların, dergâh-ı ulûhiyetinin kapısının tokmağına dokunanların çağrılarına icabet buyuran Allah’ım! Hâl-i pür-melâlimiz Sana ayân.. canlarımız gırtlakta ve son kelime dudakta. Hak duygusunun gönlümüzde hâsıl ettiği heyecan ve hafakandan, bâtıl duygu ve düşüncesine karşı koyma cehdi ve gayreti sebebiyle, yeryüzü bütün genişliğine rağmen daraldıkça daraldı; sadırlarımız ve nefsimiz bizi sıktıkça sıkmaya başladı. Ne olursun bizlere tez zamanda ferec ve mahreç nasip buyur! Sensin yegâne sığınağımız ve ümit kaynağımız!..”

Evet, هَا نَحْنُ قَدْ ضَاقَتْ عَلَيْنَا اْلأَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ، وَضَاقَتْ عَلَيْنَا أَنْفُسُنَا “Yeryüzü bütün genişliğine rağmen daraldıkça daraldı; sadırlarımız ve nefislerimiz bizi sıktıkça sıkmaya başladı.” Amma, وَأَنْتَ مَلْجَأُنَا وَرَجَاؤُنَا “Sen, dayanağımızsın ve tek ümit kaynağımızsın!” deme… Bir de meselenin bu yanı var. Onların üzüntüsünü paylaşma… Çünkü hadis-i şerifte buyuruyor Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm: مَنْ لا يَهْتَمُّ بِأَمْرِ الْمُسْلِمِينَ فَلَيْسَ مِنْهُمْ “Müslümanların derdini onlarla paylaşmayan, o derdi aynen yaşamayan, onlardan değildir!” Ayrı çizgide gidiyor demektir; o kategoride mütalaa edilemez, deniyor. Öyle ise ikinci mesele o. Siz onlar için bu iç üzüntüyü, kederi tasayı duyacaksınız; bir yönüyle ye’se düşmemek, inkisar yaşamamak kaydıyla; bir yönüyle “aktif sabır” ve aynı zamanda “aktif recâ” hissiyle. Aktif recâ hissiyle dolu olma fakat o hüznü de yaşama… Bu da meselenin bir diğer yanıdır.

Cenâb-ı Hakk, ne zaman inayet ve rahmet kapıları açar, sizi ve onları beraber kucaklar, kucaklaştırır; ne zaman sarmaş-dolaş olursunuz?!. Telefon ekranlarında, şimdi gördüm, çok memnun oldum, sevindim; bir de bunu gerçekten yaşamak var. O tedâî ettiriyor. Gerçekten, elli senelik arkadaşlarımla telefon ile görüşürken, mesele noktalanırken, sözün kafiyesi, ağlama ile konuluyor; kelimenin yarısı orada kalıyor, yarısı ancak bana ulaşabiliyor. Bugün de yine kaç kişide öyle oldu; kaç kişi sözünün sonunu getiremedi, söz şiirinin kafiyesini koyamadı. Bir de öyle sarmaş-dolaş olma, öyle bir bayram yaşama var!.. Allah, böyle bir bayram yaşatsın!..

   Tasalanmayın; Allah’a gerçekten inanıyorsanız, potansiyel olarak üstünsünüz; o alçaklıkları size yapan kimselerdir asıl alçak olanlar!..

Bir diğer mesele, onları düşünerek değişik yerlerde tüten ocaklar oluşturma, Allah’ın izni ve inayetiyle. Şimdi “muâvenet” diyorlar; bazıları, “himmet”e antipati duymaya başladılar. Millet, bu mevzudaki o yüksek “îsâr ruhu” ile, o okulları yaptı, o vakıfları kurdu; Türkiye’nin içinde ve Türkiye’nin dışında binlerceye ulaştı. Orada yetişen insanlar, sigara içmediler, uyuşturucu kullanmadılar, bohemliğe düşmediler; ahlaklı ve mazbut idiler. Şimdi ise, uyuşturucu, elini-kolunu sallaya sallaya ilk mektebe kadar giriyor; kendisine parola sorulmadan her yere girebiliyor. Hâlbuki o müesseseler öyle güzel eğitim veriyordu. Bir yönüyle “Tekke”nin, “Medrese”nin, “Mekteb”in fonksiyonunu, bu müsellesin (üçlü saç ayağının, üçgenin) fonksiyonunu birden edâ eden o müesseselerin kapılarına kilit vuruldu. Dolayısıyla oralardaki ışık, söndürülmeye çalışılıyor; fakat başka şekilde, Allah’ın izni ve inayetiyle, yanacak onlar yine.

Evet, muavenet… Şimdi, elimizden geldiğince, Hazreti Pîr’in dediği gibi, “Tatmaya izin var, doymaya yok!” esprisine bağlı yaşamalıyız; kendi hayatımızı biraz daha ekonomik hale getirerek, iktisadî hale getirerek. Şimdiye kadar ayda bin dolar ile geçiniyor idiysek, örnek olarak arz ediyorum, bundan sonra yedi yüz elli veya sekiz yüz ile geçinip iki yüzü de “muâvenet” için ayırmak.. bir yolunu bulup orada akraba ve taallukatımıza, yakınlarımıza, mağdurlara, mazlumlara, mehcûrlara, yurt dışında -bir yönüyle- başlarını sokacak yer arayan insanlara mürüvvetkerâne yardım etmek.. onların imdadına koşmak. Bu da günümüze göre bir “îsâr ruhu” sergilemek demektir. “Îsâr ruhu”, başkalarını yaşatma hissiyle yaşama demektir; “Yaşayacaksam, başkaları için yaşamalıyım, kendim için değil!” mülahazasına bağlı olmaktır. Bir de bu “muâvenet” mevzuu; onlar için yapılması gerekli olan şey. Bu, üç oldu.

Bir dördüncü husus; ulaşabiliyorsak, değişik yollar ile, o mazlumlara ümit kaynağı olacak solukları ulaştırmak. Şimdi telekomünikasyon imkânları yaygın ama Türkiye’de sizin hissiyatınıza tercüman olan bütün kaynaklara kilit vurdular; demir parmaklıklarını kırdılar, SS’ler gibi. Dolayısıyla onlara muhalif, hakka muvafık bütün sesler kesildi. Bu açıdan da o insanlara “ümit-bahş olan ses” ulaştırma, çok zor.

Ama günümüzde değişik yollar var. Ben o teknolojiyi bilmiyorum; arkadaşlar adlarını söylüyorlar, onları bile belleyemedim. “İnternet” ile oluyor, yok “Facebook” falan diyorlar, bir şey diyorlar, bilmem televizyon nesi diyorlar, nesi diyorlar… Telefonlar ile alma işine kadar, bu mevzuda onları moralize edecek, rehabiliteye tâbi tutacak veya rehabilitede bulunacak şekilde kuvve-i maneviyelerini sağlamak lazım. Nihayet onlar da insan. Fakir de iki-üç defa öyle yerlere düşmüştür, orada herkes moralini koruyamayabiliyor. İman dairesi içinde ayaklarını çok sağlam yere basan bir insan, tahliye günü geldiği zaman -hapishanede beraber idik- “Tahliye edildin!” denildiğinde yerinden kalkamamıştı. Hâlâ rahmetliği bugün gibi hatırlarım; kucaklayıp ben kaldırdım yerinden, “Tahliyen geldi senin, sen çık!” diye. Askerî cezaevinde yine öyle; intihar etmeyi düşünen insan vardı. Öyle moral bozucu şeyler olur. Öyle bir despotizma hâkimdir ki orada. Dövmeler, vurmalar, “yat-kalk”lar… Şimdi bütün bunlar öyle moral bozucu şeyler ki!.. Bu demoralizeye karşı, şayet siz diğer taraftan onları moralize etmezseniz, kuvve-i maneviyeleri kırılır; sarsılırlar, yolunuzda yürüdüklerinden dolayı pişmanlık duyarlar. O fırsatı vermemek lazım; hangi yolla onlara ulaşılacaksa, onlara ulaşıp kuvve-i maneviyelerini takviye etmek lazım.

Hâsılı, وَلاَ تَهِنُوا وَلاَ تَحْزَنُوا وَأَنْتُمُ الأَعْلَوْنَ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ “Gevşekliğe düşmeyin; zinhar, tasalanmayın; gerçekten Allah’a inanıyorsanız, potansiyel olarak üstünsünüz!” (Âl-i İmrân, 3/139) Gevşekliğe girmeyin, tasalanmayın! وَأَنْتُمُ الأَعْلَوْنَ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ Siz, yükseksiniz!.. O alçaklıkları size gösteren/yapan insanlar, esas alçak onlardır!.. وَأَنْتُمُ الأَعْلَوْنَ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ Yürekten Allah’a inanmışsanız, siz, â’lâsınız!.. Çünkü اَلْحَقُّ يَعْلُو وَلَا يُعْلَى عَلَيْهِ Hak, her zaman yüksektir; hiçbir şey, onun üstüne çıkıp â’lâlığa dem tutamaz, a’lâlık sevdasında bulunamaz! Vesselam.

Bamteli: SAĞLAM İNSAN KITLIĞI

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Bağdatlı Ruhî der ki:

“Gör zâhidi kim, ‘Sâhib-i irşâd olayım!’ der;

Dün mektebe vardı, bugün ‘Üstâd olayım!’ der.”

“Zâhid” kelimesinin yerine, zâhide yüklenilen mana itibarıyla, “derviş” demeyi tercih ediyorum, vezin bozulmuyor. “Gör dervişi kim, ‘Sâhib-i irşâd olayım!’ der / Dün mektebe gitti, bugün ‘Üstâd olayım!’ der.”

   Her sesten ürken ve her sayhadan pirelenen dev görünümlü, içi boş kütükler ama halkı illüzyonlarıyla sürükleyip felakete götürürler.

Evet, şimdiye kadar öylelerine -okumak suretiyle o türlü sevdalara tutulanlara- “diplomalı cahiller” dendi. Diplomalı cahil, diplomasız cahilden daha tehlikelidir; çünkü o, insanları, avamı, yığınları, sürüleri kandırabilir. Bunca diz çürütmüş, bunca rahlede -eskidendi “rahle”- sıralarda oturmuş, tahtalara bakmış, kitaplar karıştırmış, fihristlerle uğraşmış, intihallerde bulunmuş, başkalarından aldığı şeyler ile kendisi için bir şeyler örgülemiş… Ve böylece avam için bunlar birer illüzyon olmuş; uyumuş ve onların arkasından sürüklenmişler.

Dolayısıyla şimdiye kadar onlar (diplomalı cahiller), diğerlerinden (diplomasız cahillerden) daha tehlikeli olmuşlardır. Diğerleri saf kalb, temiz beyan, duru düşünce; küçük bir mürşîd bulunca, hemen derlenip-toparlanıp kendilerine gelmişlerdir. Fakat onların iğfal ettikleri ve arkalarından sürükledikleri insanları yola getirmek, çok zor olmuştur. Şimdiye kadar değişik tiranların arkasından sürüklenen insanlar, hep bu türden insanlardır. Bunlar, onların zâhirî şatafatlarına, ihtişamlarına, görünüşlerine aldanmışlardır.

Kur’an-ı Kerim, (halkı dış görünüşleriyle aldatan) münafıkları o durumları ile, değişik yerlerde serdediyor, nazara veriyor. Ezcümle şöyle buyuruyor: وَإِذَا رَأَيْتَهُمْ تُعْجِبُكَ أَجْسَامُهُمْ وَإِنْ يَقُولُوا تَسْمَعْ لِقَوْلِهِمْ كَأَنَّهُمْ خُشُبٌ مُسَنَّدَةٌ يَحْسَبُونَ كُلَّ صَيْحَةٍ عَلَيْهِمْ هُمُ الْعَدُوُّ فَاحْذَرْهُمْ قَاتَلَهُمُ اللهُ أَنَّى يُؤْفَكُونَ “Onları gördüğün zaman kalıp ve kıyafetleri hoşuna gider. (Öyle bir ton ve üslûpla konuşurlar ki,) konuştuklarında sözlerine kulak verirsin. Gerçekte ise onlar, duvara dayalı giydirilmiş kütükler gibidir. (Hain oldukları için hep korku içinde yaşar ve bu sebeple kulaklarına giden) her bağırtıyı kendi aleyhlerinde sanırlar. Düşmandır onlar, dolayısıyla onlara karşı dikkatli olun. Allah canlarını alasıcalar! Nasıl da sürekli sapkınlık içinde bâtıl davalar peşinde koşturuluyorlar.” (Münafikûn, 63/4)

Şekil, şemâil, kıyafet.. ayna karşısında kendilerini şekillendirme, elbiseleriyle görünür hale gelme.. beyanları ile kandırma, tumturaklı ifadeler etme; hikayeler, Firdevsî destanlar ile avam insanların gönüllerini çelme… Bu hususlarda çok maharetli olmuşlardır; olmuşlardır ama o maharetleri, insanlık hayrına/yararına olmamıştır. Aksine insanlığın zararına olmuştur; çünkü hevâ ve heveslerine göre yığınlar oluşturmuşlardır. Kafaları karıştırmışlardır; müstakîm düşünmeyi yıkmışlardır insanların kafalarında. Evet, onların yaptıkları o tahribatı, tamir de çok zor olmuştur. Böyle “dilbend” (kalbi olmayıp da kalbine yüklenecek manaları dilinin ucunda taşıyan) kimseler, her zaman toplumları şirazeden çıkarmış, bir daha ipe-sapa gelmez hale getirmişlerdir.

Evet, oradaki iki mısradan mülhem söyledik bunları: “Gör dervişi ki, ‘Sâhib-i irşâd olayım!’ der. / Dün Tekkeye gitti…” Zâviyeye gitti veya babasından tevarüs etti veya kayınpederinden tevarüs etti; “…bugün ‘Sâhib-i irşâd olayım!’ der.” Ve cahil yığınlar da bir “derviş”, bir “mürşîd” diye onun arkasından sürüklenir giderler. Zannediyorum günümüzde bunların yığın yığını yaşanıyor.

