Yazarın Arşivi

402. Nağme: Birlik, Dirlik ve Beraberliğin Yolu

Herkul | | HERKUL NAGME

BAMTELİ – ÖZEL

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin 22 Aralık 2013 tarihinde (Türkiye saatiyle 10:30’da) yaptığı sohbet:

* Âdet olan şeylerde enbiya-i izamın taklit edilmesi ibadet sayılabilir. Başkalarının yaptığı şeyleri taklit birer saygının ifadesidir. Asıl mesele enbiya-i izâmdır; yemede, içmede, yatmada kalkmada, oturmada, konuşmada, hemen hayatın her yanında.. çünkü onlar bütün bir hayatı talim etmek üzere Allah tarafından gönderilmiş hususi, özel, âli payeli, mansıplı, semavî muallimlerdir -mücerred muallim tabiriyle ifade etmek istemedim-. Bir mecburiyet yoktur ille de onların o detaya ait taklitlerine; fakat hâlis bir niyetle detayda bile onları taklit ederek tavır ve davranışlarınızı bir yönüyle ibadet olarak, ibadet hanesine yazdırmış olursunuz. Âdetler de ibadet olur. Şöyle yerdi, şöyle içerdi, şöyle otururdu, şöyle kalkardı.. halkın içine çıktığı zaman çevreye şöyle tebessüm yağdırırdı.. en bedbin ruhlara bile onların yüzlerine bakmak suretiyle içlerine inşirah salardı. Bunlarda, belki başta iradeyi zorlayarak -her meselede öyledir zaten- biraz câli, sun’î, şeklî, nazarî durum; fakat sonra işleye işleye mesele tabiatın bir derinliği haline gelince, bu defa onları bir iç dinamizmle gerektiği yerde hemen ortaya koyar insan hiç farkına varmadan.. düşünmeden diyeceği şeyleri der. “Sübhanallah” diyeceği zaman düşünmeden der. “Allahu Ekber” diyeceği yerde düşünmeden der. İç heyecanının ifadesidir. Bütün bunlara isterseniz “iç tepki” deyin, “iç dinamizmin harekete geçirilmesi” deyin, isterseniz “vicdanın sesi-soluğu” deyin, isterseniz “latife-i rabbaniyenin dürtüsü” deyin, isterseniz “ruhun yönlendirmesi” deyin.. Bunlar sofi terminolojisi içinde mahiyet-i insaniyede çok önemli sistemler, mekanizmalar…

* Keşke her meselede mutlaka iktida edilmesi kazandıran o zatları taklit edebilsek! Her meselede İnsanlığın İftihar Tablosu başta olmak üzere, milimi milimine O’nun adımlarında O’nu izleyen, O’nu yakın takibe alan O’ndan sonraki sâdık u masdûk o büyük insanları.. ister sahabe-i kiram çerçevesinde meseleyi ele alırsınız, ister tabiin-i fiham efendilerimiz, isterse daha sonraki dönemdeki müçtehidin-i izam ve hiçbir asrı boş bırakmamak üzere o nurefşan Zât’ın zıll-ı ziyasını insanlara ifade etmek üzere gelen mücedditler.. sabit o hakikati insanların ruhunda her asırda yeniden bir kere daha bir yönüyle onun boyasını çalarak gözlere göstermek, ruhlara hissettirmek, kalbleri onunla heyecana getirmek üzere yenileyen insanlar.

* Cenâb-ı Allah dinini her zaman “cedîd” kimselere, matlaşmamış, eskimemiş, paslanmamış, kalben ölmemiş, hep yeni ve zinde insanlara temsil ettirir. Nitekim, Mâide sûresinin 54. ayetinde şöyle buyuruluyor:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا مَنْ يَرْتَدَّ مِنْكُمْ عَنْ دِينِهِ فَسَوْفَ يَأْتِي اللهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ أَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ أَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِرِينَ يُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللهِ وَلاَ يَخَافُونَ لَوْمَةَ لاَئِمٍ ذَلِكَ فَضْلُ اللهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ وَاللهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ

“Ey iman edenler! İçinizden kim dininden dönerse, (bilsin ki), Allah öyle bir kavim getirir ki, O, bu kavmi sever, onlar da O’nu severler. Mü’minlere karşı yüzleri yerde, kâfirlere (küfür sıfatlarına) karşı ise onurludurlar. Allah yolunda mücahede ederler ve kınayanın kınamasından korkmazlar. İşte bu, Allah’ın bir fazlıdır, onu dilediğine verir. Allah, atâsı, ihsanı çok bol olan Vâsi’ ve her şeyi en iyi şekilde bilen Alîm’dir.”

* Cenab-ı Hak, başka bir ayet-i kerimede de

إِنْ يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ وَيَأْتِ بِخَلْقٍ جَدِيدٍ

“Eğer isterse sizi götürür ve cedid bir kavim getirir.” (İbrâhim Sûresi, 14/19; Fâtır Sûresi, 35/16) buyuruyor. Dilerse böyle partallaşmış, eskimiş, dinin tozu-toprağı sadece üzerlerinde, kalblerinde onu derinlemesine yaşamayan, geceleri ah u vah etmeyen, başlarını yere koyup inlemeyen, derin bir muhasebe hissiyle kendilerini insanların en mücrimi görmeyen ve kendi hayallerinde büyüttükleri o cürümlere göre istiğfarla inlemeyen, tövbeyle o kapının tokmağına dokunmayan, inâbeyle sürekli O’nun murad-ı sübhanisini kollamayan, evbeyle her zaman “Dahası var mı ya Rabbi, öyle olayım!” demeyen insanları alır götürür -işe yaramadıklarından dolayı- yeni, cedit bir nesil getirir. Oturur kalkar hep onu düşünürler. Ve O’nun murâd-ı sübhânisine göre bir dünya kurgusunda bulunurlar; yani “İnsanlar keşke şöyle olsa, böyle derin olsa, imana saygıları olsa, insana karşı saygıları olsa, insan hürriyetine karşı saygıları olsa, insanları saygılarıyla ansalar.” (diye dertlenen) böyle bir kavim getirir. Ve insanlığın çehresi o sayede değişir. Yoksa duygu ve düşünce itibariyle partallaşmış, eskimiş şeyleri ruhaniler ve melekler alır bir tarafa atarlar, insan hiç farkına varmaz bunun.

* Arkadan yeni bir nesil, topraktan başını dışarıya çıkaran rüşeymler gibi başını dışarıya çıkarır, başağa yürür. Bir müddet de o ceditlerle cedit bir dünya oluşur. İman, yeni gökten inmiş gibi duyulur. Herkes meseleyi Hazreti Ebu Bekir gibi, Hazreti Ömer gibi, Hazreti Osman gibi, Hazreti Ali gibi duyar. Aşere-i mübeşşere gibi duyar. Hak dostları gibi duyar. Sanki böyle gökten yeni inmiş şebnemler gibi ruh yapraklarına dökülmüş de tazeliğiyle onu duyuyor ve heyecana geliyor gibi hissederler ve din gerçek manada, İslamî ruh ve mana gerçek manada, mefkuremiz gerçek manada, ruh abidemizin ikamesi de gerçek manada ancak o cedid nesille gerçekleşir. Yoksa birbirinin ayağını kaydıran, istemediği insanlara çelme takan, nâsezâ nâbecâ sözlerle insanları karalayan insanlar, Müslümanlık deseler de ondan fersah fersah uzaktırlar. Din deseler de ondan fersah fersah uzaktırlar.

* Müslümana “çete” diyen, “şebeke” diyen, “eşkıya” diyen ve onları inlere sığınmış goriller gibi, maymunlar gibi gören.. bunlar partallaşmış düşüncelerin sözlere, düşüncelere, ifadelere aksedişinden başka bir şey değildir ve bunlarla hiçbir eğri düzeltilemez. İnsanlığın beklediği o hakikatler hiçbir zaman bunlar sayesinde kazanılamaz. Emekler durur insanlık ve sürekli beklediği ümitlerinin inkisarıyla bir kere daha asâ gibi bükülür iki büklüm olur. Bir kere daha inler, bir kere daha inkisar yaşar. Bir kere daha ateş böceklerini Sirüs yıldızı gibi alkışlamış olmanın aldanmışlığı içinde hicap duyar, başını önüne eğer, “Affet beni Allahım!” der.

* Hakka-hakikate hizmet edenler, adanmışlar.. ömürlerini bazıları itibarıyla cami pencerelerinde -iffetlerine toz kondurmamak için- geçiren insanlar.. o cami pencerelerini “in” şeklinde görme; iki metre genişliğindeki tahta kulübeleri “in” şeklinde görme, sırf halka el açmamak, dilenmemek, hak yememek için hayatlarını belli bir darlık içinde o darlığa mahkum ederek geçirmek isteyen insanların o darlıklarını “in” gibi görme, esasen “in”in neden ibaret olduğunu bilmemenin ifadesidir. Evet, böyle diyecekler ve sizi bu tür düşüncelerle mâşerî vicdanda belli şeylere mahkum etmek isteyecekler ama bunların hepsi seviyesizliğin ifadesidir. Betahsis “densiz” tabirini kullanmadım. Hakka gönül vermiş insanlar, Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın yolunda olanlar, bence aynı şeylerle de mukabele etmemeli. Hatta gözleriyle görseler bile.. Nitekim benim, velayetinden, hakka karşı gözünün açık olduğundan şüphem olmayan birisi, birisinin genel mefkuremize ve düşüncelerimize, gaye-yi hayalimize ve ideallerimize ters insanların arkasına takılıp -onlara takılmak suretiyle bir yere varacağını zanneden bir insan- onlar girdikleri yerde gorillere dönüşmüşlerdi, o da arkalarından girince, o da gorile dönüşmüş. Ama ben bunu kimseye söylemedim. Bunu kimseye söylemek bir insanı içine düştüğü o çamur içinde “Oh müstehak!..” demek gibi bir densizliktir. Mü’mine öyle bir densizlik yakışmaz.

* Kimin “in”de olduğunu Allah görüyor. Hazreti Ruh-u Seyyidu’l-Enâm da onu görüyor. Mele-i A’lânın sakinleri de şahittir. Fakat siz bu türlü şeyler karşısında, Kur’an’a gönül vermiş insanlar.. her kategoride.. bir mefkurede, bir gaye-i hayalde, bir Kur’anî mantıkîlikte, bir Din-i Mübîn-i İslama ait mâkûliyette bir araya gelmiş insanlar.. (Bunları kategorilere ayırdığınız zaman şöyle olabilir: Kardeş seviyesinde olabilir; çok rahatlıkla, Sahabenin birbirini kucakladığı gibi kucaklayabileceğiniz insanlar. “Canım, ırzım, her şeyim sana feda olsun!” diyecek kadar yakındır. Dost olur, meselenin makuliyetinde sizin yanınızda olur. Taraftar olur, “Yapılan bu şeyler milletimizin geleceği adına çok faydalı şeylerdir!” der. Muhib olur, “Bu insanları sevgi alanının dışında tutmamak lazım”. Beyne beyne olur, ârafta olur; sağa bakar, sola bakar, bir yönüyle mâkulü orada görür ve mâkule göre karar verir, “Bu isabetli bir iş!..” der; “Mabede gitmek gibi isabetli bir iş!” der, “Dünyanın yeniden bir hakikat üzerinde bir ba’s u ba’de’l-mevt yaşaması ancak bu sayede olacaktır!” der o âraftakiler. İşte böylesine gayr-i mütecânis fertlerden müteşekkil bir heyet…) Bunlar bir şey yapıyorlardır ve bunlar bu yaptıkları şeylerden dolayı ta’n u teşnîye maruz kalabilirler. “İnlerdeki maymunlar, goriller, ayılar, sırtlanlar, yılanlar, çıyanlar gibi…” “İn” deyince onlar anlaşılır. Bu türlü töhmetler, ittihamlar karşısında kalabilirler. Fakat böylesine seviyesizliğe böyle seviyesizce mukabelede bulunmamak lazım. “Allah bizi de sizi de affetsin!”, “Allah kalblerimizi ıslah eylesin!” demekle mukabelede bulunmak lazım.

* Bir tavzihte daha bulunmak istiyorum. Siz şahitsiniz ben burada dedim ki: “Eğer birileri.. biz de dâhiliz buna ve bize nisbet edilen insanlar da.. -nisbetleri ne kadar doğru.. şu arz ettiğim kategori içinde olabilir- ve bunların binde birini ben tanımıyorum. Eğer onlar ve biz, bir yanlışlık yapıyorsak, Allah’ın ahkâmına göre, Cenâb-ı Hakk’ın murâd-ı Subhânîsine göre, adalet-i Kur’aniye’ye göre, modern hukukun adalet sistemine göre, bir yanlışlık yapıyorsak şayet, topluma hıyanet sayılacak bir yanlışlık yapıyorsak şayet, geleceğimizi karartma adına bir yanlışlık yapıyorsak şayet, Allah evlerimize ateş salsın, bizi yerin dibine batırsın!..” Bir şeye güvenerek böyle dedim. İnanıyorum ki, sizin içinizde, şu farklı kategorilere rağmen, şu gayr-i mütecânis toplumun değişik kategorilerdeki farklı renk, desen, şekil ve şivelerine rağmen, böyle bir şeye sukût etmiş insan yoktur inşaallah ve dolayısıyla da inşaallah Allah onların evlerine ateş salmaz. Sonra da dedim: “Hakka ve hakikate karşı saygısızlığı kim yapıyorsa, harâmîliği kim yapıyorsa, hırsızlığı kim yapıyorsa, milletimizin halâsı adına, arınması adına, aklanması adına, aklık peşinde koşanların aklanması adına, Allah onların evlerine ateş salsın.” Ama görüyorum ki sadece bu son kısmı bir yönüyle İnternette, “tweet”lerde, gazetelerde neşretmek suretiyle meseleyi çarpıtma hıyanetini irtikâb eden, kara ruhlu, kara düşünceli, kara vicdanlı, kara kalemli bir sürü kara-kapkara insan var. Meseleler böyle çarpıtılınca, bir kesime de meseleler öyle gidiyor; dolayısıyla toplumun değişik kesimleri birbirinden kopuyor ve uzaklaşıyor. Tavzihte bulunma lüzumunu hissettim; çünkü çirkin, densiz, seviyesiz bir iftira ve çarpıtmaydı.

* Haziran fırtınasında dine-diyanete karşı gelenler, kesme, biçme, yapıştırma, montajlama şeklinde o türlü bantları öyle yaptı, piyasaya sürdü ve bir şeyi karartmaya çalıştılar. Fakat oyunları tutmadı. O adliye içinde hakkaniyete bağlı, adalete bağlı, kalbiyle, ruhuyla, latîfe-i rabbânisiyle dipdiri hâkimler de vardı. İnşaallah hepsi öyle olsun, inşaallah hepsi öyledir. Ve Cenâb-ı Hak onlara o mevzuda doğruyu, isabeti gösterdi ve doğru ve isabetli bir karar verdiler, sıyrılma imkânı oldu. Buraya da geldi 300 sayfalık iddianame. “Bakarken, sağa bakman gerekirken sen sola bakmışsın, niye sola baktın?!. Efendim öne bakman lazım gelirken bazen dönüp arkaya da bakmışsın?!.” falan. Buradaki savcı, New Jersey’in başsavcısı, hezeyan sayılabilecek bu iddianamenin değişik paragrafları, maddeleri hakkında, meseleyi o kadar çok komik bulmuştu ki, hakkâniyetli davranmıştı. Falanın filanın bu mevzuda yardımı ile değil, hiç tanımadığımız, etmediğimiz bir insan, vicdanın sesini ve soluğunu dinleyerek burada, meseleleri yerinde değerlendirmiş ve ona göre bir rapor göndermiş, oradaki insaflı hâkimler de ona göre karar vermişti.

* Hiç kimseye karşı medyûniyetimiz yok, hiç kimseden hakkımızın dışında da bir talepte bulunmadık. Ancak din-iman hizmeti adına, mefkûre donanımı adına, gâye-i hayâli ikâme etme adına, insanlığın kalbde, gönülde, ruhta, sırda, histe, hafîde, ahfâda bir ba’s u ba’de’l-mevt yaşaması adına verilen hizmeti dinamitlemeye karşı da, karşı çıkmak, bunu tasvip etmemek, ama centilmence, ama efendice, kimseyi kırmadan incitmeden.. bu da Hakkın hatırına bir vazifedir. Bunu yapmamak, Hakk’a karşı saygısızlık olur. Allah’a hesap veririz. Burada da dimdik durma bizim vazifemizdir. Misyonumuzun gereğidir.

* O misyonu temsil eden insanlar, -yine siz o kategoride mütalaa edilen insanlara havale edin- demek ki mesele çok sâlim; akl-ı selîm, kalb-i selîm, ruh-u selîm, vicdan-ı selîm olan insanlar bu meseleye “evet” diyorlar. Problemi olan insanlar “hayır bu olmasın” diyorlar.  Akılda, kalbde, ruhta, histe, vicdanda problemi olanlar; yani selîm akla, selîm kalbe, selîm hisse, selîm vicdana sahip olmayanlar, bu mevzuda meseleye problem nazarıyla bakıyorlar. Bütün o çirkin planların, projelerin, komploların arkasında olan şey odur.

* Müstakîm harekete komplo deniyor, hıyanetin denâetin deşifre edilmesine komplo deniyor; hıyanet ve denâet müdafaa edilmeye çalışılıyor.

* Kimsenin hıyanet ve denâetini deşifre etme gibi bir vazifemiz yok. Fakat birileri onu yapmışsa, yapıyorsa şayet, ele almışsa, üzerine yürümüşse, o da bizi aşan bir mevzu. O mevzuda müdahale etme durumunda değiliz. Elli defa değiştirmeden sonra, operasyondan sonra, hâlâ birileri çıkıp böyle yapıyorsa, deriz ki: “Ne yapalım değiştirdiniz, aynı adamlar aynı şeyleri yapıyorlar. Değiştiriyorsunuz yine aynı şeyleri yapıyorlar. Ne yapalım!..”

* El-İnsaf. İnsaf dinin yarısıdır. İnsafı olmayan dinin yarısını kaybetmiştir. Burada er-geç hüsran yaşar, orada da ilahî hizlâna maruz kalır. Allah sizi bizi ve bütün mü’min kardeşlerimizi öyle bir hüsran, öyle bir hizlândan muhafaza buyursun.

* Başka türlü konuşamayız zaten. Şahısları söz konusu edemeyiz. Şahsî ayıpları setretmeyi vazife biliriz. Ve onunla Cenâb-ı Hakk’ın bize lütufta bulunacağına inanırız. Onu dinimiz adına bir sorumluluk biliyoruz, dinimiz adına önemli bir vazife biliyoruz. Ama birileri tarafından bazı şeyler deşifre edilmişse ve onu önleme bizim elimizden gelmiyorsa şayet, o mevzuda isnâdât karşısında herhalde tavzih adına, tashih adına bir şey söylemek.. kendini dine, imana, hizmete vakfetmiş bu insanların itibarı adına, onların karalanmaması adına onu da bir vecibe biliyoruz.

* Bunca insan senelerden beri -altmış seneden beri neredeyse Hazreti Pir’in ve onun talebelerinin hayatıyla irtibatlandırılacak olursa şayet- kulübe gibi, “in” gibi yerlerde yaşıyor, hakkı, hakikatı neşrediyorlardı ve dünyevî bir beklentileri de yoktu. İsteselerdi onlar da bir şey olurlardı. İçlerinde olacak insanlar da vardı, belki isteselerdi olurlardı. Fakat öyle değil. Esasen gaye-i hayalimize, o yüksek mefkuremize, millet ruhunun yeniden canlandırılmasına, tarihî misyonunu milletimizin ifade etmesi adına, devletler muvazenesinde belli bir dönemde muvazene unsuru olmasını yeniden elde etmesine matuf gayretler adına akla hayale gelmedik çileler çekilmiş, ızdırablara maruz kalınmış. Bizim çektiğimiz onların çektiğinin yanında onda bir kalır, onda bir bile olmaz.

* Altmış senesinden bu yana, bugün şunu bunu tenkit eden insanlar, ekmeğe “pepe” dedikleri dönemde polisler tarafından tazyik ediliyor, ölümle tehdit ediliyor, bazen birisi imdata yetişmezse şayet bir suikaste maruz bırakılıyorduk…. Askerlik öncesi… Askerde de içeri atılıyorsunuz, sadece Allah, Peygamber dediğinizden dolayı. Ondan sonraki hizmet hayatında, vazife hayatında başımıza gelen şeyleri sizler biliyorsunuz. Onda birine maruz kalan insanlar, onu destanlaştırdılar, onu bir kahramanlık saydılar. Biz bütün hayatımız boyunca hep aynı şeyleri yaşadık.

* Kimsenin bir müslümana karşı -hafizanallah- çelmeye getirme, onu elenseye alma, onu kündeye getirme gibi bir düşüncesi yok. Allah herkesi istediği şeyde payidar eylesin. Daha ilerisine, daha ilerisine, daha ilerisine… Türkiye’de zirveyi tutmanın dışında, isterse Avrupa’da da zirveyi tutsunlar, Asya’da da zirveyi tutsunlar, Afrika’da da zirveyi tutsunlar; liyakatleri varsa ve mâşerî vicdanın kabulüne mazhar iseler olsunlar, öyle dua edelim. Allah payelerini artırsın, arş-ı kemalata yükseltsin onları.

* Fakat bizim öyle bir derdimiz hiç olmadı, hiç olmaz. O türlü şeyleri söylemeden hicap duyuyorum. Bir insanın dünyaya en çok meyledeceği zaman, gençlik zamanıdır. Yirmi yirmibeş yaşındayken o türlü şeyler ayağımın ucuna kadar geldiği halde ittim, bugünleri de görmeden ittim. Allah’a hamd ederim dünyaya karşı hiçbir talebim olmadı. Bir tane dikili taşım olsun, onu bile taleb etmedim. Onun için ömrüm cami penceresinde, tahta kulübede, şimdi de sürgünde geçiyor. Kirasını vererek bir vakfın mekanının bir odasını kullanıyorum burada. Mâşerî vicdan da bunu böyle bilsin. Su-i zan edenler su-i zanlarından vazgeçsinler. Ben hakkımı helal ederim yerden göğe kadar. Fakat Allah hukukuna taalluk eden meselelerde ahirette paçalarını kurtaramazlar, yakalarını kurtaramazlar.

* Ben kirli demiyorum, mâşerî vicdanın kirli diye kabul ettiği bazı durumlar olmuşsa, onlardan arınmanın yolu, kursaklardaki, kolonlardaki o şeyleri atmak suretiyle aklanmaktır. Aklanmak suretiyle itibarımızı bir kere daha yenilemektir. Millet ruhunda vahdeti temin etmek, vifak ve ittifak yollarını araştırmaktır. Vifak ve ittifak yollarına müteveccih her hamle, Allah’ın izni ve inayetiyle tevfik-i ilâhinin en önemli vesilesidir.

* “Girmeden tefrika bir millete düşman giremez / Toplu çarptıkça yürekler, onu top sindiremez.” Yüreklerin toplu çarpmasını sağlamak lazım. Birine çete, birine eşkıya, birine “in”deki goril, maymun gibi bakarsanız, gönüller bu ölçüde yıkılırsa, bunlar bir yönüyle mantık ve maslahatın gereği iltizamlarını devam ettirseler bile kalben sizi duadan dûr ederler. Ama biz etmeyeceğiz, duadan dûr etmeyeceğiz. Allah topyekun milletimizi payidar eylesin. Payesini ta arşa çıkarsın. Efradı beyninde adaletin teessüsüne onları muvaffak kılsın. “Milletin efradı beyninde olmazsa adalet / Çakılır zemine arşa çıkan paye-i devlet.” Ona meydan vermemek için milletin efrâdı beyninde adaletin tesisine bakmak lazım.

401. Nağme: Yolsuzluk

Herkul | | HERKUL NAGME

BAMTELİ – ÖZEL 

* İnsanlara saygının önemli bir yanı, onları hep Cenab-ı Hakk’ın rahmâniyet ve rahîmiyetinin bir tecellisi olarak görmek, kucaklamak, bağrına basmak, sineni onlara da açmak.. ve yaptığı kusurlar karşısında kendi evladına tavrın gibi, yani hafifçe belki kulağını tutup çekebilirsiniz, azıcık okşayabilirsiniz, “bismillah destur” deyip başına bir şey gelmesin diye elinizle itebilirsiniz; bunları yapmadan da edeceğiniz şeyi edebilirsiniz.. bunlar ayrı bir mesele.. fakat kendi evladınıza gösterdiğiniz aynı şefkati bütün mü’minlere karşı gösterme bir esas olmalı ve bunda kusur edilmemeli. Aynen öyle de -günümüzde de yaşandığı gibi- evladınızın bir meâsîsi, bir mesâvîsi karşısında -yani isyana müteallik bir mesele veya seyyiâta müteallik bir mesele karşısında- hemen vurma, kırma, dövme değil de “Acaba ne yapayım ki ben bunu bundan sıyırayım ve kuve-i maneviyesini kırmayayım, incitmeyeyim, kendime karşı da tepkiye ve reaksiyona sevketmeyeyim!” Bu da şefkatin gereği.

*Şefkat sizin mesleğinizde, hakkı ikame edenlerin mesleğinde, ruh abidelerini ikame etmeye kendini adamış insanların mesleğinde dört esas düsturdan biridir. İki de tâli düstur vardır. “Der tarik-i acz-i mendi lazım amed çâr-ı çîz / Acz-i mutlak, fakr-ı mutlak, şevk-i mutlak, şükr-ü mutlak ey aziz!.”  Şefkat ve tefekkür tâli ama çok önemli.

* Şefkat yöntemiyle açılmayacak kapılar yoktur. Hiddetle, şiddetle ve fezâzetle hiçbir problem çözülemez. Şiddet, hiddet, öfke.. bütün bunlar muvakkat birer cinnettir. Cinnetle insanlar tedavi edilemez. Mecnunlar, insanları tedavi edemezler. Aklı başında olmak lazım; o da şiddetten, hiddetten, gilzetten, fezâzetten, nefretten, kinden, gıybetten, iftiradan, riyadan, süm’adan, hüd’adan, mesaviden tecerrüde vabestedir. Bunlardan sıyrılmamış bir insanın kendi duygu ve düşünceleri çok âli bile olsa, Cibril-i Emin’in dudaklarından dökülmüş lal-ü güher gibi incilerden bile olsa, başkalarına bunları kabul ettirmesi mümkün değil. Şefkat, re’fet ve mülayemet mü’minde bir esas olmalı.

* Kim nasıl davranırsa davransın, başkalarınının muamelesi, dünya görüşü, hayat felsefesi ve konumu ne şekilde olursa olsun, mü’mine düşen Kur’ânî olmak, Sahih Sünnet çizgisinde hareket etmek ve Raşid Halifelerin yolundan ayrılmamaktır. Bu cümleden olarak insanların ayıplarıyla meşgul olmak kat’iyen doğru değildir.

* “Mü’min kardeşini bir günahla ayıplayan, o iş, başına gelmeden ölmez!..” buyuruyor İnsanlığın İftihar Tablosu. Şayet ayıp sadece ayıplamada kalmayıp -hafizanallah- gıybetlere giriliyorsa, bu istikamette bir de olmadık şeyler yapılıyorsa, iftiralarda bulunuluyorsa, nâsezâ, nâbecâ sözler söyleniyorsa.. bir de umum dünyaya yayarcasına, duyururcasına bu mesele icra ediliyorsa, bir de heyetler bu mevzuda gıybet tahtasına, iftira tahtasına raptediliyor, gez-göz-arpacık deyip onlar hedef alınıyorsa -hafizanallah- umumun hukuku söz konusu olması itibariyle âmme hakkıdır, Allah hakkıdır.. onca cemaat haklarını helal etmeyince -ben yine o tabiri kullanmak istemiyorum, başkalarının kullanmasına bağlayarak diyeceğim- eğer benim yerimde başka biri olsaydı: “Böyle densizce yaşayan insanlar, kat’iyen Cennet’e giremezler; başlarını yerden kaldırmasalar bile, İslam adına bazı şeyler yapsalar bile!..”

* Koskocaman camiayı, kendini Allah’a adamış insanları.. dünden bugüne -dün belki sadece ehl-i ilhad yapıyordu şimdi asimetrik bir saldırganlık var- bir bitirme cehdi ve gayreti var. Fakat bütün bunlar karşısında sarsılmadan, belki sarsılabilir ama devrilmeden,

رَبَّنَا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا وَإِلَيْكَ أَنَبْنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ

“Ey Yüce Rabbimiz, biz yalnız Sana güvenip Sana dayandık. Bütün ruh-u cânımızla Sana yöneldik ve sonunda Senin huzuruna varacağız” diyerek, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in cedd-i emcedi Hazreti İbrahim (aleyhisselam) gibi Allah’a dayanıp, sa’ye sarılıp, hikmete râm olmak suretiyle bu dâhiyeleri aşmaya çalışmalı; “Bu da geçer Ya Hû!” demeli, onun geçeceği anı intizar etmelidir.

* Yakışıksız, münasebetsiz şeylere aynıyla mukabelede bulunmamalıdır. Mü’mine “alçak” dememelidir. Bir gün Allah (celle celaluhu) böyle diyeni, gerçekten realite planında alçaltır da tarihe öyle alçalmış olarak kaydedilir. Gelecek nesiller de onu alçalmış bir insan olarak yâd ederler.

* Ayıplarla uğraşmak mü’minin işi değildir. Hem Kur’anın temel disiplinleri, hem Sünnet-i Sahiha’dan çıkan esaslar, hukuk sistemi açısından, fertlerin kusurlarıyla hususi mahiyette meşgul olmanın doğru olmadığını Kıtmir değişik vesilelerle arz etmiştir.

