Fikir Ayrılığı, Öfke ve İstişarede Sabır

Herkul | . | BAMTELI

İndir:     mp3     mp4     HD

Soru: 1) İnsanlığa hizmet adına müşterek yapılan işlerde koştururken kardeşler arasında bazen ciddi fikir ayrılıkları ve kalb kırıklığına sebebiyet verecek ölçüde münakaşalar olabiliyor. Farklı düşüncelerin kavgayı netice vermesinin sebepleri ve bunun çözüm yolları nelerdir?

-Fikir ayrılıklarını kavga sebebi haline getirenler, benliğinden sıyrılamamış kimselerdir. Mahviyet ve tevazu insanları farklı düşüncelere sahip olsalar da asla münakaşalara girişmez ve çok önemli meseleleri enaniyetlerine kurban etmezler. (01:01)

-Hakkın hatrını âli tutmak ve belli bir fikrin kabulüne değil hakikatin ortaya çıkmasına çalışmak esas olmalıdır. Nitekim, İhlas Risalesi’nin onbeş günde bir okunmasının tavsiye edilmesi ve orada, sebeb-i mesuliyet ve hatar olan metbuiyete, tâbiiyetin tercih edilmesi gerektiğinin de anlatılması bu esası yerleştirme maksadına matuftur. (02:23)

-Nur Müellifi, “Hücumât-ı Sitte” adıyla meşhur risalesinde şeytanların en tehlikeli altı tuzağını nazara vermiş; “hubb-u cah, korku, tama’, ırkçılık, enaniyet ve tenperverlik” olarak sıraladığı bir kısım şeytanî hücumlara karşı müdafaa yollarını göstermiştir. İşte başlıcaları bunlar olan bir kısım zaaflar yüzündendir ki, ihtilaf ve iftiraklar meydana gelir. Bu türlü virüs, zaaf ve boşlukların biri ya da birkaç tanesi her insanda bulunabilir. İnsan, Allah’ın rızasına ve ahiret saadetine yürüdüğü yol güzergâhını emniyete alabilmek için bu boşluklarının farkında olmalı ve her adımını dikkatle atmalıdır. (03:37)

-Maalesef, günümüzde insanın manevî hayatı için hıfzıssıhhaya göre sterilize edilmiş bir ortam mevcut değil. Zikredilen virüslere karşı sütreler ve perdeler oluşturulamadığı için bugünün insanı hastalıklara daha açık bulunuyor. Kaldı ki, en müstesna cemaatler bile o türlü hastalıklara maruz kalmışlar. Ezcümle, Asr-ı Saadet’i müteakip bir kısım yabancı efkârın müslümanların arasına sızması neticesinde o büyük insanlar bile karşı karşıya gelmişler. (06:30)

-Vifak ve ittifak, tevfîk-i ilâhî (Allah’ın mü’minleri başarılı kılması) için pek mühim bir davetiyedir. Vifak, aynı müstakim çizgi üzerinde birleşme; ittifak da bu birliğin insan ruhunda tabiat haline gelmesidir. Diğer bir ifadeyle, ittifak; insanların, anlaşıp bütünleşmeleri; beraberce, karşılıklı saygı içinde ve sevgi yörüngesinde yaşamayı tabiatlarının ayrı bir derinliği ve farklı bir buudu haline getirmeleri demektir.. ve öyle inanıyorum ki, bu birlik ve beraberlik ruhu, Cenâb-ı Hakk’ın tevfîkini yâr etmesi adına el-Kulûbu’d-Daria’yı her gün hatmetmekten daha çaplı bir dua ve kabule karîn bir münacâttır. (07:40)

Soru: 2) Gazap duygusunun insanlığa hizmet adına strateji üretmede bir dinamik olarak kullanılması gerektiğini ifade etmiştiniz. Öfke gibi zâhiren çirkin bir hissin hayırlı işlere vesile olması nasıl gerçekleşir? (08:55)

-İslâm ahlakçıları insanda üç temel duygunun bulunduğunu söylemiş; belli ölçüde de olsa hakikatleri görüp, fayda ya da zarar getirecek şeyleri birbirinden ayırma melekesine “kuvve-i akliye”; kin, hiddet, kızgınlık ve atılganlık gibi hislerin kaynağı sayılan güce “kuvve-i gadabiye”; arzu, iştiha ve cismânî hazların menşei kabul edilen duyguya da “kuvve-i şeheviye” demişlerdir. (09:12)