Niyazî-i Mısrî, asırlarca önce demiş ki: “Her mürşide el verme ki yolunu sarpa uğratır / Mürşidi kâmil olanın gayet yolu âsân imiş.” Çünkü onun yolu -bir yönüyle- Kitap ve Sünnet’e göre dizayn edilmiş, işaretler konmuş ve hedefler gösterilmiştir. Tabii bu arada o, “Kitab”a ve “Sünnet”e sıkı sıkıya bağlı olan “Selef-i Sâlihîn”in izinde yol almıştır.

Hakiki mürşîdler, Ebu Hanife’nin, İmam Malik’in, İmam Şâfiî’nin, İmam Ahmed İbn Hanbel’in, muhaddisîn-i kirâm efendilerimizin, müçtehidîn-i ızâm efendilerimizin, müceddidîn-i fihâm efendilerimizin, tek kelime ile -hepsi için kullanabileceğimiz ifade ile- “selef-i sâlihîn” efendilerimizin yolunda yürümüşlerdir. Bu mürşîd-i kâmiller, onların (selef-i sâlihînin) yolundan gittiklerinden dolayı, ona bir mükâfat olarak, Allah (celle celâluhu) onların gözlerini açmış, basiretlerine ve firasetlerine fer vermiş, onlara doğruyu göstermiştir. Onlar, doğru gidenlerin arkasında bir azm u cehd gösterdiklerinden dolayı, mükâfatsız kalmamışlar; Allah da (celle celâluhu) onları yalnız bırakmamıştır.

   Hemen her alanda “kaht-ı ricâl” kendini hissettiriyor; sağlam insan kıtlığı, toplumu adeta felç ediyor.

Fakat “Ben, bana yeterim! Benim aklım bana yeter!” diye düşünen ve Kitap’tan üç satır bilmeyen.. Kur’an’ı biliyorsa şayet, sadece -Üstâd Nurettin Topçu’nun ifadesiyle- “gırtlak ağalığı” yapan, “ses sanatkarlığı” yapan, okuduğu Kur’an ile başkalarını büyülemeye, iğfal etmeye çalışan.. öyle görünmek suretiyle yeni kazanımlar peşinden koşan… Gırtlak ağaları, ses sanatkârları, şimdiye kadar kimseye Allah’ı sevdirememiş, Peygamber’i sevdirememişlerdir; hiç kimsenin selef-i sâlihîn’in yoluna sülûk etmesine vesile olamamışlardır. İşte bunlar, “nâdân”lardır; irşad postunu/makamını tevârüs suretiyle elde etmişlerdir.

Oysaki Muhammed Bahâuddin Nakşibendi Hazretlerine göre -ona ruhlar fedâ- on iki ilimden mücâz (icazet sahibi) olmayan bir insan, seyr u sülûk-i ruhânîsini tamamlasa, üst üste on defa “halvet” yapsa, “erbaîn” yapsa da ona icazet verilmez. İlle “Sarf”ı çok iyi bilecek, “Nahv”i çok iyi; “Me’ânî”yi, “Beyan”ı, “Bedî”i çok iyi bilecek; “Hadis”i, “Kur’an”ı, “Usûl-i Hadis”i, “Tefsir”i, “Usûl-i Tefsir”i, “Usûl-i Dîn”i çok iyi bilecek. Aynı zamanda seyr-i sülûk-i ruhânînin âdâb u erkânını çok iyi bilen, iyi bir üstadın, sarraf gibi bir üstadın elinden geçecek; potalardan geçirilecek, eritilecek ve onun “has” ile “ham”ı birbirinden ayrılacak. Ondan sonra ona “Sen artık birilerine bir şey anlatabilirsin!” denilebilecek.

Çok meselede iflas yaşandığı gibi, günümüzde o alanda da ciddî bir iflas yaşanmaktadır. Doğrusu “hakiki mürşîd” iflası ve kahtı yaşanmaktadır. Eskiler buna “kaht-ı rical” derlerdi. Türkçemizde çevirmişiz, “kaht”a biz “kıtlık” demişiz. Evet, bugün “sağlam insan kıtlığı” yaşanmaktadır. Ama bir alanda mı? Zannetmiyorum. “Tekvinî emirleri hallaç edecek insanlar” alanında da kıtlık yaşanmaktadır. Maalesef zamanımızda her yerde statükoya bağlı, bir yönüyle bir kısım dogmatistler arkasından koşturup duran insanlar var. Fihristlere bakarak kitaplar meydana getirenler.. bir yönüyle “zımnî intihal”ler ile kendilerine belli pâyeler kazandıranlar… Arap’ın ifadesiyle “düktûr” ve “dûcent”ler. Birisi “dû-çent” şeklinde söyler, “dû-cennet” gibi telaffuz ederdi; öyle deyince “dû”, Farsçada iki demektir; “iki Cennetlik”. وَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ جَنَّتَانِ “Buna karşılık, Rabbisinin (Rab olarak) Makamı’ndan korkan ve (Âhiret’te de) O’nun huzuruna çıkacak olmanın endişesiyle yaşayan için iki cennet vardır.” (Rahmân, 55/46) ayetinde işaret edilen iki Cennet. Ciddî mesele içinde bu kadar esprinin çok yakışıklı düşmediğinin ben de farkındayım.

“Her mürşide el verme ki, yolunu sarpa uğratır!” Her idarecinin arkasından sürüklenme ki, yolunu sarpa uğratır. Kalbî/ruhî ciddî donanım ister o mevzuda; Hazreti Ebu Bekir olmak ister, Hazreti Ömer olmak ister, Hazreti Osman olmak ister… Sizin kökünüz, kök sağlamlığınız itibarıyla Orhan olmak ister, Osman olmak ister, Melikşah olmak ister, Murad Hüdavendigar olmak ister, Murad-ı Sânî olmak ister, Fâtih Mehmet olmak ister, Yavuz Han olmak ister… İster… O kadar ki, şöhretin en küçüğünü bile -kendi hayatı adına- “ölüm” sayar ve ondan kaçar. Alkışlanmayı hakaret sayar; takdiri, sövme gibi kabul eder. Gerçek mü’min de odur; yüzüne karşı takdir edilmeyi, sövme kabul eder. Yüzüne karşı takdir edilmeyi, sövme kabul eden Hazreti Pîr mülahazasıyla, -birileri onun hakkında bu tabirlerin kullanılmasını istemeseler bile- o şem’-i tâbânın, ziyâ-ı himmetin ifadesiyle, “Ben, kendimi beğenmiyorum, beni beğenenleri de beğenmiyorum!” diyecek kadar kalbî ve ruhî hayatı itibarıyla yiğitçe davranmak ister. İhraz ettiği konumun hakkını vermek, ancak o sayede olur.

Dolayısıyla bütün alanlarda bir kıtlık yaşanmaktır. Bir kıtlık… Bu kıtlığa da ancak dünya ve-mâfîhâyı bilmeyen, kendilerini tamamen Allah’a ve Peygamber’e vermiş, milimi milimine Sünnet-i Seniyye yolunda giden insanlar giderebileceklerdir. Başkalarını “firak-ı dâlle” ile karalayan, ölçüsüz ve kıstassız vandallar gibi değil, milimi milimine Kitabı, Sünnet’i bilen… O eskiler gibi; bir Buharî gibi, bir Müslim gibi. Metni kritik etme mevzuunda o kadar mâhir olan.. Ricâli nakd mevzuunda o kadar mâhir olan.. otuz-kırk tane hadis kitabını devirmişlik içinde “Falan yerde, falan şekilde yaklaşılıyor; filan yerde, filan şekilde yaklaşılıyor!” diyen, gerçek erbâb-ı ilim. Ve hayvaniyetten çıkmış, cismâniyeti bırakmış, kalb ve ruhun derece-i hayatına yükselmiş; şöyle de diyebiliriz, kalb ve ruh miracıyla Cenâb-ı Hakk’a müteveccih olmuş insanlar.

Var mı -rica ederim- onlar gibi yaşayan insanlar?!. Dünyadan göçüp gittiği zaman ellerini bir Hak dostu gibi çırpıp, “Dû cihandan el yudum, hânümânım kalmadı; ne sarayım, ne geride başkalarına miras bırakacağım bir şey kalmadı!” diyerek, Hazreti Ebu Bekir gibi öbür âleme yürüyen.. Hazreti Ömer gibi öbür âleme yürüyen.. Hazreti Osman gibi öbür âleme, Hazreti Ali gibi öbür âleme yürüyen.. analarımız Ümmü Atiyye gibi, Ümmü Seleme gibi.. daha büyükleri Âişe-i Sıddîkâ validemiz gibi ve onca serveti olmasına rağmen, zannediyorum giderken karnı aç giden mübarek annemiz, annelerin annesi Hazreti Hadîcetü’l-Kübrâ gibi…

   Erken doğan, İnsanlığın İftihar Tablosu’nu bulan, imana ilk uyanan ve servetini Allah yolunda harcadığından fakr ü zaruret içinde dünyadan ayrılan annemiz, Hadîce-i Kübrâ

“İlk doğuş”, onunla… Kadınlık âleminde hakikate ilk defa gözü açılan, ilk defa basireti açılan o olması itibarıyla, isim-müsemmâ birlikteliği içinde bir anadır, Hazreti Hadîce. “Hadîce”, ilk doğan, erken doğan demektir. İlk defa elini göğsüne vurup, Hazreti Ebu Bekir’ce, “Bana anlat yâ Rasûlallah!” diyen o olmuştur. Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) vahyin ekstralığı karşısında, -bir yönüyle- kısmen “Acaba ne oluyor ki?!.” diye… Hâşâ, O’na “tereddüt”ü nispet etmekten Allah’a sığınırım! Fakat bir insan olarak çok sürpriz bir şey ile karşılaşıyor. Sesler duyuyor, melek görüyor; sonra o meleğin bütün ufku kapladığını görüyor. Bütün derinlikleriyle, buutlarıyla… Rivayetlerde “üç/altı yüz kanadıyla” deniyor, üç yüz veya altı yüz tane derinliğiyle bütün ufku kaplıyor. Çok basiretli bir insan, birden bire bu sürpriz şeyler ile karşılaşınca, “Acaba ne oluyor ki?!.” diyor, “Ne oluyor ki?!.” Ama Peygamberlik adına çok fazla bir şey bilmeyen o büyük anamız, O’nu teyîd ediyor.

Büyük olduğundan dolayı, ona Siyer “Hadîcetü’l-Kübrâ” demiş. Evet, Hazreti Ebu Bekir’e “Ekber” veya “Kebîr” dendiği gibi, Hazreti Hadîce validemize de “Kübrâ” demişlerdir. “İlk doğan” büyük kadın; çünkü imana ve Efendimiz’e uyanma, bir insanın yeniden doğması demektir. Bir söz var; “İnsanlığın İftihar Tablosu’nun vilâdeti/doğumu, insanlığın yeniden doğumu demektir!” Çünkü insan, insan olduğunu, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) sayesinde öğrendi.. konumunu, O’nun sayesinde öğrendi.. varlığa bakışını, O’nun sayesinde öğrendi.. hedefini, O’nun sayesinde öğrendi.. kıymet-i harbiyesini, O’nun sayesinde öğrendi.. ahsen-i takvîme mazhariyetin ne demek olduğunu O’nun sayesinde öğrendi.. insan olduğunu, O’nun mesajı ile öğrendi. Bu açıdan O’nun vilâdeti, insanlığın doğumu demektir. Efendimiz’in vilâdeti kutlanırken, haddizatında ona “insanlığın vilâdetini kutlama” da diyebilirsiniz; çünkü O’nun sayesinde insan, insan olduğunun farkına vardı.

Evet, Hadîcetü’l-Kübrâ ilk defa elini göğsüne koyup “Bana anlat yâ Rasûlallah!” diyerek iman eden insan. Kervanları vardı. İşte o kervanlardan birisini, Efendimiz, “reis-i sârbân” olmak suretiyle Şam’a kadar götürdü; sattı, ciddî bir kazanç ile geriye döndü. O, Efendimiz’den birkaç yaş daha büyüktü. Başından öyle bir şey (evlilik) geçmişti. Efendimiz’i maddî-manevî güzelliği ile keşfedince… Gerçek kâşif, ona derler. Amerika’yı keşfeden değil, Uzak Doğu’yu keşfeden değil!.. İnsanlığı kurtaracak Kâşif’i keşfetme… Anamız, onu yaptı; dolayısıyla ona “kâşife-i kübrâ” da diyebilirsiniz, kâşife-i kübrâ. Baktı Efendimiz’in yüzüne, kendisini ifade etti. Efendimiz, hiç öyle bir şey beklemiyordu; çünkü dünya adına O’nun beklentisi yoktu zaten. Zannediyorum o günlerde yirmi dört-yirmi beş yaşlarındaydı; Siyer kat’î bir tarih vermiyor ama öyle olduğunu tahmin ediyorum. Çünkü Ficâr Savaşları olduğu zaman, yirmi küsur yaşındaydı; arkadan başkalarına lojistik destekte bulunuyordu. Dolayısıyla henüz bu sergüzeşti söz konusu değildi o zaman.

Buram buram terledi hicabından; çünkü aynı zamanda bir hayâ âbidesi idi. Bir hayâ âbidesi idi, böyle bir teklif karşısında buram buram terledi. Ama ikna ettiler kendisini; belki amcası, belki başkaları, belki başkaları, belki de bir dönemde arkadaşı olan, Ashâbı’nın serkârı. Hazreti Ebu Bekir arkadaşıydı o zaman; çünkü aralarında iki buçuk, üç yaş var. Biri ikna etti, oldu; ne mübarek şey oldu, ne mübarek şey!..