* Nitekim yakın tarihte, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) Hazreti Mâiz’i, huzurundan üç defa geriye çevirdiğini, dördüncü gelişinde ona şer’î ceza ne ise onu uyguladığını arz etmeye çalışmıştım. Keza arkadan gelen Gâmidiyeli kadını da Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) geriye göndermişti. Fakat onlar ısrarlıydılar. Ancak öyle bir had tatbik edildiğinde arınacaklarına inanıyorlardı. Oysa ki gizli yapılmış günahlarda, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun mülahazası da bu istikamettedir; Cenâb-ı Hakk’a teveccüh edersin, tevbede bulunursun derecene göre, inâbede bulunursun derecene göre, evbede bulunursun derecene göre; istiğfar edersin, “Allah’ım bütün müstağfirlerin istiğfarı adedince Sana istiğfar ediyorum!” dersin “ve Sana tevbede bulunuyorum, Sen Tevvâb’sın, tevbemi kabul eyle; Sen Münîb’sin, inâbeme benim cevap ver; Sen Hazreti Evvâb’sın, ne olur benim evbemi kabul buyur.” Bunlar “Zümrüt Tepeler”de geçen, Sofi telakkisiyle, Cenâb-ı Hakk’a çok farklı yönelmenin adları ve unvanlarıdır. Erbabı için, bunları burada tekrar etmek, açıklamak zaid olur. Şahsî günahlar karşısında yapılması gerekli olan şey, istiğfar, tevbe, inâbe ve evbedir. Fert bunu yapar, Cenâb-ı Hakk’ın lütfuyla, keremiyle, rahmâniyetiyle, rahîmiyetiyle arınmış olur onlardan. Tevbe bir arınma kurnasıdır. Böylece tertemiz olarak Cenâb-ı Hakk’ın Firdevs’iyle serfirâz olabilir.  

* Fakat bazı cinayetler vardır ki, bunlar umumun hukukuna tecavüzle oluşmuş günahlardır. Âmme hakkıdır. Âmme hakkı aynı zamanda Allah hakkıdır. İster İslam’ın Hukuk Sistemi, isterse Modern Hukuk Sistemi âmme hakkına taalluk eden meselelerde kat’iyen müsamahaya gitmezler. Umumun hukuku söz konusudur. Umuma ait şeyler çalınmış çırpılmışsa, bunu ne Mecelle kurallarıyla siz şöyle böyle yumuşatabilirsiniz, ne de başka demagojilerle ve diyalektiklerle. Âmme hakkıdır bu. Umumun hukukuna tecavüz edilmişse, bir tek arpa umum milletin hakkıysa, o yenmişse, o mevzuda birisi göz yumuyorsa, o da o haramîlerle müşterek demektir. İşte orada göz yumulamaz. Burada bu göz yummama mevzuunda esas budur, temel budur, usul budur.

* Belki üslupta hata yapılmış olabilir, usul vardır bu mevzuda. A’ya demek, B’ye demek, C’ye demek, bilmem H’ye demek de üsluptur. Fakat hiçbir zaman usul ve esas, üsluba feda edilmemelidir. O mesâvînin üzerinde durulmalı, nasıl yapılacaksa o pisliklerden insanlar arınmaya bakmalıdırlar.

* Suçluluk psikolojisiyle suçlar görünmezden gelinerek harâmîlik, kırk harâmîlik görmezlikten gelinerek, “Acaba bunu kime atfetsek?!.” (bu mevzuda), gündem değiştirerek “Halkın dikkat nazarını kimin üzerine çevirsek ki, bir yönüyle belki halk nazarında bu mesâvîden sıyrılmış olsak?!.” demek.. Bunlar dine karşı diyalektik yapma demektir. Dinin temel disiplinlerine karşı demagoji yapma demektir hafizanallah. Bu da günahı ikileştirme demektir. Bu aynı zamanda toplumun birbirine çok yakın olan parçalarını, moleküllerini birbirinden koparıp atıp işe yaramaz hale getirme demektir. Hafizanallah.

* Bu iki şeyi birbirine karıştırmamak lazım. Mâiz günahıyla, Gâmidiyeli kadın günahıyla, ferdî günahıyla karşınıza çıktığı zaman.. İmam Hâdimî’yle alakalı bir şeyi arz ettiğim zaman dediğim gibi, öyle üç defa dört defa gözlerinin kapağını silerek, “Acaba o mu, değil mi?” diye.. hayır bakma! “Lâ havle ve la kuvvete illâ billâh” de. “Allah’ım beni de bunu da mağfiret buyur!” de, çek git arkana bakmadan. Üzerinde durma; fikrinde, korteksinde ona bir yer ayırma. Bir dosyaya yerleştirme onu. Ve gördüğün zaman da kardeşin gibi yine sımsıkı sarıl. Bu ferdî bir hatadır. Fakat öyle hatalar vardır ki, toplumu temelinden sarsar. Onlara karşı müsamahalı olursanız, onların yaygınlaşmasına, bütün bütün o denâetlerin bütün toplumu sarmasına sebebiyet vermiş olursunuz. Bu açıdan da ister İslâmî Hukuk Sistemi, isterse de Modern Hukuk Sistemi o mevzuda işleyerek, akı ak, karayı kara olarak ortaya koyması lazım.

* Bir şey olmuştur; ayetin ifadesiyle “Allah mü’mini aka çıkarır, temizler, paklar; bir yönüyle de öbürlerini eler, döker, onlar da elenmiş olurlar.” Hazreti Pir’in ifadesiyle, elmas ile kömür birbirinden ayrılmış olur. Elması, kömürü birbirinden ayırmadığınız zaman, elmasa bile onun yanında durduğundan dolayı, kömür nazarıyla bakılır.

* Önemli olan arınmadır. İçindeki o pislikleri atarak, “Aktım, ak olmaya çalışıyorum, inşaallah hep ak kalacağım!” mülahazasına bağlı daha farklı stratejilerle, daha insancıl tavır ve davranışlarla, daha şefkatli bir muameleyle!.. Başkalarını da boy hedefi göstererek toplum nazarında bir kısım karanlık kalemlerle onları karalamak suretiyle teselli olmak, bu dünyada bir şey olsa bile öbür tarafta hiçbir işe yaramaz. Çünkü mesâvîyi Allah biliyor, harâmîliği Allah biliyor, hırsızlığı Allah biliyor, rüşveti Allah biliyor. Öbür tarafta teker teker tek arpadan hesap sorma esprisine bağlı olarak hepsinin hesabını Allah sorar.

* Burada bir şey demek aklıma geliyor. Şimdiye kadar hiç dememiştim. Eğer bu mevzuda bir kısım arkadaşlar kendilerine verilen imkanlarla.. onlar nisbet yapıyorlar, falan filan diyorlar, f diyebilirler, g diyebilirler, ç diyebilirler, d diyebilirler.. diyorlar.. bulaştı bulaşmadı mülahazasıyla, belki cinayet sayılabilecek bir kısım icraatta bulunuyorlar. Şöyle demek geliyor yani içimden.. demeden kendimi alamayacağım. Hiçbir zaman da demek istemediğim bir şeyi demek geliyor içimden. Yoksa Doktor İkbal gibi, Hazreti Pir-i Muğan gibi, tel’ine, bedduaya “amin” dememek, onları etmemek genel şiarımızdır. Fakat eğer hakikaten bu olumsuz şeylerin üzerine giden arkadaşlar.. kimse onlar tanımıyorum, binde birini bile tanımıyorum.. bu işin üzerine “Hukukun ve aynı zamanda sistemin, dinin ve aynı zamanda demokrasinin gerektirdiği şeyler bunlardır.” deyip arınma adına, yıkanma adına, temizlenme adına, kirlerin öbür tarafa kalmasına meydan vermemek adına bir şey yaparken dinin ruhuna aykırı bir şey yapmışlarsa… bize de nisbet ediyorlar, dolayısıyla ben bizi de onların içinde görerek diyorum.. dinin ruhuna aykırı bir şey yapmışlarsa, yaptıkları şey Kur’an’ın temel disiplinlerine aykırıysa, Sünnet-i Sahiha’ya aykırıysa, İslam’ın hukukuna aykırıysa, modern hukuka aykırıysa, günümüz demokratik telakkilere aykırıysa.. Allah bizi de onları da yerlerin dibine batırsın, evlerine ateş salsın, yuvalarını başlarına yıksın. Ama öyle değilse, hırsızı görmeden hırsızı yakalayanın üzerine gidenler, cinayeti görmeyip de masum insanlara cürüm atmak suretiyle onları karalamaya çalışanlar.. Allah onların evlerine ateşler salsın, yuvalarını yıksın, birliklerini bozsun, duygularını sinelerinde bıraksın, önlerini kessin, bir şey olmaya imkan vermesin.

* Dememiştim, demeden edemedim. O kadar diş gösterildi, o kadar salya atıldı, o kadar kimse tahrik edildi, o kadar o “twit”lerde o mel’un düşünceler bir yönüyle vizesiz rahat dolaştı ki, demeden edemedim. Şimdiye kadar demediğimi dedim.

* Allah her şeye nigehbân. Dünyada kıtmir gibi insanların bir dikili taşı olmadı. Altmış senedir değişik imkanlar onun da önüne geldi. Allah’a hep dua ettim, “Allahım, kardeşlerimi birilerinin iş yerinde, fabrikalarda çalışmadan halas eyleme. Allahım, beni onlarla utandırma.” dedim. İşçi olarak çalıştılar, işçi olarak emekli oldular ve hiçbir şeye sahip olmadılar. Çoğu kira evinde oturuyorlar. Kendi adıma da öyle düşündüm, onlar adına da öyle düşündüm. Cami penceresinde üç sene yatarken esasen, işte o dünyanın metaına temas etmemek için.. altı sene bir tahta kulübede döşeksiz yatarken, dünya mal u menaline meyletmemek için aynı şeyleri yaptım. Allah buna şahit. Ama başka türlü harâmîlik yapıp, milletin malına menâline el uzattıkları halde hala müslüman olarak görünüyorlarsa öbür tarafta neyin ne olduğu belli olacaktır.

* Gönül, Çalab’ın tahtı / Çalab gönüle baktı / Kim gönül yıktı ise / O iki cihan bedbahtı. Bir sürü mü’minin gönlünü yıktılar. Kendimizi de istisna etmedim. Haksız, kimse, o mutlaka cezasını bulacaktır.

Cuma Hutbesi

Herkul | | HERKUL NAGME

Allah Karşısındaki Duruşuyla Mü’min

Mü’min; inanan, güvenen, emin bir geleceğe namzet olan, çevresine emniyet vaad eden ve iç içe farklılıkları bulunan özel konumlu bir âbide insandır. O, bütün bir ömür boyu her işini Allah tarafından görülüyor olma mülâhazasına bağlar ve her zaman imrendiren bir incelik ve nezaket içinde bulunur. Bu engin ve derin duyuş ve duruşuyla o, halk karşısında da Hak karşısında da hep nazik, terbiyeli, hatırnaz ve incedir. Öyle ki, hayatıyla tehdit edilse, değişik baskılara maruz kalsa ve iftiraya uğrasa da, meşru müdafaanın dışında herhangi bir kabalığa asla tenezzül etmez. Evet, o, Allah’a kul olmanın benliğinde hâsıl ettiği zarafet ve derinlikle bütün tavır ve davranışlarında fevkalâde kibar, olabildiğine temkinli, dediklerinin-ettiklerinin farkında, her konuda ciddî mi ciddî, aynı zamanda rahat, mülâyim ve herkese sinesi açık müstesna bir insandır.

O, bir yandan, imanın iç dünyasında oluşturduğu genişlik ve zenginlikle karşılaştığı hemen herkesi kucaklar, onlara kâse kâse sevgi sunar ve şefkatle bağrına basar; Allah’a yakın olmanın bütün güzelliklerini rast geldiği herkese gösterir ve elinden geldiğince onların ruhlarına duyurmaya çalışır; diğer yandan da, Hak’la karşılaşacağı günün hülyalarıyla yer yer sevinir, kendinden geçer, zaman zaman da derin bir mehâbet hissiyle ürperir ve böyle bir müthiş buluşma heyecanıyla râşeler yaşamaya durur: Görmez çevresindeki kin, nefret sisini-dumanını.. duymaz haset ve iftira fırtınalarının ruhuna çarpıp kırılan esinti ve dalgalarını.. ve bütün bu olumsuzlukların hâsıl ettiği/edeceği stresleri, hafakanları. Zira o artık öyle bir huzurdadır ki, durduğu o muallâ yer itibarıyla silinir gider düşünce ve tasavvur dünyasındaki bütün münasebetsizlikler ve pırıl pırıl bir hâl alır kalb, ruh ve his dünyası. Aslında, her gün birkaç defa nâsezâ-nâbecâ ve yakışıksız şeylerden arınan birinin başka türlü olması da düşünülemez. İç dünyası ötelerden gelen mevhibelerle dopdolu, tavırları her zaman böyle bir zenginlik ve derinliğe ayarlı, yürüdüğü yol belli, hedefi hiçbir şeyle becayiş edilemeyecek ölçüde müteâl, inancı tastamam, nazarında büyükler hep büyük, küçükler şefkatle koklanan birer gül ve değerler cetvelinde de her şey yerli yerinde ise, yok demektir bu incelerden ince ruh yapısında en küçük bir yırtık ve sökük…

Zaten o, mefkûresini ifade etmeyen her türlü plan ve projeden, netice itibarıyla Allah’a götürmeyen dağınık düşüncelerden, lağv u lehv sayılan davranışlardan ve boş lakırdı, boş mülâhazalardan uzak mı uzak; sükûtu fikir, konuşması zikir, zâhir ve bâtın hâsseleriyle hep O’na kilitli, melekler kadar teveccühü derin ve arı duru, her zaman yüksek uçmaya hazır ve gerilimi baş döndürücü, fakat aynı zamanda kendi plan ve projelerini gaye ölçüsünde öne çıkarmayacak kadar da yöneldiği Yüce Dergâh’a saygılı, gözleri hep ufuk ötesinde, himmeti dağları delecek kadar yüce, hayatının gerçek deseni kabul ettiği inançlarını yedi cihana duyurma gayretiyle tam bir metafizik gerilim içinde, yaptığı ve yapacağı işlerin gerektirdiği nezaketin de farkında kusursuz bir basiret insanıdır.

Yetirir o dapdaracık ömrünü hem dünyayı imar etme­ye hem de ukbâyı peylemeye; boşuna zayi etmez kendine ilk bahşedilen mevhibelerin en küçüğünü ve meşgul olmaz dünya ve öteler adına bir şey vaad etmeyen “mâlâyâniyât”la.. rahatlıkla bağışlayabilir kendine lütfedilenlerin bütününü Hak rızası yolunda.. bağışlar ve bir pulunun boşa gitmemesi konusunda da olabildiğine titiz davranır. Çalışıp kazanırken hak ölçülerine ve haram-helâl mülâhazalarına fevkalâde dikkat ettiği gibi, edip eylediği işlerin birer çağlayana dönüşüp ötede Cennet ırmaklarını oluşturması için de her zaman rıza hedefli, “i’lâ-yı kelimetullah” yörüngeli hareket eder, dikkatli ve hesaplı davranır; damlasını deryalara çevirme yollarını araştırır, zerre ile güneşleri peylemeye çalışır ve bir ömür boyu gelip geçici şeyleri ebedîleştirmek için çırpınır durur.

Herkesi ve her şeyi O’ndan dolayı sever, her zaman sevgi soluklar ve çevresinde sevgiden bir atmosfer oluşturur. Koşar ağlamaları dindirir, âh u vâhları keser, ızdıraplara panzehirler çalar ve gülmeye çevirir feryâd u figânları.. hamd ü senâlara döndürür çaresiz sinelerden yükselen iniltileri.. rıdvan meltemleri hâline getirir etrafta esip duran alevden fırtınaları. Âlemin inlememesi için hep inler durur ve başkalarının ağlamaması için de gözyaşlarını ceyhun eder. O kendine, başkaları için bir şey ifade etme durumuna göre değer verir ve onun nazarında “ben” değil her zaman “biz” söz konusudur. Hodgâm değil diğergâmdır; beden insanı değil bir ruh ve mânâ eridir. Çiğnetmez kalbini cismine ve ruhunu da bedenine. Peygamberâne bir iffet ve ismet peşindedir. Meşru dairenin zevk ve lezzetlerini yeterli bulma mevzuunda öyle bir disiplin kahramanıdır ki, nefis ve cismaniyetle mücadelede iradesinin hakkını vererek –Allah’ın izniyle– bir hamlede her engeli aşar ve gider ta ruhunun ufkuna ulaşır.

Böyle biri, iyilikleri ve güzellikleri temsilde, fenalıkları ve çirkinlikleri aşmakta öylesine ciddî, öylesine azimli ve öylesine kararlıdır ki, ihtimal bu tavrıyla o çok defa meleklerle atbaşı hâle gelmekte ve bir kere daha onlara “Sübhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ” [1] dedirtmektedir. Zira o, ilk mevhibe olarak Hakk’ın lütfettiği şeylerin hiçbirini yaratılış gayesine (mâ hulika leh) aykırı kullanmamış ve her zaman emanette emin bir emanetçi gibi davranmıştır; Allah da onu maiyyetiyle şereflendirmiştir.

Evet, her fert için vücud bir emanet, onun yüksek insanî değerlerle donanımı ayrı bir emanet; Cennet arzusu ve oraya girebilme istidadı, yöntemi, daha ötesinde Hak cemâlini müşâhede edebilme kabiliyeti apayrı birer emanettir.. ve bunların hepsi de Yaratan’ın belirlediği çizgide kullanılmaları gayesine bağlı olarak insana bahşedilmişlerdir. Bu itibarla, günahlar, hatalar, beden ve cismaniyetin güdümünde yaşama gibi bayağılıklar, bu ilk mevhibelere karşı öyle saygısızca şeyler, öyle hıyanet ve cinayetlerdir ki, bunların her biri şeytanları sevindirse de “Mele-i A’lâ”nın sakinlerini utandıracaktır.

Onun içindir ki, gönülden O’na inanmış her mü’min, O’nun bu ilk armağanlarını, daha sonraki lütuflarına erme adına önemli birer vesile bilir ve değerlendirir.. ve bunlarla gerçek kimliği olan Hakk’a kulluğu, O’nun yakınlığını ve O’nun hoşnutluğunu elde etmeye çalışır. Aksine, tam inanamadığından dolayı ilk mevhibeleri görmeyen ve onları iman, mârifet ve muhabbet yolunda değerlendiremeyenler ikinci ve sermedî lütuflardan da mahrum kalırlar.

Aslında böyleleri, bütün bütün ahiret hayatlarını ihmal ettikleri gibi, dünyada da hiçbir zaman tam mutlu olamazlar; inkâr kaynaklı bir sürü problem altında hep inim inimdirler ve kat’iyen streslerden, hafakanlardan kurtulamazlar. Depresyonlar yaşar, cinnet nöbetleri geçirir, paranoyalarla kendi huzurlarını dinamitler ve öteki âlemlerin aydınlık bir koridoru sayılan bu güzel dünyayı kendileri hakkında Cehennem’e çevirirler.. evet bunlar, diğer insanları sevemez, hatta farklı mülâhazalarla kendilerinden başka herkesten nefret eder, nefret ettiklerinden nefret görür; her zaman hırsla kıvranır durur, umduklarını elde edememenin inkisarıyla inler; ölüm korkusuyla tir tir titrer; daha çok yaşama arzusuyla nelere nelere katlanır; çok defa bu karmakarışık hislerle sıhhatlerini bozar ve zihnî teşevvüşlere girerler. Akı kara, karayı ak, iyiyi kötü, kötüyü iyi görmeye başlarlar. Kendileri gibi düşünmeyenleri düşman ve hain görür, sürekli hıyanet kâbuslarıyla yatar-kalkar ve vicdanlarındaki Cehennem zakkumundan dolayı daha Cehennem’e gitmeden Cehennem ızdıraplarıyla kıvranır dururlar.

Hakikî mü’mine gelince o, Allah’ın kendisine lütfettiği her şeyi yedi, yetmiş ve yedi yüz veren başaklara çevirir.. bunları O’na yükselmenin merdivenleri hâline getirir, Hak hoşnutluğuna (rıza ufku) ulaşmada birer rampa gibi kullanır.. ve yürür Cennet mirasçılarıyla beraber inşirahla tüllenen akıbetine doğru…

***

Not: Bugün mescidimizde Cuma Hutbesi olarak okunan bu makale muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Sızıntı Dergisi 2006-Mayıs sayısı için kaleme aldığı başyazıdır.


[1] Meleklerin, “Sübhansın yâ Rab! Senin bize bildirdiğinden başka ne bilebiliriz ki? Her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapan Sensin.” mealindeki sözlerine işaret edilmektedir. (Bakara sûresi, 2/32).

400. Nağme: Merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal ve Şehitlik

Herkul | | HERKUL NAGME

* Hazreti Üstad’ın eserlerinde yer verdiği şu mübarek beyan çok önemli bir hakikati ifade etmektedir:

طُوبَى لِمَنْ عَرَفَ حَدَّهُ وَلَمْ يَتَجَاوَزْ طَوْرَهُ

“Ne mutlu o adama ki, kendini bilip haddinden tecavüz etmez.” İnsan için her zaman haddini bilmesi, hatta kâmetinin altında görünmesi çok önemlidir. Her şahıs kendi haddini bilmelidir; ne var ki başkaları için had tayinine girmemelidir; “Falanın haddi şu kadardır, kıymet-i harbiyesi bu kadardır!” dememelidir. O, bilinemez; nezd-i ulûhiyete ait bir husustur. Bazen ortaya konan çok küçük bir amel, basit gibi görünen bir tavır ve pek dikkati çekmeyecek bir davranış ihlasa iktiran ettiğinden dolayı tasavvurları aşkın bir mahiyet alabilir. “Bir zerre ihlâslı amel, batmanlarla hâlis olmayana müreccahtır.”

* Bazen çok küçük bir amel ya da çok kısa bir zaman dilimi insanın kurtuluşuna vesile olabilir. İmam-ı Rabbânî hazretleri gibi bazı ehl-i hakikat demişler ki: “Bir ân-ı seyyale vücud-u münevver, milyon sene vücud-u ebtere müreccahtır.” Doğurgan bir an.. sonsuzluğun peylendiği bir an, kısır bir hayattan daha kıymetlidir.

* Kendimize bakarken -ye’se düşmemek kaydıyla- en küçük günah, hata ve kabahatimizi affedilmez gibi görmeli ve bir hak dostu gibi “Bu günahlarla tartarsa beni Deyyân / Kırılır arsa-i mahşerde mizan” mülahazasını taşımalıyız. Zira, böyle bir düşünce aynı zamanda sürekli tevbe sayılır.

* Kusurlarımızı dağ cesametinde görmenin yanı sıra, en büyük iyiliklerimizi de çok küçük saymalıyız; hayr ü hasenatımızı gözümüzde hiç büyütmemeliyiz.

* Hazreti Ömer (radiyallahu anh) çok büyük işler başarmıştı ama onları hep çok küçük görmüştü. Onun bu ruh haleti adeta Hazreti Abbas’ın rüyasına yansımıştır da “Ya Ömer, Cenâb-ı Hak seni ne ile affetti, hangi amelinden dolayı bağışladı?” deyince, şu cevabı vermiştir: “Bir gün sokağa çıkıp bakmıştım ki, bir çocuk bir kuşu yakalamış, elinde hırpalıyor. Hemen onun yanına koşmuş; cebimden üç-beş kuruş çıkarıp o çocuğa vermiştim. Böylece kuşu satın alıp âzâd etmiştim. Mizanda işte o amelimden dolayı kurtulduğumu söylediler.”

* Hangi amelin ötede nasıl bir kıymete ulaşacağı burada bilinemediğine göre, insan her güzel işe kıymet vermeli, iyilik namına hiçbir şeyi küçük görmemeli ve önüne çıkan her hayırlı fırsatı öteler hesabına değerlendirme gayreti içinde olmalıdır. Ayrıca, maruf adına hiçbir şeyi küçük görmediği gibi münker (kötülük, çirkinlik, günah) hesabına da hiçbir şeyi küçük görmemeli ve günahın en basitinden bile uzak durmaya çalışmalıdır.

* Diğer taraftan, başkalarının en büyük cürümlerini basit görmeli ve en küçük iyiliklerini dağ cesametinde saymalıyız. Evet, başkalarındaki güzel hasletlere yoğunlaşıp kötülüklerini görmemeye çalışmak ve insanları hep güzel yönlerine göre değerlendirmek ilâhî ahlakın bir buudu olarak kabul edilebilir. Mesela tek başına kelime-i tevhid ve kelime-i şehadet bile küçük görülemez; çünkü dinimiz, o mübarek ikrarla insanın ebedi kurtuluşa ereceğini ortaya koymuştur.

* Merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın ruhunun ufkuna yürüdüğü gece, bir garib, kaldığı yerin penceresinde bir ses duymuş. Kuş gagalamaları gibi olan o sese önce aldırmamış; fakat ses de kesilmemiş. Bir kere daha bir kere daha.. “Ne ola ki?” diye perdeyi açınca görülmedik bir kuşun semanın derinliğine doğru açılıp gittiğini müşahede etmiş. Sonra o zat, kalkıp gideceği yere yürürken dostlarından biriyle karşılaşmış; onun “Turgut Özal vefat etti!” sözünü işitmiş. Anlaşılıyor ki sonsuzluğa açılan bir güvercin gibi kanat çırpan, o Hazret’in ruhuymuş.

* Merhum Turgut Özal bir darbe üzerine idareye geçmişti, Allah onu istihdam buyurmuştu. Olumsuzlukların temerküz ettiği bir dönemde bazı şeyleri yırtarak bir kısım olumlu şeyler yapmak suretiyle merkezde çok küçük iyilikler muhit hattında çok büyük iyiliklere tekabül eder.

* Belli bir dönemde dinî düşünce ve kanaat hürriyeti cami çerçevesine hapsedilmiş ve orada da bazı sınırlamalar getirilmişti. Hususiyle 163. Madde’nin hayatta olduğu zaman diliminde, camilerin dışında, herhangi bir dinî kanaati belirtmek bile, çoğu hukukçular tarafından, “dinî esaslara dayalı devlet kurma maksadıyla propaganda yapma” kategorisi içine sokulmuştu. Yani, o günkü anlayışa göre kalbî ve ruhî hayata müteveccih olan insanlar bir cemiyetin unsurları sayılırdı. Mesela, biri konuşuyor, siz de sadece dinliyorsunuz. Aynı duygu ve aynı düşünce etrafında bir araya gelme unsurları tamam… Böylece siz, bir cemiyet teşekkül etmiş sayılıyorsunuz. Dolayısıyla, hepinizin, 163’ün birinci fıkrasına göre, iki seneden yedi seneye kadar tecziye edilmeniz gerekirdi. Böyle bir tahdidin sosyal bir hukuk devleti anlayışıyla asla bağdaşmayacağı açıktır. Fakat, bir dönemde bu ve benzeri kanunlar şahsî yorumlarla uygulanıyor, hatta altı yedi sene hapsi bile dindarlara az gören kimseler ne yapıp edip cezayı artıracak yollar arıyorlar; inananları mahkeme, hapishane ve sürgünler arasında dolaştırıp duruyorlardı. İşte, merhum Turgut Özal ciddi gayretlerle, onca zahmet ve meşakkatle o 163. maddeyi kaldırdı.

* Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz bütün kemâlâtın eşsiz temsilcisidir. Fakat Hayber’de zehirlenmiş, rivayete göre o zehirlenme neticesinde senelerce sonra ruhunun ufkuna yürümüştür. İhtimal Hazreti Ebu Bekir efendimiz de zehirlendi. Hazreti Ömer, Hazreti Osman, Hazreti Ali, Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin efendilerimiz de şehit edildiler. Cenâb-ı Hak, insanların en güzelleri olan bu insanlara diğer sevapları yanında şehadet sevabını da lütfetti. Allahu a’lem, ruhunun ufkuna yürüdüğünde öyle bilinmez bir kuşun semanın enginliklerine doğru açılıp gitmesi o Hazret’in de zehirlendiğine ve şehadetine bir işaretti.

* Houston’da ameliyat olduğu zaman merhum Turgut Özal’ı ziyaret etmiştim; sarıldı, hıçkıra hıçkıra ağladı; “Ben bu Hizmet’in önemini ve insanlık için ne ifade ettiğini bu çevremdekilere anlatamıyorum!” dedi, gözyaşlarıyla dert yandı.

* Merhum Turgut Özal, vefatından bir hafta on gün evvel arkadaşlara haber gönderdi; “Orta Asya’da Hizmet’e karşı değişik olumsuz şeyler var; ben oralara gidip teminat olayım!” dedi. Pek çok ülkeye uğradı ve gittiği her yerde ülke başkanlarına “Bu arkadaşlara ilişmeyin; ben bunlara kefilim!” dedi.

* Doğrusunu Allah bilir, karanlığa taş atar gibi söz söylemek insana yakışmaz, fakat inanıyorum ki, 163. Madde’yi kaldırması gibi hizmetleriyle beraber ortaya koyduğu civanmertlikler vesilesiyle Cenâb-ı Hak, Merhum’a şehitlik sevabını da lütuf buyurdu ve Firdevs’iyle sevindirdi.

* Bugün insanların bir hayırlısını yâd ettik. 163. Madde’ye de “İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn” dedik. Birileri başkalarına karşı o ruhu yeniden hortlatmayı düşünüyorlarsa, Merhum’un o mevzudaki o olumlu gayretleri karşısında böyle bir niyet ve böyle bir düşüncenin ne derece bir densizlik olduğunu da doğrudan olmasa bile dolayısıyla ifade etmiş olduk.

 ***

 Not:

Bu nağme, muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin 15 Aralık 2013 tarihinde (geçtiğimiz Pazar akşamı) yaptığı sohbetin çay faslından oluşmaktadır.

399. Nağme: Hor Bakma, Gönül Yıkma!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin birkaç saat önceki sohbetinin çay faslından bazı satırbaşları:

*Önemli olan murad-ı ilahîyi gözetmek ve O’nun her icraatına saygı duymaktır. İstek, arzu ve tercihlerde Cenâb-ı Hakk’ın hoşnutluğunu aramak; hâl, hareket, tavır ve davranışlarda O’nun rızasını kollamak; her hadise karşısında “Rab olarak Allah’tan razı olduk.” hakikatiyle soluklanmak çok mühimdir.

