Mü’minin Tatili ve Lüks Hayat

Herkul | . | BAMTELI

İndir:       mp3     mp4       HD

Birinci Bölüm: Mü’minin Tatili

Soru: 1) Özellikle yaz mevsiminde zihinleri tatil düşüncesi meşgul ediyor. Bazen sıla-yı rahim vecibesi de bahane yapılıp birkaç ay tatil psikolojisiyle geçiriliyor. Umumî manada mü’minlerin hususî planda da irşat erlerinin tatil anlayışları nasıl olmalıdır?

-Aslında Müslümanın bir tatil düşüncesi olmaması lazım; zira o, tatili ötede yapacaktır. Burada tatil yapanlar, âhiretteki tatil haklarını kullanmış, yıpratmış ve aşındırmış sayılırlar. (00:55)

-Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır:

فَإِذَا فَرَغْتَ فَانْصَبْ

“(O hâlde) bir işten boşalınca hemen (başka) bir işe koyul.” (İnşirah sûresi, 94/7)

Bu âyet-i kerime, Müslümana önemli bir hareket felsefesi ve bir hayat düsturu sunuyor. Evet, mü’min her zaman hareket hâlinde olmalıdır. Çalışırken hareket, dinlenirken de hareket.. bir diğer ifadeyle o, mesaisini öyle tanzim etmelidir ki, hayatında boşluğa hiç yer kalmamalıdır. Gerçi mukteza-i beşeriyet olarak dinlenmeye ihtiyaç duyduğunda o da dinlenecektir ama böyle bir dinlenme de yine aktif dinlenme şeklinde gerçekleşmelidir. Meselâ, dimağı okuma ve yazma ile meşgul olan ve yorulan biri, yan gelip yatarak dinlenebileceği gibi pekâlâ meşguliyet değiştirerek de dinlenebilir; Kur’ân okuyabilir, namaz kılabilir, kültürfizik yapabilir, musâhabe ve mülâtefede bulunabilir ve hâkeza. Bunlarla yorulduğunda da döner tekrar kitap mütalâasına başlar. Hâsılı, sürekli hareket, sürekli iş çizgisini bir meşgaleyi bırakıp diğerine geçmek suretiyle değiştirme.. böylece “çalışarak dinlenme, dinlenirken çalışma” metoduyla hareket etme mü’mince bir davranış olsa gerek. (02:30)

-Devamlı aynı çizgide yapılan işlerin zamanla bıkkınlık hasıl edeceği muhakkaktır. Buna meydan vermemek için imkânlar nispetinde başka bir mekâna gitmekte, başka işlerle meşguliyette fayda olabilir. Bu arada, aşk ve şevkin kamçılanması, metafizik gerilimin artırılması niyetiyle ecdat yadigârı tarihî eserler ve hizmet amacıyla kurulan müesseseler ziyaret edilebilir. Ayrıca sıla-yı rahim de bu istikamette değerlendirilebilir. Bu şekilde insan hem dinlenmiş, hem de canlılığını korumuş olabilir. Şu kadar var ki, böyle de olsa tatile ve dinlenmeye ayrılacak vakit dünyanın darlığına göre olmalıdır. Bunun aksine gaflet ve hevesâtı kalınlaştırıcı yerlerde dinlenmeyi denemek, ruhun değil, belki bedenin istirahatini sağlar. (04:00)

-Bir mümin için en önemli faaliyetler arasında hacca gitmek ve umre yapmak gelir. Fakat şayet bir insan (farz ibadeti eda etme niyeti haricinde) sadece şahsî kemalât ve dinlenme kasdıyla, hizmet mahallini terk edip orada bulunsa, o zamanını da israf etmiş sayılabilir ve bundan dolayı muaheze edilebilir. Bu itibarla, o mübarek mekanlardaki manevî lezzet bile öteye bırakılmalı, ibadet tamamlanır tamamlanmaz asıl vazife nerede ise hemen oradaki hizmetlerin başına dönülmelidir. Merhum Sadullah Nutku ağabey bu yöndeki bir ikaz karşısında hemen Türkiye’ye döndüğünü anlatmıştır. (05:15)

-Çağa göre, kendine has keyfiyeti ve çizgisiyle hizmet neredeyse ve mücadele nerede devam ediyorsa, orada ve o mücadele safında bulunmak icap eder. Bundan dolayıdır ki, Hazreti Pir “Biz orada dahi olsaydık, Türkiye’ye dönmekliğimiz lazımmış” demiştir. (08:17)