   Evliyaullah Kervanının Reisesi ve Ehl-i Beyt Sevgisi

Hâlâ vefat edenleriyle bile, Ümmetin kaderiyle alakadarlar. Onun neslinden vefat etmeyip hayatta kalanlar da. Onun nesli, sülâlesi Fâtıma validemiz vesilesiyle devam etti. Bu açıdan ona bütün evliyâullahın reisesi denebilir, evliyaullah kârubânının/sârubânının reisesi denebilir. O da öyle bir ana. Efendimiz’den sonra da zaten çok fazla yaşamaya dayanamamıştı. Dayanamamıştı… Bir hastalığının olduğunu bilmiyorum; Siyer’de görmedim, Hadis-i şeriflerde de görmedim. “Şu hastalığı vardı, bu hastalığı vardı!” bilmiyorum ama Efendimiz’den az sonra vefat etti, ruhunun ufkuna yürüdü.

Hazreti Fâtıma, merkad-ı şerifi ziyaret ederken, ne demişti: مَاذَا عَلَى مَنْ شَمَّ تُرْبَةَ أَحْمَدَا * أَلاَّ يَشُمَّ مَدَى الزَّمَانِ غَوَالِيَ “Efendimiz’in mübarek merkadının toprağını koklayan birisine, dünya boyu başka güzel kokuları koklamaya artık ne gerek var?!.” Bu, iki mısradan مَاذَا عَلَى مَنْ شَمَّ تُرْبَةَ أَحْمَدَا* أَلاَّ يَشُمَّ مَدَى الزَّمَانِ غَوَالِيَ sonra, صُبَّتْ عَليَّ مَصائِبٌ Aslında, “mesâib” kelimesi gayr-ı munsarif ama burada tenvin ile dize geliyor; orada da bir ifade inceliği var. صُبَّتْ عَليَّ مَصائِبٌ لَوْ اَنَّهــــا * صُبَّتْ عَلَى اْلأَيّامِ صِرْنَ لَيالِيَا “Üzerime öyle musibetler döküldü ki, gündüzlerin tepesine dökülseydi, hepsi birden gece olurdu!..” Bu kadar ince benim anam… Ha “Benim anam!” derken, sakın o nesilden geldiğim adına bir iddiada bulunduğumu anlamayın! Ama derim ki “Keşke olsaydı!” Fakat o kapının Kıtmîr’i olduğumu her zaman şerefle ifade edebilirim. O soyun, o sülalenin en sonunda gelenlerin bile arkasından kuyruk sallaya sallaya koşturmaya teşne bulunduğumu çok rahatlıkla ifade edebilirim.

Âl-i beyt sevgisi.. Ehl-i Beyt sevgisi… İmam-ı Şâfiî gibi, Abdurrezzak İbn Hümâm gibi kimseler öyle seviyorlar ki onu, o sevgiyi değerlendiren insanlar, “Acaba bu da Şiî mi, filan?!” diyorlar. “Ehl-i Beyt’i sevmek, eğer Şiîlik ise, yedi cihan şahit olsun, ben Şiîyim!” diyen, İmam Şâfiî. Abdurrezzak İbn Hümâm da, Yahya İbn Saîd el-Kattân gibi, Şu’be İbn Haccâc gibi hadis kritiğinde çok hassas bir insan; hassas, iyi bir sarraf. Nakd-i hadis mevzuunda, nakd-i ricâl mevzuunda çok hassas bir insan. Onda çok ciddî bir Ehl-i Beyt muhabbeti var. Dolayısıyla bazı kimseler, “itâle-i lisan”da (söz itibarıyla hadlerini aşma kusurunda) bulunarak diyorlar ki, “Acaba Şiî mi, bu da?!.” İmam Ahmed gibi birisine oğlu soruyor; mâlum Müsned’in Zevâid’ini yazan da odur. Oğlu, “Baba nasıl biliyorsun onu?!” deyince, “Ben ondan böyle bir şey duymadım.” diye cevap veriyor. Kendisi de yemin edercesine “Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Ömer ve Hazreti Osman’a hiçbir zaman Hazreti Ali’yi tercih etmedim!” diyor.

İmam Rabbânî hazretlerinin de Mektubât’ında ifade buyurduğu gibi, “Hilafet sırasına göredir, onların değerleri!” Hazreti Ebu Bekir’in bir rüchaniyeti vardır ki, kimse ona ulaşamaz. Fakat Ehl-i Beyt’e baba olma açısından Hazreti Ali’nin de bir rüchaniyeti vardır; orada “mercûh, râcihe tereccüh eder.” O ayrı, o ayrı… Hazreti Pîr bu meseleyi ifade ederken, şu hususu nazara verir:  Biri, dava-i nübüvvetin verâseti cihetiyle Efendimiz’in bıraktığını alıp ileriye götürüyor. Öbürü de dava-i velâyetin temsilcisi olarak, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in kalbî ve ruhî hayatına dair derinliklerini taze, taptaze tutuyor; insanları hayvaniyetten çıkaran, cismâniyetten kurtaran, kalbin ve ruhun derece-i hayatına yükselten bir nesl-i emcedin, bir silsile-i zehebin ceddi, cedd-i emcedi.

“Gör dervişi kim, ‘Sâhib-i irşâd olayım!’ der / Dün mektebe gitti, bugün ‘Üstâd olayım!’ der.” Evet, “der” kelimesine uygun yarım kafiye ile diyeyim: Günümüzde ne kadar da çok var. Allah’ım bize öyle güzel bir ahlak lütfet ki, o sayede her türlü kötü huydan müstağni olalım!.. O ahlak-ı âliye-i İslamiye ile -eskilerin ifadesi- tahalluk edelim! Ama bu aynı zamanda hadisin ifadesi; تَخَلَّقُوا بِأَخْلاَقِ اللهِ “İlahî ahlak ile ahlaklanın!”

   “Ümmetim hakkında en çok korktuğum, ağzı güzel laf yapan, söz söylemeyi iyi bilen münafıklardır.”

İnsan, imanı hesabına, beden ve cismâniyetin öldürücü atmosferinden uzaklaştığı ölçüde Allah’a yaklaşmış ve kendine karşı da saygılı ve anlayışlı davranmış sayılır. Kendini Allah’a yürümeden alıkoyacak “mesâvî-i ahlak”tan, “me’âsî”den, haramdan, haram irtikâbından, yalandan, şöhretten, kuvvet zehirlenmesinden uzak olduğu nispette Allah’a yakındır. Bu illetlerden biriyle malûl olan bir insana, AİDS virüsünden daha kötü bir virüs musallat olmuştur. Zavallı, mânen dize gelmiştir, farkında değil esasen; toprağın altına girdiği zaman, orada hayvanlaşması ile dünyayı nasıl kirlettiğinin farkına varacaktır. Alkış hastaları, saray hastaları, servet hastaları; bunlarla zehirlenmiş insanlar, muvazenesini kaybetmiş insanlar… Böyle muvazenesini kaybetmiş insanlar, delirmiş boğalar gibi, esirmiş develer gibi veyahut da insanlara kızmış filler gibi sokakta önüne gelen herkese ya boynuz vururlar ya da hortum sallarlar.

Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in değişik vesilelerle söylediği mükerrer sözler vardır; “Hakkınızda en çok korktuğum husus…” manasına gelen أَخْشَى مَا خَشِيتُ veya أَخْوَفَ مَا أَخَافُ şeklindeki ifadeler de bunlardandır. Mesela, bir defasında -mealen- şöyle buyurmuştur: “Hakkınızda en çok korktuğum şey, sizin şunun ile, bunun ile kavganız değildir; -serveti, Bahreyn’den gelen ganimeti göstererek- bu mevzuda birbirinizle yaka-paça olmanızdır!” Orada o korkusunu izhar buyurmuş, ortaya koymuştur. Bir başka zaman da أَخْشَى مَا خَشِيتُ عَلَيْكُمْ كِبَرُ الْبَطْنِ، قِلَّةُ الْيَقِينِ، وَكَثْرَةُ النَّوْمِ “Ümmetim hakkında en çok korktuğum şeyler: Karın büyüklüğü (göbek bağlamak), çok uyku, tembellik ve yakîn (iman) azlığıdır.” buyurarak, ümmetini, yakîn azlığı, sürekli uyuma, gaflet içinde ömrünü geçirme ve çok yeme gibi hususlara karşı ikaz etmiştir.

“Hakkınızda en çok korktuğum şey!..” Evet, Efendimiz, değişik vesileler ile korkulacak şeyler mevzuunda ikaz buyururken, “En çok korktuğum şey!”, “En çok korktuğum şey!”, “En çok korktuğum şey!” demiştir ki, bunlardan bir tanesi de, إِنَّ أَخْوَفَ مَا أَخَافُ عَلَى أُمَّتِي، كُلُّ مُنَافِقٍ عَلِيمِ اللِّسَانِ “Ümmetim hakkında en çok korktuğum, ağzı güzel laf yapan münafıklardır.” şeklindeki beyanıdır. “Küll” kelimesi, nekreye muzaf olunca, “her fert” demektir; bu, dilin hususiyeti açısından, “her fert”. “Küllü şey’in”, “her şey” demektir, istisnasız. Belki dereceleri vardır onların ama كُلُّ مُنَافِقٍ عَلِيمِ اللِّسَانِ “Alîmü’l-lisan olan her münafık…” bu söze dahildir.

Dili iyi kullanan, kalemi iyi kullanan; fakat “Dün başka, bugün başka!..” diyen.. dün başka teraneler tutturan, bugün başka türlü teraneler tutturan.. dün “Falanlar, bizim dostumuzdur, onlarla münasebetlerimiz devam ediyor!” diyen, bugün ise onları yerden yere vuran.. dün “Falan kesimin bir parçasıyız, onlarla beraber hareket ediyoruz!” diyen ama ertesi gün, “Ey falanlar! Aklınızı başınıza alın; bakın biz de varız!” diye hemen döneklik yapan kimseler… Fır dönenler… Bu biraz avamca mı oldu?!.

Hani “U dönüşü” falan derler. Bir dönemde, bir başbakanımız vardı. Belki “başbakaniçe” demek de uygun olabilir; o zaman siz de kolayca ulaşabilirsiniz kimliğine. “W dönüşü!” falan demişti. Onun bu sözü çok hoşuma gitmişti benim. Yani, bir kere değil ki zikzak; o fâsid dâire içine girince, sürekli, kalbin ritimleri gibi, böyle eksen kırarak… Sürekli böyle, inişli çıkışlı; “Dün başka, bugün başka!..” Fakat mûcib-i hayret bir şey: Diğerlerinin duygu, düşünce ve kabullerinde de bu olmayınca, en azından bunlardan biri ile bir çarpışma olabilir. Hiç çarpışma olmadan, her şeye “Evet!” diyorlar; dünkü yalana “Evet!”, bugün onun zıddı olan başka bir yalana yine “Evet!”; yine “Evet!”, ona yine “Evet!”, ona yine “Evet!”

Efendim, bu türlü korkunç bir dejenerasyona, deformasyona maruz olmuş toplumların, ne dünya adına, ne de ukbâ adına vâdettikleri hiçbir şey yoktur. Fakat sadece “alîmü’l-lisan” olan o münafıklara kanarlar. Kullanılacak argümanlar, onları kandırmaya matuftur. İcabında illüzyon ile… Bakın, hani olmamıştır bu; o bile olsa, garipsemem ben: Bir illüzyon ile, bir tane helezon ve o helezonun ucunun da gidip Cennet’in kapasına dayandığını filan gösterseler, onu bile kendi hesaplarına kullanırlar. “Sarayımız adına, filomuz adına, aynı zamanda güçlü ve kuvvetli olmayı devam ettirmemiz adına bir şey vadediyorsa şayet…” der, onu da kullanırlar. Bir gün öyle bir helezon, başkaları tarafından, o Cennet’in eşiğine konmuşsa, fakat o, onlara bir şey getirmiyorsa, ellerine birer balyoz alırlar ve o helezonu kırmaya çalışırlar.

Evet, إِنَّ أَخْوَفَ مَا أَخَافُ عَلَى أُمَّتِي، كُلُّ مُنَافِقٍ عَلِيمِ اللِّسَانِ “Ümmetim hakkında en çok korktuğum, ağzı güzel laf yapan, söz söylemeyi çok iyi bilen münafıklardır.” Hadiste geçen, “alîm” kelimesi de mübalağa kipi olarak kullanılıyor; “allâme” kelimesini o türlü şeylerde hiç kullanmadıklarından dolayı, Allah Rasûlü kullanmıyor. Çünkü O (sallallâhu aleyhi ve sellem) dil sultanı aynı zamanda, beyan sultanı. كَلاَمُ سَيِّدِ الْبَشَرِ، سَيِّدُ كَلاَمِ الْبَشَرِ “Her sözü O’nun, âdetâ beşer sözlerinin efendisidir. O (sallallâhu aleyhi ve sellem) insanlığın efendisi olduğu gibi, O’nun beyanı da bütün beşer sözlerinin efendisidir!” demiş, bir Hakk dostu.

   Yalancılara cesaret veren, yamacılardır; günümüzde yalancılıkta olduğu gibi yamacılıkta da çağ atlanmaktadır!..

Hani size bir “yalancı” ile “yamacı”dan bahsetmiştim. Yalancı, yalancıdır ama esasen yalancıyı yalan adına şahlandıran, yalan istikametinde kalbi durasıya, küheylan gibi koşturan yamacılardır. Fakat bazen öyle yamacılar vardır ki!.. Benim bahsedeceğim hikâyedeki yamacının yamalamaları da bir yere kadar sürüyor ama öyle yamacılar vardır ki, hakikaten “Ben Cenneti tuttum, dünyanın göbeğine getirdim, koydum! مَنْ أَرَادَ بُحْبُحَةَ الْجَنَّةِ، فَلْيَلْزَمْنِي Cennet’in göbeğine otağını kurmak isteyen, benim hizbime tâbi olsun! Yahu ne olacak, alt tarafı bir tane kağıt; gidip bir sandığa atsın, Cennet’in göbeğine otağını kurmak isteyen!..” filan dese, buna bile inanır.