*Olan şeylerde O’nun iradesi dışında hiçbir şey yoktur. Bazen Cenâb-ı Hak, sizi bir yere götürmek ve bir noktaya ulaştırmak için “Hoşunuza gitmeyen bir şey hakkınızda hayırlı olabilir” (Bakara, 2/216) hakikatini tecelli ettirir. Şer gibi gördüğünüz bazı şeylerle karşılaşabilirsiniz; fakat, onların sonu lütuf ve ihsandır. Latif isminin muktezası olarak, eltâf-ı sübhaniyesini başınızdan sağanak sağanak yağdırır. Onun önünde yıldırımlar şimşekler olabilir. Fakat sonra rahmet yere iner, her taraf dilnişin bahçelere dönüşür, gül bahçeleri olur. Sonra siz o muvakkat ürperti ve korkuyu da unutuverirsiniz; sadece tatlı bir hatıra kalır nöronlarınızda, korteksinizde. Sonra nakledersiniz hikaye olarak, naklederken de ayrı bir zevk duyarsınız.

*Her şey bu günden ibaret değildir.. ve bugün olan şeylerden de ibaret değildir. Bugün olan hadiseler yarın adına çok önemli neticeleri bağrında geliştiriyorsa.. geceler bağrında nehârı geliştiriyorsa.. kışlar bağrında baharı geliştiriyorsa.. bu da Cenâb-ı Hakk’ın farklı bir telattuf tecelli dalga boyudur; çok farklı mahfazalar ve çok farklı esbab perdeleri içinde yine lütufta bulunuyor demektir. “Âbisten-i sefa vü kederdir leyal hep / Gün doğmadan meşime-i şebden neler doğar.” (Geceler hep sefa ve kedere gebedir / Gün doğmadan yarının rahminden neler doğar.)

*Hoş görmek lazım. Olumsuz davrananları da hoş görmek lazım. İnsan tabiatında var tepeden bakma, hor görme, küçük görme. Bazen insan dünyevî imkanlara sahip olunca, başkalarını hor görme ve onlara tepeden bakma gibi bir hastalığa mübtela olabilir. Evet, o bir virüstür. Kur’an’a gönül vermiş olan, kendisini kalbî ve ruhî hayatlarının âbidesini ikame etmeye adamış insanlar, bundan uzak durmalıdırlar.

*Bütün büyüklük imkanları, ortamı ve argümanları bulunduğu halde bile hakiki mü’mine düşen şey; fevkalade mahviyet, tevazu ve hacalettir. Allah sevmez tekebbürü. Bir kudsî hadîste, Cenâb-ı Hak, “Kibriya, Benim ridâm, azamet ise Benim izârımdır. Kim Benimle bu mevzuda yarışa kalkışır ve bunları paylaşmaya yeltenirse, onu Cehennem’e atarım.” buyurmaktadır. Hazreti Pir’in ifadesiyle, büyüklerde büyüklüğün alameti tevazudur; küçüklerde küçüklüğün emaresine gelince o da tekebbürdür.

*İnsan bazen olduğundan fazla görünmek ve herkes tarafından bilinmek için, görünme tutkusuna ve gürültü çıkarma sevdasına düşebilir. Dünyevi bir beklentiye bağlı değilseniz -ki bağlı değilsiniz- kendinizi ifade etme adına herhangi bir gayrete girmemeli ve sizi kıymetinizin altına çekip götürecek o türlü şeylere tenezzül etmemelisiniz.

*Bazen de güç ve kuvvet, insanda adeta bir virüs gibi tepeden bakma ruh haleti hasıl eder. Hakiki mü’min tepeden bakmamalı ve hiç kimseyi kendinden küçük/dûn görmemelidir. İbrahim Hakkı Hazretleri, “Hiç kimseye hor bakma / İncitme, gönül yıkma / Sen nefsine yan çıkma… / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler…” der. Hiç kimseye hor bakma. Hor bakarsan sonra incitir ve gönül yıkarsın. “İş bende bitiyor” dersin. Bu duygu, insanı “Ben büyüğüm; imkanlarım, servetim, gücüm, kuvvetim itibarıyla beni dinleme, bana inkıyad etme, vesayetime girme mecburiyetindesiniz!” deme gibi yanlışlıklara sevkeder.

*Hor bakmayın, sonra incitir ve gönül yıkarsınız; yıktığınız gönül, bir manada, zıllıyet planında, O’nun arşıdır. Mü’minin kalbine “arş-ı Rahman” denilmiş; o bir “beyt-i Hudâ” olarak görülmüştür. Alvar İmamı, “Kalb-i mü’min arş-ı Rahmân’dır / Onu yıkmak vebaldir, tuğyandır.” derken; İbrahim Hakkı Hazretleri de “Dil beyt-i Hudâdır ânı pak eyle sivâdan / Kasrına nüzûl eyleye Rahmân gecelerde.” sözleriyle ve Nâbî “Âyine-i idrakini pâk eyle sivâdan / Sultan mı gelir hâne-i nâ-pâke, hicab et!” ifadeleriyle onun kıymetine vurguda bulunmuştur.

*Allah, insana insanın kalbiyle bakar. Allah (sizin cisim ve suretlerinize değil) kalblerinize nazar eder.” fehvâsınca da, O’nun insanla muâmelesi kalbe göre cereyan eder.

*Mahviyet, tevazu ve hacalet, imana ve Kur’an’a kendini adamış insanların temel vasıfları olmalıdır.

*Bazen Cenâb-ı Hak, büyük devletlerin yapamadığı şeyleri, beş-on insana yaptırtıyor. Türkçe Olimpiyatları’na, açılan okullara, arkadaşların fedakârlığına bakarak, farkına varmadan -hafizanallah- bazen şahsî enaniyetle/egoizmayla bazen de aidiyet mülahazasıyla insanda kendini büyük görme gibi bir hastalık olabilir.

*“-Ci”yi de “-cu”yu da her türlü âidiyet mülahazasını kaldırıp atmak lazım. Olup biten şeyleri sadece Kur’an mâkûliyeti ve Kur’an mantıkiyetinde bir araya gelmiş insanlara Cenâb-ı Allah’ın ekstradan lütufları olarak bakmalı. Hatta çoğu zaman “Acaba istidrac mı?” korkusuyla titremeli.

*Hangimiz gece kalkıp kırk rekat namaz kılıyor, secdede uzunca iç döküyor?!. Öyleyse, Cenâb-ı Hakk’ın lütuf ve ihsanları karşısında bir asâ gibi bükülmeli; bu büyük nimetlerin bizi baştan çıkarmak için liyakatimizin üstünde gelen birer istidrac olması endişesiyle tir tir titremeliyiz. Yaptığımız şey küçük dahi olsa, o büyük lütuflar karşısında iki büklüm olmalı, her şeyi Allah’tan bilmeli ve herkesi kendimizden aziz saymalı, herkesi nezd-i uluhiyette kendimizden daha makbul görmeliyiz.

*“Allah’tan kork ve ma’ruftan hiçbir şeyi hafife alma!..” buyuruyor Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem). Kim bilir belki bazılarının ihlasla yaptığı bir zerre halis amel, sizin batmanlarla yaptığınız şeylere tereccuh eder, bilemezsiniz. Nezd-i ulûhiyette meselelerin değerlendirilmesi, tartılması, belli kriterlere tabi tutulması çok farklıdır, bizim anlayışlarımızı aşar.

*“Benim yerimde aklı başında, tamamen ihlasa kilitlenmiş bir tanesi olsaydı, insanların böyle teveccüh etmesi, imkanlarını seferber eylemesi ile herhalde küre-yi arz üzerinde fethedilmedik yer olmayacaktı; ama bu iş bize düştüğünden, böyle güdük kaldı.” mülahazasıyla dolu olmalı ve nefsimize bakan yanıyla kendimizle böyle yüzleşmeliyiz.

*Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in, Cenâb-ı Hakk’a el açarak söylediği sözler hem pek hazîn hem de kulluk âdâbı adına çok ibretâmizdir:

اَللّٰهُمَّ إلَيْكَ أَشْكُو ضَعْفَ قُوَّتِي وَهَوَانِي عَلَى النَّاسِ، يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ أَنْتَ رَبُّ الْمُسْتَضْعَفِينَ وَأَنْتَ رَبِّي إلَى مَنْ تَكِلُنِي.. إلَى بَعِيدٍ يَتَجَهَّمُنِي أَمْ إلَى عَدُوٍّ مَلَّكْتَهُ أَمْرِي. إِنْ لَمْ يَكُنْ بِكَ غَضَبٌ عَلَيَّ فَلاَ أُبَالِي، وَلَكِنْ عَافِيَتُكَ هِيَ أَوْسَعُ لِي. أَعُوذُ بِنُورِ وَجْهِكَ الَّذِي أَشْرَقَتْ لَهُ الظُّلُمَاتُ وَصَلَحَ عَلَيْهِ أَمْرُ الدُّنْيَا وَاْلآخِرَةِ مِنْ أَنْ تُنْـزِلَ بِي غَضَبَكَ أَوْ يُحِلَّ عَلَيَّ سَخَطُكَ. لَكَ الْعُتْبَى حَتَّى تَرْضَى وَلاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِكَ

“Allahım, güçsüzlüğümü, zaafımı ve insanlar nazarında hakir görülmemi Sana şikayet ediyorum. Ya Erhamerrahimîn! Sen hor ve hakir görülen biçarelerin Rabbisin; benim de Rabbimsin.. beni kime bırakıyorsun?!. Kötü sözlü, kötü yüzlü, uzak kimselere mi; yoksa, işime müdahil düşmana mı? Eğer bana karşı gazabın yoksa, Sen benden razıysan, çektiğim belâ ve mihnetlere hiç aldırmam. Üzerime çöken bu musîbet ve eziyet, şayet Senin gazabından ileri gelmiyorsa, buna gönülden tahammül ederim. Ancak afiyetin arzu edilecek şekilde daha ferah-feza ve daha geniştir. İlâhî, gazabına giriftâr yahud hoşnutsuzluğuna düçâr olmaktan, Senin o zulmetleri parıl parıl parlatan dünya ve ahiret işlerinin medâr-ı salâhı Nûr-u Vechine sığınırım; Sen razı olasıya kadar affını muntazırım! İlâhî, bütün havl ve kuvvet sadece Sen’dedir.” Hâşâ, biz Nebiler Serveri’nin kendi muhasebesini yaparken dile getirdiği bu ifadeleri lazımî manasıyla ele alamayız; bir yönüyle, O’nun kendi hakkındaki sözlerini zikrederken dahi su-i edepte bulunmuş sayılırız. Fakat, O’nun tevazu, mahviyet ve kulluk edebine riayet gibi hasletlerini hesaba katarak meseleye baktığımızda, kendini yerden yere vurma, meseleyi nefsin yetersizliğine bağlama ve Cenâb-ı Hakk’ın inayetine, vekâletine, kilâetine sığınma adına çok önemli ikazlar almış oluruz.

*Bir parmak işaretiyle kameri iki şakk eden Sultanlar Sultanı, mutlak manada İnsan-ı Kâmil, “Zaafımı Sana şikayet ediyorum.” diyor. Bize düşen şey: O’nun arkasında bulunmanın hakkını vermek; fevkâlade mahviyet, fevkâlade tevazu ve fevkâlade hacaletle hareket etmek; yapılan şeylerin istidrac olabileceği korkusuyla tir tir titremek; “Allahım, bize bizden evvelkilerin emanetiydi, bizim buradaki densizliğimize binaen bunu bizim elimizden alma; gelecek nesillere, emin ellere bunu devredelim ve sonra dünyadan bu mevzuda nam, nişan, şöhret, mal, menal adına hiçbir şey kazanmamış olarak ruhumuzun ufkuna yürüyelim.” mülahazasını hep canlı tutmaktır.

398. Nağme: Her Zaman Sulh Yolunda

Herkul | | HERKUL NAGME

BAMTELİ – ÖZEL

*Hususiyle günümüzde nifak ve şikâkın çok köpürüp durmasına karşılık, tadil edici ve tansiyonu aşağıya çekici ilaç türünden bir kısım pozitif tavır ve davranışlarda bulunmak yeğlenir. Kopma ve parçalanmayı hızlandırmamak için bazıları sineye çekmeli ve karakterleri itibarıyla oldukları yerde durmalılar.

*Bir dönemde, Hâricî, Harûrî, Zübeyrî ve benzeri isimler altında bir sürü insan, nüansların kavgasını vererek ortaya çıkmıştı. Onların içlerinde namaz kıla kıla alınları nasır tutmuş kimseler de vardı; fakat ihtilaf ve iftirâka öyle kilitlenmişlerdi ki, nüansların kavgalarını verirken aradaki bütün köprüleri yıkarlardı. Sabahlara kadar namaz kılarlar, kim bilir belki de üç dört günde bir Kur’an-ı Kerim’i hatmederlerdi ama vifak ve ittifaka gelince ilk mektebin altının altının altının altının altında bile yerleri yoktu. Dün öyle insanlar yaşadığı gibi bugün de aynı türden kimseler mevcut ve yarın da görülecektir bunlar. Bunları deşifre etmek ve bâtılı tasvir ederek sâfî zihinlerin idlâline gitmek doğru değil; ancak, bir realiteye dikkati çekip olabilecek bazı şeyler karşısında mü’minleri teyakkuz ve temkine çağırmakta da fayda var.

*Adanmış ruhların faaliyetleri ve müesseseleri anılırken “Hizmet”, “Hareket”, “Cemaat” ve “Câmia” gibi farklı isimlendirmelerde bulunuldu. Aslında bu işin içinde her tür, her anlayış, her renk ve her desenden insan var; adeta çok nakışlı ve çok işlemeli gergef gibi bir şey. Bunlar, camide bir araya gelip beraberce saf tutan insanlara benzetilebilir; belki çoğu birbirini dahi tanımıyor ama bir makuliyette, bir mantıkiyette bir araya gelmişler.

*20 sene evvel, Kıtmir, konjonktürel olarak, dünyanın belli bir yere kayışı/gidişi karşısında bir toplantıda “Demokrasi, geriye dönüşü olmayan bir süreçtir.” demişti. Bugün belli şeylerle sizi karalayan insanlar, o kara ruhlu, kara kalemli, kara mürekkeple başkalarını karalamaya duran aynı insanlar, “Baksana adam demokrasi dedi!” dediler. Aradan beş on sene geçti, “demokrasi” dendi, elli defa dendi. Onu da aşarak, “laiklik” bile dendi. Onu hazmedemeyen, sindiremeyen insanlar tarafından tepki bile alındı başka bir dünyada.

*Şimdilerde de Kur’anî bir makuliyet etrafında bir araya gelmiş fedakâr insanlar hakkında “örgüt” sözleri ediliyor. Müslümanların bunu yapacaklarını zannetmiyorum. “İhtimal ki, birileri birilerinin adını kullanmak suretiyle bunu yayıyorlar!” diyerek bir kere daha meseleyi hüsn-ü zannıma bağlıyorum.

*“Örgüt” diyenlerin sözlerine müsaadenizle “haince” diyeceğim. Esasen resmî örgütler var. 30-40 senedir Kürt’üyle, Türk’üyle, Laz’ıyla, Çerkez’iyle, Zaza’sıyla (bir bütün oluşturan) Anadolu insanının başına bela olmuş, dış mihraklı bir kısım fitne ve fesat ocakları.. “örgüt” onlar.

*Hazreti Bediüzzaman ta Meşrutiyet yıllarında, bundan yüz küsur sene evvel Medresetü’z-Zehra adıyla Van’da bir üniversite kurulmasını teklif ederken orada Arapça’nın farz, Türkçe’nin vacip ve Kürtçe’nin caiz gibi kabul edilerek hepsinin beraberce okutulması gerektiğini söylemişti. Biz düne kadar bunu telaffuz edemedik. Yine sizin gibi bu kervana gönül vermiş arkadaşlar, televizyonları, radyoları, lisan kursları ve üniversiteleriyle bu meseleye “evet” dediler. Bir cephe buna karşı “Barış sürecine katkıda bulunulmadı!” diyor. Hayır, vallahi bulunuldu billahi bulunuldu, tallahi bulunuldu. Hem de herkesten evvel bulunuldu. Bir kesim “bulunulmadı” demek suretiyle esasen “bir süreci baltalıyor” gibi göstermek istediler. Bir kesim de onu istemediklerinden dolayı ve hususiyle “Dershaneler de kapatılsın, biz de kendimize göre orada yurtlar, evler, pansiyonlar açalım; bölünmeyi hızlandıralım!” mülahazasıyla öyle söylediler; “Dershaneler kapatılınca meydana gelecek o boşluğu biz dolduralım!” düşünceleri şimdi tiz perdeden konuşuluyor. Yapılan işler isabetli miymiş, değil miymiş? Bugün insaf etmeyen bir kısım kimseler buna “evet” demeyecekler; ama gelecekteki nesiller ve tarih, yapılan yanlışlıkları lanetle yad edecek, “Bir boşluk meydana getirdiniz, yazıklar olsun size!..” diyecektir.

*Kendi kardeşlerimden daha yakın saydığım Kürt kardeşlerimin bu mevzudaki boşluklarını doldurma, üniversitelerde/liselerde okumalarını sağlama ve şekavetle problemlerin çözülmeyeceğini anlatma adına bir gayret sergiliyorsam, buna sızma denmez. Bir insanın kendi ülkesinde vatandaşları için gerekenleri yapması hakkı ve vazifesidir.

*Evet, kara ruhlu insanlar olumlu şeyleri karalamaya çalışıyorlar. Şimdilerde de “örgüt” diyorlar. Tabiri caizse, muhtelif ecnastan bir topluluk olan ve işin makuliyetinde bir araya gelen insanlardan oluşan bir camia.. “Okul açmak, kültür lokali açmak, okuma salonları açıp fakir insanlara bedava ders vermek hayırlı bir hizmettir!” düşüncesiyle sizi hiç tanımadığı halde gelip “Bir tane de ben yapayım.” deyip o işe iltihak eden insanların da bulunduğu bir camia.. böyle bir camiayı örgütle telif etmek mümkün değildir. Ayrıca, “örgüt” kelimesi terminoloji açısından çok farklı bir manaya da geliyor. Belli ki bir kasta iktiran ettirerek, arkasında bir kasıtla söylüyorlar bu kelimeyi.

*Diğer taraftan bu camiaya örgüt derseniz, -hâşâ ben o terbiyesizlikte bulunamam- şimdiye kadar dinimize, diyanetimize kalbî ve ruhî hayatımız adına çok hizmet etmiş Küfrevî tarikatının temsilcisi Alvar İmamı’nın düşünce dünyası etrafında kümelenmiş insanlara da “örgüt” deme mecburiyetinde kalır, onlara da “örgüt” deme terbiyesizliğini sergilemiş olursunuz. Üftade Hazretleri’ne dayanan, Aziz Mahmud Hüdaî Hazretleri gibi milletimizin kalbî ve ruhî hayatına çok önemli hizmetler vermiş bir insanın çizgisinde hizmet etmeye çalışan, bir düşünce etrafında bir araya gelmiş insanlara da -binlerce ruhumuz onlara kurban olsun- “örgüt” deme mecburiyetinde kalırsınız. Bir duygu-düşünce etrafında bir araya gelmiş insanlara karalayıcı mahiyette böyle bir nam taktığınız zaman, kendilerine göre bir anlayış, bir dünya görüşü, bir felsefe etrafında Muhammed Raşid Efendi hazretleri gibi büyük bir zata bağlanmış olan pırıl pırıl insanlardan oluşan Menzil Cemaati’ne de “örgüt” deme mecburiyetinde kalırsınız. Türkiye’de yalancı bir şafağın atmadığı bir dönemde yüzlerce Kur’an kursu açan Süleyman Efendi Hazretleri’ne saygılarından dolayı, onun etrafında kümelenen, Kur’an kursları açan, yurt dışında da açılımlar yapan insanlara da “örgüt” deme mecburiyetinde kalırsınız. Dahası, Milli Görüş’e de bir “örgüt” deme zorunda kalırsınız.

*Bir lokma yemeği yutmadan evvel çiğnemek ne ise, konuşmadan evvel düşünmek de odur. Keşke muhataplarım mü’min olmasaydı, daha rahat olurdum ben. Bir mü’min öyle lambur lumbur konuşmamalı. Ağzından çıkan şey, mü’mince olmalı, yere düştüğü zaman da tertemiz vicdanlar tarafından kabul kapıları ona açılmalı; “Yahu ne iyi ettin de bizim eksiğimizi, gediğimizi, yanlışımızı söyledin!” dedirtmeli.

*Yapılan şey bir makuliyete, mantıkiyete bağlanıyor ve geleceğimiz adına önem arz ediyorsa, Türkiye’nin itibarı ve ikbal yıldızımızın parlaması adına bir şey ifade ediyorsa, bence o mevzuda da kararlı ve dik durmak lazım. Kimsenin kendi devletiyle ve başındaki iktidarıyla savaşma gibi bir niyeti yoktur; bunu öyle göstermek isteyenler -zannediyorum- ortada söz getirip götüren fitneciler, fesatçılar mekirciler, keydciler ve hud’acılardır. Cenâb-ı Hak ıslah eylesin.

*Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Hudeybiye’de çok ciddi bir problemle karşı karşıya kaldığı zaman dehalar üstü o yüksek fetanetiyle kendi aleyhinde gibi görünen bir tavır ve davranış ortaya koydu; kan dökmeden ve kimseyi incitmeden orayı aştı ve bir yönüyle gelecek nesiller adına, onların gönüllerine taht kurmaya ve işin inkişaf edip gelişmesine vesile oldu. İşte, Efendimiz’in hepimize örnek olması gereken o firaset ve fetanetine dikkat çekmek için Hudeybiye teşbihini değişik hususlara delaleti açısından değişik versiyonlar çerçevesinde arz etmeye çalıştım.

*(Çözüm Süreci’yle ilgili sohbette üzerinde durulduğu üzere) “Eğer bir kadın kocasının kötü muamelesinden ve kendisinden yüz çevirmesinden endişe ederse, bazı fedakârlıklarda bulunarak sulh olmak için gayret göstermelerinde mahzur yoktur. Sulh hayırdır (elbette daha hayırlıdır.)” mealindeki (Nisâ, 4/128) ayet-i kerime meseleyi en küçük daire olan aileden başlatarak sulhun hayırlı olduğunu söylemiştir.Çünkü bir toplum yapısında bir aile, molekül mahiyetindedir. Bu molekül ne kadar sağlamsa, toplum da o ölçüde sağlam olur. O açıdan evvela Kur’an-ı Kerim’in bu irşadını hatırlatarak “Sulh hayırdır, nefisler cimrilik üzerine adeta kilitlenmiştir. Buna bağlı olarak insanlar birbiriyle huzursuzluğa düşebilirler. Hakemler tayin edin, hâkimlere müracaat edin, sulhu temin edin, uzlaşmayı sağlayın” dedikten sonra, Hudeybiye Sulhu’nu anlatıyorsunuz.

*Bir başka Hudeybiye teşbihi 2004-MGK’nın kararıyla alakalıydı: MGK-2004 kararıyla ilgili Hudeybiye teşbihi yaparken, o arkadaşların askerlerle ve o günkü idarede bulunan kimselerle beraber o meseleye imza atmalarını, şartlar ve konjonktürün gereği olarak, tıpkı Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) bir gaileyi ucuz atlatma adına geriye adım atması gibi ele aldım. Hem de şu cümleyle dedim: “Bazen geriye bir adım atmak, ileriye on adım atma değerindedir.” Mesele siyakı ve sibakıyla ele alındığı zaman görülecektir ki, esasen orada imza atan arkadaşları korumaya ve mazur görmeye matuf bir ifade tarzıydı o.

*Evet, o sohbette “Kolum kanadım kırıldı!” da dedim; zira o imzadan sonra birileri, bazı işgüzarlar, o meseleyi uygulayıp durmuşlar, fişler falan olmuş, devam etmiş. Keşke orada Allah’ın izniyle makul atlatıldıktan sonra bu mesele devam etmeseydi; duyduğumda “Kolum kanadım kırıldı!” dedim, bunu da başka türlü anladılar. Bu Hudeybiye örneğinde, MGK’da “imza atanlar”ı, “müşrik” olarak anlamak mümkün müdür? Peygamber kim orada? Oysa ki, orada onlara Peygamber yolunda hareket ediyor gibi bir bakma vardı. Takdir edileceği yerde, yine bir kısım, kara ruhlu, kara düşünceli, kara kalbli, karanlık yaşayan insanlar -keşke öyle olmasaydı- ortada fitne dellalları, bu meseleyi bu şekilde işâa etmek (yaymak) suretiyle toplumun değişik kesimlerini birbiriyle vuruşturma, karşı karşıya getirme gibi bir gayretkeşlik içindeler.

*Ebu’l-Feth El-Büstî hazretleri ne güzel söylüyor:

أَقْـبِـلْ عَلَى النَّفْسِ وَ اسْتَكْمِلْ فَضَائِلَهَا فَأَنْـتَ بِالنَّفْسِ لاَبِالْجِسْـمِ إنْـسَانٌ

“Ruhuna (mahiyet-i insaniyene) yönel, onun faziletlerini kemâle erdir! Zira sen cisminle değil kalbinle/ruhunla insansın.”

*Şeytandan istiâze adına okunabilecek dualar arasında sayılan

رَبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ وَأَعُوذُ بِكَ رَبِّ أَنْ يَحْضُرُونِ

“Ya Rabbî! Şeytanların vesveselerinden Sana sığınırım ve onların yanımda bulunmalarından da Sana sığınırım!”

(Mü’minûn, 23/97-98) niyazını sürekli tekrarlamak lazım.

 

397. Nağme: Kara Propaganda ve Nefis Muhasebesi

Herkul | | HERKUL NAGME

BAMTELİ – ÖZEL

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, birkaç saat önce yaptığı sohbetinde, Hizmet erlerinin, maruz kaldıkları kara propaganda karşısında nasıl davranmaları gerektiğini anlatarak sözlerine başladı.

Yapılacak işlerde mazi, hal ve müstakbelin beraberce ele alınması lazım geldiğini ifade eden Hocaefendi, her zaman ahiretin ve hesabın hatırda tutulmasının önemine değindi. Rahman’ın has kulları o kimselerdir ki onlar yerde tevazu ile yürürler. Cahiller kendilerine laf atarsa “Selametle!” derler.” (Furkan, 25/63) veBoş söz ve işlere rastladıklarında vakarla oradan geçip giderler.” (Furkan, 25/72) mealindeki ayet-i kerimeleri hatırlatarak, kötülüklere aynıyla mukabele etmemek gerektiğini vurguladı. Bu cümleden olarak, “furuât” sözünü tenkit edenlerin yanlışlıklarına imada bulundu, “usûl” ve “furuât” kavramlarını açıkladı. Ayrıca, “mâlikâne” iftiralarına temas etti.

Mü’minlerin farklı içtihatlarda bulunabileceklerini ama katiyen hakperestlikten ayrılmamaları gerektiğini belirten Hocaefendi, Ashab-ı kiram efendilerimizin karşı karşıya geldikleri zaman bile çok hakperest davrandıklarını söyledi. Hazreti Ali ile Hazreti Zübeyr’i misal olarak serdeden Hocaefendi şu hadiseyi anlattı: Hazreti Zübeyr, Hazreti Ali’nin karşısına atını sürüp çıktıktan sonra bir bahtsız adam onu şehit etmişti. Hazreti Zübeyr’i şehit eden kişi, daha sonra Hazreti Ali’ye yaranmak ve ondan bir pâye koparmak için huzuruna gelmiş ve “Safiyye’nin oğlunu, senin hasmını öldürdüm.” deyivermişti. Buna karşılık Hazreti Ali, “Ben bu kulaklarımla Rasûl-ü Ekrem’den şöyle işittim: Safiyye’nin oğlu Zübeyr’in kâtilini Cehennem’le tebşir ederim!” demişti.

İnsanların hatalarını arama, gizli hallerini araştırma, kabahatlerin izini sürme, kulağı olumsuz sözler için kullanma ve dili gıybetle, iftirayla kirletme gibi çirkin günahların, kuyruğunu dikip bir köşede sinsi sinsi bekleyen bir akrep gibi bazı mü’minlerin gönül hayatına nasıl zehir akıttığına sözü getiren Hocaefendi, kimsenin günahının takipçisi olmamak, başkalarının hatalarını araştırmamak ve onların –amme hukukuna girmeyen– kusurlarına göz yummak gerektiğini ifade etti.

Muhterem Hocaefendi, başkalarının günahlarını teşhir etmemek ve hiç kimseyi utandırmamak lazım geldiğini şerh ederken hiç unutamadığı üç hadiseyi ilk defa anlattı.

Hakkın hangi kriterlere göre tesbit edilebileceği üzerinde duran Hocaefendi, hak bildiğimiz mevzuya sahip çıkarken kendi muhasebemizi yapmaktan da dûr olmamamız icap ettiğini belirtti. Özellikle Hazreti Üstad’ın “Bana zulüm ve işkence yaptıklarının hakiki sebebini şimdi anladım. Ben kemal-i teessürle söylüyorum ki, benim suçum, hizmet-i Kur’aniyemi maddî ve mânevî terakkiyatıma, kemalâtıma alet yapmaklığımmış.” şeklindeki mülahazasını hatırlattı. İman ve Kur’an’a yapılan hizmetin, maddi beklentiler bir yana, varidat ve mevhibelere mazhar olma, velilik mertebesine erme gibi maksatlara da alet yapılmaması; hatta cennete girme, cehennemden uzak kalma gibi ulvî gayelere dahi vasıta kılınmaması; evvelen ve bizzat talebin ihlâs ve rıza-yı ilahi olması lazım geldiğini dile getirdi.

Muhtevasına sadece küçük bir işarette bulunduğumuz bu önemli sohbeti istifadeye medar olması recasıyla arz ediyoruz.

396. Nağme: İmtihan

Herkul | | HERKUL NAGME

 Bugün mescidimizde Cuma hutbesi olarak okunan bu makale, muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin 1982 yılında Sızıntı Dergisi’nin Temmuz sayısı için kaleme aldığı başyazıdır.