-Bilindiği üzere, “gazap”, infiâle kapılma, öfke, hışım, aşırı hiddet, hoşa gitmeyen bir hâdise karşısında intikam arzusuyla heyecanlanma ve saldırganlık hali gibi manalara gelmektedir. Aslında, bu duygu, su-i istimal edilmediği takdirde, hariçten gelen hücumları önlemek için itici bir kuvvet ve tedbirli olmaya yarayan bir güçtür. Cenâb-ı Allah insana, dışarıdan gelecek saldırılardan kendisini muhafaza etmesi için “kuvve-i gadabiye” (öfke hissi) dediğimiz duyguyu vermiştir. İnsanın, mücahede etmesi gereken yerlerde güç ve kuvvetin hakkını vermesi, yiğit ve yürekli olması icap eden durumlarda cesaretli davranması ve ırzını, namusunu, vatanını, canını, malını, nefsini ve neslini koruması ancak bu duygu sayesinde mümkün olmaktadır. (09:53)

-Bazıları, gazap hissinin de bir yaratılış gayesi olduğunu bilemez ve normal insanları çok kızdıracak meseleler karşısında dahi öfke tavrı ortaya koyamazlar; dahası hiç korkulmayacak şeylerden dahi korkar, sürekli vehimlerle oturup kalkar ve değişik paranoyalarla hayatı yaşanmaz hâle getirirler; bunların halini “cebânet” (korkaklık) kelimesi ifade eder. Fakat, bazı insanlar da vardır ki, onlar da hiç yoktan yere küplere binerler, en önemsiz hadiseler karşısında dahi aşırı hiddet gösterirler ve bir anda saldırganlaşırlar; âkıbeti hiç düşünmeden, ölçüsüzce ve muhâkemesizce her işe girişir ve neticesi mutlak felaket olan tehlikelere bile pervâsızca atılırlar. Kuvve-i gadabiyenin bu ifrat hâline de “tehevvür” (korkusuzluk ve saldırganlık) denir. Bu duygunun, adl ü istikamet üzere olanına ise, “şecâat” adı verilir. Evet, bütün kin, nefret, hınç, hiddet, dargınlık ve kızgınlığın menşei sayılan gazap hissi, selim fıtratların öfkesine sebep olacak vâkıalar karşısında kızmasını da bilme, hiddeti gerektiren durumlarda hiddet gösterme, korkulacak şeyler karşısında temkinli davranma ve onları telâşa kapılmadan savmaya çalışma anlamındaki yiğitçe duruşun, yani “şecâat”in de kaynağıdır. Bu itibarla, kuvve-i gadabiye, tabiatımızın bir parçasıdır ve böyle çok önemli hususları temin etmek için mahiyetimize konmuştur. (11:02)

-Hâlis mü’min öfkesinin yönünü Allah’ın razı olmadığı işlere ve sıfatlara tevcih etmelidir. Öncelikle nefsinin isyanlarına karşı öfkelenip onun terbiyesine koyulmalı; saniyen, gazap hislerini müslümanlara zulmedenlere yöneltip dinin ihyası ve diyanetin te’yidi için daha çok çalışmalıdır. Kendisini sık sık kontrol etmeli ve şayet öfkesi Allah için değilse, hatta ona azıcık da olsa nefsânî hisler karışmışsa, hemen susmasını bilmeli, hiddetini dindirmeli, sakinleşmeli ve affedici olmalıdır. Gazap duygusunu insanlığa hizmet adına strateji üretmede bir dinamik olarak kullanılmaya bakmalıdır. (12:52)

-Nur Müellifi, istikbal endişesi, hırs ve inat gibi fıtrî duyguların yok edilemeyeceğini, bunların herbirinin meşru bir kullanma yeri ve yönü bulunduğunu; dolayısıyla, bu kuvveleri yok etmeye değil, onları hayır yolunda kullanmaya çalışmak gerektiğini anlatır. Hazreti Üstad, bu konuda nihaî hükmünü verirken şöyle der: “Tahmin ederim ki, nâsihlerin nasihatlerinin şu zamanda tesirsiz kalmasının bir sebebi şudur: Ahlaksız insanlara “Haset etme, hırs gösterme, adâvet etme, inat etme, dünyayı sevme.” derler; yani, “Fıtratını değiştir” demek gibi, zâhiren onlarca mâlâyutak bir teklifte bulunurlar. Eğer deseler ki, “Bunların yüzlerini hayırlı şeylere çeviriniz, mecrâlarını değiştiriniz”; o zaman, hem nasihat tesir eder, hem daire-i ihtiyarlarında bir emr-i teklif olur.” (16:50)