İşte öyle bir yalancı çıkıyor bir gün, “Arkadaşlar!” diyor. Böyle toplanmış millet başına, “Bugün ne türlü bir sürprizden bahsedecek yine?” diye. “Sabah erken. Daha herkes kalkmamıştı. Ben dışarıya çıkınca, bir de baktım, gökte -bağışlayın- köpek yavrularının havlamaları duyuluyor!” Yalancı bunu söyleyince, herkes, “Yahu olmaz öyle şey!” falan diyorlar. Yamacı, yanında onun; sürekli hep onu takip ettiğinden, hemen yamayı yapıştırıyor: “Niye istiğrap ediyorsunuz?” diyor, “Ben ondan evvel kalkmıştım; orada bizim şeydeki -bağışlayın- yavru yapmış köpeğin yavrularını kartallar yukarıya kaldırdığından dolayı, canları yanmış, onlar bağırıyorlardı!” Dinleyenler, “Allah Allah, inanmamıştık ama doğruymuş demek!” diyorlar.

Cesaret alınca yalancı, başkalarının tasdikinden cesaret alınca, yalanı hüsnükabul görünce, yalanlarına devam ediyor. -Ben biliyorum, bir tanesi, bin taneden fazla yalan söyledi, zikzak çizdi; arkasından sürüklenenlerden bir tanesi kalkıp da onun bin yalanından iki tanesine “Yalan!” demedi.- İyice cesaret alıyor, yalanın daha büyüğünü söylüyor ertesi gün. “Arkadaş!” diyor, “Bir gün yayımı-okumu aldım. Avlanmaya çıktım. Daldım ormana. Yürüdüm, yürüdüm. Aman Allah’ım, birden bire baktım ki, güvercinler yığını, bir yere otağ kurmuş duruyorlar. Yerleştirdim okumu yayıma, gerdim yayımı. Bir oku fırlattım, bir de arkadan koştum. Ne göreyim, o güvercinlerin hepsi püryan olmuş, pişmişler.” Hani belki yamacı buna bir şey bulacaktı, diyecekti ki, “Sürtünmeden dolayı herhalde ateş çıktı, onlar piştiler!” filan. Ama yalancı durmuyor orada. “Bir de yanında soğan, sarımsak, yoğurt olmaz mı?!. Ye Allah’ım ye!..” Yamacı düşünüyor, düşünüyor; bakıyor ki, bu işle ne iğne başa çıkabilir, ne de çuvaldız başa çıkabilir. “A be birader!” diyor, “Hadi diyelim ki sen oku atarken orada sürtünmeden yangın çıktı, güvercinler pişti; soğanı, sarımsağı, yoğurdu nereden bulayım ben?!.”

Fakat çağın yalancıları, yalanı bu ölçüde götürdükleri halde, arkadan bu ölçüde olsun bir yamacının çıktığına şahit olmadım. Cenâb-ı Hak, yalancıyı da yamacıyı da ıslah eylesin! Kâbil-i ıslah değilse, kafa karıştıran bu insanları, insanların kafalarını karıştırmaya meydan vermemeleri için, O’na (celle celâluhu) havale ediyoruz; ne yaparsa yapsın!..

Bamteli: EN FAZİLETLİ İBADETLERDEN: “İNTİZÂR-I FEREC”

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Hususiyle böyle büyük bir dava içinde bulunan insanlar, atacakları her adımı, Kitap, Sünnet, selef-i sâlihînin o yüce mefkûreleri istikametinde atmalıdırlar. Çağa/zamana ait, onların da kendilerine göre girdileri vardır; o husustaki meselelerde de aklı başında ashâb-ı re’y ile istişare ederek isabetli karar vermeye çalışmalıdırlar.

   Yüksek bir gaye-i hayale bağlı iman hizmetinin ciddiyetsizliğe tahammülü yoktur, zira bazen fürûâta dair küçük bir hata usûlü yıkıp götürebilir.

Söz Sultanı (sallallâhu aleyhi ve sellem) مَا خَابَ مَنِ اسْتَشَارَ buyurduğuna göre, demek ki insanın belki en az yanılacağı yer, istişare meclisidir; en az yanılma yeri. Fakat insan o yanılmada bile -“içtihad hatası” olduğundan- sevap kazanır; ne var ki, meselenin dünyevî işlere akseden yanı da o ölçüde geniş olmaz, belli bir darlıkta kalır.

Evet, büyük işlere tâlip olmuş insanlar… Nedir talip olduğunuz şey? “Keşke sevdiğimi sevse kamu halk-ı cihan / Sözümüz cümle hemân sohbet-i Cânân olsa.” Her yerde Zât-ı Ulûhiyet’e karşı bir gönül alakası uyarma.. her yerde Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşı saygı uyarma.. tavır ve davranışlarımızla O’na karşı antipati uyarmamaya dikkat etme.. O’nu kendi derinliği, kendi güzelliği ile gösterme.. O’nun bir insanlık âbidesi olduğunu ortaya koyma.. Allah, O’nu öyle ortaya koymuş; sizin de ona vefalı olmanız lazım.

Nedir dünyaya duyurmak istediğiniz şeyler? Bu temel kriterlerin süzgecinden geçmiş gelenekleriniz, an’aneleriniz var. Bunlar -bir yönüyle- dinî mahiyet arz eden hususlardır. Ferdî hayatınızdan ailevî hayatınıza, içtimâî hayatınıza, ticarî hayatınıza, iktisadî hayatınıza kadar her şeyde cereyan eden gelenekler, an’aneler, töreler var. Fakat bunlar dinin temel disiplinleriyle -belki- elenmiş, elli defa incelenmiş, refere edilmiş şeylerdir. Dolayısıyla dünyaya bunları duyurmak istiyorsunuz. İşte bunları duyururken, duyurmak isterken, bazen çok küçük bir hata, “fürûât”a ait bir meselede bir yanlışlık, “usûl”ü temelinden yıkar götürür, “esas”ı temelinden yıkar götürür.

Onun için hizmet-i imaniye/Kur’âniye/milliye, gayr-ı ciddîliğe tahammülü olmayan şeylerdir. Dairenin genişliği nispetinde, insanların -bu türlü durumlarda- yaptıkları hatalar da o kadar büyük olur. Fakat sizin bir gâye-i hayaliniz var. “Gâye-i hayal” tabirini, Hazreti Pîr-i Mugân, Ziya Gökalp’ın “mefkûre”si yerinde kullanmış, daha doğru bir ifade; Ziya Gökalp de “ideal”in yerinde “mefkûre” tabirini kullanmış, Fransızca’dan alınma bir kelime.

Gâye-i hayal… Bir şeye gönül vermiş, dilbeste olmuşsunuz; “Olsun!” diyorsunuz, yatıp-kalkıp hep onu diliyorsunuz. Yatarken dua ediyorsunuz; bir yönüyle kendi adınıza dua edeceksiniz. Dilinizin ucuna geldi; bir dua dilinizin ucuna kadar geldi. Kim bilir belki de Cennet’e girme gibi bir şey için dua edecektiniz: اَللَّهُمَّ أَدْخِلْنَا الْجَنَّةَ مَعَ اْلأَبْرَارِ، بِشَفَاعَةِ نَبِيِّكَ الْمُخْتَارِ، وَآلِهِ اْلأَطْهَارِ، وَأَصْحَابِهِ وَأَتْبَاعِهِ وَأَتْبَاعِ أَتْبَاعِهِ اْلأَخْيَارِ “Allah’ım, ebrâr diye bilinen iyi ve hayırlı kullarınla beraber bizi de Cennet’ine dâhil eyle, seçkinlerden seçkin Peygamber’inin şefaatiyle, O’nun tertemiz aile fertleri, ashâbı, onları takip edenler ve sonrakiler arasında adım adım onların izinden gidenler hürmetine.” -Daireyi geniş tuttuk biraz.- Tam bunu diyecektiniz; fakat o meseleye öyle bağlanmışsınız ki, o gaye-i hayal sizin Cennet’e girmeniz mevzuunu o anda size unutturuyor. Bu defa birden bire dilinizden dökülen kelimeler şunlar oluyor: اَللَّهُمَّ أَعْلِ كَلِمَةَ اللهِ وَكَلِمَةَ الْحَقِّ، وَدِينَ اْلإِسْلاَمِ، وَاسْمَ مُحَمَّدٍ (صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ) فِي كُلِّ أَنْحَاءِ الْعَالَمِ، وَفِي كُلِّ نَوَاحِي الْحَيَاةِ “Allah’ım, zatında yüce olan adını, Hak kelamını, İslam dinini, Hazreti Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) ismini dünyanın her bir köşesinde ve hayatın her ünitesinde bir kere daha yücelt; hakkı-hakikati bütün gönüllere duyur.”

Allah’ım! Yüce İslam dinini her yerde i’lâ eyle; bayrağın dalgalandığı gibi dalgalansın; bayrak gibi, şehbal gibi dalgalansın, herkes baksın, ona imrensin!.. Bir yönüyle, o mefkûreye karşı belli daireler halinde, kabulleri ölçüsünde, onun etrafında halkalar teşkil etsin. Bazıları “Pes!” desinler, “Olsa, bu olur!..” Bazıları “Yahu bu da olabilir!” desinler. Bazıları “Yahu, ‘olabilir’e benziyor!” desinler. Bazıları “Buna ilişmemek lazım; çünkü çok rahatsız edici bir yanı yok!” desinler. Bazıları daha ötede, bazıları daha ötede, bazıları daha ötede… Fakat herkes belli ölçüde buna karşı bir alaka duysun. Bunların hepsi sizin hesabınıza birer kazanımdır. İşte gâye-i hayal, bu.

Bu meseleyi nihâî noktaya kadar değerlendirme meselesine gelince, o tamamen meşîet-i İlahiye’ye vâbestedir; Allah dilerse olur, murad buyurursa olur, kudreti taalluk ederse, olur. Ama sizin için olacak şey nedir? Siz o yüksek gâye-i hayale dilbeste olmuşsanız.. O “Benim nâmım, güneşin doğup-battığı her yerde bir bayrak gibi dalgalanacak/duyulacaktır!” buyurmuş, siz de buna kilitlenmiş iseniz.. başka bir şey düşünmüyorsanız.. hatta bazen evinizin yolunu unutuyorsanız… Çünkü asıl gaye-i hayal, O. Esas unutulmaması gerekli olan, O. Veya her yerde yâd edilmesi gerekli olan, O. O’nun yâd edilmesiyle dünyanın çehresi değişecek.

   İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (aleyhi efdalüssalevât ve etemmütteslimât) doğumu, insanlığın da yeniden doğumu demektir.

Geçende -levhalardaki bir söz münasebetiyle- arz etmeye çalıştım; O’nun vilâdeti/doğumu, insanlığın yeniden doğumu demektir. O (sallallâhu aleyhi ve sellem) doğmadan evvel, insanlık, konumunun farkında değildi; ne “Allah” bilir, ne “peygamber” bilir, ne “ef’âl-i İlâhiye” bilir, ne “âsâr-ı İlahiye” bilir, ne “sıfât-ı Sübhâniye” bilir, ne “Esmâ-i İlahîye” bilir ve ne de “Zât-ı Baht” bilirdi; bilmezdi bunları. Bu bilinmezleri, O (sallallâhu aleyhi ve sellem) talim etti. Dolayısıyla biz, yeniden insan olduğumuzu idrak ettik.

İnsan, insan olduğunu idrak edeceği âna kadar, gerçek insan değildir! Allah, insanı “ahsen-i takvîm”e mazhar yaratmış ve ahsen-i takvîmi de “iman” ve “amel-i sâlih”e bağlamıştır. Yoksa çukuru gösteriyor, “esfel-i sâfilîn” diyor: لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ ثُمَّ رَدَدْنَاهُ أَسْفَلَ سَافِلِينَ “Muhakkak ki Biz insanı, en güzel şekil ve en mükemmel kıvamda yarattık; sonra da onu en aşağı derekeye düşürdük.” (Tîn, 95/4-5) Çukurların en derinine, “esfellerin en esfeli”ne. Çünkü insanın iki yönüyle öyle bir çukura düşme ihtimali vardır: Bir: Atalet. İki: Oraya kendisini düşürebilecek menfi fiillerde bulunma. Bir kurtuluş yolu, kanadı vardır; o da Allah’a iman ve aksiyon. Bir şansa sahipsiniz orada. Şimdi evvelâ, لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ ثُمَّ رَدَدْنَاهُ أَسْفَلَ سَافِلِينَ buyuruluyor. Sonra, إِلاَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ “Ancak iman edip, imanları istikametinde sağlam, yerinde, doğru ve ıslaha yönelik işler yapanlar müstesna.” (Tîn, 95/6) Kur’ân-ı Kerim’de, şu anda sayısı aklımda değil, bilmem ne kadar yerde, belki yüz yerde “iman ve amel-i sâlih” beraber zikrediliyor; “iman, amel-i sâlih”, “iman, amel-i sâlih”. Üstad Necip Fazıl, “iman ve aksiyon” demiş ve bir konferansına mevzu yapmıştı bunu.

Evet, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) vilâdeti, insanlığın -yeniden kendi insanlığını idrak etmesi, konumunu idrak etmesi açısından- doğumu demektir. Ben -bir yönüyle- “insan” olamadıktan sonra, ha varmışım, ha yokmuşum; “cemâd”dan (cansız, kuru varlıklardan) farkım yok demektir. Cemâd olmadığımı, farklı bir konuma sahip olduğumu ve Allah’ın bana farklı baktığını ben öğrendimse, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) sayesinde öğrendim. Ama kendi kabiliyetime göre öğrendim. Siz kendi ufkunuz itibarıyla daha derin öğrendiniz. Ufku daha enginlere açık insanlar, daha derin öğrendiler, Mele-i A’lâ’nın sâkinlerininki ölçüsünde öğrendiler onu. Ve dolayısıyla bir diriliş, gerçek bir ba’s-u ba’de’l-mevt oldu, O’nunla.