Bir imtihanlar zinciridir hayat baştan başa. Tâ çocukluktan başlar insanoğlu için imtihanlar. Ve ruh bedenden ayrılacağı âna kadar da devam eder durur. Anlayıp sezebilenler için bu küçük küçük imtihanlar, birer eleme ve finale kalan ruhların tesbit edilmesiyle alâkalıdır; insanoğlunun vicdanında ve ruhanîlerin gözünde tesbit edilmesiyle…

Çeşit çeşittir imtihanlar ve bütün bir hayat boyu, değişik boy ve derinlikte devam eder dururlar: Mektebe alınma imtihanı, sınıf geçme imtihanı, mektep bitirme imtihanı; evlâdın babadan, babanın evlâttan bulma imtihanı ve daha bir sürü imtihan… Hele bunlar arasında insanî düşünce ve yüksek ideallerinden ötürü “saf dışı” edilme ve vatandaşlık haklarından mahrum bırakılma imtihanı oldukça ağır ve gurur kırıcıdır.

Bir de düşmanın amansızlığı ve insafsızlığı yanında, vefasız dostların eliyle çekilen imtihanlar vardır ki; doğrusu dayanılması en güç olan imtihan da işte budur. Zira düşmanın hasımca vaziyeti, insanlık ve mürüvvetle telif edilmese bile, düşmanlık mantığına uygundur. Hatta düşünce yapısı, dünyaya bakış keyfiyeti ve değer hükümlerindeki farklılıklar çoğaldıkça da bu husumetin artması -aynı mantıkla- tabiî görülebilir.

Ne var ki, aynı kader çizgisinde kavga verenlerin, aynı duygu ve düşünceleri paylaşanların kıskançlık ve rekabet hissiyle, gammazlamalara düşmeleri, kat’iyen akıl ve mantıkla telif edilemez. Hele insanlık ve mürüvvetle asla!..

Evet, böyle vefa umulan bir yerden ihanet ve cefa görmek, hem acı hem de oldukça düşündürücüdür. Ama neylersin ki; aldatmanın akıllılık, inhisar-ı fikir ve saplantıların sadakat, bağnazlığın muhafazakârlık sayıldığı bir dünyada, bu kabîl iptilâ ve imtihanlar eksik olmayacağından, bilip dayanmadan başka da çaremiz yoktur. Evet, fert olarak, aile olarak ve toplum olarak;

“Gelse celâlinden cefa

Yahud cemâlinden vefa

İkisi de câna safâ

Lütfun da hoş kahrın da hoş.”

deyip dayanma mecburiyetindeyiz.

Dünden bugüne, yer yer düşmanlarından ve zaman zaman da dost kılığına bürünmüş hasımlarından, devamlı ihanet darbeleri yiyen ve sürekli olarak hırpalanan bu millet, bütün tarih boyunca imtihanların en acı ve en ağırlarını gördü. En korkunç hıyanetlere maruz kaldı. Gün geldi ki dört bir yandan bütün dünya onun üzerine at sürdü ve onu ablukaya aldı. Hatta bu dönemde, onun bütün bütün tarihten silineceği zehabına kapılanlar da oldu. Ama o, bu ölüm kalım imtihanlarını da atlatarak bir kere daha bütün bir hasım dünyanın plânlarını altüst etti. Belki o, bundan sonra da bir kısım imtihanlar görecek, tekrar tekrar ırgalanacak, karşısına ateşten tepeler, kandan irinden deryalar çıkacak; ancak, bütün bunlar onun, kendini yenilemesine ve metafizik gerilimine yardımcı olacaktır. Zira o bunlarla dost ve düşmanını tanıyacak, bunlarla bilenecek, bunlarla düştükten sonra doğrulup kalkmanın ve kendine gelmenin yollarını öğrenecektir…

İnsan imtihanlarla saflaşır ve özüne erer. Hayat, imtihanlar sayesinde yeknesaklıktan kurtulur ve renklilik kazanır. Ruh imtihan gördüğü nispette olgunlaşır ve büyük işleri göğüsleyebilecek hâle gelir. Geçirilen imtihanın ağırlığı ve soruların terleticiliği nispetinde, fert, insanlık mektebinde sınıf geçmeye ve yükselmeye hak kazanır.

İmtihanın olmadığı bir yerde ferdin saflaşıp özüne ermesinden, toplumun gerilip çelikleşmesinden bahsedilemez. İmtihanla sıkışan ve büzülen ruhlardır ki yay gibi gerilir, ok gibi fırlar ve bir solukta hedefe ulaşırlar. Evet, sabah akşam onların çevrelerinde dolaşıp duran endişeler, yer yer yuvalarını sarsıp geçen açlıklar, susuzluklar, sıkıntılar, hatta mal ve canlarına gelen zarar ve ziyanlar, beklenmedik şekilde hâdiselerin demir paletleri altında kalıp ezilmeler, onları en sert çelikler hâline getirecek ve istikbale hazırlayacaktır.

İmtihan görmemiş ölü gönüllerin ve ham ruhların, nefisleri adına insanlığa yükselmeleri bahis mevzuu olmayacağı gibi, içinde yaşadıkları topluma da en küçük bir menfaatleri dokunmayacaktır.

Elmas gibi ruhların, kömür tıynetli kimselerden ayrılması imtihana bağlıdır. İmtihanın olmadığı bir yerde, altını taştan, topraktan; elması da kömürden tefrik etmeye imkân yoktur. Ve yine imtihanın olmadığı bir yerde, en uğursuz ruhlar en yüce kametlerle iç içedir. İmtihanla, melekler gibi sâfi ruhlar, habis ruhlardan ayrılır ve kendileri için mukadder zirvelere ulaşırlar.

Bunun böyle olduğunu bilen hakikate âşina bir gönül için her imtihan, insanı gökler ötesi âlemlere uçuran bir kanat ve imtihanda görülen her sıkıntı da ona güç ve canlılık kazandıran bir iksirdir. Böyle birinin nazarında ateşlere atılmak, Yaratıcı’nın dostluğuna doğru atılmış en güçlü bir adım; çarmıhlara gerilmek de O’na yükselmenin yüce birer vesilesi sayılır.

Evet, gönlünü en yüce ideallerle donatmış birisi için, her yeni imtihan onun azmine indirilmiş bir kamçı, iradesini şahlandıran bir efsun ve gönül kadranını aydınlatan bir ışıktır. O gördüğü her imtihanla kristaller gibi berraklaşır; yay gibi gerilime geçer ve adım adım, gönlünde kurduğu Cennet’lere doğru yükselir.

Kahrı-lütfu bir bilmeyen mürde gönüller varsın bundan bir şey anlamasınlar. Geçen hakikatin mealine gönül vermiş idealistler, bu uğurda çekilen ızdıraplardan daha zevkli bir şey tanımayacaklardır. Ocaklar gibi yansalar dahi, âh u efgân edip ağyara dert yanmayacaklar, Eyyûb Nebi gibi hallerini yalnız Allah’a arz edeceklerdir. Ne dostların vefasızlığı ne de düşmanın insafsızlığı onları millet ve vatan yolunda hizmetten alıkoyamayacaktır. Ve işte, ahd ü peymânları da şöyle olacaktır:

“Felek esbâb-ı cefâsın toplasın gelsin,

Dönersem kahpeyim millet yolunda bir azîmetten.”

Ruhun şâd olsun N. Kemâl!

395. Nağme: Hak Karşısında Mü’mince Tavır

Herkul | | HERKUL NAGME

BAMTELİ – ÖZEL

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, 1 Aralık 2013 Pazar günü yaptığı sohbetinde enâniyet, şehvet, haset, hırs ve inat gibi duyguların yaratılış hikmetlerini anlattı.

Hocaefendi, sohbetinde şu hususları açıkladı:

*Cenâb-ı Hak, insanı yaratırken, yerinde “ben” deyip varlığını ortaya koyabilecek bir fıtratta yaratmış ve onun benliğini, bir taraftan irade, şuur, his, gönül; diğer yandan da şehvet, kin, nefret ve benzeri duygularla donatmıştır.

*İnsan mahiyetindeki benlik, şehvet, öfke, inat ve hırs gibi boşlukların yüzleri terbiye ile bâkî gerçeklere ve uhrevîliğe döndürülürse, bunların hepsi insanın önemli birer derinliği haline de gelebilir. Bu duyguları kontrol altına alma kahramanlığını ortaya koyanlar, nefislerine köle olma ve şeytanın oyununa gelme zilletinden kurtulurlar. Zaten din, bizdeki iyiliğe açık nüveleri besleyip geliştirmek ve kötülük temayülleri taşıyan fena çekirdekleri de kurutup bodurlaştırmak için nazil olmuştur.. mahiyetimizde mündemiç bulunan şer meyillerinin önünü kesmek suretiyle kötü hasletlerin boy atıp karaktere dönüşmesine fırsat vermemek ve iyi yanlarımızı inkişaf ettirip bizi hakiki insanlığa ulaştırarak Cennet’e ehil hale getirmek için vaz’ edilmiştir.

*Enâniyet, değişik kullanım şekilleriyle “ben” mânâsına gelen “ene”den türetilmiş bir kelimedir. Ene’yi, nefis yerinde kullananlar da olmuştur ki, bu yönüyle o, insanın gerçek kimliği, hakikati, daha da önemlisi kendi mahiyeti dahil pek çok hakaiki ölçüp belirlemede mühim bir unsur (vâhid-i kıyâsî), sınırlılığıyla sınırsızlığa ışık tutan bir projektör, tenâhîsi içinde Nâmütenâhî’ye bakan doğru sözlü bir şahit ve açılmaz gibi görülen mânevî kapıları açabilecek sihirli bir anahtardır. Bu anahtarı kullanmasını bilenlere Allah, varlık, eşya ve esrar-ı ulûhiyete ait öyle derin sırlarını açar ki, bu sayede “ene” –ben ve ego da diyebilirsiniz– insanın en nuranî derinliği hâline gelir ve “Kenz-i Mahfî”nin lisan-ı fasîhi olur. Onu bilmeyen ve mahiyetinden haberdar olmayanlara gelince, onlar için “ene” öyle bir gayya ve bir girdaptır ki, şimdiye kadar ne dev cüsseleri yutmuş, nice güçlüleri yere sermiş, ne hanlar devirmiş ve ne hanümanları yerle bir etmiştir. Yükselenler onun acz u fakr kanatlarıyla yükselmiş, çakılıp yerinde kalanlar da onun çalım, gurur ve iddialarının kurbanı olmuşlardır.

*İnsan mahiyetindeki duygulardan biri de şehvettir; o, insanın meşru yollarla tatmini ve neslin çoğalması için verilmiştir. Dolayısıyla onun, bir taraftan bu duyguya tamamen inhimâk etmek gibi bir ifrattan, diğer taraftan da bütün bütün tecerrüt gibi bir tefritten kaçınması ve orta yolu bulması gerekir ki, o da meşru çerçevedeki zevklerle yetinip, gayr-i meşru isteklere karşı tavır almakla olur.

*İnsandaki kötü duygulardan birisi de “inat”tır. Çok defa kuru bir inat adına insanlar birbirlerine düşmekte, aralarında ciddî kavgalar meydana gelmekte, hatta birbirlerini öldürmektedirler. Ne var ki, inadını iradesinin emrine alan bir insan, ne olursa olsun asla hak ve hakikatten ayrılmaz. Böyle bir kimsenin önünü tama, makam, mevki, şöhret, rahat ve rehavet gibi duygular kat’iyen kesemez ve o kişi, iradesinin hakkını tamı tamına vererek hak yoldan hiçbir zaman ayrılmaz. Böylece fena bir huy olan ve tamamen nefis mekanizması içinde yer alan inat duygusu, bu insanda hakta sebat ve hakikate teslim olma şeklinde kendisini hissettirir. Evet, artık şeytanî bir mekanizma olan inadın yönü müspete çevrilmiş ve bu sayede inat, insanın melekî yanında yer alarak onun melekiyetine hizmet eder hâle gelmiştir.

*Mus’ab bin Umeyr (radıyallahu anh) hazretleri, Uhud gününde Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) önünde savaşırken, bir kolu koparılınca öbür kolunu, o da budanınca âdeta “Bir bu kaldı.” deyip, kin ve nefretle kalkan kılıçlara tereddüt etmeden boynunu uzatmıştı. İşte onun ortaya koyduğu inat çirkin bir sıfat değil hakta sebat idi.

*Allah Rasûlü, her meseleyi ashabıyla istişare ederek onların düşünce ve görüşlerini alıyor, planladığı her işi mâşerî vicdana mâlediyor ve onun hissiyat, duygu ve temayüllerini âdeta blokaj gibi kullanarak, karar verdiği işlere mukavemet açısından ayrı bir güç kazandırıyordu. Yani yapılması planlanan işlere, herkesin ruhen ve fikren iştirakini sağlayarak projelerini en sağlam statikler üzerinde gerçekleştiriyordu. Hatta ashabının görüşünü kendi fikrinin önüne alıp onlara göre hareket ettiği de az değildi. Mesela, Allah Rasûlü (aleyhissalatü vesselam), Uhud Savaşı öncesi ashabı ile meşveret etmişti; kendi görüşü, Medine’de kalıp müdafaa harbi yapma istikametindeydi. Ancak, yapılan istişare sonucu, Medine’nin dışına çıkılarak taarruz harbi yapılmasına karar verilmişti. Bu karar gereği Nebiler Serveri (sallallahu aleyhi ve sellem) Uhud’a gitmişti. Bu noktada Seyyid Kutub’un şu enfes yorumu çok yerindedir: “Allah Rasûlü, Uhud’a çıkarken orada 70 kişinin şehit verilmesi değil, Medine’de taş taşın üstünde kalmayacağını bilseydi, meşveretin hakkını vermek için yine çıkacaktı.”

*Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz, Hudeybiye’de o ağır şartlar karşısındaki anlaşmayı onur meselesi yapmadı. Bu, geriye adım atma demek de değildi. Problemi çözme adına karşı tarafın hissiyatını da hesaba katmaydı. O tablonun gelecek adına vaad ettiği şeyleri çok iyi görme ve tabloyu doğru okumaydı.. inat etmeme, enaniyeti hesabına iş yapmama, kırıp geçirmeme ve gelecek adına bir sürü problem oluşturmamaydı.

*Hazreti Ömer Efendimiz “el-vakkâf inde’l-hak” sözüyle anılmaktadır. Bu tabir, “her zaman doğrunun yanında yer alan, hak ve adaletten asla ayrılmayan, kendisinin rağmına olsa da mutlaka hakka boyun eğen, Kitabullah’ın hükmüne gönülden rıza gösteren ve hakkın söz konusu olduğu yerde anında frenlemesini bilen insan” demektir. Hazreti Ömer, yumruğunu kaldırıp tam hasmının gözüne indireceği bir anda, hakkın hatırı için öfkesini yutarak kollarını hafifçe iki yanına salıverecek kadar duygularına hâkim bir insandır. O, Mescid-i Nebevî’nin genişletilmesi gibi hiçbir işi kendi düşüncesine göre yapmamış, hemen her meselesini mü’minlerle istişare etmiş; Kur’an’a, Sünnet’e ve İcma’ya uygun bir kararla karşılaşınca da hemen kendi düşüncesinden vazgeçebilmiştir. Şüphesiz onun bu hali, hâlis mü’minlerin ve takva ehlinin de halidir.

*Seyyidina Hazreti Ömer, evlilik akdi esnasında tesbit edilen mehir miktarı hakkında üst sınır belirlenmesi gerektiğini söylüyordu. (Bu, Ömer’ce bir zühul sayılabilir, bize göre bir zühul da değildir. Çünkü evlenmeyi kolaylaştırmak adına çok önemli bir husus olduğundan bunu hemen her aklı başında insan düşünmüştür.) O, bunu mehir miktarının evliliğe engel olmaması için yapıyordu. Bir hutbe esnasında mescidde irad edilen bu beyan karşısında, bugün adını sanını dahi bilmediğimiz bir kadın şöyle demişti: “Ya Ömer! Bu konuda Efendimiz’den duyduğun bir söz, senin bilip de bizim haberdâr olmadığımız bir ifade mi var? Çünkü, Cenâb-ı Allah, Kur’an’da, ‘Ve âteytüm ihdâhünne kıntâran…’ (Nisâ Sûresi, 4/20) buyuruyor. Demek ki, kantar kantar mehir verilebilir.” Hazreti Ömer, o kadının itirazını yerinde bulmuş; kendi kendine “Yaşlı bir kadın kadar dahi dinini bilmiyorsun!” diyerek sözünü geri almış ve hak karşısında hemen boyun eğmişti.

*Sizin gibi Kur’an’a, imana, milli mefkuremize ve gaye-i hayalimize hizmete kendini adamış insanlar, ileriye adım attıkları gibi yerinde yanlışlarından dönmeyi de bilmeli ve geriye adım atmada da diriğ etmemelidirler. O, ileriye doğru atılan adımların on katı adım sayılır. Efendimiz o idi, Raşit halifeler onlardı; bize demezler mi, “Siz kimin ümmetisiniz, kimi temsil ediyorsunuz, neyin arkasındasınız, Allah aşkına?!.”

394.Nağme: “2004 MGK kararı hakkında hüsn-ü zan kolum kanadım kırıldı!..”

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin 29 Kasım 2013 Cuma günü Türkiye saatiyle 22:00’da yaptığı sohbetten bazı cümleler:

*  Sineye çektiğimiz, ama zatında hazmedilemeyen şeyler var. Sabrın gereği, onları sineye çekiyorsunuz, yutkunuyorsunuz; çok rahat olan insanlar gibi hemen boşalmayı düşünmüyorsunuz. Çünkü boşaldığınız zaman, çoklarını kırıp geçirmeniz, rencide etmeniz söz konusu. Başkalarını kırmayayım diye, hazmedilmeyecek şeyleri atıyorsunuz içinize; bu defa siz kırılıp dökülüyorsunuz. İşin aslı bu.

*  Bir yönüyle hep hüsn-ü zannımızın kurbanı olduk. “Bu mevzuda defaatle boğazlandık.” diyebiliriz. Ama hüsn-ü zan mümkün oldukça, hüsn-ü zan etmek ve hüsn-ü zanna kilitlenmek lazım.

*  Fakat yine bir hadisin ifadesiyle, “Bir mü’min bir delikten bir defa ısırılır.” Hüsn-ü zan ettiğimiz şeylerde sürekli negatif bir kısım tavır ve davranışlarla karşı karşıya kaldıysak, bu defa Hazreti Pir’in verdiği ölçüler çerçevesinde, “hüsn-ü zan, adem-i itimat.” Başkaları hakkında kötü düşünmeme, elden geldiğince en olumsuz şeyleri bile iyiye yorumlama ve makul birer mahmil bulma; “ihtimal ki şundan dolayı yapmıştır” deme…

*  İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallahu aleyhi ve sellem) “İbadetin en güzelini arıyorsanız, mü’minler hakkında hüsn-ü zan etmektir.” buyuruyor.

*  Tarikat-ı Muhammediye üzerine yazılan şerhlerden biri olan Berika’nın müellifi İmam Hâdimî, “Bir mü’mini fuhuş işlerken bile görsen, hemen onun hakkında hükmünü verme. Gözlerini sil, ‘Allah Allah, o insan böyle çirkin bir işi yapmaz; yoksa ben yanlış mı gördüm!’ de; dön bir kere daha ‘O mu?’ diye kontrol et. O ise, ‘İhtimal yine yanlış gördüm’ de; bir kere daha, bir kere daha gözlerini yalanla ve onları silip tekrar bak.” (diyor). Hazreti İmam’ı çok severim, ona karşı derin hürmetim vardır ama bu sözlerini fazla bulurum. Zira, on defa gözlerini silip yeniden bakmaya ve o işi tahkik etmeye hiç gerek yoktur. Çünkü ilk bakışta insanın içinde hâlâ bir şüphe vardır ve bu şüphe, söz konusu insan hakkında verilecek kararın daha müsbet olması için bir menattır. Eğer mesele tahkik edilirse, kesin hükme varmaktan başka bir yol kalmayacaktır. Dolayısıyla, insan, gözüne bir çirkinlik iliştiği zaman, tecessüs, teşhis ve tesbit peşine düşmeden, o sevimsiz fotoğraflar gönlüne akarak fuad kazanında eriyip bir hüküm kalıbına girmeden, hemen sırtını dönüp oradan uzaklaşmalı; “Allahım günahkâr kullarını hidayete erdir, beni de affet!..” demeli ve gördüğünü de unutmalıdır.

*  Öyle bir durumda bile olsa, insanlar hakkında hüsn-ü zan etmeli. CD’ler oluşturmak, chiplere değişik şeyler yüklemek, bazı kimselerin haysiyet, şeref, namus ve iffetiyle alakalı bazı şeyleri teşhir etmek suretiyle onları yıkmak ve devirmek, bir mü’minin yapmaması gerekli olan şeyler; caiz olmayan şeylerdir bir mü’min için.

*  Kur’an-ı Kerim’de bazı hususlarda ahkam çok net, çok belirgin olduğu halde, İnsanlığın İftihar Tablosu o mevzuda hep Cenâb-ı Allah’ın hilm u silmini nazar-ı itibara alarak hilm ile muamele etmiştir. Madem Allah Halim’dir.. madem Allah Rasûlü’nün dedesi Hazreti İsmail Halim’di.. Hilm, olumsuz şeyleri müsamaha ile karşılama demektir; en olumsuz şeylerde dahi güzel bir  kısım mahmiller bularak, ondan sıyrılma, sırtını dönme, üzerinde durmama, karşı tarafı yıkma gayreti içine girmeme demektir.

*  Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz, işledikleri günah sonrası, suçlarını itiraf ederek Allah’ın huzuruna temiz olarak gitmek isteyen Mâiz ve Gâmidiyeli kadın için şöyle böyle bir mahmil bularak, “Dön, git, Allah’ın affetmeyeceği günah yoktur.” demiş ve tevbe yolunu göstermiş; kendi ısrarlı talepleriyle cezalandırıldıktan sonra da biri hakkında “Öyle bir tevbe etti ki, bu tevbe şu iki dağ arasındaki insanlara paylaştırılsaydı hepsine yeterdi!”, diğeri hakkında da “O öyle bir tevbe etti ki eğer haraç alan bir mü’min dahi bu tevbeyi yapsaydı Allah affederdi!” buyurmuştu.

*  Meselenin makuliyeti ve Kur’an aklîliği sayesinde her türden insanın bir araya geldiği bir camia.. Stantlarda değerlerinizi teşhir ediyorsunuz, beğenenler alıyorlar.

*  Yeni değil, kadimden bu yana sizin yaptığınız bu şeylere karşı değişik komplolar oluşturulmuştur. Ta Pîr-i Mugan döneminden itibaren, bir taraftan iyilik adına açılımlar sergilerken, bir taraftan da birileri tarafından çelmeye, el-enseye maruz kalmışsınızdır.

*  2004’te de bir dayatma olmuş. Eğer daha sonra birileri tarafından “Ben kaç defa bu mevzuda bakanları değiştirdim, bu işi yapın filan diye…” Sürç-ü lisan kabilinden mi, sağlam mülahazaya alamama kabilinden mi, bu  mesele böyle tekerrür edip durmasaydı.. o gün alınan kararların bir sonucu olarak, bugün bu meselenin üzerine gelme duygusu olmasaydı.. maşerî vicdanda  böyle algılanma olmasaydı.. Bütün maşerî vicdan meseleyi şimdi öyle algılıyor; “Demek ki o zaman öyle karar verilmiş, sonra ardarda bunlar sürekli, o mevzudaki vazifelileri değiştirerek hep bu işin üzerine gitmişler” şeklinde.. Ama bunlar denmeseydi, hüsn-ü zannımın gereği şuydu: “Bu mesele konjonktüreldi. O günün şartlarını bilmiyoruz, hadisenin içinde değildik ki biz o hadiseyi arka planıyla görelim, felsefesiyle değerlendirelim.” derdim.  Devamı, temadisi olmasaydı, meseleye öyle bakardım. Ama o mevzuyu te’yid eder mahiyette beyanların verilmesiyle, öyle bir mesele karşısında, maşerî vicdan karşısında da bana diyecek bir şey kalmıyor.

*  Ben yoksa o meseleye nasıl bakardım biliyor musunuz? Hudeybiye Sulhu gibi bakardım. Derdim ki: “O mevzuda problem çıkarmamak için, bütün bütün o mevzuyu negatif hale getirmemek için, fonksiyonu yitirmemek ve bertaraf edilmemek için muvakkaten bir tavizden ibaretti bu. Fakat sonra meselenin üzerine gidilmemek suretiyle, mesele pozitif olarak değerlendirildi.” Bu nazarla bakar, işi hüsn-ü zanla yumuşatır ve maşerî vicdana da meseleyi öyle duyurmaya çalışırdım. Şimdi denen, edilen şeylerle şahsen benim kolum, kanadım kırıldığı gibi, dilime de bir kilit vuruldu. O gün öyle dendi, arkadan da ısrarla işin üstünde duruldu; “Atılan o imzaların hakkını yerine getirin!.” falan.. gibi, sürç-ü lisan değilse, bir zuhul değilse, bu mevzuda birilerinin dürtüleriyle söylenmiş sözler değilse şayet.. bu şunu-bunu değil, benim kolumu-kanadımı kırdı.. buradaki hüsn-ü zan sistemimi kullanmama mani oluyor.

*  Her şeye rağmen ben düşünüyorum; “Acaba bunu bile nasıl bir hüsn-ü zan yorumuna bağlayabilirim?” Bir şey bulamadım şu ana kadar…

*  Bu işlerle uğraşılırken, asıl meşgul olunması gerekli olan şeyler ikinci plana itilecek… Mesela genel orta dereceli okullarda %35 nisbetinde içki içen talebe var. Bu neredeyse ortaokul talebelerine kadar inmiş. %30 nisbetinde sigara içen öğrenci var. Bunlar yaygınlaşıyor. %15-20 nisbetinde uyuşturucu alışkanlığı var. Türkiye’nin esas problemi budur; gelecek nesillerin uyuşturucu, içki içen, sigara içen nesiller olması.. ve bizim bunlarla mücadele ediyor gibi bir tavrımız varken, böyle çok önemli, metastaz olmaya meyilli kanser gibi yarının yığınlarını batırabilecek bir problem varken, böyle bağışlayın, çok özür dilerim, böyle eften-püften meselelerle meşgul olmak, bir yönüyle mühimme takılıp da onlarca ehemmi görmezden gelmek gibi bir hal oluyor. Onu anlamakta da işin doğrusu zorlanıyorum.

*  Hüsn-ü zan esas olduğu gibi, su-i zanna da sebebiyet vermemek lazım. O mü’minler de kendi haklarında su-i zanna sebebiyet verecek şeylerden sakınmalıdırlar. Yaptıkları şeylerin makul, Kur’an aklîliği içinde kabul edilir olması lazım. Esasen biz de kendi tavır ve davranışlarımızla, bu mevzuda olumsuz bazı şeylere mukabelelerimizde aynı su-i zanna düşmemeliyiz, su-i zan edilebilecek duruma düşmemeliyiz. O yüzden tedbirli ve temkinli olmalıyız.

*  Bazı dostlarımız sükût çağrısı yapıyorlar. O bazı dostlarımıza deseniz ki, “Şu meselede siz de sussanız ya!..” Bakın ne derler: “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır”, Peygamber Efendimiz buyuruyor.” Geçen musahabede de geçtiği üzere, siz eğitim yuvaları açmak suretiyle, toplumunuza hizmet etmek suretiyle ve temel değerlerinizi tüm dünyaya tanıtmak suretiyle açılımlarınızda aklın, mantığın, muhakemenin gereği olarak, Kitap ve Sünnet’le test ettikten sonra bu meseleleri yanlış görüyorsanız, o yolda yürümeniz Hakk’a karşı saygısızlıktır. Fakat Kitap, Sünnet, İcma-yı Ümmet, Kıyas-ı Fukaha ve zamanın tefsirini arkanıza alarak bu yolda yürüyorsanız, hak demektir o. Bu defa da falanın filanın bu mevzuda önünüzü kesmesi, şöyle-böyle sizin üzerinize gelmesi karşısında yürüdüğünüz bu hak yoldan dönerseniz şayet, Hakk’a karşı saygısızlık yapmış olursunuz; dolayısıyla Allah’a, Kitap’a, Sünnet’e karşı da saygısızlık yapmış olursunuz.  Yaptığınız şeylerde Allah’ın sevmediği, Peygamber’in kabul etmediği/etmeyeceği ve milli değerlerinize ters ne vardır? Üniversite hazırlık kurslarınızda uyuşturucu, sigara, alkol mü kullanılıyordur? Bohemlik mi yapılıyordur? Bunlar yapılıyorsa, ben de öyle derim, “Kapılarına kilit vurun, çekilin, iyilik yerine kötülük yapıyorsunuz siz!..” Eğer bunlar yok da, kendi toplum değerlerinize bir yürüyüş varsa şayet, bu haktır; bundan dönmek, nâhak bir şey olur. O zaman böyle bir mevzuyu müdafaa etmede susmak dilsiz şeytanlıktır.

*  Kuvvet hakta olmalı, hak kuvvette değil. Kuvvet hakka tâbi olmalı. Kuvvetin en önemli derinliği, hakkı temsil etmesine bağlıdır. “Kuvvet bende!..” diye, “ben her şeyi yaparım” mülahazası çok defa insanı nâhak şeylere sevkedebilir.

393. Nağme: Fırtınalar, Savrulmalar ve Hakta Sebât

Herkul | | HERKUL NAGME

BAMTELİ – ÖZEL

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin en son sohbetinin satırbaşları:

*Ölüm ansızın gelir çarpar, ötesi de amel sandığı olan kabir. Orada senin değerin, arkada bıraktığın şeyler değil, amel, iman ve aksiyonun.. nasıl inandığın, ne ölçüde ne derinlikte inandığın ve “inandım” diye iddia ettiğin inanca göre neler yaptığındır. Bunları kıyaslarlar ve -hafizanallah- “Niye yalan söylüyorsun?” derler. Bu sözler bile azap adına insanı batıracak şeylerdir.