-Bir mü’minin tatil düşüncesi

وَابْتَغِ فِيمَا آتَاكَ اللهُ الدَّارَ اْلآخِرَةَ وَلاَ تَنْسَ نَصِيبَكَ مِنَ الدُّنْيَا

“Allah’ın sana verdiği her şeyde âhiret yurdunu ara; bu arada dünyadan da nasîbini unutma!” (Kasas sûresi, 28/77) beyanıyla da tam mutabakat içerisinde olmalıdır. Bu âyet-i kerimede Kur’ân, “Ahiret yurdunu ara” derken “ibtiğâ” fiilini kullanıyor ki bu, “Bütün benliğinle ahirete yönel ve ahirete, ahiret kadar değer ver” demektir. Bundan da anlaşıldığı üzere, ahiret için bütün imkânlar seferber edilmeli, dünya için de “nasibi unutmama” esasına bağlı kalınmalıdır. (09:13)

-Bu sene Ramazan ayının tatil mevsimine denk gelmesi de Cenâb-ı Hakk’ın ayrı bir lütfudur ve bu, önemli bir fırsat kabul edilip çok iyi değerlendirilmelidir. (13:55)

-Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Oruç, (sahibi) onu delmediği müddetçe bir kalkandır.” (17:10)

İkinci Bölüm: Lüks Hayat

Soru:2) İmkanların genişlemesiyle birlikte “Allah kuluna ihsan buyurduğu nimetlerin eserini onun üzerinde görmek ister” hadis-i şerifi de mesned kabul edilerek, Kur’an-ı Kerim tarafından “mütrefîn” sözcüğüyle vasıflandırılan insanların hayat tarzı benimsenmeye ve yaygınlaşmaya başladı. Nimeti izhar etme ile mütref olmama arasındaki denge hangi hususlara bağlıdır? (18:15)

-Hazreti Sâdık u Masdûk Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam) şöyle buyurmuştur: “Yiyiniz, içiniz, sadaka veriniz ve giyininiz. Ancak kibirlenmeyin ve israf etmeyin. Şüphesiz Allah (celle celaluhu) nimetinin eserini kulunun üzerinde görmek ister.” (Buhari, Libas 1; İbnu Mace, Libas 23.) (17:42)

-Mezkur hadisten öncelikle, umumi manada Cenâb-ı Hakk’ın verdiği her türlü nimeti O’nun rızası istikametinde kullanmak gerektiği, hususi planda da mal mülk yığıp durmaktan, imkanların mevcudiyetine rağmen başkalarına el açmaktan ve kenz, stok, ihtikar gibi işlerden uzak kalmak lazım geldiğini anlamak lazımdır. İslam savurganlıkla eli sıkılık arasında bir orta yol göstermiş, nimetlerin kadrini bilip onlara şükürle mukabele etmek gerektiğini belirtmiş ve şükrün esasını da “insana bahşedilen duygu, düşünce, âzâ ve cevârihi yaratılış gayeleri istikametinde kullanmak” şeklinde tarif etmiştir. Bu itibarla, inanan insanlar, bir taraftan saçıp savurmaktan uzak kalmalı, diğer yandan da, asla cimri olmamalı; israftan kaçınmalı ama Hak yolunda infakta bulunmaya da can atmalı ve kendilerine bahşedilen bütün nimetleri Cenâb-ı Hakk’ın rızasına ulaşmak için birer vesile olarak kullanmalıdırlar. (18:55)

-İslamiyet, hem yeme-içme, giyim-kuşam, araba, ev ve eşya gibi maddî ihtiyaçları karşılarken hem de ihsan-ı ilahî olarak verilen her türlü rızıktan istifade ederken aşırılıktan kaçınmayı ve orta yoldan ayrılmamayı emretmiş; savurganlık hastalığından, şatafat tutkusundan ve lüks arayışından kaynaklanan israfın her çeşidini yasaklamıştır. Bu itibarla, “sevâd-ı azam” (sırât-ı müstakim üzere yürüyen topluluk ve halkın ekseriyeti) maişetçe nasılsa ona göre davranmak, o şekilde giyinmek, yemek ve içmek esastır. (19:20)