Bir ba’s-u ba’de’l-mevt… Ne zaman ölmüştük biz? Dünyaya ölü olarak geliyoruz biz, “hiçbir şey” olarak. Kur’an öyle ifade buyuruyor, çend yerde hem de; anne karnındaki o “cenin”lik durumundan alıyor da -Jinekologlar biliyorlar bunu, geçirdiği safhalar itibarıyla- dünyaya gelmeye, sonra çevresi itibarıyla öğrendiği şeyleri öğrenmeye kadar… Hiçbir şey olarak dünyaya geliriz. Fakat dünyaya geldikten sonra ortam ve işte o yüce mesaj… O’nun mesajının ne kadarı bize geliyorsa şayet -alfası mı, betası mı, gaması mı geliyor; ne kadarı geliyorsa- o kadar istifade ederek, o kadar kendimizi idrak etmiş olur, konumumuzu belirlemiş oluruz, Allah’ın izniyle.

Bu açıdan O (sallallâhu aleyhi ve sellem) bizim için her şeydir. O’nun sevdirilmesi de, tanıtılması da, şöyle-böyle, hangi seviyede olursa olsun bunların hepsi, O’nun hesabına bir kazanımdır. Allah Rasûlü, مَنْ قَالَ “لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ”، دَخَلَ الْجَنَّةَ “Lâ ilâhe illallah diyen, Cennet’e girer!” buyuruyor. Evet, مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ “Lâ ilahe illallah”ın lâzımıdır, o da melzûm. Bir insan böyle bir mesajda bulununca, kendi kendine dememiştir; hele O’nun gibi, Hazreti Sâdık u Masdûk, böyle bir şeyi kendi kendine söyleyemez. Fakat “Lâ ilâhe illallah diyen, Cennet’e girer!” diyor. Ee, kim böyle bir şey söyleyebilir: مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ “Muhammedun Rasûlullah” denen zât, “Hazreti Ahmed u Mahmud u Muhammed” denen zat; sahih hadis kitaplarında da öyle buyuruyor.

Bir kısım kardeşlerimiz bu meseleyi serişte ederek, “Baksana yahu, imanı böldü parçaladı bu adam. Meseleyi sadece ‘Lâ ilahe illallah’a bağlıyor!” dediler. Yahu ben değil, onu, o sözün sahibi, Söz Sultanı (sallallâhu aleyhi ve sellem) söylüyor ve o meselenin esprisi de burada. Öyle ciddî bir bişârette bulunan bir insan, olmadığı zaman öyle bir tahzîrde bulunan bir insan, kendi hevâ ve hevesine göre konuşmaz ki!.. O (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir vazifeli, O bir muvazzaf. Dediği şeyin, söylediği üç tane kelimenin bir tek harfinde yanlışlık olduğu zaman sema gürler ve O, ikaz edilir; “Öyle değil sevdiğim, bu böyledir!” denir. Dolayısıyla, مَنْ قَالَ “لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ”، دَخَلَ الْجَنَّةَ

Sahabe-i kiram efendilerimizden öylesi var ki geliyor, rahle-i tedrisi önünde çöküyor; لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ diyor, bir savaşa gidiş esnasında. Ve sonra da o iş başlıyor. Bir tek namaz kılmadan orada şehit düşüyor. Namaz kılmadan şehit düşen, şehit düştü; düştü ama nereye düştü, “cup” diye Cennet’in göbeğine düştü. Namaz kılmadı, oruç tutmadı, dinin esâsâtına dair bir şey öğrenmedi ama o mübarek kelimeyi söyledi. O anahtar ile Cennet’in kapısını açtı: لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ Kapı açıldı, o da -bağışlayın- “cup” diye içeriye girdi.

   İnsan hâlis niyetle yola çıkarsa, hedefe ulaşamasa bile, Cenâb-ı Hak onu ötede hedefi yakalamış gibi mükâfatlandırır; zira ameldeki boşlukları hâlis niyet doldurur.

Bu açıdan o şehbalin dalgalanması, kimin üzerinde, ne ölçüde tesir icrâ ediyorsa etsin çok önemlidir. Siz buna dilbeste olmuşsanız… “Dilbeste”, Farsça kelime; “dil”, gönül demek, öbürü de “bağlanma” demek. Buna gönül bağlamışsanız şayet.. onu kendiniz için meselenin olmazsa olmazı haline getirmişseniz şayet.. “Çok geniş bir şey, nasıl yaparız bunu?” deyip onu gaye-i hayal yapmışsanız şayet, sizin o mevzuda yaptığınız şeyler, meselenin tamamiyetinin size kazandırdığı sevabı kazandırır. Çünkü إِنَّمَا اْلاَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ وَإِنَّمَا لِكُلِّ امْرِئٍ مَا نَوَى فَمَنْ كَانَتْ هِجْرَتُهُ إِلَى اللهِ وَرَسُولِهِ فَهِجْرَتُهُ إِلَى اللهِ وَرَسُولِهِ وَ مَنْ كَانَتْ هِجْرَتُهُ لِدُنْيَا يُصِيبُهَا أَوِ امْرَأَةٍ يَنْكِحُهَا فَهِجْرَتُهُ إِلَى مَا هَاجَرَ إِلَيْهِ “Ameller (başka değil) ancak niyetlere göredir ve kişinin niyeti ne idiyse, karşılık olarak onu bulur. Dolayısıyla kimin hicreti, Allah ve Rasûlü’nün rızasını kazanma istikametindeyse, onun hicreti Allah ve Rasûlü’ne olmuş demektir. Yine kim nâil olacağı bir dünyalık veya nikâhlanacağı bir kadına ulaşma uğruna hicret etmişse, onun hicreti de hedeflediği şeye olmuştur.” Buharî’nin birinci hadisidir bu; Hazret, ihlasına binaen, orada evvelâ bu niyet hadis-i şerifini zikrediyor.

Ayrıca, bir hadiste, نِيَّةُ الْمُؤْمِنِ خَيْرٌ مِنْ عَمَلِهِ “Mü’minin niyeti amelinden hayırlıdır.” deniyor. Bu, “Amelin hayrı yok!” demek değildir. Hadiste geçen “hayr” (خَيْرٌ) kelimesi, ism-i tafdildir; “Mü’minin niyeti, amelinden daha hayırlıdır.” Çünkü niyette esasen, bir genişlik, bir vüs’at vardır. Mevzuya bir misal olarak şunu arz edeyim: Yatsı namazını kılıp sabah namazına kalkma niyetiyle yatağa giren insan sabaha kadar ibadet etmiş gibi sayılır. Yatıyorsun; sağ yanına yatıyorsun, sol yanına yatıyorsun, sırt üstü yatıyorsun, başka başka şeylerle meşgul olarak da yatıyorsun. Ama akşam yatarken “Sabah namazına kalkacağım!” diyorsun. Bir de daha derin bir şeye kalkma niyeti varsa, “Teheccüde kalkacağım! Bir hacet namazı kılacağım! Şu dize gelmiş, asâ gibi iki büklüm olmuş mü’minlerin, bellerini doğrultmaları adına seccadeye başımı koyacağım, Allah’a en yakın olduğum o anda, içimi O’na dökeceğim!” diyorsan…

Efendim, “Baş-ayak aynı yerde, öper alnı seccâde / İşte, insanı kurbete taşıyan cadde.” Allah Rasûlü buyuruyor: أَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ وَهُوَ سَاجِدٌ، فَأَكْثِرُوا الدُّعَاءَ “Kulun, Allah’a en yakın olduğu ân, tevazuunun zirvesi sayılan, başını-yüzünü yerlere sürdüğü andır!” Su gibi… Su, yüzünü yerlere sürerek ummanlara ulaştığı için, yeniden tebahhur edip semalara çıkma yolunu buluyor, tevazuuna Allah’ın bir ihsanı olarak. Sonra da rahmet olarak şakır şakır başımızdan aşağıya yağıyor. İşte “secde” öyle bir şey; bir insanın “Daha ötesi yok benim için.” diyeceği yer, “El-pençe divan durdum!..” “El-pençe divan” derlerdi ona da veya Hazreti Pîr ifadesiyle “kemerbeste-i ubudiyet”. Kulluk adına kemerbeste olma. Beline bir kuşak bağlamışsın, kulluğun emaresi olarak. Mevlânâ’nın dediği gibi,

مَنْ بَنْدَه شُدَمْ بَنْدَه شُدَمْ بَنْدَه شُدَمْ،

مَنْ بَنْدَه بَخِدْمَتِ تُوسَرْ اَفْكَنْدَه شُدَمْ،

هَرْ بَنْدَه كِه آزَادْ شَوَدْ شَادْ شَـوَدْ،

مَنْ شَـادْ اَزْ آنَمْ كِه تُرَابَنْدَه شُـدَمْ

“Ben kul oldum, kul oldum, kul oldum! Ben Sana hizmette iki büklüm oldum. (Kulluk vazifemi hakkıyla ifa edemedim, mahcup oldum, başımı önüme eğdim.) Her köle âzâd edilince sevinir, şâd olur; ben ise Sana kul oldum diye seviniyorum. (İzinin tozuna yüz sürebildiğim için şâd ve mesrûrum.)” diyorsun. Sonra eğiliyorsun, “Hayır, bu ayakta durmak yetmez; iki büklüm, asâ gibi iki büklüm olmak lazım!” Sonra âdetâ kalkıp hani O’nu (celle celâluhu) “görüyor” gibi yapma ve O’nun (celle celâluhu) tarafından “görülüyor olma” mülahazasını ortaya koyma. Efendim, Cibrîl hadisinde, “El-İman.. ve’l-İslam.. ve’l-İhsan.” مَا اْلإِحْسَانُ؟ diye soruyor. أَنْ تَعْبُدَ اللَّهَ كَأَنَّكَ تَرَاهُ، فَإِنْ لَمْ تَكُنْ تَرَاهُ فَإِنَّهُ يَرَاكَ “İhsan, şudur: Allah’ı görüyor gibi kulluk yapman; sen O’nu (celle celâluhu) göremeyebilirsin, O (celle celâluhu) seni görüyor ya!” O mülahaza…

Âdetâ başını o mülahaza ile kaldırma. سَمِعَ اللهُ لِمَنْ حَمِدَهُ “Allah, hamd edenin hamdını işitir!” Hamd ediyorsun, fakat O’nun işitildiğini de aynı zamanda ilan ediyorsun. “Ey her şeyi işiten Semî, Karîb, Basîr! Benim Rabbim!” يَا مُجِيبَ الدَّعَوَاتِ.. سَمِعَ اللهُ لِمَنْ حَمِدَهُ diyorsun. Âdetâ orada cevap almış gibi, bu defa, “Esasen benim yapacağım şey, tamamen yüz üstü kapanma, Sen’in karşında yerlere kadar.” diyorsun. Başını secdeye koyduktan sonra da şöyle yakarıyorsun: اللَّهُمَّ لَكَ سَجَدْتُ، وَبِكَ آمَنْتُ، وَلَكَ أَسْلَمْتُ، سَجَدَ وَجْهِىَ لِلَّذِى خَلَقَهُ فَصَوَّرَهُ، فَشَقَّ سَمْعَهُ وَبَصَرَهُ، تَبَارَكَ اللَّهُ أَحْسَنُ الْخَالِقِينَ، خَشَعَ سَمْعِي وَبَصَرِي وَدَمِي وَلَحْمِي وَعَظْمِي وَعَصَبِي وَمَا اسْتَقَلَّتْ بِهِ قَدَمِي لِلَّهِ رَبِّ الْعَالِمِينَ “Allahım, Sana secde ettim, Sana inandım, Sana teslim oldum. Yüzüm, kendisini yaratan, şekil veren, kulağını ve gözünü yarıp çıkarana (Yaratan’a) secde etti. En güzel, yegâne yaratıcı Allah’ım, Sen ne yücesin. Kulağım, gözüm, kanım, etim, kemiğim, sinirim ve ayaklarımın taşıdığı her şey, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a boyun eğmiş, itaat etmiştir.”

Bakın, bu duada bir kere daha, تَبَارَكَ اللهُ أَحْسَنُ الْخَالِقِينَ deniyor. “Sen, beni öyle bir mahiyette yarattın ki, vücudum, mafsallarım, filan… Sen’in karşında kulluk yapmaya göre sanki beni programlamışsın!..” Evet, insanın vücudunda üç yüz şu kadar küsur mafsal bulunduğunu söylemiş Sâhib-i Şeriat, Söz Sultanı. Günümüzdeki anatomistler de bu meselenin milimi milimine aynen olduğunu ifade ediyorlar. Bunları düşünmeli!.. “Âdetâ Sen beni, Sen’in karşında eğilmem için.. Sen beni, Senin için oruç tutmam için.. Sen beni, Hacca gitmem için programlamışsın! Onun için ben bunları duyarak Sen’in karşında başımı yere koyuyorum!..” demeli.

Evet, baş-ayak, aynı yerde, öper alnı seccâde; işte insanı kurbete, Allah’a yakınlığa taşıyan, kestirme cadde!.. Kestirme cadde… Ulaşıyorsun orada.. ve orada içini döküyorsun. Onun için buyuruyor Hazreti Söz Sultanı (sallallâhu aleyhi ve sellem) أَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ وَهُوَ سَاجِدٌ، فَأَكْثِرُوا الدُّعَاءَ “Kulun, Allah’a en yakın olduğu ân, tevazuunun zirvesi sayılan, başını-yüzünü yerlere sürdüğü secde anıdır. Orada çok dua edin!”