*Unutmamanız gerekli olan şeyler vardır. Zannediyorum aklımızda sıkı tutmamız, kontrol altına almamız, “aman kaçar” deyip de pek çok eskortla korumamız gereken şeyler vardır. Sürekli müzakere, sohbet-i Canan, işi evirip çevirip hep Allah’a, peygambere bağlamak… Bunlar da onun eskortu. Haramilere, kapkaççılara çaldırmamanın yolu bu. Paranız çalınsa ne olur ki!.. Bir gün yerine konur. Fakat çalınan sizin duygu ve düşüncenizse, siz kendi değerlerinizden yoksun hale gelirsiniz. Dolayısıyla değerler, kıymetler yetimi haline gelirsiniz. Şimdilerde rüzgârlar biraz muhalif estiğinden dolayı, bazen duygularda, düşüncede, ifadede, beyanda savrulmalar olabilir. Bunları hesaba katarak savrulmamaya karşı kararlı durmak lazım.

*“Birileriyle müşterek bazı projeler realize ediliyor; Sam amcanın çocuklarıyla, Ham amcanın çocuklarıyla, Tam amcanın çocuklarıyla..” diyorlar. (…) Şayet meseleye basitçe yaklaşmak icap etseydi ve ben de 10-15 yaşımdaki halime göre konuşsaydım, şöyle derdim: “Eğer birinin, benim gibilerin bu türlü iştirakler içinde zerre kadar hissesi varsa, Allah bin defa kahretsin. Yoksa.. öyle diyenler…” İşte gerisini demeye cesaret edemiyorum. Çünkü nasıl olsa Allah’a havale edilmiş o işte, şimdiye kadar haksız ilişenler, (cezalarını) bulmuşlardır; ben “Allahım, sav onların başından o belayı!” diye dua ediyorum.

*Hakkın müdafaası çizgisinden ayrılmamak lazım. Hakkın müdafaası çizgisi… Hata yapıyorsak, Allah bizi affetsin; doğru yapıyorsak, ondan dönmek en büyük hatadır. Fakat üslupta kusur etmemek lazım.

*“Gayr-ı meşru bir muhabbetin neticesi, merhametsiz azap çekmektir” diyor Hazreti Pir. Birinin o ölçüde sevgiye, takdire, tayine, desteklenmeye hakkı yoksa şayet, siz o mevzuda aşırı gittiğinizden dolayı, Allah, “Onların hakkı o kadar değildi!” diye sizi tokatlayabilir. Ben yediğim tokatları bundan biliyorum. Şimdiye kadar hiç kimseye yapmadığımız şeyleri yaptık; “Gayr-ı meşru bir muhabbetin neticesi, merhametsiz azap çekmektir”, Allah tarafından tokat yiyorum, Allah affetsin. (…) Zira kâmet-i kıymetinin üstünde, o ölçüde liyakati olmayan insanlara değer atfetme mevzuu, hakikati alt üst etme demektir. Kader, “Öyle değil bu mesele; alın siz ağzınızın payını!” dedi ve bize tokat üstüne tokat indirdi. Şamarı bir başkası değil, biz yiyoruz.

*Doğru istikâmetinde sâbit-kadem olmalı; dimdik durmalı, taviz vermemeli, evet dememeli, tabasbusta bulunmamalı, yaltaklık yapmamalı!.. Saygıda kusur etmemeli ama yaltaklık da yapmamalı!.. Yanlışlarımız varsa, birbirimizle konuşurken onları düzeltelim ama doğru bildiğimiz şeylerden de taviz vermeyelim. O, hakka karşı, Allah’a karşı, Peygamber’e karşı dünyanın hatırına, dünyevî geleceğin hatırına saygısızlık olur.

*Bir sarrafın bir altın ve gümüşü bir potada eritip altını gümüşten ayırması gibi, Allah da sizi hasınızı, hamınızdan ayırmak için imtihan eder. Cenab-ı Hak, temizleri, pakları ayırsın diye yapıyor bunu. (…) Duruyor musun yerinde, kaytarıyor musun, yan çiziyor musun? ‘Ben de ehl-i dünya gibi dünyaya meyledeyim, şirin görüneyim, birileriyle aynı çizgide olayım, zevk u safa içinde hayatımı sürdüreyim, belli makamlara, mansıplara, payelere bağlayayım’ filan.. Allah böyle imtihan eder sizi. Kayıyor musun, kaymıyor musun; dünyaya meylediyor musun, etmiyor musun?.

*Kur’an-ı Kerim, pek çok ayet-i kerimeyle bu imtihanları nazara veriyor:

أَمْ حَسِبْتُمْ أَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَعْلَمِ اللهُ الَّذِينَ جَاهَدُوا مِنْكُمْ وَيَعْلَمَ الصَّابِرِينَ

“Allah, sizin içinizden cihad edenlerle sabır gösterenleri ortaya çıkarmadan, kolayca cennete girivereceğinizi mi zannettiniz?” (Âl-i İmran, 3/142)

أَمْ حَسِبْتُمْ أَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَأْتِكُمْ مَثَلُ الَّذِينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِكُمْ مَسَّتْهُمُ الْبَأْسَاءُ وَالضَّرَّاءُ وَزُلْزِلُوا حَتَّى يَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ مَتَى نَصْرُ اللهِ

“Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara mâruz kalmadan cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlar öyle ezici mihnetlere, öyle zorluklara dûçar oldular, öyle şiddetle sarsıldılar ki, Peygamber ile yanındaki müminler bile “Allah’ın vaad ettiği yardım ne zaman yetişecek?” diyecek duruma geldiler.” (Bakara, 2/214)

*Peygamber dahi dedi: “Allahım yardım ne zaman?” Demir bir pençe ile sıkıldılar, Peygamber de sıkıldı. Bu açıdan da, böyle olmayı yanlış bir şey yapıyoruz şeklinde algılamamalı. Eğer bir demir pençe içinde sıkılma bir yönüyle yanlışın neticesi olsaydı, Allah celle celaluhu, Hazreti Adem’i başta öyle demir bir pençe ile sıkmazdı, Hazreti Nuh, 20-30 insanıyla yalnızlığa terkedilmezdi. Hazreti Musa Mısır’ı terk edip kaçmazdı. Hazreti Zekeriyya testereyle ikiye biçilmezdi. Hazreti Yahya bir yerde öldürülmezdi, Hazreti Mesih için çarmıhlar gerilmezdi. İnsanlığın İftihar Tablosu, tev’em, ikiz olarak, bağrında neş’et ettiği Kabe’den Beytullah’tan uzaklaştırılma mecburiyetinde bırakılmazdı. Burada bu kötü bir şey olsaydı, Allah en sevdiği kullarını bu türlü şeylere maruz bırakmazdı. Demek ki, bu yolun cilvesi bu!.. Burada kıvam sergileyen insanlar, kıvam sergileyecekler nezd-i uluhiyette.. Allah da onlara istikbal va’dedecek. Hakkı olmayan insanlar da elenip gidecek, has hamdan ayrılsın diye.

*Başkalarının saldırılarına karşı aynıyla mukabelede bulunmamak lazım. Siyon diyebilirler, miyon diyebilirler, çiyon diyebilirler, hıyon diyebilirler. Aynıyla mukabele etmemek lazım. Mü’mine yakışan şey odur. Öbürüne gelince, onu diyenlerin de mü’min olduklarına ihtimal vermeseydim, ona “densizlik” diyecektim. Fakat mü’min olduklarına ihtimal verdiğim için “densiz” demeyi bile nezaketsizlik sayıyorum.

*Yürünen yolu sık sık test etmek lazım; müzakerelerle, ortak akılla, Kur’an’ın temel disiplinleriyle, Sünnet-i Sahiha ile onun doğruluğunu test etmek lazım. Kanaat önderlerine, ulemaya, meşayihe o meseleyi sormak lazım, doğru mudur diye. Eksiği yanlışı varsa şayet, onları gidermek lazım. Onun ok gibi dosdoğru olmasını sağlamak lazım, ok doğru olmazsa hedefine varamaz. Doğru olduğuna inanılan meseleden de asla taviz vermemek lazım.

*Doğru ve makul olanda ısrar etmek lazım. Doğruda ısrar etmemek, bâtıla meyletmek demektir. “Yıkalım bu okulları.” Bâtıl bu!.. “Açılımı durduralım.” Bâtıl bu!.. Allah hesabını sorar. Sana ait bir şey değil ki, emanet bu!.. Buna karşı alakasız kalamazsınız; bu, hakka karşı alakasız kalma demektir; müdafaa edeceksiniz bunu, üslubunuzdan taviz vermeden mutlaka müdafaa edeceksiniz.

392. Nağme: Fırtınalı Dönemlerde İstikâmet, Sabır ve Hâcet Namazı

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Dershanelerin ve ücretsiz okuma salonlarının kapatılmasıyla ilgili olarak Milli Eğitim Bakanlığı tarafından hazırlanan tuhaf bir kanun tasarısının gece Meclis’ten geçirileceğine yönelik haber gündemin ilk sırasına yerleşmiş durumda.

Kalbler kırık, hissiyatını yatıştırmakta zorlanan insanların sayısı az değil. Hele meseleyi Şibli’nin gülü gibi değerlendirenlerin ruh haletini ifadeye “inkisar” kelimesi kâfi gelmiyor.

“Zulme zulümle karşılık vermemek önemli bir kaide olduğu gibi, mesleğimizin bir esası da şefkattir. Bununla beraber, haksız yere yumruk vuran mü’minin hiç olmazsa kulağını çekmek de şefkatin ayrı bir derinliğidir. Zira, mü’min zâlime tırnak ucuyla olsun dokunulmazsa, onun başına mutlaka “gayretullah”ın tokadı iner; bunu da şefkatliler hiç istemezler.” hakikatine inanan insanlar, haksızlık karşısında değişik platformlarda duygu ve düşüncelerini dile getiriyor; “Yapmayın!” diyor ve insaf bekliyorlar.

Bununla beraber, oradan ya da buradan taraf gibi görünen bir kısım tahrik ediciler, kasten damarlara basmak, meseleyi kızıştırmak ve bir kavga ortamı oluşturmak için sinsice gayretler sergiliyorlar. En masum sözleri dahi siyak ve sibakından kopararak çarpıtmaya; bazı resim ya da video montajlarıyla hissiyatı kabartmaya, tarafları kızıştırmaya ve adeta kardeşi kardeşe vuruşturmaya uğraşıyorlar. Hatta hiçbir zaman şahısları hedef almayan, daima sıfatları ya da fiilleri konu edinen, güzel vasıf ve amelleri alkışlarken çirkin sıfat ve fiilleri zemmedip izaleye gayret gösteren muhterem Hocaefendi’nin sohbetinde biçtiği elbiseleri hemen birilerine yakıştırıp fitneyi iyice kızıştırmaya çalışıyorlar.

Evet, adanmış ruhların derdi ne rant ne de inat; rıza-yı ilahiyi kazanmak asıl maksat. Hal böyleyken, haksız icraat karşısında usul ve üsluba dikkat ederek itirazları seslendirmek en tabii davranış. Ne var ki, kötü niyetlileri de her zaman hesaba katmak gerekiyor. İşte bu noktada muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi bir kere daha rehberliğini seslendiriyor ve ikazlarda bulunuyor:

Muhterem Hocamız dün akşam (15 Kasım Cuma) video olarak da kaydettiğimiz sohbetinde yine fırtınalı dönemlerde bile istikamet ve itidalden ayrılmamayı; sabır ve namazla istiânede bulunmayı tavsiye etti. İnşaallah 47:23 dakikalık bu sohbetin tamamını görüntü ve ses dosyaları halinde pazartesi günü haftanın Bamteli olarak neşredeceğiz.

Konunun hassasiyeti ve sohbetin güzelliği bizde -bazı zamanlarda yaptığımız gibi- bir tanıtım/ilan videosu hazırlama düşüncesini hasıl etti. 07:58 dakikalık tanıtım çalışmasını hemen sunuyoruz.

İşte muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin son sohbetinden bazı cümleler:

*Muhalif rüzgarlar esebilir, çok defa insanları önüne katıp savurabilir. Karakter bakımından zayıf insanlar belli çıkarlar, belli menfaatler mülahazasında hep savrulabilirler. Olup biten bu şeyler karşısında kat’iyen sarsılmama, ye’se kapılmama ve ezilmeme mü’minin şiarı olmalıdır.

*İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) başını yaran, dişini kıran ve yüzünden kanlar akıtan insanlar hakkında “Allahım bu etrafımdakileri hidayet eyle; beni bilmiyorlar, bilselerdi yapmazlardı bunu!” diyor. Kime ittiba etmişsiniz, kimin arkasındasınız, kimin sözü sizin için aydınlatıcı, ışık tutucu, rehnüma, yanıltmayan sözdür. Bence onun arkasında durmak lazım.

*İhtimal bizim bu dostlarımız, genelde ruh haletimizi bilemeyerek, bu türlü olumsuz şeylere kendilerini saldılar. “Allahım bizim ahvâlimizi, efkarımızı, a’malimizi ıslah buyurduğun/buyuracağın gibi, onların da ahvâlini, efkârını, ef’âlini ıslah buyur, Sana yönlendir gönülleri!” deme yiğitliğini göstermek lazım; başka türlü davranmak düşmez bize.

*Mıncıklayacaklar, çuvaldız saplayacaklar, önünüzü kesecekler, gittiğiniz yere gitmenizi istemeyecekler; bazen küfür kaynaklı olacak, bazen haset kaynaklı olacak, bazen hazımsızlık kaynaklı olacak. Bunlar insan ruhunda öyle marazlardır ki, dimağa musallat olmuş öyle virüslerdir ki, nöronları sarmış öyle rahatsızlıklardır ki, tımarhanelerde dahi tedavisi kâbil değildir. Gelin siz de -Allah aşkına- delice hareket eden bu insanlara küsmeyin, gönül koymayın, hatta Allah’a havale etme gibi şeylere bile gitmeyin.

*Değil çuvaldızlara karşı, mızraklara karşı bile iğne kullanmamaya karar vermeliyiz. İğne kullanmama kararlılığı içinde olmalıyız. İncinsek de incitmemeliyiz, kırılsak da kırmamalıyız. Yollarımız daraltılsa da biz başkalarına karşı yol daraltmasına kalkmamalıyız.

*Sana çuvaldız batırmıyorlarsa, “Onlara iğneyle mukabelede bulunmadım!” demenin bir kıymeti yok. Esas, incitene karşı, rencide edene karşı, oturup kalkıp sizin için kötülük planlayana karşı, yalan diyene karşı ‘yalan’ deme nezaketsizliğine girmeyecek kadar civanmertçe davranmak lazım.

*Cenâb-ı Hak, en sevdiği insanları Firavun’a karşı gönderirken “Yumuşak sözle ona hitapta bulunun, yumuşak bir halle davranın, yumuşak bir düşünceyle karşısına çıkın, incitmeyen sözlerle diyeceğinizi ona deyin” diyor. Sizin karşınızdaki insanlar Nemrut değil, Firavun değil, Sezar değil, İskender değil, Napolyon değil, deli teke Hitler değil… Hele başları yerde secde eden insanlarsa, onlara karşı bize düşen şey hep saygılı olmak, hep takdir etmek, hep tebcille yâd etmek ve Cennetü’l-Firdevs’e beraber girme dilek ve temennisinde bulunmaktır.

*Başımı yere koyduğumda, secdelerimde, hep hacet duasını okudum bu üzerimize gelen şiddetli fırtınalar karşısında. Bizim emeğimiz bunda onda birdir, belki de hiç yoktur. Şimdiye kadar bu meseleye emek veren ne kahramanlar, bir asırdan beri adeta baldıran zehiri yudumlayarak bu meseleyi götüren, zindanlarda ömür tüketen insanlar, dünyada zevk sefa yüzü görmeyen insanlar, memleket memleket sürgüne gönderilen insanlar, hapishanelerde tecride maruz kalan insanlar, defaatle zehirlenen insanlar, “bu da vatan evladıdır” denmeyen insanlar… Bu işin içinde bütün bu insanların emeği vardır.. ve bu emekle meydana gelen şey hep sizin omuzunuzda bir emanettir. “Allahım bu bir emanettir, bize ait de değildir, bize muvakkaten yüklediler bunu. Senin emn u emanın bu işin eskortudur; o olmazsa biz bunu götüremeyiz, onu Sana teslim ediyoruz Allahım!”

*Dünya zevki adına bir şey bilmiyorum ben. Yeryüzünde bir dikili taşım olmadı. Dünyayı bana teklif edenlere karşı, anneme-babama karşı, dünyayı bana teklif ettikleri zaman.. canım hocam Yaşar Hocam, boynuma sarıldı ağladı, “Beni sen de dinlemezsen kim dinler?” dedi; teklif ettikleri dönemde, ben en sevdiklerime karşı, “Çok ciddi hizmetlerin insan beklediği dönemde benim ayağıma zincir mi vurmak istiyorsunuz? Başka şey düşünmek istemiyorum, Sadece O, Sadece O!..” dedim. Yalnız O’nu konuş, yalnız O’nu söyle, yalnız O’nu düşün, yalnız O’nu vird-i zeban et, O’nun için düşersen düş, yalnız O’nun için kalkarsan kalk, yalnız O’nu mırıldan.

*Yeminle söylüyorum size; bu meselenin onda birine zarar vermektense, bir günde on defa ölmeye razıyım; on defa Azrail gelsin, öldürsün beni; bir daha dirileyim, bir daha öldürsün.. yemin edebilirim bu mevzuda; çünkü dünya ile zerre kadar alakam olmadı. Bazı miyoplar, mâlikanelerde yaşıyor diyebilirler. Ne yapalım şaşı baktığından dolayı yanlış görebilir. İbrahim Hakkı Hazretleri “Ağvere olma yakın ki sana eğri bakar” diyor. Ağver Allah’a da eğri bakar, peygambere de eğri bakar, dine de eğri bakar; sadece kendisine doğru bakar, o da kendini doğru görür mü görmez mi?!.

391. Nağme: Eğitime Darbe Planı

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Dershanelerin ve ücretsiz okuma salonlarının kapatılmasına ilişkin Milli Eğitim Bakanlığı tarafından hazırlanan bir kanun tasarısının gece Meclis’ten geçirileceğine yönelik haber yüreğimize hançer gibi saplandı.

Ülkemizin geçirdiği değişik darbe dönemlerinde de benzer plan ve entrikalar görülmüştü; fakat, onlar, dindarlara karşı husumetini açıkça ortaya koyan insanların eliyle olmuştu.

Bu defa her fırsatta “kardeş” olduğunu söyleyen, aynı safta yer tutan ve hizmet erlerinin yüzüne gülen bazı kimseler tarafından bir kısım planların yapıldığı ve uygulamaya konulacağı yazılıp çiziliyor.

Biz, müminlerin bu kadar kötülük yapabileceklerine ve garazlara bina ettikleri icraatla milletin geleceğine kastedebileceklerine inanmak istemiyoruz. İnanmak istemiyor ve hala “Bu işte bir yanlışlık var!” diyoruz.

Bununla beraber suret-i hak perdesiyle işlenen bu haksızlık ve zulüm karşısında üzüntümüzü bastırmakta zorlanıyoruz.

Ne var ki her zamanki gibi muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi imdadımıza yetişiyor; istikamet yolunu gösteriyor.

Muhterem Hocamız kendileri de çok üzülmekle beraber haber duyulur duyulmaz “hâcet namazı” çağrısı yaptı. Biz de “Allah’ın bitirdiğini kimse bitiremez ama hâcet namazı kılmalı ki müminler münkirlerin dahi sakınacağı zulme girmesin.” diyerek duaya sarıldık. Duaya sarıldık zira, inanıyoruz ki hazımsızlık ateşini söndürecek ve basiret lütfedecek sadece Allah’tır; zâlime de mazluma da bir ferec vesilesi hâcet namazıdır. Meselenin makuliyet üzere bina edildiğini görseydik, aklî ve mantıkî argümanlar sıralamanın faydalı olabileceğini düşünürdük; fakat, mevzu şeyâtîn-i ins ü cinnin tesvîli olunca, dua dua yakarmak ve “Allah kalbleri ıslah eylesin” demekten başka çare kalmıyor. Bu mülahazalarla hâcet namazına devam etme ve dostlarımızı da buna yönlendirme kararı aldık.

Bu duygu ve düşüncelere uygun bir nağme hazırlamak üzereydik ki muhterem Hocamız 20 dakika kadar sohbet etti ve “Eğitime Darbe Planı” ile alakalı mütalaalarını anlattı.

Kıymetli Hocamızın yorumunu merak eden sizleri daha fazla intizar içinde bırakmamak için özetlemeyi bile beklemeden bu çok çarpıcı açıklamayı arz ediyoruz.

Hürmetle…

390. Nağme: Filipinler İçin “Kimse Yok Mu”

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli dostlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, Filipinler’de meydana gelen tayfun felaketini işitir işitmez Kimse Yok Mu Yardımlaşma Derneği vasıtasıyla bağışta bulunmuş ve ilgili kampanyaya destek verilmesi gerektiğini belirtmişti. Hocamız diğer günlere göre daha mahzun ve kederli göründüğü bu sabahki tefsir dersinin sonunda da Filipinler’deki afetin de içinde bulunduğu bazı hadiselerden dolayı gözlerine uyku girmediğini ifade etmişti.

Bir iki saat önceki ikindi namazından sonra yine Filipinler’deki musibetle ilgili bir soru üzerine muhterem Hocaefendi benzer felaketler karşısında bir müslümanın nasıl düşünmesi lazım geldiğini anlattı.

Hocaefendi önce “Sana gelen her iyilik Allah’tandır. Başına gelen her fenalık ise nefsindendir.” (Nisa Sûresi, 4/79), “Başınıza ne musibet geldi ise, o, ellerinizin kazancı iledir; kaldı ki Allah çoğunu da affediyor.” (Şûra Sûresi, 42/30) gibi ayetlere işaret ederek kâinatta cereyan edip duran hâdiseleri rastlantıya vermenin, onların başıboş olduğunu düşünmenin imkânsızlığını ifade etti. İnsanın, başına gelen gâileleri kendi nefsinden bilmesi, hemen muhasebe ve istiğfara yönelmesi ve onlardan ibretler çıkarması gerektiğini belirtti.

“Kendi kendime insülin iğnesi vururken mahfazasını düşürsem ya da bir sinire, kılcala rastlasa veya kan çıkmasına sebebiyet verse de abdest ihtiyacı hasıl olsa, onu bir kusuruma bağlıyor, mesela ‘Ben burada herhalde bir iç bozukluğuna düştüm!’ ya da ‘Herhalde besmele çekmediğimden oldu!’ diyorum. İbn Ebî Hâtim’in rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Hazreti Tahir-i Mutahhar (sallallâhu aleyhi ve sellem) ‘İnsanoğluna bir dikenin batması veya onun ayağının kayması ya da sıkılıp terlemesi günahından ötürüdür. Ne var ki Allah (celle celâluhu) o günahların çoğunu da affeder.’ buyururlar.” diyen Hocaefendi, herkesin kendisi hakkında böyle düşünmesinin yerinde olacağını kabul ile beraber, başkaları hakkında suizan etmemenin ve diğer fertler ya da toplumlarla ilgili değerlendirmelerde insaflı olup hadiselerin arkasında başka hikmetler aramanın lüzumuna imada bulundu.

“Allah bir beldeyi, o belde ahalisi ıslahçı oldukları müddetçe helâk edecek değildir.” (Hud Sûresi, 11/117) ayet-i kerimesinden ve ondaki “muslihûn” tabirinden hareketle, belaların def’ine vesile olan ıslahçılara dikkat çeken Hocaefendi, Hak ve hakikati dert edinmiş, insanlığın salâhını düşünen, bunu hayatının gayesi bilip, kadın-erkek bu uğurda mücadele eden bir zümre varsa, Allah’ın o beldeye semavî ve arzî belâlar vermeyeceğini dile getirdi. Bediüzzaman Hazretleri’nin İzmir ve Erzincan depremleriyle alâkalı olarak şöyle dediğini nakletti: “Ya oralarda hiç hizmet eden yoktu veya onlar çok az, mağlup durumda idiler.”

Bir ülke ya da bir belde bir felakete maruz kalmışsa, oradakiler hakkında kötü düşünme yerine “Cenâb-ı Hak, bizi ikaz ediyor!” demek ve ibret almak gerektiğini vurgulayan Hocaefendi, musibete uğrayan kim olursa olsun hemen yardıma koşmanın da bir insanlık görevi olduğunu nazara verdi.

Allah Teâlâ’nın

وَاعْبُدُوا اللَّهَ وَلَا تُشْرِكُوا بِهِ شَيْئًا وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَانًا وَبِذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَالْجَارِ ذِي الْقُرْبَى وَالْجَارِ الْجُنُبِ وَالصَّاحِبِ بِالْجَنْبِ وَابْنِ السَّبِيلِ وَمَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ مَنْ كَانَ مُخْتَالًا فَخُورًا

“Allah’a kulluk edin, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, akrabalara, yetimlere, düşkünlere, yakın ve uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya ve elinizin altında bulunup size hizmet eden kimselere ihsanla muamele edin. Allah, kendini beğenip övünenleri elbette sevmez.” (Nisâ Sûresi, 4/36) buyurduğunu, böylece iyilik yapma hususunda takip edilecek sırayı ortaya koyduğunu; buna göre, ihsanda bulunmaya aile, vatandaş ve dindaş çizgisinden başlamakla beraber imkanlar ölçüsünde uzaktakileri de ihmal etmemek gerektiğini dile getirdi.

Ayrıca, yapılan ihsan ve iyiliklerin bir sempati, bir saygı duyma, bir problem görmeme ve sonraki hizmetlere bir zemin oluşturma şeklinde milletimize ve mefkuremize geri döneceğini, bunun da yine Allah rızasına vesile olacağını belirten Hocaefendi, bir kere daha musibetler karşısındaki peygamberane mülahazayı dile getirdi: Benciller derler ki, “Ateş düştüğü yeri yakar.” Bu söz, hodbîn ve egoist ruhların sözüdür. “Ateş çevresini de yakar” ifadesi ise bir parça diğergam ruhların sözü. “Ateş nereye düşerse düşsün beni de yakar” sözüne gelince, bu, kâmil ruhların vicdanlarının sesidir.

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, sohbetinin sonuna doğru dünyanın dört bir yanında okullar açan Anadolu insanının civanmertliğini takdir ederek, aynı fedakarlığın Filipinler’de meydana gelen afetin yaralarının sarılması noktasında da sergilenmesi gerektiğini tekrarladı.

Hocaefendi, Hazreti İbrahim (ala seyyidina ve aleyhisselam) ile ilgili bir menkıbenin verdiği insanlık dersini dile getirerek sözlerini noktaladı: Hazreti İbrahim (aleyhisselam) yanına gelenlere inanıp inanmadıklarını sorup inananlara ziyafet sofraları hazırlayıp inanmayanları ikramsız geri yollayınca, Cenâb-ı Hak, Hazreti Halil’e hitaben “Ey İbrahim, onlar senelerden beri Beni inkar ediyor ve Zât’ıma yakışmayan değişik isnadlarda bulunuyorlar. Fakat, Ben her şeye rağmen onların rızıklarını kesmedim!” buyurmuştur. İnsana saygı, insanlık görevimiz olduğu gibi, milletine, ırkına, rengine, düşünce ve kanaatlerine bakmadan imkanlar ölçüsünde her muhtaca el uzatmak da ilahî ahlakın kullardaki bir yansımasıdır.

Kabaca özetini sunduğumuz bu hasbihali 17:07 dakikalık ses dosyası halinde günün nağmesi olarak arz ediyoruz.

Hürmetle…

389. Nağme: İki Ders Arası Latif Atmosfer ve Hocaefendi’nin Beğendiği Hafızlar

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili arkadaşlar,

Bazı hak dostları, sürekli marifet ufkunda bulunmaları itibarıyla hep mehabet ve mehafet yaşayan talebelerine biraz nefes aldırmak ve tam canları gırtlaklarına geldiği sırada onlara oksijen yudumlatmak için espri ve nüktelere başvururlarmış.

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi de bazen “hikmet edalı ve belli bir gayeye bağlı olan mizah” diyebileceğimiz türden latife, nükte, kıssa ve menkıbeler anlatıyor.

Kıymetli Hocamız her sabah tefsir dersinden sonra 10-15 dakika kadar teneffüse müsaade ediyor; lokum, incir, kayısı gibi ikram çeşitlerinden hangisi mevcutsa onunla ağızların tatlanmasına vesile oluyor ve kendisi de bir bardak çay içiyor.

O teneffüs anlarında maddi ikramdan öte manevi ihsanlarda da bulunuyor; bazen bir kıssa ya da nükte anlatıyor, bazen misafirlere hal hatır soruyor; bazen de o anda o mecliste hazır bulunan tali’lilerden biriyle alakalı bir hatırayı dillendiriyor.

İşte o anda o salon bambaşka bir atmosfere bürünüyor. Aslında ders ve sohbet anında zaten insanın içine işleyen, kalbi ve ruhu heyecana getiren bir hava hep mevcut. Fakat Hocaefendi’yi tebessüm ederken görmek, onunla beraber gülümsemek ve ondan latifeler/nükteler dinlemek tarif edilemez biz güzellik.

Geçen gün derste zikredilen bir ayet-i kerime vesilesiyle muhterem Hocamız Mısırlı Hafız Mustafa İsmail’in Kur’an okuyuşundan bahsetti. Bir arkadaşımız hemen Hocamızın bahsettiği ses kaydını İnternet’ten bulup açtı. Bunun üzerine farklı kârîler ve kıraatlerinden, ilk ses kayıtlarından ve Hocaefendi’nin ilk teybinden söz açıldı.

Muhterem Hocamız o sırada mecliste hazır bulunan bir ağabeyimizle yaşadıkları bir kaza anının nasıl teyp kasetine kaydedildiğini ve yine bir arkadaşının Kur’an okuyuşunu kendisine nasıl dinlettiğini anlattı.

Hem Kur’an dinleyişimiz hem de Hocamızın hatıraları anlatışı esnasında öyle güzel bir iklime girmiştik ki o anın bitmesini hiç istemezdik. (Cenab-ı Allah bu nimetin şükrünü eda edenlerden eylesin; dileyen herkese benzer havayı solumayı lütuf buyursun!)

Halkadaki bir arkadaşımız 20 dakika kadar devam eden o teneffüsümüzün bir kısmını sadece ses, bir kısmını da görüntülü olarak kaydedebilmiş.