-Kur’an-ı Kerim, yemesinde-içmesinde, yatmasında-kalkmasında aşırı aristokrat davranan, şan-şöhret, makam-mansıp, konfor ve iktidardan alabildiğine yararlanan ve sahip olduğu imkanlar sebebiyle zamanla doğru yoldan saparak hayasızlığa dalan kimseleri “mütrefîn” kelimesiyle anmış ve onları helâke götüren hususları nazara vermiştir. Gazab-ı ilahî ile helâk edilen beldelerde mütrefînin hakim olduğuna ve dolayısıyla yemeyi-içmeyi, rahatı ve eğlenceyi gâye-i hayal hâline getirmiş bu insanların ilâhî tehdide sebep teşkil ettiğine dikkat çekmiştir. (20:50)

-Her şeyi dünyada saçıp savuran “mütrefîn” “Bütün iyi işlerinizin semerelerini dünya hayatınızda tükettiniz” (Ahkaf sûresi, 46/20) ayetinin tokadına müstehak olur ve ahiret meyvelerini burada yiyip bitirme, ötelere müflis olarak gitme gibi kötü bir akıbete uğrarlar. Meali zikredilen ayet kâfirlerle alâkalı nâzil olsa da Hazreti Ebû Zerr ve Ömer bin Abdülaziz gibi büyükler, aynı akıbete uğramaktan korkmuş ve çok temkinli yaşamışlardır. (21:30)

-Kur’an-ı Kerim mütrefînin bir özelliği olarak şu hususu nazara verir:

اَلَّذِينَ يَسْتَحِبُّونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا عَلَى الْاٰخِرَ

“Onlar dünya hayatını bile bile âhirete tercih ederler…” (İbrahim Sûresi, 14/3) Hazreti Üstad, mezkur ayetin bu çağa baktığını da ifade ederek şöyle diyor: “Bu asrın bir hassası şudur ki, hayat-ı dünyeviyeyi hayat-ı bakiyeye bilerek tercih ettiriyor. Yani, kırılacak bir cam parçasını baki elmaslara bildiği halde tercih etmek bir düstur hükmüne geçmiş.” (23:50)

-Zengin-fakir dengesi açısından İslam’ın getirmiş olduğu, içtimâî hayatı düzenleyici pek çok esas vardır. Zekât, sadaka, kurban, kefâret, hibe, karz-ı hasen bu cümleden sayılabilecek akla gelen ilk esaslardır. Tarihin şehadetiyle sabittir ki, bunlar hayata hayat olduğu dönemde, günümüzde olduğu gibi ne içtimaî tabakalar arasında uçurumlar vardır, ne de bu tabakaların birbirlerine beslemiş oldukları kin ve nefret. Çünkü, müslümanlar kendi aralarında adeta -tabir caizse- Allah’ın tevzî memurları gibi davranırlar; hakkıyla zekatlarını ve gerektiğinde de sadakalarını muhtaç olan kişilere oluk oluk akıtırlar. Bu itibarla da, İslam toplumunda, bir zümrenin alabildiğine zengin ve müreffeh, diğer bir zümrenin de fakir ve aç olması söz konusu değildir. Diğer taraftan mütrefînin çok olduğu toplumlarda her zaman sınıflar arası çatışmalar yaşanmış ve sosyal ihtilaller meydana gelmiştir. (24:55)

-Kur’ân-ı Kerim, devletlerin ve milletlerin yıkılış sebeplerini anlattığı çok yerde bir “mütrefîn” grubundan, yani refah içinde şımarıklaşmış aristokrat bir gruptan bahseder ki, böylelerine göre ukbâ tamamen unutulmuş, hayat zevk ve sefa yörüngeli bir hâle gelmiş, insanlar beden ve cismaniyetlerine takılmıştır. Artık böyle bir toplum için çöküş kaçınılmaz olmuş demektir. Maalesef, bizim tarihimiz de bu talihsizlerden ve benzer talihsizliklerden hali kalmamıştır. O halde, bugün bizim mülahazamız, “Zevke dalmak şöyle dursun, vaktimiz yok mateme! / Davranın zira rezil olduk bütün bir âleme” (M. Akif) şeklinde olmalıdır. (30:15)