   Rabbenâ, yaptığın bu Hizmet mamuresini zâlimlere, fâsıklara, hazımsızlara, hâsidlere yıktırma; mazlum ve mağdur Hizmet gönüllülerine bir an evvel ferec ve mahreç lütfeyle!..

Antrparantez arz edeyim: Şimdi öyle çok dua edilecek konu var ki?!. Vallahi hani ben sizin seviyenizde değilim; esasen ben, sizin içinizde bulunmanın avantajlarını öbür tarafta yaşayacağımı zannediyorum. Kalbleriniz temiz inşaallah, çehreleriniz gibi. Kendinizi imana, Kur’an’a ve geleneklerimizi dünyaya duyurmaya adamışsınız. Gelip esen, üzerinizden geçen fırtınalar/musibetler, gelip size çarpan tsunamiler, sizde katiyen olumsuz bir tesir icrâ etmiyor, Allah’ın izni ve inâyetiyle. Ben de sizin içinizde olma bahtiyarlığını öbür âlem itibarıyla kendi içimde yaşıyorum. Defaatla söyledim, belki yüz defa olmuştur; kendimi hep şöyle düşündüm: Ötede mü’minlere “Sen de geç, sen de geç!.. Sen geç, sen geç!” denirken… Hani ulûfe-i şâhânelerde liyakati olmayanlara da “Herkes aldı, sen de al!” denir ya!.. Devlet-i Aliyye’de yapılan bir şey, “ulufe-i şâhâne” deniyor. “Sen de geç!..”

Kıtmîr, kendini düşünürken böyle düşünmüştür. “Sen geç, sen geç, sen geç!..” diyorlar. Geçenler geçiyor; sen de geliyorsun. Size geçende arz ettiğim gibi, dönüp bir geriye bakıyorsun. “Olumsuz yere sürükleyin şunu!” denecekken, “Hayır, madem bunların içindeydi o da!..” “Sen de geç, yaramaz çocuk, sen de geç!” Kendime böyle baktım. Birilerinin bu mevzuda mübalağa yapıp, hüsnüzanlarını ileriye götürerek farklı şeyler söylemeleri ve farklı şekilde görmeleri, Kıtmîr’i hiç alakadar etmez. Kıtmîr’i alakadar etmeyen şeyler, gönül isterdi ki, şöyle-böyle okumuş, diploma sahibi olmuş, hatta kariyer yapmış insanları da alakadar etmesin. Fakat şeytan, kullandı. Şeytan, Kâbil’i kullandığı gibi onları da kullandı. Şeytan, yeniden, bir kere daha Faust ile Mefisto oyunu oynadı. Toy Mefisto, bir kere daha aldandı.

Evet, başımızı yere koyup bu işle şöyle-böyle menfi olarak uğraşan insanların hidayeti için ve aynı zamanda bu işe dilbeste olmuş insanların da kuvve-i maneviyeleri kırılmadan, sarsılmadan bu işi devam ettirmeleri için dua etmeliyiz. Anneniz, babanız, çocuklarınız, eşiniz öldüğü zaman ne ölçüde bir duyarlılık atmosferi içine girer, ağlarsınız?!. Bence o ölçüde gözyaşı dökerek, “Yâ Rabbi! Ne olur; yaptığın bu şeyi, zâlimlere yıktırma! Fâsıklara yıktırma! Hazımsızlara, hâsidlere yıktırma Allah’ım!” diye dua etmeliyiz. “Böyle şeyler, güzel şeyler yaptıklarından dolayı, mağduriyete, mazlumiyete, mehcûriyete, mahrumiyete maruz kalan insanlar var; onları da maruz kaldıkları bu şeylerden halâs eyle!” diye niyazda bulunmalıyız.

Arkadaşlardan bazıları şöyle dua ediyorlar: اَللَّهُمَّ إِطْلَاقَ سَرَاحِ إِخْوَانِنَا وَأَخَوَاتِنَا وَأَصْدِقَائِنَا وَصَدَائِقِنَا وَأَحْبَابِنَا وَأَحِبَّائِنَا وَالْمُظَاهِرِينَ بِنَا وَمَنْ عُدَّ مِنَّا مِنَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ لَاسِيَّمَا الْمَظْلُومِينَ وَالْمَغْدُورِينَ وَالْمُسْتَنْطَقِينَ وَالْمُتَّهَمِينَ بِالْإِرْهَابِ تُغْنِينَا بِهَا عَنْ إِطْلَاقِ سَرَاحِ مَنْ سِوَاكَ. اَللَّهُمَّ إِطْلَاقَ سَرَاحِ هَؤُلَاءِ تُغْنِينَا بِهَا عَنْ إِطْلَاقِ مَنْ سِوَاكَ “Allah’ım kadınıyla erkeğiyle, yaşlısıyla genciyle bütün kardeşlerimizin, arkadaşlarımızın, sevdiklerimizin, bize destek olanların veya bizden sayılarak zulme uğratılan diğer insanların hürriyetlerini lütfet; onların hepsini kurtuluşa erdir. Allah’ım, özellikle mazlumlara, mağdurlara, sorguya alınanlara, hapiste tutulanlara ve terörle suçlanan masumlara Senden gayrısının özgür kılmasına muhtaç bırakmayacak şekilde tam bir hürriyet lütfeyle!.. Allah’ım, onları öyle kurtar ve hürriyete kavuştur ki, Senden gayrı kimsenin serbest bırakmasına muhtaç olmasın, esbaba bel bağlamasın ve mâsivânın minneti altında kalmasınlar!..”

“Allah’ım! Bunları, ekstradan lütfunla, bulundukları duruma yeniden çıkar, ıtlak eyle, salıver bunları!” Başını yere koy, birinci mesele gibi, bunlar için yalvar. اَللَّهُمَّ وَلاَيَةً تُغْنِينَا بِهَا عَنْ تَوْلِيَةِ مَنْ سِوَاكَ “Allah’ım, bize dostluğunu lütfeyle! Ve başkalarına yalakalık yapmaktan bizi muhafaza buyur!” Allah’ım, bizi Kendine dost eyle; kim olursa olsun, Şeddâd olsun, Nemrut olsun, Firavun olsun, Saddam olsun, Kazzâfî olsun, başkalarına yalakalık yapma zilletine bizi mâruz bırakma!.. Amin.

   Zamana ve şartlara göre değişik değişik musibetler vuku bulduğundan Peygamberlerin ve sâlihlerin ferec talep ve beklentilerinde de bir kısım farklılıklar olmuştur.

Tirmizî’de İbn-i Mesûd hazretlerinden nakledilen bir hadis-i şerifte, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz, en faziletli ibadetlerden biri olarak “intizâr-ı ferec” (kurtuluş beklentisi içinde olma) konusunu nazara veriyor. “Ferec”, olumsuz bir şeye maruz kalınca, insanın ondan sıyrılması, o işin dışına çıkması demektir. Bu, farklı şekillerde olabilir; değişik durumlara göre, değişik şekilde “çıkış”lar söz konusudur.

Hazreti Yûsuf Aleyhisselam’ın fereci, kuyudan çıkmaktır. Orada seyyidinâ Hazreti Yûsuf’un ne dediğini çok bilmiyoruz. Fakat çocuk olmasına rağmen, o tertemiz kalbiyle kim bilir neler demiştir. Bir de genlerinde peygamberlik var. Bir gün Mısır’da bir ses ve soluk olacak.. Kahire başta olmak üzere, bütün Mısır’a sesini-soluğunu duyuracak.. zindandaki insanlara rehberlik yapacak.. sonra Melik’in yakını olacak, sonra nâzırı (bakanı) olacak.. sonra dünya kadar insan, ona bakarak Müslüman olacak.. tâ ses ve soluğunun yankıları, seyyidinâ Hazreti Musa dönemine kadar uzanacak. Öyle ki, Mü’min-i Âl-i Firavun ondan bahsedecek. Firavun sarayındaki, Firavun ordularının başkomutanı, Asiye validemizin de ağabeyi Mü’min-i Âl-i Firavun, Hazreti Musa’yı müdafaa sadedinde, وَلَقَدْ جَاءَكُمْ يُوسُفُ مِنْ قَبْلُ بِالْبَيِّنَاتِ فَمَا زِلْتُمْ فِي شَكٍّ “Daha önce Yûsuf da size apaçık delillerle gelmişti; fakat O’nun size getirdiği gerçek hakkında bir türlü şüpheden kurtulamamıştınız.” (Mü’min, 40/34) diyor. “Bundan evvel Yûsuf da gelmişti!..” Ne kadar zaman evvel? Belki bin sene evvel gelmişti. “Siz o zaman bile şek ve şüpheden bir türlü sıyrılamamıştınız!” Hazreti Yûsuf’un sesi-soluğu tâ o döneme kadar ulaşıyor. Evet, O (aleyhisselam), kuyunun dibinde bir musibete maruz kaldı, ona göre bir ferec talebinde bulundu.

Yunus İbn Mettâ’nın ferec istemesi… O da işte balığın dişleri arasında veya karnında kalıyor. Kur’an “Yuttu!” diyor, karnında kaldığını ima ediyor. فَنَادَى فِي الظُّلُمَاتِ أَنْ لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ “Sonra, (düştüğü balığın karnının, gecenin ve denizin, bir de bulunduğu halin) karanlıkları içinde, ‘Sen’den başka ilâh yoktur. Sen, her türlü kusurdan, eksiklikten, eşi–ortağı bulunmaktan mutlak münezzehsin. Ben, gerçekten kendine yazık edenlerden oldum!’ diye yakardı.” (Enbiyâ, 21/87) Böylece, halini arz ediyor, niyazda bulunuyor. “Ya Rabbi! Ben kendime zulmettim!” Halini arz etmedir bu. “Şunu yap, bunu yap!” değil; halini arz ediyor: لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ Lemalar’da, Hazreti Pîr-i Mugân tarafından bu meselenin üzerinde hususi olarak duruluyor, bildiğiniz gibi. Hazreti Yunus aleyhisselam’ın yalvarıp-yakarması ve ferec intizarı da böyle bir şey.

Eyyûb (aleyhisselam) da tepeden tırnağa yara-bere içinde oluyor. Hatta menkıbelerde rivayet edilen vakıası itibarıyla -Hazreti Pîr’in de yine Lemalar’da nazara verdiği gibi- diline ve kalbine de yaralar isabet ediyor. Bir yönüyle latife-i Rabbâniye’si ve O’nu dillendirecek dili müteessir oluyor. Esasen “dil” o (gönül), Farsça; bu, “lisan”, o da Arapça. Dolayısıyla bu (dil), onun (kalbin) tercümanı olması itibarıyla kıymet ifade eder; ona tercüman olmadığı sürece laf-ı güzaf, yaptığı her şey. Bu iki şeye (dil ve kalb) yara-bere isabet edince, edeceği şeyi edemediğinden dolayı, O (aleyhisselam) da, أَنِّي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَأَنْتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ “Rabbim, bu dert bana iyice dokundu (ve Sana gerektiği gibi ibadet edemez hale geldim). Sen, Merhametlilerin En Merhametlisisin!” (Enbiyâ, 21/83) diye niyaz diyor. Hazreti Üstad, naklederken, onun duasına “Rabbi” kelimesini de ilave ediyor; çünkü Cenâb-ı Hakk’a nida ediyor orada; demek ki “Rabbi!” dedi, أَنِّي مَسَّنِيَ الضُّرُّ “Bu dert, bu zarar bana iyice dokundu.” Sâd Sûresi’nde de, أَنِّي مَسَّنِيَ الشَّيْطَانُ بِنُصْبٍ وَعَذَابٍ “Şurası bir gerçek ki, şeytan yüzünden bir bitkinlik ve büyük bir ızdıraba düçâr oldum.” (Sâd, 38/41) dediği naklediliyor. “Şeytan, bana dokundu!” diyor orada, nefsini biraz daha aşağıya alarak, suçlayarak, sorgulayarak. Peygamber âdâbı, “niyaz”da bulunuyor. Onun da maruz kaldığı musibet, farklı bir şey; intizâr-ı fereci de öyle oluyor.

Seyyidinâ Hazreti Musa’yı da demeden geçmeyelim. Firavun, ordularıyla arkadan gelince, arkasındaki insanlar az endişeye kapılıyorlar. “Takılmış!” demeyeyim, ona “ittibâ etmiş” insanlar, O’nunla beraber gidilecek yere gitmeye karar vermişler; “İşte geldiler, yakalayacaklar!” falan, paniğine/telaşına kapılıyorlar. قَالَ كَلَّا إِنَّ مَعِيَ رَبِّي سَيَهْدِينِ “Hazreti Musa, ‘Asla!..’ dedi, ‘Rabbim muhakkak benimledir; bana kurtuluş yolunu gösterecektir.” (Şuarâ, 26/62) “Rabbim bizimle beraberdir ve mutlaka bize bir yol gösterecektir!” Karşılarına ırmak çıkıyor, deniz çıkıyor, arkada da düşman…

Tarık İbn Ziyad ile alakalı yazılan bir romanda şöyle bir hadise anlatılır: İspanya’ya geçtiklerinde, karşılarında koskocaman, yüz binlik bir ordu görülüyor; arkalarında da deniz. Denizi geçtikten sonra da, Cebel-i Tarık boğazını geçtikten sonra da, esasen Herkül Burcu’nu geçtikten sonra da gemileri yaktırmış ki, kaçma duygusu, geriye çekilme duygusu kalmasın. Romanı yazan diyor ki: “Ordusuna şöyle seslendi: Önünüzde deniz gibi bir düşman, arkanızda da düşman gibi bir deniz! Ya geriye kaçıp boğulacaksınız veya ileriye gideceksiniz, Endülüs’e girme imkânı olacak!” Şahlanıyor asker, çok kısa zamanda kralın sarayı içinde kendilerini buluyorlar, Granada’da.