Yayınlayıp yayınlamama mevzuunda biraz tereddüt yaşasak da iki haftalığına misafirimiz olan bir kardeşimiz “Ağabey, biz uzakta şu havanın bir kareciğine hasretiz. Kim bilir gurbette kurbet arayanlara bu kısa video neler ilham eder!” deyince onu kırmak istemedik.

Video boyunca bazen sade bir fotoğrafla bazen de görüntüyle beraber ses olduğunu hatırlatarak 09:24 dakikalık kaydı arz etmeyi uygun bulduk.

Hürmetle…

388. Nağme: Bayağı Kimselerin Pis Silahı: Gıybet

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin tefsir dersinde Hucurât Sûresi’ni tamamlayıp Kâf Sûresi’ne başladık.

Bugün 15 dakikalık ses kaydı halinde özellikle şu ayet-i kerimenin tefsir ve te’vili ile alakalı bölümleri arz ediyoruz:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اجْتَنِبُوا كَثِيراً مِنَ الظَّنِّ إِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ إِثْمٌ وَلَا تَجَسَّسُوا وَلَا يَغْتَبْ بَعْضُكُم بَعْضاً أَيُحِبُّ أَحَدُكُمْ أَنْ يَأْكُلَ لَحْمَ أَخِيهِ مَيْتاً فَكَرِهْتُمُوهُ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ تَوَّابٌ رَّحِيمٌ

“Ey iman edenler! Zannın bir çok çeşidinden sakının! Çünkü zanların bir kısmı günahtır. Birbirinizin gizli hallerini araştırmayın. Kiminiz kiminizi gıybet etmesin! Hiç sizden biriniz ölmüş kardeşinin cesedini dişlemekten hoşlanır mı? İşte bundan hemen tiksindiniz! Öyleyse Allah’ın azabından korkun da bu çirkin işten kendinizi koruyun. Allah tevvabdır, rahîmdir (tövbeleri kabul eder, merhamet ve ihsanı boldur).” (Hucurât, 49/12)

Hürmetle…

387. Nağme: Şefkat Kahramanlarının Hizmet Hayatı ve Aile Hukuku

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Geçtiğimiz günlerde çok değerli bazı öğretmenler misafirimiz oldu. Aldığımız bir kısım mesajların muhtevasını onlardan da bizzat dinleyince muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’ye şu soruyu sorduk:

“Öğretmenlik gibi ev dışında belli bir mesai gerektiren mesleklerde özellikle bayanların vazife ile aile arasında kalıp sıkıntılar yaşadıkları ifade ediliyor. Hem neslin rehber ihtiyacı hem rehberlerin her türlü hakkı eda gayretlerinin onlara kazandıracakları ve hem de eşlerinin/çocuklarının onlara karşı tavırları açısından meseleyi değerlendirir misiniz?”

Aslında cinsiyet ayırımı hiç yapmadan mutlak manada bir soru sormak daha isabetli olabilirdi. Fakat daha önce benzer bir suali erkekler zaviyesinden sorduğumuz için bu defa özellikle kadınlara bakan yönleriyle meselenin tavzihini istedik.

Muhterem Hocamız ise sorulan açıdan konuyu ele almakla beraber kadın erkek herkes için çok önemli esasları dile getirdi; hizmet hayatıyla beraber aile hukukunu gözetmenin önemini ve bunun nasıl gerçekleştirilebileceğini anlattı.

36:35 dakikalık bu sohbeti görüntü ve ses dosyaları halinde arz ediyoruz.

386. Nağme: Hucurât Sûresi, Edep ve Kul Hakkı

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin rahle-i tedrisinde bugün derse Hucurât Sûresi’nin tefsiri ve Hira dergisinin özeti ile devam edildi.

16:34 dakikalık ses kaydı olarak paylaşacağımız bu nağmede Hucurât Sûresi’nin bazı ayetleriyle alâkalı farklı tevilleri ve kıymetli Hocamızın açıklamalarını bulacaksınız.

Ayrıca, muazzez Hocaefendi’nin, maruz kaldığı meşguliyetler karşısındaki hissiyatını ve bir kısım hatıralar ışığında, helal-haram ve kul hakkı hususundaki hassasiyetini dinleyeceksiniz.

Tefsire ait bölümlerde özellikle şu iki ayet üzerinde durulmaktadır:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيِ اللَّهِ وَرَسُولِهِ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ عَلِيمٌ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَرْفَعُوا أَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ وَلَا تَجْهَرُوا لَهُ بِالْقَوْلِ كَجَهْرِ بَعْضِكُمْ لِبَعْضٍ أَنْ تَحْبَطَ أَعْمَالُكُمْ وَأَنْتُمْ لَا تَشْعُرُونَ

“Ey iman edenler: Söz ve hareketlerinizde ileri gidip de Allah’ın ve Rasûlünün önüne geçmeyin! Allah’a karşı gelmekten sakının! Allah her şeyi hakkıyla işitir ve bilir. Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamberin sesinden fazla yükseltmeyin! Birbirinizle yüksek sesle konuştuğunuz gibi onunla da öylece konuşmayın! Yoksa siz farkında olmadan bütün emekleriniz hiçe iniverir.” (Hucurât Sûresi, 49/1-2)

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

 

385. Nağme: İhlas, Kurban Hizmeti ve Bir Rüya

Herkul | | HERKUL NAGME

Değerli arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, bir iki saat önce ikindi namazını müteakip dar bir dairede kısacık bir hasbihalde bulundu.

Kıymetli Hocamız ihlasın ehemmiyetine vurguda bulunurken geçtiğimiz gece gördüğü bir rüyayı anlattı.

Yurt içinde ve dışında adeta kurban seferberliği yapmış olan fedakâr ruhlar için bir tebrik ve takdir olarak yorumladığımız o rüyayı da ihtiva eden 8 dakikalık ses kaydını arz ediyoruz.

Muhabbetle…

384. Nağme: Manevî Hayatın Trafik Memurları

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, en son sohbetinin çay faslına nasihat ve tavsiyelerden istifade edebilmenin en önemli şartına vurguda bulunarak başladı: “Söylenenler karşısında alınmamak ama her sözü üzerine alıp ferdî murakabe yapmak.”

Bir kere daha “Cenâb-ı Hak, çok küçük şeylere, pek büyük işler yaptırmak suretiyle kendi kudret ve azametini gösterir; tenasüb-ü illiyet prensibine göre, o küçük şeylerle bu büyük neticelerin hâsıl olamayacağını işaret buyurur; bir Müsebbibü’l-Esbâb’ın varlığını ruhlara duyurur ve kendi büyüklüğünü ortaya koyar.” hakikatine işaret eden Hocamız, insanın kendini çok küçük görmesi ve asla tekebbüre girmemesi lazım geldiğini belirtti. Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in, “Allahım beni kendi gözümde küçük, insanlar nazarında ise (yüklediğin misyona uygun şekilde) büyük göster!” diye dua ettiğini hatırlatarak, bu mülahazaya aykırı düşünen ve davranan insanlara ehl-i semanın “Siz peygamber yolundan ayrılıp da böyle nereye gidiyorsunuz?” diyeceğini ifade etti. Ayrıca, Rasûl-ü Ekrem (aleyhissalatü vesselam) Efendimiz’in, kendisi için ayağa kalkanlara “Acemlerin büyüklerine kalktığı gibi ayağa kalmayın!” dediğini naklederek “Mütekebbire karşı tekebbür sadakadır.” sözünün nasıl yanlış yorumlandığına dikkat çekti.

Herkesin bir hayırhâh edinmesinin lüzumu üzerinde duran Hocaefendi, insanın kusurlarını düzeltmesi açısından “ikaz edici yoldaş”ın çok tesirli bir çare olduğunu anlattı. İnsanın, samimî olduğu bir arkadaşına “Bende gördüğün her türlü yanlış ve eksikleri yüzüme karşı söylemen için sana yetki veriyorum.” diyerek bir hayırhâhlık mukavelesi imzalıyor gibi birinin gözüyle kendini kontrol altına almasının pek faydalı olacağını dile getirdi. Muhterem Hocamız bu hususta kendi hayatından çok ibretlik iki hatıra anlattı.

Muazzez Hocamız çay faslını, “Siz iyilik etmek, fenalıktan sakınmak hususunda birbirinizle yardımlaşın, günah işlemek ve başkasına saldırmak hususunda birbirinizi desteklemeyin. Allah’a karşı gelmekten sakının! Çünkü Allah’ın cezası çok şiddetlidir.” (Mâide, 5/2) ayet-i kerimesini açıklayarak noktaladı.

Bu enfes hasbihali, 18:11 dakikalık ses ve görüntü dosyaları halinde arz ediyoruz.

Muhabbetle…

383. Nağme: Fetih Sûresi’nden Yansıyanlar

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, her fırsatı dua adına değerlendirdiği gibi dersleri de Allah’ın yakarışları kabulü için çok önemli vesile olarak görüyor; bu itibarla da her derse dua ile başlamamızı istiyor.

Son derslerimizde Fetih Sûresi’ni müzakere ettiğimiz için ilk sunuma başlayan arkadaşımız o sûre-i celile ile de irtibatlı bulunan şu duayı okudu:

اَللّٰــهُـــمَّ الْـفَـــتْـــحَ وَالنُّـصْـرَةَ؛ وَسِـــــــرَّ سُــــــورَةِ ﴿إِذَا جَۤاءَ نَصْرُ اللّٰهِ وَالْفَتْـحُ﴾؛ وَسِــرَّ سُـــورَةِ ﴿إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُبِينًا * لِيَغْفِرَ لَكَ اللّٰهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَأَخَّرَ وَيُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ وَيَهْدِيَكَ صِرَاطًا مُسْتَقِيمًا * وَيَنْصُرَكَ اللّٰهُ نَصْرًا عَزِيزًا﴾، وَمَـا احْتَـوَتْ هٰـذِهِ السُّـورَةُ الْجَلِيلَةُ مِـنْ فَـتْــحِ اللّٰهِ، وَنُصْرَتِهِ، وَفَوْزِهِ، وَنَجَاحِهِ، وَمَغْفِرَتِــهِ لِلْمُؤْمِنِينَ، وَإِنْــزَالِ السَّكِينَةِ عَلَيْهِمْ؛ وَسِــرَّ اٰيَةِ ﴿وَعَدَ اللّٰهُ الَّذِينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ﴾ فِي أَقْرَبِ أَقْرَبِ زَمَانٍ

“Allah’ım! Senden, bizlere iç ve dış fetihler nasib buyurmanı, bu fetihlerin müyesser olabilmesi için şânına layık nusretlerle bizlere el uzatmanı diliyoruz. Allah’ım! “İlahî yardım ve zaferin geldiği zaman”ın anlatıldığı Nasr sûresinin sırrını Senden diliyoruz, bu sır hürmetine bizlere fetihler müyesser eyle! Allah’ım! “Biz sana aşikâr bir fetih ve zafer ihsan ettik. Bu da Allah’ın, senin geçmiş ve gelecek kusurlarını bağışlaması, sana yaptığı ihsan ve in’âmı tamamlaması, seni dosdoğru yola hidâyet etmesi.. ve sana şanlı bir zafer vermesi içindir.” buyurduğun Fetih sûresinin sırrını da bizlere bahşetmeni diliyor ve dileniyoruz. Bu sûrenin ihtiva ettiği “Allah’ın Fethi”, nusret ve yardımı; büyük başarıyı yaşatması; fevz u necâta erdirmesi; Mü’minleri mağfiret buyurması ve inananlara sekîne indirmesi gibi in’âm ve ihsanların hürmetine, bizleri bu sırra erdir, geçmişte yaşattığın nimetleri bir de bizlere yaşat! Allah’ım! Vaadinde “Allah içinizden iman edip makbul ve güzel işler işleyenlere kesin olarak vaad buyurur ki: Daha önce müminleri dünyada hakim kıldığı gibi kendilerini de hakim kılacak” buyurduğun ayetin sırrını bağışla bizlere.. Ve biz zayıf ve kimsesiz kullarına, bu vaadini gerçekleştir. Bizler böyle bir ihsana nail olmaya layık değilsek de, Sen, böyle bir ihsanı ve dahasını vermeye ehilsin. Bu lütfunu ne olursun, bizden esirgeme.. Rabbimiz! Senden talep ettiğimiz yukarıdaki lütufları, ona olan ihtiyacımızdan dolayı, tez zamanda bizlere ihsan buyurmanı bekliyor ve diliyoruz.”

Duadan sonra her zaman olduğu gibi halkadaki arkadaşlarımız sırayla kendi hazırladıkları özetleri sundular; muhterem Hocamız da tashih, tasdik ve tahlillerini dile getirdi.

Bugün 18:29 dakikalık bölümünü ses kaydı olarak arz edeceğimiz ders notlarını daha iyi anlayabilmek için Fetih Suresi’ne hızlıca bakmanın ve özellikle şu ayetleri nazar-ı itibara almanın faydalı olacağını düşünüyoruz:

إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُبِينًا لِيَغْفِرَ لَكَ اللَّهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَأَخَّرَ وَيُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ وَيَهْدِيَكَ صِرَاطًا مُسْتَقِيمًا وَيَنْصُرَكَ اللَّهُ نَصْرًا عَزِيزًا هُوَ الَّذِي أَنْزَلَ السَّكِينَةَ فِي قُلُوبِ الْمُؤْمِنِينَ لِيَزْدَادُوا إِيمَانًا مَعَ إِيمَانِهِمْ وَلِلَّهِ جُنُودُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَكَانَ اللَّهُ عَلِيمًا حَكِيمًا

“Biz sana aşikâr bir fetih ve zafer ihsan ettik. Bu da Allah’ın, senin geçmiş ve gelecek kusurlarını bağışlaması, sana yaptığı ihsan ve in’amı tamamlaması, seni dosdoğru yola hidâyet etmesi.. ve sana şanlı ve şerefli bir zafer vermesi içindir. İmandaki yakînlerini iyice artırsınlar diye müminlerin kalblerine sekîne indiren O’dur. Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Allah her şeyi hakkıyla bilir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.” (Fetih Sûresi, 48/1-4)

سَيَقُولُ لَكَ الْمُخَلَّفُونَ مِنَ الْأَعْرَابِ شَغَلَتْنَا أَمْوَالُنَا وَأَهْلُونَا فَاسْتَغْفِرْ لَنَا يَقُولُونَ بِأَلْسِنَتِهِمْ مَا لَيْسَ فِي قُلُوبِهِمْ قُلْ فَمَنْ يَمْلِكُ لَكُمْ مِنَ اللَّهِ شَيْئًا إِنْ أَرَادَ بِكُمْ ضَرًّا أَوْ أَرَادَ بِكُمْ نَفْعًا بَلْ كَانَ اللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرًا

“Kaçak durumda geri kalan bedevîler sana gelip, “Bizi mallarımız ve ailelerimiz oyaladı da ondan katılamadık. Ne olur bizim için Allah’tan af dile” derler. Onlar aslında, dilleriyle, kalblerinde olmayan şeyler söylerler. De ki: Şimdi hakkınızda Allah bir zarar veya fayda vermek isterse, kim O’na karşı koyup engelleyebilir? Hayır! İş sizin iddia ettiğiniz gibi değil. Allah her şeyden haberdar bulunduğu gibi sizin gazaya katılamayışınızın gerçek sebebinden de haberdardır.” (Fetih Sûresi, 48/11)

وَعَدَكُمُ اللَّهُ مَغَانِمَ كَثِيرَةً تَأْخُذُونَهَا فَعَجَّلَ لَكُمْ هَذِهِ وَكَفَّ أَيْدِيَ النَّاسِ عَنْكُمْ وَلِتَكُونَ آَيَةً لِلْمُؤْمِنِينَ وَيَهْدِيَكُمْ صِرَاطًا مُسْتَقِيمًا

“Allah size daha başka birçok ganimet vâd etti. Onları ileride alacaksınız. Şimdilik size bunu verdi ve insanların ellerini sizden çekti ki müminler için Allah’ın teyidine bir delil ve ibret olsun ve sizi dosdoğru yola eriştirsin. Allah size henüz güç yetiremediğiniz ama Kendisinin (ilim ve kudretiyle) hazırladığı başka fetih ve ganimetler de vâd etti. Allah her şeye hakkıyla kadirdir.” (Fetih Sûresi, 48/20)

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

382. Nağme: Toplumdaki Aritmi ve Problemlerin Çözümünde Üslup

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Allah’a sonsuz hamd ü senâ olsun ki, on gün aradan sonra bugün muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi misafir kaldığı evden yürüyerek büyük binaya gitti ve Bamteli çekimi de yaptığımız mescid/salon bir kere daha sohbet-i Canan ile şenlendi.

İkindi namazı kılınır kılınmaz önce Hocaefendi’nin tansiyonu ve kalb ritmi kontrol edildi; değerler normal çıkınca muazzez Hocamız hasbihale başladı ve kendi nabzından hareketle toplumdaki aritmiden söz açtı.

Ziya Paşa’nın, “Bil illeti kıl sonra mudavata tasaddi / Her merhemi her yaraya derman mı sanırsın!” dediğini hatırlatan Hocaefendi, evvela toplumun problemlerinin çok iyi teşhis edilmesi ve sonra da en uygun tedavi yoluna gidilmesi gerektiğini dile getirdi. Zikrettiği beytin devamında “En ummadığın keşfeder esrar-ı derunun / Sen herkesi kör, âlemi sersem mi sanırsın?” dendiğine dikkat çekerek ister teşhis isterse de tedavi sürecinde başkalarının mülahaza ve mütâlaalarına da değer vermek gerektiğini belirtti.

Bazen büyük problemlerin çok önemli pozitif neticeler de doğurabileceğini, bunun için hadiselerin çok doğru okunması, teenni ile hareket edilmesi ve ciddi bir mülayemet ruhu sergilenmesi gerektiğini ifade eden kıymetli Hocamız, bir kere daha üslup meselesine dair açıklamalarda bulundu. Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Hudeybiye’deki uygulamasından ve Müseylemetü’l-Kezzâb karşısındaki tavrından misaller vererek meseleyi şerh etti; İnsanlığın İftihar Tablosu’nun yolunda yürüyen adanmış ruhların “müsbet hareket”ten asla vazgeçmemeleri lazım geldiğini vurguladı.

Meselelere sadece bir yanları itibariyle ve karamsarlık hisleriyle bakmamak icap ettiğini söyleyen Hocaefendi, pozitif istikametteki değişimlerin çok kolay olmadığını/olmayacağını, tahribin kolaylığına bedel tamirin zorluğunu ve hatta restorasyonun ilk inşaya nispetle daha fazla zaman, daha ciddi gayret isteyebileceğini dillendirdi. Bu konudaki tembihlerini Hazreti Üstad’ın “Asırlardan beri, rehnedar olan bir kalenin tamiriyle mükellefiz.” sözüyle noktalayan Hocamız, özetle şu hakikati hatırlattı:

Hizmet-i imaniyeden beklenen netice birden bire hâsıl olmaz; vatan, millet, din ve iman adına ortaya konan böyle bir hizmetin semere vermesi ancak birkaç neslin ömrüne vâbestedir. Cenâb-ı Allah, bir tohumun başağa yürümesini, bir yumurtanın civcive dönüşmesini bile haftalara yaymış ve bize bu konudaki ilâhî ahlâkı talim buyurmuştur. Bir milletin özüne dönmesi, yığınların insanî değerlere yönelmesi, ideal insanın, ideal neslin ve ideal toplumun yetişmesi birkaç ayda, birkaç senede olabilecek şey değildir. Beşerin En Mükemmeli’nin (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) eliyle şekillenen ve Kur’an’ın mucizesi olan ısmarlama bir cemaatle bile yeni tip bir insanlığın oluşması ve huzur toplumunun olgunlaşması ancak yirmi üç senede gerçekleşebilmiştir. Eğer böyle bir meselenin doğumu bile yirmi üç senede olmuşsa, onun “ba’s ü ba’de’l-mevt”i de bu zaviyeden değerlendirilmeli ve bu mevzuda kat’iyen acûliyete girilmemelidir.

Şair Eşref’in “Bozulmuştur düzelmez gelse de Mehdî / Bu mülkün emr-i ıslahı Cenâb-ı Hakk’a kalmıştır.” beytini ve yeryüzünün umumî bunalımlarına inzimam eden içteki krizler karşısında ızdırapla inleyen Sultan 3. Mustafa’nın “Yıkılıpdur bu cihan sanma ki bizde düzele / Devleti çarh-ı denî verdi kamu müptezele / Şimdi ebvâb-ı saadette gezen hep hezele / İşimiz kaldı heman merhamet-i lemyezele!..” (Bütün cihan yıkılırken, bizim ülkemizin düzeleceğini mi zannediyorsun? Ne yazık ki, talihsizlikler çarkı, ülkenin kaderini haysiyetsizlerin ellerine düşürdü. Baksana, milletin bel bağladığı ve hak aradığı dairelerin kapılarında bile şaklabanlar gezmekte. Hal böyle olunca, kalmış kurtuluş ümidimiz sadece Rahmeti Sonsuz’un merhametine!..) kıtasını (onların kendi zamanlarına ait hissiyatı olarak) seslendiren Hocaefendi, bu ifadelerin bir açıdan karamsarlığın sesi soluğu olduğunu; mü’minin asla ümitsizliğe düşmemesi gerektiğini ve hele Rahmeti Sonsuz’a dayananların kat’iyen ye’se kapılmamaları lazım geldiğini söyledi.

Sohbetinde Marmaray’ın açılışından da takdirle bahseden muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, “Dinin yarısı insaftır; insaf dinin yarısıdır. İnsaflı olmak lazım. Doğruyu doğru kabul etmek, doğruyu alkışlamak ve onu realize eden insanları aşklandırmak şevklendirmek lazım. Küçük bile olsa pozitif her şeyi alkışlamak ve o işi yapan insanları yüreklendirmek, dahasını yapmaya sevketmek lazım.” dedi.

İnsanların sorgulanmaktan hoşlanmadığını ve tenkitleri hazmedebilecek insan sayısının çok az olduğunu hatırlatan Hocamız, meseleleri yüze çarpar gibi sunmamak lazım geldiğine, hatta güzel bir projeyi teklif ederken bile başkalarının hissiyatını hesaba katıp gerekirse onu farklı birinin eliyle/dilliyle ortaya koymak ve böylece hakkın hatırını hep âli tutmak gerektiğine vurguda bulundu.

Sohbetin sonunda mevzuyu adanmış ruhlara ve onların hizmet faaliyetlerine getiren Hocaefendi, günümüze kadar emek ve sermayenin değerinin anlaşıldığını ama adanmışlık ve fedakârlık gibi faziletlerin neye tekabül ettiğinin hâlâ bilinemediğini; büyük bir adanmışlık ruhuyla cihana açılan insanların hizmetlerini bir şahsa veya gruba mal etmenin hem Allah’a karşı saygısızlık, hem de o fedakârların ceht ve gayretine yapılmış bir zulüm ve haksızlık olduğunu; yapılanları bir şahıs, bir deha, bir firaset, bir kiyaset ve bir fetanete mal etmenin bir yönüyle de şirk sayılacağını; bu mevzuda hüsn-ü zan edip “falan vesilesiyle bu neticeler elde edildi” diyenlerin ictihad hatası yapmış olacaklarını ama hizmet erlerinin her zaman kulluk şuuruyla hareket edip o tür iltifat ve teveccühleri kesinlikle sahiplenmemeleri gerektiğini dile getirdi.

Bize bir kere daha muhterem Hocamızın sohbet atmosferini lütuf buyuran Allah Teâla’ya sonsuz hamd ü sena ederek birkaç saat önce kaydettiğimiz bu enfes hakikatleri 39:37 dakikalık ses ve görüntü dosyaları halinde sunuyoruz.

Dualarınız istirhamıyla…

381. Nağme: Ruhun Kelebekleşmesi

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, geçtiğimiz Cumartesi günü rahatsızlanıp acilen hastahaneye gitmeden birkaç saat önce bu nağmede ses kaydı olarak sunacağımız mülahazaları seslendirmişti.

Doğrusu, dinleyeceğiniz sözlerin hemen akabinde gelen rahatsızlık, o hasbihalde hazır bulunanları ziyadesiyle endişelendirmişti.

Muhterem Hocamız sohbetin başında Gönenli Mehmet Efendi’nin

“Saatin zinciri bitince eylemez tık tık / Vakt-i merhûnu gelince ruha derler çık çık / Hakk’a kulluk eyle zira / Ahirette dinlemezler hınk mınk…

mısralarını okumuştu.

Ölümü ölüm yapan hususun dostlardan ayrılık olduğuna dikkat çeken Hocaefendi, bütün firaklardan kurtuluşun, beden ve cismaniyetten sıyrılıp kalb ve ruh hayatına yükselmeye bağlı bulunduğuna ve bu sayede ruhun adeta kelebekleşerek O’na ulaşmak için kanat çırpıp duracağına işaret etmişti. Sonra da şu hakikatin şerhini yapmıştı:

“Hak, cisim, cevher, araz olmadığı gibi, za­mandan, mekândan, mesafeden, hayyizden de münezzehtir; “ulaşma”, “bulma” gibi kelimeler O’nun hakkında birer mecaz­dır. Bunlarla kastedilen şey ise, bize her şeyden yakın O Zât’a karşı mahiyetimizdeki uzaklığı aşmak, kalben, hissen, zevken O’nun yakınlığını duymaktır.. evet, hayvâniyetten sıyrılıp cisma­niyeti aşan hemen herkes, kabiliyeti ölçüsünde, “bî kem u keyf” kalben O’nun yakınlığını duyar, basiretiyle temâşâsı zev­kine e­rer ve ruhuyla da her zaman üns yudumlayabilir.”

13:32 dakikalık ses kaydını dualarınıza vesile olması istirhamıyla arz ediyoruz.

 

380. Nağme: Hocaefendi’nin Tedavi Süreci ve Son Görüntüleri

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Dünkü nağmede muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin, sahasının uzmanı doktorlar tarafından sürekli kontrol edildiğini ve ihtiyaç duyulabilecek tahliller/müdahaleler için her türlü tedbirin alındığını yazmıştık.

Kendisini yakinen takip eden doktorların talep ve tavsiyeleri üzerine, muhterem Hocamız,  kontrolünün yapılması ve tedavisinin ikinci safhasının uygulanması amacıyla bugün bir kere daha hastahaneye gidip geldi. Allah’a şükürler olsun, Hocaefendi’nin ritim bozukluğu tedavisi başarıyla tamamlandı ve kalb ritmi normale döndü.

Saat 10.30’da hastahaneden ayrılan muhterem Hocamız, senelerdir kendisini bağrında misafir eden evde istirahate çekildi.

Hastahaneye gidiş-dönüş esnasında kaydettiğimiz görüntüleri -çok kısa da olsa- paylaşmak istiyoruz.

Cenâb-ı Hakk’ın Şâfi ismiyle tecelli buyurmasını diliyor; aziz Hocamızın sıhhat ve afiyetinin devamı için dualarınızı istirham ediyoruz.

379. Nağme: Geçmiş Olsun Dilekleri ve Dua İstirhamı

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin bir süre hastahanede müşahede altında kaldığını haber alan kardeşlerimizin yanı sıra ricâl-i devletten işadamlarına, gazetecilerden sanatçılara kadar çok değerli simalar bizzat ya da bilvesile geçmiş olsun dileklerini ve sıhhat dualarını ilettiler.

Kıymetli Hocamız, sağlığının ve vaktinin el verdiği ölçüde bir kısım telefonları bizzat cevapladı; bazı mesajları da arkadaşlarımız kendisine bildirdiler. Hemen her kesimden ve siyasi görüşten insanın bir vesileyle iyi dileklerini seslendirmesi ve hayır duasında bulunması memnuniyet ve inşirah vesilesi oldu.

Allah’a sonsuz hamd ü senalar olsun ki, muhterem Hocamızın sıhhati düne göre daha da iyi. Sahasının uzmanı doktorlar gerekli kontrolleri yapıyor ve tedavi sürecini dikkatle takip ediyorlar. İhtiyaç duyulabilecek tahliller/müdahaleler için her türlü tedbiri alıyor ve böylece fiilî duanın hakkını vermiş oluyorlar.

Öğle namazından önce muhterem Hocamız, Hazreti Üstad’ın Sadaka belayı ref’ ettiği gibi ekseriyetin hâlis duası da ferec-i umumîyi cezb eder.” sözünü hatırlattı ve ekledi: “Ferec-i hususîyi haydi haydi cezb eder.”

Bu ifadede iki hususa işaret ediliyor: Az da olsa sadaka ve küllî dua.

Hocamızın sıhhat ve afiyetini niyet ederek dost, arkadaş ve kardeşlerimizin bir garibi/fakiri sevindirmelerinin ve şu alternatiflerden biriyle dua etmelerinin isabetli olacağını düşünüyoruz.

1. Belli bir adede bağlı kalınmadan, içtenlikle Fatiha Sûresi okunup şöyle denebilir:

اَللَّهُمَّ هَذِهِ الشَّافِيَةُ وَأَنْتَ الشَّافِي، لاَ شَافِيَ إِلاَّ أَنْتَ وَلاَ شِفَاءَ إِلاَّ شِفَاؤُكَ، اِشْفِ شِفَاءً لاَ يُغَادِرُ سَقَمًا

“Allah’ım, işte bu şifa vesilesi Fatiha’dır; Sen de Şâfî’sin, şifa veren yalnız Sensin. Sen’den başka şifâ verebilecek kimse ve Senin şifandan başka da şifa yoktur. Hastalığı gider, bu derde deva ver; hastalıktan hiçbir eser bırakmayacak bir şifa nasip et.”