Soru: 3) Sabrın kurtuluş için bir anahtar olduğu ifade ediliyor. İstişarenin selameti ve bereketi adına da sabrın anahtar olmasından bahsedilebilir mi? (18:43)

-Sabır, kurtuluşa ermenin sırlı bir anahtarıdır. Sabredilen konular itibarıyla sabır çeşit çeşittir; ibadetlere devam hususunda sabır, günahlara girmeme mevzuunda sabır ve musibetlere karşı sabır en çok bilinen sabır çeşitleridir. (19:10)

-Zaman isteyen ve bir vakte bağlı cereyan eden işlerde de “zamanın çıldırtıcılığına karşı sabır” söz konusudur. “Beklemek” bazen insanı çıldırtacak kadar ruha ağır gelse bile, insan, takdîr-i ilahî ile karara bağlanan bir süreyi daraltamaz; -bir bebeğin dünyaya gelişinin dokuz ay, bir yumurtadan civcivin çıkışının yirmi-yirmi bir gün olması gibi- varlığın bağrına konan tedricîlik esasıyla oynayamaz. Öyleyse o, çevresinde bir nizam dahilinde meydana gelen hâdiselerden ders almalı, sebep ve netice münasebetini gözetmeli ve eşyâ arasında bulunan tertibe riayet etmelidir. Fıtratta carî kanunları görmezlikten gelmemeli; sebepleri gözetmeden netice beklememeli; zamana ve mesafelere karşı tahammülsüz davranarak birkaç merdiveni birden atlamaya yeltenmemelidir. (19:36)

-“Likâ”; kavuşmak, buluşmak ve görüşmek manalarına gelen Arapça bir kelimedir. Özellikle tasavvuf ıstılahı olarak çokça zikredilen “likâullah” tabiri ise; Allah’a kavuşmak, Cenâb-ı Hakk’ın vuslatına ermek ve Cennet’te “Cuma Yamaçları”ndan Mevlâ-yı Müteâl’in o güzellerden güzel cemaliyle şereflenmek demektir. Belki de en büyük sabır; likâullaha aşk u iştiyak ile yanıp tutuşan ama henüz “gelebilirsin” davetini almadığından dünya zindanına katlanan hakikat âşıklarının vuslata karşı dişini sıkıp dayanma sabrıdır. Sürekli öteler iştiyakıyla nefes alıp veren Hak dostlarının, vazifelerini tamamlayana kadar dünya hayatına katlanmaları ve gönüllerindeki vuslat arzusunu mesuliyet duygusuyla bastırmaları en zor sabırdır. (20:13)

-Bazıları yapılacak işleri belirlemede ve icra etmede donanımının yeterli olduğunu zannederler ki bu bir vehimdir. Dolayısıyla da, istişarelerde kendilerini ifade etmeye ve fikirlerini başkalarına illa benimsetmeye çalışırlar. Oysa, insanın, sırf vifak ve ittifak arayışından dolayı, kendisine ters gelen meseleleri dahi iradesiyle aşması, zakkum yemiş gibi olacağı ve hazmetmekte zorlanacağı hususlara bile -yine iradesiyle- bir belaya katlanır gibi katlanması ve “İlle de ittifak!..” demesi bambaşka bir sabır çeşididir. Böyle bir sabır insana, nimetlere karşı hamd ü sena etme ya da ibadetler, musibetler ve günahlar karşısında sabırlı olma mükafatı misillü büyük sevaplar kazandırır. (22:23)

-Bir kere daha hatırlatmakta fayda mülahaza ediyorum: Uhud Muharebesi öncesinde Hazreti Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) savaş stratejisi konusunda ashabını toplayıp istişare etmişti. Şahsî fikrine göre, şehir dışına çıkmak yerine Medine’de kalarak savunma harbi yapılmalıydı. Şehrin dışına çıkıp meydan muharebesi yapma taraftarları fazla olunca onların fikrine uyup Uhud’a çıktı. Savaş neticesinde bunun iyi sonuç vermediği anlaşıldı. Buna rağmen hemen bu savaş akabinde nazil olan Âl-i İmran Suresi’nin 159. ayet-i kerimesi istişareyi emretmekteydi. Demek ki meşverette büyük bir hayır ve bereket vardır. (26:42)

-Her meselede istişare etmek ve her fikre değer vermek, Allah Rasûlü’nün ahlakıdır. Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Ömer, Hazreti Osman ve Hazreti Ali (radıyallahu anhüm ecmaîn) efendilerimizin ahlakı da odur. Gerçek ahlak bu ise, biz başka türlü davrandığımız zaman bize “Siz başınızı almış nereye gidiyorsunuz böyle?” demezler mi?!. (30:14)