Evet, seyyidinâ Hazreti Musa da, إِنَّ مَعِيَ رَبِّي سَيَهْدِينِ “Rabbim, benimle beraberdir, hiç şüpheniz olmasın, mutlaka bir yol gösterecektir!” diyor. اِضْرِبْ بِعَصَاكَ الْبَحْرَ “Asânı denize vur!” deniyor; asasını vurunca, deniz şâk oluyor. Onlar (Hazreti Musa ve kavmi) geçiyor; zalim, fâsık, münafık, hâsid -her dönemde olduğu gibi- cezasını buluyor. Onlar geçiyor kurtuluyor; arkadan gelenler boğuluyor, belasını buluyor. Hep öyle olmuştur: Onlar geçecek, kurtulacak; onlara zulmedenler ise gelecek, belalarını bulacaklar.

Şimdi bakın, şartlara ve zamana göre durumlar, hadiseler farklı, sıkışmalar farklı; dolayısıyla da ferec-mahreç talepleri de farklı oluyor. Biz de dua ederken, ondan mülhem, اَللَّهُمَّ اجْعَلْ لَنَا فَرَجًا وَمَخْرَجًا “Allah’ım! Bize bir ferec, bir çıkış yolu, bir mahreç ihsan eyle!” diyoruz. Şimdiki hadiseler de o günkü hadiseler gibi değil. Siz Kâbe’ye gidiyormuşsunuz; bir yönüyle, hacca gideceksiniz, Kâbe’yi tavaf edeceksiniz, Ravza-i Tâhire’ye gideceksiniz, Muvacehe’ye yüzler süreceksiniz. Birden bire kırk haramîler önünüzü kesmiş burada. Mallarınıza/mülklerinize el koymuş. Çok olmuş bu, tarihte böyle olmuş, mala-mülke el koymuşlar. Çırılçıplak kalmışsınız; elbiselerinizi bile almışlar, hayvanların sırtındaki ihramlarınızı bile almışlar orada. “Yahu hacca gideceğiz, Harem sınırları içine girdiğimizde ihrama gireceğiz; fakat ihramı da aldılar bunlar, haramîler!” falan. Böyle bir şeye maruz kalmışsınız orada. Şimdi o zaman Cenâb-ı Hakk’a teveccüh keyfiyeti -herhalde- farklı olur.

   Allah’ın fazlından talepte bulunun; şüphesiz O (azze ve celle) Kendisine dua edilmesini ve fazlından istenmesini sever.

Şimdi başta işaret ettiğimiz hadis-i şerife gelelim; Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki: سَلُو اللهَ مِنْ فَضْلِهِ “İsteyeceğinizi, Allah’ın fazlından isteyin!” Allah’ın fazlı, Cenâb-ı Hakk’ın ekstradan lütfu demektir. Hani Türkçemizde Türkçe kelime zannedilir de, Arapça bir ifade olan “meccânen” tabirini kullanırız. Bir Hak dostunun dediği gibi, “Allah’ım, beni meccânen yarattın, meccânen bu noktaya getirdin, meccânen de bağışla!” Hani ille de bir karşılık olmasın!.. Biraz evvel bahsettiğim hadisteki arkasına bakan zat gibi. لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ bütün sermayesi. “Buyur, sen de onlarla beraber gir!” Allah’ın fazlı, bu.

O “fazl”a işaret sadedinde, Efendimiz buyuruyor ki ashabına: “Allah’ın fazlı olmadan, hiç kimse Cennet’e giremez!” Soruyorlar, “Sen de mi yâ Rasûlallah?!” Diyor ki, “Ben de Allah’ın fazlı ve rahmeti olmayınca giremem, ben de!” Bir şeye dikkati çekiyor, “muktedâ bih” olması itibarıyla: Hiç kimsenin ameli, davranışı, -ne kadar fedakârlık yaparsa yapsın- Cennet’i peyleyebilecek kadar değerli değildir.

Dünyadaki bütün hayatınız ne kadar? Sizin bütün ömrünüz, olsa olsa… Dünyada en uzun yaşayan olarak, şimdi her halde 140 yaşında bir insandan bahsediyorlar; belki iki tane insan var öyle, geçmişte de belki o kadar. Ebediyete nispeten buna “sıfır” bile derseniz, sizi sorgularlar; “Niye yalan söylüyorsun?” diye. Ebediyete nispeten “sıfır” ifade etmez bu. Onun için yine Hazreti Pîr buyuruyor ki: “Dünyanın birlerce sene mesûdâne hayatı, Cennet’in bir dakikasına mukabil gelmez!” Bir de onun üstünde ayrı bir şey var ki; “Cennet’in de binlerce sene mesûdâne hayatı, bir dakika rü’yet-i Cemâline mukabil gelmez.” O’nun Cemâl-i bâ-kemâlini görmeye… Şimdi o zaman sen, senin amelin?!. Hiç durmadan, uyumadan hep koşturup dursan -bir küheylan gibi, kalbin durasıya- zannediyorum, insafına sorsalar senin, deseler ki: “Bu yaptığın şeyler ile hakikaten, Cennet peylenir mi, Cemâlullah’a tâlib olunur mu?!.” -Cemâlullah için “peylenme” tabirini kullanmayın! “Onlarla, Cenâb-ı Allah’ın cemaline tâlip olunur mu?” diyebilirsiniz.- Estağfirullah, ne münasebet!.. Ya bu, bir damla ile deryayı peyleme demektir. Bu ne küstahlık, bu ne saygısızlıktır?!. Demek ki, oraya girme mevzuu tamamen Cenâb-ı Hakk’ın ekstradan bir lütfu.

Öyleyse, Allah’ın lütfuna talip olun, Allah’ın fazlından isteyin!.. فَإِنَّ اللَّهَ (عَزَّ وَجَلَّ) يُحِبُّ أَنْ يُسْأَلَ “Şüphesiz Allah (azze ve celle) Kendisine dua edilmesini ve fazlından istenmesini sever.” buyuruyor Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem). “Allah, Kendisinden bir şey talep edilmesini çok sever!” diyor bu hadis-i şerifte. Efendimiz, مَنْ لَمْ يَسْأَلِ اللَّهَ يَغْضَبْ عَلَيْهِ buyuruyor başka bir yerde de, “Bir kimse Allah’tan sualde bulunmuyorsa, bir şey istemiyorsa, gazab-ı İlahî’ye düçâr olur!” Niye küstahlık yapıyorsun sen?!. Sen, durumun itibarıyla kapıkulu değil misin?!. O kapının tokmağına dokunma mecburiyetinde değil misin?!. Ziline basma mecburiyetinde değil misin?!. “Allah!” deme mecburiyetinde değil misin?!. Niye istemiyorsun?!. “Verecek Zât’tan niye istemiyorsun?!. Bu, bir istiğna olmaz mı? “Benim sana ihtiyacım yok!” manasına gelmez mi? Ve bu, bir küstahlık sayılmaz mı?!. Öyle ise, bakın nasıl “gazab-ı İlahî” diyor; Cenâb-ı Hak’tan bir şey istememe, İlahî gazabın celbine sebebiyet veriyor. Onun için, يُحِبُّ أَنْ يُسْأَلَ “Kendisinden istenmesini sever.” Bu da pozitifi; o negatifi idi, bu da pozitifi.

   İntizâr-ı ferec, ibadetlerin en faziletlilerinden biridir; fiilî ve kavlî duaya sarılıp sabr-ı cemil ile kurtuluş bekleyenler her an ibadet ediyormuş gibi mukabele göreceklerdir.

Sonra, وَأَفْضَلُ الْعِبَادَةِ انْتِظَارُ الْفَرَجِ “İbadetlerin belki en faziletlilerindendir, intizâr-ı ferec.” Bir hazf-ı icaz var burada; yani, belki ibadetlerin en faziletlilerinden bir tanesi de “intizâr-ı ferec”dir. Kuyuya düşmekten, balık tarafından yutulmaktan, arkada Firavun ordularıyla karşı karşıya kalmaktan, kırk haramîlerin gelip sizi hac yolunda soymalarından… Bütün bunlardan sıyrılma adına -esasen- bir beklentiye girme, “intizâr”.

Sarf iştikaklarına göre “intizâr” kelimesi, “ifti’âl” babından gelir. İfti’âl babı, mutavaat içindir; bir yönüyle “nazara / n-z-r” kelimesinden geliyor bu. Bakacaksınız, fakat o bakmayı/beklemeyi -esas- tabiatınıza mal edecek, tabiatınızın derinliği haline getireceksiniz. Öyle ki sürekli bir intizâr içinde, bir bekleme içinde, bir bakma içinde olacaksınız. Kur’an-ı Kerim’de değişik ayetlerde böyle bir intizâr nazara veriliyor; mesela وَانْتَظِرُوا إِنَّا مُنْتَظِرُونَ “O halde bekleyin bakalım netice nasıl tezahür edecek; nitekim biz de beklemekteyiz.” (Hûd, 11/122) deniyor. Evet, siz bakın, bekleyin, intizâr edin; biz de intizâr ediyoruz!..

Evet, “İntizâr-ı ferec, ibadetlerin en faziletlilerindendir!” Şimdi meseleyi bu çerçevede ele aldığımız zaman, şu anda Müslümanların, İslam dünyasındaki bütün Müslümanların, maruz kaldıkları musibetler var. Sizleri de onlardan ayrı düşünmek doğru değil, sizin de maruz kaldığınız şeyler var. Kuyu dibine atılma gibi şeyler var. Farkı yok esasen… Balık tarafından yutulma gibi şeyler var. Karşıda bir deniz, arkada deniz gibi bir düşman durumuna maruz kalma gibi şeyler var. Bütün bunlar karşısında o beklemeyi, o gözetlemeyi tabiatınızın derinliği yaparak, onu içtenleştirmek -yalın Türkçe ile, içtenleştirmek- suretiyle hep oturup kalkıp onu vird-i zebân etme: اَللَّهُمَّ إِطْلاَقَ سَرَاحِ إِخْوَانِنَا، وَأَخَوَاتِنَا، وَأَصْدِقَائِنَا وَصَدَائِقِنَا، وَأَحْبَابِنَا، وَأَحِبَّائِنَا، تُغْنِينَا بِهِ عَنْ إِطْلاَقِ سَرَاحِ مَنْ سِوَاكَ “Allah’ım, Sen kadın-erkek bütün kardeşlerimizi, arkadaşlarımızı ve sevdiklerimizi salıverirsen, bizim o mevzuda yapacağımız her şeyden, başkalarının serbest bırakmasından bizi müstağni kılmış olursun. Sen yap Allah’ım!..”

Böyle bir intizârda bulunmak ve abdeste hazırlık esnasında bile onu söylemek!.. Namazda, imamın arkasında duruyorsunuz; orada sükût etmek, “istimâ” esastır. Fakat kelâm-ı nefsi ile, yani bir “iç söylenti” ile, “iç mülahaza” ile, yine o meseleyi dillendirmek… İçte o meseleyi dillendirmek… Yemek yerken yine o meseleyi dillendirmek.. Lokmayı ağzımıza götürürken dahi hep şu mülahazalarla dolu bulunmak: Bunu bazı yerlerdeki kardeşlerimiz bulup ağızlarına götüremediler! Belki kendileri bir yerde ağızlarına götürüyorlar; fakat eşleri ağlıyor, çocukları “ciyak ciyak” bağırıyorlar ama ağızlarına götürecek lokmaları yok. Çokları dünyanın değişik yerlerine sığındı, kamplarda yaşıyorlar. Bunların hepsi Sen’in yolunda hizmete adanmış insanlardı. Ve bu adanmışlığı, Sana karşı belki en önemli bir vazife sayıyorlardı. “Allah’ım! Kendimizi Sana adadık, Sen’in âzâd kabul etmez, boynu tasmalı kullarınız. Sen’in nâm-ı Celîlini dünyaya duyurma niyetindeyiz, azmindeyiz, kararındayız!..” diyorlardı/diyorlar. Allah, bu duygu ve bu düşüncelerden bir dakika bizi mahrum yaşatmasın!..

Biz, Allah’ın izni ve inayetiyle durduğumuz yerde duracak, sürekli halimizi Cenâb-ı Hakk’a -o peygamberler gibi- arz edecek ve bir intizâr-ı ferec içinde oturup-kalkacak, hep o mülahaza ile hayatımızı sürdürmeye çalışacağız. Bu niyette olduğumuz sürece, bu niyet ettiğimiz meselelerin realize edilmesine terettüp edecek sevaplar terettüp edecek.

Başa dönüyoruz: “Mü’minin niyeti, amelinden hayırlıdır.”  إِنَّمَا اْلاَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ وَإِنَّمَا لِكُلِّ امْرِئٍ مَا نَوَى فَمَنْ كَانَتْ هِجْرَتُهُ إِلَى اللهِ وَرَسُولِهِ فَهِجْرَتُهُ إِلَى اللهِ وَرَسُولِهِ “Ameller (başka değil) ancak niyetlere göredir ve kişinin niyeti ne idiyse, karşılık olarak onu bulur. Dolayısıyla kimin hicreti, Allah ve Rasûlü’nün rızasını kazanma istikametindeyse, onun hicreti Allah ve Rasûlü’ne olmuş demektir.” Evet, kim Allah için hicret ederse, muhacir olursa, gittiği yerde mutlaka bir çeşit Ensar ile karşılaşır. Dolayısıyla dünyaya bir kere daha Ensar ve Muhacir faslı yaşatır, Allah’ın izni ve inayetiyle. Sesini-soluğunu oralarda da duyurur.