2. Önce

وَيَشْفِ صُدُورَ قَوْمٍ مُؤْمِنِينَ وَيُذْهِبْ غَيْظَ قُلُوبِهِمْ

“Allah mü’minler topluluğunun gönüllerini ferahlandırsın, şifâ versin ve kalblerindeki ızdırabı gidersin.”  (Tevbe Sûresi, 9/14-15)

يَا أَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَاءَتْكُمْ مَوْعِظَةٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَشِفَاءٌ لِمَا فِي الصُّدُورِ وَهُدًى وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ

“Ey insanlar! İşte size, Rabbinizden bir öğüt, gönüllerdeki dertlere bir şifa, müminlere doğru yolu gösteren bir hidâyet ve rahmet geldi.” (Yûnus Sûresi, 10/57)

وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْآنِ مَا هُوَ شِفَاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ وَلاَ يَزِيدُ الظَّالِمِينَ إِلاَّ خَسَارًا

“Biz Kur’ân’ı müminlere şifa ve rahmet olarak indiririz. Ama o, zalimlerin ise sadece ziyanını artırır.” (İsrâ Sûresi, 17/82)

وَإِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْفِينِ

“Hastalandığımda O’dur bana şifâ veren.” (Şuarâ Sûresi, 26/80)

قُلْ هُوَ لِلَّذِينَ آمَنُوا هُدًى وَشِفَاءٌ

“De ki: Kur’ân, iman edenler için hidayet ve şifadır.” (Fussilet Sûresi, 41/44)

Ayetleri okunup şu dua tekrarlanır:

اَللَّهُمَّ أَذْهِبِ الْبَأْسَ رَبَّ النَّاسِ؛ اِشْفِ، أَنْتَ الشَّافِي لاَ شَافِيَ إِلاَّ أَنْتَ، لاَ شِفَاءَ إِلاَّ شِفَاؤُكَ شِفَاءً لاَ يُغَادِرُ سَقَمًا

 “Allahım sıkıntımızı gider, Sen ki insanları rızıklandırıp her ihtiyaçlarını gideren, onları sürekli görüp gözeten ve her vesileyle terbiye edensin; dilersen buna da kâdirsin, şifâ ver Rabbim; Sen hastalıkları giderip sıhhat lütfedebilen yegâne Şâfîsin, Sen’den gayri Şâfî ve senin dertten eser bırakmayan şifandan başka da hakiki şifa yoktur.”

3. Yine aynı niyetle ve adede bağlı kalınmadan şu dua okunabilir.

اَللّٰهُ أَكْبَرُ اَللّٰهُ أَكْبَرُ اَللّٰهُ أَكْبَرُ اَللّٰهُ أَكْبَرُ اَللّٰهُ أَكْبَرُ

اَللّٰهُ أَكْبَرُ اَللّٰهُ أَكْبَرُ اَللّٰهُ أَكْبَرُ اَللّٰهُ أَكْبَرُ اَللّٰهُ أَكْبَرُ

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

فَرْدٌ حَيٌّ قَيُّومٌ حَكَمٌ عَدْلٌ قُدُّوسٌ

 يُرْزَقُونَ فَرِحِينَ بِمَا آتَاهُمْ

 سَلاَمٌ قَوْلاً مِنْ رَبٍّ رَحِيمٍ

لِلَّذِينَ أمَنُوا هُدًا وَ شِفَاءٌ

***

 

 

378. Nağme: Kurban Gönüllülerine Tebrik ve Teşekkür

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli dostlar,

Günlerdir yazılı ve görüntülü medyada Türkiye’nin ve dünyanın dört bir yanına açılıp kurban dağıtan, bu vesileyle bir kere daha sevgi ve kardeşlik köprüleri kuran, “Kimse yok mu?” diyenlere “Biz buradayız, hep yanınızdayız!” cevabı veren ve bütün yeryüzünü bayram alanına çevirme gayreti gösteren fedakâr ruhların haberleriyle karşılaşıyoruz.

Kurbanı hem Hâlık’a hem de halka kurbet vasıtası yapan bu hasbî insanlara karşı içimizde takdir, tebrik, minnet ve teşekkür duygularının kabardığını hissediyor, onlara sahiden imreniyor ve kalbî dualarımızla yanlarında olmaya çalışıyoruz.

İki üç saat önceki sohbetinde muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’ye bu konuda bir sual tevcih etmeye karar verdik: “Bu sene 81 ilimizde ve 100’e yakın ülkede yüz binlerce insana bayramı tattıran Kimse Yok Mu Derneği gibi hayır kurumlarının/gönüllülerinin kurban faaliyetlerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Mülahazalarınızı lütfeder misiniz?” sorusunu sorduk.

Kıymetli Hocamızın cevabını hiç bekletmeden sesli ve görüntülü dosyalar halinde arz ediyoruz.

Hürmetle…

377. Nağme: Kurban Bayramı Sabahı

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, sabah namazını buradaki daimi meskenimiz olan evde eda ettikten sonra hemen merkez binadaki mescide gitti. Her bayramda olduğu gibi namaz vaktine kadar ümmet-i Muhammed (aleyhissalatü vesselam) başta olmak üzere bütün insanlık için toplu dua edildi.

Bayram namazı, hutbe ve ikinci toplu duadan sonra muhterem Hocamız misafirlere “hoşgeldiniz” deyip bayramlarını tebrik etti. Daha sonra Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in bir sünnetine daha ittiba niyetiyle bayanların bulunduğu bölüme uğrayıp onların bayramlarını kutladı.

Kendi kurbanının kesiminde hazır bulunan Hocaefendi, daha sonra her zaman olduğu gibi çocuklara harçlık ve çikolata dağıtıp onları sevindirdi.

Hüzünlü gurbette bir bayram sabahının daha özeti sayılabilecek kısa videoyu ve üç fotoğrafı günün nağmesi olarak sunuyor, bayramınızı can u gönülden tebrik ediyoruz.

Muhabbetle…

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi Bayram Sabahında İnsanlık İçin Dua Ederken…

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi Bayram Hutbesini Dinlerken…

bayram hutbesi dinlerken

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi Kendi Kurbanının Edasına Hazırlanırken…

kurban kesmeye hazirlanirken

 

376. Nağme: Mukaddes Mekanlar, Kutsal Zamanlar ve Mübarek Haller

Herkul | | HERKUL NAGME

Değerli arkadaşlar,

Aslında bu haftanın Bamteli olarak “Girdili-Çıktılı Aktarmalar ve Suizan Virüsü” başlıklı enfes bir sohbeti yayına hazırlamıştık. Sayfalarımızı yenilemeye çalışırken kıymetli Hocamızın bugünkü sohbetinin vakti gelip çattı.

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi bir iki saat önceki hasbihalinde Ka’be ve Müzdelife gibi mukaddes mekanlar, Arafat vakfesi ve Kadir Gecesi gibi kutlu zamanlar, bir de ızdırar ve ızdırap anlarındaki mübarek haller ile alakalı çok güzel hakikatleri dile getirdi. Özellikle içinde bulunduğumuz zaman diliminde, idrak etmeye hazırlandığımız arefe ve bayram günlerinde yapılması gerekenleri ve dualarımızın nasıl olması lazım geldiğini anlattı.

Bu son sohbet bir yönüyle zaman endeksli olunca yayına hazırladığımız Bamteli’ni gelecek haftaya bırakmayı ve güncel olan hasbihali hemen neşretmeyi uygun bulduk.

43:56 dakikalık sesli ve görüntülü dosyalar halinde arz edeceğimiz bu özel Bamteli’nde muhterem Hocaefendi şu hususları nazara veriyor ve şu soruların cevaplarına dair çok önemli bilgiler serdediyor:

*Salih ameller zatında kıymetlidir; fakat, bazen mekan, zaman ya da hal zarfları, yapılan amele kıymetler üstü kıymet kazandırır. Ka’be, Arafat, Müzdelife gibi mekanlarda ve Hac mevsimi, Arefe günü, Kadir gecesi gibi zamanlarda yapılan ibadetlere bin kat fazlasıyla sevap yazılır.

*Mazrufa (sarılıp muhafaza edilen, zarfa konulan şeye) kıymet kazandıran zarflardan biri de “hal”dir. İbadete iyice yumulup kurbet hisleriyle dolduğu bir anda gözlerinden akan yaşlarla hislerini ifade eden bir mü’minin o andaki hali, yaptığı dualara kat kat değer kazandırır ve taleplerinin kabul edilmesine vesile olur.

*Ebu Eyyûb el-Ensâri Hazretleri’nin medfun bulunduğu mekanı ve ona benzer mescidleri ziyaret etmek hangi ölçüler içerisinde olmalıdır?

*Mina, Arafat ve Müzdelife’nin en önemli hususiyetleri nelerdir?

*Arafat ve Müzdelife vakfelerinde “kul hakları” da bağışlanır mı? Buralarda nasıl bir kurbete erilir?

*Mukaddes mekanlar ve kutsal zamanlarda mü’minin hali nasıl olmalıdır? İçteki haşyetin dışa yansımaları hangi surette gerçekleşir?

*Arafat günü ve Kadir gecesi mazhar olunan ilahî tecellilerin hususiyetleri nelerdir?

*Eşref saat ve eşref zaman ne demektir?

*Kurbet ve maiyyet atmosferinde geçen saniyelerin, hatta anların bereketi zılliyet planında Hak dostlarına ve seviyelerine göre mü’minlere de müyesserdir. Nitekim İmam-ı Rabbânî hazretleri gibi bazı ehl-i hakikat demişler ki: “Bir ân-ı seyyale vücud-u münevver, milyon sene vücud-u ebtere müreccahtır.” Mesela, Allah’a iman ederek bir an yaşamak, O’nu tanımaksızın milyon sene yaşamaktan daha iyidir. Evet, bir ân-ı seyyâle öyle bir ruh hâleti yakalarsınız ki, bütün gönlünüzle “Allah’ım, bir saniyecik Sen’in maiyyetine erme uğrunda bin defa ölürüm!..” dersiniz. Bu öyle bir haldir ki, Allah o küçücük çekirdekten kocaman bir şecere-i Tûbâ yaratır. Öbür tarafa gittiğinizde, o minnacık düşüncenin sizin Cennetinizin çekirdeği olduğunu görürsünüz. İman nuruyla aydınlattığınız o bir anlık zaman diliminde zihninizi dolduran o nurlu düşüncenin, ötede sizin için Cemal’in de, Rıdvân’ın da esası haline geldiğini müşahede edersiniz.

*“Tahiyyat”ta “Esselamu aleyke eyyühennebiyyu ve rahmetullahi ve berakâtühu” diyerek Cenâb-ı Hakk’ın Rasûl-ü Ekrem efendimize selamını yad ederken büyükler nasıl bir ruh haletine girerler?

*Arafat, Müzdelife ve Mina’da hac yapanların üzerine yağan ilahi tecellilerden dünyanın diğer yerlerindeki mü’minler nasıl istifade ederler?

*Hacca gidemeyenlerin Arafat vakfesi sırasında kendi memleketlerinde bir tepeye çıkıp dua okumaları doğru mudur?

*Arefe günü nasıl değerlendirilmeli ve hangi dualar yapılmalıdır?

*Adanmış ruhların duaları nasıl olmalıdır?

*Hazreti Ebû Hureyre (radiyallahu anh)’ın rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Kendin için sevip arzu ettiğin şeylerin diğer insanlar için de gerçekleşmesini dile ki, kâmil manada müslüman olasın!.” (Tirmizî, 4/551)

*Müslüman olmamış insanlara nasıl dua edilmelidir?

*Izdırar ruh haletinin duaya tesiri nasıl olur?

*Muztarrın niyazından başka bir de muzdaribin duasından bahsediyorsunuz; bu hususun izahını lütfeder misiniz?

*Bediüzzaman hazretlerinin Arefe günü bin İhlas Suresi okuduğu doğru mudur?

*Bu mübarek günlerde İhlas Suresi’nden başka okunmasını tavsiye ettiğiniz dualar var mıdır?

*Muhyiddin İbn Arabî hazretleri İhlas Suresi’ni nasıl okurmuş?

*Dua okumada “manevî ortaklık” söz konusu mudur? Uhrevî amellerin sevabı nasıl taksim edilir?

375. Nağme: Muhterem Hocaefendi’nin Yazı Hayatından Bir Kesit

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Daha önceki paylaşımlarımızdan hatırlayacağınız üzere, muhterem Fethullah Gülen Hoacefendi’nin ders halkasında haftada iki gün kitap özetleri sunuluyor.

Birkaç gün önce “kitap özetleri” faslında bir arkadaşımız kıymetli Hocamızın yazı hayatı, makaleleri, şiirleri, resim yorumları, duaları ve genel manada kitapları ile alakalı bir sunum yaptı.

Hocaefendi sunum esnasında geçen mevzularla alakalı hatıralarını ve hissiyatını anlattı.

O esnada iki küçük cihazla kaydedebildiğimiz çok özel görüntüleri bir fikir vermesi için sizinle de paylaşmak istiyoruz.

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

374. Nağme: Cennet Nehirleri, Şifa Duası ve Azamî Takva

Herkul | | HERKUL NAGME

Değerli arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, Muhammed Suresi’ni işlediğimiz tefsir dersinde yeme içme mevzuunda iradenin hakkını vermekten Cennet nehirlerine, münafıkların nasihatleri kendi üzerine almama ya da hep alınma sıfatından mü’minlerin bu konudaki güzel huylarına, hidayetin tabiate mal edilmesinden takvanın farklı derinliklerine, Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) ümmeti için istiğfarından duada başkalarını da anma/kuşatıcı olma hassasiyetine kadar çok farklı konularda açıklamalarda bulundu. Ayrıca, iç hastalıkları ve çeşitli kanser vakaları karşısında -esbaba riayetle beraber- okunabilecek bir duayı nakletti.

20 dakikalık ses kaydı halinde paylaşacağımız bu nağmenin daha iyi anlaşılabilmesi için şu ayet-i kerimelerin ve meallerinin de göz önünde bulundurulması faydalı olacaktır:

إِنَّ اللَّهَ يُدْخِلُ الَّذِينَ آَمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ وَالَّذِينَ كَفَرُوا يَتَمَتَّعُونَ وَيَأْكُلُونَ كَمَا تَأْكُلُ الْأَنْعَامُ وَالنَّارُ مَثْوًى لَهُمْ

“Muhakkak ki Allah iman edip, makbul ve güzel işler yapanları, içinden ırmaklar akan cennetlere yerleştirecektir. Kâfirler ise dünyada zevklerini yaşamak ister, davarlar gibi yerler. İşte onların barınağı ateştir.” (Muhammed Suresi, 47/12)

مَثَلُ الْجَنَّةِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ فِيهَا أَنْهَارٌ مِنْ مَاءٍ غَيْرِ آَسِنٍ وَأَنْهَارٌ مِنْ لَبَنٍ لَمْ يَتَغَيَّرْ طَعْمُهُ وَأَنْهَارٌ مِنْ خَمْرٍ لَذَّةٍ لِلشَّارِبِينَ وَأَنْهَارٌ مِنْ عَسَلٍ مُصَفًّى وَلَهُمْ فِيهَا مِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ وَمَغْفِرَةٌ مِنْ رَبِّهِمْ كَمَنْ هُوَ خَالِدٌ فِي النَّارِ وَسُقُوا مَاءً حَمِيمًا فَقَطَّعَ أَمْعَاءَهُمْ

“Allah’a karşı gelmekten sakınanlara vâd edilen cennetin durumu ise şudur: Orada bozulmayan su ırmakları, tadı değişmeyen süt ırmakları, içerken lezzet veren şarap ırmakları ve süzme bal ırmakları vardır. Onlara orada her türlü meyve ile bir de Rabbileri tarafından bir mağfiret vardır. Bu nimetlere erişenler hiç, ateşte devamlı kalıp, kaynar sulardan içirilip bununla bağırsakları lime lime olan kimseler gibi olur mu?” (Muhammed Suresi, 47/15)

وَمِنْهُمْ مَنْ يَسْتَمِعُ إِلَيْكَ حَتَّى إِذَا خَرَجُوا مِنْ عِنْدِكَ قَالُوا لِلَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ مَاذَا قَالَ آَنِفًا أُولَئِكَ الَّذِينَ طَبَعَ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ وَاتَّبَعُوا أَهْوَاءَهُمْ

“Onlardan seni dinlemeye gelen de vardır. Ama ne zaman ki senin yanından çıkarlar, o vakit sana kulak verip meseleleri öğrenenlere, ‘Sahi, az önce o, neler söylüyordu?’ diye sorarlar. İşte Allah onların kalplerini mühürlemiş ve onlar da hevalarına uymuşlardır.” (Muhammed Suresi, 47/16)

وَالَّذِينَ اهْتَدَوْا زَادَهُمْ هُدًى وَآَتَاهُمْ تَقْوَاهُمْ

“Hidâyeti kabul edenlerin ise Allah hidâyette yakînlerini artırır ve kendilerine haramlardan ve cehennemden korunmayı nasib eder.” (Muhammed Suresi, 47/17)

فَاعْلَمْ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ وَاللَّهُ يَعْلَمُ مُتَقَلَّبَكُمْ وَمَثْوَاكُمْ

“O halde şu gerçeği hiç unutma ki: Allah’tan başka ilah yoktur. Sen hem kendi günahından, hem mümin erkeklerin ve mümin kadınların günahlarından ötürü Allah’tan af dile. Allah, (dünyada) dönüp dolaştığınız yeri de, (âhirette) varıp duracağınız yeri de pek iyi bilir.” (Muhammed Suresi, 47/19)

*Muhterem Hocamızın Bediüzzaman hazretlerinden naklen tavsiye ettiği şifa duası:

اَللّٰهُ أَكْبَرُ اَللّٰهُ أَكْبَرُ اَللّٰهُ أَكْبَرُ اَللّٰهُ أَكْبَرُ اَللّٰهُ أَكْبَرُ

اَللّٰهُ أَكْبَرُ اَللّٰهُ أَكْبَرُ اَللّٰهُ أَكْبَرُ اَللّٰهُ أَكْبَرُ اَللّٰهُ أَكْبَرُ

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

فَرْدٌ حَيٌّ قَيُّومٌ حَكَمٌ عَدْلٌ قُدُّوسٌ

 يُرْزَقُونَ فَرِحِينَ بِمَا آتَاهُمْ

 سَلاَمٌ قَوْلاً مِنْ رَبٍّ رَحِيمٍ

لِلَّذِينَ أمَنُوا هُدًا وَ شِفَاءٌ

(Her sabah aç karna baştan sona kadar 19 defa okunması ve her defasında bir yudum su, çay ya da tercihen zemzem içilmesi tavsiye ediliyor. Kendisi okuyamayanlara başka bir ağzı dualının da okuyabileceği söyleniyor; 7, 9 ya da 11 gün buna devamın güzel olacağı belirtilmekle beraber, asıl kalbde duymanın ve dediğini vicdanda hissetmeye çalışmanın önemli olduğu vurgulanıyor.)

373. Nağme: Kurban da Bir Paratonerdir!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Dün akşam Bamteli çekimi de yaptığımız sohbetin soru faslında muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’ye şu suali tevcih ettik:

“Hazreti Üstad, 1. Dünya Savaşı’nda müslümanların maruz kaldığı zayiat-ı maliye ve meşakkat-i bedeniyenin sebeplerini anlatırken, fakirlere gelen acı, açlık ve kahtın sebebini orucun tatlı açlığını çekmemeleri, zenginlere gelen hasâret ve zayiatın sebebini de zekât yerinde ihtikâr etmeleri olarak nazara veriyor. Kurban ibadeti de bir paratoner olarak değerlendirilebilir mi?”

Bediüzzaman hazretlerinin meseleye yaklaşımındaki derinliğe, hadiselerin perde arkasına bakışına, musibetleri okuyuşuna ve istiğfar çağrısına dikkat çekerek sözlerine başlayan Hocamız, bugün yapılan hizmetlerin bir yönüyle vaktinde eda edilmeyen vazifelerin kazası, mazideki hataların telafisi ve onların bir nevi kefareti olduğunu anlattı.

Kadınıyla erkeğiyle fedakâr ruhların, bir seferberliğe çıkmış gibi, gönüllü olarak, ülkemizin ve dünyanın dört bir yanına açılmalarını, bayramı evlerinde geçirme yerine başkalarına da bayram tattırmaya koşmalarını ve anne babalarının yanına varmak için saatlerce yol alanlara bedel saatlerce yol alıp başkalarına kurban yetiştirmelerini takdirle dile getiren Hocaefendi, bu ihlas ve takva şuuru ile kurban kesen/dağıtan insanların, bir taraftan rıza-yı ilahiyi kazanacaklarını, diğer yandan da böyle halis bir amel sayesinde gönüllere taht kuracaklarını ifade etti.

Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in, “Bu benim için, bu da ümmetimden fakirlerin yerine!.” diyerek birden fazla kurban kestiğini, hatta Veda Haccı’nda -altmış üçünü bizzat, diğerlerini Hazreti Ali’nin eliyle olmak üzere- yüz deve kurban ettiğini; böylece hem vacip olan kurban görevini yerine getirip hem de nafileler vesilesiyle kurbete erme ufkunu gösterdiğini; bu itibarla da, muhtaçlara yardım etme ve onların da bayram yapmalarına vesile olma niyetiyle on, yirmi, hatta yüz kurban kesen insanların bir sünneti ihya sevabı alabileceklerini belirten kıymetli Hocamız, “Benim imkanım olsa hepiniz için burada birer tane kurban keserim!” dedi.

Kurbanın, Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in çok önem verdiği bir ibadet olduğunu; Hanefi mezhebinde “vacip” sayılan kurbana, Şafii mezhebinde “sünnet” denmesinin (iki mezhep arasındaki ıstılah farkı da düşünülerek) kat’iyen bu ibadetin hafife alınmasına sebebiyet vermemesi gerektiğini dile getiren Hocaefendi, Kurban Bayramı’nın bir taraftan muhtaçlara yardım açısından çok iyi değerlendirilmesi, diğer yandan da o mübarek ibadetin herkese sevdirilmesi, herkesin ona özendirilmesi lazım geldiğine değindi.

Allah’ın rızası gözetilerek yapılan en küçük işin dahi dergah-ı ilahîde çok kıymetli olduğunu; bu açıdan, hiçbir iyiliğin küçük görülmemesi gerektiğini; hangi amelin ötede nasıl bir kıymete ulaşacağı burada bilinemediğine göre, insanın her güzel işe kıymet vermesi ve önüne çıkan her hayırlı fırsatı öteler hesabına değerlendirme gayreti içinde olması lazım geldiğini vurgulayan Hocaefendi, kesilen kurbanların yeryüzünün dört bir yanında akıtılan kanları durduracak bir paratoner olarak da görülebileceğini, Hak katında böyle bir vesile sayılabileceğini ve Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinden bunun da beklenebileceğini belirtti.

Muhterem Hocamız sözlerinin sonunda şunları söyledi:

“Bunların hepsi O’nun kapısının tokmağına dokunmadır: Gitme bir dokunmadır.. kurban götürme ayrı bir dokunmadır.. kapı kapı gezip onları verme ayrı bir dokunmadır.. “İyi misiniz, başka bir isteğiniz var mı?” deme ayrı bir dokunmadır.. çoğu fakir olan o çocuklara oyuncak götürme o tokmağa ayrı bir dokunmadır… Bunlar adeta peşi peşine hiç yılmadan usanmadan dua etmek gibi bir şeydir. Cenâb-ı Hak o dualara ne zaman icabet edeceğini ancak kendi bilir. Siz oradaki vefanızı, sadakatinizi, samimiyetinizi, sabit-kadem olduğunuzu ortaya koymuş olursunuz; O da ahlak-ı sübhanisiyle size muamelede bulunur.”

Bu vesileyle geçen sene yayınladığımız Kurban Himmeti” başlıklı sohbeti http://www.herkul.org/bamteli/kurban-himmeti/ ve önceki sene paylaştığımız Kurban ve Kurbet” http://www.herkul.org/bamteli/kurban-ve-kurbet/ unvanlı Bamteli’ni de hatırlatmak, nazarlarınıza yeniden arz etmek istiyoruz.

Hürmetle…

372. Nağme: Zaman İsrafı, Yorgun Dimağlar ve Teknolojik İmkanlar

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, birkaç gün önceki sohbetinde şu hususlara değindi:

*Günümüzde en çok israf edilen, adeta canına kıyılan nimet zamandır. Allah, zaman israfının hesabını da sorar.

*Sürekli abesle iştigal eden kimselerin kitle psikolojisiyle sokaklara dökülmelerini ve birbirleriyle yaka paça olmalarını çok tabii görmek lazım.

*Üstad Hazretleri yaşadığımız asırda oldukça yaygınlaşan unutkanlık hastalığı sebebiyle insanların Kur’an’dan öğrendiklerini de unutacaklarını ve “Âhir zamanda, hâfızların göğsünden Kur’an nez’edilecek” mealindeki hadis-i şerifin te’vilinin bu hastalığın dehşetli neticelerinde aranması gerektiğini belirtmiştir. Evet, kirlenmiş, yorulmuş ve fuzuli şeylerle dolmuş zihinlerin Kur’an’ın enginliklerine ve namaz gibi ibadetlerin derinliklerine açılmaları mümkün değildir.

*Muhterem Hocamız, “Çok defa ‘şu dört rekâtı eksiksiz kılayım’ diye niyet ediyorum ama başaramıyorum. Bazen ikide kalıyorum, üç ettiğim çok azdır, bilmiyorum hayatımda dört yaptım mı?” sözüyle ne kastediyor?

*İki Cihan Serveri (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz buyuruyor ki:

مِنْ حُسْنِ إِسْلاَمِ الْمَرْءِ تَرْكُهُ مَا لاَ يَعْنِيهِ

“İnsanın müslümanlığına ait güzelliklerindendir mâlâya’nîyi (faydasız işleri) terk etmesi.”

*Bazı problemin çözümü, teknolojiye tamamen karşı çıkmakta değildir. Asıl mesele; problemleri insanda çözmek, onu heveslerinin esiri olmaktan kurtarmak ve aynı zamanda teknoloji ürünlerine de hâkim kılarak onları doğru şekilde kullanma ufkuna ulaştırmaktır. Unutulmamalı ki, şoför sarhoş ise araba ne kadar sağlam olursa olsun kaza kaçınılmazdır.

*Bilgisayar ve İnternet gibi teknolojik vasıtalar, bilgiye hızlı ulaşabilme imkânı sunmaları açısından değerlidir. Şu kadar var ki, İnternet ve televizyonla ulaşılan bilgiyi kendimize mâl etmemiz çok zordur. Ancak kitap okumakla hakiki manada ilim sahibi olunabilir.

*İmam-ı Azam hazretleri “İsrafta hayır olmadığı gibi hayırda da israf yoktur.” buyurmuştur.

Muhterem Hocamızın sıraladığımız konuları açıkladığı bu sohbeti 16:07 dakikalık ses dosyası halinde arz ediyoruz.

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

371. Nağme: Ümit, Endişe ve Hayret

Herkul | | HERKUL NAGME

Değerli arkadaşlar,

Bugün tefsir dersinde Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) Sûresi’ne başladık. Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, yine lisan-ı haliyle “lügat arkadaşlığı” vurgusu yaptı; manasını çok iyi bildiği kelimeleri bile sözlükten kontrol ederek bir sözcüğe yüklenen farklı manaları anlamanın insana mülahaza derinliği kazandıracağına işaret etti. O esnada çektiğimiz iki fotoğrafı paylaşacağız.

Ayrıca, kıymetli Hocamız geçen gün ikindi namazından sonra “Ağzımın tadı yok ki!.. Dünyanın tadı olmayınca nasıl ağzımızda tat olur ki?!.. Sadece ye’se düşmemeye çalışıyoruz, küfür olduğu için. Çok fazla hassasiyet/duyarlılık da var. Dışta olup biten her şeyi bir fırtına gibi içimde yaşıyorum.. her şeyi ama. Myanmar’dan Suriye’ye kadar.” sözleriyle hasbihale başladı.

İnsanı ye’se itebilecek sebeplerin çokluğuyla beraber ümit kaynağı olabilecek pek çok vesilenin de bulunduğunu ifade edip misaller verdi.

Dünyanın en ücra köşelerine sırf Allah rızası için hicret eden ve Afrika’nın bazı yerlerinde olduğu gibi her türlü mahrumiyete katlanmanın yanı sıra şimdilerde teröristlerin tehditlerine karşı da tahammül gösteren ama vazifelerini yapmaktan asla geri durmayan adanmış ruhlardan bahseden Hocamız, onlar aleyhinde sergilenen hazımsızlık, haset ve hatta husumeti anlayamadığını, hele bu kötülüklerin bazı müslümanlar tarafından ortaya konması karşısında adeta iki büklüm olup kıvrandığını dile getirdi.

Muhterem Hocaefendi’nin ümit, endişe ve hayretlerini seslendirdiği dar dairede yapılmış olan bu hasbihali de 18 dakikalık ses kaydı olarak arz ediyoruz.

Hürmetle…

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi Tefsir dersinde bir kelimenin farklı manalarını anlatırken…

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi Tefsir dersinde bir kelimenin farklı manalarını anlatırken

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi Tefsir dersinde bir kelimenin farklı manaları için lügate bakarken…

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi Tefsir dersinde bir kelimenin farklı manaları için lügate bakarken

370. Nağme: Güzel Üslup İnsafa Çağrıdır

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, çoğu zaman usûlün üsluba kurban edilmemesi lazım geldiği üzerinde durur ve kendi değerlerimizi başkalarına sunarken usûl ve üslup meselelerine çok dikkat etmemiz gerektiğini vurgular.

Bildiğiniz gibi, “usûl” kelimesi, temel, esas, kök, mebde’ ve hakikat manalarına gelen “asl” sözcüğünün çoğuludur. İnsanca yaşama hedefine ulaşmak için vaz’ edilen kanun, kural ve disiplinlere de usûl denir. Tefsir, hadis, fıkıh gibi her ilim dalının ve tabii ki dinin kendine has usûlü vardır. Üslup ise, tarz, metod ve tertip demektir; muhatabın durumuna göre en tesirli anlatış şeklini belirlemenin ve hakikatleri belli bir nizam çerçevesinde dile getirmenin adıdır. Evet, çok farklı tabiatlardaki insanlara hak ve hakikatleri anlatmanın da mutlaka bir üslubu olmalıdır. Şahısların fıtratları da nazar-ı itibara alınarak herkes için en uygun üslup tespit edilmeli ve farklı argümanlar kullanılmalıdır. Aksi halde, dine çağırma ile dinden kaçırma öyle birbirine karışır ve Sonsuz Nur’a koşması beklenenler O’ndan o denli uzaklaşırlar ki, onları bir daha döndürmek hiç mümkün olmaz. Bu itibarla, usûlün başı olan “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Rasûlullah” hakikati anlatılırken dahi belli bir üslup takip edilmelidir ki maksadın aksiyle tokat yenmesin.