-Rahata düşkünlük ve lüks tutkusu her insanın gönlüne girebilir; öyleyse çok tedbirli yaşamak lazımdır. Allah Rasûlü ve Hazreti Ebu Bekir gibi has dairedeki bir kısım arkadaşları, maddî hayat itibarıyla en fakirâne yaşayan insanlardı. Hem de onlar bu hale kendi ihtiyarlarıyla razı oluyorlardı. Şayet isteselerdi, herkesten daha müreffeh yaşayabilirlerdi. Zira, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz sadece kendisine verilen hediyeleri dağıtmayıp yanında bıraksaydı, o günün maddeten en zenginlerinden biri olabilirdi, ama O öyle yapmayı hiç düşünmedi; ümmetini helâlinden kazanıp zengin olmaya teşvik ettiği halde kendisi hem kıyamete kadar gelecek olan bütün irşad erlerine örnek olmak hem de âhiret meyvelerini ötelere bırakmak için fakirliği ve zahidâne bir hayatı ihtiyar etti. Bütün mü’minler iktisat ve istiğna ruhunu hayatlarının esası yapmalıdırlar; fakat, özellikle de adanmış ruhlar, yeme-içme, giyim-kuşam, ev-bark, araba ve eşya gibi bütün ihtiyaçlarını zaruret çizgisine göre ele almaya ve her meselede tevazu kaidesine muvafık davranmaya çalışmalıdırlar. Yoksa ehl-i dünya tarafından peylenmeleri ve köle haline getirilmeleri muhtemeldir. (34:28)

-Yaşama sevdasına tutulduğunuz an yaşatma işi olduğu yerde kalır. Kendinizi yaşamaya salarsanız, yaşatma aktivitenizi kaybedersiniz. (36:40)

-Günümüzde de zevke düşkünlük, rahat yaşama arzusu ve lüks tutkusu sebebiyle yoldan dönmüş hizmet mürtedleri, amel mürtedleri ya da akide mürtedleri her zaman çıkabilir. Ne irtidat vak’aları ne de bu kabîl dinden dönüşler veya daha başka saiklerle meydana gelen tarihî tekerrürler devr-i daimi, geçmiştekilere münhasır kalmayacak; bir bir tarih sahnesinde yerlerini alanlar, ettikleriyle bir bir silinip gidecek; geriye hep O ve O’nun tutup kaldırdığı dostları kalacaktır. Şu ayet bu hakikati ifade etmektedir:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ مَن يَرْتَدَّ مِنكُمْ عَن دِينِهِ فَسَوْفَ يَأْتِي اللّهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ أَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ أَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِرِينَ يُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَلاَ يَخَافُونَ لَوْمَةَ لآئِمٍ ذَلِكَ فَضْلُ اللّهِ يُؤْتِيهِ مَن يَشَاءُ وَاللّهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ

“Ey iman edenler! İçinizden kim dininden dönerse, (bilin ki), Allah öyle bir kavim getirecek ki, O, bu kavmi sever, onlar da O’nu severler. Mü’minlere karşı başları yerde, kâfirlere karşı ise onurludurlar. Allah yolunda cihad ederler ve kınayanın kınamasından korkmazlar. İşte bu, Allah’ın bir fazlıdır, onu dilediğine verir. Allah, atâsı, ihsanı çok bol olandır ve her şeyi en iyi şekilde bilendir.” (Mâide sûresi, 5/54) (37:00)

-Cenab-ı Allah dinini her zaman “cedîd” kimselere, matlaşmamış, eskimemiş, paslanmamış, kalben ölmemiş, hep yeni ve zinde insanlara temsil ettirir. Nitekim, Kur’ân-ı Kerim’de iki yerde:

إِنْ يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ وَيَأْتِ بِخَلْقٍ جَدِيدٍ

“Eğer isterse sizi götürür ve cedid bir kavim getirir.” (İbrâhim Sûresi, 14/19; Fâtır Sûresi, 35/16) buyuruyor. Burada “cedid bir kavim”den kastedilen hususu, dini i’la adına tarih sahnesine ilk defa çıkartılan yeni bir kavim olarak anlamanın yanında; eskimemiş, partallaşmamış, ülfet ve ünsiyete yenik düşmemiş, dini bütün derinliğiyle terütaze ruhunda duyan Hakk’a adanmış ruhlar ve heyecan insanları şeklinde de anlayabiliriz. (41:16)