Esasen, çok geniş âlemde ses-soluk haline gelme hakkı olan bir yüce mefkûre, ihtiyarî olarak -belki- dünyanın değişik yerlerinde ifade edilememiş, seslendirilememişti. Allah, “cebr-i lütfî” ile bunu yaptı/yapıyor. Bu da bir lütuf olduğuna göre, varsın arkasında “cebir” olsun. Cebr-i lütfî ile, Allah saçtı, savurdu. Nasıl saçtı, savurdu?!. Adeta dedi ki: “Kurak yerler var, çorak yerler var. Ben sizi birer tohum gibi oralara saçıyorum. Gidin oralarda toprağın bağrında çürüyün; toprağın bağrında çürüyün ve başağa yürüyün!..” Vesselam.

Bamteli: SON ŞEYTANÎ SENARYO

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   “Dedim: ‘Mü’minlere cevr ü cefan nedir a tiran? / Dedi: Kur’an’a hizmet edenler üstüne SS sürmelidir!”

Hazreti Pîr’in ölçüleri içinde, dört şeyden dolayı dünyayı “kesben” değil “kalben” terk etmek lazım. Demek ki, insan kazanabilir ama Hazreti Ebu Bekir gibi, vereceği yerde her şeyini bir dağarcık içine koyar, getirir, Allah Rasûlü’nün huzuruna bırakır. Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Çoluk-çocuğuna, baban Ebu Kuhâfe’ye bir şey bırakmadın mı?” buyurunca, “Onlar için Allah’ı ve Rasûlünü bıraktım!” der. Böyle kazanmanın hiçbir mahzuru yok; Hazreti Ebu Bekir gibi, Hazreti Ömer gibi, Hazreti Osman gibi…

Dinin i’lâsı adına, her yerde ruh-i revân-ı Muhammedî’nin şehbal açması adına, millî mefkûremizin dünyanın değişik yerlerinde bayraklaşması adına, insan, kazanabildiği kadar kazansın. Ama hepsini verdiği yerde bile, içinde bir ukde hâsıl olmaması ve “O (celle celâluhu) verdi, ben de O’nun yolunda verdim!” diyebilmesi çok önemlidir.

Kur’an-ı Kerim ferman ediyor: إِنَّ اللهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنْفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُمْ بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ “Allah, karşılığında kendilerine Cennet vermek üzere mü’minlerden öz varlıklarını ve mallarını satın almıştır.” (Tevbe, 9/111) Satın alan, Allah’tır. مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنْفُسَهُمْ Önce “nefis”ler zikrediliyor. Sonra, وَأَمْوَالَهُمْ بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ “Bi-enne” ibaresindeki “be”, “be-i mukâbele” veya “sebebiyye”. Şart-ı âdî planında “sebep”; karşılık manasında. Onun karşılığında, Allah (celle celâluhu) Cennet’i veriyor. Bütün hezâfiriyle, dünyanın binlerce sene mesûdâne hayatı, bir dakika içinde yaşamaya mukabil gelmeyen Cennet karşılığında. Allah (celle celâluhu) kendi verdiği “nefisler”ini alıyor, kendi verdiği “mallar”ını alıyor, karşılığında Cennet’i veriyor. İşte böyle kazanma, ayrı bir kazanım.

Öyle bir kazanım ki bu, bir taraftan siz kazanıyorsunuz, zengin de oluyorsunuz; fakat her şeyi Hak yolunda kullanma/istimal etme istikametinde hazır ve teşne bulunuyorsunuz. Ne mutlu böyle düşünen ve böyle yaşayanlara!..

Ama bir de meşhur bir sözde işaret edilenler var; ben onu biraz değiştirerek şöyle söylüyorum: “Dedim: ‘Mü’minlere cevr ü cefan nedir a tiran? / Dedi: Kur’an’a hizmet edenler üstüne SS sürmelidir!” SS’leri biliyorsunuz; Hitler’in etrafı yakıp-yıkan adamları idi, “SS”. Bir de işin başında bir “S-S” varsa, iş arızasız yürür-gider. SS’i, “S-S” idare eder; kapılar kırılır, pencereler yarılır, kadınlar derdest edilir, insanlar zindana atılır, gidilir malın-mülkün üstüne konulur. “Eşkıyalık” olduktan sonra, her şey yapılır; çünkü eşkıyanın kurallarında “helal-haram” mülahazası yoktur. Onlarda sadece “ezme” vardır, “gasp etme” vardır, “tagallüp” vardır, “tahakküm” vardır, “tasallut” vardır, “Bana benzeyeceksin, beni kabul edeceksin!” şeytanî mülahazası vardır. Zavallı Firavun, bunun altında ezilip gitmişti; Şeddâd, bunun altında ezilip gitmişti; Nümrûz da bunun altında ezilip gitmişti.

Nümrûz’a biz Nemrut deriz; o Babil’de şatafat ve debdebenin çıldırttığı/zehirlediği/şirazeden çıkardığı adam. Onun da sarayları, kapkara sarayları vardı. Daha neleri vardı, neleri vardı!.. Ama bir şeyi yoktu: “Allah” yoktu onun nazarında; “iman” yoktu, “haşr u neşir” yoktu, “mizan” yoktu, “terazi” yoktu, “sevap” yoktu, “günah” yoktu. Ve bu “yok”lar altında “yok olup gitti” zavallı. Ne ile? “Bir sinek ile.” derler. Nasıl ki bir örümcek ile, Allah, koruduğunu koruyor; bir güvercin ile koruduğunu koruyor; Sevir sultanlığında, Sultanlar Sultanı’nı, bir güvercin ile, bir örümcek ile, örümcek ağı ile koruyor; bir Nemrut’u da bazen bir sinek ile, bazen bir mikrop ile yere seriyor.

Bekleyip göreceksiniz!.. Şimdiye kadar hiçbiri pâyidar olmadı; ne eskiler, ne yeniler. Dünya ne Firavun’a vefalı olabildi, Nemrut’a vefalı olabildi, Jull Sezar’a vefalı olabildi, Hitler’e vefalı olabildi, Leninlere, Stalinlere vefalı olabildi; ne de Saddamlara, Kazzafîlere vefalı olabildi! Onlar, dünyaya taptıkları halde, bir gün ondan öyle bir tokat yediler ki, dünyevî itibarlarını yitirmelerinin yanı başında, ahirete ait mev’ûd şeylerini de yıktı, öyle yuvarlandı gittiler, heder oldu gittiler. Allah bizi, onların yoluna düşmekten muhafaza eylesin!

   “Bilemiyorum hangisine daha çok sevineyim; Cafer’in gelişine mi, Hayber’in fethine mi?!.”

Allah için işlemeli, Allah için başlamalı, Allah için görüşmeli, Allah için konuşmalı, Allah için koşmalı; Allah için koşarken, bir küheylan gibi, o yolda kalbi durmalı ve öbür tarafa yürümeli!.. Kazanım, budur; hayatın her hamlesinde “Allah!” deme!.. Hazreti Pîr, Besmele’de, tâ işin mebdeinde, bunlara dikkati çekiyor. Cenâb-ı Hak, anlama idrakiyle idraklendirsin; gönüllerimizi O’na karşı vefâ hissiyle doyursun, itmi’nâna ulaştırsın!..

Kur’an-ı Kerim, o itmi’nânın vesilesini nazara veriyor: الَّذِينَ آمَنُوا وَتَطْمَئِنُّ قُلُوبُهُمْ بِذِكْرِ اللهِ أَلاَ بِذِكْرِ اللهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ “Onlar, imân eden ve kalbleri Allah’ın zikri ile mutmain olan kimselerdir. Bilesiniz ki, kalbler ancak Allah’ın zikri ile mutmain olur.” (Ra’d, 13/28) “Dikkat edin; kalbler, her şeyiyle O’nu yâd etmek suretiyle oturaklaşmaya erer, itmi’nâna ulaşır!” Yani, başka şeyler ile artık alakaları kesilir, sanki bütün dünya onların olmuş gibi. Öyleleri, Behlûl gibi, yırtık elbise ile yaşarlar; İbrahim Ethem gibi, yırtık-pırtık elbise ile yaşarlar; fakat nezd-i Ulûhiyet’te âdetâ sultanlık saraylarına otağlarını kurarlar.

Kim bilir, sizin için de kaderî plan ve programda ne güzel şeyler vardır?!. Erdiğimiz zaman oraya, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) ayaklarına kapanma gibi… Hani dilimin ucuna kadar geldi “kucaklama” da; ben şahsım itibariyle öyle bir kucaklamaya kendimi layık görmediğimden dolayı, umumî manada herkese tamim ederek konuştum. Evet, kimileri O’nun ayaklarına kapanır, Hazreti Ebu Bekir’in ayaklarına kapanır, Hazreti Ömer’in, Hazreti Osman’ın, Hazreti Ali’nin gül kokan ayaklarına kapanır, çiçek gibi edâlı ayaklarına kapanırlar. Kim bilir belki de bazı kâmet-i bâlâlara onlar gelirler; onlara sarılır, muânaka yaparlar ve sonra derler ki, “Bilemiyoruz, Cennete girdiğimize mi, yoksa bunların kudûmuna mı sevinelim!”

Efendimiz, kime böyle demişti? Cafer İbn Ebî Tâlib’e (radıyallahu anh). Ne zaman demişti? Hayber fethedildiğinde; yani, bir yerde bir temerrüdün kırıldığı anda. Artık o noktada dahi yollar açılmıştı O’na, ilerleyecekti onların içine doğru; “onlar” diyorum, onların içine doğru. Tam o esnada da Habeşistan’a hicret etmiş mü’minler -bilmem kaç sene sonra- oradan gelmişlerdi. Cafer İbn Ebî Tâlib onların başında bulunuyordu. O Hazret, aynı zamanda Mu’te’nin kumandanı, şehidi; Hazreti Ali’nin ağabeyi; çok farklı bir insan, çok farklı. Onun için Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyurdu: لا أَدْرِي بِأَيِّهِمَا أَفْرَحُ؟ بِقُدُومِ جَعْفَرَ أَمْ بِفَتْحِ خَيْبَرَ “Bilemiyorum neye/hangisine sevineyim: Cafer’in gelmesine mi, Hayber’in fethine mi?!.”

Bu itibarla, kim bilir, bazı kâmet-i bâlâlara, işte o kâmet-i bâlâlar sarılacak, onlarla muânaka edecek ve diyecekler ki: “Bilemiyoruz buraya girdiğimize mi, yoksa bunların geldiğine mi sevinelim?!.”

O (sallallâhu aleyhi ve sellem), arkasından ne kadar çok insan, kendisini izlemiş ve oraya girmişse, o kadar müreffehtir, o kadar sevinç içindedir. İşte o sevinç hatırına -esasen- Cenâb-ı Hakk’ın cemâl-i bâ-kemâlini müşahede ettikten sonra bile Miraç’tan geriye dönmüştü. Elinden tutulacak insanların elinden tutup o ufka ulaştırmak için, yaşatma zevkini yaşama zevkine tercih etmişti. Kim olursa olsun, en büyük veliler dahi oraya çıkınca geriye dönmezler. Ama O (sallallâhu aleyhi ve sellem) döndü sizin için, bizim için.. hususiyle saff-ı evveli teşkil eden “hâle”si için.. أَصْحَابِي كَالنُّجُومِ، بِأَيِّهِمُ اقْتَدَيْتُمْ اِهْتَدَيْتُمْ “Ashabım yıldızlar gibidir, hangi birine tabi olup onun ardından giderseniz, hidayete erersiniz.” mübarek sözüyle şereflendirdiği ilk safı teşkil eden babayiğitler için.. inananlar için.. Bedir’de O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) önünde savaşanlar için, Uhud’da şehit olanlar için, (Ahzâb’a karşı ) hendek kazanlar için, Mu’te’de savaşanlar için, Havazin’de savaşanlar için…

Cenâb-ı Hak, yürüdüğünüz bu yolda sizi sabit-kadem eylesin; ne ölçüde, ne miktarda yürüme oldu, Allah bilir; tam yürümeye de sizi ve bizi muvaffak eylesin! Şunun-bunun saldırıları karşısında tereddüde düşmekten muhafaza buyursun!.. Âmin.

   17/25 Aralık ve 15 Temmuz komplolarından sonra sıra üçüncü şeytanlık faslında; zâlimler, kendilerini âdil göstermek için yeni bir “şeytanî senaryo” hazırlığında!..

Ancak bir şey daha diyeceğim; müsaade ediyor musunuz? Sanmayın ki bu yapılan şeyler, bu kadarıyla kalacak! Ne onlar için, ne de sizin için; ne edenlerin ettiği, ne de edilenlere edilen şeyler bitmiş değildir. Bir “hırsızlık” ortaya çıkınca, adını “darbe” koyup Müslümanlara eziyet etme işi; o bir başlangıçtı. Fakat maşerî vicdan, genelde böyle bir muamele için onu yeterli sebep görmediğinden dolayı, şeytanın yeni bir senaryosuna ihtiyaç vardı. Gerçekten “darbe” denecek bir darbe senaryosuna ihtiyaç vardı. Onlar “Sağ olsun!” derler Şeytana, biz de “Yerin dibine batsın!” deriz; çünkü onlara öyle bir senaryo verdi, ellerini güçlendirdi.

“Darbe” senaryosuyla kısmen güçlendiler; bir yönüyle yapılan mezâlim, makuliyet kazandı: “Ettiler, ediyoruz! Dediler, diyoruz! Kıydılar, kıyıyoruz!.. Yaptığımız şey, mukabele-i bi’l-misil!.. Ne yapalım, Kur’an, ona -bir yönüyle- cevaz veriyor: وَإِنْ عَاقَبْتُمْ فَعَاقِبُوا بِمِثْلِ مَا عُوقِبْتُمْ بِهِSize ikâb ederlerse ve onlara ceza verecek olursanız, size yapılan muamelenin misliyle cezalandırın.’ (Nahl, 16/126)”

Önce, “Bakın, bu adamlar, utanmadan kalkıp ‘Siz hırsızlık yaptınız, rüşvet aldınız!’ diye bizi utandırıyorlar; ne hakları var? Kocaman kocaman insanların, değişik merhalelerden geçmiş çok