İşte 16:38 dakikalık ses ve görüntü dosyaları halinde neşredeceğimiz bugünkü nağmede muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi bir kere daha üslup konusuna değiniyor. Önce şu ayet-i kerimenin mealini veriyor:

اُدْعُ إِلَى سَبِيلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ وَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ وَجَادِلْهُمْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَمُ بِمَنْ ضَلَّ عَنْ سَبِيلِهِ وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ

“Sen insanları Allah yoluna hikmetle, güzel ve makul öğütlerle dâvet et, gerektiği zaman da onlarla en güzel tarzda mücadele et. Rabbin, elbette, yolundan sapanları en iyi bildiği gibi kimlerin doğru yola geleceğini de pek iyi bilir.” (Nahl Sûresi, 16/125)

Bu ilahî beyandan hareketle üsluba dair çok önemli esasları dile getiren Hocamız, ayrıca küfür sıfatlarına karşı nasıl tavır alınması gerektiğini ve hüsn-ü zanna bağlı kalırken aldanmamak için neler yapılması lazım geldiğini anlattı.

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

369. Nağme: Hizmet İçin Sefer ve Yolcunun Duası

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Sünnet-i seniyyeye bakıldığında, yolculuğa çıkış anından bineğe oturulduğu esnaya, gidilen beldenin görüldüğü andan o beldeye giriş vaktine, dönüş yolundan aile fertlerinin yanına ulaşıldığı zamana kadar yolculuğun âdeta her karesinin dualarla dolu dolu geçirildiğini görüyoruz.

Bu cümleden olarak, sahih kaynaklarda Ruh-u Seyyidi’l-Enâm Efendimiz’in (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) bir sefere çıkarken biniti üzerine besmeleyle oturup önce üç defa tekbir getirdiği, sonra şu ayeti okuyup şöyle niyazda bulunduğu rivayet edilmektedir:

سُبْحَانَ الَّذِي سَخَّرَلَنَا هٰذَا وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنِينَ وَإِنَّا إِلَى رَبِّنَا لَمُنْقَلِبُونَ

اَللَّهُمَّ إِنَّا نَسْأَلُكَ في سَفَرِنَا هٰذَا الْبِرَّ وَالتَّقْوٰى، وَمِنَ الْعَمَلِ مَا تَرْضٰى.

 اَللَّهُمَّ هَوِّنْ عَلَيْنَا سَفَرَنَا هٰذَا وَاطْوِ عَنَّا بُعْدَهُ،

 اَللَّهُمَّ أَنْتَ الصَّاحِبُ فِي السَّفَرِ، وَالخَلِيفَةُ فِي اْلأَهْلِ.

 اَللَّهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنْ وَعْثَاءِ السَّفَرِ، وَكَآبَةِ اْلمَنْظَرِ، وَسُوءِ اْلمُنْقَلَبِ فِي الْمَالِ وَاْلأَهْلِ وَالْوَلَدِ.

“Bunları bizim hizmetimize veren Cenâb-ı Hakk’ı tesbih ve takdis ederiz; O yüceler yücesidir, her türlü eksiklikten münezzehtir. Allah lütfetmeseydi biz buna güç yetiremezdik. Muhakkak ki biz sonunda Rabbimize döneceğiz.” (Zuhruf, 43/13-14) Allahım, bu yolculuğumuzda Senden her türlü iyilik, hayır, takva ve hoşnut olacağın ameller istiyoruz. Allahım, bu seyahatimizde bize kolaylıklar ihsan eyle, mesafeleri bize yaklaştır. Allahım yolculuk boyunca bizim sahibimiz, arkada kalan çoluk çocuğumuzu da görüp gözeten Sensin. Allahım, yolculuğun meşakkatinden, tasalı, kederli, kırık dökük, morali bozuk ve buruk bir duruma düşmekten, mal, aile ve çoluk çocuğun kötü bir hale maruz kalmasından Sana sığınırız.”

Sahabe efendilerimiz (radıyallâhu anhüm ecmain) hep gayeli yolculuklar yapar; sefer esnasında da aşk, heyecan ve coşku içerisinde tekbirat u tesbihatta bulunur, gürül gürül dua ederlerdi. Öyle ki İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Esamm u gaibe seslenmiyorsunuz. Allah her şeyi duyuyor.” buyurarak onların içlerinden kopup gelen o gürül gürül edayı tadil etme lüzumu duyuyordu. Evet, onlar, gidecekleri yere sürekli Allah’ı anarak gidiyor; tesbihat, tahmidat, tekbiratla âdeta kanatlanıyor ve böylece gafletten uzak bir hayat yaşıyorlardı.

İşte muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, sefere dair sünnetlerin ve sahabe efendilerimizin bu hâlinin de günümüze taşınması, hayata hayat kılınması gerektiğini her fırsatta ifade ediyor. Bizim de herhangi bir vasıtaya bindiğimizde Efendiler Efendisi’nin yaptığı duaları yapmamız ve seyahatimizi gafletten uzak bir şekilde gerçekleştirmemiz lazım geldiğini vurguluyor.

Yolculuk esnasında musibetlerden korunmak ve seyahati bereketlendirmek için daha başka dualar da okunabileceğini; mesela, her ne kadar me’suratta yeri olmasa da, Ayete’l-kürsi’nin belalardan korunma adına çok önemli mânevî bir zırh olduğunu ve bir hak dostundan vasıtaya binince yedi defa Ayete’l-kürsi’nin okunması gerektiğini duyduğunu dile getiriyor.

Tefsir dersinde, sefer duasında da zikredilen ayet-i kerimeler geçince, muhterem Hocamız bir kere daha gayeli sefere ve yolculuk adabına dikkat çekti. İlgili ilahî beyanların tefsir ve tevillerine dair çok önemli hususlar ve latif nükteler serdetti.

15:14 dakikalık ses kaydı olarak zikredeceğimiz bu derste özellikle şu ayet-i kerimeler üzerinde duruldu:

إِنَّا جَعَلْنَاهُ قُرْآَنًا عَرَبِيًّا لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ

“Biz düşünüp anlamanız için onu Arapça bir Kur’ân olarak indirdik.” (Zuhruf, 43/3)

أَفَنَضْرِبُ عَنْكُمُ الذِّكْرَ صَفْحًا أَنْ كُنْتُمْ قَوْمًا مُسْرِفِينَ

“Siz haddi aşan bir topluluksunuz diye bu hakikatli mesajla sizi uyarmaktan vaz mı geçeceğiz? Bu mümkün değil!” (Zuhruf, 43/5)

لِتَسْتَوُوا عَلَى ظُهُورِهِ ثُمَّ تَذْكُرُوا نِعْمَةَ رَبِّكُمْ إِذَا اسْتَوَيْتُمْ عَلَيْهِ وَتَقُولُوا سُبْحَانَ الَّذِي سَخَّرَ لَنَا هَذَا وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنِينَ وَإِنَّا إِلَى رَبِّنَا لَمُنْقَلِبُونَ

“Ta ki onların üstüne binerken Rabbinizin nimetini hatırlayasınız ve şöyle diyesiniz: Bunları bizim hizmetimize veren Allah yüceler yücesidir, her türlü eksiklikten münezzehtir. O lütfetmeseydi biz buna güç yetiremezdik. Muhakkak ki biz sonunda Rabbimize döneceğiz.” (Zuhruf, 43/5)

368. Nağme: İslam’a Özendiren Bir Halimiz Var mı?

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, geçtiğimiz gün ikindi namazından sonra dünyanın halinin ve müslümanların problemlerinin insana şahsî hastalık ve rahatsızlıklarını unutturacak kadar fena ve büyük olduğunu belirterek hasbihale başladı.

Günümüzde insanların ruhlarını kaplayan vahşet duygusunun çok ürkütücü bir boyuta ulaştığını ve her duyarlı insanın, hassasiyetinin derinliğine göre bu tablodan müteessir olduğunu belirten kıymetli Hocamız, Hazreti Üstad’ın 2. Dünya Savaşı’nda ölenlerle alakalı yorumlarına işarette bulundu ve şu tesbiti dile getirdi:

“Bizim gibi Müslümanlara bakarak Müslüman olmayan insanların halini istiğrab etmemek lazım; müslüman olurlarsa onu istiğrab etmek lazım. Hangi İslamî derinliğimiz var.. hangi hassasiyetimiz var.. hangi kılı kırk yararcasına İslamiyeti yaşamamız var ki onlarda bir imrenme duygusu meydana getirelim!.”

Hocaefendi, bu sarsıcı ifadelerden sonra insanı titreten şu soruyla sözlerine devam etti:

“Siz kendinizi böyle bir toplumun içinde neşet etmemiş olarak kabul edin; bir kilisenin hariminde/haziresinde dünyaya geldiğinizi düşünün; sonra hâlihazırdaki Müslümanların haline bakın ve kanaatinizi yoklayın! Hür iradenizle öyle bir yer değiştirme aklınızdan geçer mi geçmez mi?”

Problemlerin çözümünde hal dilinin ehemmiyetine değinen ve semavî tebliğin derinliğinin ötesinde, o derinliği, ruhlarda duyarak temsil etmenin önemine vurguda bulunan Hocaefendi daha sonra iman ve marifet yolunda tatma ve doyma (itminan) mertebelerine temas etti ve bunların ötesinde bir ufka sözü getirdi: Doyduktan sonra doymadığına inanma ve sürekli doyma peşinde olma.

Dünyevî işlerde zemin yoklaması yapıldığı gibi imanımızı üzerine bina edeceğimiz meselelerde de aynı hassasiyeti göstermek gerektiğini ifade eden Hocamız, taklitten kurtulup tahkike ulaşmanın ancak bu dikkat ve hassasiyetle gerçekleşebileceğini belirtti.

İman hakikatlerini ve ibadetlerin manasını duyabilme mevzuunu anlatırken “Tasavvurlara bile yalanı misafir etmemek lazım” diyen Hocaefendi “Ramazan gitti artık, 11 ay hicran ve hasretiyle yanacağız!” sözünün doğru olabilmesinin şartlarını sıralayarak meseleyi misallendirdi.

Bu muhasebe yörüngeli sohbeti 15 dakikalık ses kaydı olarak arz ediyoruz.

Hürmetle…

367. Nağme: Donanımlı İrşad Erleri ve Şeytanın Dürtüleri

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin tefsir dersinde kaydettiğimiz ve günün nağmesi olarak paylaşacağımız 16:34 dakikalık ses dosyasında,

وَمَنْ أَحْسَنُ قَوْلًا مِمَّنْ دَعَا إِلَى اللَّهِ وَعَمِلَ صَالِحًا وَقَالَ إِنَّنِي مِنَ الْمُسْلِمِينَ

“Allah’a çağıran, makbul ve güzel işler işleyen ve “Ben müslümanlardanım” diyen kimseden daha güzel söz söyleyen kim olabilir?” (Fussilet, 41/33) ayet-i kerimesi münasebetiyle,

*“Allah’a çağıran” nasipli kullar,

*Davetçinin üslup çizgisi,

*Tebliğ ile amel, anlatmak ile uygulamak münasebeti;

وَلَا تَسْتَوِي الْحَسَنَةُ وَلَا السَّيِّئَةُ اِدْفَعْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ فَإِذَا الَّذِي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَأَنَّهُ وَلِيٌّ حَمِيمٌ

“İyilikle kötülük bir olmaz. O halde sen kötülüğü en güzel tarzda uzaklaştırmaya bak. Bir de bakarsın ki seninle kendisi arasında düşmanlık olan kişi candan, sıcak bir dost oluvermiş!” (Fussilet, 41/34) ilahî beyanı vesilesiyle,

*Kur’an-ı Kerim’in azı gösterip çoğundan da sakındırma, en kötüyü nazara verip beridekini de işaretleme üslubu,

*Düşmanı dost yapacak vesile;

وَمَا يُلَقَّاهَا إِلَّا الَّذِينَ صَبَرُوا وَمَا يُلَقَّاهَا إِلَّا ذُو حَظٍّ عَظِيمٍ

“Şu kadar var ki, kötülüğe karşı iyilik hasleti, ancak sabredenlerin kârıdır, faziletten yana nasibi bol olanların kârıdır.” (Fussilet, 41/35) yüce beyanından hareketle,

*“Büyük bir haz sahibi” sözünün manası,

*Kur’an’da, Risale-i Nur gibi tefsirlerde ve kendi kaynaklarımızın müzakeresinde derinleşme seferberliği,

*Donanımlı olmanın iki buudu: Manevî derinlik ve entelektüellik/zihin zenginliği;

 وَإِمَّا يَنْزَغَنَّكَ مِنَ الشَّيْطَانِ نَزْغٌ فَاسْتَعِذْ بِاللَّهِ إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ

“Eğer şeytandan gelen bir vesvese seni dürterse hemen Allah’a sığın. Çünkü O, her şeyi işitir, her şeyi mükemmel tarzda bilir.” (Fussilet, 41/36) ikazının tevili sadedinde,

*Olumsuz tavırlara mukabelede şeytanın rolü,

*Şeytandan istiâze adına okunabilecek dualar arasında sayılan

رَبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ وَأَعُوذُ بِكَ رَبِّ أَنْ يَحْضُرُونِ

“Ya Rabbî! Şeytanların vesveselerinden Sana sığınırım ve onların yanımda bulunmalarından da Sana sığınırım!” (Mü’minûn, 23/97-98) niyazı,

*Cinnî ve insî şeytanların mevcudiyeti,

*Allah’a sığınmanın manası,

*Şeytanî vesvese, dürtü ve tezyinin mahiyeti,

gibi muhtelif konularla alakalı nükteler dinleyeceksiniz.

Muhabbetle…

366. Nağme: Din Adına İşlenen Cinayetler

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi dünkü sohbetinde bir kere daha din kisveli terör hadiseleri üzerinde durdu; İslam’ı gönülden kabullenmiş hiç kimsenin bilerek katiyen teröre girmeyeceğini/giremeyeceğini vurguladı.

“Suriye’den Pakistan’a oradan Kenya’ya kadar geniş bir coğrafyada en vahşi sahneler İslâm adına sergileniyor; Kur’an’ın emri olduğu iddia edilerek başlar kesiliyor, camiler ve kiliseler bombalanıyor. Bir kısım örgütlerin dünya genelinde işledikleri cinayetler ve terör, sadece dış mihraklarla ve haricî yönlendirmelerle izah edilebilir mi? Müslümanlar arasında canlı bomba gibi terör hadiselerinin zemin bulması hangi sebeplere bağlıdır?” sorusu üzerine, “Resmettiğiniz tablo doğru; tabii ilave edilecek bir şey var: Bu aynı zamanda bizi mahcup edecek bir tablo!.. Doğru müslümanlığın yüzüne zift sıkılması gibi bir şey.” sözleriyle sohbetine başlayan Hocaefendi, bugüne kadar müslümanlara mal edilen terör olaylarının, bazen İslam’ı kendi derinlikleriyle içine sindirememiş ham ruhların öncülüğüyle, bazen genç hissiyatların aşırı tahrik edilmesiyle, bazen haricî güçlerin müslüman isimli ve müslüman görünümündeki elemanları marifetiyle, bazen de değişik ilaçlarla insanî duyguları ve korku hisleri baskı altına alınmış kanlı katiller vasıtasıyla gerçekleştirilegeldiğini hatırlattı.

İslam’da gerek sulh gerekse savaş halinde yapılması icap edenlerin belli kanun ve disiplinlere bağlanmış olduğunu; sulh halinde fertlerin kendi kendilerine harp ilan edip bir insanı öldürme kararı alamayacağı gibi, sıcak savaş esnasında da karşı cephede bulunan çocuk, kadın ve yaşlıların öldürülemeyeceğini ve başkalarına ait ibadethanelere katiyen tecavüz edilemeyeceğini; bu itibarla da, hangi açıdan ele alınırsa alınsın, intihar saldırılarını, canlı bombaları ve benzeri terör hadiselerini müslümanlıkla telif etmenin asla mümkün olamayacağını ifade etti.

İnsanlığın İftihar Tablosu’nun 13 senelik Mekke döneminde katlanılması mümkün olmayan işkencelere tahammül ettiğini, dişini kıran, başını yaran, sırtına işkembe koyan ve en yakınlarını şehit edenlere karşı dahi “Allahım, bunları affet ve hidayete erdir, beni bilmiyorlar; bilselerdi böyle yapmazlardı!” dediğini, müslümanların maruz kaldığı onca zulme rağmen asla şiddete başvurmadığını; daha sonraki Bedir, Uhud, Hendek mücahedelerinin de müdafaa harbi şeklinde cereyan ettiğini dile getiren Hocaefendi, Peygamber Efendimiz’in her zaman meseleleri kan dökmeden, gönül kırmadan, düşmanlığın katlanmasına meydan vermeden halletmek için elinden gelen her şeyi yaptığını, bunun neticesinde de en azılı düşmanların ya da onların en yakınlarının müslüman olduklarını belirtti, Hazreti İkrime’yi misal olarak serdetti.

Ashab’ın önde gelenlerinden ve Kur’an’ın en büyük müfessirlerinden Abdullah ibn Abbas’ın (radıyallahu anh), bir âyete istinaden, haksız yere bir insanı öldürenin daimî Cehennem’de kalacağını söylediğine işarette bulunan Hocaefendi, terörizmin, Kur’an’ın daimî Cehennem azabıyla tehdit ettiği en büyük günahlardan biri olduğuna değinerek şöyle dedi: “İslam’ın hiçbir döneminde günümüzde olan bu vahşete benzer vahşet yaşanmamıştır. Belki bir dönemde Muvahhidin, bir dönemde Karmatiler, Batınîliğe kendilerini salmış, Hak ve hakikati bilmeyen, Hak ve hakikatteki istikametten haberi olmayan insanlar bu türlü canavarlıklara teşebbüs etmişlerdir ama katiyen ve katibeten canlı bomba olmamış, başkalarını öldürme adına intihar etmemiş ve ebedi cehenneme gitmemişlerdir. Öyle intihar eden ebedi cehenneme gider ve bir de orada öldürdüğü o masum insanların hesabı kendisine sorulur.”

Bu konunun çok hassas olduğunu belirten Hocaefendi, isyan edip “Harura/Haravra” denilen yerde toplandıkları için oraya izafeten kendilerine “Haruriler” denen “Haruriyye”ye karşı Hazreti Ali’nin (kerremallahu vechehu) tavrına dikkat çekti: “Biri demiş ki, ‘Ya İmam, falan yerde ordularıyla beraber tahşidat yapmışlar, senin üzerine gelecekler. En iyisi mi, onlar senin üzerine gelmeden tepelerine bin, bütününü yok et onların!..’ Koca İmam kendisine yakışanı söyler orada: ‘Ne malum onların üzerimize geleceği?!’ Bu yaklaşımdaki inceliği görüyor musunuz? Bence şah-ı merdanlık Hayber’in kapısını koparmada değil, Amr ibn-i Abd-i Vüdd’ü bir kılıç darbesiyle ağaç biçiyor gibi ikiye biçmesinde değil; işte bir yönüyle enaniyetin ‘ben ben’ diye Ramazan davulu gibi ses çıkardığı esnada, kendini kontrol altına alması, iradesinin hakkına vermesi ve ‘Ne malum bize hücum edecekleri?’ diyebilmesindedir. Esas yiğitlik oradadır. Hikmet sorgucu diyebileceğimiz, şecaat ve cesaretin hikmetle taçlanması, işte oradadır. İmam Azam Ebu Hanife Hazretleri Fıkıh’ta onun bu mülahazasını esas alır: Ne malum bizim üzerimize gelecekleri. Bu açıdan da bakın, mesele müdafaa meselesidir.”

“Harp hiledir” sözünde ortaya konan disiplinin “strateji” olduğunu, hileyi “en az zayiatla problemleri çözme” şeklinde anlamak gerektiğini vurgulayan Hocaefendi, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in Mekke Fethi’ndeki stratejisini ve gönüllere girişini örnek gösterdi.

İslam coğrafyasında çıkar kavgaları, hizip ve klik sürtüşmeleri, antidemokratik uygulamalar ve insan hakları çiğnenmesi gibi problemlerden ötürü bir sürü gayr-i memnun grup oluştuğuna; bunların bir kesiminin bazı servislerin oyununa gelecek ölçüde görgüsüz-bilgisiz, çabuk harekete geçen tipten kimseler olduğuna ve birilerinin de onları kullanarak adım adım kendi hedeflerine yürüdüklerine temas eden Hocaefendi, “Ben tek taraflı görmüyorum; belki bizim içimizdeki hamlıkları dışarıdaki İslam düşmanları, onun güzelliklerinin yaşanmasını, görünmesini, müslümanların bir araya gelmesini istemeyenler değerlendiriyorlar. Potansiyel olarak bizde o türlü hamlıklar var, bizde bir bozulma var; esas başkaları da o bozulmayı değerlendiriyor.” dedi. Terörizme yol açan cehaletin köklerinde manevî ve temel insanî değerlerin ihmalinin yattığını; bu değerleri yitiren gençliğin, tatmin peşinde koşarken bir kısım ağlara düştüğünü, manipüleye maruz kaldığını, istismar edilip kullanıldığını; kitle psikolojisine kapılan kimselerin başkalarının hazırladığı senaryoların figüranlığını yaptıklarını dile getirdi.

Müslümanların, özellikle de başkalarına müessir ve temsilci konumundaki insanların, sözlerine ve fiillerine çok dikkat etmeleri gerektiğini vurgulayan Hocaefendi, şöyle dedi: “Gidin kiliseleri yıkın bunların başlarına!..” dediğiniz zaman camilerin yıkılmasına, camide cemaatin üzerine bomba atılmasına sebebiyet vermiş olursunuz. Ne ekerseniz onu biçerseniz. İnsan iyi şeyler ekmeli.

Dünyanın bir kesiminde kökü çok eskilere dayanan, yer yer de açık kapalı üzerinde durulan İslam fobisinin bazı terör hadiseleri dolayısıyla bir kere daha güncelleştiğini, insanlığın büyük bir problemi haline geldiğini ve adeta bir “dünya paranoyası”na dönüştüğünü işaretleyen Hocaefendi, bu problemin yaygınlaşmasında müslümanlar olarak bizim hatalarımızın da bulunduğunu vurguladı. Bu hatalarımızı kabul etmemizin ve onları telafi yoluna gitmemizin problemlerin çözümünde çok önemli rol oynayacağını ifade ederek, tarihî “tehcir” günlerinde Şarkî Anadolu’da yaşanan bazı acı olayları ve onların günümüze yansımalarını misal sadedinde hatırlattı, bir misafiriyle aralarında geçen diyaloğu aktardı.

Seleflerimizin insanlık ufkuna, şiddetten hep uzak durma gayretine, birlikte yaşama anlayışına örnek olması için Hazreti Ömer’in Kudüs yolculuğuna temas eden Hocaefendi özellikle şu hadisenin çok iyi okunması gerektiğini dillendirdi: Hazreti Ömer, namaz vakti gelince patrikten namaz kılabileceği bir yer göstermesini istemiştir. Patriğin, “Kilisenin herhangi bir yerinde kılabilirsiniz.” demesi üzerine Hazreti Ömer, bu teklifi kabul etmeyip dışarı çıkmış, bir kayanın üzerinde namazını kılmış, sonra da patriğe şunu söylemiştir: “Eğer ben içerde kılsaydım, öteki müslümanlar da orada kılarlar, orayı mescit hâline getirirlerdi.”

“Biz bu idik; ister içten isterse de dıştan birileri bizi bozdular, genlerimizi bozdular, bizi değiştirdiler, vahşileştirdiler!” diyen Hocaefendi, bir dönemde “Terörist müslüman olamaz, müslüman da terörist olamaz” dediğini hatırlatarak, İslâm’ı hakkıyla kavramış ve hazmetmiş bir müslümanın terörist olmasının imkansızlığını, hakiki müslümanların hiçbir zaman bilerek teröre giremeyeceklerini, bir teröristin de gerçek müslüman sayılamayacağını belirti ve sözlerine şöyle devam etti: “Müslümanların içinden terörist çıkmaz mı? Çıkar ama müslümanlığa ait evsafını kaybetmiş olur, ona sağlam müslüman denemez. Nasıl sağlam müslüman dersiniz? Savaşın bile kuralı ve kanunu vardır: Savaşmayan insanlarla savaşılmaz. İnsanlığın İftihar Tablosu müdafaa harbi için orduları hazırlarken buyururlardı ki, “Mabetlere sığınmış insanlara ilişmeyin, kadınlara ilişmeyin, çocuklara ilişmeyin.” İnsanlığın İftihar Tablosu’nun en muteber hadis kitaplarında ve aynı zamanda temel kaynağı Kur’an olan bu türlü esaslara bağlayıp ortaya koyduğu disiplinleriyle bu insanların yaptıkları şeyleri telif etmek mümkün değildir. Bu açıdan da bunlara müslüman demek!.. Bu işi müslümanlık adına bile yapsalar; döverek, vurarak, öldürerek; “Bütün âleme Âmine dedirteceğiz, Fatıma dedirteceğiz, Hatice dedirteceğiz.” Hakkınız yok buna. Dinin tarifi şudur: ‘İnsanları kendi irade ve ihtiyarlarıyla bizzat hayra sevk eden ilâhî kanunlar mecmuası.’ İnsanlar hür iradeleriyle onu seçerler. Dinin tarifi bu. Bir müslüman dinin tarifine uyma mecburiyetindedir.”

“BAMTELİ-ÖZEL” de diyebileceğimiz, kabaca özetini verdiğimiz bu önemli sohbeti günün nağmesi olarak 34:05 dakikalık ses ve görüntü dosyaları halinde arz ediyoruz.

Hürmetle…

365. Nağme: Hocaefendi’nin Elli Sene Önceki Not Defteri

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, gençlik yıllarında, Şeyhülislâm Hayrullah Efendi’nin bile Darwin nazariyesine meyilli olduğunu duyunca çok üzülmüş. Takdir ettiği bir müfessirin, “İlim bu nazariyeyi isbat ederse, ben de Kur’ân âyetleriyle te’lif ederim” demesi üzerine ise adeta dünyanın başına yıkıldığını hissetmiş. Ülkemizde Batı’dan gelen çeşitli şokların sarsıntısının yaşandığı ve bu şokların, meşhur İslâm âlimlerini de maalesef etkisine almaya başladığı o dönemlerde, Hocaefendi, kâinat kitabını doğru okumanın lüzumuna ve bilimi de hak hesabına konuşturmanın gerekliliğine daha bir gönülden inanmış.

İnananlar nazarında, kâinat, Cenâb-ı Hakk’ın kudret ve iradesiyle yazdığı; bir plâna, programa, ölçüye ve dengeye göre tanzim ettiği eşya ve hâdiseler kitabıdır. Gerçek ilimler ise, Allah’ın kâinattaki icraatından, İlâhî kanunlarla eşya ve hâdiselerin münasebetinden süzülmüş raporlardan ibarettir. Bundan başka, Allah’ın bir de Kelâm sıfatından gelen Kur’ân kitabı vardır ki, Cenâb-ı Hak, bu kitabıyla kâinatı anlatır, kâinattaki eşya ve hâdiselere ışık tutar. Kâinatı bir düzen ve ahenk içinde kuran Yaratıcı, kurduğu bu düzeni Kur’ân ile ifade eder. İnsan da, bu iki kitabın bir başka biçimde yazılmış halidir. Böylece Kur’ân, kâinat ve insan, Allah’ın isim ve sıfatlarının değişik şekillerde tecelligâhı olarak, birbirleriyle fevkalâde bir iç bağlantı halinde, birbirlerini şerh ve izah eden ve neticede Allah’ı tanıtan üç küllî muarri ve üç küllî kitaptır.

İşte muhterem Hocamız çok genç yaşlarından itibaren bu üç kitabı doğru okumaya, aralarındaki münasebetleri ortaya koymaya ve bunları Hakk’ın sesi soluğu kılmaya çok gayret etmiş.

Geçen gün kıymetli Hocamız elli sene önceki not defterini bulmuş, onu gösterdi bizlere. Kaynak kitaba ulaşmanın bile çok zor olduğu o günlerde medreseden yeni çıkmış bir talebenin üzerinde durduğu meseleleri görmek dahi hayrette bıraktı hepimizi. O esnada kaydettiğimiz kısa bir görüntüyü sizinle de paylaşmaya karar verdik.

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

Hocaefendi’nin Elli Sene Önceki Not Defterinin Üç Sayfası

Hocamızın not defteri

Hocamızın Not Defterinden

Hocamızın Not Defterinden

 

 

364. Nağme: Kalb Yetimliği

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, en son çay faslında kalb ile necât münasebetini anlattı.

يَا رَبَّنَا يَا رَبَّنَا طَهِّرْ قُلُوبَنَا، نَجِّنَا

“Ey Rabbimiz, ey Rabbimiz!.. Kalblerimizi tertemiz eyle ve bizi necâta/kurtuluşa erdir.”

duasıyla sözlerine başlayan kıymetli Hocamız, bu önemli yakarışın

اَللّٰهُمَّ طَهِّرْنَا مِنَ اْلقَاذُورَاتِ الْبَشَرِيَّةِ وَالْحَيْوَانِيَّةِ وَالْجِسْمَانِيَّةِ

“Allahım, bizi insanî, hayvâni ve cismanî çirkinliklerden temizle; (kalb ve ruhun derece-i hayatına yükselmişlerden eyle!)”

ilaveleriyle ya da daha başka şekillerde açılımlarının da yapılabileceğini ama Cenâb-ı Hak’tan mutlaka kalb saffeti istenmesi gerektiğini vurguladı.

Günümüzdeki pek çok problemin arkasında “kalb yetimliği” bulunduğunu ifade eden Hocaefendi, bu tabire yüklediği manaları açıkladı.

Bu güzel sohbeti günün nağmesi olarak 11:34 dakikalık ses ve görüntü dosyaları halinde arz ediyoruz.

Muhabbetle…